Issuu on Google+

Bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret falan değil. İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile. Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor.. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimden geçen şeyleri teker teker uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor.. Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağın bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmaşık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek.. Böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum.. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan


Yalnızlardan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklememizdir. İnsanlar, neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır, anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan, tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnız. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın, onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar, patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlardır. Narinliği ve çocuk oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde, yetişkinlerin rağmına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyip de ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar, çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını. Ve o, bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar, yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır. Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten: o, gerçekten düşmanlarıydı çünkü. Rainer Maria Rilke


Artık dışarı çıkamaz olduğunda nasıl ya da ne pahasına olursa olsun sonunu getirmek için karanlıkta iki büklüm oturdun. Zamanında neredeyse yirmi beş bin fersah ya da aşağı yukarı dünya çevresinin üç katı yol aldıktan sonra. Hem de evinin çevresinde bir fersahlık bir yarıçapın bir kez bile dışına taşmadan. Evin! Dantenin ilk çeyrek gülücüğünün nedeni yaşlı kopuzcu da günahlarından arınmayı böyle oturup beklemişti ve şimdi sonunda belki kutsanmışların bir bölümüyle birlikte methiyeler döktürüyordur. Her durumda buradan ona elveda. Oda penceresizdir. Zaman zaman yaptığın gibi yaşları boşaltmak için gözlerini açtığında karanlık azalır. Sen şu anda karanlıkta sırtüstü yatan bedenin sana artık dışarı çıkamayacağını gösterdiğinde orada böyle oturmuştun bir zaman. Bundan böyle dışarı o küçük dolaşık arka yollarda ve kah sürülerle cıvıl cıvıl kah ıssız içiçe otlaklarda yürüyüşe çıkamayacağını. Yıllarca dirseğinin dibinde eski yürüyüş giysileri içinde babanın gölgesiyle ve sonra yıllarca yalnız. Daha önce atılmış olanların sürekli kabaran toplamına adım üstüne adım ekleyerek. Sayıyı kesinleştirmek için arasıra başın önde duraklayarak. Sonra sıfırdan yeni baştan yola. Böyle iki büklüm otururken bir de bakarsın ki yalnız olmadığını imgeliyorsun. Hem de bunu olanaklı kılacak hiçbir şey olmadığını bal gibi bildiğin halde. Yine de süreç adeta kendi anlamsızlığına sarınarak sürüp gider. Bunun başarısızlığa mahkum olduğunu biliyorum ama yine de diretiyorum, diye fısıldamazsın belki. Hayır. Çünkü birinci tekil kişi adılıyla bunun çoğulunun asla yeri olmamıştır dağarında. Tek söz etmeksizin Hodgkin hastalığına ya da dilersen dua ederken gafil avlanan Percival Pottunkine tutulmuş bir yabancıyı gözler gibi gözlersin kendini. Zaman zaman umulmadık bir lütuf eseri yatarsın. Bedenin değişik


bölümleri eşzamanlı olarak yola koyulurlar. Kollar dizlerden çözülür. Baş kalkar. Bacaklar uzanmaya başlarlar. Gövde geriye bükülür. Böylece bunlar ve sayısız başkaları daha ileri gidemez oluncaya kadar hep birlikte yollarına devam ederler ve hep birlikte dururlar. Sırtüstü uzanınca yatma ediminin kestiği yerden devam edersin masalını uydurmaya. Ve tersi yönde bir eylem onu yine kesene dek inatla devam edersin. İşte karanlıkta böyle kah iki büklüm kah sırtüstü boşu boşuna didinirsin. Ve önceki duruştan sonrakine geçmek zamanla nasıl kolaylaşır tetikleşirse sonrakinden öncekine geçerken bunun tam tersi geçerlidir. Sırtüstü yatmak arasıra tadılan bir rahatlık olmaktan çıkıp süreklilik kazanıncaya ve sonunda değişmez kural oluncaya kadar. Sen şu anda karanlıkta sırt üstü yatan bundan böyle kollarını bacaklarına dolamak ve başını daha fazla eğilmez olana dek eğmek üzere doğrulamayacaksın. Ancak yüzün sonsuzca yukarı dönük boşu boşuna masal uydurmaya çalışacaksın. Sözcüklerin nasıl sona ermekte olduklarını duyana kadar. Herbir anlamsız sözcükle sonuncuya biraz daha yaklaşarak. Ve uydurduğun masalın da. Karanlıkta seninle birlikte olan kişinin masalının. Karanlıkta seninle birlikte olan kişi masalını uyduran kişinin masalı. En sonunda çabanın boşuna gitmesi ve sessizlik çok daha iyi değil mi. Ve senin her zaman olduğun gibi olman. Yalnız. Samuel Beckett


Şarap, şiir ve macera, tercihen doğada, şehrin çılgın kalabalığından uzakta… Bitmek bilmeyen içki alemleri, gece vakti düşülen yollar ve en sıcak dost ortamlarında bile ruhu üşüten yalnızlıklar eşliğinde olanca güzelliğiyle bir Beat şöleni: Big Sur. Yaşam kadar atik ve neşeli, yaşam kadar dehşetli. Kerouac, bir döneme damgasını vuran Beat kuşağının buhranlarını Big Sur’de temize çekiyor. Tanrıya isyan ederek, durmaksızın içerek, her köşede ölümü görerek ve hayatla raksını sürdürerek kravatlı-takım elbiseli düzen düşkünleriyle dalgasını geçiyor. Ve Kerouac’ın kelimeleri, yaşamın temposuna yetişme telaşında, sayfalara sığmaksızın akıyor. Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor. Dibine kadar.


Düşünüyorum, öyleyse varım, diş ağrılarını hiçe sayan bir entelektüelin kelamıdır. Hissediyorum, öyleyse varım, çok daha genel bir kapsamı olan ve yaşayan her varlığı ilgilendiren bir gerçektir. Benliğim temelde sizinkinden düşünceyle ayrılmaz. Çok insan, az düşünce vardır: Hepimiz düşüncelerimizi birbirimize aktarır, birbirimizden ödünç alır, çalarken aşağı yukarı aynı şeyleri düşünürüz. Ama biri ayağıma basarsa, acıyı hisseden sadece ben olurum. Ben'in temeli düşünce değil acıdır, en temel duygu olan acıdır. Acıda, bir kedi bile biricik ve bir başkasıyla yer değiştirmesi olanaksız ben'inden kuşku duyamaz. Acı keskinleşince, dünya yok olur ve her birimiz kendi kendimizle kalakalırız. Acı benmerkezciliğin okuludur. Milan Kundera, Ölümsüzlük


KAÇAK KAT