Issuu on Google+

Mersinliler Barış Sürecini Yorumladılar Mersinliler, Abdullah Öcalan’ın 21 Mart’ta okunan mektubu sonrası başlayan barış sürecini yorumladılar. V Maskeleri olarak da bilinen, Guy Fawkes’un simgesini yüzlerine geçiren Mersinliler, düşüncelerini özgürce ifade edebilme şansını yakaladılar. Devamı Syf 8 - 9’da...

Mersin Üniversitesi 19. Kültür ve Spor Şenliği Haberi. Syf 2 - 3

Mersinliler Barış Sürecini Yorumladılar. Syf 6 - 7

Ücretsizdir - Satılamaz

Prestij Sayı 1

Ağustos 2013

Akdeniz Oyunları'nda Gönülsüz Gönüllüler Mersin’de Haziran ayında yapılan XVII. Akdeniz Oyunları, organizasyon başarısından çok skandallarla adını çokça andırıyor. Oyunlar sürecinin olumsuz gidişatının yanında bir de gönüllü öğrencilere karşı sergilenmiş olan tutum, öğrencileri çileden çıkarmışa benziyor. Oyunlar tarafından büyük bir oyuna getirildiklerini belirten öğrenciler, yetkililerden yardım istediler. Mersin’de 20 - 30 Haziran 2013 tarihlerinde düzenlenilen XVII. Akdeniz Oyunları’nda skandalların ardı arkası kesilmiyor. Organizasyonun başında yer alan Genel Koordinatör Taha Aksoy’un aniden görevini bırakması ile başlayan çalkantılı süreç hızla devam ediyor.

Haziran ayına yetiştirilmesi yönünde sıkıntılar yaşanılan tesislerin yanında, öğrencilere sergilenen olumsuz tutum, ücretli çalışanlardan temizlik işçileri ve şoförlerin maaşlarının da verilmemiş olması organizasyon yöneticilerinin başarısını ortaya koyuyor. Bütün bu olum-

suzlukların yanında, yeni bir problemde baş göstermiş gözüküyor. Oyunlar’ın itici gücü olarak kullanılan “Akdeniz Gönüllüleri”nin organizasyon sürecinin dışına itilmesi de, öğrenci istismarı haberlerinin aslını sorgulatan nitelikte. Devamı: Syf 4’te...

Maskenin Arkasındaki Gerçekler

«Hatırlayın, hatırlayın Kasım ayının beşini. Barut ihanetini ve komployu Hiç bir neden yok, Unutmamız için Barut ihânetini»

Syf 12

Genç Sanatçı Can Bonomo ve Presstij muhabiri Mustafa Ünal Uysal bir söyleşi gerçekleştirdi. Syf 14

Genç Sanatçı Can Bonomo ve Yazıyorum muhabiri Mustafa Ünal Uysal Ankara Passage Pub Konseri öncesi bir söyleşi gerçekleştirdi.

Özge Mumcu: “Uğur Mumcu ölümsüzdür” Syf 15

Presstij Tip 1: Triskelion (Triskele) Yunanca üç bacak anlamına gelen, kökeni Kelt sembollerine dayalı sarmal yapıda ki bir organik yapyı simgeler. Üçlülerin gücü, tarih sahnesinde sıkça sembolleştirilir. Kurtlar aleminde; alfa, beta ve omegayı simgeleyen triskele, bilimin çizgisinde zaman teoremlerinde anılır. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın sarmallarını özdeştiren yapı, gazetemiz logusunda da görülebilir...

Mersin’in Dergisi

Kitleleri sürükleyen eylem hareketlerinde eylemcilerin yüzlerine taktıkları maskenin ardındaki gerçeklere ilişkin haber - yorum yazısı... Sayfa 15’de...

Heykeltraşlardan Spor Yorumu.

90’ların başında kurulmuş efsanevi Prograsif Opeth, progresif metal grubudur. Kendilerini metaasi çocukları olarak tanımlayan Opeth Metalin Asi lin, grubu üyeleri, gerek sahne performansları de eşi benzeri bulunmaz şarkı söÇocukları gerekse zleri ile dinleyenlerini kendilerine bağlamayı Sayfa 16’da...

başarıyorlar.

Coğrafyam Dergisi Ağustos 2013 itibari ile okuyucularıyla buluşuyor. Aylık olarak çıkarılması planlanan dergide; ünlüler ile keyif dolu röportajlar, çarpıcı fotoğraflar ve foto çekim tekniklerinin yanı sıra başta Mersin olmak üzere tüm Türkiye’nin gezi mekanları yer alıyor. Presstij gazetesi okurlarına Türkiye’nin nadide güzelliklerini daha yakından tanıtmak için yayın hayatına başlayacak olan Coğrafyam Degisi, Presstij Gazetesi’nin yayın politikalarına ortak oluyor. Keyifli okumalar...


2

2

Ağustos 2013

MART 2013

Bahar Coşkuyla

Haber: M. Ünal Uysal Fotoğraf: M. Ünal Uysal - Yusuf Şahin

Mersin Üniversitesi 19. Kültür ve Spor Şenliği, 1519 Nisan 2013 tarihlerinde gerçekleşti. Öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği şenlikler 5 gün boyunca süren konserlerle coşkuyla kutlandı. Bahar şenlikleri kapsamında; 2009 Eurovision Şarkı Yarışması birincisi Norveçli şarkıcı

Gurup Seksendört Vokalisti Tuna Velibaşoğlu, konser esnasında muhabirimiz M. Ünal Uysal’ın fotoğraf makinasını alarak seyircilerin konser heycanını ölümsüzleştirdi.

Alexander Rybak ile konserler başladı Bahar şenliklerinin ilk gününde sahne alan 2009 Eurovision Şarkı Yarışması birincisi Norveçli şarkıcı Alexander Rybak, sahne performansıyla dinleyenlerine güzel dakikalar yaşattı. Konsere Eurovision’da birinci olduğu 'Fairytale' adlı şarkıyla başlayan Rybak, kemanıyla çaldığı şarkılarla da dinleyenlerden büyük alkış aldı. Alexander Rybak’ın ardından sahne alan Dj Elize ise gösterdiği performans ile dinleyenlerin beğenisini kazandı.

Model grubu sevilen şarkılarıyla sahnedeydi Şenliklerin ikinci gününde ise; son dönemlerin sevilen rock gruplarından olan Model sahne aldı. Yoğun ilgiden dolayı memnuniyetlerini dilen getiren Model grubu sevilen şarkılarını dinleyicileriyle seslendirdi. Grubun solisti Fatma Turgut’un sempatik tavırları hayranlarının ilgisini çekerken, gitarist Burak Yerebakan’nın ve baterist Kerem Sedef’in attığı sololar dinleyicileri coşturdu.

Doğa ile t

Tarsuslu sanatçı D Kültür ve Spor Şe gününde sahne al ne performansıyl nisini kazanan D ve türkülerle dinle di. Yağmurlu hava iki saat sahnede k cileriyle sahnede


Ağustos 2013

3

3 1 0 2 TR A M

3

Şenliği a Kutlandı Alexander Rybak, Dj Elize, Model, Seksendört ve Gripin sahne alarak Mersin Üniversitesi öğrencilerine unutulmaz anlar yaşattı. Ayrıca bahar şenlikleri boyunca; konferanslar, paneller, söyleşiler, spor turnuvaları ve dans gösterimleri de öğrencilere sunuldu.

türkü gecesi

Doğa Yavuz Uydacı, enlikleri’nin üçüncü ldı. Sergilediği sahla seyircilerin beğeDoğa, oyun havaları eyicilerini eğlendiraya rağmen yaklaşık kalan Doğa, dinleyihalayda çekti.

Seksendört hem eğlendi hem eğlendirdi Türk rock gruplarının önde gelen isimlerinden olan Seksendört şenlik alanında verdiği konserle hem eğlendi hem de eğlendirdi. Yoğun ilgi karşısında mutlu olduklarını belirten grubun solisti Tuna Velibaşoğlu; üniversitelerde verdikleri konserlerin daha eğlenceli geçtiğini de belirtti. Kendi şarkılarını büyük coşkuyla çalan Seksendört; Kazım Koyuncu, Aşık Veysel, Orhan Gencebay gibi isimlerin şarkılarını da seslendirdi.

Gripin coşturdu Bahar Şenliklerin son gününde sahne alan Gripin grubu dinleyicilerine müzik dolu bir gece yaşattı. Geçtiğimiz günlerde çıkarmış oldukları “Yalnızlığın Çaresini Bulmuşlar” albümündeki şarkıları dinleyicileriyle paylaşan Gripin, yaptıkları cover şarkılarla da hayranlarını eğlendirdi.


4

4

Ağustos 2013

MART 2013

Skandalların Adresi: Mersin 2013 XVII. Akdeniz Oyunları larımız ve Akdeniz Oyunları görevlileri 27 Mayıs'ta eğitim olduğunu ve katılımın zorunlu olduğunu söylediler. Ben de stajımı Oyunlar'dan sonrasına ayarladım. Köyümden kalkıp eğitime geldim. Bizi Akdeniz Oyunları sürecinde günlük çıkartılacak gazetede çalışacaksınız sözü verildi. 27 Mayıs'ta katıldığımız eğitimde kendilerinin "profesyonel" ekip kurduklarını ve o ekipte olmayacağımızı belirttiler. Ben ve benim gibi bir çok arkadaşım, aynı sebeplerden dolayı Oyunlar'dan çıkartıldı. Hakkımızı aramaya gittiğimizde ise görevliler tarafından dinlenmedik bile. Özellikle Akdeniz Oyunları Genel Koordinatör Yardımcısı Süleyman Şahin bizi dinleme tenezzülünü dahi göstermedi. 'Diğer elenen arkadaşlara açıklamada bulundum onlar size gerekli gördüklerini söylerler' " diyerek sıkıntısını ifade etti.

Haber: Eray Alban

Yaklaşık 10 ay boyunca koordinatörlük tarafından kullanıldıklarını belirten Mersin Üniversitesi (MEÜ) Gazetecilik Bölümü 4. Sınıf öğrencisi Mustafa Akbayır, Oyunlar sürecinin ayrıntılarını bizler için anlattı: "2012 yılının Ağustos ayından itibaren bu organizasyon içerisinde yer alıyorum. Gönüllü adını verdikleri, bedava işgücünü sağlayan ana materyallerden biri olduğum da söylenebilir. Sayısız haber, röportaj ve fotoğraf çekimine katılmış olmalıyım. Bu süreçte koordinatörlük içerisinde ve dışarısında ki çalışmalara yakından tanık olma şansını yakaladım. Bu süre içerisinde hocalarımızın istekleri doğrultusunda, açıkçası elimizden geleni ardımıza koymadan organizasyon başarısı için çaba gösterdik. Gece yarılarına kadar hocalarımla birlikte çalışmalarımıza devam ettiğimizi, sınav ve aile gibi önemli olayları ise göz ardı ettiğimizi de önemle vurgulamalıyım. Fakat son dönemeçte görünen o ki 10 aylık çalışma müddetimizin karşılığı, basit bir red maili ile Oyunlar döneminde işimizi yapmamızın engellenmesi. Bu çabaların karşılığı samimiyetsiz bir duruş ve hakaret seviyesine varan bir açıklama ile geçiştirilmeye çalışılıyor. Uluslararası bir öneme sahip böylesi bir organizasyon da, bu tarz pürüzlerin gözlenmesi de açıkçası dikkat çekici. Ve Oyunlar Medya Direktörü Tülay Arıkan'ın da özellikle vurguladığı gibi, bir organizasyonun başarısını belirleyecek olan medyadır. Başarılı ya da başarısız..."

Uluslararası kurallar çerçevesinde oluşturulduğu söylenen gönüllü listelerin de revizyonlara gidilirken kullanılan eleme yöntemi ise ayrıca dikkat çekici. Bu konuda ki görüşlerini aldığımız bir diğer mağdur öğrenci Nizamettin Orakçı ise: "Tunceli, Adıyaman, Van, Diyarbakır, Mardin ve ben de Bitlis kökenli birisiyim. Bu saydığım iller, çıkarılan öğrencilerin geldikleri memleketleri. Acaba merak ediyorum, bu eleme işleminde her-

hangi bir etnik ayrıştırma söz konusu mu diye? Adam açılışa geliyor, hop bir bakıyorsun politik açıdan aktif öğrencilerin üzeri çiziliyor. Yazık ettiler organizasyona ve ülkeye, artık ne denir bilemiyorum. Onların da çokça söyledikleri gibi; hayırlısı olsun." dedi.

kalkıp geliyoruz, eğitimler, geziler vs derken şimdi de çalışamayacağımızı söylüyorlar. En başta bunu açıklamış olsalardı, Mersin'de daha fazla kalmazdım. Oyunlar döneminde stajımı yapıyor ve de ailemin yanında yer alıyor olurdum" dedi.

Gönüllü olmak, bedava işçilik yapmak değildir. Sıkıntısını bu şekilde ifade eden Cemile Bal, ayrıca: "Oyunlar için çağırılıyoruz. Memleketlerimizden

Oyunlar sürecine başladığı andan itibaren çalkantılı bir yapı gördüğünü belirten Mikail Eren ise: "Adıyaman'da köyümde tarlada çalışıyordum. Hoca-

Mağduriyetlerini Oyunlar Koordinatörlüğüne de ifade ettiklerini ama dinlenmediklerini söyleyen Cuma Daş: "Bu organizasyonda yer almak ya da almamak değil artık önemli olan. Bizleri köle gibi kullanarak, üzerimizden çıkar sağlamaya çalışan Oyunlar'ın bunun hesabını vermesidir. Önemli olan, başka organizasyonlarda, farklı öğrencilerinde istismar edilmeden bu hastalıklı zihniyete bir dur denmesidir" dedi. Ağır çalışma koşulları ile gece gündüz ayırt etmeden çalıştıklarını vurgulayan gençler haklarını arıyor. Bu mağduriyetlerin üzerine düşülmesi gerektiği açık. Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın da önem verdiği bu ve benzeri organizasyonlarda, gençlerin daha fazla istismar edilmeyeceğini umut ediyoruz.

Uluslararası Bir Organizasyon Nasıl Batırılır? Hürriyet'ten Özdil yazdı; Sözcü'dense Çölaşan. Mersin'in yerel gazetelerinde ve internet sitelerinde çıkan sayısız haberde cabası. Oyunlar, Oyunlar diye tutturdular aylarca; gerçektende büyük oyunlar döndü içerisinde. 2013 Mersin XVII. Akdeniz Oyunları sona erdi. Resmi olarak biten ama kavgası halen devam eden bu büyük organizasyon, daha çok konuşulacağa benziyor. Yerel yayınlar bir tarafa; Özdilli, Çölaşanlı ulusallar diğer tarafa. Arada yüzlerce kilometre fark var arkadaşım! Elbet bu yandaş medyanın gördüklerini, kişisel bakış açılarıyla değerlendirecek adamlar. Haşa, yazdıklarına amenna. Çoğu iddia doğru, bir çok kelam ve eleştiri oldukça isabetli. Ama bu büyük hengamenin içerisinde bulunup da, skandallar silsilesini yazmamakta olmaz, olmamalı. Gazetecilik onurundan bahseden herhangi bir iletişimci, sesini çıkarmadan köşesinde oturmamalı... Bir gece yarısı, pat telefon! Neymiş efendim, Mersin'de Akdeniz Oyunları düzenlenecekmiş. Organizasyonda yer almalı, elinden geleni yapmalı. Eh peki ama nasıl olacak bu iş? Tabii ya, gönüllü adını verdikleri ucuz iş akdiyle. Bakmayın siz resmiyetten bahsettiğime. Önemli olan, gönüllü adını verdikleri ucuz iş gücünün ağır yükü sırtlanması. Mersin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Suha Aydın, Vali Hasan Basri Güzeloğlu ve elbette şanssız delikanlımız Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan... Üç yiğit çıktı meydane, üçü de birbirinden merdane. Baktılar olacak gibi değil, yüce konseye bir de koordinatör davet ettiler. Bu zatı muhterem ise AK Parti eski İzmir il başkanı ve eski Mil-

letvekili Taha Aksoy'dan başkası değil. Çok dayanamadı Tahacım, baktı olacak gibi değil erkenden kaçtı Mersin'den. Yerine getirilen cengaverse, Universiade 2011 Erzurum Kış Oyunları Koordinatörü Bekir Korkmaz; başka kim olabilir ki? Erzurum'da eline yüzüne bulaştırdığı Kış Oyunları’ın doktorasını Mersin'in sıcak sahillerinde yapacak iyi mi! Kendisine bahşedilen, ne de büyük bir onur... Gel zaman, git zaman. Katıldığımız haberler, toplantılar, geziler ve kahvaltılar ardı ardına diziliyor. Etkinliklerde dağıttığımız promosyon ürünleri desen kapış kapış. İş geldi, alanımızda ki uz-

manlığımızı konuşturmaya. Öyle ya, yapılan görüşmelere göre bir de aylık gazete çıkarılması gerekiyor. Yaptığımız haberler, çektiğimiz fotoğraflar ortada olmayan bir başarıyı yaratmaya yönelik. Halihazırda olumlu bir gelişme yokken, varmış gibi göstermeli; her iki kelimeden birinde sayın, muhterem, başarı, muhteşemlik yazmalı, şapkadan var olmayan bir tavşanı çekip çıkaran bir sihirbaz gibi baştan yaratmalıyız fotoğrafları. Ardı ardına koordinatörler gibi değişen medya direktörlerinin her birinin de vurguladığı gibi; uluslararası bu organizasyonda medya ne kadar başarılıysa, Oyunlar'da o kadar başarılı olacaktır elbet. Dergiler, gazeteler, broşürler ve tanıtım filmlerine aktarı-

lan meblağlar dudak uçuklatıyor. İşin önemli noktasıysa, başarı da bel bağlanılan medyanın yönetimi; üniversite öğrencileri, yeni mezun olmuş onurdan yoksun paranoyak yeni yetmeler ve yarı çılgın bunakların ellerine teslim... Gelelim Oyunlar dönemine, organizasyona dahil ettikleri gönüllüleri; çöp toplatmak, yemek dağıtmak, yöneticilere su taşıtmaktan tutunda envai çeşit ayak işlerine koştular. Tarsus stadında görev alan bir medya sorumlusuna verilen su taşıma emri, nazikçe geri çevriliyor. Karşılığı ise çok ağır; yaka paça dışarı atılan sözüm ona gönüllü öğrenci, organizasyon bir tarafa insanlık onuru

ayaklar altına alınıyor. Kamusal bilgiye ulaşım alanı, üniversal bir eğitim kurumu olan MEÜ dahil tüm Mersin; protesto korkusuyla bir anda açık ceza evine çevriliyor. Makam, koltuk korkusu ile oldukları yerde sinen akademisyen ler ise öğrencilerinin mağduriyetine ses çıkarmaktan aciz, bu aşağılanmaya da boyun eğiyor. Yetmiyor, dahası da var. Kendi çalışanlarına, dağıttıkları yelekleri nedeniyle terotist damgası vurduran başka bir uluslararası organizasyon da yoktur sanırım. Oyunlar'da 10 gün boyunca Mersin sınırlarında vızır vızır dolaşan 1051 adet aracın benzini, bakımı ve daha bir çok aksanına yönelik müdahalenin giderleri de dahil Oyunlar'ın faturası yakında elektrik, su hatta ve hatta ayrı bir parantez açılıp da Akdeniz Oyunlar�� özel vergisi adı altında Mersin Halkından talep edilebilir. Oyunlar'ın özeti üç aşağı, beş yukarı bu. Bitti bitmesine de, öfke bir türlü sona ermiyor. Oyunlar tarafından kullanılan binlerce Mersinli, hesabın sorulacağı günü bekliyor. Koordinatör'ün siyasi kariyerine dair politikalarını düzene koymak için geldiği Mersin'den kopardığı aylık 10 bin liranın hesabını sormak için gün sayılıyor. Söz konusu parayken hazır, basit bir maskotun aldığı maaşın, bir akademisyenin aldığından daha fazla olduğunu bilmekte içinizi rahatlatır mı bilemem. Devletin malı deniz, yemeyen keriz. Bu söz, cereyan eden olaylara tam olarak uydu sanırım. Sırada 2020 İstanbul Olimpiyatları var. Mersin'i ayaklar altına alan bu zihniyet, gözünü İstanbul'a çevirdi. Bize söylenen söz gibi; hayırlısı olsun, ne diyelim ki...


Ağustos 2013

5

3 1 0 2 TR A M

5

Şiir: Eray Alban Fotoğraf: Eray Alban

Dort

Foto

Çocukluğumdan nedir ki geriye kalan... Rengarenk misketlerimdi gerisi yalan. Koyardım cebime, koşardım Alilerin evin önüne Çizerdik bir üçgen.. Dizerdik beşlikleri hemen, Saatlerce oynardık toprak, çamur demeden. Neşeli geçerdi çocukluk günlerim.

Paramız yoktu ama taşımız çoktu. Birde tebeşirimiz oldu mu, Üç taş dünyamız olurdu. Huzur doluydu hayatımız, Eğlence doluydu sokağımız. Birlikte güler oynardık. Rengarenkti çocukluğumuz...

h u g r

a l ar

lisv

mo

Alırdım mendili yerden, mendil kapmacaya başlardık hemen. Ahmet geçerdi karşıma, başlardık koşmaya. İki genç horoz gibi, tartardık birbirimizi. Kapardım mendili elime, Ahmeti takardım peşime. Ben bitiş çizgisine gelmeden Nefesi kesilirdi hemen...

Dort

Doymuştuk misket oyn maya, Başlardık körebe oynamaya. Ayşe başlardı tekerlemeye, Denk getirirdi hep veliye. Çıkarırdık bezi bağlardık gözüne, Başlardık hep bir ağızdan seslenmeye “Ben burdayım beni yakala” diye.

Siir


6

6

Ağustos 2013

MART 2013

Güntaç Özdemir

“Her Şarkımın Yaşanmış Bir Hikayesi Var” Onun adını ilk kez dizilerde görmüş olabilirsiniz. Ancak Güntaç Özdemir yıllardır müzik dünyamızın da içinde olan biri. Yapmış olduğu Benimle Yan albümüyle de son günlerde adından sıkça söz ettiren Özdemir sadece müzikle değil, sanatın her yönüyle de uğraşan ve bunu hayatının her alanına yansıtan genç yeteneklerimizden. Hayata karşı belli sorumlukları olan çevresinde olup bitene duyarlılıkla yaklaşan bu genç sanatçı Presstij Gazetesi’ne konuştu. İşte Güntaç Özdemir ile yapmış olduğumuz keyifli söyleşimiz. En son okuduğun Dali ve Ben.

kitap?

büm? En son aldığın al rbuss. Jack White Blunde nser? En son gittiğin ko TNK.

film? En son izlediğin p. The Science of Slee Tuttuğun takım Gençlerbirliği.

?

anın? Çocukluk kahram Kaplum(Leonardo) Ninja bağalar.

Haber: M. Ünal Uysal

Müzikle dolu bir yaşantınız var. Güntaç Özdemir nasıl tanıştı müzikle? 15 yaşımda davul çalarak başladım müziğe. Sonrasında grubun solisti grubu bırakınca şarkı söylemeye başladım. Derken, üniversite yıllarımda düzenli olarak Ankara'da sahne almaya başladım. Benimle Yan albümünüz sizleri müzikal anlamda doyuma ulaştırdı mı? Müzikal anlamda doygunluk diye bir şey olamaz. Olsaydı müziği bırakmak gerekirdi, ki bırakan herkes geri dönüyor biliyorsunuz. Albüm çıktıktan sonra gelen tepkiler ne yöndeydi? Tepkiler hep olumluydu. Teknik bir kaç detay hariç neredeyse hiç kötü eleştiri almadım diyebilirim. Şarkılarınızda bir yaşanmışlık durumu var. Sizi neler etkiledi böyle? Her şarkımın yaşanmış bir hikayesi var. Yaşadığım iyi kötü her şeyi oturup rakı masasında meze edeceğime şarkı yapıyorum. O yüzden de ne çok mutlu olmaktan ne de çok üzülmekten korkar oldum. Bir dönem yurt dışında da bulundunuz. Oradaki müzik dünyası ile buradakini kıyaslarsan ne gibi bir tablo çıkartırsın? Şehirden şehre, ülkeden ülkeye değişiyor. Bizim ülkemizin çok zengin ve meşakkatli bir müzik altyapısı var. Ancak en öne çıkanları maalesef tüm bu zenginliklerden uzak ürünler. Yurt dışında da çok farklı olduğunu

söyleyemem, ancak alternatif müziğin dinleyicisi ve alıcısı çok daha fazla tabii.

Ama beni çok etkilediğini, üzdüğünü söyleyemem. Çok takılmıyorum çalıp çalmamalarına. Canları sağ olsun.

Müzikal olarak seni etkileyen türk ve yabancı müzisyenler kimlerdir?

Hızlı tüketen bir toplum olduk. Bu hıza yetişme gibi bir derdiniz var mı?

The Roots, Erykah Badu ve Faith No More'un benim hayatımdaki yerleri apayrıdır. Keziah Jones, Seu Jorge yeni diyebileceklerimizden Arctic Monkeys ve Black Keys'i de çok severim.

Hızlı koşan atın... diye başlayan bir atasözü var. Öyle diyeyim ben buna :)

Güntaç Özdemir müzik dışında nelerle uğraşır? Fotoğrafçılıkla ilgileniyorum. Pek fazla paylaşmıyorum gerçi ama daha ileride bir sergi açmak gibi planlarım var. Sinemanın da ayrı bir yeri var bende. Üretken bir sanatçısınız, bu üretkenliğinizi neye borçlusunuz?

Muhalif bir kişiliğinizde var. Bu ülkede canınızı sıkan olaylar nelerdir? Canımı en çok sıkan şeylerin kimsenin yeterince canını sıkmaması… Haksızlıkla ilgili çok ciddi sorunlarım var. Gelemiyorum hiç. Kimse gelemez, ama maalesef klavyeden iki laf sallamakla hiçbir şey değişmez dünyanın hiç bir yerinde.

Hayranı olup beslendiğim bir çok sanatçı var. Tasarımcılardan ressamlara, şairlerden heykeltraşlara… Ama onlar sadece estetik algımı şekillendiriyorlar sanırım. Ben yaşanan gerçek hikayelerden, duygulardan besleniyorum.

Yakın gelecekteki hedefleriniz nelerdir?

Daha önce kısa filmlerde ve dizilerde de oynadın. Bunların devamı gelecek mi? Ne gibi projelerde yer almak istiyorsun?

Bilkent İletişim mezunusunuz. İletişim okuyan arkadaşlarımız için ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Hayatım boyunca hiç dizi izlemedim. Kendi oynadığım dizinin de ilk bölümünü hep beraber izlediğimiz için izledim. Hiç bir gün bir dizide oynayacağım aklıma gelmezdi. Bundan sonra da dizilerde rol almayı pek düşündüğümü söyleyemem. Ancak sinema filmlerine her zaman sıcak bakıyorum, ki öyle bir proje var şu an. Müzik piyasasındaki handikabın sizi engellediği zamanlar oldu mu? Tabii ki oldu. Müzik kanalları ve radyolar bir kaç büyük şirketin işleri hariç başka hiç bir sanatçıyı çalmıyorlar.

Lise ve üniversite şenlikleri kapsamında bir turnemiz olacak, onu bekliyoruz.

İletişim tam olarak okunacak bir şey değil zaten. Mühendislik gibi değil. Mezun olduğunuzda "Şimdi ben ne öğrendim ki?" diye sorarsınız kendinize. O yüzden kendi yolunuzu kendiniz çizmeniz gerekiyor. Reklamsa reklam, gazetecilikse gazetecilikle ilgili kendi kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Hiç bir ajans, gazete ya da medya sektöründeki diğer mecralar sizden diploma bile istemez, icraat ister. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Okul yıllarının tadını çıkarın çok özleniyor sonra :)


Ağustos 2013

7

3 1 0 2 TR A M

7

Gazozcu Faik Ayvalık’ın ara sokaklarından birinde kapısına kilit vurulmuş bir dükkan. Belli ki birçok anı, birçok yaşanmışlık barındırıyor içinde, kapısında, camında, duvarında. İnsan gülüyor bu dükkanı ilk gördüğünde. “Türk milleti işte abi” diyor gençler dükkanın önünden geçerken. Dükkanın bir tabelası bile yok aslında. “Gazozcu Faik” diye geçiyor ismi. Oysa ki gazoz dışında her şey varmış bu dükkanda; camlara, kağıtlara, duvarlara yazılanlar öyle söylüyor bize. Günümüz süpermarket­lerinin ürünlerini tanıttıkları broşürlere inat dükkanda ne var ne yok hepsi camlara, duvarlara, kapılara yazılmış. Ne yokmuş ki bu dükkanda! İtalyan üretimi zeytin toplama tentesinden Erzincan’ın çayırlı kuru fasulyesine; zeytinyağı şişesinden teneke, çuval, bidona kadar her şey varmış. Ayvalık’ın dillere destan zeytinyağı “lapa lapa kar, öbek öbek yağ” sloganıyla satılmaya çalışılmış hiçbir reklam şirketinden destek alınmayarak. Ama belli ki karşı gelememiş birtakım zorluklara. Kapısında hala ‘Açık’ yazsa da uzun bir süredir kapalı aslında. Ece Mehmetoğlu

Çocuk Olmak Hayat sahnesinin ilk perdesidir çocuk olmak. Ama her yerde aynı değildir bu sahnenin dekoru. Örneğin Mardin’in Kuruköy’ünde geçiyorsa bu ilk perde, eksik kalır bir yanı çocukluk hikâyesinin. Çünkü dekor iyi bir oyun çıkarmanıza izin vermez. Sırtınızda daha ilk günden ağır yükler vardır. İşte Hasine de çocukluk hikâyesinin bir yanı eksik kalanlardan. Hasine bir duvarın dibine umarsızca oturmuş ve sanki yüreğindeki umut dolu hayallerini toprağa kazıyor. Üstü başı toz içinde, tırnakları taş ve toprakla törpülenmiş. Yalnızlığının sıkıntısı yüzüne vurmuş. İnsan, şimdi bir porselen bebek olsa da; oynasın diye kucağına bıraksam Hasine’nin diye düşünmeden edemiyor. Ama dedik ya dekor buna elvermiyor! Cemile Bal

Sislerin Arasında Eğlenceli, neşeli bir pazar gününün aksine durgun ve yalnız geçiyordu gün onun için. Bir şeylerden kaçmaya, biraz uzaklaşmaya ihtiyacı vardı. Bu yüzden kaçtı ağaçların arasına belki de. Herkesten uzak, yalnız ve bir o kadar çaresiz. Sislerin arasında kaybolduğunu, kimsenin onu görmediğini sanırken çıkıverdi güneş. Günün yorgunluğunu atmak isterken gördü onu orada. Kendi yorgunluğunu onun yalnızlığı ile birleştirdi. Güneş, onu yalnız halinden kurtarmak için yansıttı ışıklarını bu kez. Karanlıkların ardından çıkarak yol göstermeye devam etti. Masaya yansıttığı ışıklarıyla aslında yalnız olmadığını, sadece etrafına daha dikkatli bakması gerektiğini gösterdi. Karşısında onu bekleyen diğer masayı da ancak böyle fark etti. Artık yalnızlıktan kurtulup gelecek misafirlerini beklemeye başladı. Gizem Konucu

Mersin’de Tatlı Bir Gün Batımı Rüzgarın kuvvetli nefesiyle bütün gün oradan oraya savrulan bulutlar, adeta ona meydan okurcasına Mersin semalarında mola vermiş tatlı bir eğlenceye dalmışlar, kendi aralarında top oynuyorlar. Bir bulut, kendini o kadar kaptırmış olacak ki, aralarındaki bu tatlı oyunu daha fazla gizleyemiyor. Keskin bir objektife yakalanan bu bulut, aslında insanın ve doğanın birbirine ne kadar benzediğini gösteriyor. Adem Beyaz


8

8

Ağustos 2013

pea

MART 2013

Barış Sürecine

Haber: Mustafa Akbayır Fotoğraf: Mustafa Akbayır

V for Vendetta

Fawkes ve arkadaşlarının hikayesinden yola çıkarak 2005 yapım yılı ile “V for Vendetta” filmi, Avustralyalı yönetmen James McTeigue’nin girişimleri ile izleyicilerin beğenisine sunuldu. Baş rollerini Hugo Weaving, Natalie Portman, Rupert Graves gibi ünlü oyuncuların üstlendiği sinema filminde, yazar olarak Andy ve Lana Wachowski kardeşler yer aldı. Senaryolaştırılırken, orijinal hikayeye kimi yerlerde sadık kalan yazarlar; kimi yerlerde ise farklılaştırma yoluna gittiler. Gerçek hikayede başarısızlıkla sonuçlanan barut komplosu, senaryo da başarıya ulaşır. Aynı zamanda Guy Fawkes’ın orijinal çehresinden yola çıkılarak oluşturulan bir maske de kullanılır. Bu maske, filmin ana karakteri olan denek V’nin yanık yüzünü örtmek adına kullandığı bir gizlenme aracıdır.

Occupy Wall Street (Wall Street'i İşgal Et) eylemleri sırasında kullanılan V Maskeleri, kapitalizme karşı mücadelenin ve ifade özgürlüğünün ana simgesi haline geldi. İfade özgürlüğünün kısıtlanmasına yönelik internet darbeleri ile tanınan hacktivist gruplar Anonymous ve Red Hack üyeleri de kimliklerini bu maskeler ile güvence altına almaktadır. Gün geçtikçe daha çok alanda kullanılan bu maskeler, her türlü iktidar itkisine karşı çıkmak adına bir simgeye dönüştürüldü. V maskeleri ya da asıl adı ile Fawkes maskeleri, Guy Fawkes ve arkadaşlarının yozlaşmaya karşı başlattıkları mücadelenin ilkelerini de içerisinde barındırmaktadır. Hacktivist grup Anonymous'un tek bir yüz, bilinmeyen kimlikler fikrinden ileri çıkarak oluşturulan bu proje ile son zamanlarda gündemde ki yerini koruyan barış sürecine ilişkin sokağın fikri alındı. Abdullah Öcalan'ın 21 Mart Diyarbakır Newroz'unda okunan mektubu ile hız kazanan barış süreci, Mersinli halk tarafından yorumlandı. Kimlik korkusu yaşamadan ifade özgürlüklerini yerine getiren Mersin Halkı, barış sürecinin önem ve hassasiyetine dikkat çekti. Süre-

ce ilişkin aklındaki soru işaretlerini de ifade eden Mersin Üniversitesi Öğrencileri'nden U. Ö. : "Öncelikle bu sürecin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Halen insani ve vicdani olarak yaşama özen gösteren bireylerin ve toplumun, süregelen bu kırk yıllık savaş noktasında barış talebi ile ortaya bir irade koymasıdır. Elbette herkesin barındırdığı gibi benim de konu ile ilgili soru işaretlerim var. Öncelikli olarak sulh - barış ortamının hayata geçmesi ve daha sonra bununla beraber demokratik, anayasal düzenlemelerin yapılarak gerçekçi bir barışa ulaşılabileceğini düşünüyorum. Bu ilk adımdır, bundan sonraki iş çok daha önemli. Toplumun, yazar, sanatçı ve diğer entelektüel kişilerinin de bu sürece destek veriyor olmalarını görmek mutluluk verici. Oldukça zor bir süreç, gerçekten çok zor. Herkesin sürece aklı selim bir şekilde yaklaşması gerekiyor." dedi. Sürecin olumlu olduğunu fakat gidişat ile ilgili soru işaretleri barındırdığını ifade eden M. A. : "Sürecin oldukça umut verici olduğunu düşünüyorum. Ama samimiyet konusunda benim kafamda bir sürü soru işareti mevcut. Yani temelde Türkiye'de ki bu sorun-

ları yaratan salt bir parti değildir. Temelde bir sistem var ve bu sistemin meşrutiyetini değerlendirdiği bir de anayasa var. Yani o anayasanın topyekun değişmeden, sadece söylemlerle bir yere varılacağına inanmıyorum. Diyarbakır'da bayrak açılmama konusu, bence eksiktir; açılabilirdi de. Ama şimdi Diyarbakır'da bir çok mitingde bayrak açılıyor. Sorun ise şurada çıkıyor; hakikaten Türklerin yaşadığı bir bölgede, Kürtlerin temsili bayrağı açıldığında onların verdiği refleksler ne olurdu? " diyerek sürecin bütün Türkiye'yi ilgilendirdiğini vurguladı. Mersin Üniversitesi Öğrencilerinden M. L. ise: "Öncelikle barış sürecine olan itimadımız sonsuz. Bu topraklarda 1984 senesinden ve daha öncesinden gelen bir savaş var. Bu savaşı da bitirecek olan, tabi ki Kürt Özgürlük Hareketi'dir. Kürt Özgürlük Hareketi son kertede geldiği yerde barışa en istekli taraflardan birisi olarak gözüküyor. Çünkü burada Türkiye Cumhuriyeti'nin alacağı tavırlar çok önemli. Yani 2013 senesinde başlayan İmralı ile görüşmelerin sonucu, barış müzakeresi bütün bir ülke genelinde oldukça olumlu yansımalar gösterdi." dedi.

Mersinliler, Abdullah okunan mektubu sonr recini yorumladılar. V bilinen, Guy Fawkes'u geçiren Mersinliler, d ifade edebilme şa


Ağustos 2013

ace

9

3 1 0 2 TR A M

9

Maskeli Yorum

h Öcalan'ın 21 Mart'ta rası başlayan barış süV Maskeleri olarak da un simgesini yüzlerine düşüncelerini özgürce ansını yakaladılar.

Sürecin benzerlerinin daha öncede yaşandığını ifade eden A. M. : "23 Marttan itibaren KCK'nin Kürdistan İşçi Partisi ( Partiya Karkerên Kurdistan PKK) üzerideki barış ilan etmesi ve bu sürecin tek taraflı olması barış sürecini baltalar. Ateşkes iki taraflı olmak zorundadır. Barış tek tarafın hareket etmesi, bunun için mücadele etmesi ile oluşacak bir şey değildir. Barışın iki taraflı oluşması, hem devlet hem de PKK nezdinde olması gerekiyor. Bu sürecin bir benzerini 1999 senesinde de gördük. Habur'da da gördük bunu. O zaman da barış süreci başlamıştı. Çekilmeler ile süreci baltalamak isteyenler, zaten PKK'nin direk sırtından vurmuştur. Bu sürecin tekrar olmaması için öncelikle devletin anayasasında; planlanan çekilmeye kadar güvenceye almaları gerekiyor." şeklinde konuştu. Sürece ilişkin herhangi bir umudu olmadığını ifade eden C. Ş: "Bana göre barış süreci, var olmayan bir sürecin ta kendisidir. Sürecin kendisi var elbet ama içerisinde barışın yer almadığı bir süreç. Yani barış süreci karşılıklı

ilişkilerin olduğu, devlet ile muhatap gördüğü kişilerin karşılıklı olumlu adımlar atıp, müzakere edebileceği bir süreçtir. Özellikle devlet tarafından atılan bir adımın kendisi var mı? Sürece ne kadar bağlı olduğu ya da aslında ileriye dönük bir adım olduğunu da tartışmak gerekiyor. Karşılıklı olarak, hem devlet tarafından hem de muhatap olan kişiler tarafından ciddi anlamda sürecin kavranması gerekiyor. Barış süreci bana göre Büyük Orta Doğu (BOB) projesinin emperyalistler tarafından yönlendirilmesindeki Türkiye ayağını oluşturan bir gelişmedir. Bu gün Türkiye koşullarında, emperyalizme ciddi anlamda Türkiye toplumlarının tarihi içerisinden de baktığımız zaman, emperyalistlere uşaklık yapmış bir ceddin kendisinden bahsediyoruz. "dedi.

Halkı ile barış için müzakerelerine başlandığında, KCK operasyonları devam etmişti. Dağdaki gerillalar vurulmaya devam etti. Yani bu olaylar aynı şekilde devam etti. Bu yüzden AKP'nin getireceği bir barış politikası faşizan, piyasacı, Kürt Halkı'na düşman bir yaklaşımdır. Bu barış süreci dediğimiz muallak yapı, tamamen AKP'nin işine yarayacaktır. Abdullah Öcalan'ın mektubundaki hepimiz İslam şemsiyesi altındayız vurgusu AKP'nin dinden mayalanmasına odaklanmaktadır. Benim buradaki düşüncem, AKP'nin ekmeğine yağ sürmek oluyor. Murat Karayılan'ın açıklamaları ve gerillaların geri çekilmesi Abdullah Öcalan'ın sözleri ile uyuşsa da dağda dahi bir gerilime neden olduğunu düşünüyorum. Şu anda bir bölünme dahi yaşanabilir."

Barış sürecinin öneminin göz ardı edilemeyeceğini ifade eden B. K, ayrıca iç çekişmelerinde süreci olumsuz etkileyebileceğini söyledi. B. K. sözlerini şu şekilde tamamladı: " Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti'nin Kürt Hareketi'nde izlediği politikalara bakındığında ve ileri demokrasi şiarı ile de bütünleştiğinde bir barış getireceğine inanmıyorum. Daha önce de Kürt

Barış sürecinin olumlu bir gelişme olduğunu ifade eden Mersinliler, sürece ilişkin soru işaretlerini de dile getirdiler. Kimi zaman, daha büyük başarılar için fedakarlıklarda bulunulması gerektiğine inanan Mersin Halkı, barış fikrinde hemfikir. Sürecin olumlu veya olumsuz sonuçlar ile karşımıza çıkacağını ise önümüzdeki günler gösterecektir.

Guy Fawkes Kimdir?

Guido Fawkes veya diğer adıyla bilinen Guy Fawkes İngiltere'nin York şehrinde doğan Katolik bir İngiliz askeriydi. 5 Kasım 1605'teki barut komplosunda, Parlamento Binası'nı havaya uçurmakla görevli olan Fawkes ve arkadaşları başarısız olunca vatan haini ilan edildiler. İngiltere Parlamentosu'nun bodrum katında bir oda kiralamayı başaran komplocular, bu odayı barut ile doldururlar. Barutu ateşleme görevi ise Guy Fawkes'a verilir. Planları ortaya çıkan komplocular yakalanırlar ve Kral James tarafından idama mahkum edilirler. İngiltere Kralı James komplocuların yakalanmasının asla unutulmaması için 5 Kasım'ın her yıl dönümünde bir şenlik yapılmasını emreder.4 yüz yıldan beri "Bonfire Night" olarak adlandırılan bu kutlamalarda, şenlik ateşleri yakılmakta ve havai fişekler patlatılmaktadır.


10

10

Ağustos 2013

MART 2013

Haber: Filiz Karakaş - Mizgin Adim Fotoğraf: Billurhan Ünver

Mersin Üniversitesi (MEÜ) ile Mersin Büyükşehir Belediyesi işbirliğinde düzenlenen Uluslararası Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu” 1-30 Kasım 2012 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Sempozyum kapsamında sanatçılar her gün Mersin Çamlıbel Balıkçı Barınağı’nda halka açık bir alanda çalışmalarını sürdürdü. 2013 Akdeniz Oyunları’nın Mersin’de yapılacak olması nedeniyle geçen yıl konusu spor olarak belirlenen sempozyumun bu yıl ki konusu da spor olarak belirlendi. Sempozyuma Türkiye, İspanya, Danimarka, Gürcistan, İtalya, Güney Kore, Rusya ve Belarus’tan sanatçılar katıldı. Bir ay süren sempozyum nedeniyle görüştüğümüz Güzel

Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü Dekanı Berika İpekbayrak: ‘’En büyük amacımız Türkiye’yi ve Mersin’i en iyi şekilde tanıtmak, kültürümüzü onlara aktarmaktır’’dedi. Türkiye’nin yanlış tanındığını ifade eden Prof. İpekbayrak şöyle devam etti: ‘’Suriye krizi nedeniyle yabancılar Türkiye’de bir savaş olduğunu düşünüyorlar bu yüzden buraya gelmekten çekiniyorlar. Ancak geldikten sonra fikirleri değişiyor’’ diye konuştu. Sanatçıların sadece heykel yontmadıklarını belirten İpekbayrak, ayrıca tarihi, turistik mekanları görme ve tanıma fırsatı edindiklerini, bunun yanısıra Türk kültürünü de tanıdıklarını söyledi. Türk Heykel tarihinin en önemli isimlerinden Prof. Hüseyin Gezer’ in adını taşıyan ve 2000 yılından bu yana uluslararası düzeyde düzenlenen bu sempozyum kapsamında şimdiye kadar 150’den fazla büyük boyutlu mermer heykel yapıldı.

Bu sempozyum ile Mersin’in bir açık hava heykel müzesine dönüştüğünü belirten Prof. İpekbayrak “Türkiye’nin hiçbir yerinde böyle görsel bir şölene rastlayamazsınız. Açık havada yaptığımız heykel çalışmalarını halkımızın da izlemesini, yaptığımız bu sanatsal eserlerin hangi koşullarda yapıldığını ve verilen emeğin ne derecede büyük olduğunu görmelerini sağlıyoruz. Böylelikle diğer sanat eserlerine verilen değerin artmasını umuyoruz’’dedi. Halkın gösterdiği ilgiden memnun olduklarını ifade eden İpekbayrak 10 Kasım tarihinde Mimar Sinan İlkokulu öğrencilerinin onları ziyaret ettiklerini de sözlerine ekledi. Sempozyuma katılan sanatçıların eserleri Resim Heykel Müzesi’nde sergilendi. Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu Akdeniz Oyunları nedeniyle gelecek yıl Nisan ayında yapılacak.

Berika İpekbayrak

''Kürsüye üç balık çıkardım'' Sempozyum katılımcılarından Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünden Yrd. Doç. Rahmi Atalay ile sempozyumla ilgili konuştuk. Eserinizin teması nedir? Bu yılki sempozyumun konusu spor. Esprili olsun diye derece alan ilk üç kişinin kürsüye çıkar ya ben de kürsüye çıktığı gibi üç balık çıkardım. Biliyorsunuz kürsüye insanlar çıkar ama biraz olsun çevre duyarlılığını arttırmak için kürsüye balıkları çıkardım. Akdeniz'in tipik bir balığı vardır. Ona benzetmeye çalıştım Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu’na ilk kez mi katılıyorsunuz? Hayır ikinci katılışım. Başka ülkelerde katıldığınız sempozyumlar oldu mu? Evet, Kore, Danimarka, İspanya, Kıbrıs, İtalya gibi ülkelerde çeşitli sempozyumlara katıldım. Türkiye’de de birçok sempozyuma katıldım. Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu’nu nasıl buldunuz?

“Büyük Keyifle Çalışıyoruz” Sempozyuma Rusya’dan katılan Yury Tkachenko ve eşi Valentina Dusavitskaya ile keyifli bir röportaj yaptık. Sempozyuma nereden katlıyorsunuz? Rusya’dan katılıyoruz. Bu yılki sempozyum spor konulu olacak. Siz hangi spor dalını heykellerinizde konu alacaksınız? Evet sempozyumun konusu spor. Biz de motosiklet süren insanları konu aldık. Sempozyumu nasıl buldunuz? Mersin Heykel Sempozyumu dünyadaki hiçbir sempozyuma benzemiyor. Hakikaten çok güzel bir atmosfer var burada. Bütün sanatçılar burada olmaktan çok mutlular. Görüyorsunuz bayağı zor projeler ama sanatçılar büyük keyifle çalışıyor.

Ben de Eskişehir’de de sempozyumlar organize ediyorum. Ancak Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu Türkiye’de en kapsamlı, en nitelikli sempozyumdur diyebilirim. Biz sanatçılar için bir sempozyumun en önemli özelliği sürekliliğinin olmasıdır. Bu sempozyum sürekliliği açısından son derece istikrarlıdır.

Daha önce Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu’na katıldınız mı?

Pek çok ülkeden katılan sanatçılarla çalışıyorsunuz.Onlarla ilişkileriniz nasıl?

İlk gelişimiz değil bu. Her gelişimizde yeni güzellikler görüyoruz. Eserlerin sahil şeridi boyunca uzanmasını memnuniyetle karşılıyoruz.

Yabancı sanatçılarla ilişkimiz son derece iyi. Ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, kültür alışverişi ve arkadaşlık adına güzel paylaşımlarımız var. Onlar da bu durumdan son derece memnun. Biz de son derece memnunuz. Yury Tkachenko ve eşi Valentina Dusavitskaya

Böyle güzel bir etkinliğe katıldığım için son derece mutluyum. Mersin güzel bir şehir. Burada olmaktan keyif alıyorum. Mersin Üniversitesi’ne, Mersin Büyükşehir Belediyesi’ne ve Güzel Sanatlar Fakültesi’ne teşekkür etmek istiyorum.

Son olarak belirtmek istediğiniz bir şey var mı?

Evet bu üçüncü katılışımız. Mersin hakkında ne düşünüyorsunuz?

Son olarak belirtmek istediğiniz bir şey var mı? Berika’ya ve sempozyumu düzenleyen herkese teşekkür ediyoruz. Sanatsal anlamda kentte çok büyük bir gelişme var. Her geldiğimizde bu gelişmeyi görmek sevindirici.


Ağustos 2013

11

3 1 0 2 TR A M

11

Prof. Dr. Nurdan İnan:

“Dünya bakterilere kalacak” Haber: Filiz Karakaş - Mizgin Adim Fotoğraf: Billurhan Ünver

Mikropaleontoloji (Çıplak gözle incelenemeyen, ancak mikroskopla incelenebilen fosilleri araştıran paleontolojinin alt dalı) canlıların evrimi ve jeolojik yaşam açısından çok önemli. Bu bilim dalında çalışan nadir uzmanlardan biri olan Mersin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Nurdan İnan ile fosil, çevre kirliliği ve duyarlılığı konusunda bir röportaj yaptık. Fosil nedir?Fosilin insanlık tarihi açısından önemi nedir? Fosil, jeolojik zamanlarda yaşamış canlıların bıraktıkları kalıntılardır. Bu kalıntılar makro ve mikro düzeyde olabilir. Mikro düzeydeki kalıntıları elektro ve elektro skayner mikroskoplarla fotoğraflayarak çalışıyoruz. Yani mikro dünyayı çok iyi inceleyebilecek teknolojiye sahibiz. Gelişen teknoloji bize çok büyük imkanlar sunuyor.

Mikropaleontoloji (Çıplak gözle incelenemeyen, ancak mikroskopla incelenebilen fosilleri araştıran paleontolojinin alt dalı) canlıların evrimi ve jeolojik yaşam açısından çok önemli. Bu bilim dalında çalışan nadir uzmanlardan biri olan Mersin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Nurdan İnan ile fosil, çevre kirliliği ve duyarlılığı konusunda bir röportaj yaptık.

Jeolojik zamanı dilimlere ayırarak incelememizi sağlayan ve her dilimi karakterize eden fosiller var. Kayaların içerisindeki fosillerden yararlanarak kayaları dilim dilim yaşlandırıyoruz. Bu yaşlandırmayı yaptıktan sonra bütüne baktığımızda jeolojik zamanın hangi devrinde, hangi canlıların yaşadığını ortaya koyabiliyoruz. Fosilin yapısını inceleyerek yaşadığı ortam hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Fosiller yardımıyla evrim halkalarını oluşturuyoruz. 3 buçuk milyon yıl önce bakterilerle başlayan sonu, insana gelen canlı yelpazesinin her bir adımını halka halka birbirine geçiriyoruz.

Evet insanın öyle bir hüsnü kuruntusu var. En zeki olduğunu filan zannediyor. Hiç de öyle bir şey yok. Kendi içinde bakarsan mürekkep balıkları ve ahtapotların oluşturduğu kafadan bacaklılar da müthiş akıllı hayvanlar. Elbette bizim gibi bilgisayar başında oturmuyorlar. Onların da aklı kendine göre. Bilimsel adıyla homosapienler her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlar. Böyle devam ederlerse hiçbir şey yapamazlar. Mesela karıncalar da devletler oluşturarak hiyerarşik bir düzen içinde yaşıyorlar. Bunların arasında esir olanlar, savaşanlar var. Karıncalar da tıpkı insanlar gibi kendilerini dünyanın efendisi zannediyorlardır. Devletler kuruyorlar, savaşlar yapıp başarılar elde ediyorlar. Onlara bakışımızla onların yaşamları birbirinden farklı.

Mersin’de bir alan vardı. Bu alan miyosen dediğimiz döneme aitti. Bu dönem 5-20 milyon yılları öncesini kapsıyor. 5 milyon yıl öncesinin sahil bandı müthişti. Dünyada böyle bir yer yoktur. Ancak geçen yıl gittiğimizde orda bir temel vardı. Tam da koordinatlarını belirlediğimiz yerde bir fabrika inşaatı vardı. Şimdi kalanını da çimlendirdiler. Artık oraya gitmek istemiyorum.

Peki neden? Sizce ilgisiz miyiz? Bizim eğitim sistemimizden kaynaklanan bir yanlışlık var. İlgisizlikten değil bizim insanımız çok ilgili. Geçenlerde Sadullah Kaplan isminde bir vatandaş bana email attı. Bu sade vatandaş hiç üşenmemiş, gitmiş fosillerin fotoğrafını çekmiş, bana göndermiş. Diyor ki: ‘’Hocam ben burada istiridye kabukları buldum. Burası 2 bin küsur metre yükseklikte. Bu normal mi? Burası eskiden deniz miymiş?’’ Demek ki insanımız çok ilgili, öğrenmeyi çok istiyor. Bizim bilgiye erişme, bilgiyi kullanma ve öğretme anlayışımız yanlış olduğu için bu noktadayız. Okumaya, yazmaya, araştırmaya daha az önem veren; görsel desteği olmayan bir eğitim sistemimiz var. Buzulların eridiğini, iklim değişikliklerin ve birçok canlı türünün yok olduğunu hep beraber izliyoruz. Bu durumlardan insanlar ne kadar sorumlu?

Evet, jeolojik zamana baktığımızda baskın olan formlar zamanla yok oluyor. Örneğin; dinozorların yok oluşu. Uzun yıllar yaşadıktan sonra diğer canlıları baskıladıkları için yok olurlar. Bu yok oluştan sonra memelilere gün doğuyor. Bu anlamda bizim ortaya çıkış hikayemiz başlıyor. Kısacası baskın gruplar zamanla dağılıp yok oluyorlar.

İnsan kendisini en zeki varlık olarak tanımlıyor. Sizce bu zekasıyla kendisini yok olmadan kurtarabilir mi?

Ülkemiz adeta bir fosil cennetidir. Bu durum Mersin için de geçerli tabi. Mersin’de çok büyük fırsatlar kaçırıldı diye düşünüyorum. Jeosit alan olarak önerdiğimiz alanlar vardı. Bir toplantı gerçekleştirdik ama çok sönük geçti. Bunun nedeni yeterli düzeyde ilginin olmaması ya da toplantının yeterince duyurulmaması.

Fransa’da binlerce müze var bunlardan 300 küsur tanesi doğa tarihi müzesi. Bizde ise sadece Ege Üniversitesi’nde küçük ölçekli bir doğa tarihi müzesi var o da 6 aydır açık. Bizim Avrupalı’dan farkımız buradan geliyor. Müze materyalimiz çok ama müzemiz yok.

Evrim teorisi iyi incelendiğinde baskın olan formların yok olduğu görülüyor. Yani diğerlerini rahatsız eden o yelpazede çeşitliliği kendi yararına bozanlar yok oluyor. Bu durumda insan kendi sonunu mu hazırlıyor?

Bir de üç buçuk yıldır yaşayan ve yok olmayan bakteriler var. Hep söylerim sanırım dünya bakterilere kalacak. Çünkü onlara bir şey olmuyor, morfolojik olarak değişmiyorlar ve morfojilerini değiştirmeden üç buçuk milyon yıldır güzel güzel yaşıyorlar. Hiç bir zaman baskın olmuyorlar. Çeşitliliği korudukları sürece de yaşamları devam edecektir. Toplu yok olmalar felsefi olarak değerlendirdiğimizde evet, insanın yok olacağı gibi bir sonuç çıkıyor.

Mersin’de fosil yatakları ne durumda?

Dünyanın birçok yerini gezmişsiniz. Diğer ülkelerde de durum böyle mi?

4.6 milyarlık dünya yaşamı boyunca iklim değişiklikleri, buzul dönemleri hep olmuştur. Jeolojik zamanlarda doğanın kendi ritmi içinde olan değişiklikler artık insan eliyle hızlandırılmıştır. Çünkü insan durmadan Kloro Floro Karbon dediğimiz gazları yoğun olarak kullanıyor. Bu da ozonun delinmesine yol açıyor. Ozonun delinmesi buzulların erimesine; buzulların erimesi iklim değişikliklerine neden oluyor. Hepsi birbirini tetikliyor aslında. Dünyanın hassas dengesini bozan en başat rolü insan oluşturuyor.

Prof. Dr. Nurdan İnan kendisiyle görüşmeye gelen muhabirlerimize elinde bulunan fosillerden bir kaç��nı gösteriyor.

Makro dünyayı biz ne kadar algılıyoruz? Gözümüzün gördüğü sınırlar, duyduğumuz seslerin sınırları çok dar. Bizler hangi hakla doğayı ve insanları bu denli küçümseriz? İnsanların da belli bir süreyi jeolojik zamanda geçirip sonra gideceklerini söylediniz. Bu durumda insan kalmak için ne yapmalı? Yaptığı bu hatalardan geri dönebilir mi? Bir kere bu HCF dediğimiz Kloro Floro Karbon gazlarını kullanmaktan vazgeçecek. Ozon tabakasının daha fazla delinmesini engelleyecek. Çevre kirliliği insanların en büyük tehlikesi. Havayı soluk alınamayacak duruma getiren, suyu içilemeyecek hale getiren biziz. Doğaya saygılı olmadığımız müddetçe, uyumu bıraktığımız sürece doğadan kopmuş oluruz.Çok mu geç? Hiçbir şey için geç değildir. Ama radikal olarak bu kararları uygulamak gerekir. Bakın en büyük kirletici ABD. Ama ABD Kyoto Protokolü’ne imza koymamıştır. Çevreye en büyük zararı veren olan ABD bu protokole imza atmamışsa bu dünyadan vazgeçmiştir diyorum ben de. Temizlenmenin sağlanabilmesi için bunu imzalayıp önderlik etmesi gerekir. Son olarak bir Kızılderili’nin söylediği güzel bir sözle bitirmek istiyorum: ‘’Gün gelecek beyaz adam kendi çöplüğünde boğulacak.’’


12

12

Ağustos 2013

MART 2013

Can Bonomo:

“Sanatı hayatımdan çıkaramam” İlk albümü “Meczup” ile belirli bir hayran kitlesi oluşturan Can Bonomo, yeni albüm çalışması ile dikkat çekiyor. Şu sıralar albümüne odaklanan Bonomo, şarkılarıyla da adından sıkça bahsettirecek gibi görünüyor.

Haber: M. Ünal Uysal

Bize kısaca kendinizden bahseder misin? 25 yaşında bir müzisyen ve şairim. İzmirli’yim; İstanbul’da yaşıyorum. Üniversite eğitimi için 17 yaşında İstanbul’a taşındım. Bilgi Üniversitesi’nde Sinema Bölümü’nde okudum. Grafik ve çizim dersleri aldım. Küçük yaşlardan itibaren en büyük hevesim olan şiirle müziğimi birleştirme kararı aldığımda, ilk bestelerimi çıkardım. Şu an ise çıkaracağım yeni albüm için durmadan çalışıyorum. Kimleri dinlersiniz, etkilendiğiniz isimler kimler? Çok çeşitli müzik türleri dinlerim. İlhamımı sadece müzikten değil sanatın çeşitli aspektlerinden alıyorum. Baudelaire, Cavalcanti ya da Bukowski şiirleri okuyup bir beste yapılabilir. Bir Renoir, Rambrandt ya da bir Banksy’e bakarak bir şiir yazabilirim. Sanatın kendisi beni etkiliyor diyebiliriz. Son zamanlarda müzik dışında nelerle uğraşır Can Bonomo? Yeni albüme odaklanmış durumdayım. Onun dışında günlerim okumak ve yazmakla geçiyor. Fırsat buldukça da konserlere gidip stres atıyorum. Sanatın hemen hemen her dalına ilgi duyuyorsunuz. En sevdiğin sanat dalları hangileridir? Şiire düşkünlüğüm çocukluğumdan geliyor. Öte yandan müziği, sinemayı ve resmi de hayatımdan çıkarabileceğimi düşünemiyorum. Hepsi benim için önemli. Sonuçta bizi geliştiren dallara ilgi göstermek görevimiz diye düşünüyorum. İlk albümün soundunu İstanbul müziği olarak tanımladınız. İkinci albümde bizleri neler bekliyor? Gelecek olan albüm hakkında bizlere bilgi verir misin? İstanbul müziği yaptığımız müziğin türüne bizim güzellediğimiz bir betimleme. İkinci albümün tınılarına da keza aynı şekilde İstanbul Mü-

ziği hakim. Daha olgun ve daha gelişmiş bir albüm çıktı ortaya. İsmi de“Aşktan ve Gariplikten”.

Çok okurum fakat bu aralar kendimi tatmin edecek kadar film izleyecek vakit bulamıyorum.

Yeni albümle birlikte internet konserleriniz devam edecek mi?

Yoğun bir tempoda çalışmalarımız devam ediyor. Tabi fırsat buldukça okuyup izliyorum ama şu an albümü-

Biz Internet üzerinden yaptığımız online konserlerden büyük keyif alıyoruz. Mutlaka devam edecektir. Yaptığın müziğin ritmi ile sözler bütünleştiği andaki kareyi canlandırdığında bunu hangi kelime ile anlatırsınız? Arya. Aylık bültenler şeklinde dinleyicilerinize o ay içinde neler yaptığınız hakkında bilgiler veriyorsunuz. Bu bülten içerisinde takipçilerinize ‘’çok okuyunçok izleyin’’ gibi sık sık önerilerde bulunuyorsunuz. Peki, Can Bonomo ne kadar okur ne kadar izler?

me odaklanmış durumdayım. Eurovision yarışması hakkında neler söylersiniz? Eurovision öncesi ve sonrasının size getirisi ne oldu? Tanınırlık ve bilinirlik. İnsanlara ulaşabilmemizin ivmesini arttıran bir iş oldu. Ayrıca gurur verici bir olay. Ülkemizi güzel bir şekilde temsil ettiğimizi düşünüyorum. Benim için güzel bir deneyim oldu. Yanımda olan ve iyi dilekleriyle bizleri destekleyen herkese bir kez daha teşekkür ediyorum. Eurovision için 3 parça hazırlamıştınız diğer şarkıları da dinleme fırsatı bulacak mı takipçileriniz? Sanmıyorum. Zaten teklif aşamasında hepsi demo halindeydi. Diğerlerinin üzerine fazla gitmedik. İngilizce müzik yapmayı düşünmediğimiz için o halleriyle kalacaklardır.

Her konserinde ustalara saygı faslını es geçmiyorsunuz. Bu ustaların sizde etkisi nedir? İzlerinden giderek mahcup etmemeye çalıştığımız bir çok insan var. Bize gösterilecek olan saygı ancak ustalarımıza gösterdiğimiz kadar olabilir. Biz de yaptıkları çalışmaları kendi tarzımızda yorumlayarak ustalarımıza saygıda bulunuyoruz. ‘’Yaşadığımız kent iliklerimize işler’’ diye bir söz vardır. Sizin de İstanbul aşığı bir insan olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda İstanbul’un size kattıklarını bizimle paylaşır mısınız? İstanbul’la bir aşk nefret ilişkisi yaşıyoruz. Bazen o benden nefret ediyor, bazen ben ondan nefret ediyorum. Ne olursa olsun, İstanbul beni ben yapan şehir. Bir noktada o da farkına varmalı ki, biz olmasak İstanbul da İstanbul olmazdı. Şiir yazmayı ve bunu takipçilerinle paylaşmayı seven bir sanatçısınız. Bize yakın zamanda çıkarmayı planladığınız şiir kitabınız hakkında bilgi verir misiniz? Editörlüğünü ustam Küçük İskender’in yapacağı ilk kitabım olacak. Çok uzun süredir üzerinde çok emek harcadığım, beni çok uğraştıran aynı zamanda çok heyecanlandıran bir iş. Takipçilerim tarafından okunup beğenilmesi de ayrı bir mutluluk benim için. Umarım güzel bir iş çıkarırım. Bir İletişim Fakültesi öğrencisi olarak, genç iletişimci arkadaşlarımıza ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz? Çok okumalarını. Sonuçta yolun sonunda insanı insandan ayrı tutan şey bilgidir. Ayrıca çevrede ne olup bittiğini sorgulasınlar, merak etsinler. Farkındalık sağlamak bu işte çok önemli. Bunun için de önerim yine okumaları olacaktır. Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Merhaba okuyan herkese. Yeni albüm çıkmak üzere. Bu aralarda konserlerimizde oluyor orada burada bekleriz. Gelin eğlenelim. Muhabbetle.


Ağustos 2013

13

3 1 0 2 TR A M

31

Uğur Mumcu ölümsüzdür Türkiye’de araştırmacı gazetecilik anlayışının asıl işlevinden uzaklaşarak önemini yitiriyor olması Türk basını için oldukça önemli bir sorun haline gelmeye başladı. 24 Ocak 1993’te bir suikasta kurban giden ve araştırmacı gazeteciliğin önde gelen ismi olan gazeteci Uğur Mumcu’nun ölümünün ardından araştırmacı gazetecilik de kan kaybetti. Araştırmacı gazeteciliği yeniden gündeme getirmek ve Uğur Mumcu Gazetecilik anlayışını genç iletişimcilere aktarmak için kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag)’da gençler için oldukça iyi bir fırsat. Son dönemlerde verdiği eğitimlerle adından söz ettiren um:ag Vakfı isteyenleri ‘Araştırmacı Gazetecilik’ kurslarına davet ediyor. Biz de Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu ile babası ve genç gazeteciler adına kurdukları Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı hakkında konuştuk.

Haber: M. Ünal Uysal

Öncelikle Özge Mumcu kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz? Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag)’ın yönetim kurulu üyesiyim; 2007’den bu yıla kadar vakıf işlerinin koordinasyonunu yapıyordum. Bu yıl Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nda (TEPAV) araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Aynı zamanda, ODTÜ’de Siyaset Bilimi alanında doktoramı tamamlamak üzereyim. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın kuruluş amacı hakkında bilgi verir misiniz? 24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu öldürüldükten sonra, onun dünyada da örneği kolay bulunmayan araştırmacı gazetecilik yeteneğini ve metotlarını gençlere aktarmak için kuruldu. Cinayet işleyenlerin toplumun sorgulama güdüsüne karşı bir eylem gerçekleştirdikleri ve öldürmenin bu anlamda bir son olmaması düşüncesinden hareketle kurulan vakıf kurulduğu günden bugüne kadar, alanında ilk olan “Araştırmacı Gazetecilik Kursu” ile 90 öğrenciye burslu bir programla araştırmacı gazeteciliğin temellerini anlattı ve onları basın mesleğine kazandırdı. Bu vakıfta eğitim almak isteyenler hakkında kriterleriniz var mı?

Öncelikle vakfın etkinliklerini bir kaç başlık altında anlatmam gerekiyor. Az önce bahsettiğim “Araştırmacı Gazetecilik Kursu”, üniversite mezunu, 25 yaşına kadar olan gençlere açık ve tamamen burslu bir program. Bu programda, Türkiye’de ve dünyada olan gelişmeleri sorgulayan nitelikte olmak ve “gazeteci kumaşına” sahip olmak gibi özellikler aranıyor. Bu programın yanında “Yazma, Felsefe, Film Atölyeleri, Siyasal Düşünceler Tarihi, Roman İnceleme” gibi yılda üç dönem açılan seminerlerimiz mevcut. Bu seminerler yazıyla, düşünceyle, üretmeyle ilgilenen 18 yaş yukarısındaki herkese açık. Bir de şunu belirteyim, seminerlerimiz Ankara’da. Geçtiğimiz yıl ise Kadir Has Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezi ile um:ag Akademi’yi kurduk. Orada da Yazma, Düşünce, Sinema ve Gazetecilik Okullarımız açılıyor. Gönüllü başvuru sistemiyle de vakıfa üye olunabiliniyor. Bu sistem neleri gerektiriyor? Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın ilke ve amaçlarını benimseyen, birlikte üretme bilinci ve duyarlılığı taşıyan, maddi ve manevi olanakları doğrultusunda vakıf çalışmalarına destek vermek isteyen, suskun bir toplumun parçası olmayı reddeden bireyleri vakıf çatısı altında, bir araya getirmek amacıyla oluşturulmuştur. 18 yaşını doldurmuş ve vakfın amaçları doğrultusunda maddi, manevi katkıda bulunmak, düşünce ve önerilerini paylaşmak isteyen herkes um:ag gönüllüsü olabilir. Um:ag Gönüllüleri arasına katılmak için, 2 adet fotoğraf eklenerek gönüllü başvuru formunun

doldurulması, posta giderleri ve gönüllü kartının çıkarılması için bağış yapılması, dekontun da başvuru formuna eklenmesi yeterlidir. um:ag gönüllü üyelerine ne tür katkıları bulunmaktadır? um:ag gönüllüsü olduğunuzda, elektronik posta yoluyla, etkinliklerimizle ilgili bilgi ve çağrı alabileceksiniz. Düşünce, önerilerinizi vakfa aktarabileceksiniz. Vakfın seminerlerinden ve yayınlardan da indirimli olarak yararlanabilirsiniz. Gönüllü katılım dışında um:ag’a destek veren kurum ve kuruluşlar var mı? 24-31 Ocak tarihleri, Türkiye’de iki büyük cinayetin yıldönümü. Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’un öldürüldüğü günler, bu haftaya denk geliyor. Bu haftaya biz 17 yıl önce “Adalet ve Demokrasi Haftası” adını verdik. Bu hafta için 50’ye yakın demokratik kitle örgütü, meslek odaları, sponsor olan kurumları um:ag çatısı altında topluyor; bir hafta boyunca gündeme dair sözümüzün de olacağı farklı etkinlikleri beraber gerçekleştiriyoruz. Bu da, Türkiye’de önemli bir birliktelik olarak yıllardır, kesintiye uğramadan devam ediyor. um:ag’a gönül veren ya da burada eğitim almak isteyenlerin beklentileri ne yöndedir? um:ag’a gönül verenler, bu kurumun ayakta kalması için ellerinden gelen tüm desteği verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Burada eğitim almak is-

teyenlerin beklentisi de, vakfın ayakta kalabilmesi ve bu eğitimlerin kalitesini bozulmadan devamının sağlanması. Yıllardır varlığını devam ettiren um:ag ne gibi zorluklarla karşılamaktadır? Elbette öncelikle maddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bu da ekonomik krizlerle ve dalgalanmalarla baş eden bir ülkede yaşamanın doğal sonucu. Bunların dışında, vakfa etkin olarak destek vermek isteyenlerin sayısında azalma olabiliyor. Bunlar için, sitemizde, bir bağış kampanyası ve abonelik sistemi başlattık. Bu sistemle vakfa destek vermek daha kolay oldu. um:ag Ankara’da kuruldu ve ilerlemeyi bu ilde sağladı. Son dönemlerde ise İstanbul’da da faaliyetlerine devam ediyor. um:ag sadece bu iki ili mi kapsıyor yoksa diğer şehirlerde de etkinliklerde bulunacak mı ? Şu anda evet, sadece bu iki ilde yer alıyoruz. Başka işbirlikleri içinde de diğer illerde seminerleri yapmak elbette planlarımız arasında yer alıyor. Vakfınız medyada nasıl bir ses buldu ya da gereken ilgiyi gördü mü? Medyada dönem dönem yaptığımız eğitim etkinlikleri ile düzenlediğimiz Adalet ve Demokrasi Haftası ses buluyor. Yine de, dikkatli gözlerin dışında, çok bilinmediğimizi de, ne yazık ki, söylememiz mümkün. O nedenle, vakfı tanıtma amacıyla gelen televizyon programı davetlerine katılmaya gayret

G A M U :

ediyorum. Vakfın çocuklar için yapmış olduğu etkinliklerden bahseder misiniz? Vakıf, 2001 yılından beri yaz aylarında “İçimdeki Güneş” adında 9-11 yaş grubu arasındaki çocuklara yönelik bir aylık özel bir program açıyor. Bu programı gerçekleştirdikten bir süre sonra, burada edindiğimiz deneyimleri yayına döktük. Farklı yaş gruplarına yönelik çalıştığımız ve hatta müzik CD’lerimizin de olduğu “İçimdeki Güneş Yayınları”nı hayata geçirdik. Bugün 30’a yakın yayınımız var. Şimdilik sadece yerel yazarlarla çalışıyoruz ancak bir adım sonra başka yazarları da bünyemize katmayı amaçlıyoruz. um:ag sadece ulusal değil, uluslararası alanda faaliyet gösteren bir vakıf olma özelliği de taşıyor. Bu açıdan uluslararası eğitim çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? um:ag, 1990’ların sonuna doğru uluslararası bir konferans düzenledi. Ancak son dönemlerde, etkinliklerini “Gazetecilere Özgürlük Platformu” çatısında gerçekleştiriyor. Vakfınızın ileriye yönelik hedeflerinden ve planlarından bahseder misiniz? Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” kitabını yayınlayacağız, ardından da “Bir Eflatun Ölüm” adında Behçet Aysan kitabımız çıkacak. Bunların dışında plana koyduğumuz çocuk yayınlarımızda gündemimizde. Mümkün olduğu kadar birçok ilde de, um:ag olarak kitap fuarlarına katılmaya devam ediyoruz. Bu yıl önce Çanakkale, ardından da İstanbul ve Ankara fuarlarında okuyucu ile buluşmaya devam edeceğiz. Bu yıl babamın öldürülüşünün 20. yılı ve Adalet ve Demokrasi Haftası’nın başlığı “Uğur Mumcu Ölümsüzdür” olacak. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? Eğitim programlarımız hem Ankara’da hem de İstanbul’da gerçekleşmeye devam edecek. Bizleri sosyal medyadan (Facebook ve Twitter) ve vakfımızın internet sitesi olan www. umag.org.tr’den takip edebilirsiniz. Her türlü öneri, destek ve görüşlerinizi de bekliyoruz.


14

14

Ağustos 2013

MART 2013

Demir Atlı Adam Türkiye’nin Yeni Seyyahı Olma Yolunda Ankara’da Filistin Caddesindeki restoranını satıp ‘doğa için pedalla’ projesini başlatan Gürkan Genç, 11 aylık bisiklet yolcuğunda birçok ilke imza attı. Gürkan Genç, 2010 yılının Nisan ayında Samsun’dan bisikletiyle yola çıkarak Gürcistan Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Çin, Moğolistan ve Güney Kore rotasını takip edip Japonya’da yolculuğuna son verdi.

ayrı bir konsantrasyon istiyor. Kitabı yazarken tekrar o an’a gitmeli ve o anı yaşamam gerekiyor. Yeni tura çıkmadan önce editörlere vereceğim ve ben yoldayken büyük bir ihtimalle çıkacaktır. Kitabın adı Yol hikayeleri mi? Adı Yol Hikayeleri değil daha farklı bir isim olacak. Aynı zamanda Japonca’ya da çevrilecek. İnternet üzerinden de 2 dolar gibi uygun bir fiyata satılacak. Sosyal medyanın turunuzda bir faydasını gördünüz mü? Bu tur esnasında sosyal medyayı aktif olarak kullandım. Bu tur öncesinde beni 90 kişi takip ederken tur sonrasında takipçilerimin sayısı 100 bini bulmuştu. Bu takipçilerle bulundukları yerde bir iletişime geçtiniz mi? Evet, bir Türk aile beni evine davet etmişti. Orada çok güzel ağırlanmıştım. İşte Sosyal medya ile güzel dostlukların kurulmasına şahit oldum. Sosyal medyanın dışında dış basının da ilgisini gördüm. Japonya’da toplam 65 gazeteye çıktım. Hatta bir dergininde kapak fotoğrafında yer aldım. Yeni amacınız olan dünya turunda belirlediğiniz hedefler neler? Amacım dünya’yı gezmek ve dünyanın iyi gezginleri arasında yer almak var. Yani bir amaç hedef ilişkisi mutlaka olmak zorundadır. Bu ilişkiyi oturttuğumuz zaman arkasından başarıda geliyor.

yüzden hiç bırakmıyorsun ve yılmıyorsun. Haber: M. Ünal Uysal - Yağmur Çelik

Gürkan Genç kimdir, öncelikle kendinizi tanıtır mısınız? Ankara doğumlu 32 yaşındayım. Hayatında belirli basamakları tırmandıktan sonra hayata parantez açıp bisikletiyle Türkiye’den Japonya’ya giden, Türkiye’nin yeni seyyahlarından biriyim diyebilirim. Böyle bir tura vesile olan durum neydi? Etkilendiğiniz bir olay mı vardı? Herhangi bir kırılma anı olmadı. İş hayatıma bir ara verdim ve o aradan sonra çocukluk hayalim olan bu turu yeri ve zamanı gelmişken yapmak istedim. Sonra bisikletime atlayıp Japonya’ya kadar pedal çevirdim. Tamamen çocukluk hayalimdir. Kondisyon problemi yaşadınız mı? Tur için ön hazırlık yaptınız mı? Aslında bisikletçi değilim. Bisiklete en son 14 yaşında binmiştim. Sonradan üniversite ve kariyer hayatıyla bisikleti tamamen hayatımdan çıkarmıştım. İş yerine gidip gelirken bisikleti 30 yaşında tekrar kullanmaya başladım. Bu sırada küçükken kurmuş olduğum ‘’Dünya’yı bisikletle gezeceğim’’ hayali aklıma geldi. Kondisyonum yoktu. Zaten insan metabolizması muhteşem bir şey, belli periyotta belli bir disiplinde pedallayınca Japonya’ya kadar hiç hastalanmadan götürebiliyor. Başınıza ilginç olaylar geldi mi? Tehlikeli durumlarla karşılaştınız mı? Bu tarz yolculuklarda çok tehlikeli olaylarla karşılaşıyorsunuz. Dayak yiyorsunuz, tutuklanıyorsunuz, ateş açılıyor, soyuluyorsunuz. Her şeyin bir riski olduğu gibi bu tarz seyahatlerinde bir riski oluyor. Bunları göze alarak gerçekleştirdim. Ancak bunların yanında çok güzel anılara da şahit oldum. Gerçek aşkı, sevgiyi net bir şekilde görebiliyorsun. O

Birçok ilk’e imza attınız. Bunlardan bahseder misiniz? Aslında bu projede bu ilkeleri gerçekleştireceğim diye bir şey yoktu. Her şey kendiliğinden oldu. Türki Cumhuriyetlerini geçiyorsunuz, burada daha önce bisikletle geçen kimse olmadığı için bir anda orayı geçen ilk Türk unvanına sahip oluyorsunuz. Çölü bisikletle geçen hiç bir bisikletçimiz yokken dünyanın iki büyük çölünü bu turda geçmeyi başarıyorum. Pamir’de -4650 metredünya’nın en yüksek araç geçişlerinden birine bisikletle tırmanıyorum. Bunlar tabi ülkemizde bisiklet kültürünün olmamasından kaynaklanıyor. Bu kültür alt seviyelerde olduğu için, bisikletle bu tür seyahatleri yapacak kimse de çıkmamış. Uluslararası seyahat yapan 10 gezginimiz var. Tabi ben de başkalarından etkilendim. tur’a çıkmadan önce internetten bir araştırma yaptım. Daha önce Türkiye de böyle seyahatler yapan gezginler var mı diye baktığımda ancak 10 kişi bulabildim. Bu sayı çok az. Yabancı ülkelere baktığımızda çok gezgin var. Evliya Çelebi’nin torunları Türklerken dünyanın en iyi gezginleri yabancılar. Bunun değişmesi için bir şey düşündüm ve şu anda 21. yüzyıl gezgini olma yolunda yavaş yavaş ilerliyorum.

Hayata dair birçok gerçekle karşılaşır, bunu sonraki nesillere aktarmak için ve hayata iz bırakmak için uğraşırsınız. Hayata bakış açım, olaylara kişilere yaklaşımım daha pozitif oldu. Turun etkisini 6-7 aydır daha iyi yaşıyorum. Okullara gittiğim sunumlarda insanlara vizyonlarını, hayallerini gerçekleştirebilecekleri ve hiç bir şeyin imkânsız olamadığını söylüyorum. Benim yapmış olduğum turda bunun en canlı örneğidir diye düşünüyorum. Bu hikâyeleri anlattığım gençlere bir bakıyorum ki kalkıp bisikletleriyle Türkiye’nin bir ucundan yanıma geliyorlar. Toplumun hedeflere ihtiyaçları var. O hedef nasıl konulur, nasıl ulaşılır, hangi aşamalardan geçer bende bunları sunumlarımda anlatıyorum. Keyifli oluyor. Yol hikâyelerimi buraya getiriyorum ve vatana millete hayırlı bir kişi olabildim diyebiliyorum. Bir şeyi yaparken kendim için değil başkaları için yapabilmeyi öğrenmişim. Diğer sponsorlar tarafından geri çevrildiniz. Bazı firmaların cevapları olumsuz olmuştu çünkü kimse bana inanmıyordu. Ben bunu gayet normal karşılıyorum ancak bu turda göstermiş olduğum performansla beni geri çeviren firmalar sponsorum olmak için bana geliyorlar. Başarı sonucu sponsorlarda çoğaldı diyebilirim.

Turunuzu Japonya’da noktaladınız. Bunun özel bir nedeni var mıydı yoksa zorunluluktan dolayı mı?

Türkiye’deki bisiklet kültürü hakkında ne düşünüyorsunuz? Gittiğiniz yerlerle kıyaslama yaparsanız nasıl bir sonuç çıkar?

Samuray desen orda, Ninja desen orda, geyşa desen orda, kimonolu kadın desen orda, ‘’onurum yaşamımdır’’ felsefesi orda, hayat’a, doğaya saygı her şey orada bir de gidip şu adamları yerinde incelemek lazım deyip rotamı Japonya ya çevirdim. Bu tarz projelerde bir hedef gerekiyor. Benim hedefim de Japonya idi.

Bizde bisiklet kültürü yok denecek kadar az. Çin’de 1454 km bisiklet yolunda gittim. Bisiklet yollarını güneş enerji panelleriyle aydınlatıyorlar. Böyle bir şey Avrupa’da yok bu kültürü bulan geliştiren Çinlilerdir. Japonya’da 98 metrede Pasifik Okyanusu altına bisiklet yolu yapılmış. Bu kültürü, bu yapıyı kültürü Türkiye’de görmek çok zor, her şeyin başı eğitim olduğu için, bu konuda da eğitim şart. Ben yalnız başıma 60’a yakın okulda sunum gerçekleştirdim. Acaba hangi dernek böyle bir şey yaptı. Benim yaptığım bu sunumları Türkiye’de verebilecek kimse yok. O zaman hangi bisiklet kültüründen bahse-

Peki, bu tur size ne kattı? Geldiğim günden beri topluma bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum. Bu gibi seyahatleri öncelikle kendiniz için yaparsınız.

diyoruz. Bisiklet yolu yapmak için önce bir talep olacak o yolu yaptıktan sonra o yolu kullanacak biri yoksa niye yapıyorsun ki? Önce o kültürü yerleştirmen gerek. Ben bisiklet ‘’karne hediyesidir’’ yargısını yıktım diyebilirim. Benim sunumuma gelen anne babalar bisikletin karne hediyesi olmaktan çıktığını artık biliyor. Gürkan Genç bu yargıyı hafızalardan sildi. Bu iş bisiklet yolu yapmaktan geçmiyor. Öncelikli olan eğitim. Bu eğitimi verecekler ise kurumlar, dernekler, tüzel kişiliklerdir. Kesinlikle her şehirde bisiklet derneği olmalı ve bisiklet eğitimini çevresine yaymalıdır. Bu eğitimi Milli Eğitim Bakanlığından beklememek gerekiyor Milli Eğitim yaptığım sunumlara izin vermedi. Bütün okullara kendi imkânlarımla gidiyorum. Ne yaptığımı çok iyi biliyorum. Başkaları ‘ne der’ lafıyla hareket etmiyorum. Yaptığınız kısa filmi birkaç festivale gönderdiğinizi öğrendik. Bu kısa film bir ilgi uyandırdı mı? O kısa film daha yeni festivallere gönderildi, daha yayımlanmadı. Dağ Film Festivali, Uluslararası Spor Festivali, Rotary Film Festivallerine gönderdik. Burada ilginç olan Dağ Film Festivaline 7 film katılıyor bunların arasında tek Türk yönetmen benim. Geri kalanların hepsi yabancı yönetmenlerden oluşuyor. Bu festivali biz düzenliyoruz ancak benim dışımda Türk yönetmen yok. Bizim festivalimizde başkalarının filmleri var. Bu gerçektende üzücü bir durum. Ancak benim gibi sade bir vatandaşın böyle bir iş yapması çevrende gurur verici bir olay olarak algılandı. Artık bu işleri kariyer amaçlı yapıyorum ve bu bana müthiş bir haz veriyor. Türkiye’de bu alanlarda boşluk olduğunu gördüm ve bu boşluğu nasıl doldurabilirim diye yola koyuldum. Bunun yanında fotoğraf sergisi açtım, filmler yaptım, sunumlar gerçekleştirdim ve kitap yazmaya başladım. Kitabınız ne aşamada? Kitap yazmaya yeni başladım sayılır. Henüz 280. Sayfasındayım. Gerçekleştirdiğim sunumlar oldukça vaktimi alıyor. Bu yoğunluk içerisinde pek yazamıyorum, odaklanamıyorum. Çünkü kitap

Turu yaptığınız bisikletiniz hala duruyor mu? Adı Kara Şimşek. Yakın tarihte beni Koç Müzesi’nden çağırdılar ve orada Rahmi Bey ile görüştüm turumla ilgili sohbet ettik. Benden bisikletimin müzede sergilenmesini istedi ve bende seve seve kabul ettim. Kara Şimşek şuan müzede ziyaretçilerini bekliyor. Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir? Bu iki kavram arasında kalmamak lazım. Zaten okuyan biriyim. Gezmeden önce çok okuyan bilir diye düşünürdüm ama gezdikten sonra kitaplardan öğrenemediğim bir çok şeyi yaşayarak öğrendim. Aynı şekilde gezerken de öğrenemediğim bilgileri kitaplar aracılığıyla öğrendim. Örneğin Japonya’yı gezen bir Türkün kitabını okumuştum. Japonya’nın tamamını gezdim. Şimdi o adamın kitabıyla kendi bilgilerimi harmanlıyorum ve o kitaptaki birçok şeyin yalan olduğunu öğrendim. Olaylara, kişilere farklı açılardan bakmayı öğrendim. Bu yüzden hem okumak hem de gezmek öğrenme açısından çok önemli diye düşünüyorum. Fotoğraf sergisi düzenlediniz. Daha önce fotoğraf ile ilgileniyor muydunuz? Üniversitedeyken fotoğrafçılık dersi almıştım. Fotoğrafları kompakt makineyle de çekmiştim. İletişim fakültesinde aldığımın bu ders sayesinde bu güzel fotoğraflar ortaya çıktı diyebilirim. Sergideki fotoğraflar bir yardım kampanyası için satılıyor ve fiyatları oldukça uygun. Bu yardım kampanyasından bahseder misiniz? Çok düşük fiyata satışa koymuştuk. Bizim ülkemizde böyle şeyleri uygun fiyata satarsan bir ilgi uyandırmaz. Aslında çok pahalı olsaydı talep artardı. Ben burada elde edeceğim gelirle bisikleti olmayan gençlere bisiklet hediye edecektim ama yapamadım. Bu konuda üzgünüm.


Ağustos 2013

15

3 1 0 2 TR A M

51

Maskenin Arkasındaki Gerçekler

“Remember, remember the Fifth of November. Gunpowder, Treason and Plot. I see no reason why Gunpowder Treason Should ever be forgot.” Garip maskesi ile komik bir adam. Son yılların muhalif tarafları tarafından sıkça, aslında oldukça sık bir şekilde kullanılan bu maske, bir adama ait. Hayır, hayali değil hem de hiç değil. Sizler gibi, benim gibi kanlı ve canlı, gerçeklik basamaklarına adını altın harfler ile kazımış bir komplocunun simasıdır. Peki ama kaçımız bu kişiyi tanıyoruz? Bu maskeyi görsek, belki filmi ile ya da son yıllarda Kapitalizm karşıtı eylemlere ilişkin taraftarların yer aldığı fotoğrafları anımsayabiliriz. Tüm dünyayı kasıp kavuran bu V Maskeleri ile bütünleşmiş adam kimdir? Onu pek çoğumuz Occupy Wall Street Eylemleri’nde, muhalif taraftarların yüzlerine taktıkları V Maskeleri’nden tanıyoruz. Ayrıca son zamanların en revançta hacker grubu olan Anonymous’un simgesi olarak da, sık bir düzende giriştikleri internet darbe eylemlerinden aşinayız. Pek tabi durum böyle olunca, medyanın da yardımı ile görselliğe takılarak, arkada yatan bilgi parçacıklarına ilgi göstermiyoruz. Gariptir; 2005 ABD yapımı V For Vendetta filmi olmasaydı bu maskeyi, bu yüzü belki de hiç göremez, hiçbir olgu ile ilişkilendiremezdik. Ya da en azından İngilizler hariç denmelidir. Occupy eylemcileri olsun, benim gibi bu yüzü simgeleri olarak kullanan, kendilerine sözüm onu aktivist, eylemci yakıştırmasını yapan kimseler olsun… Böylesi bir yoksunluk durumunda hiç birimizin bu şahsı tanıyabileceğine inanmıyorum. Çok büyük bir ihtimalle, buraya kadar okuma sabrını göstermiş sizler gibi niceleri de halen bu şahsı tanımıyor. Aslında sinema filmini ya da yüzü olduğu eylemleri hatırlayabiliyor ama şahsın gerçek adına pek aşina olamıyorsunuzdur. Bu sıkıntıyı ortadan kaldıralım ve bu şahsın üstündeki sır

perdesini gelin hep beraber aralayalım. “Guy Fawkes, 1570 yılında İngiltere’de doğmuş, o yüzyılın sonunu İspanya adına Hollanda’da savaşarak geçirmiş bir askerdir (İspanya, İngiltere’nin her zaman rakibi olmasına rağmen Katolik olmasıyla İngiliz Katolikler’ce bir müttefik olarak görülmüştür). Savaşta çeşitli başarılar kazanan cesur bir asker olan Fawkes, özellikle askeri mühimmat bilgisiyle öne çıkmıştır. Bu sebeple Thomas Wintour, Gunpowder Plot’u oluşturan ekibe onu da dahil etmiştir. Başlangıçta beş kişiden oluşan grup, 1604 yılında ilk kez toplanıp planlarını yapmaya başlar. 1605 yılının Mart ayında suikastçılar, bir şekilde Parlamento Binası’nın bodrum katında bir oda kiralamayı başarırlar ve daha sonra buraya 36 fıçı barut depolanır. Parlamento’nun bir sonraki toplantısına kadar buradaki barut stoğundan sorumlu kişi Guy Fawkes’tur. Ancak Ekim ayında tam ayrıntıları belli olmasa da bu suikast planı ortaya çıkar. Fawkes ve diğer suikastçı arkadaşları hâlâ bir şansları olduğunu düşünürlerken Parlamento’nun açılış günü olan 5 Kasım’da barut stoğu fark edilir. İlk yakalanan, mahzende nöbet tutarak fitili ateşlemeyi bekleyen Guy Fawkes’tur. Yakalandıktan sonra işkence edilerek sorgulanan Fawkes, bir iki gün sonra planın bütün ayrıntılarını itiraf etmek zorunda kalır. Suikast grubunun diğer elemanlarıyla birlikte 27 Ocak’ta yargılanır ve üç gün sonra idam edilirler. Kral James bu başarısız eylemin hiçbir zaman unutulmaması için her yıl dönümünde bir kutlama yapılmasını emreder. 400 yıldan beri “Bonfire Night” olarak adlandırılan kutlamalarda her sene şenlik ateşleri yakılmakta ve havai fişekler ateşlenmektedir.” Harika değil mi? Günümüz demokrasisini ne de güzel anlatan bir hatıra. Mükemmel olmasa da idealleri peşinden ilerleyen nadide bir insanın cellatlığını üstlenmiş bir ülke. Geleceğin getirdiklerini önceden görmüş zayıf ama idealist bir grup. Başarama-

mış olmaları ne büyük bir kayıp. Sahip oldukları itibarı göremeseler de, günümüzün en büyük simgelerinden biri haline gelmiş komik bir sima olması da huşu veriyor. Hepsi bu; başarıya ulaşamamış bir komplo, ardından yüzyıllar sonrası hatıralardan dirilip gelen bir zebani. İşin sonunun önceden kestirilmesi o kadar da zor olmasa gerek. Her zaman kazanan imtiyazlı bir güruh, diğer tarafta ise idealleri peşinde geçmişin hayaletlerini hatırlatan belirsiz yüzler. Böyle tanımlarım ama sanırım bende o belirsizliklerden biriyim… Sözü bitirirken Guy Fawkes’la “V for Vendetta” arasındaki ilişkiyi Alan Moore, yarattığı çizgi romanı ile ilgili bir yazısında şu şekilde ifade eder; ‘Düşünüyorum da niçin onu maskeli, pelerinli ve komik şapkalı, dirilip gelen bir Guy Fawkes olarak göstermeyelim. Bu çok acayip durduğu kadar Guy Fawkes’a bunca zamandır hak ettiği

saygıyı da kazandırır. Bizler, her 5 Kasım’da onu yakmak yerine Parlamento Binası’nı havaya uçurma teşebbüsünü kutlamalıyız.’ “Her 5 Kasım’da onu yakmak yerine Parlamento Binası’nı havaya uçurma teşebbüsünü kutlamalıyız.” Hatırda kalması gereken asıl can alıcı nokta da burası sanırım. Kral James’e de bir teşekkür borçluyuz. O olmasaydı, ne unutulmasını istemediği Barut İhaneti’ne ve Guy Fawkes’a dair bir simge yaratabilir, ne de ideallerin hayatını ortaya koymaya değer olduğuna inanabilirdik.

«Hatırlayın, hatırlayın Kasım ayının beşini. Barut ihanetini ve komployu Hiç bir neden yok, Unutmamız için Barut ihânetini»


Seri 1 | Sayı 1

Quid tacet concentirevidetur!

Ağustos| 2013

Haber: Mustafa Akbayır

Opeth: “Ay Şehri’nin Hikayesi” Vokalist David Isberg tarafından 1990 yılı baharında Stokholm, İsveç’de kurulan grubun adı Wilbur Smith’in Sunbird (Güneşin Kuşu) adlı romanından alınmıştır. Bu romanda Opet adında bir “Ay Şehri” bulunur. Grup elemanları ise bunu türeterek “Opeth” isminde karar kılarlar. Grubun bir diğer dikkat çeken özelliği ise, sahne şovları ve albüm kapaklarında kullandıkları mükemmel çizimler ve grafik dizaynlarıdır. Resmi logolarında kullandıkları figür, çizim ustalığı ve sanatsal değeri ile bir anda fenomen halini almış olan sembolleri aracılığıyla, grup üyeleri hayran kitlelerinin hafızasında sonsuzluğun kapılarını aralamayı başardılar. Caz’dan Blues’a, Blues’dan Metal Müziği Kadar Çok Sesliliğin Simgesi Opeth, 1990 yılında İsveç’te kurul-

muş progresif metal grubu olma özelliğini günümüzde de sürdürmektedir. Yıllar içinde pek çok eleman değişikliği yaşayan grupta; vokal, gitarist ve söz yazarlığı rollerininde Mikael Åkerfeldt her zaman ön planda yer aldı. Opeth, kuruluşundan günümüze kadar; caz, progresif, geleneksel, blues, klasik tarzdaki müzik ve metal müzik ile yılları tutarlılıkla harmanlayarak, sözlerinde kullandıkları uzun ve tekrarı bol kelime oyunlarıyla beğeni toplamaktadır. İlk zamanlarında Death hatta Black Metal melodilerinin oldukça yoğun olarak kullanıldığı çalışmalar yapmışken, özellikle Blackwater Park ve Deliverance albümlerinden sonra progresif etkisi, grubun çalışmalarında kendisini daha fazla hissettirmektedir. Birçok parçada akustik gitar ve yumuşak vokal bölümlerinin yanı sıra, ani ve güçlü geçişler ile sert melodilere ve brutal vokallere sıkça rastlamak mümkündür. Başarıya Giden Yol Grup, bu şekilde yıllar içinde kendi tarzını oluşturup ve bu yolda sayıları milyonlara ulaşan, büyük çaptaki hayran kitlelerini kendisine bağladı. İlk dört albüm boyunca nadiren sahneye çıkan grup, özellikle Blackwater

Park albümünün piyasa sürülmesinden sonra çıktıkları dünya turunda hayranlarının karşısında, benzersiz canlı performansları ve sahne şovları sunarak hayranlarını büyülemeyi başardılar. Opeth’in on stüdyo albümü, 3 adet konser DVD’si, 3 adet konser albümü ve iki özel edisyon kutulu set albümü vardır. Çıkış albümleri Orchid 1995 yılında yayınlanmıştır. 2008’de yayınlanan Watershed albümü, ilk haftasında Billboard 200 listesinde 23 numaraya yerleşmiştir.

Progresif Metalin Altın Çocukları

peth

Dinleyenlerine hayaller aleminin kapılarından geçirmeyi, gerçekliğin ağırlığını kısıtlı sürelerde olsa unutturmayı vaat eden bir grup olmasına rağmen, ülkemizde ne yazık ki gerekli ilgiyi görememektedir Opeth. Geçtiğimiz aylarda İstanbul’da düzenlenmesi planlanan konserlerinin, yeterli sayıda ilgiyi görememesi sebebi ile iptal edilmesi de bir başka olumsuzluğun altını çizmektedir.


Presstij Gazetesi