Issuu on Google+

Mahşerde Buluştur

Sinan AKPINAR


Copyright © 2009 Mahşerde Buluştur © Tüm hakları saklıdır. Bu yayının hiç bir bölümü yazarının izni olmaksızın basılı ya da dijital yollarla olarak çoğaltılamaz. Bu kitabın her türlü yayın hakları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince Yazarı Sinan AKPINAR’a aittir.

Isbn

: 978-605-88951-0-2

Basım ve Cilt : Sembol Basım Üniversite Mahallesi Mandıra Sokak, No : 7 34320, Avcılar / İstanbul sembolbasim.com ● info@sembolbasim.com Tel : 0 (212) 590 00 31 Fax : 0 (212) 509 24 88

Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 2009


I. BÖLÜM Muhtar Kerim avucuyla iyice kavradığı içi çay dolu bardağı bir anda hiddetle yere savurdu. Bardağın yere düşmesiyle birlikte iki yumruğunu birden masaya vurduktan sonra ellerini havaya kaldırarak “ALLAH’IM!” diye haykırdı, ardından başını ellerinin arasına alıp ağlamaya başladı. Kısa süreli bu ağlamadan sonra buz tutmuş camın arkasından dışarı baktı. Her yer bembeyaz karla kaplanmıştı. Bakmaya devam etti, baktı baktı... İki yıl öncesini hayal etti. Eşi Nazife Hanımla Birlikte çocuğunu kışlaya kadar getirmişti. Ana evlat sarmaş dolaş oturuyorlar, Nazife Hanım nemli gözlerini evladı Musa'nın gözlerinden ayıramıyordu. Muhtar Kerim ise hareket borusu çalana kadar yanı başında öylece durdu. Anadolu erkeği pek öyle çocuğuna sarılmazdı, öpüp koklamazdı. İşte bu nedenledir ki Muhtar Kerim de evladına dokunamamıştı, çekinmişti sanki ancak onun tahammülü hareket düdüğü duyuluncaya kadardı. O anda yüreğine bir ateş düştü. Sarılmadığı, sarılmaya cesaret edemediği oğluna öyle bir sarıldı ki, onu ta yüreğinin içinde hissetti. “Evladım” dedi “yavrum” dedi. Ancak 18 yıl sonra gelen bu sarılma kısa sürdü, ayrıldılar, redif alayı içinde kaybolup gitti biricik Musa. Dönülmez denilen Yemen'e gitti. Başlarından geçen bu en acı olayı düşündükçe Muhtar Kerim kahroluyordu. Bazı zamanlar evine dahi gitmek istemiyor, Nazife Hanım ise ölüp ölmediğini bilmediği oğlu için her gün ağıtlar yakıyordu.

3


1905 yılında başlayan son Yemen isyanı tüm Anadolu'yu matem havasına sokmuştu. Gidenin dönmediği Yemen'e sürekli olarak asker sevkıyatı yapılıyordu. Aynı yıl Musa ile birlikte Sivas'tan ve ona bağlı köylerden de gençler askere çağrılmıştı. Şimdi ise yıl 1907 44 yaşında, siyah saçlı, şakak kısmı hafif kırlaşmış, koyu tenli, kara gözlü, gözlerinin etrafı biraz kırışık, başından beresini sırtından parkasını çıkarmayan biriydi Muhtar Kerim. Yuvarlak suratlı ve yuvarlak çeneli idi, bıyıklıydı ve kirli sakalları vardı. Evinin az ilerisinde şahsına ait ufak bir kulübeyi muhtarlık binası olarak kullanmaktaydı. Az önce yaşadığı hüzünlü anlardan kurtulup kendini toparladı ve alçak kapılı muhtarlık binasını kapatıp karla kaplı yollarda bata çıka evine gitti. Gün boyunca ne bir telgraf ne bir mektup geldi oğluyla ilgili. Zaten bu çetin kış şartlarında onlara haber ulaşması da mümkün değildi. Evinin önüne geldi, ahşap tokmağı vurdu. Eşi Nazife Hanım bitkin, dertli haliyle kapıyı açtı, bir haber var mı dercesine Muhtar Kerim'in gözlerine baktı. Muhtar Kerim artık onun davranışlarını ezberlemiş olsa gerek ki, başını iki yana sallayarak Hiçbir şey söylemeden içeri girdi. Sedirin üzerine bağdaş kurarak oturdu, başını camdan dışarıya çevirdi. Nazife Hanım da mutfağa yöneldi. Nazife Hanım 40 yaşında idi, ancak evlat acısı onu Muhtar Kerim'den daha fazla yıpratmış olmalı ki çok daha yaşlı gösteriyordu. Saçları neredeyse tamamen beyazlamış, başı örtülü olduğundan bu durum çok da fark edilmiyordu. Neredeyse her gün ağlamaktan gözlerinin altı torba torba olmuştu. Az sonra elinde tepsiyle içeri girdi. Büyükçe iki tabağın birinde nohut diğerinde ise bulgur pilavı vardı. Bir de kuru soğan.

4


Yemeklerini sessiz sedasız yedikten sonra yatsı ezanı okundu. Köyün bütün erkekleri namazı camide kılardı. Namaz sonrası cami boşalırken, Kel Hasan Muhtar Kerim'in yanına sokuldu. Kel Hasan adından da anlaşılacağı gibi kel biriydi. Biraz uzun boylu yapılı bir vücudu vardı, ellerini arkadan bağlayarak dolaşır, biraz öne doğru meyilli dururdu. Selamın Aleyküm Muhtar – Aleyküm Selam Bir haber var mıdır sizin oğlandan? – Yok, Hasan ağa yok. Muhtarın Kel Hasan'a ağa demesi onun ağa olmasından kaynaklanmıyordu, köylüler genelde birbirlerine ağa diyerek hitap ederlerdi. Onların muhabbeti sürerken diğer köylülerde yanlarına geldi, her namaz sonrası olduğu gibi o akşam da evlerine gidene kadar yol boyunca konuştular. İçlerinden 80 küsur yaşında güngörmüş biri olan Veysel amca lafa atıldı. Yahu muhtar, bu karda kışta ne haber beklersin? Telgraflar kopuk posta ulaşmaz bu köye. Kışın yoktur burası, kimse ulaşamaz buralara. Haber gelmedi diye içini karartma, hele bir baharı bekle. Hayırlısı Allah'tan. -Doğru söylersin Veysel emmi. Kel Hasan tekrar söze karışır Ya da baharı beklemeyecek, sen gidip öğreneceksin. Muhtar bir anda Kel Hasan'dan gözlerini alamadı, işin aslı Hasan'a bakıyordu ancak kafasında başka bir şey dolanıyordu. Kel Hasan'ın söylediklerini o zaten son Birkaç aydır düşünüyordu, ancak bir türlü karar veremiyordu. Karla kaplı yollarda gitmek nasıl olurdu ki?

5


Sivas Kışlası Yüzbaşı Yavuz, odasının içinde bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelmektedir. 32 yaşında sert mizaçlı bu asker Yemen'den kendisine ulaşan haberleri değerlendirirken içine öyle bir fenalık çökmüştür ki, biraz olsun nefes alma ihtiyacı hissetmiştir. Kışın ortasında buz tutmuş pencereyi çatırdatarak zorla açıp biraz dışarı bakmış ve sonra da odanın içinde volta atmaya başlamıştır. Ardından masasına doğru yönelip iki elini masanın üstüne koyar, derin bir of çekerek masanın üstündeki fotoğraflara bakar. İzmir Limanında asker uğurlama anıdır ve İzmir'de görevli Bahriyeli arkadaşı İzzet yollamıştır bu fotoğrafları. Askerler gemilere bindirilmiş, ailelerine el sallarken veya geride kalan gözü yaşlı insanların evlatlarına son bakışlarıdır. Muhtar Kerim'in oğlu Musa, Sivas kışlasından Yemen'e doğru yol almıştı. Ailesiyle son kez burada kucaklaşmıştı. 2 yıl önce Musa ve onunla birlikte Yemen'e gideceklerin başında Yüzbaşı Yavuz'un oda arkadaşı Yüzbaşı Bahattin vardı. Hiç evlenmemiş biriydi Bahattin ve ilahi kader Yüzbaşı Yavuz'dan yana öyle güzel tecelli etmişti ki, evli ve bir kız çocuğu olan Yavuz'un yerine arkasından kimseciklerin ağlamayacağı Bahattin'i Yemen yollarına savurdu. Yavuz, İzzet'in yolladığı fotoğraflara bakarken çeşitli düşüncelere dalıp gider. Yemen, İzzet, Bahattin ve Binbaşı Turan. Evet, Binbaşı Turan'ın bir sene önce anlattıkları gerçekten çok ilginçti.

6


Bir sene öncesi Yüzbaşı Yavuz, Binbaşı Turan'ın odasında oturmuş kahve içmekteler. Binbaşı Turan kırk yaşına yaklaşmış hafif kır saçlı biriydi. Yıllar önce eşini kaybetmişti. Dramatik bir şekilde hayatını kaybeden eşinin ardından yıllarca yalnız yaşamak zorunda kalan Binbaşı Turan, Köyde bulunan babasının ölümünden sonra annesini yanına almıştı. Ermeni ve Türklerin iç içe yaşadıkları bu köyde, Binbaşı Turan, babasının vefatından sonra annesini o köyde tek bırakmak istememesinin arkasında Ermenilere karşı beslediği büyük kin duygusu yatıyordu. Binbaşı Turan, üzerinde dumanı tüten acı kahvesinden bir yudum çektikten sonra Yüzbaşı Yavuz'a "Hazırlıklı olmalıyız, bu hainlerin ne zaman ne yapacakları belli olmaz. Teşkilatları gittikçe güçleniyor, Avrupa Korosu'nun (Bugünün Avrupa Birliği) ve Rusların inanılmaz desteği var. Kanlı eylemler peşindeler, şu an belki ufak çaplı eşkıyalık gibi görünebilir ancak işin aslı çok farklı" diyerek sözlerini tamamladıktan sonra, Yüzbaşı Yavuz aklından "Bu adam abartılı bir Ermeni düşmanı" diye geçirdi. "Herhalde sizin bildiklerinizi İstanbul'da biliyordur, ona göre önlemler alır, biz de gelen emir ne ise yerine getiririz" diye karşılık verdi. Binbaşı Turan, anlattıklarının Yavuz'u etkilemediğini anlamadı ve ayağa kalkarak kilitli dolaptan büyükçe bir zarf çıkardı. Yüzbaşı Yavuz onu dikkatlice seyrederken o daha önceden açılmış olduğu her halinden belli olan zarfı Yavuz'a uzattı. "İşte burada her şey yazılı, Hınçak ve Taşnak adında iki örgütleri var" dedi ve az önceki sıcaklığından eser kalmayan kahvesinden bir yudum daha aldı. Tadı öylesine kötü geldi ki, bir an yüzünün buruşmasına engel olamadı. İmalı bir şekilde "Ağzımızın tadı hepten kaçtı" diye

7


söylendikten sonra "sen dosyayı incelerken ben de sana bu iki örgüt hakkında kısaca bilgi vereyim" dedi. Yüzbaşı Yavuz bakışlarını incelediği dosyadan ayırmaksızın, olur, anlamında başını salladı. "İlk önce çeşitli cemiyetler kurarak faaliyete başladılar, bu cemiyetlerden bazıları Hayırseverler Cemiyeti, Fedakarlar Cemiyeti, Milliyetperver Kadınlar Cemiyeti... Elindeki dosyada ayrıntılar yazıyor, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde papazlar önderliğinde çıkardıkları isyanlar, Rusya ve batıdan aldıkları maddi destekler... Şu an bizim başımızı ağrıtan iki örgüt var, Hınçak Komitesiyle Taşnaksutyun Komitesi. Hınçak 1887'de İsviçre'de kuruldu. Türkiye'de kurulma tarihi ise 1890. Kurucusu Avedis Nazarbeg ve karısı Maro. Amaçları Türkiye Ermenistan'ını kurmaktır. Programları arasında isyan, propaganda, imha, saldırı gibi caydırıcı faaliyetler yer alıyor. Taşnak ise 1890'da Kafkasya'da kuruldu. Tuhaftır ki bu adamlar Hınçak faaliyetlerinden memnun olmadıkları için Taşnak Komitesini kurdular. Hınçak'tan bin beterdirler. Tek bildikleri şey vardır o da Türkleri her koşulda vurmak. 1892'de Tiflis'te toplantı düzenlediler ve şu anda tüm Anadolu'da silahlanıyorlar. Birçok vilayetimizde kanlı eylemler yaptılar ve yapmaya devam edecekler." Binbaşı Turan'ın sözleri biter bitmez Yüzbaşı Yavuz dosyayı incelemek için istedi, ancak olumlu cevap alamayınca bir soru yöneltti "peki siz bu belgeye nasıl ulaştınız? Kimden aldınız?" Binbaşı Turan bir komutan edasıyla "askerlikte herkes bilmesi gerektiği kadarını bilir, ben de sana bilmen gerektiği kadarını anlattım, fazlasını isteme benden" dedi. Yavuz bu söze bozuldu ancak belli etmeden "emredersiniz kumandanım" diyerek karşılık verdi.

8


Yavuz, elinde fotoğrafla öylece daldığı derin düşünceden, bir anda duyulan gümbürtüyle çıkıverdi. Önce etrafına bakındı sonra elindeki fotoğrafı masaya bırakıp pencereye yöneldi, az önce çatırdayarak açılan pencere bu sefer rahat açıldı, pencereden dışarıya başını uzattı, her yer bembeyazdı, toz gibi yağan kar, hafif bir rüzgar esintisiyle bile yerden kalkıp etrafa saçılıyordu, hele bir de tipi oldu mu, başını yerden kaldırmak mümkün değildi. Rüzgarla saçılan kar taneleri insanın vücudunu tamamen sarıyordu. Yolda yürüyenlere baktı, yerli halkın bu tür havalara alışkın oldukları pek de kalın sayılmayan kıyafetlerinden anlaşılıyordu. İnsanlar soğuğa alışmıştı alışmasına da sanki evler pek alışkın değildi, çatıdan ta yere kadar uzanan buz sarkıtları, donmuş camlar… Az önceki gürültü de kopan buz sarkıtının yere düşerken çıkardığı sesti. Oldukça büyük bir parçaydı ve kışlanın çatısından kopmuştu. Kopan o parça bir kaç metre yanındaki buz sarkıtının dengesini bozmuştu ve bir kaç saniye sonra o sarkıt da kopacaktı. Yüzbaşı Yavuz, hemen tepesinde duran ve koptuğu an başını delecek kadar sivri, uzun ve sert sarkıttan haberi yoktu. Hemen tepesinde mızrak gibi duran sarkıtın sivri ucu, az önce bulutların arasından sıyrılan yalancı güneşin ışığıyla parıldamaktaydı. Yüzbaşı Yavuz, tepesinde avını parçalamak üzere olan bir kurdun parlak dişi gibi görünen sarkıttan habersiz öylece etrafa bakınıyordu. Biraz sonra sarkıt gıcırdamaya başladı fakat bu gıcırtı Yavuz'un duyabileceği yükseklikte değildi. Sivri uç yavaş yavaş sallanmaya başladı, çatıda sarkıtı tutan buz ve karlar, mecali kesilmişçesine bırakıyordu sarkıtı.

9


Akşamın ürküten ıssızlığında sadece bir evin penceresinden dışarıya yansıyan titrek bir ışık yanmaktaydı. Toplantı için bir süre Tiflis'te bulunan Taşnakçı Garbis köyün tüm Ermenilerini toplamış Türk toprakları üzerinde kurmayı planladıkları Ermenistan'ı ara sıra heyecanlanıp ağzından tükürükler saçarak anlatıyordu. İçlerinden kimse bu durumdan rahatsız değildi çünkü Garbis çocukluktan beri tükürerek konuştuğu için çevresindekiler alışmıştı. Çocukken de sürekli tükürerek konuşan Garbis şimdi en azından heyecanlanınca ya da sinirlenince yapıyordu bunu. Acımasız çocukluk arkadaşları Garbis'in bu kötü özelliğini fırsat bilerek ona lakaplar takıyor, kendilerince eğleniyordu. Çoğu zaman bu lakaplara kızan Garbis ağlayarak evine gidiyor, annesine arkadaşlarını şikayet ediyordu. Arkadaşlarının taktığı lakap gerçekten de bir çocuğu ağlatacak kadar acımasızdı. Çocuklukta verilen ve hala kullanılan lakaplar Salyalı Garbis ve Köpek Garbis'ti. Salyalı Garbis, konuşmasına devam etmektedir "Faaliyetlerimizin artması için herkesin silahlanması şart, komitemiz bu konuda çalışmalarını sürdürmekte. Bir çok civar köy ve kasabalar çoktan silahlandı, sıra bizde hürriyetimiz için, Büyük Ermenistan'ın kurulması için fedakarlıklarla bize ulaştırılacak silahları kullanmaktan çekinmeyeceğiz. Unutmayın ki yaşayan her Türk Ermenistan'a giden yolda engeldir. Baskınları gerçekleştirmemiz için gerekli silahlar baharda elimize ulaşacak. Psikopos Bedrus sizleri selamlıyor". Usta bir hatip edasıyla evinde topladığı köylülere seslenen Salyalı Garbis, alkışlar ve "Yaşasın Büyük Ermenistan"

10


sloganları arasında elinin tersiyle ağzını sildikten sonra sözlerini tamamlar "Silahlanmak için baharı bekleyin!" Muhtar Kerim günlerdir düşündüğü kışlaya gitme planını nihayet az önce karısına açıkladı. Bir anda gözleri fal taşı gibi açılan Nazife Hanım Neler söylüyorsun bey, bu karda kışta nasıl gidersin? Evladımı gönderdim haber alamıyorum erimi de yitirmek istemem. Gitme bey, gitme! Sen de diyorsun ya evladımdan haber alamıyorum diye, işte ben de haber almaya gidiyorum. Her gün yas tutmaktansa... -Yas da tutsak umudumuz var! Kötü bir şey olsaydı haberi gelirdi. Yok, bey yok gitmene razı değilim. Gideceğim, hiç tasalanma gideceğim ve geleceğim. Artık konuşup da daha fazla üzme beni. O halde ben de seninle geleceğim – ??? – İzin versen de vermesen de geleceğim. Muhtar Kerim başını sallayıp sadece tamam demekle yetindi. Yarın sabah yola çıkmayı kararlaştırdılar. Karışık duygular arasında yatsı namazı vaktine kadar tüm hazırlıkları tamamladıktan sonra, Muhtar Kerim yatsı namazını her zamanki gibi camide cemaatle birlikte kıldı, Namaz öncesi Hoca Mesut'a yola çıkacaklarını ve bu sebeple namaz sonrası kendileri için dua ettirmesini istedi. Namaz kılındıktan sonra Hoca Mesut ellerini kaldırarak "Amin" diye cemaati duaya davet eder.

11


-

Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi! sen yücesin, sen büyüksün, senin her şeye gücün yeter. Bize, vatanımıza, askerimize, devletimize güç ver. Yemen'de savaşan evlatlarımızı koru Ya Rabbi! Musa evladımızı düşman kurşunlarından ırak eyle, onu ve tüm silah arkadaşlarını ana babalarına bağışla. Yarın Kerim ve Nazife çifti, çocukları Musa'dan haber almak için Sivas'a gidecekler, bu çetin kış şartlarında yollarını açık eyle, beladan onları uzak eyle, tez zamanda gidip, hayırlı haberlerle gelmelerini nasip eyle Ya Rabbi. (Amin) El Fatiha! Cemaat hocanın duasına yürekten amin derken, Muhtar Kerim de ağlayarak cemaatle birlikte amin dedi ve ellerini yüzüne götürdü. Gece son kontroller yapıldı. İki gün sürecek yol için gerekli erzakın yanı sıra geceleyin kalmak için iki kişinin sığabileceği büyüklükte bir çadır aldılar. Bu, Muhtar Kerim’in ara sıra ormana ağaç kesmeye gittiğinde geceyi geçirmek için kendince yapmış olduğu çadırdı. Fazla yük almamaya gayret ettiler çünkü yer yer adam boyuna ulaşan karda onların yükünü taşımak için ne at, ne öküz ne de öküz arabası işe yarardı. İşte böylesine zor bir yolcuğa çıkacaklardı. Heyecan, sıkıntı ve korku dolu hislerle yattılar. Gecenin ilerleyen saatlerinde Nazife Hanım, başucunda Musa'yı görür. Bir anlık şaşkınlığını üzerinden atar ve yatağından doğrulur. Yıpranmış askerlik kıyafetleri, susuzluktan çatlamış dudakları ve özlem dolu bakışlarıyla öylece durmaktadır. Nazife Hanım "Yavrum!" diye haykırarak sarılır oğluna, bu sırada Musa çok kısık bir sesle "ah" der. Belli ki canı

12


acımış. Nazife Hanım derhal geri çekilir, ne oldu yavrum diyecek olur ki, o sırada Musa'nın göğsünün sol tarafındaki yarayı fark eder. Derince bir kurşun yarasıdır ve ılık ılık kanamaktadır. Nazife Hanım eliyle Musa'nın yarasına dokununca kanın sıcaklığını elinde hisseder. Annesinin ağlamakta olduğunu gören Musa, "Üzülme anne, hiç acımıyor" der. Bu söz odanın içinde defalarca yankılanırken Musa ağır ağır yere düşer. Nazife Hanım iki yıl sonra bulduğu evladını bu kadar çabuk kaybetmeye tahammül edemez. Musa diye haykırarak evladının üstüne kapanır, "Gitme yavrum, gitme Musa'm bırakma beni". Nazife Hanım'ın haykırışlarına uyanan Muhtar Kerim, hemen yatağından fırladığı gibi eşini yerde dizlerini dövüp ağıt yakarken bulur. Hızla yanına yaklaşıp elleriyle omzuna dokunur ancak Nazife Hanım'da değişen bir şey olmaz. Sonra karısının önüne geçer, dizlerinin üstüne oturup onun göz hizasına gelir. Elleriyle tekrar omzundan tutup silkeler, "Uyan, kendine gel" diye bağırıp bir kaç tokat atar. Nazife Hanım yavaş yavaş kendine gelmeye başlar. Az önce gördükleri tamamen rüyaydı ve onu yatağından kaldırıp odanın ortasında ağıt yaktıracak kadar da gerçekçiydi. Nazife Hanım'ın, yaşadığı olayın etkisinden kurtulması uzun sürdü ve o saate kadar bölük pörçük olan uykuları da tamamen kaçtı. Karlı tepeler, sırtlarında sakladıkları güneşi gökyüzüne salıveriyordu. Alabildiğine bembeyaz bir memlekete sımsıcak sarısıyla doğan güneş, hizasına denk gelen karların üzerine düştükçe onlara kristal ışıltısı katıyordu. Şafak vakti oluşan bu manzara gerçekten de görülmeye değerdi. Herkesin uykuda olduğu bu saatte yalnızca üç kişi uyanıktı. Uzun bir yolculuğa çıkacak

13


olan Kerim - Nazife çifti ile onları kapının önünde bekleyen sürpriz kişi. Yüzbaşı Yavuz'un tepesindeki sarkıt süratle düşerken odasının kapısı iki kez çalındı. Yavuz başını içeri çevirip "Gir" dedi anda sarkıt başını kıl payı sıyırıp pencerenin pervazına saplanır. O sırada içeri giren er, komutanını pencerenin önünde saplanmış vaziyette duran sarkıta boş boş bakarken bulur. Bir süre sonra kendi ağırlığını taşıyamayan sarkıt orta yerinden kırılarak aşağı düşer. Er, komutanının hayatını kurtardığının farkında olmadan tekmil verdikten sonra getirdiği evrakları masanın üzerine bırakıp çıkar. Pervaza saplanmış vaziyette duran buz parçasına bir anlam veremeyen er, başını sağa sola çevirerek yoluna devam eder. Yüzbaşı Yavuz, kızıyla oyun oynamaktan büyük mutluluk duymaktadır. Akşam evine geldiğin de başına gelen olayı karısı Emine'ye anlattıktan sonra kucağına oturan kızını zıplatmaya başladı. Emine 28 yaşında güzel sayılabilecek bir kadındı. Eşinin kazadan ucuz kurtulmasına şükrettikten sonra, kocasının neşe içinde kızıyla oynamasına da şaşırmadan edemiyordu. Ölümün ucundan dönen bir adam nasıl bu kadar mutlu olabilir diye düşündü. Söylene söylene mutfağa giderken kızı Merve'nin kahkahaları ve sevinç çığlıkları evin içinde yankılanıyordu. Emine, sessiz olmaları için odaya tekrar döndüğünde Yavuz'un, Merve'yi havalara fırlattığını görür. Merve neşe içerisinde "Anne bak uçuyorum" diyerek oyunun keyfini çıkarır. Emine "ah ah" diye söylenerek tekrar mutfağa yönelir. Çok sert karakterli adam olmasına rağmen çocuğunu görünce birden onunla birlikte çocuk oluyor, hatta bazen kendi kahkahalarından çocuğunki duyulmuyordu.

14


Binbaşı Turan'ın durumu ise çok farklıydı. Yaşlı anasından başka kimsesi olmayan Turan'ın evinde her akşam sessizlik hakimdi. Belki karısı bugün hayatta olsaydı o da çok mutlu olabilirdi ancak kader ona böyle bir hayatı uygun görmüştü. Annesiyle arasında genellikle kısa ve öz konuşmalar geçerdi. Bu onların arasının soğuk olmasından değil, yaşlı kadının artık bitkin ve çok ihtiyarlamış olmasından kaynaklanıyordu. Zayıflıktan yüz kemikleri dışarı taşmış, ellerinin damarları görünen, beli iki büklüm olmuş 84 yaşında bir kadındı Habibe Hanım. Evlendiğinde 30 yaşında idi. Genç kızken oldukça çirkin olmasından dolayı bu yaşa kadar hiç isteyeni olmamıştı. Nihayet ilk iki karısından çocuğu olmayan Salim Efendi talip olmuş ve evlenmişlerdi. Salim Efendi 31 yaşındaydı ve o yıllarda kızların evlenme yaşı 14 - 16 civarındaydı. Evlilik çağındaki kızlar için istenen başlık parası da yüksek olduğundan son çare olarak evde kalmış 30 yaşındaki Habibe Hanım'a talip olmuştu. O gün açıkçası Habibe için inanılmaz bir gündü. Evlilik için umudunu yıllar önce kaybetmiş, bu çirkin kız, misafir odasında büyükleriyle birlikte oturan adamın kendisini istemeye geldiğinden habersizdi, gerçeği öğrendiğinde ise kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Sonradan, bu adamın üçüncü karısı olacağını ve kendisiyle sadece çocuk sahibi olabilmek için evlenmek istediğini öğrendiyse de mutluluğundan hiç bir şey eksilmedi. Neticede bir aile kuracaktı, çocuğu ya da çocukları olacaktı ayrıca çevresinde kendisiyle dalga geçercesine konuşan kadınların dırdırından kurtulacaktı. Ancak evliliği hiç de tahmin ettiği gibi olmadı, en azından ilk on dört yıllık süreç. Bu zaman zarfında Habibe, Salim Efendiye bir çocuk vermeyi başaramadı. Salim Efendi'nin tavrı yıllar geçtikçe

15


sertleşti, çocuğunun olmaması onu kaba kuvvete itti. İlk geldiği günlerde kumaları tarafından sevilmeyen, kıskanılan Habibe yediği dayaklar sonrası artık onlar tarafından merhamet bulmaya başlamıştı. Salim sadece Habibe’ye karşı değil diğer iki karısına karşı da sert davranıyordu ancak kötü muameleden en çok nasibini alan, çirkin olmasından olsa gerek, Habibe Hanımdı. Habibe Hanım kırk üç yaşına geldiğinde, kumalarından biri olan Saliha bir başkasıyla anlaşıp kaçmıştı. Salim ilk zamanlar bu olaya çok öfkelenip intikam yemini ettiyse de, izlerine rastlayamamış olmasından geçen zamanla öfkesi azalmış ve bitme noktasına gelmişti. Artık kırk dört yaşında eskiye nazaran az da olsa daha sakin bir adamdı. Çok öfkelenmediği sürece karılarını dövmüyordu. Çocuğunun olmamasına da alışmıştı, hatta belki de kusuru kendisinde arıyordu. Habibe bir süredir kendisini tuhaf hissetmekteydi, midesi bulanıyor, çabuk yoruluyor, içinden hiç bir şey yapmak gelmiyordu. Yaşının ilerlemiş olmasından dolayı hamile olabileceğini pek düşünmüyor hastalandığını sanıyordu. Ancak durum hiç de öyle değildi, Habibe hamileydi ve yedi ay sonra bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Salim Efendi gençliğinde yaşayamadığı çocuk sevgisini bundan sonra yaşayacaktı. Evin neşe kaynağı minik Turan büyüyüp asker olacak memleket meselelerine kafa yoracaktı.

16


Yolculuk Tüm hazırlıklarını tamamlayan Nazife - Kerim çifti yolculuk boyunca yalnız olacaklarını düşünüyorlardı. Yanıldıklarını az sonra anladılar. Kapıyı açıp dışarı çıktıklarında geceden beri kapıda onları bekleyen sadık dostlarıyla karşılaştılar. Dört yaşında saf bir kangal köpeği olan Duman, kapı açılır açılmaz yerinden fırladığı gibi Muhtar Kerim'in etrafında dolanmaya başladı. Ara sıra havlıyor, iki ayak üzerine kalkıp ön ayaklarını Muhtar Kerim'e dayıyordu. Oldukça iri bir köpek olan Duman, iki ayağının üzerine kalktığında boyu Muhtar Kerim'i biraz geçiyordu. İri olduğu kadar cesurdu da. Bir defasında köyün sürüsüne saldıran üç kurtla boğuşmuş hem sürüyü hem de çobanı kurtarmıştı. Şimdi de bir başka kahramanlık yapacak, tehlikeli yollarda Nazife Kerim çiftini koruyacaktı. Muhtar Kerim kendisine yol boyunca eşlik etmek için adeta yalvarırcasına bakıp, etrafında dolanarak şirinlikler yapmaya çalışan Duman'ın bu tavırları karşısında açıkçası duygulanmıştı. Güneşin doğduğu yöne doğru sırtlarında yükleriyle yürümeye başladılar. Biraz sonra köyün dışına çıktılar, bu mevsimde köyün dışına pek çıkan olmazdı, bu nedenle karın üzerinde hiç bir iz yoktu. Bastıkları yer alabildiğine dibe çöküyor, adımlarını kaldırırlarken ise ayaklarının üzerine yığılan karları da kaldırıyorlardı. Yürümek gerçekten çok zordu. Üstelik her an karşılarına kurt, domuz ya da ayı çıkabilirdi. Bu durumda kaçmak da imkansızdı, Muhtar Kerim vahşi hayvan tehlikesine karşı tüfeğini omzunda dolu vaziyette tutuyordu. Köyden çıktıktan sonra yarım saat boyunca düz yolda, ondan sonra da yokuş aşağı ineceklerdi. Bu onlar için kolaydı, zor olan yokuş yukarı çıkmaktı ve bir kaç tepe aşmak zorunda kalacaklardı. Ortalama yarım saat yürüyüp beş

17


dakika dinleniyorlardı. Her yer kar olduğundan dinlenme sırasında sırtlarındaki torbaları indirip üzerine oturuyorlardı. Aradan beş saat geçti ve bu ana kadar yolculukları gayet iyiydi. Yine mola verdiler, sırtlarındaki torbalara oturup yanlarında getirdikleri erzaktan yemeğe başladılar. İki kişilik hazırlanan yemekten, üçüncü kişi olan Duman da kısmetine düşenden faydalanıyordu. Güneş dağların arasına çoktan gömülmüştü ve kızıl rengiyle karlı dağların arasından tüm gökyüzünü boyuyordu. Güneşin batmasıyla birlikte ayaz da kendini hissettirmeye başladı. Az sonra hava tamamen karardı, keskin ve dondurucu rüzgar zaten soğuk olan havayı daha da soğuttu. Artık bu havada yürümek imkansızdı ve bir an önce konaklayacak yer bulmaları gerekiyordu. Fakat sağ, sol, ön, arka her yer birbirinin aynıydı. Kuracakları çadırın rüzgardan etkilenmemesi ve kendilerinin de gece donmamaları için bu çok önemliydi. Tekrar tekrar bakındılar, hiç bir uygun yer bulamayınca bir süre daha yürümeye karar verdiler. Böylece korunaklı bir yer bulabilirlerdi. Harekete geçer geçmez her zaman olduğu gibi Duman hemen onların önüne atladı ve içe doğru kıvrılmış kuyruğunu sağa sola sallayarak yürümeye başladı. Zaman geçtikçe ayaz kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Her ikisi de soğuğu kemiklerinde hissediyor, dondurucu soğuk tüm eklemlerine dayanılmaz ağrılar vermeye başlıyordu. Kirpikleri, saçları buz tutmuş, dudakları ve çeneleri morarmaya başlamıştı. Böyle giderse ikisi de donarak can verecekti. Derhal durup konaklama kararı aldılar. Az sonra, düşündükleri gibi olmasa da korunaklı bir mekan buldular. Burası etrafında bir kaç ağacın bulunduğu, irice bir kayanın dibiydi. Bu kaya rüzgarı tamamen kesmese

18


de kısmen engelliyordu. Tepesinde büyük bir kar kütlesi birikmişti ve her an bir çığ gibi tepelerine düşebilirdi. Muhtar Kerim bu kar kütlesini kayanın devamı olarak düşündü. Gerçekten de öyle görünüyordu. Kaya tamamen karla kaplı olduğundan bu kütleyi kayadan ayırt etmek mümkün değildi. Sırtlarındaki yükü gelişigüzel yere atıp kendilerini de yüklerin üzerine bıraktılar. Muhtar Kerim tüm yorgunluğuna rağmen tir tir titreyen karısının haline dayanamayıp hemen, yolda bulamam düşüncesiyle, evinden buraya kadar bir urgana bağlayıp sürükleyerek getirdiği çalı çırpı odun ne varsa tutuşturdu. Hemen karısını da ateşin yanına oturttu. "Asla gelmesine izin vermemeliydim" diyerek çadırı kurmaya başladı. Az önce sırtında taşıdığı torbanın ve odunları bağladığı ipi tutan elleri soğuktan neredeyse ipe yapışmak üzereydi. Şimdi ise yaktığı ateşin verdiği sıcakla ellerinin acıdığını hissetti. Nazife Hanım'ın da canı acımış olmalı ki ateşten uzaklaştı. Bu yaptıkları büyük bir hataydı, bu gibi durumlarda ısınmanın en doğru yolu kardı. Ellerini, ayaklarını kara bulayıp ovuşturmaktı. Muhtar Kerim, yatacakları yerin çevresindeki karları kaldırdıktan sonra elindeki odunla çadırın kazığını çakmaya başladı. Bu iş bittikten sonra ipleri kazığa bağlayıp, ancak iki kişinin sığabileceği büyüklükteki çadırı kurdu. Zemine minder serip üzerlerine de yün yorganı çektiler. Dışarıdaki ateşi ise yanık bıraktılar. Duman ise hemen çadırın yanı başına kıvrılıp yattı. Muhtar Kerim, Duman'ı da çadıra almak istediyse de başaramadı. Sert kışlara alışkın olan bu köpek, kapı önünde bekçilik yapmayı tercih etmişti. Gecenin ilerleyen saatleri. Kerim - Nazife çifti, önceki gecenin uykusuzluğu ve bugünün yorgunluğundan yatar yatmaz uyuya

19


kalmışlardı. Dışarıda hissedilir soğuk -20 dereceyi bulmuş, tipi alabildiğine artmıştı. Rüzgar, yağan karla yerdeki karı harmanlayıp rasgele etrafa saçıyor, çıkardığı uğultu bir ıslık ya da bir çığlık gibi çevrede yankılanıyordu. Ağaçların dalları, çok kollu bir dev gibi çadırın tepesinde sallanıyor, çıkardığı hışırtıyla rüzgarın orantısız çığlığına eşlik ediyordu. Nazife - Kerim çifti, tüm bu korkunç tabiat olaylarından habersiz sabaha kadar uyudular. Normal şartlarda bu ortamda değil uyumak, bir anlık göz kırpmak bile mümkün değildi. Yorgunluk ve uykusuzluk bu anlamda onlar için belki de bir hediyeydi. Bu hediyeden payını alamayan Duman ise defalarca uyanınca sabahı edemeyeceğini anladı. Cesur köpek sabahın ilk saatleriyle birlikte gözlerini çadırın içinde açtı. Muhtar Kerim'in tüm çabalarına inatla direnen Duman, gecenin ortasında tipiden korunmak için usul usul çadırın içine süzülmüştü. Çadır, gece boyunca tipi şeklinde yağan karla tamamen beyaza bürünmüştü. Uzaktan bakıldığında bir çadır olduğu belli bile olmuyordu. Kar çadırın tüm gövdesine yapışmış sert havanın etkisiyle sertleşmiş, buz tutmaya başlamıştı. Yaktıkları ateş de çoktan sönmüş, karın altında kaybolmuştu. Duman gece sessizce girdiği çadırdan gürültüyle çıkmayı tercih etti. Uyanır uyanmaz, oturur vaziyete gelip havlamaya başladı. Sanki gece çadırda kaldığını ispatlamaya çalışıyordu. Yanı başında bir köpeğin havlamasıyla uyanmak hiç hoş bir şey olmasa gerek. Ancak Nazife - Kerim çiftinin Duman'a kızmaya hakkı yoktu. O, bu zor yolculukta onları yalnız bırakmamıştı. Gece de vahşi hayvan saldırısına karşı dışarıda kalmayı tercih etmişti, ancak her ne kadar kış şartlarına alışkın bir köpek olsa da, o geceki soğuğa dayanamazdı. En azından üzerine kar düşmemesi için bir

20


kulübe olsa yeterliydi. Duman işte bu içgüdüyle çadıra girmişti. Aksi halde donarsa onları nasıl korurdu. Muhtar Kerim, Duman'ı karşısında görünce gülümseyerek başını okşadı ve "demek gizli gizli çadıra girdin he" dedi. Muhtar Kerim, yattığı yerden kalkıp diz çöker vaziyette durdu. Eliyle çadırın kapı sayılabilecek, ikiye ayrılabilen bölümünü itelemek istedi, ancak başaramadı. Çadırın üzerine düşen kar gece ve sabah ayazında buz tutmuş ve çadırın kas katı olmasına sebep olmuştu. Çadırın kapı diye nitelendirdiğimiz bu bölüm şimdi gerçekten de bir tahta kapı gibi sertti ve açılmamasındaki tek sebep de bu değildi. Kar çadırın çeyrek boyunu altına alacak kadar yağmış, bu da kapının açılmasına engel oluyordu. Günlerdir belki de haftalardır aç olan kurtlar, yiyecek bir şeyler bulabilme umuduyla ormanı terk etmişlerdi. Bazıları bir kaç köy keşfedip ahırlara girmiş koyun, keçi, kuzu ne varsa parçalayıp karınlarını doyurmuşlar, bazıları da hala aç karşılarına bir canlı varlık çıkması umuduyla dolaşmaktadır. Muhtar Kerim onlarca dakika uğraştıktan sonra kapıyı açmayı başardı. Şimdi kahvaltı zamanıydı. Domatesler karla temizlendikten sonra peynir ve tereyağının yanındaki yerini aldı. Soğuk, peynir ve tereyağının yolculuk boyunca korunmasında oldukça etkili olmuştu fakat ekmekler için aynı şey söz konusu değildi ve bir taş gibi sertleşmişlerdi. Zorlukla ufak bir parça ısırıp ağızlarının içinde iyice ıslatıp yumuşattıktan sonra yutabiliyorlardı. Duman için herhangi bir sorun yoktu, sivri ve güçlü dişleriyle anında parçalayıp mideye indiriyordu. Zorlu ve lezzetsiz bir kahvaltı olmuştu. Her ikisinin de ekmeği ısırmaktan çeneleri ağrımıştı. Asıl sorun bundan sonra kendini gösterecekti. Çift, yiyecek

21


giderini iyi hesaplayamadıklarından erzak erken bitmiş, artık yiyebilecekleri sert ekmekleri bile kalmamıştı. Ağır ağır toparlanıp yola düştüler. Onlar yollarına devam ederken Duman orada durmuş sabit bir noktaya öylece bakıyordu. Nazife Hanım, Duman'ın gelmediğini fark edince Muhtar'a dönüp "Duman orada kaldı seslensene gelsin" dedi. Muhtar, Duman'ın sabit bir şekilde belli bir noktaya dikkatlice bakmasının ne demek olduğunu biliyordu. Derhal tüfeğini omzundan indirip eline aldı. Parmağını tetiğe götürdü. Hafifçe eğilerek ağır adımlarla Duman'a doğru yaklaştı, onun baktığı yöne doğru baktı. Gördükleri hiçte hoşuna gidecek türden değildi. Binbaşı Turan, baharın gelmesiyle birlikte Ermeni faaliyetlerinin artacağını biliyordu. Bu doğrulta tedbirlerin alınması gerektiğini İstanbul'a bildirdi. Nasıl olmuştu da "Sadık Millet" unvanına layık görülmüş bir halk böylesine asileşmişti. Oysaki biz aynı şehirde, aynı kasabada ve aynı köyde ve hatta kız alıp vererek aynı evde yaşamış bir tastan çorba içmiş sadık dostlardık. Onlara devlet içinde en büyük makamları layık gördüğümüz halde; kim, nasıl "size haksızlık yapılıyor" diyerek onları kandırmıştı? Aslında kim sorusunu sormak yanlış oluyordu, kimin yaptığı belli, sebep de belli. Anadolu topraklarında gözü olan, kan dökmekten mutluluk duyan Emperyalist güçler, bu toprakları ele geçirmek için, bu topraklarda yaşayanları kullanmak istemiş, kendileri için savaşmaya ikna etmeye çalışmışlardır. Sonra da işleri bitince ihanete ittikleri bu milleti silip atmayı planlamışlardı. Ancak bunlar Ermenilerin masum olduğunu göstermezdi. Ne kadar kandırılmış olsalar da sonuçta ihanet etmişlerdi. Tarihin hemen her döneminde acıyla yoğrulmuş bir millet olan

22


Türkler, kendi öz yurdunda "Sadık Dostum" dediği Ermenilerce de eşi benzeri görülmemiş bir katliama uğruyorlardı. Sıkıntı yalnız bununla da bitmiyordu. Kaos ve ayrımcılık çıkartmakta, dünyaya fitne yaymakta uzman olmuş malum devletler batıda Balkanları karıştırırken doğuda da Arapları isyana teşvik ediyorlardı. Yavuz Sultan Selim döneminde çöller aşılarak İngiliz zulmünden kurtarılan Yemen, şimdi kurtarıcısına başkaldırmıştı. Ana kuzularını birer birer yutan bu cehennem ülke kana doymuyordu. Dört bir yanında isyanlarla baş etmeye çalışan Osmanlı artık yaralı bir aslan gibiydi ve onu parçalamak isteyen sırtlan sürüleri etrafını çoktan sarmış ölümünü bekliyordu. Tam bir vatanperver olan Binbaşı Turan ülke gündemini yakından takip ediyor ve her günün bir önceki günden daha beter olduğunu gördükçe kahroluyordu. Binbaşı Turan, Yüzbaşı Yavuz'u odasına çağırdı. Uzunca bir muhabbetten sonra konu Binbaşı Turan'ın Ermeni düşmanlığına gelmişti. Yüzbaşı Yavuz uzun zamandır sormayı planlayıp da bir türlü sormaya cesaret edemediği soruyu sordu. Kumandanım, yaranızı deşmek gibi olmasın ama eşinizi nasıl kaybettiniz? Sanırım asıl merak ettiğin eşimin nasıl öldüğü değil, kulaktan kulağa dolaşan "Binbaşı Turan Ermeni düşmanı" söylencesinin aslını öğrenmek istiyorsun. Binbaşı Turan son derece sakin ve donuk bir halde konuşuyordu. Bu soru açıkçası moralini bozmuş fakat donuk davranarak kapatmaya çalışıyordu. Hatta "eşimi nasıl kaybettiğimi" yerine daha ağır ve kendisi için daha yaralayıcı olan "ölüm" kelimesini kullanmıştı. Yüzbaşı Yavuz da elindeki saman kağıdın uçlarını kıvırarak

23


sıkıntısını gizlemeye çalışıyordu. Kısacası ortam gergindi. Binbaşı Turan, biraz daha rahat olmaya çalışarak "merakını gidereceğim" dedi. Oturduğu yerde önce sandalyesine iyice yaslandı. Duruşunu beğenmeyip, öne doğru yaklaşarak kollarını masaya koydu ve parmaklarını birbirine geçirerek anlatmaya başladı. İlk önce şunu belirtmek isterim; ben Ermeni düşmanı değilim. Ben vatan hainlerinin düşmanıyım. Bu Ermeni olur, Arap olur, Kürt olur... Eşimi nasıl kaybettiğime gelince... Binbaşı Turan bunu söyleyince adeta yıllar öncesine döndü. O dönemde Yüzbaşı olan Turan evleneli henüz 2 yıl olmuştu, gayet mutlu bir evliliği vardı. Karısı Ayla emekli bir paşanın kızıydı. Çok iyi Fransızca bilen Ayla, babasının emekliliğinden sonra İstanbul'dan Sivas'a gelerek burada öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Sivas'a taşındıktan bir yıl sonra babasının ölümümden çok etkilenen Ayla bir süre ara verdiği görevine geri dönmüştü. Ermeni olaylarının yeni yeni kendini göstermeye başladığı bu dönemde, Yüzbaşı Turan, aldıkları istihbarat sonucu bir tim kurarak operasyon düzenler. Enderes'te (Suşehri) bir grup Ermeni'nin silahlanıp eylem yaparak kargaşa çıkarmaya çalıştığına yönelik bir istihbarattı bu. Derhal kurduğu timle belirtilen adrese gittiler. Sabaha karşı bahsi geçen ev ablukaya alındı. Baskın için bu saati seçmelerindeki amaç uykunun en ağır olduğu vakit olmasıydı. Ev şehrin biraz uzağında meyilli bir arazinin tepesinde bulunuyordu. Çömelerek hızlı adımlarla yokuşu tırmandılar. 20 kişilik takım eve yaklaştığında sürünmeye başladı. Bakımsız bir araziydi ve adam boyu

24


uzamış dikenli çalılar askerlerin sürünmelerini engelliyordu. Turan, eliyle evin etrafının sarılmasını emretti. Bu saatte uykuda olduğunu düşündüğü çetecileri ani bir baskınla kansız kıskıvrak yakalamayı planlıyordu. 5 kişilik bir grup bu evde ikamet ediyordu ve nasıl olduysa baskına uğrayacaklarını öğrenmişlerdi. Onlar da iki kişiyi evde bırakıp diğer üç kişi evin biraz uzağında, askerleri ablukaya alacak şekilde mevzilenmişlerdi. Turan yerden kalkarak eve doğru yürümeye başladı. Bu sırada içeride bulunan çetecilerden biri pencereden ona doğru nişan almıştı. Mevzide yatan askerler Yüzbaşı Turan'ın yine eliyle vereceği emri bekliyorlardı, bu emirle askerler süratle kapıyı kırıp eve girecekler uyku halindeki çetecileri yakalayacaklardı. Turan çömelmiş vaziyette, hedefte olduğunun farkında olmadan son kez evi kontrol etti. Tam elini yukarı kaldırdığı anda evin içinden bir tüfek patlaması duyuldu. Askerler hızla yerden kalkıp eve doğru koşmak için hamle yaptıkları anda bu sesle tekrar yattılar. Komutanlarının açılan ateşle yere düştüğünü gören askerler bu şoku atlatamadan hem evden hem de dışarıdan açılan ateşle ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Penceredeki nişancı, Turan'ın tam kafasına nişan almış ancak camın arkasından ateş ettiği için hedef şaşmıştı ve kurşun, Turan'ın kafasına değil omzuna isabet etmişti. Turan vurulmanın etkisiyle düştüğü yerden sürünerek çalıların arasına saklandı. Omzundan akan kanı önce cebinden çıkardığı mendille durdurmak istedi. Mendil bu yara için oldukça ufaktı bu nedenle kamuflajını çıkarmaya karar verdi. Sağ omzundan vurulmuştu ve kolundaki, parmaklarındaki güç oldukça azalmıştı. Acılar içinde çıkarmayı başardı ve hemen omzunu sardı. Yaranın etkisiyle sağ kolu güçsüz kaldığı için sol eliyle

25


yarasını sardı ama kanamayı tamamen durduramadı. Bu sırada askerler hala yoğun ateş altındaydı. Acaba "Şehidimiz var mı?" diye düşündü. Çalıların arasında sürünerek dışarıda gizlenmiş Ermeni çeteciyi hedefine almayı planladı. İçlerinden biri taşlıkların arkasına gizlenmiş ateş yağdırıyordu. Turan derhal yattığı yerden nişan aldı, canı tükenmiş parmağıyla tetiğe basmaya çalıştı, olmadı. Diğer eliyle ateş etmeyi denedi fakat sol eli çok ters geliyordu. Yine de nişan aldı ve ateş etti. Vuramamıştı çeteciyi, vuramadığı gibi bulunduğu yeri de belli etmişti. Şimdi işi çok zordu, hızlı davranıp ateş edecek durumda değildi, çeteci de namlusunu ona doğru yöneltmişti. Turan yattığı yerde namlunun kendisine çevrildiğini fark etti. Çok hızlı karar vermesi gerekiyordu; ya davranıp ateş edecekti ya da sessiz durup gizlenmeye devam edecekti. Hangisi doğru olurdu? Çeteci tüfeği ona yöneltmişti ama görmüş müydü kendisini? Eğer gördüyse hemen ateş etmeliydi Turan, görmediyse sessizce beklemeliydi. Çok fazla vakti yoktu her şeyi bir iki saniye içinde düşünüp karar verdi. Hızla tüfeğini sol eliyle tutup nişan aldı. Bu sefer vurmalıydı aksi taktirde kendisi vurulacaktı. O tüfeğini hızla çeteciye çevirirken çalılardan aşırı ses çıkarmıştı ve artık çeteciye yerini kesinlikle belli etti. Turan, tüfeğini doğrultup ateş etti. Çeteciden önce davranmış ancak tembel sol eli yine hedefi tutturamamıştı. "Artık her şeyin bittiği an" diye düşündü ve bu sırada karşı taraf tüfeğini ateşledi. Tüfeğin namlusundan çıkan kurşun istikameti boyunca dümdüz ilerlerken çeteci de sırt üstü yere düştü. Çeteci bir kaç saniyeliğine dikkatini çalılardan gelen sese verince, Çavuş Murat'ın kurşunlarına hedef olmuştu.

26


Düşerken de tetiğe basmış ve kurşunu gökyüzüne doğru ateşlemişti. Turan yaralı halde sürünerek, ölen çetecinin yerine geçti. Önce ölüp ölmediğini kontrol etti. Henüz ölmemişti ama kurşun tam boğazına isabet etmişti ve hırlayarak can çekişiyordu. Boğazından akan kanlar düştüğü yeri minik bir göl haline getirmişti. Vücudu tamamen titreme halindeydi. Gözleri öyle büyümüştü ki, Turan bakmaya cesaret edemedi. "Ne korkunç bir ölüm" diye düşündü. Sonra tüfeğini alıp çetecinin mevzisine yattı. Burası çatışma alanına hakim bir yerdi. Ortada Mehmetçik, karşıda ise diğer iki çeteci vardı. Ev ise Mehmetçiğin önünde, kendisinin ise solunda kalıyordu. Çeteciler araziyi iyi bildikleri için çok iyi yer tutmuşlardı. Turan şimdi hemen karşısında bulunan çetecileri vurmalıydı fakat ortada kalan Mehmetçik onlarla çarpışıyordu, eğer ateş etmeye kalksa kendi askerleri onu çeteci sanıp karşı ateş açacaklardı. Turan için yine zor bir andı üstelik kan kaybetmeye de devam ediyordu. Kararını verdi. Karşısına denk gelen çetecilere değil eve ateş açacaktı. Böylece askerler de onun çeteci olmadığını anlayacaklardı. Tüfeğini önünde bulunan taşın üzerine dayayıp eve doğru döndürdü. Bu sırada can çekişen çetecinin hırıltısı da kesilmişti. Dönüp bakma gereği duymadı, gücü çok azaldığından bir an önce çatışmaya dahil olmalıydı. Tek gözün kırptı, az önce kendisine ateş açılan pencereye nişan aldı. İlk açılan ateşle kırılan bu camdan hala kurşun yağıyordu. İlk baktığında, bulunduğu yerin avantajıyla pencerenin arkasındaki çetecinin kafasını görüyordu ama kan kaybının etkisiyle nişan almak için dikkatlice baktıkça hedefi göremez hale geldi. Gözlerini sıkıca yumduktan sonra bir daha baktı yine aynı şey oldu. Vücudunda da

27


üşüme başlamıştı, titriyordu. Daha kuvvetliyken bile yakın mesafeden düşmanını vuramayan Turan, şimdi uzaktaki düşmanı, gücünü tamamen kaybetmek üzereyken vurmaya çalışıyordu. Son gücüyle tetiğe bastı. Kurşun havayı yırtarak ilerlerken, Turan daha fazla dayanamayıp olduğu yere yığıldı. Attığı kurşun ise yine düşmana isabet etmemişti. Tam başının yanından geçen kurşun, arkada bulunan patlayıcı maddelerin saklandığı kasanın içine saplandı. Kurşunun etkisiyle barut ve diğer patlayıcı maddeler bir anda tutuştu, az sonra da büyük bir patlama oldu. Patlaman etkisiyle oldukları yerden bir kaç metre savrulan çeteciler, sersemliği üzerlerinden attıktan sonra evden kaçmak için harekete geçtiler. Ancak patlamanın ardından yangın da başlamıştı. İçerde sıkışan çetecilere Çavuş Murat "Sizi kurtarmaya geleceğiz, bize ateş açmayın" diye seslendikten sonra yanındaki ere Yüzbaşı Turan'ı bulması için emir verdi, ardından da iki er ile eve doğru koşmaya başladı. Düşman da olsa, hain de olsa böyle feci bir ölüme terk edilemezdi. Fakat bunu bir fırsat olarak gören dışarıda mevzilenmiş iki çeteci, eve doğru koşan askerlere ateş açmaya başlarlar. İlk açılan yoğun ateşte, Çavuş Murat'ın yanındaki iki er vurularak yere düştü. Murat bunu hiç beklemiyordu, çok öfkelendi fakat yapacak bir şey de yoktu. Vurulan askerlerle birlikte kendini yere attı. Her ikisi de şehit olmuştu. Yüzbaşı Turan'ı aramaya çıkan asker kısa sürede onu buldu. Derhal yarasına tampon yaparak kanamasını durdurdu. Sonra omzuna attığı gibi bölgeden uzaklaştı. Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra bir köy görünür. Turan'ı usulca yere bıraktıktan sonra koşarak en yakın evin kapısına dayanır. Silah seslerini duyan köylüler kapıyı açmak istemezler. Asker "Ben askerim,

28


kumandanımız yaralı, ne olur yardım edin" diye haykırır. Bir süre sonra elinde tüfekle biri kapıyı aralar. Çavuş Murat, iki şehidin arkasına gizlenerek çatışmaya başlar. Dışarıdaki çeteciler evden gelen desteğin kesilmesiyle çok zor durumda kaldılar. Bu sırada ev cayır cayır yanmaya başladı. İçerideki yürek dağlayıcı feryatlar daha da artıyordu. Çavuş bir yandan çatışıyor bir yandan da evdeki çetecilere "Korkmayın, size ateş açılmayacak, hadi çıkın dışarı" diye bağırıyordu. Çeteciler, Murat'a inanıyorlar fakat ateş tüm çıkış yollarını kapadığı için çıkamıyorlardı. Dışarıdaki çetecilerden sadece bir kişi kalmıştı, bir süre daha çatıştıktan sonra silahıyla beraber kaçmaya başladı. Bu ana gelene kadar ev de tamamen alevler içinde kaldı. İçerideki iki çeteci, silah arkadaşlarının ihtirasının kurbanı olmuşlardı. Murat, askerlere kaçan çeteciyi yakalama emri verdi. Kendisi de son bir umut içeriye girip çetecileri kurtarmak istedi. Evin etrafında koştu ufak bir boşluk aradı fakat bulamadı. İçeriye seslendi "Yaşıyor musunuz?" cevap gelmedi. Sabah saatleri. Yüzbaşı Turan gözünü açtığında karşısında beyaz önlüklü orta yaşlı birini görür. Sen kimsin? Ben Doktor Ahmet Askerlerim nerde? Nerde onlar? Komutan gözünü açar açmaz evladı yerine koyduğu askerlerini sordu. Doktor hafif bir tebessümle "Merak etme dışarıda seni bekliyorlar" dedikten sonra kapıyı açtı. Askerler içeri girerken kendisi dışarı çıktı. Çavuş Murat, geçmiş olsun dileklerinden sonra komutanının isteği üzerine çatışmanın ayrıntılarını

29


anlattı. Turan, dikkatle dinledikten sonra, "peki ben buraya nasıl geldim" diye sordu. Çavuş, gururla adını bahşettiği askeri göstererek, Bu erimiz kurtardı kumandanım. Yaralı yattığınız yerden sizi kaldırıp omzunda köye yakın bir yere kadar taşımış. Sonra bir köylüyü evinden alıp bir at istemiş. Köylü hem askerimize bir at vermiş hem de kendi bir ata binerek sizi buraya getirmişler. Turan gerçekten de çok duygulanmıştı. İki günlük hastane istirahatından sonra kışlaya döndü. Kendisi için asıl zor günler bundan sonra başlayacaktı. Çatışmada sağ kalan tek çeteci kaçarken askerler tarafından vurularak yakalanmıştı. Tedavisi yapıldıktan sonra sorgulaması başladı. Sorgu sırasında gerek Piskoposluk, gerek misyonerler, gerekse ABD konsolosluğu kendisine sahip çıkmış, Yüzbaşı Turan'ı haksız duruma düşürmeye çalışmışlardı. Baskın yapılan evin hücre evi olmadığı, Turan'ın buraya Ermeni halka gözdağı vermek için baskın yaptığı ve gençleri eve doldurup diri diri yaktığı iddia edildi. Baskılar sadece mahkemeye değil İstanbul'a da yapıldı. Turan için mesleki açıdan zor bir durumdu. Eğer Turan'ı haksız duruma düşürürlerse hem askerlik hayatı sona erecek hem de hapislerde çürüyecekti. İstanbul baskı altına alınamamış, mahkeme de Turan'ı haklı bulsa da hücre evinin yanmasını görev ihmali olarak görmüş ve rütbe cezası vermişti. Turan, binbaşılığa terfi edecekken tekrar yüzbaşılığa düşmüştü. Ancak çeteciler bunu yeterli görmediler ve intikam almak için ant içtiler. Aradan üç ay geçti. Turan o gece kışlada nöbetçiydi. Çeteciler bunu fırsat bilerek harekete geçtiler. 30


Turan'ın nöbetçi olduğu gecelerde Ayla evde tek kalıyordu. Çeteciler asker kıyafetiyle evine gittiler. Uyku sersemi kapının tıklamasıyla yatağından kalkan Ayla, perdeyi aralayıp dışarı baktığında asker kıyafetli gençleri görünce, güvenle kapıyı açtı. Kapıda duran asker kıyafetli çetecilerden onbaşı rütbeli olan "Kumandanımın emri var, sizi yanına çağırıyor" dedi. Ayla, havanın serin olduğunu söyleyip, üstüne bir şeyler almak için içeri geçti. Bu sırada "Acaba kendisini neden gelmedi" diye düşünceye daldı. Ev kışlaya çok da uzak sayılmazdı. Ayla, uyku sersemliğini üzerinden atıp sağlıklı düşünmeye başlayınca, içinde bir ürperti oluştu. Korkudan kalp atışları hızlandı. Kapıyı da açık bırakmıştı, hemen dönüp kapatmayı düşündü ancak bu çok dikkat çekerdi. Yatak odasındaydı ve yatağın altında bir tabanca vardı. Turan, gerektiğinde kullanması için bırakmıştı. Hemen eğilip tabancayı aldı. Arkasında saklayarak yatak odasının kapısına yaklaştı. Herhangi bir hareketlilik yoktu. O bilmese de çeteciler eve girmişti. Onbaşı rütbeli, uzun süre geçmesine rağmen Ayla'nın odadan çıkmamasından şüphelenmiş, bu nedenle odaya doğru temkinli adımlarla yaklaşıyordu. Ayla kapının dibinde, onların geldiğini fark etti. Geriye doğru bir kaç adım atıp tabancasına sıkı sıkı sarıldı. Onbaşı rütbeli kapının dibine geldi. İki kez tıkladı kapıyı. Ayla korkudan titriyordu, cevap veremedi. Cevap gelmeyince onbaşı rütbeli bir kez daha kapıyı tıkladı. Sonra kapının kolunu tutup çevirdi. Kapı açıldıkça Ayla'nın titremesi de artıyordu. Onbaşı rütbeli kapıyı tamamen açtığında, bembeyaz yüzüyle korkudan titreyen Ayla'yı gördü. "Demek bizden korkuyorsun" dedi. Ayla cevap veremedi. Diğer çeteciler de kapın önüne geldiler. Toplam dört kişiydiler ve hepsi merhametsizce Ayla'ya

31


bakıyordu. Ayla tabancayı arkasında sakladığı için görmemişlerdi. Onbaşı rütbeli arkasındakilere işaret verdi. Bu işaret yakalayın anlamına geliyordu. Onlar harekete geçmeden, Ayla arkasında sakladığı tabancayı onlara doğrulttu. Cesur ve kararlı görünmeye çalışsa da ellerinin ve vücudunun titremesine engel olamıyordu. Çeteciler bunu beklemiyordu, birbirlerine baktılar. Tedirgin olmuşlardı. Onların da silahları vardı ancak gecenin bu vaktinde silah kullanmak doğru olmazdı. İşlerini sessizce bitirmeyi planlamışlardı. Ayla'nın tabancası tüm planlarını alt üst edecek gibi görünüyordu. Ayla, ağlamaklı sesiyle "Defolun gidin yoksa hepinizi gebertirim" diye diklendi. Çeteciler ses çıkmasından korkuyorlar fakat buraya kadar gelmişken hiç bir şey yapmadan geri dönmek de istemiyorlardı. Ayla tekrar "Hadi, defolun" dedi. Bu sırada arkada duran çeteci, belli etmeden kasaturasını çıkardı ve hızlı bir hamleyle Ayla'ya doğru fırlattı. Kasatura havada döne döne giderken, Ayla telaşlanıp çığlık atarak tabancanın tetiğine bastı. Kasatura, başını kollarının arasına alan Ayla'nın yanından geçip duvara çarptı ve yere düştü. Ayla'nın tabancasından çıkan kurşun da kimseye isabet etmemişti. Artık olan olmuştu, hem Ayla'nın çığlığı hem tabanca sesi… Bu çetecilerin hiç hoşuna gitmemişti. Süratle, korku içinde bağıran Ayla'nın üzerine yüklendiler. Yere yatırdıktan sonra, biri ağzını kapattı diğerleri de ellerini ve bacaklarını tuttu. Öncelikli amaç tekrar sessizliği sağlamaktı. Bu vaziyette bir süre beklediler. Onbaşı rütbeli ayakta duruyordu, yavaşça pencereye yöneldi aynı yavaşlıkta perdeyi araladı. Dışarı baktığında kimseyi göremedi ama bir takım sesler duydu. Hemen geri döndü yanan gaz lambasını söndürdü. Yatak odasından çıkıp oturma odasına gitti. Dışarıya açılan kapı

32


oturma odasında bulunuyordu onun hemen yanında da pencere vardı. Pencerenin önündeki sedire diz üstü oturup perdeyi araladı şimdi birileri görünüyordu. Karanlıkta zor da olsa beş altı kişinin ellerinde tüfekle etrafı kolaçan ettiğini fark etti. Aralarında, bir çığlık sesi duyulduğunu ardından bir el ateş edildiği konuşuluyordu. Onbaşı rütbeli yatak odasına döndüğünde her şey bıraktığı gibiydi. Ayla üç adam tarafından zapt edilmiş, başını sağa sola çevirip bağırmaya çalışıyordu. "Acele etmeliyiz, vaktimiz yok. Askerler gelmeden işimizi halledip kaçalım buradan" dedi onbaşı rütbeli. Ayla kendisine tecavüz edileceğini düşünüyor, keşke o tabancayla kendimi vursaydım diye aklından geçiriyordu. Onbaşı rütbeli belinden çıkardığı kasaturayı Ayla'nın gözlerine doğru yaklaştırdı. "Seninle daha iyi vakit geçirmek isterdik ama vaktimiz yok güzelim" dedikten sonra elindeki kasaturayı boğazına doğru götürdü. Gözleri korkudan büyümüş, yüzü kıpkırmızı olmuştu Ayla'nın çırpınışları arasında boğazına saplanan kasaturayla vücudu birden havaya doğru yükselip yere düştü. Bu sırada ağzını kapatan adam elini kaydırdı fakat Ayla bağıracak durumda değildi. Boğazından açılan yarıktan hırıltılı bir sesle kan fışkırıyordu. Tamamen öldüğünden emin olduktan sonra evi gizlice terk ettiler. Şu an yarbay olması gerekirken uğradığı haksızlık sonucu binbaşı olarak görevini sürdüren Turan, bu acı olayı gördükleri kadarıyla boğazı düğümlenerek Yüzbaşı Yavuz'a anlattı. Yavuz gerçekten de çok etkilenmişti. "O günleri hatırlattığım için özür dilerim" dedi. Turan önemli değil dercesine başını salladı. "Peki, karınızın katilleri ne oldu?" sorusuna ise "Bilmiyorum, tanık yok. Belki de aramızda. Zaten tanısam yedi ceddini... Tövbe tövbe"

33


Muhtar Kerim, Duman'ın baktığı yöne doğru baktığında gördükleri karşısında ürpermişti. Karşı tepede üçerli beşerli halde gezinen kurt sürüleri tarafından fark edilirlerse, onlara yem olmaktan kurtulamazlardı. Duman'a "Sessiz ol koçum" dedikten sonra alçalarak geri geri yürümeye başladı. Nazife Hanım’ın yanına geldiğinde gördüklerini anlattı. "Bu mevsimde bunlar aç olurlar Allah korusun bizi görmesinler... Başka yerlere de dağılmış olabilirler, dikkatli olalım" Tedirginlik içinde yolculuklarına devam ettiler. Nazife Hanım korkusunu yenmek için sürekli dua etmekteydi. Muhtar Kerim ise bir yandan hem kurtlara rastlama ihtimalini düşünüyor hem de geceyi nasıl geçireceklerini. Tükenen yiyecekler de cabası. Aç yatarlarsa sabaha kadar bu soğukta nasıl dayanırlar? Aslında yoldan biraz saptıkları zaman bir köy bulabilirlerdi. Çünkü Muhtar Kerim gençliğinde buralara ağaç kesmeye gelirdi. Bu civarda köyler olduğunu biliyordu. Yoldan saparak bir köye gidip tanrı misafiri olmak mantıklıydı. Hem karınları doyardı hem de geceyi sıcak bir yatakta geçirirlerdi. Ayrıca gece başlarına gelebilecek vahşi hayvan saldırısı ihtimali de ortadan kalkmış olurdu. Bu köylerden birine giderek yolları yaklaşık bir saat uzayacaktı ancak buna değerdi. Aksi halde yorgunluk ve açlık yollarını çok daha fazla uzatacaktı. Muhtar Kerim kararını verdi, köye uğrayacaktı. Eşi Nazife'ye kararını açıkladı, o da memnuniyetle karşıladı. Muhtar Kerim şimdi köy yoluna giden sapağı bulmalıydı. Bu gerçektende zordu, çünkü bulunduklar yer artık düz bir arazi değildi. Etrafı tepelerle çevrili olması uzağı görmelerine engel oluyordu. Yoğun kar 34


yağışı da yolları kapatmıştı. Uzun süre bu şekilde yürümeye devam ettiler. Dünden kalma yorgunluk kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Ayakkabılarının içine dolan kar eriyor, parmak uçlarını hissedilemeyecek derecede donduruyordu. Artık risk alma zamanı geldiğine karar verdi Muhtar Kerim. Sağ taraflarında kalan meyilli araziye doğru yöneldiler. "Umarım burası bir köye ulaştırır bizi" dedi. Nazife Hanım "Emin misin" diye sordu. Emin değildi, hatta tahmin bile değildi. Bu tam manasıyla bir kumardı. Ancak o karısına güç ve cesaret vermek için "Eminim" dedi. Peki ya burası bir köye gitmiyorsa, onun da ötesi burası yol değilse ne olacaktı? Yol olup olmadığını bilmemeleri çok doğaldı çünkü kar her tarafı kaplamıştı. Eğer yanlış yöne ilerliyorlarsa bu tam bir felaket olacaktı. Ama artık dönüşü yoktu, üstelik karısına da doğru yolda olduklarından emin olduğunu söylemişti. Bu istikamette de saatlerce yürüdüler. Ara sıra verdikleri molanın da vücutlarına hiç bir katkısı bulunmuyordu. Oysaki ilk gün bundan çok daha iyiydi. Nazife Hanım'ın artık adım atacak takati kalmadı. Dün de buna benzer bir yorgunluk ve üşüme hissetmişti ama bugünkü gerçekten de çok daha etkiliydi. Geçen saatler Nazife Hanım'dan çok Muhtar Kerim'i umutsuzluğa sürüklüyordu. Çünkü Nazife Hanım eşinin yalanına inanmış, bitkin haline rağmen yürüyebilmek için elinden geleni yapıyordu. Ama Muhtar Kerim için durum farklıydı. Onu yalanla umutlandıracak kimse yoktu, üstelik kendi halini unutup, karısına baktıkça vicdanı sızlıyordu. Rast gele girdiği bu yolda, karısına peşinden gelmesi için yalan söylemişti. Düşünmeye devam etti. Bu girdiği yol sanki onu sorguya çekiyordu. "En baştan hata yaptım" dedi. Bu karda kışta yola çıkma fikri, ilk başta çok mantıklı gibi gelse de

35


şimdi ne kadar saçma olduğunu anlıyordu. Bu saçmalığa karısını da ortak etmişti. İşte bu çok kötüydü. "Karımı kendi elimle ölüme götürüyorum". Bu düşünceyle irkildi. O ana kadar başı öne eğik dalgın dalgın yürüyen Muhtar Kerim, yanında karısını göremedi. Başını arkaya çevirdiğinde çok gerilerde kalmış Nazife Hanım’ı gördü. Bembeyaz kesilmiş yüzü, titreyen vücudu ve vücudunu taşıyamayan bacakları… Akşam olmuştu. Bu akşam da yine havanın kararmasıyla ayaz kendini hissettirmeye başladı. Yine karlar rüzgarın etkisiyle toz halinde havada uçuşuyor, insanı delirtircesine yüzüne, gözlerine doluyordu. Muhtar Kerim, hızlı adımlarla karısına doğru koşarken Nazife Hanım'ın titreyen bacakları daha fazla dayanamadı. Önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra da yüzüstü yere yığıldı. Muhtar Kerim karısına koşuyor, o koştukça karlar sanki ona barikat kuruyor, ayağına dolanıyor, bacağını kaldırıp adım atmasına engel oluyordu. Sadece 20 metrelik mesafede iki defa düştü, kan ter içinde karısının yanına vardı. Elleriyle tutup kucağına oturttu. Başörtüsü düşmüş, saçlarının dibine kadar kar taneleri doluşmuştu. Gözaltındaki morluklar bembeyaz kesilmiş yüzünde oldukça abartılı görünüyordu. Tıpkı bir ceset gibi! Muhtar Kerim önce karısının öldüğünü sandı. Öyle korkmuştu ki, o soğukta vücudu ter içinde kaldı. Bu manzaraya Duman da kayıtsız kalamıyor, Nazife Hanım'ın başucunda alabildiğine havlıyordu. Muhtar Kerim derhal sırtında taşıdığı yün yorganı ve döşeği çıkardı. Yere serdiği döşeğin üzerine karısını yatırdı ardından da onu yün yorgana doladı. Karısının ölmediğine şükretti ama bu ölmeyeceği anlamına gelmiyordu. Ne yapacağını şaşırmış vaziyette etrafına bakındı. Gökyüzünden savrularak düşen milyonlarca kar

36


tanesinden başka bir şey görmüyor, rüzgarın uğultusundan başka ses işitmiyordu. Yapacak bir şey yoktu, karısının yanı başında bir süre bekleyip dua ettikten sonra çadırı yere serdi. Karısının yattığı döşeği de onun üstüne koydu, çadırın iplerinden tutup çekerek yoluna devam etmeye başladı. Yokuş yukarı yapılan bu yolculuk Muhtar Kerim'i çok zorluyor, fakat bunun iyi bir tarafı vardı ki o da zorlanan vücudu artık üşümüyordu. Ara sıra geri dönüp karısıyla ilgileniyordu. Nazife Hanım biraz olsun kendine gelmişti. Yüzünün beyazlığı azalmış, titremesi de hafiflemişti. Muhtar Kerim karısıyla sadece yanına giderek değil onu çekerken de ilgileniyordu. Sürekli konuşuyor, umut vermek için köye yaklaştık yalanına devam ediyordu. Duman, sapağa girdikten sonra da, yolculuğun başından beri olduğu gibi, en önde ilerliyordu. Muhtar Kerim de onun hislerine güvenerek, sapaktan sonra onu takip etmeye başlamıştı. Muhtar Kerim'in yaklaşık 6 - 7 metre kadar önünde giden Duman, tıpkı kurtları gördüğünde olduğu gibi yine yerinde çakılıp kaldı ve belli bir noktaya bakmaya başladı. Anlaşılan yine tehlikeli bir durumdu. "Kurtlar olsa gerek" diye düşündü Muhtar Kerim. "Kahretsin! Sırası mı şimdi?" diye söylenerek tüfeği eline aldı. Bunu yaparken de Nazife Hanım'ı taşıdığı çadırın iplerini yere bıraktı. Nazife Hanım'ın iyileşme süreci hızlanmıştı. Kötü bir şeyler olduğunu fark etti, başını yattığı yerden hafifçe kaldırdı. Duman'ın baktığı yöne doğru bakmaya başladı fakat karanlıktan bir şey göremiyordu. Muhtar Kerim de Nazife Hanım gibiydi, o da bir şey göremiyordu. Nazife Hanım bakışlarını bu defa Muhtar Kerim'e yöneltti ve kekeleyerek "Ku... kurt mu?" dedi. Bu konuşma Muhtar Kerim'in hoşuna gitti, karısının iyiye gitmesinin bir

37


göstergesiydi. Hafifçe gülümsedi, elini yorganın altına sokup karısının elinden tuttu. "Korkma! Bir kaç el ateş ettim mi kaçarlar" dediği anda Duman, bir kaç adım geri çekilerek havlamaya başladı. Havlama sesiyle Muhtar Kerim irkildi. Hemen karısın elini bırakıp tüfeğine sarıldı. Tekrar o yöne doğru bakmaya başladı ama hala bir şey göremiyordu. Aslında Duman'ın yanına gitse tehlikeyi görebilirdi ama ayağa kalkamayacak durumdaki karısını yalnız bırakamazdı. Tehlike, bozuk arazinin ve kayalıkların etkisiyle kendini gizliyor, kurbanlarını ise çok net görüyordu. Duman'ın dakikalar öncesinde gördüğü bir çift parlak gözü, Muhtar Kerim henüz fark edememişti. Korkunç bakışlarıyla ilerlerken koca gövdesi de belirmeye başladı. O ilerlerken Duman da geri adım atıyordu. Az sonra gövdesi tamamen belirdi. İri siyah gövdesini taşıyan dört ayağı ağır ağır yerinden kalkıp aynı yavaşlıkta yere basıyor, bastığı yerde ayak boyunda çukur oluşurken, basmanın şiddetiyle kar taneleri de etrafa saçılıyordu. Dört ayak üzerinde yürümeyi bırakıp aniden iki ayak üzerine kalktı. Ön ayaklarını elleri gibi havaya kaldırıp, koca ağzını açtı ve ışıldayan dişleriyle ürkütücü bir güç gösterisi yaptı. Nazife Hanım korku içinde karanlıkta yeni yeni kendini gösteren bu iri ayıya çaresizce bakıyor, Muhtar Kerim de tüfeğini ayıya doğrultuyordu. Tam hedefindeydi, bu mesafeden bu büyüklükteki bir ayıyı vurmak onun için çocuk oyuncağıydı. Ara sıra ava çıkan biri olarak istediği an, ayıyı istediği yerden vurabileceğinden emindi ve avcılığına güvenerek hiç bir korku duymuyordu. Kendine olan güvenini karısıyla "Şimdi onu vururum" diyerek paylaşmak istedi. Buna karşılık Nazife Hanım korku dolu bakışlarını zoraki gülümsemeyle gizledi. Muhtar Kerim,

38


önce omzunu silkeledi, parmaklarını ovuşturdu, tüfeğin dipçiğini omzuna dayadı. Diz üstü oturduğu yerde, oturuşunu düzelterek son hazırlığını tamamladı. Şimdi sıra ateş edip ayıyı yere sermeye gelmişti. O hafifçe tetiğe dokunacakken Duman, ayının güç gösterisine en az ayınınki kadar sivri, beyaz ve güçlü dişlerini gösterip hırlayarak karşılık vermeye başladı. Ayının biraz sonra hamle yapacağı belliydi. Duman sahiplerini korumak için dikkati üzerine çekiyordu. Hırlamalar yerini havlamaya bıraktı. Sürekli yerini değiştiriyor ayının etrafında dört dönüyordu. "Hadi yavrum, çekil oradan" diye söylenmeye başladı Muhtar Kerim. Duman sürekli olarak ayının etrafında döndükçe Kerim'in hedefine giriyordu. Hiddetli bir of çekti. "Şimdi bir pençe yiyip yere yığılacak" dedi. Gerçekten de Duman böyle yaptıkça ayı sinirleniyor pençesiyle ona vurmaya çalışıyordu. Muhtar Kerim "Yeter!" diye haykırınca, ayı da bir an köpekle ilgilenmeyi bırakıp bu sese haykırarak karşılık verdi. Duman o sırada ayının arkasına geçmişti ve arka ayak bileğinden ısırdı. Muhtar Kerim'in bağırmasına haykıran ayı şimdi acıyla bağırmaya başladı. Canı yanan ayı arka ayağıyla Duman'a vurduktan sonra hızla geri dönüp bir pençe savurdu ama bu pençe boşa gitti. Duman, pençe kendisine gelmeden, kaçmayı başarmıştı. Şimdi ayı, Muhtar Kerim ve Nazife çiftiyle ilgilenmeyi bırakıp Duman'ın peşine düştü. Duman'ın istediği de buydu. Duman önde ayı arkada koşarken Muhtar Kerim de ateş etme fırsatını buldu, onlar karanlıkta gözden kaybolmadan vurmalıydı ayıyı. Aksi taktirde Duman'ı kurtarmak için onların peşine düşecek ve karısını yalnız bırakmak zorunda kalacaktı. Ayı hedefteydi, nişanını

39


aldı. Göz, gez, arpacık tam ayının kafasında kesişti. Tetiğe bastı… -

Yapma evladım, bu işlerin sonu yok! Neyin kavgasını yapıyorsun? Uyma sen onlara. Neyimiz eksik? Hürriyetimiz eksik anne hürriyetimiz. Güzel çocuğum, seni kandırıyorlar. Özgür değil miyiz? Bak civar köylere, Türk köylerine, oradaki yaşıtlarından ne farkın var senin. Sen özgür değilsen onlar da değil o zaman. Anlamıyorsun anne, sen özgürlüğün ne demek olduğunu bilmiyorsun! Sen de esaretin ne olduğunu bilmiyorsun. Bak baban çok sinirleniyor bu tavırlarına. Zepyur, ana ile oğlun tartışmasına uyanır. Yatak odasının kapısını hiddetle açıp oturma odasına girer. Karısının ve oğlunun kendisine yönelen bakışlarına karşın oğluna söylenmeye başlar. Bak Davros, sen bizim tek oğlumuzsun. Seni bu ihanetin içinde görmek istemiyorum. Bu ihanet değil baba Ya ne? Devletine karşı çıkmak nedir? Masum insanları öldürmek, evlerini yakıp yıkmak ihanet değil de nedir? Bunları yaşamak istemiyorlarsa o zaman isteklerimizi dikkate alsınlar. Senin istek dediğin nedir? Koskoca devletin bölünmesi, insanları kendi yurtlarından defedilmesi. Sen buna razı olacaklarını mı sanıyorsun?

40


-

Biz bu devleti bölmeyi değil, sadece hakkımız olanı istiyoruz. Kabul ederlerse biz de kan dökmeyiz. Sana bu aklı verenlere hiç sordun mu; yüzlerce yıldır haklarını neden aramadılar, Osmanlı Devleti çökmeye başlayınca mı bu toprakların sahibi oldukları akıllarına geldi. Davros bu sözlere cevap veremez. Çünkü akıl hocaları bunun cevabını ona öğretmemişlerdi. Onun bu suskunluğuna rağmen babası Zepyur konuşmaya devam etti. Bir devlet düşün ki yüz yıllarca bizi bağrında barındırmış ve biz de ona hep sadık kalmışız. Şimdi o devlet zayıflamış. Güçlüyken bize sahip çıkan Osmanlıyı bağrından hançerlemek olur mu oğlum. Bu bize yakışır mı? Seni son kez uyarıyorum. Artık bu saçmalıktan vazgeç. Yoksa seni kandıran o Köpek Garbis'i kendi ellerimle öldürürüm. Zepyur, hırçın ve tehditkâr konuşmalarına devam ederken "Yardım edin" haykırışlarıyla birlikte kapı çalar. Köyün hemen girişinde olan bu basit yapılı evin kapısını yumruklayarak çalan adam, Zepyur'u onun karısı ve oğlunu korkutmuştu. Oldukça tehlikeli bir konu hakkında bağırarak konuşmaları, olmadık birisi tarafından duyulmuş olabilirdi. Zepyur temkinli bir sesle "Kim o?" diye sordu. Dışarıdaki adam "Allah rızası için yardım!"diyerek karşılık verdi. Muhtar Kerim, ayının tam kafasına nişan aldı. "Şimdi işini bitirdim senin" dedikten sonra tetiğe bastı.

41


Ancak tüfek ateşlenmedi. Tekrar bastı. Tekrar tekrar denedi ama olmuyordu. Tüfek tutukluk yapmıştı. İşleri şimdi gerçekten de çok zordu. "Bu ayı önce Duman'ı sonra da bizi parçalar" diye düşündü. Yapacak bir şeyler olmalıydı. Ne talihsiz bir durum. Keşke ayı yerine üç beş tane kurt olsaydı. Duman onlarla baş edebilirdi ama ayıyla boğuşmak gerçekten çok zor. Muhtar Kerim tüfeğini yeniden ateşlemeye çalışıp sinirden namlusunu yere vururken, ayı ile Duman da gözden kaybolmuştu. Duman uzun süre peşinden koşturduğu ayıdan kurtulma çabasına girmeye fırsat kalmadan ayı onun peşini bırakmıştı. Ayı, Duman'ın peşini bırakıp ilk avları olan Kerim - Nazife çiftine doğru geri dönmeye başladı. Ayının peşini bıraktığından habersiz bir süre daha koşan Duman durumu fark eder etmez ayakları birbirine dolaşarak geri döndü. Bu defa o, ayının peşine düştü. Muhtar Kerim, bir yandan gözden kaybolan Duman'ın durumuna üzülüyor bir yandan tüfeğine lanet ediyor bir yandan da karısına teselli veriyordu. O bunlarla meşgulken ayı da tüm hızıyla onlara doğru koşmaktaydı. Ayıyı ilk fark eden Nazife Hanım oldu. Eliyle ileriyi gösterip kısık sesiyle "Kerim" dedi. Kerim, karısının işaret ettiği yöne baktığında üzerine atlamak üzere hızla koşan ayıyı gördü. Tekrar tüfeğini ateşlemeye çalıştı. O defalarca tetiğe basarak ateş etmeye çalışırken ayı neredeyse burnunun dibine kadar gelmişti. Ateş edemeyeceğini anlayınca, omzuna dayadığı tüfeği iki eliyle, ayıya vurmak üzere, namlusundan kavradı. Ayı için, pençelerini havaya kaldırıp bir hamlede yere sereceği avına sadece bir adim kaldı. Ayı pençesini Kerim'e savururken, Kerim de tüfeğini ayıya doğru savurdu. Korkunç manzara karşısında yerde yatan Nazife Hanım'ın attığı çığlık karşı dağlarda aksetmeden Duman

42


koşarak yerinden fırlamış, ayının sırtına binmiş ve dişlerini boynuna geçirmişti. Muhtar Kerim'in salladığı tüfek ayının pençesiyle çarpışmış ve yere düşmüştü. Şimdi ayı, sırtına binip dişlerini boynuna geçiren köpekten kurtulmak için vücudunu sağa sola savuruyordu. Duman bu savrulmadan düşmemek için dişlerini ve pençelerini daha sıkı geçirmeye çalışıyor ama bu o kadar da kolay olmuyordu. Elleriyle sırtında duran köpeği yakalamaya çalışan ayı bunu başaramıyor ve boynundan aşağıda kan akıyordu. Muhtar Kerim de bu boğuşmayı fırsat bilip tüfeği düştüğü yerden aldı. Yine ilk olarak ateş etmeyi denedi. O ateş etmeyi denerken Duman'ın dişleri ve pençeleri savrulmanın etkisiyle yavaş yavaş gevşiyordu. Muhtar Kerim bir kaç denemeden sonra tüfeğin yine ateşlenmeyeceğini anlayınca tekrar elleriyle namlu bölümünden kavrayıp ayıya doğru koştu. Ayının kendisini savurmasına daha fazla dayanamayan Duman'ın önce pençeleri sonra da dişleri ayının vücudundan ayrıldı ve duman savrulmanın etkisiyle bir kaç metre havada süzüldükten sonra yere düştü. Muhtar Kerim tüfeğin kabzasıyla ayıya vurmak istediği sırada bu olaylar gerçekleşmişti. Duman'ın dayanamayıp savrulması Muhtar Kerim'in tüfekle ayıya vurma planını alt üst etmişti. Şimdi tüfekle elleri havada, ayıyla bakışmaktadır. Muhtar Kerim göremese de ayının boynundan aşağı kan akmaktaydı. Ayının canının acımasıyla öfkesi korkunç bir hal aldı. Adeta gözlerinden, burnundan ateş saçıyordu. Hırıldayarak önce Kerim'e baktı, sonra düştüğü yerden kalkıp süratle üzerine doğru koşan Duman'a baktı. Gerçekten de çok cesur bir köpekti ve ayıdan korkmuyordu. Yerde birikmiş karları bir toz bulutu gibi

43


etrafa saçarak koşuyor ve yine bir kaç metre kala ayının üzerine atlıyordu. Kendisinden kat kat iri olmasına rağmen ayıya inatla kafa tutuyor, saldırmaktan hiç çekinmiyordu. O, ayakları yerden kesilmiş, göğsünü ileri doğru taşırarak ayıya darbe vurmaya çalışırken hasmı da vücudunu ileri taşırarak karşılık veriyordu. Duman'a karşı pençelerini kullanmamıştı. Belki de bu köpeğin bu kadar korkusuz olması ayıyı ürkütmüştü. İki göğüs birbiriyle çarpıştı. Bu çarpışmayla birlikte önce tok bir ses duyuldu, ardından fare viyaklamasına benzer bir ses. Bu sesin Duman'a ait olduğunu düşündü Muhtar Kerim. O an Duman'ın öleceğini düşündü. Çünkü çarpışmanın etkisiyle ayı sadece bir kaç adım sendelerken, Duman olduğu yere çakılıvermişti. çarpışmadan kimin zararlı çıktığını kestirmek gerçekten çok güç… Duman'ın boynundaki sivri tasmanın uçları ayının boynuna saplanmış ve Duman yere düşerken de ayının boynundan aşağısını yırtmıştı. Şu ana kadar Duman'da görünen hiç bir kanama yokken ayı üç yerinden yaralanmıştı. Yaralı ayı intikam almak için yerde yatan Duman'a doğru hamle yapmaya kalktı. Muhtar Kerim uzun süredir kendileri için kavga eden köpeğini kurtarmalıydı. Ayı, Duman'a koşarken Kerim de ayıya doğru koşmaya başladı. Tüfeğinin dipçiğiyle çok sert bir vuruş gerçekleştirdi. Bu, Duman'ın hayatını kurtarmıştı belki ama ayıya hiç etki etmedi. Aksine öfkesini daha da artırdı. Muhtar Kerim'in hamlesiyle yerden kalmak için zaman kazanan Duman şimdi tekrar saldırmak için hazırdı. Bu sırada ayı, kendisine vuran Kerim'i öldürmek için harekete geçmişti bile. Muhtar Kerim, ayıya vurduktan sonra tüfeğini bırakmamış halde koşarak kaçıyordu. Kaçarken tek eliyle tüfeği havaya kaldırdı, son bir umutla tetiğe bastı ve tüfek büyük bir gürültüyle

44


patladı. Bu ses hepsini korkuttu. Muhtar Kerim yere düştü, ayı ve Duman olduğu yerde çakılı kaldı. Bu durumdan tek etkilenmeyen Nazife Hanımdı. Bir süreliğine yatak ve yorganın sıcağıyla kendine gelen Nazife Hanım, gözden kaybolan kocasının akıbetini öğrenmek için yerinden kalkmaya çalışmış. Kalkamayınca sürünerek gitmek istemişti. Ancak yorgun ve hasta vücudu bir metre bile gitmeden takatini yitirmişti. Şimdi Nazife Hanım tüfeğin sesini bile duyamayacak durumda yatmaktaydı. Tüfeğin çalışmaya başlaması sevindirici bir durumdu. Düştüğü yerden oturur vaziyete geçerek nişanını aldı Muhtar Kerim. Duman da ilk şoku atlattı ve ayıya saldırmaya koyuldu. Ayı tüfekle Duman arasında kalmıştı. Elbette kurşun daha hızlıydı ve göğsüne saplanan ayıyı yere serdi. Duman da yere düşen ayının üstüne atladı. Dişlerini ayının boğazına geçirip öldürmesi gerekiyordu ama yapamadı. Ayı pençelerini Duman'ın göğsüne dayadı. Az önceki çarpışma sırasında ya da o çarpışmayla birlikte yere düşmesi sırasında Duman’ın bir kaç kaburgası kırılmıştı ve acısını şimdi hissediyordu. Kırılan kaburganın üzerine de ayı pençelerini geçirince Duman'ın dayanacak hiç gücü kalmadı. Yavaş yavaş başı öne düşerken yaralı ayı sert bir pençe darbesiyle onu üzerinden attı. Duman düştüğü yerde hareketsiz yatarken ağzından sızan sıcak kan, bembeyaz karın üzerine akıyordu. Ayı, Duman'ı üzerinden attıktan sonra yerinden yavaş yavaş kalktı. Ağır biçimde yaralı olmasına rağmen Muhtar Kerim'in üzerine doğru yürümeye başladı. Muhtar Kerim bir ayıya bakıyor bir de Duman'a. Duman yattığı yerde bir kaç titremeden sonra son nefesini verdi. Bugüne kadar bir dost olarak gördüğü, elinde büyüttüğü

45


mahserde