Issuu on Google+

SPOR İLETİŞİM 2010


Editörden FUTBOL Mayıs bizim için zorlu geçti dersek abartmış olmayız. Derbi özel sayısı ile şöyle bir deneme yaptıktan sonra daha kararlı ve daha kalabalık bir şekilde yolumuza devam ediyoruz. İlk sayımız olarak gördüğümüz bu ayki dergi için zorlu bir çalışma gerçekleştirdik. Sonunda tüm sporseverlere hitap eden bir dergi ortaya çıkarttığımıza inanıyoruz. Bu sefer herkes elini taşın altına koydu ve ortaya gerçekten güzel bir eser çıktı. İlgi ve alakalarından dolayı Kadir Has Spor İletişim Sertifika Programı’ndaki tüm arkadaşlarıma şimdiden teşekkür ediyorum. Bazı isimler tabii ki diğerlerinin biraz daha önüne çıktı. Daha fazla mesai harcadı. Dergi fikrini ortaya koyduğum günden beri her konuda destek olan Efe, uykusundan feragat edip her sayfaya emek veren Uğur, şu eksik dediğimizde tamamlayan Gürcan, sınavlarını bir kenara bırakıp resim peşinde koşan Anıl Can, gidip kendi elleri ile WRC resimleri ile sayfalarımızı renklendiren Bahadır, eksiklerimizi devamlı bize söyleyen Övünç. Ve tabii ki tüm işlerini kenara bırakıp dergi için bir şeyler üreten yazarlarımız. Hepinizin eline sağlık...

Avrupa Kupaları

NBA

1 Jose’nin Hayali

13 Gençler Şampiyona Karşı Lakers-Thunder Gürcan Gündüz

Inter-Barcelona

Mustafa Akkaya

2 Hikayelerin Karşılaşması Bayern-Lyon

Uğur Karakullukçu

3 Mağlubun Zaferi Atletico-Liverpool

Anıl Can Yıldırım

4 Düşlerin Geri Dönüşü Fulham-Hamburg

Anıl Erbayrak

Portreler 5 Avrupa’daki O Hakem Cüneyt Çakır

Sezer Üstüngel

6 Johan Neeskens Johan Neeskens Onur Güler

7 Kara Elmas Emmanuel Emenike Kadir Ar

8 Alexander The Great

14 Bir Kez Daha Mavericks-Spurs Eray Kaş 15 Güneş Parlamaya Devam Ediyor Suns-Blazers Gürcan Gündüz 16 Şövalyeler Dolu Dizgin Cavaliers-Bulls Gürcan Gündüz 17 Majestelerinin Gölgesinde Magic-Bobcats Gürcan Gündüz 18 Elenmenin Kıyısında Hawks-Bucks Kutlan Gürcan 19 Bir Oyuncu, Bir Seri Celtics-Heat Anıl Can Yıldırım DİĞER

İskender Alın Efe Yıldırım

20 Paris Bercy Partizan Mercy

Özel

21 Finale Doğru

Euro Lig Final Four Kemal Mardin

TBBL Ahmet Bozada

8 Kafsinkaf

Aslıhan Karlıdağ

9 La Grande Inter Göksel Çoğalan

Özel Röportaj

10 Unutulmaz “10” Final Haftası

28 Yetkisiz Güvenlik Atilla Nesipoğlu

Hasan Babur

11 Futbol Asla Sadece Futbol Değildir Aslı Sinem Arslan

12 Mor Çizgi Turgut Uç

DİĞER SPORLAR Motor Sporları 22 İstanbul Sokaklarında Türkiye Rallisi Bahadır Özdemir

ATİLLA NESİPOĞLU

BASKETBOL

Tenis 25 Bitti Artık, Bu Son Derken Goran Ivanisevic Övünç Tüzün

23 The Rain Man (Yağmur Adam)

Voleybol

Ayrton Senna Boraz Dönmez

26 Şampiyon Fenerbahçe Aroma Voleybol Erk. Ligi Hasan Babur

Bisiklet 24 Tour Of Turkey 2010 Türkiye Bisiklet Turu Ali Can Keser

Buz Hokeyi 27 Almanya 2010

Dünya Şampiyonası Emrah Aktaç

Künye

Editör: Atilla Nesipoğlu Yazı İşleri: Uğur Karakullukçu, Eray Sözen, Efe Yıldırım


JOSE’nin HAYALİ MUSTAFA AKKAYA

Futbolun her daim öncelikli gündem

maddesi olduğu bir ülkedeyiz. Çok sevdiğimizi sanırız onu. Ancak üç büyüklerin dışına çok az odaklanabildiğimiz için, aslında kendisini değil de tangırtısını beğeniriz güzel oyunun. Futbolu bize gerçek anlamda sevdirebilecek en büyük unsur, son iki sezondur Barcelona. Kendi takımımız sahadaymışçasına seviniyoruz onlar pozisyon bulunca. Hem de “Bana neyse!” demeden… Peki, böylesine sevilen bir takımı elemek en fazla ne kadar sempatik ve akılcı bir yolla olabilirdi? İşte Şampiyonlar Ligi Finali’ni ‘hayal’ ederken tam da bunu düşünmüş olmalı Jose Mourinho: taktik zekâsı sayesinde herkesin takdirini kazanmak… Aslında Barcelona’ya pek de yabancı değildi Portekizli Jose. 1996–2000 yılları arasında bu kulüpte sırasıyla Bobby Robson ile Louis van Gaal’in yardımcılığını ve tercümanlığını üstlenmişti. Ayrıca bu sezonki yarı finale dek Şampiyonlar Ligi’nde 8 kez karşılaşmıştı eski kulübüyle.

Taktik Savaşları

Dünya üzerindeki herhangi bir takımın, ‘uzaylı’ Barcelona’yı alt etmek için ondan daha iyi pas trafiği yapabilmesi gerekir. Zaten Barcelona bu konuda tek olduğu için dünyada bir numaradır. Onu bozabilmenin ipuçlarını geçen sezon Chelsea’nin başındaki Hiddink vermişti. Takım halinde disiplinli savunma yapmış, rakibine çok az boşluk bırakmıştı Hollandalı. Ne var ki Iniesta’nın son dakika şutu onun başarısını gölgelemişti. Mourinho da San Siro’da bu yolu tercih etti ancak bir farkla: etkili hücum pres. İleri uçtaki Eto’o ile Milito rakibin geriden oyun kurmasını engellemek adına çok iyi pozisyon aldı ve zamanında topa bastı. Onlara destek olmakla yetinmeyen Sneijder ve Pandev ise bu ikiliyi orta sahaya bağlayan köprü görevi gördü. Bu şekilde rakibinin pas trafiğini verimsizleştiren Inter, aynı zamanda kazandığı toplarla çabuk, kalabalık ve dikine ataklar başlatma fırsatı buldu. Öyle ki; 90 dakika sonundaki 3-1’lik skor daha bile farklı olabilirdi.

Rakamlar da Şaşkın

Mourinho ve Guardiola’nın ekipleri o kadar sıra dışı bir yarı final izletti ki bizlere, ‘yalan söylemez’ dediğimiz sayılar bile bu duruma şaşırdı sanki. 180 dakika geneline bakarsak Inter sadece 33 dakika topla oynarken, Barcelona tam 83 dakika boyunca oyunun hâkimi oldu.

Bu maçlar, Katalanların sivri dilli Portekizliden nefret etmesine yetmişti bile. Şimdi de bir zamanların tercümanı, eski kaptanına karşı sahaya çıkıyordu. Üstelik hayalini kurduğu şampiyonluğun, eski kulübü için bir saplantı haline geldiğini ima ederek…

Diğer bir deyişle ortalama %72’ye karşı %28’lik bir üstünlüğü vardı Katalanların. Ayrıca toplamdaki 9 Inter şutunun 5’i kaleyi bulurken, Barcelona’nın 20 girişiminden 11 tanesi Julio Cesar’ı zorluyordu. Üstelik Nou Camp’taki maçta Inter 60 dakika 10 kişi oynamıştı ve tek başına Xavi’nin pas sayısı takım olarak Inter’in üzerindeydi.

Kısacası hikâyesi uzun, fırtınası bol bir yarı final turu izleyecektik Inter ve Barcelona arasında.

Nou Camp’taki rövanş taktiksel olarak ilkinden pek farklı değildi. Sadece Barcelona daha fazla yükleniyor, Inter ise erken gelen kırmızı kartın da etkisiyle iyice geriye yaslanıyordu. Ancak buna rağmen yine de rakibine neredeyse hiç boş alan bırakmadı Jose’nin ekibi. Başarılı savunmasının ödülünü de 1-0’lık mağlubiyete rağmen finale kalarak aldı. Saatler burada 23.30’u gösterirken hayaline ramak kalan Portekizli, az sonra su fıskiyelerinin çalışacağını bilmeden Nou Camp’ın çimlerinde tur atıyordu. Akıllarda ise takım olarak etkisiz bir Barcelona, müthiş savunma yapan Inter, akıllıca kazanan Mourinho, oyunbaz Busquets ile hareket bile edemeyen Messi, Xavi ve Ibrahimovic kalıyordu.

Tüm bu verileri maç sonucundan habersiz birine göstersek ilk tepkisi “bildiğimiz Barcelona işte, turu geçmiştir” şeklinde olurdu muhtemelen. Futbol da bu yüzden zevkli işte... Diğerinden üstün bir akıl çıkabiliyor ama sürekli en iyisi olamıyor. Her tezin illaki bir antitezi doğabiliyor. Sonuç olarak futbol edebiyatsa Barcelona bugün onun Tolkien’idir. Çoğu kişinin ‘hayal’ bile edemeyeceği fantastik bir oyunu o kadar gerçekçi oynar ki, herkes onda kendinden bir şeyler bulur. Onun gibi olamayacağını bilerek, ona saygı duyarak çıkarsınız karşısına. Inter’in başardığı olayın temelinde de Mourinho’nun zekâsının yanı sıra rakibe saygısı vardır. O fantastik sanatçıyı fevkalade bir taktikle mat ederken bir an olsun unutmadığı tek şey budur aslında.


Hikayelerin Karşılaşması: Lyon-Bayern

çıkan Alman ekibiydi. Fiorentinalıların Norveçli hakeme tepkisi ise hâlâ dinmemişti.

Bordeaux’nun namağlupluk serisi ilk maçta Lyon’da 3-1’lik skorla son bulacak, Fransız şampiyonuna ikinci maçtaki tek gollü galibiyet yetmeyecekti. Lyon bu kez şeytanın bacağını kırmıştı. Yarı finaldelerdi.

UĞUR KARAKULLUKÇU

Lyon, Bernabeu’daki 1-1’lik skorla Real’i turnuva dışına itti.

Bayern taraftarları Lyon maçı öncesi kupa mesajı veriyor.

Takvimden 7 Aralık yazılı yaprak koparıldığında herkes Bayern Münih’in Devler Ligi yolculuğunun sonuna geldiğini düşünüyordu. Bordeaux’nun müthiş bir performansla birinciliği garantilediği grupta Bayern’in Juventus deplasmanından çıkamaması, Avrupa yolculuğuna yeni makyajıyla bu sezon ilk kez görücüye çıkan UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmesi kuvvetle muhtemeldi. Öyle ya, Avrupa’da yıllar boyu adından söz ettirmiş Juventus ayağına gelen tur fırsatını, hele de beraberlik cebindeyken kaçırmazdı. Delle Alpi’den hiçbir takım bu tabloda kolay kolay çıkamazdı. Louis van Gaal’in öğrencileri ise birçok kişiden farklı düşündüğünü Delle Alpi’de oynanan final karşılaşmasında gösterdi. İtalyan devini kendi evinde devirdiler. Hem de geriye düşmelerine rağmen, hem de tam dört gol atarak. Bir İtalyan takımına tur maçında dört gol atmak ve elemek dönemin en iyi takımlarının bile harcı değildir çoğu zaman. Liginde sendeleyen Alman ekibinin başardığı az buz bir şey değildi. Zaten bu galibiyetin devamı gelecek, Bayern Münih hem ligde toparlanacak, hem de Şampiyonlar Ligi’nde yoluna devam edecekti.

Mor Menekşeler’in grubunu ikinci sırada bitiren takım ise Lyon’du. Fransız ekibinin Real Madrid’le eşleşmesi ilk değil, artık bir Şampiyonlar Ligi geleneği. Lyon’un İngiliz devlerine fabrikadan halka satış usulü yıldız oyuncu yetiştirdiği dönemde olduğu gibi düşüşe geçtiğinde de yolunun kesiştiği ekip Real Madrid oldu. Milan ve Marsilya’nın önünde grubu lider tamamlayan İspanyol devi 2004’ten beri Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final görememişti ve Cristiano Ronaldo önderliğinde Lyon’u eleyecekleri düşünülüyordu. Bayern gibi ‘tahminleri yalanlayan takım’ olmayı başardı Lyon. İlk maçta evlerinde 1-0’la geçtikleri Real Madrid’de gol atarak turlamayı başardılar. Hikayenin gelişme bölümü ise çeyrek finalde başlamıştı. Son yılların tartışmasız en başarılı Şampiyonlar Ligi takımı Manchester United’la eşleşti Bayern. Geçen sene final oynayıp önceki yıl kupayı müzesine götüren Manchester United’la... 1999’daki efsanevi Şampiyonlar Ligi finalinin intikamı için de Bayern’in ayağına gelen bir fırsattı bu. Fırsatı tepmediler. 3-0 geriye düştükleri Old Trafford deplasmanında ikinci yarıda iki gol bulup Şeytanlar’ı da Juventus tarifesiyle evlerinde çimlere gömdüler ve yarı finaldeki rakiplerini beklemeye koyuldular.

Hamit Altıntop, maçlarda gol atan oyunculardan biriydi.

Avrupa futbolunun zirve ekipleri Barcelona ve Inter’in eşleşmesi belki Lyon-Bayern’e göre daha göz önünde olabilirdi ama zirveye uzun süre sonra tekrar yaklaşmayı başaran bu devlerin çekişmesinin de farklı bir albenisi, farklı bir keyfi vardı. Hikayesine sahip çıkmak, onu bir efsaneye evirmek isteyen ise açık bir biçimde Bayern Münih’ti. İlk andan itibaren rakipleri Lyon’a fırsat dahi tanımadılar, Fransız ekibini adeta sahadan sildiler. Münihlilerin verdikleri paslardaki güven ve bilinç takdire şayandı, rakip savunmadan bağımsız olarak istediklerini yapıyorlardı. Robben ve Ribery gibi fark yaratan, dikine oynayan iki süperyıldız da sahne alınca Lyon’un şansı kalmamıştı. Ribery’nin atıldığı ve Bayern’in bir kişi eksik oynadığı dönemde de bu görüntü hiç değişmedi. Galibiyeti getiren gol de maçın yıldızlarından olan Arjen Robben’in enfes bir şutuyla geldi.

Lyon’u geçen Bayern Münih, taraftarlarıyla finali kutluyor.

Bayern, ikinci tur vizesini Juventus’u 4-1 yenerek almıştı.

Alman ekibi ikinci turda şanslı bir kurayla grubunu sürpriz bir biçimde lider bitiren Fiorentina’yla eşleşti. Diğer liderlerden hangisine çıksa bir ikinci tur klasiği olan “erken final” nidalarının yükseleceği Bayern için aslında ideal bir kuraydı bu. Fakat ikinci tur bekledikleri kadar kolay geçmedi. İlk maçın hakemi Ovrebo’nun açık şekilde ofsayt olan pozisyonda Klose’nin golünü vermesi belki de bütün turnuvanın kaderini değiştirdi. Mor Menekşeler, Artemio Franchi’deki karşılaşmayı 3-2 kazansa da üst tura

Lyon, Bordeaux’yu eleyerek ilk kez yarı finale yükseldi.

Bayern’in rakibinin hangi ülkeden olduğu maçlar öncesi belliydi ama hangi takım olacağı merakla bekleniyordu. Şampiyonlar Ligi’nde namağlup yürüyen Bordeaux mu, altın çağında dahi çeyrek final ötesini göremeyen Lyon mu? Aynı ülke ekiplerinin eşleşmeleri hiçbir zaman Avrupa kupaları dinamiklerinde işlemez, bu maçlar yerel rekabetten beslenir. Hal böyle olunca

Bayern yine bir deplasman maçına tur için çıkıyordu, bu kez rakip İtalyan, İngiliz değil Fransızdı. Tek fark bu kez ipler Bayern’in elindeydi, beraberlik dahi final bileti demekti. Louis van Gaal’in öğrencileri için ise beraberlik hakaretten farksızdı. Fransa’da galip gelmesi gereken Lyon değil sanki kendileri kazanmalıymış gibi oynadılar. Yemeden üç gol atıp uzun yıllardır özlemini çektikleri finale kavuştular. 17 Mayıs’ta bu kez Mourinho’nun takımıyla karşılaşacaklar. Bayern’in bu sezonki hikayesi, belki de romanı ‘Usta Çırağa Karşı’ bölümüyle son bulacak. Obi-Wan Kenobi mi, Anakin Skywalker mı? Bunun cevabı Mustafar’da değil bu kez Bernabeu’da verilecek...


MAĞLUBUN ZAFERİ ANIL CAN YILDIRIM

Liverpool: 2 Atletico Madrid: 1

UEFA Avrupa Liginde finale giden yol,

yarı finalde Liverpool ve Atletico Madrid'in eşleşmesine sahne oldu. Avrupa kupalarına Şampiyonlar Liginden start veren bu iki takım, formsuzlukları ve ardarda yaşadıkları puan kayıpları ligin yanı sıra Şampiyonlar Ligi gruplarına da yansıyınca, üçüncülüğe razı olup Avrupa Liginin yolunu tutmak zorunda kaldılar. Kağıt üstünde rahatça çıkabileceği bir gruptan Lyon ve Fiorentina'nın arkasında kalarak ve sadece sıfır puanlı grup sonuncusu Debrecen'e karşı galibiyet alarak üçüncü olabilen Liverpool için işler hiç geçtiğimiz senelerdeki gibi gitmiyordu. Rakibi Atletico Madrid'de de gidişat farklı değildi. Ligde sekiz haftada sadece bir galibiyet alabilmelerinin yanı sıra Şampiyonlar Liginde de ardarda gelen mağlubiyetler sonucu Abel Resino'nun bileti kesildi ve yerine Q. Sanchez Flores getirildi. Fakat bu kan değişikliği de istenilen sonucu vermedi ve Madrid temsilcisi Şampiyonlar Ligi grubunu galibiyet alamadan üçüncü sırada tamamladı. Sezon başında Real Madrid'e sattığı Xabi Alonso'nun boşluğunu doldurmak için, uzun süreli sakatlığı bulunan Alberto Aquilani'yi Roma'dan alması, bu sezon Benitez üzerine yoğunlaştırılan eleştirilerin en haklı olanlarındandır. Hicks ve Gillett ortaklığının kulübü elden çıkarma isteklerinden ötürü, cüzdanı rakipleri kadar şişkin olmayan Benitez'in, Aquilani ve Glen Johnson gibi pahalı tercihlerinin pragmatik tercihler olmadığı da aşikar. Bu kadro yetersizliğine defans ve hücum hattındaki sakatlıklar ile Gerrard'ın formsuzluğu da eklenince, kabus gibi bir sezon Kırmızılar için kaçınılmaz oldu. Premier Ligdeki şampiyonluk hasretinin bu yıl da dinmeyeceğinin anlaşılması üzerine Liverpool'da rota, yine Avrupa kupalarına çevrilmişti. İkinci turda eşleştiği Romen temsilcisi Unirea'yı,

üçüncü turda da, bir önceki turda temsilcimiz Fenerbahçe'yi eleyen Lille'i, zorlanmadan geçen Liverpool, karşılaştığı ilk ciddi rakip olan Benfica'yı da çeyrek finalde, Anfield Road'da oynadığı sezonun ender güzel oyunlarından biriyle dörtleyerek yarı finalde Atletico Madrid'in rakibi oldu. Bu süreçte ikinci tur hariç, deplasmanlardaki maçlarınından galibiyet alamayan Liverpool, turları evinde gerekli skoru alarak geçti. Yarı final yolunda, ikinci turda temsilcimiz Galatasaray'ı, Uefa'nın yeni uygulamaya koyduğu asistan hakemin asistiyle eleyen Atletico Madrid, üçüncü turdaki Sporting Lizbon ve çeyrek finaldeki Valencia eşleşmelerinde galibiyet alamasa da, deplasmandaki 2-2'lik beraberliklere karşı Vicente Calderon'da alınan 0-0'lık sonuçlar onları yarı finale getirmeye yetti. Üçüncü turun ilk maçında S.Lizbon'dan iki kişiyi atan ve Valencia ile oynanan rövanş maçında Zigic'in formasının yırtılmasına rağmen penaltıyı çalmayan hakemler de Atletico'ya oldukça yardımcı oldular desek yanlış olmaz.

Yarı finalin ilk maçına gelindiğinde iki takımın da en büyük kozları Agüero ve Torres takımlarını yalnız bırakıyordu. Torres sakatlığı nedeniyle sezonu kapatırken, bir zamanlar kaptan olarak çıktığı Vicente Calderon'a misafir olarak gelişi de başka bir bahara erteleniyordu. Torres'in yokluğunu N'Gog ile doldurmaya çalışan Benitez, küp şeker yerine keçiboynuzu koymaya çalıştığının farkında mıydı acaba. Beklendiği gibi tempolu ve hızlı başlayan maçta gol, dokuzunca dakikada Forlan'dan geldi. Jurado'nun ortasına ilk pozisyonda istediği gibi vuramayan Uruguaylı, ikinci vuruşunda tabelayı değiştirdi 1-0. Golün hemen akabinde karşılıklı birer net pozisyonları yanlış ofsayt bayrakları ile kesilen iki takım başka gol kaydına muvaffak olamayınca mücadele 1-0 sona erdi. Atletico Madrid gol yemeden galibiyete ulaşarak istediğini alırken, Liverpool için alarmlar çalmaya başlamıştı bile. Torres'siz hücumda hiçbir varlık gösteremeyen Benitez'in öğrencileri ikinci maç için bir farklılık yaratmak zorundaydı. İkinci maça başlanırken Liverpool'da dizilişteki değişiklik hemen göze batıyordu. N'Gog sevdasından vazgeçen Rafa, Feyenoord

zamanlarından en uçta oynamaya alışık Kuyt ve onun arkasındaki Gerrard, Babel, Benayoun ve Aquilani gibi hücum özellikleri fazla oyuncular ile gol aramaya karar vermişti.

Aradığını ilk devrenin sonunda yılın kayıp isimlerinden Aquilani ile bulan Liverpool bu üstünlüğünü maç sonuna kadar taşıdı. 1-0. İlk maçın da aynı skorla bitmesinden dolayı, Ertem Şener'in deyimiyle, lastik gibi uzayan maçın uzatma dakikalarında, başta Kop tribünü olmak üzere taraftarının da desteğini arkasına alan Liverpool, İsrailli oyuncusu Benayoun ile golü buldu 2-0. Bu golden sonra, Jurado'nun da oyuna girişiyle hareketlenen Atl. Madrid, sol bek oynayan Glen Johnson'un hatasından faydalanan Reyes'in yaptığı ortaya, gelişine vuran Forlan'ın attığı golle tur için gereken skoru ele geçirdi 2-1. Elinde fazla seçeneği olmayan Benitez, sağ bek oynayan Mascherano'nun yerine Degen'i, ikinci golün sahibi Benayoun'un yerine de genç Pacheco'yu almasına rağmen skoru çeviremedi. Ligdeki hüsranın üzerine Avrupa Liginden de elenen Liverpool'da, oyuna sonradan giren isimler El Zhar, Degen veya Pacheco oldukça, 2005 yılındaki gibi bir zaferin tekrarının mümkün olmadığının Benitez'de mutlaka farkındadır. Sezon sonu Rafa ile yollar ayrılır mı ya da ayrılmalı mı tartışmasındansa, Liverpool'un acilen kadroyu genişletip, uğruna mücadele ettiği seviyelere uygun kalitede oyuncular ile yola çıkması gerekir. Çıkmanın en zor olduğu statların başında gelen Anfield Road'dan alnının akıyla çıkıp finalde bir başka İngiliz Fulham'ın rakibi olan Atletico Madrid ise, o yetenekli hücum hattını sırtından bıçaklayan defans hataları yapmaya devam ederse, finalde işlerinin tahmin ettiklerinden çok daha zor olacağını bilmeli.


DÜŞLERİN GERİ DÖNÜŞÜ: FULHAM FİNALDE ANIL ERBAYRAK

Esasen UEFA Avrupa Ligi’nde finalin adının Londra’nın en eski kulübü olan Fulham ile Liverpool’u son dakika golüyle klasman dışına iten Atletico Madrid olacağı kuşkusuz çoğumuzun aklına gelmezdi. Bu yüzden seviyoruz futbolu. Eksperleri çoğu zaman yanıltan, her maçta kendi hikâyesini yaratan bir oyun olduğu için milyonları peşinden sürüklüyor.

UEFA Avrupa Ligi heyecan verici sonuçlara sahne oldu bu sene. Roma, Valencia, Liverpool, Shakhtar, Juventus gibi kalburüstü takımlar ligde yollarına devam edemediler. Finale giden bu çetrefilli yolda bu ve bunun gibi zorlu yollardan geçerek final biletini cebine koyan Fulham şüphesiz ki UEFA Avrupa Ligi’nin en dikkat çeken takımı oldu. Nasıl olmasın ki? Lige E grubundan giren siyah beyazlıların rakipleri CSKA Sofya, Roma ve Basel’di. Sofya’da başlayan yolculuğun Hamburg Nordbank Arena’ya uzanacağını o günlerde kestirmek şüphesiz çok zordu. E grubunda oynadığı 6 maçta 3 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 yenilgi alan Fulham, Roma’nın ardından grubu ikinci tamamlıyordu. Playoff turunda Rusya’nın Amkar Perm takımını saf dışı bırakan Fulham, 2. turda geçen senenin UEFA şampiyonu Shakhtar Donetsk’i eledi. 3. tur ise uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir eşleşmeye sahne oluyordu. Juventus’la eşleşen Fulham ilk maçı 3– 1 kaybettiğinde otoriteler Roy Hodgson yönetimindeki siyah beyazlıların lige veda ettiğini düşünüyordu. Ancak öyle olmadı. Craven Cottage Stadını dolduran on binler takımlarına inanıyordu. Fulham henüz maçın başında geriye düşmesine karşın,

ortaya müthiş bir karakter koyarak maçı 4–1 kazanmasını bildi. Bu geri dönüşlerin ilkiydi… Çeyrek finale herkesi şaşırtan bir kararlılıkla gelen Fulham’ın bu seferki rakibi geçtiğimiz yıl Bundesliga’yı şampiyon kapatan Wolsburg oluyordu. İlk maçı sahasında 2–1 kazanan Fulham, rakibini deplasmanda 1-0’la geçerek yarı final vizesini cebine koydu. Bu noktaya gelene dek önemli takımları saf dışı bırakan Fulham’ın yeni rakibi yine bir Alman temsilcisi olan Hamburg’du. Avrupa Ligi’ne C grubundan giren Hamburg, Hapoel TA, Celtic ve Rapid Wien’in bulunduğu gruptan 2. olarak çıktı. Play-off turunda Guingamp’ı eleyen Alman ekibi, 2. turda PSV Eindhoven, 3. turda ise Anderlecht’i lig dışında bırakıyordu. Çeyrek finalde rakip S.Liege’di. İki maçı da kazanan Hamburg adını yarı finale yazdırıyordu. Yarı final ilk mücadelesi bu seneki finalin oynanacağı Nordbank Arena’da olacaktı. İki takımda ikinci maça avantajlı bir skor elde etme amacıyla çıkmışlar, ancak maç 0–0 sona ermişti. Düğüm İngiltere’de çözülecekti. UEFA’nın bu maça Cüneyt Çakır’ı ataması maçın yalnız Ada’da ve Almanya’da değil Türkiye’de de yakından takip edileceği anlamını taşıyordu. Baharda hiçbir Türk takımı Avrupa sahnesinde yoktu. Ancak yıllardır neden Avrupa’da yoklar serzenişine maruz kalan hakemlerimizin; makûs talihine inat Cüneyt Çakır, Bahattin Duran ve Tarık Ongun isimlerinde vücut bulan baş kaldırışı bir yarı final mücadelesi ile taçlanıyordu.

Artık maç saati gelip çatmıştı. Maça başlayan Hamburg, Fulham ataklarına geçit vermemek, bulacağı golle de finale uzanmak niyetindeydi. Siyah beyazlı takım ise seyirci desteğini de arkasına alarak etkili oyununu golle süsleyip taraftarını evine mutlu

göndermek istiyordu. Dakikalar 22’yi gösterdiğinde Hamburg serbest vuruş kazanıyor ve Petric enfes vuruşuyla maçın her halükarda 90 dakika içinde sonlanacağını söyleyerek takımını 1–0 üstünlüğe taşıyordu. İlk yarı bu skorla sona ererken, tribünler Juve maçını unutmamış olacak, takımlarına olan desteklerini hiç azaltmıyorlardı. Bu desteği arkasına alan Fulham ikinci yarıya başladı. Dakikalar ilerliyor, umutlar her geçen dakika azalıyordu. Birinin bu gidişe dur demesi gerekiyordu. Ve 69. dakikada Davies umutları tekrar yeşerten o müthiş golü attı. Şimdi durum berabere olmuştu. Ancak avantaj hala Hamburg’daydı. 76. dakikada Gera belki de hayatının en anlamlı gollerinden birisini takımı adına kaydediyordu. Geriye kalan dakikalar gol getirmiyor ve Fulham geri dönüşlerin en güzelini UEFA Avrupa Ligi’nde finale kalarak kutluyordu. Bu maç; 10 sene evvel 4. ligdeki bir takımın finale giden öyküsünü anlattığı kadar, Roy Hodgson’ın ikinci gollerinden sonraki çocuklar gibi sevincinin finali istemenin başarmaya olan yansımasını göstermesi açısından da önem taşıyordu. Bakalım 12 Mayıs’ta oynanacak finalde 3. bir geri dönüş daha izleyecek miyiz?


AVRUPA’DAKİ O HAKEM

haydi geç bakalım” diyen o hal-bilir üniformalı.

Sezer Üstüngel

Türk futbolu’nun bitmek bilmeyen

tartışmalarında, “Bihter” ölçeğine göre 8.5 şiddetinde art niyet içeren yıkıcı eleştiriler en çok hakemlere savrulur. Ardından da kuşkusuz Andorra, Suudi Arabistan gibi futbolda esamesi okunmayan ülkelerin hakemlerinin Dünya Kupası maceralarından bahsedilerek, “süper“ ligimizin “tek” zayıf halkası, güzel oyunumuzun “yüz karası” hakemlerine artçı ve yıkıcı darbe gönderilir : “Neden Avrupa’da hiçbir hakemimiz yok?”. Ne var ki, bu darbeyi somut bir örneğin kalkanıyla göğüsleyebilmek, Türk futbol evliya, âlim ve ulemalarının Dünya Kupalarında uygulanan kıta kontenjanından haberdar olmalarını beklemek kadar hayalperestliktir. Ya da hayalperestlikti. Çünkü bir Türk hakem, Cüneyt Çakır, geçtiğimiz günlerde Avrupa Ligi’nde Fulham - Hamburg yarı finalini yönetti ve futbolumuza Avrupa’da Mart ayından sonrasını gördürten, az sayıda hakemsever’in de yüzünü güldürten isim oldu.

Anders Frisk, Massimo Busacca gibi son dönemlerin en az futbolcular kadar gösterişli, sahada otoritesi kadar karizmasını da konuşturan hakemlerine benzemiyor Cüneyt Çakır. Sanki Taksim’de bir bira içmeye gitseniz yan masada üstünde en sevdiğim grup dediği “Manowar” t-shirtüyle oturup kendi 70’liğini yudumluyor olacak. Futbolumuzda çok makbul olan Erman Toroğlu, Bünyamin Gezer tarzı hakemlikten çok saha komiserliği yapan, kırmızı kart gerektiğinde oyuncuya kafa atma ihtimali, onu oyundan atma ihtimalinden daha fazlaymış gibi duran hakemlerden de değil. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi, en gergin anlarda bile soğukkanlı duruşuyla sanki bir yudum alkol almadan yakalandığınız çevirmedeki “içki yok” bakışlarınıza

1976 yılında İstanbul’da, Türkiye’nin tanınmış hakemlerinden Serdar Çakır’ın oğlu olarak doğrudan hakem dünyasının içine doğan Cüneyt Çakır, doğumunda ağlamak yerine düdük çalmış olma ihtimali kimseyi şaşırtmayacak kadar küçük bir yaşta başladı hakemliğe. 17 yaşına kadar futbol oynayan Çakır’ın teknik direktörleriyle yaşadığı sorun, onu hayalindeki futbolculuktan soğuttu. Hocalarının haksızlığına uğradığına inanmış olacak ki, sahada kendi adaletini kendi dağıtmak için o zamanlar yaş sınırının şimdikinden daha düşük olmasını da fırsat bilerek daha 17 yaşındayken hakemliğe ilk adımını attı. Bu kadar çabuk atılan bu ilk adım, yıllar ilerledikçe daha da hızlanacak ve mesafesi artacak diğerlerinin bir habercisiydi sanki. 1994-97 arası il hakemi olduğunda taşı toprağı altın olduğu kadar, tası tarağı toplatma riskini de barındıran İstanbul, Cüneyt Çakır’a taş toprak tarafından bir güzellik yapıyor ve genç hakem ülkenin en çok futbol oynanan şehrinde 500’ün üstünde amatör maçta görev alıyor. Farkında olmasa da bu inanılmaz sayıdaki amatör maç, onun profesyonelliğe giden yolunda hızını kesen bir tümsek değil, bir kere çıktıktan sonra onu hayallerinin de Kapıkule sınırlarının da ötesine yollayacak bir rampa. 1997’de C klasmanına, başka bir deyişle profesyonellerin arasına yükselen Çakır, amatör kümedeki tecrübesi sayesinde pek fazla zorlanmadı ve 2 senede B klasmanına geçmeyi başardı. Burada geçirdiği başarılı 1 senenin ardından hayatın acımasız yüzüyle ilk defa bu kadar yakından karşılaşacaktı: Eski bir hakemin, üstelik o dönemin bir MHK üyesinin oğlu olmak. Bu zamana kadar onu 7 gün 24 saat eğiten, hakemlik lezzetini ilk kez ağzına çalan babasının varlığı, art niyetli düşüncelerin verilen her karara meze olduğu bu kurtlar sofrasında, yukarı doğru atacağı her adımın kafalarda soru işareti yaratacağı bozuk bir tada dönüşmüştü.

Bu engelin varlığıyla artık en çok koşandan daha fazla koşması, en yüksek notu alandan daha yükseğini alması gerektiğinin farkına vardı ve B klasmanında geçen ekstra 1 senenin ardından Türkiye Birincisi olarak Süper Lig kadrosuna dâhil oldu. 2001 yılından beri Turkcell Süper Lig’te görev alan Çakır, sahadaki otoriteyi sağlama konusunda sahanın 2 yanındaki eli bayraklı arkadaşlarından çok, cebindeki renkli kâğıtlardan yardım almayı sevdiğini gösteren maç başına 6 kartlık ortalamasıyla; oyunu yavaşlattığı, oyuncuları gerdiği gibi birçok eleştiriye hedef olsa da 2004’te göğsüne FIFA kokartını takmayı başardı. Hakemliğin dünya pasaportunu alır almaz da, hızla Avrupa’nın - hani bizim hakemlerimizin olmadığı yerlerin- tozunu bir bir atmaya başladı. Avrupa Ligi’nde Valencia- Genoa, Ajax-Anderlecht gibi önemli maçları yönetmesinin ardından 2009 sonunda UEFA tarafından Elit kategoriden sonraki en yüksek seviye olan 1.Kategori’ye yükseltildi. Sadece 5 ay sonra, 29 Nisan Fulham-Hamburg Avrupa Ligi yarı final maçının hakemi olarak dünyada ilk kez; Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetmeden, Avrupa Ligi’nde bir yarı-final yöneten hakem oldu. Diliyoruz ki, ne İsa’ya ne Musa’ya, ne Aziz’e ne Adnan’a yaranabilen futbolsuzluğumuzun günah keçisi hakemlerimizin, medar-ı iftiharı Cüneyt Çakır; takımlarımızın aksine Mart’tan sonrasına kadar uzatabildiği Avrupa vizesini, yakın bir geleceğin Haziran ayına da taşır. Doğan Babacan’dan sonra hakemlik bayrağımızı bir Dünya Kupası’nda gururla dalgalandırabilir. Ve o bayrağın arkasından gelecek birçoklarına bir umut, önünü kesmeye çalışan daha da çoklarına ise bir son verir.


JOHAN NEESKENS ONUR GÜLER

Hollandalı kahraman Neeskens portakal akımına kapılıp Barcelona’ya transfer oldu. İspanyol ekibinde fazla kupa kaldıramamasına rağmen hırslı yapısıyla Katalanların sevgisini kazandı. Bu onun için kupalardan daha değerliydi. İspanyollar Neeskens’e “Johan segon”(ikinci Johan) ve “El Toro”(boğa) lakaplarını taktılar. Rakip takımın hücum oyuncularını marke etmesiyle ünlenen Neeskens futbol otoritelerinin de övgüsüne mazhar oldu. Dünyaca ünlü Brezilyalı efsane Pele tarafından seçilen tüm zamanların en iyi takımında Hollandalının da ismi yazıyordu. Katalan ekibiyle İspanya Kral Kupası ve UEFA kupasına uzanan Neeskens 1978 yılında ise İspanya’da yılın futbolcusu unvanını sahip oldu.

Total futbolun ilk temsilcilerinden Neeskens kariyerine doğduğu şehirle aynı adı taşıyan Heemstede’de başladı. Kısa bir süre içinde dikkatleri çeken Johan, kariyerinin sonlarında Ajax’tan Heemstede’e transfer olan Arie van Eijden’in tavsiyesiyle Amsterdam ekibine transfer oldu. 19 yaşında Ajax formasını sırtına geçiren Neeskens takımın yıldızı Cruyff ile beraber büyük başarılar kazanılmasında pay sahibi oldu. Amsterdam ekibinde 2 Hollanda ligi, 2 Hollanda kupası, 3 Şampiyon kulüpler kupası, 1 Kıtalararası kupa ve 2 UEFA Süper kupası kaldıran Johan sadece formasını giydiği Ajax tarafından değil bütün Hollandalılar tarafından kahraman olarak görülüyordu.

Ertesi yıl futbolculuk kariyerini sonlandırdığı kulüp olan FC Zug’da teknik direktör olarak göreve başladı. Başarılı geçen yılların ardından Johan’a Bundesliga’dan talipler olsa da o, dönemin Hollanda teknik direktörü Guus Hiddink’in yardımcılık teklifini reddetmedi. EURO 96’da Hiddink’in yardımcılığını üstlenen Neeskens, Guus Real Madrid’e gidince yerine gelen Frank Rijkaard’ın önerisi üzerine görevine devam etti. Hollandalı Kahraman Neeskens milenyumla beraber NEC Nijmegen’de çalışmaya başladı. 4 yıl boyunca takımın başında kalan Johan, NEC Nijmegen’in 17 yıl sonra Avrupa kupalarında mücadele etmesini sağladı. Günümüzün Türkiye Milli Takım teknik direktör�� Guus Hiddink Avustralya’ya giderken Neeskens onu yalnız bırakmadı. Avustralya, Almanya’da düzenlenen 74 Dünya Kupasından beri turnuvaya katılamıyordu. 74 Dünya Kupasının yıldızlarından Neeskens’in sihri işe yaradı ve Avustralya 2006 Dünya Kupasında boy gösterdi.

Bu ismi duyduğumuzda 74 Dünya Kupası finalindeki penaltı golünü anımsarız. Bizim nesil o dönemde portakalda vitamin bile olmadığından(Portakala dikkat!) Neeskens’in nasıl bir futbolcu olduğunu sadece tozlu raflardaki kasetlerden biliriz. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi takımlarından biri olarak gösterilen 1974 Hollanda kadrosu içinde savaşçı ve dinamik yapısıyla öne çıkan isimlerden biri olan Johan mantalite olarak üst düzeydeydi. Onu rakip kalede gol aradıktan sonra kendi ceza alanında golü engellerken görebilirdiniz. Neeskens tıpkı 74 Hollanda kadrosu içerisindeki arkadaşları gibi Rock yıldızlarına benzetilirdi. O dönemde kızlar Hollandalının bakışlarına, erkekler ise hırsına hayrandı.

Rotasını tekrardan Amerika’ya çeviren Hollandalı Minnesota ve Ford Lauderdale takımlarında mücadele ettikten sonra kariyerini sonlandıracağı İsviçre’ye yelken açtı. İsviçre’de 4 yıl top koşturan Neeskens 1991’de futbola veda etti.

Zirvede geçen yılların ardından Neeskens kıta değiştirmeye karar verdi ve rotasını Amerika’ya çevirdi. Franz Beckenbauer’li New York Cosmos’la sözleşme imzalayan Johan’ın kariyeri tepetaklak olmuştu. 2,5 yıl boyunca milli takımda yer almayan Hollandalı ile ilgili dedikodular ayyuka çıkmıştı. Neeskens’in finansal ve psikolojik problemler yaşadığı zamanını kumar oynayarak geçirdiği, içki ve uyuşturucu kullandığı iddia ediliyordu. Hollandalılar kahramanları için endişelenmeye başlamıştı. Bunun üzerine dönemin Hollanda Milli Takım teknik direktörü Kees Rijvers New York’a gitti. Portakalları yeniden yapılandırmak isteyen Hollandalı teknik adam takımı Neeskens’in etrafına kurarak onun tecrübelerinden faydalanmayı umuyordu. Milli takıma dönen Johan için ülkesine dönüş vakti de gelmişti. Groningen’e imza atan Neeskens sezon boyunca yalnızca 7 maçta forma giyebildi.

Dönemin Barcelona teknik direktörü Rijkaard, yardımcısı Henk Ten Cate’i Ajax’a kaptırınca yerine Neeskens geldi. Barçalı taraftarların “Johan Segon”u böylece Katalunya’ya dönüş yaptı. 2 yıl boyunca görevi sürdüren Johan, Rijkaard’la beraber takımdan ayrıldı ve Hollanda B Milli Takımını çalıştırmaya başladı. Sezonu hüsranla kapatan Galatasaray Rijkaard’ı takımın başına getirince Johan’a İstanbul yolu gözüktü. Boğazın kırmızı ekibinde Türk futboluna katkıda bulunan Hollandalı kahramanla aynı şehirde nefes almaktan keyif alıyor ve gurur duyuyoruz.


KARA ELMAS: EMMANUEL EMENİKE KADİR AR

12. hafta Mersin İdman Yurdu deplasmanında takımının attığı 4. golü izleyenler için o müthiş çalım atma yeteneğine sahip genç bir Nijeryalı. 24. hafta Konyaspor’a attığı kontra atak golünü izleyenler için ise, vatandaşı Martins’in hızına sahip bir forvet oyuncusu… Gerçek olan ise Karabükspor’un FC Cape Town’dan 100 bin dolara transfer ettiği 22 yaşındaki Emenike’nin takımının Süper Lig’e çıkmasında büyük katkılar sağladığı…

günleri, üstüne eklenen 5 haftalık sakatlıkla içinden çıkılmaz bir hale dönüştü. Bu 7 maçlık periyotta 12 puan toplayan Karabükspor, 8. hafta kendi evinde Kartalspor’u ağırlıyordu. Sakatlıktan kurtulan Emenike de, sonradan oyuna girdiği bu maçta takımının 3. golünü atarak Bank Asya’daki ilk golüne imza attı. Ordu deplasmanında da sonradan oyuna girmesine rağmen takımının mağlubiyetine engel olamadı. Sonraki 8 hafta ise rüya gibiydi Karabük ekibi ve Emenike için. Bu süreçte 22 puan toplayan Karabükspor tüm maçlara ilk 11 başlıyor ve rakip fileleri 6 kez havalandırıyordu. İlk yarıyı 37 puanla lider bitiren Karabükspor, 17 maçta bulduğu 40 golle sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da en yüksek gol ortalamasına sahip takımlarından birisiydi. Emenike ise oynadığı 12 maçta attığı 7 golle, tüm maçlarda yer alan Yasin Avcı’dan sonra takımının en golcü oyuncusuydu.

şampiyonluğunu ilan etti. Bu süreçte Emenike 2 gole daha imza attı. Özellikle Kartalspor deplasmanında 83. Dakikada kaydettiği maçın tek golü, medyada ‘Karabük şampi…’ haberlerini manşetlere taşıyan gol oldu. Ve elbette ‘Emenike Fenerbahçe’ye’ haberlerini de. Ancak medyamız yine önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmıştı. Karabükspor 300 bin dolar karşılığında istediği zaman Emenike’nin bonservisi alabiliyordu. Nitekim Kartal maçından 1 ay sonra, başkan Feridun Tankut Emenike’yle 2+1 yıllık sözleşme imzaladıklarını duyurdu. Güçlü fiziğine rağmen ortalama üstü hızı ve bileklerine hâkimiyeti en önemli özellikleri. Henüz 22 yaşında olduğu için doğru antrenman programlarıyla gelişimini sürdürebilir. Bank Asya’da bitime 2 hafta kaldı ve Emenike şu ana kadar 15 gol kaydetti.

Ligin 2. devresinin ilk 2 maçını da ilk devrede olduğu gibi golsüz kapatan Emenike, sonraki 3 haftayı 5 golle geçti. Özellikle 22. haftada Erciyesspor’a karşı kaydettiği 3 golle ligde, 2. kez üçleme yapıyor ve medya ilgisini de tamamen üstüne çekiyordu. Tam da burada sözü Altan Tanrıkulu’ya bırakmak gerekiyor.

Başarı için öncelikli şartı büyük paralar harcamak olan kulüplerimiz anlaşılmaz bir transfer hikâyesi olsa da, Nijeryalı oyuncunun Karabükspor’da oynamasına şaşırmamız gerekmiyor. Çünkü Emenike zaten geçen sezon Güney Afrika Ligi’nin en golcü futbolcusu apoletiyle ülkemize geldi. Bu apolete rağmen kendisi ne Ankaragücü’ne ne de Gençlerbirliği’ne kabul ettirebildi. Gençlerbirliği tarafından Hacettepe’de oynaması tavsiye edilince de, şu an Karabükspor’da kader ortaklığı yaptığı Hassan Wasswa’yla beraber tekrar Afrika’ya dönmeyi düşündü. Tam da bu sırada, Karabük’den gelen bir telefonla Türkiye’de kaldı. Wasswa’yla beraber başladığı Karabük günleri istediği gibi gitmedi. Aslında takım henüz toplanmadığı için paf takımla idmanlara başladı. Ama ligin başlangıç maçında 11’deki yerini aldı. İlk 2 hafta golle tanışamayan Emenike için Karabük

Güiza’yı eleştirdiği bir yazıda Tanrıkulu “F.Bahçe hızlı bir forvet bulmalı. Örneğin Bank Asya Ligi’nde oynayan Emenike… 22 yaşındaki Nijeryalı forvetin son maçta attığı ve attırdığı golleri izledim. Eto’o tarzı bir kumaşı var. Bonservisi 100 bin dolarmış. Ben Fenerbahçe yönetiminin yerinde olsam bonservis hakkını alır, sezon başı kampında takıma koyar, adapte olursa 8 yabancı hakkımdan biri olarak kullanırdım.” dedi.

Bu 15 golün sadece 3 tanesinin eşitliği bozan goller olması ve diğerlerinin takımı öndeyken atılmış olması ilk bakışta olumsuz bir performans olarak gözükebilir. Ancak Emenike attığı goller dışında takım arkadaşlarını da pozisyona sokan bir yapıya sahip. Özellikle şu anda Bank Asya 1. Lig gol krallığında 16 golle ilk sırada bulunan Yasin Avcı’nın bir orta saha oyuncusu olduğunu ve geçen sezon Altay’da sadece 3 gol attığını düşünürsek, takım oyununa olan katkısını daha iyi anlayabiliriz. 32 maç sonunda maç başına 2,31 puan ortalaması tutturan Karabükspor’un, Emenike’nin oynamadığı 6 maçta puan ortalaması ise 1,83. Sadece bu tablo bile onun Karabükspor için önemini anlatmaya yeter. Ayrıca onun gol attığı maçların hepsini kazandı KırmızıMavililer…

Sezonun geriye kalan bölümünde her geçen hafta takipçileriyle puan farkı daha da açan Kırmızı-Mavililer, 30. hafta Rizespor’u 3-0 mağlup ederek

Martins, Utaka, Eto’o… Onu izleyen herkes, sevdiği bir futbolcuya ait meziyetler keşfediyor. O ise şu anda sadece Emenike olmak istiyor. Ya da Karabük’ün kara elması.


KAFSİNKAF

YERLİ MALI: İSKENDER ALIN ASLIHAN KARLIDAĞ

Dergi için kitap tanıtımı yazmam önerilince başlama vuruşunu İzmir’den yapmasam ayıp olurdu. Memleketim olduğu için torpil geçtim, evet! Göztepe mi Karşıyaka mı diye ikilemde kalmadım değil. Oyumu Karşıyaka’dan yana kullanmam için geçerli sebepleri saymam birkaç dakikadan fazla sürmedi. Şu anarşist ruhuma engel olamıyorum. Onların Göztepe gibi efsane kadroları, önemli başarıları olmadı hiç. Onlar konum olarak da kültür olarak da “öteki”ydiler ve öteki olmak bu ülkede çok zordu. Yine de yılmadılar, yılmıyorlar. Sadece İzmir’de değil, ülkenin en ücra köşelerinde deplasmanlarda da varlar. Medyadan hak ettikleri ilgiyi göremiyorlar belki ama en azından kendileri adına yazılmış kitaplara bir yenisi daha eklendi. Buyrun öyleyse KafsinKaf’a….

EFE YILMAZ

Onun hikayesi, ülkemizde futbolcu olmak için yeteneğin yanında şansında bir gereklilik olduğunu gösteriyor bizlere. Ailesi bir çok Bulgaristan göçmeni aile gibi, 1980lerin başında Türkiye’ye geliyor. Beykoz’a yerleşen aile, bir gün oğullarının bu golleri atacağını bilmiyordu belki, ama Beykoz sokaklarında İskender mahalle maçlarının kahramanıydı. İlk amatör vizesini Paşabahçespor’da on beş yaşındayken alıyor. 2003 senesinde Fenerbahçe’ye trasfer olmasına rağmen işler istediği gibi gitmedi. Soluğu bu sefer alt liglerde aldı. Bakırköyspor’da futbol oynarken umudunu kesiyor futboldan. Askere gitmek için bütün hazırlıklarını yapıyor. Belki de futbol hayatını sona erdirecek olayın gerçekleşmemesinde en önemli pay sahibi isim Ayhan Bal. Ayhan Bal onu Kartalspor’a getiriyor. İskender attığı goller ile Kartalspor’un Bank Asya takımı olmasında çok büyük paya sahip. Kartalspor forması ile Bank Asya’da 21 gol atmış İskender. O zaman ki partneri Yaser, Galatasaray’a transfer olurken O ise İBB’nin yolunu tutuyor. Ligin özellikle ikinci yarısında adından sıklıkla söz ettiren golcü futbolcu, eğer Kartalspor’a transfer olmasaydı, biz onun gollerinden mahrum kalacaktık. İkinci Yarının Gol Kralı

Kitap İletişim Yayınları’ndan piyasaya sürülmüş, derleyen Yiğit Akın. Derleme, Karşıyakalılar’ın Karşıyaka ve Karşıyaka Spor Kulübü ile ilgili hikayelerinden oluşuyor. Karşıyakalı darken yanlış anlaşılmasın. Karşıyakalı olmak için Karşıyaka’da doğmuş olmak gerekmiyor. Çünkü bir KSK’lı her zaman şuna inanır: “Karşıyakalı doğulmaz, Karşıyakalı olunur” Kitapta diğer kulüplerden farklı olan bu söylemin de hikayesini okuyacaksınız “Yüzyıla yaklaşan tarihi boyunca çok az sportif başarısı olan bir kulübe duyulan bu büyük sevginin sebebi nedir?” sorusunun cevabını bulacaksınız Ülkenin hatta dünyanın herhangi bir yerinde Karşıkaya dendiğinde herkesin söyleyecek en azından bir 35,5’u olduğunu okuduğunuzda yüzünüzdeki gülümsemeye biraz kıskançlık da eşlik edecek. Tabi eğer siz de bir KSK’lı değilseniz. Kitap sizi İzmir’in güzelliklerine, deplasman otobüslerine, ülkenin dörtbir yanındaki stadlara, rakı sofralarına götürecek. Geçmişe gideceksiniz, futbolun sadece futbol olduğu günlerde oyuncularla taraftarların nasıl kaynaştığına, idmanlarda, maç çıkışlarında neler yaşandığına tanık olacaksınız. Sadece güzel şeyler anlatılmıyor kitapta. Bu orantısız sevginin taraftara yaşattığı hüzünler de kitabın sayfalarında yerini bulmuş. “Kırmızı giy kalbini sev, yeşil kırmızı giy kanseri sev” sloganının aslında biraz abartılı da olsa gerçeği yansıttığını göreceksiniz. Çıkarsız, karşılıksız sevginin; ümitsizliğin, kızgınlığın ve isyanın arasından nasıl su yüzüne çıkabildiğini… Ve gerçek sevginin “öteki” olma pahasına nasıl neredeyse 100 yıldır yaşatıldığını… Sahneleri, imgeleri, portreleri… Farklılığı, çok kültürlülüğü…Her şeye rağmen KafSinKaflı olmanın tadını büyük bir keyifle okuyabileceğiniz bir kitap. Efendim adettendir, ben de tanıtım yazısını tıpkı sunuş yazısında yazarın yaptığı gibi kaf kaf çekerek bitireyim…Kaf kaf kaf sin sin sin kaf sin kaf sin kaf…

O kendisi, Fenerbahçe’ye attığı iki gol ile gözümüze soktu. Bu gollerden sonra onun Fenerbahçe alt yapısında oynamış olduğu fark edildi(!). Hatta bu durum bir süre alt yapıların eksikliklerinin konuşulmasına sebep oldu. Fakat gündemin karmaşasında diğer bütün önemsiz konular gibi kayboldu. Bu sezon yerli golcüler suskunken, İskender ligin ikinci yarısında en fazla gol atan futbolcu oldu. Makakula 7, Umut 7 Alex 5 gol atarken, sezonluk 250bin lira kazanan İskender tam 9 gol sığdırdı 14 haftaya. Sezonun ilk yarısında ise sadece bir golü var. Bunda yaşadığı sakatlığın önemli bir rolü var. İkinci yarıda ise forvette ki partneri Tevfik ile uyumu sonrası gollerini sıralamaya başladı. Genç futbolcular işlemekte büyük yeteneğe sahip Abdullah Avcı’nın da payını unutmamak lazım. Vefalı Golcü Takımların ve futbolcuların son zamanlarda en çok unuttuğu kelime vefa. Kulüpler uzun yıllar kendilerine hizmet etmiş emektarlarını bir kalemde siliyor, futbolcular ise doğup büyüdükleri takımların en büyük düşmanı oluyor. Biz romantik futbol severlerde, profesyonellik kisvesi altında oynanan bu oyunu seyrediyoruz. İskerder Alın ise, İBB maçlarından vakit buldukça Kartalspor tribünlerinde maçları izleyip, kendisini futbola döndüren takıma bağlılığını gösteriyor. Yerli golcü futbolcuların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bu sezonda önce Ayhan Bal’a sonra da Abdullah Avcı’ya genç golcüyü futbola armağan ettikleri için teşekkür etmemiz gerekiyor. Bakalım yabancı golcülere büyük paralar veren takımlarımız İskender’i ne zaman fark edecek?


Maddi olarak 3-4 sene içinde açıklarını kapatan İnter, yeniden yapılanma yoluna giderek alt yapı dâhil olmak üzere tüm birimlerde çalışanların çoğunu tasfiye ederek yerlerine yeni isimleri getirdi. Hevesle başlanan iş ölümle sonuçlanmıştı. Evet, İnter tarihine adını altın harflerle kazıyan Fachetti 2006 yılında hayata gözlerini yumarken, koltuğa yeniden gözyaşları ile Massimo Moratti oturuyordu.

“LA GRANDE INTER 2010’’ GÖKSEL ÇOĞALAN

Bir kalpte iki aşkın aynı anda barınabileceğini bana hissettiren iki takım var: Fenerbahçe ve İnter. 1993 yılında iş için İtalya’ya giden dayımın kendine yakın hissettiği ilk şey olmuş İnter. Posta yolu ile gelen İnter kartonları, atkılar, oyuncaklar 9 yaşlarında bir çocuğu kandırmak için yeterli oluyordu. O sıralar İnter’in varlığından doğal olarak haberdardım ama ilişki sadece hoşlanma aşamasındaydı ta ki 1995 yılında her çocuk gibi benim de hayranı olduğum Ronaldo’nun mavi siyahlı formayı giymesine kadar. İşte o andan itibaren Nerazzurri oldum ben.

Hem de en cefalı dönemde, kazanılan UEFA kupalarına rağmen gelmek bilmeyen İtalya şampiyonluğuna, kazanılamayan İtalya Kupası’na rağmen. O dönemlerde İnter’in yapabildiği tek şey yıldız transferiydi. Tıpkı diğer aşk Fenerbahçe gibi… Sürekli değişen kadrolar, teknik ekipler ara sıra görünen başarılar, gelmek bilmeyen istikrar. 1907 ve 1908 gibi bir sene ara ile kurulan bu iki kulübü oldum olası birbirine benzetirim. Transferse transfer, gündemse gündem, paraysa para… Elbette Fenerbahçe’nin kazandığı şampiyonluklar, ara sıra Avrupa’da yaşattığı duygular ve İnter’in kazandığı UEFA Kupalar’ı apayrı bir öneme ve kendi içinde teker teker ayrı senaryolara sahip. İnternet çağının başlaması ile hem futbol görüşüm daha geniş alana yayıldı hem de İnter sevgim daha da büyümeye daha da anlamlı olmaya başladı. Artık sadece dayımdan gelen İnter ekipmanları ya da Ronaldo gibi

transferler için sevmiyordum bu takımı; çok daha fazla neden vardı. En önemlisi önceden sandığım kadar başarısız değildi İnter. 1963, 1965 ve 1966 yılları arasında kazanılan üç İtalya şampiyonluğuna iki tane de Avrupa Şampiyonluğu eklendiği için “La Grande İnter’’ olarak anılan Nerazzurriler, 80-90 yılları arasında ise Andreas Brehme, Lothar Matthaus ve Jürgen Klinsmann gibi dönemin en önemli isimlerini de kadrosunda barındırmıştı. Bu muhteşem dönemin en büyük mimarları ise dönemin teknik direktörü Helenio Herrara ile beraber şu anda oğlunun başarılarını yukarıdan mutlulukla izleyen Angelo Moratti’ydi. Angelo Moratti’nin vefatı ile kulübün başına geçen Ivanoe Fraizzoli’den sonra başkan olan Ernesto Pellegrini ise hiç şüphesiz İnter tarihinin en başarısız başkanıdır. Görevde kaldığı 11 sene boyunca Nerazzurrilere kazanılan 2 UEFA Kupası’na rağmen ‘’Fetret Devrini’’ yaşatmasına isyan eden isim ise yine bir Moratti oldu. Angelo Moratti’nin 4. çocuğu olan Massimo, babasının mirasını tekrar eski değerine kavuşturmak için 1995 yılında hızlı transferlerle işe başladı. Ancak lanet bir kere bulaşmıştı ve kolay kolay da gideceğe benzemiyordu. Milan ve Juventus’un hem ligde hem de Avrupa’da elde ettiği başarılar İnter taraftarlarının sabrını taşırmış ve tesisler basılıp futbolcular tehdit edilmeye başlanmıştı. Massimo Moratti, harcadığı milyonlara rağmen sadece UEFA Kupası kazanma sevinci yaşayarak başkanlığı bir diğer İnter efsanesi olan Giacinto Facchetti’ye devre etti.

Ezeli rakipler Juventus ve Milan’ın karıştığı şike olayları ise İnter’e ilaç gibi geldi. Senelerdir yaşanmayan şampiyonluk sevinci bir yaşandı pir yaşandı. Calciopoli skandalından sonra Juventus’tan alınarak İnter’e verilen şampiyonluk yetmemişti bize! 2, 3, 4 oldu ve 5.’si için gün saymaya başladık. Hem de 35 yıl sonra gelen büyük bir gürültü ile… İtalya Kupası’nı Roma’dan alan İnter, Jose Mourinho ile birlikte gözünü şimdi de 5. kez İtalya Ligi ve her kupaya bedel olan Şampiyonlar Ligi Kupası’na dikmiş durumda. Portekizli bunu başarırsa bizim için yaşayan en büyük efsanelerden biri olacak ve kulüp tarihine 2. Helenio Herrara olarak adını yazdıracak.

Taraftar olmak keyifli hele ki yıllarca cefa çektikten sonra ard arda sürdüğünüz sefa, rakiplerinizin size attığı taş ve sizin başarısızlığın için her hafta başka takımı tutması muhteşem bir duygu. Uzaylıları dünyaya döndüren, dünyadakilerin başını döndüren, ‘’LA GRANDE INTER 2010’’ u vizyona sokanlara, İnter aşkını sınırlar ötesine taşıyan Giorgio Muggiani, Giuseppe Meazza, Sarti, Burginch, Jair, Corso, Baresi, Suarez gibi efsanelere eşlik eden Curva Nord’a defalarca teşekkür etmek gerekiyor. Unutmadan İnter, Milano’da oynuyorsa o stadın adı San Siro değil Giuseppe Meazza’dır.


FUTBOL ASLA SADECE FUTBOL DEĞİLDİR! ASLI SiNEM ARSLAN

Şampiyonlar ligi maçları, öncesiyle ve sonrasıyla diğer tüm maçlara göre şüphesiz bir futbolseveri en çok heyecanlandıran maçlardır. Sponsor reklamlarından basın toplantılarına, farkını hissedersiniz. Hele bir de o müziği kulağa geldi mi, aradığınız her şey hazırdır artık, değil mi?

Nou Camp’da Inter’le Barcelona arasında oynanacak yarı final rövanş mücadelesi öncesi, tam olarak bu duygularla televizyonun karşısına geçmiştim. İçten içe Inter’in defansta ilk maçtaki halinden daha temkinli olacağını tahmin ediyor, aldığım totem yapmama kararına saygı gösterebilmek için teknik bir sürü ıvırzıvır düşünüyordum. Bu önemli gecede bana eşlik edecek olan birkaç arkadaşım da koyu bir “Mourinho mu, Guardiola mı?” sohbetine girişmişti.

Hal böyle olunca geçirdiğimiz ilk on dakika, sessizdi. Ardından yavaş yavaş tahminler, daha önceki karşılaşmalarla ilgili sorular gelmeye başlamıştı, ama gecemizin yönünü değiştirecek soruyu, Puyol’un yokluğu belirledi.

kulüpte kaleci olabileceğini konuşmaya koyulmuşken, hiç-şüphesiz sahadaki en favori adamımızın gol atmasıyla (bkz. Gerard Piqué) durum trajikomik bir hal aldı. Bir süre ortamda futbolun F’si kalmamıştı ki kendimize geldik, Tek yürek Barça’lıydık artık. Taktik veren vardı, Rıdvan-kokan laflar da olsa “Kanatlardan gelsenize” duydum ben bir tane, “Hepsi ortaya yığılıyormuş(!). Bojan’ın ağlarla buluşmasına rağmen gol değeri kazanmayan vuruşu ise, açık-ara hepimizi en çok heyecanlandırandı.

O geceki üç arkadaşım, gerçekten en yakınlarıydı. Telefonumda kayıtlı futbolcu fotoğraflarının müdavimleri, okula gelirken alamadığım spor gazetelerini benim için getirebilenler ve hiç-umurlarında dahi olmasa günde üçbeş dakika benden birkaç gelişme dinleyenler onlar. Tabi hafızalarını olaya adapte etmekte büyük zorluk çekerim hep. Andrey Arshavin bir futbolseverin zihninde Zenit’i, Arsenal’i canlandıracakken, ben ona “Ördek suratlı olan hani” derim, yetmedi şampiyonlar ligi kartlarıma başvururuz. Gene buradan hareketle Puyol, dağınık ve kıvırcık saçlarıyla “yanlış perma”dır. Aniden yokluğunun fark edilmesi ve nerede olduğunun sorulmasıyla ortam, birden yumuşamış ve sahadaki yirmi iki adamı temel alan, gerek eleştiren gerek ise hayranlık duyulan bir bakış açısıyla maç izlerken yapılacak olağan futbol yorumları, “bebek” yorumlarına dönmüştü.

Açıkçası yanımda patlamış mısır yemelerinin yegâne sebebi buydu. Guardiola “hastası” ikili, çılgınca Barcelona savunuyorken, Mourinho’cunun tek derdi Real Madrid’i yenmiş olduğunu duyduğu Barcelona’nın kaybetmesiydi. Evet, onlar benim kız arkadaşlarımdı ve aslında maçı izlemeye de gelmemişlerdi.

Kısa sürede gol olmayışının hayal kırıklığı geçtikten sonra google görsellerde Bojan aranmaya başlanmış, eski sakinliğimize geri dönmeyi başarmıştık. Zaten akabinde maç sona erdi ve Mourinho zaferinin tadını çıkartmaya başladı, fıskiyeler açılana kadar. Bir erkeğin futboldan büyük ihtimalle hiçbir zaman alamayacağı hazzı almıştık, farklı bir şeydi... O gece Barça finali kaçırdığında, kaba tabiriyle acısı, arkadaşlarımı uğurladıktan sonra çıkmaya başladı. Tabii onları uğurlarken hissettiğim bir başka şey, muhtemelen bu maçın izlediğimiz son maç olmayacağıydı. Bu kadarı biraz fazla kaçmıştı aslında ve buna her zaman katlanıp katlanamayacağım hala merak konum ama zor durumda kalmasınlar diye yıllar önce ofsaytı itinayla öğrettiğim arkadaşlarımla dörtbeş yıl sonra bir maç bitirmiş olmanın kendimi Yoda falan zannetmeme sebep olduğunu da saklamayacağım.

Messi’nin kambur duruşu ve büyük burnuyla neler kaybettiğini, Sneijder’in tek ihtiyacının biraz daha boy olduğunu, erkek çocuk dünyaya getirip Julio Cesar adını versek, direk bir

Bu şampiyonlar ligi maçı da bambaşka bir deneyim olmuştu ve sanırım sonunda futboldan zevk almak için mevcut onlarca yoldan birini daha görmüş bulunmuştum.


UNUTULMAZ “10” FİNAL HAFTASI HASAN BABUR

Son dakikaya lider girip koruyamayanların, kilometrelerce öteden gelecek bir gol haberini bekleyip umduğunu bulanların listesine hoş geldiniz. İşte La Bombonera’dan Atatürk Stadı’na kadar uzanan, tarihe tanıklık etmiş unutulmaz 10 final haftası…

10) 1985-86 Bundesliga. Son dört haftaya lider giren Werder Bremen üst üste üç maçta puan kaybedip Stuttgart deplasmanına gider. Takipçisi Bayern Münih ise Mönchengladbach’ı ağırlar. Bir önceki hafta, Bayern’e karşı son dakikada penaltı atışından yararlanamayan Micheal Kutzop, formsuzluğunu bu maçta da sürdürür ve 2-1 mağlup olur Werder. Bayern ise rakibine 6 gol atarak galip gelir. Koca sezon, bir dakika dahi liderlik koltuğuna oturamayan Bayern, averaj üstünlüğüyle şampiyonluk kupasını kaldırır. 9) 2006-07 Apertura. Bitime 2 hafta kala, Estudiantes’in 4 puan önündeki Boca Juniors deplasmanda Belgrano’ya 1-0 mağlup oluyor. Aynı hafta Estudiantes de fırsatı değerlendiremeyip Argentina Juniors deplasmanından 2-2’lik beraberlikle dönüyor. Son hafta, La Bombonera’da alınacak bir beraberlik Boca’yı şampiyon yapacak. Palermo’nun golüyle öne geçtikleri maçı 2-1 kaybederken; takipçilerinin son beş dakikada attığı gollerle aldığı 2-0’lık galibiyet puanları eşitliyor. Averaj kuralının olmadığı Arjantin Ligi’nde iki takım şampiyonluk için play off maçına çıkıyor. 3. dakikada -yinePalermo’nun golüyle öne geçen Boca, Sosa ve Pavone’ın gollerine cevap veremeyip 10 yıldır yenilmediği rakibine tarihindeki ilk şampiyonluğu hediye ediyor. Ricardo La Volpe, maçtan sonra tehditlerden korkup Buenos Aires’e dönemiyor.

8) 1991-92 Bundesliga. Aynı puanlı Eintracht Frankfurt, Stuttgart ve Borussia Dortmund, son haftaya sırasıyla +36, +29 ve +18 averajla girerler. Frankfurt, düşme potasında bulunan ve mutlak galibiyete ihtiyaç duyan Hansa Rostock’a konuk olur. Stuttgart, “bitse de gitsek” edasındaki Bayer Leverkusen’le deplasmanda karşılaşırken Dortmund da yine can derdindeki Duisburg’a yolculuk eder. 81. dakikalar oynandığında Chapuisat’ın golüyle önde olan Dortmund’un taraftarları, şampiyonluk şarkılarına başlar. Bir dakika sonra Stuttgart, Buchwald’ın golüyle öne geçtiğinde şarkılar nota değiştirir. Haftaya lider giren Frankfurt, maçı altı pasta oynamasına rağmen golü bulamaz ve uzatmalarda kontra ataktan yediği bir golle ligi 3. sırada bitirir. Dortmund’a komşu Duisburg’da her iki taraf da ağlarken; Stuttgart şampiyonluk kupasına, 39 yaşındaki Daum’un yönetiminde uzanır.

6) 1999-00 Bundesliga. Yine Almanya, yine Daum. Üç senedir ligi Bayern Münih’in bir sıra altında bitiren Bayer Leverkusen. Oynadığı maçların yarısında 4 ve üzeri gol atan Daum’un takımı, Unterhaching deplasmanına üç puan önde gidiyor. Nisan’da yükselttiği formuyla rakibini yakalayan son şampiyon Bayern Münih. Bir sezon önce Nou Camp’ta avuçlarının içindeki Şampiyonlar Ligi kupasını kaybeden Hitzfeld’in takımı, evinde Werder Bremen’i ağırlıyor. Dönemin gazetelerinde sürekli Galatasaray’a getirilen Jancker’in iki golüne, bir de Sergio ekliyor; 16’da, Bayern 3-0 öne geçiyor. Dakikalar yirmiyi gösterdiğinde Unterhaching kırk metreden bir serbest atış kullanıyor. Adam Matysek topa sahip olacakken Ballack müdahale ediyor. Matysek ne olup bittiğini anlamaya çalışırken Ballack, ağlara giden topta koca bir sezonu görüyor.

7) 2006-07 Eredivisie. 27. haftada, 7 puan farkla zirvedeyken; sonraki altı haftada sadece bir galibiyet alarak son haftaya 3. sırada giren PSV... Beş hafta önce PSV’yi 5-1 yenen, ligin en golcü takımı Ajax.... 26 yıldır şampiyon olamayan, lider AZ Alkmaar... Aynı puandaki bu üç takım sırasıyla; +46, +47 ve +53 averajla girerler son haftaya. AZ, ligde kalmak için play off oynaması haftalar önce kesinleşen Excelsior’a konuk olur. PSV, iddiası olmayan Vitesse’yle Eindhoven’da karşılaşacakken; Ajax ise yine iddiasız Willem’le oynamak için Tilburg’a gider. Alkmaar kalecisi Waterman’ın penaltıya sebep olup bir de kırmızı kart gördüğü dakikada, Ajax’ın da gol haberi gelir. Penaltı golle sonuçlanınca da çıldırır Ajax taraftarı. Devreler bittiğinde şampiyon Ajax iken AZ ise üçüncüdür. İkinci yarıda vakit azaldıkça heyecan artar. Dakikalar altmışı gösterirken AZ ile Excelsior berabere, Ajax ve PSV de tek farkla galiptir. Kıyamet bu dakikadan sonra kopar. Yedi gol atılır son yarım saatte! 61’de geriye düşüp, 70’de beraberliği yakalayan AZ, rakibi de on kişi kalmasına rağmen, 90+2’de gelen golle 3-2 mağlup olur. 67’de Huntelaar’ın golüyle farkı ikiye çıkartan Ajax, Eindhoven’dan arka arkaya gelen gol haberleriyle yıkılır. 2-0 kazanmasına rağmen, PSV’nin 5 gollü galibiyetiyle, bugüne kadar devam eden altı yıllık hasreti dindiremezler.

Devre biterken gelen Werder golü, başkentte sadece skoru belirliyor. İkinci yarıda tüm Almanya, tarihinde ilk kez Bundesliga’ya çıkan Unterhaching kentindeki maçı izliyor. Takımının uyurgezer futbolu karşısında çaresiz kalan Daum, altı yıl sonrası için idman yapıyor. 70’de Markus Oberleitner’in golü, Leverkusen’in tarihindeki ilk şampiyonluğu kazanma hayallerini bitiriyor. 5) 2001-02 Serie A. Son şampiyonluğunu Maradona’lı Napoli’nin önünde, 13 yıl önce alan Inter, 69 puanla lider. Rakip Lazio. Ligin en çok gol atıp, en az gol yiyen takımı Juventus, 68 puanla ikinci. Rakip Udinese. Son şampiyon Roma, 67 puanla üçüncü. Rakip Torino. Üç şampiyon adayı da deplasmanda. Henüz 11. dakikada, Trezeguet ve Del Piero ile iki gol buluyor Juventus. Bir dakika sonra, Vieri’nin golü, Inter taraftarını gözyaşlarına boğuyor. Dile kolay, 13 sene! Lazio, bugünlerdeki gibi değil; işin içinde Roma olsa dahi direniyor. Poborsky’nin golüne Di Biagio cevap veriyor. Devrenin sonunda, Poborsky bir


tane daha atıp, Ümit Aktan’ı Roma’ya bağlatıyor. İkinci devre tüm dikkatler başkentte. 53’te Simeone, Lazio’yu; 68’de de Cassano, Roma’yı öne geçiriyor. İki sezondur, Şampiyonlar Ligi’ni finalde kaybeden Hector Cuper; Inzaghi’nin 71’de gelen golünden sonra Emre Belözoğlu kozunu da kullanıyor ama nafile. O sezon kalesinde ilk kez 4 gol görüp, ligi de üçüncü sırada tamamlıyor Inter.

4) 1993-94 La Liga. Romario’nun henüz bin gol attığını iddia etmediği, galibiyete iki puan verilen yıllar. Takvimler Mayıs 14’ü gösteriyor. İlk şampiyonluğuna doğru giden 55 puanlı Deportivo, Valencia ile; üst üste dördüncü kez zafer peşindeki, 54 puanlı Cruyff’un Barcelona’sı da Sevilla ile oynuyor. La Coruña’daki 34 bin taraftar, Sevilla’nın gol haberi ile kendinden geçiyor. Bir kaç dakika sonra Laudrup’un soldan ortasını Stoichkov, muhteşem bir voleyle ağlara yolluyor. Deportivo, kusursuz oynayan Valencia savunmasını açamayınca, Katalunya’daki maça dikkat kesiliyor. Dört sene sonra, Dünya Kupası’nı gol kralı olarak tamamlayacağından bihaber Suker’in golü; El Turco tribünlerini, bir kez daha mutluluğa boğuyor. İkinci devre, önce Stoichkov ardından Romario, Laudrup ve bir kez daha Stoichkov’un golleriyle Barcelona, skoru 5-2’ye getiriyor. O sezon tam 91 gol atan Barcelona, 56 golde kalan rakibi karşısında bariz bir averaj üstünlüğüne sahip. Uzaklardan gelecek bir son düdük haberini bekleyen tribünler, Deportivo’nun kazandığı penaltıyla yıkılıyor. Topun başına Djukic geçiyor. Kaptan, çok kötü bir vuruşla topu kaleciye nişanladığında Nou Camp mutluluktan, Riazor hüzünden yıkılıyor. Maç sonu santra noktasında ağlayan çocuk, ilk şampiyonluğu görmek için 6 sene daha bekliyor.

3) 2002-03 İskoçya Premier Ligi. Son haftaya aynı puan ve averajla giren Celtic ile Rangers. 1985’den beri şampiyonluğa

ambargo koyan bu ikiliden mavi olanı Dunfermline’la evinde, yeşil olanı ise Kilmarnock’la deplasmanda oynuyor. O ana dek 189 gol atan bu ikiliye, sezonun son haftasında da direnç göster(e)miyor elbet rakipleri. Üçüncü dakikada Glasgow’da başlıyor yağmur. Rangers devreyi 3-1’le kapatırken, Celtic ise 2-0 önde. İkinci devre, her iki takım da iki gol daha buluyor. Son dakikalara girildiğinde ikili averajla önde olan Celtic, arka arkaya üçüncü şampiyonluğuna koşuyor. Uzatmalarda, Bilica’yı kıskandıracak bir hareketle penaltıya sebep oluyor Dunfermline’ın stoperi. Topun başına geçen Arteta, Djukic’in yaptığını yapmıyor. Rakibiyle oynamadan onlara derbi tarihinin en ağır mağlubiyetini tattırıyor Rangers.

2) 2005-06 Türkiye Süper Ligi. Bir kez daha 14 Mayıs’ı gösteriyor takvimler. İlki başarıp, üst üste üçüncü lig zaferine ulaşmak isteyen Fenerbahçe. Daum’un takımı, can derdindeki Denizlispor’la, Atatürk Stadı’nda karşılaşacak. Bir hafta önce Dolmabahçe’de bitmek üzere olan sezonu son dakika gol��yle uzatan Galatasaray. Puan rekorunu kırma peşindeki Gerets’in takımı, Kayserispor’u ağırlayacak. Ligdeki iki maçı da kazanan Fenerbahçe, ikili averajla önde. İlk devrede İliç’in golünden fazlası yok. İkinci devre günün anlam ve önemine binaen, Sabri de konuşuyor: Birbirinden güzel iki gol ve skor 3-0. Ege’de gol gelmedikçe kutlamalara hazırlanmış.

1) 1988-89 İngiltere Premier Ligi. 76 puan ve +39 averajlı Liverpool; 18 senedir şampiyonluk göremeyen, 73 puan ve +35 averajlı Arsenal’i ağırlıyor. Şampiyonluk için iki farklı galibiyete ihtiyacı olan Arsenal’in karşısında kocaman bir duvar var: Dört senedir Anfield’da, Liverpool’a 2 fark atabilen bir takım yok. 24 maçtır yenilgi yüzü görmeyen ‘Kırmızılar’, 41 bin taraftarının önüne şampiyonluktan emin bir halde çıkıyor. Ian Rush’ın sakatlanıp çıktığı ilk devrede dikkate değer başka bir ayrıntı yok. İkinci devrenin hemen başında, Niall Quinn’i tahtından eden Alan Smith’in golüyle öne geçiyor Arsenal. Sonrasını Türkçe’ye Bağış Erten’in çevirdiği, koyu Arsenalli Nick Hornby’nin ‘Fever Pitch’ adlı kitabından aktarmak en doğrusu: Kevin Richardson’ın tedavisi için oyun durduğunda, maçın yorumcusu David Pleat “bu kadar süre ligi lider götürdükten sonra Arsenal şampiyonluğu kaybedecekse, kaybedişlerinin son güne kalmasında şiirsel bir adalet var” diye yorumda bulunurken, Liverpool taraftarı şampiyonluklarını kutlamaya başlamıştı.(…) Richardson, artık maçın 92. dakikası bitmişken nihayet ayağa kalktı (...) ardından Lukic topu Dixon’a yuvarladı, Dixon Smith’e verdi ve Smith hızla döndü… Ve birdenbire, sezonun en son maçının en son dakikasında Thomas, Arsenal’e şampiyonluk getirecek golü atma şansını yakalayıp kaleci ile karşı karşıya kaldı.”

Fenerbahçe tarafında gerilim artıyor. Serkan Balcı’nın oyundan çıkarken Atatürk Stadı’na düşen gözyaşları Mecidiyeköy’e kadar geliyor. İstanbul’da son dakikalar oynanırken konfetiler yüzünden geç başlayan diğer maçtaki Mustafa Keçeli’nin golü, Ali Sami Yen tribünlerini, hiç olmadıkları kadar mesut ediyor. 16 dakika duraklama oynatılan maçta Tuncay’ın golü Fenerbahçe’ye yetmiyor. Appiah’ın direkte patlayan şutundan bir kaç dakika sonra biten maçla birlikte Türkiye’de ilk kez son haftaya lider giren bir takım, ligi ikinci sırada bitiriyor.

10 yıl sonra ezeli rakiplerinin en güzel günü olacak 26 Mayıs, o gün Liverpool için tarihte kopkoyu bir sayfa olarak kalıyor.


MOR ÇİZGİ TURGUT UÇ

olumsuz etkiledi. Tiger Woods ve John Higgins’den öğrendiğimiz bir şey varsa o da, skandalla taçlandırılmamış 1 numaralığın, bir numarasının olmadığıdır…

Para, Şike, İşte Higgins İşte

Say No to “Sexual” Racism

Sporun amatör ruhla beslenen bir etkinlik olduğu düşüncesi ile bahis bataklığının sporun tam göbeğinde yer alması ne kadar da ironik bir ilişki. Öyle ki bir spor dalında dünyanın en iyisi olmanız dahi bahsin damarlarınıza zehrini akıtmasına engel olamıyor. Snooker’ın 1 numarası ve son dünya şampiyonu John Higgins’in, para karşılığı World Series’in 4 farklı maçında kasıtlı olarak frame (raund) kaybetmesi hakkında yaptığı anlaşmanın gizli kamera görüntüleri News of the World tarafından yayınlandı.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de gerçekleşen pazarlıklarda İskoç bilardocu John Higgins ve menajerliği ile birlikte WPBSA (World Proffesional Billiards and Snooker Association) yöneticiliğini de yapan Pat Mooney (soyadı ele veriyor adamı), 300.000 Euro karşılığı World Series’in 4 farklı maçında frame kaybetme konusunda kimliğini gizleyen gazetecilerle anlaşıyor. Pazarlığın yer aldığı videoda şikeyi gerçekleştirmek isteyen kişilerin tedirginliklerini “Korkma abi hallederiz, ayıpsın” soğukkanlılığı ile cevaplayan Higgins, videonun sonunda hep beraber kadeh tokuşturmayı da ihmal etmiyor. Snooker tarihinin en büyük skandallarından biri olan bu şike olayı hakkında açıklamalar da peşi sıra gelmeye başladı. İlk olarak WPBSA Başkanı Barry Hearn, John Higgins’in Snooker’dan ihraç edildiğini ve Pat Mooney’nin de WPBSA yöneticiliğinden istifasının kabul edildiğini açıkladı. “Eğer Snooker’da bir hastalık varsa, onu temizlemediğimiz takdirde bu Snooker’ın ölüm ilanı demektir” şeklinde konunun ciddiyetini gözler önüne seren Hearn, soruşturmanın en kısa sürede tamamlanacağını da sözlerine ekledi. Mooney ve Higgins tarafı ise pişkinliklerini koruyor. İkili, ağız birliği etmişçesine bu pazarlığın “can güvenliği” korkusu altında yapıldığını açıkladılar ve tek düşüncelerinin adamların suyuna gidip bir an önce ülkeyi terk etmek olduğunu söylediler. Videodan görebildiğimiz kadarıyla Higgins, can güvenliği korkusunu 300.000 Euro’yu nasıl saklayabileceğinin planlarını yaptığı sırada yaşıyor olsa gerek. Snooker’ın en önemli olayı olan Dünya Şampiyonası Finalinin yapıldığı sırada gündeme düşen bu skandal, elbette ki bu spora daha doğrusu genel spor organizasyonlarına olan bakış açısını

Futbolun onlarca güzelliğinin yanında, vücudunda kol gezen pek çok virüsten sadece biri de ırkçılık. Günümüzde ırkçılıkla mücadele adı altında pek çok çalışma yapılmakta ve birkaç sene öncesine göre ilerleme kaydedildiği de aşikâr. Ancak ırkçılık denince aklımıza gelmesi gereken şey sadece “siyah – beyaz” ayrımı mı? Din, dil, ırk gibi pek çok kriterin ayrımcılığını fütursuzca yapan sağlıksız beyinlerin cinsiyet ayrımcılığını da severek yaptıklarını biliyoruz. Homofobik düşüncenin sporun içinden çekip aldığı Justin Fashanu’nun ölümünün 12. yıl dönümünde maalesef hala hiçbir şey değişmiş durumda değil. Justin Fashanu, 1 Milyon Sterlin’in üzerinde transfer ücreti ödenen ilk siyahi oyuncuydu. 1981 yılında Norwich City’den Nottingham Forest’a teknik direktör Brain Clough’ın isteği doğrultusunda transfer edilen Fashanu, futbol tarihine sadece ödenen transfer ücreti ile geçmedi. Justin’in antrenmanlar sonrası eğlenmek için gay barlarına gittiğini öğrenen Clough, önce onu antrenmanlara almadı daha sonra da takımdan gönderdi. Bu süre zarfında Nottingham’ın rakip taraftarları akıllarına gelen büyük(!) zeka ürünü malzemelerle homofobik sataşmalarda bulunuyorlardı. Yaşadığı sıkıntılara sakatlığı da eklenince Fashanu’nun futbol kariyeri başarısız geçen yıllar sonucunda noktalanmak zorunda kaldı. Asıl büyük kıyamet ise 1990 yılında Fashanu’nun gay olduğunu birincil ağızdan açıklaması sonucu koptu. Medyanın da gazıyla harlanan bu alev sonucu çareyi İngiltere’yi terk edip Amerika’da altyapı sorumlusu olmakta buldu. Oyuncularından 17 yaşındaki bir Kolombiyalı, Justin’in ona tacizde bulunduğunu iddia etmesi sonucu soruşturma altına alındı ve o da İngiltere’ye kaçarak 2 Mayıs 1998’de hayatına son verdi. Hakkındaki suçlamalar düşürüldüğü sırada Fashanu intihar notuna şunları yazmakla meşguldü; “Fark ettim ki ben zaten çoktan suçlu ilan edilmişim. Artık arkadaşlarıma ve aileme daha fazla utanç yaşatmak istemiyorum. Sonunda huzuru bulacağım”.

açıklayabilmiş ilk ve tek futbolcu. Mart 2009’da kurulan Justin Fashanu All Stars takımı, homofobik düşüncenin yanlışlığını göstermek ve gay futbolcuların daha rahat bir şekilde hayatlarını yaşayabilmelerini sağlamak adına çeşitli organizasyonlarda bulunuyorlar. The Justin Campain’den Jason Hall, organizasyonlarının sahadaki gay oyuncular hakkındaki düşünceleri değiştireceğini umut ediyor. Rakip takım oyuncu ve taraftarlarını, yönetimini ve hatta hakemi hala “.bne” diyerek aşağılayan futbol seyircisi, Fashanu’nun hikayesinden ve bu organizasyonlardan ne kadar ders çıkarmış bir topluluktur orası tartışmaya açık elbette…

Fısır da Fısır…

.Utah Jazz’ın oyun kurucusu Deron Williams, NBA’de bulunan en iyi oyun kurucu olduğunu iddia etti. “Bence ben NBA’deki en iyi oyun kurucuyum. Bir sebebi yok, sadece en iyisinin ben olduğumu düşünüyorum” diyen Williams, ikincinin ise Chris Paul olduğunu belirtti. Ne kadar da alçak gönüllüsünüz Sayın Williams…

.Andrey Arshavin, bu yaz Arsenal’den

ayrılıp Barcelona’ya gideceğini açıkladı. Barcelona’nın dünyanın en iyi takımı olduğunu söyleyen Arshavin, Gael Clichy’nin de onunla beraber transfer olacağına inandığını sözlerine ekledi. Fabregas’ı da alın iyice mahalle takımına dönsün Arsenal…

.Rafa Benitez ile Liverpool’un yolları -

sonunda- ayrılıyor. Valencia’dan mevcut şartlar değiştiği için ayrıldığını belirten Benitez, şimdi de Liverpool’da benzer bir değişimin yaşandığını açıkladı. Yerine düşünülen isim ise bu sene Ajax’a 106 gol attırmayı başaran Martin Jol. Kop’dan “Martin Jol, Jol, Jol” sloganı ile desibel rekoru bekliyoruz…

.Barcelona’nın Villareal’i 4-1 yendiği maçta sakatlanan Xavi, Dünya Kupasını kaçırabilir. Sakatlığın ciddi olduğunu ve oyuncusunun Dünya Kupasına gidemeyeceğini belirten Guardiola’nın aksine Xavi, Barca’nın son 3 maçında oynamak istediğini, gerekirse şampiyonayı riske edeceğini açıkladı. Kewell da Dünya Kupasını sabırsızlıkla bekleyenler arasında, hani öylesine belirteyim dedim…

.Lazio’lu taraftarlar, Inter maçında

Justin Fashanu, ölümünün üzerinden geçen 12 yılsonunda hala gay olduğunu

takımlarının yediği her golden sonra çılgınlar gibi sevindi. Baş düşmanları Roma’nın şampiyonluk mücadelesine taş koyabilmek adına takımlarının yenilmesinden keyif alan Lazio’lular, taraftarlık sıfatının tartışılması gerektiğinin en güzel örneğini sergilediler.


GENÇLER, SON ŞAMPİYONA KARŞI GÜRCAN GÜNDÜZ

Los Angelas Lakers: 4 Oklahoma Thunders: 2 Şöyle bir takım düşünün. Kadrosundaki en tecrübeli iki isim Kevin Ollie ve Ethan Thomas koç kararı ile kadroya alınmamış. Geriye kalan oyuncuların Nba’de geçirdikleri yılların toplamı Derek Fisher’ın Nba kariyeri ile neredeyse aynı. Aslında bütün serinin özeti buydu.

Oklahoma Nba tarihinin en genç kadrolarından birine sahipti. O kadar gençti ki kadrosu, takımın lideri, yıldızı, en skorer oyuncusu, kısaca takımın her şeyi henüz 2. senesini yaşayan Kevin Durant’tı. Hatta Durant sayı krallığına ulaşırken “tarihin en genç sayı kralı” oldu. Karşılarında ise playoff oynama konusunda rekor kırabilecek bir kadro vardı. Vitesi nerede, ne zaman yükseltmeleri gerektiğini çok iyi bilen, yaşlı aslanlardan kurulu bir Lakers vardı. Kaderin cilvesi olsa gerek… Takımların yaş – tecrübe orantısı gibi, koçlarında yaş ve tecrübeleri birbirinden çok farklıydı. Bir tarafta

2010 senesinin en iyi koçu olmuş, koçluk kariyerinde henüz 1,5 yılını yeni dolduran Scott Brooks. Karşısında Nba tarihi boyunca en çok maç kazanmış, en çok kupa kaldırmış koç Phil Jackson. Seride ilk iki maç Lakers’ın üstünlüğü vardı. Thunder sezon içerisindeki maçlarda olduğu gibi Westbrook üzerinden sayı buluyordu. Kobe kırık parmağının artık düzeldiğini 2. maçta 39 sayı atarak gösterdi. Durant ise berbat bir yüzde ile şut kullandığı ilk maç sonrası, ikinci maçta attığı 32 sayı ile Kobe’ye cevap verdi. Seride Lakers 2-0 öne geçmişti. Oklahoma’da yapılacak ilk maç heyecanla bekleniyordu. Fakat Durant boş smaçlar kaçırıyor, zorlama şutlar kullanıyordu. Buna rağmen çalan faul düdükleri ile 29 sayı buldu. Westbrook’un 27 sayısına, Harden’dan 18 sayılık bir katkı gelince Lakers’ı evlerindeki ilk maçta yenmeyi başardılar. Kobe ise 29 şut kullandığı maçta sadece 24 sayı attı. Dördüncü maçta ise çok az gördüğümüz bir şey oldu. Lakers kadrosundaki 12 oyuncunun 11’inden sayı bulmayı başardı. Fakat Thunder Durant, Westbrook, Harden ve Green’ın 15 sayı üzerine çıkması ve Maynor’ın 12 sayılık katkısıyla galip gelmeyi başardı. Takımın veteranları Ollie ve Thomas ise ilk defa forma giyme şansı buldular. Serinin kırılma noktası ise beşinci maçtı. Lakers topu fiziksel olarak en büyük üstünlüğü kurduğu boyalı alana indirince Gasol – Bynum ikilisinden 46 sayı buldu. Thunder bütün kadrosundan sayı bulsa bile Gasol – Bynum ikilisine cevap bulamadı. Bunun üstüne Kobe – Artest – Farmar üçlüsü 14 sayı bulunca 4. çeyrekte Lakers yıldızlarını dinlendirme şansı buldu. Hiçbir yıldızı 4. çeyrekte oynamadı. Beşinci maçta en önemli fark boyalı alana top indirmesi değildi Lakers’ın. Kobe Westbrook’u savunmada tutarak, kolay sayı atmasına izin vermedi. Maç sonrası

bu konu ile ilgili bir soru geldiğinde Kobe “Eğer bu turda eleneceksek, bu sorun hakkında bir şey yapmadığımı düşünerek bütün yazı geçiremezdim” dedi. Son maçın başlamasına 1-2 saat kala Kobe’nin kırık parmağı için bir kontrol yapıldı. Doktorlar parmağının tamamen düzeldiğini söylediler. İlk çeyrekte Thunder üstünlük kursa da, ilk yarı biterken soyunma odasına Lakers önde girdi. Üçüncü çeyrek ise Kobe Bryant doktorları haklı çıkardı. Çok zor şutları, yapılması kolay şeylermiş gibi göstermeye devam etti. Dördüncü çeyrekte ise Thunder geri döndü, hatta son 15 saniyeye önde girmeyi başardı. Son hücumu kullanması için top Kobe’nin ellerine teslim edildi. Altı saniye kala Kobe içeri hareketlendi ve şutunu kullandı. Top çemberden içeri girmedi fakat Gasol hücum ribaundunu alarak sayıyı buldu. Bütün herkesin gözü saniyelere çevrildi. 0.06 saniye kalmıştı. Scott Brooks’un suratı ekşidi. Phil Jackson ise gülüyordu. Son topta Oklahoma sayıyı bulamayınca Lakers seriden 4-2 galip ayrıldı. Kevin Durant ilk kez playoff oynayacağı için bütün gözler ona çevrilmişti. İkinci maç hariç henüz süper star olacak seviyede olmadığını gösterdi. Baskı altında çıktığı ilk maçlarından kötü bir performans ile ayrıldı. Kobe ise düzeldiğini kanıtladı. Utah serisine başlarken Energy Solutions Arena’ya güzel bir mesaj gönderdi.


BİR KEZ DAHA SPURS

Lebron’vari bir performans gösteren Ginobili, beşinci maçta 7 sayıda kalması dışında yıldız oyuncunun nasıl olması gerektiği konusunda adeta ders verdi. 3. maçta Najera’nın insanlık dışı darbesiyle burnu kırılan Manu, burnu kırıldıktan sonra 11 sayı kaydetmeyi başardı ve seri boyunca hiç maç kaçırmadı.

ERAY KAŞ

San Antonio: 4 Dallas Mavericks: 2 Serinin ilk maçını Dallas Mavericks ev sahibi avantajını da kullanarak 100-94 kazanmayı başardı. Ancak Mavericks’te ilk maçtaki sorunlar, bütün seri için adeta bir ayna görevi gördü. Dallas’ta ilk maç öncesi en çok merak edilen konu Jason Terry, Shawn Marion, Erick Dampier gibi normal sezonda yıldız olup, kritik anlarda sorumluluk almayan ya da alamayan oyuncuların nasıl performans gösterecekleriydi. Dallas taraftarları, bu kaygılarında pek de yanılmadılar. Normal sezonda toplam 34 sayı ortalamayla oynayan 3 oyuncu ilk maçta 19 sayıda kaldılar.

NBA Play-off’ları için ilk tur eşleşmeleri belli olduğunda açık ara en çekişmeli, en sert, en keyifli olacağı tahmin edilen seri, pek çok kişiye göre San Antonio Spurs-Dallas Mavericks’ti. İki ekip 2001, 2003, 2006 ve en son 2009’da eşleşmiş, bu serilerin ilk ikisini Spurs, son ikisini Mavericks kazanmayı bilmişti.

Ancak bu 19 sayı ortalamayı bütün seri boyunca sürdürmeyi başarsalar şu an Batı yarı finalinde Phoenix Suns’ın rakibi olmaları muhtemeldi. Özellikle 6. Maçta toplam 8 sayıda kalmaları oldukça manidardı. Seri boyunca bir tek ikinci maç hariç, istikrarlı oyuncuları her zamanki gibi Dirk Nowitzki ve Caron Butler oldu.

Özellikle 2006’daki seri, her maçın son topa kalmasıyla birlikte gelmiş geçmiş en iyi play-off serisi olarak hatırlanıyordu. Ayrıca San Antonio ve Dallas şehirleri, Texas eyaletine bağlı. Bir derbi durumu da söz konusu olunca iki ekip için de zorlu bir ilk tur serisi için her şey hazırdı.

Tim Duncan, her ne kadar eskiden olduğu gibi ayakları hızlı olmasa da Mavericks uzunlarına oldukça sorun yaşattı. Tabii ki San Antonio adına seride kilit nokta, George Hill’di. Serinin 4. ve 6. maçlarında attığı toplam 50 sayıyla Dallas’ın işini oldukça zorlaştırdı. Dallas Mavericks, harcanan büyük paralara rağmen son 4 sezonda üçüncü kez ilk turda elendi. Dirk Nowitzki de opsiyonu sayesinde sezon sonunda Dallas’tan ayrılabilir. Mavericks’in sahibi Marc Cuban’ın başı bu yaz çok ağrıyacak gibi görünüyor.

Tabi ki serinin kader maçı olan son maçta Fransa’nın yeni Tony Parker’ı Baeubois’in taşın altına elini sokması, en önemli maçta 2 sayıda kalan Jason Terry’e önemli bir mesajdı. Bütün sene boyunca bir türlü doğru rotasyonu bulamayan, ilk beşini oturtamayan San Antonio Spurs ise sezon sonuna doğru Tony Parker’ı benche alarak son değişikliği yapmıştı. Bu hamle playoff’un ilk turunda, ezeli rakiplerine karşı oldukça başarılı oldu. Normal sezonun sonlarına doğru

San Antonio ise bildiğimiz klasik sert savunmalarına yeniden kavuşmuş durumda. O savunma, onlara 8 yılda 4 şampiyonluk getirmişti. Hayal gibi görünse de şampiyonluk pek de sürpriz olmasa gerek.


GÜNEŞ PARLAMAYA DEVAM EDİYOR

Nash(25 sayı 9 asist) dışında baş kaldıran olmayınca 2010 play-offunun ilk sürprizini Blazers gerçekleştirdi.100105.

KUTLAN GÜRCAN

Phoenix Suns: 4 Portland Trail Blazers: 2 Play-Off’a 3. sıradan giren Phoenix kağıt üstünde 6. sıradan giren Portland’a karşı favori gözüküyordu. Suns All-Star arasından sonra ligin en formda takımlarından biri olarak gözümüze çarpıyordu. Nash her zamanki gibi ligin asist kralıydı. Stoudemire kontrat istiyordu ve bir diğer temel parça Hill anti-aging olgusunda çığır açıyor 90'lardan kalma performanslar sergiliyordu.

Benchte ise geçen sene durumu trajik olan Dragic inanılmaz bir gelişme göstermiş. Greenpeace aktivisti Amundson inanılmaz bir enerji enjekte ediyordu. Play-off öncesi Suns adına tek olumsuz şey Lopez'in sakatlığıydı. Blazers da ise tamamen lanetli bir sezon geçmişti. Koç Nate McMillan dahil hemen herkes sakatlanmış, Oden ve Przybilla gibi isimler sezonu da kapatmıştı. Bunun üzerine apar topar Camby takas edilmişti. Ama muhtemelen Blazers'ı yıkan haber sezonun bitimine 3 maç kala Roy'un dizinden yaşadığı sakatlıktı. İşte bu tablo içerisinde girilirken play-off mücadelesine, herkes bir konuda hem fikirdi: Suns favoriydi. En iyimser görüş 4-1’di. Serinin ilk maçında US Airway Center sakinleri kendilerinden emindiler. Ama hesaba katmadıkları 2 isim vardı. Playoff kariyer sayı rekorunu kıran Andrea Miller(31 sayı) ve bir savunma üstadı olan Camby( 17 ribaund). Camby ribaund katkısının dışında sert savunması ve üstün pozisyon bilgisiyle Amare'yi sindirmişti. Bu sinmişliğe

İlk maçtaki üstün performasının ardından Camby yeni kontratı kaparak çıkıyordu ikinci maça. Fakat ilk maçın aksine roller değişmişti. Yaşlanmak nedir bilmeyen 11'de 10 saha isabetiyle 20 sayı bulan Hill, 28 sayı ile maçın en skoreri olan Richardson ve tabii ki ligin asist kralı Nash(16 asist) önderliğinde Suns Blazers'ı eziyordu 2. maçta. İlk maçın yıldızı Miller(12 sayı)'ın kendi standartlarına dönüşü ve Blazers adına tek ayakta kalabilen isimin benchten gelen Webster(16 sayı) olması mağlubiyetin diğer sebepleriydi. Bu sonucun ardından seri eşitlemiş bir şekilde Portland'a taşındı.119-90. Rose Garden semalarına baktığımızda açıkça görünen, Portland sakinlerinin kazandıkları saha avantajını geri vermek istememeleriydi. Zorluklarla boğuşmakta olan takıma birde 2. maçta sakatlanan ve takım adına büyük direnç gösteren Batum eklenmişti. Batum ilk 5 başlasa da aldığı dakikalarda verdiği performans çok sınırlı olunca işler iyice zorlaştı. Suns ise saha avantajını geri istiyordu ve bunun için ilk periyottan itibaren oyuna ağırlığını koydu. Richardson(42 sayı)'nın play-off kariyer sayı rekoru saha avantajını geri alıyordu. Blazers ise kenardan gelen Webster(14) ve Bayless(14) ile ayakta kalmaya çalışıyordu.89-108.

4.maçta oyun başlamadan önce koç Nate McMillan'nın cep telefonunda bir mesaj belirdi, "Koç sanırım oynayabilirim". Mesaj 8 gün(!) önce diz ameliyatı geçirmiş Brandon Roy'dan geliyordu. Roy "Rocky Theme" eşliğinde Rose Garden'a çıkarken yaptığı 10 sayılık katkının ötesinde takıma inanç aşılamıştı. Bu inanç adeta yokları oynayan Aldridge'a 31 sayı 11 ribaund, Miller'a 15 sayı 8 asist olarak yansımıştı. Suns bu inanç patlamasına sadece Stoudemire(26 sayı) ile cevap verince seriye denge geldi. 96-87. Seri Phoenix'e geri döndüğünde Suns'ın saha avantajını tekrar vermemek için mutlak kazanması gerekiyordu. Fakat Suns ilk beşi bunun pek farkında değildi. Bu sefer bench devreye girdi . Frye(20 sayı) ve Dudley(19 sayı)'nin performansları sayesinde Suns avantajını kaybetmedi. Gerçi Blazers'ın bunu yapacak mecali de yoktu. Roy dönmüştü ama katkısı sınırlıydı. Gecenin sonunda Suns 3-2 öndeydi.107-88. "Kazan ya da git" maçında, Blazers sezonu bitirmek istemiyor en azından bir maç daha uzatmak istedi. Suns seriyi bir an önce bitirip dinlenmek istiyordu. İki takımda bu isteklerini maç boyunca bizlere gösterdiler. Suns ilk yarıdaki etkin oyunuyla maçı lehine çevirdi. Suns'un daha ilk yarıdan rahatlamasını sağlayan adam 28 sayı atan Richardson'dı.

Jrich'e Amare(22 sayı)'de katılınca işleri iyice kolaylaştırdı. Suns'ın bu ivmesine Webster(19 sayı) benchten gelerek dur demeye çalışa da Blazers evinde kalıyordu.90-99. Serinin geneline baktığımızda Suns adına rahat geçmesi beklenen seride epey zorladı. Bu durumu rehavet ve Blazers'ın gurur mücadelesi gibi faktörlerle açıklayabiliriz. Ama asıl neden Steve Nash'in kronik bel sakatlığının yüksek bir tempo yakalamasına engel olmasıydı. Serinin adamına kim derseniz, cevap kesinlikle Richardson olur. Skorer oyunuyla seri boyu takımı ayakta tuttu. Portland cephesine son kez bakarsak, orada da hayal kırıklığı hiç kuşkusuz Rudy Fernandez'di.


CAVALIERS DOLUDİZGİN GüRCAN GüNDüZ

Cleveland Cavaliers: 4 Chicago Bulls: 1 Geçen sezon Orlando Magic

karşısında Konferans finalinde kaybeden Cavaliers’ın en büyük problemi LeBron’un yanında skor yükünü taşıyacak kimse olmamasıydı. LeBron’un ligin en değerli oyuncusu seçildiği sene herkes, finalde Cavaliers – Lakers mücadelesi bekliyordu. Fakat Magic onlara çok acı bir çelme takmıştı.

Hemen gelecek sezonun çalışmalarına başladılar. Kadro yapılandırmasında ilk ve en önemli adımı playofflardan hemen sonra attılar. Draftlardan bir gün önce hücum yönü çok zayıf olan Ben Wallace ve katkısı çok kısıtlı olan Pavlovic’i Suns’a vererek karşılığında Shaquille O’Neal’ı takas ettiler. Yaşı ilerlemiş olsa bile boyalı alanı hala domine edebilen devasa bir pivotun güçlerine güç katacağı kesindi. İkinci en önemli hamleleri ise, takas döneminin bitmesine bir gün kala, üçlü bir takasla Antawn Jamiosun’ı kadrolarına katmak oldu. Karşılığında Washington Wizards’a Zydrunas Ilgauskas’ı verdiler. Fakat 2 hafta geçmeden Shaq parmağından sakatlanınca, “Z” lakaplı oyuncuyu geri çağırdılar. Uzun rotasyonunda Shaq – Ilgauskas – Jamison – Varejao ile Nba’in en iyileri arasına girdiler. Mo Williams’ın ceza şutlarında rakiplere ağır faturalar kesmeye başlaması ve Toronto Raptors’tan gelen Anthony Parker’ın da önemli bir dış şut tehdidiyle şampiyonluğun en önemli adayı oldular. Normal sezonda 61 galibiyet alarak geçen sezon Doğu Konferansı birinciliğini kaptırdıkları Orlando’nun önünde, playofflara birinci sıradan girdiler. 2009 – 2010 normal sezonunun en önemli hikayelerinden birine sahip Chicago Bulls. Sezon başlamadan önce en önemli skorerleri Ben Gordon’u Detroit Pistons’a kaptırdılar. Derrick Rose önderliğinde sezona iyi bir başlangıç yaptılar fakat sakatlıklar başlarına çok belalar açtı. Takımın

önemli parçalarından John Salmons, Luol Deng, Joakim Noah gibi isimleri bir arada oynatmakta hep sıkıntı çektiler. Normal sezon biterken Doğu Konferansında ki son playoff bileti için Toronto ile çekiştiler. Sonuçta Bulls galip geldi ve 6 sezonda 5. kez playoff oynama şansını yakaladılar. Fakat bir sorun vardı. Son sırada playofflara kaldıkları için rakip geçen sezonki Boston Celtics’ten daha zor bir ekipti. 1-8 eşleşmesinde ligin zirvesindeki Cavaliers ile eşleştiler. Birbirleri ile playofflardaki ilk maçları, aynı zamanda 2010 playoff döneminin de açılış müsabakasıydı. Normal sezonun son 4 maçında oynamayan LeBron James, dinlenerek gelmişti. Shaq’de başparmağında ki sakatlıktan tamamen kurtulmuştu. Takım da mental olarak iyi hazırlanmıştı playofflara. Delonte West bile takıma katkı yapmak için çırpınıyordu. Çok iyi organize olmuş hücumları, savunmadaki inanılmaz gayretleri sayesinde rahat bir maç çıkardılar. Geçen sene Bulls, 2008 yılı şampiyonu Boston’u ilk turda çok zorlamış, hatta Boston’daki ilk maçı kazanmış, seriyi 7 maça götürerek rakiplerinin bir hayli yıpranmasını sağlamıştı. Herkesin kafasında o soru vardı, “Bu senede aynısı olabilir mi?”. Derrick Rose yine her zamanki gibi Bulls’un skor yükünü sırtlamıştı. Fakat James son çeyrekte “artık yeter” diyince ilk maçın skoru belli oldu. Cavs rahat bir galibiyet aldı. Serinin ikinci maçı daha zorlu bir mücadeleye sahne oldu. Rose, Deng ve Noah 20 sayının üzerine çıkmayı başardı. Cleveland savunmada problem yaşıyordu. Benchten gelen katkı sayesinde ofansif olarak daha rahatlardı bu maç. Hickson hariç benchteki ve ilk beşteki herkes skora katkı yaptı. “Kral” lakaplı LeBron ise 40 sayı ile maçın en skorer oyuncusu olmayı başardı. Seri Chicago’daki efsanevi United Center’a taşındı. Chicago’lular bu havaya alışıktı. Sonuçta onlar “Majesteleri” tarafından onurlandırılmış insanlardı. Cavaliers’ın oyuncuları bu ortamdan oldukça etkilenmiş olsa gerek ki, hücum planlarını sahaya yansıtamadılar. İki uzunundan sadece 6 sayılık bir katkı alabilmişti Cavs. Chicago ise Rose, Hinrick ve Deng ile 98 ruhunu canlandırmış, United Arena’yı yıkıyordu. Fakat bu sefer bir fark vardı. MVP bu kez onların kadrosunda değildi. 44 dakika oyunda kalan James, 43 dakikada 10 ribaund çekmiş, 8 asist yapmış ve 39 sayı atmıştı. Son dakikalarda ise hücumda top eline değmiyordu. Maçın bitimine 8 saniye kala Anderson Varejao üzerinden Mo Williams’a bir hücum çizilmişti. Fark 3 sayıydı. Cavaliers topu alçak postta Varejao’ya indirdi. O yapması gerektiği gibi topu Williams’a kazandırdı. Williams üçlük çizgisinin

gerisinden şutu kullanmak üzereydi ki Deng maçın kaderini değiştirdi. Varejao’ya arkadan sarıldı ve Brezilya’lıyı faul çizgisine gönderdi. Varejao 2’de 1 atınca fark 2 ye indi. Cavaliers ribaundu alan Brad Miller’a faul yaptı ve hemen ardından hücumda Williams çok kritik bir üç sayı isabeti buldu. Fark artık bir sayıydı. Eleneceklerini bilen Bulls seyircisi, süpürülmeyi kabul edemezdi. Bu son saniyelerin geçmesini onlar sağladı. Taraftarı çıldırmış Bulls, hücumda topu Deng’e verdi ve Cavs’tan Parker hemen faul yaptı. Deng 2’de 1 atınca fark 2 sayıya çıktı. Girmeyen faulden sonra Parker ribaundu yaptığında 3,5 saniyelik bir süre vardı. Son dakikada hücumda eline hiç top değmeyen LeBron yine topla buluşamadı ve Parker saçma bir şut kullandı. Evet, yıllardır kimsenin süpürüp geçemediği Bulls yine süpürülmekten kurtulmuştu. Akıllarda ise LeBron’un en kritik anda neden top alamadığı sorusu kalmıştı. Dördüncü maç ise United Arena’da korku filmine dönmüştü Bulls taraftarı için. LeBron bir önceki maçın intikamını alır gibi 17’de 11 gibi bir isabetle oynadı. Üstelik 3. çeyrek biterken orta alandan üçlük isabeti bile buldu. Triple - Double yapan James 37 sayı 11 asist ve 12 ribaund ile oynadı. Kral’a Jamison 24 sayı ve Williams’ta 19 sayı ile eşlik edince, Cavaliers maçtan 23 sayı farkla, güle oynaya ayrılmayı başardı.

Beşinci maç Chicago için kazanmak ya da eve geri dönme maçıydı. James’in skor olarak yavaşladığı maçta, O’Neal ve West sahneye çıktı. Delonte West’in 16 sayısı Cleveland’ın seriyi Quicken Loans Arenada bitmesini sağladı. Serinin ilk maçında olduğu gibi Cleveland yine 96 sayı atarak beş maçta ikinci kez 100 sayı barajını aşamadı. Cavs herkesin beklediği gibi Chicago’yu eledi ve yoluna devam ediyor. Bulls’ta ise koç Vinny Del Negro kovuldu. Fakat gelecek sezon için önü en açık takımlardan birisi kuşkusuz Bulls. 25 Milyon Dolar’lık bir sallary cap açığı olacak seneye bu takımın. Hem de önemli parçaları takımda kalacak. Bakarsınız Cavaliers’tan ayrılmasına kesin gözü ile bakılan LeBron, majestelerinin takımına gelir, efsane kaldığı yerden devam eder.


MAJESTELERİNİN GÖLGESİNDE

Orlando ise Hidayet’i bırakarak taraftarlarının büyük tepkisini çekmişti. 2009 yılında final oynadıklarında takımın 3 yıldızından birisiydi Hidayet. Fakat Magic yönetimi taraftarın tepkisini, zaten en çok sıkıntı yaşadıkları mevkide bir yıldız ile anlaşarak bastırmayı başardı.

GÜRCAN GÜNDÜZ

Orlando Magic: 4 Charlotte Bobcats: 0 Nba playoffları başlarken herkes kendince tahminler yapar. Bu seri şu şekilde, şu seri bu şekilde biter diye. Sanırım bu sene herkesin tahminlerinde haklı çıktığı tek seri olmuştur, Orlando Magic – Charlotte Bobcats serisi.

İki takım arasında o kadar büyük bir uçurum vardı ki, takımların sadece birer maçını izlemiş herkes, Orlando’nun Charlotte’ı süpüreceğini söyleyebilirdi. Seri de sürpriz gerçekleşmeden 4-0’la bitti.

“Air Canada” lakaplı Vince Carter ile sözleşme imzaladılar. Sezon içerisinde inişli çıkışlı bir grafik çizmiş olsa da Carter, Dwight ve Lewis’in skor yükünü azaltmayı başardı. Jameer Nelson’ında bu sezon daha iyi bir yıl geçirmesiyle şampiyonluğun en önemli adayları arasında gösteriliyorlardı. Bobcats 2009 senesinde 35 galibiyet alabilmiş, dağınık bir takım olarak açmıştı sezonu. Fakat öyle bir söylenti vardı ki, bütün Nba’in gözü Charlotte Bobcats’in üzerindeydi. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusu olarak kabul edilen Michael Jordan, 4 senedir takımın hisselerinin bir bölümünü elinde bulunduruyordu. Sezon başlarken Jordan’ın takımın tamamını almak istediği dedikodusu yayılmaya başlamıştı. David Stern normal sezonun ortalarında “ Jordan ile görüşmeler devam ediyor.” dediğinde, herkes heyecanlanmıştı. Aradan çok geçmeden George Polopos ile çekişen “Majesteleri”, 22 Mart 2010 tarihinde takımın tamamını satın aldı. Takım bu ateşle playoffa kalmayı başardı.

Ne bir sertlik vardı, ne de bir direniş. Bobcats zaten kısıtlı olan hücum rotasyonu yüzünden sayı bulamıyor, Nba’in en iyi savunma ekiplerinden birisi olan Orlando ise her maçı fazla zorlanmadan kazanıyordu. Orlando’nun canını sıkan tek olay Dwight Howard’ın her maç kolay düdükler yüzünden, erken faul problemine girmesiydi. Geçen yıl normal sezonda 59 galibiyet alarak Doğu konferansını birinci sırada bitiren Orlando Magic, 2010 yılında inanılmaz serilerini devam ettirmeyi başardı. Normal sezonda 58 galibiyete imza attılar ama liderliği LeBron’lu Cleveland’a kaptırdılar.

Sahaya dönecek olursak, Bobcats’in en büyük problemi hücumu takım geneline dağıtamamasıydı. Gerald Wallace hariç kimseler çembere bakmıyordu. Aslında defansif olarak daha başarılı bir oyuncu olan Gerald Wallace, sezon içerisinde bir ara 11 ribaund ortalaması yakalamayı başardı. Takımın yıldızı olan “G-Wall” 11 yıllık kariyerinde ilk kez All-Star seçildi. Fakat başarı için yanına skora katkı yapacak isimler gerekiyordu. Radmonovic karşılığında, Golden State Warriors takımından Stephen Jackson ile anlaştılar. Bu takasın hemen ardından serbest oyuncu konumunda bulunan Larry Hughes ile sözleşme imzaladılar. Boyalı alanda da bir çok takıma göre daha iyi bir rotasyonuna sahip oldukları için, 44 galibiyetle Doğu Konferansını 7. sırada bitirmeyi başardılar.

İki takım playofflarda karşı karşıya geldiklerinde ise Howard’a çalınan düdükler ortalığı karıştırdı. İlk maçta pek fazla süre alamadı ve sadece 5 sayı üretebildi. Carter’ında durmasıyla Jameer Nelson sorumluluğu eline aldı ve iyi bir şut yüzdesi ile takımına maçı kazandırdı. Aslında hemen hemen her maç birbirinin kopyası niteliğindeydi. Gerald Wallece ve Stephen Jackson üzerinden sayı bulan Bobcats, Dwight olmadan oynayan bir Magic. İlk turda rakibini süpüren tek takım olan Orlando, Atlanta Hawks – Milwaukee Bucks serisinin 7. maça gitmesi ile dinlenme ve diğer seriye hazırlık için uzun bir zaman buldu. Konferans finali için en önemli iki rakibi, Boston Celtics ve Cleveland Cavaliers’ın bir biriyle oynayacak olması ise onları ayrı bir keyiflendiriyor olsa gerek. Yıpranmış bir rakip, Bobcats’ten bile daha kolay bir lokma olabilir onlar için. Birde Bucks Atlanta’yı elerse işin kaymağı olur. Bogut’un sakatlığıyla uzun rotasyonu neredeyse dibe vuran Bucks, Orlando’nun güle oynaya konferans finaline gitmesine vesile olur.


ELENMENİN KIYISINDA

Bucks, bu etkin oyuna sadece Jennings(34 sayı) ve benchten gelen Ersan (11 sayı, 6 ribaund) ile reaksyon verince Hawks rahat kazandı: 102-92

KUTLAN GÜRCAN

ATLANTA HAWKS: 4 MİLWAUKEE BUCKS: 3 NBA'in doğu yakasında 3-6 eşleşmesi

Hawks-Bucks arasında gerçekleşti. Her geçen sezon kendini biraz daha geliştiren Hawks 3. sırayı kaparken, Bucks sezonun sürprizlerinden biri olarak 6. sıradan playofflara kapak attı. Hawks, sezon içinde tüm parçaları oturmuş, herkesin rolünü kabullendiği bir takım halindeydi. Josh Smith bile artık 3 sayı denemiyor, tüm enerjisini pota altını domine etmeye yönlendiriyordu.

Jamal Crawford benchten gelip üst düzey skor katkısı yapıyordu ki bu katkıyı "en iyi 6. adam" ödülünü kazanarak taçlandırıyordu. Bucks’a Ersan İlyasova sayesinde Türk basketbolseverler olarak daha yakından bakıyorduk. Sezona düşük beklentilerle girmişlerdi. Sezon ilerledikçe istikrarsız ama sansasyonel çaylak guard Brandon Jennings ile Andrew Bogut 'un performansları, takaslarla takıma katılıp sayı yükünü paylaşan John Salmons-Jerry Stackhouse ikilisi Bucks’a istikrar katmıştı. Ersan ise inişli çıkışlı bir performans sergilese de iyi bir sezon geçirmişti. Özellikle ribauntlarda çok önemli katkılar yapmıştı. Her şey güzel giderken sezonun bitmesine kısa bir süre kala takımın temel oyuncusu Bogut'un sezonu kapatması hesapları alt üst etti. Seri başlarken, hemen hemen herkes Bogut'suz Bucks süpürülür diyordu. İlk maçta Johnson (22 sayı) önderliğinde tüm ilk 5 oyuncuları çift haneli sayılara ulaşırken , bench lideri Crawford (17 sayı)'da üstüne düşeni yapıyordu.

İkinci maç öncesi de Philips Arena sakinleri rahattı eksik rakipleri karşısında. All-Star guard Johnson (27 sayı) iş başındaydı, ona Josh Smith (21 sayı) ve Al Horford da (20 sayı) eşlik ediyordu. Bucks yine mağlup olmaktan kaçamıyordu. Özellikle ilk maçta çılgın atan çaylak guard Jennings (9 sayı) bu maçta 15'te 3 atınca işler sarpa sardı. İkinci maç özelinde Ersan'a özel bir pencere açmak gerekiyor. Ersan 13 sayı, 15 ribaund ile takımın en iyi oyuncusu oldu ama galibiyet için yetmedi: 96-86 Üçüncü maç için Milwaukee'ye döndüğümüzde Bradley Center trübünlerinde galibiyet adına pek bir beklenti yoktu. Fakat parkede durum farklıydı. Bucks'ın dakika alan 12 oyuncusundan 11 skora katkı yaparken benchten tam 46 sayılık bir katkı geliyordu. İlk beş de John Salmons (22 sayı) önderliğinde skor üretmeye devam ediyordu. Bu efektif oyun karşısında Hawks'ta sadece Joe Johnson(25 sayı) ile ayaktaydı. Bu gayreti mağlubiyete engel olmayınca seri 2-1’e geldi: 107-89

etmişlerdi. Beşinci maça da iyi başladılar. Özellikle Jennings (25 sayı) ve Salmons(19 sayı) iyi bir maç çıkartıyorlardı. Onlara da benchten gelen Ridnour (15 sayı) katılınca galibiyet kolaylaştı. Hawks, Horford (25 sayı) ve Evans (22 sayı) öncülüğünde kalelerini savunmaya çalışsalar da diğer cephelerin düşmesiyle kale de düşüyordu. Bucks, 3-2 öne geçmişti: 87-91. Bucks 3 maç üst üste kazanarak kendileri dahil herkesi şok etmişti. Saha avantajıyla tur maçına çıkarken her şey yolunda gözüküyrdu. İlk yarı boyunca da böyle. Ama devre sonrası Hawks’a birşeyler olmuştu. Savunmaları sertleşmiş ve rahat skor bulmaya başlamışlardı. Özellikle Johnson (22 sayı) ve Crawford (24 sayı) eşliğinde. Bu etkinliğe Bucks cevapsız kalınca seri eşitlendi ve tekrar Atlanta yollarına düşüldü: 69-83

Bucks, kendi evindeki ilk maçı kazanması takıma özgüven de aşılamıştı. Maçta da hedef galibiyetti. Bu hedefle saha çıkan Bucks oyuncuları Jennings (23 sayı 6 asist) önderliğinde, Salmons (22 sayı) ve Delfino'nun (22 sayı) skorer oyunuyla sonuca gitmeye çalışırken. Serinin en formda ismi Johnson (29 sayı) ve atletik forvet Josh Smith (20 sayı) ile takımlarını ayakta tutmaya çalışıyorlardı ama bu çaba yeterli olmuyordu: 111-104

2010 play-offları ilk turunun tek 7. maçı için Atlanta'ya dönüldü. Hawks seride yaşadığı süprizleri tekrar yaşamak istemiyordu ve maça hızlı ve karalı başladılar. Özellikle Horford (16 sayı 15 ribaund) ve sezonun en iyi 6. adamı Crawford (22 sayı) öncülüğünde skora giderken rahat bir maç çıkardılar ve Orlando seyahati için bavulları toplamaya başladılar. Bucks'ta Jennings düşük isabet oranıyla 15 sayı ile liderlik edince rüya sezon son buldu: 95-74 Atlanta'ya Bucks bir slogan ile beraber döndü. "Fear the Deer" yani "Geyiklerden korkun!" Bu sinerji eşliğinde playoff'u alt üst etmenin peşindeydiler. En azından ilk turda. Gerçi şimdiden bütün bahisçileri alt üst

Yedinci maç sonunda da olsa favori Hawks turu geçerken serinin MVP'si Joe Johnson oldu kanımca. Ayrıca Bucks oyunucuları ve koç Scott Skiles koca bir alkışı hak ettiler.


Bir Oyuncu ve Bir Seri… GÜRCAN GÜNDÜZ

Boston Celtics: 4 Miami Heat: 1

Playoff zamanı geldiği zaman Wade çok ilginç bir açıklama yaptı. Belki de kariyerine göre en alçak gönüllü oyuncu olan Wade, “ bir yıldız sadece bir maç kazandırır, seriyi kazanmak için daha fazlasına ihtiyaç var.” demişti. Öylede oldu zaten seride. Sadece Wade’in yıldızların üzerine çıktığı maçta Boston’u yenebildiler. Beasley ve diğer takım Wade’e hiç yardımcı olamadı. Fakat Boston o kadar organize ve Rajan Rondo’nun artık bende bir süper yıldızım dercesine oynadığı oyun ile seriyi 4-1 ile bitirmeyi başardı. Seride akıllarda kalan en önemli olay Wade’in açıklamaları oldu. Diğer önemli gelişme ise Garnett’in son durumuydu sanırım. Sağ dizinden geçirdiği operasyon, onun patlayıcı gücünü tamamen almış götürmüş gibiydi. Dizini çekemiyor, ilk adımını sürekli olarak sol ayağı ile atıyor, hatta insani olarak sağ ayağıyla adıma başlarken bile sekip tekrar ilk adımı sol ayağı ile atıyordu.

Boston ise bir sonraki turda Nba’in en iyi takımına karşı oynayacak. Perkins’in sezon içerisindeki inişli çıkışlığı grafiğinden sonra 35 yaşındaki Shaq’in rahatça domine edeceğini düşünüyorum pota altını. Bunun yanı sıra en büyük problem aslında oyun kurucu mevkisinde. Rajan Ronda aktif olarak oynayan oyuncular arasında en iyi guard olarak ilk 5’e girebilir.

Miami Heats ve Boston Celtics… İki

farklı takımın karşılaşmasıydı bu seri. Dwayne Wade’in sırtında giden bir Miami ve “Üç Büyük” dışında benchinden de katkı alan, ilerleyen yıllarda oyun kurucusu, Rajan Rondo’nun Mvp olması beklenen Boston Celtics. Boston favoriydi bu seride. Kevin Garnett’in diz sakatlığından sonra bir türlü eski haline dönememesi, Paul Pierce’in son çeyreğe kadar devreye girmemesiyle zor bir sezon geçirdiler. Hatta Ray Allen bile bir ara inanılmaz kötü şut kullanıyordu. Bütün bunların gölgesinde geldiler playofflara.

Miami ise biraz daha rahattı. Beasley ve Wade takımı sırtlıyor, oyun kurucu mevkisinde yaşadıkları sorunlara rağmen playofflara gelmeyi başarıyorlardı. Wade, Nba’in tutulması en zor oyuncularından birisi olduğu için bütün takım onun eline bakıyordu.

Miami bu sezon sonunda Wade’i ellerinde tutarmı bilinmez fakat, tuttukları takdirde söylentiler gerçek olur ve Chris Bosh Miami’ye gelir, oyun kurucu mevkisine iyi bir oyuncu alabilirlerse konferans finaline aday olabilirler. Bunun dışında gerçekten zor gözüküyor.

Miami içinse Wade’in takımda kalmasını sağlamak olarak görülen playofflar geldiğinden ve takım playofflara kaldıktan sonra iyice çözüldüler. Oyun kurucu mevkisinde o kadar çok sıkıntı yaşadılar ki, Wade serinin yarısını hem skorer guard hem de oyun kurucu olarak geçirdi. Tek başına hücumlar kullandı. Ona en çok yardım etmesi beklenen Beasley ise bir maç harici pek etkili gözükmedi. Wade dışında skora en çok katkı yapan oyuncu ise Richardson oldu.

Şutları dışında hiçbir eksiği bulunmuyor. Zaten onun attığı şutlar, normal bir oyuncunun attığından çok daha fazla can yakıyor. Fakat Eddie House’ın takasından gelen Nate Robinson’ın hiç katkı verememesi onun süresinin daha çok uzamasına sebep oluyor. Buda onun yıpranmasına neden oluyor. Boston’un çözmesi gereken en önemli sorun bu gibi gözüküyor. Birde Heats serisinde Tony Allen’ın sahayı geçerek attığı turnikeleri, bu seride bulmasının imkânsız olduğunu anlaması gerek Celtics’in.


PARIS BERCY PARTIZAN MERCY KEMAL MARDİN

Takım sporlarında, sezonun en büyük

sürprizine imza atan, Mucizenin -Belgrad Hali Partizan’da Final Four hazırlıkları tamam. Pionir’de Maccabi’yi, 20.000 kişilik orduyla deviren Sırplar’ın arkasında bu sefer çok daha fazla insan var. Paris’in Bercy salonunda taraftar desteğini daha az hissedecekler ama mucizenin dayanılmaz hafifliğine kapılan bütün basketbolseverlerin kalbi de onlarla birlikte atacak.

Efes Pilsen’in 2000’de Asvel’le oynadığı, yürek hoplatan serinin ardından Selanik’teki Final Four’a gidişinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Güzel günlerdi... O zamandan beri ne Efes Pilsen ne de başka bir Türk takımı bu başarıyı tekrarlayamadı. Kronik Türk istikrarsızlığını bile aratacak istikrarlı bir başarısızlık dönemine girdik. Ne var ki bu sefer yalnız değildik. Bu yıla gelene kadar geçen dokuz sezonda yalnızca beş ülke Final Four’a takım gönderebildi: İspanya, İtalya, İsrail, Rusya ve Yunanistan. Basketbolu zekâyla oynama hususunda zirvede bulunan ve hemen her sene dünya basketboluna bir süper yıldız armağan eden Yugoslav ekolü ülkeler bile bize eşlik ettiler. Vaziyetin sebepleri, özellikle bizimle ilgili olanlar bambaşka bir yazının, hatta yazı dizisinin konusu olur. O yüzden bu konuyu şimdilik rafa kaldırıp bu seneki Final Four’un ve onu özel kılan takımın hikâyesine dönelim. Bu sene Paris’te yer alacak takımların hikâyeleri farklı kalemlerden ve farklı bakış açılarından sayısız kez yazılacak. Birçoğu finalin maç saati sıfırlandığında topu çemberden daha çok geçirmiş olana övgülerle dolu olacak ancak bana göre herkesin hikâyesinde, maçların sonundaki akibetleri ne olursa olsun başrolde yer alması gereken bir takım var: O da tabii ki Partizan. Beş ligin hegemonyasını, mütevazı ve bir o kadar da genç kadrolarına rağmen yıkarak Final Four biletini ceplerine koydular. Dusko Vujosevic yönetimindeki Partizan, yolculuğa okulun pek de popüler olmayan, servis araçlarının ön

koltuklarında oturan öğrencileri misali başladı. Sıradan görüntüleriyle kimsenin dikkatini çekmiyorlardı ancak sezon sonunda arkayı dörtleyenlerden biri olduklarında artık herkesin dilindeydiler. Sezona Efes Pilsen’in de bulunduğu grupta, dört maçta yalnızca bir galibiyetle başladıklarında doğal olarak Top 16’ya bile kalamayacakları düşünülüyordu ancak Olympiacos’a karşı evlerinde oynadıkları beşinci maç kaderlerini yeniden yazdı. 26 Kasım’daki bu maçı da içine alan bir buçuk ayda ilk olarak bir darbe de grup lideri Unicaja Malaga’ya vurdular ve toplamda altı maçta dört galibiyet alarak grubu 3. sırada tamamlamayı başardılar. Bu dönemden bahsederken Aleks Maric için bir parantez açmamak olmaz. Birkaç ay öncesine kadar neredeyse kimsenin haberdar olmadığı, Euroleague’de ilk sezonunu geçiren Sırp asıllı Avustralyalı pivot aralık ayında tozu dumana kattı. İki defa haftanın MVP’si seçildiği ayı, 22 sayı ve 11,6 ribaunt ortalamalarıyla tamamladı. Doğal olarak aralık ayı bittiğinde ayın MVP’sinin karşısında da onun ismi yazıyordu. Ne var ki ocakta peri masalının sona erme ihtimali belirdi. Barcelona, Panathinaikos ve Maroussi’nin bulunduğu ölüm grubuna düşmüşler ve buralara kadar gelmelerini sağlayan Aleks Maric’i sakatlık yüzünden kaybetmişlerdi. Yunanistan’daki ilk maça, son şampiyonun evine giderlerken akıllarında tek düşünce vardı: İyi savunma yaparsak bir şansımız olabilir. Maçın başında evdeki hesap çarşıya uymadı. Yunan ekibi, Partizan potasına daha ilk yarıdan 42 sayı bıraktı ancak ne olduysa ikinci devrenin başlamasıyla oldu. Sırplar koca bir ikinci yarı yalnızca 17 sayı yediler ve 64-59’luk skorla OAKA’dan sezonun en büyük sürprizine imza atarak ayrıldılar. Maric’in eksikliğini hücumda 13 sayı atan 1990 doğumlu Jan Vesely, savunmada ise 4 blokla oynayan 2.29’luk Slavko Vranes kapatıyordu.

Ama Partizan’ın sürprizleri sadece bu maçla sınırlı kalmayacaktı. İkinci maçta rakip, sezonun tek namağlup takımı Barcelona’ydı. Partizan, her baskete gol kadar sevinen, ateşli deyip geçersek ayıp edeceğimiz, en iyisini bir acayip topluluk diyerek tanımlamaya

çalışmaktan vazgeçerek yapacağımız taraftarı önünde maça 10-0’la başlıyor ve olacaklar hakkında sağlam ipuçları veriyordu. Kolay teslim olmaya hiç niyeti olmayan Barcelona toparlansa da maçı ancak uzatmaya taşıyabiliyor, sonunda sezonun ilk mağlubiyetine razı oluyordu. Bu iki galibiyetle kapıyı ardına kadar açan Partizan’a kalan maçlarda aldığı tek galibiyet, Barcelona’nın diğer bütün maçlarını kazanmasının da yardımıyla yeterli oldu ve kendilerini son şampiyonu saf dışı etmiş bir şekilde Playoff’ta buldular. Playoff’ta rakip, bir sene ayrı kaldığı Final Four’a geri dönmek isteyen Maccabi Electra’ydı ancak gafletleri, isteklerine ağır bastı. Evlerinde 21 sayı öne geçtikleri ilk maçı, bir zamanlar bu topraklara da uğrayıp aradığını bulamayan Dusan Kecman’ın 7/9’luk üçlük performanısını engelleyemerek Partizan’a teslim ettiklerinde ev sahibi avantajından çok daha fazlasını kaybettiler. İkinci maçı 20 sayı farkla kazansalar da Belgrad’da başlarına gelecekleri henüz bilmiyorlardı. Belgrad’daki iki maçta Pionir’e toplanan güruh kadar etkili, istekli ve ne yaptığını bilen taraftar kitlesi basketbol tarihinde daha önce görülmüş müdür ya da bir daha görülür mü? Bu soruya, evet cevabı vermek hayli zor; böylesi bir ortamdan galibiyet çıkarmak daha da zor. Zaten çıkmadı da ve Partizan, 12 yıl sonra Final Four’a döndü. Bu iki maçta öne çıkan isim ise geçen yıl Mersin‘de forma giyen Bo McCalebb’di (18 ve 19 sayı). Artık önlerinde yalnızca iki maç var. 1992’de İstanbul’da kaldırdıkları kupaya yeniden ulaşma şansına sahipler. 7 Mayıs’taki ilk maç peri masalını başlatan galibiyeti aldıkları Olympiacos’a karşı. Kazanırlarsa finalde Barcelona – CSKA maçının galibi onları bekliyor olacak. Tabii ki Final Four’da işleri çok daha zor olacak. Normal olan, sessiz sedasız dördüncü olup şimdiye kadar yaptıklarıyla hatırlanmaları ama spora romantizm penceresinden bakabilenlerin tek bir arzusu var. Basketbolun gelenek ve kültüre dayandığını, 12 cesur yüreğin milyonlarca dolardan her zaman daha değerli olduğunu, cesaretli ve azimli olursanız ve de en önemlisi bu oyunu sadece oyunun kendisini sevdiğiniz için oynarsanız imkânsızın farazi bir kavrama dönüştüğünü kanıtlayanların şampiyonluğa ve unutulmaz mertebesine ulaşmasına şahit olmak.


TBBL: FİNALE DOĞRU AHMET BOZADA

Son yıllarda Ligi ve Türkiye Kupası'nı domine eden Fenerbahçe, 2009-2010 sezonu başlarken de şampiyonluğun en büyük favorisiydi hiç kuşkusuz. Ezeli rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş ise bazı saha içi ve saha dışı problemleri peşlerine takarak başladılar sezona. Yine son yıllarda play-off yarı finale abone olmuş Ceyhun Yıldızoğlu yönetimindeki Mersin BŞB takımı ise lige renk katacaklar arasındaydı.

Bu öngörüler ışığında normal sezon beklenen şekilde seyretti. Fenerbahçe, toplam 22 maçı fire vermeden kazanmayı başardı ve ligi 1. sırada tamamladı. İkinci sırayı sadece 3 yenilgiyle (ki 2'si Fenerbahçe'ye, biri Galatasaray'a idi) Mersin BŞB takımı aldı. Sıralamada Mersin'i Galatasaray ve Botaş takip ediyordu. Sezona takım içi ve dışı (özellikle ekonomik sıkıntılar) problemlerle başlayan ve play-off'lara kadar bu çizgiyi devam ettiren Beşiktaş ise toplamda 12 maç kaybederek ancak 7. sırayı alabildi ve play-off'a zorda olsa kalmayı başardı.

Türkiye Kupası'nı ezeli rakipleri Galatasaray'a kaptırmaları oldu denilebilir. Geçtiğimiz sezona dahil olan ancak sezon öncesi takımların son durumlarını görebilme şansına sahip olma açısından da önemli denilebilecek Cumhurbaşkanlığı Kupasını'da çekişmeli geçen bir maç sonunda Galatasaray'a kaptırmıştı dişi kanaryalar. Mersin BŞB için de gayet verimli geçen bir sezon oldu açıkçası.

mimarı olarak rahatlıkla Tamika Catchings'in ismini verebiliriz. 2010'un Ocak ayında kadroya katılan bu parlak kariyerli oyuncu, saha içinde Katie Douglas ile sağladığı uyum ve saha dışındaki örnek kişiliğiyle SarıKırmızılı'ların çıkışındaki en önemli aktördü. Play-off 1. tur eşleşmeleri şu şekilde oldu: Fenerbahçe-Ceyhan Belediye Mersib BŞB-Beşiktaş Cola Turka Galatasaray-Tarsus Belediye Botaş-Panküp Kayseri Şeker Son tahlilde yaptığımız değerlendirmeler doğrultusunda, bu eşleşmelerden herhangi bir sürpriz çıkmadı açıkcası. Sadece Beşiktaş, MersinBŞB'yi biraz zorlayabildi ancak bu 3 takımın eşleşmelerinden çıkan sonuç aynıydı: 3-0.

Takımın sayı ve assist lideri Rochela Latta'nın sürüklediği Mersin BŞB, kendi sahasında oynadığı maçlardaki etkili oyunu ve bunu skora yansıtabilmesiyle göze çarpıyordu. Zira sahasında sadece Fenerbahçe'ye yenilen Mersin takımı diğer rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş'ı farklı mağlup ediyordu. Mersin takımını, bu seneki çıkışıyla Beko Basketbol Ligi'mizden Banvit'e benzetirsek pek te mübalağa etmiş sayılmayız. Sıralamadan devam edelim ve kısa bir Galatasaray analizi yapalım.

Serilerine 1-0 önde başlayan Fenerbahçe, Galatasaray ve Mersin BŞB rakiplerini zorlamadan geçti ve yarı final öncesi istim üzerinde olduklarını kanıtladılar. Öte yandan 4-5 eşleşmesinin doğası gereği en çekişmeli maçlar Botaş-Panküp Kayseri takımları arasındaydı. Kendi sahasındaki maçları sırasıyla Botaş ve sonra Panküp kazandı. Yine Panküp'ün evsahipliğinde Kayseri'de oynanan son maçta ise Botaş rakibini farklı yenerek adını yarı finale yazdırmayı başardı. Play-off yarı final öncesinde takımları büyük resimde değerlendirmeye çalıştık. Bundan sonrasında çetin eşleşmeler bizi bekliyor. Şöyle ki:

Play-off'lar öncesi normal sezon için genel bir analiz yaparsak, Birsel Vardarlı'nın direksiyonda olduğu Fenerbahçe yıldız oyuncusu Tamara Sutton-Brown başta olmak üzere kaliteli kadrosuyla fazla zorlanmadan play-off'lara adım atmayı başardı. SarıLacivertli'ler için aksayan tek şey

Play-off öncesinde Galatasaray, sıralamada pek te alışık olunan bir yerde değildi. Keza Mersin BŞB'nin gerisinde kaldı Sarı-Kırmızılı'lar. Ancak Galatasaray adına en büyük kazanç, Türkiye Kupası'nı 2 güçlü rakibini (Mersin BŞB ve Fenerbahçe) dize getirerek müzesine götürmesi oldu diyebiliriz. En nihayetinde bu maçların sonunda yükselişe geçen takımın playoff'larda da aynı ivmeyi devam ettireceğini düşünebiliriz. Bu yükselişin

Fenerbahçe-Botaş Mersin BŞB-Galatasaray Serilere Fenerbahçe ve Mersin'in evsahipliği ile başlanacak. Fenerbahçe, Botaş karşısında seriye 1-0 önde başlıyor. Mersin BŞB-Galatasaray serisi ise 1-1 başlayacak! (Normalde 00 başlaması beklenirdi. Sanırım WNBA sezonunun başlaması bu durumun müsebbibi.)


İSTANBUL SOKAKLARINDA WRC

Ogier ikinci, Solberg üçüncü olmuştu. Ancak süreler birbirine yakın olduğu için genel sıralamada bir değişiklik olmamıştı.

BAHADIR ÖZDEMİR

Hatırlanacağı gibi, 16-18 Nisan arasında Türkiye Rallisi yapıldı. Kültür Başkenti sıfatıyla İstanbul bu seneki yarışa ev sahipliğinde bulundu. Türkiye, 1999 yılında Anadolu Rallisi olarak WRC takvimine girmişti. 2003 yılında ilk yarışlar yapılmaya başlandı. İzmir-Antalya arasında gidip gelen bu yarışlar 2007 ve 2009 yıllarında yapılmadı. Nedeni ise Türk insanının spora bakışını çok güzel özetliyordu: Seyirci azlığı. Yapılan görüşmeler ve lobiler sonunda 2010 yılında Türkiye Rallisi’nin yapılacağı açıklanmıştı. Elbette Avrupa Kültür Başkenti sıfatının ve buraya ayrılan fonların karara etkisi büyüktü.

Bu sezona hızlı giren isim Sebastien Löeb’tü. Bir ikincilik ve iki birincilikle buraya gelmişti. Fransız’ı en yakından takip edense Ford’un Finliler’inden Jari Latvala’ydı. Sezona iyi başladığı söylenemezdi. 43 puanla ikinci durumdaydı. Löeb’le arasında 25 puan vardı. Yılların usta ismi Peter Solberg ise kendi aracıyla, iyi yarışlar sergiliyordu. Ürdün ve Meksika Rallileri Norveçli pilot için iyi geçmişti. Gelelim yarışlarda en çok beğendiğim ve şampiyonanın en hızlı pilotuna: Mikko Hirvonen, 2008 yılındaki son Türkiye Rallisi şampiyonu olarak İstanbul’a gelmişti. İsveç Rallisi’ndeki başarısından sonra Ürdün Rallisi’nde yarışı tamamlayamaması şampiyonada geriye düşmesine yol açmıştı.

15 Nisan Perşembe günü sürücüler, Sultanahmet’te seyircilere tanıtıldılar. Ayasofya Meydanı turistler ve vatandaşlarca doldurulmuştu. Sürücülerden en çok ilgiyi gören Kimi Raikonen olmuştu. Fin pilota karşı F1’den gelen bir sevgi vardı. Yine şampiyona lideri Löeb’ün çevresi hayranlarınca sarılmıştı. Cuma günü sekiz etap geçilecekti. Bu sekiz etabın sonunda Sebastien Ogier, sürprize imza atarak günü lider tamamlamıştı. Dani Sordo ikinci, Mikko Hirvonen ise üçüncü sırada kalmışlardı. Arka tarafta ise Löeb, Latvala ve Sollberg arasında müthiş bir savaş vardı. Solberg dördüncü sırada günü bitirirken, arkasından Löeb ve Latvala geliyordu. Sırada akşam yapılacak Seyirci Özel Etabı vardı. Kadıköy İşpark Otoparkı yeniden düzenlenmiş ve yarışa hazır hale getirilmişti. Bilmeyenler için kısaca açıklamak gerekirse; seyirci etabında iki pilot, kapalı bir pistte, iki tur atarak yarışıyorlar. Yarışın zevkli olmasının sebebi, hem pistin dar ve drift dediğimiz kaymalara müsait olması hem de pilotların aynı anda kendileriyle ve zamana karşı yarışması olarak söylenebilir. 4000 kişi, WRC için tribünleri doldurmuştu. Türk sporu için ender rastlanan güzellikte bir manzara. Önce klasik arabaların yarışlarını izledik. Ardından ulusal pilotların yarışlarına tanık olduk. Türk pilotlardan sonra Junior kategorisinde yarışan pilotlara sıra geldi. Aaron Burkart ve Thierry Neuville gibi pilotların performansları tecrübeli pilotlara çok yakındı. Ama asıl zevk sona saklanmıştı. Löeb-Hirvonen çekişmesinden önce Latvala-Sordo, Raikonen-Solberg kapışmalarını izledik. Fin hakimiyeti buralarda kendisini gösterirken efsane Fransız Löeb, Fin hakimiyetine son verip Hirvonen’i geride bıraktı. İkilinin çekişmesi izleyenleri hayran bıraktı. Ayrıca, Serkan Yazıcı ve Ercan Kazaz gibi iki unutulmaz pilotu canlı gözlerle izlemek benim için bambaşka bir deneyimdi. Bu etapta Löeb birinci,

İkinci gün yarışlar kızışmaya başlamıştı. Riva Etabı’nda Dani Sordo dördüncü sıraya gerilemiş ve Solberg, Latvala, Löeb üçlüsü zirveyi zorlar hale gelmişti. Ancak tek düşüş bununla sınırlı kalmayacaktı. Latvala yaptığı kaza sonrasında 17. sıraya kadar düşmüştü. Yarış lideri Sebastien Ogier ise lastiği patlayınca bir anda etabı 32. sırada tamamladı ve genel sıralamada beşinciliğe kadar düştü. Liderle arasında üç dakikalık bir fark oluşmuştu. Fransız için kötü haberdi. Bu olaydan sonra Löeb yarışın yeni lideri oldu. İkinci günün sonunda Löeb birinci, Solberg ikinci, Hirvonen üçüncüydü. Son gün Ballıca Etabı’nda sol ön lastiği patlayan Hirvonen buna rağmen yarışa devam etti ve etabı 11. tamamlayıp genel sıralamada dördüncü duruma düştü. Bu etaptan sonra Dani Sordo üçüncüyken yarışı bıraktı. Böylece Hirvonen için değişen bir şey olmadı. Löeb, yarışta ele aldığı liderliği üçüncü günde de korudu ve böylece zafer kazanmış oldu. Petter Solberg ikinci, Mikko Hirvonen’se üçüncü oldu. Raikonen ilk kez bu kadar yukarıda yarışı bitirip beşinci oldu. Genç pilotlar Kuipers ve Burkart da ilk puanlarını alan isimlerdi. Kaybedenler ise Jari Latvala ve Henning Solberg oldular. Sonuç olarak Löeb 93 puanla zirvedeki yerini sağlamlaştırdı. Bundan sonraki yarış 7-9 Mayıs arasında Yeni Zelanda’da yapılacak.

Bu arada yarış sonrasında Mümtaz Tahincioğlu çok başarılı bir organizasyon olduğunu söylese de aslında öyle olmadığı bir gerçekti. Özellikle reklamda ve güvenlikte büyük eksiklikler vardı. Yarışların bundan sonra İstanbul’da kalması kesin gibi. Ancak bir başka kesin olan şeyse 2011 Takvimi’nde Türkiye Rallisi’nin olmaması. Belki ilerleyen yıllarda, daha iyi bir organizasyonla WRC kültürünü de yerleştirebiliriz.


AYRTON SENNA ANISINA… 21 Mart 1960 - 1 Mayıs 1994

The Rain Man (Yağmur Adam) BORA DÖNMEZ

Senna otomobil yarışlarına katılmak için İngiltere’ye gider. Hayatı için bu önemli kararı alırken kendisine başlangıçta olduğu gibi destek olan babası yanındadır. Kasım 1980'de İngiltere'ye gelen Ayrton artık ne yapmak isteğinden emindir. O yarışmak için doğmuştur. Hemen kendisine bir sponsor arayışına girişir. Bir arkadaşının yardımıyla, Van Diemen Formula Ford 1600 arabasındaki deneme sürüşü kötü gittiyse de, yeteneğini anlayan Van Diemen yöneticisi onu takıma almıştır.

F1 pilotları her dönemde farklı özellikleri ile popüler olmayı, gündemde olmayı başardılar. Kimileri otomobilleri çok iyi analiz etmeleriyle, kimileri kırılmadık rekor bırakmamalarıyla… Ancak Senna hepsinden farklıydı. O teknolojinin son harikası araçlara can veren, kişilik kazandıran bir pilottu ve 1 Mayıs 1994’te saatte 275 km. hızla giderken Imola pistinin duvarına çarparak can verdi. Senna’ yı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyor ve her anı başarıyla dolu kısa ama ders verici nitelikteki yaşam hikâyesine başlıyoruz.

Adam Olacak Çocuk

Artık Formula 3000'dedir. F1 öncesi son durak olan Formula 3000'de ki başarıları ve birinciliği Frank Williams ın dikkatini çeker. Artık 23 yaşında olan Ayrton, Williams takımı için deneme sürücülüğü önerisini benimseyerek F1 kapılarını aralar. 1984 dönemi içinde bir efsaneye giden ilk yola girer ve Toleman takımıyla F1'a adım atar.

Efsane Formula 1 ‘de

Ayrton Senna, Brezilya'nın Sao Paolo kentinde 21 Mart 1960'da dünyaya geldi. Ünlü bir iş adamının oğlu olduğu için rahat bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdi. Kendisi gibi Brezilya'lı ve efsane olan Pele'nin aksine o motor sporlarını tercih etti. Motor sporlarını tercih etmesinde şüphesiz ki babasının katkısı da büyüktür. Yukarıdaki fotoğrafta da görüleceği üzere henüz dört yaşında iken babası Ayrton Senna’ya ilk go-kart aracını almıştır. Dört yaşında bir çocukken kart aracıyla tanışan Senna ilk kart yarışına ise 13 yaşında iken katılmış ve yarışı kazanmayı başarmıştır. Babasının desteği ile birlikte ülkesindeki futbol eğiliminin aksine motor sporları sevdalısı olan ve çok küçük yaşta arabalarla tanışan Senna ‘ Adam olacak çocuk’ deyimini o yaşlarda fazlasıyla hak etmiş diyebiliriz. İlk yarışından 2 hafta sonra Ayrton Senna, Sao Paulo kış yarışlarında yıldızlar sınıflarında birinci olmuş, yaz döneminde de ‘’ Yıldızlar Birinciliğini’’ tümüyle kazanmıştır.

Adım Adım Zafere Senna’ yı efsane bir pilot yapan ve yıllar 80’lerin başlangıcıydı. Senna 21 yaşında üniversite öğrenimini yarıda bırakan Ayrton

Henüz 4 yaşında küçük bir çocukken Kart aracı sürmeye başlayan Senna’nın serüveni kendisi gibi bir hayli hızlı ilerlemeye devam ediyor. Ayrton Senna sonunda hak ettiği ve en çok istediği yere F1 pistine çıkıyor. 1984 yılında TolemanHart F1 takımıyla ilk kez F1 ile tanışan Senna oldukça zayıf olan bu takımla ikinci yarışında puanla tanıştı ve sezonu takımının kazandığı 16 puanın 13'üne imzasını atarak tamamladı. Kariyerinin 6. yarışı olan Monaco GP'sinde dönemin efsane pilotlarından Alain Prost'u geçerek liderliğe yükseldi. Fakat aynı turun ilerleyen saniyelerinde yarış hakemleri yarışı yoğun yağmur nedeniyle durdurdu ve kurallar gereği 1 tur öncesinin sıralaması baz alındığından TOLEMANHART takımı ve kendisi adına inanılmaz bir zaferi kaçırdı. Sezonu 13 puanla klasman 9.su olarak tamamladı.

1985 yılında LOTUS-RENAULT takımına geçen efsane pilot Senna, sezonun 2. yarışı olan ve yağmur altında koşulan Portekiz GP'sinde ilk pole pozisyonu ve ilk yarış galibiyetini kazandı. 1986 yılında takımının kazandığı 58 puanın 55'ine imza atan SENNA sezonu 8 pole-2 zafer ve 7

podyumla tamamladı. 16 yarışın sadece 10 tanesini tamamlayabildi fakat bitirdiği tüm yarışlardan puan aldı. 1987 yılında 1 pole, 2 zafer ve 9 podyumla Lotus'un 67 puanından 54'üne imza attı.

Sınırları Zorlayan Prens Senna’ nın başarı dolu başarı grafiği giderek yükselmekteydi. Senna, 1988 yılında Alain Prost'un takım arkadaşı olarak McLaren F1 takımına katıldı. Senna’ nın başarı dolu grafiği aynı zamanda F1’in sınırlarını da çizmekteydi. Kimsenin başaramadıklarını başaran Senna tam 65 Forumla 1 yarışına 1.sırada başlama hakkı kazanmıştır. Ayrton Senna’yı bugün halen Monaco prensi olarak adlandırılmasını sağlayan ise Monaco yarışını sadece kendisinin 6 kez kazanmış olmasıdır.

Son Durak Tamburella İstatistikleri, hız sınırlarını zorlayan Senna için son durak artık gelmişti. Hırsı, kişiliği ve kararlılığı ile başarılarını her zaman anlamlı kılmayı başaran Senna 1994'te gerileyen McLaren takımını bırakıp, dönemin en iyi takımı olan Williams takımına geçmişti. Bu takımla üçüncü yarışında, Imola pistinde 7. turda 250 km. hızla Tamburello Dönemecine girdi. Virajı dönemeyip beton duvara çarpan Senna, direksiyon milinden kopan bir kaynak parçasının kaskı delerek başına saplanması sonucu 34 yaşında hayatını kaybetti. Bu yarıştan önce Senna, direksiyonun kendisine çok yakın olduğunu ve bunun da sürüşünü etkilediğini söylemişti. Direksiyon milini kestiler, kısalttılar ve tekrar kaynak yaptılar. Ancak Senna bu işlemin sonu olacağını bilmiyordu. Saat 18:40'ta Senna'nın ölüm haberi geldi. Pistin kapanmasını önlemek için, Senna'nın hastanede öldüğü açıklandı. Ancak Senna hayatını pistte kaybetmişti.

Ayrton Senna ölümünden birkaç ay önce yaptığı bir röportajda şunları söylemişti: Yarışlar, rakiplerle mücadele benim kanımdadır benim bir parçamdır. Eğer bir gün, hayatıma mal olacak bir kaza geçirirsem tek isteğim her şeyin hemen, bir anda olup bitmesidir. Tekerlekli sandelyeye mahkûm kalmak istemem ya da hastane köşelerinde yıllarca sürünmek de istemem. Yaşayacaksam her şeyimle, bir bütün olarak yaşamalıyım. Yarım olarak yaşamak beni mahveder... Bugün de efsanevi pilotun ismi saygıyla anılmaktadır.


TOUR of TURKEY 2010 ALİCAN KESER

Türkiye Bisiklet Federasyonunun düzenlediği Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu yedi gün süren heyecanın ardından son buldu.

İkinci etap olan Kuşadası-Turgutreis’i Alman Andreas Greipel önde bitirirken, Lampre takımından İtalyan Angelo Furlan ikinci, De Rosa ekibinden de Claudio Cucinotta da üçüncü sırayı aldı. Salı günü 166 kilometrelik BodrumMarmaris etabında ilk üç sıra Giovanni Visconti, Simon Spilak ve Remi Taarame şeklinde oluştu. Etabın dördüncü gününde MarmarisPamukkale arasındaki 209 kilometrelik parkuru ISD takımından Giovanni Visconti ilk sırada bitirdi. Denizli-Fethiye etabında HTC Columbia takımından Andreas Greipel ilk sırada yer alırken Colnago - CSF Inox’dan Mattai Gavazi ikinci, Skil – Shimano’dan Kenny Van Hummel üçüncü oldu.

11 Nisan pazar günü İstanbul'daki Prolog etabıyla başlayan yarış, 18 Nisan pazar günü Alanya-Antalya etabıyla son bulurken, 8 etaplık yarışta bisikletçiler toplam 1257 kilometrelik yol yaptı. Tura 15 takımdan 111 sporcu katılırken, organizasyonda tur genel klasman birincisi 'turkuaz' mayo, her etapta en iyi tırmanışçı olana "kırmızı" mayo, en iyi sprinter de "Yeşil" mayo giydi. Turun en iyi sprinteri Alman Andreas Greipel yeşil mayonun sahibi oldu. Kırmızı Mayoyu ise Cofidis takımından Fransız Remi Pauriol'un oldu. 46. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun genel klasmanda 32 saat 42 dakika 28 saniyede tamamlayan ISD Neri takımından Giovanni Visconti kazandı.

Uluslararası Bisiklet Birliği (UCI) tarafından 2. HC kategorisine yükseltilen turun, 5,8 kilometrelik prolog etabı, Çatladıkapı’dan verilen startla başladı. Turda zamana karşı yarışan sporcular, Sirkeci’den dönüp, Ahırkapı’dan Sultanahmet Meydanı’na çıktı. HTC Columbia takımından Andreas Greipel kazanırken Tejay Van Garderen takım arkadaşının ardından ikinci sırayı aldı. Polonyalı Maciej Bodnar da üçüncü sırada yer aldı.

46. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turunda takım genel klasman sırasında ilk üç sırasıyla İtalyan ISD-Neri, Fransa’nın Cofidis ve ABD’nin HTC Columbia takımları yer aldı. Turun tırmanma primi galibi Fransa'nın Cofidis takımından Remi Pauriol, Türkiye Güzellikleri Pirimi'nin galibi ise aynı takımdan Christoph Kern oldu. 46.

Bisiklet Turu’nun altıncı etabı FethiyeFinike, Andreas Greipel’in liderliğinde sona ererken Liquigas – Doimo’dan Davide Cimolai ikinci, Colnago - CSF Inox’dan Manuel Belletti üçüncü sırada 194 kilometreyi geçti. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nda 5 etap kazanan Columbia'nın sporcusu Andre Greipel ile ISD - Neri takımının bisikletçisi Giovanni Visconti, kupa ve madalyaların dışında binlerce avro kazandı. 17 Nisan Cumartesi 114 kilometrelik Finike-Antalya’yı Liquigas – Doimo’dan Elia Viviani lider tamamlarken ISD’den Giovani Visconti, Lampre - Farnese Vini’den Andrea Grendene İtalyan bisikletçinin ardında yer aldı. Antalya-Alanya etabını da Greipel kazanırken sekiz etabın beşini kazanmasına rağmen genel klasman birinciliğine ulaşamadı. Son etaba genel klasman birincisi olarak giren etabı 22. sırada bitirmesine rağmen genel klasmanda ilk sırayı aldı. Genel klasmanda bireysel sıralamada 32 saat 42 dakika 28 saniye ile birinci olan Visconti’nin ardından HTC Columbia’dan Tejay Van Garderen 32 saat 42 dakika 57 saniye ile ikinci, David Moncoutié 32 saat 43 dakika 01 saniye ile üçüncü bitirdi.

46. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet turunda toplam para ödülü 160 bin avroyu buldu. Turun çekimleri için 1 uçak 2 helikopter 4 motorsiklet 8 sabit kamera kullanıldı. 123 ülkeye günde 2 saat yayın yapılırken yaklaşık 1 milyar kişi de Tour of Turkey'i izledi. 15 takımdan 120 bisikletçi 90 teknik ekip çalışanı 100 kişiye yakın yayın ekibi 20 kişilik hakem heyeti ve 14 kişilik de tur operatör kadrosu turda yer aldı.

1257 kilometrelik yarışta her etapta ilk 20 sporcuya 12. 400 avro olarak belirlenirken 8 etap boyunca dağıtılan ödülleri toplamı ise 99 bin avro oldu. Bir hafta süren turun Ferdi Genel Klasman'da birinci sporcuya 17.343 ikinciye 8.771 ve üçüncüye de 4.330 avro para ödülü dağıtıldı.


BİTTİ ARTIK,

Çim korta hiç uygun olmayan bu stille İvana rakip olabileceğine ihtimal vermiyordum.

BU SON DERKEN ÖVÜNÇ TÜZÜN

2001… Temmuz… Wimbledon Merkez Kort… Goran İvaniseviç, Wimbledon şampiyonluğu için servis kullanıyor. Hırvat tenisçi, üç defa finalde kaybettiği şampiyonluğa hiç bu kadar yakın olmamıştı. O ana kadar 213 ace atıp kendisine ait olan Wimbledon rekorunu geliştirmişti. Şimdi şampiyonluk için sadece 1 ace’e ihtiyacı var. İlk servisi filede kalıyor. İvaniseviç, bir ya hep ya hiç insanı… İkinci servisi de ace için kullanıyor. Çift hata ve berabere… İvaniseviç’in tekrar aynı ikincilik kâbusunu görmeye niyeti yok; puanı kazanıyor ve tekrar maç sayısı kullanacak. İlk servis yine filede… İkinci servis de filede kalıyor. Tekrar çift hata ve berabere…

Hiç kimse için sürpriz olmadı. Ne de olsa trajedinin sözlük anlamı: İvaniseviç. Kamera yakın planda G.İvaniseviç’i seçiyor. Kendi kendine söyleniyor. Muhtemelen küfrediyor. Kaderine, yıllardır kıramadığı şanssızlığına, basiretsizliğine… 3. maç sayısını bu kez rakibi Patrick Rafter müthiş karşılıyor; tekrar berabere. Geçmişin hayaletleri, İvaniseviç’in yakasını kolay kolay bırakacağa benzemiyor… 90’lar şüphesiz tenisin tenis olduğu yıllardı. Lendl, Agassi, Becker, Edberg, McEnroe, Sampras… Birbirleriyle aynı dönemde oldukları için şanslı veyahut şanssız olarak addedilebilecek efsanelerdi. Bense ilkokul çağlarında bir spor delisiydim. İzlemekten en zevk aldığım sporlardan birisi de tenisti. Ve elbette ki en sevdiğim turnuva Wimbledon’dı. Tenisin altın çağlarını yakalamış şanslı bir spor meftunu olarak saydığım efsanelerin hiçbirinden hazzetmezdim. Benim adamım Hırvat Goran İvaniseviç’ti. Sert zeminde oynanan, servis vole ağırlıklı maçları izlemeyi seviyordum ve bu oyun stilinin kralı İvaniseviç’ti. 1992’de adamım İvaniseviç, sırasıyla Lendl, Edberg ve Sampras’ı eleyip finale kadar yükseldi. Rakibi Andre Agassi’ydi. İki raketin de kariyerlerindeki ilk grand slam finali olması bakımından ayrıca dikkate değer bir maçtı. Agassi’nin oyun stili İvana göre taban tabana zıttı. Oyunu geri çizgide kabul edip; rakibini hataya zorlamaya çalışırdı. Doğrusunu isterseniz benim için tahammül edilemez, can sıkıcı bir stili vardı Agassi’nin.

O zamanlar ufak bir çocuktum ve hayatta bazı dileklerimin gerçekleşmeyebileceğinin farkında değildim. İvanın kazanması dileğim de bunlardan biriydi. Maalesef tahminim/dileğim gerçekleşmedi; 5 set süren karşılaşmayı final setinin başında İvanın servisini kıran Agassi kazandı. Agassi’nin servisini kırmak için İvan eline 3 fırsat geçirmişti ama bunlardan yararlanamayınca kariyerindeki ilk finalden eli boş ayrıldı. Zaman hızla akıp geçiyor ve İvaniseviç beklentilere karşılık veremiyordu. ATP sıralamasında 2. sıraya kadar yükselmişti ama Wimbledon dışındaki grand slamlerde esamesi okunmuyordu. Tekniğinin zayıf olduğu, tek yönlü bir oyuncu olduğu, servis atmaktan başka bir şey bilmediğine dair eleştiriler alıyordu sürekli. Kazanacağı bir grand slam hem eleştirileri kesecek hem de üzerindeki baskıyı ortadan kaldıracaktı. Bu fırsatı 1994’de yeniden yakaladı Wimbledon’da. Bu sefer finaldeki rakibi son Wimbledon şampiyonu Pete Sampras’tı. Sampras da İvaniseviç gibi servis-vole stiline sahipti. Tekniği İvana göre çok daha iyiydi. İvaniseviç’e göre en önemli avantajı ise Sampras’ın bir ‘poker face’ olmasıydı. Çelik gibi sinirlere sahipti ve yüzüne baktığınız zaman bir puanı kazandığını mı yoksa kaybettiğini mi asla anlayamazdınız. İvaniseviç ise maç içinde sürekli gelgitler yaşayan, fazla duygusal, kırılgan, oto kontrolü zayıf bir oyuncuydu. Bu anlamda Sampras ile gece ve gündüz gibiydiler. Karşılaşmanın ilk setinde her iki oyuncu da birbirlerinin servisini kıramadı; tie break’e giden seti Sampras kazandı. İkinci setin de tie break’e kalıp Sampras tarafından kazanılması İvaniseviç’i psikolojik olarak yıktı. 3.seti 6-0 kaybedip bir finalden daha boynu bükük ayrıldı. İvaniseviç için bu mağlubiyet büyük bir psikolojik tahribat yarattı. ATP turunda çeşitli turnuva şampiyonluklarına karşın grand slamlerde kayda değer bir başarı sağlayamadı. 94 finalinden ancak üç yıl sonra Amerika Açık’ta yarı finale kadar yükseldi. Bu İvanın Wimbledon dışındaki bir grand slamde yükseldiği en üst noktaydı. Bu turda da Sampras tarafından saf dışı bırakıldı. 1998’de İvaniseviç tekrar Wimbledon’da fırtına gibi esip finale kadar yükseldi. Rakip aşina olduğu bir yüzdü: Pete Sampras. İlk set tie break’e gitti. Kazandı; bu sefer kazandı! 94’deki finalden çok daha farklı olacağa benziyordu her şey… İkinci sette tie break’e kaldı ama bu sefer kaybetti. 3.seti de kaybedip raketlerinden birini kırdığında 94 benzeri bir son set bekliyordum ama yanıldım. Dördüncü seti kazanıp maçı final setine taşımayı başardı İvaniseviç. Ama insanın yazgısını değiştirmesinin o kadar da kolay olmadığını final seti tüm sporseverlere

gösterdi. Final setinin başında servisini kırdıran İvaniseviç, bu darbeyle psikolojik olarak resmen dağıldı ve seti 6-2 kaybedip gene ikincilik tabağıyla evinin yolunu tuttu. 2001 yazına gelindiğinde Goran İvaniseviç ATP klasmanında ilk 100 dışındaydı; 125. sıradaydı! Kariyeri dibe vurmuştu ve canlı bir başarısızlık hikâyesiydi. Kariyerinin başında kendisinden umulanların çok çok azını başarabilmişti. ATP sıralamasındaki yeri dolayısıyla Wimbledon’a katılma hakkı bile bulunmuyordu. Ama All England Tenis ve Kriket Kulübü, geçmiş yıllardaki başarılarından dolayı jest olarak ona ‘white card’ vererek turnuvaya davet etti. İvan, ‘’Bu seferde kazanamazsam; ülkeme döner kafe açarım’’ diyerek Wimbledon yollarına düştü. İvaniseviç’in elinden geleni yaptığı çok açık ama o kadar çok denedi ve o kadar çok kaybetti ki… Bu şampiyonluk sadece bir grand slam şampiyonluğundan çok daha fazlasını ifade ediyor İvaniseviç için. Tüm kariyerini temize çekecek; kendi şeytanını alt etmesini sağlayacak bir araç belki de. Sonuçta ‘‘Wimbledon’ı kazanayım; bir daha rakete el sürmemeye razıyım’’ diyecek kadar kazanmayı isteyen biri İvan. Ve 4.kez maç sayısı atma şansını kazanıyor. İlk servis gene hatalı! Kamera tekrar yakın çekimde İvanı seçiyor kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor. Dua mı ediyor yoksa şeytanıyla pazarlık mı ediyor? Maçtan sonra o an şunları mırıldandığını açıklayacaktı: ‘Bak oğlum! Bu dördüncü maç sayısı atışın! Bu ikinci servisi hatasız at. Sahanın neresine gittiği önemli değil içeri düşsün sadece. Belki o hata yapar’. Ve dördüncü maç sayısını aynen o şekilde kullanıyor. Melekler bu kez İvaniseviç’in yanında… Rafter hata yapıyor. Puan, oyun, maç ve şampiyonluk İvaniseviç… Olduğu yere yığılıp kalıyor; hüngür hüngür ağlıyor İvaniseviç. Tribündeki babası, antrenörü ve benimle beraber… Maç sonrası zafer konuşmasında ‘‘İnanamıyorum… Nihayet kazandığıma inanamıyorum. Biri beni dürtecek ve uyan rüya görüyorsun diyecek diye ödüm kopuyor’’ diyip; şampiyonluğu bir başka kahramanım Drazen Petroviç’e ithaf ediyor. İvaniseviç’in bu geri dönüş hikayesi sadece bir spor başarısından ziyade, kendisinin kariyerini yıllardır binlerce km uzaktan izleyen birisine insanın inanırsa, karşılaştığı her güçlüğe rağmen kendisine olan inancını korursa neler yapabileceğine dair altın bir hayat dersi de içeriyor.


AROMA ERKEKLER VOLEYBOL LİGİ

ŞAMPİYON FENERBAHÇE HASAN BABUR

Son iki sezonda olduğu gibi şampiyonun yine değiştiği, futboldaki üç büyüklerimizin birer saha kapatma cezası alarak klaslarını gösterdikleri(!), zirve parolasıyla başlayanların maç kazanamadan küme düştüğü, yeniliklerle dolu bir sezonu geride bıraktık. İşte karşınızda, dikkat çeken anlarıyla, 2009 - 2010 Sezonu Aroma Erkekler Ligi. Yedi sene önce kurulan Bozkurt Belediyespor ile dokuz sezondur Birinci Lig’de mücadele eden Tokat Belediyesi Plevnespor, yirmi iki hafta sonunda lige veda ettiler. Hazırlık kampı döneminde sezona; önce play-off, ertesi hafta ilk beş ve nihayet ligin başlamasına bir hafta kala, ilk dört parolasıyla girdi Tokat Belediye Plevnespor. Fakat, evde hesap yapmadan çarşıya çıkan yönetimin planları tutmadı ve ilk haftasında Galatasaray’a 3-1 yenilerek başladıkları sezonun ikinci haftasında bu sefer Bozkurt Belediyespor’a aynı skorla mağlup olduktan sonra, set dahi alamadan lige veda ettiler. İlk devrenin 10. haftasında antrenör Orhan Yavuz’la yollarını ayıran takım, ikinci devrenin 10. haftasında ise Arkas maçına çıkmayıp hükmen mağlup olarak, ligi -1 puanla tamamladı. Birinci Lig’e geçtiğimiz yıl yükselen iki takım; Beşiktaş ve henüz beş yıl önce kurulan Diltaş Eğitim Kurumu ise ligde dokuzuncu ve onuncu sıraları paylaştılar. Ligde ilk galibiyetini, 8. haftada Plevnespor karşısında alan Diltaş Eğitim Kurumu; sırasıyla Beşiktaş, bir kez daha Plevnespor ve ardından Bozkurt Belediyespor’u yenerek ilk senesinde ligde kalmayı başardı. Bulgaristan’da, üst üste iki sezon sayı kralı olan Mladen Mladenov’u transfer ederek dikkat çeken Konya temsilcisinin; kulübün resmi internet sitesindeki ‘kadro’ başlığına, takım yerine yönetici kadrosunu yerleştirmesi ise kulübün kurumsal yapısı hakkında bizlere bilgi veriyor.

İki yıl aradan sonra yeniden Birinci Lig’e dönen Beşiktaş ise Alman Milli Takımı’ndan Mark Siebeck’i kadrosuna katarak başladığı sezonda, play - off dışında kalan son takım oldu.

Bir sezon daha, galip geldiği maçlardan sonra, “X’e Maliye Kontrolü”; mağlup olduğu maçlardan sonra ise “X’e Piyango Vurdu” şeklinde haberlere konu olarak spor basınımızın yaratıcılık sınırlarını zorladı Maliye Milli Piyango. Bu haberlerde dengeyi sağlamak için olsa gerek, on bir galibiyet alıp on bir defa da mağlubiyete uğrayarak normal sezonu 8. sırada tamamladılar. Geçtiğimiz yıl ligi 10. sırada bitirip, tatile erken çıkan Sosyal Güvenlik Kurumu ise bu sene işi sıkı tuttu. İspanya Milli Takımı’ndan, dünyaca ünlü pasör Guillermo Falasca’yı transfer ederek sezona başlayan SGK, bir üst sıradaki Galatasaray’dan iki galibiyet fazla almasına karşın ligi 7. sırada bitirdi ve play - off fırsatını kaçırmadı. Geçtiğimiz sezon, şampiyon İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a ilk turda elenerek sezonu kapatan Galatasaray ve 1991 - 1996 arasında ligi domine ettiği günleri özlemle anan Halkbank, altıncı ve beşinci sıraları paylaştılar.

yatırımlar yapan Fenerbahçe ise, Ocak ayı sonunda İBB’yi yenerek oturduğu liderlik koltuğunu bir daha bırakmadı. Sezon öncesi düzenlenen Süper Kupa Finali’nde, geçen sezonun şampiyonu İBB ile Türkiye Kupası şampiyonu Arkas, Ankara’da karşılaştılar. Rakibini 3-1 mağlup eden İstanbul temsilcisi, ilk Süper Kupa’yı da müzesine götürdü. 11 Ocak 2010’dan itibaren Voleybol Federasyonu’nun desteğiyle, ‘Filede Haftanın En İyileri’ uygulaması başladı. Skor, servis, smaç, blok ve pas istatistiklerine göre belirlenen ‘en iyiler’, federasyonun resmi sitesinden her hafta duyuruldu. Normal sezondaki sıralamalara göre belirlenen play - off eşleşmeleri şu şekilde oldu: Milli Piyango - Fenerbahçe SGK - İBB Galatasaray - Ziraat Bankası Halkbank - Arkas Kazanılacak iki maç üzerinden oynanan eşleşmelerde; Fenerbahçe rakibini 3-0’lık iki maç sonunda mağlup edip tur atladı. İlk maçı 3-1 kaybeden İBB ise, sonraki iki maçı 3-1 ve 3-0 kazanarak dörtlü finale adını yazdırdı. Ziraat Bankası, Galatasaray’a tek set vererek son dörde kalırken; en çekişmeli geçen eşleşmede, ilk maçı 3-2 kaybeden Arkas, sonraki iki maçı 3-1 kazanıp final yürüyüşüne devam etti.

Üç senedir takımın başındaki Ümit Hızal’la yollarını ayırdıktan sonra, Milli Takım eski antrenörü Işık Menküer’e görevi teslim eden Galatasaray sezona Fenerbahçe mağlubiyeti ile başladı. Normal sezonu on galibiyet alarak tamamlayan Galatasaray, müzesinde bulunmayan Türkiye Kupası’nda ise finale kadar yükseldi. Ligde, arka arkaya aldığı galibiyetlerle iyi bir başlangıç yapan Halk Bankası sezon ortasında antrenör değişikliğine gitti. Ardından da, girdiği duraklama döneminden çıkmayıp, zirvedeki dörtlünün 12 puan gerisinde kaldı.

Dörtlü finalde kaderin bir cilvesi, üst üste üçüncü kez Fenerbahçe, Arkas ile eşleşirken; son şampiyon İBB de Ziraat Bankası ile final mücadelesi verdi. Geride kalan iki sezonda rakibine elenerek finale çıkamayan Arkas; 3-0 kaybettiği ilk maçın ardından, ikinci maçı aynı skorla kazanmasına rağmen, diğer iki maçta aynı direnci gösteremeyip, sezon finalini yaptı. Ziraat Bankası ise seriyi ‘NBA’ tabiriyle süpürerek, tarihinin ilk şampiyonluğunu kazanmak için Fenerbahçe’ye rakip oldu.

Geçtiğimiz sezon Challenge Cup’ta zafere ulaşarak, erkekler voleybolunda Türkiye’nin ilk uluslar arası kupasını kazanan Arkas ile geçen senenin lig finalisti Ziraat Bankası dördüncü ve üçüncü sırada kendilerine yer buldular. İlk mağlubiyetini yedinci haftada İBB karşısında alan Arkas, lider Fenerbahçe ile birlikte ligin en az maç kaybeden takımı unvanına sahip oldu. İki sene önce, Fenerbahçe’de forma giyerken yasaklı madde kullandığı gerekçesiyle 2 yıl ceza alan ‘uçan adam’ lakaplı Burak Hascan’ı, cezasının bitmesine 5 ay kala kadrosuna katan Arkas; gelecek sezonun hazırlıklarına da çok erken başladı. Geçtiğimiz sezon final serisini kazanarak şampiyon olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, normal sezonu ikinci sırada tamamlarken; o serinin kaybedeni Fenerbahçe ise ligi ilk sırada bitirdi. Daha önce İETT adıyla ipi göğüsleyen İBB, otuz beş yıl sonra şampiyon unvanı ile ligde mücadele etti. Amatör şubelere ciddi

Final serisinin ilk maçını, İstanbul’da 2-0 geriden gelip 3-2 kazanan Fenerbahçe; bu moralle gittiği Ankara’da da, 3-2 ve 3-1’lik sonuçlarla, tarihinin ikinci şampiyonluğa ulaştı. Fenerbahçe ligin bitimiyle birlikte verilen ödüllere de ambargo koydu. "En Değerli Oyuncu" ödülü Hırvat Tomislav Coskovic’e, "En İyi Libero" ödülü Serkan Kılıç’a, "En İyi Servis Atan Oyuncu” ödülü Emre Batur’a ve "En İyi Pasör" ödülü de Arslan Ekşi’ye gitti. Sezonun bitişiyle oynanan Türkiye Kupası Finali’nde ise her iki maçı 3-1 kazanan Ziraat Bankası, Galatasaray önünde tarihinin ilk kupa zaferine ulaştı.


2010 IIHF DÜNYA ŞAMPİYONASI: ALMANYA EMRAH AKTAÇ

Bembeyaz bir zemine karşılık simsiyah bir

kadrosuyla çeyrek finalin ötesine gitmeye çalışacak.

Ancak İtalyanların bu gruptan çıkabilmeleri bile başarı olur.

Bugüne kadar madalya kazanamayan Beyaz Rusya, son üç yıldır yavaş yavaş yükseliyor ve geçen sene çeyrek final oynama başarısı gösterdi. Kadrosunda sayılı NHL oyuncusu bulunduran takımda, kaptan Ruslan Salei, Oleg Antonenko, Konstantin Koltsov ve Andrei Mezin öne çıkan sporcular.

C Grubu

Gelelim grubun en zayıf takımı Kazakistan’a. Vancouver’da yer alamayan Kazaklar, 1. Küme’de geçirdiği son 3 yılın ardından geçen sene A Grubu’nu lider olarak tamamlayarak, bu şampiyonada yer almaya hak kazandılar. Ancak bu zorlu gruptan çıkmaları hiç de kolay görünmüyor.

Çek Cumhuriyeti, Fransa, Norveç, İsveç

Avrupa’da buz hokeyi denince ilk akla gelen ülkelerden biri olan Çek Cumhuriyeti, 1999-2001 arasında peş peşe 3 kez altın kazanarak büyük bir başarı elde etti. 93’den beri en kötü ilk sekize kalan takım, Vancouver’da ise çeyrek finalde bir başka dev Finlandiya’ya yenilerek elendi. Olimpiyatlarda kadrosunda 15 NHL oyuncusu barındıran Çekler, bu sefer yarı finali zorlayabilirler.

pak… Son sürat dans edercesine kayan sporcuların buzda çıkardığı o tiz sesi dengeleyen, sopanın pakla buluşmasında ortaya çıkan tok ses... Taraftarlar sessizleştiğinde ortamı tekrar heyecanlandıran, bedenlerin sertçe çarpışması… Buz üstünde oynanan, alev alev bir oyun…

Dünya sıralamasında en kötü bugünkü sırası olan 4.lüğü gören İsveç’in, toplamda 8 altını bulunuyor. 19 NHL oyuncusunu barındıran kadrosuyla Vancouver’da çeyrek finalde Slovakya’ya elenen İsveç, bu şampiyonada Rusya ve Kanada’dan sonra altın için en büyük adaylardan.

Eğer herhangi bir buz hokeyi maçı seyrettiyseniz, zaten çoktan sevdalısı olmuşsunuzdur. Yok eğer şimdiye kadar böyle bir fırsatınız olmadıysa, başlamak için tam vakti. Huzurlarınızda, 2010 Dünya Erkekler Şampiyonası…

Norveç, komşuları İsveç ve Finlandiya’nın aksine buz hokeyinde başarılı bir ülke değil. Vancouver’da play-offta Slovakya karşısında dirense de elenmekten kurtulamayan Norveç, bu sefer de Fransa’nın yer aldığı bu gruptan çıksa da, play-offu geçmesi zor görünüyor.

Her yıl düzenlenen organizasyon bu yıl, 723 Mayıs tarihlerinde Almanya’da yapılacak. 7 Mayıs’ta Veltins-Arena’da oynanacak Almanya-ABD maçı ile başlayacak olan şampiyona öncesinde, ilk olarak kısa kısa grupları ve takımları tanıyalım:

A Grubu

Beyaz Rusya, Kazakistan, Rusya, Slovakya

Son iki senenin şampiyonu ve bu senenin de en büyük adayı Rusya ile başlayalım. Sovyetler dönemini de hesaba kattığımızda en çok altın madalya kazanan ülke Rusya. Vancouver’da çeyrek finalde, son iki Dünya Şampiyonası’nda da finalde yendiği Kanada’ya elendi. Aleksey Morozov kaptanlığındaki takımın yarısından çoğu NHL oyuncusu. Bu oyunculardan biri de, NHL’de son iki sezonun en değerli oyuncusu seçilen ve bu sene de aday gösterilen Alexander Ovechkin. Tek altını 2002’de kazanan Slovakya, son kış oyunlarında ise Finlandiya’ya yenilerek 4. oldu. Gruplarda Rusya’yı, çeyrek finalde ise İsveç’i yenmeyi başaran Slovakya, Zdeno Chára kaptanlığındaki Pavol Demitra, Miroslav Satan, Hossa kardeşler ve diğer NHL oyuncularıyla desteklenmiş

B Grubu

Kanada, İtalya, Letonya, İsviçre

Dünya 1 numarası ve Rusya ile birlikte bu şampiyonanın da favorisi olan Kanada, en son Vancouver’da nefes kesen final maçında uzatmalar sonunda ABD’yi yenerek altın kazanmıştı. Bugüne kadar Dünya Şampiyonası’nda18 altın madalya kazanan takımın başına Vancouver sonrasında Craig MacTavish geçti. Son iki şampiyona finalinde de Rusya’ya elenen Kanada, bu sefer altını kazanıp, dünya sıralamasındaki yerini korumaya çalışacak. 1998’de 4. olmasından beri en iyi başarısı çeyrek final olan İsviçre’nin bir tane gümüş madalyası bulunuyor. Vancouver’da ilk 8’e kalma başarısı gösteren takım, ABD’ye elenmişti. Bu sefer de çeyrek finale çıkmaları sürpriz olmaz, ancak ötesi zor. Letonya da hemen hemen İsviçre ayarında bir takım. En iyi başarıları son 13 yılda 4 kez çıkabildikleri çeyrek final. Vancouver’da ise Çek Cumhuriyeti’ne uzatmalarda kaybederek çeyrek final şansını kaçırdılar. Aralarında kaptan Karlis Skrastiņs’in de yer aldığı sayılı NHL oyuncusundan oluşan kadroları ile çeyrek finali zorlayabilirler. Şampiyonanın en zayıf takımlarından biri olan İtalya, geçen sene 1. Küme’de yenilgisiz lider olarak bu seneki şampiyonaya katılma hakkı kazandı.

Son iki olimpiyata katılamayan Fransa, yer aldığı Dünya Şampiyonalarında da tarihinde ancak 3 kez çeyrek finale çıkabilmiş bir ülke. Çoğunluğu yerel liglerde oynayan oyunculardan oluşan kadrosuyla Fransa, bu grubun en zayıf takımı konumunda bulunuyor.

D Grubu

Danimarka, Finlandiya, Almanya, ABD

İsveç’le birlikte kuzeyin bir diğer başarılı ülkesi de Finlandiya. 6 milyondan az nüfusuna rağmen 50000’i aşkın lisanslı sporcuya sahip olan Finlandiya, dünya sıralamasında da 3. sırada. Tek altınını 1995’te kazanan, ancak 3’ü son 4 yılda olmak üzere 10 madalyası olan Finlandiya, Vancouver’da da Slovakya’yı yenerek Bronz kazandı. Jukka Jalonen yönetiminde


gençlerle tecrübeli oyuncuların birleşiminden oluşan bir kadroyla şampiyonaya katılacak olan Finlerde, hedef yine madalya. NHL ile dünyanın en gözde hokey ligine sahip olan ABD’nin Olimpiyatlarda ve Dünya Şampiyonası’nda ikişer altını bulunuyor. Vancouver’da yarı finalde Finlandiya’yı 6-1 yenerek finale kalan ABD, finalde ise uzatmalarda yediği golle Kanada’ya kaybetti. Dünya Şampiyonalarında ise altın kazandığı 1960’tan beri finale kalamıyorlar. Jamie Langenbrunner kaptanlığındaki takımın bu sene de finale kalması kolay görünmüyor. Ev sahibi Almanya da bugüne kadar altın kazanamamış takımlardan. 2005’te 1. Küme’ye düşen, hemen ertesi yıl tekrar şampiyonaya katılan Almanya, o zamandan beri kayda değer bir başarı gösteremezken, geçen yıl gruptan dahi çıkamadı. Vancouver’da ise play-offta Kanada’ya yenilerek elendi. Şampiyonanın daha açılış maçında ABD ile oynayacak Almanya, bu sene gruptan çıkar, ama çeyrek final olası değil. 2003’ten beri 1. Küme’ye düşmeyen Danimarka, İtalya ve Fransa ile birlikte bu şampiyonun en zayıf takımı. Ev sahibi Almanya’nın da yer aldığı gruptan çıkması oldukça zor. Ancak muhtemelen seneye de şampiyonada yer alırlar.

Ateşin Buzla Buluşacağı Arenalar

4’er takımlı 2 gruptan oluşuyor. Her sene bu seviyelerde turnuva düzenleniyor ve 12-3. Kümenin grup liderleri bir üst seviyeye çıkarken, 1. ve 2. kümenin grup sonuncuları ise bir alt seviyeye düşüyorlar. Böylece her senenin şampiyonası, aynı zamanda bir sonraki senenin de elemesini oluşturmuş oluyor.

IIHF Dünya Sıralaması

Sıra Ülke Puan 1 Kanada 4105 2 Rusya 3965 3 Finlandiya 3880 4 İsveç 3855 5 ABD 3825 6 Çek Cum. 3655 7 Slovakya 3470 8 İsviçre 3465 9 Beyaz Rusya 3400 10 Letonya 3285 11 Norveç 3270 12 Almanya 3145 13 Danimarka 3085 14 Avusturya* 2955 15 İtalya 2860 16 Fransa 2860 17 Ukrayna* 2805 18 Slovenya* 2755 19 Kazakistan 2745 *2010 Dünya Şampiyonası’nda yer almayan ülkeler. Avusturya bu sene 1. Küme A Grubu’nu, Slovenya ise B Grubu’nu lider olarak bitirerek, 2011 Dünya Şampiyonası’na katılmaya hak kazandılar. Ukrayna ise bu sene olduğu gibi 2011’de de 1. Küme’de mücadele edecek.

Dünya Şampiyonası İlerleyişi Dünya Şampiyonası, 4’er takımın oluşturduğu 4 gruplu Ön Eleme Turu ile başlar. Gruplarda her takım birbiriyle tek maç oynadıktan sonra, her grubun ilk 3 sırasındaki takımlar Yükselme Turuna çıkarken, son sıradaki takımlar ise Düşme Turuna geçerler.

Lig’de, normal sezonun sonunda oynanan play-offlar sonucunda şampiyon belirleniyor. Süper Lig’in altında ise, 6’şar takımın oluşturduğu iki gruptan meydana gelen 1. Lig yer alıyor. Toplamda 7 şampiyonluğu bulunan B.B. Ankara’yı 5 şampiyonluk ile bir diğer Ankara takımı Polis Akademisi takip ediyor. Genellikle Ankara takımlarının şampiyonluğu ile sonuçlanan Süper Lig’de bu sene de, bir başka Ankara takımı olan Ankara Üniversitesi SK şampiyon oldu.

Uluslararası Arenada Türkiye 1992’den beri Dünya Şampiyonası’nda yer alan ve şu an Dünya Sıralamasında 37. sırada bulunan Türkiye, 2. Küme’den yukarıya çıkamadı. 2. Küme’de başlayan Şampiyona macerasında 3. ile 2. Küme arasında git-geller yaşayan Türkiye, bu sene Meksika’da düzenlenen şampiyonada da 2. Küme A grubunda yer aldı. Ancak 5 maçında da yenilerek bir seviye düşen Milli Takım, seneye 3. Küme’de mücadele edecek.

Efendi Gibi Oynayın

Düşme Turunda 4 takım birbiriyle birer maç yapar ve son sıradaki 2 takım şampiyonadan elenerek, 1. Küme’ye düşerler.

Almanya’da gerçekleşecek şampiyonaya Köln’den 18,500 kişilik Lanxess Arena, Mannheim’den 14,000 SAP Arena ve Gelsenkirchen’den 75,976 kapasiteli Veltins-Arena ev sahipliği yapacak. Açılış maçı Veltins-Arena’da yapılırken, A ve D grubu maçları Köln’de, B ve C grubu maçları ise Mannheim’ de oynanacak. Bundan sonraki turlardaki tüm maçlar da Köln ve Mannheim’de yapılırken, final maçı ise Köln’deki Lanxess Arena’da oynanacak.

Şampiyona Sistemi 48 ülkenin yer aldığı Şampiyona sistemi 4 seviyeden oluşuyor: Dünya Şampiyonası, 1. Küme, 2. Küme ve 3. Küme. Dünya Şampiyonası 4’er takımlı 4 grup, 1. ve 2. Küme 6’şar takımlı 2 grup, 3. Küme ise

Yükselme Turu, 6’şar takımlık E (A+D) ve F (C+B) gruplarından oluşur. Bu gruplardaki takımlardan, ön eleme turunda birbirleriyle maç yapmış olanlar yeniden maç yapmazlar ve almış oldukları puanlar bu yeni gruplara aynen taşınır. Diğer takımlar ise kendi aralarında birer maç yaparlar. Her iki grubun en iyi 4 takımı çapraz eşleşmeyle Çeyrek Final turunu oluştururlar. Çeyrek Final mücadelelerinin ardından Yarı Final ve Final maçları oynanarak Dünya Şampiyonu belirlenir. Yarı finalin elenen takımları ise, bronz madalya maçına çıkarlar.

Türkiye’de Buz Hokeyi Ülkemizde buz hokeyi ile ilgili her türlü faaliyeti düzenlemek adına 1991’de Türkiye Buz Hokeyi Federasyonu kuruldu. 1993’te ise Türkiye Buz Hokeyi Süper Ligi oluşturuldu. 6 takımdan oluşan Süper

Buz hokeyinin olmazsa olmazlarından biri de maçlar sırasında çıkan kavgalardır. Özellikle NHL’de bu durum artık şovun bir parçası haline gelmiştir. Hatta bu kavgaların bazen birer taktik aracı olarak kullanıldığı da olur. Her ne kadar yazılı olmasa da, bu kavgaların belirli kuralları vardır. Örneğin kavga başladığı an genellikle sporcular sopalarını yere bırakır, birbirlerine paten ya da eldivenleri ile vurmazlar. Ancak Uluslararası Buz Hokeyi Federasyonu (IIHF), düzenlediği organizasyonlarda bu duruma karşı katı cezalarla önlem alır. NHL’de birkaç dakikalık cezalar, bu turnuvalarda yerini gerektiğinde men cezalarına bırakır. Dolayısıyla birçok NHL oyunsunun yer alacağı bu şampiyonada, oyuncular sinirlerine de hâkim olmak zorundalar.


YETKİSİZ GÜVENLİK ATİLLA NESİPOĞLU

Neden sizden komisyon alıyor ki grup başkanı? Ayrıca kaç kişiden alıyor bu komisyonu? Şimdi burada kimin görev alacağını belirleyen o. Her grup başkanı kendi ekibini kuruyor 42 kişiden oluşuyor genelde. Siz 35 TL kazanırken bu kişi sizlerin üzerinden yaklaşık 200 TL para kazanıyor her maçta. Buna neden karşı çıkmıyorsunuz? Kendi seçince adamları bizde çalışabilmek için 5TL komisyonu veriyoruz. Elden ne gelir. Düzen böyle. Bir ay içinde kaç maçta görev alıyorsunuz? Kaç kişi çalışıyorsunuz maç gecesi?

Önce Diyarbakır-Bursa maçında taraftarların sahaya yağdırdıkları taşları dehşetle izledik. Peşinden Olimpiyat Stadı’nda bu kez sahaya girip hakemleri kovalamalarına şahit olduk. Bunların üstüne Galatasaray tribününden aşağı atılan taraftarı görünce “statlar güvenli mi?” kafaları meşgul eden bir numaralı soru oldu. Hafta sonu bizi bekleyen derbi mücadelesi öncesi en önemli konu yine güvenlik olacaktır. Son yıllarda saha dışında hatta saha içinde bile olaysız geçmeyen Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesi bu maçlarda daha önce görev almış bir güvenlik elemanı ile röportaj yaptık. Kendisine sorduğumuz soruları içtenlikle cevaplarken bizden tek isteği isminin açıklanmaması oldu.

F.Bahçe-G.Antepsor maçı o kadar tatsız ilerliyordu ki gözümü sahada tutmakta zorlanır hale geldim. Hemen reklam panolarının arkasında duran yeşil yelekli adamların durdukları yerde kendilerini ısıtmaya çalışmaları dikkatten kaçacak gibi değildi. Son zamanların en çok tartışılan adamlarıydı onlar. Tüm futbol severlerin gözü sahadayken onlar sırtlarını dönüyor. Açıkçası dünyanın en sevilen spor olayına bu kadar yakın olup, bu kadar uzak kalabilmek benim yapabileceğim bir iş değil. Bizim önceliğimiz ise güvenlik. Maç sonu röportaj teklifimizi kabul eden yeşil yelekli arkadaşlardan biri ile başladık sohbete. Öncelikle kendimi tanıtıp, sonra adını öğrendim. Tanışma faslını geçtikten sonra ise konuya en merak ettiğim noktadan girdim. Futbola sırtınızı dönmek için aldığınız ücret nedir? 40 TL. Ama 5 TL’sini grup başkanı alıyor. Bize de 35 TL kalıyor.

Çalışmak istediğiniz maçlardan önce gidip polise isim yazdırıyoruz. Ondan sonra seçilirsek gelip çalışıyoruz. Ama her şey grup başkanına bakıyor. Yaklaşık 500 kişi görev alıyor bir maçta. Ben sadece F.Bahçe’nin maçlarında görev almayı tercih ediyorum. Bunun nedeni F.Bahçeli olmanız mı? Zaten bu işin özü bu olmuş durumda. Şimdi biz stada saat ikide geliyoruz. Maç bitiyor dokuzda. 7 saatlik çalışmanın ardından aldığımız para 35 TL. Yol parasını cebinizden ödüyorsunuz. Bize verilen sadece soğuk sandviç ve su. Şimdi siz karar verin maça para verip gelen taraftar mı daha çok seviyor takımını biz mi?

Biri benim yerimde başkası oturuyor diyerek geliyor. Oraya gidiyoruz diğerinin yerinde başkası oturmuş. Tartışmaların bağrışmaların sonu gelmiyor. Stat içinde yer alan özel güvenliğin görevi nedir? Biraz açıklar mısınız? Aslına bakarsanız bize “güvenlik” demek son derece yanlış olur. Sinemadaki yer göstericiler gibiyiz. Tek farkımız burada perde seyirci arasında duruyoruz. Bir yetkimiz yok. Merdiven boşluklarına kimseyi oturtmamak ve herkesin bilet numarasına göre oturmasını sağlamak. Şimdi biri devamlı, hakeme oyuncuya gözünüzün önünde küfür ediyor. Sahaya bir şey atıyor. Bu kişiye karşı bir yetkiniz yok mu? Maalesef yok! Sadece uyarabiliriz. Polisi çağırabiliriz. Bunlar yapabileceklerimiz. Genelde arkadaşlar tepki almamak için karışmıyor. Sonuçta o adam haftaya kombine kartı ile yine gelecek ama ben orada görev alabilecek miyim garanti değil. Güvenlik elemanları, spor müsabakalarında görev alabilmeniz için özel eğitimlerden geçiyor musunuz? Ben lise mezunuyum. Güvenlik görevlisi olarak birçok eğitim aldım. Bu yaptığım için ise bir eğitim verilmedi. Sadece anlatılanlar ve görev tanımları. Yer göstermek için de eğitim verilmez herhalde. Son olarak, televizyonlarda, gazetelerde hep tartışılır, “Bu tribün terörü nasıl durdurulur diye”. Siz bu yayınları izleyince ne düşünüyorsunuz? Size göre bu sorunun çözümü var mı?

Diğer statlarda da durum bu mu? Alınan ücretler, çalışma şartları aynı mı? Ben diğer statlarda da görev aldım. En rahatı yine Saraçoğlu Stadı. Sami Yen’de bugün görev yaptınız, paranızı ancak 2 ay sonra ödüyorlar. İnönü stadı ise tam bir çile. Neden çile İnönü Stadı? Kimsenin bilette yazan yere oturduğu yok. Merdiven boşlukları hep dolu olur.

2 senedir bu işi yapıyorum. İlk çalışmaya başladığım günlerden bugüne durum biraz daha iyi. Ama her yerde bu konunun tartışılıp konuşulmasına rağmen ilerlemenin bu kadar az olmasına şaşırıyorum. Ben burada maç izlemeye gelenleri şımarık çocuklara benzetiyorum. Biri küfür ediyor. Diğeri gözlemliyor onu. Bakıyor ki cezalandıran yok. O da başlıyor. Sonra hepsi birden yapıyor. İlk yapan kişiyi polis gelse alsa veya bizde o yetki olsa, diğerleri mum gibi olacak. Bu kadar basit halledilebilir. Alınan adam 3 ay maçı izleyemesin bak bir daha yapıyor mu aynısını. Üzerinde bu kadar tartışılacak bir konu değil yani çözümü çok basit ama çözmek isteyen yok!



Spor İletişim Dergi Sayı 1