Issuu on Google+

FERMAN MECMUASI DERGİ, HÜR TEFEKKÜRÜN KALESİ…

MART, 2013 SAYI:23

TIBBİYELİ

HAZIRLAYAN Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tarih Topluluğu


FERMAN

FERMAN

“HİKMET”Lİ BİR TIBBİYELİ

Değerli Tıbbiyeliler, Çanakkale Zaferi’nin yaşandığı ve İstiklal Marşı’nın milli marşımız olarak kabul edildiği, Tıp Bayramı’nı kutladığımız mart ayındayız. Mecmuamız bu ay, 14 Mart protestosunun büyük ismi Tıbbiyeli Hikmet (Boran) hakkında bir yazıyı, tıbbiyelinin ve hekimin toplumsal sorumluluklarını vurgulamak adına 14 Mart Tıbbiyeliler Derneği Başkanı Kardiyolog Dr. Ömer Çağlar Yılmaz ile yaptığımız röportajı ve Çanakkale savaş hikâyelerini ihtiva etmekte. Yalnızca eğlenmeye bahane olarak görülmeyen, 14 Mart 1919’daki şanlı protestonun anlamı ve önemi idrak edilerek kutlanan 14 Mart’lar diler, Tıp Bayramı’nızı kutlarız. Selam ve dua ile…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tarih Topluluğu

Anlam olarak benzer çağrışımlar yapsa da “tıbbiyeli” kelimesi “doktor”dan daha fazla şeyi anlatır bana göre. Bir tıbbiyelinin yalnızca bir öğrenci ya da sağlık personeli olmadığının en büyük örneğidir Tıbbiyeli Hikmet. Abhazya’dan sürülen Çerkez göçmeni bir ailenin çocuğu olan Hikmet Boran, 1901 yılında Balıkesir’de dünyaya gelir. Öğrenimini İstanbul’da Tıbbiye Mektebi’nde yapar. Yalnızca okuluyla ilgilenmez Hikmet, ülkesinin içinde bulunduğu durumla da fazlasıyla ilgilidir. Her fırsatta memleketinin yabancı güçler tarafından işgaline karşı durur ve protestolarda öncü rol oynar. 1919’un Mart ayında Tıbbiye Mektebi, İngiliz birlikleri tarafından işgal edilir. İşgale karşı bir şeyler yapmak isteyen Hikmet ve arkadaşları, okulun kuruluş günü olan 14 Mart’ı o yıl topluca ve coşkuyla kutlamaya karar verirler. Tıbbiyeli Hikmet’in önderliğinde büyük bir gösteri yapılarak okulun iki kulesi arasına büyük bir Türk Bayrağı asılır. İşgal güçleri buna engel olmak isteseler de başaramazlar ve önce İstanbul, sonra tüm ülkede bu olay yayılır. Daha sonraki yıllarda işgale karşı bu duruş her yıl tıp bayramı olarak kutlanır. Hikmet ve arkadaşlarının namı Paşa’ya kadar ulaşır. Mustafa Kemal Paşa 1919 yılında toplanacak olan Sivas Kongresi’ne Tıbbiyelilerin de üç temsilciyle katılmasını ister. Üç kişi belirlenir, fakat üç kişinin Sivas’a gitmesi için maddi kaynak bulunamaz. Öğrenciler tek kişinin yol masrafını bulurlar ve Hikmet’i Sivas Kongresi’ne yollarlar.

1

2


FERMAN

FERMAN

Hikmet Sivas’a gelir. Kongreyi ve olup bitenleri çok yakından takip eder. Kongrenin üçüncü günü, belki de bizim Tıbbiyeli Hikmet’i bu kadar yakından tanımamızı sağlayacak olay vuku bulur. Hikmet, kongrede manda tartışmalarına ve manda yönetimine sıcak bakan temsilcilere şahit olur, şaşırır, üzülür ve sinirlenir. Söz alarak duygularını Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben şöyle aktarır: “Delegesi bulunduğum Türk gençliği beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak için gönderdiler. Mandayı kabul etmeyiz. Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa onları şiddetle reddeder ve kınarız. Eğer manda fikrini siz bile kabul etseniz, sizi de hain ilan ederiz, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz!” Bunu duyan tüm meclis şaşırır ve donakalır, ama Paşa mutludur ve gülümsüyordur, çünkü bu sözler tam da duymak istediği sözlerdir ve şöyle yanıtlar bu tıbbiyeli genci: “Evlat, içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok himaye de yok. Parolamız tektir: Ya istiklal; ya ölüm…” TBMM kurulunca Hikmet Bey eğitimini yarıda bırakarak Ankara’ya gelir ve meclis çalışmalarına katılır. Ama tıptan hiç kopmaz. O yıllarda Cebeci Askeri Hastanesi, günümüzde ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi olan hastanede arkadaşlarıyla tifüs hastalığına karşı aşı üretmek için çalışır. Hikmet Bey daha sonra İstanbul’a döner ve tıp eğitimini tamamlar. Hekimlik hayatını genel cerrah olarak sürdürür. Atatürk ona mebusluk teklif etse de o yıllarda ülkedeki hekim açığını da düşünerek milletine doktorluk yaparak daha faydalı olacağını düşünür ve teklifi reddeder. Henüz 44 yaşındayken, Kars’ın Sarıkamış ilçesinde soğuk bir kış günü karda mahsur kalan Mehmetçikleri kurtarmak için çabalarken vereme yakalanır, vatana adanan bir ömür bu sebeple son bulur. Ruhu Şad olsun. Hocalarımızın sıkça telaffuz ettiği “Tıp fakültesinden her şey çıkar, arada da doktor çıkar.’’ sözünü bir kez daha hatırlatarak; anlamı doğru olarak idrak edilen nice coşkulu 14 Mart’lara! İzzet ESMECE

3

14 Mart Tıbbiyeliler Derneği Başkanı Kardiyolog Doktor Sn. Ömer Çağlar Yılmaz’a, değerli vaktini ayırıp sorularımızı cevapladığı için huzurlarınızda tekrar teşekkür ederiz. 1- Okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız? İsmim Ömer Çağlar Yılmaz, astsubay bir baba ve anaokulu öğretmeni bir annenin 81 Aralık doğumlu çocuğuyum. Bir erkek kardeşim var. Mecburi hizmetim dâhilinde, Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir kurumda kardiyoloji uzmanı olarak çalışmaktayım. 2- Tıp fakültesini tercih etmek için ülkemiz şartlarında pek çok neden var. Sizin tercih yaparken düşünceleriniz nelerdi? Söylediğiniz gibi gerçekten pek çok neden var ve bunların birleşimi bizi tıp fakültesine yönlendiren sebep oluyor. Dolayısıyla size bir tane sebep söyleyemeyeceğim. Hekimliğin toplumda kendine bulduğu değer, yakınımızdaki insanlara, sevdiklerimize yardım edebilme şansı ve hiç şüphesiz tanımadığınız insanların hayatlarına dokunabilme fırsatını ele geçirip, adanmış ruh olabilmeye adım atmak, beni heyecanlandırdı ve tıp fakültesine yöneltti sanırım. 3Sivil toplum yönelmenize ne vesile oldu?

örgütlenmesine

Fıtrat itibari ile sorunları görmezlikten gelememe ve müdahale etme dürtülerini her zaman barındırdım. Günümüz şartlarında toplumda görülen kültürel yozlaşma, hekimlik sanatının halkın nezdinde hak ettiği değerini yitirmesi, performans sisteminin kendi meslektaşlarımız ile aramızdaki tıp etiğini kıymetsizleştirmesi fıtratımı ortaya koymayı gerektirdi. Karakter sahibi her meslektaşım gibi bu sorunlarla mücadele ettim, bunun güzel bir sonucu olarak da mücadele ederken yalnız olmadığımı fark ettim. Birbirimizi fark ettiğimizde ise bir yerde haksızlık varsa elimizle düzeltmeyi, elimizle düzeltemiyorsak dilimizle düzeltmeyi düstur edindik. 4- Türkiye’de her alanda olduğu gibi sağlık alanında da kurulu pek çok dernek ve vakıf mevcut. Maalesef bunların zamanla işlevini yitirdiğini gözlemlemekteyiz. Bize derneğinizin kuruluş sürecinden ve ülkemizde derneklerin karşılaştığı

4


FERMAN

zorluklardan bahseder misiniz? Derneği kurma sürecinin kolay olduğunu söyleyebilirim, bildiğiniz gibi aynı amaca hizmet etmek için bir araya gelmiş yedi kişi yeterli. Zor olanı ise kurulmuş olan bir derneğin devamlılığını sağlamak. Ülkemizdeki zorluk burada başlıyor, sivil toplum örgütleri yeterince desteklenmiyor. Yoğun olan meslektaşlarımız vakit ayırmakta zorluk çekiyorlar. Tamamen gönüllük esası ve ekonomik destek ile yürütülen bu süreçte sarı sendika olanlar ayakta dururken diğer örgütler zorlanıyor veya ayakta durmaya devam edebilmek için egemen olan farklı örgütlenmelerin kontrolüne giriyor. Aidiyetinizin sebebini farklı yapılanmalara dayandırırsanız günü geldiğinde özlük haklarınızdan vazgeçmek zorunda kalırsınız. 5- Türkiye’de sağlık alanında sürekli bir değişim yaşanıyor. Performans sistemi gibi bazı noktalara değindiniz ancak, hekimlerimizin bu süratli ve sistemsiz değişime bağlı sorunları hakkında biraz daha konuşabilir miyiz? İnanın bu soruyu hak ettiği gibi cevaplandıracak olsam bu röportaj sadece bu sorunun cevabından ibaret olur. Yapılan değişiklikler istişare usulü, tabandan tavana giden bir şekilde yapılsa adaptasyon çok daha kolay ve alınacak sonuç çok daha olumlu olacakken ülkemizde sistem maalesef tam tersinden işliyor. Tam gün yasasının öğrenci ve asistan yetişmesindeki olumsuz etkileri malum. Performans sisteminin doktorları “Super Mario” yerine koyması, dürüst olan ile olmayanı eşit olmayan şartlarda yarıştırması, uzman hekimlere alanı olmadığı branşlarda acil nöbeti tutturulması, Anayasa ile yasaklanmış olan angaryanın intern doktorlara yaptırılması, toplum açısından sağlığın ücretli hale getirilmesi gibi daha birçok sorun dile getirebilirim. 6Geçmişle kıyasladığımızda, ülkemizde insanların hekim algısının ve hekime bakış açısının da farklılaştığını görüyoruz. Sağlık alanındaki düzenlemelerin bu farklılaşmada etkili olduğunu düşünüyor musunuz? Tabi ki bunu düşünmemek mümkün değil, sistemdeki her aksaklığı doktor üzerine odaklayan bir yapılanmanın mevcut olması ve

5

FERMAN

üstüne üstlük bunun için şikâyet hatlarının kurulması, toplum üzerindeki etkinliği olan siyasilerin hekimler hakkında yaptığı olumsuz beyanlar, TV dizilerinde bazı karakterlerin doktorlara tabiri caizse kul muamelesi yapması ve hekime karşı şiddetin önemli bir yaptırımının olmaması bu farklılaşmada önemli rol oynamakta. 7- Bu sorunların oluşmasında veya çözülmesinde hekimleri temsil hakkına sahip kuruluşları nereye koyuyorsunuz? Bu kurumların temsil özelliğini kaybettiğini düşünmeniz, dernekleşmenizde etkili olmuş olabilir mi? İnsanın düşünen bir varlık olmasından ötürü belli fikir sistemlerinden tamamen arınmış olması beklenemez. Hayat tarzımız, yaşantımız ve tavırlarımız taşıdığımız değerler üzerinden olmakta. Bu bağlamda hekimler olarak etrafımıza duyarsız değiliz, hepimiz belirli bir ideolojiye sahibiz. Ancak mesleki örgütlerde ideolojik tavırların ortaya konulmasını son derece yanlış bulmaktayız. Tıp etiği ve kuralları bellidir, aklın yolu birdir. Sizler hekimlerin hakkını ve toplum sağlığını ilgilendiren konular yerine mesleki örgütlenmeleri kendi ideolojinize hizmet etmek için kullanırsanız, o zaman meslektaşlarınıza karşı büyük haksızlık yapmış olursunuz. Böyle bir yapılanmaya karşı olduğumuz için ülkesini ve milletini seven her meslektaşımıza kapımızı açtık, gelin bir olalım, birlik olalım dedik. Bu konuda da en çok rağbeti genç meslektaşlarımız ve tıbbiyeli öğrencilerden gördük. 8- Peki, neden “14 Mart”? Aslına bakarsanız 14 Mart’ı ve Milli Mücadele dönemindeki tıbbiyeli ruhunu size saatlerce anlatmak isterdim lakin vaktimiz bunun için yeterli değil. Özetleyecek olursak ülkemizde ilk Tıp Bayramı 14 Mart 1919 yılında işgal altındaki İstanbul’da tıp öğrencileri tarafından kutlanmıştır, işgal hareketine tepki vermek için bu yolu seçen ve işgali kınayan öğrencilerin törenine dönemin ünlü hocaları da katılmıştır. Bu kutlama tıbbiyelilerin yurt savunmasındaki hassasiyetini gösteren önemli bir harekettir, 1976’dan bu yana da düzenli bir şekilde kutlanmaktadır. Bu yüzden biz tıbbiyelilerde 14 Mart’ın değeri büyüktür ve tüm dileğimiz tıbbiyeli ruhunu tekrar gerektiği gibi yaşayabilmektir.

6


FERMAN

9Tarihimizdeki hekim profiline baktığımızda hayatın her alanına dâhil olan bir yapı gözlemlemekteyiz. Bugün hekimlerin sadece meslek alanına hapsolduğu fikrine katılıyor musunuz? Bir tıbbiyeli olarak tarihimize bakıp gıpta etmemek mümkün değil, aramızdan birçok Tıbbiyeli Hikmet (Boran)’ler çıkması gerekirken günümüzdeki olumsuz şartlar buna engel olmakta. Çağımız hastalığına yakalanmış bulunmaktayız; memnun olmadığımız çalışma şartları, hayal ettiklerimiz ve elde ettiklerimiz arasındaki uçurumlar, hayatta ertelemeleri alışkanlık haline getirmemiz ve içine düştüğümüz umutsuzluk, sadece kendimizi kurtarmaya yönelik tavırlar sergilememize neden oluyor. Bu da doğuştan sahip olduğumuz birçok yetiyi sadece tıp alanına hapsetmemize en büyük sebep. 10- Özlediğiniz hekim profiline ulaşmak için dernek kapsamında yürüttüğünüz faaliyetler nelerdir? Öncelikle üyelerimizin hem mesleki hem de sosyo-kültürel açıdan yetiştirmelerine özen gösteriyoruz. Kahvaltılar, mezuniyet sonrası eğitim ve TUS kampı organizasyonu, çalıştaylar, konserler ve geziler düzenlemekteyiz. Yurtdışına gitmek isteyen üyelerimiz için teşvik programlarımız mevcut. Öğrenciler için TUS danışmanımız, araştırma görevlileri için makale ve yayın danışmanlarımız ve hekimler için hukuk danışmanımız var. Arkadaşlarımızın edebi yönlerini geliştirmeleri için süreli yayın olarak çıkarttığımız Bilge Hekim dergisine de önem vermekteyiz. 11- Bildiğimiz kadarıyla faaliyetlerinizi tek bir merkezden yürütüyorsunuz. Şubeleşmek gibi bir amacınız var mı? Şu an faaliyetlerimizi Ankara’dan yönetmekle beraber birçok şehirde ve tıp fakültesinde temsilcilerimizle iletişim halindeyiz. Amacımız tüzüğümüzde bulunduğu şekilde şubelerimizi açarak, yaygın ve kolay ulaşılabilir bir hale gelmek. 12- Neden derginize “Bilge Hekim” ismini verdiniz? Bu dergi hakkında daha fazla bilgi alabilir miyiz?

7

FERMAN

Bildiğiniz gibi hekim, “hikmet sahibi kişi” demektir. Bilge ise “bilgili, iyi ahlaklı, olgun ve örnek kimse” anlamına gelir. Dolayısıyla bizce tıp doktoru sağladığı hasta bakım hizmetleri dışında, barındırdığı değerleri ve özellikleri topluma yansıtan bilge bir hekim olmadır. Kendimizi topluma ve meslektaşlarımıza yansıtacağımız dergimizin ismini bu yüzden “Bilge Hekim” koyduk. Dergimiz tıp öğrencisi ve hekim arkadaşlarımızın edebi ve tıbbi yazılarını içermekte. Dergide detaylı olarak irdelenen kapak konusu ve bunun dışında okuyucuların ilgisini çekecek farklı konular hakkında yazılar mevcut. Öğrenciler için bölüm tanıtımı, gezi yazıları, değişik tıbbi vakalar ve abide şahsiyetlerden hikâyeler, mesleğinde başarılı kişiler ile röportajlar, Türk-İslam dünyasından tanıtıcı yazılar ve hukuki bilgilendirmeler de var. Dergi altı ayda bir çıkacak. İlk sayımızı yeni çıkartmış bulunmaktayız, umarım sizler de beğenirsiniz. 13- Yeni bir dernek olduğunuzu, üyelerinizin genelde tıbbiye öğrencileri ve genç hekimlerden oluştuğunu ifade ettiniz. Derneğinizin ilerleyen zamanda bütün sağlık camiasını kapsayabileceğine inanıyor musunuz? Başarmak inanmakla başlar. Bizler inandığımız değerleri kendimize rehber yaptık ve onun ışığında yürümekteyiz. Meslektaşlarımızla sağlayacağımız dayanışma, milletimize ve vatanımıza karşı hissettiğimiz aşk ve Cenab-ı Hakk’ın takdiri ile bu teveccühü kazanacağımıza inanıyoruz. 14- Ben bir tıbbiyeli olarak derneğinize nasıl üye olabilirim? Dergimizde il temsilcilerimizin isimleri ve iletişim bilgileri bulunmakta. Onların vasıtası ile, internet sitemiz veya facebook sayfamız ile bize ulaşabilirsiniz. Üye olmanız için temsilcilerimizin sizlerle tanışması ve derneğimizin amaçlarını izah ettikten sonra, size referans olarak üyelik formunuzu yönetim kuruluna sunması yeterlidir. Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Mehmet Akif KARA

8


FERMAN

FERMAN

AH ŞU BOĞAZ HARBİ...

Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendi. Fakat bu savaşta kimin yanında olacağı kararını dahi tek başına alamadı. Zira Rusya Osmanlıyla aynı safta olmak istemedi. Osmanlı Devleti de Almanlara yanaştı. Önce güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti’nin bu tarafsızlığı şu bildik İngiliz donanmasından kaçan Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin vermesi ve boğazları bundan sonra tüm yabancı gemilere kapatmasıyla sona erer. Yavuz ve Midilli adı verilen Goeben ve Breslau adlı bu iki Alman savaş gemisi Karadeniz’de Ruslara ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur. İşte Türkün ateşle imtihanı bir kez daha başlar.

Tarih kitaplarında Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması şöyle anlatılır: "Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölmüştü. Almanya Fransa ve Rusya - Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşmüştü. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand'ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.“ Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu.

Bundan sonra "boğazlar şahane, savaş bahane" diyen İtilaf Devletleri, başta İngiltere olmak üzere, resmen Osmanlıya savaş kararı aldı ve boğazlara, yani Çanakkale'ye saldırdı... Tarihi kaynakları şöyle bir karıştırdığında, "Ah şu boğazlar!" diyor insan. Tarih boyunca uğurlarında birçok savaş yapılan, kanlar akıtılan boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bakıldığında bugün bile değerlerini korumaya devam ettikleri görülür.

Tarihin kaydettiği en uzun ömürlü ve en geniş topraklara hükmeden imparatorlukların başında gelen Osmanlı İmparatorluğu 20. yüzyıla büyük toprak kayıplarıyla girmişti. Bunca toprak kaybı emperyalist güçleri doyurmamış, kabaran iştahlarını tatmin etmemişti. Bir yanda Rusya'nın boğazları ele geçirip sıcak denizlere inme amacı, diğer yanda İngiltere'nin Süveyş Kanalı’nın ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirme planı, öte yanda Fransa'nın Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü ele geçirme düşleri, Almanların doğuya yayılma politikası, İtalyanların bizim güneyimize göz dikmesi hala dipdiri ayakta duruyordu.

Buraya kadar yazılanları olduğu gibi, savaşın bundan sonraki safhalarını da birçok tarih kitabında bulup okumak mümkün. Ben burada resmi tarih dilinden Çanakkale Savaşları’nı anlatmak yerine çeşitli kaynaklardan derlediğim savaş hikâyelerini, menkıbelerini nakletmek istiyorum:

Osmanlı bu savaşa katılmaya adeta zorlanıyordu. Topraklarını koruma refleksi ile katılmak zorundaydı. Bir de olur da beraber savaşa katıldığı yan galip gelirse kazanımlar elde etmesi de mümkündü. Bu saikle önce İtilaf

Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

9

10

Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu “Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!


FERMAN

Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

FERMAN

Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri: -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi. -Pekâlâ, dedim. Aldım baktım, sütlü çay... -Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim. -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu? -Evet, dedim. Evet ne kadar güzel. -İşte onun çobanından 10 paraya aldım. Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi." Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim.

11

Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim: -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halik’ı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle! Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? (...)

12


FERMAN

Valideciğim, çamaşır falan paralarım duruyor, Allah razı olsun.

FERMAN

istemem,

Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım..."

Oğlun Anzaklı Ömer’in Hikâyesi

Hasan Etem 4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)” “Sağ Kolumu Kaybettim Ama Sol Kolum Var"

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden Doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor: "Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957), lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler... Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında, tabii kendisi ile İngilizce konuşuyorum: - Kan vereceğim, kolunuzu açar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki... Pazısını açtım. Baktım pazısında dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim:

Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biri de Bombacı Mehmet Çavuş'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yine kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.

13

- Siz Türk müsünüz? Kaşlarını yukarıya kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: - Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey” dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: - Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım... Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu: - Siz Türk müsünüz? - Evet Türk'üm. İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz

14


FERMAN

arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı: - Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzaktım, Avustralya Anzaklarından... İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine, vaatlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık. Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: - Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman. Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti: - Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...

15

FERMAN

Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice, bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: - Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben? Niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış!" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: - Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?” dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: - Peki niçin Ömer ismini vermişler sana? - Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş. - Yahu senin adın Müslüman adı mı? Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu?

16


FERMAN

İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: - Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun. - Olsun. - Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu? Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için konuşamıyormuş.

FERMAN

hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu". Hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazısında dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti... Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.” "Ne yalan söyleyeyim, ağladım."

FERMAN

- Tabii, dedim, Müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.

Son söz de gerçekten yoktur.

bizden:

kazananı

M. Oğuzhan KAYA

Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan, bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulandırmıştı. Mırıldandı: - Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım, hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. - Beni yalnız bırakma olur mu? - Ne gibi Ömer amca? - Ara sıra gel de bana İslamiyet’i anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti, tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel

17

Savaşın

18


İÇİNDEKİLER “Hikmet”li Bir Tıbbiyeli İzzet Esmece..................................................2 14 Mart Tıbbiyeliler Derneği (Röportaj) Mehmet Akif Kara............................................4 Ah Şu Boğaz Harbi... Mehmet Oğuzhan Kaya....................................9

KİTAP KÖŞESİ İSTİKLAL SAVAŞI’MIZI ANLAMAK Prof. Dr. Nurullah Çetin’in İstiklal Marşı’nı edebi tahlil yöntemleriyle

çözümlediği

eseri. “Bu

çalışmam

kanalıyla

umarım Türk milleti, İstiklal Marşı’nı derinliğine anlama ve Müslüman-Türk şuuruna ererek kendi kimliğine ve değerlerine sımsıkı sarılma imkânı bulacaktır. Zira Türkün kendi vatanında, kendi hür iradesinin hâkim olduğu

kendi

devletinde,

tam

bağımsız

ve

bağlantısız bir Türk milleti olarak kalması, İstiklal Marşı’nı içselleştirmesine bağlıdır.” (Önsözden)

ÇANAKKALE MAHŞERİ Mehmet Niyazi Bey’in ilmi gerçeklere

sadık

kalarak

yazdığı, Çanakkale Savaşı’nın atmosferini

ve

yoğunluğunu neredeyse yansıtan,

duygusal okuyucuya

eksiksiz Türkiye

şekilde Yazarlar

Birliği ödüllü belgesel-roman.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ TARİH TOPLULUĞU YAYIN ORGANI MART 2013 YIL: 4 SAYI: 23 Yayına Başlangıç Tarihi :

2009

İmtiyaz Sahibi

Ahmet Sancar Topal

:

Yazı İşleri Müdürü :

Tolga Canlı

Genel Koordinatör :

İzzet Esmece

Editör

M. Akif Kara

Adres

: :

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binası Sıhhiye ANKARA

e – Posta :

fermanmecmuasi@gmail.com


Ferman Mecmuası Sayı 23