Page 1


ÖZGEN çorap

Akıncılar Mh. Hürriyet Cd. No: 14 ÖDEMİŞ Tel: 0 232 544 95 23 Fax: 0 232 545 56 95

ALO

Balýk Market ve Restoranýmýzda Günlük Deniz Ürünlerimizle Hizmetinizdeyiz. Ev ve iþyerlerine 7 gün servisimiz vardýr.

599 08 08

Restoranımız İçkisizdir.

Adnan Menderes Bulv. No:88/A (Genev Yolu Üzeri) ÖDEMİŞ


1

Tmolos Edebiyat

DÜŞLER DEYORULUR

S

abahın duruluğunu giyindim üstüme; sonunda başardım. Yaz umutları lekeli şu sararan yaprakların duruluğuyla. Şimdi o yapraklarla gitme vakti! Git, konuş, anlamaya çalış onları diyor, içimde dinmeyen senfonik rüzgâr… Her yorgun bedenin de kendini dinleyeceği bir ırmak olmalı. Irmağa kavuşan yapraklarla evrenin yeniden doğuşunu düşlemeli. Ne çok yoğun duygular yaşadığını yaprağa ve ırmağa anlatmalı. Kim bilir, evrenin de seni dinleyeceği bir an vardır; o ânı yakaladığında evren seni de kollarıyla sarıp sarmalayabilir. Hep yorgunluktan söz eder oldun son zamanlarda. Nedir bu yorgunluğun adı? Yaprağa bir gönül borcum olmasa, söyler miydim? Bu topraklar kuşuyla, börtü böceğiyle, ağacıyla yaşanılası bir yer olmasına yer de; ah şu insanlar olmasa! Gönül çek git bir adaya, ne toz ne duman ne kaos ne kargaşa; yalnızca doğanın sessiz çığlığını dinleyerek yaşa, diyor. Altı yaşındaki torunum Kerem, bir gün babasına, "Hep birazdan diyorsunuz,” sonra da sürdürdü, “ama o birazdan hiç gelmiyor." Bazı isteklerimiz var ki, neden hep öteler dururuz? Ama Kerem'in dediği gibi o istek bir türlü kapımızı çalmaz. Bu, gerçekten böyle midir? Kerem gibi bir çocuğun mantığı bile “birazdan” sözcüğünün tatlı bir kandırmaca olduğunu seziyor. Onun bunu kibarca ifade edebildiğine bakılırsa biz yetişkinleri politikacılar daha ne kadar “birazdan” diyerek uyutacaklar? Ülkeyi yönetenler geçmişte yapabilecekleri pek çok şeyi hep birtakım vaatlerle öteleyip eyyamcılıkla günü güne eklediler. Bu toplumun aklı altı yaşındaki Kerem'den daha mı düşük? Aklımızla alay edenler yüzünden her gün sıkıntı yağmurlarıyla ıslanıp duruyoruz. Kâh ekonomik, kâh sosyal sorunların uzantılarını görüp yaşamaktan ötürü tüm toplum yorgan yastık yorgun düştü. Güzel geçecek bir güne neler vermezdim! Düşlediğim ırmak boyu suyun delibaş akıntısıyla gidebildiğim yere kadar gidebilmeliydim. Bu hayalin gerçekleşeceği yer -Goethe'nin ülkesi- şimdi bana çok uzaklarda. Bizde hangi kentin sınırında bir orman varsa betonseverlerin hışmına uğruyor, acımasızca katlediyor. Ormandan yükselen canhıraş sesler arasında yaşam evleri yok olan milyonlarca canlının aç ve açıkta kaldığı bir cehenneme dönüşüyor o beton bloklar. Günlük koşuşturma, telaş, işe yetişememe korkusu, patrondan azar işitme kaygısıyla arabasını hız ötesi süren bir çalışanın yanında yolculuk yaptınız mı? Ben yaptım. Gecikmenin suçlusu benmişim gibi ayaklarım bir yandan, ellerim öte yandan kendini koru dercesine kenetlendi. İşyerine vardığımızda sağ salim gelmenin verdiği gizli bir rahatlamayla işe dalıverdim. Kimse yaşadığımız yolculuğun farkına varmadı. Ne bir azar, ne bir soru, her şey yolunda gitti o gün. Her gününü bu şekilde yaşayan birinin ne kendine ayıracak zamanı olur, ne sağlıklı düşünce üretebilir. Hemen her an işten atılma korkusu da varsa verimliliği de hak getire. Bu durumdakiler stres ve aşırı yük nedeniyle erken yaşlanma riskiyle karşı karşıyadır.

Ömer AKŞAHAN Düşler de yorulur! Geriye dönüp baktığımda ne çok düş biriktirmişim belleğimde. Yeni düşlere yer kalmamış adeta. Düş kurmayı unutan bir toplumdan geriye ne kalır? Oysa arkeoloji düş kuran toplumların kalıtlarıyla her gün yeni bir tarih yazıyor. Örneğin bu yıl Konya Çatalhöyük kazılarında, M.Ö.80005500 Neolitik Dönem'e ait, yüksek kalitede işçilikle yapılması ve vücudunun tüm parçalarının noksansız oluşuyla "eşsiz" diye nitelendirilen bir insan heykelciği bulundu. O heykelcikle yepyeni düşlere sürüklendim. İlkokul çağlarımda babam pazardan döner ve gülümseyerek madeni para kesesini yere boşaltırdı. Günün hâsılatını sayma işini yorulmadan yapardım. OLMALI Bugünse saymaktan yorulmayan kapitalistlerce sürdürülen savaşlar sizi bir yolu olmalı bilmem ama beni çok gitmelerin yoruyor. Ne sakinleştirici, serçe ne uyku hapı süreğen ürkekliği yorgunluğa çözüm değil. çalı çırpı Yorgunluk beraberinde duymalı can sıkıntısını da tetikliyor. Can sıkıntısını Walter bir yolu olmalı Benjamin, “Deneyim sevmelerin yumurtası üstünde kozayı kuluçkaya yatan bir hayal delen kuşudur...” demiş. Can kelebeği sıkıntısı, bireyle başlayıp öpmeli domino etkisiyle toplumun geneline yayılan bir süreç. bir yolu olmalı Her yeni bireysel ya da kalmaların toplumsal deney, onu yorgan başarıncaya değin derin bir döşek sıkıntıdan başka nedir ki? sarmalı Oysa severek okunan bir kitap hem sıkıntıyı bir yolu olmalı unutturur hem okuyanı susmaların yeni düşler eşliğinde rüya bu y o l c u l u ğ a ç ı k a r ı r. akan sular Kitaplarla çok kuluçkaya yatan biri olarak unutmalı söylüyorum… Ömer AKŞAHAN

TAŞLI KUYUMCULUK SARRAFİYE M. Mehmet - Mehmet TAŞLI ÖDEMİŞ PTT Yanı Tel: 0232 543 27 34 KİRAZ Cumhuriyet Mh. İnönü Cd. No:13 Tel:0232 572 32 37 BEYDAĞ Belediye Yanı


2

Tmolos Edebiyat

ÖDÜL YA DA CEZA

J

ohn Le Carre, kendi istemi dışında Man Booker Jürisi'nin Onur Ödülü Verilecekler Listesi'ne alınması üzerine, bir açıklama gönderdi. Carre listeden adının silinmesini istiyordu. “Bir ödüle aday gösterilmek kuşkusuz her yazar için büyük gurur kaynağı. Ben bunu reddederek ödülü ya da veren kurumu küçümsüyor değilim. İyi niyetli olduklarını biliyorum ama bu benim yaşam biçimim.” Çok basit, ödüllere karşıydı. Hepsi o kadar. Carre bu açıklamayı The Guardian'a yapma gereksinimi duymuştu. Jean-Paul Sartre, 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü geri çevirdi. Onun da gerekçesi çok basit ve anlaşılabilirdi; Sartre de yaşamı boyunca tüm resmi ödüllere karşıydı. Yazınsal ödüller dışında diğer ödülleri de geri çevirenler vardı. Le Duc Tho bunlardan biri. 1973'te Vietnam Başbakanı olan Le Duc Tho, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile birlikte barışa yaptıkları katkılardan dolayı Nobel Barış Ödülü'nü kazandıkları açıklandığında, savaşın taraflarından ve sürdürümcülerinden ABD Dışişleri Bakanı ile birlikte aynı ödülü almayı içine sindiremedi ve ödülü geri çevirdi. Le Duc ödülü geri çevirmesinin gerekçesi olarak Vietnam'ın düşürüldüğü durumu gösteriyordu. Ödüllerin tanrısı olan Nobel için Alfred Nobel'in o farkı yaratan “Bir idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazara…” sözü çok tartışmalıdır. Nesnel hiçbir gerekçesi yoktur. Tanrı buyruğu ya da kral sözü gibidir, ucu açık ve her anlama gelebilir. Salt bu kavram kargaşası nedeniyle Lev Tolstoy, Henrik İbsen “idealist eğilimli” bulunmamış ve asla ödüllendirilmemişlerdir. Ödül kazanamayan yazarlar arasında; Jorge Luis Borges, Bertolt Brecht, Paul Celan, René Char, Anton Çehov, Joseph Conrad, Julio Cortázar, Graham Greene, Aldous Huxley, James Joyce, Nikos Kazancakis, Arthur Koestler, D.H. Lawrence, Arthur Miller, Robert Musil, Vladimir Nabokov, George Orwell, Ezra Pound, Marcel Proust, J.D. Salinger, Tennessee Williams, Virginia Woolf, John Fowles, Lawrence Durrell gibiler vardı. Ödülleri veren siyasal el, yazarları seçen siyasal göz onları “idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazarlar” olarak görmemiştir. Şimdi ödülü geri çeviren yazarlara bir yenisini daha ekleyebiliriz; Javier Marias. Javier Marias Los enamoramientos “Âşıklar” romanıyla Narrativa Ödülü'ne layık görülmüştü. Marias, İspanyol yazınının en önemli ödülleri arasında olan Narrativa Ulusal Ödülü'nü almayı reddetti. Narrativa Ulusal Ödülü İspanya Kültür Bakanlığı tarafından veriliyordu. Salt bu bile ödülün geri çevrilişinin gerekçesi olarak kabul

KEDİ

Y

ine bir nöbet çıkışı, yorgunluğun verdiği esriklikle her adımda bir küfür savura savura evin yolunu tutmuşken, bir sıcaklık dolaştı çizmelerinin üzerinde. Acıklı miyavlamasıyla bir parça yiyecek bekliyordu kedicik, gözleri yukarıda. "İnsan yiyecek verebilir, değil mi kedicik," dedi, eğilip kediyi okşarken. Çantalarını yokladı usunda, üstünü başını, ceplerini şöyle eliyle bir iç dış yaptı, yiyecek hiç bir şey bulamadı. İşte tam o sırada karşıdan eli kolu yiyecek poşetleriyle dolu yaşlı bir adam göründü. Bir kaç hızlı adımla adama hemen yaklaşarak zaman kazandı. "Amca, hele şu kediciğe verecek bir iki lokman varsa ver de biraz sussun zavallıcık," diye sordu hevesle. Adam durduğu yerde şöyle bir yarım çember çizerek döndü, ilerideki simitçiyi işaret etti.

Halit PAYZA

e d i l e b i l i r. İ s p a n y a s a ğ g ö r ü ş l ü , muhafazakâr yapısıyla bilinen Halk Partisi tarafından yönetiliyordu. Javier Marias'ın iktidardaki Halk Partisi'nin Kültür Bakanlığı'nca verilen Narrativa Ulusal Ödülü'nü almaması siyasal bir tepki, onurlu bir başkaldırı olarak nitelendirilebilir. Javier Marias'ın ödülü geri çevirmesinde, Jean-Paul Sartre'nin, John Le Carre'in aynı soylu tutumu da söz konusu olabilir. Marias, “Kurumsal ödüllere her zaman olumsuz yanıt veren biri olarak biliniyorum. Kabul etmiyorum, çünkü babam Julian Marias- dâhil benim hayran olduğum birçok yazar asla resmi bir ödül almadılar,” gerekçesini gösterme gereksinimi duydu. Ödüllerin veriliş gerekçeleri bütünüyle saçmadır. Hiçbir ödül gerçekten de ödül alanın ne anlattığı algılanarak verilmez. Soyut bir yazınsal etkinlik, somut bir ödülle ne kadar bilinçle ödüllendirilebilir? Her ne kadar soyut yazınsal etkinliğin ürünü olarak yapıt somut bir nesne olarak, hatta giderek kapitalizmin evrensel yasası gereği metalaştırılsa da… Jorge Luis Borges, Bertolt Brecht, Paul Celan, René Char, Anton Çehov, Joseph Conrad, Julio Cortázar, Graham Greene, Aldous Huxley ya da Arthur Koestler, D.H. Lawrence, Arthur Miller, Robert Musil, Vladimir Nabokov, George Orwell, Ezra Pound, Marcel Proust, J.D. Salinger, Tennessee Williams, Virginia Woolf, John Fowles, Lawrence Durrell anlaşılamadığı, siyasal gerekçelerle aslında anlaşıldıkları gerekçesi ile mi Nobel'ce ödüllendirilmedi? Başka bir söylemle, Javier Marias'ın da gerekçesinde ileri sürdüğü gibi, oğul Marias'a bu ödülü uygun bulanlar, neden baba Marias'a ödül vermeyi uygun bulmamışlardı? Javier Marias'ın şu sözü yeterince açıklayıcıdır; “Bu veya başka bir hükümet tarafından kayrılmış bir yazar olarak görülmek istemiyorum.” Kurumsal ödüller nedir? Neden bir kurum, özellikle de siyasal yapısıyla bilinen, gündelik politikaları iktidardaki bir parti tarafından belirlenen kurumlar, kendi adlarına kurumsal ödüller verir? Kurumsal ödülü, iktidardaki partinin kahvaltı vermesine indirgemek, ödül verdiğini ya da kahvaltıya çağırdığını ideolojik yapısına bağlamak, en başta o ödülü alana, o kahvaltıya katılana verilmiş ödül değil, ceza olabileceği neden düşünülmez? Ödül ya da ceza… İşte bütün sorun bu!

Gencay USLU "Daha bak orada bir fırın var," dedi. Aldığı yanıtla hevesi boşa çıkan kızcağız, adamın pervasızlığına karşı şansını zorlamak istedi. "Görüyorum ama bir kaç yüz metre ileride. Ben dönene kadar kedi çoktaan gider." Adam hiç bir şey duymamış gibi yapıp başını öne eğdi ve kim bilir kimsenin umursamayacağı gecikmeyi saniye saniye içinde büyüterek, bir kedinin açlığının üstünden atlayıp yoluna devam etti. Varacağı yerde bekleniyor olduğu umuduyla hızlanacak adımlar, zamanın eleğinden geçip çoktan yok oluşa karıştılar. Kız elinde kuru simitle geri döndü. Kedi çoktaan aldı başını gitti. Ve yine insanoğlu bir öykü yarattı. İyi biliyordu ki yazanlar yarına kalan tek şey; yazılanlar...


3

Tmolos Edebiyat

ENDİŞE

K

itaplı dinlerin tümünün indiği Arabistan çölünde savaşlar hiç bitmiyor. Sözde din adına birbirlerini kırmayı sürdürüyorlar. Koca Yunus, “Yaratılanı severiz, yaradandan ötürü,” dese de yaratan adına yaratılanları öldürüyorlar. Her yer yıkılmış evler, kokuşmuş cesetler, kolu ya da bacağı kopmuş zavallı çocuklarla dolu. Bu çağın insanı, çevresi ateş çemberi ile çevrili, kıstırılmış akrep gibidir. Ateş çemberini kırıp çıkamadığı için çırpınır, kıvranır, sonunda kendini sokup öldürür. İyi olan, güzel olan, değerli olan ne varsa bu çemberin dışındadır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde endişeyi şöyle tanımlıyor: Tasa, kaygı, kuşku, korku, bir tehlike karşısında duyulan üzüntü. Bir olayla ilgili gerçeğin ne olduğunu kestirememekten doğan kararsızlık, şüphe, acaba, diyor. Gözlerimi açtım karanlıkta, renkler değişti; siyah, gri, siren sesleri, kulağımda silah sesleri, çocuk çığlıkları, et parçaları, kanlı yollar… Canlı bomba diyorlar, uzaktan kumandalı araç patlaması… Kan, kan, kan nasıl endişe duymaz insan? Karanlıktan hızlıdır sabahın ayakları, diyorlar. Sokaklara sığmıyorum, dağlara çevirsem de yüzümü, mavi atlas bulutlu. Işık olup uçasım gelir yıldızlara, uçamam ki… Yaşlılık ne saçın ağarması, ne de bedenin bükülmesidir. İnsanın yaşam ereğinin bitmesi, umudun tükenmesi, sevda ateşinin sönmesidir. Her gün ürkerek açıyorum penceremi, savaş, ölüm haberleri öldürüyor beni. Koca Yunus, “Bir kez gönül kırdın ise, bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki buçuk millet, elin ayan yumaz değil,” dese de kan gölüne çevirmişiz dünyamızı. Nasıl endişe duymaz insan? Kurtuluş Savaşı'nda binlerce şehit kanıyla yoğrulmuş Ege topraklarını düşmanlardan kurtarmış ama kendi elimizle çoraklaştırıp yok ediyoruz. Ege 'nin iki şahmeranı, can damarı, Büyük ve Küçük Menderes nehirlerine zehir akıtan, kan kusan, veremli insan haline getirmişiz. İçinde yaşayan yüz yirmi kiloluk yayınlar yok olduğu gibi sazan balıkları da çürük toprak kokuyor. Menderes'in suyundan içen hayvanlar ölüyor, onun suyuyla sulanan bahçelerdeki ağaçlar sararıyor, tarlalar çoraklaşıyor. Aydın Ovasındaki fay yatağına denetimsiz ve halk sağlığı düşünülmeden kurulan buharlı sudan jeotermal tesisleri incir, zeytin ağaçlarını kurutuyor, insanlar kanserden kırılıyor. Endişe duymamak mümkün mü? Çağdaş, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin ufkunu din tüccarı, sahte mesihler sarmış, “Türküm, doğruyum,” diye süren andımız yasaklanmış. Biri çıkıyor, “Türklüğü ayaklar altına alırım,” diyor. Bir sahte peygamber çıkıp ABD gizli örğütüyle işbirliği yaparak içimizdeki işbirlikçileriyle darbe yapıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisini bombalatıyor. Tanklarla, tüfeklerle insanımızı öldürüyor. PKK saldırısıyla, IŞİD canlı bombasıyla onlarca gencimiz, çocuğumuz ölüyor, yüzlercesi yaralı kalıyor. Emperyalizmin gayri meşru çocuğudur terör. Arkasında kendini destekleyen devletler buldukça varlığını sürdürür. Gün geçmiyor ki çocuklar, gençler öldürülmesin. Böylesi kan gölü içinde nasıl olur da endişe duymaz insan. Atatürk'ün yaşamsal olarak gördüğü eğitimde birlik sistemi rafa kaldırılmış. 4+4+4 diye doğmatik bilgilerle donatılmış İmam Hatip okulları yaygınlaştırılmış, 5,5 yaşındaki çocukların beyni yıkanıp, düşünmeyen, sorgulamayan, neden niçin sormadan körü körüne düşüncelerle korkutulup kullaştıran bir eğitim sistemi her yere hâkim olmuş. Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan, karanlıkları çağdaş düşüncelerle aydınlatmadan bu endişelerden kurtulmak olanaksız. Muhalefet partilisi dahil kimse sesini çıkarmıyor. Her ülkede muhalefet, iktidarın boy aynasıdır. İktidar bu aynada iyi, kötü yönle-

Etem ORUÇ rini görüp düzeltiyorsa demokrasi işliyor demektir. Aynaya bakmayan bir iktidar her zaman aldatıldım demek zorunda kalır. Böylesi bir ortamda endişe duymamak mümkün mü? Akşam yastığa başımı koyduğumda karabasanlar basıyor başıma, karanlık girdapların içinde çıldırıyorum. Huzur içinde yatamıyor, sıçrayıp sıçrayıp kalkıyorum. Kendimden, aydın geçinen korkak bencillerden utanıyorum. Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şey; bu kadar acının, açlığın ortasında nasıl mutlu olabilir insan? Yarın torunum mezarımın başına gelerek, “Dede, bizlere bıraktığınız ülke bu mu? Yaşarken neler yaptınız bu ülke için?” demesinden utanıyorum. Evrende çözülmeyen sorun yoktur ama yöntemiyle yaklaşmak gerekir. Bilinçle sorgulayıp çözümler üretip uygulamalı. Her acı sessizce yapışır kalır yüreklerde. Ateş düştüğü yeri yakar, dedikleri gibi. Yumuşak ve akıllıca davranış her zaman sert davranıştan daha etkilidir. Atatürk'ü, Atatürkçülüğü, ilke ve devrimlerini doğru anlar, yaşama geçirebilirsek, Türkiye herkes için yaşanabilir bir ülke olur. Kurtuluş bayramları yasaklanırken, Atatürk adı stadyum ve sokaklardan silinip ders kitaplarından çıkarılırken nasıl endişe duymaz insan? Endişeler gün geçtikçe çoğalıyor içimde. Çaresizliğin burgaçlarında dolanıp duruyorum. Çin bilgesi Lao Tzu, “Deprasyonda iseniz geçmişte yaşıyorsunuz. Endişeli iseniz gelecekte yaşıyorsunuz. Huzur içindeyseniz şimdide yaşıyorsunuz,” diyor. Ben nerede yaşadığımı hiç düşünmedim ama yurdumun bütünlüğü için, o güzelim çocukların geleceği için endişeliyim dostlar. Hiç bir gün rahat yatıp dinlenmiş kalkamıyorum. William Carr; “Almanya'nın felaketi, tek başına Hitler değildir. Alman felaketinin sorumlusu, bir Hitler yaratan ve kendi kaderini onun ellerine kendi isteğiyle teslim eden Alman halkınındır,” diyor. Aydınlar, santçılar, yurtseverler çok geç kalmadan Hacı Bektaş Veli'nin dediği gibi, “İri olalım, diri olalım, bir olalım!” bu endişeli zinciri kıralım.

DÖNGÜ Ben gittikten sonra da, gürül gürül akacak sular. Renk değiştirecek göğe yükselen dağlar, her mevsim yeniden güzelleşecek dünya. Sarı yeşile dönecek mesela, yeşil yeniden sarıya. Ömrümüz ki döngü-süz. Bir yere kadar benziyor, buharlaşıp bulutlara karışan sulara. Ey hayat! Aşikâr ki sendedir bu adaletsizliğin mayası. Nasıl bizimse, kaybetmek için tutuştuğumuz bu anlamsız kavgalar, bu bitmeyen yaşamak ihtirası. Hüseyin ÇATAL


4

Tmolos Edebiyat

YAZ SIKINTISINDA YAZIN

B

üyüklü küçüklü Menderes sıcaklarından canı yanmayanlarla, doğunun karından buzundan titremeyenler, yazının ana kucağı denli koruyuculuğunu duyumsayamazlar. Akçanız az, yurdunuz dağınık, gidip geleceğiniz yer yoksunuysanız; yakanıza yapışan sağalmaz sayrılıklarınız da varsa cankurtaranınız yazının sevgi dolu kucağıdır. Siyasilerin, yayıncıların, yoz yazarların, yazar sömürücülerinin, dinsel ve etnik çığırtkanlarının son yıllarda çokça kirlettiği ama yok edemediği anaç kucak. Evinizin en serin yerinde pamuklu bir çul seriliyse, siz uzanıp okumaya hazırlanmışsanız, yanınızda terinizi silecek bir paket de peçete varsa beni anlayabilirsiniz. Ucuz siyasetler, tiksindirici demeçler, siyasetçi atışmaları, kayıkçı kavgaları, danışıklı dövüşler uzağınızda olsun diyorum. Umarım okumaktan tiksinmeye başlamamışsınızdır bencileyin. Son yıllarda ben de okuyacak kitap/yazar bulmakta zorlanıyorum da. Kitaplıklarda okurdan saklanmaya çalışılan yazarlar ve kitaplar çoğalmakta, son günlerde bir zamanların yaldızlanan yazar ve yayınevlerinin kitaplarının da yasaklanmasının gerekçesini biz biliyorduk da bilmeyenler de temmuz gerçeğinde görebildi sonunda. Elime aldığım kitabın yazarının gerçek bir yazar mı olduğunu sorgulamak gereği duyuyorum. Üç gün yazar işliklerine giden, kendisini siyasal bir düşüncenin militanı sayan, inancının yayıcılığını yapan, inandığı ve bağlı olduğu dinsel, etnik ayrımcılığın çığırtkanlığını yaparak belirli odaklardan beğeni bekleyen, kişisel özbenlerini doyurmaya çabalayan yazarların yapıtları çekilmez oluyor. Kendini dinsel söylemlerinden kurtaramamış, mağdurluk-ezilmişlik öfkesinden cumhuriyete, devrimlere, binlerce yıllık Türk devletlerine sövgüler dizen etnik çığırtkanların yazdıkları da usumu bulandırıyor. Seralarda yetişivermiş turfanda yazarların ilkesiz ve göstermelik yazdıklarını siz çekebilir misiniz? Postmodernizmin top modellerinden olduğunu sandığım yazarın dizi senaryosuna benzeyen romanında “acaip, artist, falan filan, denyo, mal, manyak, aptal, g.t, s.k, tarak, yiyişmek, trip, mod, eleman, mekân, süppeeer, harbiden, agresifleşmeye başlamak, yarım kapasite, dallama surat, seksi figürler, muhatap kalmak, paso bakmak, ultra havalı kızlar, denyo muhabbet, istisnasız debil,(Hüseyin Yurtdaş-İhsan)” sözcükleriyle okumanın gömgök terletmesinin acısını duyumsuyor musunuz? Ya da “Cumhuriyet dönemi cemiyeti modernleştirmeyi başaramadı. Tepeden inme modernleşme olmaz. Tabandan tavana izlenen yolla cemiyet modernleşir. En yakınınızda yakın insanlarla kurcağınız bağlarla önce cemaat sonra cemiyet modernleşir. İmamla, esnafla, camiyle kuracağın bağ seni modernleşmeye götürecektir kardeşim. (Yolcu- S. Mehmet Şen)” Ne yazdığını bilmeyen akademisyen, kimler için yazdığını çok iyi bilen '…Hoca'sından korunmak için de ne okuyacağımıza karar verirken seçici olmanın önemini duyurmak isterim. “Vesayet” sözcüğünden nefret etmeye başlamamın çok öncelerden başladığını söyleme açık yürekliliğini göstermek isterim. Okumaya tutkulu yıllarda bulduğumu okumaya başladığımda daha mı mutluydum bilemiyorum? Okuma sürecimizde bir döneme geldik ki “Sağcı insan, solcu yazarı okumaz; solcu insan da sağcı-dinci yazarı okumaz.” söylemi de bir vesayet miydi? Yanlışı erken sezmenin mutluluğunu yaşadığımı şimdi daha iyi sezinliyorum. Çapraz okuma olmasa, gerçeği, yazın

Rahim GÜR sanatının inceliklerini, felsefeyi, güzelduyumu, duygudaşlığı (empati) nasıl yakalayacaktık? Belirli çember içinde dolaşan okurun, yaşamı salt kendi okuduklarından edindikleri ile algılamasının sakıncalarını gözden uzak tutabilir miyiz? Ulusal yazınımızı anlamadan evrenseli anlayabilir miyiz? Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin okunmadan, Cemile (Aytmatov), Romeo-Juliet anlaşılır mı? El yordamıyla bularak okuduğum “Sağcı sayılan (!) Nahid Sırrı Örik, Yılmaz Karakoyun, Selçuk Baran, Memduh Şevket Esendal…” okunmadan Türkiye yazınında duygudaşlık tadını alabilir miyiz? Karakoyunlu'nun “Ekinler Gece Büyür” öyküsünün verdiği güzelduyumu, Yordan Yovkov'un “Mahkeme ve Tekerleklerin Türküsü”, Cengiz Aytmatov'un “Dağlar Yıkıldığı Zaman” öyküsünde duymanın gücünü ancak has okur sezinleyebilir. Özümüzü oluşturan eğitim geçmişimizi sorgularken 1940 yıllarında alırız soluğu. İsmail Hakkı Tonguç'u anlamak için Aprov'u, Anton S. Makerenko Yaşam Yolu-, Sıdıka Avar çizgisini sorgulamayız. “Devlet bize soykırım uyguladı!” diyenler neden Sıdıka Avar'dan, Hasan Ali Yücel'den söz etmezler? Yaşadığımız yaz, aşırı sıcaklarla örtüşen siyasal sıcaklıkları da birlikte yaşatırken yazdıklarımızla okuduklarımızı, sevdiğimiz yazarlarla sevmediklerimizi sorgulama sorumluluğunu da getirdi. Sıkıcı günlerin boğuculuğu boyalı basından, televizyonların iletilerinden, sosyal paylaşım duvarlarından izlediğimiz; siyaseti sanatından çok parlatılmış pişman yazarların, sanatçıların, bilim insanlarının, akademisyenlerin, bizim yazar sanıp değer verdiklerimizin” yaprak dökümüydü. Elimdeki defterde, yazar görünüp yazamayan ama büyük büyük siyasetlerle göz dolduranları, Taylan Kara, Osman Çutsay; Sadık Albayrak'ı okuyarak dizinime ekledim. Neden mi? Birçok gazetenin verdiği kitap eklerine, kitap tanıtım yazıları yazan arkadaşlarımın yazdığı “Penguen” yazılara, marketlerde satılan kitaplara güvenim kalmadığından seçkimi özümle yapma gereği duyuyorum. İyi kitap yazmak için STK desteğine sığınmış, yazma işliklerinde boy göstermiş, satabilme kaygısından dini, etnik kökeni, mağdurluğunu, yaşadığımız siyasi karmaşayı konu edinmiş yazarları ve yayınevlerini, yarışmaları, ödülleri inandırıcı bulmadığımı da belirtmeden geçemiyorum. Kısa süreli İç Anadolu yolculuğumda ilkokulumu, ortaokulumu görünce “Ben bu eski okuldan, eski sıralardan aldıklarımla varım. Benim, ben olmam için emek verenlerin Cumhuriyet ışığında verdikleri aydınlanmacı bilgilerle yaşamımı anlamlandırdım. Gideceğim yol da cumhuriyetin aydınlık bilimsel yolu olmalı.” düşüncesinde odaklandım. Biraz üzünç, biraz o günlere özlemle sayrı bedenimin sağaltımına çabalarken özlemim başkaydı. Küçük Menderes ovasında yazar olarak bir birlik kuramadık. Çağrımız yanıtsız kaldı. Bir öbek arkadaşın oluşturmaya çabaladığı “Okuma Öbeği” de işlevsizleşip unutulmaya başladı. Böyle toplantıların, söyleşilerin, paylaşımların gerektiğini içtenlikle istedim. Okumanınyazmamın dar çevreninde sıkıştıkça yalnızlaşacağımızı duyumsadım. Yaşlanmak yalnızlaşmak mıdır? Yenilmesi gereken aydın yalnızlığının yenilmesi için önce çaba harcamak gereğini de duymaya başladım. Okumak, yazmak, paylaşmak, söyleşmek, derinleşmek, kitap ve dergi paylaşmak sıkıntılarımızın çözümü olsa gerek. Sıkıntısız okumalar dilerim.


5

Tmolos Edebiyat

YAŞASIN KEDİ FARE KARDEŞLİĞİ!

Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm/ Tüm şehir bana küskün!” Kemâl Burkay. Sadece eski Mısır'da altı yüz küsur tanrıyı yaratan, yarattığı tanrılar kullanım süreleri dolduğundan belleğinden bir çırpıda silen yine biz olmuşuz. Bu, ölü tanrılardan akıllarda kala kala sadece 'Ra' kalmış olmalı. Bilmeyenler için 'Ra' hakkında mini anımsatma: Gün sonunda ölür, gün ışığında dirilir, çamurdan insan yaratan ilk tanrıdır, şahin başlı, insanı simgeler. Bir güneş tutulması sırasında güneşle bütünleşip, ortadan kaybolur. Bu nedenle güneşi temsil eder. Düşmanımın düşmanı dostumdur. Kediyi eski Mısırlıların evcilleştirdiğini biliyoruz. 'Tahıl' insanoğlunun ve farelerin ortak besin kaynağı olduğundan, insanla temelde bir çıkar çatışması hâlindedir. Kedilerin fareyle beslenmesinden daha çok, o günlerde veba hastalığı insanoğlunun baş belâsıdır. Bunların dışında, kedilerin yavruları uğruna canlarını ortaya koymaları, yaklaşık yüz kilometre uzaklığa atıldıklarında geri gelebilmeleri, depremden önce evi terk ederek insanlara rehberlik etmeleri, gözlerinin karanlıkta bir güneş gibi parıldaması kutsanmasına neden olacaktır. Yani kullar hazırdır, öyleyse yeni bir tanrı veya tanrıça yaratmaya ramak kalmış demektir. Çok geçmez, yukarıdaki özelliklerinden dolayı kedilere "miu/miyu" diye seslenilecek ve tapılmaya başlanılacaktır. Kutsallık kazanan kedilere, bu aşamadan sonra, sıkıysa ayağınla tekme vur, 'cadı' de, evden kov, bugün bizim yaptığımız gibi 'pisi pisi, nankör kedi” diye seslen. Evinde yangın çıkan birinin, çocuğundan önce kediyi kurtarmamışsa, vay hâline! Ölümlerden ölüm beğenmenin zamanıdır. Kedi, bir tanrıdır artık ama cinsiyeti ve adı belli değildir, çok geçmez, bu sorun da açıklığa kavuşturulur. Tanrı Ra ve karısı İsis'in temsilcisi olduğuna göre, Ra'nın kızıdır… Kızımız (kedi) nazlı mı nazlı, hemen küsüveren, alıngan, çiçeği burnunda yepyeni tanrıça olup çıkar. “Bastet” adıyla tanrıça olarak ellerinizden öper. Yangından, fareden, vebadan, depremden kurtaran Tanrıça Bastet, öbür dünyada da insanoğlunun elbette kurtarıcısı olacaktır. Bu nedenle, herkes sağlığında, birlikte gömüleceği “kedi kafalı” heykelcikleri çoktan hazırlamaya başlamıştır. (O döneme ait mezar kazılarında ölülerin koynundan kedi büstleri çıkıyor oluşunun nedeni bundandır. Bu buluntuların en görkemlisi Napoli Müzesi'nde sergilenmektedir) Bütün tanrılar, yalvaçlar gibi Bastet de bir mucize yaratmalıydı. Onun da gereği yapılır, nazlı yeni tanrıça, Bastet, bir gün baba tanrı Ra'ya küserek ortadan kaybolur. Aylar sonra Nil kıyısındaki Nubia Çölü'nde halka görünecek, halkın gözleri önünde kedi kılığından aslana dönüşüp, sonra da yavaş yavaş eski hâline girecektir. Mucize işi de tamamlandığına göre, artık tartışmasız bir tanrıçadır. Bastet'in yükselme devri Zaman hızla akmakta, ülkeler, hatta kıtalar arasında ticaret kervanları güçlenmektedir. Bu gelişme, şehirler, ülkeler ve kıtalar arasındaki ilişkiyi çok yönlü hızlandırmaktadır. İnsanoğlunu gerek yaşarken, gerekse öldüğünde böylesine kollayıp koruyan Bastet günlerce, hatta aylarca süren yolculuk sırasında neden tüccarları korumasın? Her kervanbaşının elinde veya koynunda bir kedi heykelciği görülmeye başlanır. Böylece, çiçeği burnunda tanrıça artık sadece Nil deltasında kutsanmaz, ünü Avrupa'ya, İran'a, Çin'e, -Amerika'nın keşfiyleAmerika'ya kadar ulaşır.

Mehmet GENÇ Bastet'e rakip çıkıyor Diğer ülkelerin insanları 'niye bizim koruyucu kedi tanrımız yok', demeye başlarlar. Ortam uygun, kullar hazırdır, öyleyse yeni bir kedi tanrıça yaratmanın tam zamanıdır. Bastet versiyonu yeni bir tanrıça geldi, geliyor derken, şimdiki Avrupalıların diline ikinci bir kedi tanrıça “Freya' adı yerleşmiştir bile. Freya, belli günlerde kutsanır, o gün 'uğurlu gün' (Cuma/Friday) olur çıkar. Şimdi, Latin kökenli dillerdeki 'Friday' kedi tanrıçayı kutsama günüdür!' deseniz, size kaç İngilizce öğretmeni ya da İngiliz inanır? (Anımsatma: Cuma, Müslümanlar için de kutsaldır; bildiğiniz gibi, bu günde akşama kadar hayır dua edilir, ava gidilmez, özel kokular sürülür, temizlik yapılır, soğan, sarımsak yenmez. Çünkü o gece ana rahmine düşen bebeğin Hz. Muhammed gibi hayırlı bir evlât olacağı inancı vardır.) Fraye ve Bastet'in saltanı bitiyor Bu kez, kutsal kitapların, yalvaçların (peygamberlerin) ayak sesleri duyulmaktadır. Allah ve peygamberlerin dışında tapınılan her şey 'şeytan işidir, cadıdır, uğursuzdur, bu nedenle, cansızlar parçalanmalı, canlılar cayır cayır yakılmalıydı! Bunlar yetmiyormuş gibi, 'cadıları lanetleme günü' adıyla bir başka gün çıkmasın mı? Kutsal dinlerin getirdiği kurallar gereği, kediler her görüldüğü yerde yakalanmakta, cadılar günü törenlerinde yakılacağı güne kadar aç susuz çuvallar içinde bekletilir. Cadıları lanetleme gününde, büstler talan edilir, toplanılan kediler meydanlarda diri diri yakılır. (Anımsatma: Antalya'da “Kadınyarı “ adıyla anılan bir uçurum vardır. Bu uçurum adı halk arasında "kadınyarı" olarak bilinir. O, malûm suçu işleyen kadınlar, içinde kedi bulunan bir çuvala konularak bu uçurumdan aşağı bırakılırdı.) Farelerin, kedilere bağışladığı yaşam İnsanların yaşam alanından kaçan kediler yüzünden farelere gün doğar. Fareler olanca hızıyla çoğalmakta, kediler olmadığından insanların karşısında bıyık burmakta, ambarlarda lüks bir yaşam sürmektedir. Çare? Kediler eskiden olduğu gibi yaşam alanına çağrılmalıdır. Bu defa, farelerin peşine düşülür. Ölü fareler, kedilerin önüne atılarak yaşam alanına çekilmeye çalışılır ama nafile… Kediler cayır cayır yakılma korkusundan önlerine atılan ölü fareleri dönüp bakmadan, kaçarlar. Ne olur sağlıklı fare getirin! Ölü fareleri yemeyen kediler, belli ki canlısını istiyorlardı. Ve o günlerde Haçlı seferleri bitmek üzere olduğundan, ordular dağılmakta, askerler ülkelerine dönmektedir. Ülkelerine dönmekte olan askerlere binlerce mektup yazılır. Her mektubun içeriği aynı: “Ne olur, bulabildiğiniz kadar canlı, sağlıklı fare getirin!” Sevgi simgesi Haçlı seferiyle getirilen semiz fareler gün geçtikçe üreyip çoğalmaktadır. Kediler, canlı fare yeme alışkanlığı kazandırılarak insanların yaşam alanına dönerler. İnsanlarla, bir arada yaşamaya başlayan kediler güzel bir ödüle hak etmiş olmalı O yıllarda, Rönesans dönemi başlamıştır. 'Sevgi/aşk simgesi' olarak kedi seçilir. Kaynakça: 1-Pisi pisi Efsanesi, Bütün Dünya, Nisan 2003 sayısı, S: 69-70, 2--Siyah Kedi ve Bukalemun, Levent Gönül, Bileşim Yayıncılık, 2008 3-Büyük Dünya Mitolojisi, Arthur Cotterelll, Raver Storm


6

Tmolos Edebiyat

GENÇ ŞİİRİN SORUNLARI VE SORULARINA BAKIŞ

Genç şiir” derken neyi kastettiğimiz çok önemli. Şiirin kendine ait olan sosyolojisinde genç şiirin yeri sınıfsal açıdan bakıldığında vardır; ancak genç şair diye bir kavramı bazıları gereksiz bulur. Bir bakıma haklı sayılırlar. Kişiler genç şair derken neyi ifade ediyorlar: İş bilmez, ezilen ve zavallı dememek için mi bu ibare seçiliyor? Ya da gelişime açık ilerde büyük şiirler yazacak birey olarak mı, yoksa yaşından dolayı mı genç şair yakıştırılması yapılıyor insanlara? Şiirin yaşı olur mu? Bu tartışmaların doğal olarak yapılması gerekir. Asgari düzeyde yol kat edildiğinde ise başka bir tartışmanın yolu açılmış olur: Genç şiirin sorunları ve soruları nelerdir? Genç şiir diye bir şey varsa -eğer varsa gerçekten- bu, şiir sosyolojisinin işçi sınıfıdır. Yani olmalıdır. Gençler bugün şiirde sınıfını bilmiyor yani “genç şiir”in felsefikavramsal anlamını kabul etsek bile bunun bizim şiir sosyolojimizde oluşmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bahane olarak Türkiye'deki sınıfsal durum ortaya konabilir; çünkü Türkiye ekonomik anlamda sınıfını bilmeyen ve kendini oluşturamamış insanlarla dolu. Genç şair istediği yayınevinden kitap bastırabilmekte midir, genç şair ödüllerden istediğini alabilmekte midir? Peki, genç şair kendine değer veren dergiler genç ibaresini sömürü düzeneğinde kullananlar dâhil- dışında büyük suların başında olan dergilerde yer bulabilmekte midir? Bir taraftan bütün dergileri takip etmesi salık verilen ve gerçekten gereken, bütün yeni çıkmış kitapları okuması önerilen ve gerekli olan, bütün ustaları beyninden geçirmiş olma koşulu konan kişi genç şair değil midir? Sömürüleni uzaklarda aramayın, genç şair, şiir sosyolojisinin işçi sınıfıdır. Buna rağmen genç şair, iktidar güçlerine boyun eğmektedir tespitini yapabiliyoruz. Genç şair, kendine bırakılan komik alanda dahi elinden geleni yapmıyor. Şiir yazan insanın bizzat isyan kültürüyle yoğrulması su götürmez bir gerçek olarak dururken genç şair bazı olanakların “sunulması” için yaş haddini, bir nevi emekliliğini beklemektedir. Saygınlık kazanmanın, kitap bastırmanın hatta isyan etmenin bile belli bir yaşı vardır bu düşünce sahipleri için. Günümüzde otuz yaş ve üzeri kişilerin genç şair olarak tanıtılmasının başka sebebi burada aranmalı, “şair gençliğini” yaşayamamışlar diyorum. Kendine söz sahipliği kazandırmanın başka yollarını aramayan kişi birdenbire genç şair olup çıkmıştır. Düzeyli eleştiriler yazmak, güzel şiirin peşinde koşmak, araştırma yolunu değil birilerinin desteği ile var olan yolda yürümeyi seçer, genç fakat genç olamamış şair! Evet, gayet kolaydır da genç şair olabilmek: Birkaç dergide görünmek yeterli olur. Sırada bazı şairlerin sizin şiirinize yorum yapması kalır, bürokraside yeriniz hazır! Yazının önünde götürdüğü düşüncelere yakın görüşler benimseyen genç şair ise her nedense susmayı yeğler. Bunu başkalarının dillendirmesi çok mümkün görünmüyor! Kılıç savurmayı bekleyeceğimiz kalemler yok değil, ne var ki, iktidar işçiyi samimi olarak savunamaz. Genç şairin bu tartışmalarda yerini alması şiddetle ama şiddetle gereklidir. O kadar gereklidir ki genç şairleri kullanıp sükse yapanlardan

Örsan Gürkan APLAK

ve bürokrasinin getirilerini kabul eden “örnek” genç şairden kurtulmak için! Şiir sosyolojisini değiştirmek için! Bu genç şair tiplemesine değinmekte yarar görüyorum, olay-durumlara karşı yazı yazmak karşı çıkmak şöyle dursun, kendi gibi düşünmeyen bazı gençleri sevmedikleri, dışladıkları dahi görülebilir onların. Belli bir zaman diliminde kullanır ve kullanılırlar ya sonra? Şiir Okulundan Etkinlik Odağında Genç Şairin Sorunları ve Soruları Etkinlikler yeri geldiğinde gericiliğe karşı büyük silah olabilir, sosyal güç sağlama açısından büyüme, düşünce anlatma açısından çok iyi iletişim kurabilir. Bugün etkinlikler okuyan-düşünen kesim tarafından sahiplenilmiyorsa bayatlığından dolayıdır. Dikkat edin “sadece belediyecilik”, “sadece sponsor” etrafında oluşan etkinliklerde konuşan kişiler aynı kişilerdir. Hâlbuki etkinlik uzmanlığı ve konuyla ilgili kişileri odak olarak alınması gerekirken bizde etkinlikler kişi odaklıdır. Genç şiirin sorunlarında H. Peker'in genci-gençliği savunması ne derece beklenebilir? Gençlerin sorunlarını yalnız gençler ve genç şiir üzerine düşünenler ortaya koyar. Genç şairin sorularını ise sadece ama sadece gençler sorar. Peki cevap! Konuşacağı konular hakkında hiçbir ön hazırlık yapmayan kişiler etkinliklerimizi öldürüyor. İnsanlar şiire ve kendilerine değer verilsin isterler. Samimiyetsiz ses tonlarıyla onları karşılarsanız, sonuç değişmez. Şiir okulundaki “genç şair” etkinliğine katıların yaşlarına bakınız durum sektirmeden kavranabilir. Durumu bir de genç şiirin bakışsızlığından ele almak yararlı olur. Bu etkinlik gençlerin yer bulamamasına güzel örnek. Gençlerin söz konusu etkinliğe gitmeme sebebi protesto mudur, hayır! Gençler şiiri sadece yazıp okumakla meşguller! Aslında şiir onların umurunda değil. Bu etkinlik olumlu veya olumsuz olsun genç şair etkinlikte bulunmalı ve söz hakkını gerekirse söke söke almalıydı. Şiiri ciddiye almadıkları çeşitli önemli etkinliklere katılmamalarıyla birçok kez patlak verdi. Şayet genç şairler seçim yaptığı bazı etkinliklere aksatmadan devam ediyor olsalar ve bu etkinliğe bilinçli olarak gitmeseler o zaman gerçek ve haklı bir protesto olabilirdi. Gençler “genç şair” kavramını kabul etmiyorlar. Gençler etkinlikten çok şiirin iktidarındaki kişileri eleştiriyorlar. Gençler şiirin okulu mu olurmuş, diyorlar vs. tespitlerini yapabilirdik. Maalesef durum bahsettiğimiz gibi. Kendi adlarına sözler söylenirken bile ne savunmaya kalkan ne de saldırıya geçen bir kitle var. Toplam bir kitle... Onların amacı her ne olursa olsun; genç şair, bu etkinliği ve kendi adına açılan dergi sayfalarını, ödülleri ve daha pek çok şeyi “genç” sıfatına ulaşmak için kullanmalıydı, çeşitli yerlere ulaşmak amacıyla (kariyerizm) değil, bürokrasi ağına kapılmamak için! Genç sayfalarda görünerek, ödül alarak, etkinliğe giderek ya da bütün bunların karşısında dimdik durup kendi düşüncelerini savunarak... Ve en önemlisi: bunları içten bir bilinçle yaparak!


7

Tmolos Edebiyat

KOMİSER'İN ÖYKÜSÜ

K

omiser kahveye girdiğinde Fıstıkçı masalardan birinin kenarında durmuş, kolundaki sepetten elindeki külâha bardakla fıstık koyuyordu. Yanına yaklaşan komiseri görmedi. Komiser fıstıkçıya iyice yaklaşınca birden arkasına bir parmak attı, fıstıkçı hopladı. Hem hopladı, hem de “Hop!” diye bir ses çıkardı. Elindeki külahtan birkaç fıstık tanesi yere döküldü. Arkasını döndüğünde Komiser'i gördü, bastı tokadı. Masadakileri bir gülmedir aldı, nasıl bir gülme, kahkahalarla… Tokat sesleri ile kahkahalar birbirine karışıyordu. Komiser yarı eğilmiş, bir koluyla tokatlardan kendini korumaya çalışırken bir yandan da kendisi de gülüyordu. Sonra bizi gördü, gülmesi yüzünde asılı kaldı, kafasını koruyan kolu yukarıda… O yarı eğilmiş haliyle hızla kapıya yöneldi. Arkasından savrulan tekmeler isabet etmedi. Çıkıp gitti… Gülme sesleri kahvenin bir duvarından ötekine çarpıyordu. Fıstıkçı yere saçılan fıstıkları tekmelerken, masadakiler “Hadi gene yedin parmağı, afiyet olsun,” diyerek Fıstıkçı'yla dalga geçiyorlardı. Kahveci Ali Ağabey, elinde birkaç bardak çayla yanımıza geldi, dudağının kenarında bir gülümseme, çayları masaya koyarken: -Arkadaşlar ne yaptınız bu deliye, sizden ödü kopuyor, dedi. Anlaşılan Ali Ağabey bir şey kaçırmamıştı. Öğrenci kimliklerimizi çıkarıp gösterdik. -Birkaç gün önce yanımıza geldi, masaya oturdu, parkasının göğüs cebinden gazetelerin birinden kestiği emniyet yıldızını (arma) gösterdi, “Ben komiserim, adınızı söyleyin,” dedi. Biz de adımızı söyledik. Yine parkasının ceplerinden bir sürü kâğıt parçaları ve kalem çıkardı. Çivi yazısına benzer garip şekiller çizdi, sonra bana dönüp “Şifreli yazıyorum,” dedi. Biz de okul kimliklerimizi çıkardık ona gösterdik. Bak, burada “e” harfi var dedik, “emniyet”in “e”si. Biz senin amirleriniz, buraya seni araştırmaya, çalışmalarını gözlemeye geldik. Beğenirsek merkeze alacağız, dedik. Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Amirim sizi bekliyordum, emrinize hazırım,” dedi, ayağa kalkıp bir de asker selamı verdi. Dudağının kenarındaki gülümseme iyice yayıldı Ali Ağabey'in: -Aşağı kahveyi basma görevini de siz mi verdiniz, dedi. -Biz verdik, dedik, iki gün önceydi, bir daha onu göremedik, az öncesine kadar. Basmış mı? -Basmış, dedi gülerek. Akşam tam saat yedide, arka kapıdan girip “Bu bir baskındır, herkes kimliklerini çıkarsın!” diye bağırmış. O anda kahvenin girişinde bilardo oynayanlardan biri sıra kendisine geldiği için istekasını kaldırınca, “Eyvah, tüfek!” deyip yere atlamış. Bilardo masasının altından yuvarlanıp adamın ayaklarını tekmelemeye başlamış. Sonra da bir araba sopa… Acılı gözlerle birbirimize bakıp sessizce üzüntümüzü paylaştık. -Ağabey, biz ona şaka yapmıştık, eroin kaçakçılığı ihbarı var, akşam kahveyi basacağız. Akşam tam saat yedide sen de orda ol, biz ön kapıdan gireceğiz, sen arka kapıyı tut, kimseyi kaçırma, demiştik. Ciddiye almış demek… -Arkadaşlar deli bu ya, boş verin, dedi Ali Ağabey, dudağının kenarındaki gülümsemesiyle kalktı masadan. Aradan ne kadar zaman geçti anımsamıyorum, baktık Komiser tepemizde dikiliyor: -Amirim, ben kahveyi bastım, dedi gülerek.

İrfan MUTLUER -Otur Komiser, dedim. Ali Ağabey'e bize çay getirmesini söyledim. Suçluları yakaladın mı? -Yok Amirim, ellerinde tüfek vardı, bana doğrulttular, yere attım kendimi, ateş ettirtmedim. Bilardo masasının altından geçip kaçakçıya yaklaştım, bacaklarını tekmeledim. Sonra ne oldu bilmiyorum, gözlerimi dışarıda açtım, her yerim acıyordu. -O bacağını tekmelediğin kaçakçı sivil polisti, dedim. İşleri berbat ettin! Komiserin yüzü birden değişti: -Merkeze alınmayacak mıyım, dedi. -Biraz önce Fıstıkçı'ya yaptığın davranıştan sonra hiç ümit kalmadı, dedim. Bir komiser, asla kendini komik durumlara düşürmemeli, başkalarıyla alay etmemeli, şaka yapmamalı. Kendisine şaka yaptırmamalı… Sen çalıştığın kuruma zarar veriyorsun! Komiser'in yüzü karardıkça karardı, sesi kesildi, bir şey diyecek oldu, diyemedi. Nasıl söylediğime bugün de şaştığım o sözcükler döküldü dudaklarımdan: -Sen artık komiser de olamazsın, gece bekçiliğine aldım seni, dedim. Komiser karadan daha kara yüzüyle dondu kaldı, hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Sonra kararmış yüzü, donmuş bakışlarıyla kalktı gitti… Birkaç gün sonra acı haberi geldi, kendini bir ağaca asmış! Aradan onlarca yıl geçti, unutmadım, unutamadım. Otuz yıl önce yaşadığım bu acı olay hâlâ ilk günkü acısıyla yüreğimi yakar geçer. Bir yandan gece bekçiliğine indirilmeyi kabul edemeyen Komiser'in acısını yaşarken, bugün artık delilerin bile…

GÜZGÖRÜ Siz iyisi mi beni unutun Güz aksanıyla gittiğim kadar… Boşluğun yolcusuyum enikonu Çatık kaşlı çıkmazımın elinden acı sular içtim bir bildiğim var Siz iyisi mi susun, kurtulun. Sığlığınızı haber versin aynalar Çığlığı durulmaz içimdeki kuşun Ölümü dirimi karışık adresinde kanar durur gül kıvamı yaralar Siz iyisi mi yepyeni bir yüz bulun yarım yamalak bakışlardan yadigâr Durduk yerde başı ağrımasın hayatın Akşamdan sabaha bir kalp ağrısı bata çıka yolcusunu oyalar Ahmet GÜNBAŞ


Çiğ Köfteci Kadir’in Yeri Sofranızda Sağlık, Hijyen ve Lezzet

0542 731 03 56

ET Güveçte Kemik Kırığına Son

Sipariş Tel: 0232.544 92 83

Anafartalar Mah. Sağlık Cad. No.30/9 (Salı Pazarı Mevkii) ÖDEMİŞ/İZMİR

Saracoğlu Caddesi No:83/1-A ÖDEMİŞ/İZMİR


9

Tmolos Edebiyat

EYLÜL SİHİRDİR H'EYLÜL ŞİİRDİR herkesi adil sev, bana iki mızrap fazla vur Bu dizelerin altına Verlaine, V. Hugo yazdığımızda çevremizdekilerin "Aman Tanrı'm!" sözü derinden çıkar; Dıranas, Haşim ya da Turgut Uyar dersek "Güzelmiş!" diye mırıldanırlar. Ya kendimize ait olduğunu söylersek şair çevresi şiiri şiir yapan ögeleri cımbızla ayıklamaya başlar, eksiklerini saymaya başlar, sen de korkundan dizelerini yastık altında saklarsın. Şiir ne Verlainlikte ne Hugolukta ne de Baudelairelikte.. Ben şiirin kokusunu hiç dışarda aramadım, karanfili koklayan Necatigil'de rastladım, gülü koklayan Fuzuli'de buldum. Anadolu şiirinin zirvesine çıkmak isteyen şair, altı yüz yıllık şiir geleneğini hazmetmeden -şair, kendi ulusunun şiirlerini hazmeden aslandır- şiir dağcılığına başlamamalı. Sırt çantasına sadece Poe'yu dolduran kendi topraklarının kokusunu bulamaz. Dil tadına ancak kendi şiirimizle varırız. Belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra Batı şiiri serüveni başlamalı. Dergiler, kitaplar yüzlerce çeviri şiirle dolu. Batı şiirini ustalar çevirmişse hayran kalırım. Çeviri, kendi damgasını vurma işi mi, çevirdiği ruhun gölgesinde kalıp aktarma işi mi, tartışmak gerekir. “Bir çevirmenin başarılı bir çeviri yapabilmesi için öncelikle, yazarla arasında bir bağ kurabilmesi gerekir. Her çevirmenin, her yazarın kitabını başarıyla Türkçeleştirebileceğine inanmak yanlıştır. Yazar ile çevirmen arasında gizli bir bağ, bir görüş ve üslup birliği olmadıkça yapılan çeviri başarılı olmaz. Bu nedenle de belirli yazarların kitaplarını, belirli çevirmenlerin Türkçeleştirmesi gerekir.” diyen yazarımızın sözü dönüp dönüp irdelenmeli. Hürriyet'i yazan Hugo, N. Kemal'den üstün değildir; biz aşağılık kompleksine kapıldıkça kendimizi şiir sınırlarımız dışına attık. Dil atımızı Batı'nın topraklarında koşturduk. Yunus İngiltere topraklarında doğsaydı akın akın İngiltere'deydik, mısra mısra Yunus'taydık. (Shakespeare için ta Stradford topraklarını çiğnerken düşünmüştüm.) Oysa kadınlarımızı en güzel Cemal Süreya sevmiş, "Kırmızı bir kuştur soluğum" diyen o olmuş, "Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım"ı T. Uyar fark ettirmiştir; dağlara uzun uzun bakıp dalmayı İlhan Berk göstermiştir, bayrağı A. Nihat Asya dalgalandırmıştır, sözü odun gibi olsa da doğruyu söyleyen Akif olmuştur. Bunları bilmeden Batı'nın şiir toprağında denizleri sevdik, balık tuttuk, hür olduk demeyin sakın. Memleketim diye inliyorsanız Nazım içinizde kısrağını koşturuyordur. "Memleketim, memleketim, memleketim,/ne kasketim kaldı senin ora işi/ne yollarını taşımış ayakkabım,/son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,/Şile bezindendi." diye iç çekmeyi öğretmiştir; Necatigil'in "Solgun bir gül oluyor dokununca"daki şiir sızısını dize dize, süyüm süyüm çekmeyi bilmedikçe poetes maudits ya da beddualı şairler'den Baudelaire'e tek şartla yer veririm: Şiir üstüne ne söyledim? Şair, bir uçurum kuşu mu? Şiir ne değildir? (Haşim'in Şiir Üzerine Bazı Mülahazalar bana yetiyor, yerine göre) Yazının başınki tek mısrayı geçen yıl mızrap yediğim zaman yazmıştım. Bir dizeyi tek sözcüğe dönüştürünceye değin yoğurmaya devam edeceğim. Belki Üvercinka gibi bir şey olacak, belki ömrümürdüm, belki keyferengi. Ah, "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler"

Barış ERDOĞAN kırmızı mürekkep İhtiyaç molasında yemek yenir, çay içilir ama şiir yazılmaz. Şiir süreklilik isteyen bir uğraş. Asıl şiire de şiir çınarınızı kendi toprağınızda, kendi dağınızda büyüterek varabilirsiniz; kurumuş dallarını sık sık budamadıkça şiir dağında büyük gölgeli ağaçlar altında oturamazsınız. Hele ki kafdağına çıkarılmışsanız vay şiir çınarınızın haline. Ne der Epimenides: "Övgüyü hak etmeniz için sıkı bir eleştiriden geçmeniz gerekir." Ne yazık ki Türk edebiyatı övgüler yumağıyla dolu şiir değirmeni. Rengi atan atana, kokan kokana, güvelenen güvelenene... Ucundan çekiliverince ortada yumak kalmıyor. Sözcüklerinizin safını sıklaştırın. Seyrek dokunmuş şiir orta yerden bel verir. Şiir sözcüklerin düğümünü sıkılaştırma işidir. Has eleştirmen ki denizinizdeki balığa "kırmızı mürekkep"ti diyebilendir. çakma güller Aldous Huxley'in 'Ses Sese Karşı' romanına dayanabilen, bilim, sanat ve müziğe doyar; sabırlı değilseniz bu dünya klasiğine yaklaşmayın. Her kahraman bir düşüncenin zirvesinde at oynatır. Bu nedenle düşünce romanı demek doğru olur. Bunu şiir dünyasına taşısam Şeyh Galib'i anlamak için şiirin bütün alengirini bileceksiniz ve envai çeşit güllerini koklayacaksınız. Galib'in ardı sıra yol alan Ahmet Haşim bahçesine girmeden önce sembolizmin ve empresyonizmin anahtarı elinizde olacak.Fikret, bahçesinde güllerinin arasında onlarca diken saklar. İlhan Berk bahçesini dağlara kurar, konu komşudan ne arakladıysa -çevresi öyle dermiş- onları diker. Ece Ayhan şiir bahçesini çitlerle çevirir, sadece meraklısına açar. Orhan Veli çoğu sade gülünü sokağın diliyle serpiştirir gelip geçenlerin yoluna. Attila İlhan her bir gülün başına -o mahur beste çalar elbettegramofon yerleştirir, kadınlarına çay ikram eder. Özdemir Asaf güllerini yolanlara aldırış etmez, kalanları da özenle korumaya çalışır. Nazım, hapistedir; sevdikleri bahçesine gül taşır. Her şair kendi ikliminin kuşudur. “Şiirlerimde bir dereden söz etmişsem şırıldayan sularda kar kokusu duyumsansın istemişimdir. Kaleiçi'ni anlatmışsam kırlangıçların seslerine yansımış bahar sevinci duyumsansın istemişimdir. Akdeniz'in üstünde parlayan gün ışığı, ardıç kuşları. Her sabah bize ergen güzelliğiyle "Günaydın." diyen Tahtalı Dağ'ın üstüne yığılmış mor bulutlar. Teleferik yapmak amacıyla dinamitlerle parçalanmış dağın, yok edilmiş endemik bitkilerin kederi. Çam ağaçlarının, bin yıllık sedirlerin denizi yalayıp gelen esintisi dizelerimin üstünden geçsin istemişimdir.” diyen şairin hangi cümlesini kana kana içmek istemeyiz? Siz bahçenizi tanzim ettiniz mi ey şairler? Çakma güllerinizi ayıkladınız mı? Ben altı yüz yıllık bahçelerden kimi zaman gönüllü keserek kimi zaman yolarak / çalıp çırparak düzenleme yapıyorum. Şiir dünyası affetsin. şiir nedir ne değildir Picasso, “Ben başkalarını değil, asıl kendimi kopya etmekten korkarım.” der de, biz kendimizi kopya üstü kopya etmekten hiç çekinmeyiz. Her şiirimiz Tokat yazmalarına vurulan damgalar. Kumaş aynı, boya aynı, el aynı, desen aynı, koku aynı. Aynı sözcüklerle başka şiirler yazmayı marifet sanırız ya da başka sözcüklerle aynı şiirleri tekrar etmekten devamı sayfa 10'da


10

Tmolos Edebiyat

YOLCULUK İZMİR’E DOĞRU...

H

er zamanki yolculuk başlamıştı. İlk durak, Sivrihisar yakınlarındaki dinlenme tesisleriydi. Her zamanki gibi. Eşim, sofrayı çimlere hazırlamaktaydı. Duble çayları almak benim görevim. Sabahın ısınmaya başladığı saatler. Bizim gibi yola erken düşenler. Şimdilik aynı yolu kullanıyoruz. Taaa Afyon öncesi dinlenme tesislerine kadar. Orada ayrılacaklar var içlerinde. Belli ediyorlar kendilerini. Şimdiden kısa şortlar giyilmiş. Antalya'ya yol gider, o sapaktan. Çay kuyruğu oluşmuş. Burada her şey kendinden. Garson bağıra-çağıra çay gezdirmiyor. Sıraya girdim. Bekliyorum. Önümde 10 kişi kadar var. Bir ses çalındı yakındaki masadan:”Merhaba Mutahhar, günaydın!” Aaaa bizim Batıkent'ten komşumuz, yazar ağabeyim. “Merhaba, günaydın! Hayrola hocam, yolculuk nereye?” soruları dökülüverdi dilimden. Sıcacık ve içten bir ses tonumla. Yanıtı aldım:”Yolculuk İzmir'e doğru…” Bir an durakladım. Adresini belli edeceğini umuyordum. Geciktirmeden “Biz de İzmir'e doğru…” deyiverdim. Aynı dalga boyunu kullanarak… Nicedir karşılaşmamıştık. Ne arıyor ki, burada? Belli tatile çıkmış. Eşiyledir mutlaka. Bizimkiler nerede kaldı? Gelseler de bir an önce yola çıksak! Şimdi selâm vermesem olmaz! Ama nasıl yapsam? En iyisi nereye gideceğimizi belli etmeyeyim. Genel bir rota vereyim. Zaten anlar, zekidir. “Yolculuk İzmir'e doğru…” der, çıkarım işin içinden. İlk selâmı ben vereyim. Yanıtını aldıktan sonra hemen kalkar, sıvışırım. Şimdi, yerimi belli etsem, olmaz. Yanımıza uğramaya çalışır. Kurguladığım çalışmalar engellenir. Git de diyemem! Ohhh be dediğim gibi oldu. Arkasını sormadı, merak etmedi. Belki acelesindendir… Kimi görüyorum. Ne işi var buralarda? Zaman da yok ki! Biz kahvaltımızı yaptık, ihtiyaçlarımızı giderdik. Beni

EYLÜL SİHİRDİR H'EYLÜL ŞİİRDİR çekinmeyiz. Dize bentlerinin farklılık göstermesi, dize uzunluklarının kısalığı-uzunluğu bir şiiri şiir yapmaz. Aynı renklerle aynı resimleri bir tornadan çıkaranlardan, aynı kavaldan aynı sesleri çıkarıp koyunlarını uyutan çobanlardan farkımız kalır mı? Bir dize okuduğumuz kaç şiirin hatta kaç şiir kitabının damıtılması olmalıdır? Rüzgâr çıkmadan şiirin doruğundayım, diyenlerin vay haline! Dost eliyle uçurulmuş hiçbir yapıt eleştirinin sert rüzgarlarına dayanamaz. Bir başka ize basan sadece o izi genişletir. Oysa özgün şiirin tek yolu vardır, o da başkasına benzememektir; başkalarına benzememekten kastımız, kendi şiirimizin mührünü vurmak, şiirin Süleyman'ı olmak. Rengarenk sözcükler kötü bir şiirde rengi uçmuş sözcüklere dönüşüverir. Kuş cıvıltısı gelmeyecekse ormanı, dalga sesi gelmeyecekse deniz sözcüğünü şiire sokmamalı. Unutmayalım, renkler sadece gözü olanlar için, sözcükler göğsü çatırdayanlar için. Çıkmaz sokağı olan şiirin ufku iki adım ötesidir. Şiir binbir rengi olan gül ise özgün şiir bin ikinci güldür. Şiir simurgdur. Not: Edebiyatımızda şiir okuyanlar, şiir eleştirenler ve şairler vardır; üçünü bir arada yapanlarsa "ne iş olsa yaparım"cılardır.

Mutahhar AKSARI gördü. Merhabalaştık uzaktan. Eşim de sıkılmıştı. Ona el ettim. Geldi. Yolumuz uzak. Bir an önce yola çıksak iyi olacak… “Bil bakalım kimlerle karşılaştım?” Hiç aklına gelmeyecek insanlardı. Ama birkaç ipucu verdikten sonra tahmin etti. Aramızdaki kısacıcık konuşmayı anlattım:”Sanki peşine takılacakmışım gibi davrandı. Neymiş, yolculukları İzmir'e doğruymuş! Batıkent'teyken sanki evlerine gide-gele bıktırmışım? Çalışmalarını aksatmışım?” Eşim şaşkınlık içinde benim öfkeli öfkeli anlatışımı dinliyordu. Sivrihisar'ın sert kayalık tepelerinden gelir gibi sertti, bıçak gibiydi cümlelerim… Bir de öfkemi dizginleyememin verdiği yoğunluk… “Allah Allah! Neden böyle davrandı? Belki başka birileriyle gidiyordur. Bilinmesini istememiştir. Belki Ramazan Bayramı süresince kimse ile görüşmek istemiyordur. Kafasını dinlemek istiyordur.” Bir çırpıda ağzından dökülenler bunlar oldu… Aslında haklıdır! Belki daha önce böyle birine söylemiştir gideceği yeri. O da peşinden gitmiştir. Sarkmıştır açıkçası. Benle alıp-veremediği hiçbir şey yok oysa. Ama ben bunu hak etmedim ki! Şöyle-böyle on yıl oluyor evine uğramayalı! Hiçbir çalışmasını aksatmadım bugüne değin. Oturduğum-kalktığım yeri bilirim. Öyle sarkma-markma yoktur defterimde! Sık sık metroda, otobüste karşılaşıp birbirimize çalışmalarımızı anlatır ki; daha çok o anlatır ben dinlerdim. Monologa dönüşen konuşmalardı! Yaşım küçük diye hep dinlemek zorunda mıyım? Geçen her dakika içime oturuyor yanıtı:”Yolculuk İzmir'e doğru…” Neden yapdın bunu bene hocam! Yapmıcedin! Böle demicedin! Kırıldım sene… Vallahi de, billahi de! Hem de çok kırıldım…

Barış ERDOĞAN söz harmanı şiirler Ben sözcükleri bir yapı taşı, aş olmamış kılçıklı bir fasulye, testiye dönüşmemiş balçık olarak düşünürüm. Hatta sokakta avare avare dolaşan bir meczup. O yapı taşı sözcükleri öyle bir dizmelisiniz ki ev mi, hamam mı, cami mi yaptığınız anlaşılsın. O yapı taşlarının harcı sizin diliniz, aklınız, gönlünüzdür. Sözcük harmanınızda taşlarınızı çok iyi ayıklamalısınız ki pilavınız okurun dişini kırmamalı. Ne diyor S. Eyuboğlu: "Şiir kelimelerle yapılır, diyor Paul Valery, zamanımızda şiir sanatı üstüne en çok düşünmüş ve bu sanatı her şeyden üstün saymış adamlardan biri. Bu sözle Degas'ya, şiire özenen iyi bir ressama demek istemiş ki, şiirin malzemesi duygular ve düşünceler değil, kelimelerdir, tıpkı resmin malzemesi ağaçlar, kuşlar. İnsanlar değil renkler ve şekiller olduğu gibi." Şimdi zaman, "Hafız'ı kabri olan bahçede bir gül varmış Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle" diyen Yahya Kemal'in bir söz ambarı olmadığını, bir söz virtüözü olduğunu işaret ediyor. Ben yazdım oldu diyenlere zaman, ben bozdum, deyiverir.


11

Tmolos Edebiyat

KAR GÖNDERDİM

Y

eni boyanmış saçlarının bir tutamı başının ardında kahverengi bir toka ile tutturulmuştu. Yüzündeki kıvrımlar saçlarının arasında unutulmuş beyaz saç telleri gibi ait oldukları zeminin rengini daha belirgin hale getiriyordu. Ağır, isteksiz ve belki de “az sonra vazgeçerim” düşüncesiyle yürüyordu. Kim bilir, kaç kez zihninde ölçüp tartmıştı bunu. Bir sonu var mıydı, yoktu. Bir başı? Belki bir başı da olmayabilirdi. Her şey tuhaf manasız bir sanrı olmalıydı. -Bir indirimli bilet lütfen. Gişe memuru söyleneni anlamamış olacak ki diri bir sesle sordu. -Ne istemiştiniz bayan? -Bir bilet lütfen indirimli. Develiye kadar. Para üstünü özensiz bir el hareketiyle pantolonunun ön cebine attı. “Develi, dedi Develi” Kendi kendine söyledikleri köpürtülmüş bir suyun dibinde kalan üç beş çakıldı aslında. İçinde çok derinlerde bir şeyin ağırlığını duyuyor ne yazmaya konuşmaya ne de anlatmaya gücü yetmiyordu. Her şeyden ürken çekingen, korkan biri geziniyordu hücrelerinde. Var olanı kovuyor, yok olanı arıyordu sürekli. “Yazmak en kolayı” bir süredir içinde yanmakta olan bir volkanı söndürmek istermişçesine su serpti bu düşünce. Bir volkan. Arada esen rüzgârlarla, kül ve yanık parçaları etrafa savruluyordu. Gelip geçenler basıp devam ediyorlardı bunlara. Ne bastıklarını fark ediyorlardı ne de neye bastıklarını. “Biraz rahatladım, diye söylendi, az biraz rahatladım.” Bu kadar insan, çoluk çocuk, genç yaşlı. İşte onlar da yollara düşmüşlerdi. Belli ki onlar da bir arayıştaydılar. Her biri ya bir kayıp öyküsünün baş kahramanı ya da yarım bir öykünün figüranıydı. Ruhu derin bir anlamsızlık çukuruna yuvarlanmıştı. Her şey bir hurda yığınının parçasıydı. İnsanlar zaman zaman bu hurdalıktan kaçma gayretine düşüyorlardı. Birlikte yola çıktıklarını suçluyorlar, onları ele veriyorlar, sürekli birbirlerinin kuyusunu kazıyorlardı. Neydi dostluk? Yarenlik? Refiklik? Arkadaşlık? Yoldaşlık? Ahretlik neydi? Her bir sözcüğün yanık bir dal olduğunu biliyordu artık. Hepsi hurda mezarlığındaki bir çaydanlık kapağı, bir patlak lastik, bir yarım kapaklı dosyaydı. -İnenler var. İzin vermeliyiz ki insinler. Biz de binebilelim. Trenden yer kapma telaşındaki orta yaşlı bir kadına bir gencin yanıtıydı bu. Soru neydi? Genç neden öfkelenmiş, onca öfkesine rağmen böyle zarif bir üslupla uyarmıştı kadını? Bu kısmı kaçırmıştı. -Ööff! Neler de biliyormuşsun sen, sanki biz bilmiyoruz. Daha alt bir üslupla homurdanmaya devam etti. Bazı

Nurşen KAYGISIZ kişiler kaş göz işaretiyle kadının söylediklerini onaylarken bazıları da başlarını öte tarafa döndüler. Bir telaşla trenden inenlere aldırmadan içeriye dalmaya çalışanlar kısa bir sürede kapı önündeki kalabalığı azaltmıştı. Etrafta birkaç kişi kendini yolcu etmeye gelen kişilerle laflıyorlardı. Kiminin yüzünde bir belirsizlik kiminde heyecan kiminde de tedirginlik vardı. Direğin dibindeki banka oturmuş olan yaşlı adam yanındaki küçük kız çocuğuna aşırıya kaçan el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Trenin hareket etmesine az bir zaman kalmıştı. Yere bıraktığı çantayı alarak ağır adımlarla ilerledi. İçinden bir ses gidişinin son derece gereksiz olduğunu söylüyor, zihnini bir sürü soru aç kurtlar gibi kemiriyordu. Hemen girişte arkalardan bir yer seçti kendine uzun uzun etraftaki çam ve dut ağaçlarına baktı. Yıllanmış çok da yaşlanmış tek katlı evlere. Usu çok uzaklarda ahşaptan yapılmış bahçesinde koca bir dut ağacı olan eve götürdü onu. Dut ağacından eve çekilen tele sakız gibi bembeyaz çamaşırlar serilmişti. Bir kadın kısa saçlı esmer oğlan çocuğuna bir şeyler tembihliyor ocakta kaynamakta olan tencereyi işaret ediyordu. Sevimli muzip bir tavırla çocuk, -Ama anne… diye karşılık veriyordu. Annesinin eve girişiyle beraber kendisini bekleyen arkadaşlarına koştu bir çırpıda. Kâğıttan gemiler yüzdüreceklerdi. Başını çevirdiğinde yan tarafta oturanların konuşmalarını duydu; tartışıyor olmalılardı. Sis dağılmıştı. Şimdi az önceki yerden çok daha farklı bir mekândaydı. Bu mutlu zamanlardan kalan silik, iç huzuru veren fotoğrafın en yeni karesiydi. Fotoğraftaki anne çoktan ölmüş, o kısa saçlı oğlan çocuğu koca adam olmuş, saçlarını uzatmıştı. Ben onun en mahrem parçasıyım, dedi duyulur duyulmaz bir sesle. Yüreği yine yerinden fırlayacak gibiydi. Yıllar içinde çok insan tanımış, sevmiş, nefret etmişti. Bu kez çok farklıydı. O koca cüsseli adamın içindeki oğlan çocuğu ilk sözüyle kendine bağlamıştı onu. Ondan gelen her şeyi sitemsiz kabullenişi bundandı. Şikâyet etmeyişi bundan. Kar gönderdim Dağlarımdan denizlerine Yağdılar mı? Kar gönderdim Penceremden pencerene Bir serçenin kanadında Kondular mı? Diye soruyor. Büyümüş de küçülmüş bir çocuk edasıyla az öteden gülümsüyordu. “Az bekle geliyorum belki eylülde. Birlikte çok uzun bir yolculuğa çıkarız. Hiç dönmeyiz kim bilir?” O da istiyordu. Aynı şarkının sözlerine eşlik etmeyi, salıverilmiş birkaç balonun ardından bakmayı… Yarım gülümsemeler olmamalı yaşamda, dedi. Eksik görmeler, eksik duymalar olmamalı.


12

Tmolos Edebiyat

VAKUR

B

ahçedeki beton yolu bir baştan bir başa gidip geliyor. Elinde şemsiyesi, başında fötr şapkası dimdik yürüyor. Lacivert takımlarını giymiş, yeleğinin cebinden köstekli saatinin zinciri dışarı sarkıyor. Lacivert kaşe paltosu kalıp gibi oturmuş üzerine, durmaksızın gidip geliyor bir o başa bir bu başa. Yağmur hızlanınca şemsiyesini açıyor, yavaşlayınca onu baston yerine kullanıyor. Yaklaşıp bakıyorum, ağlıyor. Gözyaşları buruşuk yanaklarından aşağıya ince ince süzülüyor. “Neden beni bırakıp gittin?” diye soruyor iki de bir. Taziye dileklerini kabul ederken vakur ve dimdik duruşuyla ne kadar asil. Onun asilliği doğuştan, ne aristokrat bir ailenin çocuğu ne de kolay bir yaşamı olmuş. İçine doğduğu yoksulluğun yaşamı boyunca kaderi olduğu sıradan bir insan o. Başını sokacak bir evi olsun diye yarı aç yarı tok yaşayan, yakacak odunum, yiyecek ekmeğim var diye şükreden, Tanrı'nın nimetlerini göz ardı etmeyen, ona minnettarlığını her fırsatta dile getiren sıradan biri. Arada bir saatini cebinden çıkarıp zamanı yokluyor. Bekliyor, altmış yılı aşkın süredir hayatını paylaştığı kadınının cenazesini bekliyor. Onca yılı tekrar yaşıyor iyisiyle kötüsüyle. Gençlikleri, çocukları, yoksullukları gözünün önünden sırayla geçiyor. Her zaman, kendi yaptığı mis gibi zeytinyağı sabunu kokan, göbeğini hoplata hoplata gülen, şakalarına alınınca küsüveren, kapris sözcüğünü tanımadan kapris yapan kadınını bekliyor. Ona karşı son görevini yapmak için ayakta durmak istiyor. Ne yağan yağmurdan şikâyetçi ne de ayaklarının ağrısından. Yakıştıramıyor kendine sızlanmayı. Sabah ezanıyla kalkıp sırtına çocuğunu sarınıp tarlaya çalışmaya giden, dönüşte çalı çırpı toplayarak eli boş dönmeyen çalışkan kadınının bir gün bile şikâyet etmeyişinin yanında ne söyleyebilir ki? Zeytinyağının içine çökelek peyniri koyup, yanına da bir baş soğan kırarak , “Bunu da bulamayanlar var,” diyerek şükrederdi diye, söylendi. Bir çift gezmelik ayakkabısı, bir entarisi ile yeleği, bir dışarlık mantosu ve ayakkabısı yeterdi ona. Hepsi dolabında tertemiz dururdu. Gençliğinde bilek kalınlığında iki örgü olan saçları daha dün akşama kadar yine aynıydı. Tek farkı bembeyaz pamuk gibi ve parmak kalınlığındaydılar artık. Olsun. Öyle kalsaydı keşke. Biraz daha kalsaydı. Cenaze evin önüne geldi. Başına gitti, elini koydu üstüne hem ağladı, hem söylendi sessiz sessiz. “Kalk, kalk bak herkes burada. Bak torunların, çocukların geldi, sen nereye gidiyorsun? Hani bu bayram gelemeyeceğiz demişti ya en büyük torun, bak, o da geldi. Ne yaptın ettin getirttin hepsini buraya, sen nereye gidiyorsun?” “Sen değil miydin senelerce bayramdan bir hafta öncesinden hazırlıklara başlayan? Torunlarım, çocuklarım gelecek diye aylarca ellerinle besleyip sevgiyle büyüttüğün kurbanlık koyuna kıyan, kümeste yemlediğin “Akkız, Karakız, Sarıkız”dan birini gözünü kırpmadan feda eden? Alınacak dediklerinden birini eksik alınca bana küsüverirdin ya, ben de şimdi sana küstüm, kalk, eksik sensin, kalk!” Yağmur şiddetini arttırdıkça artırdı. Köy yolundaki tarihi köprü çöktü. Zorlu bir yolculuğun sonunda defin işlemi tamamlandı. Herkes sırılsıklam ve çamurluydu. Nasılsa bir tek onda yoktu çamurun izi. Hâlâ öyle soylu, öylesine vakur bir halde mezarın başına çöktü. Elleriyle toprağı severken

Nermin GÜLAYDIN akan gözyaşlarına sitemleri eşlik etti. “Seni bu köyde bulduydum ben ya, köyüne geri getirdim işte. Köyüm de köyüm tutturdun, yat işte artık köyünde. Beni yalnız bıraktın koca gız. Çok mu yorulduydun da dinlenmeye geldin köyüne? Ben kahve yapmayı öğrenmedim mi, senden istiyor muydum, cigarayı da bıraktım, yatsaydın gözümün önünde beş yıldır yattığın gibi. Huysuzluk ettin gene. “Kalk” dedi, kalan son gücüyle, imkânsız olduğunu bile bile, bir mucize olur umuduyla. Oysa mucizelere inanacak yaşı çoktan geçmişti. Çaresiz büktü boynunu, bir kez daha yaşlı, titreyen elleriyle toprağı düzeltti, mezarın başucundaki tanıdık tülbente son bir defa bakarken gördüğü ömrünün yüzüydü. Yavaşça doğruldu çömeldiği yerden, dizleri titredi, oraya yanına uzanıvermek istedi. Sabahtan beri elinden bırakamadığı şemsiyesine dayanarak yürüdü. Birileri onu bir arabanın arka koltuğuna oturturken “Başın sağ olsun,” dedi , “Sizler sağ olun,” derken dili, yüreğinin sesi “keşke” dedi, “keşke”. Araba köyün içinde ilerledikçe o yaşamının yolunda geriledi. Gençlik hevesleri, delikanlılık heyecanı, yürek çarpıntıları, anlık öfkeleri her adımda ona merhaba derken yanlarında hep “o” vardı. İçinde kocaman bir boşluk oluştuğunun farkına vardı. Artık yaşamında olmayan karısının boşalttığı yerin derinliğinden ürktü. Kendini “hiç” miş gibi hissetti. O kadar korktu ki, köye borcunu ödediğini düşünerek teselli olmak istedi. Öyleyse neden içi acıyordu hâlâ bilemedi. Her borcunu ödediğinde rahatlayan ruhu bu ödemeden sonra neden “oh” diyememişti ki? Bazı borçlar ne yapsan ödenmiyordu işte. Kötü bir düş görmüşçesine, omuzları çökmüş bir halde eve döndüğünde girdiği insan kalabalığı onu yalnız kaldığı gerçeğiyle yüzleştiriverdi. Buna dayanmalıydı. Ağlayarak boynuna sarılıp, iyi misin dedecim, diye soran torununa, yalnızca, “Bu bayram iki kurbanımız var kızım,” diyebildi.

SON

Ne zaman son desem kan değiştiriyor zaman Kayıp parçalarım nerede başa sarıyorum Aşksız tüm sözcükler komada eczalar faydasız Kabuğuna saklanır gibi ıssızlığına sarınıyorum Sen desem zihnimi ısırıyor di'li geçmiş rivayet Boşluğuna kenetli kalbim çekim merkezin dinamit Kendi enkazımdan günahın koynunda arınıyorum. Ne zaman unutamam desem içinden atıyor dünya Uzaklığın kadar eksiliyorum gülüşlerinden Anılar gibi eskiyorum hafızanın sandığında Siliyor kalbin siluetimi aortunun tarihinden Tamam desem gözlerimden dökülüyor ayaklarına Aşk dininin mabedinden aforoz edilmiş gönlüm Oksijen maskesiyle ekliyorum ezelin nurunu atiye Ne kadar unutsan o kadar derin kazınıyor mührüm. Kemal BAYRAKCI


YABANCI DİL KURSLARI

7 - 14 Yaş Erken İngilizce Şimdi Kayıt Zamanı #erkeningilizce

Merkez Mithatpaşa Cad. Uygan İşhanı Kat:3/4 ÖDEMİŞ

Tel: 0232.543 15 27 Şube Zafer Mah. Ortaç Sk. No:55 (Kültürpark Yanı) ÖDEMİŞ

Tel: 0232.508 28 28

0232 545 00 45 ÖDEMİŞ www.amerikankultur.org.tr


14

Tmolos Edebiyat

“BİR DOSTA MEKTUPLAR 9” Mehmet ÖZÇATALOĞLU Sevgili dost, merhaba! Yağmurlu bir İzmir akşamından selamlıyorum seni. Yaz mevsiminin yavaş yavaş el çektiği yerini güze bıraktığı günler… Severim ben güzü. Hazan mevsimi derler ama sarısı güzeldir bu mevsimin. Yazın bunaltıcı sıcaklarından sonra bir nefes almadır. Şairlerin belki de en çok dizelerine serdiğidir. Velhasıl güz iyidir. Güz yaprak dökümüdür aynı zamanda. Edebiyat dünyamız mevsimsiz bir yaprak dökümünü yaşadı yakın zamanlarda. Önce Vedat Türkali usta sonra da Çetin Öner. Vedat Türkali denilince hemen hepimizin aklına ilk düşen, “Bir Gün Tek Başına” olur, “Güven” olur fakat o iyi bir şairdi aslında. Şiir yazmayı erken bırakmış olsa da ölümsüz dizeler bırakmıştır ardında. “Mavi denizlerine yaslanmış/ Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle/Ve bir kuruşa Yenihayat satan/Tophanenin karanlık sokaklarında/Koyun koyuna yatan/ Kirli çocuklarınla bekle bizi/Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi/Bekle dinamiti tarihin/Bekle yumruklarımız/Haramilerin saltanatını yıksın/Bekle o günler gelsin İstanbul bekle/Sen bize layıksın.” Bu dizeler unutulabilir mi? Hangimiz bu dizelerin ezgisine eşlik etmedik Edip Akbayram konserlerinde. Ve hangimiz bir sigara yakıp dumanının ardında gözlerimizi kısıp uzaklara dikmedik? Doksan yedi yaşına kadar yaşamış, yaşamında bir gün bile düşüncelerinden ödün vermemiş bir isimdi Türkali. Böylesi bir yaşam, böylesi bir duruş herkesin harcı değil, diye düşünüyorum. Sen ne dersin sevgili kardeşim? Edebiyat dünyasından bir diğer kaybımız da Çetin Öner'di. Yetişkinler için yazdığı kitaplar olsa da ben onu çocuk kitaplarıyla tanıdım. İlk çocuk kitabını (Gülibik) daha ben dünyada yokken yayımlamış usta. 1975 yılında yayımlanan bu kitap 1978 yılında Almancaya çevrilmiş Almanya'da değişik yayınevleri tarafından beş kez basılmış. Almanca konuşulan tüm ülkelerde okuma kitabı olarak okullara tavsiye edilmiş. Düşünebiliyor musun? 1978 yılında ne denli büyük bir başarıdır bu edebiyat dünyamız için. Ama gel gör ki böylesi büyük başarılara imza atmasına rağmen gidişi sessiz sedasız oluyor. Sevgili kardeşim, Sevdiğimiz insanlar bir bir el çekiyorlar dünyadan. Bize kalanlarsa kitapları oluyor. Ha bir de filmleri… Tarık Akan'ı da anmasak olmaz şimdi. Beklenmedik şekilde gidişiyle çocukluğumuzu da aldı gitti sanki. Sosyal medyadan iki anlamlı paylaşım da hafızama kazındı. Kim yazmıştı anımsamıyorum fakat “Çirkin Kralın Yakışıklı Prensi” nitelemesi hoşuma gitti. Bir de yine paylaşımı yapanı anımsamadığım “Aç kapıyı Veysel Efendi, Damat Ferit gidiyor!” uğurlaması. Neyse ki bu insanlar yaşamlarını boşa geçirmemişler de kıymetli bir kültür hazinesini miras olarak bıraktılar bize. Ruhları şad olsun… Sana bu mektubu yazmaya başladığımda bu denli kasvetli yazacağımı düşünmemiştim. Güzün etkisi satırlarıma yansıdı sanırım. Biz ustalardan devraldığımız mirasla yarınlara umutla bakmaya devam edelim yine de. Satırlarıma burada son verirken bir daha ki sefere daha keyifli konulardan söz edebilmenin umuduyla eşe dosta selam eder, seni hasretle kucaklarım.

SESSİZLİK HEP YOL ALIR gece çıldırışları bıraktın bana güz kırımı delice savrulmaların içinde eylül sıyrıkları bıraktın bir yaraya adını verdiğim sesini bıraktın arkanda daha harfleri eksik oysa sen ilk cümlesiydin söylencemin elimde bir ip bir daim kasvet bir de yükseklik korkusu görünmez bir kanyon var yüreğimde düşmekten korkuyorum ses geceyi kırıyordu en ince yerinden bir de balina çığlığı kahkahaların bu sesle son uğurlayışım seni bir gül kuru yaprağını düşürür zamanın kızıl koynuna külünü düşürür rüzgâr kumun ipeği dalgalanır yataylık ve sonsuzluğun çölünde sonra içten bir yürüyüş gibi sessizlik hep yol alır Josef KILÇIKSIZ

DEMİRCİ ÇIRAĞININ ŞİİRİ Artık sen bir İstanbul'sun Caddelerin yorgun, insanların telaşlı Bir vapurla geçiyorsun martı izlerinden Gökyüzü bazen sağanak yağıyor avuçlarına Bu ayrılık fazla, bu ayrılık ölü güvercin tohumları Nereye eksen dikensiz bir kaktüs yeşeriyor. Dön ve dağıt petunya akşamları Saçlarını topla rüzgârda. Giyotinden bir elma çürüyor yüzünde Alıp boynuma sürüyorum, boynum dudaklarında kızıl Öyle bir öpüyorsun, öyle bir öpüşmek yok Sanırsın Kadıköy'de tramvay çığlıkları yükseliyor. Ah ellerin olmasa kim bilir ne kadar sıcacık olurdu demir korkuluklar… Ellerimi gör hor görme beni Ben bir demirci çırağıyım Kıvrılmış bir yüreğim var Sevdadan üfle dudaklarıma. Emre DOĞAN


15

Tmolos Edebiyat

TREN BİLETİ

E

n keyifli geçmesini beklediğim yolculuğum hep sıkıntı içinde geçerdi. O yıllarda bir fuar bayramı vardı. 20 Ağustos-20 Eylül arası, tam bir ay, her yer fuar afişleriyle donatılır, gazeteler boy boy sanatçı resimleri yayınlar, radyolar sürekli reklâm yapardı. Ülkenin tüm ünlü sanatçıları fuara getirilir, Lunapark, Ekici Över, Akasyalar, Manolya gibi salonlarda şarkı türkü söylerler, gösteri yaparlardı. Biz de bir haftalığına teyzemde kalır, fuarın tadını çıkarırdık. Gez gez, ayaklarımıza karasular iner dinlendirme makinelerine para atar, dinlenir, yine gezerdik. Köye dönünce de keyifler devam eder, ay boyunca fuardan alınan giysiler giyilir, yeni dönen arkadaşların anıları dinlenirdi. O yıllar otobüsler daha var yok. En gözde ulaşım aracı tren. Benim sıkıntım da bilet ödemeden gitmek zorunda bırakılmam. İlkokulu bitirip ortaokula kayıt yaptırdığımız yıl. Komşumuz Şinasi ve ailesi ile tren istasyonunda karşılaştık. Köy durağı olduğu için biletler içerde alınıyor. Annelerimiz, onun bir, benim iki ablam trene bindik. Annem, hiç bir harcamadan kaçınmadığı halde, benim bilet parası için “Zerre kadar çocuktan para mı alınırmış” diye kestirip attığından, benim tek amacım, anneme bilet parası ödetmeden sağ salim İzmir'e ayak basmak. Şinasi benden oldukça iriyarı olmasına karşın bir sıkıntısı yok. Trene bindiğimiz anda bir yerlere kayboluyor, son durakta “Peh” der gibi ortaya çıkıyor. Hiç bilet sorunu yaşamıyor. Her yıl bilet savaşlarından utku ile ayrılma zorluğu bana düşüyor. O yıl yine aynı oldu. Ben trene binene kadar, Şinasi binmiş de saklanmış bile. Az sonra benim bilet savaşım başlayacak. Evden tembihliyim ya, biletçi “Kaç yaşındasın?” diye sorarsa, “Daha yedisini doldurmadım emmi” diyecem. Biletçi geldi biletleri kesecek, annem “Üç kişi” dedi. Ablalarımı gösterdi. Sıra bana geldi. Biletçi beni merak etti. -Çocuğun bileti. Annem her zamanki gibi, saçlarımı okşadı, -Okula bu yıl başlayacak emmisi. Biletçi inanmadı ya, inanmış gibi yaptı. Hoşgörülü. -Birazcık geç kalmış galiba, deyince annem de hazırlıklı, -Yook, dedi. Bu oğlan azıcık hızlı gelişti; böyle genç irisi oldu. On iki yaşındaki kavruk ben, yedi yaşına indirilince genç irisi, acar bir delikanlı oluveriyorum. Neyse, erkendi geçti derken biletçiyi savuşturduk. Annem önemli bir zorluğu yenmenin kıvancı içinde. Mutlu. Bu arada annemin kılık kıyafeti de fuara uygun, dörtdörtlük. Bu yıl evliliğinin yirmi beşinci yılı. Yirmi beş yıl önce Kemeraltı'ndan yapılan düğün alışverişinde alınan mantosu yine sırtında. Yılda bir kez giyildiği için hiç eskimiyor. Annem köyde yaşamını şalvarla, peştemalla geçiriyor. Yalnızca fuara gidileceği zaman sandıktan çıkıyor mantosu, eşarbı, tören giysisi gibi. O yıllarda kentliler kentlerde, köylüler köylerde yaşardı. Annem bunları giyinip kuşanmazsa, kentin kapısından içeri sokmayacaklar sanırdı herhalde. Giysilerinin tek kusuru yirmi dört yıl önce moda olma özelliğini yitirmiş olmasıydı. Ama onun gözünde mantosu bir şaheserdi. Hatta bir keresinde kadının biri “Pek demodeymiş” dediydi de; övündü durduydu anam, kadın mantosunu çok beğendi, diye. Şinasi'nin annesinin mantosu henüz on beş yıllık olduğu için, onun böyle sorunları yok. Anneme göre rahat. Ablaların da sorunu yok. Son moda maksi etekli

Mehmet ÖNDER entarilerini daha evde giyiyorlar, düğün salonuna girer gibi, atıyorlar kendilerini sokağa. Hepsi de pek edalı. Bizde her zamanki gibi birer kısa pantolon… Biz, dedim de, bizim Şinasi hâlâ ortalıkta yok. Nerelere saklandı ise keyif içinde bedava yolculuğun tadını çıkarıyor. Bu arada vagonun arka tarafından sık sık “Tak tak tak”, ardından da “Aç aç” nidaları duyuluyor. Seslerden hiç bir şey anlaşılmıyor. Tak tak'ı anladık da bu aç aç da neyin nesiydi. Gerçi askerden yeni gelen bir abi buna benzer şeyler anlatmıştı ama burası da yeri değildi ki… Biletçiyi savuşturmuştuk ya, bu kez bilet kontrolü başladı, dediler. Tek tek biletlere bakacak. Biletçi hoşgörülü idi ama bakalım bu öyle mi? Şinasi de hâlâ ortada yok. Ben kaplumbağa gibi başımı omuzlarımın arasına çektim, ilkokula yeni başlayacak küçük çocuk görünümü almaya çalışıyorum. Sonsuz heyecan içindeyim. Heyecandan insanın kalbi küt küt atar ya, benimki iki sıra gidiyor. Biri pat pat sırası, öteki küt küt sırası. Arada şaşırıp pat küt'e dönüveriyorlar. Gerçekten de kuşkularım yersiz değilmiş. Denetleyici de aynı sorgulamayı baştan başlattı. -Küçüğün bileti? Okula gidiyor mu? Ben ortaokula kaydolmanın heyecanı içindeyim ya, bileti mileti unuttum; hemen atıldım, -Or….dedim. Annem “ta” hecesinin çıkmasına izin vermeden ağzıma, şöyle “lütfen susar mısın minik yavrum” la ”kapa çeneni deyyus” arası bir şaplak geçirdi ki, benim dişler yerinden söküldü de, milletvekili aday sıralamasında yerini beğenmemiş politikacılar gibi soldakiler sağa, sağdakiler sola geçti sanki. Burun mu? O bizden değil. Bu yine işin ucuz atlatılmış hali. Ya bir de o “ta” hecesi yaşama geçseydi? Bu arada Şinasi, doğal olarak hâlâ ortalıkta yok. Vagonun arka tarafındaki gürültü devam ediyor. Aç aç sesleri gitgide yükseliyor. Denetçi de benim biletsizliğimin çok üstünde durmadı. Rahatladık. Sonra arkaya doğru ilerledi. Bir kaç dakika sonra, Şinasi'yi ensesinden yakalamış, yolculara göstere göstere, Bu çocuk kimin? Tuvaleti içerden kilitlemiş, insanları altına çiş ettirmiş. Üstelik bileti de yok. Kaçak yolcu. Denetçi bağırdıkça bağırıyor. Hiç kimse de sesini çıkarmıyor. Annesi deneyimli. Tık yok… Nasılsa bağırıp bağırıp gidecek, diye düşünüyor. Yüzünü dışarı çevirmiş, dağların yeşilliğini seyredalmış gibi yapıyor. Ama denetçi kararlı, -Anası babası yoksa polise teslim edeceğim. Şinasi'nin annesi bu kez telaşlanıyor, ama sanki ben de tuvaleti içerden kilitleyip insanları donuna ettirmişim gibi, beni gösterip: -Bunun da bileti yok. Niye benim çocuğumla uğraşıyorsun? Yandık, o denli sıkıntıyı çektikten sonra, Şinasi yüzünden bir de bilet parası ödeyeceğiz herhalde, derken, denetçi imdada yetişti. -Hanım hanım, küçüklerden zaten bilet alınmıyor. Senin oğlun bununla bir mi? Benim başım omuzlarımın arasında, küçücük başımla olanları izliyorum. Annem mutlu.


16

Tmolos Edebiyat

UYGUNSUZ (NON CONFORMİSTE)

Uygunsuz… Hani gazetelerde uygunsuz biçimde yakalandılar denir ya, öyle… Ben insanlara baktığımda, sezgiye bakarım. İyilerini ararım. Doğrusu ben insan görmek, bulmak istiyorum. Asilik aslında bir asalettir. Şairler asildir. Aristokrat olmadan elbet. İnsanın iyisini, yemeğin, içkinin iyisini seçmek gibi bir asalet vardır. Yoksa insan yaşayamaz. İşte benim asilliğim bu!” 15 Temmuz 1988'de Zeynep Oral'la yaptığı röportajda söylediği ve “Sözden Söze” kitabına “Şiir Düzerken Kahkaha Çiçekleri Üretmek” başlığıyla girmiş sözlerinden alınmıştır. 21 Ağustos 1926 yılında İstanbul'da doğmuş Can Baba. Yazar, Felsefe Öğretmeni, Edebiyat Öğretmeni, Maarif Müfettişi, Milli Eğitim Bakanı, Milletvekili, Konservatuar kurucusu, Tercüme Dergisi kurucusu, Köy Enstitüleri Kurucusu Hasan Ali Yücel'in ikiz çocuklarından erkek olanı Can Baba. Kendisi yazar, çevirmen, spiker, rehber ve şair olarak mesleğini sürdürmüştür. Ankara Üniversitesi DTCF Klasik Filoloji Bölümü, İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde eğitim gördü. Londra'da BBC'nin Türkçe Bölümünde spikerlik yaptı. 1963 yılında Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı.12 Mart döneminde Che Guevara'nın “Gerilla Harbi”, ”İnsan ve Sosyalizm” kitaplarını çevirmesi nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edildi. 1974 affıyla özgürlüğüne kavuştu. 1950 yılında ilk şiir kitabı “Yazma” basıldı. 1959 yılında “Her Boydan” adlı kitabında dünyaca tanınmış şairlerin şiirlerini Türkçeye çevirmiştir. 1973 yılında “Sevgi Duvarı” şiir kitabı basıldı. 1974 yılında “Bir Siyasinin Şiirleri” çıktı. 1994 yılında siyasi yazılarının bulunduğu “Düzünden” kitabı çıkmıştır. Shakespeare gibi Dünya Edebiyatı yazarlarının oyunlarından çeviriler yapmıştır. Shakespeare'in “To be or not to be”sözünü “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin.” biçiminde aslına bağlı kalmayarak çevirmiştir. 1956 yılında Güler'le evlendi. “Yaşamak düğünse, sen orda gelindin/Seni soydum Güler, dünyayı giyindim.” Babam bana, “Sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun,” derdi. Güler'le yaşıyorum. Çok da seviyorum. O, Hasan, Güzel, Su adlı çocuklarının annesidir. Kendi içimden gelen bir güdüyle bir kadını, tek kadını sevmenin, büyük bir dikkat ve yoğunluk isteyen ve mutluluğu çağıran bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorum.” “Sakız Ağacı” şiirinde (Altısı Bir Yerde-1988) kendisini anlatmıştır aslında. Şiirin son bölümü şöyledir. Anmadı geçenleri bir defa bile Ne uğraşır mesut olan gelecekle? Bir avare misali, günü gününe, O bir sakız ağacıydı, yaşadı sade. 12 Ağustos 1999 yılında Datça'da toprağa verilirken küçük torunu şöyle sormuş: “Dedemi buraya mı ekiyorsunuz?” “Mekânım Datça Olsun!“ diyen şair buraya ekilmiştir! Kendi yazılarından oluşan 1994 yılında yayınlanan “Düzünden “ kitabından seçtiğim bazı bölümlerle bugünleri gören ve yazan Can Baba'yı siz okurlarla ile baş başa bırakıyorum: “Gazeteci arkadaşımız, o unutulmaz zekâ, Şinasi Nahit, yıllar önce Kavaklıdere'de bir apartmanda otururdu, inzibat karakolunun yanında. Bir gece içkiden sabaha karşı dönmüş eve, su dökünmüş, uzanmış yatağa, tam

Ufuk KARAMAN içi geçecekmiş gibi olurken, karakolun avlusunda talime başlamış inzibatlar. Gürültüye yerinden fırlayan Şinasi, pencereden atıp tutmuş biraz. “Gel de aşağıda konuşalım biraz,”demiş çavuş. Bizimki de boş bulunmuş inmiş avluya. Sen misin inen, yer misin yemez misin muşmulaya çevirmişler Şinasi'yi. Ardından da “Vazife başında zabıtaya tecavüzden bir zabıt tutup doğru Cürmümeşhut'a!” Şikâyetçi inzibatlar, bir düzine dif gibi delikanlı sıralanmışlar bir yana. Sanık yerinde de bizim mütecaviz Şinasi, sıska mı sıska, omuz başları ceketinden dışarı fırlayacak nerdeyse, bir gözü çürük, pantolonun dizi yırtık… Yargıç, “Şikâyetçiler senden, dövmüşsün bu inzibatları, ne diyorsan söyle?” diye sorunca Şinasi'ye, o da eliyle mağdur mangayı göstererek, “Bir onlara bir de bana bakın efendim!” demiş kesmiş. Bunun üzerine “Defoool “diye parlayıvermiş yargıç, çıkarmışlar Şinasi'yi dışarı. Adliyenin matlasında, giydik cezayı diye üzgün üzgün volta atarken bizimki, yanına mübaşir yanaşmış, “Merak etme hiç!”demiş. “Beraat ettin.” Şinasi de “Onu da nerden çıkardın?”gibisine inanmaz inanmaz bakınca yüzüne, mübaşir tamamladı sözünü; “Yirmi senedir yanındayım reisin. Bir de sekiz sene önce güldüydü böyle. Sen o sözü söyleyince, dudağını çarpıttı ya, o öyle güler işte!” (26 Haziran 1977- Zincirli İncir) Oscar Wilde Amerika'ya oradan da Texas'a gitmiş. Girmiş bir bara. Millet dan dun havasında. Bir de biçare bir piyanocu bir şeyler tıngırdatıyor köşede. Patladı, patlayacak tabancalar. Piyanonun üstünde bakmış bir levha. Üstünde şunlar yazılı: “Piyanist elinden geleni yapıyor. Vurmayın kendisini!” diye. Ben de o piyanistim. Harcamayın beni! (3 Temmuz 1977-İkinci Zincirli İncir) Hasta, koltuğa oturmuş, dişi çekilecek. Uyuşturucu mafiş. Dişçi kerpetene asılınca, fıkaranın gözlerinde şimşekler çakmış. Zorundan “cart” diye osurmuş. Doktor kerpetenin ucundaki kanlı dişi IMF'den aldığı kısa vadeli kredi gibi burnuna burnuna iftiharla sallarken fıkara hasta uçurduğu kelebeğin mahcubiyetinin alacası pullacasıyla örtmek isteyerekten ve çekilmiş dişinin yerini üstten tutaraktan, tutuk tutuk: “Ne kadar derindeymiş kökü, doktor!”diye mırıldanmış. (15 Mart 1980 –Kökü Dışarda) İtalyanların ünlü güldürücüsü vardır Toto diye. Bir filmini görmüştüm onun. Etli butlu bir hanım gelir manifaturacıya. Toto da tezgâhta. İndirir kadının önüne top top kumaşları. Kokona, “Bu renk değil, benim istediğim!” diye geri çevirir hepsini. Gider bu böyle, toplar yığılır tezgâhın üstüne. Sonunda Toto, “Hanfendi, bildim ben sizin istediğiniz rengi!”der. “Hani gUrup vakti bir kayığa bindiniz. Açıldınız biraz. Burunda oturuyorsunuz. Eğildiniz biraz suya. Batmak üzere olan güneşin ışıklarıyla sandalın ve sizin gölgeniz karıştı birbirine ve sularda acayip bir renk koşuşmaya başladı. Anladım işte o renk sizin istediğiniz!”Kokona, “Evet, tam o renk benim istediğim!” diye atılır. Toto da, “Maalesef hanfendi o renk kalmadı bizde!” deyiverir. (25 Haziran 1977-Kan Kanseri) Kaynakça: 1-Sözden Söze, Zeynep Oral 2-O Güzel İnsanlar, Zeynep Oral 3-Düzünden (Can'dan Yazılar 1, 1967-1992) Can Yücel


17

Tmolos Edebiyat

DA VİNCİ'NİN ŞİFRESİ nsan bir yerden uzaklaştığında, arkasında bıraktığı o yerde zamanın durduğunu, oranın bir fanusun içine hapsolduğunu, öylece kaldığını ve hiç değişmeyeceğini düşünüyor. Hâlbuki değişim en çok da arkamızda bıraktıklarımızda başlıyor. İnsanlar, şehirler, evler hatta yollar… Hatta ve hatta değişimin en acısı buralarda başlıyor. Sokaklar artık eskisi gibi değil. Hiçbir ev, içinde yaşayan insanların izini taşımıyor artık; hepsi birbirine benziyor. Hepsi aynı fabrikadan çıkan süsler gibi, aynılar. Kimin kullandığının önemi olmayan, hep aynı amaca hizmet eden o hediyelik eşyalar gibiler. Evler. Doğru evi bulana kadar beş eve daha girer insan. Diğer dördüne sorduğunda anca tarif edebilirler aradığın evi. Aynı çelik kapılar, aynı duvar renkleri, aynı bina kaplamaları. Balkonsuz evler… Belki apartmanın adını biliyorsa, bir şansı olur insanın doğru eve girebilmek için ya da ne bileyim; sürekli ticari kaygı taşıyan, geceleri de okunsun diye ışıklı yapılmış ve üzerinde evi diken inşaat firmasının adının yazdığı kocaman tabelalardan bulursun hangi eve gitmen gerektiğini. Yollar. Kaldırımları olmayan hatta sokakları olmayan yollar. Yalnızca arabayla ulaşabileceğin site girişleri. Binalar. İç içe geçmiş, birbirinden hiç farkı olmayan, insanı baktıkça şaşı eden binalar... İçinde hep aynı tip insanların olduğu; yazları bile soğuk, mutsuz binalar. İnşaatında ölen işçilerin kanıyla harçlanmış uğursuz binalar. Herkesin koloni hâlinde yaşadığı ve hep aynı amaca hizmet eden, etrafı tellerle ve güvenlik görevlileriyle çevrili toplu konutlar; modern ceza evleri. İnsan fark etmese de işaretler arar hep. Bir eve gideceksindir; direkt evi değil, ona yakın bir işareti ararsın önce. Bir duvar yazısını, kapısının önünde filenin içinde renkli plastik toplar satan bakkal dükkânını arar gözlerin. İnsanın beyni işaretler arar hep, kendi stokundan yer. Ama şimdi bakıyorum da ilk bakkallar terk etmiş biz insanları. Sahi, artık plastik top alıp oynayan fakir çocuklar nerede şimdi? Uçurtma alamadıkları için ip bağladıkları ekmek poşetlerini uçuran çocuklar, gazete kâğıdından uçak yapabilen o becerikli çocuklar nerede şimdi? Sahi, çocukların oynayabileceği bir yer var mı artık büyük şehirlerde? Benimse bıraktığım her şey yok olmuştu sanki. Çocukluğumu emanet ettiğim mahalleme giden yollar bile değişmiş. Bırakmış olduğum bu saf şehir, kirlenmiş bir camdan ibaretti adeta. O camın üzerine küfürler yazıyordum şahadet parmağımla. Oysaki bu şehrin tek ihtiyacı, en büyük günahı cips çalmak olan bir çocuğun, o camın üzerine, “ Beni yıka!” yazmasıydı. Evet evet! Bu dünya yıkanmalı. Yıkılmalı hatta. Sarsılıp, devrilip yeniden kurulmalı. Her şeye en başından başlanmalı. Mümkünse kıyamet kopmalı ve yeniden dirilmeliyiz. Fakat dünyaya geri döndüğümüzde önceki hayatımıza dair hiçbir şeyi de unutmamalıyız. Kim bilir, en azından bir kere ölsek hatalarımızdan ders alırız! Akraba evinde kalıyor olmanın verdiği mahcupluk ile erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırladım. Çünkü kendimi sığıntı gibi hissettiğim bu evde, bana yapılan iyiliğin karşılığını bir şekilde ödemeliydim. Dayımın oğlu Şener tek başına yaşayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan naif bir adamdır. Dayım ve yengem köydeydi. Şener'in bir de kendinden büyük abisi vardı, adı Taner. Taner Abi'nin askerliğini bitirmesi tam beş yıl sürmüştü. Hikâyesini biliyorum: Bir kızı sevmişti zamanında, Bursalı, adı Feyza. (Gerçi nereli olduğunu söyledim de ne oldu yani? Başım göğe mi erdi? Hayır. Ama alışmışım bir kere. Çünkü insanların nereli olduğunu bu denli hatırlamamın sebebi, bizim ülkemizde en kolay suç atılan yerin, suçlananın memleketi olmasından kaynaklanır. İnsanın memleketi günah duvarı oluyor bir yerden sonra. Sadece yaşayanı değil, günahını da taşır hep sırtında. İnsanlar suçlamayı sever, suçlayacak bir şey de mutlaka bulur. Şehirler de bunun en başında gelir. Bu yüzden tüm politikacılar ilk önce şehirleri yıkar.“Şu memleketten adam çikmaz, şuraliysa olmaz,” derler. Birine kiz verirken, alişveriş yaparken, bir işe girerken hep nereli oldugunu sorgularlar. Hayatin en zor yani, kendin kontrol edemedigin her şey için de suçlanabiliyor olmandir. Kimse kendi dogumuna karar veremiyorsa nasil günahkâr olabilir ki? Işin tuhafi; insanlarin hepsi, bu kadar bagli olduklari memleketlerinden kopup geldikleri bu koca sehirde, o kadar yalnizlar ki, herhangi bir yerde kendi memleketlisiyle karsilasinca, sanki uzun zamandir görmedigi

İ

Emrah ATEŞ ama en güzel günlerini geçirdigi çocukluk arkadasini görmüs gibi kucaklasiyor, hiç oturmadiklari köy kahvelerine ne oldugunu merak ediyor, o ilin basinda hangi parti varsa onun yaptigi ve yapmadigi hizmetlerden konusuyorlar. Sehirler bizim hayatimizi oyaliyor.) Taner Abi askerdeyken Feyza bir baskasina âsik olmus. Bekleyecegim demis ama beklememis onu. Yapabilecegi en büyük hainligi yapmis adama. Askerde oldugu için kendine en yakin olanini seçmis, baska bir aski. Uzaklik yorar insani. Beklemek, göz korkutmustur hep. Edilen yeminler, verilen sözler en ufak bir uzaklikta silinip gider öylece. Yüzyillardir en büyük teoriler askla ilgili yazilmis fakat buna ragmen insanlar hâlâ ask acisi çekiyorsa, bazi seyler için çok da kafa yormamak gerekiyor. Taner Abi, terk edilmenin acısı ile askerden kaçıp Feyza'nın yanına gelmiş. Sonra Feyza onu askeri şubeye şikâyet edince yakalayıp geri almışlar askere. Böylelikle Taner Abi'nin aşkı zamanla büyük bir kan davasına dönüşmüş. Tekrar askerden kaçmış. Tekrar yakalanmış. Böyle böyle on sekiz aylık askerliği beş yılda bitirdi adamcağız. Feyza, korkusundan ilk fırsatta evlenmiş karşısına çıkan ilk kısmetle. Kim bilir, nasıl mutsuzdur hâlâ. Oysa askerliğini heba edecek kadar çok sevmişti Taner Abi onu. Gelgelelim Taner Abi de beş yılın sonunda ailesinin ilk bulduğu kızla evlenerek kendince Feyza ile ödeşip, “Ben sensiz de yaşayabiliyorum,” diyerek hayatına devam etti. Buna yaşamak denirse tabii! Dayıoğlu ile aramızda dört beş yaş ya var ya yok. Lisede elektrik elektronik bölümünü okumuştu. Bu sayede bizim evin yerine dikilen alışveriş merkezinin idari kadrosunda işe girmişti. Arada bir bana da oradan bir iş ayarlayabileceğinden bahsetse de, ben bu konuyu şiddetle reddediyor, kalbini daha fazla kırmamak için konuyu uzatmıyordum. Onun evinde kaldığım için ne söyleyebilirdim ki? Köyden gelirken evden getirdiğim para bitmek üzereyken üstelik. Annemin kefenlik olsun diye ayırdığı parasını bitiriyorken hem de; kendime edilecek o kadar küfür varken, ona ne söz söyleme hakkım vardı ki? Şener, gözleri uykusuzluktan şişmiş bir hâlde, elindeki metal kaşıkla çayı gereğinden fazla karıştırıp, artık eriyen şekeri kalmayınca ve metalin cam ile vuruşma sesi havada yankılanınca esneyerek söze girdi: “İnsanoğlu bence hiç uyumamalı Emre.” “Bunu söylerken esnemiyor olsaydın keşke,” dedim tebessüm ederek. “Yahu, sorun da orada zaten. Baksana günün yarısını uyuyarak geçirdim ama hâlâ uykumu alamadım. Sanki hayatımın üçte birini uyuyarak geçirmem yetmezmiş gibi, bir de o uyuduğu zaman insana yetmiyor. Düşünsene; yirmi beş yıl yaşamışsın ama yarısı uykuyla geçmiş. Müsriflik resmen.” “Sabah sabah kafa açma be kuzen, ne güzel iste yatmissin malak gibi, uyanacan da n'olacak? Yanlis anlama ama ayikken dünyayi mi kurtariyorsun sanki?” “Valla o kadarını ben de biliyorum ama, bir düşün derim; şu hayatta yirmibeş yıl fazladan uyanık kaldığını düşün. O sürede neler yaparsın neler. Bir basket maçında bile yirmi beş saniye her şeyi değiştiriyorsa, yirmi beş yıl boyunca dünyada neler değiştirirsin, bir düşün. Belki de dünyayı kurtaracak bir icat yaparsın o zaman.” “Biz bir halt yapamayiz bence.” “Al iste, senin için kararmis kardesim. Biz yapamasak bile başkaları yapar. Mesela Da Vinci yarım saatte bir uyuyormuş. O sayede bütün o icatları yapmış.” “Bir şey yapacak olan adam uyumaz zaten, yapar. Ayrıca senin dediğin matematik ile Da Vinci de bayağı uyumuş oluyor. Bana kalırsa senin bu kadar uyuman da müsriflik değil zaten, bildiğin tembellik. Çalar saat diye bir şey var. Erken kalk abicim o zaman.” “Kalkamıyorum kardeşim Allah Allah! Ben mi icat ettim uykuyu? Sen de hep beni haksız bulursun zaten.” “Ya bos ver sen onu, bunu. Uyumak iyidir. Bu dünyaya bir yirmibes yil daha katlanilmaz zaten. Hem kimse uyumasa herkes cehenneme giderdi,” dedim. Etmis oldugum laf Sener'i de beni de çok sasirtmisti. “O ne alaka?” “Kimse o kadar uzun süre temiz kalamaz çünkü!”


18

Tmolos Edebiyat

VELİ TOPLANTISI

S

ıcak bir nisan ikindisi... Yaş ortalaması 35 olan bir yığın insan birbirlerini ite kaka içeri girmeye çalışıyor. Birkaçı bu kalabalığı dışarıdan seyretmeyi tercih ederek herkesin okula girmesini bekliyor. Kimisi de bir yandan önündeki adamı itelerken bir yandan da söyleniyor. “Kardeşim, bütün ilkokulların veli toplantısı aynı zamana konur mu? Böyle yaparsan yığılma olur işte.” "Salaklar yemin ediyorum salaklar." diyor arkasındaki. "Cık cık." diyor konuşmaya şahit olan biri. Yan tarafta idarecilerin odası var ama sıkıntısını usturuplu şekilde anlatacak bir babayiğit olmadığı için bu söylemlerin hiçbirinden haberdar olmuyor adamın "Salaklar." olarak nitelendirdiği grup. Duvarında "A Blok" yazan sarı kapıdan ölmeden giriyorlar. Onları yönlendiren biri var, ordu kumandanı gibi bir nevi. Adını sınıf annesi koymuşlar. Piknikleri o organize ediyor, öğretmen ve veliler arasında köprü görevi görüyor. Veli toplantılarında da önemli görevleri var. "Arkadaşlar, bizim toplantı salonumuz burası." diyor vakar bir tavırla. Kapıda kocaman harflerle "3-A Sınıfı" yazıyor gerçi. Ama yine de söylüyor. Hatta yineliyor. Sonra da "Girebilirsiniz." diyor. Komutandan emir alan askerler "Hurra" diyerek dalıyorlar salona. Bir telaş başlıyor. Sanki düşman askerleri göründü de mevzilere yerleşmeye çalışıyorlar. Öğretmen şaşırmıyor. Bu yaşananlar her gün görülen bir yüz kadar tanıdık onun için. Kendisi de oğlunun velisi olarak toplantılara gittiğinde aynı şeyleri yapıyor. 25 Hanım, 5 tane de Bey var salonda. Söze öğretmen başlıyor, önce Hoş geldiniz faslı, sonra da genel uyarılar ve yine genel değerlendirmeler. Kimsenin umurunda değil, dinlemiyorlar bile. Onların öğrenmek istediği kendi çocuklarının durumu. Öğretmenin yüzüne "Uzatma." der gibi bakıyorlar ve öğretmen de uzatmıyor neticesinde. Sonraki fasıl... Veliler teker teker ayağa kalkıp öğrencilerin durumunu soruyor: “Hocam, bizim Yunus nasıl?” "Çalışması lazım." diyor Öğretmen. “Hocam Mehmet hakkında...” “Çalışması lazım.” “Salih...” “Çalışırsa yapar, zeki çocuk.” “Ali nasıl Hocam?” “Çalışması lazım.” "Hocam, Selim'in de çalışması lazım mı?" “Evet, onun da çalışması lazım.” Bu fasıl da geçtikten sonra şikayetler başlıyor ve hemen her veli toplantısında yerini alan isyankar çıkıyor sahneye. Bunlardan çok var Türkiye'de. Her sınıfa ortalama iki tane isyankar veli düşüyor. Bu sınıfta 1 tane var. "Hocam siz Elif'e kızdınız mı?" "Evet, ödevini getirmemişti, kızdım." diyor titrek bir sesle. "Nasıl yaparsınız bunu? Ben bile ona hiç bağırmadım. Gözüm gibi büyüttüm onu. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sizi şikayet edeceğim. Siz kendinizi ne zannediyorsunuz?" Bu sırada ağlamaya başlıyor kadın ve çıkıyor sınıftan. Bu kadının bu hallerine alışık diğerleri. Kimse bu konuyu devam ettirmiyor. Biraz önceki seyirde devam ediyor toplantı. Bir başka şikayet atılıyor ortaya. Bu seferki özel değil, genel bir şikayet. Sınıf annesi sözcü olarak atılıyor:

Mustafa APLAY “Hocam, veliler ödevlerin çok zorlaştığını düşünüyor.” Hemen reddediyor öğretmen. “Ben zor ödev vermiyorum öğrencilere. Verdiğim ödevler yaşlarına uygun.” "Hocam ben çocuklara verdiğiniz ödevlerden değil, bize verdiklerinizden bahsediyorum.” Hoca'nın kafa dank ediyor. “Haa, siz performans ve proje ödevlerini diyorsunuz.” Arka beşlideki adamlardan biri el kaldırıyor. Öğretmenin "Buyur." demesi üzerine ayağa kalkıyor ve konuşmaya başlıyor: “Hocam, geçen gün tahtadan sandalye yapma ödevi vermişsiniz. Ben, karım, baldızım, kayınçom, kardeşlerim, annem, babam, kayınvalidem, kayınbabam beraber uğraştık, o kadar insan beceremedik. Marangoza götürdük. 'Bunu ben beceremem. Basit bir şey değil bu. Bu ödevi yapsa yapsa Ali Usta yapar' dedi. Yaptırmak için karşıya kadar gittim.” Bir başkası söze giriyor bu kez. Onun da benzer bir ses tonu var. Mağdur, dokunsan ağlayacak gibi. “Evet Hocam, bir önceki dönem Saç Kurutma Makinesi yapma ödevini hatırlıyorum. Çok zorlanmıştık. Güne götürdüm. 5 kişi 5 saatte zor yaptık.” Bir diğeri izin istemeksizin söze atlıyor. “Aynı şekilde Mona Lisa resmini tekrar çizme ödevi de hiç kolay değildi.” Öğretmen "Anlıyorum." anlamına gelen bir işaret yaptıktan sonra açıklama yapıyor. "Bu ödevleri ben vermiyorum efendim. Proje ve performans ödev konuları kağıdı veriliyor bize. Hemen hemen aynı zorluktaki ödevler. Ben de bir tanesini seçiyorum. Milli Eğitim'e söyleyeceksiniz yani onu, bana değil." Bir kadın söz alıyor. "Hocam, Milli Eğitim'in dul kadınlarla ilgili bir projesi var mı? Ben tek başıma yapıyorum ödevleri de..." Hafif bir kahkaha rüzgarı esti. Öğretmen de güldü ama cevap vermeye değer bulmadı. Diğer fasıla geçti. "Herkes katkı parası olarak 100 lira verecek." dedi Öğretmen. "Niçin?" dedi arka köşedeki adam. “Iııı... Şey için. Yani, adı üstünde katkı parası. Sosyal faaliyetler, deneme sınavları, fotoğraf parası vesaire.” Adam tatmin olmadı ve Öğretmen'in memnuniyetsiz iç geçirmeleri eşliğinde tekrar söz aldı. Geçen sene de aynı parayı verdik. Sosyal faaliyet olarak çocukları bir tek pikniğe götürdünüz. Girişi ücretsiz olan kültür parka. Yemekleri de evden götürdüler. 2 tane deneme sınavı yaptınız. Taş çatlasın 10 lira. Fotoğraf parası desen... Değildir ama hadi varsayalım ki o da 10 lira olsun. Oldu 20 lira. Vesaire diye bahsettiğiniz şeyler ne acaba? 80 lira değerindeki...” “Haklı.” “Doğru söylüyor.” “Çok haklı.” Öğretmen de eşlik etti velilere. "Haklısınız, haklı." dedi Öğretmen. Homurdanmalar artıyor. “Kitaplar bedava, tahtalar bedava, kütüphane bedava, laboratuar bedava, hademeler, sınavlar bedava ama katkı parası var. Demek ki hiçbir şey bedava değil.” Konuşuyorlar, konuşuyorlar ve son buluyor veli toplantısı, "Hurra." diye çıkıyorlar dışarı. Ve birkaç dakika sonra unutuyorlar salonda konuşulanları. Söylenilenler, hiçbir yetkili makama iletilmiyor. Bu konudaki tüm defterler kapanıyor. Bir sonraki veli toplantısında açılmak üzere...


19

Tmolos Edebiyat

ALMAN BEBEĞİ İç Anadolu'nun tam göbeğindeki bir ilçede, çocukluğumun en unutulmaz yıllarını geçirdim. Şehrin kenar mahallesinde; sulama kanalları, tarlalar, bahçeli evlerde, iki dilli, çok renkli geçen yaşamımın bu kısmı benim için çok özeldir. O üç yıl, çocukluğumun en tadı damağımda kalan bölümünü oluşturur. Herkesin bahçeli evlerde yaşadığı, ayrı gayrının olmadığı bir ortamda binbir çeşit oyunlar oynadık. Bize bu tadı veren, oyun arkadaşının ve oyunların çokluğuydu elbet. Oyun için yaşar gibiydik hepimiz. O günler aklıma geldikçe içime bir ılıklık ve pembelik yayılır. Okul sonrası ve bütün yaz aklımız fikrimiz oyundaydı. Eve hava kararınca girilirdi. Yaz geceleri anne ve babalarımız da bahçelerde oturur, bizler oyunun tadını uzatırdık. Mahallenin bütün kızları ve kendi grubumuza uygun bulup aldığımız oğlanlarla yeni oyunlar ve oyuncaklar türetmekte ustaydık. Aynı grupla kışları bir evde toplanıp matematik çalışmayı, yağmur sonrası salyangoz toplamaya gitmeyi de çok güzel becerirdik. Söz konusu oyun ve eğlenceli sokak gezileri için hemen örgütlenme konusunda üstümüze yoktu. Hele sokağa Ayıcı Mahmut geldiyse eğlence kadınları da kapsama alanına almış demekti. Bizim tahta ve plastik Legolarımız vardı. Oyuncağın az bulunduğu o yıllarda Legoları babam nereden alıp getirdi, bilmiyorum. Başka bir yerde görmediğimiz çağın ilerisinde oyuncaklardı. Özellikle kış mevsiminde evde kalınca çok oynardık. Çoğu arkadaşımızın doğru dürüst oyuncağı yoktu. Sokaktaki ve evdeki her şey oyuncağımızdı bizim. Taşlar, tebeşir, kırık ev eşyaları, ağaç dalları, mısır koçanı, kırık tuğlalar, toprak, su, çikolata kâğıtları, bez parçaları... Aklınıza gelebilecek her şey çocukluğumuzun sonsuz düş gücüyle birer oyuncağa dönüşürdü. Bu işten çok zevk alırdık. Hazır oyuncaklar yağmurlu ve karlı günlerin zorunluluğu olurdu. Bazen bu zorunluluğu da aşardık. Atlastan ülke veya şehir bulmaca, domino, iskambil, isim-şehir-hayvan bulmaca gibi farklı seçenekler oyun belleğimizin bir kıyısında yedekte dururdu. Çevrede veya evde bulduğumuz işe yaramaz veya yarar her şey, işbirliği ve yardımlaşma ile oyuncaklara dönüşürdü. Oyun alanlarımız ise her yerdi. Salıncaklı, tahterevalli oyun parkı şehrin merkezindeydi. Oraya ulaşmak ise bizim için zordu. Şimdi düşünüyorum da kenar mahallede çocuk olmak daha iyiymiş. Doğanın içinde, özgürce oynamış, yaratıcılığımızı ve işbirliği yapabilmeyi, arkadaşlık kurabilmeyi, paylaşmayı bu dönemde geliştirmişim. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Kız kıza oynadığımız ve en sevdiğimiz oyunlardan biri gelincilikti. Her kız sırayla gelin olurdu. Kimsenin sırası yenmezdi. Pembe renk başörtüsü, şeker, şerbet boyası sağlandı mı oyun tamamdı. Oyunda herkesin bir görevi vardı. Gerekli malzemeler anne veya ablalardan istenir, verilmezse aşırma yoluyla bir evden alınırdı. Şeker ve şerbet boyası su ile bir kapta karıştırılır, şerbet hazırlanırdı. Şarkılar, türküler söylenir, kap kacak ile müzik yapılırdı. Gelin başköşede oturur, başına pembe örtü örtülür, nazlanırdı. Aşırı naz yapanları bir daha gelincilik oyununa almazdık. Kızlar grubu olarak yaz dinlencelerinde en sevdiğimiz etkinliklerden biri de düğünleri izlemekti. Mahallede hangi eve bayrak asılmışsa bizim için şenlik başlamış demekti. Gelin Buğdayı'nda* bütün çocuklar hazır bulunurdu. Yere düşen para ve şekerleri kapma yarışması en sevdiğimiz oyundu. Buğdayları daha sonra kuşlar ve tavuklar yerdi. Hele düğün yemeği ve şerbet sunulursa değmeyin keyfimize. Kızlar grubunu asıl etkileyen gelin arabasının süsü ve tam kaporta ortasına oturtulan taş bebekti. Biz o bebeğe kendi aramızda Alman Bebeği derdik. O yıllarda bazı arkadaşlarımızın babaları, Almanya'da işçiydi. Yıllık izinlerinde kızlarına bu bebekten getirirlerdi. Babası gurbette her kızın hayali baba-

Hediye Selda YILMAZ larının bir an önce bir Alman Bebeği ile izne gelmesiydi. Bebeklerle oynamamıza hiç izin verilmezdi. Evlerde camlı büfeler içinde saklanır, düğün zamanı araba süslenirdi. Pembe yanaklı, saten giysili, genelde sarı saçlı, mavi gözlü bebeklerin o arabaların üstünde ne aradığını anlayamazdım. Onların yeri bizim ellerimizdi. Arabalar, genelde düğün evinin bulunduğu sokakta süslenirdi. Bütün kızlar bir kenara çömelir, büyük bir zevkle sinema filmi izler gibi izlerdik. Asıl umarımız Alman bebeğine dokunabilmekti. Ama çoğunlukla başarılı olamazdık. Bebeğe ellemeye yeltenen hemen azarı yerdi. Kızlar grubu olarak kedinin ciğere baktığı gibi Alman Bebeklerine çok baktık. Oğlanlarsa daha çok arabanın kendisiyle ve modeliyle ilgilenirlerdi. Yaşamımın sonraki bölümleri de güzeldi. Ama o eski tadı kalmamıştı. On iki eylül düşürümü, çocukluğumuzun oyun tadını da düşürmüş, yerlere çalmıştı. O yıl bütün çocuklar oyuna doyamadan evlere kapandı. Gece oyunlarına çoktan nokta konmuştu. Karanlık çökmeden eve sürgün olmak, çocukluğumuzun sevincini tam ortasından ikiye yarmıştı. İlerleyen yıllarda, büyüklerimizin yaşadıklarını öğrenince bizim yitirdiklerimizin devede tüy kaldığını anladım. Zor eylülden bir yıl sonra babamın ataması çıktı. Bir Ege kasabasına taşındık. Burada düğünler, gelenekler, yaşam ve iklim bambaşkaydı. Alman Bebekli gelin arabaları, babası Almanya'da çalışan arkadaşlarım da yoktu. O güzel oyunlar ve arkadaşlar geride kalmıştı. Yeni bir yaşama ve arkadaşlıklara yelken açmıştım.Ne zaman bir taş bebek görsem, çocukluğumun o yılları bir film fragmanı gibi gözlerime değer, geçer. Çocukluğumun en güzel yıllarının bir simgesi olan Alman Bebeği; mavi gözleri, ışıl ışıl sarı saçlarıyla ara sıra yüreğimin bir köşesinden bana gülümser. Alman Bebeği, seni hiç unutmayacağım. *Gelin Buğdayı: İç Anadolu'da, gelin ve damadın kendi evlerine girerken yüksekçe bir yerden üstlerine serpilen, buğday, şeker, para vb. oluşan karışım. Eve bolluk, geçim ve çocuk getireceğine inanılan bu törenin kökeni Orta Asya'ya dayanır.

ALACA denizin içi kaygan balıklarla dolu pul akşamları şıkır şıkır damlıyor kösele karası balıkçıların üçü beşi bir barınakta deniz tuzunu yalıyor suya düşen imge afyonu patlayan bir rahatlık veriyor çevresine ren geyikleri semiz alaca yosun serini dudaklarımın içi gemiler salınır gider uzaklara yakamın alaca tavşanı sırtını dönmüş dağın tepesine Mehmet RAYMAN


20

Tmolos Edebiyat

SULİRİKLERİ

MİKROP Minnacık mikrobu Zordur ayırt etmesi, Ümitvar organizmaların çoğu Mikroskopla görmeyi umar onu. Aşağılara uzanan eklemli dili Yüz tane sıralı filozof dişi; Yedi püsküllü kuyruğu, çoğu Gülücüklü, pembe ve mor benekli, Seksi vücudunun üzerinde durur her biri, Kırk farklı enstrüman çalar Ağzı, kolları ve tırtıkları; Kimse görmemiştir, seyrek çimen kaşlı Bu dünyanın sekizinci harikasını – Ama her şeyi çok bilen bilim insanları İstemezler mikroplarla tanışmamızı… Ah! şüphelenmemize izin vermeyin asla Hiç kimsenin bilmediği şeyler hakkında! Melis AYGÜN

1.Bir tuğra gibi parlıyor hayat/Yüzüm baktıkça zaman 2.Her şeyin sızısı var. Etine bastırma: Yazmak sızı! 3.Yaşlılıkta oturacağım. Nefes alma kucağına. 4.Sigara içmeyi hiç unutmuyorum: Aklım tescilli ergen 5.Bir dizenin köşesine paltom takıldı/Sıçradı harfler üstüme 6.Şekerli sakız gibi bilgisayarın tadı. Kâğıdın ki ev poğaçası. 7.Daha ne duraklar göreceğim, ne duvarlar, ne doruklar. 8.Sekteye uğratmayı seviyorum aşkı. Daha ne olsun? 9.Bir tek şiire güveniyorum. Bütün ailem o. 10.İhalesine girmem ırmak ütülemenin! 11.Kuşları seviyorum. Tesla'yı seviyorum. Elektriği. Bobinliğimi de! 12.Ve. Bütün akımları./Sanatsal çerçevede. 13. Şiirden hep dayak yiyorum. Sağ olsun, kung fu ustasıdır kendisi. 14.Hayatın sonunda ne var? Ustalıklı bir dize mi? 15.Parçalanış anlatacak beni. Böcekler okuyacak… Emre Gürkan KANMAZ

SENİ SEVDİĞİM ZAMAN

THE MICROBE The Microbe is so very small You cannot make him out at all, But many sanguine people hope To see him through a microscope. His jointed tongue that lies beneath A hundred curious rows of teeth; His seven tufted tails with lots Of lovely pink and purple spots, On each of which a pattern stands, Composed of forty separate bands; His eyebrows of a tender green; All these have never yet been seen-But Scientists, who ought to know, Assure us that they must be so.... Oh! let us never, never doubt What nobody is sure about! Hilaire BELLOC Gönderi Adresi : PK. 24 ÖDEMİŞ / İZMİR Dizgi ve Basım Yeri: Efe Ofset Matbaacılık Yay. San. ve Tic. Ltd. Şti. Sertifika No:14866

SÜRDÜRÜM İÇİN Ömer Akşahan Posta Çeki No: 09562887

Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni: Ömer AKŞAHAN Vakıflar Bankası Ödemiş Şubesi IBAN NO: TR34 0001 5001 5800 7284 2423 63 Yayın Kurulu: Halkbankası Ödemiş Şubesi Ömer AKŞAHAN - Rahim GÜR - Örsan Gürkan APLAK - İrfan MUTLUER IBAN: TR33 0001 2009 7060 0093 1003 66 Posta İçin Katkı Payı Yurtiçi: 50 TL (Yıllık 12 Sayı) Levent ÇETİNOL (Konsep Medya) - Özay KARA (Grafizy) Yurtdışı: 30 Euro (Yıllık 12 Sayı) Hukuk Danışmanları: Av. Özgür AKŞAHAN Av. M. Özer ŞENTÜRK Dergide yayımlanan ürünlerin sorumluluğu eser sahiplerine aittir. Tmolos Edebiyat adı verilmeden alıntı yapılamaz. İzmir Temsilcisi: Mehmet GENÇ Ankara Temsilcisi: Mutahhar AKSARI Tmolos Dergisi Konsep Medya kuruluşudur. Kocaeli Temsilcisi: Gülseren DELİBAŞ Ticari Bir Yayın Değildir. Kapak tasarımı: Özay KARA (Grafizy) Almanya Temsilcisi: Dr. Ertekin ÖZCAN

e-posta: tmolosedebiyat@gmail.com

Denize atlayası geliyor insanın Deli esen lodosun koluna girmiş güz yağmuru Telaşlı ve yorgun gözlerinden düşenler İşte bu öyle bir mevsim, teri soğumuş güz Bir nehir gürleyip geçerken aramızdan Üşüyor gözlerim gözlerinin ayazında Her sokağın başında yolları ayıran sapak Saçmaların dağınıklığında, başıma alamadığım aklım, Toplayamadığın saçlarının dağınıklığında Ay ışığını sen döküyor olmalısın geceye Bir pencere açılır içimde çırpınan şarkılardan Kanatlanır kelebekler, menekşeler menevişlenir Çözülür bülbülün dili, başlar korkulandığım anlar Kuşun kanadındaki coşkuya kaptırmak kolay kendini Bahar dalıydın bu kırgın ömrümün Yürüsem bile kumsalda kalmıyordu izim Seni sevdiğim zaman… Kanıyorsunuz yüzümdeki durgunluğa Dipten koşuyor maviliğe içimdeki ırmaklar Öyle çekici ki laciverti gözlerinin Denize atlayası geliyor insanın yüzme bilmeden Metin SOYDEVELİ


CANLI BALIK RESTAURANT Dededen toruna süren bir serüven...

Küçük Liman Cad. No:8 Amasra • Tel: 0 (378) 315 26 06 www.amasracanlibalik.com

“Vazgeçemeyeceðiniz tat Dereli Yoðurt”


Şık ve gösterişli tasarım & eşsiz teknoloji Konsol Tipi • Zemin Isıtma Modu • Akıllı Kullanıcı Arayüzü • Çift Yönlü Hava Akışı

KLİMA

0232 599 35 35 0232 545 36 05 0533 720 02 20

Tmolos sayı 55