Page 1

Muzaffer Kınalı & Çetin BAL Sohbet yazıları Sevgili

okurlar sizlere üstad Muzaffer Kınalı ile yaptığım son üç röportajdan (yada sohbetten demek belki daha uygun olur) ilk nüshayı sizlerinde okuması için kayda geçirip burda yayınladım.İlk nüsha 10-8-2004 tarihinde yapılan bir sohbetin kayıtlarını içermektedir.Araya bir çok istenmeyen sorunların proplemlerin girmesi itibariyle bu sohbetlerimizi yayınlamaya fırsatımız olmadı diğer yeni sohbetleri ve nüshalarıda en erken zamanda burda yayınlayacağım.Sizlerinde farklı sorularınız olursa bana iletmenizi rica ediyorum.Sizlerinde sorularınızı burda yayınlayalım.Sizlerde sohbetimize sorularınızla katılın. Tüm okurlarımıza sevgi ve saygılarımla Çetin BAL- 03/07/2005-DenizliÜstat Muzaffer Kınalı:Bir çuval elma düşünün. Bu bir çuval elmanın içerisinde bir elma var.O elma çürümüş. Çürümenin olayı kurtlanmak. Bu elma kurtçuğunun yada böceğin diyelim dünyası neresidir? Elmanın içidir.Böcek başka bir elmadan haberdar değildir ! O kurtçuk bu elmanın içinde dolaştığı zaman, mesela şöyle aşağı dolaştığı zaman avrupayı, şöyle dolaştığı zaman afrikayı, şöyle geldiği zaman japonyayı dolaştım sanır.Yani kurtçuğun dünyası o kadar zaten. Hemde kördür!Görmez. Gözü yoktur yani… bu elma kurtçukları ve böceklerin! Bunların gözü olmaz. İşte insanda böyledir.İnsanların gözü kördür! Bu göz hiç bir işe yaramaz.Böyle görmenin hiçbir faydası yok! Ruhsal ve zihinsel görü olmadıkça, gönül gözü ile görmedikçe kördür. E’ peki nasıl olacak? Bu gözü dahi olmayan elmanın dışına hiç çıkmamış olan kurtçuk başka bir çuvalın içinde başka elmaların olduğunu fark eder mi? Çuvalın içinde başka elmalar var, başka çuvalların içinde başka elmalar var..bunu fark edebilir mi, bilebilir mi kurtçuk! Elbette bilmez! Bundan haberdar olabilir mi? Olmaz. Mümkün değil nerden bilsin! Peki bu çuvalın içindeki elmaları bir insan toplamıştır, doldurmuştur diye böcek bilir mi? O kurtçuk bilir mi? Bilmez! Nerden bilsin? Peki bu elmalar bir ağaçtan toplanmıştır diye düşünebilir mi? Hayır düşünmez! Peki bu elma ağacının ve bu elmaların güneşten ve topraktan aldığı değişik gıdalarla, özümlemelerle böyle geliştiğini böyle olduğunu bilebilir mi? Bilmez! Peki bu ağacın dünyada ve bu toprakta böyle olduğunu bilir mi? Peki dünyanın güneş etrafında bir gezegen olduğunu döndüğünü onunda daha büyük bir sisteme dahil olduğunu bilir mi? Elbetteki bilemez düşünemez ve hafsalasına sığdıramaz! Nerden bilsin, nasıl görsün! nasıl kavrasın.Böyle sayısız benzetmeler sistemler bu şekilde daha da uzatılarak örnekler verilebilir. İşte bu sistemlerdeki değişik varlıklar kendi sistemi içinde alışıldık bir yaşama kalıbı ve kendine göre bir zihin ve tesirler kalıbına (pi mezonlar gibi) sahiptir.O tesirler kalıbı aşıldığında o başka bir şey olur.Yeni bir duruma anlayışa yükselir.Tırtıl kozasının kelebeğe dönüşmesi gibi.Yaşam formlarının kendi algı boyutları içinde aynı şey geçerlidir.Algıda, algılamada genişleme gibi. Deminden beridir ifade edegeldiğimiz gibi insanlarda elmadaki böcekler ve kurtçuklar gibidir.Henüz insanlarda, buradaki böcekler gibi kendi dünyalarını aşabilmiş ve başka dünyalara boyutlara başka evrenlere geçebilmiş değildirler.Hatta o dünyaların henüz ciddi anlamda mütealasına bile sahip değildirler. Başka dünyalar gerçeği en zeki bilim adamlarınız için bile bir sis perdesi ardında olan bir mütealadır. Sisli bir hayaldir.Başka gezegenlere gitmek bir tarafa insanlar sonsuz boyutlara intikal edebilecek bir ruhsal enerji boyutuna sahip olmasına karşın daha üstünde oturdukları bu enerjinin bu gücün farkında bile değillerdir.İnsanlık tarihi boyunca sadece bu RUHSAL ENERJİ dediğimiz konuda yazılıp çizilen onca kitaplara karşın insanlık bir dizi sayıklamalardan öte bu evrensel güce dair ciddi bir bilgi ve anlayışa ve uygulama düzeyine ulaşabilmiş değildirler.


Elmanın içindeki kurtçuk neyse dünyadaki insanda odur.İnsanlarda aynı hiçbir fark yok! Küçükle büyük arasında hiçbir fark yoktur.Aynı şey yani! Sizler hiç başka dünyalara geçebildinizmi başka dünyaları gezebildinizmi? Hayır! Öyleyse sizin elmanın içindeki kurtçuktan ne farkınız var? Daha küçük yada daha büyük sistemler aynı şey! Ben ilk okuldayken hocamız bir güneş sistemi resmi çizmişti.Güneşi ve o zaman için dokuz gezegenini çizmişti.Bende defterime aynı şekilde çizdim. Daha sonra ortaokulda fen dersinde atomları görmüştük o zaman için atomu çizmiştik.O anda aklıma bir şey belirdi.Atom sistemi ile güneş sistemi birbirinin aynıydı. Aynı şeydi yani ben tabi heyecanla hocam atomla güneş sistemi ikisi aynı şey! Dedim. Küçükle büyük aynı şey dedim bir bakış açısı ve ölçek meselesi dedim.Hocamız öyle şey olurmu ‘ne demek istiyosun aynı şey’ diye biraz sert çıkan gibi bir üslup kullandı.Ne demek aynı şey dedi. Bu dünyada gezegen güneşin çevresinde dönerken atomda ise elektronlar çekirdeğin çevresinde dolanıyordu.Yani merkezi karadelikler, güneşler, güneşin çevresindeki gezegenleri, atomdaki çekirdek ve elektronları bir araya gelerek kendine has sistemleri oluşturuyordu.Bir bir hücre ve bir yumurta gibi.Ölçek büyüklük ve küçüklük ve çekimsel alan tipleri farklı farklı olsada temelde aynı çekimsel etkiler ve prensipler dahilinde sistemler birbirini çekiyor ve birbiri çevresinde dönüyordu.Yani ne kadarda farklar var gibi görünsede temel mantık hep aynıydı. Ben ortaokulda bunu fark etmiştim.Büyükte küçüğü küçükte büyüğü görmenin bir başka şekli bu! Tek bir noktanın mütealası ile tek ve kendi içinde BİR olan sonsuz evrenin mütealası aynı şeydi aslında. Bize göre olan galaksinin güneş sisteminin boyutları yada atomun ve elektronun boyutları aslında bir açıdan zihne göre bakışa göre birbirine izafidir. Büyük ve küçük dediğimiz şey zihne göre değişen bir durumdur.Mesela şu anda atomun elektronlarında pi mezonlar yaşıyor, ömürleri saniyenin üç milyarda biri kadardır.Mesela BİR dediğimizde üç milyar yıl geçiyor.Bunun gibi dünyamızda böyle.Yukarı boyutlara göre tabi! Bunla neyi kastediyoruz Bu beyandan olmak üzere dinsel metinlerde deniyorki ( kuran’ı kerim) << size göre binlerce yıl olan burada bir AN dır >>.Yani deminden beridir dediğimizle aynı şey işte! Değişmez.Küçüklük ve büyüklük izafidir. Zaten dünyada her şey izafi. İlginçtirki yine bu anlattığımız mevzulara dair dinsel metinlerde pek çok ifade vardır.Yine bu cümleden olmak üzere bir ayette deniyorki << sanmayınki gördükleriniz öyledir, sanmayınki bildikleriniz öyledir.Sanmayınki duyduklarınız öyledir.>> Bunlar izafidir! Gerek dinsel metinlerde gerek felsefi söylemlerde, ilkçağ filozofisi içinde ve ilkel dönemin mitsel bazı hikayelerinde de benzer yönde bulgular, ifadeler yada sembolizmalar vardır diyelim.Keza günümüzün bilimsel bulgularıda kuantum fiziği bünyesinde bu yönde felsefi söylemlere yönelmiştir.Einstein bile izafiyet kuramlarında bunu ifade ediyor.Yani bakana göre referans alınan gözlem noktasına göre herkesin saatleri ve ‘‘zamansal gerçekliği algılama biçimi’’ değişebiliyor.Uzunluk ve kısalık öncelik ve sonralık büyüklük ve küçüklük kişinin içinde yer aldığı noktaya göre değişiyor..İzafi yani!Her şey izafi. Peki daha geniş bir söylemle DOĞRU nedir? GERÇEK nedir? Gerçek ve doğru insanın SANDIĞI şeylerdir.Ama mutlak değil bunlar.Onlarda geçici! Mücerret, izafi ve değişken olan şeylerdir.Halbuki insan daha başka bir varlıktır.İnsanın ÖZÜ mutlaktır.Öyleyse insanın o özüne ulaşması lazım.Eğer illede gerçek diye bir şeyden bahsedeceksen bu şey insanın ÖZÜ dür. (Çetin BAL: Yani üstadın ÖZ derken Ruh derken bahsettiği şey ŞUUR enerjisidir.Evrende her ne varsa atomik dünyalardan galaktik sistemlere bir zaman eğiriliğinden başka bir zaman eğriliğine yada bir paralel boyuttan ötekine hatta geçmiş şimdi ve gelecek noktaları arasında bile gezerken değişmeyen tek ölçü vardır oda kişinin şuur frekanslarıdır.Hatta üstadın diğer konuşmalarında da betimlediği gibi varlık ve yokluk bile şuurun içine girdiği frekanslara göre izafiyet kazanabilmektedir.Geçmiş yada gelecek zaman mevhumu bile şuurun zamanın uzayıp giden dört boyutlu frekans perdeleri içindeki konumuna göre


değişkenlik arzetmektedir.Yani zaman enerjisinin herhangi bir frekans ve dalga boyu ile şuur enerjisinin o andaki dalga boyu ve frekanlarının çakıştığı üst üste geldiği noktada şuur sonsuz zamanın içinde sonlu ve gelip geçen bir zamanı deneyimlemeye başlar.) Çetin BAL: Üstadım bir arkadaşımız şöyle bir soru soruyor: << Sayın Çetin BAL zamanda yolculuk hakkındaki yazınızı okudum.Ve bu beyanda üstada bir sorum olacaktı.Siz ‘bazı sırları açıklamaya zorlama’ gibi bir takım ifadeler kullanmışsınız.Yani siz insanların bilmediği bir çok şeyi biliyor görünüyorsunuz.Peki dünya biliminin ve insanlığın gelişmesi adına neden bu bilgileri açıklamıyorsunuz? Tarih boyunca hatta eski Mısırlılarda ve bir çok gizemli öğretilerde bilgi daima bir sır olarak saklanmış.Bir çok bilgi bir sır perdesi altına gizlenmiş.Bu bilgiler neden bizim gibi insanlara aktarılmıyor.Bir çok bilgi neden bizlerden gizleniyor.Sizler gibi bir çok sırlara ve yüksek bilgeliğe haiz olan insanlar neden biz insanlara yardım etmiyorlar neden tüm sırları açmıyorsunuz?>> Çetin BAL: Üstadım oysaki her demde bizler ..hatta kendi adıma ben bir çok bilgiyi web sayfamda ana hatları ile sakınmadan bir çok şeyi şu şekilde şöyle yapacaksınız diye detaylı izahatlar yaptım..Lakin arkadaşımızın böyle bir kanaate kapılmasına anlam veremedim.Oysaki bir çok bilgi açık şekilde zaten hep verilmiş yazılmış durumda.Sanırım biraz da kişiler bazı bilgileri anlamak adına irdeleyen araştırmacı yönlerini sorgulamalılar.Verilen bilgiyi tefekkürle açmak irdelemek ve incelemek lazım.Yoksa hiçbir bilgiyi doğrudan anlamak ve hazmetmek pek olası değil.Keza bir portakalı bile yerken insan soyarak yer.Bazı arkadaşlar bir konuda web sayfama dair bilgi isterken diyorlarki ‘bu konuda ne demek istediğinizi bir özet yaparak bana gönderirmisiniz’ E yani pes doğrusu..Arkadaşım birazda sen anlamaya ve özet yapmaya gayret et! Genç arkadaşlar pek düşünmek, araştırmak istemiyorlar.Maalesef genç arkadaşlarda biraz zihinsel ve düşünsel tembellik var.Birde bu arkadaşlar araştırmacı üniversite mezunları olacaklar..Ben zaten çoğu yerde özet bilgi vermişim.Daha da benden detay isteyeceklerine özet istiyorlar.Gerçekten bu espiri dolu yaklaşımlar ilginç.Maalesef okumayada araştırmayada düşünmeyede pek alışık bir toplum değiliz. Üstad Muzaffer Kınalı: Şimdi hiçbir zaman için kesinlikle BİLGİ saklanmaz! Sanıldığı gibi bilgiyi saklamak gizlemek diye bir şey sözkonusu değildir.Herkes kendi kabının genişliğine tefekkür enginliğine, iredeleme sorgulama gücüne ve aklının gönlünün derinliğine göre bu oranda alacağını alır.Şimdi bir insana ZAMAN dediğimizde bilen kişi için aşina olan için bu kelimeden anladığı o derecededir! kişi alt yapısına göre bizim o kelime üzerine kayıtladığımız manayı anlam kaydı ve derinliğini kendi gönlü içine alır.Mesela biz MADDE derken onun üçboyutlu geometrisinden atomlarına atom içi çekirdek bileşenlerine atom altı SER zerreciğine kadar kuarklarına kadar sonsuza uzanan bir sistemi düşleriz.Hatta atom altı enerjiden üçüncü boyuta ve ordan dördüncü boyuta doğru genişlen bir varlık sistemini düşünürüz…daha da yetmedi insanların havsalasına hayal gücüne sığmayacak anlayış ve kavrayış ve hayal gücü noktalarına doğru mevzuyu tefekkür ederiz.Haaa yani sonsuza doğru meseleyi tahayyül ederiz.Orda ne sırlar ne gizler ne kuantum halleri gizlidir saklıdır..Gören gözler için her şey ordadır.Görmeyen için hiçbir şey yoktur.Biz orda iç içe titreşimler halinde olan sonsuz geçmişin ve geleceğin içine doğru seyahatlerede çıkarız. Ama sıradan insan için MADDE kavramı öyle şu anda burada gördüğü kadarıyladır onun için onun ötesi berisi orda gördüğü neyse odur..İşte Madde deyince rengini şeklini görür hayal eder o kadar.Daha fazlası değil yani!Adam eline alır bu sert yada yumuşak der.


Başkada Madde onun için bir anlam ifade etmez. Sokaktaki adamla bir fizikçinin MADDE derken düşündüğüyle bir mutasavvıf’ın yada bir tasavvuf erbabının ondan anladığı daha başkadır.Yani burada bilgi kadar bilgiyi veren kadar bilgiyi alan insanın zihin formatıda önemlidir.Soruyu soran kişi Sorunun genişliği oranında o detayda geniş bir cevabı alabilme liyakatine sahiptir.Yine daha fazlası değil.Nasıl ne kadar sorabiliyorsa o kadar alabilir.Aynı soruyu bin kişide sorsa her soruşta soranın zihin frekanlarına göre kendi içinde bir derinliğe bir şuur enerjisine sahip olarak o renkte kendini gösterir soru.Aynı kelimede o kelime içine kimileri bir okyanusu doldurur.Kimileri bir havuzu! Anlatabiliyormuyum.Sorandan soranada aynı kelime türlü frekanslarda bir enerji ve renge sahip olarak bize intikal eder. Yani sonuç itibariyle hiçbir bilgi saklanmaz.Nasıl ilk okulda insanlara ilk okul bilgisi verilir.Ortaokulda ortaokul bilgisi verilir, lisede lise bilgisi verilir.Keza meslek okullarında meslek bilgisi verilir.İşte insanlık içinde bu böyledir.İnsanlıktan hiçbir zaman için bilgi saklanmaz.Aksine saklayan insan bildiğini söylemeyen insan bundan rahatsız olur.Bunu bir kere söylemiş olayım.Bu böyledir.Biz bunu zaman zaman söylüyoruz ve konferanslarda dile getiriyoruz.Ancak size ulaşamadıysa bu söylediğimizin kaydının alınmadığından, size bu bilgileri ulaştıracak görevlilerin bu işi yapmadığından ötürüdür.O bakımdan….yalnız birde şu varki bütün bilgilerde aynı anda verilmez! Hazım meselesidir bu! Hayvanlar bile ot yerken gelişi güzel yerler.Sonra gider yatarlar.Ve sonra geviş getirmeye başlarlar.Yani benzetme uygunsa o otu yeniden düşünerek, inceleyerek yani parçalayarak işlemlerden geçirerek diyelim hazma kolay hale getirirler.İşte buradaki gibi insanlarında fikirleri böyledir.Gençler de bilhassa araştırmacı olmalı, düşünmeli ve bunun içerisinde en büyük malzeme olan sevgiyle karıştırıp yoğurarak, sabırla onun gelişmesini beklemelidirler.Biz mutlaka bilgiyi vermek için insanlar arıyoruz.Çok afedersiniz nasılki bir ineğin aşırı sütü olur.Ama sağılmazsa göğsü çatlar ve hatta ölür.Mutlaka sütün sağılmasını ister.İnek bundan çok mutlu olur.Bu gibi bizden de bilgiyi alacak olan insanların varolması bizim için zevktir.Bunun bir bedeli olmaz.Çünkü bizlerde biriken bu bilim bizden taşıyor ve bizi rahatsız ediyor.Biz bunu mutlaka vermek istiyoruz.Bizden bu bilgiyi almak isteyen olursa bu bizim için en büyük mutluluktur. Ancak nasıl bir fırıncı ekmek çok olunca onu sokağa atmıyorsa, onu mutlaka en azından yiyecek insanlara vermek isterse bizde bu bilgileri sokağa atmak istemiyoruz.Yani layıkı olmayan bunu hazmetmeyen insanların ele geçirmesini istemiyoruz.Onlar bunun kıymetini bilmeyecek sokağa atacaktır bir nevi! O zaman iyilikleri anlamayan iyiliğe müsteak olmayan kötülüğe müsteak olacaktır. Ne demek bu? Elindeki güzel şeylere sahip olmayanın gider başka birisi elinden alır.O elinden aldığıyla o kişi onu helak eder.İşte bu bilgilerde.. insanlar buna sahip olup bunları geliştirip bunları uygulamaya sokamazlarsa ki’ buna ilim derler bilim derler teknoloji derler.İşte o zaman ne olur? Tüm bu söylediklerimizi verdiklerimizi negatifler ele geçirir ve dünyayı helaka sürüklerler. Hatta onun için bazı maji dediğimiz parapsikolojik bilimler dediğimiz, okült dediğimiz bilimler öğretiler ve sırlar diyelim dahil olmak üzere ying ve yang boyutlardaki ( Çetin BAL: Ying ve yang boyutlar alt ve üst uzay boyutlarını ifade eden bir tanımlamadır) değişik bilgileri kesinlikle sokağa atar gibi atamıyoruz fakat bu bilgileri isteyen kişilere mutlaka veririz.Bunu bire bir bizden alabilecekleri gibi basın yoluyla, yayın yoluyla satırlarla ulaşamayan insanlar konsantrasyona geçerek bize ulaşabilirler. Bizlerle telepatik iletişim kurabilirler.O yöntemlerle yahutta ruhsal ve zihinsel iletişimlerle de bizler bu bilgileri isteyene ulaştırabiliriz.Yani sonuç itibariyle bilgiyi sakladığımız falan yok!! Çetin BAL: Üstadım bundan önceki sohbetlerimizde boyutlarla ilgili bir mevzuda siz 15 milyarlık titreşimler ile 45 milyarlık titreşimler skalası arasındaki titreşimler ortamının üçüncü boyut ortamlarını ifade ettiğini söylemiştiniz.Bu frekans değerliliklerini sembololik olarakmı


söylediniz yoksa gerçektede bu değerliliğe karşılık gelen bir boyutsal frekans aralığımı söz konusu. Üstat Muzaffer Kınalı: Demek istediğini anladım.Şimdi her şeyin bir ölçüsü var.Örneğin bu bahsettiğiniz boyutsal frekanslar mevzusunu yeniden ifade edelim. Biz şu anda üçüncü boyuttayız! Ama üçüncü boyut kavramı neye göre yani? Üçüncü boyut kavramı madde frekanslarının belli frekans sistemine göredir.Bunun üstüne çıkıldığı zaman dördüncü boyuta, beşinci boyuta, altıncı boyuta geçilir.Mesela dünyamız astral uzantıları niteliğinde 6 boyut yang boyutu yani üst boyut titreşimleri içerisinde bulunur… ve yine 6 boyutta ying boyutu yani alt boyut titreşim ortamlarında yer alır.Bizler alt boyutlara negatif boyutlar, üst alemlere pozitif boyutlar diyoruz.Altı boyutlarda insanlığı yok etmeye çalışan negatif varlık türleri vardır.Yang boyutlarda yani üst boyutlarda yada pozitif boyutlarda melekut alemindekiler gibi pozitif varlıklar vardır…. [Çetin BAL: Bu boyutlar, alemler ve varlık türleri konusunda üstad açıklamalar yaparken bazı negatif ve pozitif anlamda ifadeler kullanmaktadır.Bu ifadeler izafi ve değişebilen ifadelerdir.Fizik bilimi manasından boyutlar madde ve enerjinin kendine has titreşim frekansı içinde yayılıp genişleyen sonsuz bir alanı ifade eder.Biz bu farklı alanlara farklı evrenler diyoruz.Her evrende iyi yada kötü pozitif yada negatif eğilime sahip varlık türleri bulunabilir.] Üstad Muzaffer Kınalı: …İnsanlık öyle bir şekilde varedilmişki kainatlara sultan olabilecek ve içinde bulunduğu kainata çeki düzen verebilecek kendi ürettiği bilimiyle kainatı kontrol edebilecek yönlendirip değiştirebilecek bir özelliğe bir güce yani Tanrısal bir zekaya (iradeye) sahiptir.İnsan, içinde yer aldığı sonsuz boyutlar arenası içinde öyle bir yaratılışa sahiptirki tüm sonsuz boyutların kesişimindeki enerjilerden doğan bir ruhsal bileşime bir çeşit orta nokta dengesine sahiptir. İnsanın kökleri ying boyutlarına doğru yani alt boyutlara doğru indiği gibi başıda yang boyutların sonsuzluğuna doğru gitmektedir..uzanmaktadır. İşte insan böyle bir varlıktır. Yani bütün kainatları ihate edip orları havsalasına alabilecek, değerlendirip orlarda yaşayabilecek bir güç ve kudrette olan her tür özelliğe haiz çok boyutlu bir varlıktır.İnsandaki kök şakrası, göbek şakrası ve dalak şakrası ying boyuttur yani alt boyutu ifade eder.Tepe şakrası alın ve gırtlak şakrasıda yang boyutları yani pozitif boyutları ifade eder.Bu iki boyutun sanki ateşle barutun yan yana gelmesi gibi antimadde ile madde boyutu gibi bu ying ve yang boyutları zıt boyutlar oldukları için bunların bir araya gelmesi mümkün değil. İşte bu zıtlıkları kendi içinde bütünleyen dengeleyen tek varlık insandır.İnsanın ruhsal boyutudur.Daha dinsel tabirle insan bu yönüyle alemlere sultan kılınan bir varlıktır.İşte her ölçünün izafi olduğu bu dünyada Allahü –tealanın nuru bu yüzden bir tek insanın kalbine gizlenip orda misafir olabiliyor.Kendini bir tek insanda gizleyebiliyor ve cemalini bir tek insana açabiliyor.Çünkü bu nuru taşıyabilecek bir tek insandır. Biz henüz üç boyutlu bu fizik beynin %2 sini anca çalıştırıyoruz. Peki fizik beynin tümü çalışsa acaba ne olacak? Birde insanda fizik beyninin ötesinde astral boyuta ait beyin, mantal boyuta ve eterik boyuta uzanan daha bir çok ruhsal beyinler vardır.Mesela öldükten sonra fizik beyin burada kalıyor.Peki ruhsal özün nerde? Diğer astral beynin nerde? O da düşünecek o da ilim yapacak, o da yaşayacak! O beynini o astral bedenini kullanmıyorsun şu an! Hatta haberin bile yok! Ancak burada fizik beynin % 2 sini %1 ini anca kullanıyorsunuz..O da kullanabiliyorsanız eğer! Peki bunlarla burada anlatılanları ve daha ötesini nasıl kavrayacaksınız? Şimdi bunları kavramak bu hallere girmek bir yana henüz insanlar burada anlattıklarımızın doğruluk derecesi konusunda bile ahkam kesecek şuur yapısına sahip değil.Sokaktaki insan , akademinin koridorlarındaki insanlar, parçacık çarpıştırıcı dev akselatörlerin başında bekleyen fizikçiler, bilim adamları, sosyologlar, psikologlar, hatta parapsikoloklar henüz daha burada kullandığımız ifadeler konusunda bile tereddüt ve şüphe içerisindedirler.Ki şüphe etmek bile bu


konulara dair az çok bir ahkamın - kestirimin ve bilgi birikiminin olmasını gerekli kılar.O da yoksa peki! Ne olacak o zaman? Peki insanlar bu anlattıklarımızı nasıl hazmedip uygulamayı düşünebilecekler? Bu sınırlı beynimizle sınırsız olanı nasıl anlayacağız? Nasıl kavrayacağız? Dünya yerinden kımaldayamıyor. İçinde bulunduğumuz galaksiye yolculuk yapamıyoruz.Yapabiliyormusun? Yapamıyorsun! Niye? Çünkü klasik tabirle diyelimki madde ışık hızıyla gitse enerjiye çevriliyor.Bundan daha hızlı, ışıktan daha hızlı maddi bir vasıta olmaz.Halbuki böyle maddi vasıtalarla ışık hızıyla gitsen bile bir yere varamıyorsun..Çünkü en yakın yıldıza ışık hızında milyonlarca sene boyunca yolculuk yapsanda bir çok yıldız sistemine anca varabilirsin ..ki bi çoğuna yine gidemezsin. Orlara ışık hızıyla binlerce milyonlarca sene sonra anca ulaşabilirsin.Peki o ne işe yarar ki?. Halbuki bir anda oraya ulaşman lazım.Bizim kültürümüz çabuk kazanıma dayalı bir sistemdir.Evrenin ciddi manada araştırılması konusunda insan ömrünün kısıtlı süresi içerisinde kayda değer bir çalışma yapılmak isteniyorsa ışık hızından daha hızlı yolculuk yapabilen uzay gemilerine ihtiyacımız vardır. Ben daha önceki konferanslarımda söylemiştim.Tekrar belirteyim. İçinde bulunduğumuz galakside 16 tane canlı olan yani yaşama elverişli gezegen var.Fakat bunların 6 tanesi insanın yaşayabileceği duruma gelmek üzere.Yani insanlar ufak bir değişiklikle, ayarlamayla o gezegenlerde yaşayabilir.Ay gibi değil yani! Havası, suyu, bitki örtüsü olan bir gezegen.Tabi biraz oksijen değişik biraz karbon oranı fazla ve bir farklılık daha sözkonusu o da ayarlanabilir. Henüz insanlar buralara gidemiyor tabi.Biz bunları 20 yıl önce konferanslarımızda söyledik.Avrupa basınında çıkan Türk gazetelerinde bu çıktı.Ne oldu peki? İşte insanlar bunları merak etmiyor, ciddiye almıyor.Türkiye bunu merak etmiyor.Ancaksın öyle aşağılık duygusu uyanmışki Türk toplumunda dışarıdan biri bir şey derse bunu hayranlıkla izliyor.Kendinden birilerinin bunu bilebileceğini tahayyül dahi edemiyor.O bakımdan biz dünyadaki bir çok bilimsel gelişimin temelinin Türkler tarafından atıldığını bilsekte bunu dünyaya kabül ettiremiyoruz.Bugünkü konseptte biz batının bürokratik kanalları ve üniversiteleri içinden kendi tarihimizi onaylatıp bilebiliyoruz.Bizler kendi tarihimizi, değerlerimizi dünyaya yansıtıp ifade edemedik. Kendi kültürümüzü kendi bilim adamlarımızı ve bulgularını karanlık kitap raflarında yitirdik kaybettik.Çünkü kendi değerlerimizi hiç önemsemedik.Büyük tıp bilgini İbni Sina batıda Avisenna adıyla okutulurken bizim insanımız medreselerde dinsel bilgiler afyonundan çekerek uyutulmuş ve her şeyden habersiz bir toplum yaratılmıştı.Bunu din eğitimi yada dini değerleri kötülemek maksadı ile söylemiyoruz! Keza bizde dinin ve tasavvuf dergahlarının içinde olan insanlarız ama demek istediğimiz şey bizler bir çok noktada gerekli özveriyi ve dengeyi bir türlü kuramamışız.Madde ve manayı eşit düzeyde ele alıp değer vermemiz gerekirken yanlış kanaatlerle dünyevi konularda bir çok eksikliğe düşmüşüz.Keza manevi değerlerde bir çok noktada dejenerasyona uğratılmıştır.Türk İslam dünyasında ne kadar veli zat gelmiş ise halka bakıp kıssadan hisse yapıp köşeye çekilmişlerdir.N e yapsın bu zatı muhteremler? Dini bir afyon gibi görüp uyuyan halkın elindeki afyonu almaya kalkınca bu sefer kabül ettiği alışık olduğu, öyle gördüğü ve hakikat sandığı dini değerlere eleştirel bir yaklaşım geldimi şiddete ve saldırganlığa yönelen bir toplum modeli söz konusu.E’ bu topluma neyi nasıl vereceksin. Allah adına ilim yap desen oku, araştır, öğren, öğret, tefekkür et düşün, ufkunu, şuuru aç, imanını ölç desen kimse yanaşmaz.Ama Allah adına adam öldür gasp yap, şu benzin vidonunu al gavurların üstüne dök, şunları yak, şunları kır şunları kes desen adama koşa koşa gider..Adam cahil başka bişe bilmiyo..bu adamıda herkes istediği gibi kullanılır. Çünkü adam bunu cennetin ve hakikate gitmenin en kestirme yolu gibi algılıyo. Yani mekanik bir bakış açısı var ortada.


Öyleyse biz önce herkesin istediği gibi kullanıp koyun gibi güdemeyeceği sağlıklı, zeki, bilgili insanlar yaratmalıyız.Kendi insanımızı eğitmeliyiz.Hem dini hem ilmi bir çok konuda donanımlı hale getirmeliyiz.Örneğin yanlış bir kanıda Hac’a gitme konudunda.Yani Hac’a git tüm günahların sıfırlansın.Böyle şey olurmu? Bunun İslam ahlakıyla bağdaşır bir tarafı varmı? Ancaksın tövbe edip Allah indinde bir söz verip yeni bir sayfa açabilirsin lakin başka türlü düşünmek sapkınlıktır. Zekanın, bilginin olmadığı yerde cehalet, korku ve şiddet hüküm sürer.Bugün İslami topluma baktığımızda terör ve cihat örgütlerinin sayısı ilmi kuruluşların sayısından kat kat fazladır.Yani böyle kabus gibi bir İslam olmaz!! Bu yanlışa dair dikkat çekmek babında ne bir İslam şurası toplanıyor nede bir öz eleştiri yapılıyor.Bazıları geçmişten bugüne uzanan tarihsel bir süreçte islam adına kendi içinde bir korku ve baskı rejimi yaratarak herkesi susturan, düşünmeyi öz eleştiriyi engelleyen bir atmosfer yaratmış. İnsanlar dini bilgileri okuyup düşünmekten bile korkar çekinir hale getirilmiş.Aman Allah çarpar , aman günaha girerim, aman şirke düşerim, aman cehennemliklerden olurum, bu beni aşar, bu ulemanın işi, yada ben alimmi olacam? Yada ben anlamam ben bilmem düşüncesi içerisine sıkıştırılmış.Ya kardeşim sen bilebildiğin kadarını bi bil bakalım Salih bir düşünceyle bir oku yorumla bakalım! Ne anladığını bir sorgula bakalım.Öyleki insanlar bilinç altında Allaha bile sevgi ile yaklaşan değil korku ile yaklaşan bir canavar edasıyla bakıyor. Keza Türkçe duadan bahseden savunmasız bir ev hanımı vardı. İsmi Gonca Kuriş ‘idi. Kadın Türkçe duadan Türkçe namazdan bahsetti diye hemen islami örgütlerce katledildi..İslamın böyle şeylerle anılması üzücü bir şey ama bu bir gerçek. Eee deniyor ki terörün dinimi olur? Eee oluyor demekki! Bir hatayı düzeltmek için onu kabül etmek lazım. Eee böyle İslam anlayışı olurmu? Onu öldürünce İslam daha mı büyüdü? Şimdi kurtuldumu İslam? Bu şekilde mi islamı savunacağız? İslam adına olan böyle hareketler bizim gibi sevgi ve bilginin ışığını yayan insanlarında önüne set çekmektir.Şimdi biz elin Amerikalısına, Avrupalısına- Hollandalısına nasıl anlatacağız islamı? Nasıl islam'ın hoşgörüsünden sabrından bahsedeceğiz. Şimdi bunu burada biz söyleyince bazıları rahatsız oluyor..peki ama böyle canice, saldırganlık kokan, şiddet kokan bir İslam görüntüsüyle nasıl biz kendi değerlerimizi anlatacağız? Bilenler bunu bize anlatsınlar.Oysaki hindistanın bağımsızlığı için mücadele eden GANDİ gibi kendi manevi değerlerimizle bu savaşı vermek ve islamı yüceltmek gerekirken biz tam tersini yapıyoruz.E peki o zaman hristiyanlarda Müslüman camilere saldırsın vursun, kırsın ortalığı.Ne olacak peki bunun sonu nereye gider? Eee peki Yahudilerde gelsinler Camilerin önüne bomba yüklü arabalarla dalsınlar Yahova adına biz bunu yaptık desinler.Bağırıp çağırsınlar. Peki bu iyi bir şey mi? İşte kimden hangi dinden, ideolojiden gelirse gelsin şiddet daima şiddeti doğurur.Oysaki aklı kül olmak ve sevgi içinde tüm sorunlara çözüm aramak lazım.Bunu hristiyanı da müslümanı da böyle bilmeli.Mesela Hristiyanlık ortaçağda kendi insanları dahil büyük bir kesim insanları yaktı, astı, kırdı geçirdi.Şimdi ne oldu peki.Hristiyanlık daha mı iyi oldu? Şimdi kliseye giden insan bulmakta zorluk çekiyorlar.Öyleyse bir hareket bir eylem yaparken bunun bin senelik yüz senelik sonuçlarınıda kestirmek lazım.Zulümle, kılıçla hiçbir ideoloji yükselmez büyümez. Bunu böyle bilmek lazım.Tarih bunun örnekleriyle doludur.Eğer Amerika bile şu an ayaktaysa yine onu destekleyen bazı değerlerin yüzü suyu hürmetinedir.Oda zaten bitmek üzere.Oda bu değerleri iyice zaafa uğratırsa yarın bugün biter.Parçalanır! Zaten çatırdama sesleri çok derinden geliyor.Amerika için bile günler sayılıdır.Olayı daha geniş boyuta açarsak insanlık için bile günler sayılıdır.Çünkü değerlerin yitirildiği noktada negatif bir psişik enerji o bölgeyi kaplar ve zamanla bu negatiflik kritik kütleye ulaştığında o toplumu helak eder. İslam dünyası İslam'ın doğru anlaşılması için seferber olmalıdır.Bunu her din kendi içinde yapmalıdır.Biz şu an bunu İslam adına diyoruz.Çünkü biz müslümanız! İslamın ilk emri bile OKU ifadesiyle başlar.Yüce yaratanın ilk emri OKU dur.Hz Ali bile bana bir harf öğretenin kulu


kölesi olurum ifadesiyle düşünmeye öğrenmeye bilgiye olan önemi vurgulamıştır.Buna benzer binlerce örnek varken bugünkü yaşanan cehalete akıl erdirmek mümkün değil. İnsanlar dinimizin o yüksek değerlerinin, o hoşgörünün o insancıllığın o bilgi ve ilme değer vermenin önemi ve Hz Muhammet efendimizin o yüksek ahlak ve barışcıl mizacının bilinmesi herkese anlatılması konusunda seferber olmalıdır.Allah’ın her koşulda büyük bir NUR, büyük bir rahmet, şefkat ve sevgi kapısı olduğu kalplere kazınmalıdır. İnsanlar bilmeliler ki elinde sopayla öteki dünyanın kapısında bekleyen ve dünyaya bakan bir Allah yok! İnsanlar bilmeliler ki Allah siz insanların bir çok hata ve yanlışlarına karşılık onları affeden doğruluğa, hakikate ulaşma yolunda tekrar tekrar sizlere yollar açan sonsuz bir hoş görü ve tolerasyon sahibi olan büyük bir güçtür.O ki ‘ahlakı’ kişilerin başında ki başörtüsüyle, takkesiyle sırtındaki cüpbesiyle yada başındaki sarığıyla değerlendiren değil kalbindeki niyetlere göre değerlendiren sonsuz sevgiyle insanlara yaklaşan sonsuzluğu kuşatıp vareden sonsuz bir enerji sonsuz bir nurdur.Ama günümüzde her türlü siyasi,ekonomik, politik entrikanın döndüğü dünyevi arenada dini meseleler başka türlü yansıtılmaya çalışılıyor.Binbir türlü siyasi ideolojik kar ve çıkar hesaplarına dökülüyor. Bilmelisiniz Allah hiçbir zümreyi bir diğerinden ayrı tutmaz her şey bir aldanmadır.Hristiyan ,Budist, Müslüman ne olursanız olun hakikatin ışığı daima orta yolu bulabilenlerledir.Allah şu dünyanın sınırlı cehresinin ötesinde tüm sonsuzluğa yayılmış sevgili kullarını kalblerindeki niyetlerindeki ve düşüncelerindeki ahlak üzerine bir sınava tabi tutar.Kim'ki kalbinde güzel niyetler ve düşünceler yeşertti o niyetler ve pozitif düşünceler nispetinde kişiler cennetin kapılarını aralayabileceklerdir. Kendi değerlerini kaybeden geliştirmeyen yitiren toplumlar başka toplumların maskarası olur.Bu durumda biz avrupaya ne diyebiliriz.Oysaki büyük manevi değerlerin mirascısı olsakta dünün biçare avrupasına yada dünyaya bir şey diyecek yüzümüz yok! Hümanizmadan bahsetsek İslam'ın sevgi ve rahmet dini olduğundan bahsetsek 11 eylül olayları karşısında ne diyeceğiz.Yani şu anda kendi donumuzu çekemezken karşıdakinin düşük donu hakkında eleştirel bir tutum segileyemeyiz. Yada kendi toplumumuz içinde şu kadar alevisini şu kadar karşıt görüşlüyü yaktık kestikmi diyeceğiz.Adamlar bunları raporlar halinde tutmuş.Kısaca İslam dünyası kendi içinde toparlanmalı ve yüksek ruhani değerleri açığa çıkartırken yapılan tarihsel hatalarıda öz eleştirel bir noktadan değerlendirmek ve gerçek İslam'ı eğrisiyle doğrusuyla ortaya koymak lazım.İşte tüm bu yanlışların kökeninde bilinçsiz, kendi dini değerlerini tanımayan bir kitlenin varlığı yatmaktadır.Öyleyse önce ülke sathında hatta İslam dünyası sathında bir eğitim ve toplumsal bilinçlenme şarttır.Tabi biz burada İslam dünyası içinde enkarne olup bedenlendiğimiz için İslami değerlerinde yükseltilmesi yolunda gayret sarf etmek mecburiyetindeyiz.Ama bizim asıl gayemiz hangi dine ve inanca mensup olursa olsun dünya insanlığının tekamül etmesi babından burada konuşuyor ve evrensel bir gayret sarf ediyoruz.İnsanlar bunu bilmeli.Biz o şu dinden bu öbür dinden diye insanları ayırmıyoruz.Herkez bizim için birdir.Gayemiz tüm insanlığın top yekün yükselmesidir. Biz Türkler toplum olarakta büyük değerlerin mirascısıyız.Henüz dünyada kimse pek bilmemesine rağmen bir çok teozofik, teorik, teknik konularda buluşlar yapan bir toplumuz.Örneğin büyük mistik BUDA bile bir türk boyundan gelmektedir.Dünyada hemen hemen bir çok bilge insan hatta tüm peygamberler bile Türk soyundan gelmektedirler.Mutlaka dünyanın neresinde olursa olsun bulundukları yere o kişiler göç yoluyla gelmişlerdir.Bunu herkes böyle bilsin! Haa bunu kısır milleyetçilik babında söylemiyoruz..Eğer tüm bu kişilerin genetik boyları incelenirse bunun bilimsel olarakta böyle olduğu görülecektir. Hatta Einstein’dan Yunanlı filozof Eflatuna, Hz İsa’dek hepsi mutlaka Türk soyundan gelmiştir. Bundan önceki adem boyunda yüksek bir medeniyetin ve teknolojinin ve spiritüel bilginin ustaları olan Atlantis ve


Mu uygarlıklarının yıkımından sonra Türkler bu uygarlıların devamı niteliğinde olan bir soydur. Atlantisliler toprakları battıktan sonra ruhsal yapısı üstün ve bilge olan Atlantislilerden sağ kalanlar orta asyaya gelmişlerdir.Türk milleti yüce bir milettir.Atatürk’te bunu anlamış ve bir tarih araştırmasına girmiştir. Türk bir ırkı anlatmıyor.Türkçülük deyince ırkçılık anlaşıldığı zaman insanlar bundan nefret ederler.Bu kesinlikle yanlış! Türk demek üstün vasıflı insanlar birlikteliğini ifade eden bir kelimedir.Türk yeni genleri fazla olan üstün soy ve bilgelik taşıyan, yetenekli insanların oluşturduğu grup anlamına geliyor.O bakımdan Türk deyince bir soyun yani üstün bir ruhsal yapıda olan bilge insanların soyu olarak düşünmek lazım.Atlantisten gelen bu bilgelik tohumu bu ilahi irade nur tarihsel göç yolları boyunca zik zaklar çizerek elektrik tellerinden gelen elektrik akımı gibi her kavimden her kültürden karışıp geçerek ama kopmadan kesilmeden buradaki bilgelik şuuru ve nuru uygun ortam bulduğunda kendisini açığa çıkartabilmektedir.Bu bakımdan tüm bir çok ileri düşünceler yüksek manevi düşünceler hep Türklerden çıkmıştır.Bir Yunus Emre bir Mevlana hatta roketler konusunda ilk çalışmaları yapan Lagari Hasan çelebi bile buna bir örnektir. Bilinmelidirki en büyük tefekkür halinde olanda en büyük hümanizme sahip olanda yine Türk milletidir, Türk toplumudur. (Çetin BAL: Üstadla bir ruhsal celsedeyken celsede bulunanların tarihteki bilge kişilerle genetik bir bağlantısının olup olmadı yönünde ruhsal bir kanal boyunca genetik uzantılarımıza bakılmıştı.Medyum benim için şunları söylemişti Çetin arkadaşımız Yunanlı filozof Eflatun’un soyundan geliyor demişti.Gerçekten bu benim için ilginç bir bilgiydi.Eflatunun genetik anlamda büyük büyük… babam olduğunu bilmek gerçekten ilginç bir duygu.Benim merak ettiğim bir hususta acaba ruhsal anlamda tanıdık bir varlığın enkarnesi olabilirmiydim acaba? Keşke bunuda sorsaydım diyorum.Ama bundan önceki yaşamlarımdan birinde Üstadla birlikte Atlantiste bulunduğumu hissediyorum.Ama ordaki görevimi bilmiyorum.) Üstat Muzaffer Kınalı: Dünyada bir çok ilim Türklerde çıkmasına rağmen bunların patentini telifini alamamışız.Dünyayı keşfeden haritalar çizen Macellan ve Kristof Kolomb’tan önce bizde İbrahim Hakkı Erzurumlu gibi Piri reis gibi zatların ceylan derisi üzerine milimine milimine çizdiği haritalar var.Bunların çoğunu bilmiyoruz.Ve kaldıki bilinenleri bile dünyaya kabül ettiremiyoruz..Tüm bunlar afaki olan bilinmezde olan şeyler değil bunların kayıtları resmi arşivler içinde var zaten. Örneğin teozofik ve tasavvufi anlamda diyelim Mevlana gibi dünyaya mal olmuş insanlarımız söz konusu.Oysaki daha düne kadar Mevlana'nın kabrini yabani otlar bürümüştü.Üzerinde koyunlar otluyodu. Kimse doğru düzgün bilmiyordu bile.Önemsenmiyordu o kadar. Ama avrupada, amerikada Mevlananın eserleri yayınlanınca orda tanınınca avrupada, amerikada önemsenince Mevlanayı ordan duyunca bizimde kabaran milli duygularımız sayesinde hemen Mevlana'yı hatırlar olduk. Aslında burada şöyle bir gerçekte yine kendini ortaya koyuyor okuyan düşünen, tefekkür eden ince bir toplum değiliz.Mesela kaç tane şairimiz var? Kaç tane dünyaca ünlü eser yazan insanımız var? Tabi bunlar düşünülmesi gereken noktalar.Toplum olarak altı saatte bir cami yapımına heves ediyoruz ama kaç tane kütüpanemiz var? Kitablara ne kadar değer veriyoruz? Kaç tane dini kitaplığı bulunan camimiz var.Kaç tane camimizde okuma köşesi var ? Kaç tane camimizde gençlerin dini okuyup tartışabileceği kafeterya gibi ortamlar var? Kaç tane modern ölçülere uygun camimiz var? Kaç tane camimizin önünde ‘ ilim Çinde bile olsa gidin alın’ diyen yazı tabelamız var.Yani önemsemiyoruz…işte! Her şeyden önce Allah bile OKU demiş.Yani tüm dini ritüel ve değerlerden önce ilk gelen emir OKU olmuştur. Namazını geç kıl yada geciktir ama önündeki kitabını önce bitir oku yani.. önceliği Allah bile okumaya veriyor. Sonra düşünmeye, tefekküre veriyor. Yani önceliği aklı işletmeye veriyor.


Bir hadiste deniyorki ‘‘ bir anlık tefekkür Allah katında yetmiş bin yıllık ibadetten yeğdir.’’ İşte ŞUURLU İNANÇ denen şey budur!! Yani İslam demek kör topal namaza gidip gelmek birde hac ziyaretinden ibaret bir manevi değerler bütünü değildir. Bu takliti imana girer.Oysaki daha geniş daha derindir İSLAM denen yada DİN denen haleti ruhiyet.Gerçek İslam'da bir kitabı okumak tefekkür etmek kıldığın namazdan daha az sevaba sahip değildir.Yerine göre bilgi ve bilinçlenme yolundaki gayret ve çaba Allah katında daha makbuldür.Bir harf bir kelime öğrenmeye ayırdığın vakit Allah katında daha değerlidir.Bu İslam dünyası içinde maalesef anlaşılmıyor.Biz maalesef o başını örtü o başını açtı, şu Türkçe dua etti, diğeri şöyle dua ediyomuş gibi basit bi çare mevzularla hem dem oluyoruz. Oysaki daha önemli çok daha başka mevzular var. Biz bu küçük hesaplar içinde oyalanırken bugün küresel dünya nereye gidiyor diye hiç düşünmüyoruz.Maalesef evrensel değerleri algılama bir yana daha küresel dünya değerleri içinde ekonomi ve kaynakların kullanımı konusundaki satranç tahtasında satrancı kendi lehimize çevirebilecek kurallara dair bilgimiz yeterli değil.Yani siyasi ve askeri irade ve toplumsal bilinç! Geleceği görebilme gücü en büyük yetenektir.Bu silahlardan daha büyük bir güçtür.Bu da bir kültür meselesidir.Bir idrak merhalesidir. Çetin BAL: Üstadım bence buna benzer bir durum daha var Türkçe ezan konusu.Bazıları zamanın siyasi partileri içinde cahil halkı kandırmak biraz oy toplamak adına saltanatı getiricez ve ezanı arabca okutucaz diye bas bas bağırdılar..Tabi sonradan bu partiler kapatıldı yerine yenileri çıktı tabi.Daha sonra bazıları sanki büyük iş yapmış gibi ezanı arabçaya çevirdiler.Oysaki Atatürk biraz daha yaşasaydı bence bir orta yol bulurdu.Yani bence ezan orijinal olarak Arabça okunduğu için arabça olması daha makbuldür.Lakin bizler ezanı kendi dilimizde de tefekkür edebilmek için onu anlamamız lazım.Bu açıdan bence ezan haftanın belirli günlerinde Türkçe belirli günlerinde Arabça okunmalıydı.Ama yobazlık işin içine girince durum değişti tabi.Umarım böyle bir orta yol dikkate alınır.Neyse üstadım bu konular fazla siyasi ve sosyolojik noktalara doğru gidiyor biz kaldığımız noktadan devam edelim.. Üstat Muzaffer Kınalı: İşte biraz önceden beridir bahsedegeldiğimiz gibi Newton ve Galile yerçekimi ile ilgili gök olayları ile ilgili kanun ve kaideleri ortaya koymadan önce nice Farabiler nice İbni Sinalar, Ali kuşcular çok önceleri bu yasalara bu gök olaylarına zamanın anlayış ufku içerisinde açıklama getirmişler bu konularda eserler vermişlerdir.Bir çok Türk bilgin bugünkü modern dünyaya temel teşkil edebilecek matematiksel, astronomik, ve tıbbi bilgileri, coğrafi keşif haritalarını zamanında yazmışlar, çizmişler.Fakat kendi devirleri içinden şu günlere kadar gelen bir süreçte bu bilgiler, bu değerler koruyup kollanmadığı ve dünyaya lanse edilmediği için bunların patent niteliğindeki hakları alınmadığı ve tanıtılmadığı için şimdi uluslar arası areneda bu bizimdi bunu biz bulduk demek bile suç sayılıyor.Öyleki bugün küçücük bir işaretin patent hakkını bile alamıyoruz.Önümüze bir sürü prosedür sürüyorlar.Ve kolay kolay Türk bilim adamlarına patent hakkı bile vermiyorlar. Çetin BAL: Üstadım benim esas araştırma alanım zamanda yolculuk olduğu için birazda bu konuda konuşalım isterseniz. Üstat Muzaffer Kınalı: Şimdi senin esas alanın zamanda yolculuk olduğu için bundan da bahsedelim.Önce kendi zamanımızı ve kendi hayatımızı bi tarif edelim.Hayat nedir diyelim? Hayat geçmişte halk ettiğimiz ve biriktirdiğimiz şeyleri yaşama sanatıdır.Dikkat edin genlerinizden gelir, kültürünüzden gelir, sosyal yapınızdan gelir hatta doğadan, doğanızdan gelir.Tekrar tarif edelim iyi anlaşılsın.Geçmişte halk ettiğiniz biriktirdiğiniz ve hatta hak ettiğiniz olayların bizatihi pratiğe geçirilmesi sanatına hayat denir. Peki bundan sonraki hayatımızı nasıl tarif edeceğiz? Bundan sonraki hayatıda… şimdiki yaşadığımız ve hak ettiğimiz frekans ve dalga boylarının hatta vizyonların birikmesi ve toplanması halidir.Bundan sonra


yaşamaya yine devam edicez.Hem dünya boyutunda hemde başka boyutlarda yine devam edeceğiz. Nasıl’ ki dünyamızda 6 boyut var dedim bunun gibi 7.boyut ara boyut.Onun için..misal bazı dinlerde buna ne denir? 7.kat göklerde Allah var …gibi ifadeler kullanılır.Yer altı yedi kattır gibi tanımlamalar vardır.Ağartalılar 7.kat ara boyutta yaşarlar.Şimdi o bakımdan…. Peki bu hayat içerisinde geçirdiğimiz ve geçireceğimiz hayata nasıl bakacağız? Diyelimki solumuzu geçmiş, sağımızı gelecek, şimdikini ‘şimdiki zaman’ diye bakarsak bizden geçmişten zamanımıza vizyonlar gelir.Şu içinde yer aldığımız zamandan da geleceğe vizyonlar gider.Çünkü biriktiriyoruz. İşte bu kendi safhamızda ve hat üzerindeki geçmişe ve geleceğe olan bu hattımız üzerindeki hareket tarzına zamanda yolculuk deniyor..Şimdi dikkat et! Yine kendi boyutumuza geçiyoruz. Diyoruz ki geçmişimize doğru bir vizyonlarımız var.Bakıyoruz geçmiş vizyonlarımız var.Birde geleceğe yansıttığımız, gelecek hayatlarımızı hazırladığımız vizyonlarımız var.Onlar vizyon şeklinde henüz somut hayata çevrilmemiş, soyut kavramlar şeklinde kalmış. Çetin BAL: Ama üstadım şöyle bir şey var.Bu şimdi içinden baktığımızda yani şu zaman noktasından baktığımızda öyle görünüyor.Gelecek henüz olması olası soyut potansiyeller bütünüdür yani gelecek sanki sisli bir perdedeki görüntüler gibi ve iç içe bir çok olay ve vizyonik frekanslar şeklindedir.Ama geleceğe doğru bir frekans değişimi sonucunda ordaki soyut dediğimiz frekanslar ortamının bizim için somutlaşması lazım öyle değilmi. Üstat Muzaffer Kınalı: Tamam ama o dediğin şey ayrı! O başka bir durum. Şimdi şöyle bir durum var. Herkes müteala ettiği şeyin ortasındadır.Hoca Nasrettine dünyanın merkezi neresidir diye soruyorlar.Nasrettin hocanın da bu soruya ‘‘Dünyanın merkezi eşeğimin sağ ayağının altındadır’’ demesi gibi şu anda buradayız ve şimdideyiz! Sağ tarafımız gelecek, sol tarafımız geçmiş diyelim.İşte bu hareket içerisinde şuur seviyesi ile fizik bedeninden ziyade ruhsal bedeninle geçmişe ve geleceğe astral seyahatte yapabilirsiniz.Geçmişe olan seyahatin bilimsel olan adına ‘ekmenize’ deniyor.Tekrar söylüyorum ‘ekmenize’! Bundan önceki yaşamınızda bir yerde kaç defa yaşamışsanız o yaşamları ifade eden ekmenize merkezleri üzerinizde vardır.Oraya girer ordan devam eder gidersiniz. İnsan kainatlar yok ikende var idi.Öyleyse kainatlar kurulmadan önce bu canlılıklar olmadan önce nasıl oldu? Bunları yaratan mekanizma bunları nasıl yarattı gibi soruların yanıtlarını bizatihi geçmişe giderek vizyonlar şeklinde izleyebilirsiniz.Çünkü…fizik bedenli olanlara adem deniyor.Fizik bedenli olmayan halede insan deniyor.Bizim burada hani ‘insan ol’ derler. ‘Adem’..! herkes adem. Herkesin eti kemiği var ama insan olmak apayrı bir şeydir. O bakımdan gelmişe geleceğe seyahatte astral seyahat şeklinde yapıldığı gibi bu astral bedenin, ruhsal bedenin fizik bedenini apor halinde bir de Teyyi-Mekan halinde fizik vücudunu geçmişe ve geleceğe taşıma olayıdır.Tabi bunu yapacak insan egoist olmayacak! Egoist olmamak salt ve saf tortusuz bir ruhsal bütünlüğe sahip olmaktır.Ruhsal bütünlükte negatif tortu olduğu zaman bunu yapamazsınız. Mesela resulullah bile…hani rivayete göre bir melek gelip kalbini yarıp temizlemesi olayı vardır.İşte bu gibi ruhsal temizlik olduğu zaman yani bilinç altı negatif tortulardan, kayıtlardan ve sınırlamalardan arındırıldığı zaman geçmişe ve geleceğe gitmek mümkündür! Buna göre sıradan bir insanın ruhsal ışınlamayla fizik bedenli olarak geçmişe gidip menfaat için tarihi değiştirmesi söz konusu olamaz..! Zamanda yolculuğu kişisel menfaat için kullanamazsınız. İşte bunun için zamanda yolculuk ilmini herkese rastgele öğretemezsiniz.Bu uygun olmaz.Vasıtalarla, bir makineylede zamanda yolculuk yapabilirsin ve yanında başkalarınıda


görürebilirsiniz. Yani zamanda yolculuğu araçlada yapabilirsin.Fakat aracında teknolojik ilmi başkadır.Yapacağın aracı önce bir defa normal kainat ortamı içinden -boyutu içinden çıkarman lazım.Bunu nasıl yapacaksın? Çünkü klasik kuram dahilinde şu anki zeka kalıbına göre anlaşılsın diye şöyle diyelim ‘madde ışık hızında enerjiye çevriliyor.’ Halbuki ışık hızıyla gitsen bile bu bir işe yaramıyor.Mesela bir magadon yüzbinlerce ışık hızına karşılık gelen bir ölçüdür.Kainatta magadon denen bir hız ölçüsü kullanılır.Ama şu an dünya o ölçüyü kullanabilecek durumda değil. Bunun için önce maddenin kullanım biçimi değiştirilmeli.İşte bu ölçüleri kullanmadan önce güneş sistemi gibi bize yakın yıldız sistemleri gibi yakın yerlere bi gidelim bakalım.Bu yapılsın bakalım.İnsanlık bu noktalara bi gitsin bakalım.İşte insanlık kendi teknoloiik bulgularıyla bunu yaparken veli dediğimiz, aziz dediğimiz, ruhsal üstatlar dediğimiz bu madde tortusundan, egoizmden arınmış saflaşmış mana insanları, mana sultanları geçmişe ve geleceğe yada evrenin daha uzak noktalarına ruhsal güçlerini kullanarak seyahat edebilirler.Bu yolculuğu yapan insanlar kendilerini gizleyen erdemli insanlardır.Biz bile böyle bir yolculuğu bizatihi deneyimliyor olsak bile bunu öyle açıkça şuraya gidiyoruz, şöyle yapıyoruz, tarihi değiştiriyoruz, buraya geliyoruz diye açıkca söylemeyiz.Ama bu işin ilmini o noktaya yakın olanlara anlatırız.Ama açıkça gösteremeyiz.Kişi o noktaya geldiğinde bunu kendisi tecrübe eder zaten.O noktada bize bile gerek yok! Bu kelimeler içinde dahi biz bir çok sırrı veriyoruz zaten.Anlayan anlar.Alacak olan onu alır zaten. Kişi o noktaya geldiğinde zaten bu yolculuğu allahın iradi nuru ve enerjisi ile kaplanaraktan ve bu şekilde zamanda boyut değiştirerekten yapar.Burada sır yine kişinin şuur enerjisini kullanabilmesidir.Şimdilik bu noktada bu kadar bilgi yeter.Dikkat edin şimdi zaten holografik bir evrende yaşıyoruz her şey enerji her şey dalga! Zaman bile üst üste yada yanyana gelen bir dalgalar frekanslar yani ansal enerji kalıbları şeklinde vardır.İnsanda bunun bir parçasıdır bir dalga kalıbıdır.Ve düşüncelerimizle kendi auramızın elektriksel ve manyetiksel alan frekanslarını değiştirebiliyoruz.Şimdi dikkat edin eğer güçlü bir irade ve telkin altında güçlü bir zihin konsantrasyonu ve yoğunluğu ile düşüncelerinizi, duygularınızı başka bir zaman boyutuna odaklarsanız (yani gitmek istediğiniz zamana ve mekana) sizi çevreleyen kendi auranızın frekansları değişerek o noktaya ait zaman/uzay frekansları ile uyumlanıyor senkronize oluyor ve siz zamanda bir mıknatıs gibi atlamış yerdeğiştirmiş oluyorsunuz.Yani düşünceniz sizi o zamana götüren bir mıknatıs gibi bir cezbe enerjisi yaratıyor.Ve sizi oraya transfer ediyor.Yani bir nevi ışınlama olayı.Yani Allahın ilahi iradi nuru bir ilim olarak herşeyin içinde var.Bu bir ilim meselesi. Çetin BAL: Üstadım maalesef manadaki bu saklı gücü insanlara anlatınca hemen şöyle bir yanıtla karşılaşıyorum madem bu kadar biliyosun bana şu kerameti göster diyorlar yada madem şu anahtarını evde unuttun neden kendini oraya ışınlamadın diye soruyorlar.Mevzudaki ruhsal ahlak boyutunu bir türlü idrak merhalesine getiremiyorlar.Diyorlarki ‘sen o yeteneğe haiz olsan geleceğe gider spor loto yada sayısal sonuçlarını alır zengin olurdun burada da sefa sürerdin.’ Yani kişilerin dünyaya bakış açısı o kadar maalesef. Bunu en softa dindar kişide böyle düşünüyor en maddeci adamda bunu böyle görüyor.Oysaki meseledeki ilahi ahlakı bir türlü anlamıyor adam.Ya arkadaşım böyle bir yeteneğin olması dahilinde bunu her demde kullanmak o ilahi ahlak noktasındaki insan için ters bir durumdur .Yanındaki adam, çevrendeki komşun dünyanın zahmetini derdini tasasını çekerken senin bir gönül sultanı olarak bunu paylaşmaman kendini bu çileden ayırıp yukardan ahkam kesmen ruhsal terbiye boyutu içinde olan kişiye yakışmayan bir tavırdır.Peygamberler bile çok zor durumlarda mecbur kalmadıkça çok elzem olmadıkça ilahi iradenin gücünü burada kullanmıyorlardı.Onlarda her türlü geçim sıkıntısının, derdinin tasasının içindeydi.Başka türlüsüde zaten böyle sonsuzluğu ihate eden büyük ruhani değerlere haiz insanlara yakışmaz.Çünkü başka türlü sen zorlukta ve darlıktaki adama sabırdan, sabrın ilahi niteliğinden bahsederken benzer koşullar içinde aynı sıkıntıyı paylaşman lazımki ettiğin söz yerini bulsun.Bu şuna benziyor çölde iki arkadaş susuz kalmışız kendince ilahi bir güç içinde susuzluktan etkilenmiyosun yada başında seni takip eden bir bulut


sayesinde sıcaktan etkilemiyosun yanındaki adama da dayanmanın, sabrın, çilenin, dişini sıkmanın önemimden bahsediyosun ..! Olurmu.Olmaz! Sözün o ilahi ahlak enerjisine sahip olması lazım.Onun çektiğini sende çekeceksinki o sözü söylemeye yetkili olasın.Yada senden çıkan söz anlamını bulsun. Keza Hz İsa’ bile kendini çarmahtan kurtarmasını bilmiyormuydu, başına gelecekleri bilmiyormuydu! Niye çarmaha gitti! Yan gelip yatmasını bilmiyormuydu!! İşte buradaki ilahi ahlakın nuruda aynı şey! Bu da aynı durum.İsa enayimiydi? İSA aptalmıydı?Yoksa birşeymi bilmiyordu? Yoksa İSA safmıydı? İSA’nın uğrunda mücadele ettiği anlayış neydi?? Kimse kliseye gidip show yapmasın! Bugünün insanına, bugünün değerlerine göre İSA bir kerizdi! Yani biraz aklı kül olmak dengeli düşünmek lazım.Günümüz insanı maalesef bu değerleri algılayamıyor.Çünkü günümüzde her şey tüm değerler maddesel ölçülere göre belirleniyor.Ya öyle bir çağ öyle bir mantalite içindeyizki insanın kendi ailesi içinde bile insana maddi bir unsur olarak bakılıyor.Yaa insan mana demektir.İnsan nur demektir, ışık demektir, sonsuzlukla hem dem olan enerji demektir, dalga demektir, insan gönül demektir.Bunu maalesef anlatamıyoruz. Bu farkındalığı ifade etmekte zorlanıyoruz.Biz bugün geldik ama yarın gideceğiz Allah bizden sonrakilerin yardımcısı olsun! Geçmişten bugüne dek nice veliler , peygamberler geldi onlarda anlatamadılar.Hz Muhammet’te bu konuda çok büyük zorluklar çekmiştir.Keza bu dünyadan ayrılışından sonra getirdiği değerler siyasete, politikaya, bir takım çıkarlara alet edilmiştir.Sonuç bugün için malüm! Yani şu anda dünyada mana yok!! Varsa şu kelimelerimizde son kalan mananın ışıltıları vardır.Buradan kendinize bir yol bulabilirseniz hakikate kapı açabilirsiniz.Başka türlü zor! Mana bitmiştir ve son yakındır…ben malesef bunu böyle görüyorum.İyi niyetin, sevginin, saygının, tevazunun, ar duygusunun, çekinmenin, utanmanın, hoşgörünün, incitmemenin, toleransın, şefkatin, yardımseverliğin, insan olmanın aptallık, salaklık, kerizlik olarak görüldüğü bir dünyada ilahi iradi nurun bu duruma, bu negatif tortuya daha ne kadar seyirci kalacağı belirsizdir.Dünyada zeki olmak dolandırıcı, üçkağıtcı, kişiliksiz, yalancı, hak yiyici, hakkı gasp edici bir hal olarak algılanıyor maalesef. Bunun adına da uyanıklık diyorlar, zekilik diyorlar, akıllılık diyorlar.Bu çok yanlış bir kanı! Ama malesef bugün durum bu! Bana diyorlarki bize bir mucize göster …be arkadaş benim sizlere gösterebileceğim en büyük mucize bu manasızlık ve tükenmişlik içindeki ruhlarınız için Tanrıdan merhamet ve şefkat dilemekten başka ne olabilirki? Ne ilginçtirki insanların değil DNA yapılarını, zihninden geçenlere ve ruhsal auralarına kadar, her bir düşüncelerinin rengine kadar, bilinç altlarındaki her fobiye korkuya ve eğilime kadar, her türlü bilinç altı fantezilerine kadar her şeyi en küçük zerreye kadar görüp biliyoruz.Değil gönlünden geçenleri daha akıllarından geçmeyen şeyleride görüp duyup biliyoruz..Bu hal içinde gördüklerimizi görmezden, duyduklarımızı duymazdan geliyoruz, tüm insani eğilimleri hoş görüyoruz.Realitenin bir parçası olarak görüyoruz.Lakin insanlara karışmayışımız, bir şey söylemeyişimiz, sessizliğimiz, sabrımız, tenkit etmeyişimiz, efendilik sınırlarını zorlamayışımız, bu gösterdiğimiz tevazunun bile eşekliğe, körlüğe, sağırlığa yorumlandığını görmek ve bilmek çok güncel bir dille ‘ohaaa’ dedirtecek bir tablo sergilemektedir.Dikkat edin şimdi güzel değerleri daha da örnek alacak yerde destekleyecek saygı duyacak, ibret alacak yerde insanların bakış açısına bakın!! İlginç doğrusu.Bir mevzu icabı alışverişlerden birinde satıcıya fiyatları sorarken adam içinden ‘lan bu da tam saf bir tip’ bunu geyiğe sarmak gerek’ dediğini duymak doğrusu ahlak konusunda çok ilginç bilgiler edinmeme neden oldu desem yeridir.Adam 3 kuruşluk eşyayı 9 kuruşluk bir fiyat söylüyor.Aklından geçeni bilmesem adama evliya muamelesi yapamamak, kanmamak içten bile değil yani! Demek istediğim şey bu sosyal ilişkiler babında da maalesef böyle.Bu gerçekten oldukça düşündürücü bir durum.İnanın 30 yıldır kendi ailemleyim ailemin bile beni doğru düzgün tanıdığı konusunda şüpheliyim.Yani içinde bulunduğum ruhsal ahlak değerlerini algılamakta ve değer yargılarımı, davranışlarımı kavramakta


çok zorlanıyorlar.Neye göre hangi ölçüye göre dünyayı algılayıp değerlendirdiğim konusunda hala daha bir bilgileri mevcut değil.Bu da çok ilginç. Çok eskiden çocukken dünyaya insanlara bakar insanların kalblerinden geçenlere bakar çoğu kez gülerdim ki bazen ürktüğümde olurdu.. bana bunlar hep şaka gibi gelirdi.Bazen birinin beni masus böyle espirik dolu bir ortama koyduğunu ve aklınca beni denediğini düşünürdüm.Çünkü dünya daha güzel daha sevgi dolu daha olgun tavırlı insanların olduğu bir yaşam sistemi olmalıydı.Ama böyle değil.Öbürü diğerini eziyor, biri diğerini aldatıyor, bir başkası diğerinin elindekini çalıyor, biri başka bi arkadaşını öldürüyor yani tamamen kaotik düzensiz bir dünya! İnsanların neden birlik ve beraberliğe yönelmediğini egonun, hırsın çok saçma olduğunu, mantıksız olduğunu anlamamaları bana çok tuhaf ve şaka gibi gelirdi. Sanki beni birisi yukardan gizlice seyredip bakalım burada ne yapacak diye benimle dalga geçiyor gibi algılardım hep.Ve bir gün bu saçma rüyadan gerçek dünyaya uyanacağımı düşünürdüm hep. Yada birisinin tamam artık sana şaka yaptık oyun bitti demesini hep beklerdim.Çünkü bu dünya hep bana gerçek dışı gibi gelmiştir. Oysaki olmaması gerekirken açlığın, sefaletin, ahlaksızlığın, keşmekeşliğin, sevgisizliğin, merhametsizliğin, açgözlülüğün, sömürünün olduğu böyle bir dünya kabül edilebilir değil benim için! Aradan epey zaman geçti şimdi 30 yaşındayım( 2005- haziran) ve hala aranızda bu rüyanın içindeyim.Ve hala uyanmadım bu rüyadan! Ben artık anlıyorumki eğer bu rüyadan uyansam bile gittiğim yer başka bir rüya dünyası olacaktır.Belki orası buradan daha iyi ama sonuçta orasıda bir rüyalar ülkesi olmaya devam edecekti.Yani GERÇEK bir dünyanın olmadığını anladım artık.Gerçeğin kendisi denen şey kat kat üst üste binerek bir araya gelmiş ve iç içe titreşen sonsuz sayıda rüyalar aleminden ibarettir. Ve bizler ise bir an için aklımızda geçen farklı hallere sahip rüyalar ülkelerinden herhangi biriyle rezonans kurarak bir paralel boyuttan ötekine geçiyorduk.Bunun adına sizin dünyanızda ölüm deniyor.Bizim dünyamızda bir geçiş ve hal değiştirme fazı yada işlemi deniyordu.Yani ben dünyalar arası bir yolcu olduğumu keşfettim.Ve bu dünyada yalnız olmadığımıda fark etttim.Bu dünyaya gelmeyi ben istemiştim.Beni getirende ne kadar da kötü olsalar bile içlerinde iyiliğin ışığını taşıyan ruhların yardım çağrılarıydı.Geldim çünkü yeryüzünden karanlığı silmek, ve pozitif enerjilerle dolu, ışıkla ve sonsuz sevgiyle dolu yeni bir dünya yaratmak için burdayım.Tüm ışık işcileriyle birlikte ( tüm rüya gezginleriyle birlikte) bunu yapmak için buradayız. Alemler bir rüya bir serap bile olsalar bu rüyalar aleminde bir gerçek varsa o GERÇEK bizleriz.Sonuç olarak bilinki bu rüya içinde herkes kendi şartlanmalarını yaşar.Rüyalar arası bir gezgin için bu rüya dünyasını etkileme gücü gezginin hayal gücünün ve kapasitesinin ulaşabildiği yere kadardır.Zira büyük gezgin İSA dahi bu güçle ölüleri diriltebiliyordu.Ki benim ve daha bir çok gelecek olan ışık işcisinin yapabilecekleri karşısında İSA nın bile hayrete düşeceği günler uzak değildir.Ki hiçbir güç İSA nın yeryüzüne getirdiği sevgi ışığından daha büyük değildir.Bununda bilinmesinde fayda var.Hz Muhammet ise yüksek yaratıcı aklın ışığını ve nurunu yeryüzüne getirmiştir.Ki sevginin gücü yine onda o derece mevcuttur.Sonuçta her bir rüya yolcusu bir görev içratıyla ve bu içraata uygun donanımla bir rüya boyutundan diğerine yolculuk eder. Anladımki aslında bu benim kurduğum bir rüya değildi bu Tanrının rüyasıydı.Tanrıda benim içimde gizliydi! Zerrede kül’ü Kül’de zerreyi görenler için ise ben Tanrıydım Tanrıda bendim.Aslında ikimizde aynı şeydik.Lakin ayrılık kesretten doğan bir yanılgıydı.Bu yanılgı içinde kulluk var idi.İkiliği aşmayınca birliğe ulaşılamıyordu.İşte bu böyle bir bulmacaydı.Allah eşyaya kendini bir ilim olarak sevgi olarak prensipler olarak nakşetmişti zaten.Yani yaratılan her zerre Allahın kitabından bir ayet idi.Ve onu anlatıyordu.


Üstat Muzaffer Kınalı: Elbette ama Çetin…bazı ifadelerine göre şöyle demek lazım.. son ana dek insanlık için umut meşalesini canlı tutmak lazım.Bunu ruhsal alemden gönderilmiş görevli olarak idrak etmen ve son nefesine kadar insanlık için o umut meşalesini beslemen lazım.Aksi yine yanlış olur.Başka türlü burada bulunma nedenimizin bir anlamı kalmaz.Anlatabildiğimiz, söyleyebildiğimiz yere kadar görevimizi içra etmeliyiz.Dünyanın her yerinde buradaki mana ışığını yayan ruhani elçiler görevliler ve dostlar vardır.Ve bir çok ışık işciside bu kozmik görevin başarıya ulaşması için buradadırlar.Bu insanlara destek vermek ve onları yönlendirmek lazım.Her zaman için umut beslemek ve pozitif düşünmek lazım.Bin kişide bir kişi bile olsa son ana kadar bu tarz olumlu eğilimlere destek vermek lazım. Çetin BAL: üstadım zamanda yolculuk diyorduk…! Üstat Muzaffer Kınalı: Evet. Nerde kalmıştık. Diyorduk ki bu yolculuğu biz bile yapsak burada açıkca biz bunu yapıyoruz, şöyle ediyoruz, böyle ediyoruz yada bunu şöyle yaparsınız diye demeyiz.Yani zamanda yolculuğun sır kalması gereken noktalarına dair internette yada medyada açıkca bunu şu şekilde yaparsınız diye söyleyemeyiz. Zira bu mevzunun internet sayfalarına girmesini istemem.Bunun bir çok sebebi var. Her şey öyle göründüğü gibi değil! İnsanların bilmediği bir çok sır var. Biz kimiz nerden geldik nereye gidiyoruz? Yada bunları burada söylüyorsak nasıl bir bildiğimiz var…! Ancak gönül yoluyla telepatik anlamda o noktaya ve liyakata haiz insanlara biz bu bilgiyi veririz.Bunu burada söylüyorsak ilginçlik olsun ilgi çeksin diye değil insanın sahip olduğu sonsuz potansiyellere dem vurmak açısından bunları burada söylüyoruz..Bu konu senin konun olduğu için bu mevzuyuda bu ifadeler içinde açıklama gereği duyduk.Böyle konularda direkt açıklama ve gösteri niteliğindeki hareketler sadece ülkemizdeki güvenlik ve askeri unsurlarca değil uluslar arası düzeyde de güvenlik konusunda ciddi endişeler doğurur.Zamanda geri yada ileri gidip tarihi değiştirmek çok büyük bir güç ve çok ciddi bir mesele. Çetin BAL: Üstadım genelde ruhsal bilgiler konusunda konuştuk ama ben şu teknik mevzularda da birkaç soru sormak istiyorum.Maddelerin görünmez yapılması konusunda ne diyebilirsiniz? Üstat Muzaffer Kınalı:Şimdi görünmez olma bir çok şeyle doğru orantılıdır.Örneğin belli bir hıza ulaştığı zaman her şey görünmez olur.Yada bazı çok yüksek frekanslı dalgaları bir madde üzerine yolladığımızda madde ortadan kaybolur.Çünkü bu maddeyi yüksek tireşimde ve hız frekansı enerjisinde bir dalgayla rezonansa soktuğumuzda-yüklediğimizde, o enerji kürüyle maddeyi kapladığımızda o madde bizim için görünmez oluyor. Birde şöyle bir olay vardır. Mesela düşük kalibreli bir silahla bir cama kurşun attığımızda camda büyük bir delik oluşur.Eğer kademe kademe kurşunun hızını arttırarak cama gönderirseniz kurşun her hızlanışında camda daha küçük bir delik bırakarak camın arkasına düşecektir. Hız artıkça camda açılan delik bir iğne deliğinden daha küçük hale gelecektir. Ve belli bir hızdan sonra kurşun camın içinden geçip gitsede camı hiç kırmadan, delmeden araka tarafa düşecektir.Peki bu nasıl oluyor? Bilimsel bir testi söylüyorum size.Bunu denemelisiniz.Bir çok insan gelecekte bunu tartışacak, bir çok fikir ortaya atılacak.Ama bu olayın esası şudur.Camın içsel titreşim hızı boyutuna karşılık gelen bir lineer hızlanmayla kurşun cama doğru giderse camın bu titreşimlerine takılmadan sanki dönen bir helikopter pervanesinin ardından geçen hızlı bir cisim gibi kurşun pervaneye takılmadan yani camın moleküllerine elektronlarına çarpmadan camın içinden geçer gider.Kurşun sanki bir yoğurdun içinden geçer gibi camla sürtüşmeden onu kırmadan camın içinden geçer gider.Kurşun hızlandıkça camın titreşimlerine ulaştığı an onu delmeden, camın titreşimlerine takılmadan içinden geçer ve arka tarafa düşer.


Peki bunun zaman yolculuğu ile ne ilgisi var? Şimdi eğer bu yukarda bahsettiğim teknolojiye ulaşamazsanız diğerinide yapamazsınız. Mesela düşünün şimdi bir araç yaptınız diyelim bu aracı öyle bir maddi titreşim hızından daha fazla bir titreşim kürüyle daha yüksek bir titreşim hızına yükseltecek enerjiyle kaplarsınız bu madde burada kaybolur yani boyut değiştirir.Demek oluyor'ki zaman yolculuğunu düşünebilmek bunu pratiğe dökebilmek için önce şu maddeyi kendi içinde bulunduğu zaman ve mekan kaydından kurtarman, dışarı çıkarman lazım.Yani madde önce kendi boyutunun dışında bir boyuta yükseltilebilmeli! Önce bunu yapacaksınızki daha sonra bu maddeyi diğer bir boyut içinde zaman da ileri ve geri hareket ettirebilmenin teknik mevzusunu düşünebilesiniz!Başka türlü birini düşünmeyince diğerini hiç düşünemezsiniz.Önce şurda şu maddeyi görünmez yapmanın yolarını aramalısınız. Yani zaman yolculuğundan önce özel bir plazmatik enerji kürüyle şu maddeyi burada kaplayıp görünmez yapmanın yolunu bulmalısınız.Önce maddeyi görünmez yapacaksınız sonra bu maddeyi titreşimleri yükselterek başka bir boyun içine sokacaksınız.Yani şu masanın üstündeki şu kalemi şu maddeyi burada yok edeceksiniz.Yani şu zaman ve mekan boyutundan bu madde dışarı çıkacak! Sonraki aşamada ise bu maddeyi buradan başka bir yere, başka bir noktaya ışınlamayı düşüneceksiniz.İşte tüm bunları yaptıktan sonra ( ki bunları yakında bilim tek tek yapacak ve laboratuarda bu sonuçları alacaklar) bir zaman makinesi olayını düşüneceksiniz. Hani önceleri mesela cep telefonları yokken kablolu telefonlar vardı dimi.İşte bu gibi önce kabinler arasında şu mekan içinde maddeleri bir yerden diğerine ışınlayacaksınız daha sonra kablosuz cep telefonları gibi ışınlama kabini kendi kendisini kendi içindeki enerji ve bilgisayarların koordinat ayarlamasıyla sadece mekanda değil mekanın başka zaman boyutları içerisinde de özgürce gezdirebilecek.Artık kabinin içindeki eşya değil o eşyayla yani yolcuları ile birlikte kabinin kendiside kendi başına dışarıdan bağlantısız olarak istediği zaman- uzay noktasına kendisini transfer edebiliyor yani bu gibi ‘bu teknolojik olay’ bir zaman aracı teknolojisine dönüşüyor. Dikkat et! Biribirine bağlı bir teknoloji sözkonusu! Biri olmayınca öbürüde olmuyor.Mesela önceleri elektirikli cihazlar evdeki pirizlere takılarak çalıştırılıyordu sonra biz aynı enerjiyi daha değişik yollardan bir pile depolayıp seyyar olarak kulanabilir duruma geldik. Düşün bak! Nerden nereye… dev jenaratörlerden bir pile ! Demekki teknolojide değişebiliyo.Yarın ise bilim adamları devasa barajların ürettiği milyonlarca voltluk ve yüzlerce amperlik elektriksel enerjiyi bu devasa akımı küçücük bir kristalden elde edebilecek.Ha bu nasıl oluyor? Bununda yine kendine göre teknik bir mevzusu var.Yani yeterki bu anlaşılmak ve yapılmak istensin.Bu da mümkün. Sonuç olarak ne demiştik camı delmeden geçen kurşun olayındaki gibi şu maddeyi istenilen hıza yükseltirseniz madde bilinen madde içinden geçer ama bu hızlanan maddeyi burada göremezsiniz. Sanki duvarların içinden geçip giden bir hayalet gibi. Madde o hıza o enerjiye sahip olunca burada görünmüyor.İşte bu mantıktan olmak üzere dedik yakında ışınlama kabinleri yapılacak. Gelecekte evlerimizde otururken asansör kabinlerini yada mikrodalga fırınlarını andıran şekilde ışınlama kabinleri yapılacaktır.Eğer bir marketten alışveriş yapmak istersek marketten ne alacaksak bilgisayar vasıtasıyla alınacakların listesini markete göndereceğiz yada aynı şekilde her türlü nakliye evimizdeki kabine anında gelecek! Ve nakliye ücreti otomatik olarak kredi kartımızda kesilmiş olacak.Artık bilgisayardaki elektronik postanıza mail’lerinizin gelmesi gibi eşyalarınızda, nakliyelerinizde bu kabinlere gelecek.Her evde bu elektronik sistemlere bağlı konuşan bir bilgisayar olacak (yapay zeka).Bu bilgisayarlar gelen giden her şeyi denetleyecek ve size malumat verecek.


Market siparişlerimizi bu kabinler içine koyup bu maddeleri radyo dalgaları gibi bir mikro dalga fırın sistemindeki gibi yüksek formdaki enerji ışınlarıyla, enerji dalgalarıyla yükleyerek yani bu dalgaları kabin içindeki maddelere yansıtarak maddeleri görünmez yapıyor.Sonra bu maddeleri ışık hızında hızlandırıp istenilen ayarlanan koordinatlara sapandan atılan bir taş gibi nakledebileceğiz.Önce kabin içindeki maddelerin özelliği formu değiştirilerek görünmez yapılıyor sonra madde başka bir noktaya doğru naklediliyor.Olay bu kadar basit.Mesela bu maddeyi buradan bir yere gönderirken kabinin frekansını dalga boyunu ayarlayıp telefon tuşları gibi gönderilecek yerin kodunu girip maddeyi oraya ışınlıyoruz.Olay bu! İşte tüm bunlar zamanda yolculuğun ön teknolojileridir, ilk adımlarıdır. Sonuç itibarıyla maddenin çok üstünde bir titreşimle bir hızla hareket eden bir araç kesinlikle dağılmaz ve bilinen frekanstaki maddeyle çatışmaz.Çünkü o madde ondan hızlı geçiyor.Onun içinden geçip gidiyor. Bu bu kadar basit bir şey! İşte bu tür deneysel ortamlar içinde zamanda yolculuğun teknolojik ön hareketlerini yapacaksınız. Yine zaman yolculuğu teknolojisine dair bir öngörü sunmak gerekirse şöyle diyelim…zamanda yolculuk teknolojisiyle ilgili olarak kullanacağınız bazı maddeleride size söyleyebilirim. Yani plazma ile neon gazını bu zaman makinesini yaparken kullanacaksın. Çetin BAL: Üstadım plazma derken ne kasdediyosunuz? Üstad Muzaffer Kınalı: Bu plazma canlıların hücresinin içinde bulunan bir gaz maddesi! İşte onu kullanacaksın.Ve neon gazının yanında bazı maddeleride bir araya getireceksin.Hatta bunu bir makineden ziyade insana naylon gibi şeffaf bir elbise giydirip bu gaz gibi enerjiyi bu elbisenin içine verdiğin zaman bu plazmatik enerji bulutunun frekansı –titreşimi bazı dış uyaranlarca o kadar çok yükseltilebiliyorki bu enerjinin yüksek titreşimsel alanları bir radyo frekans alanı gibi yüzlerce binlerce akım gücünde insanı normalde yakıp yok edebilecek yada radyoaktif gama ışınları enerjisinden bile yüksek enerji düzeylerinde olan bu enerji insanla temas ediyor ama insana zarar bile vermiyor hani ilahi irade nur gibi düşün! Çok büyük bir enerji frekansı ama insan biyolojisine zarar dahi vermiyor işte bu enerji insanı içine alıp kuşataratak yerçekimsel atmosferi nötralize edebiliyor.Ve siz öylece havaya yükselerek havada durabiliyorsunuz. Hatta o elbiseye ek sistemler taktığınız zaman kendinizi havada hareket ettirebilirsiniz.Hatta isteğe öre frekansı biraz daha ayarlayıp görünmez olabilirsiniz.Frekansı biraz daha değiştirince kendinizi o elbise sayesinde bu boyut ve zaman mevhumundan da çıkarabilirsiniz.Bu elbise sayesinde yine teknolojik olarak zamanda ileri geri gidebilirsin.İşte uçan dairelerin (UFO) çalışma sistemi burada anlattığımız gibidir.Uçan dairenin içinde tabir uygunsa motor bölümü dediğiniz yerde bu plazmatik madde vardır.O madde hızlıca titreşince, hızlıca hareket edince – alternatif elektirik akımı gibi devresini tamamlayınca birden o titreşim ve hızla birlikte UFO yu içine alan yada uzay gemisini, zaman makinesini yada ne dersen de ismi önemli değil istersen buna ‘zaman -uzayı aşan sihirli küre’ de! Önemli değil..! işte bu kendi içinde akımını devrresini tamamlayan plazmatik enerji vibrasyonları -aracımızı içine alan bu yüksek frekanslı bir enerji alanı- meydana gelince görünmez olup boyut değiştirebiliyoruz.Aslında bu olay gayet basit. Şu maddeyi görüyosun dimi. Bu madde bir enerji yoğunluğu aslında! Bu enerjinin bir hızı bir iç titreşimi var. İşte bu yoğunluk bu titreşim bunun kütlesini, boyutunu, zaman çerçevesini belirleyen şeydir. İşte o titreşimi o hızı aştığın zaman ondan daha büyük hız yaptığın zaman yani ister yerinde dön ister frekans olarak bu işi yap ..yani nasıl yaparsan yap bu hızın bu titreşimin üstüne çık !! İşte şu maddenin üstünde bir titreşime çıkınca burada görünmez oluyosun boyut değiştiriyosun.Bu bu kadar basit.Yani bir başka yoğunluk düzeyinden bir başka yoğunluk düzeyine geçiyorsun. İşte bu gibi şu maddenin bir çok kullanma şekli, kullanma yolları vardır.Bunu bildikten sonra UFO dediğimiz teknoloji çok basit teknoloji aslında.Ama bu birazda olaya nerden


baktığına nasıl baktığına bağlı.NASA daki mühendis bile bu olayı bin yılda düşünse bunu idrak edemez! Bu bir zeka bir görüş gücü meselesi.Önce gönül olarak, akıl olarak o noktaya varmak lazım.Mesela bence ilk tekerleği bulan akıl eden ikel çağdaki mağara adamının zekası bugün normal bir roketi tasarlayan mühendisten daha fazladır.Çünkü o olmayan şeyi düşünmüş, bulmuş, idrak etmiş.Yani onu akıl edebilmiş.İşte zeka dediğimiz yaratıcılık dediğimiz şey bu! Öbürü önünde hazır olanı kendisine sunulanı yazıp çizip ortaya koyuyor.Bu zeka demek değil! O ezber demek. Not: Üstatla 1980’lerdeki sohbetimizde kendileri bana zaman aracını yaparken tüm bu maddelerin yanında fosforik bir maddeyi ve alüminyum tuzları gibi maddeleride kullanacağımı söylemişti.Hatta bu maddeleri bir araya getirip saydam canlı bir metal yapmam gerektiğini ve bu canlı kendi kendini tamir eden -onaran saydam metali ‘küresel cam balona benzeyen’ zaman aracının dış kabuğunu yaparken kullanacağımı söylemişti.Sonra iç içe geçmiş cam balonu andıran bu aracın iki küresel kabuğu arasındaki manyetik boşluğa elektron plazması enjekte etmem gerektiğini sonra bu enerji plazmasını ışık hızında döndürünce zaman makinesininde yerinde yüksek frekanslarla kaplanıp görünmez olacağını söylemişti.Birde küresel aracın ara vakum boşluğunda oluşan çok yüksek radyasyonik ışınlardan dolayı merkezdeki yolcuların bundan etkilenmemesi için <<iç küresel cam balonun>> radyasyonu geçirmeyen bir metal alaşımdan yapılması gerektiğini söylemişti.Birde teknoloji geliştikçe daha farklı durumların olacağını söylemişti.O konuya burada girmek istemiyorum.Ama bana o zaman için manyetik metallerden söz etmişti. Üstat Muzaffer Kınalı: Bazı insanlar sen tüm bunları nerden biliyosun dediklerinde şunu ifade etmek istiyorum.Önce bilinmeliki BİLGİ her yerde var! Bilgi önce her sorunun içinde bir yanıt olarak gizlidir zaten.Mesela büyük bir anlam ve bilgi potansiyeline sahip bir soru düşünelim.. o sorunun arkasına baktığın zaman devasa bir bilgi kaynağı var.O sorunun ardında içinde yanıtı saklı zaten. Her soru bir ilmin kapısıdır.İşte o kapıyı hafifçe araladığın zaman arkadaki bilgiler görünüyor.Bu bize göre bu kadar basit. Her sorulan SORU’nun kendisi bir bilgi birikimidir.Madde enerjidir.Enerji bilgi yığıntısıdır.Bilgiler ebedi ve ezeli vardır.Biz bunları burada konuşurken yeni bir şey icat etmiyoruz.Yine varolan bilgiyi alıyoruz. Nasıl alıyoruz peki? Bu noktada almasını bilmek lazım.Nasıl alacaksın? Bu bilgileri bizle bağlantı kuranlar, hassas olanlar benim şu düşüncelerimi telepatik olarak alabilirler.O da söyler ordan.Sanki vahiy gelmiş gibi içine doğmuş gibi ilham almış gibi alabilir.Yani varolan bilgiler birbirine aktarılabilir. Kişiler madde’den bu bilgiyi alabilirler.Mesela biz şu an burada konuşuyoruz öyle değimli? İşte şu konuştuğumuz her şey ses frekansları olarak her türlü zihinsel elektiriksel dalga neşriyatı olarak beyin dalgaları olarak şu ortamdaki maddelere sinerek işlemektedir.Bir teyp bandına kaydolur gibi kaydolmaktadır.Zamanla bu bilgileri hatta görüntülerimizi bu maddeleri lazerle okuyarak yada farklı tesir dalgaları ile tarayaraktan alabilirler.Geçmişi adeta yeniden holografik olarak canlandırabilirler.Biz bazen hastalara şifa için kristaller veriyoruz.Ve bu kişilere kristalleri hemen kullanmayın diyoruz.Önce onları deniz suyuyla yada elma sirkesiyle temizleyin diyoruz.Çünkü kristaller her türlü negatif ve pozitif görüntüleri, bilgileri, sesleri, psişik dalgaları kendi üzerlerine kaydederler.Hasta bu kristali üzerine taktığı zaman ondaki her türlü negatif psişik ve nazar türündeki manyetizasyonu, tesiri kendi üzerine çekiyor.Ordaki negatif tortuyu kendi üzerine çekiyor.Ve hasta doğal olarak bundan rahatsız olur. Ama biz bu kristali temizletip saf hale getirip adeta sıfırlıyoruz sonra gerek manevi bilgiyi gerekse şifa enerjisini oraya yüklüyoruz. Çetin BAL: Üstadım peki kristal deyince zamanı bir enerji kalıbı olarak düşünürsek bu zaman enerjisini kristale yükleyip zaman boyutlarını değiştirmek için bu kristalden yararlanma durumu sözkonusu olamaz mı?


Üstat Muzaffer Kınalı: Zaman enerjisi ve kristaller çok başka bir konudur onu daha sonra ayrıca ele alalım.Ki zaten daha önceleri bu konuya dair bazı bilgiler vermiştik. Kristale bilgi ve şifa enerjisi yüklemekten bahsediyorduk…İşte bu kristaldeki negatif enerjiyi silip onu temizledikten sonra, saflaştırdıktan sonra kristale gereken şeyleri yüklüyoruz.Böylece kişiler ordan hem manevi bilgiyi hem şifa enerjisini, bioenerjik özü alabilmektedirler. O gibi bilgi birde yaratanda var! İçindeki bulunan Allahın nuru var.İnsanın içinde! İnsanın özünde allahın nuru var zaten! İşte o vahdet boyutuna o aklı kül noktasına o içindeki öze ulaştığın zaman -ona ulaştıktan o bilgiyle hem dem olduktan sonra – artık BİLGİ nerdedir diye aramana gerek yok! Artık her bilgi doğrudan çoğu yerde izafiyetteki teknik ayrıntıları ile olmasada bir anlayış bir prensip olarak özde bir kavrayış olarak bir his olarak, sezgi olarak sana geliyor zaten. Nasıl'ki yere artezyen kuyusunu açtığında yerdeki su kendiliğinden yüzeye çıkarak fışkırır akar…işte o gibi kendi bilinç altınla yada üst bilinç dediğin allahın nuruyla o her şeyi kuşatan makrokozmik bilinçle irtibat kurabildiğinde her neyi düşünürsen nasıl bir soru aklına gelirse o sorunun içindeki cevaba kendiliğinden nufus ediyorsun zaten.Hani dedik ya sonsuzluğu anlamak için sonsuz, Sınırsızlığı kavramak için sınırsız olmak lazım… işte aynı şey! Yani biz fiziksel duyularımızla aldığımız bir kitaptan, gördüğümüz şeylerden okuyup duyarak, bakarak sizlere burada bir şeyler anlatıyor değiliz.Bizler tüm bu bilgileri kendi ruhsal yapımızdan, kendi özümüze doğru olan tefekkür tulumbasından alarak bilgiyi (suyu) açığa çıkartırız.Yani ben tüm bu bilgileri bir yerden aldım, okudum, ezberledim ve şimdide size söylüyor değilim! Gözün, kulağın devreye girdiği kitap ilmi bir yere kadardır.Oysaki onun ötesine geçmek lazım.Gönül gözü ile ruhsal göz ile eşyaya bakmak ve ondaki bilgiyi almak lazım. Fakat buradan sakın okumayalım, öğrenmeyelim anlamı çıkmamalı.Elbette hiç okumamaktansa fizik dünyanın imkanları içinde de olsa okumak araştırmak, öğrenmek, kitap karıştırmak çok daha güzel ve kutsi bir şeydir.Öyleyse önce okuyacağız.Okumak önemli! Lakin okurken araştırırken okuduğumuz şeyler insan ruhunu rencide etmemeli, okunan şeyler bizi kitap yüklü eşeğe dönüştürmemeli.Okumak meseleyi anlamaktır.Anlam’a nufus etmektir.Mana’ya nüfus etmektir. Hz Ali’nin dediği gibi ilim bir nokta imiş cahiller onu çoğaltmış. Bu gibi meseleye öze nufus etmek lazım.Bir kitabı bu noktadan yola çıkıp okumak lazım, bilgiye böyle bakmak lazım.Okunan şeyler insan beynini, zihnini örseleyip yormamalı.Alınan bilgi insan ruhunu yüceltip o yolda insana bir merhale kazandırmıyorsa o bilgi boştur ve yüktür.Bilgi insan ruhunu-zihnini dejenere etmemeli.Daha da güzelleştirmeli ve latifleştirmeli ve Allah’ın sonsuz sevgisi, rahmeti, nuru ve şefkati ile doldurmalıdır insanı. Elde edilen bilgi enerjisinden sevgiye ve şefkatin o muazzam enerji okyanusuna doğru bir kanal bir yol açılmıyorsa o bilgi kısırdır ve makbül değildir.Oysaki BİLGİ sonuçta kendi özümüzün sonsuz bilgeliğine giden yolu açan bir araç olmalıdır.Asıl BİLGİ o dur! Hakikatin bilgisi.Zaten tüm bilgiler bu NOKTA dan türeyip ve bu noktaya doğru yükselen bir değere haizdir.İşte BİLGİ denen şeyi böyle kavradığınız zaman TÜME VARIM dediğimiz şeyde budur.Akıl içinde tüme varımda budur.Aklı kül denen şeyde budur.Yani tüm bunları böyle anlarsanız velilik makamına, hakikat makamına mahzar olursunuz.Buna dair Yunus Emre şöyle diyor: Gönül gitti elimden Ele gerisi değil Hak ile bir olduda


Artık ölesi değil İşte Yunusunda dediği gibi ölmek yok zaten! Çünkü biz kainatlar yok iken de var idik. Nice yaratanla muhabbetler ettik, nice alemlerde, melekut aleminde ve daha nice alemlerde muhabbetler ettik konuştuk. Hatta ademin yaratılması fikrinide konuştuk bu bedensel formu daha bu alemler bu dünyalar yaratılmadan önce yüksek alemlerde tasarlayıp planladık.Bir çok varlık ademin yaratılması fikrine karşı çıktı.Ne gerek var ne luzüm var dediler.Büyük hararetli tartışmalardan ve münakaşalardan sonra bu alemlerin, sistemlerin ve ademin yaratılmasında karar aldık. Şimdi ise burada bedenlendik, ve kendi tasarlayıp kurguladığımız, yasalarını koyduğumuz bu alemler içinde bu maddeleri, bu adem denen bedeni onun DNA sını onun fiziksel kalıbını onun bir parçası olan bu gezegeni ve tün bunların oluşum sırrını şu an burada tartışıyor inceliyor ve araştırıyoruz.Henüz burada eşyanın mahiyetini anlamaya ve insanın varlık sebebini fizik ve metafizik boyutlarda-psişik ve parapsikolojik boyutlarda anlamaya ve kavramaya çalışıyoruz.İşte bu oluşumun sırrı yine kendi içinde saklı. İşte insanlar o muhabbet ortamlarını dahi görecek ve bilecekler. Şu fizik bedeni terk ettikten sonra bu yüksek mekanlara yaratılışın plan ve proğramlarının hazırlandığı bu boyutlara gitme şansımız daha çok tabi. Ama burları görmek bilmek için illede ölmek şart değil! esas mesele ölmeden önce ölmektir.Yani şu bedeni terk etmeden bu beden içindeki yaşamımızda o yüksek boyutlara intikal edebilme imkanına erişmek lazım. Sonuç itibariyle tüm bilgiler, tüm sonsuzluğa ait bilgiler tüm sonsuzluğa ait vizyonlar devam eder gider. O noktada en son Yunus Emre şöyle diyor: İkiliği silmeyen Hakkı canda bulmayan Gaybı kendin bilmeyen Rabbin bilesi değil Yani ne demek bu? Gayb diye bir şey yok! Gaybi bilmessen rabbi nasıl bileceksin! Gayb diye bir şey yokki. Her şey var! Allah yoktan her şeyi varetmiş, vardan yok etmiyor.Yani fizik kuramlarıda böyle der.Ne bir şey varken yok olur ne de yoktan varolur! Her şey sadece biçim değiştirir.O da izafidir.Mutlak olan hiçbir şey yeniden varedilmez. Fiziğimizin şöyle yada böyle olması YOK anlamına gelmiyor.Her şey izafidir.Yani bir madde boyut değiştirdi diye zaman boyutlarında atladı ve ortadan kayboldu diye bu madde burada YOK oldu diyemeyiz.O sadece boyut değiştirmiştir ama yine buradadır boyut farkıyla tabii! yada moleküler yapısı bizim onu göremeyeceğimiz forma bürünmüştür.Demek ki her şey bir değişim fazına değişim döngüsüne tabidir.Ve her şey izafidir.KÜTLE bile BOYUTLAR bile ZAMAN bile izafidir.Küçüklük büyüklük bile izafidir.Yerine göre sen bir atomdan daha büyükken öyle bir fiziksel değişime maruz kalırsınki atom senden büyük hale gelir.Demek oluyorki her şey izafidir.Şu kullandığımız dil bile şu kavramlar bile izafidir.Bir kavram bile cümle içindeki yerine göre bambaşka anlamlara bürünebiliyor.İşte fizik dünyada böyle.Ufak bir titreşim değişikliği bambaşka bir renk boyu ortaya çıkardığı gibi bir maddenin bambaşka bir boyuta geçmesinede vesile olabiliyor.Bu gibi her şey bir şekilde değişir, başkalaşır ama yok olmaz. Yani yok olmak diye bir şey yok! Dünya gezegeninde bazı kurallar ve kaideler vardır.Mesela dünyada insan en az 1200 yıl boyunca yaşayabilecek GEN yapısına sahiptir.Kural bu! 1200 yıl! Genlerde yazılı bu. Kainat proğramlanırken insanda bu şekilde yaşamaya proğramlandı.Hatta bu bilgi akaşada ve levhi


mahvuzda bile var. Birde insan ruhu dünyaya binlerce kez daha gelmekte ve dünya da deneyim sahibi olmaktadır.Yani dini tabire uygun olsun diye şöyle diyelim Allah her ruha sınırsız denebilecek bir kredi toleransı açmaktadır.Sadece bu dünyada değil başka dünyalarda ve başka boyutlarda da bir çok kez yaşıyorsunuz.Sizin için bir ömür değiniz bu hayat Allah katında bir andan bir noktadan ibarettir.Öyleyse size göre çok gibi görünen bu hayat Allah katında çok kısa bir andan ibarettir.İnsanlar daha nice çeşitli ortamlarda sınavlara deneyimlere tabi tutulmaktadır.Ama insanlar bir önceki hayatlarını hatırlayamıyor tabi.Ancak hipnoz gibi bilinç hallerinde bu hayatların anısına ulaşılabiliyor.Evrende daha nice sırlar gizli. Lakin henüz bu kadarını bile insanlar anlamakta kavramakta ve buna inanmakta güçlük çekerken bu hallerin daha ötesini anlatmak çok daha zor. İlim, bilim ne derseniz deyin anlamak kavramak sonsuzdur.Müteala sonsuzdur! Dünya küresini ve hatta daha da genişletelim şu yıldız sistemini daha genişletelim şu galaksiyi daha genişletelim şu kainatı daha da genişletelim şu iç içe sonsuz boyutları düşündüğümüzde hani bir su damlasında iç içe sonsuz frekanslarda titreşen boyutları ve onun içinde saklı sonsuz ışık noktalarını- sonsuz sayıda galaksileri düşün.Şimdi bunu avuçlarının ortasında havada asılı duran ışıl ışıl parlayan rengarenk bir su damlası gibi bir hologram gibi düşün.Şimdi avuçlarının içinde tututuğun o şeye bak! İşte o avuçlarının içinde tuttuğun şey sonsuzluğun kendisi! Sonsuzluk bize göre sonsuzdur aslında! Onu kendi içinde düşündüğünde o sonlu bir noktadır! Sonsuz bir içsel genişlik hiçlik içinde bir yokluktur aslında.Bir NOKTA dır.İşte biz bu sonsuzluğu kendi evimiz gibi görüyoruz.Düşündüğümüz noktada beden yapıp yaşabiliyoruz.Ama insanlar değil bu sonsuzluğu mütela etmek evrende toz zerresi kadar bile olmayan şu dünya gezegenini bile mütealadan acizler.İnsanlar kendi ailesinden içinde bulunduğu çevreden toplumdan gördüğü aldığı kültür, dini anlayışı, bilimsel anlayışı, felsefi anlayışı, kelime kapasiteleri, dil hazneleri, zeka formasyonu yaşama biçimi neyse o kadarlık bir dünyayı düşünebiliyorlar! Ve ona göre bir eylem üretebiliyor.Daha fazlası değil. Zira insanın geliştirdiği teknolojide o nispette oluyor daha fazla değil. Şimdi dikkat et sonsuzluk deyince bu oluşumun içinde sonsuz sayıda boyutlar, sonsuz sayıda galaksiler, sonsuz sayıda yıldız kümeleri, sonsuz sayıda gezegen sistemleri bir arada ve iç içe varolmaktadır. Ve tüm bu sonsuzluğa dağılmış olarak yaşayan…. üzerinde zeki yaşam olan bir o kadar da yani deniz kenarındaki kum tanelerinin sayısından daha fazla sayıda bilinçli yaşam formu mevcut.Tüm bu sonsuz sayıdaki türlü ve çeşitli zeki yaşam formlarının sahip oldukları değişik kültürleri, inanç sistemleri, felsefi düşünceleri, bilimsel ve teknik icatları mevcuttur.Dikkat şimdi bir çok yaşam biçimi-yaşam türü ve bir o kadarda düşünce biçimleri inanç biçimleri var.Biz daha biri hristiyan biri müslüman biri şöyle düşünüyor biri şöyle inanıyor diye daha şu küçücük zerre kadar olmayan dünyadaki çeşitlilikle baş edemiyoruz.Her kes benimki doğru diyor! Herkes birbirini düşman görüyor! Müslüman kendine göre doğru öbürüde kendine göre doğru! Peki gerçekte hangisi doğru? İşte tüm bunlar biririni ayrı gördükçe hiç biride doğru değildir demektir. Bunun sonsuz evrende bir nokta kadar bile olmayan dünyadaki kısır bilgi ve kültür içinde böyle değerlendirip bunu böyle düşünürsek acaba diğer sonsuz diye niteleyebileceğimiz kültürlere inanç sistemlerine ne diyeceğiz nasıl bakacağız peki? Sokaktaki adam anasından, babasından, dedesinden, çevresinden, okuldan, üniversiteden, kitaplardan ne gördüyse kendisine ne anlatıldıysa öyle sanıyor.Öyle biliyor.Öyle şartlanmış. İşte gerek dinsel inanç sistemlerine gerek bilimsel düşünceye gerekse felsefi ve kültürel değerlerimize bakarken sınırsız, sonsuz bir bakış açısıyla eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak lazım.Aklı kül boyutundan olaylara bakmak lazım.Herkes kendi inanç sistemini tüm sonsuzluğun merkezi sanıyor.Hayır öyle değil işte! Bilgide tüm inanç değerlerinizde izafidir.Tüm farklılıklar


izafi bilgilerden doğar.Demek oluyorki dine ve inanç sistemlerine felsefelere bakarken bile asıl olanın her koşulda ve her zamanda aynı kalabilen ve hakikat olabilen şeye bakmak lazım. İşte tüm sonsuzluğu müteala ettiğimiz vakit hakiki inancın ve dinin hatta felsefenin asıl değişmez merkezi noktasının her şeyin allahın nuru- şuuru içinde bir ve bütünlük arzettiği bilgisidir.Tek bir kozmik NUR ve tek bir BİRLİK ŞUURU! İşte bunu anlamak ve buna önem vermek lazım.Ama biz buna önem vermektense ayrıntılarla boğuşup izafi bilgeler çerçevesinde dini değerlendiriyoruz. Kendi gezegenimiz dahil diğer dünyalardaki tüm inanç sistemleriyle bu noktada buluşup birleşebiliriz.Yani allahın, evrensel zihnin yada tanrının yada o kozmik bilincin nuru içinde vahdaniyeti içinde hakikate varabiliriz.Her şey BİR dir. Hz Muhammette , Hz İSA da Hz Musa’da BUDA bile bu birliğin bu külliyatın anlayışını bu oluşumun bu kozmik birliğin altını defalarca çizmelerine karşın zamanla insanlar dünyevi hal ve bakış açıları içinde daha çok izafiyetteki ayrıntılara ve şekillere yöneldiler.Cehalaet ve kalıpcı yaklaşım o kadar çok ruhlara nufus etmişki içinde aynı NUR ve RUH barındırmasına rağmen insanlar adeta kamplaşırcasına Tanrı ve Allah kelimelerinde bile bir ayrılık yaratıyorlar. Dikkat et değil eylemlerde kavramlarda bile bölünen bir insanlık sözkonusu! Bir Tv kanalında Tanrı denirken diğerinde Allah diyor. Böyle bir ayrım yanlış.Mesele hangi kelimeyi kullandığın değil hangi ruhla o kelimenin içini doldurduğundur.Ama bunu anlamıyor adam! Allah kelimesine özel bir paye veriyor. Taktığı türbana özel bir paye veriyor.Bu yanlış! Mesela türban bile dinde olan bir şey değil!! Ama İslami kültüre ait bir giyim motifidir.İllaki olması gereken olmazsa olmaz bir şey değildir.Bunu böyle anlamak lazım gelirken ve dini daha evrensel düzeye taşımak gerekirken maalesef bu gibi bir çok konu siyasi ve politik rant uğruna kullanılıyor.Bu yapılırken bilmeden dini değerler bile ayaklar altına alınıyor.Bunun sonuçlarını adam dar kafasıyla göremiyor. Adam o anki durumu heyecanı görüyor.Ve iyi bir şey ettim sanıyor.Oysaki on yıl, yüz yıl, bin yıl sonraki durumu ve aksiyeti buradan göremiyor fark edemiyor.Aynı şey İslam'i şiddet içinde geçerli. Oysaki her konuda olduğu gibi hele dini konularda daha çok dikkatli aklı kül ve sabırlı olmak lazım.Biz bunu deyince kişiler dar bakış açısı içinde kötü bir şey demişiz gibi düşünüyorlar.Oysaki olaylara biraz daha geniş bakılsa ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.Bir yüz yıl sonra İslam'ı rezil rusva bir hale soktuktan ve değerleri dejenere ettikten sonra son pişmanlık fayda etmez. İslam'daki sevgi ve birlik şuuru ile bir nükleer enerji santrali olmak varken bir pil olmaya doğruda gidebilirsiniz.Bir pil nereyi ne kadar aydınlatır? Şu haliyle İslam kendini bile aydınlatmaktan acizdir.Demekki yanlış anlaşılan yanlış tatbik edilen bir şeyler var.Bu sadece İslam için değil dünyada ki bir çok inanç sistemi içinde geçerlidir. Kabı daha geniş olan diğerini içine alır.Yani bu gibi illede türban, illede şu kelimeyi kullanacam, illede bu dili kullanacam, illede İslam beş şarttan öte değildir demek İslam'ı daraltır İslam'i küçültür.Adamın biri İslam'ı eleştirdiğinde buna tahammül etmesini bilmek gerek!Arkadaş İslam bu kadar acizmi ki? Sende İslam kültürünün engin görüş gücü içinde bu eleştirel argümana karşılık yanıtını ver, eleştirini yap! Yani eline silah alıp yazarı çizeri Allah adına öldürmek yerine allah adına sende kalemi eline al dinini savun! Sende felsefe yap sende karşı düşünce üret! Ama yok o zor geliyo tabi cennete gidecek 'ya adam öldürmek daha kolayına geliyo! İşte bu gibi kişi saldırgan eğilimlerle kendi inancının değerlerini küçültür.Kafa dar olduğu için bunu anlamıyor adam. Anlatamıyorsun da! İslam adına heyt lan diyip ortada bağırıp çağırmakla göz korkutmakla bu din yücelmez. Oysaki İslam'ı bir sevgi bir aşk ve sonsuz bir hoşgörü sonsuz bir sabır sonsuz bir şefkat, sonsuz bir ilim ve esneklik dini olarak insanlığa lanse etmek gerekir. Ki gerçek İslam'da budur zaten.Ama gelde bunu insanlara anlat kabül ettir. Zor yani! Küresel dünyadaki egemen güçlerle onların diliyle silahlarıyla mücadele etmek varken yani ekonomiyle, sanayi gücüyle, kültürel gücünle, edebiyatınla, biliminle, sinemanla!! Eğitimli insan gücüyle!... Bunlar yoksa cahil kitlelerle anca kendi içinde birbirini öldürürsün, meshep kavgalarına girersin, baş örtüsünü


tartışırsın, küçük menfeat ve çıkar hesapları yaparsın. Elin oğlu uzaya gider sen arkasından bakarsın.Daha öteye gidemezsin. Çetin BAL: Üstadım öyleyse bence biz burada örgütlenmekten çok batıya yani Amerikadaki özgür beyinlerin olduğu gençlere insanlara yönelmeliyiz.Burada durum belli! Buradaki siyaset ve anlayışda belli.Yani bu insanlar cami ile ev arasında öyle gidip gelirler daha ötesine ulaşmaları zor görünüyor.Çünkü burada ben karanlıktan başka bir şey görmüyorum.Nefretle dolu kararmış kalblerden başka bir şey görmüyorum. Üstat Muzaffer Kınalı: Ama sonuçta sen genelde bu çalışmaları batıya doğru kaydırabilirsin. Çünkü buradaki söylemlerin benden sonra senin açından sıkıntılar yaratabilir buradaki kafa yapısı belli? Kitlenmiş bir anlayış var. Ama sonuçta Hz Muhammetin dinini ümmetini daha iyi noktaya taşımak için biz buradayız.Bu hayatımızda en azından buradaki kültürel çıtayı bir derece daha yükseltebilirsek bu yukarı alemlere pozitif bir enerji olarak yansımaktadır.Çünkü buradaki durum yukarı alemlerde de üzüntü yaratmaktadır.Bu karanlığın içinde bir süre daha ilahi nurun meşalesini yanık tutmak gerekir. Çetin Bal: Üstadım ben kendi adıma islamı kendi başına bırakmak gerektiği kanaatindeyim.Kendi içlerinde kendi kafa yapılarında nasıl ne şekilde bir anlayışla dünya küresi üstünde yer bulmaya çalışırlarsa çalışsınlar.Bence islamdan uzak durmak daha iyi.Çünkü eleştiriyi kaldıramayan fikri olamayan eleştiri yeteneği olmayan bir toplum söz konusu.Bence dünyayı iki kutba ayırmak lazım.Mikro toplumlar ve makro toplum olarak! İlahi nurun ve şuurun birliği ve bütünlüğü içinde birleşen insanları makro toplum camiası içinde ve kendi inanç sistemlerinin insanları bölen, ayrıştıran izafi değerlerini bırakmak istemeyenleride mikro toplum denen bir bölgede bir araya getirmek lazım. Üstat Muzaffer Kınalı: Böyle düşünmem yanlış.Kişiler alabildiği kadarlık bilgiyi anlayışı alabilmeliler.Sen kendi anlayışın içinde elinde olan bilgiyi görgüyü bir şekilde belli bir çerçevede sunmalısın.Bunu alacak olanlar çıkacaktır.İnsanlar muhakkak daha iyiye daha güzele giden yolu bulacaklardır.İnsanlar değişebilir gelecek değişebilir.Bugünden böyle kutuplar yaratmaktansa mümkün olan en büyük birliği beraberliği kurmaya çalışman lazım.Olaya böyle bakman lazım. İnsan AKLI KÜL mertebesinden olaylara bakınca doğruyu zaten kendiliğinden bulur. Eskiden ben çocukken Tv’ deki belgesellerden afrikadaki, amerikadaki yerli kabileleri ve kuzey kutbundaki eski moların yaşam kültürlerini inanç sistemlerini izlerdim ve düşünürdüm.Onların bir çok adeti geleneği –göreneği, yaşam biçimleri bizlerden çok farklı.Yani islami anlayıştan çok farklılar.İslamı dahi bilmiyorlar.Tabi biz kendimize göre islami değerleri hak olarak biliyoruz ya! Hani gerisinede kafir diyoruz . Şimdi dikkat et! Bende buna kendimce isyan ederdim.Yani allaha sitem ederdim.Çünkü onlara belli kısıtlı imkanlar vermiş bize daha farklı imkanlar vermiş.Bu bana ayrımcılık gibi gelirdi.Bu yüzden çocukken babama şöyle derdim: Baba kusura bakma hem aydın hem dindar geçiniyorsun ama senin allahın çok cahil galiba derdim. Niye bunu kör yapıyor, bunu topal yapıyor. Diğerine kraliyet saraylarından her türlü imkanı veriyor.Bir diğerinin zekasını az veriyor bir diğerinin anlayışını kıt veriyor.Birisini dilenci yapıyor.Birisinin hiç imkanı olmuyor.Fakirlik içinde doğup büyüyor. Sonrada Allah hesap soruyor. Bu nasıl bir düzen diye isyan ederdim.Bunu kafir yaratmış altınada kaderini yazmış sen böyle olacan diye.Birine cennetlik yazmış ötekine cehennemlik yazmış sonrada hesap soracam


diye ahkam kesiyor.Böyle çifte standartlı cahil Allah olurmu diye çıkışırdım babama.Ya senin allahın çocuktur yada cahildir derdim. Babama benim allahım öyle değil derdim.Benim allahım hiç haksızlık etmez derdim.Şimdi demek oluyor ki insan bunu sorgulamalı!! Şimdi mesele sandığımız gibi değil! Yani öyle değil işin aslı.Allah böyle bu şekilde ayrımcılığa dayalı hiçbir şey yaratmıyor.Yani hiçbir şey göründüğü gibi değil. O sadece hayır ve şer kurallarını ve kanunlarını yaratıyor.Fakat düzenlemede sana ait. Sen bundan önceki hayatında birine tokat atmışsın diyelim.Öyleyse bu hayatında başkasından bu tokatı yiyeceksin.Yani reankarnasyon ve karma ağı denen şey evrende varolan bir düzen. Herkez ‘ne ekersen onu biçersin’ kanunlarına tabidir.Zerre kadar iyilik zerre kadar kötülük karşılıksız değildir.Gerek bu dünyada gerekse öbür dünyada! Bu iç içe geçmiş bir ağdır.Ama karşılık mutlaka bir şekilde yerini bulur. Öyle yada böyle.Etki tepki meselesi yani.Bundan kaçamazsınız. İşte bu allahın ilahi adaletinin tecellisidir.Her hal bundan bir önceki halin, tefekkürün düşüncenin, sözün ve eylemlerin bir sonucudur.İnsan bu hayata geldiğinde doğduğunda belli bir plan dahilinde belli koşullar içerinse doğuyor.Hiçbir şey tesadüf değil öyle. Maalesef bugün dinsel bazda bu reankarnasyon gerçeği kabül edilmiyor.Bunu kabül etmemek dinin evrensel boyutunu zedeler.Yani bir çok olayı açıklayamazsın.İnsanlar din alimleri bu gerçeği anlayamıyorlar.Ne ekersen onu biçersin dedik yani kısasa kısas! Hatta şeriat kanunlarınıda bu gerçeğin bilgisine sahip zatlar buna göre düzenlemek istemişlerdir. Şu andaki yaşadığım her şey konuştuğum her kelime benim bundan sonraki yaşayacak olduğum hayatlarımıda enterese ediyor.Ben bundan önceki yaşadığım hayatları biliyorum ve beş defa daha dünyaya geleceğimi biliyorum.Bunu isteğe göre yine değiştirebilirim.İrade kendi elinizde başkasının elinde değil.Hatta neyi hak ettiysen ruhsal planda bunu kendin ölçüp biçiyorsun.Benim şu konuda bir eksiğim var şu konuda yeterince gelişmemişim diye kendi hesabını yapıyorsun.Sonra allaha diyorsunki allahım şu şu noktada eksiklerim var bunu şu şekilde ilahi kanaunlar çerçevesinde şöyle berteraf etmek istiyorum diye bir sözleşme akit imzalatıyorsunuz.Yani bu bu şekilde olmuyor tabi.Zaten kendiliğinden sendeki negatif ve pozitif enerjilere eğilimlere göre ve titreşimsel yasalar ve rezonans ve tabir uygunsa indüksiyon yasaları babından kendiliğinden belirli bir plan ve oluşum dahilinde ruhsal bir intikal söz konusu olmakta.Mesela bir mıknatısın N kutbuyla S kutbunu belirli bir mesafeye dek yaklaştırırsan birbirini çeker.Bu gibi ışık, enerji ve frekans yasaları gereği her şey olacağına varır.Negatif bir eğilim bu yönde bir oluşum yaratır.İstanbul trenine binerseniz ankarada uyanmayı beklemezsiniz dimi! İşte bu ruhsal boyuttada birebir işleyen kurallar vardır.Allahın imzası ve akti bu yasalar çerçevesinde vardır zaten.Bu ilahi imza enerjinin içindeki yasalar olarak bizim planlarımıza dahil olur.Biz farkında olmayız tabi.Ama bu böyle oluyor. Bunu daha anlaşılır bir dile ifade edersek neyi nasıl yaşıyacağın konusunda tümüyle kendi kararlarını alıp allaha bir söz veriyorsun.Allah’la akit yapıyorsun oda senin yazdığın bu planı imzalıyor.Tamam git bu şekilde yaşa borcunu öde diye!Bunun altına sende imzanı atıyorsun.İşte bu senin kaderin oluyor. Allah aksine sanıldığı gibi bir çok şeyi zorlaştırıcı değil daha da kolaylaştırıcıdır.Daha da kendi adına bağışlayıcıdır.Ama kul hakkı ayrı tabi! Dört tane hatan varsa üçünü daha da affediyor.Allahın şefkati ve rahmeti sonsuzdur.Kuran’ı kerimde bile ‘‘size gelen her musibet kendi elinizle yaptıklarınızdan ötürüdür bununla beraber Allah çoğunu affeder’’ dediği halde biz her şeyde Allah şunu yazdı, Allah böyle istedi, allahtan zelzele böyle oldu, Allah’tan kader böyleymiş diye serzenişte bulunuyoruz.Adamın canı çok sıkıldığı zaman her şeyi kendi eliyle bile bile işlediği tüm hataların faturasını bile allaha kesiyor.Adam deprem bölgesi üstüne bina inşa ediyor evi yıkılıyor …allahtan diyor.Böyle şey olmaz! Ordaki tüm vebal bu işe vesile olan herkese kaşılık olarak kesilir.Mühendisinden, yerbilimcisine oraya bile bile giden ev yapan kişiye orda oturan kişilere dek herkes bu işte hatası oranında sevabını günahımı alır.Yani Allah yaptı diye bir şey yok.Her durum her olay insanın kendi enerji alanlarından kendi kader planından


kaynaklanır.Allah ise KÜL boyutunda her olayın her zerrenin içinde prensibler dahilinde yasalar bazında vardır. Tüm bu başımıza gelen bir çok şeyi biz kendi kader planımızda yazmışız zaten.Peki illa sen birini sakat ettin diye sakatmı olman gerekiyor? İlla kısasa kısamsı olması gerekiyor? Şekil itibariyle hayır tabi.Yaptığın hatanın ilmi bedelini ödemen gerekiyor.Biz buna çile diyoruz.Biz bu çileyi ya nefsi olarak oruç tutarak yada bir muhtaç bir kişiye yardım ederek bunu telafi edebiliriz.Yani meseleyi bir idrak ve sevgi boyutunda da samimi duygular içinde tövbe ederek af dileyerek ödeyebiliriz.Bu sanki maddesel düzeydeki Newton kanunlarının sosyolojik ve manevi düzeydeki insan ilişkileri ağına yükseltilmesi gibi bir şeydir.Yani hiçbir şey kendiliğinden vukuu bulmadığı gibi bir sonuçta sebebsiz değildir.Her etki bir tepkiyide beraberinde getirir.Yani bunlar iç içedir.Zincirleme olarak biribirini takip eder.Geçmişten geleceğe ve gelecekten geçmişe.Biribirine iç içelik arzeder. Hiç kimse bu hayatında kör olmak topal olmak, şöyle yada böyle olumsuz bir durum içinde olmak istemez.Ama kişiler öldükten sonra astral katlarda (ruhsal boyutta) mantal boyutlarda bu negatif frekansların tortuların ızdırap enerjisi içinde bu bedeli ödeyemiyor.Ruhsal bedene bu ağır geliyor.Astral kattaki kişi, manevi ızdırap yükü altında sıkıntı çekmek zor gelince iyisimi ben dünyada yeniden bedenlenip bu negatif enerjiyi ve tortuyu orda sakat yada kör olarak yaşamak koşuluyla berteraf edeyim o şekilde çile çekerek bu üstümdeki negatifliği temizleyeyim diyor.Ama daha sonra bu fizik dünyada doğunca öteki tarafı unutunca araya perde girince bu seferde buradaki durumdan şikayet edilince isyankar olunca buradaki durum zor gelmeye başlayınca kişi daha da negatiflik içine giriyor ve daha da batıyor.Ruhsal frekanslar daha da düşüyor. Mesela yakında öleceğinizi biliyorsunuz yada sakatlık geçireceksiniz diyelim.İlmi yoldan bu bedeli başka türlü ödeyemezmiyim derseniz bende yine ödersiniz derim.Siz birine tokat attığınızda illada ondan tokat yemek zorunda değilsiniz.Bu yaptığınızın bir hata olduğunu idrak eder bunun yanlış bir şey olduğunu, bilmeden istemeden bunu yaptığınızı ifade eder özürdilerseniz böylece karşıdaki kişiyle ödeşebilirsiniz. Oysaki insanlar başlarına gelen her olayı metanetle sabırla olgunlukla karşılayarak isyan etmeden büyük bir tevazu ile karşılayarak demekki bununda böyle olması gerekir fikriyatı içine girerek o badireyi atlatarak o borcu orda daha fazla yanlışa hataya düşmeden ödemiş olurlar.Kişilerin olaylar karşısında takındıkları tavır ve tutumları kişinin kendi içinde verdiği bir sınavdır.Bu sınavı başarıyla aşanlar daha üst bir anlayışa ve eylem düzeyine yükselebilirler.Her fikir her düşünce ağzımızdan çıkan her söz her eylem bir ruhsal titreşim boyutunu ifade eder.Tüm bunlar bir enerjiye sahiptir yani bir enerji ihtiva eder işte tüm bu enerjiler sahip olduğumuz bilgi enerjisi dahil tüm bunlar gelecekteki yaşamımızı tesis eden enerjilerdir ne kadar çok pozitif olursak o kadar pozitif bir aura alanı içerisinde kendimizi buluruz.Yani ruhsal manada o derece çok yükselebiliriz. Mesela bazı insanlar bir alış veriş yapıyor.Bir çek veriyor.Çek ödenmeyince yani çeki ödemeyince çeki veren hapsaneye giriyor.Ve orda kendince bağırıp çağırıyor. Eee arkadaş bağırmaya hakkın yokki! Sen çeki ödememişsin! Bunun tek çaresi ya çeki öde, ya anlaş, ya helalleş yada bir başka çaresini bul! Başka bir yolu yok bunun. O bakımdan kaderde ilimde işte böyledir. Şu anda insanlar bazı şeyleri hak etmez ise gelecekteki zaman yolcuğunu –zaman yolculuğu ilmini hak etmeyecekler.Üst uzayda çalışan uzay araçları yapamayacaklar. Şu ön bilgilerini verdiğimiz bahsettiğimiz teknolojileri geliştirmek zorundalar.Zaten şuanda hızlı bir gelişim var. Ama bu hızlı gelişimin yanında açı çeken ıstırap çeken insanlarda var.Hatta dünyanın ekolojik dengesi bile bundan olumsuz etkileniyor.Sularımız kirleniyor, oksijen azalıyor, yaşam türleri


kayboluyor.Ormanlar azalıyor.İşte bu bilinen teknolojiyi kendi çıkarları adına elegeçirip geliştirip insanlığı sömürmek isteyen şamballa ve Orion gruplarıda var.Bu egoist gruplara bu insanlara fırsat vermemek lazım. İyi niyetli insanlar bütün insanlığı kucaklayarak sevgi birliğini kurmalı sevginin yanında teknolojiyi ve diğer uygulamaları bunun yanında götürmeli.O zaman dünyamız Altın Çağ dediğimiz fiziki bir boyuta geçişi hak eder. Ancak bu altın çağ gelmeden önce büyük felaketler mutlaka kapımızda.Çünkü başka türlü yolu yok! İnsanlar başlarına felaket gelmeyince akılları düzelmiyor negatif eğilimlerinden bir türlü vazgeçmiyorlar.Ne zaman insanların başına bir felaket geldi ancak o zaman insanlar başka türlü yeni düşünceler ve eylemler üretebiliyorlar maalesef..O zaman iyiyi doğruyu kötüyü yanlışı tartıp değerlendirmeye alıyorlar.İşte ancaksın böyle bir zorlamada insanlar doğruyu bulabilme gayreti içine giriyorlar. Halbuki güzel sözlerle ilimle, sevgiyle akılla, birbirine yardımlarla olsa olur.Ama bunu yapmak isteyen insanlara kötüler mani oluyor.Çünkü bu tarz insanlar dünya üstünde çıkar çevrelerini sanayileşme denen -çevreyi kirleten- devasa kurum ve kuruluşlarını kurmuşlar.Sitemin çarkları içinde insanlar acı çekiyor.İnsanlar çok az bir yaşama hakkı içinde sistemin kölesi haline getiriliyor.Başkaldıranın fişi derhal çekiliyor.Yada gözünü hafifçe aralasa bile sistem bekçileri – kapı bekçileri- hemen bunların icabına bakıyor. Ama bu dev sanayi ve üretim merkezleri ile birlikte insanı sömüren kapitalizm dünyayı saran büyük kaoslar içinde ortadan kalkmaya ve yerini tüm insanlık için üretimin yapıldığı daha kominsel bir sisteme bırakmaya mecburdur. İyi ve güzel şeyleri insanlık birliğini engelleyen bu egoistelerin sayesinde bir çok kavim helak olmuştur.Bu gibi nice helak olan kavimler bir daha yeryüzüne gelemiyorlar.O genetik uzantı orda kesilip atılıyor.Ruhsal olarakta bir daha gelemiyorlar.Ama şu anda sizler tekrar yeni dünya düzeni içinde yeniden bedenleneceksiniz.O bakımdan bu yaşamda elde ettiğiniz bilgileri bundan sonraki yaşamınıza aktarabilirseniz ki buna zihin kodlaması deniyor.İnsanlar henüz bunu bilmiyorlar. Şu bilginizi bundan sonraki yaşadığınız yere aktardığınız zaman ruhsal olarak daha süper bir hale geliyorsunuz. Halbuki diğer türlü helak olan insanlar bunu …burdaki bilgiyi o helak olma süreci içinde orda bırakıyor ve gömüyorlar.Bilgi orda sıfırlanıyor.Bu durum sanki biraz büyüyen agacı hemen büyür büyümez budamak gibi bir şey ! Yani agaç hep bodur kalıyor hiç büyümüyor.Oysaki bilgi birbirine eklenip büyürse bu devasa bir hale geliyor ve insan gittikçe muazzam bir ruhsal olgunluğa ve bilgeliğe ulaşıyor. ------------------------------------------------------------Son--------------------------------------------Çetin BAL: Eğer dünya dışı uygarlıkların ve bizim uygarlığımızında dahil olduğu o büyük ARAYIŞ’ın okült, metafizik yada tasavvufi veyahut mistik boyuttaki gizlenmeye çalışılan o sonsuzluğu içine alıp yansıtan o gizemli NOKTA’nın o temel sırrın üstündeki çalıları burada açmak gerekirse insanın sahip olduğu düşünce, bilinç ve zeka enerjisi karşımıza çıkar.İnsan bilinci o noktanın kendisidir.Ama bu kendisini bilmeyen bir NOKTA. O noktayı açanlar için her şey ordadır.O noktayı açmak ise bilincin kendi içinde bir farkındalığa ulaşmasıdır.İşte SİMYA biliminde altın elementine dönüşümün esas felsefeside gerçekte budur.SİMYA esas itibariyle insanın kendi özüne dönüşüdür.İnsanın kendini bulma ve bilme yönünde yola çıkması ile kişi SİMYA sal bir değişime ve dönüşüme doğru ilk adımı atmış olur. Bu yolda arayışta olan insanlar Allahın nuruna yada o kozmik bilince ulaşmanın onunla bütünleşmenin gerçekte ne olduğunun tam idrakinde değiller.Bu tasavvufi yolda kimse neyi aradığını nereye bakacağını neyi bulacağını hatta neden aradığını bile bilmiyor.Arkadaş duymuş ordan buradan kendince bilmediği tasavvur edemediği bir GİZEM’in arayışı içine


giriyor.Peki tam onun üstüne geldiğinde tam o noktanın içine girdiğinde o noktayı açtığında gerçekte neyi görmesi gerektiğinin yada gördüğünün aradığı şey olduğunun bilincinde olabilecekmi kişi? Bilinmelidirki hakikat bir DEM’dir.Bir haleti ruhiyettir. Ben bir çok Budist felsefeyle ilgi olan kişiler dahil, hiristiyan yada islami mistizm yahutta tasavvufi tarikatler çerçevesinde bu ilahi hakikatin arayışı içinde olan yahutta bu evrensel temayı materyalistik bir noktadan yola çıkarak sorgulayan arkadaşlarla da sayısını hatırlayamadığım sohbetler yaptım.Bir çok diyoloğlarda bulundum.Buna yeni çağ gruplarının karma niteliği taşıyan ruhsal bakış açılarıda dahil. Sözü fazla uzatmadan bir gerçeğe dem vurmak istiyorum.Şimdi arayışta olan insanlar genelde tek tip bir bakış açısıyla bu yolda ilerlemeye çalışıyorlar.Bu eksik düşünce kişileri yanlış yollara, yanlış düşüncelere, umutsuzluğa, hayalkırıklığına yada içinde ulaşamamanın verdiği bir eksiklik duygusuna neden olmaktadır.Yada bu mesele bu mevzu bu arayış beni aşar gibi bir anlayışa insanları götürüyor. Çok kısa olarak öz olarak sahip olduğunuz düşüncenin, aklınızın, hayalgücünüzün, kavram yetinizin, anlama gücünüzün, fikriyatınızın, müteala gücünüzün, tefekkür ve kanaat gücünüzün, sahip olduğunuz bilgiyi irdeleme ve süzme gücünüzün ve sahip olduğunuz kavramları o kavramlar arasında bağlantılar kurabilme gücünüzün yine tüm bunların ötesinde bilgi ve anlayışa dair hislerinizin sezgilerinizin o ilahi hakikate giden yolda kullanacağınız manevi ipler ve çengellerdir.Yani aklın ve şuurun zirvesine tırmanabilmek için akıl tekerleğini akıl kanatlarını, akıl yüzgeçlerini yani aklın gücünü kullanmak esastır.Bir üst akla yine bu aklımızı kullanarak yükselebilir ve erişebiliriz. Tamam oraya nasıl çıkacağımız belli!Peki nereye varacağız, zirvenin tepesinde ne var? Oraya çıktıkmı ne olacak? Ne göreceğiz? Madde ve enerjinin hakikati sandığımız gibi değildir.En derin düzeyde çevremizde gördüğümüz dokunduğumuz algıladığımız her şey temelde holografik nitelikte elektromanyetik (IŞIK) dalgalar örüntüsünden başka bir şey değildir.Katı sandığımız bir madde aslında hologramik dalgaların biribiri ile kesişip ördüğü bir dalgalar örüntüsüdür.Yani madde ve enerji uzay zaman iplikçiklerinden örülme ve yokluğa serilmiş olan bir varlık halısıdır.İşte tüm bu sonsuz madde ve enerji boyutlarını kendi içinde halk edip yansıtan o ÖZ yine bir madde ve enerji boyutunda mevcut bir şey olamaz! Yokluktan varlığa geçişteki bir önceki varlık perdesi allahın asıl vucut varlığını ifade eder. İşte o şey salt manayı salt bilgiyi ve salt zihni ifade eder.Alemler daha ortada yok iken onun varlık vucudu içinde bir tahayyül olarak var idi zaten o tahayyülün yansıması bizim varlık olarak algıladığımız şeyler olarak ortaya çıkmıştırlar.Bu hali anlamak için kelimelerden manayı soymak gerek.Manasız birkaç kelime sarf etmek gerekki o manasızlığıda kimse o kelimelerde anlayamaz.O hal bir sükutu muhabbet halidir.Kelimelerin olmadığı kelimelere yüklenilemeyecek bir hal yani.O NOKTA! O hal o sukutu muhabbet içinde kül-e ait, bütüne ait bir vizyondur.Kül’ün kanaati içinde demlenmektir. İnsanların çoğu fizik bedenlerinin çevresinde sahip oldukları düşünce ve duygulara göre frekansları değişen bir enerji bedenlerinin bir auralarının olduklarını unutuyorlar.Eğer ölçülebilseydi insanlar insanın her düşüncesinin fikrinin muazzam bir enerji dalgası olduğunu görürlerdi.İnsanlar daima düşünürken tefekkür ederken, hayal ederken düşüncesinin niteliğine göre muazzam ilahi nitelikli enerji dalgaları neşrediyorlar.Bu dalgalar tüm sonsuzluğa yayılıyor.Daha yukarı alemlerden bakıldığında insan bir salt zihinsel duygusal bir enerji yumağı


olarak görünüyor.Her insanın barındırdığı neşrettiği düşüncelerine göre yaydığı enerjinin rengi frekansı niteliği çok farklı olmaktadır.Ama dini tabirle insanlarda bunu görecek gönül gözü açık olmadığı için yada parapsikolojik tabirle bu yönde bir durugörü yeteneği olmadığı için insanlar düşündükleri her şeyin bir enerjisinin olduğunu ağızlarından çıkan her kötü ve iyi kelimenin, duanın, sözün ilahi boyutlara doğru yükselen bir enerji boyutuna sahip olduğunu fark edemiyorlar.Bizler gündelik yaşamımız içinde bir enerji okyanusu içinde yaşadığımızı görecek gözlere sahip değiliz eğer gözlerimizdeki perdeler kalksaydı göreceğimiz şey sadece sonsuz bir ışık okyanusunda rakseden(dans eden) ayrışıp birleşen ve birbirini kesen ve tekrar birleşip türlü geometrik desenler oluşturan ve sonsuz çeşitlilikte dalga formları oluşturan milyonlarca renkte ışık dalgalarının birbiriyle kaynaştığı bir alem görürdük ordaki her bir renk her bir form her bir ışık deseni sonsuz madde ve enerji boyutlarındaki türlü olgu ve durumlara karşılık gelmektedir.Yani bizim bu dünyada algıladığımız gördüğümüz düşündüğümüz kendi fizik bedenimiz dahil tüm fiziksel olay ve haller tüm katı maddeler dünyası gerçekte göl yüzeyinde bir taşın oluşturduğu dalgalara ait girişim ve kırınım desenlerine benzer bir dalga salınımı harmonisinden başka bir şey değildirler. Yani bizler gerçekte sandığımız şey değiliz.Tüm dünya salınan dalgaların kurduğu bir dalgalar örüntüsünden başka bir şey değildir.Her şey yokluğun üstünde dalgalanan Tanrının düşünce dalgalarından başka bir şey değildir. Aynı kelimeyi bin tane insana söyletsek her insanın haleti ruhiyesine göre o kelime her bir söyleyen insandan daha farlı bir enerji ve frekans düzeyinde çıkacaktır.Yine sözün kayıtlandığı anlam bakımındanda aynı durum geçerlidir. Allaha ulaşmak onda yok olmak her an onun tefekkürü içinde yaşamak o sonsuz nurun varlığı ve birliği noktasında elde edilmiş olan kanaat içinde hem dem olmaktır.Sır küpüne girip onun nuruyla boyanıp çıkmaktır.O hale geçmek idrak düzeyinde sırra kadem basmak ve onda yok olmaktır.Hakikat sırrına ermek işte budur!Gelin sorunki bu nasıl bir demdir bu nasıl bir idraktir?Bu nasıl bir haldir? Kitaplardaki ve gönüldeki her satıra o satırları yazıp düşünen kişilerce manevi nitelikli bir enerji yüklenmiştir.Her halükarda bir kitabı yada bu satırları okuyan her insan satırlardan, kelimelerden anlayıp hazmedebildiği kadarlık bir manevi enerjiyi auralarına yansıtıp bir şuur açılımı elde edebilirler. Allahın nuru ve şuurunun ilahi enerjisi bu ve benzeri satırlara ‘‘belli noktalarda bir takım değerlere haiz olmuş bizler gibi insanlar tarafından’’ yüklenmiştir.İşte bu kelimelerden bir kapı açıp o nura gark olabilmek için o nurla dolabilmek o nurla hem dem olabilmek için halis bir tefekkür anahtarı ile buradaki kelimeler içinde tutulan buradaki kelimeler içine misafir edilen o manevi anlam havuzuna girip düşünce ve his olarak o mana deryasında yüzebilmek ve o nurla aydınlanıp o nurla BİR olmak gerekir. OLMAK temelde BİLMEK ile eş değerdedir.Hakikati bilmek o bilgiyi ifade eden enerjiyle rezonans olmak demektir.İslami bağlamda bu hal hakikatin sırrına kadem basmak ve o nurun cezbesi içerisine girerek üst bir bilinç açılımına erişmek demektir.Evrendeki cezbe ve rezonans kanunlarınca o sırrın bilgisine vakıf olanlar o bilginin hazmı içerisinde o bilginin manevi enerji boyutu içerisinede girmiş olurlar. << Cezbe ve rezonans kanunlarınca o sırrın bilgisine vakıf olanlar o bilginin hazmı içerisinde o bilginin manevi enerji boyutu içerisinede girmiş olurlar.>> Ne ilginçtirki Yunus Emre gibi bazı gönül dostları hak yolu adına Taptuk ermenin dergahında onca seneler hizmet vermesine karşın ve onca senedir Taptuk Ermenin bilgisi ve manevi görgüsü ile hem dem olmasına karşın ve ilahi nurun cezbesi içerisine yani ruhiyeti haleti içerine girmesine ve menzilin sonuna varmasına karşılık…bundan bi haber bir şekilde ben eremedim


menzile varamadım diyerekten hayal kırıklığı içinde dergahtan ayrılmıştır..ve sonrası bilenlerce malümdür zaten.Oysaki Yunus o deme o hale o anlayışa çok önceleri geliyor zaten.Ama bunu fark edemiyor.Bunun anlamı üstünde durmak ve bunu düşünmek lazım.Yunus için her şey yine eski tas eski hamam ama işte sandığı gibi değil bu hakikate ulaşma işi! Kavrayış olarak zihin ve ruh olarak Yunus o deme o idrak noktasına çıkıyor zaten. Günümüzde arayış içinde olan ve bu yola girip ulaşamadım eremedim yada bu iş beni aşıyormuş diye gönül kırıklığı içinde sitemkar bir haleti ruhiyet sergileyende bir o kadar çok insan var.Demek oluyorki Yunus gibi sonradan da olsa mevzuyu anlamak ve Allahın nuruna ulaşabilmenin o ince espirisini o dar ve dönemeçli yoldaki görülmeden geçilip gidilen farkedelimeyen çalıların kapattığı o manevi güzergahı o patika yolu bulmak ve ordan menzilin sonuna varmak gerekir.Lakin Yunus farkında olmadan o yola girmiş ve o nurun gizli olduğu kalbinin o en derin odalarına doğru kapı açabilmiştir.Ama günümüz insanına dair denebilirki yanlış seçimlerle ve algılamalarla ve yanlış şartlanmalarla hatta şeyh, şıh lakaplı bir çok ehil olmayan sözde hocaların, gönül sultanlarının yanlış yönlendirmeleri ile kişiler (müritler) karşısına ilk gelen ve çöl kumlarından başka bir şey bulamayacakları yollarda yürümeye çalışmakta ve yürümeye zorlanmaktadırlar.Kişiler yanlış yollara saparak ucunu bulamayacakları hatta içinde kaybolacakları ve sonunu getiremeyecekleri yolculuklara çıkıyorlar. Arayışın sonu nedir? Bu normalde zihinsel bir sukunet ve dinginlik halidir.Bu hal sonsuz sabrın, şefkatin, sonsuz sevginin, tevekkülün, tefekkürün, tevazunun, alçak gönüllülüğün, hoşgörünün, hakikatin ve ilahi aşkın DEM’inde kendini bulmak ve kendini bilmek demektir. Bu hal zihinsel ruhsal bir farkındalık halidir.Yani zerrede küreyi, kürede zerreyi görebilme farkındalığıdır.Diğer tabiri ile makrokozmik farkındalık!! İşte İslam tasavvuf edebiyatı içinde veli zatların dedikleri ‘‘Bir ile bir olmak- cümle aleme dolmak’’ denen sırrın keyfiyetide budur. Cümle aleme dolmak demek zerrede küreyi görebilmenin kavrayışı içinde o gerçeğe intikal edebilmek demektir.Yani o idrak noktasına yükselmek demektir.Lakin bu hakikatin bu bilginin kendisinin kavranması ve idraki kuru bir laf yada ağızda tınkırtı değildir.Gönülden bunun hazmedilmesi o anlayışın ruhiyetine girmek söz konusu olunca o bilginin enerjisi bizim hücrelerimizden DNA kodlarımızın çevresindeki elektiriksel ve manyetik alanlardan kuantum vakumunun o holografik örgüsüne dek uzanan bir çerçevede bizi farkında olmadan dönüşüme uğratıyor.Zihin frekanslarımız fiziksel bedenin enerji alanları ..vb hepsi değişiyor.Farklı bir frekansa ve titreşime doğru bir adım daha yükselmiş oluyoruz.Bu anlamda tasavvuf felsefesi deyince akıl ve bilgi deyince bunu kuru bir laf yada evdeki teyp bandına kaydedilmiş bir bilgi gibi düşünmemek lazım.Yani kitap yüklü eşek olma durumu başka şey, kitaptaki bilginin bizi değiştirmesi varlığımıza katılarak bizi genişletip aydınlatması başka şeydir.Kuru bilgiden yada kuru mürekkep damlalarından ötede bilgi insanda muazzam noktalara doğru yükselişi sağlayabilen bir etken unsurdur.Şimdi burada bunları yazdık ama bunları dümdüz okuyup geçmek haa bu böyleymiş diyip kestirip atmak değildir okumak yada bilmek..! Okumak ve Bilmek çok daha derinlere nufus eden bir hali ifade eder. İşte bu hallerin sezgisi, bilgisi, şuuru, vizyonu ve haleti ruhiyesi içine girdiğimizde bu hallerin anlayışı kavrayışı içine girdiğimizde buradaki bilgiyle hem hal olduğumuzda ‘aklı kül’ dediğimiz tümel akla ulaşırız.Yine bu tümel akla bu sınırsızın kavrayışına sınırlı aklımızından ve bilgimizden bir yol bularak ulaşıyoruz. Peki bilgiyi açmak ne demek oluyor? Nasıl oluyor.Bu şu demek oluyorki sınırlı olan da sınırsız olanın vechesini görmek..ZERREde KÜRREyi görmek ve kürede zerreyi görmek yani bir kum tanesinde tüm evreni görebilmek! İşte mesele burada. ‘‘Sonlu bir an içinde sonsuz bir anı görebilmek.’’ Bu Sınırlı bir an içinde sınırsız bir zamanı soluyabilmek içine çekebilmek gibidir.


Bu ZAMAN içinde zamansızlık demini MEKAN içinde mekansızlık demini yaşayabilmek demektir.Bu zaman içinde zamanı mekan içinde mekanları görebilmek demektir.Bu hal büyükte küçüğü küçükte büyüğü görebilmektir.. görebilmek kadar o hal ile hem dem olabilmektir.Bu hal sonsuzluğun avuçlarımızın içinde parıldayan minik bir nokta haline gelmesidir.Bu hal tüm varlığımızın ve tüm sonsuzluğun o noktaya dolup sığması halidir.Bu hal ‘tam anlamıyla ne içinde olmaktır zamanın nede dışında!’ Sonuç itibariyle hakikati bulabilmek onu zihnen soluyabilmek kavrayabilmek onunla bütünleşebilmek için bir bilim adamı edasından çok bir şair edasıyla maddeye yaklaşmak gerek diyerek Yunus Emre' den ve William Shakespeare 'den sonra en sevdiğim şairlerden biri olan William Blake’ in şu anlamlı dizeleriyle yazıma burada son veriyorum

‘‘Görmek Bir Kum Tanesi'nde bir Dünya, Ve bir Cennet bir Yaban Çiçeği'nde, Tutmak Sonsuzluğu avucunda, Ve Ebediyeti bir saatin içinde.’’

Ve son olarak kendi şiirimle son noktayı koymuş olayım İsa gelecek diyorlar göklerden Diyorlarki belkide geldi, aramızda! Ve kuracak kendi krallığını yeryüzünde Oysaki bu ne büyük bir yanılgıdır. Unutuluyor İSA nın bilgece sözleri İSA nasıl değiştirebilir dünyayı? Sözler tek başına değiştiremez dünyayı Sözlere eklenmeli gücün büyüsü Ama yok öyle bir kimse Yeryüzünde gücü kullanabilecek! Belkide var ama gizleniyor bir yerlerde Sözlerle deneyecek dünyayı değiştirmeyi Ama sözler yetmezse.. dokunamazsa kalblere!


Gösterecek gücün büyüsünü belkide Belkide kurtarıcı asla bizim düşündüğümüz şey değil Çetin yaklaşıyor gerçeğe belkide içindeki İSA'ya Ve aralıyor İSA nın oturduğu krallığa giden yolun kapısını İSA nerde? Belkide herbirimizin kalbinde..! bekliyor bizi. Keşfediyor Çetin gücün büyüsünü Kalbinde gizli sonsuz sevgiyi ve İSA yı Herkes benim gibi sezebilse bu büyük gerçeği.. Dünya cennet olurdu.. belkide sonsuza dek.! Çetin BAL-03/07/2005-Denizli

Üstad Muzaffer Kınalı & Çetin Bal sohbet yazıları 3  
Advertisement