Page 1


Biz’den… Öğretmek, İki Defa Öğrenmektir Türklüğün vicdanı bir; Dîni bir, vatanı bir; Fakat hepsi ayrılır Olmazsa lisanı bir. Ziya Gökalp Medeniyetimizin, şehir kuruluşlarında olmazsa olmaz şartları vardır… Camilerimizin bulunduğu yerler merkez olur..Yanına medrese ve eğitim kurumları (Okullar) yerleşir, yanına Çarşı, çeşme hamam gibi halkın temel ihtiyaçlarının karşılandığı birimler oluşturulur.. Şehrin yakınına veya uygun yerlerine Hanlar ve kervansaraylar yapılır..Eğitim binaları yıllar geçtikçe daha güzel ve muhkem binalardan oluşmaya başlar.. Şehirler bu halkalardan oluşur gelişir.. Tarihi süreç içinde gerek dünyadaki gelişmeler gerek bilimsel ve reformist değişimlerle Okullar, yıllar içinde gelişmişler, ihtisaslaşmışlar.. İnsanın yetişmesinde geleneksellikten ilmi ve bilimi öne alan eğitim merkezleri olmuşlardır… Sıbyan mekteplerinden başlayan eğitim sistemimiz, sahn-ı seman ile gelişmeye başlamış, Süleymaniye Medreseleri Osmanlı eğitim sisteminin II. Mahmut’a dek en önemli eğitim kurumları olmuştur. Buralarda doğa bilimleri yerine İslam hukuku ve tefsir gibi İslami ilimlere odaklanılmıştır. II. Mahmut, Tıbbiye ve Harbiye’yi kurarak askeri eğitimi yenilemiştir. Rüşdiyeler kurmuş ve medreseye alternatif eğitim oluşturmuştur. Tanzimat Dönemi ise eğitimin halka yayılmaya çalışıldığı bir dönem olmuştur. Dini müfredattan ayrı eğitim ilk olarak: Deniz mühendisliği (1773), askeri mühendislik (1793), tıp (1827), ve askeri bilimler (1834) alanlarında yapılmıştır. Orduya uzman personel yetiştirmek amacıyla batılı tarzda eğitim yapılmaya çalışılmıştır. Diplomatlar ve yöneticiler için de benzer kurumlar oluşturulmuştur. Tercüme Odası(1833) ve Mekteb-i Mülkiye(1859) bunlara örnektir. Medresetü’l-Kuzat (Mekteb-i Nüvvab) gibi karma programlı hukuk okulları bu dönemin öncü atılımlarındandır. 1846’da ilk kapsamlı eğitim planı oluşturulmuştur. İlk, orta ve yüksek düzeyde eğitim için bütüncül bir düzen tasarlanmıştır. Tanzimat devrinde eğitim, iptidaiden Rüşdiye’ye dek örgütlendi. Bir müddet sonra inas(kız) rüşdiyeleri de açılınca, Türk toplum hayatına kadın çalışanlar girdi. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi hepsi ayrı tüzel kişiliği olan yüksek okullar oldular.. Felsefe bu dönemde eğitim sistemine giriyor..Filolog ve tarihçi eksikliği bu dönem kaynaklarının yavan kalmasına neden olmuştur. İlber

Ortaylı’ya göre son dönem Osmanlı eğitiminin başarısı, gerekli teknisyenleri yetiştirmek olmuştur. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi gibi okullar 150 yıla ulaşan mazisi ile bir gelenek oluşturmuştur. Kısa tarih-i geçmişi ile eğitim sistemimizin hal-i pür melali budur..Öze ve insanımıza uygun bir sistemin peşinde yıllardır koşar dururuz.. Son yıllarda konuyla ilgili çokça sistem değişikliği ve uygulamacı değişmesine rağmen istenilen randıman elde edilemedi..Bu ay içinde yeni eğitim öğretim yılı başlıyor.. Yeni bir anlayışla ve yeni kadrolarla inşallah hedefe ulaşılacak bir sisteme kavuşacağız…Eylül ayı, ülkemizde eğitimin mevsim başlangıcıdır.. İlk başlangıçlar, sınav sonu kazanılan okullar liseler, üniversiteler.. Eğitimle beraber Dilimizden de bahsedelim Eylül ayında.. Ziya Gökalp şöyle der; Şiirini oku destanını bil/ Seni sen yapandır, kişiliktir dil.. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk olarak 1932 yılı 26 Eylülünde Türk Dili Kurultayını toplar…Bu tarih yıllardır Türk Dil Bayramı olarak kutlanır.. Milletlerin kültürlerini, medeniyetlerini oluşturan iki temel meseleden birinin ortak dil, diğerinin ise ortak din olduğunu söyleriz. Ancak bundan 135 sene önce Kırımlı İsmail Bey Gaspıralı bu konunun bayraktarlığını yaparak Dilde Fikirde Dinde İşte Birlik fikrinin bütün Türk toplumlarında benimsenmesi için ömrünü bu uğurda çalışarak geçirmiştir...Eğitimin önemine binaen, yaşadığı topraklarda eğitim kurumları açarak, okuma yazma oranlarını yükseltmiş ve kızlarında okumasını sağlamış, dil bilincinin artırılmasına vesile olmuştur..Gaspıralı’nın hedefi: Büyük okyanus kıyısındaki balıkçılık yapan Türklerle, Karaköy limanında mal taşıyan hamallarında aynı “İstanbul Dilini” konuşmalarıydı.. Bunun neticesi olarak o büyük mottosu gerçekleşecek, vahdet şuuruyla bir dünya devi uyanacaktı: “Dilde, Fikirde, Dinde, İş’te Birlik..” 11 Eylül 1914 te Kırım Bahçesaray’da vefat eden Büyük mütefekkir, yazar gazeteci eğitimci siyasetçi Gaspıralıyı rahmetle anıyoruz.. Eğitim’den Türk dil’inden bahsederken bu uğurda bayraktarlık yapan Şehir ve Kültür dergimiz bu ay ellinci sayısını idrak etti şükürler olsun..İlk sayımızdaki heyecanımızla, ellinci sayımızda da çok çalıştık, daima heyecanlıyız, üzerimizi düzelttik aynada saçımızı taradık ve huzurunuza geldik.. … Hz.Mevlâna diyor ki; “Dünyada en büyük musibet, cahilin ilim davasında bulunması o davanın da cahillerce doğru zannolunmasıdır..” “Hoş bulduk efendim, Hoşça bakın zatınıza…” Mehmet Kamil Berse Genel Yayın Yönetmeni


içindekiler

4

TÜRKiYE’NiN EN BÜYÜK MARKASI

“OSMANLI ARŞiVLERi”DiR.

DEĞiŞTiRiLMEMELiDiR!.. Prof.Dr.Zekeriya KURŞUN

8 ALJiR

20

GHENT KANALLAR ŞEHRi

Ali KURT

SOVYET iCADI AKILALMAZ BiRUYGULAMA,

VATAN HAiNi EŞLERi KAMPI: Doç. Dr. Abdulhamit AVŞAR

12

ÇEMBERLiTAŞ’TAKi

YAPILAR VE iNSANLAR -dörtMehmet Kâmil BERSE

18

HOLLYWOOD PENTAGON’DAN

DAHA GÜÇLÜDÜR

Prof.Dr. E. Nazif GÜRDOĞAN

ŞEHİR ve KÜLTÜR: Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu Derneği ‘nin Aylık Dergisidir ISSN: 2148-5488. İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni; Mehmet Kamil Berse İcra Kurulu: Eyüp Ensari Ergin- Hüseyin Kansu Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Yard.Doç.Dr.Recep Çelik Editörler: Edebiyat,Tarih/ Fahri Tuna Medeniyet/ Yrd.Doç. Dr.Recep Çelik Şehirler/ Yrd.Doç.Dr.Ali Mazak Sanat,Kültür / Giray Tarhanoğlu

22 34

YiTiK COĞRAFYANIN ŞEHiRLERi

BELGRAD VE NiŞ Hüseyin YÜRÜK

"HEM ŞEHiRDE OLMAK,

HEM DE TOPRAĞA YAKIN OLABiLMEK" Cem ERiŞ

YAPRAK 37 İbrahim BAŞER

Reklam: Necmi Yıldırım, İsmail Yılmaz Pazarlama ve Halkla İlişkiler: Atilla Akdemir, Ahmet Şayır. Ankara Temsilcisi: Yaşar Dinçkal Fotoğraf: Kâzım Zaim, Ahmet Dur, Erkan Çav, Yaşar Şadoğlu, Mehmet Kamil Berse,

Tashih: Giray Tarhanoğlu, Ubeydullah Kısacık. Grafik Tasarım: Gazanfer Kırımlı / Martı Ajans Ltd.Şti Koordinasyon ve Teknoloji: İsmail Yılmaz- A.Kemal Dinç Yayın Kurulu: Prof.Dr.Bekir Karlıga, Prof.Dr.Hüsrev Hatemi, Doç.Dr.İbrahim Demir, Prof.Dr.Hüsrev Subaşı, Prof.Dr.E.Nazif Gürdoğan, Prof.Dr.Zekeriya Kurşun, Prof.Dr.Ali Rıza Abay, Prof.Dr.Ahmet Turan Arslan, Prof.Dr.Muhammet Nur Doğan, Prof.Dr.Celal Erbay, Prof.Dr.Recep Toparlı, Prof.Dr.Hamit ER,


7 KIYMETİNİ BİLMEK -şiir- / Kâmil UĞURLU 16 DAĞDA YÜZEN BALIKLAR / Kâmil UĞURLU

38

AKDENiZ’iN SAKLI iNCiSi

KAHRAMANMARAŞ Serdar YAKAR

26 TEBESSÜM ETMEDEN, MUSİKİ BİLMEDEN, AŞKI YAŞAMADAN, ŞEHİRLİ OLAMAZSINIZ!/ Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ 28 TURGUT CANSEVER VE İSTANBUL NAZIM PLANINA DAİR NOTLAR / Y.Mimar Dr.M.ŞİMŞEK DENİZ 32 TESLİMİYET/ Recep GARİP 41 KUDÜS NOTLARI -ikinci-/ Musa YAŞAROĞLU 42 BURSA / Prof. Dr. Bilal KEMİKLİ 45 BİR ŞEHİRLİ İTİYADI: TATİL / Recep ARSLAN

52

KARANFiL Bilal ARIOĞLU

46 ALLAH’IN ADAMLARI’NIN ŞEHRİ!.: ADANA/ Fahri TUNA 49 SUYUN KALBİNE DOKUNMAK / Mustafa UÇURUM 50 BİR NEFES KADAR YAKIN BALKAN DEVLETİ BAŞKENTİ / Mehmet MAZAK 54 ÜÇ GÜNDE ÜÇ MEVSİMİ YAŞATAN GİRESUN / Yaşar DİNÇKAL 58 ŞEHİR SOHBETLERİ -on bir- ŞEHİRLERİMİZ VE GENÇLİĞİMİZ / Ahmet NARİNOĞLU

62

66 ŞEHİRLERDE YOZLAŞMANIN İŞARET TAŞLARI / Mehmet BAŞ DÜNYANIN EN BÜYÜK GELENEK YAŞATICILIĞI

68 ŞEHİRLERİMİN ÇOCUKLARI: GAZANFER, MUZAFFER, MÜCAHİD… / Nermin TAYLAN

BÜYÜK TURAN

KURULTAYI

70 ŞEHİRLERİN ANASI MEKKE-İ MÜKERREME -evvel- /Münir BALICA

Salih DOĞAN

72 AŞIK OLUNACAK ŞEHİR: SİNOP -evvel - / Alişan HAYIRLI 74 KADİM KIRAATHANELER DELİLER VE DÂHİLER MEKÂNI / İmdat AKKOYUN 76 KÜLTÜRÜ ŞEHİRLER İNŞA EDER! / Muhsin İlyas SUBAŞI 78 MEZAR TAŞLARI BİZE NE SÖYLER?!.. / Nidayi SEVİM 80 KÜLTÜREL DEĞİŞİM SARMALINDA BAYRAMLAR / Prof.Dr. H. Ömer ÖZDEN

86

84 AVNİ PAŞA’YA GÖRE, SULTAN VAHİDÜDDİN VE SEVR / Seyfullah ERKMEN KÜLTÜRÜMÜZÜ VE MEDENiYETiMiZi

TEMSiL EDEN iRFAN ABiDESi:

89 KEÇİYOLU’NDAN ANA ASFALTA / Mustafa YAZGAN

Mehmet Nuri Yardım

90 ŞEHRE SONBAHAR GELDİĞİNDE… / İsmail BİNGÖL

HÜSREV HATEMi

94 DERVİŞ BALKANI EŞKİYÂLARI VE AVCILIĞIM / Zeyneb ERUZUN

Prof.Dr.Hüseyin Yıldırım, Prof.Dr.M.Sıtkı Bilgin, Prof. Dr.Hamza Ateş , Doç.Dr.Muharrem Es. Prof.Dr.İbrahim Maraş, Doç.Dr.Ali Satan,Doç.Dr.A.Hikmet Atan, Yard.Doç. Dr.Erkan Çav, Dr.Önder Bayır, Recep Garip, Yunus Emre Altuntaş, Şener Mete, Ekrem Kaftan, Şakir Kurtulmuş, Nurettin Durman, Yaşar Dinçkal

GSM: 0553 9113188 Fax: 0212 534 13 27 e-posta : info@dersaadet.org.tr • www.dersaadethaber.com

Fiatı: 17 TL (KDV DAHİL) KKTC fiatı: 25 TL. Abone Yıllık: İstanbul 180 TL. İstanbul Dışı 190 TL. Banka hesap no: Akbank Atikali Şubesi IBAN: TR3100 0460 0028 8880 0005 6479 Adres: İskenderpaşa Mahallesi Yeşiltekke Kuyulu Sokak 6/1A Fatih-İstanbul Tel: 0212 534 15 11

Baskı: Gök Matbaacılık Promosyon Reklam ve Tekstil San. Tic.Ltd. Şti. Tevfik bey Mah Halkalı Cad. No:162 / 7 Sefaköy - İstanbul Tel: (0212) 693 68 59 Fax: (0212) 697 70 70 Kapak Resmi: Cem ERİŞ

www.sehirvekultur.com.tr • www.dersaadet.tv • /Videomakale /VideoMakale www.videomakale.net /SehirveKulturD • /DersaadetTV

/DersaadetTv


TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK MARKASI

“OSMANLI ARŞİVLERİ”DİR.

DEĞİŞTİRİLMEMELİDİR!.. Saygın yerli ve yabancı tarihçilerin kanaatine göre; milyonlarca belgeyi içinde barındıran (eski) Başbakanlık Osmanlı Arşivi tamamıyla çözümlenmeden dünya tarihi asla yazılamayacaktır. Hatta daha iddialı bir ifade ile denilebilir ki, Türkiye Cumhuriyetinin dünyaya sunduğu yegane markası da Osmanlı Arşivleri’dir. Evet bu isim bir markadır ve dünya literatürüne girmiştir. Prof. Dr. Zekeriya KURŞUN*

*FSMVÜ Tarih Anabilim Dalı Başkanı

sayı//50// eylül 4

eni Hükümet Sistemi’ni tanıtırken o zaman Başbakan olan şimdiki Meclis Başkanımız esprili bir dil ile “dükkanı kapatıyoruz” demişti. Yeni Hükümet Sistemi’nde Başbakanlığın ilgası, halk diliyle ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Nihayet beklendiği gibi yeni sisteme geçildi ve Başbakanlık da kapılarını kapattı. Tabii olarak Başbakanlık ve ona bağlı kurumlar da bundan nasibini aldı. Kimi kaldırıldı, kimi diğer bakanlıklara kimi de ad değişikliğiyle doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı. Bu yapılanmadan kimi memnun oldu, kimi de statü kaybına uğradığı için üzüldü. Bu zorunlu dönüşümden, Başbakanlığa bağlı çalışan bürokrat, uzman ve memurlar da etkilendi. Birçoğunun kurum adı, bürosu ve tabi ki kurum kimliği de değişti. Böyle bir gelişmenin olması tabii idi ve esasında bir çok eski kurum personelinin buna bir itirazları olmadı. OSMANLI ARŞİVİ NASIL ETKİLENDİ?

Konuyu yakından takip edenler bilse de Osmanlı Arşivleri’nin bu yeni yapılanma içinde durumunun ne olacağı bilinmiyordu. İyimser bir yaklaşımla, başındaki Başbakanlık ifadesinin yerini Cumhurbaşkanlığı alır ve Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi olarak kalması bekleniyordu. Oysa yayımlanan bir kararname ile Osmanlı Arşivlerinin bağlı olduğu Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, “Başkanlığa” dönüştürülürken (Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı) “Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı” da lağvedilmiş oldu. Aslında görünüşte sadece bir isim değişikliği yapıldığı varsayılabilirdi. Ama söz konusu olan “Osmanlı Arşivleri” ise bu kadar basit ve düşünülmeden yapılması doğrusu benim gibi çalışma ve araştırma hayatının önemli bir bölümünü burada geçirmiş olan pek çok yerli ve yabancı araştırmacının hayretini mucip oldu. Hayal kırıklığı yarattı. Haberin yayılması ile büyük şok yaşayan Arşiv dostları konuyu birbirlerinden öğrenmeye ve “neler oluyor?” demeye başladı. Aslında başta herkes, haberi anlamakta zorluk çekti. Hatta görüştüğüm arşivciler, tarihçiler ve kimi kurum yöneticileri meseleyi doğru-dürüst anlamamıştı ve izah etmekte güçlük çekiyorlardı. İşlevsel olarak kurum yani Osmanlı Arşivleri yerinde duruyordu. Yine isteyen araştırmalarını orda yapmaya devam edecekti. Bu işi yapanlara göre zaten eski mevzuatlarda da yer almayan ve varlığı da 1982 yılındaki bir düzenleme ile de


facto olarak sürdürülen ad kaldırılmıştı. Arşivler “milletlerin hafızası” olarak tanımlanır. Dünya’da tarihi devlet arşivlerine sahip olan ülkeler bununla övünür ve esasında dünya mirasına verdikleri katkı da arşivleri ile ölçülür. Nitekim Türkiye’nin tartışmasız en büyük zenginliği de arşivleridir. Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin başta adı lağvedilen Cumhuriyet Arşivleri de olmak üzere pek çok kurum arşivi bulunmaktadır. Ancak Türkiye’nin asıl arşivleri Osmanlı Arşivleridir. Hatta ATASE, MSB, Dışişleri Bakanlığı, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve diğer kurumların arşivlerindeki en önemli koleksiyonlar da Osmanlı dönemine aittir. Akl-i selim sahibi herkesin beklentisi bu yeni sistemde bir idare altında toplanan bütün bu arşivlerin daha iyi hizmet vermeleri ve mümkünse tamamının Osmanlı Arşivlerinin bir uzantısı olarak kolayca erişime açılmalarıdır. Saygın yerli ve yabancı tarihçilerin kanaatine göre; milyonlarca belgeyi içinde barındıran (eski) Başbakanlık Osmanlı Arşivi tamamıyla çözümlenmeden dünya tarihi asla yazılamayacaktır. Hatta daha iddialı bir ifade ile denilebilir ki, Türkiye Cumhuriyetinin dünyaya sunduğu en büyük markası da Osmanlı Arşivleri’dir. Evet bu isim bir markadır ve dünya literatürüne girmiştir. Benim gibi, binlerce tarihçinin, binlerce belki yüzbinlerce dipnotlarında bu isimle yer almıştır ve dünyanın neresine gidilişe gidilsin alana mensup kişilerin ilk hatırladığı markamız da Osmanlı Arşivleri’dir.

gelişmelere de sahne oldu. Osmanlı Arşivleri atıl bir durumda iken merhum Turgut Özal ve Hasan Celal Güzel’in inisiyatifleri ile yeniden canlandı. Kuşkusuz onlara da başta Halil İnalcık olmak üzere daha pek çok tarihçi yol gösterdi. Genel müdürlük ve yardımcılık yapan Atilla Çetin, İsmet Binark, İsmet Miroğlu, Yusuf Halaçoğlu, Yusuf Sarınay, , Necati Birinci, Necati Gültepe, Mustafa Budak ve şimdi Devlet Arşivleri Başkanı olan Uğur Ünal’in da gayretleriyle arşiv hizmetleri önemli bir seviyeye taşındı. Belgelerin önemli bir bölümü tasnif edildi, manuel ve dijital kataloglar yapıldı, araştırma hizmetleri alanında yüzümüzü ağartan sonuçlar alındı.

OSMANLI ARŞİVLERİ NASIL MARKA OLDU?

Cumhuriyetin ilk yıllarında harf inkılabı yapılınca, nesiller arasında ciddi bir kültür inkıtasının yaşandığı bütün sosyal bilimcilerin

Bu arşivler bugüne kolay gelmedi. Pek çok badireler atlattı ama bunun yanında büyük

Hizmetler arttıkça, hem Türkiye’de hem de dünyada bu arşivlere dayalı yüzlerce kitap, binlerce makale yazıldı. 1986’dan önce pek çok yabancı ve yerli araştırmacı çalışmalarının önsözlerinde, Türk arşivlerinde çektikleri çilelerden bahsederken, bu dönüşümden sonra Osmanlı Arşivlerinin hizmet şekli, dünya arşivlerine örnek gösterilmeye başlandı. Türkiye’de ve Türkiye’nin dışında onlarca uluslararası toplantı yapılarak bu arşivlerdeki gelişmeler ele alındı. Hazırlanan yayınlar ve pek çok sergide “Osmanlı Arşivleri” ismi damgasını vurdu. Yurtdışındaki pek çok bilimsel toplantıda bu arşivlere dayalı çalışmalar yapanlar önemsendi. Bugün arşiv yerinde, belgeler de hizmete açık olsa da uzun zahmetler ile markalaşan bir ismin neden korunamadığı anlaşılamadı veya mevzuat yapanlara anlatılamadı.

5


ortak kanaatidir. Burada harf inkılabının gerekçeleri veya bütünüyle sonuçlarını tartışmak niyetinde değilim. Harf inkılabı ile birlikte “kraldan fazla kralcı kesilerek” şehirlerimizin ve özellikle İstanbul’un tarihi binalarını süsleyen pek çok Osmanlıca sanat eserlerine karşı bir yok etme siyaseti güdüldü. Mazallah bu günkü yaklaşımda ısrar olunması halinde, yani marka olmuş Osmanlı Arşivleri isminin ortadan kaldırılmasının o meşum vak’adan farkı olmayacaktır. Osmanlı Arşivleri nasıl marka oldu? Türkiye’nin uluslararası arenada tarihten gelen sorunlar dikkate alınıp, Osmanlı Arşivlerinin sunacağı imkan ve önemi kavranarak, özellikle merhum Turgut Özal ve Hasan Celal Güzelin aldıkları inisiyatif ve arşivci yetiştirmek üzere istihdam ettikleri elemanlar sayesinde oldu. Kısaca bu başarı, son otuz yıldır Arşivde çalışan uzmanları eliyle sağlandı. Özel bir alan olduğu için de -bizim tarafımızdan bilinen- bu başarı hikayesi hiç dile getirilmedi. Ancak arşivden istifade eden yerli ve yabancı araştırmacıların dillerine pelesenk oldu, kitaplarına girdi. Osmanlı Arşivlerinden kimler gelip geçti? Hepsi de bu ismi kitaplarında kullandı. Makalelerinin başlıklarını “Osmanlı Arşivleri” veya “Ottoman Archives” diye verdiler. Bugünkü imkanlar ile internette kısa bir arama yapılsa arama sonuçları ile ilgili karşımıza çıkacak rakam hepimizi şaşırtacaktır. Bernard Lewis, Stanford Show, Uriel Heid ve ömrünün sonuna kadar Osmanlı arşivlerinde çalışmayı “Ottomano Terapi” (Osmanlı terapisi) diyerek anlatan ünlü Romen tarihçi Mihai Maxim ve daha sayı//50// eylül 6

niceleri göç edenler arasında ilk akla gelen tanıdıklarımdır. Şimdi pek çok yerde onların öğrencileri de çalışmalarında Osmanlı Arşivleri (BOA) markasını kullanmaktadırlar. David Geza, Roads Murfy, Amy Singer, Amen Cohen, Michail Kiel, B.J. Slot ve daha pek çok usta kalem eserlerinde aynı ismi kullanmayı sürdürmektedir. Yakinen biliyorum ki büyük bir çoğunluğunun araştırma hayatlarındaki en önemli anıları da Osmanlı Arşivleri ile ilgilidir. Dâr-i Beka’ya irtihal eyleyen, Kutbu’l muerrihin Halil İnalcık, Halil Sahillioğlu, Necat Göyünç ve sayamayacağım pek çok ismin güvenilirliklerini de “Osmanlı Arşivleri” markasını kullanarak almamışlar mıydı? Şimdi iktisat tarihimizin duayeni Mehmet Genç, tarihimizin gülen yüzü İlber Ortaylı eski dipnotlarını terk ederek yeni bir isim mi kullanacaklardır? Bizler, tarihçilik ancak “Osmanlı Arşivlerine” girmekle gelişir, dediğimiz Osmanlı Tarihine meraklı gençlere şimdi sadece “arşive git” diyerek mi ikna edeceğiz? Sonuç olarak bütün tarihçilerin ve araştırmacıların beklentisi eskiden olduğu gibi çalışmalarını Osmanlı Arşivi adı verilen binada ve dipnotlarını da eskiden olduğu gibi BOA yani Başkanlık Osmanlı Arşivi olarak vermek arzusundadırlar. NOT:

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesinde “Devlet Arşivlerinde Neler Oluyor” başlığı ile 16 Ağustos 2018’de yayımlanan yazının genişletilmiş halidir.


Kıymetini Bilmek Ne ettiysem kendime kendim, – Ettiklerime şimdi peşimânım efendim –

Hangi dağın yücesindesiniz / ateş rengi çiçekler açan Ey ayrılık dağının keklikleri Ve hicran dağının Ferhatları Gönül ülkemin güzel atları Yılların sırtına binip gittiniz / ve beni terk ettiniz Benim bir vakit terk ettiklerim, / tenha bırakıp gittiklerim / vaktinde kıymetini bilemediklerim. Bir zamanlar anamdınız, babamdınız / bazan kayınpederim / boşa geçen vakitlerim / nazlarım, niyâzlarım Elinizi bir tutabilsem / arşa çıkacak bi yetim yürek Vallahi yalınayak ve yürüyerek Nidem ki duaya bile mecalsiz şimdi / titrek ellerim / vay benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Çemberinde gül açardı güzel anamın / güzel yüzünü bazan asardı Babam harçlığımı keserdi, küserdim Kanlıgöl tarafından bir yel eserdi Konya’nın sokakları solgun / başım körduman Telefon yoktu o zamanlar Haber sağardık kuşların kanadından Ara-sıra kapımızı çalardı postacı Kerim / aziz ve kıymetli ve sevgili postacı Kerim / vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Ol vakitler meğer masalmış hayat / heyhat – / şimdi her şey hikâyat – Bir çıplak dağbaşı değildi başım, meselâ / saçlarım vardı Ve bir mübârek el o saçları okşardı Sokak hevesi eserdi üzerimde, nedense / evlerde duramazdım Deli poyraz olur, eserdim Gülistan günlerimi çiçekli seccadeler gibi / çiğner geçerdim / vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Şehir bile terk etti beni / artık evimiz kerpiç değil Komşular Mars’tan geldiler Onlar Esma hanım değil / Hacı Hüseyin hiç değil Gökdelenlerin duvarına yapma çiçekler ekildi Şadırvanda şakırdayan sular göğe çekildi, / ağzımı dayardım da kana kana içerdim / vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim Meğer ne ettiysem, kendime kendim – Ettiklerime şimdi peşimânım efendim – Vah bana, vahlar bana Vaktinde kıymetini bilemediklerim…

Kâmil UĞURLU

7


SOVYET İCADI AKILALMAZ BİR UYGULAMA,

VATAN HAİNİ EŞLERİ KAMPI:

ALJİR

Dergimizin bu ayki sayısında Stalin tarafından ihdas edilen ve insanlık tarihine utanç sahifesi olarak geçecek olan bir mekânı, daha doğrusu bir esir kampını tanıtmak istedim: ALJİR Esir Kadınlar Kampı. Doç. Dr. Abdulhamit AVŞAR*

*TRT Kazakistan Temsilcisi

sayı//50// eylül 8

991 yılı sonlarında Sovyetler Birliği yıkıldı ve 70 yıl süren komünizm siyasi ideoloji olma özelliğini kaybetti. Ama nedendir bilinmez, komünizm tehdidine en çok maruz kalan ülkelerden biri olan Türkiye’de Sovyet döneminde yaşananlarla ilgili yeterli ölçüde çalışmalar yapılmadı. Oysa özellikle Stalin devrinde (1924-1953) yaşananları araştırmak, özellikle saha çalışmaları yapmak insanlık tarihinin bu en karanlık dönemlerini aydınlatabilmek için büyük öneme sahiptir ve hem siyasi hem de sosyal tarih açısından alınacak pek çok dersler barındırmaktadır. Dergimizin bu ayki sayısında Stalin tarafından ihdas edilen ve insanlık tarihine utanç sahifesi olarak geçecek olan bir mekânı, daha doğrusu bir esir kampını tanıtmak istedim: ALJİR Esir Kadınlar Kampı. Kamp, Kazakistan’ın başkenti Astana’ya yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta bulunan Akmol kasabasında bulunuyordu. Akmola Eyaletine bağlı Akmol’un o zamanki adı Malinovka idi. Uçsuz bucaksız bozkırın ortasında kurulu, kendi halinde insanların yaşadığı bu kasaba, 1937 yılında Stalin’in aldığı bir kararla bambaşka bir hüviyete büründü ve beşeriyet tarihinde nadir görülen bir uygulamanın merkezi oldu. Kısa zamanda tüm Sovyetler Birliği’nde adı söylendiğinde yürekleri titreten bir yer oldu. Stalin’in 15 Ağustos 1937 tarihli emriyle kurulan kampın adı olan ALJİR, “Akmola Vatan Haini Eşleri Kampı” anlamına gelen Rusça, “Akmolinskova Lagirya Jön İzmennikov Rodini” kelimelerinin ilk harflerinden oluşuyor. Bu ad, rastgele seçilmiş değil elbette. Stalin’e göre şayet bir kadının eşi, rejim tarafından hain ilan edilmişse, o da masum olamazdı ve cezalandırılmalıydı. İşte, özellikle 1937 yılında tüm Sovyet ülkesinde başlatılan siyasi tutuklama ve sürgünlere maruz kalan aydınların, kanaat önderlerinin, zenginlerin, “gulag”ların eşleri, 1938 yılı Ocak ayından itibaren, 3 yaşına kadar olan çocukları ile birlikte, 30 bin metrekarelik bir alana kurulan ALJİR’e sürgün edilmeye başlandılar. İşte, Bolşeviklerce dünyanın dört bir yanındaki halkların beyni kardeşlik, adalet, eşitlik gibi sloganlarla yıkanmaya çalışıldığı bir dönemde, ALJİR’de büyük bir dram yaşanmaya başlanmıştı. İnsanlığın kadın ve çocuklara yönelik gördüğü en şiddetli zulüm, baskı ve işkencelerin örneklerinden biri olarak tarihe geçen bu yüz karası uygulama, ne


yazık ki Sovyetler Birliği’nin hegemonyasında bulunan Kazak bozkırlarının tam ortasında gerçekleştirilmişti. Bu utanç kampı, Stalin’in 1953’te ölümünden sonra ise kapatıldı. Ama hemen akabinde tüm izleri de ortadan kaldırıldı. Sanki böyle bir yer yokmuşçasına insanların hatıralarından da silinmeye çalışıldı. Orwell’ın 1984 romanında anlatılanlar gibi… ALJİR Kadın Esirler Kampı’nın varlığı ise 1989’da tesadüfen öğrenilmiş. Bölge sakinlerinden Raisa Jaksıyeva o günleri şöyle hatırlıyor: “1989 yılında Malinovka’ya Moskova’dan iki gazeteci geldi. O zaman ben okulda öğretmendim. Onlar bize Malinovka’nın mezarlığın üstüne inşa edildiğini söylediler. Biz genciz, bu konuyla ilgili herhangi bir elimizde ne belge vardı ne de duyduğumuz bir şey. Bunu duyduktan sonra yavaşyavaş araştırmaya başladık.” Gerçi o zamanlar Sovyetler Birliği dağılmak üzeredir ancak hâlâ halk üzerindeki korkutucu etkisi devam etmektedir. Bu nedenle, olaya tanık olan köyün yaşlıları da konuyla ilgili konuşmaktan çekinmektedirler. Raisa Jaksıbayeva’nın anlattığına sadece bir kişi burada eskiden çok önemli insanların hanımlarının sürgün tutulduklarını söyleme cesaretini gösterebilir. Ancak, Raisa öğretmen araştırmalarına devam eder ve çok geçmeden de ALJİR Kampının müdürlüğünü yapmış olan Sergey Barinov’un hayatta olduğunu ve Kazakistan’ın Karaganda şehrinde yaşadığını öğrenir. Ne var ki o da konuşmaktan imtina eder ve yalnızca kampta olan birkaç kadının telefon numarasını yazdırır. Bu küçük bilgi bile önemli bir adım olur ve çeşitli ülkelere, şehirlere dağılan kadınlar

hakkında ilk bilgilere ulaşmanın yolunu açar. Sovyetler Birliği dağılınca, çalışmalarını daha da yoğunlaştırır ve birkaç yıl sonra da kasabadaki kültür evinin bir odasını ilk ALJİR Kampı Müzesi olarak düzenler. Bu sırada 5 Nisan 1997’de Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, “31 Mayıs Siyasi Kurbanları Anma Günü” kararnamesini imzalar. Bu ALJİR kurbanlarının hatırasının yaşatılması çabalarını da arttırır. Stalin’in “vatan hainleri”nin eşlerini sürgün kararnamesini imzalamasının 70.yıldönümünde ise buraya bir anma müzesi yapılması talimatı verir. “ALJİR Kampı Anma Müzesi” 90 gün gibi kısa bir sürede tamamlanır. Açılış töreninde konuşmasına, “Stalin liderliğindeki totaliter komünist ideolojiye dayalı sistemin acısını hala çekiyoruz” diye başlayan konuşan projenin fikir sahibi Nazarbayev, müzenin amacını ise “Biz bu kanlı yönetim sisteminin günahsız mahkûmlarını unutmamalıyız, unutturmayacağız” şeklinde açıklar. Yaklaşık bir dönümlük bir alana inşa edilen ALJİR Kadınlar Esir Kampı Müzesi’nin tasarımı Kazak mimar Saken Narinov’a ait. Müze girişinde “Keder Kapısı” adlı bir anıt yer alıyor. Anıtın mimarisinde Kazak kadınlarının geleneksel başörtüsü “kimeşek” ve erkeklerin savaşta giydikleri “dulıga” simgeleniyor. 18 metre yüksekliğindeki anıtın hemen önünde de kampta tutulan farklı milletlere mensup kadınlar adına, o ülkenin diplomatik temsilciliği tarafından dikilmiş anıt taşlar bulunuyor. Keder Anıtı’nın hemen karşısında ise bir vagon dikkatleri çekiyor. 1927 yılında Ukrayna’nın Odessa şehrinde mahkûm taşımak için özel olarak yapılan ve adına “Stalin vagonu” bu vagonun buraya konulması tesadüf değil. 9


Sovyetlerce eşleri hain ilân edilen kadınlar ve çocukları, çoğu zaman eksi 40 dereceye varan soğuk kış günlerinde, bu vagonlara doldurularak ALJİR Kampı’na getirilmişler. Her bir vagonda yaklaşık 70 kadının taşındığı söyleniyor. Yol boyunca ölenlerin defnine bile izin verilmemiş, naaşlar ancak belirlenen istasyonlarda vagonlardan çıkarılabilmiş ya da ya da yol boyunda bir ıssızlığın ortasına savrulup atılmış. Müze alanında, kampa getirilen sürgünlerin tutulduğu duvarları kerpiçten, tavanları kamıştan yapılmış barakalardan da bir örnek bulunuyor. Barakada, o günlerde yaşanan bir başka dram canlandırılmış. Mahkûm kadınlardan, hamile iken esir edilip kampta doğum yapanlarla bebekli olarak getirilenlerin çocukları 3 yaşına gelince ellerinden alınıyor ve bilinmeyen yerlerdeki yetimhanelere götürülüyorlardı. Annelerinden koparılan çocuklar soğuğa ya da hastalığa yenilip hayatlarını kaybetmemişlerse, birer mankurt olarak yetiştirilmek üzere çeşitli yetimhanelerde Sovyet “terbiyesi”ne alınıyorlardı. Öte yandan gerek kamptaki gerekse annelerinden koparılarak başka yerlere götürülen çocuklar, şayet hayatlarını kışın kaybederlerse bahara kadar bidonlarda saklanıyor ve ancak bahar geldiğinde açılan toplu mezarlara gömülüyorlardı. Bu nedenle kampta hayatını kaybeden hiçbir çocuğun mezar taşı bulunmuyor. Konaklama için inşa edilen barakaların her birinde ise yaklaşık üç yüz kadın bir arada tutuluyordu ve bu barakaları esir kadınların kendileri inşa ediyorlardı. Esir kadınlar, kendileri tarafından inşa edilen bu barakalarda ahşaptan yapılmış ranzaların sayı//50// eylül 10

üzerine kamıştan yatak yaparak yatıyorlardı. (Tabii, bu satırları okurken, kışın ortalama sıcaklığın -40 derece olduğu ve yaklaşık 8 ay sürdüğünü göz önünde tutmak gerekiyor.) Kamptaki kadınların günlük yemek ihtiyaçlarını karşılamak için çalışma mecburiyetleri de vardı. Buna göre, kamp yakınında bulunan göl kıyısından günlük 40 bağ kamış toplamaları gerekiyordu, akşam da barakalarında askerlere elbise dikmek. Bunları yapmayanlara verilen en hafif ceza ise iki yıl ailesine mektup yazma yasağı oluyordu. Kadınlar, tıpkı erkek mahkûmlara uygulandığı gibi, saçlarını traş etmek mecburiyetindeydiler. Kamptaki Sovyet görevlileri tarafından çeşitli ağır işkencelere de maruz bırakılan kadınların en çok karşılaştığı hususlardan biri de kocaları hakkında ihbar mektubu yazma baskısıydı. Hazırlanan ihbar mektuplarına imza atmayan kadınları ise akla gelmedik bir işkence bekliyordu. Uzun ayaklı sandalyelere ayakları yere değmeyecek şekilde oturtuluyor ve saatlerce hareketsiz tutuluyorlardı. 10-12 saat arasında hareketsiz kalan kadınların ayak damarları çatlıyor ve böylece dayanılması güç acılar yaşıyorlardı. Tecavüz ve dayak da sık karşılaşılan durumlardı. Sovyet yetkililerinin bu insanlık dışı tutumlarına karşın çevrede yaşayan Kazaklar, tüm tehlikeleri göze alarak esir kadınlara yardım etmeye çalışıyorlardı. Örneğin, yaşlı bir kişinin refakatinde tel örgülerin yanına gelen çocuklar, “kurut” adı verilen kurutulmuş yoğurtları sanki taş atar gibi mahkûmlara fırlatıyor, böylece askerlerin engellemesinden kurtuluyorlardı. Esir kadınların anlattıklarında buna benzer pek çok insanı duygulandıran yardım yöntemine


rastlamak mümkün. Dairesel bir mimari ile inşa edilen ALJİR Kampı Müzesi ise üç kattan oluşuyor. Birinci katta belgeler bölümü yer alıyor. Burada, Kazak tarihinin önemli olayları ile “vatan haini” olarak kurşuna dizilen Kazak aydınları, yazarları, bilim insanları ve sanatçılarının fotoğrafları ve ilgili belgeler sergileniyor. Bu bölümde, ALJİR’de hayatta kalabilenlerle ilgili de bir bölüm var. Burada sergilenen her bir eşya, insanı o zulüm ve dehşet günlerine götürüyor. Giriş katında küçük bir konferans ve sinema salonu da yer alıyor. Burada, ziyaretçilere kampla ilgili belgesel film gösterimleri yapılıyor. ALJİR Esir Kampı ile ilgili asıl bölüm ise, müzenin birinci katı. Burada sergilenen belgeler ve kampta tutulanlara ait şahsi eşyalar ziyaretçileri derinden etkiliyor. Özellikle, parmaklara yapışmış elleri tasvir eden düzenleme insanın yüreğini dağlıyor. Son kat ise müzenin idari merkezi olarak değerlendiriliyor. Müzede sergilenen belge ve kişisel bilgilerin yüzde 80 Raisa öğretmenin kişisel çabalarıyla oluşturduğu özel müzede toplananlardan oluşturulur. ALJİR Kampında, açık bulunduğu 15 yıl zarfında Ruslar, Yahudiler, Ukraynalılar, Kazak ve Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere birçok millete mensup yaklaşık 17 bine yakın kadın tutulmuş. Bunların arasında Sovyetleri Birliği’ni oluşturan çeşitli halklara mensup aydınların, aristokrasi mensuplarının, ünlü yazarlar, şairler, sanatçılar, kısacası topluma rehberlik edebilecek tüm aydın kesimlere mensup kişilerin eşleri bulunuyordu. Bunlardan biri de, Azerbaycan milli marşının ve ünlü Çırpınırdı Karadeniz şarkısının güfte yazarı, milli şair Ahmet Cevad’ın eşi Şükriye Hanım’dı.

Cevad, 1937’te tutuklanınca eşi de ALJİR’e sürgün edilmiş, Cevad kurşuna dizildikten sonra bile uzun yıllar tutulmuştur. İşte böyle… Kocalarına yöneltilen suçlamalar yüzünden binlerce kadın yıllarca ALJİR’de tutsak edildiler, çocukları ellerinden alındı, ölenler toplu mezarlara gömüldü… Kocaları da, Stalin’in emriyle, tek tek kurşuna dizildi. Ve böylece aileler yok oldu, nesiller tarihten silindi. İşte, Kazakistan’ın Akmol kasabasınnda, Sovyetler Birliğince inşa edilen ALJİR kampı, o karanlık günlerin unutulmaması için ziyaretçilerini bekliyor… Müzeyi ziyarete gelenler, kampta hayatını kaybedenlerin isimlerinin yazılı olduğu siyah mermer sütunları ve kadınların kendi elleriyle büyüttükleri elma ağaçları bahçesini de gezebiliyorlar. Dahası, onlarca yıl ülkemiz başta olmak üzere dünyanın dört bir yerinde eşitlik, adalet, özgürlük teraneleriyle övülen ve beyinler yıkanmaya çalışılan bir rejimin gerçek ve insanlık dışı yüzünü yerinde görebiliyorlar. Yazıyı, müzede sergilenen ve üç yaşından büyük olduğu için geride kalan bir çocuğun annesine yazdığı mektupla bitirmek istiyorum. 7-8 yaşlarında olduğu tahmin edilen çocuğun yazdıkları tüm anlatılanları en güzel şekilde özetliyor aslında: “Sevgili anneciğim! Neden bana mektup yazmıyorsun? Anneciğim babamın nerede olduğunu biliyor musun? Anneciğim ben 2. sınıfta okuyorum. Anneciğim ben çok uzun zaman hastaydım. Anneciğim ben yaşıyorum ve sağlıklıyım. Anneciğim bana kâğıdın olmadığını yazmışsın, ben sana gönderirim. Anneciğim ben seni çok özledim.” 11


EMBERLİTAŞ HAMAMI:

ÇEMBERLİTAŞ’TAKİ

YAPILAR VE İNSANLAR -dört-

Çemberlitaş Hamamı da Mimar Sinan'ın inşa ettiği Atik Valide Külliyesi gibi yine onun yapısı olmalıdır. Nurbanü Sultan'ın gerek Üsküdar'da bulunan külliyesindeki, gerekse aynı yerde Yeşildirek Hamamı adıyla bilinen diğer bir hamamı ve Haliç kıyısında Ayakapısı'ndaki bir başka hamamını da Mimar Sinan yapmıştır. Mehmet Kâmil BERSE

Çemberlitaş semtinin her noktasında tarihi yapıları görmek, içinde tarihi yaşamak mümkün..Meydan form’un merkezine dikilen Kostantin sütunundan başlayarak her asrın bir mimari izine rastlayabilirsiniz bu alanda.. Külliyelerden kütüphanelerden camilerden Kervansaraylardan hanlardan ve bu mekanlarda tarih boyunca meydana gelen hadiselerden depremlerden yangınlardan yıkımlardan sözetmiştim.. Bu alandaki yapılar Tarih boyunca meşhur Divanyolu’nun her iki tarafında sıralanmışlardır..Bu defa Doğu istikametinde sol tarafta kalan Vezir Han’a bitişik bir tarihi yapıdanda sözetmeden bu yola devam edemeyiz..Zira burada Mimar Sinan imzası var.. Mimar sinan’ın Harika bir eseri Çemberlitaş Hamamından sözedeceğim..Mimar Sinan hayatı boyunca çok sayıda eser yapmış ve çok sayıda hamam..Çemberlitaş Hamamı bölgenin en değerli hamamıdır.. XVI. yüzyıl sonlarında yapılmış büyük çifte hamamdır, şehrin en merkezi yerinde ve her dönemde ana cadde karakterini koruyan Divanyolu' nun kenarında inşa edilmiş bir yapıdır. Kapısının üstündeki kitabesi tam olarak okunup yayımlanmamıştır. Yalnız burada "Sultan Murad" adıyla son satırda "Sultan Valide" kelimelerinin teşhis edilmesinden hareket eden Glück, hamamın lll. Murad'ın (1574- 1595) annesinin evkafından olabileceğini bir tahmin olarak ileri sürmüştür. Ancak son tamirde kitabe iyice temizlendiğinde okunabilir hale gelmiş ve üzerindeki 992 (1584) tarihi ortaya çıkmıştır. Şair Sai Mustafa Çelebi'nin yazdığı sekiz mısralık tarihte, "Yapıldı Valide Sultan hamam-ı şerif oldu, 992" denilmektedir. Bu şekilde Valide Hamamı olarak da adlandırılan Çemberlitaş Hamamı'nın Sultan ll. Selim'in zevcesi ve Sultan lll. Murad'ın annesi Nurbanü Valide Sultan tarafından, başta Üsküdar'da Toptaşı semtinde yaptırdığı Atik Valide Camii ve Külliyesi olmak üzere hayır tesislerine gelir sağlamak üzere inşa edildiği anlaşılmıştır. Nurbanu Sultan'ın bundan başka Üsküdar ile Langa'da da birer hamamı vardır. Türk hamam mimarisinde başka bir benzerine rastlanmayan değişik bir eser durumunda olan Çemberlitaş Hamamı da Mimar Sinan'ın inşa ettiği Atik Valide Külliyesi gibi yine onun yapısı olmalıdır. Nurbanü Sultan'ın gerek Üsküdar'da bulunan külliyesindeki, gerekse aynı yerde

sayı//50// eylül 12


Yeşildirek Hamamı adıyla bilinen diğer bir hamamı ve Haliç kıyısında Ayakapısı'ndaki bir başka hamamını da Mimar Sinan yapmıştır. Fakat Çemberlitaş Hamamı'¬ nın adı Sinan'ın eserlerini bildiren kaynaklarda yoktur. Bu yüzden hamamın kimin eseri olduğu henüz kesin olarak aydınlanmamıştır. Nurbanü Sultan 1583 Çemberlitas Hamam ı ve kitabesi 1584 . Mimar Sinan ise 1588'de vefat ettiğine göre hamam onun Hassa başmimarı olduğu yıllarda inşa edilmiş olmalıdır. Bu derecede büyük ve mimari bakımdan ilgi çekici bir yapının Sinan tarafından yapılmış olmaması ihtimali şaşırtıcıdır. Çemberlitaş Hamamı'nın Sinan’ın eserleri listesinde yer almayışı şimdilik çözüm bekleyen bir mesele olarak kalmaktadır. Gençlik yıllarımda arkadaşlarla zaman zaman hamam kültürünü yaşatırdık, çünkü 60 lı70 li yıllarda evlerimizde doğalgaz yok, şofben yok, evdeki hamamlarımız , bakır uzun kazanlı altından odunla ısıtılan sistemler vardı, banyo yapmak için kuvvetli odun ateşi gerekir ve devamlı takviye isterdi.. Bu nedenle sağlam bir yıkanma işlemini o dönemde neredeyse her mahallede henüz yok olmamış Hamamlarda gerçekleştirirdik.. Keselenme, ve göbek taşında sıcak suyu bol kullanarak , hasta ve kırgın vücutlarımızdaki kırgınlığı sıcak sulu hamam terapisi ile atardık.. Bu hamamlardan bazıları; Çarşambada Mehmet Ağa Hamamı, Edirnekapıda Mihrimah Sultan Hamamı, Fatihte Sofular hamamı ve tabiiki Çemberlitaş hamamı.. Tamirata girene kadar Çemberlitaş hamamından çok istifade ettim doğrusu.. Tamirattan sonrada Çemberlitaş hamamı artık turistik hüviyete bürünmeye başladı ve elan Turistik hamam olarak, randevulu ve turist guruplarına hizmet veren hamam olarak çalışmaktadır.. Mustafa Paşa'nın hanımı Ayşe Sultan'dan aldıkları konaklarının hemen yanında olduğu için Çemberlitaş Hamamı ile Köprülüler'in de ilgilendiği. hatta yapıyı tamir etiirdikleri ileri sürülmüştür. Köprülüler ayrıca hamamın karşı tarafında müstakil bir kütüphane binası vakfettikleri gibi hamamın arkasında büyük Vezir Hanını da inşa ettirmişlerdir. R. Ekrem Koçu, "Hamamın iç kısmında halen, Farisi ve Türkçe olarak Köprülü Mehmed Paşa'nın mermer üzerine kendi el yazıları bulunmaktadır. Bunlardan birinde hamamın değerini gösteren, 'yeryüzünde bir eşi daha yok' şeklinde bir

ifade vardır" demektedir. Söz konusu yazılar sıcaklık bölümünde, köşelerdeki halvet hücrelerini ayıran kapıların üstlerindeki alınlıklarda bulunmaktadır. Bunların sonradan mı ilave edildiği ve Köprülüler ile gerçekten bir ilgisi olup olmadığı hususu araştırmaya muhtaçtır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Sultan Abdülaziz'in isteğiyle şehrin bazı caddeleri genişletilirken Islahat-ı Turuk Komisyonu· nun kararıyla Divanyolu caddesinin genişletilmesi için Çemberlitaş Hamamı'nın soğukluğundan (soyunma yeri) bir kısmının kesilmesi uygun görülmüş ve bu proje derhal uygulanmıştır (R. E. Koçu'nun bildirdiğine göre bu karar Takvim-i Vekayi'de 30 Mart 1284 günü yayımlanmıştır. Avusturyalı H. Glück, I. Dünya Savaşı içinde 1916-1917 yıllarında İstanbul'da hamamları incelediği sırada bu hamamın bir yangın geçirdiğini ve camekanın içiyle kapısı dışındaki ahşap dükkanların yandığını bildirir. O sıralarda burası askeri "tebhirhane" olarak kullanılıyordu. Bunun için iki kısım arasında kapılar açılmış ve kadınlar kısmına kazanlı bir modern ısıtma tesisatı konulmuştu . Bilinmeyen bir tarihte( 1930) hamam Vakıflar İdaresi tarafından satılmış ve özel mülkiyete geçen bu tarihi eser birkaç defa sahip değiştirmiştir. 1868'de soğukluk bölümünün bir parçası kesilen kadınlar kısmı son yıllarda değişikliğe uğrayarak önce lokanta, sonra halı satış mağazası haline getirilmiştir. Çemberlitaş Hamamı, Hamam olarak çalışmaya devam eden erkekler kısmı 1972-1973 yıllarında İlban Öz (ö 1992) tarafından büyük ölçüde tamir edilmiştir. Bunu gerçekleştiren son sahibiyle mimarın adları, kapıya inen dehlizin sağ yan duvarındaki kitabede okunmaktadır. Çemberlitaş Hamamı tamamen birbirinin benzeri ve yan yana bitişik çifte hamam olarak planlanmıştır. Erkekler kısmının girişi Vezirhanı caddesi üzerinde olup dışarıdaki zemin seviyesinin çok yükselmesi yüzünden çukurda kalmıştır. Bu cephede binaya bitişik olarak yapılan çirkin mimarili ve ahenksiz dükkanlar bu muhteşem eserin dışını bütünüyle gizler. Kadınlar kısmının girişi ise herhalde Sultan Mahmud Türbesi tarafında idi. Divanyolu'na taşan köşe kesildiğinden hamamın bu cephesi değişik bir görünüm almıştır. Kesilen kısım altta dikdörtgen, üstte yıldız biçiminde pencereli bir duvarla kapatılmıştır. Her iki kısmın soyunma yerleri, geçişi köşe trompları ile sağlanmış büyük birer kubbe ile örtülmüştür. Bu soyunma yerlerinden kadınlar kısmının 13


trompları dilimli biçimde süslenmiştir. Soyunma yeri kubbelerinin tepelerinde birer aydınlık feneri vardır. Evvelce her iki kubbede de mevcut olan bu mimari unsurdan bugün yalnız kadınlar kısmındaki durmaktadır. İnce sütunlara dayanan kemerlerin taşıdığı bir kubbecikle örtülü olan aydınlık feneri zarif biçimde bezenmiştir. Hamamın her iki kısmından üçer kubbe ile örtülü ılıklığa geçilir: bunların yanlarında bina kitlesinden taşkın olarak yapılmış helalar vardır. Fakat Çemberiitaş Hamamı'nın şüphesiz en ilgi çekici ve onu Osmanlı dönemi Türk hamam mimarisinde eşsiz kılan tarafı sıcaklık bölümlerinin planıdır. Burada hamam mimarisindeki geleneklerden bütünüyle uzaklaşılmış ve dıştan kare şeklinde olan bu mekanlar içeride on iki köşeli bir çokgene dönüşmüş olup çepeçevre on iki sütundan meydana gelen bir sütun halkası yapılmıştır. Onikigen ile dış kare arasında kalan dört köşeye büyük bir ustalıkla kubbeli halvet hücreleri yerleştirilmiştir. Baklavali başlıklı sütunların üzerinde sivri kemerler bu büyük mekanı örten kubbeyi taşımaktadır. Mermer bölmelerle ayrılan köşe halvet hücreleri ortaya birer kapı ile açılırlar. Bunların üstlerine beyitler işlenmiş, ayrıca üçgen biçimindeki alınlıkları tomurcuklarla bezenmiştir. Hamamın zengin görünümü, bu mimari unsurlardan başka sıcaklık döşemesindeki geometrik bir süsleme ile de arttırılmıştır. Mermer zemine çeşitli renklerde taşların yerleştirilmesiyle elde edilen kakma tekniğindeki tezyinatın bu derecede zengin başka bir benzeri yoktur. Yeşil taşlardan on iki kenarlı bir çerçevenin uçlarında beyaz kırmızı tomurcuklar sıralanır. Çerçevenin iç tarafında siyah- beyaz tarnurcuk dizisi çepeçevre orta bölümü sınırlar. Bu ortak kısımda siyah girift şebeke motifi içinde iç içe altı uçlu yıldızlardan meydana gelen bir süsleme görülür. Çemberlitaş Hamamı, değişik sıcaklık bölümü planı ve zevkli iç süslemesi bakımından Osmanlı dönemi Türk mimarisinin önemli bir eseri olmasına rağmen 1972-1973'teki restorasyon dışında bugüne kadar layık olduğu değere kavuşamamış, önce 1868'de bir kısmının kesilmesi, sonra etrafını saran dükkanların yapılması ve nihayet 1970'1i yıllarda kadınlar bölümünün maksat dışı kullanılması ile asli hüviyetini kısmen kaybetmiştir. Bu değerli eserin esaslı bir şekil de incelenmesi, aydınlık feneri gibi eksik unsurlarının tamamlanması ve etrafı ayıklanarak yaşatılması gerekir. sayı//50// eylül 14

ÇEMBERLİTAŞIN ÇOK ÖNEMLİ BİR DİĞER YAPISI: BASIN MÜZESİ BİNASI

Sultan Abdülmecid’in saltanatı döneminde (1839-1861), eğitim sistemini düzenleme çalışmaları çerçevesinde, bilgili ve kaliteli devlet memuru yetiştirmek hedefiyle 1846 yılında, Darülfünun (Fenler evi) adı altında bir “yüksek öğretim kurumu” açılmasına karar verilmiştir. Darülfünun’un faaliyet göstereceği binanın yapımı için, o yıllarda Ayasofya Camii restorasyonunu yapmakta olan İtalyan mimar Gaspare T. Fosatti (1809-1883) ile anlaşma yapılmıştır. Ayasofya yakınında inşa edilen Darülfünun binasının yapımı henüz tamamlanmadan, Aralık 1862’de, odalardan biri dershane olarak düzenlenmiş ve öğretime 13 Ocak 1863’te başlanmıştır. Binanın 1865 yılında Maliye Nezareti’ne tahsis edilmesiyle, dersler geçici olarak Çemberlitaş’taki Nuri Paşa Konağı’na nakledilmiştir. Aynı yıl çıkan Hocapaşa yangınında konağın yanması üzerine Darülfünun kapanmıştır. Darülfünun-i Osmani’nin (1870) öğretime başladığı ve halen Basın Müzesi olarak kullanılan bina, Safvet Paşa’nın ilk maarif nazırlığı (1868-1871) döneminde yine Çemberlitaş’ta Darülfünun için yeni bir binanın yapımına başlanmıştır. Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından 1865 yılında Neo-klasik tarzda inşa ettirilmiş olup, Maarif-i Umumiye Nezareti ve İstanbul Darülfünun hizmetlerinde kullanılmıştır. Darülfünun-i Osmanî adıyla eğitime 1869’da 450 öğrenci ile başlayan Darülfünun 20 Şubat 1870’te görkemli bir törenle resmen açılmıştır. Edebiyat, Fen ve Hukuk şubelerinden oluşan bu kurumda öğretim üç yıl olarak tasarlanmıştır. Ancak kısa süre sonra şubeler kaldırılmış, bütün öğrenciler aynı dersleri görmeye başlamış ve kurum, imkânsızlıklar sebebiyle 1873 yılında kapanmıştır. Darülfünun olarak hizmet verdiği sıralarda (1875 Yılında) Uluslararası Resim Sergisi burada açılmıştır. II. Abdülhamit döneminde sansür binası olarak kullanılmıştır. 1908 yılında Şehremaneti’ne (İstanbul Belediyesi) devredilmiştir. 1908 yılından 1983 yılına kadar Belediyenin çeşitli bölümleri bu binada hizmet vermiştir. Eminönü bölgesindeki belediye hizmetleri, hesap işleri bu binada görülürdü, Belediye hizmet binası olduğu dönemde her yıl birkaç defa binanın geniş mermer basamaklarını çok çıkmışımdır… 1983’de dönemin Belediye Başkanı Abdullah Tırtıl ve (Türkiye) Gazeteciler Cemiyeti Yönetim


Kurulu’nun (Nezih Demirkent dönemi) birlikte yaptıkları görüşme sonunda Basın Müzesi olarak hizmet vermesi kararlaştırılmıştır. 1984-1988 yılları arasında restore edilip 9 Mayıs 1988 tarihinde basın müzesi olarak hizmete açılmıştır, Müzenin açılış töreninde o yıllarda yayınladığım Tahtakale ve Beldemiz Gaziosmanpaşa gazetelerinin sahibi ve genel yayın yönetmeni olarak bulunmuştum..Açılışta İBB o dönem belediye başkanı Bedrettin Dalan ile Nezih Demirkent (Merhum Cemiyet başkanı) yapmışlardı.. Türkiye'nin tek Basın Müzesi, dünyadaki benzerlerinden daha üstün niteliklere sahiptir. Başka ülkelerdeki Basın Müzeleri ya basın teknolojisine yönelik olmakta ya da basın - yayın dünyasındaki eserleri içermektedir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi dört kattan oluşuyor, Konferans ve panel, gibi toplantılarla, çeşitli sanat çalışmaları ve değişik seminerler düzenlemesi Basın Müzesi'nin faaliyetlerinden yalnızca birkaçı. Basın Müzesi'nin salonlarında basın teknolojisinin başlangıçtan bu yana geçirdiği evrimi izlemek olasıdır. Taşbaskı örnekleri, düz baskı makinesi, rotatif tipo entertip, prova tezgahları, giyotin, eski daktilolar, teleksler, telefotolar arasında ücretsiz olarak nostaljik bir gezi yapabilirsiniz. Radiofoto ve telefoto cihazlarının ilk örnekleri ve Telex cihazları bulunmaktadır. Bunların yanında bir de 70’li yıllarda kullanılmaya başlayan dizgi makinesi sergilenmektedir. Bu katta yer alan baskı makineleri, özelliklerine göre gruplandırılarak sergilenmektedir. Müze’ye girdikten sonra karşımıza ilk olarak, 1870 yılını taşıyan bir taşbaskı ile prova tezgâhı çıkar. Bu baskı makineleri halen çalışır durumda olup şimdilik kullanılmamaktadır. Ofset odasında Alman Leipzig yapımı Spies marka bir ofset baskı makinesi ve dizgi makinesi çalışmaya hazır durumda sergilenmektedir. Tipo bölümünde tipo baskı için kullanılan tüm aletler görülebilir. İlk olarak 1892 tarihini taşıyan bir tipo baskı makinesi dikkati çeker. Hemen yanında bir Entertip dizgi makinesi vardır. Bu makine kurşundan satırlar halinde harf dökmeye yarar. Bitişiğindeki tahta harf kasası da ilgi çekici bir örnektir. Bu odada tipo baskı için hazırlanmış kurşun sayfa örnekleri de izleyicilere gösterilmektedir. Ayrıca Krause marka Alman malı bir matbaa bıçağı sergilenen makineler arasındadır. Klişehane kısmında ise

klişe yapmakta kullanılan her türlü araç ve gereç bulunmaktadır. Türkiye’nin ilk resmi ajansı olan Anadolu Ajansı’nın kuruluşundan günümüze kadar kullandığı makinelerden örnekler de bu bölümde sergilenmektedir. SERGİ SALONLARI

Altı ayrı sergi salonundan oluşan Sanat Galerisi, her 19 günde bir değişik sanatçıların resim, seramik, heykel, gravür, tezhip, minyatür, hat, ebru... vb. alanlardaki sergileriyle sanatseverlerin yoğun ilgisini çekiyor. Basın Müzesi’nin 1998 yılında yeniden düzenlenerek hizmete sunulan Kütüphane ve Dokümantasyon Merkezi, kendi alanında bir Uzmanlık Kütüphanesi özelliği taşıyor. Basın Müzesi’nin 30. yılı… Gidip görmelisiniz; basın teknolojisi ve o teknoloji ile üretilen eserleri bünyesinde barındırmasıyla dünyadaki sayılı müzeler arasında neden yer aldığını anlayabilirsiniz.. Müzede Türkiye’deki ilk basım olayı olarak bilinen 1729’da İbrahim Müteferrika’nın kurmuş olduğu matbaanın maketi ve bastığı örnekler, taşbaskı, düz baskı makinesi, rotatif, giyotin ve çeşitli dönemleri yansıtan baskı makineleri yer alıyor. Türk gazetecilik tarihinin başlangıcı olan 1828 tarihli Vakayi-i Mısriye gazetesi ile basın tarihinin ilk basamaklarını anlatan belgeler ve gazeteleri bulmanız da mümkün. İkinci Meşrutiyet’le birlikte gerçekleşen basın patlaması, Meclis’in açılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Latin harflerine geçiş ve günümüze kadarki süreci içeren belgeleri, öldürülen gazetecilerin fotoğraflarını ibretle görebilirsiniz… Kütüphanede 30 bin kitap, 1923’ten bu yana basılı, mikrofilm ve CD-DVD olarak gazete ve dergilerin koleksiyonları bulunuyor. Osmanlıca gazete ve dergi örnekleri de kütüphane koleksiyonunda yer alıyor. Müzenin atölyeleri de var. Resim, Osmanlıca ve diksiyon atölyelerinden meslektaşlarımız yararlanıyorlar, Çemberlitaş ve çevresinde tarihin ve insanların izinde olmaya devam edeceğim… BİBLİYOGRAFYA :

H. Glück. Probleme des Wölbungsbaues ·Die Bader Konstantinopels, Wien 1921, s. 53·54, 136·139, 155·156 ; Kemal Ahmet Aru. Türk Hamamları Etüdü , istanbul 1949, s. 114 ; TDV İslam Ansiklopedisi. R. Ekrem Koçu. "Çemberlitaş Hamamı", ist.A, VII, 3817·3820 ; istanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, istanbul 1983, lll, 1454. li] SEMAYİ EYİCE. Basın Müzesi web sitesi. 15


DAĞDA YÜZEN

BALIKLAR

TOROSLARIN 2500 MT. YÜKSEKLİKTEKİ YAYLALARINDA ALABALIĞIN ÇOK ÖZEL BİR CİNSİ YAŞIYOR

Burası Gevne Yaylası’dır. Ulaşım zor olduğu için her zaman ve herkesin gidemediği, adı yarı efsaneleşmiş yaylalar. Beyreli, buradaki birkaç yayla yerleşiminden biridir ve önce Hâdim’i, sonra Konya’yı, giderek Türkiye’yi insan kaynağı olarak besleyen son derece ilginç bir obadır. Sadece yazları değil, yaz ve kış oturulmaktadır. Kâmil UĞURLU

Fotoğraf: https://www.wikiloc.com/hiking-trails/beyreli-gevne-ishakli-yaylasi-camici-13494108/photo-8337094

onya’dan Hâdim’e giderken Eğiste Deresi adında büyük bir kanyonu geçmek zorunluluğu vardır. Burası Türkiye’de örneği az görülen ilginç bir coğrafi oluşumdur. Kocaman, ürkütücü bir vâdidir. Başta kamyonlar olmak üzere bütün araçlar, alacakaranlıkta homurdanarak, inleyerek, titreyerek vâdinin derinliklerine inerken bir masal devinin onları yuttuğunu sanırsınız. Bir süre sonra, duvar dikliğindeki vadi yamacının yüzeyinde sisli ışıklarıyla yukarıya tırmanan ateş böcekleri gibi yavaş ve yorgun, tekrar meydana çıkarlar. Eğiste Deresi aşıldıktan sonra çok sürmez, Kaplanlı’yı geçip antik bir ardıç ormanına ulaşılır. Gerçekten antik bir şehir kalıntısının içine dağılmış bu orman, ülkenin en zengin ardıç kaynaklarından biridir. Ardıç, bilindiği gibi korumaya alınmış bir ağaç türüdür. Özel iklim ve klima koşullarında ve doğal olarak yetişir. Laboratuar veya sera ortamlarında yetiştirmek zordur. Hâdim, Konya’nın hemen yanıbaşında ve güneyinde, Toroslarla Konya Ovası’nı buluşturan güzel bir yurt köşesidir.

sayı//50// eylül 16

Dağ coğrafyasının bütün özelliklerini taşır. En eski ve köklü ilçelerden biridir. Rahat yerleşmesine Toroslar izin vermediği için birbirine paralel iki vadinin alt ve üst düzlüklerine iki parçalı olarak yerleşmiştir. Hâdim’den sonra Sarıveliler yönüne dağ yoluna devam edenler konum olarak yüzlerini Alanya’ya çevirmiş olurlar. Döne-kıvrıla, ineçıka Toroslara tırmanıyor yol. Yol üstü seyrek yerleşimler yayla mimarisine uygun olarak, önce harçsız olarak dizilmiş, üzerine özensiz çakılmış ahşap duvarlarla inşa edilmiş. Doğaya uygun, onunla yarışmayan, çekişmeyen, çelişmeyen, kavga etmeyen munis evler bunlar. Bu yerleşmelerin sonunda ve 2500 metrelerde, artık doruklara yaklaşıldığında, bulutlara yakın, olağanüstü bir yayla ile karşılaşılıyor. Burası Gevne Yaylası’dır. Ulaşım zor olduğu için her zaman ve herkesin gidemediği, adı yarı efsaneleşmiş yaylalar. Beyreli, buradaki birkaç yayla yerleşiminden biridir ve önce Hâdim’i, sonra Konya’yı, giderek Türkiye’yi insan kaynağı olarak besleyen son derece ilginç bir obadır. Sadece yazları değil, yaz ve kış oturulmaktadır. Bir süre önce Hâdim’in ünlü ve çalışkan belediye başkanı olan mühendis Mürsel Ayrancı ile eski Başbakan Prof. Ahmet Davutoğlu Beyreli’den ülke sahnesine geçen isimler. Buralarda çevre olağanüstüdür. İkiyüz-üçyüz yaşındaki ulu sedir ağaçları, dönemeçleri dev yeniçeriler gibi tutmuşlar, insanın içine ürperti veriyorlar. Kendinden emin, gelen ziyaretçilerin gözüne bakıyorlar. Ressamların renk perspektifi olarak adlandırdıkları ve batı dillerinde kompartmantaj (compartemantage) dedikleri olayı burada, doğanın tualinde hem görüyor, hem duyumsuyorsunuz, hissediyorsunuz. Size en yakın olan aşama renkli ve pırıl pırıl, bir sonraki biraz daha pastel, daha sonraki soluk, en sondaki, ufuk çizgisinin ötesindeki katman veya aşama ise var ile yok arası bir leke olarak görülüyor ve gözleri dinlendiriyor. Bu yaylaların adlarının esatiri bir hal almasının nedeni, buradaki derelerde bulunan bir alabalık cinsidir. Sadece bu derelerde bulunur. Üzerinde kırmızı benekler bulunan sarı renkli ince pullarıyla ilginç bir türdür. Yüzgeçleri garip şekilde kahverengi ve kafaları küçük. Boyları da fazla değil. En irileri yirmi santimden biraz daha fazla. Yaydan çıkan bir ok kadar hızlı ve hareketliler. Etleri sarımtrak ve çok lezzetli. Avlanmaları zor. Ancak ağ serilerek ve geçiş yolları tutularak avlanabiliyorlar. Avlanmasındaki bu zorluk, bazen insanları yasa yolundan saptırıyor.


Buradaki insanlar anlattı. Bazen dinamitle veya benzer usullerle avlanma yapılıyormuş. Alabalıkların giderek azalmaları bundanmış. Gerçekten orada bunun izlerine rastladık. Torosların 2500 metre yüksekliğinde yüzen bu balıkların başka bir şöhretleri de ilaç gibi kullanılmaları. Romatizma ve bazı kemik rahatsızlıklarında bu balığın eti zeytinyağıyla karıştırılıp hasta bölgeye uygulanırsa iyileşme olacağına inanılıyor. Yaylanın dereleri de ilginç. Derin ve büyük vâdilerin en diplerinde, birbirlerine bağlı havuzlardan ve onları bağlayan sığ kanallardan oluşuyor. Suları soğuk, berrak ve lezzetli. Görüntüleri olağanüstü güzel. Belki yataklarında gizli minerallerden aldıkları türkuaz rengi, onları yüksekten seyrederken veya fotoğraflarını çekerken hissediliyor. Günün her saatinde güneşin aldığı pozisyona göre renkten rengi giriyorlar. Ve her tepenin ardında insanlara farklı renklerde göz kırpıyorlar. Fransız empresyonistlerini tanıyan ve seven kişiler, sanıyoruz ki burada üç boyutlu olarak yaşayacaklardır. Koca kayaların vâdiye ayna verdiği ve pürüzsüz bir duvar gibi dikildiği yüzeylerde, aynaların göğüslerinde incirler yetişmiş ve meyve vermişler. Topraksız yetişen ağaç insanı nasıl etkilerse öyle etkileniyorsunuz. Marangoz Usta ve kalfası ile elimize bir ağ aldık ve gün batımına yakın, Göksu’nun kollarından birinin doğduğu kaynağa doğru yürüdük. Önümüz sıra yürüyen yorgun güneşi izledik ve onun dağın ardına aşıp dinlenmeye vardığı saatlerde göletlere ağımızı serdik. Ertesi günü ustayla gittik ağları toplamaya. Fazla değil, tadımlık miktarda balık takılmış kısmetimize. Onları derledik ve obaya döndük. Dirilikleri, renkleri, boyutları ve yapıları farklı bu harika yaratığı uzun süre seyrettik. Sonunda, elbette yedik. Tek kelimeyle olağanüstü bir tad… Konuk edildiğimiz ev bir yayla evi. Konuşlandırılması bu kadar güzel olabilir bir yayla meskeninin. Tahta merdivenle atölyenin üstündeki tahta boşa çıkılıyor. Ahşap çakma bir balkon ve karşıda Orta Anadolu’nun en gürbüz çamlarının bulunduğu dimdik bir yamaç. Güneşin çam doku üzerinde gezinişi bir senfoni konusu olabilecek güzellikte ve gizemde. Bu yoğun yeşil dokunun ardında Alanya’nın yayla evleri tek-tük görülüyor. Vâdinin büküldüğü yer Torosların en yüksek yeridir ve orada Beyreli yaylasının yaylası vardır. Yaylanın yaylası olur mu? Olur. Beyreli artık yaylalıktan çıkmış, obalıktan köylüğe terfi etmiş gibi. Bu

yüzden ayrıca yaylaya gerek duymuş insanlar ve daha yükseklere tırmanmışlar, yaz yerleşimlerini oralarda kurmuşlar. Dünyanın dışında bir yer izlenimi veren Gevne’de her şey farklıdır. Hatta bâzı kabuller bile. İnsanlar verdikleri sözleri tutuyorlar, konuklarına kendi ailelerinin bir bireyiymiş gibi davranıyorlar, meselelerini dürüstlükle ortaya koyuyorlar ve tartışıyorlar. Kavga, nizâ, anlaşmazlık, hele sonu kötü biten hiçbir olayları yok. Bu arada, köy yerleşiminin nerdeyse bir fersah dışında, dağ başında yapayalnız bir ev dikkatimizi çekti. Korku filmlerindeki şatolar gibi. Patika bir yol ile ulaşılıyor eve. Yine ahşap bir merdivenle üst kata çıkılıyor. Alttaki kat işlik, yani atölye. Sağda-solda yontulmuş şimşir dalları ve ucu bükülmüş ham bastonlar görülüyor. Kara Ahmat burada yalnız yaşıyor. Esmer, kısa boylu, zayıf ve güleç bir adam. Bir usta. Elinde bir tek keserle kaşık yontuyor, kaşık çıkarıyor ve baston yapıyor veya onu söylediği gibi âsâ büküyor. Yaptığı iş tamamen Hazreti Ahmet Yesevî’nin yaptığı işe denk. Geçimini böyle sağlıyor. Bir odun parçasını alıp keserle yontmaya başlıyor. Kendine göre ölçüleri ve yöntemleri var. Bir heykeltıraş ciddiyeti ve özeniyle çalışıyor, çalışırken konuşmuyor ve söyleneni duymuyor. Bütün hücrelerini işine yönlendirmiş gibi bir hâl içinde. Daha sonra ortaya torna başarısında bir el emeği çıkıyor ki, sanat eseri değerinde. Tarlası, sığırı-sıpası olmayan Kara Ahmat’ın geçimini sağlayan bütün işi bu. Bir de baston yapıyor. Bastonları ısıtarak eğiyor ve bağlıyor. Hz. Musa asasını böyle yapmış. İkibin yıl sonra Kara Ahmat aynı yöntemi uyguluyor. Dağ başında, kışın kurtlarla, yazın ise bülbüller ve saka sesleriyle, ibibik kuşlarıyla yaşıyor. Ekmeğini sağlaması tam bir mucize. Kara Ahmat’ın ustalığı kadar ünlü bir özelliği de inadıdır. O havalide darbımesel olmuş: “İnadım inat, adım Kara Ahmat.” Hanımıyla sekiz yıldır ayrı yaşıyorlar. Ama boşanmış değiller. Ahmat Efendi bu evde oturmakta inat edince hanım buna karşı çıkmış. O başka yerde yaşamaya, Ahmat da burada direnmeye sekiz yıldır devam ediyorlar.

Önümüz sıra yürüyen yorgun güneşi izledik ve onun dağın ardına aşıp dinlenmeye vardığı saatlerde göletlere ağımızı serdik.

Gevne’yi özel bir programla gezmelisiniz. Uzmanlar yayla mimarisinin boyutlarını tartışadursunlar, burada olay boyut kazanmış olarak duruyor ve içinde yaşanıyor. Yaylada, bir yayla evinin “tahtaboş”unda yıldızlarla beraber uyumak insanı her gün için on yıl gençleştiriyor. İsbatı orda, Gevne’de. Gidip bakın. 17


HOLLYWOOD

PENTAGON’DAN

DAHA GÜÇLÜDÜR Pentagon’un ordularıyla hiçbir ülkeye taşıyamadığı Amerika’nın tüketim kültürünü, Hollywood hiçbir engelle karşılaşmadan, bütün ülkelere taşımaktadır. Gelişmiş silahlarla donatılmış ordularının başaramadığını, Hollywood’un sinema dünyası başarmaktadır. Prof.Dr. E. Nazif GÜRDOĞAN*

os Angeles Amerika’nın Pasifik kıyısında Amerikan rüyalarının görüldüğü, bir yanında Hollywood’u bir yanında Disnayland’iyle, dünyanın hayal üretim merkezi olan sinema yıldızları kentidir. Los Angeles’ta insanların rüya görme yeteneklerine, bilgi kazanma yeteneklerinden çok daha büyük önem verilmektedir. Çoğunluğunu Güney Amerika ve Asya kökenlilerin oluşturduğu on milyonu aşan nüfusuyla, Los Angeles dünyadaki pek çok ülkeden daha büyük bir eğlence ülkesidir. Her renk, dil ve dinden insanların bir araya geldiği Pasfik kenti Los Angeles’ta, hayal kurmak ve rüya göstermekten daha önemli iş yoktur. Los Angeles büyük bir büyük kent olmaktan daha çok irili ufaklı yerleşim yerlerinin karayolları ağıyla birbirine bağlandığı bir küçük kentler yumağıdır. Los Angeles’ta onlarca karayolunun kesiştiği kavşak noktaları, gece gündüz yirmi dört saat yanan sönen trafik lambalarıyla, Amerikalıların en çok övündükleri kentlerinin başında gelmektedir. Caddelerini insanlardan daha çok arabaların doldurduğu kent, bütün dünyada örnek gösterilen ve örnek kentlerden biridir. Kat kat köprülerle birbirine bağlanan, milyonlarca aracın doldurduğu yollarda, ara caddelere sapmadan bütün Los Angeles dolaşılmaktadır. Los Angeles’ı dünyada “Yıldızlar Kenti” yapan, sinema dünyasının başkenti Hollywood’tur. Hollywood Los Angeles’i oluşturan yerleşim merkezlerinin başında gelmektedir. Eteklerine kurulduğu tepeye beyaz büyük harflerle yazılan büyük Hollywood yazısı, Los Angeles’a gelen herkesin ilgisini çeken simgesidir. Bunun için, dünyada en çok resmi çekilen açık hava tanıtım mecrası olmuştur. Hollywood’ta ilk sinema filmi 1911’de bir garajda çekilmiştir. Film ve müzik stüdyoları, bulvarları, alışveriş merkezleri ve yıldızlarıyla, Hollywood Amerika’nın bütün dünyaya, tüketim kültürünü pazarladığı hayal ve rüya üretim merkezidir.

*T.C.Maltepe Üniversitesi

sayı//50// eylül 18

Pentagon’un ordularıyla hiçbir ülkeye taşıyamadığı Amerika’nın tüketim kültürünü, Hollywood hiçbir engelle karşılaşmadan, bütün ülkelere taşımaktadır. Gelişmiş silahlarla donatılmış ordularının başaramadığını, Hollywood’un sinema dünyası başarmaktadır. Dünyada hiçbir güç, Amerikan’nın gösteriş harcamalarına dayanan tüketim kültürünü bütün dünyaya ihraç etmekte Hollywood kadar


etkili ve başarılı olmamıştır. Hollywood’un bağımlılığa yol açan televizyon dizileri, Alvin Toffler’in kavramlaştırmasıyla, Amerika’nın “Tüket At” kültürünü, bir bulaşıcı hastalık gibi bütün dünyaya yaymaktadır. Dünyanın önde gelen sosyal bilimcilerinden, Pakistanlı Ekber Ahmed, kitaplarında Hindistan ve Pakistan’ın en ulaşılmaz, bütün dünyadan soyutlanmış, elektriğin bile gitmediği bölgelerde, ekonomik gücü yetenlerin, pillerle çalışan, televizyon almak için nasıl yarıştıklarını anlatmaktadır. Sosyolog Antony Giddens de Afrika’nın “kuş uçmaz” ve “kervan geçmez” yerlerine bile, Hollywood yapımı filmlerin kolaylıkla ulaştığını anlatmaktadır. Doğu ve Batı dünyasını, çok yakından tanıyan Ahmed, hiçbir sınır, hiçbir değer tanımayan kitle iletişim araçlarını, Bağdat’ı yakıp yıkan Moğollardan çok daha tehlikeli bulmaktadır. Batı dünyasının kültür ihraç eden televizyon dizileri, dünyanın her yerinde bir mıknatıs gibi, insanları ekran başına çekmektedir. Hollywood’un girişimcileri, sanatçıları, yazarları, oyuncuları, yönetmenleri, filmleri, müzikleri, görüntüleri ve senaryolarıyla, bütün dünyada fırtınalar estirmektedir. Hollywood Batı’nın yaşama biçimini olduğu kadar düşünce biçimini de, bütün dünyaya pazarlamaktadır. Kültür ihraç etmede Amerika’nın hiçbir kurum ve kuruluşu Hollywood ile yarışamaz. West Point Amerika’nın silahlı güçlerinin, Hollywood da silahsız güçlerinin harp akademisidir. Kaliforniya dünyada San Fransisco’daki Silikon Vadisi’nde üretilen akıllı telefonlardan daha çok, Hollywood’da üretilen Amerikan hayalleri ve Amerikan masallarıyla tanınmaktadır. Amerikalılar eğitim ve sağlık yanında, eğlenceyi ve hayali de ticarileştirmişlerdir. Sinema ve eğlence dünyası, dünyanın hiçbir yerinde Amerika’da olduğu kadar bir hayal, bir masal üretme sanayisine dönüştürülmemiştir. Amerika’da her şeyin tek ölçüsü dolardır, dolar kazandırmayan hiçbir düşünce ve eyleme yer yoktur. Hollywood da başarılı olmak için, durmadan yeni rüyalar, yeni masallar üretmektedir. Hollywood’un elinde sinema ve eğlence dünyasının masalları kitlelerin afyonu haline gelmiştir. Hollywood sanki gerçekmiş gibi, her yıl ürettiği binlerce masalıyla dünya pazarlarında başköşeyi tutmaktadır. Hollywood

bütün dünya için, bir rüya, bir hayal, bir masal ülkesidir. Dünyada bütün insanlar Hollywood masallarının bağımlısıdır. Hoolywood da durmadan yeni masal kahramanları hayal ederek, masal sevdalısı insanların gönlünde uyuyan çılgın “Rambo” ları uyandırmaktadır. Hollywood’un film stüdyolarında insanların masal tutkunluklarından yararlanılarak, bütün dünyaya akıl almaz masal kahramanları kazandırılmaktadır. Amerika’nın gösteriş harcamalarıyla sürekli yenilenen, durmadan yeni boyutlar kazanan, tüketim kültürünün bütün dünyayı işgal etmesinde Hollwood’un görünmeyen silahları, Pentagon’un görünen silahlarından her zaman daha etkili ve daha güçlü olmuştur. Hollywood bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, en son verilerine dayanarak, hazırlayıp pazarladığı masal ürünleriyle, Japonya’dan Arjantin’e kadar bütün dünyayı büyülemektedir. En kapalı, en dayatmacı yönetimler bile, Amerikan’ın Hollywood masallarıyla beslenen tüketim kültürünün, yolunu kesmekte ve büyüsünü bozmakta başarısızlığa uğramaktadır. Sunset Bulvarı’nın iki yakasında kaldırımların üzerinde, bütün dünyada milyonlarca izleyicileri olan, Hollywood’un ünlü sinema ve televizyon yıldızlarının isimlerinin yazıldığı kaldırımları dolaşanlar, yenidünyanın fatihleriyle tanışmaktadır. Sağlı sollu kilometrelerce uzanan bulvarda, Hollywood oyuncularının arasında insanlar masal dünyasında dolaşır gibi dolaşmaktadır. Romalılardan bu yana, tarihin hiçbir döneminde kitleleri etkilemede,eğlence ve masal kültürü, dünyanın hiçbir yerinde Hollywood’da olduğu kadar başarılı bir biçimde değerlendirilmemiştir. Tarihte hiçbir güç, kutsal değerleri, seküler Batı dünyasının tüketim kültürü kadar tehdit etmemiştir. Dünyada gelmiş geçmiş en büyük ordu Amerikan ordusudur. Böylesine güçlü bir orduyla işgal edilemeyen ülkeler, Amerika’nın televizyon dizileri ve sinema filmleriyle işgal edilmektedir. Bütün dünya ırkları, renkler ve dinleri ne olursa olsun, büyülenmiş gibi, Hollywood’un bağımlılık yapan televizyon dizilerini, kesintisiz yedi gün yirmi dört saat hareketli müzik yayını yapan kanallarını izlemektedir. Amerika’nın Hollywood’tan ihraç ettiği masal dünyası, bütün dünyanın aklını başından almaktadır. 19


GHENT

KANALLAR ŞEHRİ

Ghent, Yerli halk Felemenkçe (Hollanda dili) konuşuyor, ancak Fransızca, Almanca, İngilizce ve hatta yerine göre Türkçe anlaşabileceğiniz kişiler bile rastlayabilir. Ortaçağda Avrupa’nın sayılı şehirlerinden biri olduğu biliniyor. Ali KURT

ir toplantıya katılmak üzere mayıs ayında Belçika’nın Ghent şehrine gittik. Oraya uçak seferi olmadığından İstanbul üzerinden Brüksel havaalanına indik ve bir minibüsle Ghent’e ulaştık. Belçika’nın Kuzeybatısında, Hollanda’ya yakın Flaman bölgesinde yer alan, 50.000’i üniversite öğrencisi, 300.000 nüfuslu bir şehir Ghent. Yerli halk Felemenkçe (Hollanda dili) konuşuyor, ancak Fransızca, Almanca, İngilizce ve hatta yerine göre Türkçe anlaşabileceğiniz kişiler bile rastlayabilir. Ortaçağda Avrupa’nın sayılı şehirlerinden biri olduğu biliniyor. Schelde ve Lys nehirlerinin birleşme yerinde, kanallar ve su yollarıyla Kuzey denizine bağlanması önemli ticaret merkezi olmasını sağlamış. Bu sayede gemilerle yapılan deniz ticareti gelişmiş. Günümüzde de kanallar önemli. çevrelerinde kalkanlı evler, söğüt ağaçları ve türlü çeşitli kuşlar mevcut. Ortaçağda taşan ırmaklar sayesinde koyunculuk ve yüncülük ilerlemiş, bölge tekstille kalkınmış. Kuleler şehri adıyla da bilinen şehirde bunlardan üç tanesi önemli. Ayrıca Ortaçağdan kalma görünümde bazı binalar mevcut. Daha fazlası ise eski görünümü verilerek inşa edilen yeni yapılar. Düz bir şehir. Brüksel gibi, bisikletler bol miktarda. Her yaşta insan, günlük işlerini bisikletle hallediyor. Birçok çikolata dükkânı, yüzlerce çeşit birası, hardal ve vaflesi meşhur. Yemeklerde patates çok kullanılıyor. Ayrıca farklı renk ve biçimlerde hiç görmediğimiz meyveler de var. Meraklıların bira yapımını görebildiği küçük imalathaneler varmış, ancak görmedik. Bu şehir gastronomi (yemek) merkezi olarak da biliniyor. Değişik yemeklerin yapıldığı birçok lokanta var. Buraya özel olduğu ve menekşeden yapıldığı söylenilen kubordin adlı tatlılar sokakta da satılıyor. Dışı sert, içi yumuşak. Ayrıca, farklı görünümlerde, yenilebilir çiçekler de var. Kiliseler çok sayıda ve yüksek yapılar. Manastırlar var. 1300 yıllarından kalma bir Dominiken manastırına ait hastane yapısı gördük, üniversitenin kültür merkezi olarak kullanılıyor. Üniversitesi sadece öğrenci sayısı değil, bilime katkı merkezi olarak da önemli, şehre yayılmış, birkaç yerde yerleşkesi var. Türkiye Sokağı’nı görmek şaşırtıcıydı; Klein Turkjije buraya Orta Doğudan dönen haçlı askerlerinin verdiği ad ve zemini taşla kaplanan ilk yol burası olmuş. İlginç bir sokak, Werregaren ya da Graffiti Sokağı. İki cadde arasında uzanan dar bir yol. Buraya açılan birkaç ev kapısı var. Duvarları baştan

sayı//50// eylül 20


sona rengarenk graffiti çizimleriyle dolmuş. Canı isteyen bulduğu yere resim çizebiliyor. Osmanlı’yı uğraştıran Şarlken, 1500 yılında Ghent’te doğmuş. Doğduğu ev ve sarayı bugüne kalmamış fakat adının verildiği bir cadde mevcut. Kanala yakın, Prinsenhof Sokağında bir evin cephesinde Şarlken dahil meşhur kralların portreleri bulunuyor. Şehrin tarihi merkezi yarım günde rahatça yaya olarak gezilebiliyor. Teknelerle kanal turu yapılabilir veya fayton kullanılabilir. Paytoncuların bazıları kadın. Lys nehri üzerinde bulunan Sen Michael Köprüsü önemli. Buradan bakarak kanalın her iki yakası yani Graslei (baharatlı) ve Korenlei (tohumlu) kıyıları, yani kanalın her iki tarafında yer alan eski liman görülebilir (Resim 2). Tarihi giysiler ve malzemeler kullanılarak tarihi bir film çekiliyordu. Köylü kılıklı oyuncular ellerinde eski dönem silahlarıyla hücum ediyorlardı. Bir akşam vakti kilisenin yanında, köprüye yakın kafede oturduk. Karşıda yeni evlenen bir Japon çift ve onları filme alan birkaç kamera vardı. Köprüden bakıldığında tarihi şehrin merkezi, Korenmarkt (buğday meydanı) ve ötede şehrin üç kulesi peşpeşe görünüyordu; Sen Bavo Katedrali, Belfry ve Sen Nikolas Kilisesi. Yüksek kuleler eski dönemde yangın ve düşman saldırısına gözetleme görevi yaptığı gibi şehrin statüsünü belirlerlermiş ve bağımsızlık sembolüymüşler. Çıkmadık fakat, 91 metre yüksekliğindeki Belfry Kulesinde şehrin sembolü olan ve 1377’de koruyucu olarak yerleştirilen ejder heykeli de bulunuyormuş. Burada bulunan 53 çan belli bir ahenkle çalarmış ve carillon adlı çan melodisi ve aleti bundan kaynaklanmış. Bu alet en az 23 adet kupa benzeri bronz çandan oluşur. Melodi ürettiği gibi akora da yarar. Van Eyck kardeşlerin heykeli 1913’de, Dünya Sergisi için yapılmış. Bu iki kardeşin yaptıkları, zaman içinde birkaç kere çalınan Mistik Koyuna Tapınma (Ghent Altar Panosu) adlı tablo ve ayrıca Rubbens’e ait bir resim St Bavo kilisesinde sergileniyor. Vaktimiz olmadığından (gündüzleri kursa devam ediyorduk) müze ve kiliseleri gezemedik. Meydanda 52 metrelik saat kulesiyle postane binası, kilise, birçok kafeterya, birahane ve eski görünümlü evler vardı. Geniş olduğundan festival ve faaliyetler Korenmarkt’ta yapılıyormuş. Kanal kenarında yürürken iki nehrin kavuştuğu yerde karşımıza şato gibi bir bina çıkıyor. Burası Gravensteen, 1911 Dünya Sergisi için yeniden inşa edilen, Orta Çağda var olan bölge kontunun şatosu. Söylendiğine göre

onikinci yüzyılda İkinci Haçlı Seferine katılan Birinci Filip, Orta Doğuda gördüğü kaleleri beğenip onlar gibi bir şato inşa ettirmiş. Halen müze olarak kullanılıyor. Bir salon kontların Haçlı Seferlerinden beri kullandıkları eşyalara ayrılmış. İçeride giyotin, zırh ve bir de işkence aletleri müzesi varmış. Romantizm duygusu yüksek olan bazı kişiler bu işkence aletlerinin yanında evlenme teklif ederlermiş (!). Bu tür müzelerde hep benzer aletler bulunduğundan gezmek istemedik. Şatoda Belçika, Flaman Bölgesi ve Ghent bayrakları asılı. Aljin Evi, şehir halkının yirminci yüzyıldaki yaşayışını sergiliyor. Karşısında 5 metre uzunlukta, 12.5 ton ağırlığında Orta Çağdan kalma, takma adı “Kötü Kadın” olan bir top görünüyor. 1833’de kurulan Şehir Müzesinde şehre ait pek çok şey yer alıyor. Eski bir manastırda yer alıyor ve heykeller, fresk, etnografik malzeme… görülebilir. Şehirde ayrıca Sanayi ve Tekstil Müzesi, modern sanatlar müzesi de mevcut. Kent müzesi olmazsa olmazdı! Ghent Tasarım Müzesi, sokak arasında iki katlı bir bina. Düşünülmesi güç koltuklar, bisikletler vs sergileniyor. Tiyatro ve opera binaları yanyana. Tarihi bir konakta konservatuar yer alıyor. Cuma günleri şehrin pazarının kurulduğu Vrijdag Markt’a, kaldığımız otele yakın olmasına rağmen biz o gün gidemedik. Şehirdeki Türklerin genellikle pazar yerine geldikleri söylendi. Meydanın bir yanında yüz yıl önce hastane olarak inşa edilen Sosyalist Birlik Binası yer alıyor. Ortada Fransızlarla mücadele eden, şehrin kurtarıcısı, “Ghent’in Bilgesi” Artevelde’nin parmağı ile İngiltere’yı gösterdiği bir heykeli bulunuyor (Resim 4). Kendisi 1345’te öldürülmüş, fakat halkın sevgisi devam ediyor. Şehirde birçok heykel bulunuyor. Bunlardan biri de Brüksel’deki adaşına benzeyen İşeyen Çocuk Heykeli. Sokağa işemenin cezası 120 euro! Pek çok müzik grubu konser veriyor. Şehrin aydınlatılması özenilerek yapılmış, gece görünümü çok hoş. Bir bina var, Sint Veerleplein, her bebek doğduğunda ışıkları biraz azaltılıp tekrar normale dönüyor. Kısaca, Ghent’te sanayi, ticaret, yüksek öğrenim, turizm, sanat ve eğlence paralel yürüyor. Biri diğerine tercih edilmemiş. Gündüzlerimiz toplantıda, akşamlar ise şehri gezerek geçti. Geri dönüş gene Brüksel üzerindendi. Hafta sonu tatili olduğundan yollar çok kalabalıktı. Bekleyerek duraklayarak yavaş bir gidişle uçağa ancak kavuştuk. 21


YİTİK COĞRAFYANIN ŞEHİRLERİ

BELGRAD VE NİŞ Belgrad'ın fethi, Kanûnî Sultan Süleyman'ın ilk fethidir. Belgrad, bundan sonraki yıllarda Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya açılan en büyük kapısı olmuş.Bu tarihten sonra Belgrad, Osmanlı'nın Balkanlar ve Orta Avrupa'daki en önemli üslerinden birisi olmuş ve sancak merkezi hâline gelmiş. Şehir, Osmanlı kültürü ve Türkİslâm medeniyetinin bütün özelliklerini taşımaya başlamış. Hüseyin YÜRÜK

elgrad, 1456 Temmuz’unda Fatih Sultan Mehmet tarafından kuşatılmış, bu kuşatma sırasında Sultan yaralandığından muhasaraya son verilmişti. Belgrad, bu kuşatmadan yaklaşık 75 yıl sonra, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, bir kadir gecesinde 29 Mayıs 1521 tarihinde Sadrazam Piri Mehmet Paşa tarafından bir ay süren bir kuşatmanın ardından fethedilmiş. Belgrad'ın fethi, Kanûnî Sultan Süleyman'ın ilk fethidir. Belgrad, bundan sonraki yıllarda Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya açılan en büyük kapısı olmuş. Bu tarihten sonra Belgrad, Osmanlı'nın Balkanlar ve Orta Avrupa'daki en önemli üslerinden birisi olmuş ve sancak merkezi hâline gelmiş. Şehir, Osmanlı kültürü ve Türk-İslâm medeniyetinin bütün özelliklerini taşımaya başlamış. Camiler, medreseler, köprüler, imaretler ile tam bir Türk-İslâm şehri hüviyetine bürünmüş. Bu sefer sonunda İstanbul'a gönderilen bazı Belgradlılar ise kurulan Belgrad köyüne yerleştirilmiş. 2. Viyana bozgununun akabinde başlayan yenilgiler ve toprak kayıpları, Belgrad ve çevresinin de düşman eline geçmesine sebep oldu. Bu sırada Sultan 4. Mehmed tahttan indirilmiş, yerine kardeşi 2. Süleyman tahta çıkmıştı. Alman orduları 1688 Eylül başlarında şehri tam muhasaraya aldı. Serdar Sofya'ya çekildi, 29 gün süren muhasara neticesinde kale düştü. Tahliye edilemeyen bütün ahali ve garnizon kılıçtan geçirildi. Yüzden fazla cami ya yıkıldı veya kiliseye çevrildi. Belgrad, Türkİslâm şehri hüviyetini kaybetmeye başladı. Bu tarihten sonra Belgrad ve çevresinde Sırp nüfus gittikçe artmaya başladı. Avusturya 1787-1791 Avusturya-Osmanlı savaşında Belgrad'ı yapılan antlaşma neticesi şehri Osmanlı İmparatorluğu'na teslim etmek zorunda kaldı ve bir daha Belgrad'ı geri alamadı. Belgrad 1815 Sırp isyanına kadar doğrudan doğruya Osmanlı İmparatorluğu elinde kaldı.1815'de Osmanlı'ya bağlı özerk Sırbistan'ın şehri oldu;1878 Berlin antlaşması ile Sırbistan bağımsız devlet olunca Belgrad da resmi olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıktı. (fors.net) Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin “Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri” isimli çalışmasına

sayı//50// eylül 22


göre; Osmanlı Döneminde Belgrad’daki 250 cami, 9 medrese, 10 mektep, 17 tekke, 3 imaret, 14 han, 11 hamam, 3 saat kulesi, 38 sebil ve 10 türbeden günümüze 1 camii, 2 türbe, 1 çeşme ve 1 konak kalmış. Bizi barbarlıkla suçlayan Avrupalıları ikna etmek için belge aramaya ve uzun uzadıya tartışmaya gerek yok. Şu paragraf biraz vicdanı kalmış bir insan için bile gelinen noktayı göstermesi bakımından manidar. Belgrad, Sava ve Tuna Nehirlerinin birleştiği bölgede kurulmuş bir şehir. Tuna Nehri’nin bizim fikir ve gönül dünyamızda özel bir yeri her zaman oldu. Bu yüzden Yahya Kemal “Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna’dır, Dağ varsa Balkan’dır” demiş. (Dursun,2003:199) A. Haluk Dursun da Tuna’yı şöyle anlatıyor: Tuna, Avrupa'da batıdan doğuya doğru akan tek nehir.. Almanya'nın güneyinde Donaueschingen'den Karadeniz kıyılarına kadar 2840 km'lik bir yol takip eder. Almanya, Avusturya, Macaristan, Slovakya, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna'dan olmak üzere tam dokuz ülkeden geçer. Tuna'nın şu anda Türkiye sınırları dışında olması bizim ona kayıtsız kalmamızı gerektirmiyor. Tuna, Türk’ün yüzlerce yıllık mazisi, kültürel ve mimarî mirası olan bir su.(Dursun,2003:202) SIRBİSTAN’IN BAŞKENTİ BELGRAD

Sultan 3.Murat’tan itibaren Balkan topraklarında yaşanan fetihleri anlatan Peçevi Tarihinde (1572 – 1650), Begrad’tan sıkça bahsedilir. Bizzat o dönemde yaşayan ve Balkanlardaki seferlere katılan Peçevi İbrahim Efendi, Beldrad’tan

konum olarak bugün bizim Edirne’den veya Erzurum’dan bahsettiğimiz gibi bahseder. Şehir, Osmanlı egemenliğine girdikten sonra, Avrupa'ya düzenlenen akınlarda bir üs görevi gördü ve "Dârü'l-cihad" adıyla anılmaya başlandı. Belgrad, o günlerde Balkan topraklarında yapılacak saldırıların ilk lojistik üssü olduğu kadar dağılan ya da bozulan askerlerin sığınacağı güvenli bir limandı. Belgrad, o kadar güvenli ve bize ait bir şehirdir o günlerde… O kadar ki Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar’da vefat edince Bir karışıklık çıkmasın diye ölümünü askerden gizlemişler. Ancak Belgrat’a gelince ‘Artık İstanbul’a çok yaklaştık.Vefatı gizlemeye gerek kalmadı’ diyerek Sultanın ölümünü askere duyurmuşlar. Belgrat işte bir zamanlar bize bu kadar yakınmış. 2.Viyana kuşatmasını başaramayınca Sadrazam Kara Mustafa Paşa Belgrad Kalesi’ne çekilmişti. Sultan IV. Mehmet bir hatt-ı şerifle kapıcılar kahyasını Belgrad'a göndererek O’ndan sadaret mührünü aldıktan sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı idam ettirmişti. 1970’li yıllarda Belgrad’ı ziyaret eden yazar Samiha Ayverdi Belgrad’dan hüzünle bahseder: Sokullu Kervansarayı, altlı üstlü yüz altmış odası bulunan ocaklı, develikli, ahırlı ve kale misali demir kapılı bir kargir binadır ki her gece kapıcıları ve bekçileri davul çalarak kapılarını örterlermiş. Kapısının üstünde: "Bu kervansaraya konan oldu hep revan" yazısı da tarihidir. Orta Hamam, Süleyman Han Hamamı,Bayram Bey hamamı, Çukur hamam, Çinili Hamamından gayrı iki yüze 23


yakın hanedan sarayının her birinde, temizliği imanın yanına koymuş bir cemiyetin suya olan aşkını gösteren harikulade zarif ve sanatlı hamamlar da vardı. Şehrin refahını artırmaya tesir eden sebeplerin başında, bir ticaret merkezi olmasından başka transit ticaretin geçiş güzergahı oluşunun da tesirini görmek lazımdır. Mısır,Şam, Trablus, Beyrut, İzmir gibi imparatorluğun her tarafından gelen ve her tarafına giden ticaret kervanları, burada bağlanırdı. Yine buradan Avusturya, Macaristan, Polonya, Venedik ve İsveç’e geçerek hareketli ve bereketli bir ticaretle şehrin yüzünü güldürürdü. (Ayverdi,2014:24-25) Şehri ziyaret den bir başka yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı’dır. Şehri 2009 yılında ziyaret eden Ortaylı, duygularını şöyle dile getirir: Bugün Yugoslavya yok ve onun kalan son parçası Sırbistan’ı tam 37 yıl sonra, 2009’da yeniden gördüm. Şehrin ortasında NATO’nun bombaladığı Savunma ve İçişleri bakanlıklarının kalıntısı duruyor. (Ortaylı,2013:135) Ortaylı şöyle devam ediyor:Tuna kaleleri coğrafi konumu, mimari güzellikleriyle gezip görmeye değer ve her kalenin etrafında Osmanlı Balkanlarının trajik bir sahifesi yatıyor. Tuna kalelerini övünmek için değil ama tarihi anlamak için görmek gerekir. Tuna nehri çağdaş Türk tarihinin akıp geçtiği önemli bir podyumdur. (Ortaylı,2013:139) Bu gün itibarıyla şehirde kalan son Osmanlı yadigarlarından bir kaçı olan olan Bayraklı Camii, Kalemeydan (Belgrad Kalesi), Damat Ali Paşa Türbesi, Şeyh Mustafa Türbesi şehrin gezip görmeye değer yerleri olarak sıralanabilir. NİŞ:Coğrafya ve Tarihçe

Sırbistan’ın ikinci büyük şehri ve ülkenin güney ve güneydoğusundaki en büyük şehir olup ana endüstri ve iletişim merkezidir.Niş ovası’nın güneydoğu kenarında kuruludur.1386’da başlayıp 1878’e kadar kesintilerle devam eden Osmanlı idaresi altında stratejik öneme sahip İslâmî bir merkez özelliği kazanmıştır. XVIII ve XIX. yüzyıllarda Osmanlılar’ın Balkanlar’daki en büyük ve en güçlü kalelerinden biri konumunda olup bugün çeşitli yıkım ve sürgünlere rağmen İslâmî izlerini tamamıyla kaybetmemiş bir şehir durumundadır. I. Murad kumandasındaki Osmanlı ordusu 1386 yılında yirmi beş gün süren ağır bir kuşatmanın ardından şehri ele geçirdi ve burada ilk camiyi inşa ettirdi. 1498 yılı tahrir defteri, 167’si (% 60) müslüman olmak üzere sayı//50// eylül 24

279 hâneli (yaklaşık 1400-1500 kişi) Niş’i Semendire sancağının ikinci büyük yerleşim yeri olarak gösterir. XVI. yüzyılda Niş önemli bir şehir hüviyeti kazandı. İstanbul’a giden yol üzerinde bulunduğundan pek çok Batılı seyyah ve gözlemci buradan geçerken şehrin tavsifini yapmıştır. 1580’de Venedikli Paolo Contarini, “Nissa” diye kaydettiği Niş’i Türkler’in ve az sayıda hıristiyanın yaşadığı, çatısı tahta kiremitle kaplı evlerin bulunduğu, çok sayıda cami ve nehir boyunca uzanan yaklaşık 1500 evin yer aldığı bir kale-şehir şeklinde anar. 1587’de Reinhold Lubenau eski Naissa şehrinin muhteşem kalıntılarından bahseder ve birinde iki güzel türbenin bulunduğu toplam beş adet “iyi yapılmış” cami ile herkesin bedava kalabildiği, kendilerinin de konakladığı çok güzel bir imaret olduğunu yazar. Adam Wenner ise (1616) şehrin etkileyici ve verimli bir ova içinde kurulmuş olduğundan, birçok cami, bir imaret, bir kervansaray ve birkaç hamamın bulunduğundan söz eder. Adı geçen kurşun kaplı ve kubbeli camilerden bugün sadece, 1521-1523 tarihlerinde Semendire sancak beyi olarak görev yapan Malkoçoğlu Bâlî’ninki ayakta kalmıştır. Farklı seyyahların sözünü ettiği bu cami, han, imaret, hamam ve türbeler, Yahyâpaşaoğlu Mehmed Bey’in oğlu olan Derviş Bey tarafından yapılmıştır.(Kiel,2007:148) Osmanlılar zamanındaki haliyle Niş şehrinin en ayrıntılı tasvirini burayı 1660 yılında ziyaret eden Evliya Çelebi verir. O tarihte şehirde pek çok bakımlı konağın yanı sıra fakir yerleşimlerini de içeren toplam 2060 ev bulunuyordu.Evliya Çelebi Niş’in camilerinden, bilhassa çarşının ortasında bulunan ve sade bir mimarisi olan I. Murad Camii ile Muslı Efendi ve Hüseyin Kethüdâ camilerinden bahseder. Ayrıca yirmi iki sıbyan mektebinin bulunduğu şehrin köprü başında yer alan Bektaşî Tekkesi ile Zâhide Bacı ve Haydar Kethüdâ tekkeleri Evliya Çelebi’nin özellikle söz ettiği yerlerdendir. Machiel Kiel’in naklettiğine göre; XVIII. yüzyılda Müslüman Türkler’e ait 2300, hıristiyan Sırplar’a ait 700 evin yanı sıra küçük bir Ermeni tüccar grubunun bulunduğu Niş, Balkanlar’ın en önemli şehirlerinden biri haline geldi. Ancak 1837’de ortaya çıkan veba salgını ile başta müslüman kesim olmak üzere şehir nüfusunun büyük bir kısmı yok oldu. 1840’ta 16.000 kişilik şehir nüfusunun 10.000’inin Sırplar’dan oluştuğu kaydedilmektedir. O tarihte şehirde on bir cami, iki kilise, bir saat kulesi, büyük


bir çarşı ve birçok han bulunuyordu. 1874 tarihli Prizren Vilâyeti Salnâmesi Niş’i sancağın merkezi olarak tanımlar. Şehir otuz mahalleye ayrılmış olup 4920 müslüman ve 17.107 Sırp’ın yaşadığı toplam 3651 eve sahipti. Ayrıca 1507 dükkân, dört hamam, on üç cami, altı mescid, dokuz müslüman ve üç hıristiyan mektebiyle bir rüşdiye mevcuttu. (Kiel,2007:148) Sultan Abdülaziz Dönemi aydınlarından Bereketzade İsmail Hakkı (1851-1918) bir vesile ile Niş’ten şöyle bahsediyor: Niş Eyaleti’nde iktisadî ve zabıta işleri bozuk... Her cihetten eyâleti yol kesiciler sarmış... Ahalisi engin bir fukaralık içinde yüzüyor... Mahsûllerini ve mamûllerini sevkedecek yolları yok... Devletin talebleri, mükelleflerin zimmetlerin de birikmiş.(Bereketzâde,1997:195) 1877’deki Osmanlı Rus Harbi sırasında Sırplar Osmanlı birliklerinin büyük bir kısmının Plevne savunması ile meşgul olduğu sırada yedi hafta süren kuşatmanın ardından Niş’i ele geçirdiler. 1878’in Eylül’ünde İngiliz Konsolosu Baker, Londra’ya şehrin Müslüman nüfusunun 8300’den 300’e indiğini, Müslümanlara ait malların yağmalandığını nakleder. Machiel Kiel, şehrin son halini şöyle anlatıyor: Niş, Balkanlar’daki en büyük Osmanlı hisarı özelliğine sahip olan 1719-1723 yıllarına ait görkemli surları ve 1521-1523 yıllarından kalan Malkoçoğlu Bâlî Bey Camii’nin yanı sıra XIX. yüzyılın ortalarından kalma İslâm Ağa Camii etrafında toplanan küçük Müslüman cemaatiyle hâlâ zengin Osmanlı döneminin izlerini taşımaktadır. Zamanımıza ulaşan bu iki camiden birincisi 1896’da şiddetli sel yüzünden harap oldu. 1970-1980’lerde iyi bir şekilde restorasyonu yapıldı. İslâm Ağa Camii ise 17 Mart 2004 tarihinde Kosova’daki kilise tahribi olayları neticesinde yüzlerce Sırp radikal grup tarafından yakılıp tahrip edildi. (Kiel,2007:149) Sınırlar daralınca insanların ufukları da daraldı. Şimdi sınırımızdaki Musul’da olan bir olay bir kısım vatandaşımızı hiç ilgilendirmiyor. Halbuki Karlofça Anlaşmasında Avusturya Elçisinin Belgrad yakınlarındaki Niş’i de istemesi üzerine Osmanlı elçisinin hiddetlenip “Oldu olacak size İstanbul’u da verelim(!)” dediğini okumuştum. Niş, bu kadar bizim ve bize yakındı. Şimdi bu vakıayı kime nasıl anlatacaksınız? Bu büyük toprakları ecdadımız önce fethetmiş sonra da 400-500 yıl yönetmiş. Her ne kadar Cumhuriyetten sonra bazı yöneticiler inkar

ve red politikası izlese de Balkanlılar aynı düşünmemişler. Büyükelçi olarak 1977 yılında (eski) Yugoslavya’da bulunan Oğuz Gökmen Hatıralarında bunu çok çarpıcı bir şekilde şöyle anlatıyor:1977 yılında kendi talebimle Belgrat Büyükelçiliği’ne tayin oldum.Belgrat’taki Büyükelçilik günlerinde Yugoslavya Devlet Başkanı’nın bazı Büyükelçiler onuruna bir av partisi tertip ettiği tebliğ edildi.Soğuk bir kış günü bizler için hazırlanmış Mareşal Tito’nun özel treniyle Kara Yorgi Ormanı’na gittik.15 kadar Büyükelçi idik.Av Partisinin sonuna doğru bizi Tito’nun olduğu yere götürdüler. Mareşal Tito, yüksekçe bir yerde, muazzam bir ayı postunun üzerinde, başında tilki kürkünden yapılmış bir kalpak ile oturuyordu.Misafirler bira içerken o viskisini yudumladı.Kosovalı bir Arnavut Avukat bize tercümanlık yapınca bizim Tito ile muhabbetimiz diğer Büyükelçilere göre daha fazla oldu.Tito bana ‘Osmanlı’ diye hitap ederek yerde yatan kendisinin vurduğu üç yaban domuzunu gösterdi. Sonra keyifle gülerek “Siz Osmanlılar domuzu yemezsiniz ama öldürmeyi seversiniz” dedi.Sonra, ‘Sizler için Macaristan’dan özel olarak beslenmiş sülünler getirttik!’ dedi. Gerçekten de öyle imiş. Kendilerinde pek kalmamış, Macarlar kafeslerde yetiştiriyor, getirip Kara Yorgi Ormanlarına salıyorlarmış. Tito bizim vurduğumuz sülünleri göstererek “Bunlar Mohaç’tan Osmanlıların önünden kaçtılar” dedi.Ben kendisine ‘Bizim artık Osmanlı olmadığımızı’ söyleyecek oldum. Daha tercümeyi beklemeden “Osmanlısınız bre! Ne çekiniyorsun Osmanlı olduğunu söylemekten? Biz bu memlekette altı milleti bir arada yaşatmayı ve yönetmeyi Osmanlıdan öğrendik” dedi. (Gökmen,1999:395) Biz inkar etsek de coğrafya ve tarih bizim peşimiz bırakmıyor. KAYNAKLAR

• Ayverdi Samiha, (2014),Hatıralarla Başbaşa, İstanbul:Kubbealtı Yay • Bereketzade İsmail Hakkı,(1997),Yâdî Mâzî, İstanbul,Nehir Yay • Dursun A.Haluk,(2003),Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları, İstanbul: Ötüken Yayınları • Gökmen Oğuz,(1999), Bir Zamanlar Hariciye, İstanbul:? • Kiel Machiel,(2007),Niş, DİA, cilt: 33; sayfa:148-149 • Ortaylı İlber,(2013),İlber Ortaylı Seyahatnamesi, İstanbul: Timaş Yayınları 25


TEBESSÜM ETMEDEN,

MUSİKİ BİLMEDEN, AŞKI YAŞAMADAN, ŞEHİRLİ OLAMAZSINIZ!

Alp Aslan konseri; bitmesi istenmeyen bir gece oldu. İstanbul’un selden tıkandığı, hayatın etkilendiği, trafiğin durma noktasına geldiği bir zaman diliminde bile sanatseverler hiç bir şeye aldırış etmeden gelmişlerdi. Çünkü onlar şehirli idi. Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

URİNG Kurumu bu sezon Seyrantepe’de Yaz Akşamları’na Amerika’da yaşayan bir Türk Musikisi Sanatçısı Ahmet Erdoğdular ile başladı. Dopdolu konser salonunda izleyicilerin bazıları Beyati Durak ve Uşşak Şugulu makamını ilk defa dinlediler. Mest oldular. Bir sanat bu kadar güzel icra ve sanat sevenler mutlu edilirdi. Sanatçıyı Bülent Katkak olmasa tanıma, bu muhteşem konseri izleme şansımız da kaybolacaktı. Ahmet Erdoğdular’a ABD, Yunanistan, Bosna Hersek sahip çıkıyor, bizler henüz tanıma fırsatı yakalıyoruz. Zaten konserin hemen ardından Ahmet Erdoğdular Atina ve Saraybosna Konserleri için gidiverdi. İkinci konseri iple çektik. Eğer Alp Aslan batıda olsa idi, bir Pavarotti gibi dünya sanatçı olarak markalaşırdı. Hem şansı, hem şanssızlığı Bolu Mengen’de doğması, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı ses bölümünü birincilikle bitirmesi, Selahattin İçli, Bekir Sıtkı Sezgin, Alaattin Yavaşça, Tülin Korman, Güher Güney ve Naime Batanay gibi ustalardan ders ve feyz alması, TRT’nin imtihanlarında birinci gelmesi. Allahtan işini, mesleğini aşk ile seviyor da bizi mahrum bırakmıyor.

sayı//50// eylül 26

Zaten Alp Aslan TRT’nin TRT olduğu günlerde Akşam Sefası ile aranan bir sanatçı olmuştu. Her sanatçının önünde veya arkasında bir Bülent Katkak olmazsa olmuyor işte. Çok hayır dua alıyor sanatçılardan ve de sanat sevenlerden Bülent Katkak. Olmazsa olmazlardan TURİNG Başkanı. Keşke her kuruluşumuzun başındakiler hem işinin uzmanı olsa, hem bir hobisi bulunsa, hem de iddia sahibi bulunsalar. Emekli vekil, politikacı, üst bürokrat olunca hemen cukkalı bir yere yüksek tarifeden atanıyor ve besleniyorlar maalesef. Üstelik bilmediğini bilmeyen bu muhteremler, nereye atanırsa atansın her şeyi biliyorlar gibi de bir fotoğraf verirler! Oysa bu ülkenin Çelik Gülersoy gibi Bülent Katkaklara çok ihtiyacı var. TURING’e girerken Maslak’ın gökdelenlerini, AVM ve geniş çevre yollarını, giderek azalan ormanı ve yeşil alanlarını görmek mümkün. Her ne ise.. yine de bardağın dolu tarafından bakayım. Alp Aslan konseri; bitmesi istenmeyen bir gece oldu. İstanbul’un selden tıkandığı, hayatın etkilendiği, trafiğin durma noktasına geldiği bir zaman diliminde bile sanatseverler hiç bir şeye aldırış etmeden gelmişlerdi. Çünkü onlar şehirli idi. Aynı Hicaz hümayun peşrevi ustamız Bursalı Neyzen Veli Dede gibi. “Bağrıyanık aşıkım.. yaktın beni bari a güzel canımı yakma” diyen Şevki Bey ve Enderuni Vasıf Beyler gibi. “Gel sinemi aç yareni gör, kalbimi dinle/ Aşkın yakıyor ruhumu her lahzada canan” çığlığıyla Udi Hırant Emre(Kenkiloğlu) bir başka şehirli. Şehirleri bu insanlar, bu sanatçılar şehir haline getiriyor. Bu klasik eserleri Alp Aslan TRT’de icra edemiyor, çünkü müsaadesi yok. Çünkü yetkilisi Cinuçen Tanrıkorur değil ki, bu bilmediğini de bilmiyor. Eskimez Başkent İstanbul’da Hüseyin Mayadağ derdini curcuna usulünde belirtiyor, ama şehirli olarak “Dilim varmasa da bu itirafa, söyler gözyaşım”. Aşk böyle bir şey işte. Alp Aslan diyor ki; -Çalışmamız esnasında bir şarkının “Ben bir çoban kızıyım” şeklindeki bölümünü korodaki hanım arkadaşlar söylesin dediğimde, Ali Şenozan tepki koydu. “Hayır eseri bozamazsınız” deyince sus pus olduk ve ben öyle okudum; Ben bir çoban kızıyım!. Ermeni asıllı gayrimüslim bestekar Bimen Şen, Orhon Seyfi Orhon’un dizelerini “Acaba şen misin, kederin var mı?/ Ne kadar dertliyim haberin var mı?” Hicaz Uzzal makamında besteliyor. İstanbul’da şehirli olmanın gereği bu. Memleketinden kalkıp gelen Dr. Alaattin Yavaşça “Ayda yüzün geceyi öpen sularda sesin/


Dünya gözümde değil çünkü sen gönlümdesin” diyerek Kilis ile İstanbul’u örtüştürüyor. Bayburtlu Zihni de, Kemani Nevres Paşa da “ Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş” derken şehirli değil mi? Doğudan İstanbul’a uzanmış Zihni Paşa ise asker veya vali görevinde o yıllarda. Bu ne güzel şehirlilik Allah aşkına. Rabbim yine nasip etsin. Bu şehnaz eseri Alp Aslan’dan ilk defa istemiş Bülent Katkak. Biz de nasiplendik. Şehirli olduğumuzu hatırladık. Peki uzanalım Osmanlı coğrafyasına ve Azerbaycan’dan Bekirof “Sen de tek sevgilim aklıma düştün/Nazende sevgilim yadıma düştün” bestesi ile kilometreleri sıfır saniyede kat ediyor. Çünkü şehirli, Bakü ile İstanbul’un farkı yok. İkisi de şehir ve insanları toplum olmanın şuurunda. Şehirlerin ruhu var, hiç bir şey kaybolmuyor. ”Pencereden kuş uçtu/Yandı yürek tutuştu” Hicaz İstanbul Türküsünün bestekarı ve güftekarı belli değil ama Kadri Şençalar sahiplenmiş, kaybolmasına mani olmuş. İçindeki aşk ona böyle yaptırıyor. “Tel tel taradım zülfünü” diye aşkını itiraf eden Hafız Saadettin Kaynak’tan günümüzdeki din görevlileri hiç bir ders çıkarmazlar mı? Bu ülkenin bütün imam, müezzin ve kayyumlarını müzik bilgisi, aşkı ve şehirli olmadan, atanmamalı ve görev verilmemeli. Çünkü örneği var; Siz gelin Alp Aslan’dan bir Kur’an tilaveti dinleyin ondan sonra konuşalım. Günümüzde nihayet kendisinden bahsettiren usta Bestekar Halil Necipoğlu Yunus ile birlikte yörük semaisiyle şehri yaşıyor “Bir dem girer kibr evine/ Fir’avn ile haman olur”a dikkat çekiyor. Üsküplü Yahya Kemal politikacı ve diplomat. İstanbul’da Süleyman Erguner “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler” diye bestelerse aradan onca yıl sonra Alp Aslan da “Dünyasını değiştirenlere, erken gidenlere selam ve rahmet olsun” diye dikkat çeker. Şehirliyseniz olacağı bu. Taşralı olmaya gerek yok. Öykünün sahibi Nurettin Topçu’ya da rahmet olsun. İşte bir köylü ama taşralı değil Kadıköylü Ali Bey “Aşkın ile bülbül gibi artmaktadır ahım/ Kaydet beni de defteri uşşaka a mahım” diye unutulmazların arasına dahil oluyor. Mısırlı Udi İbrahim Efendi’nin uşşak eseri “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken”e Alp Aslan “Aşk, kevser şarabı “ diye açıklık getirdi. Olmazsa olmazlardan bunlar. Alp Aslan’ın eşi Gökçe Hanım da einde bir buket çiçeği ile ön sırada konserde. Sanatçı Münir Nurettin ve Vecdi Bingöl diliyle söyledi eşine “Dalım, yaprağım, çiçeğim/Senin aşkındır dileğim/ Seviyorum,

seveceğim/ Ne füsun ettin ruhuma böyle?” Kaç koca acaba eşine böyle seslenebilir? Nurlar içinde yatsın Arapgirli akil adam, kanaat önderi ve de insan mühendisi Fethi Gemuhluoğlu aklıma düştü. Gençlere sorardı “Hiç aşık oldun mu?” Eğer cevab “Esteğfurullah ağabey, o kadar görgüsüz müyüz?” derse yandı mı keten helva?! Aşk bir insani duygu, sevgiyi taşır; “Her mevsim içimden gelir geçersin” demezseniz Semahat Özdenses ve Hüseyin Çolak gibi uşşak değil, uşak olmaman için hiç bir sebep yok. Kul Mehmet de bir şehirli elbette; “Siyah ebrulerin duruben çatma/Gamzen oklarını aşıka atma” diyorsa Lem’i Atlı yakalar ve “Benim gözüm nuru, gönlüm süruru” diye noktalar. Çünkü şehirliliğin gereği; aşk, inanç, musiki ve medeniyet. “Sigaramın dumanı, yoktur yârin imanı” diyen birini duydunuz mu? Elaziz’de bir Harputlu söyleyiveriyor bunu, hemen de kayda geçiyor Hafız Nuri! Günümüz hafızlarından bir yerde ayrılıyor işte. O da aşk üzre, yüreğinde bir ateş var memleket sevgisinde. “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?” derseniz aynı tele dokunmuş olursunuz. Bu İstanbul Türküsü unutulmuyor, unutturulmuyor ve Ahmet Yamacı notaya alıyor. Belki de onca yıldır hafızalarda. Çünkü İstanbul o yıllarda da hep şehirdi, gökdelen ve AVM merkezi değildi. Dört bir yanı ormandı. Hani günümüzde merdiven altı besteci ve solistleri var ya, bir kısmı vekil bile oldu, üst görevler aldı, gelir girdisi kuvvetli.. eğer Alp Aslan’dan Abdülkadir-i Meragi’nin “Amed nesim-i subh-u dem/Tersem ki azareş kuned” dinleyip “Dir neydir ney/Ez hab bidareş küned aman/ Ah ye le li ye le la dost” biçiminde birlikte nakarat kısmına katılsalar toplumdan; kötü, Akif’i yanlış tanıtan besteleri ve icraları için özür dilerlerdi. Sanatseverlerin Alp Aslan’ı hepsi ayakta, avuçları parçalanırcasına alkışlıyorlar. Bir buçuk saatte bitmesi gereken konser uzadı. Sanatçı çocukları klasik kemençede Neva Cansın Gülses, neyde Furkan Necipoğlu ve tanburda Gökalp Yüzlüer eşliğinde benim de favorim olan Sadi Hoşses bestesi “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey” salonda iştiraklerle çoğaldı, kuvvetlendi, arşa doğru yayıldı. Önce aşk olacak ki şehirli olunabilsin. Epeyi süredir aşkı ve onca şehirliyi bir arada yakalayamamıştım. Şehirli olunca musiki bileceksin, yüzünden tebessüm hiç eksik olmayacak ayrıca. Var mısınız? TURİNG’teki Seyrantepe’de Yaz Akşamlarının bir sonrası için sabırsızlık var içimde. 27


TURGUT CANSEVER VE

İSTANBUL

NAZIM PLANINA DAİR NOTLAR Fatih, Eminönü, Üsküdar, Eyüp gibi yoğun ve kalitesiz yapılaşmış bölgelerin yoğunluk arz eden nüfusunu tarihi alanların eski hüviyetiyle bütünlük arz edecek şekilde azaltılması, sağlıklı ve yüksek düzeyli iskan alanları oluşturulması. Y.Mimar Dr.M.ŞİMŞEK DENİZ*

*S. Zaim Üniversitesi-Nişantaşı Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğr. Üyesi.

sayı//50// eylül 28

slında hiçbir şey kaybolmuyor, belki zamanını bekliyor, günü gelince bir durum vesile oluyor ve tekrar sahneye çıkıyor, değerlendiriliyor ya da yeniden kayboluyor. Kuğunun son şarkısı gibi. 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Şehir Planlama Müdürlüğünde mimar olarak göreve başlamıştım ve kısa bir müddet sonra 1/50000 ölçekli İstanbul Metropolitan Nazım planında tarihi çevre Sektör şefi olarak plan çalışmalarımıza devam ettik. O yıllarda gerçekten İstanbul Nazım Plan Bürosu bir okul ve ekoldü. Büroda bu vesileyle Nazım plan koordinatörü Y.Mimar Ali Yılmaz Örnek ve Şehir Planlama Müdürü Sinan Bölek beyi saygıyla anıyorum. Elbette plan danışmanlarımızdan birisi de 1960’lı yıllarda İstanbul Nazım plan bürosunun başkanlığını yürüten değerli meslek büyüğümüz Mimar Turgut Cansever’di. Çalışma kapmasında İskan, Sanayi, Doğal Çevre, MİA(Merkezi İş Alanları) ve tarihi çevre gibi bir çok sektör grubu vardı. Prof. Sabahattin Zaim Saadettin Ökten, Prof. Cahit Baltacı Prof. Mustafa Ilıcalı, Prof. Cengiz Eruzun gibi sahasında otorite olan bilim insanlarıyla çalışmak, onlardan faydalanmak, bizim için ömür boyu taşıyacağımız eşsiz bir tecrübe ve zenginlik olmuştur. Özellikle tarihi İstanbul Kent Merkezini oluşturan kadim bölgelerde Turgut Cansever sürekli olarak vizyon, strateji, amaçlar ve hedefleri belirleyen bir konsept ortaya koymuştu. Başlarda Cansever’in konuşmaları biz tecrübesiz mimarlara oldukça komplike geliyordu. Muhakkak ki karşımızda uzun ve derin cümleler kuran bir adam vardı ve biz bir cümlesini anlamaya çalışırken, arkadan peşi sıra diğer cümleleri geliyordu. Çok hızlı notlar almaya başladık. Hoca muhatabının her cümlesini anladığını sanarak konuşmasına akıcı devam ederdi. Kimse konuşmasını bölemezdi. Ama çok mütevazi idi, şimdi hatırlıyorum bizim saçma sapan sorularımıza sabırla uzun cevaplar verirdi ve çok doğaldı, suni ya da kibirli hiçbir halini görmedik, bilgisiyle olduğu gibi hali ile de bize örnek olmuştur. Sektör şefi olarak kendisini telefonda arardım ve bıkmadan uzun açıklamalarla bizleri ve plan çalışmasını yönlendirirdi. Hocayla bir saati aşkın telefon görüşmemi hatırlıyorum. Bunların sonucunda Turgut Cansever’in İstanbul Nazım Planın ve gelişmesine ilişkin elimizde çok kıymetli bir


anekdot oluştu. Mimar Mühendisler Grubunun Bursa Uludağ Üniversitesi’nde düzenlediği “Bilge Mimar Turgut Cansever’i Anlamak” konulu panele konuşmacı olarak katıldım. Değerli meslektaşım Mehmet Osmanoğlu’nun yönettiği panelde, Beşir Ayvazoğlu ve Emine Öğün Cansever’de vardı. Turgut Hoca’nın İstanbul’a ilişkin plan notlarını kızı Mimar Emine Cansever ile paylaştım ve kendisine bir nüsha verdim. Bu yazıda Turgut Cansever’in 1994 yılında İBB Şehir Planlama Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve 1995 yılında onaylanan 1/50000 ölçekli İstanbul Metropolitan Nazım Planlarına ilişkin görüşlerini ve önerdiği plan notlarından oluşan çok kısa bir özeti sunmaya çalışacağım. Hoca planın yapım sürecine ve çok sayıda yapılan toplantılarına katılarak fikirleriyle planı yönlendiren başat bir rol oynamıştır. Ancak planın siyasi erk ve karar vericiler tarafından ne kadarının hayata geçirildiği muhakkak ki ayrı bir müzakere konusu olacaktır. • İstanbulun tarihi, doğal ve kentsel sit alanları olan, özellikle Tarihi Yarımada, Eyüp, Haliç, Galata, Beyoğlu, Üsküdar ve Boğaziçi’nin Merkezi iş, ticaret, sanayi alanı ve bir kentsel yığılma yeri olmaktan kurtarılarak ölçülü bir düzeyde kendisine özgü yerleşim karakterleriyle korunup geliştirilmesi, yaşayan bir tarihi kültür, iskan, turizm ve rekreasyon alanı olması. • Tarihi ve Kültürel sit alanı kapsamına giren kentsel alanlardaki tüm yapı ve sokak ve dokularının geniş çevreleri ile korunarak ve iyileştirilerek kültür, konaklama ve iskan alanları olarak yaşatılması. • Tarihi Yarımada, Eyüp, Haliç, Galata, Beyoğlu, Üsküdar ve Boğaziçi Sit Alanları ile uyumlu olmayan imalat, depolama, ticaret, vb. fonksiyonlardan arındırılması. Tarihi kesimlerin örneğin Hanlar Bölgesi, Haliç Kıyı İskeleleri gibi yerlerde ilgili ticaret kullanışlarının ağırlık kazanacağı kentsel merkezler olması. • Fatih, Eminönü, Üsküdar, Eyüp gibi yoğun ve kalitesiz yapılaşmış bölgelerin yoğunluk arz eden nüfusunu tarihi alanların eski hüviyetiyle bütünlük arz edecek şekilde azaltılması, sağlıklı ve yüksek düzeyli iskan alanları oluşturulması. • Tarihi Yarımadadan ve diğer Kentsel ve Doğal Sit Alanları’ndan İkitelli Organize Sanayi sitesine gidecek olan imalathane, ticarethane vb. iş yerlerinden dolayı boşalacak

alanlar ile nüfusun boşaltılmasından doğan sorunlar için ayrıntılı programlar ve eylem planları hazırlanacaktır. Boş kalan yerlerin uygun koşullar oluşturulmadan doldurulup yoğunlaştırılmalarına hiçbir şekilde izin verilmeyecektir. • Tarihi Yarımada, Eyüp, Haliç, Üsküdar, Boğaziçi gibi doğal ve kentsel sit alanlarında silüeti bozan yapılar alt plan ve programlarda yapı sistemlerinin bitmesine bağlı olarak zaman içinde tasfiye edilecektir. • Tarihi Yarımada idari merkez olma hürriyetini koruyacaktır. • Tarihi Yarımadada bulunan arkeolojik alan ve diğer arkeolojik alanlar ve surlarla ilgili iyileştirme, sağlamlaştırma ve tahribatı önlemek için çalışmalar yapılacak, surların tahribata ve yıkılmaya maruz kalan kısımlarının iyileştirilmesini öngören tedbirler, tahribatın durdurulması, ve yıkılmaktan kurtarılması için gerekli tedbirlerin alınması, surların çevresinin düzenlenmesi ve toprağa gömülmüş durumdaki kara surlarına ölçülerini yeniden nasıl kazandırılabileceğimiz yol ve yöntemini içeren ve bilimsel restorasyon teknikleri ile hazırlanmış projelerin ortaya çıkarılması. • Görsel uyumsuzluk arz eden bütün yapıların ileriye dönük olmak kaydıyla yoğunluklarının düşürülmesi ve Tarihi Suriçi ile Beşiktaş’tan başlayıp, Boğazın Karadeniz sahiline olan kısımlar için, Haliç’in her iki yakası için, Kağıthane ve Alibeyköy Vadileri için, Küçükçekmece Gölü’nün çevresi içinde geçerli olması. • Boğaziçi’nin kentsel ve doğal peyzaj bütünlüğünün korunması. Doğuda Çamlıca tepeleri ile başlayıp Yuşa tepesi ve Ceneviz kaleleri ile biten ve Batıda Ortaköy sırtları ile başlayıp Rumeli Kavağı ile biten çevre içinde kalan Boğaziçi’nin tümü kutsal ve Doğal sit alanı ile Rekreasyon ve Tabiat Koruma Alanı olarak kabul edilmiştir. • İstanbul’un en önemli doğal sit değerlerinden olan mesire alanları ve korularının her türlü, işgal, aykırı kullanış ve benzeri davranışlardan arındırılması ve kent bütününe yönelik olarak rekreasyon amaçlı hizmet vermesi. • İstanbul’un Tarihi Yarımadası, Eyüp, Üsküdar, Boğaziçi, Galata, Beyoğlu yeniden taranacak 29


ahşap yapı ve kagir yapı stokları yeniden gözden geçirilerek değerlendirilecek ve ayrıntılı koruma projeleri ile restorasyon ve onarımları sağlanacaktır. • Tarihi Yarımada’da Henry Prost’un planında görünen arkeolojik bölgede bulunan ve tüm bölgeyi tahrip eden yapılar buradan kaldırılacak kazı yapılacak ve kazı çalışmasını takriben daha önce burada bulunan Osmanlı dokusunun yeniden oluşturulması sağlanacaktır. • Tarihi Yarımada çevresindeki surların ve çevrelerinin öncelikle yerleşik nüfusun spor ve yeşil alan gereksinimleri gözetilmek üzere kültür ve rekreasyon potansiyelinin değerlendirilmesi, surların çevresinin bir yeşil kuşakla çevrilmesi, sur tecrit ve etkilenme sahasında surların silüetini bozacak türden yapılaşmalara gidilmemesi. • Sitler bütününde var olan yaşam tarzının sıhhileştirilmesi. • Tarihi yapıların ve çevrelerinin olumsuz yapılaşmalardan ve otomobilden arındırılması ve bu çevrelerin uyumlu kent mobilyası ile düzenleyip yaşayan nezih çevreler olarak insanlığa tahsis edilmesi. • Tarihi Yarımada ve diğer tarihi alanların iç ilişkilerinden ve yapısından kaynaklanmayan trafiği bu alanların dışına atacak by-pass ulaşım sistemlerinin oluşturulması, bir ölçü biçim ve kaliteye ulaştırılması genel ulaşım hedefidir. • Sit alanlarının yayanın üstünlüğüne dayalı, uygun yaya dolaşım ağları ile bütünleştirilmesi. • Sitler bütününde kıyı bandından halkın denizden en fazla yararlanması. • Değişik kullanıcı türünün İstanbul Metropol bütününe hizmet edecek açık alanları tekeline alması uygun değildir. • Sit alanlarında hiçbir yerde ve şekilde donatı alanlarla ilgili tip proje uygulanmaması sitlerin karakterine uygun projelendirme yapılması. • Tarihi ve fiziki nitelikleri itibariyle Boğaziçi’nin ve İstanbul’un en önemli sit değerlerinden olan mesire alanları ve koruları, her türlü işgal, aykırı kullanım ve benzeri davranışlardan arındırılarak kent nüfusunun gerekli rekreatif kullanışına sunulması. sayı//50// eylül 30

• Tarihi Yarımada’nın siluetinin titizlikle korunması ve bu kapsamda Haliç, Marmara, Sarayburnu kıyıları ile siluetin üst çizgisi arasında kalan yamaçlar ve silueti taçlandıran külliye ve anıtların çevresi için ayrıntılı planproje çalışmalarına bağlı özel yapılaşma koşulları getirilmesi. • İstanbul metropolü genel planlama kararlarına bağlı olarak doğal, tarihi ve kültürel sit hudutları dahilinde yönetici merkez mahiyetinde ve kent bütününe dönük ölçüde ticari potansiyel gelişmesi yönetici ve kontrol fonksiyonları gören kurumların yer almalarının çok sakıncalı olduğu kabul edilmiştir. • Sit alanlarında mevcut donatılarının (hastane, üniversite, merkezi yönetim kurumları vb.) genişletilmesine izin verilmemesi, Kentsel Sit Alanları içindeki donatıların yerleşik nüfusa hizmet etmeye yönelik olması. • Kentsel ve Doğal Sitler üzerinde yapılan kaçak yapılar daha önce af yasasında ‘Sit üzerinde yapılmış olsa bile affedilmiştir.’ hükmü yoksa bu aftan yararlanamaz. • Sit alanları içinde Milli Savunmaya tahsisli Askeri alanların tahsis ve kullanım şekillerinin değiştirilmesi halinde bu alanlar, rekreasyon kullanışlarıyla, tarihi, geleneksel asli kullanış biçimlerine dönük olacak şekilde kullanım kararları üretilecektir. • Kentsel ve Doğal Sit alanlarında mevcut kadastral dokunun daha fazla parçalanmaması için gerekli olmadıkça ifraza izin verilmeyecektir. • Kentsel ve Doğal Sit alanlarında her ne şekilde olursa olsun taş ocağı, kireç ocağı, açılmayacak, işletilmeyecek ve kullanılmayacaktır. Maden kömürü, kok kömürü, linyit kömürü, kum, çakıl, mıcır ve taş gibi malların depolanması yapılamaz. Sadece gerekli şartların yerine getirilmesi koşuluyla, mangal kömürü, odun ve likit gaz satış ve depolaması yapılabilir. • İstanbul Metropolitan alan içerisinde ağaçlandırılacak alanlar saptanacak ve ağaçlandırılacaktır. Karadeniz kıyı şeridinde kömürcülerin boşalttığı alanlar ağaçlandırılacak ve günü birlik rekreasyon alanı yapılacaktır. Şile yolu Elmalı Bendi, Alemdağ ve çevresi Kayışdağı, Aydos Dağı ve çevresi, Sazlıdere


Barajı ve çevresi, Küçükçekmece gölü çevresi, Büyükçekmece gölü ve çevresi, İstanbul şekillerinin tamamı, mezarlık alanları ve alt planlarda sağtanacak alanların tamamı ağaçlandırılacaktır. • Okmeydanı tarihi alanı desantralizasyon kapsamında boşaltılacaktır. • Ağaçlı veya ağaçsız mesire alanlarının kadastral tespitleri yapılacak ve kamuya açılacaktır. Çamlıca tepeleri, Boğaziçi, Karlıtepe, Yuşa tepesi, Nafibaba Tekkesi ve çevresi. Boğaziçi Burunbahçe ve çevresi, Beykoz çayırı(Beykoz kasrından başlayıp karakulak suyuna kadar giden bütüncülük) Sarıyerdeki Hünkar, Çırçır ve Kestanelik mesire yerleri, Küçüksu ve Göksu Çayırları ve Küçüksü ve Göksu Vadisi, Dörtkardeşler mesire alanı, Elmalı barajı ve çevresi, Anadolu hisarı, Otağtepe, Sadabad, Kağıthane mesiresi, Alibeyköy xxxx ve vadisi, Belgrad ormanı ve bentleri, Çırpıcı çayırı, Alemdağı mesire yeri, Küçükçekmece gölü ve çevresi ağaçlandırılacak ve geliştirilecek alanlardır. Turgut Cansever Kentsel Sit Alanlarını yoğunluk yönünden de ele almış ve sınıflandırmıştır. 1) Yoğunluğu ve Kentsel Karakteri Mutlak Olarak Korunacak Alanlar Süleymaniye, Zeyrek, Hanlar Bölgesi, Eyüp, Cankurtaran 2) Yoğunluğu Düşünülerek Kentsel Karakteri Olduğu gibi Korunacak Alanlar Yedikule, Yenikapı(Forsa), Edirnekapı, Beyoğlu, Galata, Üsküdar, Boğaziçi 3) Yoğunluğu Mutlak olarak Azaltılacak Alanlar Fatih, Eminönü, Üsküdar merkez, Eyüp merkez, Beyoğlu ve Boğaziçi sırtları, Beşiktaş, Ortaköy, Sarıyer ve bu bölgelerin arasında kalan alanlar, Üsküdar, Beykoz ve Yalıköy’e kadar olan alan. Turgut Cansever ayrıntılı koruma projelerinin acil olarak hazırlanacakları ve uygulamaya geçilmesi gereken alanları da tesbit etmiştir ve öncelikleri belirlemiştir. 1. Öncelikli Alanlar Süleymaniye, Zeyrek, Eyüp, Küçük Ayasofya, Kadırga, Hanlar Bölgesi, Arkeolojik Bölge ve surlar gibi ahşap yapı stoğu, önemli abidevi yapı stoğu ve çok önemli arkeolojik buluntular olduğu kentsel ve arkeolojik sit alanları.

2. Öncelikli Alanlar Üsküdar , Yedikule, Edirnekapı, Yenikapı(Forsa) gibi 50-100 aşhap veya kagir yapı stoğunun bulunduğu alanlar. 3. Öncelikli Alanlar Silivrikapı, Hekimoğlu Ali Paşa Camisi çevresi gibi 10-20 evli ahşap yapı stoğunun olduğu alanlarla, Beyoğlu ve Galatadaki Tarihi kagir yapıların bulunduğu alanlar. Bu yazıda rahmetli Turgut Cansever Hocamızın İstanbul Nazım planına ilişkin görüşleri ve plan notlarının ancak bir kısmını aktarmaya çalıştım. Kanaatime göre 1995 yılında onaylanan İstanbul nazım planı tüm kent için yapılan en kapsamlı ve başarılı planıdır. Aradan 20 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Turgut Cansever’in İstanbul’a dair düşüncelerinin çok büyük bir kısmı uygulama bazında hayata geçirilememiştir. Rahmetli hocamla son görüşmem 2007 yılında İBB KUDEB’in (eski eser koruma, uygulama, denetleme başkanlığı) başındayken Kasımpaşa’daki sonradan kütüphane olarak hizmet veren Turabi Baba Tekkesi ve İstanbul Nazım planı üzerine olmuştur. Telefonda uzun süre sohbet ettik. Ancak kendisi İstanbul’un gidişatı üzerine derin bir üzüntü ve hayal kırıklığı içindeydi. Bunu da söylemek boynumuzun borcudur. Turgut Cansever çok güvendiği insanlara ve camiaya küskün bir şekilde hayata veda etmiştir. Mimar, Mühendisler Grubuna da yeri gelmişken çok teşekkür ediyorum. Rahmetli Turgut Cansever’in anısını taze tutuyorlar. Turgut Cansever’in ruhu şad, mekanı cennet olsun… 31


Hafızası kendine ait olan toplumlar dünyaya hükmederler. Her şeyiyle, her kelimesiyle, her kavrayışıyla, her kurduğu bağlarla tarihin derinliklerinden sesler, nefesler, belgeler, bilgiler toplayarak büyük devlet anlayışını yeniden inşa edebilirsiniz. Bütün arayışımız, uğraşımız yeniden kendimizi keşfetmektir.

TESLİMİYET Hafızası kendine ait olan toplumlar dünyaya hükmederler.

Recep GARİP nsan yaşarken öğreniyor. Doğmadan başlayan öğreti doğduğumuz andan itibaren ölünceye değin sürüp gidiyor. Bu yolculuk “beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” diyen Peygamber (as), hayata nasıl yaklaşılması gerektiğinin uyarısını da yapmış oluyor. Yaşadığımız hayat, kendi içinde uyumlu olan, yaratılmış mevcudatın her birisinin mutlak surette bir ödevi bulunan, bundan kaynaklı olarak düşünen, tefekkür eden insanın asaletine uygun davranması ve öyle yaşaması icap ediyor. Asaleti sağlayan bilgi ise; öğrenme gayreti, araştırma, sorma, soruşturma, okuma, ilim ve irfan meclislerinde bulunmayla kazanılacaktır. Toplum üyelerindeki ünsiyet; birlik ve beraberlik, tesanüt, uhuvvet, ihlas, teslimiyet, tedbir ve tevekkül gibi hususiyetlerin hayata aktarılıp yaşanılmasıyla kazanılır. Şuur, birikim, tarihi vebal, toprağın sesi, arşiv bilgileri, kültürel mirasın aktarımı, şiir ve edebiyat gibi hususiyetler de bu birlikteliğin sonucunda kazanılır. Birlikte olundukça ruhta, gönülde, fikirde, düşüncede, ufukta, hissiyatta ve akılda da birliktelik sağlanmış olur. Bunların bütünü, toplum bireylerinde şöyle ya da böyle mevcuttur. Çünkü bu toplum, kadim anlayışların, yaşayışların, iddiaların, ülkülerin, ilim ve irfan açılımlarının ve tefekkürlerinin birikimiyle oluşmaktadır. Kendi hafızamızı kendi sesimizle, nefesimizle, kelimelerimizle büyütebiliriz.

Teslimiyet, Arapça kökenli bir kelimedir. Türk dilinde, anlamlı, uyumlu karşılıklar alarak dilimize yakışmış kelimelerden biridir. Boyun eğme, teslim olma, rıza gösterme, rıza verme, kendini verme gibi anlamlara geliyor. Halide Edip Adıvar kelimeyi şöyle kullanıyor; "Bu iki kadın da tabii bir teslimiyetle öteki canlı mahlûkun şahsiyeti karşısında sönmüşlerdi." “İslam” kelimesi de Arapça kökenden gelir. Aynı anlamlarla yüklü olarak bize ulaşır. Yani İslam; teslim olmak, şeksiz ve şüphesiz Allah’tan veResul’ünden gelenlere boyun eğmek, razı olmak, rıza göstermek, dil ile ikrar edip kalp ile tasdik etmek anlamlarına geliyor. Meselemiz İslam kelimesi üzerinden yürümek olmasa da birbirinden ayrı da düşünmemekteyiz. İslam “se-le-me” kökünden türemiş “barış” anlamına gelmektedir.. Yine ifade etmekte yarar vardır ki Müslüman, kişinin teslim oluşuysa; her şeyin sahibi, olan Allah’a (cc)dır. İyi bir Müslüman,Allah’a teslim olmuş insandır. Emanet alınan bir şeye asla ihanet etmemektir teslimiyet. Veda Hutbesinde Peygamberimiz (as); "Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir" buyurmaktadır. İşte emanet budur ve bunda asla aksama, aksatma hakkı yoktur. Nasıl emredilmişse öyle emre itaat etmektir teslimiyet. Teslimiyetin bir başka türevi ise “tevekkül” dür. Teslimiyet sahibinin aynı şekilde tevekkül sahibi de olması icap eder. Örneğin İbrahim (as) ile oğlu İsmail (as) arasındaki konuşmanın metnine bakıldığı zaman, bu iki halin iç içe geçtiğine tanıklık ediyoruz. Söz, rüya ve kabulleniş yani teslimiyetin bize anlatılışına tanıklık ediyoruz. Saffat suresi 102.ayette şöyle ifade ediliyor; “Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da,

sayı//50// eylül 32


“Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.” Bizlere teslimiyetin laboratuvar olarak idrak ettirilişidir bu durum. Bu iki insanın (baba ile oğulun) –iki peygamberin- arasındaki uhuvvetin, birlikteliğin, tesanütün, dayanışmanın, teslimiyetin ve tevekkülün kıyamete kadar tekrar edilecek, ibret alınmasına yol gösterecek fiillerdendir. Ateşe atılacak olan İbrahim (as) tam bir teslimiyet içerisinde yanına gelen meleklere şöyle cevap veriyordu; “Size ihtiyacım yok. Ateşe, yanma gücünü kim vermiştir?” ve “Allah ne güzel vekildir!” diyerekRabbimize sığınıyor. Böyle bir teslimiyet karşısında Enbiya 69. ayetle şöyle iltifat görüyordu; “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selâmet ol!” Şöyle düşünelim; hayat insanlara çok şey öğretiyor. Bu öğretilerin birçoklarından dersler alıyoruz bazılarını unutup geçiyoruz. Aldığımız dersler, yeni hatalar, kusurlar, suçlar, günahlar işlememize engel oluyor. Bu bizi daha da iyi insan olmaya yönlendiriyor. Hayat tecrübesi biraz da böyle bir şey olsa gerektir. Bir babanın oğlunun-kızının elinden tutup yürümesi ne kadar güven vericidir, ne kadar emin olarak yürümelerini sağlar. Çocuk bilir ki babasınınanasının-atasının tuttuğu el, güvenilirdir, asla ona bırakmaz, ona sıkıntı olacak hiçbir durumla karşılaşmayacağından emindir yavrucuk. Sevenlerde öyledir, öylesine sırt verirler ve birbirlerine güvenirler. Yol, hayat, ev, ocak, beraberlikler, ailede huzur, cemiyetin coşkusu işte bu teslimiyet duygusu içerisinde gelişir, temayüz eder. Büyüdükçe özgüvenin yerine gelmesiyle çocuklar kendi başlarına hareket edeceklerine, babalar, anneler bu öz güvenle onları serbest bırakırlar ki bir başlarına hayatla mücadele edip dimdik ayakta dursunlar. Bu da bir teslimiyet, tevekkül ameliyesidir. Tevekkül, dayanma, güvenme, teslim olma, vekil görme anlamlarına geldiği bilinir. Musa (as), asasına güveniyordu ve teslimiyetinin-tevekkülünün sınanmasıyla “at onu elinden” denilmişti.Üstat Necip Fazıl Kısakürek şöyle söylüyordu; “Heykel destek üstünde benim ruhum desteksiz.” Az önce yürüyüşteki biribirine sırt veren, güven veren eşlerin, ebeveynlerin, çocuklarıyla olan ünsiyetlerindeki dayanışmanın tezahürlerini haberlerde zaman zaman okuyor-izliyoruz.

“Çocuğunu kurtarmak için can veren anne, canından olan baba”. Bunlar fedakârlığın, sahiplenmenin, aile olmanın, sevmenin topluma yansıma örnekleridir. “Denize düşen delikanlıyı kurtarırken canından oldu” gibi örneklerde insana verilen kıymetin, değerin, canın azizliğine örnektir. Bir kediyi, bir köpeği, güvercini, balığı, herhangi bir kuşu, canlıyı kurtarmak için verilen emekler imrenilecek davranışlardır. Bunlar bizim insani yönlerimizi ortaya koyuyor. Yaşadığımız mekanları ve şehirleri de aynı disiplinle korumalı ve kollamalıyız, Öyle olmalı-olunmalıdır. Elmalılı Hamdi Yazır Maide suresi 32 ayeti bize şöyle aktarıyor; “Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Biz burada, teslimiyet ve tevekkül ekseninde bir hayatı yaşadığımızı hatırlatmaya gayret ediyoruz. Bize yol gösteren vahyin dışındaki dünyaysa eğer işimiz çetindir, zordur. Anlamlı yaşayanlar, gelecekte de anlamlı bir hayata ulaşırlar. Her şeyin emanet olduğu bilinciyle yaşamalıyız. Aldığımız havanın, içtiğimiz suyun, alıp verdiğimiz nefesin sayısı bellidir ve bizlere emanettir. Bu bir bilinçtir, şuurdur. Bilinçli bir toplumun oluşması, bilinçli bireylere bağlıdır. Teslimiyet duygusunu inşa edemeyen bireyler, cemiyette huzur sağlayamaz. Güven duygusuyla kazanılır cepheler, fetihler birbirine güvenmiş olan askerlerle, komutanlarla birlikte gerçekleştirilir. Bir millet, en çok güven, teslimiyet ve tevekkülle kıyam edebilir. “İnananlar ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Maide 23.ayeti kerimedeyse; “Şayet müminler iseniz, sadece Allah’a tevekkül edin.” Talak 3.ayette ise; “Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.” Bütün bunlardan sonra şöyle demek düşüyor bize; gerçek kulluk teslimiyettir. Teslimiyet; sevgiden, aşktan, samimiyetten, gönülden doğar. “Anam, babam, malım, mülküm, çoluk çocuğum sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü” diyen ashabı hatırlamak ve onların birer yıldız olduğunu asla unutmamak icap ediyor. Bakara suresi 31.ayeti kerimeyle sözümüzü tamamlayalım; “Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum.” 33


AKİKAT, İNSANIN TOPRAKLA İLİŞKİSİNİN KESİLMESİYLE KAYBOLMAYA BAŞLAR

"HEM ŞEHİRDE OLMAK,

HEM DE TOPRAĞA YAKIN OLABİLMEK" Kadim şehirlerimizin, sosyal hayatının ve çevresinin bugünden farkı, toprakla yani tabiatla ittifak içinde, onun içinde ona zarar vermeden uyum içinde sürdürülebilir şehirler oluşudur. Cem ERİŞ*

Resimler: Cem Eriş (mimarcem34@hotmail.com)

*(Y.Mimar-Restorasyon Uzmanı) İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Başkanı.

sayı//50// eylül 34

Dergimizin 38. sayısındaki yazımızda, ülkemiz için, şehirlerimiz için artık "helal şehir" kavramının tartışılması gerektiğini belirtmiş, bunun sebeplerini, gerekçelerini ve zaruretini ortaya koymaya gayret etmiştik ve " Bu toprağın tarihini, kültürünü , kimliği yani bize has medeniyet değerlerini korurken, bu değerlerin mahreci ve yaşandığı sosyal çevrenin ve ailenin huzurunu ve yaşam kalitesini de günümüzün, tüketimi tetikleyici, aslında insanı ve toplumu tüketen kapitalist düzenin çarklarına kaptırmadan meşru, ahlaki , helal beklentiler ve ihtiyaçlar çerçevesinde iyileştirmek, bu çerçevede kentsel iyileştirmeyi de çok geç kalmadan gerçekleştirmek Fatih ve benzeri kadim şehir merkezlerimiz için köprüden önceki son çıkıştır. Aksi halde kadim şehir gibi kadim değerler de risk altında kalacaktır." demiştik. Meselenin sadece mevcut veya yeni şehrin planlama anlayışı, mimari estetiği, çok katlı veya az katlı yapılardan, geniş yeşil alanlar ve sosyal donatılardan oluşmasıyla alakalı olmadığını, asıl meselenin medeniyetimizin manevi değerleri istikametinde ahlaklı insan yetiştirmek olduğunu pek çok yazımda olduğu gibi tekrar vurgulamıştım.Ve bazen bizi bunaltan bu şehir için "Tabii ki şehir genişleyebilir. Ancak ölçüyü koyamadığınız bir zeminde obezleşen bir şehirle karşılaşmanız ve onda kaybolmanız mukadderdir" diyerek 39. sayımızda da "Hem İstanbul'dan kaçmak hem de İstanbul'da yaşamak mümkün mü?" başlıklı yazımızla bu soruya cevap aramıştık. Bu, şehir ve medeniyet üzerine dertlenen, kafa yoran her insanımızın cevabını aradığı sorulardan sadece bir tanesi. Tüm bunların üzerinde tekrar durmama sayın Kemal Öztürk'ün 1 Ağustos 2018 tarihli Yeni Şafak Gazetesi'ndeki yazısı vesile oldu. Esasen daha önceki yazılarımda da üzerinde durduğum benzer hususlar gayet yalın bir şekilde bize tekrar hatırlatılıyor.Ve nihayette "Hakikat, insanın toprakla ilişkisinin kesilmesiyle kaybolmaya başlar. Bunu anladım. Çünkü insanın aslı topraktandır." tespitini yapıyor yazar. Kadim şehirlerimizin, sosyal hayatının ve çevresinin bugünden farkı, toprakla yani tabiatla ittifak içinde, onun içinde ona zarar


vermeden uyum içinde sürdürülebilir şehirler oluşudur. Şehir : hem bir üretim merkezi, hem tabiatın nimetlerini ancak ve ancak meşru ve zaruri ihtiyaçlar için dönüştürüldüğü ve biçimlendiği bir hayat ve medeniyet alanı olarak telakki edilmiştir. Mimariniz, sanatınız, edebiyat ve musikiniz velhasıl medeniyetiniz adına ne varsa, işte bu kendisiyle ve çevresiyle barışık, israftan kaçınan, ihtiyacı olmayan şeye dönüp bakmayan, bakanı ayıplayan, varlığı da yokluğu da paylaşan ve kanaat edip yetinen, gösterişten uzak, reklamı ayıplayan, haddini bilen, "Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır" düsturuna iman etmiş ve sindirerek benimsemiş bir hayat tarzına göre biçimleniyordu. CEDLERİMİZ İNŞAA ETMİYORLAR, İBADET EDİYORLARDI

Burada sözü erbabına bırakalım. Ahmet Hamdi Tanpınar "Beş Şehir " isimli eserinin "Bursa'da Zaman" bölümünde bu hayatı o kadar berrak anlatıyor ve diyor ki: " Cedlerimiz inşaa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı.Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil'de dua eder, Muradiye'de düşünür ve Yıldırım'da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder. Ah, bu eski sanatkarlar ve onların her dokundukları şeyi değiştiren, en eski bir unsurdan yepyeni bir alem yapan sanat mucizeleri! Dedelerimiz bu mucize ile ve onun etrafına taşırdığı imanla Bursa'nın ve İstanbul'un çehresini değiştirdiler, onları yarım asır içinde halis Türk ve Müslüman yaptılar." Yukarıdaki hissediş ve tespit bize medeniyetimizin hakikatini anlatıyor. Bugünün şehirlerinde ve özellikle kadim şehirlerin merkezlerinde ve mücavir alanlarında kurulan yeni yeni şehirciklerde, bize has hayatın ve şehrin çehresini neye karşılık ne ile değiştirdiğimizi düşünmek isteyenlere yukarıdaki satırlardan hareketle şu soruları soralım ve cevap bulmaya çalışalım: Soru: Cedlerimiz inşaa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Ya bugün bizler bu mirasın sahibi olarak nasıl inşaa ediyoruz? Bugünün şehirleri adına ürettiğimiz mimari, biçim, hayat tarzı, bir ibadet aşkıyla mı ortaya çıkıyor? Cevap:?

Soru: Cedlerimizin maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Bugün maddeyi işleyip şekil verdiğimizde ortaya çıkan sonuç bir imanın göstergesi mi sizce? Cevap:? TOPLUM OLARAK; TOPLUMU ETKİLEYEN, BİÇİMLENDİREN, YÖNLENDİREN VE YÖNETEN TÜM AKTÖRLER VE SORUMLULAR OLARAK BU SORULARIN CEVAPLARINI SAMİMİ OLARAK VERMEK VE KADİM MEDENİYET DEĞERLERİMİZDEN BESLENEREK HAREKET ETMEK, HAYATIMIZI TANZİM ETMEK, ARTIK ÜLKEMİZ VE COĞRAFYAMIZ İÇİN ERTELENEBİLİR BİR SEÇENEK DEĞİL! Maalesef bizim büyük bir meselemiz var. Hala tespit ve teşhisi doğru yapamadığımız için tedavi araçlarını da doğru geliştiremiyoruz. Özellikle büyük(!) şehirlerimizde, insanımızın sadece maişetini temin ettiği, üretim yapıp para kazandığı, elde edilen az veya çok maddi gücün tabiat içindeki turistik sığınma alanlarında arınmak ve dinlenmek için kullanıldığı, sonra tekrar şehre dönüp şehrin tüketilmeye devam edildiği, buna gücü yetmeyenlerin ise karayollarının refüjlerinde, peyzaj alanlarında piknik yapmaya çalıştığı kısır bir sosyolojik döngüye girmiş bulunuyoruz. İşte bir kaç 35


gün sonra idrak edeceğimiz Kurban Bayramı, 9 günlük bir tatil çılgınlığına döndü bile. Şehirden çıkmak dahi ayrı bir mesele. Güney sahillerimizdeki şehirlere ise arabalar giremez hale geldi. Meseleye otellerin doluluk oranı, turizmden kazanılacak para boyutuyla yaklaşıyoruz sadece. Aynı anda milyonlarca insanın yollara düştüğü bu süreci anlamak ve anlamlandırmak bir sosyolojik tahlili hak etmiyor mu?

planlarının fevkinde, kontrolsüz büyümüş ve yapılaşmış bir şehirde stratejik hedef koymak ve tutturmak ne kadar mümkün? Bunun şehirlerimizde şimdilik gerçekçi bir beklenti olmadığını, belediye meclislerinde her ay çıkan yüzlerce plan tadilatından ve daha farklı pek çok kamu kurumunun plan yapma erkini elinden bırakmamasından anlayabilirsiniz. Ancak gelişen ve büyüyen şehirlerimizde hala bir fırsat var.

Bu hal istikbalde şehirlerimizi ve tabii ki insanımızı tüketecek ve yaşanmaz hale gelen şehirlerin alt gelir gurupları ve marjinallere terk edilmesiyle sonuçlanabilecek tehlikeli bir durumdur. Nüfusun %80'inin şehirlerde yaşadığı bir ülkede şehirlerde oluşan basıncın bu şekilde azaltılması daha fazla sürdürülebilir gözükmüyor. Onun için yazımızın başlığını burada bir daha hatırlatarak soruyoruz:

Uzmanların ikazını yaptığı beklenen depremi de hatırladığımızda bu konunun artık bir ülke ve beka meselesi olduğu aşikardır. Şu anda İstanbul'da şehir ölçeğinde olmasa da bölgesel ve mahalle, sokak ölçeğinde oluşan sosyal ve fiziki çöküntü alanları, büyük şehirlerimizde menfi gelişimin işaretleri. Komşularından emin olamayan geleneksel aile onun için bu alanları terk ediyor. Peki Devletimizin ve Belediyelerin farkında olduğu bu mesele için gösterilen çaba yeterli mi? O zaman başa dönüp tekrar şu cümleyi hatırlayalım:

"Hem şehirde olmak hem de aslımız olan toprağa yakın olabilmek" İstanbul gibi büyük şehirlerimizde mümkün mü? Batı'da da insanların en az %80'i şehirlerde yaşıyor. Ancak bu şehirler, çoğu 2-3 milyon nüfusu geçmeyen, etrafında merkezle bağı yaygın yol ve toplu ulaşım şebekesiyle desteklenmiş doğal çevre içinde kendine yeten bahçeli konut ve yaşam alanlarından oluşuyor. Stratejik olarak şehrin kontrolsüz büyümesine izin verilmiyor. Nüfusu 15 milyonu geçen, imar sayı//50// eylül 36

"Cedlerimiz inşaa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı." Soru: Bu yüzyılın, bugünün şehirlerinde bu ruh ve imanı temsil eden, bizi aslımız olan toprağa yakın kılan kadim hatıralarımız dışında ne var geleceğe miras bırakabileceğimiz?


Mevsimlerden güz… Vakit akşam üzeri… Yorgun yaprak, ona hayat taşıyan dalıyla irtibatını kesecek bir sebep beklemekte… Yorgun yaprak, bitmiş bir hayatın çaresiz teslimiyeti içinde…

YAPRAK

“Kimsin?” sorusuna, “Bu dünyada işi bitenim!” cevabı döküldü mü dudaklardan, İsrafil’in Sûr’u üflediği vakit gelmiş demektir. İnsan olsa da aynıdır bu, devlet olsa da… “Bu dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun!” İbrahim BAŞER

Yorgun yaprak, ecelini görmekten mahzun… Ve hayat hükmünü icraya başlar; ürkek bir hazan yeli dokunur tenine… Sebebi farkeder ve kopar dalından yaprak… Düşmeye başlar, yanaktan süzülen yaşçasına… Asli vatanına süzülürken bir veda türküsü sarıp sarmalar onu: “Aliş’imin kaşları kare Sen açtın sineme yâre” Yaprağın tek başınalığı yürek sızlatıp ciğer deler olur, ‘Ciğerdelen’ olur!... Onca vakittir hayatla haşır neşir olan bu hüzünlü naaş; “- Günler ve geceler boyu rüzgârın saçlarını okşayan;

bre, al bizi, al götür bu yaz! Tuna’yı, Bosna’yı özledim biraz! Sorma bre, sorma ne işimiz var! Tuna boylarında Aliş’imiz var!

toprağa gölge, börtü böceğe yuva, ağaca ziynetlik eden; tozu toprağı, kiri pası, çileyi cefayı kendi çeken; kimseyi incitmeyen, “yaprak gibi yaprak” olan bu sararmış beden, vazifesini her halde kemâlen yerine getirmiştir” dedirtir. Düşmeye başlar! Bir yusufçuk; “güle güle” der geriden ve sesi yankı bulur tarihin duvarlarında… Yaprak, Tuna’ya bir veda bûsesi kondurur… …ve Tuna; yiğidinden ayrılan dünya güzeli, kalbini verdiği yaprağını uğurlar… Karadeniz’e kadar… Akar… Ağlar… Akar… Ağlar…

37


AKDENİZ’İN SAKLI İNCİSİ

KAHRAMANMARAŞ Kahramanmaraş’ta Maraş kalesi ile birlikte irili ufaklı 20 civarında kale bulunmaktadır. Hurman Kalesi, Kız Kalesi, Azgıt Kalesi bunlardandır. Serdar YAKAR

sayı//50// eylül 38

ahramanmaraş tarihin kayıt düştüğü en eski kentlerden biri olma vasfına sahiptir. Yüzyıllar boyu; Hititlerden Asurlulara, Makedonyalılardan Bizanslılara ve ardından da Türk İslam Alemine yurt olmuştur. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar tarihin her devrinde özgürlüğü baş tacı etmiş, büyük acıları onurunu kaybetmeden yiğitçe karşılamıştır. Dünyanın sayılı madalyalı şehirlerinden biri olan Kahraman Maraş'a Milli Mücadelede halkın gösterdiği direnişten dolayı TBMM tarafından 5 Nisan 1925’de İstiklal Madalyası, 7 Şubat 1973'de de Kahramanlık payesi verilerek adı Kahramanmaraş olarak değiştirilmiştir. 2014 Mahalli seçimleri ile de Büyükşehir statüsü kazanmıştır. Kahramanmaraş coğrafi olarak Akdeniz Bölgesinde, İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerinde kurulmuş olup, kültür varlıkları ve doğal güzellikleri açısından son derece zengindir. Semavi dinlerde kutsal olan Eshab-ı Kehf'i, çok sayıda tarihi camisi, kaleleri, hanları, hamamları, kapalı çarşıları, şifa dağıtan termalleri, endemik bitkilerle kaplı serin yaylaları, keven-kekik kokan ve bir çok yabani hayvan ve kuş türünün yaşadığı dağları, ardıç, meşe, ladin ve çamlarla kaplı ormanları, doğa harikası mağaraları, 250 çeşit kuş türünü barındıran Gavur Gölü, Kahramanmaraş'tan doğan ve ülkemizin önemli bir akarsuyu olan Ceyhan Nehri'nin oluşturduğu geniş akarsu ağı üzerine kurulan barajların oluşturduğu gölleri, el emeği göz nuru ile yapılan el sanatları ve zengin mutfağıyla Akdeniz'in saklı incisi Kahramanmaraş, gezmeye görmeye değer bir ildir. Akdeniz Bölgesi, Doğu Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin birbirine en yaklaştığı alanda yer alan Kahramanmaraş bu coğrafî konumu nedeniyle farklı iklim özellikleri gösterir. Kentin merkezi “Akdeniz termik rejim tipi”nin etkisi altındayken kuzeye gidildikçe yükseltiye bağlı olarak tamamen karasal iklim özellikleri görülür. Verimli topraklara sahip Kahramanmaraş'ın coğrafî yapısı da ekip biçmeye elverişli olunca, yüzyıllar boyunca ekonomisinde lokomotif rolü tarım üstlenmiştir. Kahramanmaraş'ın sahip olduğu su potansiyeli bütün GAP bölgesinin dörtte birine eşittir. Kahramanmaraş'ta başta pamuk olmak üzere, mısır, biber, çeltik gibi bakliyat çeşitlerinin yanı sıra, hububat, şeker pancarı, üzüm, zeytin üretimi yapılmaktadır. Şehre verilen teşviklerle sanayici ve iş adamlarının


% 100 yatırımı ile tekstil ve metal sektöründe zirve yapmış olup, son yıllarda bayan ayakkabı imalatı, organik gıda ve turizm yatırımlarında da ön plana çıkmaya başlamıştır. TURİZMDEKİ YERİ

Kahramanmaraş Antik Germanicia Kenti Yamaç Villaları Mozaikleri; İzmir Efes Antik kenti ile Gaziantep Zeugma Antik Kentinde bulunan mozaiklerle büyük benzerlikler göstermektedir. MS 400–700 yılları arasında olduğu tespit edilen Geç Roma / Erken Bizans Dönemi Antik Germanicia Kenti Yamaç Villalarını, o dönemde yaşayan generaller ile zenginlerin ovanın hakim bölgesinde rüzgârı hesaba katarak yaptırdıkları tahmin edilmektedir. Bölgede yaklaşık 100'ün üzerinde tarihi yamaç villalarının olduğu, bunların her birinde 15–20 oda bulunduğu düşünülmekte ve taban döşemelerinin de mozaiklerle donatıldığı tahmin edilmektedir. Kahramanmaraş'ın 72 km. kuzeyinde, eski Elbistan-Kahramanmaraş kervan yolu üzerinde, Berit Dağı eteklerindeki Ilıca'nın kükürt petrol artığı ve az miktarda yağ karışımı ile meydana gelen şifalı suyunun romatizmal hastalıklara ve kadın hastalıklarına iyi etki yaptığı biliniyor. Suyun sıcaklığı ortalama 48 ˚C olan Ilıca, sahip olduğu ılıman iklimi ve doğasının yanı sıra Kahramanmaraş'a olan yakınlığı nedeniyle son yıllarda hızla gelişmektedir. Elbistan ilçesinden doğan Ceyhan Nehri şehrin can damarıdır. Ceyhan, Çukurova'da geniş bir delta oluşturarak İskenderun Körfezi'nden Akdeniz'e dökülmektedir. Ceyhan'ın kolları aktıkları

topraklara tarih boyunca bereket dağıtmış, dolayısıyla da Hititlerden bu yana birçok kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bugün Ceyhan nehri üzerinde kurulan Menzelet, Aslantaş, Sır ve Berke hidroelektrik santralleri bölgenin ihtiyacı olan elektrik enerjisini üretmektedir. İsmini Ceyhan Nehri'nden alan, Kahramanmaraş'a 10 km. uzaklıktaki Ceyhan (Göksu) Köprüsü 15. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış tarihi bir anıttır. Şehrin tam ortasında, Hititler Dönemi'ne ait bir yığma tepe üzerinde yer alan kalenin M.Ö. I. yy. ile M.S. II. yy. arasındaki dönemde yapılmış olacağı düşünülüyor. Bugüne kadar birçok kez onarılmıştır. Kalenin dört bir tarafındaki surlardan şehri seyretmenin keyfi bir başka olmaktadır. Kahramanmaraş’ta Maraş kalesi ile birlikte irili ufaklı 20 civarında kale bulunmaktadır. Hurman Kalesi, Kız Kalesi, Azgıt Kalesi bunlardandır. Savruk, Savran veya Sarıkız isimleriyle anılan doğa harikası mağaraya Kısık Kanyonu boyunca uzanan yoldan ulaşmak mümkündür. Bu mağarada yapılan incelemeler sonucunda, Paleosen Dönem'de oluştuğu sonucuna varılmış. Mağaranın iç kısmı Damlataş Mağarası'nı aratmayacak sarkıt ve dikitlerle bezelidir. Kahramanmaraş'a 45 km. uzaklıkta olan Döngel Mağarası ise Kayseri karayolu üzerindedir. Prehistorik çağlara tarihleniyor. İç içe geçmiş üç mağaradan oluşan Döngel Mağarası’nın içinden Döngel Çayı başta olmak üzere birtakım yeraltı suları çıkmaktadır. Göksun ilçesine bağlı Ericek'te, tarihî İpek Yolu üzerinde olan Gümüşkaya Mağarası ise Paleosen dönemde oluşmuştur. Kireçtaşından 39


oluşan mağarada 20-30 m. uzunluğunda bir koridorun çevresinde sıralanmış dikitler ve sarkıtlar bulunmaktadır.

dayanmaktadır. Maraş Burması tescillenmiş bir markadır.

MESLEKLER

Kahramanmaraş mutfağının en vazgeçilmez gıdası kendine has üslubu ile Maraş Tarhanasıdır. Tarhana hem doyurucu, hem lezzetli olup, alternatif şartlarda tüketilen bir gıdadır. Buğday dövmesi, yağlı yoğurt ve dağ kekiği ile yapılan Maraş tarhanasının çorbası pek makbuldür. Sektörde Cips tarzında üretim de yapılmaktadır. Yüz yıllardır Maraşlıların keyifle yedikleri ve son yıllarda tüm dünyanın tanır olduğu dondurmanın atası Karsambaçtır. Maraşlılar, Ahır Dağı'nın eteklerinden küredikleri tertemiz karlarla, dalından topladıkları taptaze dağ çilekleri ve yabani dağ meyvelerini püre haline getirip, karıştırarak, sıcak yaz günlerinde yenecek nefis tatlıya Karsambaç adını vermişlerdir. Zaman içinde karın yerini keçi sütü ve sahlep almış olup, dondurma ustalarının mahir ellerinde benzersiz bir lezzete ulaşarak, aynı zamanda ülkemizin tanıtımına da katkı sağlayan Maraş dövme dondurması Kahramanmaraş´ın dünya markası olmuştur. Biber deyince akla adı tescillenmiş Maraş Biberi gelir. Maraş kırmızı biberi hem daha acı olur hem de taşıdığı konsantre C vitamini, yiyeceklere kattığı tat ve renk ile mutfak meraklılarının en çok tercih ettiği biber olmuştur.

Kahramanmaraş'taki deri işlemeciliğinin yerel adı Köşkerliktir. Köşkerlerin çeşitli renk ve kalıpta imal ettikleri edikler (yöresel ayakkabı) çeşitli isimlerle anılır. Gelenek Orta Asya Türk kültürüne dek uzanmaktadır. Oğuz destanlarında ayakkabının iki ünlü isminden biri “edik” diğeri “sokman”dır. Günümüzde fantastik deri ürünlerinden, giyim eşyalarına kadar, yaygın bir kullanımı vardır. Geçmişi çok eskilere dayanan bakırcılık sanatı Cumhuriyetten sonra gelişmiştir. Dövülerek işlenmesi daha yaygın olup, en çok üretilen ürün çeşitleri; mangal, ibrik, güğüm, kazan, her boy bakraç, aşurelik kazan ve süs eşyalarıdır. Sim sırma işlemeciliği ise Kahramanmaraş'a has bir işleme sanatıdır. Kökeni Orta Asya Türklerine dek uzanırsa da Osmanlı Sarayı’na verilen Maraşlı gelinlerin çeyizlerinde yer almasıyla ünlenmiştir. Kadife elbise, kadife yastık, yatak örtüleri, seccadeler, bohçalar, masa örtüleri üzerine yapılır. Bu zarif işlemeciliğin örneklerine geçmişte zengin saray yaşamında rastlanırken, günümüzde hanımların kıyafetlerinde rastlamak mümkün olmaktadır. Orman ürünlerine bağlı olarak gelişen oymacılık sanatı ise yörede yüzyıllardır süregelmektedir. Ağaç oymacılığı için özellikle ceviz, kavak, gürgen gibi ağaçlar tercih edilmektedir. Kahramanmaraş'ın en önemli el sanatlarından biri olan kuyumculuk Osmanlı Dönemine ve daha önceki beylikler dönemine sayı//50// eylül 40

MUTFAĞI

Kahramanmaraş´a özgü bir ürün olan fıstık ezmesi ustaların maharetli ellerinde yoğrularak ve çeşitli işlemlerden geçirilerek hazırlanmaktadır. Birçok alanda kullanılmakla beraber ilimizde döner şeklinde kesilerek de ikram edilmektedir.


KUDÜS NOTLARI

-ikinci-

Bir kez daha anladım ki sorumluluğumuz çok büyük. Gerçekten de Türkiye sadece Türkiye değil. Bizden medet uman yüz binlerce insana karşı, Ömer'e, Selahaddin'e ve Osmanlı'ya karşı hepsinden de öte her şeyin sahibi Rabbimize karşı üzerimize düşen birçok görev var. Musa YAŞAROĞLU

400 yıl kaldıkları Mısır'dan onları kurtaracak birini beklerler. Ve sonunda da Hz. Musa onları oradan kurtarırken Hz Yusuf'un naaşını da yanlarına alırlar. Hz Musa ile yola çıkan Yahudiler ona birçok kez zorluk çıkarırlar. Buzağıya tapınan ve Allah'ın verdiklerinden hep fazlasını isteyen bu insanlar her daim sorun üreten olmaktan kurtulamamışlardır. Kudüs'e doğru başlayan yolculuk Hz. Musa döneminde sonuca ulaşamaz. Hz. İbrahim'in bulunduğu caminin yarısını sinagog haline dönüştüren İsrail, burada da Müslümanlara engel uygulamaktadır. Normal şartlarda Filistin içinde yer alan El Halil kenti yer yer işgal altında. Bu işgal altındaki yerlerden birisi de İsrail askerleri tarafından çevrilen Halilürrahman camiidir. Zira bu alan birçok kontrol ardından ziyaret edilebiliyor. 1994'te cami cemaatini tarayarak 30 Müslümanı şehit eden bir Yahudi çocuk doktorun bahanesiyle İsrail tarafından kapatılan cami, yedi ay sonra açıldığında bir kısmı sinagog olmuş ve tamamen İsrail askerlerinin kontrolüne geçmiş şekildedir. KUDÜS GEZİSİ BİTERKEN HİSSİYATIM

.GÜN-El Halil Kenti/Halilürrahman Camii

El Halil kenti Hz. İbrahim'in mezarının bulunduğu yer olarak kabul ediliyor. Şeria nehrinin batısında yer alan kent Batı Şeria içinde yer alan şehirlerden birisi... Ur şehrinde doğduğu bilinen Hz İbrahim'in babasıyla ayrı düşerek çıktığı yolculuk, El Halil kentinde son bulur ve peygamberliğini Batı Şeria bölgesinde yapar. Üç dinin atası olan Hz. İbrahim'in mezarının burada olduğu neredeyse kesin gibidir. Hz. İbrahim'in eşi Sare'den İshak, cariyesi Hacer'den ise İsmail dünyaya gelmiştir. Yahudiler Hacer'in köle olduğunu söyleyerek Hz. İsmail'i kabul etmiyorlar. Kendi soylarının anneden türediği düşüncesi de bu inanca dayanıyor. Hz. İshak'ın da annesi Sare'nin ve eşi Refika 'nın mezarı da Hz. İbrahim'in mezarının yanında yer alıyor. Ayrıca Hz. İshak'ın oğlu Hz. Yakup ve onun eşi Rayiha da yine aynı mezar alanları içindedir. Yahudiler kurban meselesini İshak'a dayandırırlar. İsmail'i yok sayarlar. Hz. Yakup'un 12 oğlu olur. Yahudiler de bu yüzden 12 kabileden oluşur. Hz Yusuf Mısır'da önemli bir konuma gelince kendisini kuyuya atan tüm kardeşlerini de oraya alır. Ve Yahudiler Hz. Yusuf vefat edince Mısır'da yalnızlaşırlar.

Birçok önyargı ile geldiğim Kudüs'te ilk bakışta anormal bir durum olmadığını düşündüm. Herkes için hayat normal seyrinde... Esnaf işinde, insanlar sokaklarda... Sonra dün ve bugün dolaştıkça ve rehberlerimizi dinledikçe ve de yine bugün Aksa çevresini gezerken grubumuz önünde Filistinli bir aileyi rastgele alıkoyan iki işgüzar İsrail askerini görünce meseleyi net anladım. Rehberlerimizin hislerimize dokunma çabası gördüğüm anlatımlarının hiç de boşa yere olmadığını derinden hissettim. Evet, burası Kudüs... Her şeyiyle bizden bir parça ve Aksa'nın uhrevi havasını soluyanlar Müslüman... Lakin hepsi birer eksik barındırıyor. Bu eksik de sanırım bizim "hürriyet" diye bildiğimiz şey. Akif'in haykırdığı "Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım." mısrası burada havada kalıyor. Zira neredeyse her sokak başında elleri silahlı üç veya dört İsrail polisi, canlarının istediği şekilde sizi bir kenara çekip aşağılar gibi sorgulayabiliyor ya da eşinizin çocuğunuzun yanında size ahkam kesebiliyor. İşte bu bize hiç uymuyor. Bugün iki hadsiz askerin gözümüz önünde sorguya çektiği Filistinli aile kafilemizdeki herkesi kahretti. "Evet, siz burdasınız ama hakim olan biziz." mesajından başkası değildi yaşanan. Bize yani Türklere belki de Ömer'e, Selahaddin'e ya da Osmanlı'ya idi o ters bakışlar. Bir şey yapamadan geçip gitmek bizi alt üst etti. Yüreğimiz ezildi adeta. Esnafın bizi görünce ve "Turkiye" dediklerinde evet, cevaplarını aldıklarında gösterdikleri sevincin dışa vurumu ise en çok iki kelime ile yansıdı: "Erdogan" ve "kardeş". Bir kez daha anladım ki sorumluluğumuz çok büyük. Gerçekten de Türkiye sadece Türkiye değil. Bizden medet uman yüz binlerce insana karşı, Ömer'e, Selahaddin'e ve Osmanlı'ya karşı hepsinden de öte her şeyin sahibi Rabbimize karşı üzerimize düşen birçok görev var. Bu yüzden herkes daha mutlu Müslümanlar daha huzurlu ve özgür Kudüs için koşturmalı, az uyumalı ve daha çok çalışmalı. Aksi halde Türk bayrağını telefonuna ekran resmi yapmış Filistinli gence söyleyecek neyimiz kalır ki? 41


BURSA Çalabım bir şar yaratmış İki cihan arasında Bakıcak didâr görünür Ol şehrin kenâresinde Hacı Bayrâm-ı Veli Prof. Dr. Bilal KEMİKLİ*

ehri kurma fikri, farklı zaviyelerden ele alınıp izah edilecek bir konudur. Ancak meseleye kültür tarihi açısından baktığınızda şunu göreceksiniz: Şehri kurma fikri, şehirle alakalı pek çok efsanenin hayat bulmasına imkân vermiştir. Bazı tarihçilerin “anlatı kurma” tabiriyle ifade ettikleri, elde belge yoksa yahut var olan belgedeki muhtemel boşlukları doldurarak tarihi inşa etme gayreti, şehri kurma fikrini akademik düzeyde ilgilendirir. Çünkü anlatı kurma çabası, ister istemez bizi, şehri kimin ve nasıl kurduğuna dair anlatıla gelen rivayetlere götürecektir. Daha doğrusu şehirlerin tarihini yazmak için tayin edilen başlangıçlara ilişkin rivayetler dikkat çeker. Her ne kadar Kûfe ve Samarra gibi kuruluşu bilinen şehirlere ilişkin bilgi ve belgeler, rivayetlerin ihsas ettiği alanı rasyonel çerçevede sınırlasa da çoğu şehirlerin tarihindeki başlangıç, rivayetlerle izah edilir. Sözgelimi Bursa’yı Hz. Süleyman’ın kurduğuna dair rivayet bu anlamda önemlidir. Bu rivayet, şehre kutsal bir değer atfettiği gibi, şehri anlamlandırmayı da kolaylaştırır. Nitekim Bursa, tarih boyunca Evliya Çelebi’nin ifade ettiği gibi, “ruhaniyetli şehir” unvanını taşımıştır. Bu durum fetihten önce de böyledir; şehir ilk dönemlerden itibaren, Keşiş Dağı’ndaki azizlerin gölgesinde gelişmiştir. Fetihle birlikte İslam medeniyetine kapılarını açtığında ise, nefs-i Bursa’dan, sur içinden dışarıya doğru, Doğu ve Batı istikametinde iki önemli kaynaktan beslenerek tekâmül etmiştir. Bursa özelinde konuşursak, şehri besleyen ve geliştiren kaynaklar şunlardır: 1. Bey, sultan, paşa ve diğer devlet ricali ve bunların etrafında oluşan siyasi ve iktisadi teşekküller… Biz bunu siyasi erk olarak tanımlayabiliriz. 2. İlim ve irfan hayatımızın yıldızları olan kâmil insanlar ve onların oluşturdukları muhit. Halk bu iki kaynağı birbirinden tefrik etmemiş, günbegün tekâmül eden şehirde mutlaka tutunacak bir dal bulmuştur. Bu meyanda ilk adımın daha Orhan Gazi döneminde atıldığına tanık oluruz. Bu dönemde iki şey dikkatimizi çeker;

*TC.Uludağ Üniversitesi

sayı//50// eylül 42

1. Gümüşlü Kümbetlerin türbeye dönüştürülmesi, kilise ve manastırların yeni hüviyetine kavuşturulması… Bu uygulama,


fethin mantığına uygun olarak, şehrin sivil mimarisine ve dolayısıyla aile mahremiyetine dokunmadan dini ve resmi mimarinin dönüştürüldüğüne işaret eder. İslam Fıkhının vazettiği zımmî hukuku, şehrin yerlilerini vatandaş olarak kabullenmeyi, onların hak ve hukukunu korumayı garanti eder. Lakin dini kültürel yapı, ister istemez değişecektir. Bu, şehrin de değişip dönüşmesi anlamına gelir. 2. Bu değişim dönüşüm sürecinin akabinde, sur dışına taşarak Orhan Külliyesi’nin inşa edildiğini görüyoruz. Bu ise, şehri genişletmenin yanında, orayı yenileyerek bizim şehrimiz haline getirme çabasıdır. Orhan Gazi şehri Doğu’ya doğru açtı… Bu açılış, I. Murat döneminde, Hüdavendigar Külliye’siyle Batı’ya doğru kaymıştır. Daha sonra Yıldırım, dedesinin izinde giderek, hem onun vakıf arazisi üzerinde Ulucami ve etrafında hanlar yaptırmış ve hem de şehri daha doğuya taşımış, Yıldırım Külliyesini inşa etmiştir. Bu genişleme, Ankara Savaşı’yla duraklamışsa da, devleti derleyip toparlayan Çelebi Mehmet’le birlikte yeniden başlamıştır. Çelebi Mehmet, babası Yıldırım ile atası Orhan’ın inşa ettikleri merkezlerin ortasında Yeşil’i şehre kazandırmıştır. Bilahare II. Murat, Hüdavendigar ile nefs-i Bursa arasında Muradiye’ye hayat vermiştir. Bu arada başta Alaattin Bey, Demirtaş Paşa ve Pars Bey gibi, hanedan mensupları ve umur görmüş devlet adamlarının bu merkezlerde inşa ettirdikleri camiler, medreseler, çeşmeler, han ve hamamlarla şehir asıl hüviyetini kazanmıştır. Burada vakıf hukuku, ticaret hukuku ve

vatandaşlık hukuku gibi temel fıkhı konuların belirleyici olduğu, şehrin fıkıh eksenli değişip dönüştüğü ve genişlediğini de unutmamak gerektir. Şehri besleyen ve gerçek anamda şehirlilik kimliğinin oluşmasını sağlayan kaynak ise, kim ne derse desin, bendenize göre, ilim ve irfan hayatımızın yıldızları olan kâmil insanlar ve onların oluşturdukları muhitlerdir. Bunu Bursa özelinde söylersek, Abdallân-ı Rûm dediğimiz zevattan olan Geyikli Baba’nın, Abdal Mûsâ’nın dokunuşlarını hatırlarız. Geyikli Baba, Bey Sarayı’na çınarları diken manevi şahsiyet olarak anlatılır. O Bursa’ya yedi adet çınar dikmiştir… Abdal Musa ise, şehrin fethinde bulunmuş, daha sonra yeni fetihlere öncülük etmek için güneye doğru yola çıkarak Elmalı’da yerleşmiş ve burayı Bektaşiliğin merkezi haline getirmiştir. Emir Sultan’ın Yeşil ve Yıldırım’ı adeta üçgen gibi tamamlayan bir yerde dergâhını kurması, bir külliye inşa etmese de burayı kısa zamanda cazibe merkezi haline getirmiştir. Şehir genişlemiştir… Keza onun Ulucami’nin inşasında, Yıldırım ve Yeşil’in kurulmasında manevi katkılarının da olduğunu düşünürsek, mimari açıdan öncülük ettiğini söylememiz mümkün olur. Kamil insan, kurduğu zaviyenin yanında siyasi muhiti de hayırlı hizmetlere teşvik ederek şehre mana katmıştır. Bilahare Üftade’nin, İsmail Hakkı Bursevî’nin, Niyazî-i Mısrî’nin ve Cunûnî Ahmet Dede’nin inşa ettirdikleri zaviyeleri ve inşasına öncülük ettikleri bazı dini-sivil mimari eserlerle Bursa tuvaline dokundukları, bu resmi yaşadıkları dönemin şartları içinde yeniden yorumladıkları görülmektedir. 43


Anadolu şehirlerinin ekseriyetini Selçuklu’nun dönüştürdüğü söylenebilir. Daha sonraki dönemlerde sanat tarihi açısından bir Osmanlı tarzından söz etmek mümkünse de, bu tarzın Selçuklu tecrübesinden çokça yararlandığı bir gerçektir. Selçuklu, hemen her şehirde, önce bir Ulu Cami inşa etmiştir. Hamam, hastane, okul, çarşı ve aşevi gibi şehrin sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayacak müesseseler, bu ulu camilerin etrafında veya yakınlarında kurulmuştur. Bu durum Osmanlı’da külliye geleneği ile daha da belirgin bir mahiyet kazanmıştır. Mamafih, eskiler şehrin merkezine camiyi koyarak, sosyal, ekonomik ve kültürel ihtiyaçlara da bir kutsiyet kazandırmışlardır. Camiyle iç içe olan resmi ve sivil çevrelerin insicamı, bu topraklarda milli birlik ve beraberliği tesis etmiştir. Böylece en azından günde beş vakit bir araya gelerek aynı kıbleye teveccüh edip ibadet etmeleri, aynı sohbeti dinlemeleri ve aynı haberleri almaları sağlanmıştır. Sadece cami kavramının ihsas ettiği anlam çerçevesinde değil, bütün dinlerde ve şehirlerdeki haliyle mabed, şehrin fiziki açıdan merkezini oluşturduğu gibi, kültür ve sanat açısından da merkezdir. Nitekim bilinen en eski mabetlerden başlayarak, insanlığın mimari, iç tasarım ve düzen itibariyle en çok özendiği mekânlar mabetler olmuştur. Tezyinî sanatlar başta olmak üzere pek çok sanat kolu, mabetlerde hayat bulmuştur. Öte yandan dinî duyguyu coşkuya dönüştüren ilahilerle söz sanatları ve musikinin kaynağı olmuştur. Keza mabetlerde müminlerin akıllarına takılan sorulara makul ve mantıklı cevaplar vermek durumunda olan din adamlarının konuşmalarıyla, başta hitabet sanatı gelişmiş; sayı//50// eylül 44

buna bağlı olarak da ilahiyat ilimleri tekâmül etmiş, felsefe, anlama ve iletişim gibi bilimlere hayat vermiştir. Günümüzde şehir kurucuları ve planlamacılar kutsal şehir tasavvuruna ne kadar sahipler? Daha doğrusu kutsal şehir kaldı mı? Bırakalım mabedin şehrin merkezi olmasını, bir birey olarak bizim sosyal ve kültürel hayatımız içerisinde yeri nedir? Yoksa diğer pek çok kavram gibi, mabed kavramının mana ve mahiyeti de mi değişti? Bütün bu soruları bir kenara not ederek, Hacı Bayram’a hatırlamak isterim. O, meşhur nutk-ı şerîfinin son kıtasında şöyle sesleniyor: Bu sözü ârifler anlar Cahiller bilmeyip tanlar Hacı Bayram kendi banlar Ol şarın minâresinde Bu kıtada bugün kullanmadığımız iki Türkçe kelime var; tanlamak ve banlamak. Tanlamak, hayret etmek, şaşmak, garip bulmak, şaşırtmak anlamına gelir. Cahiller manayı bihakkın anlamadıkları için şaşırıp kalırlar, diyor. Banlamak ise, bağırmak, haykırmak, ezan okumak ve gök gürlemesi anlamındadır. Ben, size şehirden insandan söz ediyorum… Ne söz etmesi, bir müezzin gibi, şehrin minaresine çıktım oradan haykırıyorum. Fakat ne kadar haykırsam da beni, ancak arifler anlayacaklardır. Cahiller, minareye çıkmış ne diye bağırıp duruyor diyecekler. Böyle diyor, Ankara’nın kurucu ruhu. Demek ki, şehir üzerine ve insan üzerine konuşmak da zor, anlamak da... Nitekim şehir de insan da sırlarını hemen orta yere dökmez. Şehirle de tıpkı insanla olduğu gibi hem-zebân ve hem-hâl olmak gerek.


BİR ŞEHİRLİ İTİYADI:

TATİL Çalışmaya ara veren insanlara hizmet vermek için milyonlarca insan çalışma fırsatı bulur.

Recep ARSLAN

atil, günlük uğraşa ara vermektir. Süregelen hayat biçimine yıl içinde bir haftadan başlayarak 6 haftaya kadar uzayan dinlenme dönemi vardır. Çalışma hayatının kanuna bağlanmasından beri ücretli çalışanların bir yıllık çalışması karşılığında yıllık izin adıyla ifade edilen tatilleri var. İş sahipleri bu dinlenme günlerine sahip olmazlar. Memurlar ve işçiler tatil yaparlar. Tarım ve ziraatla uğraşanlar da tatil yapmazlar. İşçi ve memurlar şehirlerde çalışırlar. Köy kesiminde yaşayan insanın tatil duygusu yoktur. Bir de isçi ve memur hanımları ve çocukları tatil yapmayı itiyat haline getirmişlerdir. Tatil, yılın belli mevsimlerinde sayılı günlerdir. Ya şehir dışındaki, başka yerleşim alanlarındaki akrabaları ziyaretle geçirilir, ya da para harcamayı göze alarak daha çok sahil şehirlerindeki konaklama yerlerinde yaşanır. Akraba yayınına gidilse de, ücretli konaklama yerlerine gidilse de tatilin daima bir ödentisi vardır. Bu ödenti bir yılda yastık altına biriktirilen üç-beş kuruşun tüketilmesi anlamı taşır. İç turculuk, yurt içi veya yurtdışı tura çıkmak bir iş alanıdır ve bu alanda konaklama, beslenme, eğlenme, değişik siporları deneme fırsatları bulur insanlar.

Çalışmaya ara veren insanlara hizmet vermek için milyonlarca insan çalışma fırsatı bulur. Konaklama, ulaşım, gıda, canlandırmalar, sipor faaliyetleri ve sipor malzemeleri, sahilde denize girmek için giyim-kuşam, balık tutmak için balık avcılık malzemeleri satanlar, konaklama hizmeti verenler bu tatil dönemimde yoğun çalışırlar. Birilerinin tatil yapması, birilerinin yoğun çalışmasına yol açar. Hayatın her alanı böyledir. Hayat tezatlarla, tenakuzlarla doludur. Haber veren sesli, görüntülü ve yazılı aygıtlara bakılırsa; bu sene tatil yerleri tıka basa dolu. Yer ayırtmadan gidenlerin sokakta kalacağı ifade ediliyor. Bu olayı içtimaiyatçı, cemiyet bilimcisi gözüyle okumak gerek. Türkiye halkı, Türk milleti kendine güveniyor. Ülkenin gücüne inanıyor. Bu güven ve inanç olmasaydı insanlar para harcamaktan kaçınacak, gelecek için ellerindeki parayı harcamaktan geri duracaktı. ABD eski güçlü günlerinin hasretiyle güçlü devletlere savaş ilan ediyor. Güney Kore, Çin, Rusya, Kanada, İngiltere, Almanya, Fıransa ve Türkiye ile açık açık bir güç tahterevallisine oturuyor. Türkiye’ye de dolar baskısı yapıyor. Türkiye iktisadı buhrana girecek diye beklerken, Türkiye ahalisi, Türk milleti her yıldan fazla oranda tatilini geçirmek için sahil kentlerine doluşuyor. İnsanlar ülkelerinin bu dolar baskısını yeneceğinden emin. Sayın Devlet Başkanının vatandaşları, ‘yastık altındaki dolarları satın’ çağrısı büyük oranda karşılık buldu. Çünki dolar tam tamına iki katına yükselmiş. Satanlar paralarını ikiye katladılar. Kazançlı çıktılar. Hem iki kat sermaye sahibi olmak, hem de Başkan’ın çağrısına olumlu karşılık vermek güzel bir durum. Şimdi dolar, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp aşağı doğru seyrediyor. O dolarlarını afili şekilde satanlar şimdi yavaş yavaş; sessiz-sakin tekrar dolar alacaklardır. İktisadın kuralı bu, dolar yükselince satılır, düşünce alınır. Zaten her bayram öncesinde dövizler aşağıya iner. Çünki bayram tatilinde harcamak için herkes, kıyıda-köşede sakladığı dövizleri Türk parasına çevirip tatile gidecektir. Döviz ticareti yapanlar bunu hep böyle ayar ederler. Bayramdan sonra döviz fiyatları yine gösterdiği en yüksek çizgiyi özleyecektir. Tatilin bir şehirli itiyadı, alışkanlığı, davranış biçimi olduğunu bilenler döviz piyasasının seyrini bilirler. Türk milleti kendinden emin. Yönetenlerine güveniyor. ABD’nin dolar baskısının üstesinden geleceğine inanıyor. Bunun kanıtı olarak tatil beldelerinde iç turcuların yoğunluğu var. 45


ALLAH’IN ADAMLARI’NIN ŞEHRİ!.:

ADANA Ben de hükmü koyarım ortaya: “Gelecek yüzyıla, gelecek yüzyılllara şöhretler popülerler güçlüler zenginler değil, ancak ve ancak şairler yazarlar sanatçılar kalır, kalabilir. O nedenle ‘yazıyorsanız varsınız yoksa yoksunuz’ der”, bitiririm oyunu.

Fahri TUNA

sayı//50// eylül 46

azarlık okullarımda, konferanslarımda, söyleşilerimde sıkça tekrarladığım bir sahne vardır: “- Gelin sizinle bir oyun oynayalım. Birlikte bir anket yapalım. Ben sorayım siz cevap verin, hadi…” Genellikle eğlenceli bir oyundur. Nice hakikati oyunlarla öğrenmiyor muyuz zaten biraz da. “-Türkiye’nin kaç ili var?” Koro hâlinde herkes: “- Seksen birrrrr.” “- İçinden birini seçin bana. Onunla ilgili mini mini sorular soracağım?” Yirmi beş, elli, yüz, iki yüz, üç yüz, bazen dört yüz, hatta beş yüz kişiyle konuştuğumuz, dertleştiğimiz, hâlleştiğimiz olur bu konuyu. Tereddüt ederler. Bir türlü hangi şehirden başlayacağımıza karar verir söyleyemezler. Onları bu mütereddit suskunluktan yine ben kurtarırım: “- Sıfır bir Adana’dan başlayalım hadi…” “- Tamammm, Adanaaa” diye bir ses yükselir izleyicilerden ilki kadar güçlü olmasa da. Top benim elimdedir; ping pong topu gibi bir karşıya atarım bir kendime: “- Ölmüş veya yaşayan, hiç fark etmez; Adana denince aklınıza gelen ilk ismi söyleyin lütfen bana?” Salondan duyulan ilk isim hemen her zaman “Fatih Terimmm” olur. Eyvallah, Türk Futbolunun - hiç tartışmasız- imparatorudur; Elhak hak edilmiş bir unvandır bu. Ülkemizin en büyük başarısı olan GS’ın UEFA Kupası’nı Türkiye’ye getirişinin arkasındaki kahraman, takımını yedi kez şampiyonluğa ulaştıran ülkemizdeki tek teknik direktördür. 2000 yılında GS’ın başında, İstanbul’da iki İngiliz’in öldürülmesiyle sonra eren maçın rövanşında, ‘intikammm’ çığlıkları atan altmış bin kişilik tel örgüsüz tribünler önünde Leeds United rövanşına çıkarken söylediği ‘Benim cesedimi çiğnemeden oyuncularıma dokunamazlar, Türk milletinin duaları arkamızda, korkmayın” ifadeleriyle çağdaş Kara Murat Destanını yazan adamdır o. İsmini hemen yazarım tahtaya. “-Sonraaa?” derim, “Sakıp Sabancıııı” diye bir ses gelir. Doğrudur, Türk Sanayiinin – Koçlarla birlikte- en tanınmış iki büyük ailesinden Sabancı Ailesi’nin en renkli en popüler en sevilen ismiydi merhum. Çenesini üç santim öne arkaya oynatarak ve Gayseri şivesiyle ‘Gardaşım, biz…” diye başlayan cümleleri, muzip ve teatral yüz ifadesi ile hemen hepimizin hafızasında olumlu izler bırakmış bir başarılı iş adamımız, Türkiye’nin en büyük otomobil fabrikasını kurduğu hâlde engelli oğlu Metin’e


tek araba alamayan biçare insanımızdır da. Tahtaya ikinci sıraya hemen onu yazarım… “- Sonraaa?” diye sorarım. Hüküm süren sessizliği genellikle edebi yüzlü edebi sesli edebi bakışlı biri bozar: “- Yaşar Kemal… Orhan Kemal da olabilir…” Elhak, bu iki isim de yerli yerindedir, münasiptirler. ‘Birini tercih edin?” soruma büyük ekseriyetle “Yaşar Kemallll” cevabı gelir. İkisi de büyük yazarımızdır kuşkusuz. Ama belli ki Yaşar Kemal daha popülerdir. Kendisi Kürt kökenli olmasına rağmen, ailesinin o iki yaşındayken Çukurova’da bir Türkmen köyüne yerleşmesi üzerine o köyün anasının ak sütü kadar temiz duru halis muhlis Türkçesini tevarüs edecek, söylencelerinden fıkralarına, türkülerinden manilerine… Eserlerinde bunları ilmek ilmek örerek gelecek nesillere yüzlerce binlerce yıl ötelere aktaracaktır. O bizim ‘İnce Memed’imizdir artık. Dilimiz folklorumuz ve edebiyatımız adına bu büyük ustaya ne kadar teşekkür etsek az gelecektir, bilirim. Bildiğimden de büyük bir zevk mutluluk ve haz içerisinde yazarım ‘Yaşar Kemal’ adını hemen tahtaya yahut listeye. “- Dördüncü isimmm?” diye devam ederim. “Ferdi Tayfurrr” diye bir ses yükselir salondan sonra. Evet; ‘Şekerci Çırağı” adlı otobiyografik kitabından öğremişizdir ki o daha altı yaşındayken ‘kabadayılığın hüküm sürdüğü bir içki âleminde babası” öldürülmüş ve yetim kalmış, hiç ama hiç okula gitmemiş, alfabeyi, eve akşamları bir ekmek getirsin diye verildiği şekerci dükkânında, kalfası yardımıyla otomobillerin plakasından aaa, bbb diye sökmüş çilekeş bir adamdır o. 1970li

yıllara damga vuran ‘Çeşme’sini, 1980leri kasıp kavuran ‘Ben de Özledim Ben de’sini, 1990larda yüreklerimizi burkan ‘Emmoğlu’sunu ve içimizi şenlendiren ‘Hadi gel köyümüze geri dönelim / Fadime’nin düğününde halay çekelim’ini nasıl unutabiliriz. O Orhan Gencebay ve Müslüm Baba ile birlikte Arabeskin ‘üç babası’nın ikincisi ve en popüleri, çilekeş, buğulu ve duygulu sesiyle ‘Toroslar’dan inen yanık bir türküydü” bu ülkeye. Yazmalıydık evet. Duygu dolu hislerle ‘Ferdi Tayfur’ adını da yazıyordum genellikle. “- Beşinciiii?” diye sorarım. Cevap bazen ‘Hasan Şaş’ olur, bazen ‘Murat Kekilli’, bazen de ‘Haluk Levent’ isimleri gelir. Hatta hatta ‘Çirkin Kral Yılmaz Güney’ dendiği de olur. ‘Lütfen, bir isim istiyorum?” dediğimde ise ‘Haluk Levent” adı öne çıkar. Türk Rock Müziğinin çok değerli sanatçılarından birisidir Haluk kardeşimiz, hiç şüphesiz. Birçok albümü vardır ama herhalde hepimizin hafızasına kazınan şarkısı ‘Aşkın mapushane / İçinde ben mahkum / Saçların parmaklık / Gözlerin gardiyan olmuş / İçinde ben ziyan oldum’ olmalıdır. Evet evet; Adana denince akla gelen beşinci isim olarak ‘Haluk Levent’ ismini kayda geçiririm. Ve nihayet oyunumuza sıra gelir: Sağ elimle sol elimin baş parmağından başlamak kaydıyla isimleri tekrarlarım: ‘ Fatih Terim, Sakıp Sabancı, Yaşar Kemal, Ferdi Tayfur ve Haluk Levent…” Beş parmağım da seyirciye açık vaziyette tekrarladıktan sonra, son iki parmağımı bükerek tekrar sorarım: “- Hadi üçe düşürün bu beş ismi?” Salondan başlar isimler gelmeye, anket bu, çoğunluğa bakarım. En çok onay alan isme: neredeyse 47


istisnasız kırk elli salonda aynı oyun/görüntü/ oylama sahnelenir: “- Bir Sakıp Sabancı, iki Fatih Terim, üççç Yaşar Kemal…” Son üçe Türk futbolunun imparatoru ile Türk sanayiinin imparatoru kalmıştır. Bir de ‘Sarı Sıcak’ın başarılı yazarı. “- Hadi gelin ikiye düşürün?” “- Fatih Terim ve Yaşar Kemal…” , “- Teke düşürün bakalım, tek isim istiyorum sizden?” Bütün salonlardan -istisnasız- aynı isim gelir: ‘Yaşar Kemal!..” Ben de hükmü koyarım ortaya: “Gelecek yüzyıla, gelecek yüzyılllara şöhretler popülerler güçlüler zenginler değil, ancak ve ancak şairler yazarlar sanatçılar kalır, kalabilir. O nedenle ‘yazıyorsanız varsınız yoksa yoksunuz’ der”, bitiririm oyunu. Evet tam da böyle olmuştur. Tam da böyle olmaktadır. Tam da böyle olacaktır. Her il için geçerlidir bu durum. Her ülke için de. Evet, işte Adana öncelikle bu beş isimdir. sayı//50// eylül 48

Adana berekettir. Ovadır. Çukurova’dır. Adana bölgenin içtima yani toplanma alanıdır. Adana beyazdır, turuncudur, yeşildir. Adana pamuktur portakaldır karpuzdur. Adana kebaptır, ciğerdir, şalgamdır. Adana nehirdir nüfustur narenciyedir. Benim için Adana, 17 Ağustos Depreminde en canlı Adapazarı fotoğraflarını çeken yufka yürekli iyi kalpli gazeteci kardeşim Şeymus Baysal’dır ilkin. Daha sonra editörlüğünü büyük bir zevkle üstlendiğim, bir milletvekili, müsteşar ve tıp profesöründen beklemediğim miktarda bilge, mütevazı, çelebi insan, gönül adamı Profesör Doktor Necdet Ünüvar’dır. Daha sonra da - ben dahil-; yaşayan en iyi portre yazarı’ şair Mehmet Aycı’dır. Öykü yazarı, bizim damat paşamız Mazlum Dirican’dır da. ‘Yolları taştandır” evet, ‘bilekleri sağlamdır’ evet, ‘yürekleri yufkadır’ amma; öfke ile merhameti, mücadele ile cömertliği, geçmişle geleceği buluşturan vilayettir Adana. Buluşturan birleştiren kaynaştıran şehir. ‘Adanalıyık, Allah’ın adamıyık. Bici yerik şalgam içerik. Ceketi satarık asfaltta yatarık. Uçağa kafa atar, tirene çelme takarık…” diye devam eden bir tekerlemesi de ünlüdür. Mümin şehirdir, mütevekkil şehirdir, muvahhit şehirdir. O bir Ramazanoğlu şehridir; cami cami, eser eser, ruh ruh. Yüzlerinin esmerliği kalplerinin beyazlığına alınlarının aklığına sayılmalıdır. Karacaoğlan Türkçeli, Karacaoğlan dilli, Karacaoğlan gönüllü insanlar diyarıdır Adana. Bizim, bizden, bizce şehirdir Adana. Eksisi artısıyla. Artısı eksisinden bol, on kat fazladır onun. Adana,’Allah’ın adamları’nın şehri.


SUYUN KALBİNE

DOKUNMAK

Sakarya Nehri’nin kıyısında soluklanmak gibisi yoktur. Kapatırım gözlerimi, akan suyla birlikte bir yıldıza tutunup diyar diyar gezerim. Mustafa UÇURUM

u varsa her şey güzel. Irmaklarla büyüyen benim için suyun anlamı daha bir derindir. Kendimle eş tuttuğum her ırmak bana kocaman bir anı bıraktı. Türkülerle çağladı ırmaklar, şiirlerle kalbime yollar açtı. Ne güzel çiçekler topladım ırmakların kıyısından. Her çiçek yeni bir renk oldu bana. Doğu kadar sert ama bir o kadar da sıcak çiçeklerim oldu. Fırat’ın çağlayışıyla türküler tutturdum yüzyıllar ötesinden. Gül kokladım, leylâk oldum, karanfil taktım göğsüme. Kızılırmak gibi zamanlarım oldu. Bazen boz bulanık, bazen hırçın deli dalgalar gibi. Ah gençlik, ne iyiydin sen, dumanlı başımı Kızılırmak gibi bir o yana bir bu yana vura vura gezdirirdin. Hiç soluklanmadan neresi olsa gitme arzusu olurdu içimde. Bazen dar geçitlerden geçerdim, bir bakmışım yokuşa çıkmış yolum. Bir bakmışım şelalelerden dökülmüşüm büyük şehirlerin ortasına bırakılmış gibi.

Irmakların suları her mevsim serin olur. Çok uzun yollar kat etseler de hep aynı coşkuyla ve ahenkle akan ırmaklar serinliklerini geçtikleri her yere armağan ederler. Sakarya Nehri’nin kıyısında soluklanmak gibisi yoktur. Kapatırım gözlerimi, akan suyla birlikte bir yıldıza tutunup diyar diyar gezerim. Karşıma kim çıkarsa çıksın bilirim ki bir aşkın derdine düşmüştür Yunus gibi. Heybesi omzunda Yunus Emre, Sakarya kıyısında dilinde Rahman’ı tesbih ederken görürüm. “Ben yürürüm yane yane / Aşk boyadı beni kane / Ne akilem ne divane / Gel gör beni aşk neyledi” Belki de Yunus’tan aldığı bu aşk ile çağlar Sakarya. Onun abdest aldığı sudur Sakarya, onun ferahladığı kıyıdır Sakarya. Söğüt ağaçlarının gölgesinde oturdum kaldım. Salkım saçak dallar uzanmış yerlere kadar. Bir yanım söğüt bir yanım ırmak. Dilime takılmış bir türkü, eski zamanlardan kalma; “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme.” Söyledikçe açıldım, söyledikçe daha bir güzel aktı ırmak. Demli bir çay, söğütten gölge, ırmak sesi. Türkü söyledikçe başka türküler geldi dilime. “Hey on beşli on beşli” dedikçe daha bir genç hissettim kendimi. Bir çay daha söyledim. Bir şiir tutturdum; “Seslensem, dayandığım dağ daha da yük olacak bana / Sussam bir ırmak gelip kıvrılacak kalbime” susmadım, açılmışım bir kere. “Her ırmak kıyısını mesken tuttum sessizce / Karaya çalan her şey terk etsin beni dedim / Yüzüme bakıldıkça kuşlar süzülsün benden / Aza kanaatim yok çoğa olsun hevesim / Tufanım Nuh’tur benim susuzluğum Kerbela/ Haydi, buyur kapıdan kapanmasın gözlerim.” Ne çok yer gezmişim böyle. Düşmüşüm ırmakların ardına, soluk soluğa dağ bayır demeden yollar aşmışım. Gönül heybem dolup dolup taşmış. Fırat’tan bir tutam çiçek, Dicle’den gönül dolusu serinlik, Göksu’dan yaşımı unutturan yeni heyecanlar, Kızılırmak’tan şiirimin damarı, Sakarya’dan çocukluğuma el sallayan uçurtmalar yoldaşlık etmiş bana. Dökülmüşüm denizlere, açılmışım okyanuslara. Geçtiğim her şehirden bir tutam mutlulukla şimdi yine Yeşilırmak kıyısındayım. Yeşilırmak kıyısında söğüt ağaçları yok artık. Yaşadığımız çağ betona hükmediyor. Irmak kenarları da betonlardan payını aldı. Şükür ki ırmak bildiğimiz ırmak. Çevresi rengârenk, şehir insanını davet eden bir cazibesi var. Hâlâ Yeşilırmak’la oynayan çocuk gibiyim. Taş sektiriyorum. Bu kez yanımda Ahmet Berkay’la Fatma Rümeysa var. Bazen kendimizi tutamayıp paçalarımızı sıvayıp ırmağa giriyoruz. Irmağın rengi yemyeşil. Şehirlere hayat katmaya devam ediyor. Görünen o ki dünya döndükçe de çağlayıp duracak. Dokunuyoruz suya, içimiz ferahlıyor, geçiyoruz ırmaktan, içimiz dışımız ferahlıyor. Denizlere selam gönderiyoruz. Denizler alıyor selamımızı ki daha bir şen akıyor ırmağımız. Sanki bir duayı tekrarlar gibi geçiyoruz köprüden. 49


BİR NEFES KADAR YAKIN

BALKAN DEVLETİ BAŞKENTİ Misak-ı Milli ile başlayan ufuk daralması, Lozan anlaşması ile düşünce ve aklımızı Anadolu’ya haps etmiş, geniş ufuklara ve coğrafyalara bakamaz olmuşuz Mehmet MAZAK

ünümüzde ülkemizde yaşayan bizler Anadolu coğrafyasına haps edilmiş coğrafi bakış açısı ve ufkumuzla Kapıkule’nin batısı ile Kafkasya, Ortadoğu coğrafyasındaki şehirler ve insanları kendimizden uzak görmeye başlamışız. Daha bir, birbucuk asır önce bütün bu belirttiğim coğrafyalardaki insanlar ve şehirler bizim şehirlerimiz bizim insanlarımız değil miydi ? Misak-ı Milli ile başlayan ufuk daralması, Lozan anlaşması ile düşünce ve aklımızı Anadolu’ya haps etmiş, geniş ufuklara ve coğrafyalara bakamaz olmuşuz.

sayı//50// eylül 50

25 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov'un istifa etmesinin ardından Sovyetler Birliği'ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmaya başlamasıyla birlikte Türk Cumhuriyetleri birer birer bağımsızlığını kazanmaya başlamış. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin Josip Broz Tito'nun ölümünden sonra artan etnik çekişmeler, ekonomik bunalım ve Doğu Avrupa'daki değişiklikler nedeniyle 1980'lerin sonlarından 2000'li yıllara kadar yaklaşık 20 yıl süren kanlı bir süreç sonunda paramparça olmuş, 1990’lı yıllarda dağılma sürecinin başlamasıyla birlikte sıkıntılar ve iç çatışmalar oluşmuştur. Dünya’daki global ve teknolojik gelişim ve yukarıda belirtmiş olduğum yakın coğrafyamızdaki bu parçalanmalar ile birlikte bu coğrafyalara ve bölgelere Anadolu insanının ilgisi artmıştır. Rahmetli Turgut Özal dönemi ile birlikte düşünce dünyamızdaki bizlere çizilen sınırların dışına taşma ve çıkma arzusu ile birlikte yakın coğrafyalarımızı tanımaya, ticari ilişkilerimiz, geliştirmeye, kültürel ve turistik turlar düzenleyerek yeni rotalar ve keşifler yapmaya başladığımızı hatırlıyorum. 2002 sonrası Ak Parti’nin tek başına iktidar olmasıyla ekonomik ve refah seviyesinin yükselmesi ile birlikte Dünya ülkeleri ile ilişkilerimiz artmış, Anadolu’muza yakın coğrafyalar ile barışarak buraların bir zamanlar Osmanlı şehirleri olduğu gerçeğini ziyaretler ile yerinde görme fırsatlarına eriştik. 1980’li yıllarda Ülkemizdeki futbol takımlarında yabancı oyuncu dendiğinde Yugoslaya akla gelirdi. Yüzlerce Yugoslav oyuncu olmasına rağmen bu oyuncuların büyük bir kısmının Müslüman oyuncular olduğunu bir futbol meraklısı ve seyircisi olarak emin olun ben bilmiyordum. Bu kadar geçmişimiz ile düşünce bağlarımızı koparmışlardı. Balkanları yaklaşık beş asır boyunca yöneten Osmanlı gittiği her şehre ve coğrafyaya mührünü vurmuş, buralardaki bazı şehirler bugün bile daha Anadolu kokuyor. Şöyle ifade edeyim 2016 yılında ailem ile birlikte Bosna Hersek kültür turu yapmıştım. Aynı sene memleketim olan Mersin’den İstanbul’a dönerken yine ailem ile Ürgüp Göreme’ye çocuklarımı götürüp gezdirdiğimde çocuklarımın Babacım burası Bosna’dan daha Avrupa dediğini dün gibi hatırlıyorum. Nedir bunu söyleten, Bosna’nın bir Konya’dan bir Bursa’dan Sivas’tan, Üsküdar’dan medeniyet olarak farkının olmaması. Balkanlar; güneyinde


Akdeniz, doğusunda Karadeniz, kuzeyinde Tuna nehri ile çevrili bir yarımadadır. Güneydoğu Avrupa olarak da anılan Balkanlar’ın adı, sıradağlardan gelir. Batıdan doğuya uzanan Balkan dağlarının adı daha sonra genel anlamda bu coğrafyayı ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Balkanlar bizim geçmişimizdir, coğrafyamızdır. Balkan ülkelerini tanımadan Balkan başkentlerini görmeden Osmanlı’yı iyi idrak edemeyiz. Bugün balkan ülkeleri dendiğinde; Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan aklımıza gelir. %3’lük bir kısmı ile ülkemizde Balkanlara dahil edilebilir. Son on yılda Slovenya’nın başkenti Ljubljana Hariç bütün Balkan başkentlerine gitmiş görmüş ve incelemiş biri olarak kısa bir Balkan başkenti analizi yapmaya çalışacağım. Balkanlar diye tek bir devlet olsa başkenti neresi olurdu? Diye bir soru ile başlamak istiyorum. Bana göre Balkan coğrafyasına başkent olmaya en layık şehir Saraybosna olarak görüyorum. İkinci sıradaki namzet şehrim Bükreş, üçüncü sıradaki Atina, dördüncü Sofya, beşinci Belgrat şehri olarak görüyorum Balkanların kalbi olarak. Balkanların başkenti olarak niçin Saraybosna’yı gördüğümü şöyle ifade edebilirim. Saraybosna, Doğunun ve Batının en iyi yanlarını içinde barındıran ve dünyada eşi ve benzeri çok az rastlanacak bir şekilde Ortodoks ve Katolik kiliseleriyle camii ve sinagogların bir kaç adım uzaklık mesafesinde yan yana görülebildiği bütün coğrafyayı kucaklayabilecek bir hoşgörü zenginliğe sahip olmasından dolayı tercih ettim. İkinci sıradaki Bükreş’i tercih edişim ise kültür, sanata ve şehirciliğe verilen önemim yanında Balkan devletlerinin en kalabalık nüfusa sahip ikinci başkenti olmasından dolayı. Yaklaşık iki milyon nüfusu ve Balkanların Paris’i algısı ile tercih ettim. Hakikaten Bükreş’i ziyaret eden biri olarak diğer Balkan şehirleri Bükreş’in büyüklüğü yanında yeni gelişmeye çalışan belde görünümünde kalır. Burada Atina’yı ayrı tutmamız gerekir. Üçüncü favori şehrim Atina. Atina, Yunanistan’ın başkenti ve en büyük şehridir. 3400 yılı aşkın kayıtlı tarihi ile dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Medeniyetler tarihinde özellikle antik felsefe ve sanat alanlarında Atina şehrinde gerçekleştirilen atılımlar büyük önem taşımaktaydı. Atina dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Antik Yunanistan’ın lider kenti olmuş, erken orta çağ boyunca önemini yitirmiş, Bizans imparatorluğu

döneminde yeniden canlanma göstermiş, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Selanik şehrinin gerisine düşmüş fakat 19. Yüzyılda yeni Yunan devletinin başkenti olmuş özel bir şehir. Atina bu özellikleri ile bakıldığında ilk akla gelmesi gereken şehir gibi dursa da Balkanların coğrafi özelliğinden dolayı bütün coğrafyayı kucaklayabilecek bir konuma sahip değildir. İnanç özgürlüğü bakımından sıkıntılı bir şehirdir. Avrupa’da Camisi olmayan tek başkent olarak bilinir. Dördüncü namzet şehrim Sofya, Bulgaristan'ın başkenti ve en büyük şehri. Nüfusu yaklaşık 1,3 milyon kişidir. Balkan Yarımadasının merkezinde olması, camileri, kiliseleri, havraları ile inanç merkezidir. Sofya şehri bugüne kadar Rumlar, Romalılar, Bizanslılar, Slavlar, Osmanlılar, Bulgarlara ev sahipliği yapmasından dolayı köklü bir geçmişe ve kültürlerin harmanlandığı şehir olmasından dolayı tercih ettim. Beşinci sıradaki şehrim olan Belgrad ise; günün her saati yaşayan ve ruhu olan bir şehir. Balkanlar’da Bükreş ve Atina’dan sonra en büyük üçüncü şehir olan Belgrad eski bir yerleşim yeridir. Sahip olduğu stratejik konumundan dolayı da bir çok kere işgal edilmiştir. Şehrin kuruluşu M.Ö. 6. yüzyıla dayanıyor. 357 yıl Osmanlı egemenliğinde hüküm sürmüş ve Balkanlar’da Osmanlı’nın en önemli kenti haline gelmiştir. Ben Belgrad’ı gezmiş görmüş biri olarak çok beğendiğimi belirtebilirim. Belgrad’ı buraya favorilerim arasına almamda birinci etmen Osmanlı’nın da merkezi olması ayrıca Yugoslavya devletinin de yönetim merkezi olmuş olmasından dolayıdır. Jeopolitik ve coğrafi konumu gereği bu değerlendirmeyi hak ediyor. Tabi ki burada Üsküp şehrini de değerlendirmemiz gerekir. Altıncı bir önerim olsa Balkan Devletinin başkenti olarak Üsküp derim. Şar dağlarının eteğindeki Vardar ovasında yer alan Üsküp bizden içimizden bir şehir olarak her zaman benim gönlümde yeri olan bir şehirdir. Diğer Balkan başkentleri Zagrep, Podgorica, Priştina, Ljubljana ve Tiran asla ve asla Balkanların merkezi olabilecek yönetebilecek bir akla ve coğrafyaya sahip görünmüyor benim gözümde. Burada bir hayal ülkesine başkent belirlemeye çalıştık bu yazımızda. Balkanlar bizim yitik coğrafyamız, kanayan yaramız, sızlayan yüreğimiz. Balkanlar ve Balkan başkentleri üzerine düşüneceğiz ve yazmaya devam edeceğiz ileriki yazılarımızda… 51


KARANFİL

Ceddimiz, milli çiçeklerimiz içerisinde bir misal olarak aldığımız Karanfil’in o kadar güzide muhtelif nevilerini elde etmişlerdi ki bugün Avrupa’da bile bu kadar nevi olmadığı gibi bu kadar güzel isimler de verilememiştir. Bilal ARIOĞLU

ecm-i seher, Nur-ı sefid, Bedr-i bahar, Nur-i gülşen, Cihan Feza, Elmaspare, Tasvir-i gülşen, her biri zerafet eseri bu isimleri soracak olsak bilen kaç kişi çıkabilir? Evet, bu incelik abidesi adlar bir zamanlar üçyüzden fazla çeşidi üretilen karanfilin sadece beyaz tonlarına verilen isimler. 20.Yüzyıl Türk çiçek kültürünün en önemli üstatlarından olan Cevat Rüştü bundan yüz yıl önce bu tabloyu şöyle anlatmaktadır; “Üç, dört asır evvelki bizlerin nebatata, çiçeklere bugünkü bizlerden daha ziyade meclup (tutkun) ve meftun (gönül vermiş) olduğumuzu bilmek ve onlar üzerinde vaktiyle daha medeni, ilmi surette çalıştığımızı görmek, bugün bize ziyadesiyle ibret ve gayret –bahs olmakla beraber bizi pek meşru, milli bir gurur ve iftihara sevk edecek mevahir-i tarihiyedendir… Ceddimiz, milli çiçeklerimiz içerisinde bir misal olarak aldığımız Karanfil’in o kadar güzide muhtelif nevilerini elde etmişlerdi ki bugün Avrupa’da bile bu kadar nevi olmadığı gibi bu kadar güzel isimler de verilememiştir.” (1)

sayı//50// eylül 52

Yine Cevat Rüştü’nün Bursalı Mehmet Tahir beyden öğrendiğine göre Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesinin yanındaki Revan köşkü revakında bir Saban asılı imiş. Padişah cülus (tahta çıkış) töreni sırasında bu sabanın muhafaza edildiği yerde bahçe toprağına el sürerek ziraata olan meylini ve teşvikini ifade etmesi milli bir gelenekmiş.(2) Tabiata karşı bu saygı ve aşinalık 16. Yüzyılda yaşayan divanı da bulunan Hayali Efendinin şu beytinde ne güzel ifade edilir; Çemende her nihâli gökden inmiş hûra benzetdüm Çiçekler gördüm anlarun yüzünde nûra benzetdüm (3) Çiçek kültürümüzde gül, lale, sümbül, menekşe, nergis ve çiğdemle birlikte en çok geçen çiçektir karanfil. Süsleme sanatımızın da önemli bir parçasıdır. Selçuklu çini ve taç süslemelerinde de gözükür.15. Yüzyıldan itibaren divan şiirine girmiştir. Osmanlı sanatının zirvesi sayılabilen 16. Yüzyılda karanfil, kalem işi süslemelerde, çini, seramik, ebru, minyatür ve kumaşta yaygın şekilde kullanılıyordu. Levni’nin minyatürlerindeki karanfil motifleri onu ne kadar içselleştirdiğimizi anlatır. Topkapı sarayındaki karanfil saksılı çiniler görülmeğe değerdir. En çok ta Osmanlı kaftanlarının kumaşı olan çatmalarda kullanılmıştır. O kadar bizim çiçeğimiz olmuştur ki yediyüz sahifelik Kanuni divan nüshasının tezhibinde her sahifesine girecek kadar. Kırmızı, beyaz, pembe renkleri en fazla yetiştirilenleridir. Karanfil günümüzde de yaygın kullanımı olan bir çiçektir. Eski İstanbul konak bahçelerinde karanfil ekili bir köşe mutlaka bulunurdu. Cevat Rüştü; “ Eslaf-ı Kiramımız (atalarımız) Karanfil’in yalnız Havvas-ı tıbbıyesini (tıbbi özelliklerini) tedkikle iktifa etmezler, zarafet-i şekliyesi ile beraber Letafet-i levniye (güzel renkleri) ve ıtriyesinden (kokusundan) dolayı bu hoş çiçeğin bahçelerde yetiştirilmesine ve nadide türlerinin elde edilmesine de muvaffak olurlardı”(4) diyor. Ayrıca Karanfilci Cin Ali Çelebi ve Hekimbaşı Salih Efendi gibi karanfil yetiştiriciliği ve yeni türlerini ortaya çıkaran çok sayıda isimden bahseder. Hekimbaşı Salih Efendinin Çiçeklere vukufiyetini anlatırken “Karanfili alıp hemen burnuna götürenler, karanfilin ne olduğunu bilmeyenlerdir. Karanfili alıp şöyle bakmalılar diyerek ke’sini parmakları ile ölçümlermiş.” Makbul olmayan ve biraz büyücek karanfilleri kendine gösterenlere de “ Oğlum biz bunlara Pazar pehlivanı tabir


ederiz” der pek beğenmezmiş. Kısaca boğazdaki odasını karanfillerle gelin odası gibi süsleyen bir zek-i selim kişilik. Karanfil biraz da geç bahar çiçeğidir. Lale, gül ve sümbüllerden sonra açar. Onun için Selami-i Kadim; Saki feza-yı gülşene gel gül zamanıdır Gül devri erdi çünkü karanfil zamanıdır Divan Şiirinde Baki karanfilin solup boynunu bükmesini, dertten beyazlaşan saçlarını yâre arz etmek olarak anlatmıştır; Aşkınla kılup kametini dâl karanfül Arz itdi sana mûy-ı sefid âl karanfül Necati’nin beyitinde yârin yüzünü temsil etmektedir; “Ey letafet gülşeni! Bana yanağın gül, yüzün karanfil, saçın ise sünbüldür.” Şeyh Galib de benzer bir anlamda kullanmıştır; “Karanfil” işve vü naz ile kırkma kakülle Nesime revzen-i gülbünden arz eder didar Nev’i için sevgilinin iğneye benzeyen kirpiği ile yârinin ipeğe benzer yaralı gönlüne karanfil nakşını işlemesidir. (ayrıca karanfil ve kanlı gönül arasında da renk açısından bir benzerlik ilişkisi tasavvur edilmiştir)(6); Sûzen-i müjgânı geçdükçe dil-i pür-dâğdan Sanuram işler harîr üzre karanfil nakşını Ahmet Haşim’in karanfil şiirinde ise yârin dudağından gelen bir katre alevdir: Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil. Ruhum acısından bunu bildi! Düştükçe vurulmuş gibi yer yer, Kızgın kokusundan kelebekler, Gönlüm ona pervane kesildi. Orhan Veli’nin “Karanfil” şiirinde ise karanfil özgürlük sembolüdür: Hakkınız var, güzel değildir ihtimal Mübalağa sanatı kadar Varşova'da ölmesi on bin kişinin Ve benzememesi Bir motörlü kıtanın bir karanfile 'Yarin dudağından getirilmiş' Edip Cansever için artan dostlukların simgesidir “Yerçekimli Karanfil” şiirinde: Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele. Karanfil sevgiyi, aşkı, barışı anlattığı kadar, acıyı, ölümü ve acının paylaşılmasını da anlatan çiçektir. Onun kırmızı rengi yürek

yarasını temsil etmektedir. Ona yüklediğimiz bu anlamları belki de başka hiçbir çiçeğe yüklemedik. Bunun için herkesin çiçeği olmuş, belki de şairin dediği gibi elden ele dolaşması da bu yüzdendir. Mahallelerimizi, sokaklarımızı onun adı ile yaşatmaya çalışıyoruz. Kullanımı o kadar yaygındır ki çiçek mezatlarında satılan çiçeklerin yarıdan fazlasını oluşturmaktadır. Anadolu’nun her yöresinin ezgilerinde de kullanılan bir çiçektir. Divan şiirinin olduğu kadar halk edebiyatımızın da çiçeğidir karanfil. Bazen Konya türküsü olur servi boylunun gelişi ile şen olan gönüle dönüşür; Karanfil oylum oylum Geliyor selvi boylum Selvi de boylum gelince Şen olur benim gönlüm…. Bazen de Kilis türküsü olur. Kokusunu dosta göndeririz; Karanfil deste gider, Kokusu dosta gider…. Bazen Muğla türküsü olur; Aman da karanfili saksılarda kuruttum Suyunu da billurlardan durulttum Aman da nazlı yari görmeyeli unuttum Bazen Diyarbakır türküsü olur, sevdayı anlatır; Karanfil eker misin malamın Bu aşkı çeker misin malamın Bana ettiklerini malamın Ahrette çeker misin malamın Bu türkü Bayburt yöresinde biraz daha değişerek okunur; Karanfil eker misin, karanfilli yar karanfilli Balınan şeker misin, karanfilli yar karanfilli Bana ettiklerini, karanfilli yar karanfilli Sen olsan çeker misin, karanfilli yar karanfilli Elazığ türküsü olur umutsuz sevdayı anlatır; Karanfil ekilende tohumları dökülende Kakülünden bir tel ver Kefenim dikilende Bazen de Şanlıurfa türküsü olur; Kınıfır (Karanfil) bed renk olur Aşka düşen denk olur İsterem başıya gele Göresen ne renk olur Bazen Karadeniz türküsü olur; Penceresi önünde karanfil saksı Oturmuş yazar yarim birine yazı Kimi sever bilinmez dumanlı başı 53


ÜÇ GÜNDE ÜÇ MEVSİMİ YAŞATAN

GİRESUN

Şehir merkezinin buram buram tarih kokan ortamından doğal güzelliklerin ahenginde Espiyeye doğru yol alıyoruz..Solumuzda deniz, sağımızda orman... Yaşar DİNÇKAL

iresun Milletvekilimiz Sabri Öztürk Bey’in davetlisi olarak Temmuz ayının son haftasında bir gurup arkadaşla birlikte Giresun’u ziyaret ettik.Kısa süreli bir seyahat olarak planlanmış gibi olsa bile, yörenin on günde gezilecek tarihi ve doğal güzelliklerini dolu dolu Sabri Bey’in önderliğinde üç günde gezdik. Bu üç günde, üç mevsimi yaşama bahtiyarlığına erdik. . Karadeniz’in saklı cenneti Giresun’u bütün güzellikleriyle yaşadığımız için, geziye vesile olan başta Sabri Vekilimize ve bütün katılımcılara minnettarım 26 Temmuz günü başladı seyahatimiz, heyetin yarısı karayolu ile diğer yarısı da havayolu ile gitmek istedi Giresun’a. Karayolunu seçenlerdendim bende. Coğrafyayı yakinen tanımak, o havayı koklamak istiyordum. Dağları, Ormanları, Denizi ve memleketimin Karadeniz’deki taşını- toprağını hissetmek istiyordum. Bu heyecan arasında akşam 21:00 civarı üç arkadaş çıktık yola, Anadolu’nun kalbinden Karadeniz’e doğru. Kırıkkale’yi selamladık. Çorumun kuru havasından Samsun’a doğru, yaz yağmuru Karadeniz’in serin yayla havasını yavaş yavaş haber veriyordu bize. Yolumuz uzun gece sessiz. Dağların arasından kıvrım kıvrım gidiyoruz araçla. Orta Anadolu’dan Karadeniz’e geçişte meşhurmuş “Menemenciler” öyle diyor rehberimiz Kaya bey, biz de Çakallı’da yorgunluk çayının yanında menemeni tadıyoruz. Türkiye’nin en iyi menemeni burada yapıldığını söylüyor garson bize. Lezzetinin sırrı ise, kullanılan ürünlerin organik olmasındanmış. Gecenin ilerleyen saatlerinde Samsun, Ordu sahil yolundan denizin yakamozunu izleyerek Giresun’a giriş yapıyoruz. Şehir arkasına dağları, önüne denizi almış sessizlikle yeni bir hayat için sabahı bekliyor. Biz arabamızdan indik. Yazın gece soğuklarına alışkın bir İç Anadolulu olarak şaşırıyoruz, hava çok sıcak ve nemli. Misafirhaneye girmemizle sessizliğe bürünmüş şehirde bizleri martı sesleri karşılıyor cıvıl cıvıl. GİRESUN’DA YAZ’I YAŞAMAK

Sabah erkenden dar ve tarih kokan sokaklardan kaleye doğru yol alıyoruz. Uçakla gelen heyet ile tarihi Giresun kalesinde buluşuyoruz. Şehir merkezinden kaleye ulaşım çok kolay, özellikle kalenin eteklerindeki taş ve ahşap evler bir ahenk içerisinde kaleye gidenlere sayı//50// eylül 54


kılavuzluk ediyor. Kale’de Giresun’un yöresel ürünlerinden oluşan mükemmel bir menüyü kahvaltıda tadıyoruz. Belki bu menüyü farklı kılan, menüde bulunan kiraz turşusu kavurması idi. Ev sahibimiz Sabri Vekilimizden sarı kirazın anayurdunun Giresun olduğunu ve yüzyıllardır Kiraz turşusunun bölgede yapıldığını öğreniyoruz. Kahvaltı sonrası kaleyi geziyoruz. Kale’nin tarihi M.Ö 200’lü yıllara kadar uzanıyormuş. Şehire hakim bir konumda inşa olmuş ve 1397 yılında Çepni Türkmen Beyi Süleyman Bey tarafından feth edildiğini kale kitabesinden öğreniyoruz. Yıldırım Beyazıt sonrası Timur egemenliğinin hakim olduğu Kale, 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethi ile Osmanlı egemenliğine girmiştir. Kale’nin eteklerinde kurulu Giresun Şehri birçok medeniyete beşiklik etmiştir. Kale’de Giresun tarihine ait her dönemin izlerini görmek mümkündür. Özellikle Kale’nin güneydoğusunda yer alan Zeytinlik Mahallesi özgün mimarili evleri ile birçok kültürün izlerini taşımaktadır. Arnavut kaldırımlı dar sokaklar ayrı bir dünyaya çekiyor sizi. Sokakların etrafına yayılmış evler orijinal mimarisiyle günümüze kadar korunmuş, geniş avluları, cumbaları, sütunları ve bahçeleri ile Şehir’e ayrı bir kimlik katmaktadır. Buruk bir şekilde Zeytinlikten ayrılırken, yolumuzun üstündeki Giresun Müzesini ziyaret ediyoruz. Müze binası oldukça görkemli bir Kiliseden dönüştürülmüş, Müze’de Giresun’un tarihine ait yüzlerce çeşit objeyi görmek mümkün. Müze ziyareti sonrası Giresun Üniversitesi rektörlüğü binasına komşu taç kapılı “Millet Parkı” dikkatimizi çekiyor. Önü denize bakıyor, sırtı yeşillikler arasındaki tarihi binalar ve kaleye dayalı “Millet Parkı” günümüzde yapılması planlanan parkların ilham kaynağı olduğu söylenebilir. Şehir merkezinin buram buram tarih kokan ortamından doğal güzelliklerin ahenginde Espiye’ye doğru yol alıyoruz. Solumuzda deniz, sağımızda orman… yeşil ve mavinin arasında Espiye’de nezih bir mekanda mola veriyoruz. Dışarısı aşırı sıcak ve nemli, mekanın içi sade ve ferah. Türkiye çapında yuvarlak pideleri ile meşhur olmuş “Kukul Pide” ayrı bir lezzet harikası. Yumurta, kaşar peyniri tereyağı ile enfes. Yalnız pidenin elle içe bükerek yenmesi tavsiye ediliyor. Diğer yandan mekanın içi değişik renkte çay paketleri ile süslenmiş, heyetten birisi bu durumu sorunca; bu yöreye ait Tirebolu’nun 42 numaralı çayı olduğu bilgisi veriliyor. Espiye’den mavi ve yeşilin arasında

tekrar Giresun’a dönüyoruz. Sahil yolundan ve Giresun’dan görünen, görüntüsü insanı cezbeden gizemli adaya motorla geçmek için limana vardık. Motora bindik. Kalabalığın arasında motorun en arkasına oturduk. Gün batımını motordan izledik. Tıpkı İstanbul boğazındaki tekne turları gibi Martılar ve mavi dalgalar bizi yalnız bırakmıyor. Ada’ya yaklaşık yarım saatlik bir deniz yoluyla ulaşıyoruz. Ada’ya inişte bütün yolcuları iki tane amazon kıyafetli kadın karşılıyor. Biz motordan inince de kayboluyorlar. Ada’nın uzaktaki gizemi, içinde de devam ediyor. Rehberimiz eşliğinde bakir ormanlardan yürürken aniden önümüzden kalkıp kaçan balıkçıl kuşlar biran olsun grubu tedirgin ediyor. Rehberimiz aldırış etmeden en önden adanın tarihini ve kullanım amacını efsanelerini anlatıyor. Altın postu aramak için gelen Herkül’ü, Argonotların mitolojik hikayesini ve savaşçı Amazon kadınlarının adayı üs olarak kullandıklarını dinliyoruz. Ada’da yeni yeni kazılar yapıldığını ve bu kazılarda devasa küplerden oluşan mahsenin bulunduğunu öğreniyoruz. Doğal güzelliklerinin kuş sürüleri ile süslendiğini ve yirmi altı çeşit kuşun Adada yaşadığını, bu kuş türlerine ilaveten göçmen kuşların da uğrak yeri olduğunu rehberimizden öğreniyoruz. Uzunca bir yürüyüşten sonra tarih, deniz ve orman arasında finali manastırdaki Amazonların gösterisi ile sonlandırıp, tekrar motorla Giresun’a dönüyoruz. Mütevazi bir mekanda akşam yemeğinden sonra, Çay faslına geçiyoruz. Çay muhabbetinde Giresun Üniverisitesi hocalarının Giresun tarihine derin iz bırakmış olayları anlatmaları ve bu olaylara yakılan türkülerin yerel sanatçılar tarafından okunması, Giresun’un büyük kültür 55


hazinesinden sahip olduğunu gösteriyor. Özellikle Eşref Bey Ağıtı herkesin yüreklerini dağladı: Girasun üstünde vapur bağrıyor Eşref'in yarasını doktor sarıyor Eşref'in annesi yanmış ağlıyor Atma Hakkı atma pişman olursun Girasun'un beylerine anam hasım olursun Attığın gurşundan sen utanırsın … KULAKKAYA’DA BAHARI YAŞAMAK Giresun’un şehir merkezindeki yaz mevsiminin güzelliklerden sonra, meşhur Kulakkaya yaylasına doğru yol alıyoruz. Sahil yolundan Dereli istikametine dağları ortadan bölen dar vadilerden Dereli’ye ulaşıyoruz. İklim yavaş yavaş serinliyor. Bu serinliğe yolun sağında ve solundaki fındık bahçelerinin yemyeşil yaprakları eşlik ediyor. Dereli’de kısa bir çay molasından sonra, Pınarlar köyü çıkışında otantik bir çeşmeden su içiyoruz. Su buz gibi, ancak sodalı, doğal maden suyu… Ömrümde ilk defa böyle bir maden suyu çeşmesinden su içiyorum desem yanlış olmaz. Fındık bahçelerinin arasındaki kıvrımlı yollardan yukarı doğru çıkıyoruz. Yolun solunda harika bir şelale ve dere. İniyoruz. Suyun yanına doğru yürüyoruz. Çok yüksekten hafif eğimlerden taşarak vadiye dik olarak akan şelale, doğal sesi ve görüntüsüyle büyülüyor herkesi. Rehberimiz Sabri Vekilimiz burasının Giresun’un en güzel tabiat parkı ve Kuzalan Şelalesi olduğunu söylüyor bizlere. Kaya, Mağara, Su ve Ormanla bezenmiş panaromik görüntüsü ile saklı bir cennet bahçesi sanki. Şelaleden yaklaşık bir kilometre yukarıdaki maden suyundan oluşmuş “Mavi Göl” turkuaz rengin yeşille kaynaşması ile Pamukkkale’ye nazire yapıyor adeta. sayı//50// eylül 56

Kulakkayaya ulaşıyoruz. “Gırık Bahçe” diye bir mekana konuk oluyoruz. Hava, bahar kıvamında. Hem sıcak hem soğuk. Mekanın etrafı çeşit çeşit çiçeklerle süslü, papatyalar neredeyse yarım metre büyüklüğünde. Bina doğa ile o kadar uyumlu ki, zannedersiniz doğal oluştu. Bu güzel mekanın içi ayrı bir güzel, ortada kocaman bir saç soba, hemen karşısında devasa bir şömine. Otoruyoruz salona. Başlıyoruz mekan sahini Zeki Bey’den Kulakkaya’da hayatı dinlemeye. Kendine has üslubuyla Zeki Bey bölgenin fıkralara konu olmuş hikâyelerini ve tarihini o kadar güzel özetliyor ki, bölgeye olan sevgi ve ilgimiz bir kat daha artıyor. Organik ürünlerle donatılmış kahvaltı masasında, tereyağından, bal’a kadar yok yok. Üşüdük diyoruz. Hemen sobayı yaktırıyor. Temmuzun sonunda odun sobasında ısınmak, garip ama gerçek. Yaylada doğaya uygun inşaa edilmiş evlerin arasından çevre turuna gidiyoruz. Bir anlamda trekking yapmaya denebilir. Manzara harika dağ, orman, çayır üçgeninde yeşil hariç hiçbir renge rastlamayacağınız, etrafta köpek sesi ve koyun sürülerinin çan sesinden başka ses duyamayacağınız sakin bir ortam. Devasa ormanların derinine doğru yürüdükçe çeşit çeşit mantara rastlıyoruz ama bunların çoğunun zehirli olduğunu Zeki Bey’den öğreniyoruz. Yine de arkadaşlardan bir kısmı azımsanmayacak kadar zehirsiz mantar bulmaya muvaffak oldu. Biz ise, çiseleyen yağmurda ıslanmayı seçtik. Akşama doğru yağmur şiddetini hızlandırdı. Tekrar Gırık Bahçe’ye döndük. Şöminenin etrafında kendimizi bulduk. Zeki Bey ve ekibinin özel çorbası, Gırıkbahçe kebabı ve Türkiye’nin hiçbir yerinde bulunamayacak özel tatlısını afiyetle yedik. Treliçeye benzeyen tatlıyı


niçin Türkiye geneline yaymadığı sorulunca, Zeki Bey: “o zaman bu lezzeti ve özelliği kalmaz” dedi. ŞEBİNKARAHİSAR’DA SONBAHARI YAŞAMAK

Gün battı. Akşam oldu. Yağmur altında yayladan düştük Şebinkarahisar’a doğru. Yayla yolunda kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz yağmur altında. Bayağı bir yol kat ettikten sonra karanlıkta bir çeşmenin başında duruyoruz. Dağın tepesinde bir çeşme ama ziyaretçisi çok fazla. Vekilimiz Sabri Bey, buranın Eğribel Geçidi olduğunu söylüyor. Ceketlerimizi giyip arabadan iniyoruz. Suyu buz gibi. Hava sonbahardan kalma bir gün gibi yağmurlu olmasına rağmen çeşmenin suyunu içtikçe içmek istiyoruz. O kadar lezzetli, o kadar doğal ki, şehirdeki pet şişe sular yanında hiç kalır. Yolcu yolunda gerek diye, tekrar yola koyuluyoruz. Eğribel’den sonra, hep kıvrılarak çıktığımız dağ yollarından, kıvrım kıvrım iniyoruz. Nihayet dar vadilerin arasından Şebinkarahisar’a geliyoruz. Burasının Giresun’un Anadolu’ya açılan kapısı olduğu söylenebilir. Bir tarafı İç Anadolu, diğer bir tarafı Doğu Anadolu, bir tarafı da Karadeniz. Dağların arasında şirin, tarihi derin bir şehir. Bir çok medniyete ev sahipliği yağmış, Osmanlı’da Sancak beyliği yapmış Şebinkarahisar’ın tarihi güzelliklerini görmek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Sabah güneşle ayaktayız. Şebinkarahisar’ın Arnavut kaldırımlı çarşısından kaleye doğru yürüyoruz. Hava, gecenin tam tersine sıcak ve kurak. Uzun bir yokuş çıkıyoruz. Yokuşun sağında mimarisi Osmanlı camilerine benzeyen bir camii. Adı Fatih Camii. Camiye gidiyoruz. Aslını Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon seferi sırasında yaptırdığı camii, ilk inşası ahşap olmasından dolayı iki kez yanmış ve 19. yy’da taş bina olarak yeniden inşa edildiğini söylüyor bize rehberimiz. Camiinin içine giriyoruz. İç mimarisinin çok sade ve mütevazi olması ayrı bir huzur veriyor insana. İki rekat namaz eda ettikten sonra dış mimarisinde üstat Mehmet Oymak abi ile kitabesini arıyoruz, ama kitabesini bulamıyoruz. Kitabesi yokmuş, Fatih Sultan Mehmet’in camisinde kitabe olmayışı bizi hüzünlendiriyor. Caminin üst çaprazında kalan Şebinkarahisar Kalesine doğru yürüyoruz. Öğreniyoruz ki kaleye çıkmak için uzun merdivenlerden çıkılması gerekiyormuş. Hiçbir şekilde araçla Kale’nin içine kadar gidilemiyormuş biz de vaktimiz dar olduğundan Kaleyi uzaktan seyir ederken, rehberimizin anlattıklarına kulak verdik: M.Ö 700’lü yıllarda inşa edildiği rivayet edilen

Kale, 1473’de Fatih Sultan Mehmet’in fethiyle Osmanlı himayesine geçmiştir. Şehre ve bölgeye hâkim bir konumda olması, burasının tarihteki stratejik önemini ortaya koyuyor. Ve kalenin altında bulunan kemer taşlarından inşa edilmiş “Taşhanlara” doğru yaklaşıyoruz. XVII. Yüzyıldan 1940’lı yıllara kadar orijinal halini muhafaza eden Han, Vakıflar tarafından restore edilmekteydi. Ondan fazla içine girip tarihi soluyamadık. Ancak Kale’nin eteklerinde kâgir bedestan (çarşı) olarak ticari ve sosyal hayatın vazgeçilmez unsuru olarak asırlarca hizmet etmiş. Bir anlamda günümüzdeki AVM’lerin atası olduğu söylenebilir. Giresun gezimizin son durağı olan Tamzaraya, Kelkit havzasında yol alıyoruz… Tamzara çanak şeklinde bir vadinin içinde şirin bir belde. Çok sakin. Yolları düz. Belde’ye girişte sağda Mengücekoğullarından kalma mütevazi bir camii. Beldenin mimarisiyle çok uyumlu bir mabed. İçerisine giriyoruz. Çok sade ve yalın. Camiden çıkıp beldeyi yaya olarak turlamaya başlıyoruz. Beldenin ana caddesi üzerine sanki “tak”lar kurulmuş evlerin bahçesinden sarkan ağaç dalları yolun üzerinde doğal bir köprü meydana getirmiş, harika bir ortam. Yorgun olmamıza rağmen sakin sokaklardan yürümeye devam ediyoruz. Geniş bahçeli cumbalı ve sütunlu evler arsından ayrı bir dünyadaymış gibi yürüyoruz. Biraz nefeslenmek için beldenin kahvesine geldiğimizde; “akıllı su” dedikleri havuzun yanıbaşında çaylarımızı yudumlarken, beldenin yerel tarihçisi emekli öğretmen dostumuz başlıyor Tamzara’yı anlatmaya. Bir zamanlar bölgenin tekstil merkezi imiş burası. Uzunca bir dönem Türkler, Rumlar, Ermeniler kardeşçe yüzyıllrca bu topraklarda yaşamışlar. Mübadele ile bu berberlik bitmiş. Şimdi ise, Tamzara Türkiye’nin yüksek tahsil seviyesi en iyi beldelerinden biri imiş, onlarca Profösör ve yüzlerce bürokrat çıkarmış bir beldeymiş. Kültür seviyesi yüksek olan beldenin doğal olarak yaşam kalitesinin de yüksek olması normaldir. “Akıl Suyu” kavramının da buradan yükseköğrenim görmüş çok fazla kişi olmasından geldiğini söylüyorlar. Beldenin isminin manası ise Parlak Şafak” imiş. Tamzara günübirlik çok fazla tur şirketleriyle yüzlerce kişinin ziyaret ettiği, tarih doğa ve üç mevsimin üç günde yaşanabileceği, nadir, orijinal mimarisini kaybetmemiş çok özel bir belde olarak kalmış, bundan sonra da kalacaktır. Tamzarayla Giresun gezimiz bitti. 57


ŞEHİR SOHBETLERİ -on bir-

ŞEHİRLERİMİZ VE

GENÇLİĞİMİZ Önce herkes selamlaşırdı. Şimdi çok az selamlaşılıyor. Gençler (kız-erkek) yan yana giderdi. Şimdi el ele tutuşuyor. Otobüste gençler yaşlılara yer verirdi, şimdi vermiyorlar! Dikkat edersek hepsi de gençlerle ilgili. Değişim kentlerde yaşanır. Kentlerde gençler üzerinden gözlemlenir. Ahmet NARİNOĞLU

ehirler: On kişiydik. Oturduk. Şehir üzerine sohbete koyulduk. Konu öyle derin öyle cazip geldi ki her birimizin peş peşe söyleyecekleri vardı. Fikirlerini, düşüncelerini yakalamak için aceleleri vardı. Sohbet bir vakit sonra beyin fırtınasına döndü. Oradakiler eteklerindeki taşları döktüler bir bir. Şehir demek geleceğimiz demek. Geleceğimiz demek gençlik demek. Öyleyse gelecek şehir ve gençlik demek. Bu mantık yürütmesi ile yarının şehirlerinde yarının gençliğine kafa yoralım dedik. Sohbet bu ya. Bir konu etrafında daldan dala atlarsınız. Konudan konuya geçer sohbete açarsınız. Bizde öyle yapıyoruz. İngiltere’deydik. Bir İngiliz gazeteciyle sohbet ediyorduk. Biri 1967, öteki 1987 20yıl arayla iki kere İstanbul’a gelmiş. Ne gördünüz 20 yılda ne değişmiş diye sormuştum. Üç şeyin değiştiğini gözleriyle gördüğünü söyledi. Önce herkes selamlaşırdı. Şimdi çok az selamlaşılıyor. Gençler (kız-erkek) yan yana giderdi. Şimdi el ele tutuşuyor. Otobüste gençler yaşlılara yer verirdi, şimdi vermiyorlar! Dikkat edersek hepsi de gençlerle ilgili. Değişim kentlerde yaşanır. Kentlerde gençler üzerinden gözlemlenir. Anlattıkları kentsel değişimin konusu. Kent sosyologları toplumsal değişim en bariz kadınlarda ve gençlerde gözlenir derler. Kadına ayrı bir bahis açacağız şimdi gençlerden sohbet edelim. Mübeccel Kırayın Ereğli Araştırmasını okumuştum. Onar yıllık aralar ile Ereğli kentini sosyal yapısını, değişimlerini yerinde gözlemleyerek incelemişti. 1950 yıllarda çok partili hayata geçişle beraber esnaf olan babalar ile oğullar arasında siyasete bakış ayrımı başlar. Bu ayrım makası giderek açılır. Aile içi çatışmaya kadar varır. Buradan şu sonuca varıyoruz. Gençler değişimden yana yetişkinler mevcut durumdan yana. Bu çatışma hali göçün olmadığı devirlerde yaşanır. Köyden şehre göçün başlamasıyla başkalaşma, yabancılaşma, yozlaşma ortaya çıkar. Şehirlerimiz hala oturmadı. Gençlikte oturmuyor. Tarihe bakarsak imparatorlukları gençler kurmuşlar. Şehri de gençler kurmuşlar. Şehirler kurulurken temel gerekçeler var. Doğal kaynaklara sahiplik, ulaşım yolu, güvenlik, ticaret ve ötekiler. Gençler şehirde ne haldeler? Aslında herkesin bildiğini söylüyoruz. Bugünü anlamanın yolu dünyaya anlamadan geçiyor. Lakin dünü

sayı//50// eylül 58


anlamadan da bugünü kavrayamayız. Öyleyse geçmişimize bakalım. Bakalım da bugünü anlayalım. BİZİM GENÇLİK

Kendi toplumsal yapısında gencin yeri belliydi. Ve basit, anlaşılır haldeydi. Köy çocuğu, Kasaba çocuğu, Şehir çocuğu diye ayrım yapılırdı. Köy çocuğu çobanlık yapar, tarlada, bahçede çalışır, kendi işini kendi yapardı. Kendi oyuncağını kendi yapardı. Disiplini dayanıklı, itaatkâr, kanaatkâr idi. Taşıdığı aletler, ayna tarak, bıçak, mendil. Köylü genç memleketini sever ama uzaklara şehirlere göçmek, okuma üzerinden hayatında değişim peşindedir. Kasabalı genç arastada. Biraz köylü biraz şehirli. Ama kendine mahsus yanları var. Anadolu da “ne köylü ne kasabalı” derler. Bunu da aslını kaybeden bozulan yozlaşan veya sonradan görenler için söylerler. Kasabalı genç kendi oyuncağını kendi yapar, kendi işini yapar, itaatkâr, sabırlı, insanlardan kaçmaz. İletişim kurar. Hayalci, hırslı, atak. Şehirli genç; x,y,z gibi harflere dayalı gençlik algıları ülkemizi sarmadan önce en önde ve gözde gençlik şehirli gençlikti. Gençler aile disiplini içinde yetişirdi. Soyu sopu önem verirler. Meslek, spor ve sanatla tanışırlar. Ve iş sahibi olmak ister. Ticaretle uğraşanlar, aile şirketine dönmeyi planlar. Doğayı fazla tanımazlar. Deniz turizmini bilirler. Yurt dışına giderler. Özgürlük peşindedir. Hoşgörülü, naziktir. Siyasal hareketlere katılırlar. Zenginlik hırsları azdır. Teknolojiyi iyi kullanırlar. Modayı takip ederler. Kırsal kesimde az haneli küçük yerleşim yerlerinde (mahalle, köy, kasaba) geniş aile içinde çocuk büyür, ergenlik yaşar, genç olur giderdi. Kimse fazladan gayret etmezdi. Ailenin toplumun/cemiyetin meselesi olmazdı. Sebebi gayet açıktı. • Çocuk/genç büyük aile (dede, nine, amca, dayı, hala, teyze, v.b) içinde yetişirdi • Büyükler birer öğretmen gibi, nazikatçı ve eğitimci idiler • Köklü, sarsılmaz bir komşuluk vardı • Toplum/Cemiyet gelenek ve göreneklerini yaşardı. O genç bu düzende disiplin altına yaşardı • Cemiyetin her ferdi vazifesini yapar, yanlış yapan gence müdahale ederdi • Genç gurbet yaşamadığından toplumun içinde disipline yaşardı

Eskiden köy çocuğu diye bir tabir vardı. Kimi övünerek kimi küçükseyerek kullanırdı. Şehirli çocuğu tabiri yerine şehir çocuğu derlerdi. Köy çocuğu doğal hayatı, şehir çocuğu medeniyeti temsil ederdi. Köyden şehre göçle beraber varoş, gecekondu, kenar mahalle, lümpen kültür, sokak kültürü, köy şehir arası bocalamalar derken ayrım tarihe karıştı. Böyle iken şehirlerimiz değişime maruz kaldı. Gençlikte karmaşık hale geldi. Köyde nerdeyse kalmıyor.(Resmen köyü mahalle yaparak kendi köy kültürüne veda ediyoruz.) Şehirler geleneksel olmaktan çıktı. Şehir sosyologlarının bile henüz tanımlayamadığı. Yeni(!) şehirlerde yaşıyoruz. Bu ortamda ailede, gençte aynı vaziyette yeniden tanımlanmaya muhtaç. Şehirli genç budur diyemiyoruz. Her şehir yeni kültürler yaratıyor. Gençte bundan nasibini alıyor. Bugün kentlerde gençliği anlamak karmaşık hale geldi. Açık toplumuz. Elin geçtiği köprüden geçiyoruz. Gençlik hareketleri gelişmiş ülkelerde kitle iletişim araçları sayesinde dünyaya dalga dalga yayılır. Dünya gençliğini, dünyadaki gençlik dalgalanmaları anlamadan, kendi gençliğimizi yerli yerine oturtamayız. KUŞAKLAR

Biz, kentlerde gençlik dalgasını 68 kuşağı ile tanıdık, düzene baş kaldıran, ülkesini değiştirme peşinde koşan, dış cereyanlara açık gençlik. İlginç yanı. Çoğu da kırsal kesim çocukları oluşu. Yetmedi T8 kuşağı çıktı. Onun çizgisi de aynıydı. Derken ihtilal oldu. Sistem “uslu çocuk” istedi. Küreselleşme aldı başını gidince tüketen tek düze yeni nesiller idealleri, davayı bıraktılar, uslu çocuk oldular. Kapitalizmin ürünlerini tüketen tekdüze genç tipleri oldular. Bundan sonra harfe dayalı kuşaklar doğdu. Gençleri batı kültüründen mülhem kuşaklara ayırıyoruz. Bizde tutmayınca ille de olsun diye bozulma/yozlaşmalara alkış tutuyoruz. Başkaları okurken bambaşka haz alıyoruz. Neymiş X kuşağımıymış. Olmadı Y kuşağı olsun. Tutmadı Z kuşağı var. Z alfabenin sonu ama gençliğin sonu olmayacağına göre yeni harfler bulmalıyız. X,Y,Z ’den sonra gelen genç kuşağı O (sıfır) kuşak diyebiliriz. Belki de genelde post modernizemin özelde bulanık mantığın bir sonucu hiçbir şeyin manası, kıymeti olmayan değersizler dünyasında sadece 59


yaşamak adına yaşayan gençlik. Sorgulamadan dünyalı, günübirlikçi kabullenen verileni alan, var olanı tüketen, tavırsız, kararsız, eksensiz bir kuşak. Gençliğin ana karakteri kuşak çatışmasıdır. İnsanlıktan beri var olan çatışma ilmin konusu olmuş. Dünya edebiyatı, yerli edebiyatımız işlemiştir. Turgenyev’in “babalar ve oğullar” unutulmaz bir eserdir. Kuşak çatışması var bundan kaçamayız. Hayatın tabiatında kuşaklar arasında fark olacak ama geçiş kayboluyor. Bizi tedirgin eden değerler kaybıdır. Kuşakları birbirine bağlayan değerlerin azalması, erimesi, kaybolması. Toplumun ve gençliğin çöküşü de burada başlıyor. DÖNELİM BİZE

Şehirlerimize ve gençliğimize dönelim. Şehri ve gençliği kendince algılayan her birey /aile kendince yollar arıyor. Elin geçtiği köprüden geçtiğini kabul etmeyerek tabii. Gençliği kurtarmak için bulduğumuz sihirli formül; sermaye ve rant destekli Siteler. Siteleşme. Mahallenin can düşmanı siteler. Daha güvenli olsun, güvenli yaşayalım diye sitelerde oturuyoruz. Bugün her site bir fildişi kulesi gibi. İçinde yalnızız. Gençte mesela site arkadaşlığı, site grupları, site takımları, site ekibi v.b gibi faaliyetler yok. Yetişkinler azda olsa selamlaşıyor. Gençler daha az. Samsun da çalıştığım yıllarda idi. Sitede oturan adam çocuğu oynasın diye 4 kilometre ötede akrabanın evine götürürken 4 metre karşıdaki dairede akran çocukla oynamasına güven duymuyordu. Fırsat vermiyordu. Ne yazık ki büyükler çocuklar üzerinde toplum mühendisliği oynuyorlar. Anne – baba her şeye karar veriyor. Ergen yaşa gelince çocuk isyan bayrağını çekiyor. Ve yönetilemeyen gençlik. Bir tanıdığım vardı. Şehrin eski bir mahallesinde doğmuş, büyümüş evlenip de çoluk çocuğa karışmış. Şehrin gelişen semtine bir siteye taşınmış. Çocuklar yalnızlaşmış, bunalıma girmiş. Üstelik arkadaş, akran çevresi oluşmamış. Çocukları yerli, milli, kimlikli yetişsin diye eski mahallesine dönmüş. Çocukları mahalle ortamına, sokağa emanet etmiş. Benliğine sahip yetişiyorlarmış. Şehrin varlıklı bir insanı hikâyesini böyle anlatmıştı. Mahalle, çocuklarımı kurtardı demişti. Öyleyse mahalleye geri dönelim. Dönemiyorsak siteleri mahalle yapalım. Bunu söylerken nerde o eski mahalleler diye itirazları duyuyorum. Ama çare orda. sayı//50// eylül 60

Kendi sosyolojimizden baktığımızda gençliğimizin karmaşık bir yapı içinde olduğunu görüyoruz. 1950’li yıllarda köyden şehre göç başlar. Dışa açılırız. 1960’lı, 1970’li yıllardan itibaren gençlik dalgaları şehirler üzerinden gençliği sarar. Hem içerde hem dışarıda yaşananlar gençleri kuşak çatışmalarına iter. Genç toplumla, düzenle, hatta kendiyle çatışır. Mesela şöyle bir ayrım ülkemiz için daha doğru olmaz mı? Riskli gençlik, sokak gençliği, okuyan gençlik, çalışan gençlik. Aslında gençler için başka ayrımlar da yapmalıyız. Çalışan gençlik-tembel gençlik, üreten gençlik-tüketen gençlik, okuyan gençlik-okumayan gençlik, duygulu gençlik-duygusuz gençlik, bağımlı gençlik-bağlı gençlik-hür gençlik gibi. Daha da yapılabilir. Kabullenmeliyiz. Yeni bir gençlik var. Yeni bir kentli gençlik yetişiyor. Bunlar; Ne köylü ne şehirli, ne kırsal ne kentli, ne yerli hem yabancı, ne milli hem evrensel, ne bizden ne farklı, ne duygulu ne umursamaz, ne dünyalı ne dünyasız, ne doğulu ne batılı, ne inançlı ne inançsız. Beklide ikisini birden yaşıyorlar. Çoğumuz yönetemediğimiz gençler karşısında gerilere, eski zamanlara sığınıyoruz. Eskilerin saf, temiz, gözü açılmamış dünyası daracık, kırsal kesim (köy, kasaba diyebiliriz) gençliği kalmadı. O dönemler kendi gerçeklerinden hareketle gençleri yönetme/yetiştirme yollarını bulmuştu. Eskiden gençler yetişsin diye yazın çıraklığa verilirdi. Her esnafta çırak olurdu. Sanat, zanaat öğrenirdi. Böylece çırak, kalfa, usta geleneği yaşardı. Genç; esnaf; sokağı, mahalleyi, işi, ticareti, insan münasebetlerini yaşayarak öğrenirdi. Köyde büyükleri veya akrabaların yanına gönderirler doğal hayatı, ziraatı, çobanlığı, bekçiliği, üretimi öğrenirdi. Camilere, kurslara gönderilir. Dini bilgileri, manevi/ahlaki yönden yetişirdi. Kızlar; ninelerin, annelerin yanında oturur, ekmek yapmayı, yemek pişirmeyi, kışlık hazırlamayı, biçmeyi, dikmeyi, el işlerini öğrenirdi. Anadolu el sanatları, geleneksel beceriler nesillerden nesillere böyle aktarılırdı. Kentli/şehirli olduktan sonra durum değişti. Biz kentliyiz. Gençlik kentli (şehirli demek ağır geliyor). Fikri hür, aklı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme davamız; yönlendiremediğiniz bir yandan özgür, bir yandan bağımlı, bir yandan bağlı nesiller çıkardı. Değerler dünyasına kayıtsız, gamsız, köksüz, gençlik.


SOHBETTEN NOTLAR

Gençlik ve şehirler etle tırnak gibi olduğuna göre; atasözü misali hem nalına, hem mıhına vurarak sohbetimizdeki tespitlere gelelim. • Şehirde değerler çatışıyor. Kent değerler avcısı. Haybeye vurulan gençlik oluyor. • Sakin şehir kalmadı. Zihin çalışmadan yoruluyor. Beden dinlenirken yıpranıyor. Civan merd gençler nerde? • Gençler üşümüyor, ıslanmıyor, acıkmıyor, susamıyor her şey anında/yanında sunuluyor. • Gençler parasız gezmiyor. Varlık ile yokluk farkını bilmiyor, yaşamıyor. • Gençler ilgili, hevesli, kullanıcı, bağlı, derken bağımlı oluyor. Aileden hayattan, çevreden kopuyor. • Genç okumuyor, düşünemiyor, Türkçeyi kullanamıyor, güzel konuşamıyor, yazamıyor. • Gençlik şıp sevdi yaşıyor. Kalıcı, köklü sevgi bağı kuramıyorlar. Yuvalar kolay kuruluyor, kolay yıkılıyor. • Kentlerde gençlere her yer açık gelse de, gence özgü “yaşam alanları” yetersiz kalıyor. • Gençler sokakla barışık yaşamıyorlar. Gençler mahalle/köy kültürü içinde yetişmeli. • Ah gençler bir paylaşmayı öğrenseler • Genç yol sormayı bilmiyor. Yanı yönü sanal dünyadan soruyor • Gençlerimiz sokakta dışarıda oynamıyor, sosyal âlemde oynuyor • Bugün gence ne verilse az. Neye sahipse fazlası peşinde, mutsuz • Sosyal âlemde genç yalnız. Korku ve baskı hissediyor • Genç tavır alamıyor, tepkileri anormal • Kuşak farkı şimdilerde çok dar yaş gruplarına iniyor. Yetişkinler gençler ayrı dünyalarda yaşıyor • Değer yargıları değersizleşiyor. Hayat anlamsızlaşıyor. Geriye sadece yaşamak kalıyor • Korkular sarmalındayız. Ümitler az, karamsarlık artıyor • Ebeveynler çocukları oyuncak yerine koyuyor • Mutluluk dipsiz kuyu. Çocuk hazıra sahip oldukça mutsuzlaşıyor • Anne-baba çocuğu yönettiğini sanıyor, ama yönetemiyor • Anne-babanın çocuk yetiştirme davası; ben görmedim çocuğum görsün, ben giymedim çocuğum giysin, ben doymadım çocuğum doysun, ben yaşamadım çocuğum yaşasın davasıdır • Genç annesinin veya sevgilisinin elini tutacağına cep telefonunu tutuyor

• Anneler sokağı sevmez. Anneler sokağı sevmeli, sokakla barışmalı • Aileler çözülüyor • Değerler kayboluyor, dejenere oluyor HÂSILI

Eskiler der ya. Bu vaziyet karşısında kentli yeni genç kuşağı anlamak, tanımak, tanımlamak, görmek zorundayız. Nice cereyanlar altında savrulan gence seyirci kalamayız. Karar vermeliyiz. Hayır, zor değil. Genç şehir ailesinin bir üyesi. Yeter ki taşları yerli yerine oturtalım. Gencin genç bakışından, ufuk açışından, yenilik enerjisinden, heyecanından, hayallerinden şehir soluk almalıdır. İşte en kolayından yapacaklarımız: • Yönetsel komisyon ve kurullara gençleri katalım • Gençlik araştırma merkezi kuralım • Şehir yönetimine gençleri katalım • Gençlik şehir meclisler kuralım • STK’lara gençleri alalım • İşletmeleri gençlere açalım • Her gence ileri düzeyde eğitim sunalım • Gence her düzeyde mesuliyet verelim • Gençlik merkezleri kuralım • Gence aile idaresinde söz hakkı verelim Kentte, gençte dinamik değişime açık yanımızdır. Kabullenelim. Yolu da, gençle barışık yaşamaktır. 61


DÜNYANIN EN BÜYÜK GELENEK YAŞATICILIĞI

BÜYÜK TURAN

KURULTAYI Macar Turan Vakfı ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ortaklaşa düzenlediği; Türk kökenli boyları bir araya getiren Hun-Türk Kurultayı dünyada kültür ve gelenek yaşatıcılığı, kültürel miras sergileri ve savaş gösterileri bir anlamda turistik bir destinasyon olarak da büyük bir ilgiyle takip edildiğini gözlemledik. Salih DOĞAN

Fotograflar: Salih Doğan

*İBB 1453 Panorama Müzesi Müdürü

sayı//50// eylül 62

ürk kültürünün yaşatıldığı 27 Türk soyundan temsilcilerin katıldığı Büyük Turan Kurultayı Macaristan Bugaç’da geçtiğimiz ağustos ayında gerçekleştirildi. Temeli 2006 yılında Macar antropolog ve beşeri biyolog olan kıymetli dostum; Macar Turan Vakfı Başkanı András Zsolt Bíró’nun attığı; Kazakistan ve Özbekistan’daki Madyar ve Macar kavimleri ve Karpatlar’da yaşayan Macarlar arasında genetik olarak bir akrabalık bağının var olduğunu genetik örnekleriyle kanıtladığı; American Journal of Pysical Anthropology adlı dergide yayınlanmasına dayanan ve ilki 2008’de başlayan yıllardır yakinen takip ettiğim bu büyük kurultaya bu yıl delege olarak davet edildim. 8-12 Ağustos 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen kurultay, Budapeşte’de Hotel Hungaria City Center’da Hun Türk Turan Kurultay Delege Toplantısı ile başladı. Kardeş Türk cumhuriyetlerinden gelen delegeler, Macar Turan Vakfı Başkanı ve Kurultay koordinatörü András Bíró’nun delegelere verdiği akşam yemeği tanışma merasimi kardeş ülkelerden katılan müzisyen ve sanat gruplarının sergilediği sıra dışı gösterilerle son buldu. Programın Budapeşte ayağının ikinci gününde Türk Dünyası Delegasyonu’nun Macaristan Parlamento ziyareti ve yapılan özel oturum gerçekleştirildi. Sonrasında verilen resepsiyonun ardından öğleden sonra otobüslerle kurultay etkinlikleri için Budapeşte’ye 160 km uzaklıkta güneydeki Kecskemét şehrine geçiyor ve ardından hotelimize yerleştikten sonra Bugac belediye başkanının delegasyona verdiği Macar milli yemeklerinden oluşan akşam yemeğine katılıyoruz. Macar bozkırlarının en güzel bölgelerinden biri olan Kiskunsag Milli Parkı sınırında yer alan, geleneksel Macar çoban kültürünün ve atlı sporlarının da yapıldığı yaşatıldığı büyük kurultay alanına geçerek kurultayı başlatan gece karanlığını yırtan büyük kamp ateşinin yakılması töreni oldukça etkileyici bir görsel atmosfer oluşturdu. Macar Turan Vakfı ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ortaklaşa düzenlediği; Türk kökenli boyları bir araya getiren Hun-Türk Kurultayı dünyada kültür ve gelenek yaşatıcılığı, kültürel miras sergileri ve savaş gösterileri bir anlamda turistik bir destinasyon olarak da büyük bir ilgiyle takip edildiğini gözlemledik.


2014 yılında dünyanın en büyük gelenek yaşatıcılığı festivaline 200 bin kişinin katılımı sağlanmıştı. Lakin bu yıl katılım 250 bin kişiye kadar ulaşmıştır. Macar turizm verileri içerisinde önemli bir yeri olan bu festival giderek gelenek yaşatıcılığı, kültürel miras sergilemeleri, ata sporları, savaş sanatları gösterileri, el sanatları pazarının kurulması ile her geçen gün ziyaretçi grafiğini yükseltmektedir. Ertesi gün, tüm delegasyon olarak sabah kahvaltısından sonra heyecan dorukta yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuğun ardından kurultay alanına ulaşıyoruz. Adeta anlatılmaz yaşanır denilen türden bir festival alanı delegasyonu karşılıyor. Kurultay alanına girişte Hun-Türk savaşçılar, tarihsel kostümler ve dönemin savaş aletleri ile ziyaretçiler adeta tarihin başka bir dönemine ışınlanmış gibi şaşkınlık ve heyecan içinde fotoğraf çekiyor; bu şöleni ölümsüzleştiriyor. Güneyin bozkırının bu güzel alanında oluşturulmuş tarihten bir dönem canlandırılmış; sol tarafta yüzlerce yurt kurulmuş. Her yurt her çadır başka boya ait: Macarlar, Kırgızlar, Türkler, Kazaklar, Nogaylar, Tuvalar, Başkurtlar, Altay Türkleri ve daha niceleri… Özellikle göze çarpan Şaman çadırları ve büyük davulların yanı sıra çok sayıda kültürel miras objeleri sergi alanlarında insanı adeta büyülüyor… Kurultay alanı girişi sol tarafında bilimsel toplantıların ve akademik sunumların yapıldığı; araştırmacı, arkeolog ve tarihçiler başta olmak

üzere alanında pek çok bilim insanını bir araya getiren büyük sunum çadırını görüyoruz. Yaklaşık 300 metre yürüdükten sonra sağda Orhun Anıtları maketleri ve dünyanın en büyük otağı olarak kabul edilen Büyük Attila Otağı bizi tüm görkemiyle karşılıyor. Bu otağda arkeolojik, antropolojik Hun, Avar ve Macar buluntuları, Diyaromik Tuna ve Tisa arasındaki Hunlar tematik sergileri yer alıyor. Festival katılımcılarının en çok ilgi gösterdiği alanlardan biri Büyük Attila Otağı’nın önünde oluşan kuyruk neredeyse en az bin kişilikti. Büyük etkinlik alanı kenar ortasında büyük bir Attila resmi ve etrafında bütün Türk ve Hun boylarının bayrakları ile alan çepeçevre süslenmiş... Delegelerin protokol alanına alındığı kapıda Vakıf Başkanı ve Kurultay Direktörü András Bíró misafirlerini Vezir Arpa’ın büyük resmi altında karşılıyor ve bizlere “Attila’nın misafirleri kardeşlerinizin yurduna hoş geldiniz” diyor. El sanatları çarşısının açılışından sonra tören alanına geçiyoruz. Turan Savaşçıları atlı merasim geçişi provası, Macar halk şarkıları ve Şamanik müzik ve halk dansları gösterileri... Doğulu akraba milletlerin temsilcilerinin kurultaya kabul töreni ve birçok görkemli geleneklerin canlandırıldığı etkinlikler bizleri adeta tarihin içine 500-1000’li yılların Orta Asya Turan halklarının göçebe yaşamları içine sürüklüyor. Birincisi 2008’de yapılan, bu yıl altıncısına tanık olduğumuz kurultaya Azeri, Avar, Başkurt, 63


Bulgar, Balkar, Buryat, Çuvaş, Gagavuz, Kabardey, Karaçay, Karakalpak, Kazak, Kazakistanlı Madyar, Kırgız, Kımık, Moğol, Nogay, Özbek, Özbekistanlı Madcar, Tatar, Türk, Tuva, Türkmen, Uygur, Yakut ve Macar katılımcılar yer alıyor. Bu boyların göçebe yaşam biçimleri, savaş oyunları, atlı gösteriler, okçuluk gibi Türk gelenekleri yeniden canlandırılıyor. Bir tarih festivali olarak gerçekleştirilen Büyük Turan Kurultayı, Hun-Türk boylarını yakınlaştıran kaynaştıran ve ortak hedeflere yöneltmek amacıyla Macar Turan Vakfı tarafından iki yılda bir düzenlenen programda Macaristan Ulusal Meclis Başkanı Laszlo Köver'in yanı sıra çok sayıda kardeş ülkelerden davetli bulunuyor. Kurultaya katılan delegeleri, Avrupa Hun İmparatorluğu hükümdarı Attila'nın mirasçıları olarak değerlendiren Başkan Köver, Macarların, en Batı'daki Doğu halkı olduğunu ve hiçbir zaman Doğu'daki kardeş halkları unutmayacağını söyledi. Ülkemiz adına onur üyesi olarak bulunan TİKA Budapeşte Koordinatörü Sn. Ayşe Saraç Hanımefendi ise TİKA'nın, Macar Turan Vakfı ile 4 yıldan beri işbirliği yaptığını ve bundan büyük kıvanç duyduklarını söyledi. Saraç, 27 milletten Türk kökenli halkın temsil edildiği kurultaya ilginin her yıl daha da arttığına dikkat çekerek, TİKA'nın kurultaya bu yıl Balkanlar, Doğu Avrupa ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) temsilcilerini davet ettiğini söyledi. Organizasyonda Türkiye adına katılan delegasyonu temsilen Adana Büyükşehir Belediye Başkanımız Hüseyin Sözlü ise Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Sn. Devlet sayı//50// eylül 64

Bahçeli'nin selamını getirdiğini ve Türk kökenli akraba milletlerin bu kurultayda buluşmasının önemli olduğunu belirttiği konuşmasında Macar Turan Vakfı’na yaptıkları bu etkinlikler ve işbirlikleri konusunda her zaman destek vereceklerini burada olmaktan onur duyduğunu belirtti. Her konuda programda yer almasının önemli olduğunu ifade etti. Macaristan Ulusal Meclisi Başkan Yardımcısı Sandor Lezsak'ın hamiliğini yaptığı etkinlikte, Türk kültürünü tanıtmak amacıyla Budapeşte Yunus Emre Enstitüsü de Türk kültürünün tanıtıldığı misafirler Türk kahvesi ikramının da yapıldığı güzel bir stand ile zaman geçirmek isteyen ziyaretçilerin bilgilendirilmesi ve kültürümüze dair iletişimde bulunulması ayrıca bizleri mutlu etti. Adana Büyükşehir Belediyesi de bir Yörük çadırı kurarak yöresel kültüre dair aktivitelerde bulundu. Türk dünyasından gelen sanatçılar özellikle Saha Yakut, Altay, Tuva Bölgesi gırtlak sanatçıları çok büyük ilgi topladı. Nogay Sanatçı Aslanbek Sultanbekov, Azeri sanatçı Şemistan Alizamanlı ve diğer Uygur sanatçıları; Türkiye’den Kaya Kuzucu, Erdem Özdemir; Kafkas grupları, Özbekler, Türkmenler, Macarlar ve daha birçok ismini sayamadığım gruplar muhteşem performanslar sergiledi. Son gün büyük bir görkemle gerçekleştirilen atlı ve yaya Turan savaşçıları geçidi ve savaş oyunları katılımcıları adeta kendinden geçirdi. Gün batımında ise büyük ateşin yakılması ve Şaman ayini gösterisi bizlere güne damgasını vuran bir atmosfer yaşattı. Kurultay 2008’de başlayan süreç ile Turan halkları birliği havasında gerçekleşen ve tüm Asya Türk kökenli halklarının da ekiplerle


kendisini temsil ettiği bu festival olarak artık Macar ve Türk hükümetleri tarafından resmen desteklenmektedir. Birçok tarihsel geçmişi olan etkinliklerin yapılması, gösteri alanında kurultaya gelen her ülkenin sıra ile bayraklarının açılması ve atlıların bu bayraklarla izleyicileri selamlama seremonisiyle birlikte oluşturulan 500-1000’li yılların Orta Asya Turan halklarının göçebe yaşamını ve Macarların Karpat Havzası ve çevresinde yurt tutuşu muhteşem bir şekilde canlandırıldı. Hun ve Türk kökenli milletlerin, akraba soylarının bir araya gelmesiyle gerçekleşen Dünya Turan Kurultayı 2008 yılından beri Avrupa’nın ve dünyanın en önemli gelenek yaşatıcı, kültürel miras festivallerinden biri olmayı başardı. Her geçen yıl daha çok kendini geliştiren ve ziyaretçi potansiyelini yüzbinler artıran bu festival bizdeki başta Etnospor Kültür Festivali olmak üzere bu türden organizasyonların daha çok geliştirilmesi ve kültürel mirasımızın ve geleneklerimizin yaşatılmasını daha ileri noktalara taşıması konusunda sorumluluklarımızın arttığını gösteriyor. Kültürel miras ve gelenek yaşatıcılığı konuları dünyada turizmin yeni dinamikleri olma durumunda. Umuyorum ülkemizde de bu alanda yapılan festivaller dünya çapında turistik destinasyonlara dönüştürülebilir. Turan Kurultayı’nı imkânı olan herkesin görmesini temenni ediyor; Macar Turan Vakfı Başkanı András Bíró’yu ve ekibini bu büyük organizasyondan dolayı kutluyorum. Kaynak: http://kurultaj.hu/bilgi/ 65


ŞEHİRLERDE YOZLAŞMANIN

İŞARET TAŞLARI Esasında bize maddi ihtiyaçlarında ötesinde lazım olan sağlam bir ahlak sağlam bir töre ve sağlam bir gelenektir. Sevgi ve saygının olmadığı yerde en güzel evler en güzel arabalar kişiyi mutlu etmeye yetmez. Mehmet BAŞ

oplumlarda insanlar gibi bir denge ve düzen içinde ilerlerler. Nasıl insanın tansiyonu şekeri kolesterolü sağlık açısından önemliyse toplumunda kendine mahsus sağlıklı bir akışı ve ahenk unsurları vardır. Çeşitli yozlaşma ve yabancılaşma unsurları toplumsal düzeni sarsarak sosyolojik dengeyi ve sağlığı bozar. Ahengi bozulmuş bir toplum akordu bozulmuş bir saz gibi millet bestesini gönül tezenesi ile çalamaz olur. Vatan sedasının yükseldiği aşk avazının semayı kapladığı hürriyet göğünde alıcı kuşlar gibi dolaşan bu toplumsal marazlar ruhların birliğine dirliğine darbe vurur. Esasında bize maddi ihtiyaçlarında ötesinde lazım olan sağlam bir ahlak sağlam bir töre ve sağlam bir gelenektir. Sevgi ve saygının olmadığı yerde en güzel evler en güzel arabalar kişiyi mutlu etmeye yetmez. Bundan dolayı ahlaki yozlaşmaya karşı bizi diri tutacak değerlerimizi muhafaza etmek ve maneviyat bahçemizi her türlü işgalden korumak gerekmektedir. Tarihte ekmeği ve suyu olmayan toplumlar değil ahlaki çöküntüye uğrayan toplumlar yok olmuşlardır. Ahlak bir milleti ayakta tutan en önemli unsurdur. Bu yazımızda bir sosyolog gözüyle toplumsal anlamda yozlaşma ve yabancılaşmaya sebep olan hastalıkları öznel bir bakış açısıyla ele alacağız. 1: İftira: Toplumsal yapının en önemli unsuru olan mal ve can emniyetine en büyük darbeyi vuran kişiyi haklıyken haksız kılmaya çalışan en büyük zulümlerden birisidir. İftira kötü zanlardan beslenir ve zamanla kişinin benlik aynasına kara bir leke olarak yansır. Kıskançlık, çekememezlik ve düşmanlık duyguları iftiraya zaman ve zemin hazırlar. İftiraya uğrayan insanlar sınavda bilmediği yerden soru çıkan öğrenci gibi şaşkınlaşırlar. Ne yapacaklarını ne diyeceklerini bilemezler. Fakat iftiracılar pişkin bir şekilde davranmaya devam ederler. İftira zulmün ve ihanetin destanlaşmış halidir. İftiracı insanlar kişilik bozukluğu ve adaletsizliğin zirvesine erişmişler ve yaşarken şeytanlaşmanın doruklarına çıkmışlardır. İftiracının dili zehirli yılanların çatallaşmış dilinden daha tehlikelidir. İftira atan insanlar haysiyet ve şeref hırsızları olarak cehennemin en dibine layıktırlar.

sayı//50// eylül 66


2: Fitne: Fitne uykusundan uyandırıldığında önüne ne gelirse yakıp yıkan bir ateşe benzer. Fitne zulüm çarklarını çeviren içten yanmalı bir motordur. Fitneyi bağı bahçeyi kurutan samyeline ve çekirge sürülerine benzetebiliriz. Fitne ateşi tutuştuğunda en güzel tutum uzlet edip kenara çekilmektir. Fitneci insanlar fitne yoluyla enerji harcamadan amaçlarına erişmeye çalışırlar. Fitne çıktığı zaman ben fitneyi sonlandırmak istiyorum diye meydana çıkanlar dahi farkına varmadan fitnenin bir parçası olurlar. Fitne bir balon gibi üfledikçe şişer fakat kendi haline bırakılsa sessizce söner. Sağlıklı toplumlar fitneye ve fitnecilere karşı daima uyanık olup araştırmadan düşünmeden her şeyin peşinde gitmezler ve kendilerine uzatılan her oltaya takılmazlar. 3: Dedikodu: Dedikodu hastalığı kişinin kendini ilgilendirmeyen meseleleri ve kişileri yerli yersiz gündeme getirmesinden ve duyduğu her şeyi sağa sola saçmasından kaynaklanır. Gıybet meclislerinde diri diri yenen insanların hesabını vermek gerçekten çok çetindir. Ölü eti yemekten artık kötülük obezi haline dönüşmüş karanlık ruhların dilleri zehirli yılanların diline dönmüştür. Bize başkalarının dedikodusunu yapanların başkalarında bizim dedikodumuzu yapacakları kimsenin aklından çıkmamalıdır. Dedikodu ile vakit geçiren toplumlar ciddi anlamda bir iş yapmaya fırsat bulamazlar. Herkes birbirinin kuyusunu kazarken zamanla kendi kazdığı kuyuya düşer. Durmadan birbirinin açığını arayan insanlar çoğu zaman kendi söküklerini görmeye vakit bulamazlar. Dedikodu esasında bumerang gibi çoğu zaman sahibine döner. 4: Gösteriş ve Kibir: Bu hastalık kişilerin kendilerini kutsamasından ve putlaştırmasından kaynaklanır. Kibir kişinin kendini diğer insanlardan ve canlılardan üstün olarak görmeye başlaması ile kalpte yeşeren bir zakkum ağacıdır. Kibirli insanlar bencillik zehrine müptela olmuş gönül göğü sevgisizlik bulutu ile kaplanmış zavallı insanlardır. Her şeyin topraktan gelip toprağa gittiği şu varlık döngüsünde kişinin kendini olduğundan yüksekte görmesi çoğu vakit başını döndürmekte ve tepesi üstüne çakılmasına sebep olmaktadır. Toplumdaki gösteriş merakı insanlar arasında gizli bir rekabet ve çekişmeye sahne olmakta çoğu kişi hayatı es geçerek en güzel vakitlerini

başkalarına kendini beğendirme uğruna harcamaktadır. Bu hastalığın çaresi kişinin kendini bilmek hakikatine erişmesinde gizlidir. 5: Hile: Bizi aldatanların bizden olmadığını hepimiz biliyoruz. Hile kişiler arasında güven kaybına sebep olan en büyük unsurlardan birisidir. İnsan kaybettiği çoğu şeyi geri kazanabilir fakat güvenini kaybetmişse bunu kolay kolay geri kazanamaz. Bundan dolayı güven olgusu toplumsal birliğin en önemli sacayaklarından birisidir. Hile göz boyama ve şarlatanlıkla olduğu gibi yalanlarla da beslenir. Hile yapan insanlar anlık düşünen ve uzun vadede hedefleri olmayan insanlardır. Sahte tebessümler sahte nezaket ve gelip geçici dostluk gösterileri hileye girer. Amaca giden her yolun mubah olmadığı gerçeğine erişenler, yaptıkları her şeyden bir gün hesap vereceğine samimiyetle inananlar hile yapmaktan kurtulabilirler. 6: Nefret: İnsanın mayası sevgi ile karılmıştır. İnsanın iç kimyasını bozan en büyük zehir nefret zehridir. Gereksiz koşullanmalar ile insanlar hiç tanımadıkları bilmedikleri insanlara ve toplumlara karşı bu zehri kendi kendilerine enjekte edip durmaktadırlar. Nefret kişiler arasında kapanmaz bir yara gibi durmadan kanar durur. Çoğu zaman nefret tek taraflı gelişmez, nefret edilenler nefret edenlerden daha çok nefret ederler. Nefret bir salgın hastalık gibi yayılarak kalpleri işgal eder. Kötülük sarmalına yakalanan bireyler kendi kötülüklerinin enkazları altında kalarak ruhlarını ölüme terk ederler. Nefretin karşısında en güçlü silah ise sevgidir. 7: Açgözlülük: Bu hastalık daha ziyade çocukluk çağında ortaya çıkan ve daha sonra gelişerek kişiyi mahkûm eden bir hastalıktır. Mal biriktirme sevdası ve doyumsuzluk hissi ile birleşerek kişileri adeta paranın bir kulu haline dönüştürür. Aç gözlülük hastalığına yakalanan insanlar paylaşmayı ve yardımseverlik duygusunu ahmaklık olarak görürler. Dünyayı yutsalar dahi yine tok olamazlar. Bunların işi gücü daha çok biriktirmek daha çok servet elde etmektir. Bunu yapmak için ise her yolu kendileri için meşru görürler. Esasında bunların gözünü kara topraktan başka hiçbir şey doyurmaz. Devam edecektir…… 67


ŞEHİRLERİMİN ÇOCUKLARI:

GAZANFER, MUZAFFER, MÜCAHİD… .. Yahya Kemal’e “Türkiye kaç milyon” diye sorduklarında, otuz milyonluk Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfusunu şehitleri de sayarak “biz iki yüz elli milyonuz” diye cevap veriyordu.. Nermin TAYLAN "Ecdâdımızın Heybeti Maruf-I Cihandır. Fıtrat Değişir Sanma Bu Kan Yine O Kandır! u vatan bizim; yeter ki ağyar çiğnemesin, ben canımdan geçerim vatan elden gitmesin” düşüncesi ile cepheye koşup, şehadeti şereflerin en yücesi olarak görüp, canlarını imanlarına şahit kılarak vatan toprağına şehit düşen şühedamıza binler rahmet ve minnet sunarak başlamak isterim söze... Dört bin yıllık tarihi, iki bin yıllık askeri geçmişi ve asırlara nam salmış köklü medeniyeti ile şeksiz şüphesiz biz büyük bir milletiz. İçerisindeki farklılıkları zenginlik olarak addeden, 72 milleti sinesinde yaşatıp din, dil, ırk fark etmeksizin “insanı yaşat ki devlet yaşasın” bilinci ile büyük devletler, kutlu medeniyetler inşa edebilen yegâne Anadolu’yuz... Bu sebeple; Malazgirt Meydan Muharebesi’nden Bafeus Savaşı’na, Niğbolu’dan Ridaniye’ye, Viyana Kuşatmasından İstanbul’un Fethi’ne, Osmanlı-Rus Harbi’nden, Edirne’ye, Çanakkale’den Medine Müdafaası’na, Kutu’l Amare’den Milli Mücadele’ye, Kıbrıs Barış Harekâtından 15 Temmuz Darbe Girişimine toprağını kanıyla sulamış, son nefesine kadar vatan için savaşmış şanlı şehitlerimiz var bizim. Hani Özbekler Tekkesi’nde bir metrekarelik toprağa bakarak diyordu ya Akif; “şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” diye. Yine başka bir şiirinde “eşele toprağı bir bak o eline gelen saç dedenin saçıdır, biraz daha eşele bu gördüğün kemik şehidinin kemiğidir” diye haykırıyordu ya Asımın nesline... Yahya Kemal’e “Türkiye kaç milyon” diye sorduklarında, otuz milyonluk Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfusunu şehitleri de sayarak “biz iki yüz elli milyonuz” diye cevap veriyordu ya... Yine Mustafa Kemal Paşa Çanakkale Muharebesi’ndeki askerimizi savaş sonrasında; “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiç birisi kurtulamamacasına hepsi düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?

sayı//50// eylül 68

Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime-i Şehadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak, cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngüyle çarpışıyor. Ölüyor, öldürüyor. Bir subay düşünün Çanakkale Muharebelerinde yaralanmış. Tedavisi bittiğinde ailesi tarafından sevdiği kızla evlendirilmiş fakat henüz bir haftalık evli iken Irak Cephesi’ne Süleyman Askeri’nin gönüllü Osmancık Birliğine adam topladığını duyduğunda eşinden izin alarak “gönüllü” cepheye giden. Vatan sevdalısı bu Subay düşmana kan kusturur fakat Şattül Arap muharebelerinde boğazından şiddetli bir yara alır, yere yığılır, boğazı şiddetle kanamaktadır. Göğsünden güçlükle bir zarf çıkarır, kendisine yardıma gelen arkadaşından kalem ister, bir şeyler yazmak niyetindedir. Lakin kalem bulamaz ve yerdeki bir çalıyı uzatır arkadaşı. Vatan sevdalısı yiğit; boğazından akan kana batırır çubuğu ve ilk kelime “kıble ne tarafta” diye yazar. Arkadaşı teselli etmeye çalışır, yaşayacaksın der ancak ikinci kelimeyi parmakları titreyerek boğazından akan kanla “La ilahe illallah” yazar. Arkadaşının gözünün içine bakarak en son olarak bölük intikamımızı alsın yazdığı son cümlesinin son harfi bitmeden can verir. Bir gelin düşünün henüz yeni evlidir bebeği kundaktadır fakat düşman dört bir yandan ülkeyi sarmıştır. Başlatılan Milli Mücadele herkes için kurtuluş olacaktır fakat imkânlar kısıtlıdır. Köyün muhtarı aldığı haberle o akşam bir toplantı yapar ve şöyle der; Komşular; sizin anlayacağınız, deniz yoluyla İnebolu’ya getirilen cephane ve top mermilerinin cepheye taşınması için bütün çevre köylere görev verilmiş. Adına ister imece, ister salma, ister başka bir şey deyiniz; bu taşıma işi muhakkak yapılacaktır. Şerife Bacı’nın kocası hayattadır fakat Topal Yusuf’un cephede bir ayağı kopmuş, yakınında patlayan bomba da gözünü kör etmiştir. Tüm işlerini Şerife Gelin görmektedir. O sebeple bu görev de Şerife’nindir. Şerife Bacı o gece yola çıkacak sekiz kişiden birisidir. Aylardan Aralıktır ve kar olabildiğince bastırmıştır. 1921 yılının soğuk kış gecesinde bakacak kimsesi olmadığı için kundaktaki bebeğini yanına alan Şerife Bacı kağnısına top mermileri yükler ve vakit kaybetmeden korkusuzca yola


çıkar. Şerife Gelin, İnebolu çıkışında kağnıyı durdurur. Oraya kadar sırtında taşıdığı kızını top mermilerinin arasına koyar ve battaniye ile sarar. Gece boyunca yol alır, epeyce ilerler fakat artık soğuktan takati kalmadığı ve Kara Öküzün de tökezlediğini fark ettiği için kağnıyı durdurur. Öyle ki; ne Kara Öküz yürüyebiliyordur ne de kendisinin hali kalmıştır. Şerife Bacı karlarla kaplı soğuk kış gecesinde uzun zaman çabaladı fakat artık elleri ve ayakları donmaya başladığından öleceğini anlamıştı. Kızına son kez uzun uzun baktı ve onu yeniden top mermilerinin altına yerleştirdi, elindeki battaniyeyi de belki askerler bulur mermiler zarar görmesin diye üzerlerine örttü. Onun için kızı elbet önemliydi fakat vatan daha kıymetliydi. Tercih yapmak zorunda kaldığında canından geçerek vatanı seçmişti. Ve son olarak ta vücudundaki ısının askerler kendilerini bulana kadar mermilere yarar sağlayabilir düşüncesi ile kağnının üzerine uzanıverdi. Askere mermi taşımak için şehit olan bu yürekli kadın için bugün Genel Kurmay Arşivi’mizde bir buçuk satırlık bir yazı vardır. “Top mermilerini korumak için can veren şerefli bir bacı bulundu” diye kayıtlara geçmiştir Kastamonulu genç gelin. Kendisini bulanlarca Şerefli bacı diye anıldığından ismi kitaplarda Şerife Bacı diye kalan ama asıl adı bilinmeyen bu Şerefli Şehit... "Ecdadımızın heybeti maruf-ı cihandır. Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır!" diyordu ya şiirinde Namık Kemal... Ve yine rahmetli Necmettin Erbakan “Bu milletin külüne üflesen altından iman çıkar” kelimeleri ile anlatıyordu ya evlatlarımızı bize; işte tam burada damarlardaki kanın değişmediğini; 15 Temmuz Darbe Girişiminde tankın üzerine çıkarak “ben ölmeye hazırım, sen beni öldürmeye hazır mısın?” diyen genç kadın, “evladım ver o silahı yapma, bu vatan bizim” diyerek yalvaran nine ve dahi kurşunların, bombaların, silahların önünde duvar gibi dimdik duran vatan evlatları; Plevne kahramanı Gazi Osman Paşaların, Çöl Kaplanı Fahrettin Paşaların, Edirne Müdafîi Şükrü Paşaların hâlâ var olduğunu, Nene Hatunların, Şerife Bacıların asla ölmeyeceğini haykırıyordu göğüslerindeki iman çığlığıyla... Afrin Harekâtında “ailenize bir şey söylemek ister misiniz sorusuna “beklemesinler, dua etsinler” diyen asker ve teröristleri sıkıştırdıkları dağda yaralanan fakat telsizden “komutanım yerlerini tespit ettiniz, burayı vurun. Ben öleyim ama bunlar buradan çıkmasın” diyen

Şehit Astsubay ve daha nice kahraman askerin damarlarındaki kanın asla değişmeyeceğini anlatıyordu kanla yazılmaya devam eden nice destanlar... 1918 yılında gazeteci sıfatıyla ülkeye gelen ajanlardan biri Fransız Lemon Dergisi Muhabiri Türkolog ve gazeteci Mösyo Valentin’dir. Osmanlı’ya gelişiyle birlikte yaşadığı hadiseleri ve edindiği kanıyı yayınladığı makalesinde şöyle anlatır;Türkler büyük milletti. Etrafta müthiş bir sefalet vardı. Fakirlik hat safhadaydı. Az ileride çamurun içinde oynayan üç çocuk gördüm. Üzerlerinde elbise yoktu. Çuval giymişlerdi. Çuvalları yanlarından ve yakalarından delmişler ve çocukların üzerlerine öylece giydirmişlerdi. Yanlarına yaklaştım “sizin babanız yok mu?” diye sordum. Bir tanesi kafasını kaldırdı ve “benim babam Yemen’de şehit oldu” dedi. Diğeri büyük bir gururla “benim babam da Kafkas Cephesi’nde şehit düştü” dedi. Diğeri de sesini yükselerek “ benim babam Çanakkale şehididir diye adeta haykırdı” “Pek size kim bakıyor?” diye sordum. Az ilerideki tahta kulübeyi gösterip “ebe annemiz” dediler. Derken tahta kulübenin kapısı açıldı. İçinden iki büklüm yaşlı bir kadın çıktı. Gazanfer, Muzaffer, Mücahit çorba hazır gelin dedi. Çocuklar çamuru bırakıp kulübeye koştular. Dört bir yan sefalet içinde. Yokluk hat safhada. Ne giyecekleri var ne de yiyecekleri. Ancak babası Yemen’de şehit olan çocuğun adı Gazanfer=Allah’ın aslanı, babası Kafkas Cephesi’nde şehit olanın adı; Muzaffer=Zafer Kazanmış, babası Çanakkale’de şehit olanın adı ise Mücahit=Daima savaşan, mücadele eden. BEN O GÜN ANLADIM Kİ “BU MİLLET ASLA YENİLMEZ”.. Yalnız vatan toprağını savunup can vermekle kalmayan, İlahi nizamı koruyup, adaleti dünyanın dört bir yerine yayan... Gücünüz yetmez diyenlere, imanını şahit kılan… Aklınız ermez diyenlere mücadelemiz yeter diyen... Ömrünüz vefa etmez diyenlere, tarihini şahit kılan... destanını kanıyla yazan şühedaya binler rahmet ve minnetle… 69


ŞEHİRLERİN ANASI

MEKKE-İ

MÜKERREME -evvel-

Etrafı tamamen taşlık ve ufak sıra dağların arasında kavisli bir vadide yer almaktadır. Ziraata elverişli bir arazi üstüne kurulmadığından Mekke-i Mükerreme’de milattan önce 2500 yılına kadar buralara yerleşmiş hiç kimse bulunmuyordu....! Münir BALICA

nsan Vav şeklinde doğar. Bir ara doğrulunca kendisini Elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır. Elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi Elif’le başlar. Elif kainatın anahtarıdır. Vav kainattır...! Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz. Şu uçsuz bucaksız kainatın içinde, hiçbir şeyin unutulmadığı, dünya adını verdiğimiz evimizde bizleri yoktan var eden ve bizlere çeşitli nimetleri perverde eden sonsuz hikmet ve rahmet sahibi olan Allah, insana yaratıcını araması, tanıması, bilmesi ve severek yüreğini vermesi için yol gösterecek Peygamberler olarak. Hz. Muhammed (s.a.v.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'nin doğusunda bulunan "Haşimoğulları Mahallesi"nde,

sayı//50// eylül 70

babasından kendisine miras kalan evde doğdu. Arapların takvim başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.v.)'in doğumundan 52 gün kadar önce olmuştu. Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyafette çocuğun adını soranlara: "Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla yâdetsinler..." cevabını verdi... Annesi de "Ahmed" dedi....! (Muhammed, üstünlük ve meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de Cenab-ı Hakk'ı yüce sıfatları ile öven, hamdeden kimse demektir....! İslâm tarihçilerine Peygamberimiz (s.a.v.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana geldiğini naklederler. O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki sarayının 14 sütunu yıkıldığını, mecusilerin İran'da Istahrabat şehrinde bin yıldan beri yanmakta olan "ateşgede" leri söndü. Sâve (Taberiyye) gölü yere battı. Bin yıldan beri kurumuş olan Semave deresi' nin suları taştı. Mecûsîlerin büyük bilgini “Mûdibân” korkunç bir rüya gördüğünde Kâbe'deki putların yüz üstü devrildikleri şahit olarak korkudan sabahı zor etti....! Peygamber Efendimiz (s.a.s) babası, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah; annesi ise Vehb'in kızı Âmine'dir. Babası Abdullah, Kureyş Kabîlesinin Hâşimoğulları kolundan, annesi Âmine ise Zühreoğulları kolundandır. Her ikisinin soyu, bir kaç batın yukarıda, "Kilab"da birleşmektedir. Her ikisi de Mekke'lidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz.İbrahim'in büyük oğlu Hz. İsmail'in neslindendir. Soyu Adnan'a kadar kesintisiz bellidir. Adnan ile Hz.İsmail arasındaki batınların sayısında neseb bilginleri ihtilâf etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin soyu, çok temiz ve çok şerefli bir nesep zinciridir....! Bir hadisi şerifte Rasûl-i Ekrem Efendimiz: "Ben devirden devire, (nesilden nesile / âileden âileye) seçilerek intikal eden Ademoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Haşimoğulları ailesinden neş'et ettim", buyurmuştur....! Milattan sonra 571 yılında Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s ) yılında doğması ile bu yüce Peygamber Mekke’ye ikram edilmiş bu bakımdan Keremli şehir manası olan “ Mekke-i Mükerreme denmiştir...! İslam bilginlerinin arasında yaygın inanca göre; “ Allah gökleri ve yeri yaratmadan “Kabe’nin yerini yaratması evvelinde Kabe’nin yedi kat altında ve su üzerinde bulunarak yeryüzüne ineceği günü beklediğidir.” Hz. Adem ile Havva cennetten çıkarıldıktan sonra Allah’ın izniyle


Arafat’a doğru beraberce doğuya yürürler. Kabe’nin bulunduğu yere geldiklerinde Hz.Adem, bu buluşmaya şükür olarak olmak üzere Rabbine ibadet etmek isteğiyle, Cennet’te iken etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütunun kendisine tekrar verilmesi izin için Cenab-ı Hakka, gözyaşları içersinde dualarda bulunur. Yalvarır. Bunun üzerine Nurdan sütun orada tecelli eder. Bunun üzerine Hz. Adem, sütunun etrafında tavaf ederek ibadet eder. Bu nurdan sütun zamanla Hz. Şit zamanında kaybolmasıyla, yerine siyah bir taş kalır. İşte bugün “Hacer-ül Esved” diye bilinen siyah taş odur. Bu kıymetli taş Nuh tufanında kumlar altında uzunca bir zamana kadar Allahın izni ile gizli kalır....! Bazı İslam bilginlerine göre de; Hak Teala, Meleklere ben yer yüzüne bir halife göndereceğim dediği zaman “Ey bizim Rabbimiz!.. Göndereceğin halife, yer yüzünü fesada uğratır, çok kanlar akar. O Halifeyi bizim aramızdan seç” şeklindeki çok ufak düşüncelerine, Cenab-ı Hak; “Şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim..!” Melekler, Rab’larına karşı yaptıkları hatadan dolayı, Allah’ın gazabından korkarak Arş’a sığındılar. Allah’a yalvarmaya başladılar. Bundan sonra Cenab-ı Hak arşın altında dört direkli bir “Beyt” (Ev) koydu. Bu “Beyt’in” direklerini kırmızı yakuttan süsledi ve ona “ Beyt’ üd Darrah” adını verdi....! Meleklere; “Arşı tavaf etmeyin de bu Beyti tavaf edin” emri üzerine Melekler bu gökteki “Beyt’in” çevresinde tavafa başladılar...! Bazı dini alimleri ve araştırmacılar, “Beyüd Darrah’ın” gök yüzünde tam Kabe’nin hizasında bulunduğunu ve buna da “Beyt’ül Mamur” denildiğini öne sürmektedirler....! Din alimlerinin bilgilerinden görülmektedir ki, Kabe ’ nin çeşitli şekil ve zamanlarda ilk olarak Melekler, sonrasında Hz. Adem tarafından tavaf ettiği görülmektedir...! Kaynak ve bilgilere göre, Mekke-i Mükerreme şehri Kızıldeniz’e 100 km. uzaklıkta ve doğusunda 21°-30° kuzey enlem, 20°-40° doğu boylam dereceleri arasında yer alır. Denizden yüksekliği üç yüz altmış metredir. Etrafı tamamen taşlık ve ufak sıra dağların arasında kavisli bir vadide yer almaktadır. Ziraata elverişli bir arazi üstüne kurulmadığından Mekke-i Mükerreme’de milattan önce 2500 yılına kadar buralara yerleşmiş hiç kimse bulunmuyordu....! Bildiğimiz şekliyle ilk kez Hz. Adem tarafından inşa edilen Kabe, Nuh tufanında yıkıldığı veya Melekler tarafından gizlendiği sanılmaktadır...! Büyük imtihanların kutlu peygamberi Hz.

İbrahim, Filistin veya Suriye civarında bir yerden, Hz. Hacer’in kucağında minicik nur yüzlü bebeği , Hz. İsmail ile , dağların arasında ıssız bir vadiye geldiler. Su yok, yiyecek yok ve yardım isteyecek bir Allah’ın kulu olmadığı bu çölde çok az bir gıda ile Hz.Hacer’i bıraktığında Hz. İbrahim’e tek bir şey sordu ; “Sana bunu Allah ‘mı emrediyor.? Evet” dediğinde, Hz. Hacer, öyleyse bizi ziyan etmeyecektir...!” diye Allah’a ve Hz. İbrahim’e teslimiyetini gösterir...! Hz. İbrahim’e köle iken verilen Hz. Hacer, elindeki çok az bulunan azık bittiğinde, Hz. İsmail’in sıcak çölde susuzluk ve açlığından çok fazla ağlamasına, bir anne kalbi olarak dayanamayınca, şaşkın ve çaresiz bir şekilde bir Safa tepesine, bir Merve tepesi olmak üzere, bu ikisinin arasında 7, kez gidip geldiğinin en sonunda evladı Hz. İsmail, bebeğin ayakları altından su fışkırdığını görür. Suyun etrafını kumlarla çevirerek küçük bir havuzcuk oluşturdu. Bu su’ dan Hz. İsmail’e verdiğinde bebeğin ağlaması ve susması ile, annesine gülücükler dağıtıyordu....! Hz. Hacer, başı boş bir şekilde akmakta olan su’ ya “Zem zem” (dur.) diye seslendi. İslam alemi bu suyu okunmuş ve kutsal sayarak, “Zem zem” ismiyle isimlendirerek kutsal bir su olarak kabul etti....! Issız çöl ortasında, bir vadide akmaya başlayan bu mübarek ve tatlı su kısa bir süre oradan geçmekte olan “Cürhüm” kabilesinin dikkatini çekti. Ardından bir süre sonunda “Amalikalar” kabilesi de burasını keşif etti. Her iki kabile Hz. Hacer’ den buralarda konaklamak için izin istediler. Daha evvel hiç haberi olmadıkları bu “Zem zem” in etrafında yerleşerek geleceğin Mekke-i Mükerreme şehrinin temellerini atıyorlardı....! Hz. İbrahim ve Hz. Hacer, kendilerini yaratan tarafından inançlarının temiz ruhları ile yaşamaları sonucunda Allah’ın bir aşk deryasında içersinde yüzmenin mükafatlarının alametleri kendilerine çeşitli şekillerde verildiği görülüyordu...! Hz. İbrahim’in, Hz. Hacer ve bebekleri Hz. İsmail’i Arabistan yarımadasının en sapa yerlerinden olan bu küçük vadiye bırakması Allah-ı Teala tarafından vahyedilen büyük bir emri yerine getirilmesi olan bir imtihandı. Hz. Hacer’ı bıraktığı bu dağlarla çevrili yer aslında ilerki yıllarda Vadi-yi İbrahim olarak anılacak ve ortasında Kabe’nin bulunacağı kutsal alandır...! Mekke bütün şehirlerin anasıdır…Elbette hakkıda söyleyeceklerimiz çoktur, devam edeceğiz.. 71


FİLOZOF ŞEHİR: SİNOP

AŞIK OLUNACAK ŞEHİR:

SİNOP -evvel-

Sinop, gündüz gözüyle fener yakıp sokakta kalabalıklar arasında “Adam arıyorum adam!” diyerek gezen ünlü Filozof Diyojen’in memleketi… Aynı Diyojen, kendisine yardım etmek isteyen Hükümdar İskender’e, “Önümden çekil, güneşimi kapatıyorsun, gölge etme başka ihsan istemem” diye rest çeken adam... Şehir merkezinde Diyojen’in bir de heykelini dikmişler. Hak ediyor, diksinler… Diyojen amcamıza bir selam çakıp Bozburun Yarımada’sını gezmeye başladık. Alişan HAYIRLI

inop Karadeniz bölgesinde gezip görmediğim tek şehirdi, Türkiye’de ise 15 şehirden biriydi… Allah nasip etti ve Selahattin-i Eyyübi (Kürün) ile iki günlüğüne kısa bir gezi yapma imkânı doğdu. Şimdi size kısa ama dolu dolu geçen gezi izlenimlerimizi anlatmak, Sinop’u az da olsa tanıtmak istiyorum. Ya da biz nasıl gezdiğimizi anlatalım, siz buradan kendinize göre bir rota çıkarın, fikir edinin. Malatya’dan Sinop’a Samsun üzeri gidiyoruz, Samsun Malatya 574 kilometre… Biz bu mesafeyi özel aracımızla yaklaşık altı saatte aldık. SamsunSinop arası ise 150 kilometre ve yaklaşık bir saat içinde Sinop’a vardık.

sayı//50// eylül 72

Karanlığa kaldık ve nerde geceleyeceğimize internet üzerinden yaptığımız araştırma sonucu bir pansiyon (apart) tespit ettik. Fakat şehir merkezine girer girmez yol üzerinde Çınarlar Pansiyon’u tabelasını görünce, hadi burada konaklayalım dedik. İyi ki de burayı tercih etmişiz. Temiz, pırıl pırıl, denize nazır, klimalı ve son derece hesaplı… Üstelik sabah kahvaltısı da içinde… Ama ne kahvaltı? İnanın Gündüzbey’deki Kirazlı Evde böyle bir kahvaltıyı (2 kişilik) 150 liradan aşağı yapamazsınız. Bizim burada iki kişilik pansiyon ücretimiz sadece 150 TL… Sıra geldi şehri keşfe… Şehir buram buram tarih koyuyor, nereye baksanız ya tarihi bir konak ya da kale görürsünüz… Sahile indik, iyotlu deniz kokusu burnumuzun direğini kıracak kadar keskin… Yağmur sonrası Sinop sanki banyo yapmış, temizlenmiş, bizi bekliyor… Sinop’un Karadeniz’den dalga dalga yayılıp gelen temiz havasını içimize çekip, 10 saniye kadar beklettikten sonra dışarı veriyoruz. Tatlı bir rüzgâr bedenimizi okşarken, gözlerimiz Sinop’un büyülü güzelliği karşısında adeta bayram yapıyor. Nereye baksanız doğa harikası bir manzarayla karşı karşıya kalıyorsunuz. Sinop neden bu kadar bakir, neden bu kadar sağlıklı, temiz ve güzel kalmış? Karadeniz’in en kuzeyinde, uç kısımda, ana yolun biraz uzağında olmasından mı acaba? Olabilir. İyi ki de zor ulaşılan, ters tarafta kalan bir şehir… Daha az insan, daha az kirlenme demek. Hatta bu yazıyı yazarken Sinop’a acaba iyilik mi yapıyorum yoksa kötülük mü diye aklımdan geçirdim. Bu yazıyı okuyan herkes ertesi günü soluğu Sinop’ta alacak, hiç şüphem yok bundan… Sinop, gündüz gözüyle fener yakıp sokakta kalabalıklar arasında “Adam arıyorum adam!” diyerek gezen ünlü Filozof Diyojen’in memleketi… Aynı Diyojen, kendisine yardım etmek isteyen Hükümdar İskender’e, “Önümden çekil, güneşimi kapatıyorsun, gölge etme başka ihsan istemem” diye rest çeken adam... Şehir merkezinde Diyojen’in bir de heykelini dikmişler. Hak ediyor, diksinler… Diyojen amcamıza bir selam çakıp Bozburun Yarımada’sını gezmeye başladık. Hayır, durun, gezmeye başlamadan önce madem söz filozoflardan ve ünlülerden açıldı, Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Dr. Rıza Nur’dan bahsetmeden geçemeyiz. İkisi de Sinoplu… Hatta Dr. Rıza Nur adına Sinop’ta kütüphane açıldı. Sinop’a gelen herkes geziye muhtemelen Tarihi Sinop Cezaevi’ni gezerek başlamıştır.


Biz de ayıp olmasın diye Cezaevine gittik. Sebahattin Ali gibi ünlü yazarların da burada yattığı Cezaevi yıllardır müze olarak hizmet veriyor. Sebahattin Ali burada çile doldurduğu günlerde “Aldırma Gönül” şiirini yazmış… Dışarıda deli dalgalar Gelip duvarları yalar Seni bu sesler oyalar Aldırma gönül aldırma BİR LEZZET HARİKASI: SİNOP MANTISI

Her şehrin kendine has meşhur yeme-içme kültürü vardır. Bir şehre gittiğinizde, “Buranın neyi meşhur, ne yiyelim?” dersiniz. Biz de Sinop’a gittiğimizde, “Buranın nesi meşhur” diye önceden araştırma yaptık, gördük ki, mantısı meşhurmuş… Zaten Şehre girdiğinizde her yerde kocaman “Mantı” yazılarını görürsünüz. Hâlbuki çoğumuz mantı deyince Kayseri aklımıza gelir, değil mi? Meğer mantının kralı Sinop’taymış… Bir kere daha anladım ki, çok okuyan değil kesinlikle çok gezen bilir. Gezi arkadaşım Selahaddin-i Eyyübi (Kürün) yeme içme işinden anlayan, damak zevki üst düzeyde olan, kaliteden taviz vermeyen bir arkadaş… Vedat Milor ne ki, hele siz bi Selahaddin’le gezin ki göresiniz. Şehir merkezinde akşam yemeği ne yiyelim diye gezerken, tabi ki hemen mantıyı sorduk. İlk defa tadacaktık, heyecanlıydık ve üstelik çok da açtık. Hıııııım, nefis! Ben nerdeyse parmaklarımı da yiyecektim, Selahaddin ise az daha tabakları da yiyecekti. Damağımız şimdiye kadar böyle bir lezzet tatmamış, midemiz böyle bir mantı ile tanışmamıştı. Laf aramızda karnımız doydu ama gözümüz doymadı. Selahattin nerdeyse ikinci tabak siparişi verecekti, zar-zor engel oldum, bir sürü dil döktükten sonra vazgeçirdim. BOZBURUN YARIMADASI

Ve işte bizi kendisine hayran bırakan dünyanın en güzel Yarımada’sından birini geziyoruz… Etrafında bir tur atıp tavaf edip tekrar Sinop merkeze geldik. Arabamıza yazılan yüklü miktardaki ceza bile moralimizi bozmadı. O anda yaşayacağımız hiç bir aksilik Yarımada’yı gezerken ki huşumuzu bozacak boyutta olamazdı. Her gördüğümüz otelde kalmak, her gördüğümüz plajda yüzmek, her gördüğümüz evi satın almak istedik. Dünyayı gezdim, Türkiye’yi gezdim ama Bozburun kadar hiçbir yer beni böyle etkilemedi, can evimden vurmadı… Bilmiyorum neden acaba, sakinliği mi, rüzgârı mı, sadeliği ve küçüklüğü mü, kalabalık olmayışı mı, insanları mı, koyu yeşil çam ağaçları mı, denizi mi, havası mı, mantısı

mı..? İstanbul’a rakip olacak tek şehir desem acaba çok mu abartmış olurum. Mıknatıs gibi insanı çekiyor, cilveli bir kadın gibi kendisine hayran bırakıyor. İki dakika gözünüzü kapasanız güzellikleri, iki nefes eksik alsanız havası boşa gidecek diye mahzun olursunuz… Hayat fışkırıyor adeta burada, çam ağaçlarının uçlarındaki filizler öyle bir coşmuş ki, annesinin sütünü emen bir bebek gibi canlı, dipdiri… Buradaki ormanın ve ağaçların yeşilini anlatmak için ya Balzac olmalıyız ya da Vincent van Gogh … Eeee ben de Alişan Hayırlı olduğuma göre susayım bari… Burada çakılı kalıp, prangalarla ayaklarımızı bağlayıp, gönüllü esir olsak? Ne dersiniz? Memlekete de haber göndersek, “Biz gelemiyoruz, bizi esir aldılar” İnanırlar mı dersiniz? Bozburun Yarımadası’nı terk etmek zor oldu. Fakat hüznümüz kısa sürecek, çünkü en az Bozburun kadar güzel ve harika bir doğa daha bizi bekliyor: Hamsilos, Akliman Koyu ve İnceburun… Birbiri ardına yol üzerinde konumlandırılmış üç altın halka… HAMSAROS (HAMSİLOS) Sinop merkezinden hareket edip aracımızın yönünü ilk önce Hamsilos (Hamsaros) Tabiat Parkına çevirdik. Burası tam bir cennet… Deniz sanki bir nehir gibi kara parçasının içine girmiş, ilk bakışta sanki bir göl sanıyorsunuz. Hatta ben fazla büyülenip aklım başımdan gittiği için “Burası ne güzel bir göl Selahattin” dedim… Selahattin de “Alişan abi ne oldu sana, ne gölü” deyip sert çıkınca kendime geldim. Pikniğe gelmiş aileler, âşıklar, eş dostlar doğa harikası Hamsilos koyunda cennetten bir köşede oturduklarının farkında mı bilmiyorum. Bir gün içinde bu kadar güzel yerler görmenin belki gözlerimize zararı olur diye göz doktorum (Gözde Hastanesi, Mete Hoca’yı) aramak istedim. Selahattin, “Uydurma Alişan abi, güzele bakmak sevaptır” dedi. Hamsilos Fiyord’unu geride bırakıp ayrıldığımızda uzun süre bakakaldım, ertesi günü sabah kalktığımda boyun hastalığına tutuldum, sürekli arkaya bakıp duruyormuşum… Bakmaya devam edeceğim…. 73


Gülmüşüm, ağlamışım, susmuşum, konuşmuşum ama hep kendi kendime. Deli demişler belki aldırmamışım. Öyle bazen sesli şiirler bile okuduğum oluyordu. Ne kimse benim umurumda, ne de ben kimsenin. Seviyordum bu mekânları. BİR ÇAY DAHA KARIŞSIN DALGALAR DENİZE.

KADİM KIRAATHANELER DELİLER VE DÂHİLER MEKÂNI

Bazen bir ses, bir duygu, bir düşünce heyecanlandırır sizi. Bazen bir ses, bir duygu, bir düşünce her şeyden fazla heyecanlandırır sizi. Cumhurbaşkanının “Millet Kıraathaneleri” sesi bunlardan biriydi. Kıraathane, okuma evi. O sesi duyunca yeniden anımsamıştım bütün bunları. Kuruluşundan bu yana bir çok işlevi de görür olmuştu kıraathaneler. İmdat AKKOYUN

ıştı kıyametti ve dışarıda yüzleri yalayan bir soğuk. Kapıları içeriden sıkı sıkıya kapattıran lapa lapa karlar. Yağmur, çamur, üşüten bir yalazlarla dişler dostluklarını pekiştirmeye devam ediyordu. Önümde sarı sıcak, iç ısıtan sayfalar. Gömülmüşüm kendi iç âlemime. Şehrin uğultusuna, debdebesine sırt dönmüşüm, neyime benim dünyanın dağdağası demişim.

sayı//50// eylül 74

İbrahim usta çayın demini biliyor. Benim ne içtiğimi ve nasıl içtiğimi de. Açık ve tek şekerli. Bazen çay dememe bile gerek bırakmaksızın ardı ardına ekliyor çayları. Vakit ikindiyse bir orta şekerli kahveyi ihmal etmiyor. Evden daha iyi geliyor doğrusu burası bana. Öyle ya kimseye ihtiyacın yok. Getir götür, naz, niyaz, demlendi mi falan. Her şey kendi akarında. Ücret desen el yakmıyor. Aytekin. işte o da geldi. Hani Balıkesir tarafından çıkıp gelmiş şu kaçkın. İyi bir Almancası var. Genç ve dinamik. Taşı sıksan suyunu çıkaracak kadar kavi. Yıllarca Almanya’da durmuş. Söylediklerine göre babası ölünce annesi başkasıyla evlenmiş. Onu buraya akrabalarının yanına bırakmış. Sonra hasret, özlem. Kimine göre fazla zekâ Aytekin’in bu hallerine sebep. Her ne ise işte. Teklifsiz kuruluyor masama. Bir çay yetiyor neşvesine. Çok şekerli. Handiyse bardak taşıyıncaya kadar dolduruyor şekeri. Bu yüzden gözü İbrahim usta’da. İbrahim usta bazen şekerliyi önünden almakta buluyor çareyi. Olmazsa olmazımız kremalı bisküviyi de ekliyoruz yanına. Sonra herkes kendi yoluna. Güldüm. Ne de olsa tebessüm sadakadır kültüründe yetişmiştik. Ona mütebessim bir çehre karşılık verdim. Ona düğün yerinden uyuyan çocukları örnek verdim. Düğün yerinde uyku geldiğin de uyumayı gören bilen diğer insanları da. İnsan isterse olur dedim. İnsan neyi isterse ona meyleder. Dışarısıysa dışarı, içeriyse içeri. Siz iç âleminize gömülürseniz davul, zurna ninni. Bu yüzden kalabalık ve gürültülü yerlerde okuyamam diyen insanlara aldırış etmem. Bu yüzden okumalarını ve yazmalarını bu kalabalık yerlerde, kıraathanelerde yapan nice insan tanırım. Bunların başında da Sait Faik gelir. Ve daha başkaları da. Sonra hem sosyolojik, hem de psikolojik okumalar için bulunmaz bir kıymettir bu mekânlar. En öykü, roman, şiir, deneme, makale de burada yazılır. Çünkü burası membaıdır bütün bunların. Bazen bir ses, bir duygu, bir düşünce heyecanlandırır sizi. Bazen bir ses, bir duygu, bir düşünce her şeyden fazla heyecanlandırır sizi.


Cumhurbaşkanının “Millet Kıraathaneleri” sesi bunlardan biriydi. Kıraathane, okuma evi. O sesi duyunca yeniden anımsamıştım bütün bunları. Kuruluşundan bu yana bir çok işlevi de görür olmuştu kıraathaneler. Devlet kurup devlet indirme, açık bir pazar yeri, işçi bulma, iş bulma, ortak buluşma mekânları farklı köy, kasaba ve mahallelerden gelen. Şimdiler de değişti “cafe”ye dönüşmesi içimizin yarası. Kıraathane deyince akla düşen malum eski “Küllük” veya “Marmara Kıraathanesi” idi. Devrin bütün aydın müktesebatını bir araya getirerek bir kültür merkezi işlevini görmüştür yıllarca bu toplumda. 1958-1984 yılları arası birçok düşünürün buluşma yeri olmuştur bu mekân. Bunların başında Mehmet Niyazi, Necip Fazıl, Ahmet Kabaklı, Erdem Beyazıt, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu vs. Bir devrin kültür haritasının nabız atışı olmuştur burası. BİR ÇAY DAHA VAKTİN KABUĞUNU KALDIRIP MUHABBETİ HARMAN EDELİM.

İşin aslı şimdiler de üstelik cumhurbaşkanı eliyle böyle kıraathanelerin aslına rücu ettirilerek bir kültür merkezi hüviyetine döndürme, oluşturma sözü bizi heyecanlandırdı. Ama nasıl? Öyle ya kilit soru buydu. Zira son dönemlerde kıraathaneler duman altı, klasik oyun yerleri olarak mezbelelik haline getirildi. Sigara yasak edildi edilmesine ama rutin ve itinalı kontroller olmadığı için nezih birer mekân olma özelliğini kaybetti. Eskiden olduğu gibi yine duman altı, izmarit kokuları, lavabo dedikleri pisuvarlarıyla kötü bir imaj özelliğini korur halinde. Kıraathaneler. Deliler ve dâhiler yeri. Marmara kıraathanesinden sonra işlevine uygun iki yerde iki kıraathane tanıdım bugüne kadar. Bunlardan biri bugünkü Cumhurbaşkanımızın da hayalini ettiği hüviyette idi. Bursa /Emir Sultan idi. burası da üniversite yıllarında kaldığım yerdi. Fethiye’den bindiğimiz 133F den iner inmez Heykelden aheste adımlarla bir günün istişaresini yapa yapa geldiğimiz yerlerden biri de Emir Sultan kıraathaneleri idi. gündüz gelemediysek akşama burada neşveli geçerdi zaman. Üniversiteden hocalarımızla yatsı namazı kurduğumuz halkalar tam bir ilim meclisi olurdu. Üstelik burada rütbe, şan, şöhret, hoca, öğrenci gibi kast sistemleri de yoktu. Herkes ya cebindekileri boşaltmak ya da ceplerine bir şeyler doldurmak kaygısı ile halkanın bir zinciri olurdu. Kediler, deliler ve dâhiler iç içe, yan yana, diz dize. Burası

da hassaten Ramazan aylarında sahura kadar açıktı. Mecnunların ve dâhilerin ortak buluşma yeri idi. şehrin kültür merkezi gibiydi. Çay uygun ve öyle deri koltuk, yer minderi, yastık gibi değil, ahşap sandalye, tabure, masalarla herkesin uğrak yeri idi. akşamları ilim meclisleri oluşur artık her giden kendini nasibine düşenin masasında bulurdu. Mecnunlar sadakalarla daima karınları tok gezerdi. Bu yüzden olsa gerekti. Oranın mecnunu ve dâhisi hiç eksik olmazdı. BİR ÇAY DAHA.. İÇ ISITAN BİR BAYRAM KARIŞSIN İÇİME.

Bir diğer yer ise Çanakkale/Yenice’de idi. Burası istenilen özelliğe çok daha yakındı. Zira devlet eliyle belediye şemsiyesi altında idi. kasabanın tam orta yerinde. Burada kasabanın Pazar günü çevre köylerden gelenler, devlet kurar, devlet indirir, hayvan alır hayvan satar, ortak buluşma yeri olarak aylardır, haftalardır, belki de yıllardır görmediği eş, dostlarıyla buluşur, yarenlik eder, hasret giderirdi. Kitap bölümü biraz eksik olsa da özlemi çekilen kıraathane tanımına tamı tamına uyuyordu. Yirmi dört saat açıktı. Çay fiyatı uygundu. Okumalarımın çoğunu burada yapıyordum. Şehrin merkezinde ve ortak buluşum yerinde idi. Sadece halk değil, şehrin belediye başkanından tutun bütün amirlerini de burada bulma imkânı vardı. Yirmi saat açık olma özelliğinden dolayı mecnunların sığınma mekânıydı. Sadaka kültürü çok yaygındı ve burada kimsenin aç kalma, açıkta kalması mümkün değildi. Daha önce görmediğiniz yüzleri burada bir sabah ansızın görebiliyordunuz. Sadece buranın mecnunu değildi çünkü karşılaştıklarınız. Bu güzel özelliğinden dolayı çevre il, ilçe ve köylerde ipini koparan mecnunlar burada alıyorlardı soluğu. Ekmek var, aş var, yatacak yer var, yirmi dört saat sıcak ortam var, çay gani. Daha istesindi insan. Kimse hor bakmaz. Çanakkale/Yenice kasabasıydı burası. Baş ta Bursa Emir Sultan ve Yenice kıraathanelerinin bu özelliklerini taşması lazım kıraathane dediğin. Nedir o? Herkesin uğrak yeri olabilme özelliğini taşıması en başta. Bir seçkinciler yeri olarak marjinalleşileşerek belli bir zümreye ait gibi kılınmaması. Çiftçi, memur, işçi, öksüz, yetim, kimsesiz, varlıklı, esnaf, zengin, fakir. Bütün hikâyelerin kendisi. İyi bir şiirin ta kendisi. Diğerleri için de. Bir çay daha baharın müşfik istilasına uğrasın ruhlarımız. 75


KÜLTÜRÜ

ŞEHİRLER İNŞA EDER! Her şehrin kimliğini şekillendiren, sanatçısından edebiyatçısına, bilim adamından, din adamına kadar sayısız isimler vardır. Türkiye, bu yönüyle çok zengin bir tabloya sahiptir. Kültürün tamamlayıcısı unsurları da aslında öncelikle bu isimlerdir. Muhsin İlyas SUBAŞI

ehrin tarihi ile kültürün tarihi insanoğlunun şehirleşmeye başlamasıyla birlikte hep atbaşı gitmiştir. Çünkü kültürün hamuru şehrin teknesinde yoğrulmuştur. Şehri kültürsüz düşündüğünüz zaman fosilleşmeye yüz tutmuş bir kalabalık yığını haline dönüşür. Kültürü şehirden kopardığınız zaman da, içi boş bir kavanoz kutusu haline gelir. Medeniyetin inşasında, şehirlere kazandırılan yeni formları oradaki insanların oluşturduğu eserler meydana getirir. Şimdi İstanbul’dan Ayasofya’yı, Sultanahmet’i, Süleymaniye’yi, Edirne’den Selimiye’yi ve diğer inanç abideleri camilerimizi alın, bir de öyle bakın bu şehirlere! Dışarıya baktığınız da, Mekke’yi Mescidi Haram’sız, Medine’yi Mescidi Nebevi’siz, Kudüs’ü Kubbe’ tüs Sahra ’sız, Paris’i Eyfel Kulesiz, Viyana’yı Hofburg Sarayını yok sayarak, Venedik’i Sen Marko Meydanı olmaksızın, New York’u Empire State’siz, Moskova’yı meydanı kucaklayan Saint Basil Katedralsiz düşünebilir misiniz? Bunlar her şehrin markası durumuna gelmiş ve kimliklerini bunlarla ifade etmişlerdir. Bu bakımdan şehirlerin aidiyeti eserlerinin kalıcılığıyla eşdeğerdedir. Şehrin bunalttığı insanın kendinden kaçışını durduran yine şehrin bu tür abidevi eserleri olmuştur. Amerikalı Sanat Tarihçisi ve Yazar Katharine Branning,” Sorbon’da neredeyse bunalıma sürükleniyordum, beni Sivas’ın Gök Medresesi kurtardı. Dersimizde, hocamız bu muhteşem eserin slaytını perdeye yansıtınca, beni kuşatan o korkunç bunalım çemberinin birden kırıldığını gördüm ve bu eser için Sivas’a koştum. Bu yüzden olacak 40 yıldır Türkiye sevdalısı haline geldim”, demektedir. Bizler, ruhumuzu aydınlatan duygularımızı yıkayan bu eserlerin farkına varmadan ama onların manevi koruyuculuğu altında yaşamaktayız. Bunlar kültürün taşa, taşın binaya, binanın abideye dönüşmesiyle oluşan sembollerdir. Ancak şehrin kültürel kimliğinde sadece bu binalar mı etkilidir? Elbette ki değil. Bizim yerleşmiş ve adeta darbımesel haline gelmiş meşhur bir sözümüz vardır:

sayı//50// eylül 76


“Şeref’ül mekân bil mekin (Şehri değerli kılanlar orada yaşayanlardır).” Bu pencereden bakınca, Eyüp Sultan’sız İstanbul’u, Hacı Bayram’sız Ankara’yı, Mevlana’sız Konya’yı, Yunus Emre’siz Eskişehir’i, Mimar Sinan’sız Kayseri’yi, Aşık Paşa’sız Kırşehir’i, Hacı Bektaş’sız Nevşehir’i düşünmeniz mümkün mü? Elbette şehir monografilerinde isimler sadece bunlarla ibaret değildir. Her şehrin kimliğini şekillendiren, sanatçısından edebiyatçısına, bilim adamından, din adamına kadar sayısız isimler vardır. Türkiye, bu yönüyle çok zengin bir tabloya sahiptir. Kültürün tamamlayıcısı unsurları da aslında öncelikle bu isimlerdir. Burada şu soruyu da sormamadan edemeyeceğim: Peki, şehirlerde yaşayanlar böyle bir zenginlikten haberdar mıdır? Üzülerek cevap verelim maalesef değil. Gezdiğiniz şehirlerin birçoğunda adeta kültürel değerlerin hoyrat bir şekilde kıyıma uğratıldığını görürsünüz? Şehirler, geçmişimizin aynası olması gerekirken, ‘eski eser’, diye süpürüp çöplüğe atılan nice değerlerimiz oldu. Onları ortadan kaldırırken geleceğimizi de kararttığımızın farkında olmayan insanlarla şehri yönetirseniz, bu felaketin ağır vebalinden kurtulmanız mümkün değildir. Çoğu zaman eleştirdiğimiz Batılı Aydınların bir hassasiyeti ile bizimkilerin mukayesesi

bakımından yaşadığım enteresan bir olaydan söz etmek isterim: Misafirim olan bir Batılı Sanat Tarihçisiyle tanıştırmak için yakınımdaki bir Sanat Tarihçisini davet ettim. Söz eresinde bizimki, Eyüp Sultan haziresinden bir mezar taşını nasıl, gizlice çantasına koyup dışarı çıkardığını heyecanla anlatırken, Batılının yüzü ekşidi, tavrı değişti ve muhatabına arkasını dönmek gibi ciddi bir tepki gösterdi. Bu yerli misafirim kalkıp gittikten sonra, “Muhsin Bey, beni bu insanla bir daha karşı karşıya getirme lütfen. Bir mezar taşının parçasını bulunduğu yerden almak, taşa karşı, o taşı şekillendiren insana karşı işlenmiş bir cinayettir. O parça yerine konulursa belki taş bir anlam ifade edecekti, onu bulunduğu yerden uzaklaştırınca, şimdi bunu nasıl telafi edeceksiniz? Bunu anlayıp kabullenmek çok zordur”, demekten kendini alamadı. Tarihe ve bir milletin geçmişine verilen değerin tipik bir ifadesidir bu. Sanırım, Viyana sokaklarında; düştüğü yerde muhafaza edilen Osmanlı gülleleri de böyle bir anlayıştan beslenerek korunmaktadır. Kültür bazen böyle kırık bir taş parçasıyla da geçmişin dili haline gelebiliyor. Bunu anlayacak idrakimiz oldukça kültürümüz de zenginliğinin farkına varılmış olmasıyla bizi dünyadaki yerine taşıyacaktır. Sonuç itibariyle; şehir kültürü yapar, ancak, şehirde yaşayan insanlar o kültürün farkında olmadıkça şehirler ruhu çalınmış kadavra binalara dönüşür! 77


MEZAR TAŞLARI BİZE NE SÖYLER?!..

Gerçekten de bu şehirde Yahya Kemâl’in de dediği gibi: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” Efsunlu şehir İstanbul bünyesinde barındırdığı binlerce ecdat yâdigârı mezar taşlarıyla şâirin sözüne şâhitlik edercesine bizlere ilham vermeye devâm ediyor… Nidayi SEVİM

îni, dolayısıyla âhiret odaklı bir yaşam tarzını toplumsal hayattan ötelemeye çalıştığınızda, yok saydığınızda berâberinde yüzlerce yıllık binlerce geleneği, göreneği de saf dışı bırakmış oluyorsunuz. Tanzimatla belirginleşen, cumhuriyetle devâm eden günümüzde ise had safhaya ulaşan sözde modernleşme-körü körüne batı taklitçiliği birçok geleneğimizi, göreneğimizi hayâtımızdan birer birer çıkardı. Kapitalist yaşam tarzı-normları bizleri sürekli dönüştürüyor.

sayı//50// eylül 78

Artık bizler de materyalist bakış açısıyla yorumluyoruz dünyâyı. Ben merkezli, menfaat odaklı ve dünyâ ile sınırlı bir mefkûre yapısı… Modern şehir tasavvurunda âhiret hayatına pek yer yok. Varlığı maalesef âdetâ sorgulanırcasına dışlanır oldu. Dün, Allah (cc) sevgisi, âhiret bilinci oluşsun diye câmi-mezarlık yakınındaki taş mekteplere (sıbyan mekteplerine) gönderilen çocuklarımız bugün gözlerini AVM’lerde (alışveriş ve eğlence merkezlerinde) hayâta açıyor. Ölülerimiz gözlerden ırak yerlere postalanırken sanki bu katıksız Osmanlı şehri İstanbul, onları inadına bağrına basar gibi. Her şeye rağmen İstanbul hayatla ölümü, geçmişle geleceği, dünyâ ile âhireti iç içe geçirmeyi başarmış müstesnâ şehirlerimizden biridir. Gerçekten de bu şehirde Yahya Kemâl’in de dediği gibi: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” Efsunlu şehir İstanbul bünyesinde barındırdığı binlerce ecdat yâdigârı mezar taşlarıyla şâirin sözüne şâhitlik edercesine bizlere ilham vermeye devâm ediyor… Mezar taşlarına ömrünü vakfeden Fâzıl İsmâil Ayanoğlu târihî mezar taşlarının önemini şu cümlelerle dile getirir: “Ortada mevcud yüksek san’at âbidelerimiz olmasaydı bile, mezarlıklarımızda bulunan nihâyetsiz eserler, bu milleti medeniyet göklerine çıkarmaya kâfi gelirdi.” Ayanoğlu hocaya hak vermemek elde değil, elhak doğrudur. Nitekim rahmetli Süheyl Ünver, Nihad Sâmi Banarlı gibi büyüklerimizin de bu görüşü destekler mâhiyette çok mânidâr tespitleri vardır. Fakat günümüz mezarlıkları bu ulvî gâye için uygun durumda mıdır? Başımızı iki elimizin arasına koyup bu sorunun üzerine uzun uzun düşünmemiz gerekir!.. Gerçekten de târihî mezar taşlarımız biyografi, hat sanatı, bezeme sanatı, taş oymacılığı, edebiyat târihi, sosyoloji, antropoloji gibi daha birçok alanda bizlere önemli kaynak sağlayan, başka hiçbir yerde ulaşamayacağımız belge mâhiyetindedirler. İnsanımızın duygularını derinden etkileyen ve kaçınılmaz gerçek olan ölüm, mezar taşı kitâbelerinde; âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf, vecize, atasözü, nesir, şiir, temennî ve duâ olarak yankı bulmuş, milletimizin hissiyâtına asırlardır bu kitâbeler tercümân olmuştur. Ancak uzun bir müddet mezar taşlarının da içinde bulunduğu büyük bir medeniyetin birikiminden, zenginliğinden mahrum bırakıldık. Bir bakıma hâfıza kaybı yaşadık. Bilinen bir gerçektir ki hâfıza kaybı yaşayanlar bu süre zarfında ne kaybettiklerinin farkında da değildirler. Bir millet düşünün ki


bir asır önce vefât eden dedesinin mezar taşını okuyamıyor! Biz bu yazımızda mezar taşlarının uhrevî yönüne dikkat çekmeye çalışacağız. Mezar taşları bize kısaca ne söyler, ne anlatır? Bizim medeniyetimiz, dili olan bir medeniyettir. Bu dil esas itibarıyla vahiy merkezlidir. Beşikten mezara kadar, hayâtın bütün alanlarını ve hattâ âhiret hayâtını ihâta eder. Her duruma, olgu ve olaya dâir söyleyeceği mutlakâ bir şey vardır. Eski mimarimize bir göz attığımızda çeşme, câmi, medrese, türbe, tekke, şifâhâne, imârethâne, kütüphâne, çarşı ve benzeri yapıların uygun bir yerinde, işleviyle ilgili kitâbelere rastlarız. Mesela târihî çeşmeleri incelediğimizde aşağıda zikredeceğimiz iki âyet-i kerîmeden birini veya ikisini birlikte sıkça görürüz: “Ve cealnâ minel-mâi külle şey’in hayy.” (Enbiyâ, 30.) (Hayatı olan her şeyi sudan yarattık.) “Ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ” (İnsan, 21.) ( Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir). İşte kütüphânelerimizin giriş kapısını süsleyen mânidâr bir yazı:“Fîhâ kutubun kayyimeh” (Beyyine, 3.) (O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır.) Yine birçok câmimizin ana giriş kapısında esenlik veren bir yazı daha:“Udhulûhâ bi selâmin âminîn” (Hicr, 46.) (Oraya güven içinde, esenlikle girin). Elbette bu medeniyet dilinden târihî mezarlıklarımızda fazlasıyla nasîbini almıştır. Nasıl almasın ki? Mezarlıklar, hayat ile ölüm arasındaki, hayat açısından son, ölüm açısından ise ilk noktadır. Fânî dünyâ ile ebedî dünyâ arasında ince bir çizgidir bu mekânlarımız. Mezar taşı yazıları dünyâ hayâtının bitiş noktası olan son ânı ve ölüm ânından itibâren başlayan âhiret hayatının da ilk ânını, ilk durağını ifâde eder. Metinlerde ezelî ve ebedî, mutlak ve mukadder olan ölüm ile ilgili düşünceler, mermere kazınmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Elif gibi dimdik duruşuyla tevhidi sembolize eden, bir adı da şâhide olan mezar taşları ser levhalarındaki “Hüve’lBâki” ibâresiyle, ebedî olanın ancak Rabbimiz olduğunu asırlardır kulağımıza fısıldarlar. İşte bu ser levhalardan başka biri, belki de en sık olarak karşımıza çıkan ilâhî levha. Rabbimizin Rahmân sûresi 26-27. âyet-i kerîmelerinde hükmü şöyledir:“Kullu men aleyhâ fânin. Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm..” (Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır). Mezar taşı metinlerinde ölüm, düşünülen ve hakkında fikirler üretilen soyut bir kavram olarak değil, bizzat yaşanan

mutlak hakîkat olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda bu mezar taşı yazıları giden ile kalanların son diyaloğudur. Evet, her canlı kaçış olmaksızın zamânı geldiğinde ölüm nedir anlayacak, gelip geçici fâni dünyâdan ebedî âleme, beka dünyâsına geçiş yapacaktır. Âdetâ bunu haykırır bizlere mezar taşları… Onlar, ateşin düştüğü yerden kopan bir feryattır âdetâ… İşte mezar taşlarında sık rastladığımız ser levhalardan bir diğeri. Yüce Mevlâ’mız Ankebût sûresi 57. âyet-i kerîmesinde şöyle ferman buyurur: “Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn…” (Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz). Doğmadan vâr olunmadığı gibi ölmeden de ebedî bir vâroluştan elbette söz edilemez. Nereden geldiysek oraya dönüşümüzün yolculuğudur bu yolculuk. Kimi O der, başka bir şey demez; yine O’na, Rahmân ve Rahîm olana bir kuş olup kanat çırparak uçar gider. Hayat ve ölüm, dünyâ ve âhiret hayâtı. Yâni ebediyyen bir vâroluştan söz ediyoruz. Bu minvâlde erken dönem mezar taşlarında sıkça rastladığımız bir Hadîs-i Şerîf metni, meseleyi tartışma bırakmayacak şekilde özetlemektedir. Sâdikul va’dül emin Efendimiz (sav) bildiriyor: “Mü’minler ölmezler! Bilakis onlar fânî âlemden bâkî âleme göç ederler…” Gerçekten de ölüm bir yok oluş değil, yepyeni ve sonsuz hayâta yolculuktur. Sâmi Paşazâde Sezâi ise bu gerçeği şöyle ifâde eder:“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır...” Evet, ukbâdan dünyâya açılan sonsuz bir kapı… Osmanlı Mezar taşı metinlerinde derin bir kadere rızâ ve tevekkül; bu tevekküle dayanan bir teselli vardır. Bir mezar taşına kazınmış dizeler bu sözümüzü teyid eder mâhiyette: İşte Anadolumuz’un muhtelif bölgelerinden derlediğim, yüzlerce yıllık birikimin imbiğinden süzülerek bize ulaşan “Medeniyetimizin Sessiz Şâhidleri” mezar taşı yazılarından birkaç örnek… “Fânî dünyâ bir misafirhânedir. Burada zevk isteyen deli divânedir!..” “Bu ölüme zerre bulunmaz ilaç. Ölmeden eyle tedârik, gözünü aç!..” “Baka gördüm cihânın yok bekâsı, Bekâsı yok cihânın ne bakası. Ne oynamak ne gülmek şol kişiye, Ki, Azrâil’in (as) elindedir yakası…” “Bak ne söyler insana kabristandaki şu taşlar? Bir yalan burada bitti, bir gerçek burada başlar!..” 79


KÜLTÜREL DEĞİŞİM SARMALINDA

BAYRAMLAR

Bununla birlikte ülkemiz, hızlı bir kültür değişmesine maruz kaldığı için bayramlar, eski tantanasını kaybetmeye ve tatil fırsatı olarak görülmeye başladı. Prof.Dr. H. Ömer ÖZDEN*

*T.C.Atatürk Üniversitesi

sayı//50// eylül 80

ehirler, kültürel hayatın belirginleştiği ve olgunlaştığı toplumlardır. Bu bakımdan her şehrin kendine özgü folklorik ve kültürel farklılıkları vardır. Bu farklılıklar, ancak başka şehirlerin gezilip görülmesiyle anlaşılabilir. Çünkü birey, yaşadığı şehrin kültürel hayatı içerisinde doğduğu için kendisine göre doğal olan sosyal yaşantının farklılıklarını anlayamaz. Kendi şehrinin başka bir şehre göre farklı olduğunu, ancak kendi şehrinden uzaklaşıp başka yerleri gezerek algılayabilir. Bu bir mukayesedir ve kişi, bu mukayeseyi yaptığı zaman olaylara, yaşayış biçimlerine, inanışlara, göreli bir yaklaşım sergileyebilir ve ‘bizim oralarda bu, şöyledir’ diyebilir. Ne var ki bazı özel zaman dilimleri, şehrinizden ayrılmanıza mani olacak kadar sizi oraya bağladığı için, bu zamanlarda başka şehirlerde neler olup bittiğini anlayıp da mukayese etmeniz mümkün olmaz. İşte bayramlar, bu özel vakitler arasında yer alır. Bununla birlikte ülkemiz, hızlı bir kültür değişmesine maruz kaldığı için bayramlar, eski tantanasını kaybetmeye ve tatil fırsatı olarak görülmeye başladı. Eskiden bayramlar, eş-dost, hısımakraba, konu komşu arasında kaynaşmanın ve dayanışmanın yoğunlaştığı özel zaman dilimleri olarak görülüp muazzam hazırlıklar yapılarak karşılanırken şimdilerde çoğu insan, yaşadığı şehri bu özel zaman diliminde terk edip tatil beldelerine gitmektedir. Bu bakımdan çoğu şehirde bayramlar, bir kültür taşıyıcısı olmaktan veya kültür geliştiren birer olgu olmaktan uzaklaşmaya başladılar. Artık bayramlarda insanlar, uzun zamandan beri görmedikleri yakınlarını, dost ve arkadaşlarını ziyaret etmek yerine, birkaç gün dinlenmek veya yaşadığı ortamdan uzaklaşmak için en uygun vakit olarak değerlendirmeyi tercih etmekteler. Böyle olunca da kültürümüz açısından çok değer verdiğimiz Ramazan ve Kurban bayramlarına mahsus uygulamalar da giderek ortadan kalkmaya eğilim gösterir hale gelmektedir. Fakat benim gibi bazı inatçı gelenekçiler, yaşadığı yerin kültürel dokusunun devamına katkı sağlamak için, şehrini bu özel zamanlarda terk etmeme konusunda direnmektedir. Sanıyorum 2012 yılının Kurban bayramına denk düşen bir vakitte Azerbaycan’da bir sempozyuma katılacak olmam vesilesiyle bayramın ikinci günü şehrime dönebilecektim.


Ama bayramın ilk gününü ailemden uzakta geçirmeyi göze alamadığım için o sempozyuma sadece bildirimi gönderdim ve kendim katılmadım. Çünkü bana göre bayram, insanın ailesiyle bir arada olmasıyla bayram olur; aileden, çoluk çocuktan uzakta iken gelen bayram, bayram olmaktan çıkıp hüzne dönüşür. Kendi şehrinden başka bir yerde bayram yaşamamış olan benim gibi birinin bayram uygulamalarını başka şehirlerle mukayese etme imkân ve fırsatı, doğal olarak mümkün olmaz. Ancak bu güne kadar bayramlarda şehrimi hiç terk etmediğim için, en azından kendi şehrimde neler olup bittiğini bilmem de doğal karşılanmalıdır. Bilebildiğim kadarıyla Ramazan ayının en güzel yaşandığı yerlerden biri Erzurum’dur; tabiatıyla bu ayın bayramının ve akabinde gelen Kurban bayramının da en özel ve en güzel yaşandığı şehirlerimizden biridir Erzurum. Şehrinden en uzun süreli ayrılığı iki aylık askerlik süresi olan biri olarak Erzurum’un ramazanları ve bayramlarına hiçbir yabancılığım yok. Bu bakımdan bayramlar, Erzurum’da hakikaten özel günlerdir dememde de hiçbir sakınca ve abartı olmadığı anlaşılacaktır diye umuyorum. Benim çocukluk yıllarımın Kurban bayramları, İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz etkilerinin dolayısıyla da yoklukların ve sıkıntılı vakitlerin devam ettiği zamanlara rastladığından, ülkemizin, doğal olarak da Erzurum’un ekonomik bakımdan zayıf olduğu dönemlerdi. Parası olanın bile istediğini istediği gibi alamadığı o yıllarda belki de en fazla üretim, hayvancılık alanında yapılıyordu. Erzurum ve çevresi, yaylalarının çokluğundan dolayı en fazla besi hayvanı üretiminin olduğu yer olarak biliniyordu. Ama para denen nesne, herkeste bulunmadığı için fakirlerin ve yoksulların uzun zaman et yiyemedikleri yıllardı o yıllar. Bu bakımdan Kurban bayramı, adeta iple çekilirdi. Kurban bayramı gelse de bolca et yesek diyenlerin sayısı hiç de az değildi. Belki de o vakitler, kurban ibadetinin layıkı veçhile yapıldığı, sadece zenginlerin kurban kestikleri ve yalnızca zengin olanların hacca gittikleri zamanlardı. Şimdiki gibi ‘falan kurban kesti, ben de keseceğim; filan hacca gitti, ben de gideceğim’ gibi özentilerin olmadığı o yıllarda, kendisine vacip olmadığı halde kurban kesme, farz olmadığı halde hacca gitme mecburiyeti

hissedilmezdi. Hiç kimse, gücünün üstünde olan bir şeyi istemez, yapamayacağı bir şeyi yapabilmek için kendini zora sokmaz, ‘desinler ki!’ için hiçbir işe girişilmez ve herkes haline şükretmeyi bilirdi. Şimdiki gibi, kurban kesebilmek için yıl boyu para biriktirenler yoktu; kıt kanaat geçinenler, çoluk çocuğunun rızkını kesip ‘sanki yedim’ mantığıyla boğazından arttırarak hacca gitme hevesine kapılmazdı. Ama herkes mutluydu. Çünkü hacca gidenler, küçük hediyeler getirerek akrabalarını, konu komşularını, çoluk çocuklarını sevindirirlerdi. Gücü yetenler kurban keser ve ‘kanı dışarı eti içeri’ demeden kurban etini, ihtiyaç sahiplerine çok miktarda gönderip onların uzun zaman etli yemek pişirmelerini sağlamış olurdu. Bundan ne kurban kesen böbürlenip kendini üstün görür ne de kesemeyen rahatsız olup küçülürdü. Oysa şimdi herkes kurban kesmenin peşinde olduğu için taksitle bile kurban kesenler görülmekte. Bir açıdan ‘iyi ki böyle’ denilse de bu, kurbanın özüne aykırı olan bir durum. Çünkü kurban kesmek, ihtiyaç sahiplerinin ibadeti değildir; onlara dağıtılmak üzere kesilerek bir ibadet halini almaktadır. Kavramın özündeki ‘ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak suretiyle Allah’a yakınlaşma’ da ancak bu şekilde sağlanabilmektedir. Neyse gönlümüzün, herkesin hakikatte hacca gidebilecek ve kurban kesebilecek seviyede olmasından yana olduğunu söyleyip asıl anlatmak istediğimiz hususlara geçelim. Erzurum’da eski yılların Kurban bayramı öncesinde tatlı bir telaş gözlenirdi. Evlerde temizlik faaliyeti başlar, yaz aylarına denk gelmişse halılar mahallenin gençlerine silkeletilir, evin dibi köşesi süpürülür, halılar silinirdi. Eskiden el dokuması oldukları için, yıkandıkları takdirde, paçavraya dönüp değerlerini kaybedeceği için halılar yıkanmazdı; çünkü şimdiki gibi makinada dokunmuş halılar yoktu, elde dokunmuş halılar serilirdi. Zamanla her şey değişti. Önce halılar akarsuda veya evin avlusunda yıkanmaya, sonra evlerde veya atölyelerde halı robotu denen yıkama makinalarının altında yıkanmaya başladı. İlerde daha neler olur tespiti zor. Kap kaçak daha ziyade bakırdan olduğu için soba kazanları, kuşkanalar (tencerenin eski adı), kirpikli sahanlar, kırtmalı tavalar, cezveler, 81


bakraçlar, tabaklar, siniler, tepsiler, güğümler… kalaycıya gönderilir, özenle kalaylattırılır, yıkanıp temizlenirdi ki kesilen kurbanın eti konu komşuya dağıtılırken parıl parıl parlayan kaplarla gönderilsin. Eve ayrılan üçte bir etten bir kısmı temiz kazanlarda kaynatılıp gelenlere kalaylı sahanlarda ve tabaklarda ikram edilsin. Şimdiki evlerde bakır kap kalmadı; önce alüminyum, sonra çelik mutfağa girdi; bütün bakırlar satıldı veya atıldı. Arkasından melamin, naylon gibi petrole dayalı ürünler de mutfaktaki yerini alınca, artık böyle telaşlara gerek kalmıyor. Kalaylanacak kap kaçak kalmayınca kalaycılık mesleği de maalesef kaybolup gitti. Bayram öncesi evdeki telaşlardan biri de bayramda ikram edilecek su böreği, baklava, pasta, çörek ve bayram sabahı yenilecek yemeklerin yapılmasıydı. Eski Erzurum evlerinde bayram namazından çıkıp eve gelindiğinde sofra hazır olurdu. Bayramın ilk günü sabahı, kahvaltı yerine bayram için hazırlanan yemekler yenirdi. Üzerine tereyağında dağlanan nane dökülerek servise hazır edilen yoğurt çorbası, ekşili dolma diye isimlendirilen hafif irice yaprak sarması, bol etli kuru fasulye, pilav, su böreği, hoşaf ve tatlıdan oluşan bu bayram yemeği, o günün bayram olduğunun en önemli göstergesiydi. Üstelik güven ortamının hâkim olduğu eski devirlerde Erzurum evlerinin bayram sofraları Tanrı misafirinin eksik olmadığı sofralardı. Şükür ki evimizde halen bayram yemeği geleneği devam ettirilmektedir. Şimdilerde çoğu ev, bayram yemeği âdetini kaldırdı, börek, çörek ve baklavalar da evde yapılmak yerine pastanelerden tedarik ediliyor. sayı//50// eylül 82

Eskiden kesilen kurbanın etleri, ihtiyaç sahiplerinin sevinecekleri bilindiği için derhal dağıtılır ve evine et giden komşu, ya da akrabanın yüzü güler, gönülden teşekkür ederdi. Şimdi ise et gönderirken ‘acaba kurban kestiler mi, ikram kabul ederler mi?’ diye epeyce düşünülür oldu. Hatta çoğu kurban kesen, ‘kanı dışarı, evi içeri’ mantığıyla kestiği kurbandan kimseye tattırmamayı tercih ediyor. Evinde nişanlı erkek evladı bulunan aile, günler öncesinden gelinlerine gönderecekleri koçun en iyisini arayıp bulur, yine önceden geline ve gelinin yakınlarına hediyeler alınır, bir bohçaya konulup hazır bekletilir ve arafa günü geldiğinde koç süslenip püslenir, alnına bir bilezik veya altın bağlanır, sokaklarda gezdirilerek erkek tarafından bir genç ile kız tarafına gönderirdi. Kız tarafı, koçu getirecek delikanlı için önceden bohçasını hazırlar ve koç geldiğinde içerisine bahşiş de koyarak sunarlardı. Şimdiyse şehrimiz büyüdüğü için en azından koç, arabayla götürülüyor. Belki de ‘bunlar eskimiş adetler, bunlara ne gerek var!’ denilip gönderilmiyor. Eskiden evlerimiz tek, bilemedin en fazla iki katlı ve bahçeliydi. Kurban kesenler, kurbanlarını bahçelerinde muhafaza eder, bayram sabahı bahçelerinde keser, etrafı kirletmezlerdi. Şimdiyse çok katlı evlerin azizliğine uğradığımızdan kurban, ya kalorifer dairesinde tutulup iyice bir isleniyor, ya da ücretiyle bir ahıra bırakılıyor ve ahır sahibi hayvanı aç bırakıyor. Kurbanlar, cadde üstlerinde kesilip etraf kirletiliyor. Çevre kirliliğini önlemek gayesiyle son


yıllarda ülkemiz genelinde rastgele kurban kesmeye yasak getirilerek kurbanların, semt mezbahanelerinde kesilmeleri mecburi hale getirildi. Buna rağmen çok sayıda kurban kesildiği için kesimhaneler yetmemekte, deriler parçalanarak, etler zayi edilmekte ve memleketimizin ekonomisi de bundan zarar görmektedir. Bu bakımdan modern usullerle kesim yapılmasına fırsat verecek tesisler kurmalarını, varsa da sayılarının artırılmasını yerel yöneticilerimizden bekliyoruz. Yine eskiden kurban kesilir kesilmez hemen etin en iyi yerinden kebaplık ayrılır ve bahçede yahut evde derhal pişirilir ve yakındakilere ikram edilirdi. Şimdilerde ise uzmanlarınca etin dinlendirilmesi sık sık hatırlatıldığı için bunlara pek rastlanmıyor. Elbette ki bu, bilinçli et tüketimi açısından oldukça önemli, ama yeni uygulamayla eski keyif alınmıyor. Eskiden olduğu gibi şimdi de çocuklarımız arafa günleri arafalık toplamaya devam ediyorlar. Bu, diğer şehirlerimizde var mı bilmiyorum ama bu Erzurum’da doğup büyüyen çocuklarımız için oldukça güzel bir adet. Tam çocukça bir iş; arefe günü ev ev dolaşıp arafalık topluyor ve bayramı bile büyüklerden önce kutluyorlar. Bizim çocukluk yıllarımızda, toplanan arafalıklarla bayram boyunca oyunlar oynanır, kazanılan ceviz ve fındıklar oyuna dahil olan olmayan çocuklarla birlikte yenilirdi. Hatta kesilen koç ve koyunlardan çıkarılan aşşıklar da çocuklara ayrı bir neşe verirdi. Çünkü aşşık oyunu, Erzurumlu çocukların vazgeçemediği oyunlardandı. Şimdiyse çocuklarımız bu oyunların çoğunu bilmiyor, zekâ geliştiren oyunlar yerine bilgisayarlarının başından ayrılmıyor ve zaman öldürüyorlar. Eskiden Erzurum’da bayram sabahları çocuklar evleri dolaşıp da şeker toplamazlardı. Zannediyorum, kırsaldan kente göçün olumsuz sonuçlarından biri de bu oldu ve ‘eski köye yeni adet’ olarak bayram sabahı şeker toplama işi başladı. Halbuki eski Erzurum’da çocuklar, bayramdan önceki gün yani arefe günü evleri dolaşır, arafalık toplarlar ve bayram sabahı evlerinden ayrılmazlardı. Günümüzde yaşanan bu yeni durum hususunda olumsuz görüşlü olduğumu söyleyebilirim. Yine eski Erzurum Kurban bayramlarında deve oynatma geleneği vardı. İki yetişkinin deve kıyafetine büründüğü bu gelenekte

yetişkinlerden biri önde diğeri arkada bulunur, ikisinin de üzeri örtüyle kapatılır ve öndeki, eline deve başını andırır bir şey alarak sokak aralarında dolaşırlar, deveyi gezdiren de bu yapma deveyi oynatıp seyircilerden para toplardı. Çocuklar da keyifli dakikalar geçirirdi. Şimdiyse bu oyun artık bilinmiyor. Benim çocukluğumda bayramlarda ev ziyaretleri çok yoğun yaşanırdı. Şimdilerde ise artık yavaş yavaş eş, dost ve akraba ziyaretleri de azalmaya başladı. Pek çok tanıdık, bayramlarda yurt içi veya yurt dışı gezilere çıkmayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla bayramlar, dostlukların artırıldığı, kırgınlıkların giderildiği zamanlar olmaktan çıkmaya başladı. Gönül istiyor ki o eski bayram günleri yeniden yaşatılsın. Yazımızı, Erzurum kültürünün önemli şahsiyetlerinden biri olan Alvarlı Efe Hazretlerinin bayramlar için yazdığı ve bayramın nasıl olması gerektiğini anlattığı bu güzel şiirden birkaç mısra ile tamamlayalım. Mevlâ bizi afvede Gör ne güzel ıyd olur Cürm ü hatâlar gide Bayram o bayram olur … Dilde ki Rahman olur Derdlere derman olur Azade ferman olur Bayram o bayram olur LUTFÎ'ye lutf u kerem Dâhil-i bâb-ı harem Dâima Allah direm Bayram o bayram olur. 83


AVNİ PAŞA’YA GÖRE,

SULTAN VAHİDÜDDİN VE

SEVR Bizzat yaverliğini yapmış Ahmet Avni Paşa, Sultan Vahidüddin hakkındaki intibasını söylerken O’nun kendisine “Eğer sizin gibi ben de yalnız milletin bir ferdi olarak kalsaydım, Yunan’a karşı Mustafa Kemal’den evvel dağa çıkardım” dediğini nakleder.

Seyfullah ERKMEN

ir şahsiyeti lekelemeye iki dudak arasından çıkacak alelade mesnetsiz bir kelime bile yeterken, onu müdafaa edebilmek için bazen sayfalar dolusu müdafaa kifayet etmez. Bu söylediğimiz misal bir insanın işlediği kötülüklerin çokluğundan dolayı bunlardan kurtulmanın zor olduğunu kastettiğimizden değildir. Zira beyaz bir elbise üzerine damlamış bir damla siyah mürekkep düşünelim, bir damla su ile temizlenebilir mi? Ancak bilinmemesi gerekir ki “Güneş balçık ile sıvanmaz!” İşte vermek istediğimiz misal de bundan başka bir şey değildir. Yıkmak ve tahrip etmenin yapmaya nisbetle kolaylığı gelsin aklımıza. Bunu da Mehmet Akif Ersoy’un şu şiiri ne kadar güzel tasvir etmekte: Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir? Emin ol onu en çolpa heriflerde becerir. Sade sen gösteriver işte budur kubbe diye, İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye. Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhât, O zaman bir Süleyman daha lazım, bir de Sinan. Görüleceği üzere “hıyanet” gibi tarifi mümkin olmayan bir ağır leke yakıştırılmış Sultan Vahidüddin bu hıyaneti işlemek için bu fiile karşı bir hayli uzak görünmektedir. Bir hain düşünün ki, giderken elinin altında olan Topkapı Sarayı’ndan tek bir gram altın almamış, hatta ülkeyi terk ederken yanına aldığı para bile ölümüne kadar kifayet etmemiş, öldüğü vakit yastığının altından ödeyemediği ilaçların faturası çıkmış. Sizce de böyle bir insan “hıyanet” fiiline karşı hıyanet işlemiş değil mi idi? İhanet işlemiş olsa bu fiile karşı bu kadar laubali olabilir mi bir hain? Bu cümleleri uzattıkça uzatabilir insan. Evvela sözü sadedinden saptırmadan şu soruyu sormamız gerekir ki, ihanet vasfı hakikatle bağdaşıyor mu? yoksa ideolojik bir söylemden mi ibarettir? İsterseniz şimdi biraz Avni Paşa’ya kulak verelim. Bizzat yaverliğini yapmış Ahmet Avni Paşa, Sultan Vahidüddin hakkındaki intibasını söylerken O’nun kendisine “Eğer sizin gibi ben de yalnız milletin bir ferdi olarak kalsaydım, Yunan’a karşı Mustafa Kemal’den evvel dağa çıkardım” dediğini naklettikten sonra “Padişah hazretlerinin görüşlerine ve beklentilerine ait değerlendirmelerini ben dinliyor ve bilgi sahibi oluyordum. Ama dışarıdakiler ne bilsin? Toplumda da Padişah hazretleri hakkında çeşitli yorumlar ve söylentiler vardı.” diye hakkında

sayı//50// eylül 84


söylenenlerin sıhhatli bir netice vermemesini “dışardakiler ne bilsin?” sözüyle bunu bilerek söylemeyenleri bir nisbe olsun mazur görmekteydi. Avni Paşa devamla şunları söylemektedir: “Kuva-yı Milliye’ye düşman veya karşı görenler ve İngiliz siyasetine eğilimli telakki edenler bulunduğu gibi, yalnız tevekkül ile itham edenler de mevcut idi. Muhalifler ise artık tevekkül değil tevessül siyasetini görmek istiyorlar ve “kayd ve tevekkül” buyurulmuştur diyorlardı. Halbuki Padişah hazretleri, Cenab-ı Hakk’a bağlı, Meşrutiyete ve yasalara saygılı, İngiliz siyasetinden umutsuz, Tevfik Paşa kabinesine ve Milli Mücadele harekatının arkasında durmuş ve ona vasıta olmuştu” demektedir. Evvelki yazılarımızda birinde Sultan Abdulhamid için çekiç ile örs arasında demiş idik. Maalesef bu ifadeyi bir de Sultan Vahidüddin için kullanmak zorunda kalıyoruz. Zira o kendi deyimiyle “hem mütevessil hem de mütevekkil idi” yine kendi deyimiyle o “Saltanatın tüylü minderleri üzerine değil, bir yangının ateşli külleri üzerine oturmuştu.” Sonra Avni Paşa sultan Vahideddin’in Anadolu harekatına karşı atıl kaldığını düşünerek bizzat kendisine telefonla şunları söylediğini yazmaktadır: “Zat-ı Şahane’nin Anadolu isteklerine baş eğmek kararını verdiğini anlayan Ali Kemal bile şu ifadeleri aynen bana telefonla saraya söyledi: “Artık ben de bundan sonra padişahın aleyhinde yazacağım. Bu ne atalet, bu ne teslimiyet? Bu ne kanaat?” (Vahideddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, Osman Öndeş, Timaş Yay. İstanbul 2012, s.272-273) Muteber bir vaka şahidi olan Avni Paşa’nın Sultan Vahidüddin’in kendisini çağırarak Sevr hakkında görüşünü sorduğunu kendisinin de o gün Daily Mail ve Times gibi İngizliz gazetelerine yaptığı röportajını akararak Muhabir’in kendisine “Sevr Antlaşması sizlerde ne gibi bir izlenim meydana getirmiştir?” sorusuna kendisinin de “Ben Padişah hazretlerinin ve halifenin başyaveriyim, açıklama yapmak ve görüş belirtmek için hiçbir sıfat ve yetkim yoktur. Ama, gazetelerinizde yayınlanmaması kaydıyla bir Türk’e bir Müslüman’a nasıl tesir ettiğini söyleyebilirim” diye başlayarak Sevr’in bu 334 maddesinin

devletin katledilemsi için atılmış üç yüz otuz dört kurşun olduğunu, bu kurşunların başına ve kalbine atıldığını söyleyerek eğer bu ima edilmiş ise bir tek kurşunun da kifayet edeceğini “Eğer atılan kurşunlar yalnız kolumuza bacağımıza rast gelse idi, suni kol, suni bacak takarak yaşamaya çalışırdık. Fakat Avrupa’da suni kalp, suni dimağ yapılıyor mu? Bu kadar kurşun atan diplomatlar ya iyi nişancı değiller veyahut devletin tekrar dirilmesi korkusuyla bu kadar kurşun sarfına luzum görmüşlerdir.” Dediğini aynen nakledince Sultan Vahidüddin şu sözlerle cevap vermekteydi “Evet Paşa, siz pekala askerce söylemişsiniz. Fakat keşke gazetesine yazsaydı ve padişahımın görüşünü naklediyorum deseydiniz” dedikten sonra “Bana sorsaydı ben şöyle derdim; bu Sevr Antlaşması mecelle-i mesaibdir (musibetlerle dolu bir antlaşmadır). Fakat Nakş-ı ber Abdır (fakat su üzerine yazılmıştır). (Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, Osman Öndeş, Timaş Yay. İstanbul 2012, s.247-248) Sultan Vahideddin olsa olsa bir yanılgının kurbanı idi. Hain mi? Her aklı selim insanın takdir edeceği ve Cemal Kutay’ın dahi söylediği üzere “Asla!” Yazımızı Falih Rıfkı Atay’ın Sultan Vahidüddin’i yönlendirmekle maruf olan ve Sultan Vahideddin’in ihanet yaftasında kendisiyle aynı kefeye konulduğu Sadrazam Damat Ferid Paşa hakkında dahi hiç mahkeme bile edilmeksizin canına kastedilen Ali Kemal’den bahsederken onu “Kaybolmuş bir adam” kefesine koymaktadır. Yazımızı Falih Rıfkı’nın bahsettiğimiz cümlesiyle bitirmek isteriz: “Ali Kemal, o kadar Türk halli iken, Türkçülüğe karşı idi. Satılmış bir adam değilse de kaybolmuş bir adamdı” ve devam ediyor Atay, “Damat Ferid Paşa da öyle bir kafa ve ruh kuruluşudur.”(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1969, s.141) 85


KÜLTÜRÜMÜZÜ VE MEDENİYETİMİZİ

TEMSİL EDEN İRFAN ABİDESİ:

HÜSREV HATEMİ Bizzat yaverliğini yapmış Ahmet Avni Paşa, Sultan Vahidüddin hakkındaki intibasını söylerken O’nun kendisine “Eğer sizin gibi ben de yalnız milletin bir ferdi olarak kalsaydım, Yunan’a karşı Mustafa Kemal’den evvel dağa çıkardım” dediğini nakleder.

Mehmet Nuri YARDIM

rof. Dr. Hüsrev Hatemi hekim ama sadece beden doktoru değil aynı zamanda ruh tabibi bir şairimizdir. Merakı geniş, tecessüsü derin. Divan edebiyatından tarihe, mizahtan tasavvufa, fikir dünyamızdan mûsikî âlemine uzanan devâsâ bir ilgi dünyası mevcut. Düşününyor, soruyor, sorguluyor. İyi bir aydın, sağlam bir münevver, mütefekkir. Kendisiyle, vicdanıyla barışık bir kalem ustası. Eserlerinde ve konuşmasında mizahın hası, okuyucunun önüne çıkar. Düşüncenin özü uç verir satır aralarında. Olgun bir tavra, bilgece duruşa sahip. Hüsrev Hatemi sadece bir ilim, fikir ve sanat adamı değil. Bir gönül insanıdır aynı zamanda. İyi bir hoca. Talebelerine yol yordam gösteren esaslı bir rehberdir. Derinlikli ve incelikli bir yazardır. Okuyucularıyla sağlam köprü kurabilen bir kalem erbabıdır. İdeal bir eş, mükemmel bir baba, iyi bir komşudur. Misafirlerine candan yakınlık gösteren müstesna bir ev sahibidir. ŞİİRİMİZİN TAPU SİCİL MUHAFIZI Biyografisine kısaca bakalım. 1938 yılında İstanbul’da doğdu. Talatpaşa İlkokulu, Şişli Ortaokulu ve İstanbul Beyoğlu Atatürk Lisesi’ni ve İstanbul Tıp Fakültesini (1962) bitirdi. İç Hastalıkları Uzmanı (1966), İç Hastalıkları Doçenti (1971), Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı (1972), İç Hastalıkları Profesörü (1978) oldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı görevini üstlendi (1982-1986). Bu hastanede İç Hastalıkları Profesörlüğünden 2006 yılında emekli oldu. Hoca, meslekî yayınları dışında şiir, deneme, mektup, hatıra ve inceleme gibi edebiyatın değişik türlerinde yazdı. Çoğu Dergâh Yayınları’ndan çıkan eserlerinden bir kısmı şöyle: Anılar, Aydın Toplum ve Tarih, Bir Bilim Dili Mücadelesi ve Tanzimat,Gün Akşamlıdır, Çelebi Bizi Unutma, Darülfünun ve Darülşifa, Eriyen Mumlar, Grili Çocuk, Gün Akşamdır, Hoşça Bak Zatına, Karakavak Şiirleri, Karton Kutudan Güfteler, Lodosçu Şiirler, Nasıl Okudum, Şiirler, Türk Aydını Dünü Bugünü ve Yarını, Yozlaşmadan Uzlaşmak, Ağustos Melâli. HATIRALARINDA İSTANBUL VAR

Hatıralarında kendisini anlatır. Sadece o kadar değil, ailesi, yakınları, dostlarını da. Bitmedi hocaları, talebeleri, komşuları, yazarları da. Seyrettiği filmlerdeki oyuncular, okuduğu romanlardaki kahramanlar, dinlediği müziklerin bestekâr ve icracıları var. Kısacası sayı//50// eylül 86


dönüp geçmişi anlatırken aslında İstanbul’u, Türkiye’yi anlatıyor. İnsanımızın serencâmını dile getiriyor. Batılılaşma maceramızın kara mizah tablosunu gösteriyor. Moderniteyi, arabeskleşmeyi izah ediyor. Aydınlarımızın hâl-i pür melâlini ortaya koyuyor. O, toplumun idealist bir hekimi olarak hissediyor, konuşuyor ve yazıyor. Hatıralarını yayımlayan Ezel Erverdi takdimde şöyle diyor: “Hüsrev Hatemi ile bizim yolumuz (Hareket, Dergâh camiası) 1966’da kesişti. Hiç siyaset yapmadık, yılları alt ettik.Tatlı, renkli, verimli, dostça. O bir fidandı, büyük bir ağaç oldu. Yalnız bizler değil, pek çok insan onun, kâh dalından, kâh meyvesinden, kâh gölgesinden istifade etti. Satışı az ama verimi çok kitaplar ürettik. Hassas ve seven bir kalp, duyarlı ve görebilen gözler bir şaire yakışır. Bu özelliklerin hepsi onda vardır. Üstelik ‘devasa’ bir hafızaya sahiptir. Sohbeti ve nükteleri, bilhassa hekimliği ile aranılan kişidir. Nev’i şahsına münhasır insan. Kalabalıklar içinde yalnız insan, şair, hekim, ilim adamı.” ÇOCUKKEN BAŞLAYAN İLGİ

Hüsrev Hoca ile yıllar önce yaptığım bir mülâkatta, bir sorum üzerine bana çocukluğunda edebiyatla ilgisinin nasıl başladığını anlatmıştı. Hatta o sıralar antoloji bile hazırlamış. Hikâyenin geri kalan kısmını ondan dinleyelim: “Babamın 1947 yılında satın aldığı, İbrahim Alâeddin Gövsa’nın Meşhur Adamlar Ansiklopedisi de kardeşimle ikimiz için, bir hazine sayılıyordu. Divan edebiyatı şairlerinin adları ve hayat hikâyeleri altındaki beyit örneklerini, ikimiz de merakla okuyor ve ezberlemeye çalışıyorduk. Bu beyitlerden özellikle etkilenen bendim. Babama bir seçmeler

kitabı hazırlamak istediğimi söyledim. O da ‘Böyle kitaplara müntehabat denir. Hazırla, kitabının adını da Her Bahçeden Bir Gül koyarsın.’ dedi. Ben, işe girişerek, kısa zamanda defter kâğıtlarına yirmi kadar beyit veyâ dörtlük yazdım. Babamdan ciltlemesini isteyince, üşenmeden, tel zımba ile kâğıtları zımbaladı. Yaldızlı bir traş bıçağı reklâm kartonundan, benim kitaba kapak uydurunca, ilk kitabım yayınlanmış oldu. Eve gelen bazı komşu amcalara veyâ teyzelere bu ‘kitaptan’ parçalar okuyorum. En çok okuduğum da ‘Şeb-i zülfünde kalanlar zulümat ile yürür / Erişen leblerine âb-ı hayat ile yürür’ mısraları idi. O sırada dokuz yaşında olduğumdan, bu mısraları hayal meyal anlıyordum. Tam anlasam, utanır ve okuyamazdım.” “CESARET KALBİM, CESARET!”

Hüsrev Hatemi’nin en çok bilinen şiiri “Tapu Sicil Muhafızı”dır. Ancak yeni neşredilen ve esere de adını veren “Ağustos Melâli” de çok güzeldir ve şöyledir: “Cesaret kalbim, cesaret! / Sustun bütün kış, ürktün kırılmaktan; / Çok gerilerde kaldı derken kar, / Sonra bahar / Ve temmuz geçti. / Yasımız duruldu, coşkumuz geçti... / Ne ümit var artık ne korku; / Ağustos gecesinde, ağulu / Sesleri yalnız böceklerin... / Cisim sarayı yıkılmadan, / Yeni bir sevinçle yıka haydi / Geçmiş günlerin kıştan kalan / Balçığını sanmam ki arınsın. / Bir devletin inkırazı sanırsın, / Ağustos güze terk eder mülkünü / Ve Zaman’ın Mehter Bölüğü, / İcra-yı âhenk edip sürekli, / Örtüyor gidenlerin çığlığını... / Cesaret ey kalbim, cesaret!” TOPLANTILARDA ZİYAFET

Hüsrev Hocayı farklı zamanlarda sohbetler için davet ettiğimizde büyük bir nezaket gösterir 87


ve hiç kırmaz. Geçmişte Kubbealtı’nda “Türk Şiirine Bakış” başlıklı konuşmasıyla dinleyicilere hitap etmişti. ESKADER de bir ara Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde onun için bir saygı günü düzenledi. Ali Emiri’de de tekrarlandı. Orada da dostlarına ve sevenlerine hatıralarını anlatmıştı. “Bâbıâli Sohbetleri”nde ise İkinci Dünya Savaşı yıllarının gölgesinde geçen çocukluk yıllarına ve ilkokul yıllarına şöyle dönmüştü: “Yedi yaşlarındayken Boğaziçi dergisi ile tanıştık. Yusuf Mardin’in yönetiminde çıkan ve hem Mardin’in hem de Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerini tanıdığımız ve okudukça bizi Boğaziçi sevdalılarına dönüştüren bir dergiydi. Bilhassa Yahya Kemal şiirleri büyüleyiciydi. O da mısraları ile Boğaziçi’ni büyülüyordu. Bu dergi bizi şiirle sarıp sarmaladı.” Delikanlılık yıllarında ikiz kardeşi Hüseyin ile birlikte şiirle yakından ilgilendiklerini, yazdıklarını ve matinelere gittiklerini belirten Hatemi, “Lisede olduğum 1953 ve 56 yılları arasında düzenlenen Edebiyat Matineleri’ne mümkün mertebe iştirak ettim. Bu programları liseler ile dernekler işbirliği hâlinde düzenlerdi. Behçet Necatigil’in başkanlığında Kabataş Lisesi’nde düzenlenenler çok güzel geçerdi. Sait Faik’i de Darüşşafaka Lisesi’nde bu vesileyle ilk ve son kez gördüm. Edebiyat Matineleri şairler ve yazarlar tarafından da ciddiye alınırdı.” demişti. EFSANE İSİMLERLE KARŞILAŞMALAR

Nurettin Topçu, Mükrimin Halil Yinanç, Hamdullah Suphi gibi meşhurlarla tanışmasını sayı//50// eylül 88

da aktaran Hüsrev Hatemi, 1958 yılında Muhammed İkbal’in eserlerini okumaya başladığını belirtmişti. 13 yaşında bir çocukken bir keresinde niyetlendiğini ancak yazması gereken kasideyi bitiremediğinden Yahya Kemal ile tanışamadığını, İbnülemin Mahmud Kemal’i görebildiği için de mutlu olduğunu dile getirmişti. Necip Fazıl’ı ise, bir konferansını dinledikten sonra tanıdığını anlatan Hüsrev Hatemi şöyle devam etmişti, Nurettin Topçu’nun birkaç bayram evine gittim. Hareket Yayınları’nın kurulduğu ilk zamanlarda yayınevi bürosunda sohbet edebildik. Gıpta ve hasret hissine vakıf olduğundan çok etkilenmiştim. Ahmet Kabaklı da edebiyat dünyasındaki ağabeylerimizden biridir.” HÜSREV HOCAYA ARMAĞAN Dergâh Yayınları’nın armağan kitaplarından birisi de Hüsrev Hatemi Hoca için hazırlanmıştı. Yakın dostlarının yazılarından meydana gelen ve hatıra fotoğraflarla süslenen kitap münasebetiyle Taksim’de bir toplantı düzenlenmişti. Titizlikle hazırlanan Hüsrev Hatemi Kitabı, seçkin davetlilerin iştirakiyle tanıtılmıştı. Son konuşmayı Hoca yapmıştı. “Dostlarla birlikte olmak güzel!” diyerek konuşmasına başlayan Hatemi, dinleyicileri selâmladıktan sonra tek tek herkesi tanıtmış, isimlerini, soyisimlerini, mesleklerini ve yayınlanmış eserlerini açıklamıştı. Hüsrev Hoca’nın hafızasının gücü o zaman bir kez daha anlaşılmıştı. Konuşmacıların unuttuğu olayları, isimleri ve tarihleri hatırlayıp söylemesi, dinleyiciler arasında hem takdire hem de tebessümlere yol açmıştı. HATIRALAR VE BAYRAM ZİYARETLERİ

Hüsrev Hocanın hatıralarından meydana gelen eser, Ömür Süvarisi’dir. Bu eserinde çocukluğundan başlayarak aile çevresini, meslek hayatını, dostlarını, çeşitli olaylar, fikirler ve kişiler hakkındaki düşüncelerini açık bir şekilde aktarıyor. Zevkle okunacak, notlar alınacak, derkenarlar düşülecek, geçmişe tutulan bir ayna, mühim bir eserdir. Hüsrev Hoca. Kadirşinastır, vefa adamıdır. Değerlerimize bağlı bir irfan adamı, medeniyet tutkunudur. Musikimize, mimarimize, şiirimize âşıktır. Müslüman Türk aydınının bütün iyi husususiyetlerini ve hasletlerini âdeta şahsında toplamış bir âbide şahsiyettir. Allah’tan Hüsrev Hocamıza ve muhterem eşi Sezer Hanımefendiye sağlıklı, huzurlu ve bereketli ömürler diliyorum.


KEÇİYOLU’NDAN

ANA ASFALTA Keçiyolu’ndan hiçbir hedefe varılamayacağı anlaşılmıştı. Dağ aşıldı… Hedefe erişildi. Bütün keçiyollarının yerine dağlar delindi. Tüneller açıldı. Mustafa YAZGAN

arih boyunca, çilelerle imtihan edilen bir milletiz. İslam’la taçlandıktan sonra, milletimiz Allah gerçeğini ve Resulullah aşkını öyle bir coşku ile ruhuna sindirdi ki, tarihi çileleri ve imtihanları zaferlerle atlattı. Biz, yüceldikçe, medeniyetin altın renkli ufkuna koştukça, milletimizin manevi şahsında İslama vahşi ittifaklarla saldıran düşmanlarımız, kıskançlık, kin, endişe ve telaşla savaş cepheleri açtılar. Savaşa cesaret edemedikleri zamanlarda, maalesef içimizde yuvalanmış hain ve soysuzlarla birlikte devletimizi içten kemirmeye, çürütmeye çalıştılar. Osmanlı Devletimiz, muhteşem bir medeniyet idi. Barbar Batı, özellikle son iki yüz yıl içinde bu ihtişamlı sarayı yerle bir etti. Ama Müslüman milletimizi yok edemedi. Osmanlı Devletimiz, temel esprisi ‘’Başkanlık Sistemi’’ olan milli ve yerli bir uygulama ile yönetiliyordu. Yirminci asrın başlarında Dünya Masonluğunun İtalya ayağındaki Rizorta Locasında tekriz edilmiş Makedonya teröristlerinin, başlarında Emanuel Karasu olan İttihad ve Terakki’yi kurmaları ile ihanet hızlandı. Milletlerarası gizli-açık ittifakların komploları ile Birinci Dünya Savaşına sürüklendik. Aziz milletin kahramanları, on ayrı cephede vahşi Batılı ordularla çarpışıp, çoğu şehit olarak toprağa düştüler. Buram buram ihanet kokan bir devrenin üstü simsiyah perdelerle örtüldü. Yorgun, mağdur ve mazlum milletimiz, huzur, barış, gelişme ve mutluluk isterken, bizi bu hale sürükleyenler dediler ki;

-Sizin hasretle özlediğiniz hayat ( ilerde bir dağı göstererek) şu dağın arkasında.. -Oraya nasıl gidilir? Diye millet sordu. -Biraz zahmetli ama, şu keçiyolunu takip edin. Dikkatli olun. Uçurumlar var. Karşınıza teröristler çıkabilir. Millet, ‘’Parlementer Sistem’’ adlı keçiyoluna girdi. Askeri darbelerle, muhtıralarla defalarca uçuruma düşüp çıktılar. Hükümet krizlerini, koalisyonları, milletvekili borsalarını görüp yaşadılar. Günler, geceler, aylar, yıllar boyunca keçiyolunda yürüdüler. Ne dağ aşılabiliyordu, ne de özledikleri hayata erişebiliyorlardı. Tersine, gittikçe yorgunlukları artıyordu. Millettin çok sevdiği ve güvendiği genç kılavuz bir an durdu. Keçiyolu’nun üstündeki otobanda, kendilerinin gittikleri yönde otobüsler, özel arabalar, tırlar sel gibi akıyorlardı. Keçiyolundan yukarı doğru tırmandılar. Pırıl pırıl bir asfalt yolda millet yürümeye başladı. Dört gidiş dört gelişli otobanın çevresinde megakentler, ormanlar sıralanmıştı. Tabelada ‘ Huzur- Barış- Mutluluk ülkesine gider’ yazılı idi. Millet, oynanan oyunu anladı. Kılavuz: ‘ Durmak yok! Yola devam! ‘ dedi. Büyük bir vadinin üstüne kurulmuş çelik konstrüksiyonlu asma köprüye yaklaşırken, tankların, asker kıyafetli silahlı kişilerin girişi yasakladıklarını gördüler. On binlerce kahraman, göğüslerine sardıkları bayrakları açtılar. Milleti Keçiyolu’na yönlendirenler, asfalt otobanı keşfeden millete karşı, çok şerefsiz bir ‘Darbe’ ile ülkeyi işgal etmek istemişlerdi. Planları, kendilerince mükemmeldi. Lakin en önemli gerçeği ‘UNUTMUŞLARDI’… Allah’ın ve Resul’unun sevdalısı bu millet, o an kalpleri birleştiren Allah’ın yardımına mazhar oluyorlardı. 250 şehit ve 2000’den fazla gazi bu mucizeyi ayan beyan yaşadılar. Millet buna şahit oldu. Keçiyolu’ndan hiçbir hedefe varılamayacağı anlaşılmıştı. Dağ aşıldı… Hedefe erişildi. Bütün keçiyollarının yerine dağlar delindi. Tüneller açıldı. 2018’deki seçimde millet, genç kılavuzu ‘Başkan’ seçti. Artık yeni bir devir açıldı. • TBMM millet adına kanun yapacak. • Başkan, bu kanunları uygulayacak. • Yargı, hür ve müstakil iradesi ile, Allah’ı razı, vicdanları tatmin edecek şekilde, mülkün temeli olan ‘Adalet’i hakim kılacak. • Küfür, kavga, külhanbeylik olmayacak. • Kaliteli ve liyakatlı kişilerle, karaktersiz, kalitesiz, cahil ve küstah olanlar ortaya çıkacak. • Keçiyolu dönemini hatırlatacak hiçbir söz, davranış, tavır kabul görmeyecek. • Yepyeni bir ‘muhalefet’ kalitesi ve anlayışı ortaya çıkacak. • Terör, her noktada yok edilecek. Terörizm’den medet umanlar kalmıyacak. Dostlarım! Gerçek inkılabımız hayırlı olsun. 89


ŞEHRE SONBAHAR

GELDİĞİNDE…

Bir saygı ve sevginin ifadesi olan sofrada bir yandan “taam edilirken”, bir yandan da daha çok evin büyüğünün sesi duyulmakta ve sorulara cevap verilmektedir. Ekmekle mutluluğun bölüşüldüğü bu yer sofralarından az sonra kalkılıp, yeni sohbetlere can verilecek, iyiler yâdedilip, rahmete gidenler hayırla anılacak ve bir zaman sonra da gece daha çok sessizliğe gömülürken, o daracık mekânların geniş dünyalarında uykunun kollarına bırakılacaktır. İsmail BİNGÖL*

*TRT Erzurum Radyosu

sayı//50// eylül 90

zun ve hayal kırıklıkları, ağlayışlar, terk edişler, matemler eşliğinde sürüp giden, bir zaman sonra da öylesine biten ya da belki sadece öyle görünen hikâyeleri düşünürüm. Yıllarca çekilen sancılar, kavgalar, kendine, yaşadıklarına, aldanışlarına isyan edişler düştükçe peşime sokaklarda, caddelerde, yıkılmaya yüz tutmuş evlerin önünden geçerken, kalbim bu manzaranın pençesinde, saatler boyu yürürüm. Acıyla sarmaş dolaş bir semender olurum. Bu sapsarı dünya döndükçe etrafımda, git gide çıplaklaşan ağaçların hüznü vurdukça yüreğime, sokaklarda öylesine avare avare gezen insanları gördükçe; bir tuhaf olur içim... Tutamam kendimi ağlarım. Hele de hava yağmurluysa ve insanlar; etraflarındakinin farkında olmadan sadece kendilerini bir yerlere atmanın telaşı ve umursamazlığı içindeyselerki hayat şimdilerde nerdeyse hep böyle sürüyor-, daha bir hücum eder üzerime keder ve gözyaşlarım yağmura karışır. Her nedense böyle havalarda aklıma şu söz gelir: “Aslında insanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.” (Dostoyevski) Her Sonbahar Geldiğinde… Sürüklenirim akşam üstlerinde büyük dalgınlıklar eşliğinde geçmişime, başkalarından dinlediğim geçmişlere, şimdi sadece kitaplarda, dergilerde ve dillerde kalan hatıralara doğru… Bu durumun yüzüme akseden çizgilerini ele vermek pek işime gelmez ve kendimi bir kenar mahalle kahvesine atarım. Bakışlarımdaki ürkekliği gören ve oraya ait olmadığımı bilen kahvehane sakinlerinin inceleyen bakışlarından kurtulmak için elimdeki kitaba gömerim gözlerimi... Bir yandan; önümdeki buğusu tüten çaydan bir yudum alıp, sayfalar arasında gezinirken, bir yandan da maziye bir pencere açar, eski zamanlara doğru kulaç atarım. Güneş dağların ardında kaybolup ortalığı karanlık bastığında, sesler giderek azalıp, gölgeler kaybolduğunda, sokaktan gelip geçen iyice azaldığında, kapı sövelerinden başlarını uzatıp, birbirleriyle ayaküstü sohbetin tadına varan komşu kadınlar evlerinin kapılarını kapattıklarında; sokak artık susmuştur. Gündüzün seyrine vara vara akşamı eden ve şimdi de vakti geceye bağlayan insanlar bir bir evlerine dönmekte, ışıklar yanmakta, sofralar kurulmakta, aile bir araya toplanmakta ve “ama az ama çok, artık Allah ne verdiyse” onu bölüşüp paylaşmanın mutluluğunu


yaşamaktalar. Bir saygı ve sevginin ifadesi olan sofrada bir yandan “taam edilirken”, bir yandan da daha çok evin büyüğünün sesi duyulmakta ve sorulara cevap verilmektedir. Ekmekle mutluluğun bölüşüldüğü bu yer sofralarından az sonra kalkılıp, yeni sohbetlere can verilecek, iyiler yâdedilip, rahmete gidenler hayırla anılacak ve bir zaman sonra da gece daha çok sessizliğe gömülürken, o daracık mekânların geniş dünyalarında uykunun kollarına bırakılacaktır. Yoksul ama sakin, sessiz, âsûde hayatlardan geriye bugün, sürekli kargaşa, sürekli didişme, sürekli çekişme ve bunun gibi şeyler kaldı. Sanki birden alt üst olduk ve unuttuk her şeyi; hafızamız silindi. Bu ne menem iştir, bu nereye gidiştir, bu nasıl bir gelişme ve ilerleyiştir Yarabbi! Her Sonbahar Geldiğinde… Uçup giden kuşlara dalar gözlerim… Sonsuzluğu çağrıştıran masmavi gökyüzünde süzülürlerken ufka doğru, geçmiş ve gelecek düşünce ekseni içerisinde bir garip düşünce kaplar içimi… Dağları, denizleri ovaları aşıp gelen ve zamanı gelince başka yerlere, başka diyarlara göçen kuşların hayatları hakkında düşünürüm. Geçtikleri coğrafyalarda nelere şahit oluyorlardır kim bilir… Kimi yerde masmavi göller, uzayıp giden denizler, yemyeşil çayırlar, dereler, ağaçlar, kuşlar, temiz ve bakımlı şehirler… Ve buraları yurt tutmuş üstü başı temiz, kültürlü, birikimli, tecrübeli, medeniyetten nasiplenmiş kibar ve ince ruhlu insanlar… Kimi yerde; geri kalmışlığın, kötü yönetimin, yoksulluğun, zulmün, kötü şehirleşmenin yaraladığı, yürekleri ve beyinleri bir savruluşun ellerinde darmadağın olan insanlar… Kimi yerde ise; kanın, barutun, acının eseri, yanmış, yıkılmış viraneliklerde, zulme uğramış, sevdiklerini, eşlerini, dostlarını, çocuklarını kaybetmiş, hayattan bıkma noktasına gelmiş mazlumlar… mazlumlar… Farklı bir musikisi vardır sonbaharın kendine has... Ancak sonbaharda dinlediğimiz... Ve ancak sonbaharda dinleyebileceğimiz... Hüzündür sonbaharda dinlenen musikinin makamı... Rüzgâr; yemyeşil dallar, yeşillikler arasında, memnun ve mesut bir şekilde dolaşmaz bu mevsimde... Çıplaklığın, yoksulluğun hüznünü taşıyan ve giderek yalnızlaşan ağaçlar arasında, bir keder musikisi, bir kaybedişin, belki bir veya birkaç aldanışın, vefasızlığın sesi olarak dolaşır. Bir coşkunun, bir heyecanın, bir doluşun ve bir doğruluşun eseri değildir bakışlar... gezişler... sezişler. Yürekleri; sevdanın o kabına sığmayan

deliliği doldurmaz. Hayatın sonlu oluşunun, bir gün mutlaka bitecek oluşunun yakıp yandıran büyük hüznü doldurur. Geçer gözlerden; geçmişe uğurlanmış acı tatlı hatıralar... Yıllar geçse de unutulmayacak aşklar, terk edişler, nankörlükler ve aslında yıllarca bir aldanışın parçası olan ama zamanında fark edilememiş arkadaşlıklar, dostluklar… Ve daha bunun gibi, içine nice duygunun, nice olayın, nice yaşanmışlıkların derc edildiği kalp ağrıları, ömür törpüleri, yangınlı hikâyeler, mutluluklar ve sevinçler… Her Sonbahar Geldiğinde… Yağmur bir başka artırır bu mevsimdeki hüznü, ruhlara sinmiş olan duyarlılığı, hissiyatı… Dökülen yapraklar eşliğinde yağmurdan kaçan insan kalabalıkları, şehri bir anda ıssızlaştırır ve manzara; kışın öncüsü bir hâl alır. Kimi otobüse binmek için duraklara, kimi saçak altlarına sığınan, kimi de sıcak bir mekâna kendini atmak için koşan insanlar için yağmur; ıslaklığından korunulacak bir şeydir o anda… Ne var ki; yeriniz rahat ve hele de cam kenarıysa… Elinizde de buğusu üstünde bir çay ya da köpüğü üstünde bir kahve varsa; yağmuru seyretmenin keyfine diyecek yoktur. Sağa sola kaçışanların görüntüsü sizi çok da rahatsız etmez, etse de zaten yapacak bir şeyiniz yoktur. Az sonra çantanızdan bir kitap çıkararak, çekildiğiniz köşede yeni bir dünyaya dalmanız; bu anlattıklarımızın adeta tamamlayıcısıdır. Arada sırada yağmura ve çevreye göz atıp, bir yandan da kitap sayfaları üzerinde gezinmenin, bu işin müptelalarınca başka bir eyleme değişilmeyeceği bilinmelidir. Her Sonbahar Geldiğinde… Aklıma gelen geçmiş zaman hikâyelerinden belki de en önemlisi; yaşadığım şehirdeki kış hazırlıklarıdır. O vakitler; bu coğrafyada oldukça uzun süre hükmünü yürütecek olan soğukla yüz yüze gelmeden önce insanların yapmaları gereken birçok iş vardır. Ulaşımın ve iletişimin şimdiyle kıyası kabil olmayacağı, sebzenin ve meyvenin ancak bazılarının, o da belli aralıklarla şehre geldiği, yağın, peynirin ve şair yiyeceklerin, paranız olsa bile, öyle ha deyince bulunamayacağı ve hele de yakacağın mutlaka öncesinde tedarik edilmesi gerektiği günlerde; şehir kendi kaderiyle baş başa kalırdı. Hayat; belli bir çizgi ve ona uygun bir durağanlıkla seyrederken; açlıkla ve soğukla baş etmek en önemli meselesi olurdu burada yaşayanların… Onun için de; kurutulmaya müsait yiyeceklerin 91


birçoğu kurutulur, diğer bazıları da onlara eklenerek kilerlere doldurulurdu. Geriye kalırdı yakacak derdi ki; benim hatırladığımdan daha önceki zamanlarda yakın yerlerden odun getirerek ve tezek yakarak, ya da sonradan bazı gerekçelerle yok edilen, içinde onlarca kuş çeşidinin bulunduğu “Erzurum Sazlığı”ndan getirip kuruttuğu, sonrasında fırınlarda yaktığı sazlarla bu ihtiyacını gideren halk, bizim de yetiştiğimiz altmışlı yetmişli yıllarda artık devletin verdiği kok ya da özel şahısların çıkardığı diğer kömürleri kullanarak ısınmaya başlamıştı. Kok kömürünü alıp kömürlüğe koyma işi nerdeyse başlı başına bir maceraydı. Ev başına verilen karnelerle, ancak belli miktarda alınabilen bu kömür için (Çünkü birçok özelliği vardı ve kalitesini diğer kömürlerin hiç biriyle mukayese etmek mümkün değildi.), günlerce evvelinden sıraya girilir, alınacak gün ise; kömür tevziye gidilerek ta geceden beklenmeye başlanırdı. Sadece bu bile, kendi başına bir yazı konusu olabilir ki; o soğuğu yiyip, o yorgunluğu çekenler, ne demek istediğimizi daha iyi anlarlar. Alıp getirdikten ve evin önüne döktükten sonra, ev halkıyla ve özellikle de rahmetli annemle (Nur içinde yatsın!) kömürlüğe taşımalarımız bugün bile gözümün önünden gitmez. Rahmetli; tek bir tanesini bile zayii etmez, tozunu dahi süpürerek, daha sonra ıslatarak, korlanmış kömürün üstüne dökerek değerlendirirdi. Hey gidi günler hey! Her Sonbahar Geldiğinde…. Diyerek başladığımız cümlelerimize; daha fazla uzatmadan, Ketencizâde Mehmet Rüştü Efendi’ (Ki burada; onu unutulmuşluktan kurtarıp, gösterdiği çabayla şiirlerini kitaplaştıran Naci Elmalı’yı da anmadan geçmek olmaz.)nin “Güz Mesârif Destanı” isimli, bazı kelimelerin sadece Erzurum ağzında kullanıldığı şiirinden bir bölümle son verelim: Mevsimi geldi efendi git pelit al, dal da al Çam, kavak, sorhun, tezek, saçma dahi herhâlde al Tuz, çaşır, peynir, güzel yaprak bu günlerde gelir Bir kuru tatlı erik, hurma ile yağ, bal da al Sebze, kişmiş, badem içi, fındık içi çok getir Köme, pestil, bamyaya bak her ne var bakkalda al İki yüz batman kadar un parası ver köylüye Gendime, bulgur da gelsin, mercimek, şalgam da al İşine elbette âdem ihtiyat etmek gerek Hasılı tut pendimi, kurbanlığı Şevval'da al Et gelince zerzevat günden güne elbet gelir İki yük ala pirinç alınca bir gırbal da al sayı//50// eylül 92

Ademe bir şan imiş ahırda hayvan beslemek Adımız var, şanımız var bari birkaç mal da al Ot, saman, yonca ile arpa alınca dikkat et Üç sepet, iki kürek, ahır yüzüne sal da al At, katır, merkep, öküz lazımsa ihmal eyleme Bir çekiç, bir kerpeten, çokca döğülmüş nal da al İki top çilvari, üç top basma, on el havlusu Üç tulum, beş top gezi, lahuri bir top şal da al Vakıa bunlarsız olmaz bir çiçek gördüm bugün Çarşıya git bir su'al et, bul anı dellal da al Bir kazan, iki soba, bir lamba, üç çay güğümü İki-üç seccade, iki hâlı, üç mangal da al Biz de inci var velakin az olunca ar olur Şimdilik çok istemem bundan otuz miskal da al Otuzaltı tane altun, top dahi lazım bize İki altun kordela saat, kıza halhal da al "Ya bize çarşaf' dedi, "alası yok burda" dedim Otuz altun Bağdad'a ba-posta et irsal da al Küp, güveç, çömlek, çanak, fincan, tabak subardağı Bir fıçı gaz, çokça boru, kapıya mandal da al Pek ucuz bir makine gördüm piyango malıdır Nerde ise oğlanı ardınca anın sal da al Kakula, tarçın, biber, hem zencefil malumunuz Çay, şeker daim alırsın bak da o emsalda al Çok makama ile güllaç ve şurup, şehriyye hem Her zaman lâzım bize attardan tutkal da al Evdeki, hariçteki hizmetçiler muhtaçtır Her ne isterlerse sor da, onlara partal da al Bunca eşyayı kim alsın, kuvvetim yoktur dedim "Mollalar gelsin efendi, bir iki hammal da al" Neyleyim bilmem ki cebimde yoktur bir beyaz Bu hayâl mekkaresi ikdam eder ki al da al Elde para yok ise eşyaları ahzetmeğe Eyleyip dainleri temin biraz imhâl da al Parasız ancak bu âlemde günah almak olur Para yoktur söylesem havf eylerim der: çal da al Kim güvensin bu cihanda bir tıfıl oğlum da yok Dedi: sıdk ile Huda'dan isteyip etf'al da al Bu kadar masraf ne kâr ile olur sordum dedi: "Doktor ol, ya avukat, ya dağda ol kattal da al" Dedim ikbalim olaydı gelmez idim âleme Dedi: "Ömründe yalan söz söyleme, ikbal de al" Ah! dedim hâlim yaman; dedi ki: "tut rah-ı rıza" Lutf-ı Hak'la himmet-i peygamberi hoş-hâl da al Kesb-i rahat etmeğe alemde yol yok mu? dedim Dedi: "Terk-i rahat-ı dünyada kıl ikmal da al" Bildiği hâlde gönül o rahatı almaz dedim "Hakk'a yalvar" dedi, Hakk kılsın anı meyyal da al Ey civan ergenliğin bil kadrini, rahat yaşa Ben de bir iş isterim derse bu bahre dal da al Bulmak istersen eğer Rüşdi meta-ı izzeti Kendini gene-i kanaat içre kıl, idhâl da al Lutfuna mazhar buyur ya Rab Ketencizâde'yi Cürmünü meccânen afv et koyma bu işgalda al


DERVİŞ BALKANI

EŞKİYÂLARI VE AVCILIĞIM -Balkanlar'dan Anadolu'ya Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan'ın Hâtıraları-

Bu hikâyeyi yerimiz elverdiğince anlatmadan önce bu kitabı bugüne taşıyan kültürümüze hem eserleriyle, hem de yetiştirdikleri öğrencilerle hizmet etmiş iki ismi anmanın tam sırası. Bunlardan ilki bu esere konu olan Mustafa Ayan'ın oğlu Prof. Dr. Hüseyin Ayan. İkincisi de gelini yani Hüseyin Ayan'ın eşi Prof. Dr. Gönül Ayan. Onlar babalarının güzel ömrünün şahitleri ve bugüne taşıyıcıları. Zeyneb ERUZUN

aha mürekkebi kurumadan ulaştığım bende bir sıla hissi uyandıran Derviş Balkanı Eşkıyâları ve Avcılığım -Balkanlar'dan Anadolu'ya Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan'ın HâtıralarıBulgaristan Şumlu'da 1901 yılında başlayan ve 1989'da Türkiye'de sona eren bir hayatın hikâyesi. Bu hayatın sahibi Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan. Onun hayatı nerede ve hangi şartlarda olunursa olunsun hayatta tutunma, insana verilmiş o aziz cevheri ince ince bir ömre yaymanın ve işlemenin hikâyesi. Bu hikâyeyi yerimiz elverdiğince anlatmadan önce bu kitabı bugüne taşıyan kültürümüze hem eserleriyle, hem de yetiştirdikleri öğrencilerle hizmet etmiş iki ismi anmanın tam sırası. Bunlardan ilki bu esere konu olan Mustafa Ayan'ın oğlu Prof. Dr. Hüseyin Ayan. İkincisi de gelini yani Hüseyin Ayan'ın eşi Prof. Dr. Gönül Ayan. Onlar babalarının güzel ömrünün şahitleri ve bugüne taşıyıcıları. Şimdi kaldığımız yerden iz sürecek olursak. Gullamoğlu Mustafa, Şumnu’nun Akdere köyünde 1901 yılında doğmuş, Birinci Cihan Savaşı'nı görmüş, Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti'nden koparıldıktan sonra bağımsız bir devlet olma yolundaki çalkantılarına şahit olmuştur. İlkokulu bitirdiği yıl (1912), Akdere’de Rüşdiye açılınca kaydını yaptırır. Fakat Balkan Harbi'nin başlamasıyla eğitimi yarıda kalır. 1944 Eylül'ünde, Bulgaristan, Sovyet Rusya tarafından işgal edilip komünist idare kurulunca bütün Türkler takibe uğramaya başlar. Gullamoğlu Mustafa, Rüşdiye’de okuyamamanın acısını hiç unutmaz. Kapatılan Rüşdiye’nin tekrar faaliyete geçmesi için yoğun gayrette bulunur. Rüşdiye’nin yeniden açılması ancak 1947 yılında gerçekleşir. Daha ilk yıl öğrenci sayısı 300’e ulaşır. Mustafa, Bulgaristan’da “Gullamoğlu Mustafa” olarak bilinir. Aile daha önceleri “Molla Hüseyinler” olarak anılıyor. Bunun sebebi Molla Hüseyin’in İstanbul medreselerinden icazetli bir âlim olması. Ailenin bu yeni lakabı olan “Gullamoğlu”nun kahramanı, evlerine misafir olarak gelen ve misafirliği ailenin kol kanat germesiyle kalıcılığa dönüşen yaşlı bir hanımdır. Kısa sürede yaşlı hanım, mahallenin sevilen, sohbetleri dinlenilen fıkracı, hikâyeci ninesi olur. Ninenin anlattığı fıkralara “Gullamcık”, yani güldürücü, nineye de “Gullam Nine” yani gülücük nine ismi verilir. Gullam Nine, etrafında oluşan bir rivayete göre, cumartesi

sayı//50// eylül 94


günleri Akdere’ye 10 kilometre uzaklıktaki Söğütlü pazarına tarlalar arasındaki patikadan geçerek gidermiş. Bu arada yanındaki bir maşrapa dolusu altını uygun bulduğu bir yere saklar, dönüşte alırmış. Bir seferinde sakladığı yeri bulamamış. Üzüntüsünden yarı deli bir hal almış. Bu rivayet ailenin ve köylünün onu daha fazla benimsemesini sağlamış. Zamanla, "Molla Hüseyinler" olarak anılan ailenin unvanı “Gullamoğulları”na dönüşmüş. Babadan kalan evlerini yenilemek isteyen Gullamoğlu Mustafa, oğlu Hüseyin ile “Türkleri Bulgaristan’ı terke teşvik ettikleri” iddiasıyla tutuklanırlar. Ardından dört yıl boyunca idamla yargılanırlar. Evlerini yeniledilerse de içinde uzun süre oturamazlar. Davaları beraatle neticelenir. Fakat iki yüz elli bin Türkle “Bulgaristan’dan 1951 yılında kovulurlar.” Türkiye’ye girişte Ayan soyadını alırlar. Akdereli Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, 1951 yılında doğduğu ve 50 yaşına kadar yaşadığı, binbir zorlukla dişinden tırnağından artırarak yenilediği, yeniden yaptığı evini, edindiği hayvanlarını, tarla tapanını geride bırakıp yetişkin üç kız, bir oğul, damat, torunlar ve eşiyle birlikte anavatana sığınır. T.C.’nin iskânıyla Çukurova’nın Mustafabeyli köyüne yerleşir ve mücadelesini 1989 yılına kadar sürdürür. 1989’da bisiklet kazasıyla da bu renkli ve mücadele dolu hayatına veda eder. Gullamoğlu, doğduğu ve 50 yaşına kadar yaşadığı toprakların coğrafyasını, o coğrafyanın yerleşim yerlerinin isimlerini, ormanlarını, hayvanlarını, bitkilerini, insanlarını, şâkîlerini, velhasıl en ince teferruatına kadar inceden inceye 88 yıl boyunca hafızasına nakşetmiş; hayallerini, düşüncelerini, rüyalarını süsleyen hatıraları, hem kendisinin hem de çevresinin yaşantısına renk katmış, sohbetlerinin ana konusu olmuştur. Bulgaristan Akdere’de 50 yıllık dönemin insanlarını, yerleşim yerlerinin isimlerini Çukurova’nın Mustafabeyli’sine yerleşince unutmamıştır. Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, oğlu Hüseyin Ayan ile Erzurum’da -oğlu o sıralarda Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde öğretim üyesidirbuluştuklarında Bulgaristan’daki yılların özlemini çeşitli hatıralarıyla gece gündüz anlatmaktan büyük zevk alır, bu anlatmalara zaman dar gelirmiş. Hüseyin Ayan “Baba! Bunları yazsana!” deyince Hacı Mustafa Ayan büyük bir hevesle, o hareketli geçmişini, büyük bir memleket özlemiyle “Eski Türk

Harfleriyle” 88 yıllık ömrünün 80’inde kaleme almaya başlamış. Gullamoğlu Hacı Mustafa Ayan, Bulgaristan coğrafyasının Akdere köyü ve civarında elli yıllık geçmişini iki ana başlık halinde kaleme alır: "Derviş Balkanı Eşkıyaları" ve "Avcılığım". Gullamoğlu Derviş Balkanı Eşkıyaları’nda adı geçenlerin hemen hepsini tanımış, eşkıyanın yol kestiği yerleri, gizlendikleri köyleri, dolaştıkları dağları, ovaları gezmiş, görmüş, o yörelerin ileri gelenlerini, sıradan insanlarını yakınen tanımış biri. Avcılık ise başlı başına bir yaşam tarzı. Gullamoğlu’nun yurdunda ise bu yaşam tarzı bir mecburiyetten, hayatın temel bir ihtiyacından doğuyor: Köylerde kasap dükkânı olmadığından et ihtiyacı tavuk, koyun-kuzu, keçi ve sığırlardan temin ediliyor. Bunların ise bir maliyeti var. Fakat av hayvanları için bir ücrete gerek yok. Eline bir delikli demir (silah) geçiren köyün dışına çıkarmış. Akdere’nin güneyi ve doğusu ormanlarla kaplı, ormanlar ve köyün etrafındaki çalılıklar tavşanlarla, geyiklerle, zığınlarla; tutilek, yabani güvercin, bağırtlak, bıldırcın, ördek, kaz gibi av kuşlarıyla dolu. Ayrıca derisi için avlanan tilki, kokarca, sansar da hayli fazla. Bunlar bir yandan köylünün sofralarını süsleyen lezzetli yemek malzemeleri, bir yandan da derisi ve kürkü sebebiyle bir gelir kaynağı. . Gullamoğlu Mustafa işte böyle bir köyde büyümüş. Köy delikanlılarının hepsi birer avcı. Avcılığın isbatı için süzen (süzek) avı düzenlenirmiş. Süzende attığını vuranlara avcı denilirmiş. Gullamoğlu Mustafa, herkesin söylediğine göre, kurşunu yere düşmeyen avcılardan. Onun ava gidip de boş döndüğünü hane halkından kimse görmemiş. Gullamoğlu’nun yaşıtları, “Mustafa’nın silahı patlarsa yere bir şeyler düşer” derlermiş. 1989 yılında, yatsı namazından evine dönerken, dikkatsiz bir sürücünün kullandığı arabanın bisikletine çarpması sonucu bu oldukça renkli ve mücadele dolu hayat son bulur. Allah rahmet eylesin. Son olarak: Hacı Mustafa Ayan, sadece yaşadıklarını yazmamış, duyduklarını da nakletmiş bize. Derviş Balkanı Eşkıyâları ve Avcılığım, Balkanlar'daki eşkıyâlık, avcılık, ticaret, dil ve iletişim üzerine tarihî, toplumsal, siyasî, iktisadî ve beşerî çalışmalar, araştırmalarda bulunmak isteyenler için de özellikle ilk dereceden kaynak olma niteliğine sahip bir eser. 95


ŞEHİR ve KÜLTÜR - 50. Sayı  

Şehirde, toprağa ve sanata yakın olmak..

ŞEHİR ve KÜLTÜR - 50. Sayı  

Şehirde, toprağa ve sanata yakın olmak..

Advertisement