Issuu on Google+


BA�YAZI

De­�er­li­I�›k­l›­lar,­ Y. Müh. Tufan DURGUNOĞLU Feyziye Mektepleri Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

F

MV Işık Okulları olarak, kutup yıldızı misali “eğitimde öncü” olmanın gururu ile ülke ve dünya geleceğine nice iyi insanlar yetiştirmek için büyümeye devam etmek öncelikli hedeflerimizden biri olmuştur. Bu amaç doğrultusunda uzun zamandır yeni bir kampüs açmak için yaptığımız araştırma ve çalışmalar şubat ayında çok önemli bir gelişmeyle sonuçlanmıştır: Bahçeşehir Ispartakule’de yeni bir kampüs ve Tuzla Çınarlı Bahçe’de yeni bir anaokulu kuruyoruz. Ispartakule projemizin duyulduğu günden beri civarda oturan ailelerden aldığımız olumlu geri bildirimler, görüşmelere gelen aday öğrenci ve velilerin ilgi düzeyi hatta “Neredeydiniz?” yorumları doğru bir iş yaptığımızı gösterdi. 2013-2014 Eğitim-Öğretim Yılı’nda anaokulu, ilkokulu ve ortaokulu ile hizmete geçecek olan bu kampüs seneler içerisinde büyüyecek; güvenilir, kaliteli eğitim modelini devam ettirecek. Tuzla Çınarlı Bahçe’de ise bir site içerisinde açılacak anaokulumuz, küçük ama ferah ve yenilikçi bir bakış açısıyla yapılandırılacak. Her iki yerleşimde, deneyimli okul müdürlerimiz eğitim modelleri, programları ve kadroları oluşturacak, zümre çalışmalarını bir müddet koordine etmeye devam edecek. Tablet projemiz de bu yılki yeniliklerimizden biri oldu, bu alanda doğru bir başlangıç yapmaya çok özen gösterdik. Sene başında wi-fi sistemlerini kurarak, gerekli alt yapıyı oluşturarak ve sınıflarımıza etkileşimli tahtalar yerleştirerek başladığımız teknoloji hamlemiz, ileriki yıllarda da devam edecek. Tabletlerin eğitim-öğretimde verimli bir şekilde kullanılabilmesi için çok yoğun araştırma, hazırlık ve eğitim süreçleri yaşadık. Eğitim teknolojileri birimimizi güçlendirdik, içerik hazırlama konusunda çalışmalar yaptık, tablet kullanım yönergeleri ve kuralları hazırladık. Nihayet ocak ayı sonunda öğretmenlerimizin büyük çoğunluğuna tabletlerini dağıttık. Şubat ayında ise planladığımız gibi 5., Hazırlık ve 9. sınıflarımız dağıtılan tabletlerini kullanmaya başladılar. Sene içerisinde her okulumuzun düzenlediği yüzlerce etkinliğin birkaçından da bahsetmek isterim: Her sene düzenlediğimiz “Public Speaking”

yarışmaları, ikincisi düzenlenen “Baloon Debate” ve “Ethical Challenge”, “Fransızca Şiir ve Müzik Günü”, “Almanca Okuma Yarışması” gibi yabancı dil etkinliklerini izledikçe, öğrencilerimizin yalnız yabancı dil hâkimiyetlerinin değil, entelektüel birikimlerinin, kültür seviyelerinin ve eleştirel düşünme becerilerinin de ne kadar yükseldiğini görebiliyor, seviniyorum. Bu yıl ikincisi düzenlenen “Writing” yarışmasında ilkokul 3.sınıf öğrencilerinin yazdıkları şiirleri, lise son öğrencilerinden gelen hikâyeleri takdirle inceledik. Rorschach ve Projektif Testler Derneği ile Ayazağa Işık İlköğretim Kurumunun ortaklaşa düzenlediği “Okullarda Projektif Testlerin Kullanımı Sempozyumu”nun, kendi alanında büyük bir açığı kapattığına inanıyor, bu etkinliği gelenekselleştirmeyi düşünüyoruz. Ayazağa Işık Lisesinin geçen sene ilkini düzenlediği Spectrum Of Education Sempozyumu, bu yıl da coğrafya temasıyla yinelendi. Sekizincisini düzenlediğimiz Satranç Takım Yarışması, 100 Yıllık Okullar 11. Spor Şöleni ve Spora Işık Tutanlar Ödül Töreni medyanın da yoğun ilgi gösterdiği etkinlikler oldu. Ayazağa ve Erenköy Işık Liseleri, 2014-2015 Eğitim-Öğretim Yılı’nda başlatmayı hedeflediği IBDP programına hazırlanıyorlar. Bu yıl içindeki çalışmalar haricinde yaz döneminde on yedi öğretmenimiz yurt dışında çalıştaylara katılacaklar. Onlara yoğun geçecek hazırlık dönemlerinde her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Eğitimden tarihe, sanattan kültüre, spordan geziye ve diğer özgün yazılara insan hayatında ne varsa her konuya değinmeye çalıştığımız FYZY dergimizin 25. sayısına ulaştık. Zaman ne çabuk geçiyor! Bu sayımızla yayın hayatımızda dokuzuncu yıla girmiş bulunuyoruz. Nice yeni sayılarda yine güzel yazılar paylaşacağız. Bugüne dek dergimizin hazırlanmasından siz okurlarla buluşmasına kadar geçen süreçte emeği olan herkese teşekkür ediyor, bütün bir yılın yorgunluğunu atacağınız, yeni öğretim yılına kendinizi hazırlayacağınız güzel bir tatil dönemi diliyorum. Saygılarımla. 3


FMV HABERLER

100­Yıllık­Okullar­11.­Spor­Şöleni

İ

stanbul’da 100 yılı aşan süredir eğitim-öğretim hizmeti veren okulları; sporun dostluk, barış ve kardeşlik ilkelerinden yola çıkarak bir araya getiren “FMV Işık Okulları 100 Yıllık Okullar Spor Şöleni”nin on birincisi Ayazağa Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Spor şöleni kapsamında futbol, basketbol, voleybol, yüzme, masa tenisi, tenis ve bu yıl ilk kez programda yer alan atletizm branşlarında müsabakalar yapıldı. Şölende 34 okul yer aldı. Yarışmalarda bu okullardan 1139 sporcu-öğrenci mücadele etti. Voleybol ve futbolda 22, basketbolda 21, masa tenisinde 19, yüzmede 10, teniste 7, atletizmde 8 okulun katıldığı müsabakalar, eğlenceli ve izleyenlere de keyif veren mücadelelere sahne oldu. “100 Yıllık Okullar 11. Spor Şöleni”nin açılış töreninde, “Spora Işık Tutanlar Ödül Töreni” de gerçekleştirildi. İki organizasyonun bir arada gerçekleşmesi, genç sporcularla spor dünyasının önemli isimlerini bir araya getirirken, renkli sahnelerin yaşandığı bir sportif atmosfer yaratılmasına da vesile oldu.

“Spora­Işık­Tutanlar”,­ödüllerini­minik Işıklılardan­aldı.

“S

pora Işık Tutanlar” ödülleri, FMV Işık Okulları öğrenci, öğretmen, veli ve çalışanların oylarıyla sahiplerini buldu. Efsane isimlerin ve üç büyük kulübün temsilcilerinin yan yana gelmesi medyanın da yoğun ilgisini çekti. Çok sayıda televizyon ve basın mensubunun izlediği tören öncesi düzenlenen kokteylde bir araya gelen yöneticiler saha içinde ve dışında yaşanan olayları kınadılar. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen ve medyada geniş yankı uyandıran ödül töreninde öne çıkan tema fair play oldu ve iki büyük kulübün temsilcilerinin ödüllerini alırken yaptıkları konuşmalar büyük alkış aldı. Başarı Ödülü’nün sahibi olan Fenerbahçe Kulübü Eski Yöneticisi Ali Koç, teşekkür konuşmasında öğrencilere hitaben “Bizim yapamadığımızı inşallah siz yapacaksınız. Geleceği siz inşa ediyorsunuz. Bir şeyi sevmek için başka bir şeyden nefret etmek gerekmiyor.” dedi. Yılın Spor Adamı seçilen Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Ünal Aysal ise duygularını “Işık’ın gücü ve güzelliği içinde barındırdığı renklerden kaynaklanıyor. Sizlere baktığım vakit, gönüllerinde bütün renkleri barındıran cıvıl cıvıl gençlerin bir arada olması, dostluk ve sevgi içinde yan yana oturması Türk sporu için istikbale dönük olarak ümitlerimi artırdı.” diyerek ifade etti. Yılın Spor Yazarı seçilen Uğur Meleke, medya adına bir öz eleştiri yaparak “Bizler, medya mensupları olarak provokatif davranıyoruz. Çözümün bir parçası olmak yerine sorunun bir parçası olmayı tercih ediyoruz.” dedi. Meleke, üç büyük kulübün yöneticisinden bir ricada bulundu: “Sezonun sonunda bir All-Star karşılaşması düzenlensin. Melo’yla Emre Belözoğlu

4


aynı takımda oynasın, Cüneyt Çakır, Ünal Aysal’a pas versin, Fikret Orman orta yapsın, Ali Koç bayrak kaldırsın. Tüm bu spor paydaşlarını, özel adamlarını bir futbol maçında bir araya getirirseniz, omuz omuza olursanız, gole beraber sevinirseniz yanlış bir karara da itiraz edemezsiniz. Birbirinizi daha iyi anlarsınız. Bu işin asıl aktörleri sizlersiniz.” Türk Sporunu Tanıtım Ödülü’nün sahibi olan Semih Saygıner ise, yaptığı teşekkür konuşmasında kişisel gelişimin önemine vurgu yaparak; öğrencilere ülkeyi tanıtmanın yalnızca sportif başarıyla değil, kişisel gelişimle, nasıl bir insan olduğumuzla, centilmenliğimizle de yapılabileceğini ifade etti. Törenin sonunda sporun öncelikle dostluk, centilmenlik temelleri üzerine oturtulması gerektiği bilinciyle 2012 yılının spora ışık tutan değerleri aynı fotoğraf karesinde görüntülenirken açılan pankart son sözü söyledi: “FAIR PLAY için mertçe, dostça, centilmence...”

SPORA IŞIK TUTANLAR Başarı Ödülü: Ali Koç (Fenerbahçe Eski Yöneticisi) Cüneyt Çakır (Hakem) Yaşam Boyu Başarı Ödülü: İbrahim Kutluay (Basketbol Yorumcusu) Yılın Spor Spikeri: Ercan Taner (NTVSpor) Dünyada Yılın Sporcusu: Usain Bolt (Atlet) Yılın Spor Yazarı: Uğur Meleke (Milliyet Gazetesi) Yılın Futbolcusu: Cristian Baroni (Fenerbahçe) Yılın Takımı: Voleybol A Millî Bayan Takımı Türk Sporunu Tanıtım Ödülü: Semih Saygıner (Bilardocu) Yılın Genç Yetenek Ödülü: Kardelen Kova (Yüzücü) Hizmet Ödülü: Tuncay Özilhan (Anadolu Efes Spor Kulübü Başkanı) Cengiz Göllü (Eski Voleybol Antrenörü) Fair Play Ödülü: Tarkan Esmer (Antrenör) Yılın Spor Adamı: Ünal Aysal (Galatasaray Spor Kulübü Başkanı) 127. Yıl Özel Ödülü: Fikret Orman (Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı) Onur Ödülü: Doğan Babacan (Eski Futbol Hakemi) Halit Kıvanç (Eski Spiker) Yılın Takımı Özel Ödülü: Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı

FMV­Işık­Okulları­8.Satranç­Takım­Yarışması “Satranç tahtası, insan zihninin jimnastik salonudur.” Pascal

F

MV Işık Okulları 8. Satranç Takım Yarışması, 3-5 Mayıs 2013 tarihleri arasında Ayazağa Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Feyziye Mektepleri Vakfı tarafından düzenlenen ve Türkiye Satranç Federasyonu iş birliği ile gerçekleşen etkinlikte, anaokulundan üniversiteye kadar 1500’e yakın sporcu yarıştı. Yarışma, önceki yıllarda olduğu gibi beş ayrı kategoride takım turnuvası olarak gerçekleştirildi. Turnuva bünyesinde yer alan “FMV Işık Anaokulları 4. Satranç Şöleni”nde üç turluk yarışmalar yapıldı, derecelendirmenin olmadığı bu yarışmalara 47 okuldan toplam 142 minik oyuncu katıldı. Küçükler kategorisinde 113, Yıldızlar kategorisinde 89, Gençler kategorisinde 58, Üniversiteler kategorisinde ise 55 takımın ve Bulgaristan’dan da üç takımın yer aldığı turnuvada 104 ayni ödül, 200 madalya, 20 kupa sahiplerini buldu. Yarışma, bu yıl da Türkiye’de yapılan en kapsamlı okullar arası satranç turnuvası olma özelliği taşıdı. 5


FMV ETKİNLİK­/ HABERLER

S Serdar Kılıç

Prof. Dr. Martin Haigh

Prof. Dr. Vladimir Tikunov

Oya Ayman

6

pectrum Of Education II Eğitim Sempozyumu, 27-28 Nisan 2013 tarihlerinde on beş farklı ülke ve farklı coğrafyayı Feyziye Mektepleri Vakfı Ayazağa Işık Lisesi çatısı altında bir araya getirdi. Bu yıl Türk Kültür Vakfı ile ortaklaşa düzenlenen, Türk Coğrafya Kurumu, National Geographic dergisi ve İZ TV’nin de destek verdikleri ana başlığı “Coğrafya, Kültürler ve İnsanlar” olarak belirlenen sempozyumda 50’si yabancı, toplam 265 katılımcıyla “Dünya’nın dengesini kim bozdu?” sorusuna yanıt arandı. Spectrum of Education II, çok önemli bir coğrafi konuma sahip olan ülkemizde, daha iyi coğrafya eğitimi verilmesi ve coğrafya biliminin öğrencilere sevdirilmesi konularını, coğrafya eğitiminin gelişimine katkı sağlamayı, dünyada uygulanan coğrafya öğretim programlarını paylaşmayı, coğrafya biliminin önemini kamuoyunda duyurmayı ve insanlardaki “keşfetme duygusunu” uyandırmayı amaçladı. Aralarında Oxford Brookes Üniversitesinden Prof. Dr. Martin Haigh, Londra Üniversitesinden Prof. David Lambert ve Doç. Dr. Eyüp Artvinli, Moskova Üniversitesinden Prof. Vladimir Tikunov, Leibniz Üniversitesinden Prof. Dr. Christiane Meyer, İTÜ Uçak ve Uzay Mühendisliği Bölümünden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Açık Radyo Kurucusu Ömer Madra, National Geographic Dergisi Editörü Oya Ayman, Doğa Bilimci ve program yapımcsı Serdar Kılıç, sporcu Alper Dalkılıç, İz TV Genel Müdürü Vedat Atasoy, AKUT Başkanı Nasuh Mahruki, CNN Türk program yapımcıları Güven İslamoğlu ve Fatih Türkmenoğlu’nun da bulunduğu 21’i yabancı toplam 34 konuşmacının yer aldığı sempozyumda “Coğrafya bilincini ortaokul sıralarında nasıl kazandırabiliriz?” ve “Öğrencilerin coğrafya bilimine ilgi duymalarını nasıl sağlayabiliriz?” konuları tartışıldı. Londra Üniversitesinden Prof. Dr. David Lambert İngiltere ve Türkiye’deki lise coğrafya müfredatlarını Boğaz’dan ters yönde geçiş yapan iki gemiye benzetti: Birinde coğrafya kitabının sayfa sayısının 150’den 4’e indirilmesini, diğerinde 4’ten 150’ye çıkarılmasını eleştirdi. Eğitimin tanımının öğrenme olarak algılanmasının da uygun olmadığını; iyi şeylerin yanı sıra tehlikeli ve yanlış şeylerin de öğrenilebildiğini ifade etti ve genel bilgi yerine çekirdek bilginin önemli olduğunu vurguladı. CNN Türk, “Yeşil Doğa” programını hazırlayan ve sunan Güven İslamoğlu ise Avrupa’daki doğal ormanların %30’unun Türkiye’de bulunduğunu anlatırken, dünyanın en büyük sedir ormanının Türkiye’de olduğunu belirtti. İslamoğlu, çocuklara önce neyi koruyacaklarını, ardından nasıl koruyacaklarını göstermemiz gerektiğini ifade etti ve “Her şey kötüye gitse de bu gidişatı düzeltmek ve daha güzel bir dünyada yaşamak için hâlâ vaktimiz varken tüketimden vazgeçmeli ve enerji kullanmamalıyız.” dedi. National Geographic Dergisi Yerel Editörü Oya Ayman da konuşmasında dünyanın alarm verdiğini ifade etti. Çarenin bakış açımızı değiştirmekle mümkün olacağını, doğaya hâkim olmak yerine doğanın bir parçası olarak hareket etmemiz gerektiğini savunan Ayman, yaşananları “biyolojik soykırım” olarak adlandırdı. Doğa Bilimci Serdar Kılıç ise çocukların doğayla baş başa kalabildiği sürece hayattan derslerden öğrendiklerinden çok daha fazla şey öğrenebileceğine değindi. Doğanın içinde yaşamayan çocukların bugün çevrelerinde gördükleri hiçbir ağacı ve bitkiyi tanıma şansı olmadığını, doğada ayakta kalmayı bilmeyen bir insanın hayatla başa çıkamayacağını ifade etti.


Eserleri­de­ismi­de­Işık’ta­baki…

Binnaz­Melin­Botanik­Bahçesi

A

yazağa Kampüsü’nde çok değerli bir isim daha ölümsüzleşti; kampüsteki sera, artık “Binnaz Melin Botanik Bahçesi” adıyla anılacak. Yapımına 1972’de Binnaz Melin’in çabalarıyla başlanan ve 1998 yılında faaliyete geçen sera, 250 m2 lik kapalı alan üzerine kurulmuş olup bugün içinde 360 tür bitkiyi barındırmaktadır. Hayatının en verimli dönemini Işık Okulları için değerlendiren, yetiştirdiği eğitmenlerle geleceğe yön veren, doğa bilgisi ve becerisiyle de unutulmaz hocalarımızdan olan Binnaz Melin, 1991 yılında FMV Özel Ayazağa Işık Lisesinde okul müdürü ve İngilizce öğretmeni olarak göreve başladı. Yurt dışı öğrenci ve öğretmen değişimine, AB Comenius projelerine, Uluslararası Bakalorya Programları hazırlığına önem verdi, ISO 9001 Kalite Güvence Sistemi geliştirme grubuna öncülük etti. Binnaz Melin, 1998 yılında FMV Eğitim Kurumları Genel Müdürü olarak üstlendiği sorumluluğu, 2001 yılına kadar sürdürdü. 2001-2002 yılları arasında, FMV Eğitim Başdanışmanlığı da yaptı. Eğitmenliğin yanı sıra kampüsün gelişmesine de rehberlik etti, sera planı uygulamasının sorumluluğunu üstlendi ve yurt dışındaki botanik bahçelerini gezerek, sayısız kitap okuyarak, uzmanlara danışarak seranın yaşatılmasına emek verdi. Üstüne titreyerek emek verdiği seraya, adının verilmesinden duygulanan Binnaz Melin, 26 Şubat 2013 tarihinde yapılan törende, FMV Yönetim Kuruluna teşekkür etti. FMV Yönetim Kurulu Başkanı Tufan Durgunoğlu da yaptığı konuşmada “Ayazağa Kampüsü Botanik Bahçesi’nde Binnaz Melin’in adı, Türk eğitimine ve Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Okullarına verdiği hizmetlerin bir anısı olarak sonsuza kadar yaşayacak ve genç nesillere de örnek olacaktır.” dedi.

7


FMV ETKİNLİK­/­ SERG‹LER

Eski­Moda­Komedya,­Modası­ Eskimeyen­“Aşkı”­Anlattı

D

ostlukları “Bir Demet Tiyatro”yla başlayan üç tiyatro insanı Evren Ercan, Şebnem Sönmez ve Zerrin Sümer’in bir araya gelerek oluşturdukları Tebdil-i Mekân Prodüksiyon Tiyatrosu’nun ilk oyunu “Eski Moda Komedya”nın prömiyeri, 13 Mart’ta Nişantaşı Kampüsü Muvaffak Benderli Salonu’nda gerçekleşti. Alexei Arbuzov’un yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği, Şebnem Dönmez’in yönetmenliğini yaptığı oyun izleyicilere eğlenceli bir gece geçirme imkânı sağladı. Oyunda Türk tiyatrosunun iki duayeni Zerrin Sümer ve Ayberk Attila’ya genç yetenekler İpek Taşdan ve Tanju Girişken eşlik etti. Bir kadınla (Zerrin Sümer) bir erkeğin (Ayberk Attila) yıllar süren yalnızlıklarından sonra bir klinikte tanışması ve aralarında güldürüp düşündüren bir komedya yaşanmasını anlatan aslı iki kişilik oyuna iki genç oyuncu da hem anlatıcı, hem oyuncu, hem gözlemci sıfatıyla dinamizm kazandırdı. Feyziye Mektepleri Vakfı, bir tiyatro oyununa daha destek olarak sanatın insan hayatını aydınlatan ışıklardan biri olduğunu gösterdi. Tiyatroseverler, prömiyerde tiyatronun insanı büyüleyen dünyası içinde zevkli bir gece yaşadılar.

Umut­Taşıyan­Portreler

R

essam Metin Ünsal, “İmgeler Atlası” ve “Yaşam Sözleşmeleri” adlı sergilerinden sonra, bu kez üçlemenin son halkası “Varoluş Şifreleri” ile 20 Mart-20 Nisan 2013 tarihleri arasında Galeri Işık Teşvikiye’de sanatseverlerin karşısına çıktı. Küratörlüğünü Halilhan Dostal’ın, sanat yöneticiliğini Meriç Aktaş Ateş’in üstlendiği sergide yağlıboya tekniği ile üretilmiş, portre ve figür zenginliği olan kompozisyonlardan oluşan on altı yapıt yer aldı. Kadın portrelerinin ağırlıkta olduğu eserlerde, “umutları” simgeleyen haritaların yer alması dikkat çekti. “İnsana, özellikle sanatçıya yakışan; var olabilmenin gerekliliği doğrultusunda, yaşamla bağını sağlam tutabilme sorumluluğudur.” diyen Metin Ünsal, bunun, gözlem ve birikimleri paylaşmanın yanı sıra, yarına dair umutları her dem taze tutmakla gerçekleşeceğini belirtti.

Kitapların­Kapağına­Gizlenmiş­ Bir­Sanat:­EKSLİBRİS

5

00 yıl önce kitapların sahibini belirtmek için kullanılan ve üzerinde dikkat çekici resimlerin olduğu “ekslibris”lerin Türkiye’de tanınması ve yaygınlaşması için yoğun çaba harcayan Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar - Grafik Tasarım Bölümü Başkanı ve İstanbul Ekslibris Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasip Pektaş’ın “Resimler, Ekslibrisler” adlı sergisi 22 Ocak - 16 Şubat 2013 tarihleri arasında Galeri Işık’ta sanatseverlerle buluştu.

8


Cam­Atölyesi’nden­İkinci­ Sergi:­“Işık­ve­Cam”

E

serleri yurt dışında da büyük ilgi gören ve çalışmalarıyla cam kesme sanatında doruk noktaya ulaşan Cam Atölyesi, 19 Şubat-16 Mart 2013 tarihleri arasında Galeri Işık’ta “Işık ve Cam 2” adıyla ikinci sergisini açtı. Atölyenin kurucuları Erkin Saygı ve Ruhcan Topaloğlu, bu alışılmadık eserleri oluştururken kalıp veya benzeri bir ürün kullanmıyor. Her bir eser tek tek mermer bir heykel gibi oyularak şekillendiriliyor. Tek bir eser üzerinde en az bir ay çalıştıklarını belirten Saygı, tasarımlarını hazırlarken bu coğrafyada yaşamış uygarlıklardan etkilendiklerini ve onları yeniden yorumlayarak günümüze taşıdıklarını söylüyor. Cama uyarlanan bu çağdaş ve modern yorumlar ise Ruhcan Topaloğlu’nun hünerli ellerinde hayat buluyor.

50.­Sanat­Yılında­Yine­Farklı,­Yine­Büyüleyici

Dr.­Jale­Yılmabaşar

U

zun bir aradan sonra Türkiye’deki sanatseverlerle yeniden buluşan Prof. Dr. Jale Yılmabaşar, “Jale Yılmabaşar 50. Sanat Yılı Resimleri” sergisini Galeri Işık’ta açtı. Sergi ziyaretçi akınına uğradı. Bugüne dek yurt içi ve yurt dışında açtığı sayısız sergisiyle büyük yankı uyandıran, Türkiye’nin ilk kadın seramik profesörü olan Yılmabaşar, uzun bir aranın ardından Türkiye’de yeni bir sergi açtı. Çalışmalarına Almanya ve Paris’te devam eden sanatçı, son dönemde yaptığı resimleriyle, bildiğimizin ötesinde çok farklı “Jale Yılmabaşar yapıtları” ile karşımıza çıktı bu kez. 1963 yılında açtığı “Jale’nin Horozları” adlı ilk sergisiyle, sanat dünyasının en başarılı isimleri arasına girmeyi başaran Yılmabaşar, “Jale Yılmabaşar 50. Sanat Yılı Resimleri” sergisindeki birbirinden etkileyici kadın portreleriyle sanatseverleri büyüledi.

FMV­Galeri­Işık’ta­“Kaos”

U

zun yıllardır fotoğraf sanatına gönül vermiş iki eski dost H. Nadir Ede ve Mehmet Akgül’ün ince sabun filmlerinin makro objektiflerle fotoğraflandığı 40 adet çalışmadan oluşan ilk ortak sergileri “Kaos”, 22 Mayıs - 3 Haziran 2013 tarihleri arasında gerçekleşti. H. Nadir Ede ve Mehmet Akgül’ün: “Kaos bir düzensizlik hâlidir. Sistemler düzene girmeden önce düzensizdirler. Kaos düzenin başlangıcı veya sonudur. Nesnelere yakından baktığımızda düzenleri içinde bir düzensizlik, düzensizlikleri içinde bir düzen olduğunu görürüz. İçinde bulunduğumuz kâinat bir düzensizlik durumundan düzen durumuna, düzen durumundan düzensizlik durumuna savrulur durur. Bir anlamda düzen, düzensizlikten yani kaostan doğar veya tam tersidir.” diye tanımladığı kaos kavramı, fotoğraflarla, sanatseverlerin beğenisine sunuldu. 9


EĞİTİMCİ GÖZÜYLE

Çünkü­her­şey­eğitimle başlar...

B

arındırdığımız çoğu duygu ve tüm davranışlar öğrenilir ve sonradan geliştirilebilir. Tutku, hırs, kıskançlık, öfke ve şiddet... Hepsi ve daha fazlası küçükken öğrendiğimiz davranışlardır. Hepsi kazanmakkaybetmek veya yenmek-yenilmek ile ilgilidir. Çünkü hayat, kazanmak ve kaybetmek üzerine kurulu bir düzendir. Ancak bizler çok iyi annebaba olmaya çalışırken, çocuklarımızı üzmeden, kırmadan, ağlatmadan büyütmeye uğraşırken hayatın içinde artıların ve eksilerin de olduğunu, onların gelecekte birçok zorlukla karşılacağını gözden kaçırıyoruz veya görmezden geliyoruz. Çocuklarımız hep gülsün, hep mutlu olsun istiyoruz. Onları -farkına varmadan- yalnızca güzele ve iyiye odaklıyoruz. Çocuklarımıza düzenin ne yazık ki tek tarafını öğretiyoruz: kazanmak. Kazanmak tadıysa bir işin, tuzu da kaybetmektir. Her şey tatlı mı? Tuzu da tatmak gerek. Bir işin tadı tuzu dediğimiz bu değil mi? Tadı tuzu kalmayınca iş zevksiz ve yavan olmaz mı? Kazanmak tabii ki güzeldir. Ama kazanan bir taraf varsa mutlaka yenilen de bir taraf vardır. Her şartta kazanmak; insanı doyumsuz, arsız ve alaycı yapabilir. Kaybeden tarafın öfkeli ve agresif olması da bu yüzdendir. İşte bu nedenle çocuk kazanmanın tadına vardığında karşısındakinin ne hissettiğini de anlamalı... Anlamak ise ancak yaşamakla olur. Çocuklarımıza düzenin iki tarafını da göstermeli, ikisinin de doğal olduğunu anlatabilmeliyiz. Oysa biz çocuklarımıza yenilmenin doğal olduğunu aşılamıyoruz ki... Çünkü biz de öyle yetiştik. Bu kısır döngünün bir sonu olmalı!.. Ağaç yaşken eğilir; henüz küçücükken onlarla geçirdiğimiz vakit boyunca oynadığımız oyunları kim kazanır? Tabii ki küçükler... Büyükler bilerek yenilir çünkü karşılığında çocuk kazandığı için mutlu olur. Mutlu olunca da biz rahat ederiz. Bunun adı şikedir. Biz çocukları aldatıyoruz. Yani şikeyi, hileyi ve aldatmayı ilk bizden öğreniyorlar! Sonra okul başlıyor... Çocuk okulda da haklı olarak aynı şeyi bekliyor; hep o kazanacak, her yarışma sonunda o mutlu olacak. Ama işler onun bildiği veya o güne kadar öğrendiği gibi gitmiyor. Hani en iyi o satranç oynuyordu, hani en güzel o dans ediyordu, hani tüm oyunlarda en iyi oydu. Bu dünyada başkalarının da olduğunu fark etme... Hep kazanmaya veda... Yenilgiyle tanışma... Oyunlar, zaman içinde yerini derslere bırakınca işler daha da sarpa sarıyor. Devreye yine biz büyükler giriyoruz, önceleri öğrenmesine yardımcı olmak amacıyla başlıyoruz işe ve ne olduğunu anlamadan bir bakıyoruz ki ona verilen

ödevler bizim görevimiz olmuş. Zaten çocuk tüm gün okulda yoruluyor, gidip gelirken yollarda perişan oluyor, bari çocuğa bir yararımız dokunsun... “Biz söyleyelim o yazsın.” ile başlayan masum yardımlar, proje ödevini de komşunun mimar oğlundan rica etmeye kadar gidiyor ve işler profesyonel boyuta vardırılıyor. Aldatma ve hile bilinçsiz bir şekilde devam ediyor. Bir sonraki aşamada ise çocuk, “kazandığı bu beceri”yi artık büyüklerinden yardım almadan kendi kendine kullanmaya başlıyor! Ne özgün çalışma ne inceleme ne yorum yapma... Kaynak belirtilmeden yapılan alıntılar, internetten kopyala-yapıştırlar... Nerede kaldı akademik dürüstlük? Oysa çocuklarımıza her alanda ilk öğretmeye çalıştığımız değerdir dürüstlük. Ama biz büyükler yardım edelim derken çocuklarımızın bu değeri davranışa dönüştürmelerine hiç yardımcı olamıyoruz. Gelin bir de spordaki dürüstlüğe bakalım: Oyun sırasında rakibe atılan kasti tekmeler, havada uçuşan yumruklar, atılan yabancı maddeler, dopingler... Yıllardır spor gündeminde olan bitenleri hayretle ve üzüntüyle izliyor, fair play nerede diye hayıflanıyor muyuz? -Evet. Günümüzün en popüler kavramı fair play de bir davranış tarzıdır. Yani öğrenilir. Bizim, çocuklarımıza karşı tarafa saygı duymayı, fizyolojik ve psikolojik açıdan zarar vermemek için özen göstermeyi öğretmemiz yani fair play ruhunu aşılamamız gerekmez mi? Rakibimiz, düşmanımız değil, oyunun bir parçasıdır. Bunları öğrenmeden büyüyünce sonuç bugün gelinen nokta oluyor. Biliyor musunuz, geçtiğimiz haftalarda açıklanan UEFA Fair Play Ligi sonuçlarına göre, 53 ülke arasında 46. sırada yer almışız. Sizce bu bir tesadüf mü? “Akdenizliyiz biz, kanımız kaynıyor.” diyerek suçu genlerimize mi atalım? O zaman bizden daha Akdenizli olan İspanya niye sekizinci sırada? İlk üçü merak ediyor musunuz? İsveç, Norveç, Finlandiya. Akdeniz ateşine en uzak oldukları için mi? Yoksa başta Finlandiya olmak üzere Kuzey Ülkeleri Avrupa’nın en iyi eğitim sistemine sahip oldukları için mi? Tarih boyunca kitleleri bir araya getiren ve bir arada tutan en önemli unsur olan sporun zamanla kitleleri birbirinden uzaklaştıran bir unsura dönüşmemesini diliyor, “fair play”in ancak eğitimle gerçekleşeceğini, geliştirilebileceğini ve bunu çocuklarımıza çok küçük yaşta öğretmemiz gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Şenay KURT FMV Kalite Müdürü

11


EĞİTİM

Ölçmek­ya­da­ Ölçmemek... Ölçme­ değerlendirme­ sistemimizde­ öğrencileri­ siyah­ beyaz­ olarak­ ayırmak­ yerine­ gökkuşağının­ tüm­renklerini­ortaya­çıkaracak­yöntemler­keşfedelim. Nilgün PAMUK FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Ölçme-Değerlendirme Uzmanı

12

Y

ukarıdaki karikatürde farklı yetenek ve özelliklere sahip hayvanlar aynı sınavla ölçülerek hepsinin ağaca tırmanmaları bekleniyor. Eğitim sistemimizi, sistemdeki hatalarımızı çok güzel anlatan bir karikatür değil mi? Bizler de sınıflarımızda birbirinden farklı özellikte, farklı yeteneklerde, farklı kültürlerden gelip her biri farklı öğrenme stillerine ve düzeylerine sahip olan öğrencileri bir sınıfa koyup başlarına da bir öğretmen verdik mi eğitim-öğretim sürecini gerçekleştirdiğimizi varsayabiliriz. Ama işin doğrusunun bu olmadığı bilinen bir gerçek. Dilerseniz bu karikatürde gösterilen yanlışı yap-

mamanın yolu nereden geçer şöyle bir bakalım. Öncelikle klasikleşmiş olan eğitim tanımından başlayalım: Literatüre göre, bireyin yaşantısında istenilen ve kalıcı izli davranış değişikliği oluşturma sürecine eğitim diyoruz. Tanımı biraz açacak olursak, öğrencilerin sahip olmasını istediğimiz kazanımları verebilmek için eğitim programları ve öğrenme etkinliklerini kullanıyor ve sürecin sonunda öğrencilerde kalıcı davranış değişikliği (öğrenme) gerçekleşmesini bekliyoruz. Peki, oluşturulan bu davranış değişiklikleri nelerdir ve bunları nasıl gözlemleyebiliriz? Bu davranışların ne kadarının ne ölçüde kazanıldığını belirlemek için ne yapmalıyız veya diğer bir deyişle neden ve nasıl ölçmeliyiz? Öğrencinin, planlanmış eğitim sürecinde ortaya koyması beklenen davranışları aslında öğretmenin ulaşmayı hedeflediği noktadır. Öğretmen yapmış olduğu sınavlar ve verdiği ödevler ile öğrencilerin istenilen davranışlara ne kadar ulaştığını saptamaya çalışmaktadır. Fakat var olan eğitim sistemimizde bu saptama işi öğrencilerin farklı öğrenme özelliklerini ve bireysel yeteneklerini göz ardı ettiğinden, herkesi eşit özelliklere sahip kabul ederek verdiğimiz sorularla yoklama yaparak öğrencilere konuyu öğrenmiş, az öğrenmiş veya hiç öğrenememiş gibi etiketler koyabiliyoruz. Hatta ÖSYM’nin ve MEB’in yaptığı ülke genelindeki seçme ve yerleştirme sınavlarında öğrencileri başarılı veya başarısız diye kategorize edebiliyoruz. Aslında konuyu öğrenemeyen bir öğrenciye konuyu farklı bir şekilde anlatmaya çalışsak, onun aktif öğrenmeyi sağlayabileceği duyusuna hitap edebilsek yani bireysel farklılıkların farkında olsak, ölçme ve değerlendirme işlemlerimizi bu doğrultuda yapabilsek belki de öğretim sonunda öğrenemeyen öğrenci sayısı son derece az olacaktır.


2005-2006 Eğitim-Öğretim Yılı’ndan başlayarak MEB yapılandırmacı öğretim anlayışı kapsamında müfredatları değiştirmiş, öğrenciyi merkeze alan ve öğrenme sürecinde öğrenciyi aktif kılacak olan yaklaşımı benimsemiştir. Yapılandırmacı yaklaşıma göre öğrencilere sürecin sonunda yani tüm bilgiler öğretmen tarafından verildikten sonra yapılan sınavlara ek olarak, öğrencileri öğrenme süreci içerisindeyken de aktif kılarak performanslarına dayalı ölçme ve değerlendirme ön plana çıkmaktadır. Öğrencinin neler yaptığının yanı sıra nasıl yaptığı da önemlidir ve ölçülmelidir. Klasik sistemde öğretmenlerin ölçme ile ilgili en büyük engellerden biri de öğretilenlerin ölçülmesi yerine ölçüleceklerin öğretilmesiydi. Derste çözülen örneklerin benzerlerini sınavlarda sormak öğrencilerin gerçek öğrenme düzeylerini göstermeyip ezberciliğinin ne kadar iyi olduğunu göstermektedir. Yapılandırmacı yaklaşımda öğrencilerin tek tip bilgi yerine bilgiyi üreten ve yorumlayan olmaları beklenir. Öğrencilerin verilen bilgiyi hatırlamasından ziyade, bilgiyi kullanması, analiz etmesi, günlük hayatına uyarlayabilmesi ve değerlendirmesi gibi daha üst düzeydeki bilişsel öğrenmeler ön plana çıkmaktadır. Bireyin elde ettiği bilgileri nasıl kullandığı, nasıl yorumladığı, bu yorumlamalar ve anlamlandırmalar neticesinde yeni bilgilere nasıl ulaştığı gözlenir. Bu nedenle yapılandırmacı yaklaşımda geleneksel yaklaşımdaki yazılı-sözlü yoklamalar, kısa cevaplı ve çoktan seçmeli soruların yanı sıra, gözlem formları, tutum ölçekleri, kavram haritaları, öz değerlendirmegrup değerlendirme formları, sunumlar ve sunum

değerlendirme formları, projeler, portfolyolar ve performans görevleri ön plana çıkan ölçme değerlendirme araçları olmaktadır. Başlangıçta yer alan karikatüre geri dönecek olursak, her biri farklı kapasitelere ve özelliklere sahip olan bu hayvanların hepsi ağaca tırmanamayacağına göre, her birinin kendi performansları doğrultusunda ortaya çıkaracakları becerilere odaklanmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Buradan hareketle, eğitim-öğretim sürecinde bütün öğrencileri siyah ve beyaz gibi görüp kategorize etmek yerine gökkuşağının tüm renklerini ortaya çıkaracak yöntemlerden yararlanmak eğitim ortamlarımızı zenginleştirecektir.

13


‹Ç‹M‹ZDEN B‹R‹

O pedodonti uzmanı, Işık Lisesinde başlayan egitim sürecini Berlin’de başarıyla noktaladı. Bugün hemen yanı başımızda, Nişantaşı’nda, muayenehanesinde meslek yaşamını sürdürüyor.

Dt.­Zümrüt­Özbayrak Sevil KARACIK FMV ve Işık Okulları Kültür Sanat Yöneticisi

S

ayın Zümrüt Özbayrak, 1970 Işık yıllığında pedagog olma hayaliniz varmış, fikrinizi değiştirmenize sebep neydi? Üniversite seçimimde babamın rolü büyük oldu. Bana hep “Tamam sen pedagog olmak istiyorsan benim diyecek bir şeyim yok ancak ben senin hekim olmanı istiyorum.” diyordu. Sonuçta 16-17 yaşlarında bir çocuktum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji - Pedagoji diyerek ısrar edersem, baktım babam çok üzülecek, gönül koyacak, sonrasında ben de üzüleceğim. O sıralarda aile dostumuz çok sevip saygı duyduğum Prof. Dr. Sedat Katırcıoğlu ile sık görüşüyorduk, kızı İffet benim sınıf arkadaşımdı. Liseden mezun olduğumuz günlerde babam, “Yahu ağabey, biz kızları oraya buraya yollayacağımıza, bunlar doktor olsunlar.” deyince ben de artık direnmedim, Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine kaydımı yaptırdım. İffet de girdi. Meslek seçimimde Sedat Amca’nın çok büyük rolü olmuştur. İyi ki de olmuş, mesleğimi çok zevk alarak yaptım. Bu arada babamın keyfine de diyecek yoktu, üniversite hayatım boyunca gözünün önündeydim. Bizim evimizin bahçesiyle üniversitenin bahçesi ortak duvarı kullanıyordu, okul yanı başımızdaydı.

Diş hekimliğinden mezun olduktan sonra, hayatınız nasıl şekillendi? Okulu bitirdikten sonra hemen çalışma hayatına atılmak istedim. Kendi ayaklarımın üstünde durmak en büyük hayalimdi. Çevremdeki bazı kadınlar gibi bir ev kadını olmak istemiyordum. Babam duruma yine müdahale etti, “Tamam kızım çalış ama çok da uzaklara gitme.” dedi ve evimizin hemen karşısındaki Nişantaşı Sosyal Sigortalar Hastanesine tayinim çıktı. 1,5 yıl kadar burada çalıştım. Hastanenin en genç hekimiydim. Göreve başladıktan bir süre sonra günlerden bir gün eczacımız Meral Hanım yeğenini getirdi hastaneye. Aklına beni yeğeni ile tanıştırmayı koymuş. İşte, eşimi bir pazartesi günü böyle tanıdım. Perşembe günü evlenmeye karar verdik. Cuma günü gelip beni istediler, cumartesi günü eşim Semih Almanya’ya işine döndü, bir yıl içinde ben de toparlandım, Almanya’ya yerleştik. 14

Berlin yılları nasıl geçti, Işık Lisesi o yıllarda sadece İngilizce eğitim veriyordu, zorluk çektiniz mi? Benim için kendi ayaklarının üzerinde durmak bir tutkuydu. Sanırım lisede aldığım eğitimin bu şekilde düşünmemde çok büyük rolü oldu. Işık’tan aldığım disiplin ve sistemli çalışma alışkanlığı ile de özgüven sahibi bir hekim olmuştum. Okul sırasında sıkça şikâyet ettiğimiz katı disiplinin meslek yaşamımda çok büyük faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Bu duygularla Almanya’ya gittim. İlk zamanlar ailemden bu derece uzak kalmak oldukça


Disiplinliydik, çalışkandık, sıcak ve samimiydik. Sanırım Almanya’da farklılık yaratan bütün bu iyi hasletleri ilk, orta ve lise eğitimimi aldığım Işık Lisesine borçluyum.

zor olmuştu. Evin ortasında bağdaş kurup oturur, saatlerce telefonun bağlanmasını beklerdim. Ama Almanya’ya çabuk alıştım, kısa bir süre sonra eşim Berlin Üniversitesine kabul edildi, bu arada bir kızımız oldu. Yeniden çalışma hayatına dönmek istiyordum. Almancanın “A”sını bilmiyordum. Altı ay bir lisan kursuna gittim. Annemler kızıma bir süre bakabileceklerini söyleyince onu Türkiye’ye yolladım. Bu oldukça zor oldu. Üç ay boyunca kızımı görmedim, bu süre zarfında kızım, benim anneme “anne”, babama “baba” dedi. Ama devam ettim, bu arada Berlin Üniversitesi çocuk bölümüne kabul edildim. Çocuğumu yanıma aldım. Bu süre zarfında eşimin büyük katkısı olmuştur, öyle ki evde elektrik süpürgesi tutmamı dahi yasakla-

mıştı. Bu şartlar altında Berlin Üniversitesinde dört yıl kadar asistan olarak çalıştım. Bu dört yıl boyunca artık el bebek gül bebek dönemi kapanmıştı. İstanbul’da hastanede çalışırken annem evden portakal suyumu, tostumu gönderirdi. Havam yerindeydi. Ama Almanya’da çok farklı bir hayatım oldu. İş, ev, çocuk… Bu yoğunlukta tek bir hedefim vardı, iyi bir hekim olmak. Almanya’dan dönüş? Eğitimim bittiğinde artık karar verme aşamasına gelmiştik. Eşim ağız hastalıkları uzmanı olmuştu, ben pedodonti uzmanı olmuştum. Ya Almanya’da kalacak ya da Türkiye’ye dönecektik. Tercihimizi Türkiye’ye dönmekten yana kullandık. 15


‹Ç‹M‹ZDEN B‹R‹

Bu süreçte Işık’ın size ve dünyaya bakışınıza nasıl bir katkısı olmuştur? Almanya’da iken şunu gördüm, ülkede bir sürü yabancı hekim vardı, özellikle Yunan, Yugoslav. Ancak üniversitede yabancılar içinde en çok sevilenler sanki biz Türklerdik. Farklıydık, son derece disiplinliydik, çalışkandık, herkese sıcak ve samimi davranıyorduk. Her ne kadar her yaz dönüşünde: “Sizler deveye mi biniyorsunuz, deveniz var mı?” gibi sorularla karşılaşsak da yılmadık, çalıştık. Ülkeme, elçiliğini düzgün yaptığımdan emin olarak döndüm dersem yalan olmaz. Sanırım Almanya’da farklılık yaratan bütün bu iyi hasletleri ilk, orta ve lise eğitimimi aldığım Işık Lisesine borçluyum. Işıklı yıllara dönersek, derslerle aranız nasıldı, nasıl bir öğrenciydiniz? Ben lise yıllarında çok çalışkan bir öğrenci değildim. Hatta bir keresinde veli toplantılarından birinde hocalarım şikâyette bulunmuşlar. Kimya hocam Rengin Tınaz anneme: “Bu çocuğu anlamıyorum, bir sınavdan 1 alıyor, diğerinden 9. Neden böyle?” demiş, diğer hocalarımdan da benzer şikâyetler olunca son sözü alan müdürümüz Sacit Bey: “Hanımefendi siz kızınızı bu okuldan alıp hayırlısıyla bir an evvel evlendirin.” demiş. Annem eve çok kızgın olarak dönmüştü: “Beni rezil ettin!” dediğinde ben de çok üzülmüştüm. En sevdiğiniz ve sizde iz bırakan öğretmenleriniz kimler? Genel olarak baktığımda bütün hocalarımı seviyordum aslında. Hatta çok korkmamıza rağmen Sacit Bey’i ve biyoloji dersini çok severdim. Bir de felsefe hocam Necla Öke… O da unutamadığım hocalarımdandır. Eski fotoğraflarım arasında ilkokul son sınıfta çektirdiğimiz toplu hâldeki fotoğraflardan birinde sınıf hocamız Yıldız Hanım’ın resmini karalamışım. Kim bilir ondan neler öğrenmişimdir ama bir şekilde ona kızmışım, çocukluk işte, hıncımı ancak bu şekilde alabilmişim zahir… Buna karşın rahmetli Leyla Hacaloğlu’nu çok severdim, ilkokul yıllarından unutamadığım bir isimdir Leyla Hoca. Peki, ya sevmediğiniz dersler? Ben Edebiyat Bölümü öğrencisiydim ve matematikle aram hiç yoktu. Sonra da tıp okudum, enteresan değil mi? Arkadaşlık ilişkileriniz nasıldı, çokça rekabet olur muydu aranızda? Yoksa Işık kardeşliği mi ön plandaydı? Arkadaşlığımız üst düzeydeydi diyebilirim. Bugün hâlen toplanmaya devam ediyoruz, dünyanın dört bir tarafına dağılmış, uzak diyarlara göçmüş olsak da bir araya geliyor, toplantılar yapıyor, geziler gerçekleştiriyoruz. Öyle ki 8-9 arkadaşımla neredeyse her gün görüşürüz. Okul, bir yandan bizleri bireysel olarak hayata mükemmel hazırlarken öte yandan “Işık kardeşliği” duygusunu 16


da içimizde yeşertti sanırım. Üniversite yılları arkadaşlık ve dostluk bakımından hiç bu kadar verimli geçmedi. Benim ayrıca özel bir durumum da oldu, muayenehanem okula çok yakın olduğu için hocalarım olsun, dönem arkadaşlarım olsun, alt sınıflar, üst sınıflar, pek çok Işıklı hastam oldu. Hocalarımızdan rahmetli Şerife Gülay hastamdı. Sayın Bedriye Yetiş ve Nihal Naycı da uzun yıllardır hastalarımdır. Kızımın eğitiminde çok büyük emekleri olan iki hocamı da çok sayar ve severim. Unutamadığınız bir anınız var mı okul yıllarından? Kantinde yaptığımız ponçik savaşları… Sanki evimizde yemek pişmiyordu. Az sayıda geldiği için bayağı zordu bir ponçiğe sahip olabilmek… Bir de öğle teneffüsünde Rumeli Caddesi’nde “Ömür Pastanesi”nden dondurma yemek… Diş hekimliği dışında hobileriniz var mı? Doğayla iç içe olmayı çok seviyorum. Bahçemde ağaçlarım ve özel olarak yetiştirdiğim kaktüslerim var. Evime girmeden önce bahçeyi dolaşırım, verdiğim emeğin karşılığını fazlasıyla alıyorum. Bahçemde bir sera bile var. Ağaçlar, çiçekler ve bitkilerle vakit geçirmek bana büyük huzur ve keyif veriyor. Sizin döneminizdeki Işıkla şimdiki Işık arasında büyük değişiklikler var. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Şimdi ben düşünüyorum Işık Lisesindeki öğretmenlerimizin kalitesini, o zamanki okul

kıyafetlerimizi… Ne kadar özenirdik, mum gibi giyinirdik, hepimizin formaları ütülü, çorapları tertemiz… Böyle olmayı herhâlde örnek hocalarımızdan aldık. Aslında çocuklar aileleriyle geçirdikleri vakitten çok daha fazlasını okulda geçiriyorlar. Kurallara uymayı burada öğreniyorlar. Bugün kapıdan içeri girdiğimde şöyle bir kafamı kaldırdım baktım. “Zümrüt, senin bu avluda acı tatlı çok güzel anıların oldu.” dedim. O an İstiklal Marşı’nı duydum sanki. Doğru dürüst okumadığımız için azar işitir, tekrar tekrar okurduk. Okul çok renklenmiş, çiçeklenmiş. Bizim zamanımızda böyle değildi. Her tarafta rengârenk afişler… Işık, geçen zaman zarfında çok büyük bir gelişme göstermiş, yılların getirdiği bir birikimin, görgünün, kültürün verdiği bir sunuş… Çok etkilendiğimi söyleyebilirim.

Zümrüt Özbayrak eşi Prof. Dr. Semih Özbayrak ile…

Son olarak bir tavsiye istesek sizden, Işıklı gençlere ne öğütlersiniz? Benim için çok zor bu soruya cevap vermek ama ben kendimi çok şanslı görüyorum, hayatıma, bugün geldiğim yere bakarak bana verilenlerin kıymetini bildiğimi ve bunları doğru değerlendirdiğimi düşünüyorum. Benim gençlere diyeceğim lütfen ama lütfen hem teknolojik olarak hem maddi olarak kendilerine verilen imkânların değerini bilsinler, kendilerine bir hedef koysunlar ve o hedefe kilitlensinler. Belki Türkiye şartlarında bunu gerçekleştirmek zor gibi gözüküyor ama çok ayrıcalıklı bir okulda eğitim görüyorlar, bu farkı kullansınlar. 17


KAPAK

Dünya’nın­dengesini­kim­bozdu? Ömer ORHAN FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Müdürü

18

B

öyle bir denge var mı? Varsa dengeyi sağlayan unsurlar nelerdir? Bu unsurların birbiriyle olan ilişkisi nedir? İlişkilerin sağlıklı sürdürülebilmesi için ne gereklidir? Ne kadar çok soru var. Matruşka bebek gibi açtıkça yeni bir bebek, yeni bir soru çıkıyor. Sorulara yanıt aramadan önce dünyayı tanımakla başlamak en doğrusu olacaktır. Dünyamızın yaşının 4,54 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. En azından jeologların yapmış oldukları bilimsel ölçümlemeler

bunu vermektedir. Yerkürenin jeolojik tarihine göz gezdirdiğimizde birkaç jeolojik devir diye tanımlanan süreçleri görüyoruz. Milyonlarca yıllık aralıkları kapsayan bu devirleri inceleyerek yazıya devam edileceğini düşünmeyin ama gerçeğimiz bu. İlgi duyanlar ise aşağıdaki tabloyu inceleyebilirler. 4,5 milyar yılda oluşan dünyamızı özellikle 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte 300 yılda yoğun bir çabayla yok etmeye başlamış durumdayız! Domino taşlarıyla özenle dizilerek oluşturulmuş büyük resmi, bir taşı devirerek bozmak gibi bir şey bu! Her şey sadece bir taşı devirerek başlar. Peki devrilen ilk taş nedir? Bunun için büyük resme tekrar bakmak gerekir. 18 ve 19. yüzyılda nüfus artışı, kentlere göç, sömürgecilik, burjuvazinin gelişimi, kapitalizmin yeni yatırım alanları araması ve daha fazla zenginleşme isteği, teknolojideki gelişmeler gibi etkenlerle sanayi devrimi yaratılmıştır. Kapitalizm parlayarak insanların gözünü kör etmiş olmalı ki köylerden kentlere göç inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Bu daha fazla enerji ve tüketim demektir. Enerji! Katı yakıttan elde edilmesi kolay bir yöntem. Katı yakıt ise karbondioksit demek. Bu da hava kirliliğini arttırarak sera etkisi yaratmakta ve dünyanın ısısını her geçen gün inanılmaz boyutlara ulaştırmaktadır. Olsun, diye düşünebilirsiniz. Sıcak kötü değildir ki! İnsanın iliği,kemiği ısınır. Üstelik 1°C sıcaklık artışının kime ne zararı olur ki! Ne güzel zenginleşiyoruz! Veya birileri zenginleşiyor. Ancak 1°C artışının deniz ve


karalarda 3 ile 6°C’lik artış anlamına geldiğini de unutmamak gerekiyor. Sonuçları merak ettiğinizi duyar gibi oluyorum. İşte 1°C artışın sonuçları: Kuraklığın ve kum fırtınalarının artması, buzulların erimesi, eko sistemin bozulması ve birçok canlı türünün yok olması, yağmur ormanlarının azalması sonucu birçok canlı türünün yaşamını yitirecek olması, okyanuslardaki mercanların ölmesi ve 4000 balık türü ve deniz canlısının yok olması, deniz suyunun ısınmasına bağlı olarak kasırgaların artması. Aman düşündüğümüz şeye bak daha birçok canlı türü var nasıl olsa, idare ederiz(!) Üstelik insandan kıymetli mi? Bence devam edelim ve biraz daha ısınalım; sıcaktan zarar gelmez(!) 2°C artışın sonuçları: Böyle devam edersek yaklaşık 2040 yılında sonuçları görmeye başlayacağız. 1°C sıcaklığın sonuçlarını biraz daha ileriye götürün. Okyanuslardaki karbondioksit artışına bağlı olarak asit oranı da artacak birçok canlı türü daha yok olacak. Canlıların bir kısmı karbondioksiti emerek sera gazı oluşumunu azaltmaktadır ancak bu durumda canlılar ölünce sera gazı salınımı katlanarak çoğalacaktır. Kuraklığa bağlı olarak çölleşme artacak ve insan ölümleri olacaktır. Orman yangınları artacak bu da karbondioksit artışını hızlandıracak, aşırı sıcaklar nedeniyle tarımda kuraklık yaşanacak, içme suyu ciddi oranda azalacak, buzullar eriyecek, özellikle kuzey ülkelerindeki sular 5-6 metre yükselecek, göç artacak, ekonomik dengeler alt üst olacak. Aslına bakacak olursanız sonuçların hepsini yazmadım ama sizler mutlaka zincirleme reaksiyon olarak tahmin edebilirsiniz. 2°C sıcaklık artışı önemli değil, güneş kremi sürüp dışarı çıkarız, diye düşünmüyorsunuzdur umarım. Milyonlarca yılda oluşan bir sistem bu kadar kısa zamanda yok olur mu? Yok canım,

olmaz. En azından ben büyürüm, çocuklarımı büyütürüm hatta onların çocuklarını da büyütürüz, diye düşünebilirsiniz. Ama üzgünüm, göstergeler bunun tersini söylüyor. Çünkü bozulma başladı ve bunu geri çevirmek için ciddi anlamda hepimizin bilinçlenmesi ve ülkelerin yaşamsal önem taşıyan planlar yapması gerekir. Bu anlamda birilerinin ciddi planlar yaptığı ortada ama ya biz? Dinozorlar bana göre şanslıymış çünkü bir gök taşının çarpması sonucu bir anda yok olmuşlar büyük bir ihtimalle acı da hissetmemişler en azından ailelerinin ve diğer canlıların gözlerinin önünde yok olmasını izlememişler. Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: - Hocam, neden sabah olunca insanların her biri bir yana gider? Hoca yanıtlamış: - Eğer hepsi aynı tarafa gitseydi Dünya’nın dengesi bozulurdu. Göçlerin sonuçlarının nasıl trajik sonuçlar doğuracağının en mizahi yanıtı da Nasreddin Hoca tarafından yüzlerce yıl önce verilmiştir. Ayrıca göç etseler de etmeseler de bizim dışımızdaki canlıların yaşamında atmak kavramı da yok. İnsanlara özgü bu kavram her geçen gün gelişmekte bu konuda da inanılmaz bir gelişme yaşanmaktadır. Öyle ki organik ve doğada çözülebilen atıkların yerini yüzlerce yılda yok olmayan ve tüm yaşama zarar veren atıklar almaya başlamıştır. Yani bugün çöp olarak tanımladığımız atıklarımızı bile gelecek nesillere miras olarak bırakıyoruz. Plastik kapların yerine kullandığımız hasır sepetler, petrol atıklarıyla yapılan poşetler yerine kullandığımız fileler, ahşap, toprak kaplara ne oldu acaba? Sanayi Devrimi ile birlikte kullan-at dönemine girdik veya başka bir deyişle böyle bir dönemin içine sokulduk. Anlık iş görücü malzemeler ve eşyalar yaşantımızdaki değersiz-

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: Hocam, neden insanlar sabah olunca her biri bir yana gider?

19


KAPAK

leri çoğaltmıştır. Saklamayı, onarmayı ve tekrar kullanmayı kısacası geri dönüştürmeyi iyiden iyiye yitirdik! Okullarda öncelikle trigonometriyi, üçgenin iç açılarını, terliksi hayvanları ve havuz problemlerini öğretmekten, çocuklarımıza yaşamsal bilgileri yeterince vermedik! Büyük resmin önemini anlatmadık! En gösterişlisi hangisi ise onu alın ve elbette daha çok alın! Beğenmedin mi? Olsun, yenisini alırız! Yeter ki yesin, koy tabağa. Ya yemezse, dök çöpe! İlaçlama ile daha çok ürün. Ya böcekler ve zincirdeki diğer canlılar? Çok küçükler, onları da boş ver! Daha çok gıda için genlerle uğraş ve çoğalt! Doğal tohumlar ve türler? Boş ver onlar verimsiz! Tohum üreten firmalar bunları tarlalarda değil laboratuvarlarda işliyorlar unutmayalım. Yasal düzenlemeler ile de bu tohumların kullanılma zorunluluğu var. İronik ve irdelenmesi gereken o kadar konu var ki… Bu konuda çaba gösteren bilim insanlarına ve üreticilere destek olmak şart. Einstein, “Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır.” demişti. Gerçi bu teoriye karşı çıkan bilim insanları da olmuştur. Arjantin’deki Nacional del Comahue Üniversitesinden Dr. Marcelo Aizen, “Bu durum insanoğlunun sonunu getirecek ölçüde büyük bir krize sebep olmayacak.” diyerek içimize su serpmiştir. En azından içimize serpecek suyumuz henüz tükenmemiştir. Henüz ama! Bu arada çiçeklerin döllenmesinde en büyük etkiye sahip arıların olmayışı ile bugün bile yiyebildiğimiz lezzetli sebze ve meyvelerin neredeyse tamamen türlerinin yok olacağını unutmayalım! Daha 15 yıl öncesine kadar denizlerimizde balık popülasyonu amatör olarak bizlerin bile eve balıkla dönmemize olanak tanırken bilinçsiz avlanma (trol) ve tüm atıkların denizlere boşaltılması bunu da bitirdi. Bir Uzak Doğu atasözünde şöyle der: “Bir çocuğa balık verirsen sadece o balığı yer ama balık tutmayı öğretirsen her zaman balık yer.” Sanırım atasözleri de elden geçirilmeli ve günümüz koşullarına göre düzenlenmeli. Belki şöyle olabilir: “Bir çocuğa balık tutmayı öğretmeden önce ona balık türünün nasıl korunması gerektiğini öğret.” gibi. Atasözlerini değiştirmek için gecikmemek gerekiyor çünkü Pandora’nın kutusu çoktan açıldı ve maalesef kral çıplak! Bundan sonra kral nasıl giyinir bilinmez ama Nazım Hikmet’in bir şiirinde dediği gibi “Henüz vakit varken gülüm, Paris yanıp yıkılmadan.” Dünyamızı ne kadar kirlettiğimiz ortada yeter ki görmek isteyelim ve temizliğe kapımızın önünden başlayalım. Şimdi sorumuzu tekrar soralım ve yanıtını en samimi şekilde vermeye çalışalım. Sizce Dünya’nın dengesini kim bozdu? 20


21


KENT KÜLTÜR

Bir­kürek­kömürle,­bir­avuç­buharla,­üç­karış­arası­raylarda­çalışan,

Bir­Tren­Varmış­İskenderun’da... Mert SANDALCI Araştırmacı - Yazar

22

K

ent kültürü denildiğinde tren, tren yolu, istasyon gibi sözcükler bir anlam ifade etmeli midir? Tabii ki…Örneğin, bir zamanlar ortasından tren geçen İzmit’in hikâyesinde tren yolundan bahsetmemek olur mu? Şimdilerde etrafında kıyametler koparılan, iki kez yakmaya çalışıp başaramadığımız Haydarpaşa Garı, Orient Express yolcularının İstanbul ile tanıştığı Sirkeci Garı, İstanbul ile özdeşleşmiş kültür varlıklarımız değil midir? Şu bir gerçek ki günümüzde trenler Ankara, Sivas, Samsun, Adana gibi pek çok kentimizin önemli kültür varlıkları olmaya devam ediyor. Şimdilerde “hızlı” olmaya da başladılar. Onlar hızlandıkça kâh keyifli, kâh hüzünlü bir nostalji oluyor, olacak. Fakat bugün, bir şehrimiz var ki, orada yaşayanlar bırakın kültürünü, varlıklarının sebebi olan treni tamamen unutmuşlar! Bu nasıl olabilir derseniz, olmuş işte! Tabii ki bunda nüfus yapısının değişmesinin, şehrin kozmopolit yapısını oluşturan unsurların büyük bir bölümünün şehri terk etmesinin rolü olmuş; buna trenin küçüklüğü, hatta mini mini oluşu da eklenince evet, olan olmuş. İskenderun’dan bahsedeceğim bu kez. İskenderun’daki küçük bir trenden… Günümüzde şehrin tarihî binalarının temellerine taşıdığı taşlarla şehrin kuruluşunda başrolü oynayan bir trenden… O kadar önemli bir iş yapmış yani! Boş kaldığı zamanlarda yok dememiş; şehir halkını,

parklara, bahçelere, kır kahvelerine taşımış; vagonlarına atlayan çoluk çocuk herkesi parasız pulsuz, gideceği yere götürmüş. Öyle kalın demir raylarda giden kocaman bir makine değil bu. İki kolumuzu açarak sarılıp kucaklayabileceğimiz kadar küçük, sevimli ve sıcak… Âdeta bir oyuncak… Günümüz İskenderun’unu bir tren mi kurdu? MÖ 333’te kurucusu Büyük İskender’in adıyla anılan İskenderun; Roma, Bizans, İslam Devleti, bir süre de Haçlıların egemenliğinde kaldıktan sonra XVI. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı hâkimiyetine girmiş. Gerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu gerekse başta Halep olmak üzere Mezopotamya ve Suriye’yi Akdeniz’e bağlayan bir liman olması yüzünden İskenderun yüzyıllar boyu bölgede hüküm süren devletler tarafından çok önemli sayılmış bir şehir. Ancak yerleşimin başladığı ilk yıllardan itibaren büyük bir sorunla karşılaşılmış İskenderun’da: bataklıklar. Şehrin âdeta bu bataklıkların üzerine kurulması, zeminin çürüklüğü, şehrin ortasından geçen derede zaman zaman taşkınların olması İskenderunluları bugün Pınarbaşı adıyla anılan bölgeden taş temin ederek bataklıkları kurutmaya, setler yaparak taşkınları önlemeye yöneltmiş. 1840’lı yıllardan sonra şehrin nüfusunun giderek artması yüzünden (8000 civarında) sorunlar hızla çoğalmış. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde yer alan belgelerden (1847) Pınarbaşı’ndan gelen suların arkları aşarak büyük bataklıkların oluşmasına neden olduğu, yeni setlerin oluşturulması


için 13.110 kuruş gerektiği, bir diğerinde ise sorunun devam etmekte olduğu, bu kez 16.000 kuruşa ihtiyaç duyulduğu (1851) belirtilmiştir. 1874’de kaleme alınan bir başka raporda ise Pınarbaşı’ndan gelen suyun bir ark içinde denize ulaştırılması gerektiği ancak yeterli bütçe olmadığından develerle taş ve moloz çekilerek bataklıkları kurutmaya devam edilmesi zorunluluğu açıklanmıştır. 1901 yılına ait bir haritada yer alan dekovil1 hatlarından şehirde bir dekovilin var olduğu anlaşılmaktadır. Şehre trenin gelişi de bu tarihlerde olmalıdır. Dönemin kartpostallarından trenin faaliyette olduğu da görülmektedir. Bu tarihlerde sorunları çözmek için bir “Bataklık İdaresi” kurulduğunu görüyoruz. İdarenin bütçesi ise İskenderun’dan gelip geçenlerden alınacak ayakbastı parası ile sağlanmaya çalışılmış, ilk yıllarda tesislerin inşası ve ekipmanın temininde oldukça başarılı olunmuş. Ancak kısa bir süre sonra Halep - Beyrut karayolunun açılması ile gelirler birden düşmüş, mevcut alet ve edevat toprak altında kalmış, çürümeye terk edilmiş. 1911’de Vali Hüseyin Kâmil Bey’in, Dâhiliye Nezareti’ne (İçişleri Bakanlığı) gönderdiği rapordan bataklık alanlarına tonlarca dolgu çekilmesine rağmen sorunun hiçbir şekilde çözülmediği, trenlerin, alet ve edevatın toprak altında kaldığı ve çürümeye terk edildiği bildirilmiş. 1920’li yıllarda traktör römorkları, kamyonlar devreye girmiş. Bataklıklar kurutulmuş, şehir büyümeye başlamış. “Osmanlı Bataklık İdaresi”nin sonu ne mi olmuş? Bilinmiyor. Ya trenler? İki fotoğraf, 1920’li yıllarda trenlerle yolcu taşındığını gösteriyor. Peki, ya sonu nasıl olmuş dersiniz bu minik trenin? Son makinist Mikail Havran ve ateşçi İskender Dip trenin dumanını 1935-1936 yıllarına kadar tüttürebilmişler. O tarihlerde bir kır kahvesine dönüşen istasyon binasına ve istasyonun yanındaki büyük havuza yolcu taşımışlar. Pınarbaşı şehrin gözde bir piknik alanı olmuş. Taş isteyen olursa taş da

Şehrin göbeğine doğru uzanan dümdüz bir yolda, Tonlarca taş sırtında... İstasyondan hareket edermiş küçük tren... Kaybolurmuş sokak aralarında... İzini sürecekler için döşenmiş raylar sanki, Kimi kalmış toprak altında, Kimi fotoğraflarda...

23


KENT KÜLTÜR

çekmişler. Ancak bu durum fazla uzun sürmemiş, lokomotifler 1936’da devre dışı kalmış. İki vagonunu bir at çeker olmuş, makinist Mikail bir süre daha atlarla hatta çalışmış; 1939’a gelindiğinde Mikail Bey de işi bırakmış, dekovil hattı ömrünü tüketmiş. Mişel Filipoğlu etrafa saçılmış vagonları, rayların üzerine yerleştirdiklerini, içine oturup hep bir elden iterek yürütmeye çalıştıklarını anlatıyor bizlere. 1940’larda çocuk olanlar için büyük bir eğlence… Kurt kocayınca misali… 24

İlk kartpostal 1990’ların başında elime geçmişti: “Kaptan Yorgi’nin kahvesi ve dekovil”. Şaşırmıştım, İskenderun’da bir dekovil! Toplamaya başladım, bir yandan da hikâyesini araştırdım. İskenderun’a gittim, şehrin eşrafından İskenderun’un ayaklı kütüphanesi Mişel Filipoğlu’ndan, aşçıbaşı Abdullah Çetin’den çok değerli bilgiler aldım. Dr. Muti Uyar beni Mikail Havran’a ulaştırdı. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde çalıştım. Dostlarım Hamdi Alkan ve Keskin Keser arşivlerini açtı ve nihayet bu araştırma sona


ulaştı. Küçük bir kitapçık olarak yayımlanma aşamasına geldi. Son iki dönem İskenderun’da belediye başkanlığı yapan Mete Aslan ve Yusuf H. Civelek’e bilgi verdim. Pınarbaşı’na bir tren heykeli yapılmasının ve bu kitapçığın basılmasının İskenderun’un tarihi ve kültürü için ne denli önemli olduğu anlattım. Çok heyecanlandıklarını söylediler. Yusuf Bey, Tapu ve Kadastro Dairesinde çalışabilmemi sağladı ve 20’li yıllara ait haritalar üzerinde onun sayesinde çalıştım. Ama her nasılsa proje bir türlü hayata geçmedi.

İskenderun için, İskenderun’un kent kültürü için, tarihi için bitmeyen, bitmeyecek çabalarımdan biri. İskenderunlu muyum? Hayır, ama bir şekilde bu görev bana verildi. Sonlandırmalıyım. Bu yazıyı niye mi kaleme aldım? Yepyeni ve çok güçlü bir umut ışığı doğdu da! Ben de FYZY aracılığı ile iyi insanlara duyurayım dedim. Galiba çok yakında kitabımızı basıyor olacağız. Hayırlısı… 1Dekovil: Ray aralığı 60 cm veya daha az olan, araçları buhar, hayvan veya insan gücüyle yürütülen küçük demiryolu

25


KOLEKSİYON

Sanatın ve teknolojinin hayret uyandıran birlikteliği:

“FES­ETİKETLERI” Mert SANDALCI Araştırmacı - Yazar Koleksiyon: Altuğ KOZİKOĞLU

F

esi bilmeyenimiz var mıdır? Bordoya çalan koyu kırmızı çuhadan imal edilmiş, tepeye doğru daralan silindir biçimli bir şapka diye tarif edebiliriz onu. Unutmayalım, çoğu kez siyah bir de püskül sallanır tepesinden. Son derece sade ve gösterişsizdir. Doğrusu sanatla teknolojinin feste bir araya gelmeleri pek de aklımıza yatmaz. Ama konumuz fes değil. Peki, fes etiketleri ne ola ki? Nasıl oluyor da anlamlı bir birliktelik sağlanıyor bu etiketlerde, derseniz işte, bu yazıda bu sorunun cevabını vermeye çalışacağım. Konuya fes ve fesin önemi ile girmek gerekecek yine de. Çünkü fes gerek kullanılmaya başlanırken gerek terk edilirken çok önemli bir siyasi simge hâline dönüşmüş ve toplumsal haya-

1900 lerin başında İstanbul’un en büyük fes ve şapkacı dükkânlarından biri Selanik’teki Feyz-i Sıbyan Mektebinin ilk mezunlarından Macit Mehmet Karakaş tarafından yönetiliyordu.

26


tımızda fırtınalar kopmasına neden olmuştur. Önce yasa zoruyla giyilmesi mecburi olmuş, daha sonra yine yasa zoruyla giyilmesi yasaklanmıştır. Biliyoruz ki fes giymek ilk kez 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasından sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye içinde zorunlu hâle getirilmiştir. Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa’nın önerisi ile ilk kez denizcilere giydirilen fes, bir süre sonra imparatorluğun resmî bir giysisi olmuş ve 1829 yılından itibaren din adamları ve kadınlar dışındakiler için sarık, kavuk, serpuş, külah giymek yasaklanmış, fes giymek mecburi olmuştur. Bir kısım Müslümanlar bu yeniliğe büyük tepki göstermiş, kılık kıyafetlerindeki bu değişiklikle toplumsal alandaki farklı statülerini kaybettiklerini düşünmüşler, fesi gâvur icadı olarak görmüşlerdir. Ancak bu tutum uzun sürmemiş, modern Osmanlının kıyafetini tamamlayan fes halkın çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. Hâl böyle olunca Osmanlının yıllık fes ihtiyacı da artmış, yılda 12-13 milyon civarına çıkmıştır. Bu pazarda dönemin en büyük fes üreticisi olan Avusturya’nın yıllık 6 milyon civarındaki üre-

27


KOLEKSİYON

timi ihtiyaca cevap veremediğinden Tunus’tan, Fransa’dan, İtalya’dan, Çekoslovakya’dan ithalat başlamış, İstanbul’da 1836’da açılan Feshane’de de ağırlıklı olarak ordunun ihtiyacı olan kumaşlar üretilip, fes imalatı sınırlı sayıda tutulunca, ithalat hiç kesilmemiştir. Önceleri Tunus, Mısır, Cezayir, Fas gibi nispeten küçük ülkelerde yaygın olarak kullanılan fesin Osmanlılar tarafından kabulü ile bu gösterişsiz çuha, “Şark”ın veya “Doğu”lu olmanın vazgeçilmez bir simgesi hâline gelmiştir. II. Mahmud tarafından batılılaşma hedeflenerek yapılan kılık kıyafet devrimini aradan 100 yıl geçmeden bir yenisi izlemiş; bu kez Mustafa Kemal, modernleşme ve Batı ile entegrasyon sürecinde, özellikle bütün dünya basınında şarka ait her türlü kötü propagandanın simgesi ve mizah konusu olan festen ve fesli adam imajından kurtulmak için “şapka devrimi”ni yapmıştır. Atatürk devrimlerine direnenler, bu kez de din elden gidiyor diyerek isyan etmiş, fes giymeyi âdeta İslam dininin gereği gibi gören bu topluluk şapkayı bahane ederek devrim karşıtı eylemlere girişmiş, pek çok nahoş olay birbirini izlemiştir. Görüldüğü gibi bu küçük basit çuha, tutucular tarafından 100 yıl arayla önce batı özentisi, gâvur icadı olarak görülmüş, daha sonra da aynı görüşteki kişiler tarafından İslam’la özdeşleştirilmiştir. Fes etrafında kopan fırtınalar bu kadarla da kalmamış, 5 Ekim 1908’de Avusturya’nın Bosna-Hersek’i tek taraflı bir kararla işgal etme28

si üzerine halk hıncını Avusturya fabrikalarında üretilen feslerden almıştır. Avusturya’nın bu hamlesi Osmanlı kamuoyunda büyük bir infiale yol açmış, Tanin gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın’ın bir makalesi ile Avusturya mallarına boykot hareketi başlamıştır. Boykotun hedefinde bu ülkeden ithal edilen en önemli ürün, “fes” vardır. 10 Ekim’de Direklerarası’nda yapılan millî duyguların doruğa çıktığı büyük mitingde toplananlar, Avusturya malı feslerini yere çalarak parçalamış ve protestolar��nı geçmişte kullandıkları keçe külahlarını giyerek sürdürmüşlerdir. Olay, toplumda o denli büyük bir iz bırakmıştır ki bu olayla dilimize girmiş olan “külahları değişmek” deyimi, o gün bugündür kullanılmaktadır. Fes’in kısa hikâyesi böyle; peki, ya etiketi… Fes etiketi denilen nesneler, sayfalarımızdaki göz kamaştırıcı resimlerdir dersem ilk tepkiniz büyük bir ihtimalle “Haydi canım sen de!” olacaktır. Ben de ilk kez fes etiketleri ile karşılaştığımda aynı tepkiyi vermiştim. Yıllar önce, ilk Osmanlı kartpostalcısı Max Fruchtermann’ın kartpostalları üzerine bir kitap hazırlarken Paris’te dönemin en büyük Türk kartpostalları ve fotoğrafları koleksiyoncusu Pierre de Gigord’u ziyaret etmiş, üç gün evine gidip gelmiş, koleksiyonu üzerinde çalışmıştım. Bir ara bana kartpostal ve gravür dışında bir malzeme daha biriktirdiğini söylemiş, bir dosya dolusu bu muhteşem baskılardan göstermişti. İstanbul’a döndüğümde aslında ne işe yaradığını bilmeden ballandıra ballandıra etrafıma


KOLEKSİYON

anlatmıştım gördüklerimi. Çok geçmeden bu baskılardan bazıları bizim müzayedelerde de görülmeye başlandı. Kısa sürede herkes “Fes etiketi”ni öğrenmişti. Peki, nasıl ve nerede kullanılıyordu bu etiketler ve neden bu kadar göz alıcıydılar? Etiket deyince akla küçük bir kâğıt parçası geliyor ama fes etiketi böyle bir şey değil. Genellikle 10 x 25 cm yani oldukça büyük. Feslerin altı tanesi genellikle bir karton kutu içinde satılıyor, etiket de bu kutunun üstüne yapıştırılıyor. Kutunun yan tarafında da imalatçı ve ithalatçıya ait bilgilerin yer aldığı iki renkli küçük etiketler (hipster) bulunuyor, araştırmacılar bunlar üzerinde de çalışıyorlar. Etiketler, boylarına ve kullanıldıkları yerlere göre “hipster”, “sultanas”, “bokovek” ve “fezovek” adlarıyla anılıyorlar ve tasnif ediliyorlar. Burada söz konusu edilenler “fezovek”ler. Peki, fezovekler veya fes etiketleri üzerinde neden bu kadar durulmuş? Aslında bu sorunun cevabı çok basit: Fes müşterilerinin çoğunun okuma yazma bilmiyor olması. İmalatçılar, müşterilerin fesleri eskiyip, (bir fes en fazla 4-6 ay dayanabiliyormuş) yenilemeye gittiklerinde daha önceden beğendikleri markayı etiketinden tanıyarak satın alabileceklerini düşünmüşler, o nedenle bu derece göz alıcı, akılda kalıcı etiketler imal etmişler. Fes imalatçıları dikkat çekebilmek için 30

bu etiketlerde ünlü devlet adamlarına (Atatürk, Enver Paşa, Sultan Reşat), şehir manzaralarına (Köprü, Galata, Eyfel Kulesi), teknolojiye (bisiklet, tren, balon, zeplin), mitolojik kahramanlara, yaşamdan manzaralara, vahşi hayvanlara, çiçeklere yer vermişler. Fes etiketleri üzerinde ilk araştırmaları yapan ve ilk koleksiyonu oluşturan kişi Mr. Václav Kopecky olmuş. Çekoslovakya arşivlerinde yapmış olduğu araştırmada 1250 farklı etiket tespit etmiştir. Bunlar arasından bir araya getirebildiği 400 çeşitten oluşan bir koleksiyonu bu konudaki ilk katalog olarak yayınlamıştır. Zaman içinde bu katalog gelişmiş ve içinde yer alan etiket çeşidi 800’e kadar çıkmıştır. Çekoslovakya’da konu ile ilgili son derece faal bir koleksiyoncular derneği de bulunmaktadır. Türk koleksiyoncuların ciddi bir biçimde fes etiketi toplamaya başlamaları ise daha çok yenidir. Çekoslovakyalı koleksiyoncular ile ilişkiler geçtiğimiz yıl içinde gelişmiş, bu ülkedeki bazı koleksiyonlar Türkiye’ye getirilmiş ve konu üzerinde hevesle çalışılmaya başlanmıştır. O derece ki fes etiketi konusunda âdeta uzmanlaşan bazı müzayede firmaları 400 farklı çeşitten oluşan fes etiketi koleksiyonlarını satışa koymuş, ilk yıllarda 100 çeşit etiketi bir araya getirmekte zorlanan Türk koleksiyoncuları, günümüzde 600 çeşide kadar ulaşan zengin koleksiyonlar üretebilmişlerdir.


Bilimsel olarak fes etiketleri başlı başına bir belge olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü üzerlerinde yer alan görüntüler herkesçe bilinmektedir. Ancak araştırma yazıları ve kitaplarda kullanıldıklarında esere büyük renk ve hareket katmaktadırlar. Baskı tekniği ve süslemeleri o kadar mükemmeldir ki günümüzde tıpkı basımının yapılabilmesi neredeyse olanaksızdır. Bugün turistlerin üzerine isim yazdırdığı fesler, hediyelik ve hatıralık eşya satan tüm dükkânlarda gülümseten bir obje olarak, semaverlerin, nazar boncuklarının, ince belli çay bardaklarının, pirinç tepsilerin, sedef taklidi tavlaların, nargilelerin arasında yer alıyor. Yabancıları eğlendiren saz topluluklarının, dansözlerin, turistlerin başında, vur patlasın, çal oynasın eğlencelerde gününü gün ediyor. Geçmişinde nice olayların orta yerinde olduğunu, etrafında kopan fırtınaların şiddetini tamamen unuturmuş gibi… Böylesi daha iyi galiba… Görkemli etiketlerine gelince... Malum, onlar daha yeni yeni bir araya geliyorlar. Şimdilik yalnızca birkaç ciddi koleksiyoncunun albümlerini şenlendiriyor olsalar da yakında mutlaka ciddi bir sergide veya kitapta hak ettikleri yeri bulacaklar. Son sözüm sıkı koleksiyonculardan birine, sevgili dostuma... Teşekkürler Altuğ Kozikoğlu. Bizleri böylesine görkemli bir hazine ile buluşturduğun için…

Kaynaklar: RICKARDS, Maurice: The Encyclopedia of Ephemera: 2000, (ilgili madde) EVREN, Burçak: Püsküllü Bela Fes Etiketleri; Tombak; Şubat 2001; sayı 36 s.26 -35

31


TATİL­ KİTAPLARI

Tatilde­Arkadaşını­Unutma! Sennur KARANLIK FMV Özel Ayazağa Işık Ortaokulu Türkçe Ögretmeni

“D

ünyada hiçbir dost, insana kitaptan daha yakın değildir. Sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk katmak, biraz ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için, tek çaremiz kitaplara sarılmaktır. Herhangi bir yolculuğa çıkarken bile hangi okuryazar, yanına bir iki roman, bir iki şiir kitabı almayı düşünmez?” diyor Canım Kitap adlı yazısında Suut Kemal Yetkin. Gerçekten de kitaplar en yakın arkadaşlarımız. O yüzden onlarsız tatile çıkmayalım, dilerseniz birkaçını da tanıyalım: IŞIKLI KAPLUMBAĞA ADASI Levent Turhan Gümüş’ün bu kitabı, kâinatın uzak bir yerinde yaşayan minik bir yıldızın -Leta’nın- öyküsünü anlatıyor. Leta da diğer iki arkadaşı gibi eğlenmeyi seven, cesur, haylaz ve biraz da kendini beğenmiş bir yıldızdır. Bir gün önünden hızla geçen ışıltılı bir kuyruklu yıldızın nereye gittiğini merak eder. Tüm tanıdıklarına kuyruklu yıldızın yolculuğunu sorar, yanıt alamaz; ta ki Kutup Yıldızı ona “Işıklı Kaplumbağa Adası’na” cevabını verinceye kadar. BUNUN ADI FİNDEL Okul öykülerinin başarılı yazarı Andrew Clements, bu romanında da öğrenci-öğretmen iletişimi üzerine bir olay kurgulamış. Beşinci sınıfın yaramaz çocuklarından biri olan Nick, ders kaynatmada ustadır. Fakat bir gün dil bilgisi öğretmeninden ağır bir ceza alır. Öğretmen ondan, sözcüklerin nereden geldiği üzerine araştırma yapmasını ister. Araştırması sonucu öğrendiklerinden etkilenen Nick, parlak bir fikir bulur: Kalem yerine findel demeye başlar. Hiçbir anlamı olmayan sözcük okulda ve kasabada yayılır, sonra…

Kitaplar en yakın arkadaşlarımız. Onlarsız tatile çıkmayalım. Ne dersiniz? 32

GALATA’NIN TEMBEL MARTISI Behiç Ak’ın, gülümseten öykülerinin yedincisi Galata’nın Tembel Martısı başlığını taşıyor. Galata Kulesi, İstanbul’un en önemli tarihî yapılarından biridir. Öykünün kahramanı Hülya, teknolojinin esiri olmak yerine canlılarla özellikle de kuşlarla iletişim kurmayı seven bir çocuktur. Galata Kulesi’nin onarıma gireceğini duyduğu an çok endişelenir çünkü kulenin taşları arasında yaşayan ve uçan arkadaşları vardır. Hülya’nın arkadaşları için çabalamasını okudukça büyük kentlerde insanların öteki canlılarla bir arada yaşayabilmeleri, onların yaşam hakkına saygı göstermeleri üze-


rine düşünmeye başlarız. Acaba hepimiz çevreye duyarlı olsak nasıl bir kentimiz olur? MASAL MASAL İÇİNDE “Evvel zaman içinde kalbur saman içinde cinler cirit oynar iken eski hamam içinde, bir varmış, bir yokmuş. Aydınlık bir gökyüzü, parıltılı bir denizi, verimli toprakları olan güzel mi güzel bir ülke varmış. Bu ülkeyi genç bir padişah yönetirmiş. Padişah deyip geçmeyin, bizimki, öteki hükümdarlara hiç mi hiç benzemezmiş… Ama Padişah’ımızın küçük bir kusuru varmış.”1 Padişah’ın usta veziri Padişah’ın kusurunu yok etmek için onu bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculukta Padişah başka insanların hayat hikâyesini dinliyor, “sabırsızlık, kıskançlık, paylaşmama, para hırsı, vicdansızlık vb.” özelliklerin nelere yol açtığını fark ediyor ve büyük bir ders alıyor. Tatilde film seyretmeye ne dersiniz? İşte size iki güzel film: CESUR Yönetmenliğini Mark Andrews ile Brenda Chapman’ın yaptığı film, fantastik animasyon türünün başarılı örneklerinden biridir. Konusuna gelince, Merida söz dinlemeyen bir prenses ve iyi bir okçudur. Güzel bir ülkede annesi ve babasıyla mutlu bir hayat sürerken söz dinlememe huyu

yüzünden krallığın kutsal sayılan geleneklerinden birini bozar. Böylelikle ülkesinin başına büyük felaketlerin gelmesine sebep olur. Artık tek amacı, kalbini kırdığı anne ve babasına kendini affettirmek ve ülkesini felaketlerden kurtarmaktır. PETER İLE KURT 2008 yılında “En İyi Animasyon Kısa Film” dalında Oscar alan bir film “Peter ve Kurt”. Rus besteci Sergei Prokofiev’in (1891-1953) çocuklar için yazdığı bir eserden yola çıkarak yapılmış. 1987 yılında Prokofiev’in biyografisini yazan Harlow Robinson, Peter ve Kurt’tan alınabilecek dersi şöyle özetlemektedir: “Risk almaktan korkmamalı, yerleşik düşünce kalıplarına gerektiğinde “Hayır” diyebilmeliyiz.” Film bir köyde dedesi ile yaşayan Peter’in serüveni üzerine kuruludur. Peter, bir sabah dolaşırken bir ördek, bir kuş ve bir kedi görür. Kedi, kuşu yakalamak istemektedir ancak Peter kediyi korkutarak kuşu kurtarır. Peter’in dedesi ormanda tek başına gezdiği için Peter’i azarlar ve ondan eve dönmesini ister çünkü ormanda bir kurt vardır. Peter, eve döner ama bulunduğu yerden kurdun hayvanlara doğru geldiğini görür. Kurt; ördeği yer, kuş ile kediyi de tehdit etmeye başlar. Peter için mücadele başlamak üzeredir. 1 Ahmet Ümit; Masal Masal İçinde; Doğan Kitap s. 9

33


SA�­LIK

Bir Fincan Salep, Bir Külah Dondurma Uğruna

Türkiye­Orkideleri­Yok­Oluyor! Prof. Dr. Ekrem SEZİK Türk Fitoterapi Derneği Başkanı

Orkideler... Onlar doğanın güzellikleri. Onların yok oluşuna dur demek ise bizim elimizde. 34

O

rkide denince çiçekçilerde görülen son derece güzel, gösterişli, uzun ömürlü, pahalı çiçekler akla gelir. Dünya üzerinde 20.000 kadar orkide türü bulunmaktadır. Orkideler çok yıllık otsu bitkilerdir. Bazıları toprakta, büyük bir kısmı ise bir başka bitkinin üzerinde yaşarlar. Tropikal ormanlar değişik orkidelerle doludur. Çiçekçilerde satılan orkideler, tropikal olanların seralarda yetiştirilmesi veya melezleştirilmesi sonucu elde edilmiştir. Benzer çiçek yapısına sahip fakat daha küçük boyutları olan ve genellikle toprakta yaşayan orkideler de vardır. Bunlara ya yetiştikleri bölge göz önüne alınarak “orta kuşak orkideleri” ya da “toprakta yaşayan orkideler” adı verilmektedir. Toprakta yaşayan orkideler, toprak altında yumru, kök veya toprak altı gövdesine sahiptir. Türkiye, orta kuşak orkideleri bakımından Avrupa ve Orta Doğu’nun en zengin ülkelerinden biridir ve ülkemizde 160 civarında orkide türü bulunmaktadır. Orkideler bakımından en zengin bölgemiz ise Muğla ve Antalya çevresidir. Bu bölgede, Türkiye’deki

orkide türlerinin yarıdan fazlası yetişmektedir. Halk, orkideleri; genellikle salep (yerine göre şalep veya sahlep) veya “salep otu” diye isimlendirir. Bu isim, orkide yumrularından asırlardır “salep” elde edilmesinden ileri gelmektedir. Yumrulu orkidelerin toprak altında iki yumrusu bulunur. Kışı, bir önceki sene meydana gelen yumrunun aracılığı ile geçiren bitkinin bahara doğru ek köklerinden biri kalınlaşmaya başlar ve ucunda bir yumru daha meydana gelir. Bu yumru gelişirken yukarı doğru da, bir tomurcuk vasıtasıyla, yeni yılın gövdesi meydana gelmeye başlar. Bitkinin gelişmesi ilerledikçe yeni yumru da gelişir; eski yumru ise yeni yumrunun yanında ona yapışık ve içi boşalmış hâlde bulunur. Salep nedir? Salep elde edilişinde orkidenin yeni yumrusu kullanılır. Genellikle bitkiler çiçek açtığında veya bazen taban yaprakları belirgin hâle geldiğinde, salep toplayıcıları (özellikle çoban, çocuk ve kadınlar) bitkinin etrafını kazar, yumruları çıkarır, yeni yumruyu alır, geri kalan kısımları ise bir kenara atarlar. Burada bir kenara atılan, yeni


orkide tohumları verecek olan çiçekli bitkidir. Yani orkide henüz tohuma geçmeden öldürülmektedir. Böylece bu orkide ve ondan meydana gelecek yeni orkidelerin üremesi durdurulmuş olur. İşte, tahrip burada başlar! Topraktan çıkarılan yumrular su ile ovularak yıkanır ve topraklarından kurtarılır; su, ayran ve nadiren süt içinde 15 dakika kadar kaynatılır. Kaynatmanın esas sebebi yumruların gelişmesini durdurmaktır. Çünkü, yumrular kaynatılmazsa baharda enzimatik1 faaliyet başlar ve dolayısıyla yeni bir orkide meydana gelebilir. Toplayıcılar bu işlemin ilmî açıdan açıklamasını bilmez ama atalarından gelen görgü ve bilgiler sonucu, yumruları iyi bir şekilde kaynatır. Ayrıca, yumrular kaynatılmazsa salebin kendine has tadı ve kokusu da meydana gelmez. Kaynatılan yumrular daha sonra güneşte kurutulur. Kuruyan yumrular son derece sert parçalar hâlindedir. Kullanılacağı zaman özel değirmenlerde ince toz edilerek “salep tozu” adı altında satışa sunulur. Anadolu’nun, değişik bölgelerinde, 100 kadar yumrulu orkideden salep elde edilmektedir. Trakya, Marmara ve Karadeniz Bölgelerinin bazı kısımları hariç ülkemizin hemen her bölgesinde salep elde edilecek orkideler bulunmaktadır. Bu orkidelerden üretilen salepler piyasada elde edildikleri bölgelere göre isimlendirilmektedir: Kastamonu, Muğla, Silifke, Maraş, Van, Siirt salepleri gibi... Kullanılışı: Salep tozu uzun yıllar göğüs yumuşatıcı olarak kullanılmıştır. Hâlen, yazın dondurma, kışın da sıcak sütlü içecek “salep” hazırlanmasında kullanılmaktadır.

Orkideler tahrip oluyor mu? Türkiye’de salep üretiminin miktarı, TÜBİTAK için yaptığım son araştırmada ortaya çıktı: Ülkemizde her yıl 100-120 milyon orkidenin canına kıyılmaktadır! Hâliyle böylesi bir soykırıma orkideler dayanamamıştır, her geçen yıl sayılarının azalması bir yana, bazı türler, sahada uzun süren aramalara rağmen artık bulunamamaktadır. Peki dondurma yapmak için salebe muhakkak ihtiyaç var mı? -Hayır! Ülkemizde uzun yıllardır suni salep adı altında, “guar gum, çözünen nişasta, karboksimetil selüloz” ve benzeri maddeler, ya tek başına ya da salep ile karıştırılarak dondurmacılıkta kullanılmaktadır. Yurt dışındaki o güzel lezzetli dondurmalarda ise salep hiç kullanılmamaktadır. Son Sözler: Avrupa ve Amerika’da ellinin üzerinde orkide derneği bulunmaktadır. Bu çiçeği seven, merak eden kimyacılardan eczacı ve mühendislere kadar, değişik mesleklerdeki insanlar, orkide sevgisini paylaşmak ve geliştirmek üzere bu derneklerde buluşmaktadırlar. Öte yandan, Avrupa’da orkideler koruma altına alınmış bitkiler grubundandır. Bu ülkelerde değil yumrularının sökülmesi, çiçeklerinin koparılması bile cezayı gerektiren bir kabahattir. Avrupa’da durum böyle iken Türkiye’de salep elde etmek üzere her yıl milyonlarca orkidenin yumrusu toplanmakta ve dolayısıyla orkideler yok edilmektedir. Salep yerine başka maddelerle dondurma hazırlanabilir, sütlü bir içecek yapılabilir. Fakat, salep elde etmek için nesli tüketilen, Tanrı’nın güzel varlığı bir orkideyi tekrar yaratmak insan gücünün dışındadır. 1Enzimatik: Protein yapısında olan organik maddelerin kimyasal tepkimeleri başlatması veya bitirmesi işlemi

35


GE­Z‹­ ‹Z­LE­N‹M

Edirne’yi­Nasıl­Gezmeli? Sınır şehri olmasından kaynaklanan bir koruma perdesi altında günümüze kadar bozulmadan gelmiş bir Osmanlı başkentidir Edirne. Mert SANDALCI Araştırmacı - Yazar

Sabah güneşi II. Beyazıd Külliyesi’ne vurmuş.

36

G

eçtiğimiz günlerde gençlerle Edirne’yi gezdik yeniden, bu kez sizlere de biraz anlatayım istedim. Yetmişli yıllara kadar Edirne dendiğinde akla yalnızca “Selimiye Camii” ve “Kırkpınar Güreşleri” gelirdi. O yıllarda yüksek sesle söylenmese de “Savaşta riskli bölgeler olduğu için sınır şehirlerine yatırım yapılmaz.” şeklinde bir uygulama vardı. Edirne de bu anlayıştan nasibini almış, bu durumda şehir fazla gelişmemiş ama âdeta bir sit alanı gibi de korunmuştu. Bugün baktığımızda giderek gelişen bir şehirle karşılaşıyoruz fakat bu eski payitaht, bu güzel serhat şehrimiz, geçmişinde hâlâ aydınla-

tılmayı bekleyen pek çok gizi barındırıyor. Edirne yıl boyunca sessiz, sakin bir şehir; sadece 652 yıldır sürdürülen geleneksel sporumuz yağlı güreşlerin yapıldığı günlerde yurdun dört bir yanından gelen kalabalıklar bu sessizliği bozuyor. O da kısa bir süre için, sonra şehir gene eski hâline dönüyor. 2010 yılında UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası” olarak kabul edilen Tarihî Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nden sonra, 6 Mayıs’ta kutlanan Hıdırellez Bayramı da, 90’lı yıllardan itibaren yerel kutlama olmaktan çıkarak “Kakava Şenlikleri” adıyla tüm ülkede sesini duyurmaya başlamış. Bu etkinliklerin de yakın gelecekte UNESCO şemsiyesi altına alınması bekleniyor. Şehri gezmeye erken saatte II.Beyazıt Külliyesi’nden (1488) başlayabilirsiniz. Son yıllarda Edirne’nin iç turizmde giderek bir cazibe merkezi hâline gelmesinde külliyenin “Darüşşifa” bölümü önemli bir yer tutar.1984 yılında bir harabe olarak Trakya Üniversitesine devredilen külliye, etkileyici bir tasarım ve uygulama ile Sağlık Müzesi şeklinde düzenlenerek 30 Haziran 2000’de ziyarete açılmıştır. Müze, 2004 yılın-


da Avrupa Konseyi Müze Ödülü’nü almıştır. Külliyenin ikinci bölümü olan Tıp Medresesi de Uluslararası Rotary 2420 Bölge Guvernörlüğü ve Trakya Üniversitesinin iş birliği ile düzenlenmiş ve 23 Nisan 2008’de ziyarete açılmıştır. Şehrin sadece 3 km dışında bulunan külliye, çevresi ile tam bir uyum içindedir. Beyaz mermerleri ile çevrenin buluşması huzur vericidir. Çıkışta aklınız yol üzerinde gördüğünüz veya geçtiğiniz köprülere takıldıysa -eğer tarihî köprülere meraklı iseniz- Edirne’yi gezmek için planladığınız süreyi yeniden gözden geçirmeniz gerekir. Çünkü Meriç, Tunca ve Arda üzerinde her biri birbirinden ilginç, Gazi Mihal Köprüsü, Fatih (Bönce) Köprüsü, Saraçhane Köprüsü, Kanuni (Saray) Köprüsü, Tunca Köprüsü, Yalnız Göz Köprüsü, Meriç Köprüsü, Yeni İmaret Köprüsü, Yıldırım Köprüsü sizi beklemektedir. Köprülere şöyle bir bakalım derseniz Külliye’den çıktıktan sonra Kapıkule yönüne doğru gitmeniz gerekir. Hiç vakit kaybetmeden şehre inmek isterseniz II. Beyazıt Caddesi’ni takip ederek, Sarayiçi’ne, eski saraydan geriye kalan tek yapı olan Adalet Kasrı’nın önüne gelirsiniz. Sonra, Kanuni Köprüsü’nü geçerek Selimiye’ye varırsınız. Selimiye Camii ve Arastası, Edirne’nin en ünlü mekânıdır. Camiyi anlatmaya gerek yok, hepimizin malumu… Hemen altındaki “Arasta Çarşısı” ise Edirne’nin üç büyük kapalı çarşısından turistlerin en çok rağbet ettiği... Burada meyve şekilli rengârenk sabunları, kırmızı lacivert danteller ve nazar boncukları ile süslenmiş geleneksel süpürgeleri görebilir, Edirne’ye

II. Beyazıd Külliyesi Darüşşifası’ndan eczane.

Selimiye Camii Arastası

37


GE­Z‹­ ‹Z­LE­N‹M

Muradiye Camii ve çevresindeki Mevlevi mezarlığı.

has üzüm içeceği olan hardaliyeyi tadabilirsiniz. Çarşının bu rengârenk, cıvıl cıvıl görüntüsü şehrin son yıllarda turizme açılmasıyla daha da artmıştır. Arasta hoşunuza gittiyse unutmayın, şehirde Ali Paşa ve Bedesten adlı iki kapalı çarşı daha bulunmaktadır. Siz etrafa bakınırken artık öğlen olmuş, yemek zamanı gelmiştir. Farklı bir tat arıyorsanız tek seçeneğiniz vardır: Tava ciğer. Edirne’nin tava ciğeri tarihî mekânları kadar önemlidir, mutlaka yenmesi gerekir. Peki, nerede derseniz 10-15 yıl önce Edirne’de sadece iki ciğerci varken bu soruya hangisi olsa olur denilebilirdi ama bugün sayıları 39’a ulaşmış bu lokantalar arasından en iyisini seçmek ne yazık ki şansınıza kalmış! Bir sonraki durak Türkiye’de en güzel çinilere sahip Muradiye Camii olacaktır. Mihrabı insanın aklını başından alacak güzellikte olan bu camiyi, bu günlerde bir güvenlik görevlisi bekliyor. Ama artık çok geç, güzelim çinilerin bir çoğu sökülmüş, çalınmış, insanın içini acıtan bir manzara… Ancak caminin yakınındaki eski Mevlevi tekkesinden geriye kalan mezar taşları sizi büyüleyecektir. Meyve motifleri, özellikle üzüm salkımları ile süslü bu taşlar caminin çevresine bambaşka bir güzellik katmaktadır. Muradiye Camii’ni arkanızda bırakarak şehrin 25 km kuzeyindeki Lalapaşa’ya doğru gittiğinizde tarihin derinliklerine MÖ 15.000’ler ile MÖ 1500’ler arasında bir zamana doğru, Megalit kültürüne doğru yol alırsınız ve karşınıza dolmenler çıkar. Dolmenler, tümülüslerin altında genellikle iki veya nadiren üç oda oluşturacak şekilde yan yana dizilmiş yassı taşlarla, bunların üzerine yatay olarak yerleştirilmiş diğer bir yassı taştan oluşan, çoğunlukla mezar olarak kullanılmış yapılardır. İki oda arasındaki

Muradiye Camii’nin ünlü mihrabı.

Yağlı güreşlerden…

Edirne’nin ünlü tava ciğeri.


taşta, büyükçe oval bir delik bulunmaktadır. İnanışa göre, ölen kişinin ruhu bu delikten içeri giren güneş ışığı ile yeniden dirilecek ve bu delikten çıkarak tekrar dünyaya dönecektir. Yakın zamana kadar Lalapaşa ve civarında dolmenlerin yanı sıra menhirler, yani toprağa dikine olarak sokulmuş mezarlar olduğu sanılırdı. Yapılan araştırmalar bu taşların isimsiz Mevlevi, özellikle de Bektaşi mezarları olduğunu ortaya çıkarmıştır. Lalapaşa’da yazılıp çizildiği gibi menhirler yoktur. Lalapaşa dönüşü Sinanköy’de (Pravadi) soluklanıp geriye pek bir şey kalmamış olsa da bir kaya kilisesini gezebilirsiniz. Buradan hareketle Edirne’ye döndüğünüzde bir günlük yorucu bir turu tamamlamış olursunuz. Ama hâlâ gezilecek pek çok yer kalmıştır: Eski Cami, Üç Şerefeli Cami, Hz. Bahaullah’ın Evi, yeniden yapılmakta olan Edirne Büyük Sinagogu, Hacı Adil Bey Çeşmesi, eski Edirne evleri… Anlaşılacağı üzere aslında Edirne’yi gezmek 1-2 gün içinde başarılacak bir iş değildir; hele Uzunköprü, Enez gibi ilçeleri de işin içine katacak olursanız… Ama bir yerden başlamak gerek. Biz de öyle yaptık, size de öneririz.

İKİ ÖNEMLİ NOT: 1 Bu yazının yayımlandığı şu günlerde camiye özel aracınız veya otobüsle gitmek hiç doğru olmaz. Çünkü Edirne’nin bu yoksul mahallesindeki çocuklar etrafınızı sarıyor ve uğurlama sırasında maalesef el sallamanın ötesinde istenmeyen durumlar meydana gelebiliyor. 2 Megalit kültürü tarih öncesi taş yapıları kapsar. Megalit kültürüne ait yapılar içinde en sık karşılaşılan dolmenler ve kardeşleri menhirler, doğada küçük taşlar ve topraktan oluşan tümülüslerin altında bulunurlar. Menhir ve dolmenlerin en sık görüldügü ülke İngiltere’dir. Edirne gezisine çıkmadan önce konu ile ilgili belgesellerin izlenmesi tavsiye olunur.

Pravadi Kilisesi. Lalapaşa’nın üç gözlü dev dolmeni.

39


SPOR

İki­Kıta,­Bir­Olimpiyat Korhan SEÇİLMİŞ FMV Özel Işık Ortaokulu Müdür Yardımcısı

Olimpiyat ateşi hangi kıtada yanacak? Avrupa mı, Asya mı? Yoksa Avrasya mı? 40

O

limpiyat Oyunları, antik zamandan günümüze dünya üzerindeki en büyük organizasyondur. Olimpiyat meşalesini kendi topraklarında yakmak isteyen ülkelerin bu hedeflerini gerçekleştirmek için uzun ve meşakkatli yollardan geçmeleri gereklidir. Geçtiğimiz haftalarda, İstanbul’a gelen Uluslararası Olimpiyat Komitesi Denetleme Heyeti, çeşitli konularda incelemelerde bulundu. Madrid ve Tokyo’dan sonra İstanbul’un da sadece sportif yatırımlarını değil ulaşım, altyapı, nüfus ve güvenlik gibi kriterlerini inceleyen heyet, bu tespitlerini raporlaştıracak ve raporu temmuz ayında Uluslararası Olimpiyat Komitesine (IOC) sunacak ve 2020 Olimpiyat Oyunları’nı düzenleyecek şehir 7 Eylül tarihinde Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te belli olacak. Bu süreç içerisinde aday şehirler hafızalarda kalacak çeşitli özelliklerini ön plana çıkaracak ve güçlü yönlerini IOC üyelerine anlatmaya çalışacaklar. Uluslararası Olimpiyat Komitesine gerçekleştirilebilir hedeflerini sunarak üyeleri ikna etme çabası içinde olacaklar. 2012 yılında Avrupa Spor Başkenti seçilen, son beş yılda dünya şampiyonaları dâhil yirmiyi aşkın uluslararası büyük etkinliğe ev sahipliği yapan ülkemize 2020 adaylığında bu şans verilecek mi? Tabii ki işin şans boyutu yok denecek kadar az. Aday şehirler her yönüyle ince elenip sık dokunarak değerlendiriliyor. Tokyo 1964’te oyunlara ev sahipliği yaptı. Hak kazanmaları hâlinde, İstanbul veya Madrid, ilk kez dünyanın en önemli spor organizasyonuna ev sahipliği yapacak. Fakat İspanya’da daha önce 1992 Barselona Olimpiyat Oyunları düzenlenmişti. İstanbul’un daha önce dört kez oyunlara aday olması ve kazanamaması bizlere olumsuz bir portre çizse de diğer aday şehirlerin de benzer süreçten geçmeleri biraz olsun içimizi rahatlatmaktadır. Örneğin; İspanya’nın başkenti Madrid, 2012 ve 2016 Olimpiyat Oyunları için sunduğu adaylıklarda başarısız olduktan sonra 2020’de 3. kez şansını deneme kararı aldı. Olimpiyat Oyunları’nı organize etmek için ilk olarak 1972 yılında aday olan Madrid kenti, 40

yıl aradan sonra başlattığı olimpiyat sevdasını 2020’de mutlu sona ulaştırmak istiyor. 1964 yılında olimpiyat düzenleyen, 2016 yılında aday olmasına karşı ev sahipliği hakkını kazanamayan Tokyo, 2020 oyunları için İstanbul’un en ciddi rakibi. Tokyo’nun tesis, altyapı ve daha önce olimpiyat düzenleme tecrübesi artılarının yanında birçok konuda da sıkıntılarının olduğu da muhakkak. Örneğin, Japonya’nın son zamanlarda üzerinde en çok uğraştığı konu halk desteği. 2012 Mayıs’ında Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından yapılan anket çalışmasında destek %47 olarak belirlenmiş ve bu rakamın Tokyo’nun 2016 oyunlarına adaylığı sürecinde sahip olduğu %59’dan bile az olması şaşkınlık yaratmıştı. Japonların bu oranı ne derece yükseltebileceği tartışılsa da, en azından desteği yüksek göstermek konusunda oldukça büyük çaba harcadıkları gözden kaçmıyor. Japon Olimpiyat Komitesi geçtiğimiz günlerde yaptığı çalışmanın sonuçlarını açıklarken kendi anketinde halk desteğinin %73’e kadar çıktığını öne sürdü. Tokyo’nun bir diğer dezavantajı ülkede iki yıl önce meydana gelen nükleer felaket. Son zamanlarda dünyadaki birçok sporcunun Uzak Doğu’daki sportif organizasyonlara katılımlarındaki gönülsüzlük Uluslararası Olimpiyat Komitesinin de bu konuda etkilemesine neden oluyor. Örneğin, son olarak geçtiğimiz ay Murosoi cinsi balıklar üzerinde yapılan incelemede bilim adamları normalden 2500 kat daha fazla radyasyon ile karşılaştılar. Bu ve benzeri radyasyon haberlerinin sıkça gelmeye devam etmesi ve bundan sonra da gelecekmiş gibi görünmesi, ülkede sonuçları yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan felaketin, olimpiyat adaylığı önünde de açıkça engel teşkil ettiğini gösteriyor. Çokça dile getirilmese de Tokyo’nun önünde başka ciddi sıkıntılar da bulunuyor. Bunlardan en önemlisi son yıllarda Çin ile yaşadığı siyasi kriz. İki ülkenin arasında ortalarında bulunan Senkaku Adaları yüzünden soğuk rüzgârlar esmekte. Bu öylesine önemli bir problem ki Tokyo’nun sırf bu yüzden olimpiyat ev sahipliği hakkını kaybedebileceği belirtiliyor.


2012 ve 2016 oyunları için aday olup kazanamayan Madrid, 2020 için bir kez daha finale kaldı. Fakat ne ilginçtir ki Madrid’in bir Avrupa şehri olması oyunları düzenleme şansını nispeten zora sokmaktadır. Bunun başlıca sebebi ilk modern olimpiyat olarak kabul edilen 1894 Atina’nın ardından olimpiyat meşalesinin yaşlı kıtada çokça dolaşmış olması. Dünya Savaşları nedeniyle iptal edilen üç olimpiyat sayılmazsa bugüne dek (2016 Rio dâhil) 28 yaz olimpiyatı düzenlendi. Bu yirmi sekizin içinde Avrupa’nın ev sahipliği sayısı 15 iken, Amerika kıtası 7, Asya 4 ve Avustralya 2 dağılımı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Avrupa’daki büyük üstünlük sebebiyle bu kıtadan ziyade, Asyalı olan Tokyo veya Avrupa-Asya karışımı olan İstanbul’un daha şanslı oldukları dile getiriliyor. Ülkedeki ekonomik kriz, işsizlik oranı ve organizasyonu kazanmak için en önemli kriterlerden biri olarak kabul edilen devlet desteğinin de yeterli olmaması Madrid’in şansını Tokyo ve İstanbul karşısında aza indirmektedir. Daha önceki adaylık maceralarımızla kıyaslandığı zaman İstanbul aslında ilk kez oyunları düzenlemeye bu kadar yaklaştı. Eğer oyunlar İstanbul’a gelirse iki kıtada birden yapılacak olması tüm dünyanın ilgisini bu yöne çekecek. Buna ek olarak Uluslararası Olimpiyat Komitesi sıfır risk mantığıyla çalışmaktadır. Yani risk

teşkil edecek hiçbir durumu normalize etmeden çalışmalarını yürütmektedirler. Komitenin İstanbul’da yapılan tanıtım faaliyetlerinden etkilendikleri ve bunu raporlarına yansıtacakları yönünde büyük beklentiler var. Tesisleşmenin ve tüm kriterleri yerine getirmenin yanında ülkemiz için çok önemli bir sorun var ki insanlarımızın futbol hariç spora bakış açıları. Atletizm, boks, kürek, voleybol, yüzme ve buna benzer branşlarda salonları ve tribünleri doldurabilecek miyiz sizce? Yoksa bu müsabakalar boş tribünler önünde mi yapılacak? Aslında tesisleşme kadar önemli sorunumuz bu. 2020 yılında İstanbul’da yapılacak olası bir olimpiyat, şehrimizi dünyanın prestijli şehirler kategorisine dâhil edecektir. Unutmayalım ki Barselona şehri 1992 oyunlarını düzenleme hakkını elde etmeden önce birçok kriter anlamında Avrupa’nın birkaç adım gerisinde kalan bir kentti. Oyunlardan sonraki durumu ise malum. Eğer oyunlar ülkemize verilirse yapılması gereken ilk çalışma kendi ülkesinde madalya kazanacak sporcu ordusunu yaratma düşüncesi olmalıdır ki yedi sene bu çalışma için son derece yeterli bir zaman dilimidir. Maddi yükün nasıl yönetileceği ise bambaşka bir konu... 41


TARİHTEN­ SAYFALAR

TÜRK­USULÜ­ALO Dr. Arif AKDENİZ FMV Özel Işık Lisesi Türkçe - Sosyal Bilimler Bölüm Başkanı

“A

lo” sözcüğünün anlamının telefonu keşfeden Graham Bell’in sevgilisinin adının baş harflerinden oluşan bir kısaltma olduğu birçok Türk kaynağında belirtilir. Bu kaynaklara göre, Bell, keşfini yapar yapmaz, ilk telefon hattını sevgilisinin -Allessandra Lolita Oswaldo’nunevine çekmiştir. Kendisini bir başkasının araması mümkün olmadığından, telefonu her açtığında “Ale Lolos” dermiş, bu ifade daha sonra “Alo” sözcüğüne dönüşmüş. Gerçi onlar ayrılmışlar ama Bell, o günden sonra sevgilisinin bir gün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmamış ve telefonu her açışında büyük bir ümitle “Alo” demiş. Ama her seferinde karşısına icadını kutlayan bir kent sakini çıkmış. İcadın sahibi “Alo” dediği için tüm kent halkı telefona cevap verirken “Alo” demeye başlamış ve bu gelenek böyle sürüp gitmiş. Türkçe kaynakların hemen hepsinde yukarıdaki hikâye anlatılmaktadır. Üstelik bu hikâyeyi Mehmet Altan, Yalvaç Ural gibi yazarlar da yazılarında dile getirince,

Alexander Graham Bell New York’ta icadının başında

ilk prototip telefon

Antonio Meucci

Teletrofono

42

insanlar ister istemez bu efsaneye inandılar. Bu konuyu araştırmak için yabancı kaynakları biraz kurcaladığımızda, Bell’in sevgilisi olarak bahsedilen Allessandra Lolita Oswaldo diye birisinin olmadığını, üstelik de Bell’in hayatı boyunca “Alo” terimini kullanmadığını, onun yerine “Ahoy” terimini kullandığını görürüz. Bell’in rakiplerinden biri olan Thomas Edison ise icat ettiği telefonda “Hallo” sözcüğünü kullanmış, telefon yaygınlaştıkça “Hallo” sözcüğü de yaygınlaşmıştır. 20. yüzyılın başına geldiğimizde İngilizce konuşulan coğrafyalarda

“Hallo”, Fransızca konuşulan yerlerde ise “Allo (okunuşu Alo)” kullanılmıştır. Türkçeye de Fransızcadan “Alo” olarak geçmiştir. Peki, nereden çıktı bu efsane? Yerli kaynakları ve konu ile ilgili yazıların çıkış tarihlerini araştırdığımızda bunun kökeninin 2002’de ABD Temsilciler Meclisinin aldığı “Antonio Meucci’nin hayatının ve başarılarının tanınması ve Meucci’nin telefonu icat ettiğinin kabul edilmesi” kararı olduğunu görmekteyiz. Bu karar bazı araştırmacıların ilgisini çekmiş; telefonun icadı ve “Alo” sözcüğünün kaynağı ile ilgili araştırma yapan yazarlar, Meucci’nin kısmi felç geçiren eşi ile iletişim kurabilmek için 1851 yılında icat ettiği ve adına “teletrofono” dediği telefonu, eşinin odası ile atölyesi arasında bir hatla birleştirmesini Bell’in atölyesinde yaptığı telefon deneyleri ile karıştırmışlardır. Sonuçta bu efsane ortaya çıkmıştır. Anlayacağınız Türklere özgü bir şehir efsanesi ile karşı karşıyayız.


FYZY SAYI 25