Issuu on Google+

TARiHiN iZiNDE -2-


TÜRK İSLAM TARİHİ KÜLTÜR VE MEDENİYETİ TOPLULUĞU ADINA SAHİBİ HÜSEYİN AKYÜZ

AKADEMİK DANIŞMAN: YRD. DOÇ. DR. İSMAİL CANSIZ

EDİTÖR: HÜSEYİN AKYÜZ

YAYIN KURULU: HÜSEYİN AKYÜZ ERDİ YILDIZ ELİF POLAT HİLAL ÖZ MURAT ARMAĞAN GAMZE AYVALI

DERGİ TASARIM: HÜSEYİN AKYÜZ-MURAT ARMAĞAN

İLETİŞİM: GAZİ ÜNİVERSİTESİ GAZİ EĞİTİM FAKÜLTESİ www.tit.gazi.edu.tr.


İÇİNDEKİLER

“Prof. Dr. Emin KURU” ile Söyleşi

“Enver Paşa ve Yazısı” Hüseyin Akyüz

Kültür Duraklarımız “EDİRNE” Hilal Öz

“Biri Noel Baba mı Dedi” Erdi Yıldız

“İslam Dünyasında Astronomi Tutkusu” Murat Armağan

“Dostun Vedası” Elif Polat


YOLA ÇIKARKEN Topluluğumuz; onca ders ve sınavların arasında büyük fedakârlıklarla, dergimizin II. sayısını çıkarmayı başarmış bulunuyor. Bu başarıları sebebiyle yazı ve dizayn kadromuzu kutluyor, gösterdikleri özveriden dolayı da kendilerini tebrik ediyorum. II. Sayımızda Hüseyin AKYÜZ “Enver Paşa ve Yazısı”, Hilal ÖZ “Kültür Duraklarımız Edirne’”, Erdi YILDIZ “Biri Noel Baba mı Dedi?”, Murat ARMAĞAN “Ġslam Dünyasında Astronomi Tutkusu”, Elif POLAT “Dostun Vedası”, Gamze Ayvalı “ Padişah ile Fakir Derviş” ve birçok bilgi bulacaksınız. Gene bu sayımızda da, Topluluklardan sorumlu Rektör Danışmanımız Prof. Dr. Emin KURU ile yapılmış bir röportajı bulacaksınız. Dergimiz, bütün Öğrenci Topluluklarına örnek olmuştur. Diğer topluluklar dergimize bakarak gayrete gelmişler ve onlar da bu konuda çalışmalara başlamışlardır. Bu yönümüzle ayrı bir haz duyuyor, örnek teşkil etmekle iftihar ediyor, kardeş topluluklarımızın da aynı başarıları göstermesini temenni ediyoruz. Bundan sonraki sayılarımızda, topluluğumuzun yaptığı ya da yapacağı faaliyetleri de bulacaksınız. Özellikle II. yarıyılda yapacağımız etkinlikler, hepinizin seveceği, yapılmasından memnun olacağınız sosyal, bilimsel ve kültürel faaliyetler olacak. Takip etmenizde, çok faydalar göreceğinizi umuyorum. Diğer sayılarımızda görüşmek umut ve dileklerimle… Y.Doç.Dr. İsmail CANSIZ TOPLULUK AKADEMİK DANIŞMANI


TARiHiN iZiNDE Türk İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti Topluluğu olarak geçmişimize ilişkin maddi ve manevi varlıklarımızın yaşadığı bu coğrafyada Türk İslam kültür ve medeniyetinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve öğrencilik yıllarımızda bulduğumuz bu fırsatları değerlendirip kendimizi en iyi şekilde yetiştirebilmeyi amaç edinmiş ve bu uğurda siz sevgili öğrenci kardeşlerimizle beraber el ele vererek yolumuzda emin ve kararlı adımlarla ilerlemeye devam ediyoruz. Bugün Topluluk olarak “Tarihin İzinde” e dergimizin II. sayısını çıkarmanın gurur ve mutluluğunu yaşıyoruz. Öncelikle bizlere verdiği desteklerinden dolayı başta Rektörümüz Prof. Dr. Süleyman BÜYÜKBERBER ve Öğrenci topluluklarından sorumlu Rektör Danışmanımız Prof. Dr. Emin KURU ve topluluk olmak üzere dergimizin yapımında emeği geçen herkese özellikle teşekkür ediyoruz. Dönem içerisinde Prof.Dr. Mustafa Aşkar’ın anlatımıyla “Mevlana”, araştırmacı yazar Talha Uğurluel’in konuşmacı olduğu “Muhteşem Süleyman”, Dr. Mustafa Tatçı’nın anlatımıyla “Bizim Yunus” konferanslarını gerçekleştirdik. II. yarıyılda da yine bir dizi halinde gerçekleştireceğimiz konferansların yanı sıra kültür gezilerimiz ve yayın hayatına hız kesmeden devam eden “Tarihin İzinde” e dergimiz ile karşınızda olacağız. Güçlü kadromuz ve kararlılığımız ile hedeflerimizi gerçekleştirmeye devam edecek ve yeni sayılarımızla karşınızda olacağız. Selam ve sevgilerle…

Hüseyin AKYÜZ TOPLULUK ÖĞRENCİ BAŞKANI


TARiHTE BU AY

26 OCAK 1556 Hindistan’daki büyük Gurganiyye (Babürler 1526-1853) Devletinin hükümdarı Babür Şahın oğlu Hümayun Şah vefat etti. Hümayun Şah başarılı bir devlet adamı ve komutan olmasının yanı sıra içinde Türkçe ve Farsça şiirlerin yer aldığı bir divan yazmıştır. Onun adına yapılan “hümayun Şah türbesi” bugün Delhi’dedir.

2 OCAK 1691 Sultan

İkinci Süleyman Han döneminde Mısır Çarşısı yanmış ve milyonlarca altın değerindeki eşyalar kül olmuştur. Yangının şiddetinden dolayı günlerce çarşıya girilememiş ancak söndürüldükten sonra kısa zaman içerisinde tamir ve ihya edilmiştir.


4 OCAK 1517 Yavuz

Sultan Selim kumandasındaki Osmanlı Ordusu Tih (Sina) sahrasına girdiler. Bu sahradan daha önce Asurîler, İranlılar ve Hz. Ömer (r.a.) Mısır2ı fethetmek için geçmişti. Dünya tarihinde ordusuyla beraber bu sahrayı geçtiği rivayet edilen iki hükümdar vardır. Bunlardan birincisi; M.Ö. 552 yılında İran Şahı Kambiz, diğeri ise yine m.ö. 332 yılında Makedonya Kralı İskender’dir. Bunlardan sonra bu sahrayı ordusuyla beraber geçip Mısır’ı fetheden hükümdar Yavuz Sultan Selim olmuştur.

17 OCAK 1785 Galata Tünelinde(Galata ve Beyoğlu Beyninde) Tahte’l Arz Demiryolu açıldı. Kurban Bayramının ilk gününde gerçekleşen açılışta dönemin tüm nazırları, Şehremini Kadri Bey, Beyoğlu Mutasarrıfı, Galata Kaymakamı ve yabancı temsilciler hazır bulundu. Tren seyahatinde ilk uygulanan ücret 10 para idi.

6 OCAK 1838 Samuel

Morse kendi geliştirdiği ve Morse Alfabesini ilan etti. Bu alfabeyi yardımcısı Alfred Vail ile birlikte telgraf haberleşmesinde kullanmak üzere geliştirmişlerdir. Geliştirilen bu alfabe ve sistem kısa ve uzun sinyaller kullanarak haberleşmeyi sağlayan ilk sistemdir.


Bu sayımız için Rektör Danışmanı ve üniversitemizin bünyesinde bulunan topluluklardan sorumlu danışman hocamız “Prof. Dr. Emin Kuru” ile röportaj yaptık. Bizlere gösterdiği bu ilgiden dolayı hocamıza Teşekkürlerimizi sunuyoruz… 1-) Sayın Emin Hocam öncelikle sizi daha yakından tanımak istiyoruz. “Emin Kuru” kimdir, neler yapar kısaca bize kendinizden bahsedebilir misiniz? E.K: Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun oldum. Yüksek Lisans ve doktoramı burada tamamladım. İki yıldır üniversitemizde öğrenci topluluklarından sorumlu rektör danışmanlığı görevini yürütmekteyim. Çoğu öğrencinin bildiği gibi Sinopluyum. 2-) Hocam yürüttüğünüz bu görev neticesinde öğrencilerle sürekli iç içesiniz. Peki bu süreçte sizi kızdıran, yoran ya da pes dedirtecek tarzda bir olayla karşılaştınız mı? E.K: Bu görev üstlendiğim günden beri öğrencilerimizle yüz yüze görüşmeler yaptım. Tabi kitlesel bir davranış değişikliği yapmak oldukça zor ve yorulduğum anlar oldu. Ancak kızacak bir olay yaşamadım.


3-) Okulumuzda öğrencilerle iletişimini sağlıklı bir şekilde yürüten nadir hocalarımızdan birisi de sizsiniz, öğrencilerle aranızdaki bu iletişim ortamını nasıl kurdunuz? E.K: Çocukları çok severim. Çünkü onlar bizim güvencemiz ve bu ülkenin geleceğidir. Varlığına çok güvendiğim gençlikle güven ve sevgi ortamını kurmak çok kolay oluyor. Benim çalışma alanım sosyal psikoloji, liderlik, program geliştirme vb. alanlar bütün bu disiplinler de gençlikle doğrudan ilişkili olduğu için bana çok yardımcı oluyorlar. 4-) Hocam bildiğiniz gibi her üniversitenin bir sloganı vardır ve bu yıl üniversitemizin sloganı ‘’Gazi Gelecektir.’’ Bu sloganda biz öğrenci topluluklarına düşen görevler nelerdir? E.K: Siz öğrenci toplulukları olarak beraberce topluluğunuzun hedeflerini gerçekleştirmek için ilmi disiplinleri birbirleri ile ilişkilendirerek, orijinal yeni düşünceler, yeni fikirler ve yeni etkinlikleri yapmanın yani başarmanın, sonrada başarıyı beraberce paylaşmanın hazzını yaşayacaksınız. Bu etkinlikler ulusal ve uluslararası düzeyde olacak. Böylece hem kendi okulunuzda hem ulusal hem de uluslararası düzeylerde sosyal çevre edinme ve aynı zamanda sorumluluk sahibi olan, araştıran geliştiren ve bunları geleceğe taşıyacak olan birer bireyler olmanızı sağlarken; kurulan bu topluluklar sistemi ile hem ulusal hemde uluslar arası alanda önce Gazi Üniversitesi’ni sonrada ülkenizi temsil etme gibi onurlu bir yaşantının bilincinde olmanızı tavsiye ederim.


5-) Peki Hocam, bu toplulukların kurulma amacını ve bu toplulukların biz öğrencilere katacaklarından bu yapının başındaki kişi olarak ulaşmak istediğiniz hedefler nelerdir? E.K: Öğrenci toplulukları, dünyada ileri gitmiş bütün ülkelerde yüksek öğretim mevzuatına göre var olan; sosyalleştirici, ilmi disiplinleri derinlemesine araştıran, multidisipliner anlayışı topluluklar arası ilişkiyi de yansıtabilen disipline edilmiş, amaçları belirlenmiş, sosyal, kültürel ve beceri faaliyetlerinin yapıldığı organize bir örgüt yapısı olan faaliyetlerdir. Bu topluluklar üniversal bilginin önce kendi aralarında sonra üniversite bünyesinde, sonrada bütün dünya üniversiteleri ile paylaşma becerisini gösterme hedeflerine yönelmelidir. Çünkü bu yöneliş örgencilerimizde bilişsel, duyuşsal ve psikomotor alanda çok ciddi kazanımlar sağlamaktadır. Yeni yapılanma anlayışımız Gazi Üniversitesi’nin bir kampüs Üniversite olmama şartlarından kaynaklanan, telafi edici şeffaf bilişim teknolojisini son limitine kadar kullanmayı gerektiren, hızlı bir iletişim ağı olan, birçok dilde hem Türkiye’ye hem de dünyaya açık bir yapıdır. Bu toplulukların bünyesinde faaliyet gösteren akademik danışmanlarımız ve topluluk yönetim kurulları çağın gerektirdiği niteliklerle donanmak zorundalar; çünkü bu topluluk yapısı önce aktif bir akademik danışmanı ve farklı niteliklere sahip bir yönetim kurulu üyelerini gerektirmektedir. Bu farklı yapılardaki insanların en önemli özelikleri hedef koyabilen, koyduğu hedefleri ulusal ve uluslar arası paydaş kurumlarla ilişkilendirebilen, zamanı planlayabilen, analitik düşünmeyi öne çıkaran cağın ve geleceğin gerektirdiği insan profilinin yetişmesini hedef almıştır. Geçen sene başladığımız öğrenci topluluklarını yeniden yapılandırma anlayışımız dönem sonu yaklaşırken meyvelerini vermeye başladı. Pasif yapılanmadan aktif, denetlenebilir bir yapı olarak yeniden düzenlediğimiz bu yapılanma okulumuzda sosyal barış, dayanışma ve işbirliğini öne çıkarmıştır. Eğitim-öğretim yılımıza baktığımız zaman Türkiye’nin bu bakımdan en huzurlu üniversitesi olduğunu da söyleyebiliriz. Orta Doğu gibi başka üniversitelerde devlet yönetenlere tavır konulurken Gazi Üniversitesi’ndeki topluluklara mensup örgütlü öğrenci yapısı örnek gençlik davranışlarını sergilemiştir. Gene bu toklulukların yeniden yapılandırma sonuçları 15’e yakın topluluğumuzu uluslararası faaliyetlerin muhatabı yaparken, yeni buluş ve icatlara yönelerek görsel ve yazılı medyada gündem belirlemiştir. Tamamen Gazi Üniversitesine has olan bu yapılandırma kalabalıklar yerine, birilerinin düşündüğü beyni tembelleştiren değil, beraberce ortak aklı öne çıkaran ve beyin fırtınasını özgürce yapabilen, öz güveni yüksek çağın arkasından değil önünden gitmeyi hedef almış bir yapıya Gazi Üniversitesi öğrencileri sahip olmuştur. 2013- 2014 eğitim-öğretim yılı için BAP projelerinden 500 bin TL gibi bir bütçenin öğrenci topluluklarına ayrılması bu yapılanmayı daha da anlamlı kılmıştır. Bu bakımdan örgencilerimiz şanslıdır diyebilirim.


6-) Hocam toplulukları bugün bulundukları noktaya getirirken en büyük zorluğu nerede yaşadınız ve bugün geriye dönüp baktığınızda toplulukların geldiği nokta hakkında neler söylersiniz? E.K: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki toplulukların hantal yapısı öğrenci davranışlarını da etkilemiş. Kitlesel davranış değişikliğinde başarılı olmak oldukça zor ve yorucu bir süreç tabi ki; baktığınız zaman tamamen bilişim teknolojisini kullanmayı gerektiren bu yapı gerek tasarlanma aşaması gerekse öğrencilerin ve danışman hocalarının motivasyon süreci yorucu oldu. Yaklaşık 7000’e yakın kişi ile yüz yüze görüşüp davranış değişikliği isteyeceksiniz ancak sizin hiç bir yaptırımınız yok, ikna edeceksiniz ve motive edeceksiniz. Bu süreç zor benim için oldukça zor ve yorucu geçti. Ancak bugün geldiğimiz noktaya baktığımda öğrencilerimizin yaptığı faaliyetler gurur verici oluyor. Gerçekleştirdiğimiz bu yapılanmanın birinci aşamasını tamamladık ancak bu sürecin daha ikinci sonrada üçüncü aşaması var, yani önümüzdeki yılın sonunda bu yapılanmanın uluslar arası etkinliklerden dönütleri alındığı zaman proje tamamlanmış olacak ve hiç bir üniversitenin sahip olmadığı bu yapı Gazi Üniversitemize çok büyük kazanımlar sağlayacaktır inşallah… 7-) Emin Hocam peki sizce öğrenci topluluklarının en büyük yanlışı nedir? Öğrenci toplulukları her geçen gün değişen ve gelişen teknoloji ile kendini nasıl güncelleyebilir? E.K: Bu noktada toplulukların yanlışı yok ama ihmal eksikliği var. Geçmişin hantal ve şuursuz yapısında, aktif ve dinamik bir yapıya geçiş sürecinde kendilerini yenileyecek kurslar açacağız. Benim öğrencilerimize tavsiyem bu kursları dikkate alsınlar ve ihmal etmesinler. 8-) Hocam sizden önceki ve sizden sonraki öğrenci topluluklarının yapısını nasıl görüyorsunuz. Sizden sonra neler değişti?

E.K: Ben bu göreve gelmeden önceki öğrenci topluluklarının yapısı hantal bir yapı idi. Kimsenin kimseden haberi olmuyordu. Hafızası olmayan bir yapı, hafızası olan bir yapıya, hantal bir yapı, dinamik bir yapıya sosyalleştirici ve öz güveni geliştirici üç farklı dil ile dünyaya hitap edebilen, hedef koyabilen zamanı planlayabilen, bilgiyi paylaşabilen, haberleşme bakımından her etkinliği 25 bin kişiye anında duyurabilen bir yapı kurduk. Bunların yanı sıra her birinizin her topluluk mensubuna, mensubiyet duygusunu yaşatabilen en önemlisi daha sistem tam oturmadan bile, bu yıl 15 uluslar arası bilgi, iş birliği gibi çok önemli gelişmeler yaşandı. Üniversitemize bağlı topluluklarla birlikte önümüzdeki yıl daha da gurur verici neticeler alacağız inşallah. 9-) Sayın Hocam diğer üniversitelerle karşılaştırdığımızda örgütsel olarak en iyi topluluk yapısı ve topluluk sayısındaki çeşitlilik ile de Üniversitemiz oldukça zengin bir görüntüye büründü. Bu konu hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz? E.K: Türkiye’de, bizim üniversitedeki yapı hiçbir yerde yok Oxford ve Michigan vb dünya üniversitelerindeki öğrenci topluluklarını kendi şartlarımıza uyarladım diyebilirim.


10-) Hocam biraz da ‘‘BAP Projesinden” bahsedebilir misiniz? Bap projesi nedir, kimlere yöneliktir? E.K: Bap Projesi kaynağını okulumuzdaki döner sermayeden alır. Kullanım amacı bugüne kadar sadece okul ihtiyaçlarını karşılamaktı ama Rektörümüzün yeni aldığı kararla birlikte artık bu para öğrencilerimizin projeleri, fikirleri ve hedefleri için kullanılabilecek. Sonuç olarak Bap Projesi öğrenciler içindir ve bulunmaz bir fırsattır. Bu fırsatı çok iyi bir şekilde kullanmanızı temenni ederim. 11-) Emin Hocam, önümüzdeki dönem üniversitemizde öğrenci toplulukları adına neler olacak, yeni dönem ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? E.K: Örgenci topluluklarının yapılandırmasının birinci aşaması tamamlanmıştır. Birinci aşamadan fevkalade olumlu dönütler aldım. Öğrencinin kendini ifade edebildiği topluluk danışmanın akademik anlayışı ilişkilendirme, mensubiyet duygusunu pekiştiren ve aynı zamanda okulumuzun tanıtma faaliyetlerinin önemli katkı sunabilen, hocaya ve öğrenciye akademik yöneliş ve motive etmede memnuniyet verici bir toplumsal dönüşümü gözlemekteyim. İkinci aşamada multidisipliner anlayışı topluluklar arası iş birliği yapma stratejisi ile hayata geçiriyoruz. Bu aşamada her örgencinin mail adresine gönderdiğim “BAP PROJESİ” yapabilme ve hibe projeler linki ile proje yapan ve üreten örgenci profili meydana gelmektedir. Örgencileri ile bütünleşmiş hoca profilleri fevkalade memnuniyet verici orijinal fikir ve proje uygulamalarını hayata geçirme aşamasıdır

Bu aşamanın birinci yarısındayız ve şu an dönem sonunda projeler yapılmış ve her topluluğun online e-dergisi ile on bin öğrencinin makale yazdığı bir üniversite meydana getirmek istiyoruz. Bu anlayışı üniversitemizde topluluklar arası, ülkemizde üniversiteler arası, üçüncü aşamada uluslar arası üniversitelerle ortak etkinlikler yapan her topluluğun online e-dergisi Türkçe ve yabancı dilde de çıkarılarak bilginin gücünün farkındalığını üniversitesi ilke paylasan ülkesi inin yaralarına kullanan öz güveni ve mensubiyet duygusu yüksek, fedakar, çalışkan, üretici, çağ ile yarışan Türkiye’ye ve dünyaya kutup yıldızı gibi yol gösteren model insanların yetiştiği dünyada marka bir üniversitenin örgenciye dönük yapı taşları meydana gelmesi için uğraşıyoruz. Yönetimin topluluk başkanlarına sunduğu akademik yükselme kriterlerindeki imkân örgencilere sunulan master, doktora önceliği, BAP projelerinden ayrılan maddi imkân topluluklar için çok önemli kazanımlardır.


12-) Son olarak hocam hem bir akademisyen hem bir baba hem de Gazi üniversitesi öğrenci topluluklarının mimarı olarak öğrencilerinize vereceğiniz altın öğütleriniz, başarı yolundaki tavsiyelerinizi nelerdir? E.K: Hayatta her şey bazen bir fırsattır. Örgenci içinde öğretim üyesi içine geçerlidir bu anlayış… Öğrencilik süresini nitelik oluşturma ve evrensel kazanımlar için harcayan öğrenciler mezun olunca altın gibi aranan bir cevher olacaktır; ancak zamanını lüzumsuz işlerle geçirenlerde dolgu malzemesi insanlar olarak hayatlarını idame ettireceklerdir. Hocalar içinde geçerlidir. Bazen bulunduğu koltuktan ne elde edebilirim, kimden koltuğu araç ederek intikam alabilirim, çevremi abat edebilirmiyim diye, ego tatmin edici davranışlar sergileyenlerle kubbede kalan hoş seda bırakmak isteyen farklı kişilik tipleri ile öğrenci hep karşılaşacaktır. Bizlerde dönemler halinde bu anlayışları görerek geldik 40 yıldır. Bu dönemin örgenci topluluklar ve diğer hizmet anlayışları ile de yönü hizmete dönüktür. Bu anlayıştan topluluk mensuplarının sonuna kadar istifade etmelerini tavsiye ederim.


Bir kalem Bir kaÄ&#x;?t


ENVER PAŞA YAZISI B

undan 85 yıl önce 1 Kasım 1928 tarihinde Türkiye Arap

harflerini bırakarak yerine Latin harflerini kabul etti. Harf inkılâbı Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiş olmasına karşın tartışmaları Osmanlı dönemine kadar uzanır. Tanzimat döneminden itibaren Arap alfabesinin Türkçe sesleri karşılayamadığı okumayı ve yazmayı güçleştirdiği bundan dolayı alfabenin ıslah edilmesi gerektiği yönünde fikirler yaygınlaşmaya başladı. Arap alfabesinin ıslahı konusundaki ilk ciddi çalışma 1862 yılında Maarif Nazırı Mehmet Münif Paşa tarafından yapıldı. Münif Paşa üyesi bulunduğu Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye adlı cemiyetin düzenlediği konferansta, hareke kullanılmadığı için bir kelimenin çok farklı şekillerde okunabildiğini, anlamları bilinmeyen bazı kelimelerin okunmasının ise mümkün olmadığını, Arapça ve Farsça terkiplerin okumayı yazmayı zorlaştırdığını ifade ederek alfabenin daha kolay okunabilmesi için işaretler konulmasını, yeni sesli harfler bulunması ve harflerin ayrık yazılması gerektiğini teklif etti.

Enver Paşa harfleri birleşik yazmak yerine ayrı ayrı yazmaya dayanan bir yazı sistemi oluşturmaya çalıştı. Enver Paşa Latin harflerine benzetmeye çalıştığı bu yazıya “Ordu elifbası, Hattı Cedit, Enver Paşa yazısı” denmişti.

Arap harflerinin ıslahı ile ilgili bir diğer öneri Azerbaycanlı Muharrir Ahunzade Mirza Fetali’den geldi. Harflerin ıslahı ile ilgili olarak yazdığı risaleyi Sadrazam Keçecizade Fuat Paşaya sundu. Tanzimat dönemi aydınlarından Şinasi, Namık Kemal gibi kişiler de Arap alfabesinin ıslahının gerekliliği yönünde Tasviri Efkâr’da, Hürriyet ve İbret gibi gazetelerde birçok yazı yayınladılar. Tanzimat döneminin önemli gündem maddelerinden biri olan Arap alfabesinin Türkçeye uydurulması konusu dönemin şartlarından dolayı tam olarak hayata geçirilemedi. Buna karşın Halit Ziya Uşaklıgil, Tevfik Nevzat Bey ve Mahmut Esat Efendi İzmir’de çıkardıkları gazetede Arap harflerinde bazı tadilatlarla girişmiş ve gazeteyi bu şekilde yayınlamışlardır. Ancak bu girişim Maarif Vekilliğinden gelen emirle son bulmuştu. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde artık Osmanlı aydınları bu konuda iki ayrı fikir etrafında toplanmıştı. Bunlardan birincisi Arap alfabesinde ıslah yapılmasının yeterli olacağını savunmaktaydı. İkinci grup ise Arap harflerinin okuma yazma öğrenimi zorlaştırdığını, Latin harfleri ile bunun kolaylaşacağını ve eğitimin de yaygınlaşacağını iddia etmekteydi. Bunların başında Hüseyin Cahit Yalçın, Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Kılıçzade Hakkı gibi önemli meşrutiyetçiler gelmekteydi.


Fikir hayatında savunulan bu görüşlerin siyasete yansıması ise 1908 yılında Musullu Dr. Davut Bey tarafından Meclisi Mebusan‟ a verilen Islah-ı Hüruf tasarısı ile oldu. Davut Bey bu tasarıda “ Arap harflerinde çok şekiller ezberlemek mecburiyeti oluşunu” gerekçe göstererek Latin harflerinin kabulünü teklif etti. Alfabe konusunun önemli bir tartışma konusu olduğu günlerde ilk resmi girişim ise 1909 yılında “İmla Komisyonu”nun kurulması oldu.

Enver Paşanın yaptığı değişiklik ile aynı cümle şöyle yazılmaktaydı:

Latin harfleri ile ilgili bir diğer gelişme Arnavutların Sadrazamlığa başvurarak Latin harflerini kullanmak için istedikleri izindi. Bu talep üzerine Sadrazamlık Şeyhülislamdan görüş istedi. Şeyhülislam ise verdiği cevapta “ Kuran-ın Arap yazısından başka bir yazı ile yazılamayacağı ve okullarda okutulamayacağını söyleyecekti. 1910 yılından itibaren “Maarifin terakkisi ve halkın cehaletten kurtarılması” fikri üzerine bina edilmeye başlanan Alfabe konusuna kendince çözüm bulanlardan biri Enver Paşaydı. Enver Paşa harfleri birleşik yazmak yerine Latin yazısındaki gibi ayrı ayrı yazmaya dayanan bir yazı sistemi oluşturmaya çalıştı. Enver Paşa Harbiye Nazırı olduktan sonra orduda uygulamaya çalıştığı bu yazıya „Ordu elifbası, „Hatt-ı cedit, „Enver Paşa yazısı denmişti. Mesela; “Yeni ahz-ı asker kanununun Meclis-i Mebusan encümeni askerisinde müzakeratı hayli ilerlemiştir.” Cümlesi eski yazı ile şöyleydi.

Enver Paşanın Harbiye Nazırı olduğu dönemde uygulamaya giriştiği Hüruf-u Munfasıla adı verilen bu yazı devrimine itirazlar gelmiş olsa bile bir süre uygulandı. Resmi genelgeler bu yazıyla yazıldı, ordu içerisinde birçok kitap bu yazı ile basıldı. Ancak işleri belli ölçüde yavaşlattığından dolayı I.Dünya savaşı sürecinde tekrar eski yazıya dönülmek zorunda kalındı. Osmanlı döneminde Alfabe konusu üzerindeki tartışmalar, çalışmalar, teklifler Osmanlı sonrası dönemde de devam etti. Örneğin 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresinde bazı delegeler Latin harflerine geçilmesi yönünde önerilerde bulundular. Ancak kongre gündemi ile ilgili olmadığından konu tartışmaya açılmadı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulması ve Batılılaşma yönündeki reformların bir parçası olarak 1 Kasım 1928’de uzun bir geçmişe sahip olan bu tartışma konusu nihayetlendi.

HÜSEYİN AKYÜZ


KÜLTÜR DURAKLARIMIZ “EDİRNE” ODRSYLER

Edirne’nin, ilkçağda Orta Asya’dan göç edip buraya yerleşen Traklar tarafından kurulduğu bilinmektedir. Daha sonraları, Büyük İskender zamanında Roma İmparatorlarından Hadrianus tarafından yeniden kurulmuşçasına imar edilen şehir, onun adına izafeten Hadrianapolis olarak anılmıştır. Bir aralar Bulgar egemenliğine geçmiş ve 1361 yılında I. Murat zamanında Lala Şahin Paşa tarafından fethedilene dek Bizans egemenliğinde kalmıştır. 1453 yılında İstanbul’un fethine kadar 92 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olan kent, daha sonraki yıllarda “Paşa Sancağı” adıyla Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlı bir vilayet olarak kalmıştır. İmparatorluğun üniversite kenti olarak tanınan 17 yy.’ da Avrupa’nın en büyük beşinci şehri haline gelmiş olan Edirne, 1990 nüfus sayımına göre Trakya’nın İstanbul’dan sonra ikinci büyük kentidir.

Ainos (Enez) yakınlarında M.Ö. 5500-5000 yıllarına rastlayan dönemde, Anadolu özellikleri taşıyan çanak çömleği ve sur duvarlarıyla bir koloni niteliğinde olan ve Balkanlarda bilinen en eski neolitik kültürlerden de eski bir yerleşim yeri vardı. Sonraları Trakya'ya yerleşen, cesaret ve savaşçılıktaki büyük becerileri pek çok ülkeyi korkutan Traklar'ı, bu niteliklerinden dolayı Atinalılar da, Romalılar da ordularında ücretli asker olarak görevlendirdiler. Traklar da, mağaradan, güçlü kalelere çiftliklerden kazıklar üzerinde inşa edilmiş balıkçı köylerine ve açık kentlere kadar çok çeşitli yerleşme biçimlerine rastlanırdı. Apsintiler; Ainos'un (Enez) doğusunda, Drugeriler; orta Hebros (Meriç) bölgesinde, Tynler; Salmydessos (Midye) bölgesinde, Kalopothaklar; Ainos'un (Enez) güneyinden Kallipolis (Gelibolu) Yarımadası'na kadar olan alanda yerleşmiş Trak kabilelerinden bazılarıydı. Bunların içinde en ünlüsü Tonzos (Tunca) vadisinden sahile uzayan bölgede oturan ve güçlerinin zirvesinde olan Odrysler'di.


Trakya'da böyle geniş bir alana yayılmış olan Odrys halkının en önemli kasabalarından biri Odrysai idi. Odrysai, Hebros (Meriç) ile Tonzos'un (Tunca) birleştiği yerde ve bu nehirlerin oluşturduğu kavisin içinde kurulmuş bir yerleşim ve pazar bölgesiydi. Bölge, Güneydoğu Avrupa'nın Anadolu'ya zorunlu geçiş yolu üzerinde bulunması nedeniyle, göç, istila, ticaret ve kültür alış verişi konularında etki altındaydı. Özellikle göçler ve geçişler neredeyse hiç durmadı. M.Ö. 513'te Pers Kralı Darius İskit seferine, önce Bosphorus'daki (İstanbul Boğazı) Anadolu ve Rumeli'den geçtikten sonra, Trakya'nın içlerine doğru kıyıdan çok uzak olmayan bir yerden devam etti. Ordunun ilk durak yeri Odrysler'in memleketi oldu. Artık Trakya Pers egemenliğine giriyordu. M.Ö. 492'de Mardonius'un seferi Persler'in egemenliğini sağlamlaştırdı. Daha sonra da M.Ö. 480'de Traklar, Kral Kserkses'in ordusuna asker vermek zorunda kaldılar. Kserkses, Melas Körfezi'nde (Saros Körfezi) Kallipolis (Gelibolu) Yarımadası'ndan hareket etti. Ainos (Enez) şehrinden geçti ve böylece Hebros (Meriç) Nehri'nin bütün ovası Persler tarafından alındı. Persler'in ülkedeki egemenliğine son verilmesinden sonra, dağınık Trak kabilelerinin birleşmesi gerektiğine inanılarak, önderlik Kral Teres'in idaresi altındaki Odrysler kabilesine verildi.

Böylece Odrysler, Hebros (Meriç) ve Kypsela'dan (İpsala) Varna'ya kadar olan toprakların sahibi oldular. Odrysler aristokratik, feodal bir devlet olarak kurulup, örgütlendiler. Roma döneminde (M.Ö. 342341) Makedonya Kralı Philip'le yaptıkları savaşı kaybeden Odrysler, giderek zayıflamaya başladılar. M.Ö. 336'da Philip'in öldürülmesinden sonra, huzursuzluk çıkacağından korkan Büyük İskender, M.Ö. 335'de Trakya içine uzun bir sefere kalktı. Sahil boyunca devam edip, kralsız kalan Traklar ülkesinden ve Nestos (Mesta) Nehri'nden geçerek on gün içinde Balkanlar'ın eteğine ulaştı. Doğu Trakya'da sahile yakın bir yerden ilerleyip, Odrysai ve Hebros'dan (Meriç) sonra Tonzos (Tunca) boyunca ilerleyerek bir dağ geçidinden geçti. İskender'in ölümünden sonra Trakya başlı başına satraplık oldu. M.Ö. 280-279'da Trakya, Galatların istilasına uğradıysa da tekrar güçlenen Odrysler, kralları Kotys sayesinde Makedonya ile dostluklarını sağlamlaştırdılar. M.Ö. 171-168 yıllarında Roma'ya karşı yapılan savaşta Perseus'un tek yandaşı Kotys'di. Makedonya Krallığı'nı ortadan kaldıran Romalılar Trakya'yı etkileri altına aldılar. Caligula, Rhaimetalkes'i Trakya'ya M.S. 37-38'de kral yaptı. Rhaimetalkes'in öldürülmesinden sonra İmparator Claudius zamanında M.S. 45'te Trakya'nın bağımsızlığına son verildi. Artık Trakya bir eyalet olarak tam anlamıyla Roma İmparatorluğu'na dâhil edilmişti.


HADRİANAPOLİS M.S. 123-124 yıllarında Doğu'ya bir gezi yapan İmparator Hadrianus (117-138), Uscudama veya Odrysai adıyla çağrılan yerleşim yerinin üzerinde yeni yapılar inşa edilmesini buyurdu. Kasaba gelişip kent durumuna yükselmeye başlamıştı. Roma İmparatorluğu'nun en önemli yerleşim yerlerinden biri haline getirilen Odrysai, onu bu konuma yücelten imparatorun adını yaşatmak üzere "Hadrianus'un Kenti" anlamına gelen Hadrianapolis (Adrianapolis) diye adlandırıldı. Hadrianus'un kente kazandırdığı en önemli yapı kaleydi. Tümüyle bir Roma Castrum'u planına sahip olan kalenin dört köşesinde dört yuvarlak burç vardı. Burçların arasında dört köşeli on ikişer küçük kule ve dokuz kapı dizilmişti. Surların önüne de bir hendek inşa edilmişti. Roma İmparatorluğu'nun altın devrini yaşadığı 2.yy. ve 3.yy'ın ilk yarısında Trakya şehirleri çok gelişti. Hadrianapolis de, askeri alanda, ticaret ve ziraat konularında bu altın dönemden nasibini aldı ve sürekli olarak gelişme gösterdi. Önemli bir Roma kalesi durumunda olan Hadrianapolis, Diocletianus'un (M.S. 284-305) M.S. 297'de yaptığı yeni bir yönetim bölünmesinde, Trakya eyaletinin altı vilayetinden birini oluşturan Haemimontus'un başkenti oldu. Diocletianus'un çekilmesinden sonra iç kavgalar başladı. M.S. 324'de Hadrianapolis yakınında yapılan savaştan Licinius yenilgi alarak çıktı. Savaşın galibi ise, Constantinus oldu. Constantinus Bizantion'a kadar çekilen Licinus'u önce yenilgiye uğratıp sonra da katlettikten sonra imparatorluğa egemen oldu. İmparatorluğun başkentini de Roma'dan Bizantion'a taşıdı. O artık bu yeni kentteki İmparator I. Constantinus’du (M.S. 324-337). Önceleri Nea Roma adı ile anılan kent, I. Constantinus'un adıyla özdeşleştirilerek, Konstantinopolis oldu (11 Mayıs 330). 378'de İmparator Valens (M.S. 364-378) döneminde Hadrianapolis'in kuzeyinde Gotlar ile yapılan savaş Roma ordusunun yenilgisi ile bitti. İmparator I. Theodosius (M.S. 95) Trakya'daki karışıklıkları önlemek için Gotlara karşı daha ılımlı bir politika izleyerek bir anlamda göç tehlikesini de uzaklaştırmayı amaçladı. I. Theodosius, 381 yılının Eylül ayını Hadrianapolis'te geçirdi.


M.S. 447 yılları arasında bu defa da Hunlar Trakya'ya akınlar düzenleyerek bölgeyi kırıp geçirip yağmaladılar. M.S. 550'de Avarlarla yapılan savaşta Bizans ordusu Hadrianapolis önlerinde ağır bir bozguna uğradı ve çok sayıda askerini esir verirken, Büyük Konstantine'in kutsal sancağı da Avarların eline geçti. Savaş sonrasında Anastasios suruna kadar dayanarak etrafı talan eden Avarlara bir baskın yapıldı ve kutsal sancakla birlikte bazı esirler kurtarıldı. Heraklius (M.S. 610-641) sülalesi döneminde Hadrianapolis'in ruhani idaresinde beş metropolitlik vardı. M.S. 807'de İmparator I. Nicephorus (802811), Bulgarlara karşı bir sefer düzenleyip Hadrianapolis'i geri aldı. Ancak kendisine karşı bir ayaklanma hazırlandığını anlayarak, Konstantinopolis’e döndü. 1018'den sonra Bizans için en büyük tehlike Peçeneklerden gelmeye başladı. Konstantine IX. Monomachus (1042-1055) zamanında birleşip büyük bir güç oluşturan Peçenekler, Hadrianapolis önüne gelerek burada ordugâh kurup etrafı yağmalamaya başladılar. Hadrianapolis, Bizans Devleti parçalandığı sırada en büyük toprakları alan Venedik'in hissesine düştü. 1336'da Hadrianapolis'te III. Andronicus’un (1328-1341) kızlarından biri Bulgar Prensi Michael ile evlendi. III. Andronicus, 1341'de öldüğünde devleti, dokuz yaşındaki oğlu Ioannes'e (1341-1391) bıraktı. Naib olarak da güvenilir bir yönetici olan Cantacuzenos'u gösterdi. Bu güvenilir yönetici, 26 Ekim 1341'de kendini Didymoteikhos'da (Dimetoka) imparator ilan ediverdi (1341-1354). İki imparatorlu ülkede başlayan çekişmeler bir taht kavgasının ötesine geçerek, büyük toprak sahipleri, asiller ve kentin ileri gelenleri ile halk arasında bir sınıf çatışmasına dönüştü. Hadrianapolis'te başlayan bu ayaklanma hızla Trakya'ya yayıldı. Hadrianapolis'i Cantacuzenos aldı ve 1347'de Konstantinopolis’e girerek bu kentte hüküm sürmekte olan V. Ioannes Palaiologos'a (1341-1391) karşın kendini VI. Ioannes olarak bir defa daha imparator ilan etti. Cantacuzenos'un Hadrianapolis kenti için 1352'de yeniden ve bu defa V. Ioannes Palaiologos'la savaşması gerekiyordu. Palaiologos Sırp ve Bulgarlardan büyük yardımlarla birlikte 4000 süvari de almıştı. Cantacuzenos ise bu büyük güç karşısında galip gelebilmek için, dostu ve damadı Orhan Gazi'nin (1326-1360) yardımına başvurdu. Süleyman Bey idaresinde 10.000 kadar Türk savaşçısı savaşı Cantacuzenos adına zaferle bitirdiler.


OSMANLI DÖNEMİ

OSMANLININ DAR-ÜL MÜLKÜ

1354'de bir gece Süleyman Bey Kallipolis (Gelibolu) kalesini aldı ve Osmanlı kuvvetleri Trakya'ya akınlara başladı. Artık Trakya'da Türklerin ayak sesleri duyuluyordu. 1360'da Didymotheikos (Dimetoka) fethedildi. I. Murad (1359-1389), tahta çıkışından başlayarak Rumeli'nin ele geçirilmesi için yapılan girişimlere büyük önem ve hız verdi. Sultan, Çorlu ile Keşan'ın da Osmanlı yönetimine geçmesinin ardından, Lala Şahin Paşa'yı Hadrianapolis'in fethi ile görevlendirdi. Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi ile birlikte bu görevi yerine getirerek kenti Bizanslılardan aldı. 1362'nin Temmuz ayında I. Murad döneminde Hadrianapolis artık Türklerindi. I. Murad'ın Celayirli hükümdarı Üveys Han'a gönderdiği fetihnamede kentin adı Edirne olarak yer aldı. Fethedilen bu yeni kenti büyük bir onurla ziyarete gelen I. Murad, kalenin yönetimini Lala Şahin Paşa'ya bıraktı. Bundan sonra Edirne Türklerin Rumeli'yi fethetme hareketlerinde çok önemli bir askeri üs oldu. 1363'de Lala Şahin Paşa Filibe'yi ele geçirmek amacıyla buradan harekete geçti. Ertesi yıl, Sırp, Eflak ve Macar birliklerinden oluşan haçlı ordusuna karşı Sırpsındığı Savaşı, Edirne'nin 25 km. batısında gerçekleşti. Sultan Murad bir gece düşünde, aksakallı, nur yüzlü bir kimseyle yarenlik ederken, o kişi ona Edirne'de bir saray yaptırmasını söylediğinden, Edirne'de büyük bir saray inşa ettirildi.

Edirne fethedildikten sonra büyük bir hızla Türkleşmeye başladı. Osmanlıların kenti 1365'de başkent yapmaları Edirne için yepy eni bir devrin başladığını gösteriyordu. I. Bayezid (1389-1403) İstanbul'u kuşatma hareketlerini buradan yönetti. Yıldırım Bayezid'in ölümünden sonra taht kavgası nedeniyle şehzadeleri birbirlerine düştüler. Bu Fetret Devri'nde (1403-1413) kent daha büyük bir önem kazandı. Bayezid'in büyük şehzadesi Emir Süleyman Çelebi, devlet hazinesini Bursa'dan Edirne'ye taşıyarak burada tahta çıktı. Daha sonra şehzadelerden Musa Çelebi, Eflak Voyvodası'nın da yardımı ile ağabeyi ile mücadeleye girerek 1411'de kenti ele geçirdi ve burada kendi adına para bastırdı. 1413'de I. Mehmed Çelebi (14131421) Osmanlı Devleti'ni yeniden toparlayarak Edirne'yi kardeşinin elinden aldı. 1419'da bu defa da I. Bayezid'in Ankara Savaşı'nda kaybolan oğlu olduğunu ileri süren Mustafa Çelebi (ya da Düzmece Mustafa) sahneye çıktı. Taht üzerinde hak iddia ederek Edirne'yi ele geçirdi. Bir sultan olduğu inancı ile de burada kendi adına para bastırdı. Ardından güçlü bir orduyla Edirne'den Anadolu'ya geçtiyse de, Bursa yakınlarında II. Murad'a (1421-1451) yenildi. Edirne'de bıraktığı hazinesini aldıktan sonra Eflâk’a giderken yakalanan Mustafa Çelebi, 1442'de yeniden Edirne'ye getirilerek öldürüldü. Edirne'de ilk şenlik, işte bu olayın ardından yapıldı. Halk da büyük bir coşku ile bu şenliklere katıldı.


II. Murad, Edirne'de şehzadeleri Alâeddin ile Mehmed'e çok görkemli sünnet düğünleri de düzenletti. Sultan, 1444'de tahtı oğlu II. Mehmed'e bırakarak Manisa'ya çekildi. Edirne başkent olduktan sonra tahta çıkan ilk sultan olduğu için, Edirne Sarayı'nda yapılan ilk cülus töreni de II. Mehmed için gerçekleştirildi. Bu ilk tahta çıkışında 12 yaşında olan çocuk sultanın adı, İstanbul'u fethettikten sonra şanına yakışır biçimde Fatih Sultan Mehmet olarak anılacaktı. Manisa'ya çekilen II. Murad, bir haçlı ordusunun harekete geçmesi üzerine yeniden Edirne'ye gelmek zorunda kaldı. Bu haçlı ordusu Varna'da kesin bir yenilgiye uğrayacaktı. II. Murad zaferin ardından yönetimi yine oğluna bırakmasına karşın, yeniçerilerin ayaklanması üzerine Edirne'ye gelerek üçüncü kez tahta çıkmak zorunda kaldı. II. Mehmed (1451-1481), II. Murad'ın 5 Şubat 1451'de ölümüyle kesin olarak tahta çıktı. Artık onun önünde çok önemli bir hedef vardı. İstanbul’u almak... Bu amacına yönelik harekâtı Edirne'den başlattı. YENİ BAŞKENT: “İSTANBUL” . Mehmed'in bu kutsal amacı 1453'de gerçekleşti. 29 Mayıs sabaha karşı yapılan taarruzla İstanbul’un kara tarafındaki surları yıkıldı. Aynı gün, II. Mehmed at üzerinde kente girerek, Ayasofya'da namaz kıldı. İstanbul’un fatihi II. Mehmed artık "Fatih Sultan Mehmed" olarak tarihe geçecek, Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni başkenti de İstanbul olacaktı. Başkentliği devrettikten sonra da Edirne, imparatorluğun önemli olaylarına sahne olmaktan geri kalmadı. Kent, Gedik Ahmet Paşa'yı Edirne Sarayı'nda idam ettiren II. Bayezid (1481-1512) ile oğlu Selim arasındaki taht kavgasına sahne oldu.

Edirne, 16. yy'da batıya düzenlenen seferlerin merkez üssü oldu. Sultanların çoğu zamanlarını geçirdikleri bir yer durumunda olduğundan sürekli olarak ilgi gördü. Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), ve II. Selim (15661574) kentin bayındırlığına büyük önem verdiler.

EDİRNENİN PARLAK DÖNEMLERİ 17. yy'da ise I. Ahmed'den (1603-1617) başlayarak bu ilgi daha da arttı. II. Osman (1617-1622) ve daha sonra IV. Murad (1623-1640) Edirne koruluk ve ormanlarında büyük av eğlenceleri düzenlediler. "Avcı" adıyla anılan N. Mehmed (1649-1687) ise çoğu zamanını burada sürek avına çıkarak geçirdi. 1670'lerde Edirne'yi neredeyse ikinci bir yönetim merkezi yapan N. Mehmed, Rus ve Leh Seferleri'ne de Edirne'den başladı. Yaşamını Edirne'de sürdürmeyi seven bir başka sultan, II. Mustafa (16951703) “Edirne Vakası” diye bilinen ayaklanma sonunda 1703'de tahtından uzaklaştırıldı.


Türkler ile Ruslar arasındaki Prut Savaşı'ndan sonra 16 Nisan 1712'de Prut Antlaşması yapılmasına karşın, üzerinden yedi ay geçtiği halde Ruslar Lehistan'ı (Polonya) terk etmediler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti sefer kararı aldı. III. Ahmed (1703-1730) İstanbul'dan Edirne'ye hareket etti. Bu durum karşısında kaygıya kapılan Rus Çarı I. Petro, görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Edirne'de yapılan görüşmeler sonunda 24 Haziran 1713'te Edirne Antlaşması imzalandı. İmzalanan antlaşmaya göre, Ruslar Lehistan'ı iki ay içinde boşaltacaklar, N. Mehmed dönemindeki sınır çizgisi esas olarak alınacaktı. Ruslar ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda misafir olarak kalan İsveç Kralı XII. Karl'ın da Rus topraklarından bir Türk koruma birliğinin eşliğinde geçirilerek ülkesine dönmesini kabul ettiler.

YIKIMLAR 1745'deki büyük yangından sonra, 1751 yılındaki deprem Edirne'nin bir anlamda gözden düşmesine neden oldu. Bu dönemden başlayarak Edirne eski debdebesinden uzaklaşıp gerilemeye başladı. III. Selim'in (1789-1807) Nizam-ı Cedit Islahatı'na karşı çıkan Rumeli'nin ileri gelenleri ve derebeyleri, Edirne'de 1801'de ve 1806'da devlete karşı iki kez ayaklandılar (Edirne Kıyamı). 1828-1829 Türk-Rus Savaşı'nda kent düşman eline geçti. 22 Ağustos 1829'da Rusların kente girmesi Edirne'nin yaşadığı zor günler oldu. 14 Eylül 1829'da Edirne'de imzalanan barış antlaşması sonucunda yeniden Osmanlı yönetimine geçmekle birlikte, savaş Edirne'yi olumsuz yönde etkiledi. Müslüman halk başka yerlere göçmeye başladı. Sultan II. Mahmud (1808-1839), halka moral vermek üzere 1831'de kente geldiğinde on gün kalıp yıkımların giderilmesi için emirler verdi. Bu gezinin anısına Hayriye, Nısfiye ve Rubiye adlarında Edirne damgalı paralar bastırıldı. 1877-1878 Türk-Rus savaşında, 20 Ocak 1878'de Edirne tekrar on üç aydan fazla sürecek olan Rus işgali altına girdi. Birçok bölgesi yakılıp yıkıldıktan sonra 13 Mart 1879'da yine Osmanlı Devleti'ne bırakıldı. 20. yy'ın başlangıç yılları da Edirne'ye zor günleri getirdi. 1912'de Balkan devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'na karşı giriştiği Balkan Savaşı'nda Edirne yüz altmış gün Şükrü Paşa'nın kahramanca savunmasına karşın, açlıktan Bulgar ve Sırp kuvvetlerine 26 Mart 1913'de teslim oldu. 22 Temmuz 1913'de Enver Bey komutasındaki kuvvetler hiç bir direnişle karşılaşmadan Edirne'ye girdiler. Kent yıkık ve harap durumdaydı. Diğer Avrupa devletlerinin Türkleri Edirne'den çıkarmak için verdikleri tüm çabalar sonuçsuz kaldı ve Edirne 10 Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması gereğince Osmanlı toprağı sayıldı.


SINIR KENTİ Batıya açılan kapı Edirne parlak dönemlerinde geçiş yolu üzerindeki konumuyla ve ticaretinin canlılığıyla Osmanlı'nın çok önemli merkezlerinden biriydi. Kentin önemi yalnızca onun ticari gücünden gelmiyordu. Bu kent, İstanbul'da etkisini göstermeye başlayan Batı çıkışlı sanat modalarını hemen benimseyip, Balkanlar'a yayılmasını sağlamak gibi bir görevi de üstlenmişti. 17. yy'da Edirne 350 bin nüfusu ile İstanbul, Paris ve Londra'dan sonra Avrupa'nın dördüncü büyük kentiydi. İmparatorluğun gerilemesi, geçirdiği büyük yangınlar (1745, 1751) ve özellikle 19. yy'da uğradığı işgaller (1829 ve 1878 Rus, 1913 Bulgar, 1920-1922 Yunan) kentin sosyal ve ekonomik dengelerini etkiledi. 1828-1829 Osmanlı- Rus savaşları sırasında Müslüman halkın çoğu göç etti. Onlardan boşalan yerlere köylerden Hıristiyanlar yerleştirildi. Edirne'nin en neşeli insanları kuşkusuz her zaman Çingeneler oldu. Erkekleri kalay ve at arabacılığı işleri ile, kadınları ise genellikle bohçacılıkla uğraşırlardı. Müslüman nüfusun içinde sayılan Çingeneler, davul, zurna, klarnet, kanun, darbuka, def, ud ve cümbüş gibi enstrümanları kendilerine özgü bir tavırla ve yorumla çalarlardı. 19. yy sonlarında, Müslümanların nüfusu 79 bin, Rumların 77 bin, Ermenilerin 5 bin, Bulgarların 32 bin, Yahudilerin 9 bin civarındaydı. Edirne Paşa Sancağı adı ile Rumeli Beylerbeyliği'ne bağlıydı. Tanzimat’tan sonra kurulan eyaletin merkezi oldu. Edirne bu defa da, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1920'den 1922'ye kadar iki yıldan fazla Yunan işgalinde kaldı. Ancak 25 Kasım 1922'de Mudanya Mütarekesi'nden sonra Türk ordusu Edirne'ye girdi. 24 Temmuz 1923'deki Lozan Antlaşması'yla da o artık Türkiye Cumhuriyeti'nin Trakya bölgesinde Yunanistan ve Bulgaristan sınırı boyunca uzanan, bağrında pek çok Türk anıtını taşıyan sınır kentiydi.


ŞENLİKLER Edirne, 16. yy'a kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun kent şenliklerini yaptığı tek yerdi. Bu yüzyılın başından başlayarak şenlik kenti İstanbul oldu. Böyle olmakla birlikte, IV. Mehmed'in 1675'de Edirne'de şenlik düzenlettiği bilinmektedir. Bu kentte ilk şenlik II. Murad'ın Düzmece Mustafa'yı yakalayıp öldürttüğü olay sonrasında yapıldı. II. Murad, Edirne'de Şehzadeleri Alâeddin ile Mehmed'in görkemli sünnet düğünleri şenliklerini de burada yaptırdı. 1444'de yine II. Murad, Ramazan Bayramı nedeniyle üç gün üç gece spor gösterilerinin ağırlıkta olduğu şenlikler düzenletti. 1450'deki ise, Sultan'ın oğlu Şehzade Mehmed'in Sitti Hatun'la evlenmesi nedeniyle yapılan ve yaklaşık üç ay süren şenlikti. 1457'de Fatih Sultan Mehmed'in şehzadeleri Bayezid ve Mustafa'nın sünnet düğünü şenliklerinde, spor gösterilerinin yanı sıra, bilim adamlarının sohbet ve tartışmalar da yapıldı. Bunlardan başka, 1472'de Cem Sultan ile Şehzade Abdullah'ın sünnet düğünlerinde ve 1480'de şehzadeler, Selim, Şehinşah, Mahmud, Âlem, Korkud, Ahmet ve Oğuz Han'ın sünnetlerinde şenlikler yapıldı. Şenliklerin en unutulmazı kuşkusuz, başkent İstanbul olmasına karşın Edirne'den ayrılamayan IV. Mehmed'in (Avcı Mehmed) 1674 yılında yaptırdığı şenlik oldu. 1674'de on iki yaşında olan şehzadesi Mustafa (sonradan Sultan II. Mustafa) ve iki yaşındaki şehzadesi Ahmed'in (sonradan Sultan III. Ahmed) sünnet düğününün arkasından, on yedi yaşındaki kızı Hatice Sultan ile vezir ve müsahib Mustafa Paşa'nın evlenme düğünleri yapıldı. Ziyafet ve şenliklerle on altı gün süren sünnet düğünü ve on dokuz gün süren evlenme düğünü, Edirne kentinin tarih sayfalarına güzel anılar ekledi. Bu şenliklerin hazırlıkları altı ay öncesinden başladı. Geçit törenindeki nahıllar, yapma bahçeler, şekerlerden yapılmış hayvan heykelleri göz kamaştırıcıydı. Seyirlik oyunlarında ise, cambazlar, yılan oynatanlar, gölge oyuncuları, kuklacılar, gözbağcılar bütün hünerlerini gösterdiler. At yarışları, ok atıcılığı, cirit, kılıç ve güreş karşılaşmaları da günlerce sürdü. 18. yy'dan başlayarak bütün kentlerde kır gezinti alanları ve çayırlar halkın eğlencesi için açıktı. Edirne'de ise, Meriç boyunca uzanan meyve ve sebze bahçeleri, geceleri buralara gelen halkla neşelenip renklenerek bir gezinti yerine dönüşür, Meriç'in çağıldayan sularına, insan seslerinin cıvıltıları katılırdı.

HİLAL ÖZ


BİRİ NOEL Mİ DEDİ? Kim dedi kim söyledi bilmem ama birileri Noel Baba mı dedi? Sizlere burada uzun uzun anlatmak isterdim o yardımsever şişkoyu; ancak biz de nedense herkes tanıyor, biliyor ve ne yazık ki seviyor, sevdiriliyor… Yılbaşı gelince birden sokaklara çıkıyor kendinin bile olmayan hediyeler dağıtıyor. Bizler de mutlu oluyoruz. Peki Neden? --- Çünkü bizim olana değil, olmayana sevgimiz… Bu adam (no-el) hala tam olarak ne olduğu, nereden geldiği, nereye gittiği belli olmayan 19.yy’da karikatürde kendine yer bulmuş, o büyük Amerika’nın 1929 Ekonomik krizinde kola şirketinin renklerini verdiği ve adeta yeniden canlandırdığı hayalden de öte bir varlık haline gelmiştir. Amacı tozpembe hayaller kuran ocukları kandırmak üzerine kurulu, şaklabanca bir yaşam tarzıdır. Bizler düşen görev ise “No-el’i” sadece “No” yapmak. Noel Baba’ya böylelikle güle güle derken sözü Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’ya bırakıyorum. Bakın o ne demiş Noel Babaya;


“Yılbaşı neyimiz olur? Diye soruyorum, fakat 29 Ekimimiz midir, 30 Ağustosumuz mudur, Ramazan Bayramımız mıdır yoksa Kurban Bayramımız mı? Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz ancak hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı. Memleketimize herhalde Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı yoksa Avrupalılıktan pirimimiz mi? İstanbul’un Tepebaşı’ndan, Adana’nın Tepe bağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu adam kimdir, necidir? Bir resmine bakarsanız havarilere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin nesidir… Bunu hiç merak ettiniz mi? Siz bırakında ben söyleyeyim onun kim olduğunu:


--- O Haçlı Seferlerinden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor. O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir… Kardeşlerini Mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor. O adıyla sanıyla misyonerdir ki şu memlekette ocağına incir dikitlikten sonra kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi? Bırakın onun hakkından ben gelirim; işte çekince gördünüz sakalı elimde kaldı ve altından Lücifer çıktı. Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler. Bu mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin yahut bırakın; Haçında çarmıha gereyim onu. Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız; muhakkak bir şeyimizi çalmıştır… Mutlu, huzurlu, sağlıklı ve Noelsiz yıllar…

ERDİ YILDIZ


İSLAM DÜNYASINDA ASTRONOMİ TUTUKUSU Arap yarımadasında göçebe bedeviler ve yerliler çok eski zamanlardan itibaren astronomi ile ilgilenmişlerdir. Bu ilginin sebebinin çok sıcak olan gündüzleri uyuyarak serin gecelerde hayatlarını sürdürmelerinden kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Fakat İslamiyetin ortaya çıkmasıyla astronomi çok derin bir dinsel anlam kazanmıştır. Müslümanlara göre yıldız ve Güneş hareketleri Allah’ın yüceliğinin gözle görülür bir kanıtıdır. İslamiyetin yayılmasından sonra dinin emrettiği ibadetler gökyüzü bilimlerinin süreklilik arz edecek şekilde yapılmasını zorunlu kılmıştı. Güneş ve ayın hareketlerine göre namaz saatlerinin, Kâbe’nin yönünün ve Ramazan ayının başlangıç ve bitiş saatlerinin belirlenmesi mümkün olmuştur. İslam dünyasında gök bilimleriyle uğraşmak için bilim insanı olmaya gerek yoktu. Her camideki müezzin gök bilimleri konusunda pratik bilgilere ve araçlara sahipti. Bu şekilde ibadetler için cemaati bilgilendirebilirlerdi. Fakat belirttiğimiz gibi astronominin İslam için büyük anlamı ve ehemmiyeti olması dolayısıyla bilimsel araştırma ve çalışmalara önem verilmiştir. Astronomi bilgisinin yayılması için Astronomlar kişisel dersler vererek bir nevi çıraklık yoluyla yeni astronomların yetişmesini sağlamışlardır.


Astronomi bilimi özellikle Abbasi halifesi Me’mun döneminde hareketlilik kazanmıştır. İslam astronomları Batlamyus’un evren modelini örnek almışlar daha sonra kendi gözlemleriyle bu modelde değişiklikler yaparak kendi modellerini ortaya çıkarmışlardır. Takvim olarak Ay takvimi kullanılmış ve bu takvimin başlangıcı olarak 622 yılındaki Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicreti esas alınmıştır. İslam bilim adamları Astronomi alanında özellikle Yunan ve Hint yapıtlarından faydalanmışlardır. Bunlara örnek olarak Hintlilerin “Siddihanta” ve Yunanlı bilim adamı Batlamyus’un “Tetrabiblos” ve “Almagest” adlı eserleri örnek gösterilebilir. Arapların astronomi bilimine çok fazla bilimsel katkısı olmasa da astronomi gözlemlerini süreklilik arz edecek şekilde devam ettirmeleri Rönesans astronomlarına ileride kullanacakları yaklaşık olarak 900 senelik bir gözlem dizisi sağlamış ve çağdaş bilimin oluşmasının temellerinin atılmasına katkı sağlamışlardır. Müslümanlar bu şekilde astronomi alanında bir bakıma Kopernik ve Kepler’e öncülük etmişler ve Dünya tarihinin şekillenmesine vesile olmuşlardır.


RASATHANELER İslamiyetin doğuşuyla birlikte artış gösteren astronomi faaliyetleri, hızla artan yeni astronomların sayısı ve gözlem aletlerinin geliştirilmesi, büyümesi ve sayılarının artması sebepleri ile rasathanelere olan ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Abbasi halifesi el Me’mun döneminin son 5 veya 6 yılında Bağdat’ın Şemmâsiye semtinde kurulan ve Şam’ın kuzeyinde bulunan Kâsiyün tepesinde kurulan iki büyük rasathane bu dönemin en önemli rasathaneleri olarak görülmektedir. Bugüne ulaşan bilgiler hemen hemen bütün büyük astronomların bu iki rasathanede çalıştıklarını gösterir.

Halife Me’mun’un sadece bu çalışmaları desteklemekle kalmayıp aynı zamanda kendisinin de bu çalışmalar içerisinde bulunduğunu ve teşvik ettiğini görmekteyiz. Halid b. Abdulmelik el- Merverrüddi’yi Şam rasathanesinde bir yıl boyunca bizzat görevlendirmesi ve kendisinin de Kâsiyün’da 5 m boyunda bir demir güneş saati çubuğu diktirmiş olması bu ilginin en dikkat çekici kanıtlarındandır.


Bu iki rasathane dışında 11. Yy a kadar rasathanelerde herhangi bir gelişme olmasa da 1057 yılında Sultan Melik Şah kendi ismi ile anılacak dönemin en büyük rasathanesini yaptırmıştır. İslâm âleminde devrin en modern ve en büyük rasathanesi 1257 yılında Azerbaycan'da Meraga şehri civarında bit tepe üzerinde Nasirüddin Tuğsi tarafından kurulan rasathanedir. Bu rasathanenin kütüphanesi 400.000 cilde yakın kitap ihtiva ediyordu. Batı âleminin rasathane müessesesini ciddi olarak ele almağa başladığı tarihlerde dünyanın en modern rasathanesi Semerkant'ta Uluğ Bey tarafından kurulmuştu. Hatta bu rasathanede yapılan gözlemlere ait cetveller çok uzun yıllar Avrupalılar tarafından kullanılmıştır. Batılı devletler rasathanelere ve gök bilimlerine İslam devletlerinden çok daha sonra önem vermeye başlamışlarsa da maalesef günümüzde Batılı devletler gök bilimleri konusunda İslam devletlerine nazaran daha aktif ve ileri konumdadırlar.

MURAT ARMAĞAN


DOSTUN VEDASI

Rebiyülevvel ayına girdiğimiz bu günlerde Yüce Allah'ın (c.c) Habibim dediği zattan bahsedeceğiz, onunla nefesleneceğiz, onun hatıralarıyla ıslanmış yollardan yürüyeceğiz... Sonsuz salât ve selam O'na.( s.a.v) Hz. Peygamber, (s.a.v) " Rebiyülevvel" ayında doğmuştur ve yine bu ayda vefat etmiştir. Hz. Peygamber'in doğum ve ölüm günü yine aynıdır. Pazartesi doğmuş ve yine aynı gün 61 veya 63 yaşındayken vefat etmiştir. 63 yıllık hayatından 53 senesini Mekke'de yaşadı, son 10 yılını ise Medine'de geçirdi. O,(s.a.v) vefatından 40 veya 50 gün önce hayatının ilk ve son haccını yapacaktır. Biz bu hacca "Veda Haccı" veya "Veda Hutbesi" dedik. Arafat da 100 bin üzerindeki kalabalığa seslenmiştir ve sonra Medine'sine tekrar dönmüştür.


Medine'de son günleriydi artık. Zaten Cebrail'de (a.s) az gelir olmuştu. Cebrail'i özlüyordu."Neden gelmiyorsun, seni çok özlüyorum" diye fısıldıyordu dostuna. Vefatından 15 gün önce Cebrail gelecek; Muhammed (a.s) "Medine'deki dostlarını ziyaret et" diyordu. Bir gece vakti Ebu Muveyhibe'yi alarak Baki'ye gidecek dostlarıyla vedalaşacaktı. Daha oradayken sıtma başlıyordu, eve gelir gelmez "ört beni Aişe" diyordu. Tıpkı Hira'da ilk vahye muhatap olduktan sonra "ört beni Hatice" dediği gibi... Günler öncesinden saçları hızla ağarıyordu artık. Bir ara Hz. Ebu Bekir (r.a.) sordu; "sizi yaşlanmış görüyorum" O, (s.a.v) şöyle buyurdu; "Evet. Ayetler beni ihtiyarlattı" diyecektir… Pazartesi günüydü, artık iyice ağırlaşmıştı. Dostunu özlüyordu en büyük dost. Başı eşinin dizindeydi. Bir ara gözlerini açtı. En sevilisine diyordu; Allah'ım! En Yüce dost! Sana geliyorum!

Bütün hayatı 15 m karelik bir odada geçti. Elinde imkân olmasına rağmen krallar, imparatorlar gibi hiç yaşamadı… Kendisini çok övdüklerinde, sahabesine dönüp; "Beni İsa'nın Havarilerinin övdüğü gibi övmeyin. Ben Mekke'de kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum." diyerek büyük dersler verecektir. Son üç sözü şuydu; kadınlarınıza zulmetmeyin, namazı bırakmayın, garibanları ezmeyin... Ve sessizce belki yanağından süzülen bir damla yaşla dostuna yürüyordu… Yıkıldı Medine! Hayır, hayır ümmet yıkıldı! Sonsuz salât ve selam en sevgiliye…

ELİF POLAT


TARiHTEN ALACAĞIMIZ DERSLER VARDIR…


PADİŞAH VE FAKİR DERVİŞ Padişahlardan biri bütün bir geceyi eğlence ile geçirmişti. Sarhoşluk neşesiyle arada şu beyiti okuyordu: “Dünyada bize bundan iyi bir dem yok Yok iyi kötü endişesi, hiçbir gam yok.” Sokakta, açıkta yatmakta olan bir derviş bunu işitti. Karşılık olarak o da şu beyiti söyledi: “Farz eyleyelim şahımızın hiç gamı yok İhtiyaç sahipleri için endişe de mi yok?” Bu sözü duyan padişah, dervişin haline acıdı. İçinde 1000 altın bulunan bir keseyi pencereden aşağı uzatarak, -Derviş baba, eteğini aç! Dedi. Derviş, -Eteğim nereden olsun? Çıplağım, deyince padişah, bir kat da elbise ilâve ederek gönderdi. Fakat derviş, birkaç gün içinde bu paranın altından girdi, üstünden çıktı, tekrar geldi ve “mal mülk kalenderler elinde durur mu? Âşıkta sabır olur mu, kalburda su durur mu?” Dedi.


Dervişin bu gelişi öyle bir zamana rastlamıştı ki padişahın onu dinleyecek ne vakti ne de hali vardı. Bu durumda bilge sahipleri şöyle der: “Padişahların gazabından sakınmak lâzım. Çünkü onlar, zamanlarının çoğunun memleketin önemli işleriyle meşgul olarak geçirirler. Böyle zamanlarda hususi müracaatlara tahammül edemezler.” Padişahın nimeti her zamanı bir bilen cahillere haram olsun. Söz söylemek için uygun ortam gözetilmelidir, yersiz söylenen sözün değeri düşer. Padişah, dervişi bu halde görünce öfkelendi, dedi ki: -Kovun gitsin şu adamı, şu savurgan dilenciyi. O kadar parayı kısa zamanda harcadı. Bilmiyor ki devletin hazinesi fukaranın lokmasıdır, israf edilecek arpalık değildir.

Güpegündüz kâfurdan mum yakanın gece kandilinde yağ bulunmaz. Akıllı ve ileri görüşlü vezirlerden biri şöyle söyledi, -Efendim, bu gibilere günlük yetişecek kadar nafaka tahsis edilirse israfa meydan bırakılmaz. İrade buyurduğunuz kovmak işine gelince, herhangi bir şahsi ümitlendirdikten sonra ümitsiz bırakmak, zannederim ki büyüklük şerefinize eksiklik getirir. Yüce istek kapısını ya açmamalı ya da açınca kabalıkla kapatmamalı. Hicaz yolunda susuzluk çekenlerin acı subaşında toplandığını kimse görmemiştir. Hele bir de tatlı su varsa canlı olan her şey o semte akın eder. Kuş, yemin olduğu semtte dolaşır, bomboş çorak yere kim gider? GAMZE AYVALI


BUNLARI Şanlı Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazinin mübarek anası Hayme Hatunun Domaniç’teki türbesini ulu hakan Abdülhamid Han'ın, ecdadına hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina ile tamir ettirip pencerelerini atlas perdelerle kaplattırdığını ve zeminini de Hereke dokuması muhteşem bir halı ile döşettiğini. . . Daha sonraları iş başına gelen Halk Partisi döneminde ise o muhteşem halının türbeden gasp edilerek, partinin İnegöl ilçe yöneticilerinin kapılarına paspas yapıldığını ve atlas perdelerinin de kaymakamlık binasında kullanıldığını...

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın günlerce dolaşıp yıllık zekâtını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını Bunun üzerine zekâtının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de: "Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekâtımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını.. Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını

BiLiYORMUSUNUZ


BUNLARI

Aşk bahçesinin yanık bülbülü Hazreti Mevlana'nın, Peygamberimizin (sav) üstün vasıflarıyla alakalı olarak: Nebiler Sultanı'nın (sav) vasıflarının şerhini eğer ben devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez. " dediğini... Sahabi efendilerimizden Amr bin As'ın (ra): "Benim gözümde Resulullah'dan (sav)daha sevgili, benim gözümde Ondan daha büyük bir kimse yoktur. Ne var ki, Ona olan tazimimden gözüm doya doya Ona bakamıyordu " dediğini. . . İmam Kurtubi'nin de "Nebiler Nebisi'nin (sav) güzellikleri bize tamamıyla gösterilmemiştir. Gösterilmiş olsaydı, gözlerimiz Ona bakmaya takat getiremezdi " diyerek İki Cihan Saadet Güneş’inin güzelliklerini bir nebzecik olsun anlatmaya çalıştıklarını,

Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmış olmakla meşhur Comte de Marsigli'nin, Türk toplumunun misafirperverliği ile alakalı olarak: "Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hali vakti yerinde olanlar öyleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve hatta çok defa misafirin hangi evde ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile tutuşurlar." dediğini

BiLiYORMUSUNUZ


Soldan Sağa: l-Türk Cumhuriyetlerinin kurulduğu bölge-Eski bir eğitim kuruluşu-Tersi, Haçlıların Müslümanlardan almak istedikleri şehir-2-Genel olarak çayırlar-Roma'yı yakan Roma imparatoru-Amerika'nın uluslar arası trafik kodu-Küba'nın başkenti 3-Tersi, pencereye takılır-Eski Mısırda güneş tanısı-Ölmekten emir-Bir kalem markası 4-Bir maden-Cengiz Han'ın bağlı olduğu kavim-Karşı taraf 5-Tersi, erkek buzağı-Bir çeşit kalın giyecek-Tersi, yiyecek maddelerinin saklandığı yer-Bir peygamber 6-Bir şeyin kabul edilmesi-Mısır'da Eyyubilerden sonra kurulan; Yavuz Sultan Selim tarafından yıkılan devletNamaza çağırır-Eski Mısır'da güneş tanrısı 7-Tersi, Türkçe' de çok büyük anlamında bir kelime-Avuç içi-Rütbesiz askerMilimetre-Kısanın zıddı 8-Tersi, halk dilinde zehir-Bir meyve-Büyüklerin mezarları-Beyaz- Şeriatla ilgili 9-Bir askeri birlikKarışık olan-Atık olan 10-Bir kuş türü-Vücuttan atılan bir sıvı-Uzaklık belirtir 11-Önüm değil-Ele veya yüze sürülür-Kudüs şehrini ele geçirmek amacıyla Anadolu ve Suriye'ye Hıristiyan kuvvetler 12-Bir nota-Mukaddesat-Tersi, tümör-Paylama 13Tersi, geniş olmayan-Bir erkek ismi-Tatlı bir yiyecek 14-Kabul etmeme-Bir sebze-Çok olmayan 15-Bir organımız-SandalyeYabancı-İçi derin küçük kap-Ekin biçmekte kullanılır 16-Azerbaycan'da kurulmuş atabeylik-Eski dilde su-Tersi, boğa güreşi alam 17-Alaka-Eklemek-Bakmaktan emir-Tersi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kısa yazılışı 18-Kötü bir hitap-Çok mükemmel-Bir nota-Hafifçe açmak 19-Tersi. bir göz rengi-Doğu Roma'nın diğer adı-Sinirli olan-Kırmızı 20-Alp Tekin tarafından Afganistan ve Horasan'da kurulan bir Türk devleti-Fatımiler yıkılarak Mısır'da kurulan devlet-Tersi, hayvan barınağı.

Yukarıdan Aşağıya: 1-Mısır'da kurulmuş bir Türk devleti-Tersi, mağlup olmayan 2-Elbiselerin kırışıklıklarını düzelten araçBüyük, yüce-Bir nota-Bir nota-Osmanlılarda şehzadelerin hocası 3-Tarlaya su salmak-Tersi, Musul ve Halep civarında kurulmuş atabeylik 4-Tersi, beyaz-Evlere su bağlamakta kullanılan tesisat-Mezopotamya'da kurulmuş bir devlet-Lityum'un simgesi 5-Yazılıdan sonraki değerlendirme-Hindistan'a 17 sefer yaparak bu topraklan ele geçiren ve İslamiyet'in yayılmasını sağlayan Gazneli hükümdarı-Ateş-Güreşte bir oyun 6-Sayının kısa yazılışı-Yüce, büyük-Bir cetvel çeşidi 7-Tersi7esirlik-Fiyat artırma-Bir ekmek çeşidi-Ağabey 8-Tersi, siyah-Karşı ta-raf-Bir ırk-Silmekten emir 9-Numara-Tersi, Türklerin İslamiyet'e geçişini sağlayan savaş-Tersi, lira-Tersi, şans oyunlarında kullanılan bir araç-Tersi, ezmekten emir 10-Tersi, hayvan barınağıTuğrul ve Çağrı beyler tarafından Horasan bölgesinde kurulan devlet 11 -İplikleri sar¬makta kullanılır-Bir soru eki-Duyuru 12İlave-Brom'un simgesi-Tersi. bir savaş aracı-Bir göz rengi-Tersi, notada duraklama /amanı 13-Sabah ile ikindi arası-İlaç-Tersi, işçi 14-Sarılıp silindir hale getirilmiş-Bir nota-Ced-Tersi, fayda 15-Notada duraklama zamanı-Lira-Eski Mı¬sır'da güneş tanrısıTersi,bir kuş türü-Tersi,beyaz 16-Tersi,değerli bir taş-İslamiyet'i ilk kabul eden Türk boyu -Uzaklık ifade eder-Tersi, tatlı bir yiyecek 17-Dünya , yeryüzü-Emevilerden soma kurulan İslam devleti 18-Moğollar tarafından parçalanan ve 1230 Yassıçemen Savaşıyla yıkılan Türk İslam devleti-Tersi.Güney Amerika'da yaşayan bir hayvan 19-Bir Arap harfi-Tersi.beyaz-İlaveMedinelilerin Peygamberimize ilk defa biat ettikleri yer ya da Kızıldeniz'de bir körfez 20-Öz olmayan-Kutsal ışık-

Fatih'in 1461'de ele geçirdiği Karadeniz'de bir şehir-Leke, is,pas 21-Bir sabun markası-İslam'da yasak edilen gayri meşru ilişki-Tersi,çok olmayan-Tersi, kötü,fena 22-Öğütülmüş buğday-Yaş olmayan-Büyük Selçuklu hükümdarlarından 23-İlk Türk İslam devleti-Binanın üst üste olan her bir bölümü-Lityum'un simgesi.


Türk İslam Tarihi Kültür Ve Medeniyeti Topluluğu

DERGİMİZİN YAPIMINDA VE YAYININDA EMEĞİ GEÇEN HERKESE TEŞEKKÜR EDER YENİ SAYILARIMIZLA KARŞINIZDA OLMAK ÜMİDİYLE…



Tarihin İzinde 2