Page 1

MAYIS 2011

19.sayý

Tasavvuf Kültürü Dergisi

hýdrellez


editörden Merhaba Her Nefes Dostlarýmýz, Bu sayýda siz dostlarýmýzý Her Nefes’in yenilenmesi üzerine biraz bilgilendirmek istiyorum. Sâyenizde ve desteðinizle, 3000-6000 arasýnda týklanma sayýlarýna ulaþmýþ olmamýz elbette bize târifsiz bir memnûniyet veriyor. Bu, gözönüne alýndýðýnda gönülden bizi tâkip eden bir okuyucu kitlemiz olduðunu gururla söyleyebiliriz. Genel olarak sizlerden bize gelen en önemli sorulardan biri “Niye bu dergi basýlmýyor?” oluyor. Elbette basýlý bir dergimiz olmasýný çok isteriz. Bu, belli bir kalite ve bu kalitenin devâmýný gerektiriyor. Dergicilikte kalite demek, basým ve imajlarda mâliyet demek. Bunun diðer adý "para" oluyor ve ne yazýk ki dergi basýmý çok pahalýya mâl oluyor. Buna ek olarak, biz amatör bir grubuz. Burada yazý yazan tüm arkadaþlarýmýz gönüllü olarak, kendilerine âit zamanlarýndan ve mesleklerinden özveride bulunarak yazýlarýný yazýyorlar. Dolayýsýyla profesyonel olarak dergi ve dergicilik ile veyâ yazarlýkla ilgilenmiyorlar. Eðer dergimiz basýlý bir formda olursa, takdir edersiniz ki çok daha profesyonel bir þekilde bu konuyla ilgilenilmesi gerekir ve bu, daha fazla insan gücü gerektiriyor. Ne yazýk ki, bu da bize mâliyet olarak dönen bir durum oluyor. Ýnþaallah önümüzdeki günlerde yeni oluþumlara giriyoruz. Bunlar biri bir hediyelik eþya ve aksesuar sitesi oluþturmak; inþaallah bu giriþimler mâlî açýdan güçlenirsek “Dergiyi neden basmayalým?” diyerek diðer yeni oluþumlarýmýza geçiyorum. Dergimize Her Nefes ekibi olarak yeni bölümler eklemeyi planlýyoruz. Bunlarý size ilerleyen bölümlerde duyuracaðýz. Ancak diðer eklemeyi istediðimiz bölüm için siz dostlarýmýzýn desteðine ihtiyâcýmýz var. Dergimize sizlerin yazýlarýndan birkaç tanesi ile oluþacak olan bir Her Nefes dostlarý bölümü koymayý planlýyoruz. Bunun için yine siz dostlarýmýzdan yardým istiyoruz. Hadi kalemlerinizi


elinize alýn ve dergimiz için yazý yazýp bize gönderin. Dergimizin haberleþme adresine (hernefesdergisi@gmail.com) gelen yazýlarýnýzý okuyalým ve en beðendiklerimizi tüm dostlar ile paylaþalým diyor ve yazý göndermenizi ricâ ediyoruz. Unutmadan, burada da ekibimiz adýna eklemem gereken önemli bir husus var. Siz dostlarýmýzdan gelen her öneriyi, eleþtiriyi ve fikri okuyor ve deðerlendiriyoruz. Her dostumuza tek tek cevap vermemiz ne yazýk ki mümkün olmuyor. Bunun için özür dileriz. Sizin önerileriniz ve fikirleriniz bizim için çok önemli ve yeni bölümlerimiz devreye girdikçe daha iyiye ve güzele ulaþmamýz için fikirleriniz çok kýymetli; lütfen bizi bilgilendirin. Bu arada son bir not daha eklemek isterim: Sizlerin bizleri daha yakýndan tâkip edebilmeniz ve teknolojik olarak iletiþimde bulunabilmeniz için bir facebook grubu oluþturduk (http://www.facebook.com/group.php?gid=105259486180071). Böylece bize dâir bilgiler alabilir hattâ yazarlarýmýzla doðrudan iletiþim kurabilirsiniz. Sevgilerimizle, Her Nefes Ekibi Adýna, Yosun MATER


Kenan Rifâî Sohbetler’inden... 1914 Harbi senelerinde idi. Ýhvandan bir zat, rüyasýnda Hýzýr Aleyhisselâm'ý görmüþ. Fâtih Câmiinin avlusunda bir kenara büzülmüþ oturuyor, etrafýný çevreleyen kalabalýk ve hürmetkar ahâli: Aman yâ Hýzýr, bize þu müþkülümüzün halli hakkýnda yardým et, diye yalvarýyorlarmýþ. Hýzýr kendisinden istimdat edenlere hayretle biraz da öfkeli bir nazarla bakarak: Mürþidinize gidip yalvar sanýza... ben de ondan emir bekliyorum, cevâbýný vermiþ. Hýzýr'dan söz açýldýðý bir gün Hocamýz, þu hikâyeyi anlattý: - "Þeyh Kettânî Hazretleri, bir gün Harem-i Þerifin oluðu altýnda oturmakta iken, yanýna bir zat sokulup: Burada ne oturup duruyorsun? Ýçeride, Abdürrezzak isminde bir zat, hem hadis tefsir ediyor hem de esânîd tahlil ediyor, kalk dinle, demiþ. Þeyh Hazretleri ise kendisine bu ihtarý yapan zâta tasasýzca bakarak: Esânîd uzun sürer, ben ise þuracýkta, Abdürrezzak'tan deðil, doðrudan doðruya Rezzak'tan kalbime gelen hadisleri dinliyorum, cevâbýný vermiþ. Teklif sahibi: Ýyi ama bu sözüne delilin nedir? diye sorunca, Þeyh Hazretleri: Senin Hýzýr olduðunu bilmekliðimdir, deyivermiþ.


Bu cevap karþýsýnda Hýzýr: Öyleyse arkadaþ olalým, diye teklif edince, Hazret: Hayýr, meþreplerimiz uymaz. Zîra sen ölmemek için Âb-ý Hýzr'ý içmiþsin. Ben ise her an ölmemi bekliyorum. Ýþte bunun için olamaz.; diye Hýzýr'ýn yoldaþlýðýný reddetmiþ ve Hýzýr da, Allah'ýn kendisinden gizli nice sevgilileri olduðunu bir kere daha öðrenmiþ."

Ken’ân Rifâi Sohbetler sayfa: 7-8


annelere.. annelere...

“Annelerin, çocuklarýna, yalanýn üstlerine tatlý ve rengârenk maddeler sürülmüþ bir acý þekere benzediðini, iç bulandýrýcý ve bünyeyi ifsâd edici olduðunu, hoþ misâl ve hikâyelerle îzâh etmesi lâzýmdýr.”

Çocuk yetiþtirmenin âileye yüklediði mesûliyetler arasýnda hiç þüphesiz büyük pay anneye düþmektedir. Bu mesûliyetler arasýnda ilk göze çarpan, çocuða tuvalet terbiye ve âdâbý kazandýrmaktýr. Çocuk, anasýnýn iþleyip pekiþtirdiði bu terbiyeyi iyice benimseyinceye kadar onu tâkip etmek annenin vazifeleri cümlesindendir. Öyle ki, çocuk artýk kendi baþýna tuvalete girmeye baþladýðý zamandan itibâren anasý dört gözle onu kollamaya mecbûr sayýlýr. Tuvaletten sonra nasýl temizlendiðini, ellerini hakkýyla yýkayýp yýkamadýðýný ve klozeti temiz býrakýp býrakmadýðýný kontrol etmedikçe çocuk bu titizliði kazanamaz. Yazlýk evimizde bir komþu kýzý ile salýncakta kolan vurduðumuz sýrada, ileri geri gidip gelen salýncakta sallanýrken kýzýn çamaþýrýndan çýkan pis koku beni

öylesine rahatsýz etmiþti ki, nihâyet eðlencemizin en tatlý ânýnda hýzýmý kesip arkadaþýmýn da buna mecbûr olmasý ile salýncak sefâsýna son vererek bu mide bulandýrýcý sefâdan vazgeçmiþ olduðumu hatýrlamaktayým.

Meðer kýzýn annesi mutfak iþlerinde gayet mâhir bir haným imiþ. Yaptýðý birbirinden lezzetli yemeklerle hem kocasýný hem de çocuklarýný memnûn eder, ama ana olarak çocuklarýný temizliðe alýþtýrmak yolunda aslâ gayret göstermezmiþ. Kýzlar da pisliði adeta bir ikinci tabiat olarak benimseyerek böyle iðrenç kokularý ile etraflarýný tâciz etmekte bulunurlarmýþ. Öyle ki kýzlarýn kirli çamaþýrlarýnýn neþrettiði koku, konukomþu ve arkadaþlarý arasýnda dilden dile söylenir dururmuþ. Ben de ancak salýncak sefâsý ile bunu öðrenmiþ bulunarak bu komþu kýzýndan uzaklaþmaya mecbûr olmuþtum. Evlerde hizmetkârlarýn oldukça bol olduðu zamanlarda tuvaletlerinde büyük mermer alaturka taþlarý vardý. Fakat zamanla bu koskoca taþlar sararýr ve temizlenmesi gerekirdi. Büyükannem bu iþi kimseye býrakmaz ve burnunu bir tülbentle


..

örterek, kezzaba uygun bulduðu ölçüde su katarak taþlarý ýslatýr ve gene birkaç dakika sonra su ile yýkayýp mermerleri zedelemeden temizlerdi. Ve gene büyükannem bize “ Tuvaleti temiz olmayan kadýna temiz denmez” diyerek sözü kesip atardý. Nezle gibi hafif fakat sâri hastalýklý iken kimseye yaklaþmamak hele aslâ öpüþmeye teþebbüs etmemek bir terbiye ve muâþeret gereðidir. Annelerin bunu çocuklarýna öðretmesi lâzýmdýr. Dâvet edilen yere, verilen saatten ne çok evvel, ne de geç gitmemek lâzýmdýr. Bir de çocuklara sofra âdâbý hakkýnda bazý öðütler verilmesi îcâb eder. Âile ile sofraya oturan çocuðun yemeðin ortasýnda fýrlayýp etrafta dönüp dolaþmasý hem ayýp hem de abestir. Onun için âile ile sofraya oturan çocuk, gene büyüklerle beraber sofradan kalkacaðýný bilmelidir. Annelerin, çocuklarýna, yalanýn üstlerine tatlý ve rengârenk maddeler sürülmüþ bir acý þekere benzediðini, iç bulandýrýcý ve bünyeyi ifsâd edici olduðunu, hoþ misâl ve

sâmiha ayverdi hikâyelerle îzâh etmesi lâzýmdýr. Öyle ki arkadaþýný aldatmak isteyen çocuðun, karþýsýndakini deðil, kendini aldattýðýný anlatarak onu mahcup olmaktan kurtarmasý gerekmez mi? Yalan, her ne kadar ‘Sus!’ da desek, aslâ dili tutulamayan bu þâhit, ne yapýp edip gene doðruyu ortaya dökerek yalancýyý hem rezil hem de mahcup eder. Çocuk, evinde yani âilesi çevresinde mazbut, geçimli, nâzik ve dürüst kimseler gördüðü takdirde, kendisi de bu örneklere benzemekle bir derûnî haz, hattâ gurur duyar. Þu hâlde iþ gene anada babada baþlamýþ sayýlýr. Hulâsa, çocuðun kazanacaðý tavýr, oturup kalkma, yemek içmek, büyüklere karþý tutumu, gene örnek alacaðý âile efrâdýný taklit ile baþlar ve yürüyüp gider.


can üflemek “Bahar mevsiminin serinliðini ganimet biliniz; zirâ o, aðaçlarýnýza ne tesir ederse sizin bedenlerinize de onu yapar” (Hadis-i þerif) Allah velilerinin temiz nefesleri týpký bahar rüzgârlarý gibi cana can katar, susuz ve yapraksýz aðaçlara su ve yaprak kazandýrmasý gibi rûha ferahlýk ve güzellik verir. Nazarýnda ibret olmayan bir göz, sâhibinin baþýnýn üstündeki düþmanýdýr. Her dinlediðinden öðüt almayan bir kulaðýn varsa hemen deliðinden kurþunu akýt. Bir el ki hayýr ve hasenâtý yoksa ona cennet ilinin mertebeleri verilmez. Eðer ayaðýn ibâdet yolunu bilmez ise onu kes. Bir dil ki Hakk’ýn zikrini âdet edinmemiþtir, sen o et parçasýna et deme hiç at. Eðer seni þerre götürüyorsa ona nefsim deme. Nefis, kiþiyi fikri ve meyliyle hayra götürendir. Ýçi vesvese ile dolu, kibir ve hased askerleri tarafýndan kuþatýlmýþ olan kalbe hiç gönül denilir mi? Cismini diri tutan cana sen can deme. Hayvanlarýn da damarlarýnda ayný kan dolaþýr. Can odur ki, “Ve ona kendi rûhumdan üfledim” dedi Kur’an’da Hak. Bu mutlak sýr, Rahmânî nefestir. O izâfî rûha kim erdi ise odur insan. Ol nokta-i kübrâdýr olan sûret-i Rahman. Ona insan veya Âdem’in mânâsý denir. Cihâna neden geldiðini bildi ve maksûduna eriþti. Bütün cihâný diri tutan o nefestir. Bütün cennetleri süsleyen o nefestir. Âlemler o nefes ile mâmur oldu, yedi iklim o nefes ile doldu. O nefes ile göz açýlýr görür ibret. O nefes ile iþitilir mânâ ve hikmet. Dil o nefes ile dâim yârini yâd eder. El onun ile malýný vermeye meyleder. Ayak bu nefes ile yolunu doðrultur. Nefs bu nefes ile râziye ve merdiye olur; emmâreliði terk edip temizlenir. Ruh onun ile göklere yükselir. Melekler âlemine onunla girilir. Ýniþ ile yokuþ bir olur yanýnda. Cismindeki can gibi bulur dostu canýnda. Gider kesret gelir vahdet, dost ile halvet olur, her yerde Hak tecelli eder. Perde kalkar, gün doðar. Ol nefes ki Âdem demidir, Âdem’i iste Ol demle Niyâzi erilir menzil-i dosta. Neþe Taþ


kadýn, þiddet, sevgi ve aþk tedavi önerisi yok…

8 Mart Kadýnlar günü münâsebetiyle Mart ayý neredeyse tümüyle kadýn, özellikle de þiddet konusuna odaklanýldýðý bir dönem oldu. Konuya, tasavvuf ve psikoloji açýlarýndan bakacak olursak, hocalarýmýz bize tasavvufta kadýnerkek ayrýmý olmadýðýný, yalnýzca ‘’insan’’ýn önemli olduðunu öðrettiler. Hattâ insan olmanýn üstün bir mertebe olduðu, biz beþerlerin ancak ünsiyet edebildiðimiz ölçüde insan olabileceðimiz anlatýldý. Dolayýsýyle yazýya kadýn olarak deðil insan olarak devam etmek istiyorum. Þiddetin tabiî ki toplumsal olarak araþtýrýlmasý, hem eðitim, hem rehabilitasyon, hem hukukî olarak bütün boyutlarýyla incelenmesi gerekir. Ancak, þiddetin önlenmesinde hepimizin birey olarak da sorumluluðumuzun olduðunu düþünüyorum. Medyada, çeþitli tartýþma ortamlarýnda konunun ele alýnýþ biçimine bakýldýðýnda þiddetin sanki bizim dýþýmýzda kendi kendisine oluþan bir olgu olduðu sonucu çýkýyor. Olaylarýn arttýðý, dehþet boyutuna ulaþtýðý gibi bilgilerden çoðu kez öteye gidilmiyor. Yani teþhis var da,

Ýnsan beyni resimlerle, imajlarla düþünür. Yani dinleyen kiþi, aðzýmýzdan çýkanlarý kare kare kendi zihninde görüntülere dönüþtürür. Örneðin, size ‘’kýpkýrmýzý, sert, sulu bir elmayý elinize alýn, yavaþça aðzýnýza götürün ve ýsýrarak yiyin’’ desem gözünüzün önünde bu eylemlerin resimleri canlanýr. Ama ayný senaryoyu olumsuz dile getirsem ‘’kýpkýrmýzý, sert, sulu bir elmayý elinize almayýn, yavaþça aðzýnýza götürmeyin, ýsýrarak yemeyin’’ desem, bu ifâdelerin zihninizde oluþturduðu resim karþýlýklarý ne? Resim olarak ýsýrmamayý baþarabildiniz mi? Büyük ihtimalle hayýr. Çünkü olumsuzun resmi olmaz. Almamanýn, tutmamanýn, ýsýrmamanýn, sigara içmemenin resminin olmadýðý gibi… Buradan þuna varmaya çalýþýyorum. Son zamanlarda kadýn ve þiddet kelimeleri o kadar sýk birlikte anýlmaya baþlandý ki iyi niyetli önleme çabalarý tam aksine toplumsal bilinçaltýmýza bu iki kelimeyi birlikte nakþediyor… Bu dönemde yapýlan kampanyalara, kurulan cümlelere bakýn: ‘’Kadýna


sema süvarioðlu þiddete son’’, “Kadýna þiddete hayýr’’, ‘’Kadýna þiddet uygulayan erkek deðildir.’’ Bu ifâdeler hiçbir þekilde amacýna hizmet etmediði gibi tam tersine zaten böyle eðilimi olan insanlara tetikleyici bir etki de yapabilir. Bütün bunlar yetmiyormuþ gibi yazýlý ve görsel basýnda her gün çýkan haberler, verilen görüntüler meseleyi daha da perçinliyor. Þiddet bunlarla önlenemez; daha geniþ çaplý, daha kökten bir deðiþim gerekli. Evlerimizden, evlâtlarýmýzdan baþlayarak þiddetin yerine sevgiyi, yoðun sevgiyi koymalýyýz. Hem de vakit geçirmeden. Evlâtlarýmýzdan baþlayarak diyorum, çünkü sevgi ancak, böyle yayýlabilir, model alýnarak yeþerebilir. Hatice Cenan Sultan tam da bu konuda diyor ki: “ Ýnsanlarý seveceksin, Senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsâmaha hazineleri var. Onun için yalnýz insanlarý deðil, bütün mahlûkatý ayný yorulmaz hýz ve ayný tükenmez iþtiyakla seveceksin.

Sende mevcut cevheri cömertçe harcamalýsýn, hatâlarýnda ve sevaplarýnda onlarla bir olarak seveceksin. Doðumlarý ile çoðalýp, ölümleri ile eksilecek kadar onlarla olacaksýn.” Biz bir yandan Hocamýzýn bize öðrettiklerini, anlattýklarýný düþünürüz. Kendimizi adam etmeye çalýþýr, tefekkür ederiz. Bir yandan da, ki bu çok daha etkilidir, onu seyrederiz, davranýþlarýný gözleriz, farklý ortamlarda, farklý koþullar altýnda kime nasýl davranýyor, izleriz. Ve bir tek þey görürüz: Sevgiyi! Koþulsuz, kayýtsýz… Hattâ en hatâlý olduðumuzda, en kabul edilemez þeyleri yaptýðýmýzda da gösterdiði sevgiyi… Hocamýzýn sýkça bize hatýrlattýðý, ‘’Rahmetim gazabýmý örtmüþtür’’ kutsal hadisinde de sevginin gücünü hissediyoruz. Geçenlerde toplu olarak gittiðimiz bir sabah namazýnda Ortaköy Yahya Efendi Camii’nin duvarýnda bir Fussilet Sûresi’nden bir Kur’an âyeti asýlýydý: ‘’Mâdem ki iyilik ve kötülük bir deðil. Sen kötülüðü en güzel davranýþla sav! Bak o zaman seninle arasýnda düþmanlýk olan kimse sýcak bir dost oluvermiþ.” (41.Sûre /34.âyet) Bu âyette vurgulanan mesajý çok güzel anlatan bir halk hikâyesini çoðumuz biliriz.


kadýn, þiddet, sevgi ve aþk “Bir gelin, bir de kaynanasý varmýþ; kaynana çok zâlim… Gelinine etmediði zulüm, eziyet kalmamýþ. Gelin bir dayanmýþ, iki dayanmýþ. Artýk tahammülü kalmamýþ; çâresiz, köyün büyücü doktoruna gitmiþ. Demiþ ki, ‘artýk bu hayata dayanamýyorum, bu kadýndan kurtulmam lâzým, n’oolur bana yardým et!’ Görmüþ geçirmiþ, yaþlý büyücü, ‘tamam’ demiþ. ‘Sana mükemmel bir formül hazýrlayacaðým, bunu azar azar kaynananýn yemeðine kat, 40 gün sonra yavaþ yavaþ hastalanýp ölecek, sen de kurtulmuþ olacaksýn.’ ‘Yalnýz’ demiþ büyücü, ‘bu sürede kaynanana çok iyi davran, çok sevgi-saygý göster… Çok iyi davran ki senin yaptýðýn anlaþýlmasýn.’ Gelin iknâ olmuþ, sevinmiþ, hazýrlanan zehri eline alýp evin yolunu tutmuþ. Aradan yaklaþýk 21 günlük bir zaman geçmiþ; gelin bir gün telâþlý, koþarak büyücüye gelmiþ. ‘Aman doktor, ben ettim sen etme, sende mutlaka bu zehrin panzehiri vardýr. Ver de kaynanama yedireyim; kaynanam bir melâikeye dönüþtü, aramýzdan su sýzmýyor, neredeyse ana-kýz gibi olduk. Ben onsuz bir hayâtý düþünemiyorum, yardým et, onu kurtarmam lâzým. Hastalanýp

ölmesine gönlüm dayanmaz..” Gidiþattan anlaþýldýðý gibi, ortada zehir falan yok. Sâdece sevgi alýþveriþinin sonucunda, aynen yukarýdaki âyette denildiði gibi düþmanlýk dostluða dönüþmüþ.. Burada, þiddet gören kadýnlarýn durumunu hafife almak, konunun hukukî, sosyolojik, toplumsal boyutlarýný es geçmek gibi bir niyetim yok. Her birimizin yapabileceði þeyler olduðunu hatýrlatmak istiyorum, o kadar. Geçenlerde bir panelde “kaçýnýz çocuðunuza hiç el kaldýrmadýnýz, hiç baðýrmadýnýz, hiç izzetinefsini kýracak þekilde azarlamadýnýz?” diye sordum; onca dinleyici arasýndan sadece 2-3 el, tereddütle kalktý. Kadýn-erkek ayýrt etmeden, tüm insanlarý, hattâ tüm mahlûk tý yorulmaz hýz ve tükenmez iþtiyakla sevmeyi baþardýðýmýz gün, þiddeti önleme panelleri ve oturumlarý yapmaya gerek kalmayacak.


sema süvarioðlu


hýzýr ve ilyas kabz ve bast yavuz celep Baharýn baþlangýcý anlamýna gelen Hýdrellez kelimesi, Hýzýr ve Ýlyas isimlerinin birleþiminden meydana gelir. Hýzýr ve Ýlyas'ý, sâhip olduklarý ilim açýsýndan, ya da ilmi kazanma yollarý açýsýndan incelersek, Hýzýr’da mevcut olan ilmin Allah tarafýndan hîbe edilmesine karþýlýk, Ýlyas’ýn ilminin, çalýþarak ve gayret göstererek kazanýlmýþ ilmi simgelediðini görürüz. Zîrâ Kur’an’da Allah, Hýzýr hakkýnda “…kendisine tarafýmýzdan bir ilim öðrettik… (Kehf Sûresi, 65)” buyurmuþtur. Ýlyas Peygamber ise -ki önce Ýdris olarak geldiði söylenir- çok uzun süren riyâzat ile nefsine âit tüm istek ve arzularýndan sýyrýlmýþ ve mücerret bir ruh olarak Allah’a yükselmiþtir. Dolayýsýyla onun ilmi için kazanýlmýþ ilim tanýmlamasý yapýlabilir. Kehf Sûresi’ne göre de Hýzýr, Musâ’nýn, kendi aklýna, kendi ilmine güvenerek yaptýðý tüm îtirazlarýna raðmen celâlî bir þekilde tepki vermez. Aksine, yumuþak anlatýmlarla ona iþlerin içyüzünü öðretir. Ýlyas Peygamber için ise durum farklýdýr. Târihî bir kaynak olmasa da, Paulo Coelho’nun Beþinci Dað isimli kitabýnda, Ýlyas

Peygamber’in hem kendisinin, hem de içinde yaþadýðý kasabadaki insanlarýn öðrenim þekli son derece celâlî bir þekilde tasvir edilmiþtir. Ýlyas Peygamber, hem kendisiyle hem de çevresiyle sürekli bir savaþ içerisindedir. Ve ancak bu savaþýn sonunda hem kendisi kendi hakîkatine kavuþur, hem de kasabadaki diðer insanlar mücâdele ile kendi içlerindeki isimleri açýða çýkarýrlar. Hýzýr ve Ýlyas, kabz ve bast hâllerinin zuhûrudur. Ýbnü’l Arabî Hazretleri, devrin sâhibi olan kâmil mürþidin, öðrencilerine kabz ve bast hâllerine âit bazý tecellîlerle yardým ettiðini belirtir ve bast olarak Hýzýr’ý, kabz olarak da Ýlyas’ý gösterir (Suad El-Hakîm, Ýbnü’l Arabî Sözlüðü, s.287, Kabalcý Yayýnlarý, Ýstanbul 2005).

Birþeyi tutmak, kavramak, yakalamak, teslim almak anlamýna gelen kabz kelimesi Allah'ýn el-Kâbýz isminin zuhûrudur. Sadreddin Konevî Hazretleri, el-Kabýz ismi için þu tanýmlamayý yapar: “el-Kabýz, eþyânýn kabzasýnda bulunduðu kimsedir. Bütün yeryüzü O’nun kabzasýnda bulunur (Sadreddin Konevî, Esmâ-i Hüsnâ Þerhi, s.85, Ýz Yayýncýlýk, Ýstanbul 2004).” Buna göre, cümle mevcudât, halk edilmiþ olmasý ve bir sýnýrý olmasý açýsýndan Hakk’ýn kabzasýnýn içindedir. Biliriz ki, kabzada olan her þey koruma altýndadýr. Kabzaya giren eþyâ, korunabilmek için kabza tarafýndan sýnýrlanýr ve sýkýlýr. Þu hâlde herhangi bir hâdise sebebiyle ya da bir hâdise olmaksýzýn gönlü sýkýlan, kabz edilen kimse Allah tarafýndan korunmaya


alýnmýþ demektir. Bu koruma, doðum hadisesiyle daha iyi anlaþýlabilir; doðum esnâsýnda annenin çektiði sancý (kabz), kendisinden bir bebeðin (hakîkatin) dünyaya gelmesine vesîle olmasýnýn yaný sýra, annenin hayâtýný da kurtarýr. Zîrâ doðum gerçekleþmezse bebek anne için zehir olur ve hayâtýný kaybetmesine yol açar. Sonucunda bebek ölü olarak doðsa dahî, sancý anneyi kabz ederek koruma görevini üstlenmiþtir. Buna göre sâlik, içinde bulunduðu kabz halinden bir hakîkat, gözle görülür bir yenilik beklentisi içinde olmamalýdýr. Allah, Kabýz ismi ile, kiþinin göremediði birçok þekilde onu korumaya alýr. Hattâ Sadreddin Konevî Hazretleri’ne göre kabz halinden sýyrýlmak için zorlamalý bir rýzâ hâli içine dahî girmemelidir (Sadreddin Konevî, Esmâ-i Hüsnâ Þerhi, s.85, Ýz Yayýncýlýk, Ýstanbul 2004). Bu, Hakk’a

karþý edepsizlik olur. Bunun sebebi þudur: Eþyâ sâhibi, eþyâsýnýnýn kabzasýnda korunmasýný eþyâ için deðil, kendisi için ister. Ortaya konan fiil, eþyâ üzerinden kendine dönüktür. Yâni Allah’ýn, kul üzerinde meydana gelen kabz hâli ile gayesi, salt kulu korumak deðildir. Bu hâl ile kendi sistemi içinde küçücük bir çark mesâbesinde olan kulu üzerinden kendi sistemini korur. Zîrâ Abdülkerîm Cîlî Hazretleri, “El-Kabýz” isminin Hakk'ýn âlemdeki yönetimini ifâde eden fiillere âit celâlî sýfatlarýndan birisi olduðunu söylemiþtir (Abdülkerim Cîlî, Hakîkat-i

Muhammediyye,s.31, Nefes Yayýnlarý, Ýstanbul 2010). Öyle ise kabz hâli

sýrasýnda, bu hâlin egemenliði altýna girip el-Kabýz ismini idrâke çalýþmak edebin gereðidir. Bunu idrak eden, içinde bulunduðu hâlin de Hakk’tan olduðunu ve Hakk’ýn bundan mutlak bir gayesinin bulunduðuna îmân ederek, o kabz hâlini Hakk’la muhabbete bir vesîle kýlar. Açmak, yaymak, geniþletmek gibi anlamlara gelen bast kelimesinin mânâsý ise Allah'ýn el-Bâsýt isminin tecellî etmesi ile zuhûr eder. Bast hâli, daha önce de iþaret edildiði gibi Hýzýr'ýn hâlidir. Kültürümüzden de âþinâ olduðumuz gibi, Hýzýr darlýk ânýnda yetiþen, rahatlatan bir mânâya sahiptir. Aslýnda Hýzýr, týpký Ýlyas mânâsýnda olduðu gibi, kiþinin mürþididir. Her mürid, ancak kendi mürþidinden rýzýklandýðý zaman tam anlamýyla bast hâlini idrak eder. Abdülkerîm Cîlî Hazretleri “el-Bâsýt” ismi için; “isim ve sýfatlarýn ihtiyaçlarý ne ise onu onlarýn üzerine yayan ve böylece her isim ve sýfatý yaradýlýþ âleminde bir varlýk olarak zuhûr ettirendir” diye buyurmuþlar (Abdülkerim Cîlî, Hakîkat-i Muhammediyye,s.38, Nefes Yayýnlarý, Ýstanbul 2010).

Bu açýdan bakýldýðýnda insanýn kendinde hissettiði her bast âný, kendi hakîkatinin zuhûru açýsýndan bir fýrsattýr. Bast hâlinin fýrsat olamama durumu da sözkonusudur. Zîrâ o açýlma ve ferahlýk ânýnda, nefse kulak verip hâdiseyi kendinden bilme tehlikesi de mevcuttur. Hatta Sadreddin Konevî'ye göre, kiþi bast hâlinde iken o bastýn kendisinde olma sebebini, basttan sonra neyin zuhûr edeceðini bilmiyorsa o hâl içinde herhangi bir tasarrufta bulunmamalýdýr. Ancak bu sebepler


bilindiði zaman akýl bunlarý görerek basîret üzerine tasarruf edebilir. (Sadreddin Konevî, Esmâ-i Hüsnâ Þerhi, s.87, Ýz Yayýncýlýk, Ýstanbul 2004). “Ýnkâr edenler zannetmesinler ki, kendilerine mühlet vermemiz onlarýn hayrýnadýr. Biz onlara günahlarýnýn artmasý için mühlet vermekteyiz (Âl-i Ýmran Sûresi, 178)” âyetine göre, kendisine sürekli nîmet verilen kiþi, elBâsýt isminin tecellisinin karþýsýnda aslýnda azâba uðradýðýnýn farkýnda deðildir. Bast gibi görünen bir hâl, kiþiyi hakîkatten engellemesi açýsýndan kabzýn ta kendisidir. Bir diðer açýdan bakýldýðýnda þu yorumu yapmak da mümkündür: Bast gibi görünen bu kabz hâli, kiþiyi hakîkatten engellemek demek deðil, esas hakîkatine yönlendirmek demektir. Zîrâ nur ve aydýnlýk (bast) zuhûr ettiði zaman mevcût olan ne varsa o açýða çýkar. Ýþte bast hâlinin, Hýzýr'ýn mürþid olmasýnýn bir diðer mânâsý da bundan gelir. Kiþinin hakîkati ne ise, bast olan mürþid karþýsýnda da o açýða çýkar. O hâlde bast hâlinin açma anlamý, bir þeyi özü ile iliþki kurdurarak, onunla görünür olmasýna sebep olmasý anlamýný taþýr. Ýþte bu da varlýða cenneti yaþatýr, vesselâm. Yavuz CELEP


ilk anneler günü Muhakkak ki “endiþe” göbek baðýyla berâber bir kenara atabileceðim bir duygu deðildi. Eðer bana daha uzun süre eþlik edecekse onunla barýþmam gerekiyordu. Birkaç ay önce hâmilelik izninde evde otururken, diðer tüm anne adaylarý gibi ben de listeler yaparak bebeðin geliþinden önce herþeyin hazýr olmasýna îtinâ göstermekle meþgûldüm. Yerde duran resim çerçevesi derin uykusundan uyandýrýlýp duvara asýlmalý, çekmeceler boyanmalý, kýrýk lamba tâmir edilmeli, ayakkabý dolabý tekrar düzenlenmeli, vesâire, vesâire... Tüm bunlarý düþünürken bir serçenin mutfak penceresinin panjurunda bir yýl kadar önce yapmýþ olduðu yuva gözüme iliþti. Binbir türlü sesler çýkararak hazýrladýðý yuvaya girip girip çýkarken onu bu kadar uðraþtýran þeyin ne olduðunu düþünüp dururdum. Artýk biliyorum!

öðrenebilirdim? Ben tüm bunlarý yazmakla meþgûlken o büyük ihtimalle bahçe duvarýnýn üzerinde her zamaki gibi kývrýlmýþ oturuyordur. Bir gün eve dönerken önümden yürüyor ve garip sesler çýkarýyordu. Ben de onu kendimce taklit edip gülmeye baþladým. Tam o sýrada çalýlarýn arasýndan dört tane kedi yavrusu çýktý ve o aðzýnda sakladýðý köfte parçasýný bu küçüklerin önüne býrakýverdi. Yavrular köfte parçasý için kavga ederlerken bana doðru döndü ve sanki “þimdi gülebilirsin belki ama anne olmanýn ne demek olduðunu bak da gör!” dedi. Kargalarýn da bana söyleyecekleri vardý. Yavrularýnýn acemî adýmlarýný ve kanat çýrpma alýþtýrmalarýný biraz öteden seyrediyorlardý. Mesâfe ne çok fazla ne de çok azdý, onlarý koruyabilecek kadar yakýnda ama kendi baþlarýna tecrübe edip baþarabilme þansý verecek kadar da uzakta duruyorlardý. Ben de bu muazzam dengeyi anne olduðumda tutturabilecek miydim? Mahallenin hayvancýklarý beni anneliðe alýþtýrmaya çalýþýyor ama


ben hâlâ oðlumun doðumundan sonra yaþayacaðým muhtemel duygu karmaþýklýðý karþýsýnda þaþkýnlýk içindeydim. Daha önceleri, rahat bildiðim meþrebim, onun güvenliði hakkýnda binbir endiþe ile bombalanýyordu. Gün boyunca envâ-i çeþit tehlikeler aklýma gelip beni ürkütüyor, hattâ bunlardan birinin gerçekleþmesi fikri gözümden birkaç damla yaþ gelmesine sebep oluyordu. Kucaðýmdayken ya kafasý bir yere çarpsaydý? Bebek arabasýyla gezerken araba ya elimden kurtulup yola doðru gitseydi? Yataðýnda huzur içinde uyurken bile türlü türlü felâketlerin olabileceði hayâlime geliyordu. Bu düþünceler, sonunda haberleri dinlemeyi býrakmama sebep oldu. Hatta bana kötü haberlerden bahsetmemeleri için tüm yakýnlarýma yalvardým. Sanki rahmim dünyâdaki tüm acýlarý hisseden dipsiz bir kuyuya dönmüþtü. Dünyâdaki tüm bebekler benim oðlum olmuþ, oðlum da dünyâdaki tüm bebekler olmuþtu. Ama ben bir tanesini bile korumaktan âcizken, tümünü birden

nasýl güvende tutabilirdim? Bu endiþe denizinde boðulurken bir yandan da lohusalýðým bitip hormonlarým normale döner dönmez tüm bunlarýn biteceðine inandýrmaya çalýþýyordum kendimi. Kýrk gün bittiðinde hâlâ bu düþüncelerimden kurtulamadýðýmý görünce belki bu kâbuslarýn bebeðin büyümesiyle sona ereceðini düþündüm. Sonra da daha birkaç gün önce annemlerin telefonda bana iyi yiyip yemediðimi sorduklarý aklýma geldi ve güldüm. Muhakkak ki “endiþe” göbek baðýyla berâber bir kenara atabileceðim bir duygu deðildi. Eðer bana daha uzun süre eþlik edecekse onunla barýþmam gerekiyordu. Ben de kendi mantýðýmla bu korkunun çocuklarýný tehlikelerden korumalarý için annebabalar için “biyolojik bir gereklilik” olduðunu düþündüm. Ýyi bir annebabanýn endiþe derecesi çocuk sahibi olmayý ne kadar ciddiye aldýklarýný göstermeliydi. Eðer ben bu endiþelerden uzak rahatýma bakarken çocuðun baþýna bir þey gelse, bu tamâmen benim hatâm olurdu. Ýþte bu son düþünce beni durdurdu. Çocuðumu tüm tehlikelerden koruma gücünün bende olduðuna mý


inanýyordum? Eðer öyleyse bu Allah'a apaçýk ortak koþmak deðil miydi? Evet! Pekiyi bu hatâdan nasýl kurtulacaktým? Bir rüyâ ne yapmam gerektiðini gösterdi. Rüyamda bir doðal felâketten kurtulmaya çalýþýrken bir baktým ne kendime ne bebeðime ne de yanýmda olan anneme yardým etmeye gücüm vardý. Koca bir dalga bizi alýp götürecekti. Korkuyordum. O sýrada tek bir kelime kulaðýmda yankýlandý: “TESLÝM”. Ýþte o zaman rahatladým ve olacak ne varsa akýþýna býraktým ve ölüme huzurla gittim. Kalktýðýmda yapmam gereken þeyin sadece yapabildiklerim olduðunu ve gerisini Allah'a býrakmam gerektiðini gördüm. Kendi rahmimdekini korumak üzere hiçbir güç bende deðil þüphesiz. Ve yine þüphesiz hepimiz Rahman olanýn Rahmi'nde korunuyoruz.

Mayýs 2011 Zeynep Çalýþkan


http://forum.urduworld.com/photo/data/500/Bird_nest_in_grass.jpg


beþinci can: aþk Ol aþk kim candan olur Behasý bin can olur Kamu canlar ölicek Hem o can diri kalur Aþk diriliðin alalum Bu dirilikde kalalum Ölmez dirilik bulalým Can dostuyla birükür Molla Sadeddin

Ýkinci kat gök arasý verd-i nesrin kokusundan dolar. Birinci kat gök arasý gül ve gülâb kokusuyla dolar. O sebepten dünya rahmetle dolar, âlem nur ile aydýnlanýr. Yedi kat göklerin feriþtehleri birbirine müjdelerler; "Bu gün ne hoþ kokular geldi, bu gün çok kutlu, mübârek gün" diyerek o çiçekleri derleyip ve bezeyip ziynet ederler.

O çiçeklerin arasýnda bir çiçek biter; o çiçeðe gül-i reyhan derler. Ne zaman ki, velilerin birine vâde eriþse o çiçeði getirir, o veliye koklatýrlar ve hem aþk gösterirler, damarlarýna yayýlýr. O velinin canýný aþkla alýrlar. Ve dahî Resûlullah (s.a.s.) buyurur: Þöyle ki, can teslim ettiðini bilmez. Nitekim Mýsýr hatunlarý Yusuf Bir veli "Yarabbi" dese, Hak Peygamber’i görünce hayran olup Sübhânehû ve Teâlâ, azametiyle ellerini býçakla doðradýlar da acýsýný "Lebbeyk" yani “buyur!” sesini o duymadýlar. Ýmdi, dost dostun velinin kulaðýna eriþtirir. "Yarab" aþkýndan can acýsýný duymasa aceb demeleri ile Hak Teâlâ Hazreti'nin deðildir. Öyle ise dost dosta cefâ "Lebbeyk" demesi Arþ'ta birikir ve bu kýlmak nice revâ ola? ikisinin arasýndan bir nur çýkar, o nûrun þûlesinden yedinci kat gök Amma imtihan yeri olduðu için arasýnda yüzbinlerce renkli çiçekler "Benim cefâma tahammül edip biter. Altýncý kat gök arasý o çiçeklerin benden yüzünü döndürür mü lâtif kokusundan dolar. Beþinci kat döndürmez mi?" diye sýnarlar. Güzel gök arasý yasemin kokusundan dolar. ve þaþýlacak bir þeydir ki, ârifler Dördüncü kat gök arasý misk-ü anber makamlarýný görmeyince ve kokusundan dolar. Üçüncü kat gök muratlarýna ermeyince can arasý öd ve buhûr-u meryem ile dolar. vermezler. Sert bir demiri taþa


Nitekim o fahr-i âlem (s.a.s.) buyurur: "Her kimin taati yok ise kamu ettiði hayr u hasenat kabul olmaz."

Ýmdi çok büyük taat, ihlâsla "Yarabbi" demektir. Eðer bir kulun Hak Teâlâ Hazreti'nden nasibi varsa, bu kadar sözden bir þey anlayabilir, gece gündüz "Allah" zikriyle meþgul olur. Kim "Allah" zikriyle meþgul olursa her zahmetlerden kurtulup rahmetlere ulaþýr, Ýnþaallâhü Teâlâ. Ýsmail Hakký Bursevî, Gayb Bahçelerinden Sesleniþler. Ýhsan Yayýnlarý , s. 184-186, Yýl:2003 Basým Yeri: istanbul

http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2010/02/Dua.jpg

vursalar, taþýn içinden ateþ çýkar, yanar ve dumaný göðe aðar, ateþ ocakta kalýr. Ýmdi, o gül-i reyhan dedikleri aþk çiçekleridir. Ve aþk dedikleri Hak Teâlâ'nýn kendi ateþidir ki, bütün âlemi kaplamýþtýr. Hem o ateþin ocaðý onlarýn gönlüdür. Pes aþk caný harekete getirir, yakar. Bu ateþe muhabbet ateþi derler. Bu kadar acâib ve garâib þeyler hep Tanrý Teâlâ'nýn "Lebbeyk " deyip o velinin "Yarabbi" dediðinden meydana gelir. Sühan-ý ilâhî yani ilâhî söz dedikleri budur.


hoca bir gün....

banu yýlmaz

“Nasreddin Hoca, anlattýðý fýkralarla hepimize dersler vermektedir. Fakat bunu yaparken mîzâhý kullanarak bizlere Ýslâmiyet’in gülen yüzünü göstermiþ, tasavvufî ahlâk ve hakîkati anlatmýþtýr.” -“Nasreddin Hoca bir gün…” diye baþlayan fýkralarý hepimiz okumuþ, dinlemiþ ve çok sevmiþizdir. Aramýzda Nasreddin Hoca’yý bilmeyen, onun fýkralarýyla büyümeyen yoktur. Çocuk aklýmýzla gülerek eðlendiðimiz fýkralarýna bugün bambaþka bir göz ile bakýp, üstün bir mîzah anlayýþýyla sunduðu asýl mesajý idrak etmeye çalýþalým. Zîrâ göle yoðurt çalmasý, bindiði dalý kesmesi, eþeðe ters binmesi, ipe un sermesi, kazanýnýn doðurmasý ve daha nicesi hocanýn sahip olduðu tasavvufî bir anlayýþýn dâhîce kurgulanmýþ birer senaryosu niteliðindedir. Nasreddin Hoca, 1208 yýlýnda Sivrihisar yöresinde doðmuþtur. Babasý Hortu köyü imamý olan Abdullah Efendi, annesi ayný köyden Sýdýka Hatun’dur. Nasreddin Hoca ilk derslerini babasýndan almýþ, daha sonra mutasavvýf Seyyid Muhammed Hayrânî’nin talebesi olmuþtur. 1237’de Akþehir’e yerleþerek medresede ders okutmuþ, kadýlýk

görevinde bulunmuþtur. Nasreddin Hoca, saðlam bir Ýslâm inancýna sahip olmakla berâber tasavvuf kültürüne de vâkýftýr. Nasreddin Hoca, 1284 yýlýnda Akþehir’de vefat etmiþtir. Türbesi üzerindeki yazýda “Yazý bâkî, ömür fânî, kul âsî, Rab affedicidir” sözleri yer almaktadýr. Nasreddin Hoca, anlattýðý fýkralarla hepimize dersler vermektedir. Fakat bunu yaparken mîzâhý kullanarak bizlere Ýslâmiyet’in gülen yüzünü göstermiþ, tasavvufî ahlâk ve hakîkati anlatmýþtýr. O, bilindik kalýplarýn dýþýna çakarak, dünya görüþünü, insan anlayýþýný en iyi þekilde anlatan bir bilgedir. Hepimizin bildiði gibi Nasreddin Hoca eþeðine ters biner. Bundan kasýt, nefsin dediðini yapmamak, onun zýddýna hareket etmektir. Zîrâ nefis, rûhun bineðidir. Bir Nasreddin Hoca fýkrasý ve buna yapýlan tasavvufî yorum þu þekildedir: Bir gece rüyâsýnda Nasreddin Hoca’ya dokuz akçe para vermiþler. Hoca, “hele on akçe olsun” diye ýsrar etmiþ; derken uyanýp bakmýþ ki elinde bir þey yok. Gözlerini tekrar kapatarak elini uzatan Hoca, “Getir dokuz akçe olsun” demiþ. Bu fýkranýn tasavvufî izahý þu þekildedir:


Bu fânî dünyâ bir rüyâ âlemi gibidir. Kavga ve dövüþle daha çok kazanmak için çalýþmanýz boþunadýr. Elinizde iken sadaka ve hayratta bulunun, uyandýðýnýz vakit eliniz boþ çýkmasýn. Bir baþka fýkrada Nasreddin Hoca “Ey Müslümanlar, Hak Teâlâ’ya þükredin ki deveye kanat vermemiþ. Eðer vermiþ olsaydý evlerinize yâhut bahçelerinize konarak baþlarýnýza yýkardý” demiþ. Yani Hak Teâlâ’nýn azamet ve ihsânýný müþâhede edin; her kuluna mal vermediðine þükredin. Zîrâ herkesin kabiliyetine göre ihsan olunur. Nasreddin Hoca’nýn iki karýsý varmýþ. Bir gün birini bir kenara çekip kendisine bir mavi boncuk vermiþ. “Al bunu sakla; sakýn ortaðýna bir þey söyleme!” demiþ. Bir baþka zaman da ötekine ayný þeyi söylemiþ. Bir gün kadýnlar, Nasreddin Hoca’nýn hangisini daha çok sevdiði husûsunda bahse ve münâkaþaya girmiþler. Anlaþamayýnca, meseleyi Nasreddin Hoca’ya sormuþlar. Hoca her ikisine de mânâlý mânâlý bakarak, “mavi boncuk kimdeyse onu” demiþ. Burada anlatýlmak istenen þudur: Tasavvuf yoluna giren bir insanýn irâdesini tam bir teslimiyetle mürþide terk etmesi gerekir. Nasreddin Hoca’ya mavi boncuk (râbýta) ile mânen baðlý

iki kiþi henüz olgunlaþmadýklarýndan münâkaþa etmiþlerdir. Hoca da her ikisini memnun edecek bir cevapla meseleyi halletmiþtir. Yedi kör bir nehir kenarýna gelmiþler; karþý tarafa geçmek istiyorlar; fakat nehrin geçit yerini bilmiyorlar, göremiyorlar. Orada beklerken, ayak seslerinden anlýyorlar ki bir adam suyun öbür yakasýndan kendilerine doðru geliyor. Soruyorlar: “Sen kimsin?” Adam, “Ben Nasreddin Hocayým” diyor. Körler, “Mâdem, sen suyun geçidini biliyorsun, bizi de geçir, sana para verelim” diyorlar. Hoca onlara “Olur” diyor, “Adam baþýna iki mangýr alýrým.” Körler râzý oluyorlar. Hoca onlara “Gözü bir parça ýþýk gören, elimden tutsun” diyor. Körler Hoca’nýn dediði gibi yapýyorlar. Hoca önde, körler arkada, el ele nehrin ortasýný bulunca, sondan iki körün ayaklarý kayýyor, suya gidiyorlar. Arkadaþlarý feryâdý basýyorlar: “Aman iki arkadaþýmýz suya gitti!” Nasreddin Hoca dönüyor; bunlara “Ne baðýrýyorsunuz be!” diyor, “Ýki kör suya gittiyse dört mangýr eksik verin.” Bu fýkranýn îzâhý þu þekildedir: Maddî âlemde aklýmýzla yol almaya çalýþan bizler körüzdür. Eðer bizler de bir mürþidin, yol göstericinin elinden tutmaz isek bu âlemden diðer âleme yol alamayýz, hebâ olur gideriz. Görüldüðü gibi Nasreddin Hoca’nýn fýkralarý derin mânâlar içermektedir. Kullandýðý sembolik dil ile birtakým mesajlar vermek istemiþ, irþâdýný mizâhî mesajlarla yapmýþtýr; Hz. Mevlânâ’nýn tasavvuf eðitiminde musýkî ne ise, Nasreddin Hoca’nýn irþâdýnda da mîzah


hoca bir gün.... odur. Hoca’nýn güldürürken düþündüren etkisi hiç azalmadan günümüzde de devam etmekte, yüzlerce yýl ötesinden bizleri irþâd etmektedir. Yazýmý hocanýn bir fýkrasýyla bitirmek istiyorum. Hani elinde balta ile koca bir çýnar aðacýna çýkmýþ, bindiði dalý kesiyor ve görenlerin îkazlarý üzerine þöyle sesleniyor: “Bu dalý kesenin yere düþeceðini hepiniz akýl ettiniz de, ben size yýllardýr âhiretin dalý olan dünyânýzý keserseniz cehenneme düþersiniz diyorum, neden hâlâ akýl edemiyorsunuz!”. Sanýrým bizler de bu âlemin, diðer âlemin bir provasý olduðunu unutmamalý, Hoca’nýn sâhip olduðu anlayýþ ile hayâta esprili, güleryüzlü bakýp hakkýyla yaþamalýyýz. Herkese keyifli bahar günleri diliyorum. Banu Yýlmaz


hýzýrýn mânâsý semanur bal

Hýzýr, yeþil mânâsýna lâkaptýr. Zîrâ Hýzýr, kuru bir yere oturduðunda ilâhî kudretle yeþil olurdu, yani tâze ot bitip yemyeþil olurdu. Namaz kýldýðý zaman da çevresi tâze otla tâzelenirdi, Cebrâil'in bindiði Fersü'l-Hayaf'ýn bastýðý yerin yeþillenmesi gibi. Zîrâ hayâtýn eseri dahî hayattýr.

bulur ve Hýzýr'ýn oturduðu yere döner. Daðlarýn yaz ve kýþ günlerinde ter ü tâzeliði evliyânýn nazar ve güzerindendir. Zîrâ daðlar, sebat ve rüsuhla evliyâ gibi olduðundan evliyâ nazargâhý olmuþ ve eskiden çok mâbetler ve ibâdet yerleri daðlarda yapýlmýþtýr.

Avamýn "Rûz-u Hýzýr" (Hýdýrellez) dedikleri bu makamdandýr. Zîrâ o günlerde yeryüzü, nebatlarla hayat

Evtad, “veted”in çoðuludur, yani vetedler demektir. Veted, mýh mânâsýna “direk” ve “kazýk” demektir.


Sarsýlan, hareket eden þey, onunla güçlendirilip sâbitleþtirilir. Kamus'a göre, yerin çivileri daðlar, beldelerin direði oranýn reisleri, aðzýn direkleri ise diþlerdir. Yer daðlarla denge bulup sâbit olduðundan onlara da evtad (kazýklar) ve cibal (daðlar) denildi. Nitekim "Daðlarý kazýk kýldýk" (78/6,7) âyeti bu mânâdandýr. Bir kimse rüyâda bir daðý yerinden gitmiþ görse bir velinin vefâtýna iþârettir.

Bu sýrla münâsebet kurmak için bazý ricâlullah, daðlarda oturdular. Hak, oturulan yere baktýðý için onlarýn oturduklarý yerlerde güz eserleri görülmez, yeþillikleri solmaz. Hýzýr'a bu adýn verilmesi oturduðu kuru yerin tâzelenip yeþermesi yüzündendir. Evliyaya bu mânâ onlardan kalmýþtýr, zîrâ çoklarý onlarýn ruh üfürmesiyle diridir.


doðum ölüm hayat


Güneþli bir pazar akþamý altý aylýk oðlum ve eþimle Emirgân Parký’ndayýz. Su fýskiyelerine doðru tepeden bakan geniþ bir alana hâkim bir masada oturmuþ çay içip etrafý seyrediyorum. Daha birkaç hafta önce farklý renklenin tüm ihtiþamlarýyla âdetâ cayýr cayýr yanan lâleler tamamen kurumuþ. Bir park çalýþaný, akþam üstünün biriktirdiði yorgunluðun verdiði tembel bir edâyla teker teker geride kalan soðanlarý topluyor. Tâ ki bir dahaki bahara güzelliklerini tekrar göstersinler bizlere. Lâleler sanki “þu hâlimize bakýn, daha düne kadar insanlar sýrf bizi görmek için akýn ediyorlardý buraya. Oysa þimdi kitaplar arasýnda kurutulmuþ kýr çiçeklerinden farkýmýz yok” diyorlar kendilerine has lisanlarý ile. Üzerlerinde yükselen asýrlýk çamlara bakýyorum. Uzun ve dik gövdelerinden baþka bir þey görmüyoruz ama aslýnda etraftaki tüm gölgeyi yapan yükseklerdeki yapraklarýndan baþka bir þey deðil. Onlar bu manzaraya kimbilir kaç kez þâhit oldular. Kuruyan çiçeklerin topraða karýþýp bir dahaki baharýn çiçeklerine gübre oluþlarýna… Sonra o açan çiçeklerin de kuruyup dökülüþlerine… Bir çocuðun keskin çýðlýðýyla irkilip sesin geldiði yöne doðru, arkama dönüyorum. Dört yaþlarýnda bir çocuk kaykayýný elinden almaya çalýþan yaþlý nenesiyle kýyasýya bir mücâdele veriyor. Annesi ikisinin arasýna girip annesine bir þeyler fýsýldayýp kaykayý býrakmasýný saðlýyor, sonra çocuðuna da bir þeyler tembihliyor ve beraberce yürümeye koyuluyorlar. Nenenin çocukla çocuk olmadan belki bir yetmiþ yýl önce zaten çocuk olduðu geliyor aklýma. Tam bu sýrada önümdeki boþ bardaðý alýp yerine üzerinden dumanlar tüten tâze demlenmiþ bir çay koyuyor garson. Daha sýcacýkken bir yudum hüpletiyorum üzerinden. Bu yazýyý yazana kadar o bardak kimbilir kaç kez yýkanýp kaç kiþiye daha çay sunmuþtur? Kenan kucaðýmda zar zor ayakta durduðu hâlde durmadan zýplamak istiyor. Bitmek tükenmez bir enerjisi var. Tüm insanlýk târihine vesîle olan insan silsilesinin týpký Kenan gibi küçücük insanlarýn doðup geliþmesiyle sürdüðünü düþünüyorum. Ölüm var mý? Bir þekilde var ama o zaman etrafýmda baharýn sevinciyle coþmuþ yüzlerce insanýn açýklamasý ne? Bu kadar çok ölüme raðmen onlar nasýl hâlâ varlar? Kenan kucaðýmda zýp zýp zýplamaya devam ediyor. Yaþlanmaya baþlayan kollarýmýn yorulmasý onun için bir þey ifâde etmiyor. Týpký lâlelerin kurumasýna aldýrmayýp ayaðýmýn altýndaki kutu taþlarýn arasýnda kalmýþ topraktan tâze fýþkýrmýþ küçücük kýr çiçeði gibi. Neredeyse bitmek üzere olan bahar, çiçeklenmelerle berâber solmalarý, yeþermelerle berâber kurumalarý ve doðumlarla beraber ölümleri müjdeliyor aslýnda. Bu güzel manzarada fotoðraf çektirmeye gelmiþ gelin ve damat yanýmýzdan geçerken ayaða kalkýp alkýþlýyoruz, etraftan tebrikler yaðýyor. “Bir yastýkta kocayýn!” diyen birine damat utangaç bir tavýrla teþekkür ediyor. Etrâfýma tekrar bakýyorum: Aslýnda bu manzaradaki her doðuþta bir ölüm, her ölümde de bir doðuþ gizli. Karþýmda duran hayâtýn tâ kendisi. Mutlak hayâtýn sâhibi nefes alýp veriyor. Tüm olan bundan ibâret. Hay! Hay! Huu… Hüseyin Çalýþkan


diriliþ, uyanýþ ve iþte hýdrellez... Geldim otuzdokuz yaþýna, hâlâ kalbim pýrpýr her ilkbahar. Neden mi? Tüm doða uyanýr, dirilir; kuzular meler, dallar çiçeklenir, meyve verir.

Sevgili okurlar, uyandýk yeni bir güne; yine yeniden yenilenmiþ bir þekilde tüm hücrelerimizle… Bu her sabah yaþadýðýmýz tabiat hârikasý olay, Allah’ýn izin verdiði kadar hepimizin hücre yenilenmesi ile saðlýkla baþlayabildiði her yeni günün baþlangýcýdýr. Büyük bir lûtuftur. Her kula nasip olmaz. Dilediðine verir, verdiðinin ölçüsükararý bellidir. Sebebi de hikmeti de vardýr elbet amma sadece O bilir. O nedenle suâl sorulmaz, akla bile getirilmez. Ýlk oðlum iki yaþýna gelmiþti. Sene 2001. Her sabah uykudan uyandýðýnda rûhu bedenine yerleþene kadar huysuz aðlamaklý bir hâl içinde sarý sevimli bir oðlan iþte.. Aynanýn önüne küçük iki basamak merdiveni itip el-üz yýkama faslýna baþlar ondan sonra mutfaða geçeriz. Ben bir sabah Mert’e dedim ki “bugün farklý bir þey yapacaðýz.” El-yüzz yýkamadan evvel aynadaki yüzümüze ve görebildiðimiz kadarý ile bedenimize bakýp þükredeceðiz. “Ne için? Niye?” gibi sorular baþladý hemen

tabii; en sorularla dolu yaþý. Açýklamaya baþladým: “Bak kuzum, ne kadar güzel sarý saçlarýn, maviþ gözlerin var. Allah seni ne kadar güzel ve saðlýklý yaratmýþ. Hem akýllýsýn hem de saðlýklý ve tatlý. Öyleyse bizim hep berâber her gün bunun için þükretmemiz lâzým, deðil mi güzel oðlum?” Hemen baþýný salladý, gözyaþlarýný sildi. “Anne hadi temizlenelim, sonra kahvaltýmýzý yaparken Barny’yi izleyelim”dedi. Bu söylediklerini yapýp, dediði gibi güzel evimizin neþeli renklerle donattýðýmýz mutfaðýna geçerek berâber kahvaltýmýzý hazýrladýk. Hem televizyon seyrettik hem sohbet ettik hem de kahvaltýmýzý tamamladýk. Günler bu þekilde birbirini kovalarken Mert’imin 2003 senesinin sonunda yeni yýl armaðaný olan kardeþi Emre’miz dünyâya ve yuvamýza geldi. Çok rahat bir bebekti. Sanki rûhu hep bedeninde idi. Anneannemden bana mîras kaldýðý gibi, sevdiklerimin sevdiklerini sevmeyi öðrenmeye gayret ettim. Onlara da bunu öðretmeye gayret ettim. Biz her ilkbaharda kýrlardan kovalarla kýr papatyasý toplayýp evimize, yuvamýza taþýdýk. Bakýn bu çok önemli ve sihirli bir kelimedir: “Y u v a” Her ev yuva deðildir. Dostlarým, yuvalar sevgi ve saygýyla örülür. Saygý bitip sevgileri tüketince sabrýn kýrýlma


fatma sâmiha noktasýna kadardýr yolunuz ve kýrýlma yaþanýnca, geriye kalan, kimseye yetmez yetinmeye çalýþýlsa da mutlu etmez. Bahar ilkinde uyanýþtýr. Doðanýn nefesini iliðimizde kemiðimizde tüm varlýðýmýzda nâçizâne hissederiz. Sanki onyedi yaþýndayýzdýr. Eteklerimiz zil çalmakta, aklýmýz oynaþta, yüreklerimiz telâþtadýr… Ne tatlýdýr o telâþ... Kalp anlar bunu, akýl sadece idrakle ilgilidir. Her mesele akýlla çözülemezse de akýl da fikir de þarttýr. Ama kalp var ya o kalp, iþin olmazsa olmazýdýr. Ben çoðu iþimi kalbime, pek azýný da aklýma danýþýrým. Bazen kalbimle aklým ayný þeyi tekrarlasa da genelde kalbimle aklým savaþýr; iþte o vakit acele etmem, karara varmak için beklerim. Ýkisinin dargýnlýðýnýn barýþa dönmesini... Geldim otuzdokuz yaþýna, hâlâ kalbim pýrpýr her ilkbahar. Neden mi? Tüm doða uyanýr, dirilir; kuzular meler, dallar çiçeklenir, meyve verir. Âdeta bebekli aðaçlardýr onlar, bizi besleyen analarýmýzdýrlar. Havamýzý temizlerler, esen lâtif bahar rüzgârýyla tozlaþmayý hýzlandýrarak doðurganlýðý arttýrýrlar, Allah’ýn lûtuflarýný bereketlendirir; taçlandýrýrlar.

Býrakýn hayat aksýn ve siz de ona karþý koymadan elinizdekilerin þükrü ile dolup taþarak onunla berâber akýn. Hak âþýký Hz.Þems’in mânevî varlýðýna selâm ederek onun ilhâmýný paylaþýyorum. Hýdrellezi tüm canlýlarýn yakalayýp doyasýya yaþamasýný temenni ediyorum, aziz dostlar.


penceremden dýþarý bakýyorum ...aðaçlar tomurcuk almýþ. Benim gönlüm ezelden sonbahara daha çok kaymýþ, ama ilkbaharý mânâsýndan dolayý çok seviyorum. Biz çocukken âile büyüklerimiz, ninelerimiz, bu zamanlarda yaz hazýrlýklarý yaparlardý. Yazdan çalma güneþli bir sabah, evler evvelden anlaþýlmýþ gibi cümleten boþaltýlýr, eþyalar hep bir arada havalandýrýlýrdý. Hatýrlýyorum; kadýnlar bahçe içinde büyük bir eðlence içinde nevresimleri, örtüleri yýkar, güneþin altýna kurumaya býrakýrlardý. En büyüklerin evlerinde sandýklar açýlýr, çeyizler, emânetler yýkanýp kolalanarak ütülendikten sonra yeniden yerlerine kaldýrýlýrdý. O zamanlar birçok þeye olduðu gibi, bu organizasyonlara da büyüklerimizin neden böyle yaptýklarýný anlamaz hâlde, biraz hayran, biraz alaycý ifâdelerle bakardýk. Geçtiðimiz haftasonu, ben de balkonumdaki çiçeklerin topraklarýný eþeledim biraz. Kimisine yeni yer, kimisine yeni gübre verdim; kimisini de daha sonra elden geçmek üzere býraktým. Düþünüyordum da, eski topraklar hep bizden bir adým öndelermiþ aslýnda. Her edâlarýnda bir mânâ, her hareketlerinde bir ders varmýþ. Keþke bizler de onlar gibi mânâyý kavrayýp, yaþayabilsek ayný zarâfet içerisinde. Bahar ne güzel bir zamandýr kalplerimizin bahçelerini de elden geçirmek için... Bir düþünsek, ne çok

çerçöp var o güzelim huzur evlerimizde. Miniminicik kuþlar günden güne uçadursunlar bir diyardan ötekine; çoðu yuvasýz; yarýný düþünmeden bir bir günleri yaþasýnlar, bizler bunca aklýmýzla vesveseler, endiþeler içinde yaþayalým; olacak þey deðil... Oysa kalp evi, temizlendikçe, tevekküle erdikçe gönül hâlini alýr. Okumalarýmýzdan biliyoruz, bize anlatýlan hikâyelerde Hýzýr’ýn su içip hayat bulmasýndan veyâ oturduðu yerlerin yemyeþil olmasýndan bahsedilir. Benim anlayýþým, âcizâne, Hýzýr ve hattâ Ýlyas’ýn da tevhid inancý arkasýnda hayat bulmalarýna dâirdir. Su semboliktir. O büyükler herþeyde Yaratan’ý görebildiklerinden ve herþeyin Yaratan’dan oluþunu bildiklerinden, akýllarý selim, gönülleri sabýr ve kudret dolu olabilmiþtir. Bunun sonucunda da ömürlerine ömür eklenmiþtir. O zaman bizler de bu Hýdrellez döneminde, inþaallah kalp bahçelerimizi havalandýralým. Hýzýr’a Âb-ý Hayat nefes olmuþ mâdem, bizler de bu baðlamda öðretmenlerimizin sözlerine ve nasihatlerine kulak verelim. O niyaz sözleri dinleyelim ki, ölü kalplerimize hayat verelim. Çünkü her ne kadar sabýr ehli olmaya niyet etsek, her ne kadar küfürden dönsek bile, insanýz ve son ana kadar hatâ yapabiliriz; yapýyoruz da çok þükür. Ancak îtimâdýmýz ve güvenimiz tam olursa, sevgilinin yolunda, saâdete bir derece erebiliriz. Kalp bahçelerimiz ferah, aklýmýz esenlik dolu olur o zaman. Hepimize nasip olsun inþaallah.


http://i1.trekearth.com/photos/71419/mavi_pencere.jpg

sesil รงetindaรฐ


selamiçeþmeli YÂKUBÝ BABA’dan

nefes alan tarifler


Malzemeler:

Ananaslý Orkinos Balýðý

4 adet orkinos fileto 1/2 kâse küp küp doðranmýþ ananas 2 çorba kaþýðý limon 1 çorba kaþýðý teriyaki sos 1 çorba kaþýðý soya sosu 3 diþ ince ince dilimlenmiþ sarýmsak 1 çorba kýyýlmýþ kaþýðý taze zencefil 1 avuç dolusu taze soðan 1 çorba kaþýðý sýzma zeytinyaðý 2 adet taze tatlý kýrmýzýbiber Taze karabiber Hazýrlanýþý: Terbiye:

Geniþ bir plastik saklama kabý içine tüm malzemeyi koyarak kabýn aðzýný sýkýca kapattýktan sonra 1-2 dakika çalkalayýn ve 1 saat kadar buzdolabýnda bekletin. Daha sonra balýk filetolarý çok kýzgýn mangal, ýzgara demiri ya da tavada 4-5 dakika yaðsýz olarak ýzgara yapýn. Kalan malzemeyi de geniþ bir wogda ayrý olarak 4-5 dakika harlý ateþte piþirin. Balýklarý tabaklara yerleþtirdikten sonra ananaslý, kýrmýzýbiberli karýþýmý balýklarýn üzerine koyarak servis yapabilirsiniz. Âfiyet Olsun.


görüþmek üzere...

yorum ve önerileriniz için h e r n e f e s d e r g i s i @ g m a i l . c o m


Her Nefes - Mayıs 2011 / Hıdrellez  

Aylık Tasavvuf Kültürü Dergisi

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you