Page 1

(.ð0.$6,0$5$/,.

6$<,

('(%ð<$7ð/+$0.ž/7ž56$1$7

3$6$-

6$1$7,1$0$&,(7.ð/(0(.7ð5

*ž5%ž='2à$1 (.ěð2à/8

(/'ð9(1/(5 +ð.„<(/(5

085$7+$1 081*$1

<˜1(70(1/(5 6(<ð5&ð</(8à5$ě0$<, %,5$.0$/,

('(%ð<$7ð/(6ð1(0$1,1 ˜57žě0(6ð*(5(.ð<25

68$7 .˜‰(5

(05( .(170(12à/8

+$<'$53$ě$ 75(1ð67$6<218ő1'$

9('$ ð/+$03(5'(6ð1'(

)ð/0(.ð0ð

7ž<$3.ð7$3+$<$7

.ð7$3/$5$/(0ð1'(16(/$09$5

> ð67$1%8/9(ð/+$0@


#benimiçintünel

#benimiçintünel Tünel dergi ile ilgili yorumlarınızı twitter'dan #benimiçintünel hashtagıyle bizlerle paylaşabilirsiniz


2 | KÜNYE

KURUCU Beyza EREN Gökhan KUL SAHİBİ GBİ Derneği Adına Dernek Başkanı Emre AKKAŞ emreakkas@gbi.org.tr

Genel Yayın Yönetmeni Beyza EREN beyzaeren@gbi.org.tr

Yazı İşleri Müdürü Onur Reha YILDIRIM onurreha@gbi.org.tr

Sanat Yönetmeni Gökhan KUL gokhankul@gbi.org.tr

Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Esra ÖNAL esraonal@gbi.org.tr

Tüzel Kişilik Sorumlusu Hamza MEMİŞOĞLU hamzamemisoglu@gbi.org.tr

Sosyal Medya Koordinatörü Alay ONAY alay@gbi.org.tr

Reklam Sorumlusu Furkan TOK furkantok@gbi.org.tr

Yürütme Kurulu Fatih KAFADAR mfatihkafadar@gbi.org.tr

Nilüfer YAVUZ niluferyavuz@gbi.org.tr

Dilan KÜPELİ dilankupeli@gbi.org.tr

Yazarlar Erdal ÇAKICIOĞLU

Kapak Fotoğrafı Nurra ÇAKMAK

erdalcakicioglu@gbi.org.tr

Şeref YILMAZ serefyilmaz@gbi.org.tr

Sevda KIDEYŞ

Katkıda Bulunanlar Tuğba BAYRAM, Burak FERHATOĞLU, Esra KARADUMAN, Emin KARADAYI, Zehra AYAR

sevdakideys@gbi.org.tr

Onur ŞAHNA onursahna@gbi.org.tr

Hatice EĞİLMEZ KAYA

Dijital Yayın www.tuneldergi.com www.dijimecmua.com

haticekaya@gbi.org.tr

Leyla KARACA leylakaraca@gbi.org.tr

Merve KAVÇAKAR mervekavcakar@gbi.org.tr

Abdullah KARA

İletişim Genç Barış İnisiyatifi Derneği Genel Merkezi Sinanpaşa Mahallesi Çelebioğlu Sokak 21-23 Daire:4 İstanbul 34353

abdullahkara@gbi.org.tr

Erzan AKTAR

zehrapotur@gbi.org.tr

tunel@gbi.org.tr gbi@gbi.org.tr +90 (212) 227 67 95 +90 (212) 227 67 95

Demet ALPER

www.gbi.org.tr

erzanaktar@gbi.org.tr

Zehra POTUR

demetalper@gbi.org.tr

Yayın Türü: Yerel, Süreli, 3 Aylık ©Tünel Dergi, Genç Barış İnisiyatifi Derneği tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Tünel Dergi’nin isim ve yayın hakkı Genç Barış İnisiyatifi Derneği’ne aittir. Dergide yayımlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon, karikatür ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi yazı, fotoğraf ve tüm diğer içerikten tam veya özet hâlinde alıntı yapılamaz. Dergide yer alan yazılar, yazarların kendi görüşleridir ve yazıların sorumluluğu, bizzat yazarların şahsına aittir. Reklamların yükümlülüğü, reklam veren kuruluşların sorumluluğu dâhilindedir.


EDİTO | 3

TÜNEL’İN UCUNDA IŞIK GÖRÜNDÜ

S

izin yolunuz hangisi bilmiyoruz, ama biz o yola çıkan tünelleri aydınlatıyoruz. Birimiz, dar taş tünele sırtını vermiş âdeta cenin gibi kıvrılmış saksafon çalıyor, birimiz yağmur sularının doldurduğu tüneli bir kucak dolusu otla kurutuyor, bir diğerimiz kalemini hokkaya batırırken tünellerden birini aydınlatan meşalenin fitilini yakıyoruz.

Sesinizin tüneldeki yankısını daha önce hiç işitmediniz belki; sesinizin nasıl uzayıp duvarları yalıtacağına, geri dönüp sizi içine alacağına ve son yankıyı yine kulaklarınızda duyacağınıza hiç tanıklık etmediniz. Tünel, sizi kendi sesinize çağırıyor. Bu sefer kendinizi dinlemeniz; varlığınızın mucizevîliğine tanıklık edebilmeniz ve her anınıza değer katarak bir anı defteri tutuyormuşçasına yaşayabilmeniz için… Tünel, Yedi Tepe İstanbul’u derinden ve temelinden itibaren izliyor. Ve yine zirveye, İstanbul’un yedi tepesine çıkıyor. Bu yükselişin sonrası da, siz okuyucularımızın kollarını açmasıyla kucaklayacağı güzellikler ve başarılar silsilesi olmak üzere tasavvurumuzu teşkil ediyor.

Bir şehir ki, hem tarihi dokusu, coğrafi konumu hem kültürel, sanatsal mirası ve manevi havası ile sizi, Alaaddin’in uçan halısına binlerce motif ekleyerek uçuruyor. Bir şehir ki gölgeniz, hayallerinizle beraber önünüze düşüyor; görüşünüzü güzelleştiriyor ve çerçevesinden taşıp sizi kuşatıyor. Bir şehir ki tüm tünelleri, yedi tepesine çıkan kırmızı halı misali önünüze seriliyor; kendi sahnenize yahut şehir meydanına çıkana kadar size eşlik ediyor ve kolunuza girip siz geride bırakmadan yanınızdan ayrılmıyor. Temennimiz, koltuk altınızda sıkışıp kalmaksızın göğsünüzün üstünde durmak. Kalbinize baskı yapmadan kalp atışlarınıza karışmak ve yaşam veren, yaşama değen her şeyi çizgimizle ifade bularak sizlerle paylaşmak. Dergimiz ilhamınız, sesiniz soluğunuz, kelamınız olmak, edebiyatımızın yazılı ifadesinin yanı sıra mekânınıza, gönül sofranıza, seyrinize, seyahatinize, hayatınızı tamamlayan diğer birçok alanda edebî bir yaklaşımda bulunmak üzere huzurunuza sunuluyor. Tünel Dergi, yerleşmiş edebiyat algısına boyut kazandırarak, aynı zamanda Türkiye’nin ilk İlham Dergisi olması vasfı ile ufkunuzda sayfaları sarartmayacak parlak sarı bir güneş gibi doğmak, doğanızdaki güzellikleri yaşatmak, sizlere biraz olsun ilham verebilmek gayretiyle okuyucumuzla buluşuyor. Beyza Eren Genel Yayın Yönetmeni


4 | İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER 3- EDİTO

8- EDEBİYAT VE TOPLUM / VE EDEBİYAT / ERDAL ÇAKICIOĞLU

10- D/OKUNDUKÇA / ESİYOR BAD-I SABA / HATİCE EĞİLMEZ KAYA 14- EDEBİ HA’YAT / DÜŞÜNCE+SÖZ+SES / SEVDA KIDEYŞ 16- PASAJ / ASLINDA İSTANBUL BENİM / MESUT UÇAKAN 18- KÖŞE TAŞI / KÜLTÜR VE MEDENİYET ÇİZGİSİNDE DOĞU VE BATI / ŞEREF YILMAZ

22- RÖPORTAJ: SUAT KÖÇER 28- PORTRE / MİNYATÜRÜN ÜSTADI, RENKTEKİ NAKIŞ: LEVNÎ / BEYZA EREN 32- İLHAM OBJELERİ

34- İLHAM PERDESİ / İLHAM PERDESİNDE FİLMEKİMİ / ERZAN AKTAR 38- PASAJ / DOKUZ CANLI HİKÂYE / SUAT KÖÇER 42- BAŞUCUMDA KİTAP 44- GÖKSU DERESİ’NDE / TEŞEKKÜR EDERİM / ONUR C. ŞAHNA 48- HÜTHÜT’ÜN FELSEFE GÜNLÜĞÜ / DÜŞÜNCENİN ÖTESİNDEKİ DİNGİN KONAK: BİLİNÇ / LEYLA KARACA


İÇİNDEKİLER | 5


6 | İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER 52- DİP KÖŞE SANAT / TÜYAP KİTAP HAYAT: KİTAPLAR ÂLEMİNDEN SELAM VAR/ ESRA ÖNAL 54- TADI DAMAĞIMDA / TÜRK KAHVESİNDE GÖRSEL ŞÖLEN / ZEHRA POTUR 56- PASAJ / ELDİVENLER, HİKÂYELER / MURATHAN MUNGAN

64- RÖPORTAJ: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU

72- PASAJ / HAYDARPAŞA TREN İSTASYONU’NDA VEDA / BEYZA EREN 74- PAPİRÜS / XVI. YÜZYIL OSMANLI DOĞU AKDENİZİ’NDE DENİ KAÇAKÇILIĞI - KISIM I / ONUR C. ŞAHNA 78- EDEBİYAT YAPMA BANA / YÜREĞİM AĞZIMDA! / DEMET ALPER 80- RÖPORTAJ / EMRE KENTMENOĞLU 86- İLHAM MEKÂNLARI / ŞEKERCİ HAFIZ MUSTAFA: 1864 / MERVE KAVÇAKAR 90- KİTAP TÜNELİ 92- KURŞUNKALEM 94- AJANDA 96- MİZAH / İLHÂMİ / ABDULLAH KARA


İÇİNDEKİLER | 7


8 | EDEBİYAT VE TOPLUM

Erdal ÇAKICIOĞLU

VE EDEBİYAT

H

ep söylerim: Ben öğretmenliği, öğrencilerimden öğrendim. Edebiyatı da onların sayesinde öğrenmeye çalıştım ve sevdim. Öğrencilik yıllarımda –yükseköğrenim de içinde- edebiyat bir dizi ezberden başka bir şey değildi benim için ve zaman zaman da oldukça sıkıcı oluyordu. Hele ezberlemek zorunda olduğumuz divan şiiriyle onların aruz kalıplarını ezberden bulmak, söz ve anlam sanatlarını Arapça ve Farsça adlarıyla ezberden söylemek canımızı çıkarırdı. Üstüne üstlük Türkçe dil bilgisi kurallarını da öğrenmek yerine ezberlemek, az sıkıntı yaşatmazdı bize. Edebiyat dersleri geldiğinde, bir telaş başlardı sınıfta; ahlar oflar birbirini izlerdi. Dersi kaynatmanın yollarını arar; beceremediğimizde, bir an önce bitmesi için dua ederdik. Çoğu zaman, en derin uykularımı edebiyat derslerinde çekmişimdir... Hele “fa i lün/ fa i la tün” demeye başlar başlamaz, bende de dayanılmaz esnemeler başlardı. Bir de yazılı ve sözlü sınavlardaki hâlimizi düşünün... Yaşı bize yakın olanlar iyi bilirler; ecel terleri dökerdik hepimiz. Ve gelin görün ki, liseyi bitirdiğimde edebiyat dersinden kurtulduğuna sevinen ben, edebiyat öğretmeni olup çıkıverdim. Şimdi ben de aynı sıkıntıyı öğrencilerime mi yaşatacaktım? Benim derslerimde de çocuklar uyuklayıp dört gözle dersin bitmesini mi bekleyeceklerdi? Ancak korktuğum gibi olmadı. Öğretmenliğim, öğrenciliğim gibi şanssız geçmedi. Büyük bir çoğunluğu ilgili ve hepsi zeki gençlerin öğretmenliğini yapma şansını yakaladım ben... O nedenle de son dakikasına kadar heyecan içinde sınıftan sınıfa koştuğum dolu dolu bir otuz yıl yaşadım. Yukarıda dedim ya, edebiyatı da onlar sayesinde öğrenmeye çalıştım...

Sınıftan ses çıkmayınca, kendim okuyuverdim. Ardından da birkaçından, kitaptan okumalarını istedim. Ama o kadar isteksiz okudular ki, “Böyle bir şairin böyle bir şiirini nasıl bu kadar ruhsuz okursunuz?” diye çıkıştım. Ve ilk dersimi orada aldım: “Hocam, böyle bir şair diyorsunuz... Nasıl bir şair? Böyle bir şiir diyorsunuz... Nasıl bir şiir? Bize biraz bunu açıklarsanız, biz de sizin yakaladığınız ruhu yakalarız belki.” Öyle ya! Şiirin şairini tanıtmadan, yaşadığı dönem hakkında bilgi vermeden, bu eşsiz şiiri hangi nedenle ve hangi ruh hâli içinde yazdığını belirtmeden paldır küldür şiir okutulur muydu? Ama bizim öğretmenlerimiz öyle yapıyorlardı? Öyle yaptıkları için biz de anlayamıyorduk ya! Öğrenmek yerine yalnızca ezberliyorduk... Ve elbette sıkılıyorduk ya! İşte o ilk dersimde öğrencilerimden öğrendim ki, edebiyat soyut bir kavram değil. Öğrendim ki, yazarlarla şairler de –tüm sanatçılar dabirer insan ve içinde yaşadıkları toplumun özelliklerini taşırlar. Öğrendim ki, edebiyat –ve tüm sanat alanları- aslında toplumsal ilişkilerin birer aynasıdır; bir tür tarihsel belgedir.

Onların sayesinde... Hem de daha Ardahan Lisesi’nde, ön stajımı yaparken, ilk verdiğim edebiyat dersinde öğrendim, edebiyatın ezber demek olmadığını.

Öğrendim ki, yazar ve şairler –ve tüm sanatçılar- içinde yaşadıkları üretim ilişkilerini ve o ilişkilerin doğurduğu yaşam biçimlerini anlatırlar aslında. Öğrendim ki, edebiyatın ana malzemesi dildir. Ve dili, dilin kurallarını, gelişim sürecini bilmeden edebî eserleri anlamak olanaksızdır.

Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” şiirini işleyecektik. Hâlâ öğrencilik psikolojisini üzerimden atamadığımdan olsa gerek, girdiğim sınıfa bu şiiri ezbere bilip bilmediklerini sordum.

Ve öğrendim ki o üretim ilişkilerini, o yaşam biçimlerini bilmeden edebiyat da edebî eserler de öğrenilemiyor.


EDEBİYAT VE TOPLUM | 9

Hemen o ilk dersin ertesinde araştırmaya, incelemeye başladım... İnceleyip araştırdıkça, edebiyatın tek başına ele alınamayacağını da öğrendim. Tarihi –toplumlar tarihini- bilmedikçe edebiyatın öğrenilemeyeceğini anladım. Sosyoloji bilimi olmadan edebî eserlerin anlaşılamayacağını kavradım. Diğer tüm sanat dallarıyla edebiyatın iç içe geliştiğini gördüm. Başta coğrafya olmak üzere, tüm bilim dallarıyla edebiyatın akrabalığını gözlemledim. Ve en önemlisi de farklı toplumlar arasındaki ilişkilerin başta dil olmak üzere, edebiyatı ve tüm sanat dallarını nasıl derinden etkilediğini; güçlü geleneklerin, askerî ve siyasal gücü büyük olsa bile diğer dil, kültür ve edebiyatları nasıl bağımlı kıldıklarını izledim.

Edebiyatın, sanatın, giderek estetik duygusunun bir iletişim ihtiyacı olduğuna inandım... Bütün bu birikimlerimi elbette sizlerle paylaşacağım; sizin birikimlerinizden yararlanacağım... Daha birikimlerimin o kadar başındayım ki, sizden öğreneceğim çok şey var elbette. Bugüne dek öğrendiklerimi öğrencilerim, ailem ve dostlarım sayesinde öğrendim... Ve dediğim gibi, daha öğrenme sürecinin başındayım. Öğrendiklerimi size aktararak eleştiri ve katkılarınızla daha çok şey öğreneceğime inanıyorum. Umarım benden paylaşımlarınızı esirgemezsiniz...


10 | D/OKUNDUKÇA

Hatice Eğilmez KAYA

ESİYOR BAD-I SABA Şiirimizde Rüzgâr Konulu Bir İnceleme Metni

R

üzgâr ki havanın delişmen, yerinde durmaz yanıdır; en basit şekilde hareket hâlindeki hava diye tanımlanır. Hiçbir yerde eğlenmez o, daima gezer; esaret kabul etmez, hiçbir nesneye bağlanmaz. Kâh başlarını okşar muhataplarının, ninniler söyler kulaklarına; kâh eser kükrer, korkular saçar yüreklerine. Bazen ılık nefesiyle serinletir onları bazen yakar kavurur. Fırtına olur, tufan olur, boran olur sinirlendiğinde, yıkar önüne çıkan her şeyi. Beyan da etmez kendisini, neyin böyle acımasız bir afete çevirdiğini. Seyyahtır, vefasız bir yolcudur, habercidir, ulaktır o… Üstelik kalpsiz ve duygusuzdur!

Ne çok sever şairler rüzgârla söyleşmeyi. Divan şairi de bîkarar rüzgâra, esaret kabul etmez yanından ötürü iltifat eder; halk şairi de, modern şair de. Hem iltifat ederler hem de benzemek isterler her biri ona. Şiire dair aşinalıkları ve bağlılıklarıdır onların gönüllerini sıradan insanlarınkinden farklı kılan, üfül üfül yele dönüşmelerini sağlayan. Rüzgâr misali dağ başlarına çıkıp âlemi seyran edebilmeleri; yine rüzgârlara denk, okyanuslar ötesi memleketlere tayy-i mekân gerçekleştirebilmeleri, hâlden hâle geçebilmeleri, bir kararda durmamaları hep bu aşinalık ve bağlılıktandır. “Seher yeli çık dağlara/ Güneş topla benim için/ Haber ilet dört yana/ Güneş topla benim için”1 diyen bir ozandır. “Eser bad- ı saba değer sem gibi/ Var mıdır âlemde olmuş ben gibi/ Vay biçare Nazî yâr de sen gibi/ Ciğerinden yanıp tutuşur m’ola”2 diyen de… Biri toplumsal kaygılarla kaleme almış şiirini öteki ciğerindeki yangını duyurmak için.

Güneş toplamak elbette ki rüzgârın mesleğidir. Yaşamamızın sebebi, gözlerimizin nuru güneş… Karanlık nasıl ki kötülüklerin, geri kalmışlığın, fakirliğin, acizliğin, zulmün ve bağnazlığın simgesiyse; iyiliğin, ilerlemenin, varlığın, gücün ve merhametin simgesi de aydınlıktır. Daima doğrudan yana olmak içgüdüsüne sahip olan şair, ışığı devşirebilme yeteneğine malik olan seher yelinden elbette ki ışığı yani güneşi toplamasını isteyecektir insanlık için, karanlığı ve zulmeti değil. Aşk derdinden şikâyetçi bir şair ise gönül yarasıyla acı çekip yumuşacık esen rüzgârdan dahi incinecek, başkalarına tatlı tatlı nağmeler söyleyen sabah rüzgârı onun canını acıtacaktır. Oysa bad-ı saba, halk arasında sevginin, anlayışın, tebessümün nefesidir. Samyelidir halk tarafından pek de kabul görmeyen. Samyeli, sert esişleriyle kavgayı, sıkıntıyı, zorlukları çağrıştırır. Şair “Eser bad-ı saba değer sem gibi.” diyerek ellere sevimli gelen sabah rüzgârının samyeli gibi hoyrat olduğunu, gönül yaralarına değdiğini belirtmektedir. Gülen yüzleri, kaygısız yaşayanları görünce dertli şair, âlemde kendisine eş birinin olmadığı zannına kapılacaktır. Gezen, gezdiği için de sayısız çehre tanıyan rüzgârdan şahitlik umup “Var mıdır âlemde olmuş ben gibi” diye ona soracaktır. Şüphesiz dertler; en çok ciğere işler, dost meclisinin çerağı misali ciğeri yakıp tutuşturur. Başkaları sadece ışığını görseler de bu çerağın sahibi acısını çeker. Yâri de tutuşsaydı, dert ortağı olsaydı şaire keşke. Acaba bad-ı saba, şairin yârini gördü mü? Onun ciğeri de yanıyor mudur? Bad-ı saba Osmanlıca bir sözcük… Sabah ezanı okunduğunda mümin, mütevekkil evlerde pencereler ve kapılar açılır, melekler binlerce kanat şakırtısıyla evlere girerler. İşte bad-ı saba bu kanat çırpınışlarından oluşan rüzgârdır. Bu kadar tatlı ve mübarek bir rüzgâr şairlere nasıl ilham kaynaklığı etmesin? “Yari olan arar yarini bulur / Eser bad-ı saba gönlüm de farır / Yükün katerlenmiş Nevruz’dan gelir /Azizim sultanım sen safa geldin”3


D/OKUNDUKÇA| 11

“Bu dünyada kıymetli birçok nesne var, fakat en kıymetlisi ille de yâr, ille de yâr!” Pir Sultan Abdal ikrar etmektedir şu gerçeği: Bir sevdiği olan mutlaka arar bulur; dağın başına, taşın kovuğuna saklansa bile onu… “Hava kadar lâzım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir şeysin, nimettensin, nimettensin.”4 diye seslenir ona. Hem gözünden hem de gönlünden ırağa atılsa bile sevdiğinin… Ayrılık günlerinde öyle büyük bir keder gelip yerleşir ki ozanın gönlüne, inceden inceye esen sabah rüzgârı bile bu gönülde fırtına etkisiyle onulmaz yıkımlar gerçekleştirir. Mutasavvıf bir şair olmasından da bellidir ki Pir Sultan’ın yâri, Hüsn-ü Mutlak’tır. Pir Sultan da diğer Hak âşıkları gibi O’nun rahmetine ve cemaline hayrandır. Dünyadaki tek gayesi O’nu aramak ve bulmaktır. Yusuf Hayaloğlu da ne soruyor bakın sevdiğine: “Şu dağlarda kar olsaydım / Bir asi rüzgâr olsaydım / Arar bulur muydun beni / Sahipsiz mezar olsaydım” Şairin en büyük korkusu unutulmak… Sevdiği tarafından kendisine kıymet verilmediği hissi rahatsız eder onu. Bir gün sevdiğinden ayrı düştüğünde, isyankâr bir rüzgâr misali uzaklara gittiğinde anılmamak ihtimaliyle kederlenir. Aklına sahipsiz mezarlar gelir. Kendisi de sahipsiz bir mezar olursa şayet sevdiğinin onu arayıp bulacağından emin olmak ister. Fakat hep bir şüphe vardır kalbinde bu arzuya dair… Dörtlükte şair, rüzgârın asi yanından dem vurmakta… Rüzgâr asi olduğundan, hiçbir zincire boyun eğmediğinden kolayca çekip gidebilmektedir. Peki ya insanlar onun kadar asi ve özgür olabilirler mi? Hele ki şairimiz gibi başka diyarlara gittiğinde peşinden gelinmeyeceği endişesine sahip olan zavallı âşıklar! Cahit Sıtkı Tarancı, Desem ki isimli meşhur şiirinde sevdiğinden kendisine doğru esen ferahlatıcı bir rüzgârdan söz ediyor. Bu rüzgâr tatlı nisan akşamlarının nefesiyle üflemektedir şairin gönlüne: “Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır / Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor /

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini / Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim...” Halk şiirimizin tanınmış ozanlarından birisi olan Emrah da bad- ı saba ile sohbet edenlerden. Aşkı uğruna birçok emek harcayan şair, bu emeklerin heba olmayacağından emindir. Çünkü bilmektedir ki tertemiz bir kalple seven insanın en yakın yardımcısı Hazret-i Mevla’dır. O, Kendisinden başka hiçbir varlığa kulluk etmeyen her âşığa, yardımını esirgemeyen adil ve cömert bir sultandır. Bu hakikati hatırlattıktan sonra Emrah, sabah rüzgârından bir ricada bulunur. Bu rica şairin geldiğini yâre haber vermektir:“Emrah emeklerin olmasın heba / Kuluna yardımcı Hazret-i Mevla / Ricam budur senden ey bad-ı Saba / Emrah geldi diye bir haber eyle” Bad- ı saba dosttan gelen, yârden gelen bir selam kadar kıymetlidir, incedir, hislidir; hem insan gönlüne hem de dış âleme neşe saçar, ümit saçar, şevk saçar. Bununla birlikte şairin sevdiği o kadar narindir ki sabah rüzgârının titrek nefesinden dahi korunmalıdır. Şair bad-ı sabaya âdeta yalvarır, yârin tel tel olan zülfüne dokunmaması için. O zülüf dağılmaya o kadar meyyaldir ki bad-ı sabadan gelen bir dokunuşla darmadağın olur, incinir. Sonra da şair gönlünden feryat edip ağlamamasını ister; yârin rengiyle, kokusuyla gonca güllere eş yanaklarının incinmesinden korktuğu için: “Dokunma ey saba zülf-i dildara / Dolaştırma aman tel incinmesin / Düşme ey dil sen de feryad-u zara / Yanağında sakın gül incinmesin” 5 Günümüzde sevenlerin birbirlerine kavuşmaları sosyal ve teknolojik açıdan geçmişe nispetle çok daha kolay… Oysa önceden öyle miydi ya! Sıra dağlar, aşılması güç engeller, akla hayale gelmedik yasak ve tehditlerle yanıp tutuşmaktaydı her âşık. Bu anlamda bad-ı saba, maddi olarak birbirlerine çok uzak fakat gönülde yakın insanların kavuşmalarını sağlayan mucize bir varlıktı. Bu sebeple onun şa-


12 | D/OKUNDUKÇA

irler tarafından sevilmesinden, iltifat görmesinden hatta kıskanılmasından doğal ne olabilir? “Bad-ı saba dost eline varırsan / Ya gelsin ya gidek o diyara biz / Katip arzuhalim yaz ki canana / Ayrılalı düştük ah u zara biz” 6

bını bilse bile üstelik. Acaba gönül sabah rüzgârı yüzünden mi perişandır gerçekten yoksa güzeller güzeli bir cananın aşkına esir olduğu için mi? “Esdikçe bâd-ı subh perîşânsın ey gönül / Benzer esîr-i turra-i cânânsın ey gönül” 10

Şair kim bilir ne kadar çok özlemişti yârini? Sesini işitmek, yüzünü görmek hayaliyle ne derece yanmıştı? Fakat bir türlü varamıyordu onun diyarına. Kendisi gurbette, dostu sılada kalmıştı. Yüzüne, sabahın erken saatlerinde değen rüzgârdan medet umuyordu. Kendisi varamasa da dostun iline, özgür tabiatlı bad-ı saba pekâlâ varırdı. Rüzgârın dosta ileteceği mesaj şuydu: Ya şair gitmeliydi onun diyarına ya da o yetişmeliydi şairin imdadına.

Rüzgârların içinde hüznün ve gönül kırıklığının simgesi, sonbahar rüzgârı olsa gerek. Kalplerimize en çok hüzün saçan rüzgârdır bad-ı hazan… Öyle çok şiddetli esmez o. Yıkıp mahvetmez ortalığı. Fakat hükmü yaralı gönüllere geçer onun bir de dalda boynu bükük duran kurumuş ve sararmış hazan yapraklarına. Ağaç, içi kan ağlasa da çoktan vazgeçmiştir sarı yapraklardan. Arkalarından ağıtlar yakıyordur belki de fakat rüzgârın onları koparıp yere savurması karşısında sessiz kalır çoğu kez. Sadece gücünü yitirmiş dalların hışırtıları bozar bu sessizliği. Hele yaprak ne kadar da çok şikâyetçidir rüzgârdan, dili yok ki söylesin. Perişan bir hâlde yere düşen, oradan oraya savrulan her yaprak hem kendisini hem de bizleri hüzne salar elbette: “Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak / Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan” 11

Sevgiliyi kıskanmak âşığın en önemli vazifesi… Âşığa sadık kalmak ise yârin en değerli hazinesi… Bu yüzden bir gül kadar güzel olan sevgili ağyardan kendisini sakınmalı. Âşık için sevgilinin ağyara açılması ölümle eş anlamlıdır. Peki ya nereden duydu âşık sevgilinin ağyarla olan muhabbetini? Elbette ki sır ortağı bir dost olan rüzgârdan (nesimden)…Üstelik bu dostun ayakları şair gibi bağlı olmadığı için her yeri gezip her şeyden haberdar olmaktadır. Nasıl ki bir dost sık sık bize uğrarsa rüzgâr da şaire belirli aralıklarla gidip gelmektedir. Ne diyelim: Dostlarımız hanemizden çekmesinler ayaklarını! “Açıldığın haber verir ağyara gül gibi / Dâim bize nesîm-i sebük-pâ gelür gider”7 İşte bir başka şair, yârine olan sevdasından başıboş diye anılır olmuş çevresinde… Onun bu serkeşliğini görenler, kendisinin rüzgâr tabiatlı olduğunu zannetmektedir. Fakat şairin başıboşluğunun, serkeşliğinin nedeni yalnız ve yalnız yâridir. Şair yârine duyduğu sevdadan ötürü fena ötesi fena durumdadır. Onun üzerinde iyi ya da kötü her ne hâl varsa yârindendir:“Gören ser-geştelikde gird-bâd-ı deşt zanneyler / Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir” 8

Sabah rüzgârı; elinde asası, başında sarığı, sırtında hırkasıyla diyar diyar gezen bir dervişi anımsatır kimi zaman. Birçok memleket gezer, birçok insan tanır, birçok sırra ortaklık eder. Gün geçtikçe daha olgunlaşır. Bu yüzden hiçbir sırrı aşikâr etmez. Neşati’nin yâriyle olan muhabbetine de sadece sabah rüzgârı şahitlik eder. Şair ona güvendiği için yâriyle sohbetinin her zaman gizli kalacağından emindir: “Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır / Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız”9 Şairlerin gönülleri perişandır hep. Bu gönüller sıradan insanlarınkilere benzemez. Ne sabahın oluşu ne de akşamın gelişi her gönle etki etmez. Sabah rüzgârı tatlı tatlı estiğinde ancak bir şair perişan olur, darmadağın hâle gelir, karışır. Sonra da sanki gönlü bir başka varlıkmış gibi kendinden tecrit ederek ona bir soru sorar, bu sorunun ceva-

Bahar neşenin, ümidin ve yeniden doğmanın mevsimidir. Hazan ise gamın, kasavetin ve ölümü yâd etmenin… Bizler her bahar çiçek açar, her sonbahar yaprak dökeriz bütün bir tabiatla beraber. Bahar rüzgârlarını görüp neşelenen gönlümüz, hazan rüzgârlarını hissedip hüzünlenir. Fakat aklı eren herkes bu döngünün gelip geçiciliğinden haberdardır. Ne sevince ne de tasaya fazlaca teslim etmez ruhunu. Tıpkı maddi olarak yücelerdeyken böbürlenmeyip aşağılara düştüğünde ezilmediği gibi: “Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz / Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz” 12 Yalnızlık bazen bir hazinedir bazen de dipsiz bir kuyu. Melalin ve efkârın yurdudur yalnızlık, aynı zamanda da tefekkür ve tevekkül ehli olmanın anahtarı… Yalnız insan kendisiyle baş başadır. Ne yâr ne ağyar kabul etmez o. Şairin şikâyet ettiği gibi gönlümüzdeki ateşten özge yananımızın, sadık bir dostu anımsatan sabah rüzgârından gayrı arayanımızın olmaması hâlidir yalnızlık. Şairin şikâyetçi olduğunu da nereden çıkardık bilmem? Belki o da istemiyordur sahtesini hiçbir şeyin: “Ne yanar kimse bana ateşi dilden özge / Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı” 13

Bad-ı sabanın bir adı da seher yeli. Ilık nefesiyle âşığın yaralı gönlüne yaranlık eder o; onulmaz dertlere ortaklık, herkesten saklanılan sırlara ulaklık… Günün ilk ışıklarıyla müjdeli haberler yayar dört bir yana seher yeli; bu haberlerin her biri kavuşmaya dairdir, mutluluğa dairdir, sevdaya dairdir… Dost köyüne çeşitli engellerden ötürü gidemeyen şair, seher yelinin bu köye uğrayacağını bilmektedir.


D/OKUNDUKÇA| 13

Cümle dertten azade rüzgâra seslenerek sevdiğine selam götürmesini sıkı sıkı tembih etmekte, “Aman ha!” nidasıyla selamın götürülmesi görevini hatırlatmaktadır. Selam, Anadolu kültüründe oldukça önemli bir yere sahiptir; yerine teslim edilmeyen selam, ağyara bildirilen dost sırrı gibi omuzlarda taşınması güç bir yük olma özelliğine sahiptir. Bu anlamda rüzgârın vazifesi ne ağırdır, ne ağır: “Seher yeli dost köyüne uğrarsan / Selam götür ellerine aman ha / Muhtelif olmasın ahd-ı peymanım / Dikkat eyle yollarına aman ha” 14 Söyleyeni belirsiz bir halk türkümüzde gönüldeki dert de ortaktır, yürekteki istek de, kafadaki soru işareti de… Âşığın seher yelinden yine bir ricası var. Ondan sevdiğine hâlini arz etmesini, ne kadar perişan olduğunu bildirmesini istemektedir. “Seher yeli nazlı yare / Bildir beni bildir beni /Düşmüşüm elden ayaktan / Kaldır beni kaldır beni” Aşk derdiyle öyle hırpalanmıştır ki âşık, elden ayaktan düşmüştür artık… Âşığı yerden sadece yâri kaldırabilecektir ya da gurbette yâri temsil eden seher yeli… Uzun zamandan beri yârini göremeyen zavallı âşığın yâr diyarından dönen rüzgâra üç sorusu vardır: Bunlardan birincisi ve en önemlisi yâr ellerle gezmekte midir? Bu sorunun cevabı “Evet!” olsa âşığa ölmek yaraşır. İkincisi yâr eskisinden güzel midir? Bu sorunun cevabından emindir şair belki de, çünkü yâr sevildikçe güzeldir. Fakat birileri gül benzin solduğu haberini getirmiştir âşığa. Âşığın kafasında şu düşünce belirmiş olmalı: O da benim gibi hicrandan hasta düşmüş ki benzi solmuş. Üçüncü sorusu ise o vefasız yâr gönül defterine acaba âşığı kaydedecek midir? Kaydetmese ne olur? Âşık acaba vazgeçer mi yâri sevmekten? “Yüceden mi geldin sen seher yeli / Yine yarim eller ile gezer mi / Solmuş derler de gül benzinin eziği / Bugün yarim eskisinden güzel mi / O yar beni defterine yazar mı” Nasıl ki yüce dağların başı dumanlı olursa ehli derdin ve âşığın başı da efkârlıdır. Bir dağın yüceliği başına çöken dumandan bellidir. Bir insanın ise aşk derdiyle efkâra düştüğü dalgınlığından, melüllüğünden ve mahzunluğundan anlaşılır. Sıradan insanlar aşk derdine düşen kişiye deli (cünun) derler, onun her hâliyle alay ederler. Oysa şairin de belirttiği gibi âşığın gönlü aşk atına binmiş, ılgıt ılgıt esen seher yeliyle yarışmaktadır. Artık o da bir rüzgâr gibi hem asi, hem deli hem de güçlüdür: “Ilgıt ılgıt seher yeli esiyor / Gâvur dağlarının başı dumanlı / Gönül binmiş aşk atına aşıyor / Bire beyler cünunluğun zamanı” 15 Şairler her şeyden çok aşka önem verir. Onlara göre eğer aşk olmasa âlemin bir değeri yoktur. “Bu dünyada sevmeyen ahirette neye yarar?” düşüncesiyle insana bakan bir dünya görüşünün yansımasıdır aşka önem verilmesi düsturu. Şairin kalbinde sevdiğine karşı bir aşk oluşmuştur çoktan çünkü o, yaratılış itibariyle sevmeye meyyaldir ezelden. Fakat ya karşı tarafın kalbinde aşk yoksa? İşte bu ihtimal karşısında şair, en yakın dostu bildiği, gizli sırlarını aşikâr ettiği seher yelinden medet umar. Tıpkı her türlü nebatın tohumunu en uzaktaki mekânlara ulaştırması gibi ondan kalbindeki aşkı yâre taşımasını ve yârin kalbinde de aşkın yeşermesine sebep olmasını ister. Seher

yelinden bu ricada bulunurken gözlerindeki sele benzeyen, âdeta ırmaklaşan yaşları da anımsatır: “Sabah sabah esen seher yelleri / Benim sevdiğime benden aşk eyle / Irmak olup akar çeşmim selleri / Benim sevdiğime benden aşk eyle” 16 Rüzgârının en belirgin özelliklerinden birisi de bivefa oluşudur. Uğradığı hiçbir yerde daimi kalmaz o. Bir gül bahçesi, bir dağ başı, bir göl kenarı, bereketli bir ova ya da serin bir yayla… Mekân ne kadar güzel olursa olsun onun için pek de önemli değildir. Dokunur, tatlı tatlı sohbet eder, sonra da çekip gider rüzgâr. Ona bağlanan varmış, gönül veren varmış umursamaz asla. Şairin sevgilisi de rüzgâr gibi vefasızdır. Şairin yanına kısa bir süreliğine uğrar, kendine bağlar onu; bir kere gittikten sonra geri dönmez. Geldiğinde de şanssız şairin yanına, kalıcı değildir. Bu nedenle şairin gönlü hep mahzundur. Sevgili yanında değilken özlem doludur onun gönlü, yanındayken de “Nasıl olsa gitmeyecek mi?” hissiyle tam bir mutluluk hâlinden çok uzaktadır: “Sen seher yelisin gider gelmezsin / Gelirsen de bana baki kalmazsın / Seni uçuranlar murat almasın / Seni kim uçurdu gölünden sunam” 17 İnsan nesli rüzgâra ne kadar özenirse özensin hiçbir zaman onun kadar özgür, onun kadar cesur ve onun kadar güçlü olmayacağının farkında. Fakat bu farkındalık, rüzgârın şiire konu olmasına engel teşkil edemez elbet. Rüzgâr bazen deli deli eser bazen susar, sesi soluğu çıkmaz. Çılgınca estiğinde rüzgâr, korkutur bizleri hele bir de yolda yârimiz varsa: Bir halk türkümüzde âşık, rüzgâra âdeta yalvarıyor esmemesi için: “Esme bre deli rüzgâr yârim yoldadır.” Rüzgâr tutsak gönüllere aydınlık bir müjde gibi girer, umudunu yitirmiş topraklara çoğalmaktan, filiz vermekten, meyveye durmaktan söz eder. Toprağın yarına dair hayalleridir o. Edalı kıpırtısıyla, ümit aşılayan esintisiyle zamana ve zemine müjdeler bahşeder. Soframızın bereketi, kalplerimizin neşesi, yüzlerimizin gülümsemesidir. Yağmurla birlikte rahmetin ve bolluğun nişanesidir. Öyleyse ister yavaş yavaş isterse deli; esmeli o, hep esmeli…

1- Zülfü Livaneli 2- Nazî 3- Pir Sultan Abdal 4- Cahit Sıtkı Tarancı 5- Nazî 6- Bayburtlu Zihni

7- Nabi 8- Şeyh Galib 9- Neşati 10- Nedim 11- Baki 12- Nabi

13- Fuzuli 14- Âşık Ruhsati 15- Dadaloğlu 16- Âşık Paşa 17- Pir Sultan Abdal


14 | EDEBΑHA’YAT

Sevda KIDEYŞ

DÜŞÜNCE+SÖZ+SES Çiy damlası

Annemin sesi

Yaprağın hışırtısı

Yârin elleri

Ayakları serçenin

Çocukların hayalleri

Kelebeğin çizgisi

Dalgaların dediği

Dağların gölgesi

Kalbim

Ormanların rengi

Denizlere değmeli

Duyguları anlatan harfler var, ama yan yana gelmeleri lazım.

S

usmak her ne kadar kerametse, lafzı seçip konuşmak da bir meziyet hatta sanattır. Bütün bunları yapmak için düşünmek öyleyse… Eşyaya isim konmaya başlandığından beri her yapılanın bir adı olmuş. Kişinin duygu ve düşüncelerini, kendine özgü bir dil kullanarak, estetik kurallar çerçevesinde yazılı veya sözlü olarak dile getirmesinin adıdır ‘edebiyat’. Tadında biraz hüzün ve kaleme yüklenen her mananın özümseyişiyle, biraz neşve karılmış… Bizler de olanı anlayıp anlamlandırarak çıkmaz mıyız yola? Öyle ki, “Anne!” demek de edebiyattır; hüznü güzel çağırışın sesidir, yürekten duyulanından… Sevdiklerimize seslenirken ağzımıza aldığımız addır edebiyat; bir memleket sevdası, belki bir yol, bir iltifattır sevilene… Hayatla iç içe bir ses; gülün duruşu, goncanın doğuşu, dudağın okunuşudur edebiyat… Bize karşı sergilenen edalı bir duruşu görebilme, sezebilme, anlayabilme ve en güzel şekilde dile getirebilme çabasıdır.

Bazen düşünmek, her zaman düşünmeye yarar. Düşününce ‘en doğrusu’ çıkar ortaya. Bütün bunlar için biriktirmek, yoğunlaşmak ve özü damıtıp anladıklarını, yaşadıklarını, hatırladıklarını, hatırlayamadıklarını, dünü, beklediğin yarını, anılarını, belki ağrıyan bir yanını belki neden, nasıl sorularını cevaplandırabilmek için düşünürüz… Somut dünyadan beslenerek soyut olana, hayallerin rengine, ışığına ve harflerin ahengine tutunabilmek ve neticesinde ne söyleyeceğini seçmek... Kelimeler ve şeyler kadar özgür olup bu yolla bir ruh dinlencesine kapı aralamaktır: Düşünmek ve söylemek! Çünkü var olan her şey konuşur. Mevsim söyler, güz söyler, dudağın gizlediğini göz söyler. Aslında düşünmek susmayı gerektirir, konuşmayı sonra da… Bütün bu sıralamalar bir yolla izlendiği zaman intizama ulaşılır ve nihayetinde çeri çöpü alınmış edebî söz çıkar ortaya. Zamanında açmayı bekleyen çiçek misali; arının faydalı polenlerden topladığı bal gibi şifa bulunur sözde… Dinlemeyi seçtiğimiz mevzular ne kadar çoksa ardı ardına anlatacaklarımız da o kadar birikir. Bazen anlatabiliriz içimizdekileri bazen de anlatan birilerinden duyup dinlemeyi bekleriz; aynı hisleri duyup aynı hislerle söyleyen diğer


EDEBΑHA’YAT | 15

birçok insan gibi… Seslenerek ve dinleyerek, sözlü ya da sözsüz aynı dilden konuşur, anlarız birbirimizi. Bu sayede birçok yere ulaşır, hatta yıldızlara, göklere dahi dokunmuş sayarız kendimizi. Hiç tanımadığımız bir çocuğun gözlerine bakarız anlatıyla, kendimize en beğendiğimiz arkadaşları ve karakterleri seçer, onlarla içsel bir yolculuğa çıkarız. Hislerin ve duyguların kalıbını bulacak kadar dinleyerek ve düşünerek çoğumuz, bunu hayatımızın en özel anlarında en azından biraz olsun muhatabımıza anlatırız. Romantik bir anı, paldır küldür kurulan bir cümleyle berbat etmek, ruhu okşanmayı seven hiçbir insanın hoşuna gitmez. Söylemeye çalıştığımız, duymak istediğimizin çabası olmalıdır. Biraz anlamak, birçok kere yalnız kalmaktan kurtarır bizleri. His dünyası, gerçek dünyadaki yalnızlığı kaldıramayacak kadar hislidir çünkü. Bu cihetle edebiyat; yani duymak, hissetmek ve dokunmak her zaman bizleri etkiler, düşüncelerimizi yalnızlıktan kurtarır bir nevi çoğalarak. İçimizde, benliğimizde, hayatın bizatihi ta kendisindedir edebiyat.

İşitmek, duymak kadar gerçek, anlaşılmak kadar anlaşılır. Kendimizin tüneldeki yankısı gibidir…


16 | PASAJ BÖLÜM

ASLINDA İSTANBUL BENİM

Şarkılar sevdirdi seni bana İstanbul Bir de şu filmler Ah şu ölümler Bile sende güzelleşti Muhteşem acılar yaşadım sende Sende sevdim her şeyi Dikenini bile atmaya kıyamadım Kaldırımların kuştüyü yataktı Yatmaya kıyamadım


BÖLÜM PASAJ | 17

Mutluluk senindi İstanbul Kanlarında Dizinin en heyecanlı bölümleri Senin mekânlarında Ne dün ne bugün ne de yarın Sana kurşun sıkanlarında Bir şeyi unuttum Bir şeyi Bir şeyi dersem her şeyi Aslında o zalim köşeyi Dönüp ağlayan o kul

O kul var ya o kul Bendim Her dem rüyalarıma bir çocuk gibi Sıcacık sokul bana Sokul içime “Altmışında bakire yirmi beşinde dul” Sen değildin İstanbul Aslında İstanbul bendim Mesut UÇAKAN


18 | KÖŞE TAŞI

Şeref YILMAZ

KÜLTÜR VE MEDENİYET ÇİZGİSİNDE

DOĞU VE BATI Medeniyet Kelimesinin Tarihçesi Jacques Bainville şöyle der: Civiliser (medenîleştirmek) fiili, bugün kullandığımız manasıyla, 18. yy’ın büyük yazarlarında görülmesine rağmen civilisation (medeniyet biçimi, isim şekli) ancak ihtilâl öncesi devrin iktisatçılarında görülür. “Littre, daha gerilere gidememiştir. Demek ki, medeniyet kelimesinin yaşı, iki asırdan fazla değildir. Acedémie’nin sözlüğüne de ancak 1835’te girebilmiştir.”1 Medeniyetin Bazı Özellikleri Medeniyetle kültür arasında temelde bazı farklılıklar görülür. Bu iki kavram, halk arasında, çoğunlukla birbirinin yerine kullanılsa bile, gerçekte öyle değildir. “Kültür, maddî manevî sahaları, medeniyet ise daha çok maddî ve teknolojik sahaları içine alan bir kavramdır.”2 “Hiçbir medeniyet, her bakımdan diğerlerinden üstün olamaz. Çünkü insanoğlunun her alanda, aynı anda ve aynı şekilde faaliyet göstermesine imkân yoktur. Birbiriyle hakikaten bağdaşmaz gözüken gelişmeler vardır.”3 “Medeniyeti, kültürel değerlerin tabi bir neticesi olarak değerlendirirken, kültürü, bir bakıma ekip dikme işi, birikim ve potansiyel olarak tanımlayabiliriz.”4

Kültür, çekirdek ise; medeniyet, boy atan bir filiz konumundadır. Medeniyet, kültürün arkasından gelir. Kültürün olmadığı yerde medeniyet yoktur. Onun için köklü medeniyetler, köklü kültürler neticesinde ortaya çıkarlar. Köklü bir kültüre sahip olmayan milletlerin, sağlam bir medeniyet ortaya koymaları düşünülemez.

Medeniyetin Dayandığı Temeller Medeniyetin temelinde kültür vardır. Kültür ise, örf âdet, inanç ve yaşayış biçimine bağlı olarak ortaya çıkan bir kavramdır. İnanç ve töreden mahrum, uzun ömürlü bir kültür düşünülemeyeceği gibi, sağlam bir medeniyet de düşünülemez. “Derinlemesine hiçbir şeye dayanmayan, haricî biçimlerden başka bir şeyin kalmadığı yerde, olsa olsa ancak başka medeniyetlere göre farklılıklar olabilir. İlkeler yoksa artık bir mutabakat da yoktur. İşte bunun için bir ananeye fiilen bağlanmamış olma, batının yoldan çıkışının temeli gibi gelmektedir bize. Bu yüzden açıkça ifade ediyoruz ki, eğer bir gün entelektüellerden seçilmiş bir kurul oluşursa, bu kurulun ana görevi, batının an’anevî bir medeniyete dönüşünü sağlamak olmalıdır.”5 Batının, bir ananeye fiilen bağlanmamış olması, onun aynı zamanda sağlam bir kültürden mahrum olmasının ifadesidir. Çünkü köklü ananevî prensipler, ancak sağlam bir kültürde vardır. Onun için, medeniyetin temelinde kültür vardır iddiamızı burada bir kere daha tekrarlamış olalım. Örf âdet ve inançlara gelince... Bunlar, medeniyetleri ister istemez etkileyen unsurlardır. Sağlam kültürlere dayanmayan medeniyetler, insanlar için facia olduğu kadar yüz karasıdır da... Bir töreye fiilen bağlanmamış medeniyetlerde en iyimser düşüncelerle, ikili görüşmeler, nükleer silahlar, Nagazaki ve Hiroşimalar, atom ve nötron bombaları, zehirli gazlar, hava kirliliği ve ozon tabakasının delinmesi vardır. Bütün bunlar, gelecek nesiller adına facia ve utanılacak durumlardır. Bir töreye fiilen bağlanmamış olmak, batının kaçınılmaz akıbetini hazırlayan en önemli etkendir.


KÖŞE TAŞI | 19

Töretanımazlık, batının müzmin bir hastalığı olduğu kadar, trajik bir hatasıdır da... Bu hastalık ve hata, batı için ilk olmadığı gibi, öyle anlaşılıyor ki, son da olmayacaktır. Medenîlik ve Medeniyet Tıpkı medeniyet ve kültür gibi, bu iki kavram da çoğu kere birbiriyle karıştırılır. Medenî olmak başkadır, medeniyet yine başkadır. Medenî olmak; insanın, kültüre ait (dil, din, töre gibi) bazı özellikleri, süzgeçten geçirerek kendine mal etmesi demektir. Medenîliği bu manada ele aldığımız zaman, temelde sağlam bir kültürün var olma zorunluluğu ortaya çıkar. Başka bir deyişle medenîlik, ancak sağlam bir kültürün neticesinde ortaya çıkar. Bu açıdan, kültürsüz bir insanın medenî olması düşünülemez. Kültürlü ve medenî olma sözlerinin temelinde, maneviyata ait çağrışımlar vardır. Medeniyet ise, bu kavramlardan farklı bir mana içerir. Medeniyetin temelinde, teknik ve teknolojiye ait maddî çağrışımlar vardır.

Medeniyet sözü, bundan önceki çağlarda, toplumda yaşanan değerleri ifade eder manada kullanılıyordu. Fakat günümüzde, toplumsal değerlerin yerine, teknik ve teknolojiye ait çağrışımlar, medeniyet sözüne ayrı bir mana kazandırmıştır.

Kültürlü olma, medenî olmayı gerektir. Kültür ise medeniyete zemin hazırlar. Buradan da anlaşılıyor ki, kültür kavramı ile kültürlü olma kavramı bir olmadığı gibi, medeniyet kavramı ile medenî olma kavramı da bir değildir. Medenî olmak, birtakım değerlere sahip olmayı gerektirir. Ama medeniyet için böyle bir durum söz konusu değildir. Medeniyeti ifade eden teknik, teknoloji ve konfor gibi olguların ilk bakışta, ahlâk ve inançlarla doğrudan ilgisi yoktur, ama temele inildiği zaman, birtakım değerlerin varlığı ortaya çıkar. Bu değerler de, varlığını medeniyete değil, medeniyetin bünyesinde yer alan kültüre borçludur. Günümüzde, medeniyet eğer şu ise... medeniyet eğer bu ise... gibi sözlere sıkça rastlamak mümkündür. Bunun sebebi ise kanaatimizce, medeniyet kavramı hakkında kesin sınırların belirlenmemiş olmasıdır. Aşağıdaki ifadeler, bunun çarpıcı bir örneği olsa gerek... “Medeniyet deyince aklımıza gelen zihnî melekelerimizin inkişafı, bilgilerimizin artıp yayılması ve maddî hayat şartlarıyla konforun artması ise, hâlihazır Avrupa medeniyetinin, bugünkü İslâm medeniyetinden üstün olduğuna şüphe yoktur. Ama medeniyet hakkındaki bu tarife dâhil edilmesi gereken ahlâkî temizliğin korunması ve bundan doğan mutluluk ve ruhun doyuma ulaşması gibi unsurlar hesaba katıldığı takdirde, doğuyu ve batıyı iyi tanıyan hiç kimse, doğunun, bu bakımdan, batıdan çok üstün olduğunu inkâr edemez.


20 | KÖŞE TAŞI

Batı, geride bıraktığımız, pozitivist ve materyalist anlayışın hâkim olduğu asrın içini dolduran kavgaları, savaşları, tanrı tanımazlıkları dikkate alıp öz eleştiride bulunmak zorundadır. Aksi durumda bir araya gelmeler, yapmacık gülmeler hep menfaat eksenli olmaya devam edecektir. Bugüne kadar, bu iki dünyanın birbiriyle ters istikamette yol almış olmasının temelinde, bu dünyalara ait değerlerin farklılığı önemli rol oynamıştır. Örneğin: Batıdaki değerlerin temelinde, ananelere fiilen bağlanmamış olma, töretanımazlık, sağlam inançtan yoksun bir ahlâk ve terbiye anlayışı varken; doğuda, maneviyat ve sağlam inanç, töre ve ananelere din derecesine varan itaat, buna bağlı olarak terbiye ve ahlâk ile ilgili meselelerin perçinlenmesi vardır. Doğunun bu özelliklerini Lâmartin de övmektedir. Aslında bu derece önemli bir özelliğin; ahlâk, âdet ve dinin, insan kalbinin ihtiyaçları olduğunu anlamış olan bir kimsenin gözünden kaçmasına imkân yoktur.”6 Görülüyor ki, makale, medeniyetten daha çok, medenî olmakla ilgili... Karşılaştırmaya çalıştığımız kavramları, şöylece özetlemek mümkün: Kültürlü olmak kavramı ile medenî olmak kavramı, birtakım nüanslarla farklılık gösterse bile, bir yerden sonra birleşir ve aynîlik ifade eder. Kültür ve medeniyet ise, bir kökten, geniş açı çizerek ayrılan iki kavramdır. Medeniyet kavramı, daha çok maddî sahayla ilgili çağrışımlar yaptırarak bu bağlamda farklılık gösterir. Doğu ve Batı Batı, kendisinin üstün olduğu iddiasını, her zaman bilimsel bir gerçek gibi, ısrarla savunmuştur. Oysa mesele hiç de sanıldığı gibi değildir. Batı, işine yarayacak her türlü hareketi haklı görme sevdası içindedir. Bu, dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Yani bir bakıma “kuvvetli olan haklıdır” prensibiyle yoluna devam etmektedir. Bu yönüyle batı, doğudan kesin çizgilerle ayrılır. Çünkü doğu, işine yarayacak hareketi meşru görme yerine, meşru hareketin işine yarayacağı inancındadır. Kuvvetlinin haklı olduğu düşüncesiyle hareket etme yerine, haklı olanın her zaman kuvvetli olacağı tezini savunur. Rudyard Kipling, doğu ve batıyı, bir şiirinde kesin çizgilerle şöyle ayırır: “East is east and west is west and never the twain shall meet” Yani kısaca şöyle diyor: “Doğu, doğudur; batı da, batı... Ve bu ikisi hiçbir zaman birleşmeyecektir.” Birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış olan bu iki medeniyet, bugüne kadar giderek büyüyen bir açı çizmiştir. Bugün ise dünyanın perişan hâli, insanların savaşmaktan yorgun düşmesi ve aynı atanın çocukları olduğumuz gerçeği, batının kalbinde ve kafasında yavaş yavaş yer etmeye başlamıştır. Bu gerçek de batıyı, doğuya yaklaştırmış ve birçok mütefekkirin medeniyetler çatışmasıyla ilgili kehanetlerini âdeta yalancı çıkarırcasına İslâm’la tanıştırmıştır.

Kültürde var olan küçük bir farklılık, medeniyet alanında büyüklük gösterir. Çünkü genetik yapıdaki farklılık, ancak canlı vücuda geldikten sonra görülür. Başlı başına bir değer olan nezaket meselesini, batılı bir kalemşör bakınız nasıl yorumluyor: “Doğu nezaketi, batılıların aynı ad altında topladıkları, tamamen dışta kalan, göreneklere riayet gibi boş bir biçimcilik değildir. Bu nezaket, son derece derin sebeplere dayanır. Çünkü ananevî bir medeniyetin bütününden faydalanmaktadır. Hâlbuki batıda bu sebepler, anane ile birlikte batıp gittiğinden, arta kalan şeyler, açıkça söylemek gerekirse, sırf moda ve onun haklı görülmesi imkânsız heveslerinin doğurduğu (parodiye sebep olan yenilikler de cabası) butlandan başka bir şey değildir.”7 Doğu kültürünün köklü ananelere dayandığı su götürmez bir gerçektir. Ne var ki, doğu dünyası, modern dünya diye tanımlanan batı dünyası karşısında, bu kadar köklü bir kültüre işlerlik kazandırabilmiş değildir. Oysa böyle köklü bir kültüre işlerlik kazandırma demek, sağlam ve köklü bir medeniyet ortaya koyma demektir. Bu, ütopya değil, tarihî bir gerçeğin tekrarıdır. Batı dünyası henüz medeniyet sözünün adını duymamışken, doğu dünyası, medeniyette bulunduğu çağın zirvesini yakalamıştı. Tarihte yaşamış olan Endülüs medeniyetine sadece batı değil, bütün dünya vefa ve minnet borçludur.


KÖŞE TAŞI | 21

Buhara, Harezm, Semerkant gibi şehirlerin yüreklere heyecan, akıllara durgunluk vermesinin sebebini batı, defalarca yazıp çizse, kendi hesabına çok şey kazanmış olur. Uluğbeysiz bir Semerkant düşünmek mümkün değildir. Batılıların, dünyanın yuvarlak olup olmadığını tartıştıkları bir dönemde, fezaya ait hesaplar yapan bir bilim adamı bu... Zamanın, aşındırmaya güç yetiremediği rasathanesi, bugün hâlâ Semerkant’ta ayakta durmaktadır. Türkistan diyarının bereketli topraklarında yetişmiş bu büyük ilim adamı, Timur’dan sonra kırk yıla yakın bir süre devlet idareciliği de yapmıştır. Semerkant’a yirmi kilometre mesafede medfun bulunan Hoca İsmail Buharî Hazretleri’nin hadis ilmine yaptığı hizmeti ve doğu dünyasındaki büyüklüğünü inkâra kim cesaret edebilir? Evet, bu bereketli topraklar, sadece Uluğbey ve Buharîler’i değil, Farabî gibi filozoflar ile İbni Sina gibi tabipleri de yetiştirmiştir. Dünya, astronomi ilminde Uluğbey’e ne kadar minnet borçluysa, tıp ilminde de İbni Sina’ya o kadar minnet borçludur. Batının, dertten dermandan anlamadığı dönemde, İbni Sina ameliyat yapıyordu. “Batının, ilim, kültür ve medeniyet adına işlediği hataları, doğuda ya çok az görürüz ya da görmeyiz. Batılıların bütün teşebbüslerinde gösterdikleri, bu

teşebbüslerin istikrarını ister istemez bozan acelecilikleriyle düştükleri hatalardan hiçbirini doğulular işlemez. Batıda, tam işin sonuna gelindiğinin sanıldığı bir anda her şey çöküverir. Bu, temeller nasıl olsa görünmeyecek diye bir binayı, sağlam temellere dayandırma zahmetine katlanmadan, gevşek bir zeminde inşa etmeye benzer.”8 Bilimsel çalışmaları saymakla bitirilemeyen batının adı, bugüne kadar birçok skandallara karışmıştır. Parayla ilim hırsızlıklarının yapıldığı en büyük coğrafya batı dünyasıdır. “Her türlü önyargıdan uzak bir düşünce benimsenirse, kabul etmek gerekir ki, tamamen maddî alanla ilgili hususlar hariç, batının, doğuya öğreteceği hiçbir şey yoktur. Bir kere daha söyleyelim: Doğu maddî alanla ilgilenmez. Çünkü kendisinde olan şeylerin yanında, batının elindekiler hiçbir şey ifade etmez. Çünkü doğu, kendinde olanları, boş ve faydasız mümkinat için feda edecek tıynette değildir.”9 Sonuç Batı dünyasını öğrenmek isteyenler, evvelâ doğuyu incelemekle işe başlamalıdırlar. Batının, en küçük bir muadilini veremediği şeyler, sadece ve sadece doğudadır. Çünkü doğuda taşlar, çok önceden yerine oturmuştur. 1 Medeniyetin Geleceği, Revue Universille, 1 Mart 1992, s. 586-587 2 Geniş bilgi için bakınız Şeref Yılmaz, Kültür Kavramı ve Millî Kültür Çizgisi, Serkan yay., s. 13 3 Rene Guenon, Doğu ve Batı, çev: Fahreddin Arslan, Yeryüzü yay., s.9 4 Şeref Yılmaz, a.g.e., s.13-15 5 Rene Guenon, a.g.e., s. 189 6 Bu yazı, “La Gazette Augsburg” da yayımlanmış olup 18 Nisan 1834 tarihli “Le Manilen Ottoman” gazetesi tarafından iktibas edilmiştir. 7 Rene Guenon, a.g.e., s. 123 8 Rene Guenon, a.g.e., s. 156 9 Rene Guenon, a.g.e., s. 123


22 | RÖPORTAJ

“YÖNETMENLER SEYİRCİYLE UĞRAŞMAYI BIRAKSINLAR VE İYİ FİLMLER ÇEKSİNLER”

SUAT KÖÇER RÖPORTAJ: Gökhan KUL

Üsküdar’ın efsunlu manzarasına terastan bakıp, Suat Köçer’in kelimeleriyle sorularımıza aldığımız her cevapta, sinema kuşağını tekrar sarıp açtık birlikte… Kırmızı halının asıl sahiplerini çağırdık aramıza. “Belki şehre bir film gelir.” değil, “Belki vizyona eskisi gibi bir Türk filmi girer.” dedik. Hollywood sokaklarında kaybolmadan önce kendimizi bulacağımız bir sinemayı düşledik. Film arasında perdeyi aralayan Film Arası Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, aynı isimli TRT Türk programı sunucusu ve en son Dokuz Canlı Hikâye isimli öykü kitabını yayımlayan Suat Köçer’le bir sohbet arası verdik Tünel’de.

Film sektöründe nasıl bir boşluğu doldurdunuz? Sinema, Türkiye’de aristokratik bir sanat. Türkiye’ye sinemanın ilk gelişi ve gelişim süreci de bir anlamda bunu destekler nitelikte. 1876’da icat edilmiş bir sanat, ama Osmanlı’ya hemen birkaç yılda ve Türkiye’ye de çok hızlı bir şekilde gelmiş. Aynı zamanda asker eliyle gelip asker himayesinde devam etmiş. Hatta bir dönem, özellikle Muhsin Ertuğrul’un hâkim olduğu dönemlerde ‘bir toplum mühendisliği aracı’ olarak da kullanılmış. Sinema ve sinemayla ilk ilgilenen insanlar daha çok varlıklı aileler ve bir anlamda kent soylu ve kentli insanlar. Dolayısıyla sinema daha çok parayla, maddiyatla, varlıkla çok ilgili bir alan olduğundan kendini lokalize eden bir şey. Yıllar sonra Türk sinemasındaki bir tarz, bir başlangıç; bu ruha ait olan bir başlangıç... Hiçbir zaman topluma çokça sirayet eden bir şeye dönüşememiş. Hep bir uç sanat alanı olarak kalmış. Sadece Yeşil Çam’daki zengin kız fakir oğlan dönemlerinde nispeten halka yaklaşmış, ama orada da halkın sorunlarıyla birebir ilgilenmemiş, klişeler üzerinden ilerlemiş. Kendi toplumuna uzak, kendi toplumundan, kendisinden soyutlanıp mesafeli duran bir sinema anlayışı Türkiye’de ciddi hâkim olmaya başlamış ve mutsuz bir sinema, mutsuz bir piyasa olmuş; mutluluğu hep başka yerlerde arayan sinema gerçeği ortaya çıkmış. Hollywood’da aramış, Avrupa’da şuan yoğun biçimde aranıyor. Halk da bu hâliyle sinemayla çok sıcak bir bağ kuramamış. Sinemacıların Türk sineması üzerinde, yerli sinema üzerinde bu anlamıyla kafa yormaması sebebiyle çıkardıkları ürünler, çektikleri filmler her ne kadar bu toplumda çekilmiş ve bu toplumda yayınlanıyor olsa da bunlar, toplumla çok da özdeşleşmeyen şeyler…

Film Arası, belki daha çok topluma dokunmaya çalışan, toplumun birtakım sorunlarını sinema üzerinden konuşmaya, tartışmaya çalışan bir dergi oldu. Dolayısıyla sektörel anlamda da sinema sektörünün kendi içindeki dağıtım problemlerini, tekelleşmeyi, senaryo sorunlarını, toplum-sinema; sinema-toplum; siyaset-sinema vb. hemen hemen bu toplumu ve sinemayı bir arada tutan bütün kodları, bütün bağları tartışan bu derginin bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. Film arasında izleyici hangi sorularının cevabını bulmalı? Film Arası Dergisi, izleyiciye hangi soruları sorduruyor? Film Arası, doğrusu netleşmiş birtakım gerçekleri seyirciye aktaran bir vasıtadan ziyade, beraber sorup beraber cevap arayan bir ortam. Özel sayılarıyla olsun, normal periyodik sayılar ya da aylık sayılarıyla olsun her zaman belli kavramları, olayları, olguları tartışmaya çalışmış, herhangi bir şeyi hazır paket olarak seyirciye veren bir dergi olmamıştır. O yüzden seyirciye, “Haydi beraber bu soruların cevabını arayalım!”, “Şu mevzu neden böyle, bu mevzu neden böyle?”sorusu peşinde olan bir dergi. Bir de şu var tabiî: Film Arası, çıktığı ilk günden beri bu


RÖPORTAJ | 23

topluma, şu toprağa, bu coğrafyaya ait sinemanın izini sürdü ve bu pencereden, bu minvalden sinemaya baktı. Seyircisini de buna teşvik etti. Son dönem Türk sinemasındaki atılımlar paralel mi gerçekleşti? Senaristler, yönetmenler, eleştirmenler birbirlerini karşılayabiliyor mu? Türk sinema sektörü hızlı ilerliyor ve bir dönüm içinde. Bunu herkes kabul ediyor. 90’lardan itibaren Eşkıya’yla beraber başlayan bir yenilenme süreci oldu. Tabiî ki Eşkıya filmidir bunun dönüm noktası. Çünkü 20 bin-30 bin izlenen bir film sürecinden birden 2.5 milyon izleyiciye ulaşan bir çizgiye erişildi.

Eşkıya filmi, sinemayı ortadan ikiye böldü. Eşkıya’dan sonra Türk sinemacıları iki şey fark etti: Birincisi, “bize ait hikâyeler çekebilirmişiz”; bizim toprağımıza, kültürümüze, geçmişimize ait hikâyeler… İkincisi, “biz bunları çektiğimizde seyirci, bunları seyredebiliyormuş”. Bu ikisini gördük Eşkıya filmiyle beraber. Eşkıya’dan sonra iki önemli dönüşüm yoğunluğu dikkat çekiyor. Birincisi, çok fazla deneysel film çekilmeye başlandı; korku, komedi, minimal, gerilim gibi farklı türlerde birçok film. Bununla beraber sektör, ciddi anlamda seyirciye güven-

meye başladı ve seyirciye hitap eden filmler çekilmeye başlandı. Daha az seyircinin izlediği filmler de oluyor. Bu anlamda Türk sineması, ciddi bir süreç içerisinde! Fakat en büyük problem şu: Yeni Türkiye sineması, kendi toplumunu beyaz perdede görmeyi arzu ettiği hikâyeleri henüz ciddi anlamda çekebilmiş değil! Bu anlamda eleştirmenler de seyirciye kendi hayatını, kendi hikâyesini, yaşamını bulabileceği bir sinemayı sunabilmiş değiller. Aslına bakarsanız, Türk sinema sektöründe çok fazla eleştirmen var ve internet de bunun ciddi anlamda yatağı, diyebiliriz. Birçok insan bu durumu olumsuz karşılıyor, ama ben olumlu bakıyorum. Sinemanın anlaşılırlığının biraz daha kolay hâle getirildiği doğru! Çünkü internet üzerinden insanlar daha kolay konuşabiliyor. Eğitim almaya gerek yok, belirli bir standarda ulaşmaya gerek yok. Elinizde bir bilgisayar, bir notebook veya dizüstü bilgisayar bir de internetinizin olması yetiyor. Yönetmenler anlamında da çok fazla okuyan, düşünen, çok fazla tartışan ve soru soran yönetmene ihtiyaç var. Sadece sinemayı bilmek, iyi kadrajlar, iyi ışık, iyi fotoğraflar çekebilmek yönetmen olmak için yeterli değil. Seçkin bir izleyici oluşturabilmek adına ne tür filmlerin gösterimi yapılmalı? Burada şöyle bir sorunsalımız var bizim: Mesela bazı minimal film çeken, özellikle Avrupai film çeken yönetmenlerimizin şöyle bir düşüncesi var: “Seyirci yetiştirmeliyiz!” diyorlar. “Kendi seyircimizi kendimiz yetiştirmemiz, eğitmemiz gerekiyor.” Ben bu vb. ifadeleri ve tanımları sağlıklı bulmuyorum. Seyirci kendi kimliğiyle, kendi


24 | RÖPORTAJ

heyecanıyla, eğitimiyle, birikimiyle, görgüsüyle “seyirci seyircidir”. Seyircinin eğitilmesi, diye bir şey olamaz. Bizim beyaz perdede eğitimi konu alan filmlerimiz var mı, onu tartışmıyoruz hiç!

İlla eğitilecek birileri varsa, o da seyirciyi tanıma ve seyircinin duygularını anlama konusunda eğitilmesi gereken yönetmenlerdir. Çünkü seyirciyi eğitmek, seyirciyi yetiştirmek çok üstten bakıcı, çok jakoben bir düşünce! Bana çok itici geliyor. Hiç de cahil bir seyircimiz yok; bilinçsiz seyirci, diye bir şeyden bahsedemeyiz. Gayet eğitimli, gayet keyifli, damağının tadını iyi bilen bir seyircimiz var. Yönetmenler, seyirciyle uğraşmayı bıraksınlar ve iyi filmler çeksinler! TRT Türk’teki programınızın seyri Film Arası Dergisi’nden ne kadar farklı? Televizyon programı yapmak, fark edilebilmek için zoraki bir adım mı? İkincisinden başlayalım: Hiç böyle bir amacımız olmadı! Çünkü Film Arası yeteri kadar görülüyor ve dikkate alınıyor. Hakikaten dosyalarıyla, röportajlarıyla, meselelere bakışıyla Türk sinema sektöründe bambaşka yeri olan bir dergi. İlk soruya gelince, Film Arası Dergisi’yle Film Arası Programı’nı ayıran tek şey, birinin dergi diğerinin TV formatında olmasıdır. Renk aynı, ruh aynı, verilmek istenen duygu tamamen aynı. Sinemaya bakış ve kaygılar aynı. Hiçbir fark yok! Sadece TV formatı biraz daha farklı

bir format; formel bir ayrım dışında hiçbir farkı yok dergi ve programın. Dergi okuru, sinema izleyicisi ve TV programı takipçisinin ortak arayışı nedir? Üçünün de ortak ve farklı arayışları var. Mesela, biz TRT Türk’te program yapmaya başladığımızda bize gelen tepkilerden birçoğu şöyleydi: “Siz TV’de özlem duyduğumuz yoğunlukta ve ciddiyette bir program yapıyorsunuz.” dediler. Çünkü sinema programları, hangi film nerede, fragmanlar vs. oluyor. Ama biz sinema üzerinden ciddi meseleler konuştuk o programda. Bu anlamda mutlu oldular. Derginin daha farklı bir boyutu var. Dergi okuru, TV seyircisine nispeten daha hazırlıklı, daha şerbetli. Çünkü zaten yazınsal bir bağ, yazınsal bir diyalog var aranızda. Dolayısıyla daha hazır, daha rafine bir kitleden söz ediyoruz. Bununla beraber daha ciddi ve önemli meseleler konuşuluyor. Sorulması gereken sorular soruluyor. Böylece önemli bir bağ kuruldu, diye düşünüyorum Dergi’mizde. Hazır bir okuyucu karşınızdaki, çünkü bir öncesi ve geçmişi var onun. Edebiyat ve sinemayı nasıl ilişkilendirirsiniz? Edebiyat, sinemanın ağabeyidir. Bir kez daha olgun, daha oturaklı ve geçmişi itibariyle köklü, kadim bir sanat. Sinema daha küçük, daha yeni ve toy. Sinema kendisini yeni keşfetmeye başlıyor. Ama edebiyat, çok kadim bir alan. Mesela edebiyatın bazı alanları hikâye gibidir. Sinema belki fotoğraftan doğan bir alan, bir sanat, ama maliyet ve değer olarak mutlaka edebiyata ait çok fazla


RÖPORTAJ | 25

şey var içerisinde. Edebiyat, var oldukça ve yoğunlaştıkça da sinema önem kazanıyor. Arkasındaki metin, edebiyat gücü çok önemli!

Hikâye, insanoğlunun var olmasıyla birlikte gelen çok eski bir olgu. Sinema istese de istemese de edebiyattan beslenir. Birçok önemli, ödüllü ve prestijli sinema eserinin uyarlama olduğunu görüyoruz. Şu ana kadar kendinize ait 3 tane kitap çıkardınız; ‘Bu Ne Biçim Cumartesi’, ‘Belki Şehre Bir Film Gelir’ ve en son ‘Dokuz Canlı Hikâye’. Bu kitaplar ileride bir filme ilham olabilirler mi? Daha önce hiç senaryo çalışmanız oldu mu? İnsan bir bütün! Sevdiği kahveden tutun da sevdiği şarkıya, filme, yazdığı yazıya kadar bir bütünsellik ortaya çıkıyor. Bu anlamda sevdiğim şiirleri, hikâyeleri, edebiyat ve tiyatro eserlerini ve filmleri yan yana koyduğumda hepsinde ciddi bir paralellik görüyorum. Yazdığım yazılar da öyle. Mesela sinema yazılarımda aldığım tepkilerden birisi şu: “Ben sinemayla ilgili değilim, ama sizin yazılarınızla sinemayı daha kolay anlıyorum ve yazılarınız bana sinemayı sevdiriyor, hoşuma gidiyor.” Çünkü benim hayatımın temelinde keyif var ve ben keyifli şeyleri seviyorum. Bununla beraber sorunun asıl cevabına geleyim; hikâyelerim zaten çok sinematografik, sinema uyarlamasına çok müsait. ‘Dokuz Canlı Hikâye’yi okumuştum ve gerçekten bütün kareler gözümün önünde canlanıyor... Her iki kitabın da öyle bir özelliği var. Demek ki, sinema ile hikâye bende birbirini besleyen iki şeymiş! Kısa film ya da uzun metrajlı film anlamında da bir düşüncem var. Bu, hikâyemi sinemaya uyarlama şeklinde olabilir. Senaryo tecrübesine gelince, kısa film senaryoları yazdım. Şimdi de uzun metrajlı bir film senaryosu yazıyorum. Genç oyuncu, senarist ve sinema yazarlarından genç okuyucularımız için bir azim örneği olarak bahsedebileceğiniz isimler var mı? Şu anda genç kuşak arasında çok fazla beğendiğim ve ölçüt anlamında gençlere ideal olarak göstereceğim çok fazla isim aklıma gelmedi. Oyunculardan Binnur Kaya, çok iyi bir oyuncudur. Kenan İmirzalıoğlu, genç kuşak içerisinde oyunculuk azmi ve oyunculuk sınırları ileride ve çok geniş olan bir oyuncudur. Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculuğunu da nispeten Kuzey Güney’de beğendim, ama her role girebilecek bir oyuncu mu, değil mi ondan emin değilim. Fakat bir çabası var, o da bir gerçek. Oyunculuk anlamında yenilerden Tansu Biçer var. Bence yetenekli de bir oyuncu. Onun dışında son filmlerden bir isim Başak Köklükaya da bu anlamda yetkin ve etkili bir oyuncu.

Kenan İmirzalıoğlu, Türkiye’de ilk defa starlık noktasına geldiğinde kötü rolde oynamayı, kötü adam olmayı düşünmeden başarabilmiş stardır. Yeni dönem Türk sineması için starlık kavramını dolduran Türkiye’de yaşayan tek oyuncu ve tek jöndür. Türk sinemasında yaşayan ikinci bir jön yoktur. Türkiye’de düzenlenen film festivallerini yeterli buluyor musunuz? Kesinlikle yeterli bulmuyor ve Türkiye’de düzenlenen film festivallerinin ‘dostlar alışverişte görsün’ seremonisi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de film festivalleri hiçbir zaman sinemanın ruhuna uygun gerçekleştirilemedi. Batı özentili, ışıltılı, parıltılı salonlarda, kırmızı halı seremonilerine uyulmak ya da onu gerçekleştirmek için böyle bir fotoğraf çekmek üzere yapılmış bir hareket oldu şimdiye kadar. Ben ilk kez Yeşilçam Ödülleri’nin ciddi bir festival heyecanı yaşatabileceğine inanmıştım. Ama tabiî dördüncüsünden sonra beşincisi gelmedi, durdu. Çünkü 2 bini aşkın insanın oy kullandığı bir sistemdi ve daha gerçekçi, daha mantıklı bir şeydi. Şimdiki festivaller bu anlamda ideal değil. Hatta ben de, gazetede bu Pazar günkü dosyamda festivalleri işledim.


26 | RÖPORTAJ

Sinemayı size sevdiren bir şahıs ya da eserden söz edebilir misiniz? Benim sinemaya başlama ve sinemayı sevme nedenim, Lütfi Akad’ın ‘Gelin’ filmidir. Bu filmi seyrettikten sonra sinema yapabileceğime inandım ve sinemayı çok sevdiğimi daha iyi anladım. Herkesin bir hayat hikâyesi varsa bunun bir filme dönüşmesi için ne gerekir? Bir hayat hikâyesinin filme dönüşebilmesi için “kişinin hayatının bir hikâye olabileceğine inanması” gerekir. Çünkü sinemanın temeli hikâyedir; hikâye olabileceğine inanıyorsa yeterlidir, gerisi teferruattır. Bir dergi çıkana, bir film vizyona girene kadar işin mutfağında olanlar, en çok nelerden besleniyor, ilham alıyorlar? Bana kalırsa kendilerine olan inançlarından ilham alıyorlar. Çünkü o kadar çok dezavantajlı durum var ki bunlara ekip, para dayanmaz. Kendine olan inanç ve kendi iç dinamizmi bir insanı, bir şeyi ortaya koymaya götürebilir. Kişi, o süreci sağlıklı bir şekilde devam ettirebilir. Çünkü paranız olsa bile bir yerden sonra yorulmanız kaçınılmaz bir durum olabiliyor. Ama o inanç, sevgi ve aşk, insanı her tarafa, her noktaya götürebilir. Üretimin aşk unsuru, en güçlü kaynağı budur: İnanç! Tünel’de nasıl bir yankı bıraktığınızı düşünüyorsunuz? Tünelin ucunda görmeyi umduğunuz ışık nedir? Tüneldeki yankı, bir insanın kendi varoluş yolculuğuyla, kendi sancısıyla ilgilidir.

Gideceğiniz yeri, varacağınız noktayı biliyorsanız, karar vermişsinizdir. Geçeceğiniz yollar, üstünden geçeceğiniz köprüler, içinden geçeceğiniz tüneller, bunlar birer ayrıntıya dönüşüyor. Köşe başı olmuyor, kilometre başı olmuyor. Önemli olan, varoluş yönünüz ve varoluş içerisinden kendinize yüklediğiniz anlam. Bu ne kadar sizin için önemliyse ve tünelden çıkışın neresine denk geliyorsa, ne kadar yakınında ne kadar uzağındaysa, ne kadar içinde ne kadar dışındaysa tünelden sonra görecekleriniz o kadar önemlidir. Önemli olan, aslında o tüneli de içine alan daha büyük bir yakınlık, daha büyük bir varoluştur. Yılmaz Erdoğan’ın çok güzel bir şiiri vardır: Bu yol nereye gider Yol bir yere gitmez O bir durma biçimidir. Gerdana bir kuyumcuda da rastlayabilirsiniz, kasapta da. Gerdan bir beslenme biçimidir. Yaşamak, hızlı bir ölme biçimidir! O yüzden önemli olan, sizin güzergâhınızdır. O güzergâh ve güzergâhtaki duygularınız ve beklentileriniz yola da, arabaya da, tünele de, her şeye o karar verir.


28 | PORTRE

Beyza EREN

MİNYATÜRÜN ÜSTADI, RENKTEKİ NAKIŞ: LEVNÎ

L

ale Devri’nin tüm renklerini günümüze taşıyan, parmaklarını boyaya bulayıp elinin değdiği her eseriyle gönülleri hoş eyleyen bir iz bırakan, Lale Devri’nin en önemli minyatürcüsü, sarayın nakkaş başı ve şairidir Levnî. On sekizinci yüzyılın büyük minyatür üstadı Levnî’nin asıl ismi, Abdulcelil Çelebi ise de eserlerine renklerle uğraşan manasına gelen ‘Levnî’ ismiyle imzasını atmıştır. Osmanlı minyatür sanatına getirdiği kendine özgü renkleriyle; sanat algısı, ifade gücü ve şiirlerindeki kafiyeli anlatımının resimlerine de yansıdığı gözlenen hareket kıvraklığı ile dönemin Avrupa’sında da tanınmış, şöhreti dünyayı tutmuştur. Edirne doğumlu olan sanatçı genç yaşta Osmanlı’nın bir başka gözde şehri olan İstanbul’a geldiğinde şehrin süsü, zarafeti ve dönemin gereği olan ışıltısı, Levnî’nin sanatını da bereketlendirmiştir. Güzel sanatlar hususundaki mahareti, dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın beğenisini celbederek saraya alınmış ve kendisine nakkaş olarak vazife buyrulmuştur. Topkapı Sarayı Nakkaşhanesi’nde çırak olarak sanatını icra ettiği sırada zamanının ünlü nakkaş ve musikişinaslarından dersler görmüş, musikide, tezhipte ihtisas sahibi olduğu vakit icazet almıştır. Elini kalbine götürerek, kalp çarpıntılarını sanat icrasıyla dizginleyebilmişken, bir diğer elini de başka bir omuza koyabilecektir artık. Böylece Levnî, II. Mustafa zamanında sarayın baş nakkaşlığına getirilmiştir; III. Ahmed döneminde de bu vazifesini sürdürmüştür. Lale Devri’nin sosyal hayatta olduğu gibi sanatta da hüküm sürdüğü bu dönemde, minyatür eserlerinde çoğunlukla eğlence sahneleri işlenmiştir. Şair Vehbi’nin, III. Ahmed’in şehzadelerinin 1720’deki sünnet düğününü tasvir eden Surnamesi’ni süsleyen minyatürleri ise, Levnî’nin en ünlü eserlerinden biridir.

Surname için Levnî, 37x26 boyutlarında levhalar hâlinde 137 minyatür yapmıştır. Bu minyatürlerin esnaf loncalarının geçit törenlerini, gece gündüz yapılan eğlenceleri, gösteri ve şölenleri, Haliç kıyısındaki yapıları münadasız ve olanca gerçekliğiyle yansıttığı görülür. Surname, Levnî’nin renkleri ve figürleriyle dönemin giyim kuşam, eğlence ve toplantılarına dair çok boyutlu bir izlenim edinmemizi olanaklı kılar; Levnî’nin minyatürleriyle âdeta belgesel niteliği taşır. Usta minyatürcünün kuşkusuz tüm eserleri, altın bir çerçeve içerisinden dönemi tüm gerçekçiliğiyle gözlemlememizi sağlar.

Levnî’nin minyatürlerini izlediğinizde, size bakan yüzlerden birini gözlerini kırpıştırırken, ötekini gümüş tepsisini kucağınıza doğrultmuş hâlde veyahut Aynalıkavak Kasrı’nın önünde kendinizi ip cambazlarının arasında dengede durmaya çalışırken bulabilirsiniz. Minyatür sanatındaki üçüncü boyutu, Levnî’yle beraber bizzat deneyimlersiniz… Öyle ki Levnî, iki boyutlu bir sanat dalı olan minyatüre üçüncü bir boyut kazandırırken, bu meziyetiyle nakış sanatında üstat mertebesine erişmiştir. Levnî, minyatür sanatına getirdiği yenilikleri kendinden önceki ustaların üslup özelliklerinden yola çıkarak bina etmiş, kişilerin ve nesnelerin yakınlık ve uzaklıklarına göre yerlerini belli etmeye çalışan doğulu ilk minyatür sanatçısı addedilmiştir. Levnî’nin minyatür sanatına kattığı kendine özgü renklerin ve derinliğin yanı sıra yüz karakterlerine ifade yüklemesi de, minyatür sanatında bir ilki teşkil etmektedir. Çünkü Levnî’den önce minyatür


PORTRE | 29

Esra Karaduman “Dansçı Kadın” minyatüründenden ilham alarak Levnî’nin bu çalışmasını yeniden düzenlemiş. Sanatçının diğer çalışmalarına rengzen.com adresinden ulaşabilirsiniz.


30 | PORTRE

Galerisi’nde bulunan III. Ahmed’le şehzadesinin devasa boyuttaki portresi, onun en önemli portresidir. Bu eser, sanatçının Batı Sanatlarını da yakından takip ettiğini göstermektedir. Eser, geleneksel padişah portrelerinin güçlü olanı büyük, zayıf olanı küçük gösterme gibi özelliklerine sadık kalınarak çizilmiştir. Padişah ve tahtı büyük, şehzade ise oldukça küçük resmedilmiştir. Osmanlı’daki portreleri, kuşkusuz sosyal statü ve kişisel hatlar belirlemektedir. Ancak Levnî’nin minyatürlerinde Osmanlı devlet sınırları içinde yaşayan çeşitli sosyal kesimlere ait insanların (çalgıcılar, köçekler, rakkaseler, İstanbul beyefendisi, kadınlar, cambazlar vb.) minyatürlerine de rastlamamız mümkündür.

Üstteki minyatüründe Levnî, kendini ölümsüzleştirmiştir. Sağdaki figür ise Levnî’nin imzası niteliğini taşımaktadır. Dikkatli incelendiğinde Levnî’nin imzasında profil görüntüsünü resmettiğini farkedilmektedir.

sanatındaki insan yüzleri belli bir kalıp içinde çizilir, herhangi bir değişkenlik göstermez, her sanatçı da aynı yüz ifadesini taklit ile çoğaltırdı. Levnî, kişileri ve nesneleri çerçevenin içine yerleştirişi, kullandığı renklerin tüm resme hâkim etkisi ve hareket kıvraklığıyla yakaladığı ahenk ile birbiriyle uyumlu ve anlamlı bir beraberlik içerisinde, bütüncül ve gerçekçi bir sanatsal yaklaşımda bulunmuş, minyatür sanatında döneminin önüne geçen bir sanatsal değer elde etmiştir. *Levnî, figürlere değişik yerlerden bakıp yakından tasvir etmeye ve yüzlerine değişik ifadeler vermeye çalışmıştır. Yüz ifadeleri anlamlıdır, vücut hareketlerinde belli bir amaç vardır. Levnî, geleneksel minyatür kurallarını sürdürse de çizgisel bir üslupla derinlik duygusu vermeye ve belirsiz perspektif denemelerinde bulunarak üçüncü boyut arayışlarına girişir… Bugün eserlerinin pek çoğu Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan Levnî, Osmanlı’da büyük önem arz eden portreler hususunda da, minyatür sanatının sınırlarını zorlayacak nitelikte eserler vermiştir. Topkapı Sarayı’nın Portreler

Kadının hayali, bir gerçekliğe dönüşmüştür Levnî ve Buhari’nin minyatürlerinde. Osmanlı minyatürlerindeki kadın tasvirlerinin üzerindeki tül inmiş, kadın fıtratındaki kıvraklık gereği dans eden, çalgı çalan, entarisini döndürüp ikramını sunan kadın tasvirleri işlenmiştir minyatüre. Minyatür üstadının en önemli eserine gelince, resimlerinin pek çoğunu içerisine topladığı ‘Padişahlar Albümü’dür. Sultan Osman’dan III. Ahmed’e kadar 43 Osmanlı padişahının portresini içeren Silsilename adlı Levnî’nin bu eserinde, Levnî’ye ait olmayan üç minyatür daha yer almaktadır. Levnî’nin minyatürlerinin çoğu, bir kitap sayfasının tümünü yahut önemli bir kısmını kaplayan resimlerden oluşan kitap levhası biçimindedir. Levnî Albümü adındaki üç kitaplık derlemelerindeki minyatürleri, 1710/20 tarihleri arasında yapmıştır. Aynı zamanda bir halk ozanı olan Levnî, gerçekçi yaklaşımını şiirlerinde de sürdürmüş, Lale Devri’nin süsünün edebiyata da yansıdığı Divan Edebiyatı’nın etkisinden uzak, yalın bir söyleyiş biçimi kullanarak şiirlerini kaleme almıştır. Şiirlerini aşk, kahramanlık ve savaş çerçevesinde oluşturmuştur. Tüm bu şiirleri içerisinde anlatımı en açık ve en çok ün bulmuş olanı Atalar Sözü Destanı’dır. Bu eserinde kişiye şahsiyet kazandıran insani vasıfları işlemiş, izaha gerek kalmayacak kadar sade bir dil kullanmıştır. Levnî, vermiş olduğu eserlerle minyatür sanatına renk ve değer katmaya devam etmekle beraber 1732’de vefat etmiştir. Osmanlı ve Türk Tarihinin Minyatür Üstadı, İstanbul’da Otakçılar Camii yanındaki Sadiler Tekkesi’nde yatmaktadır. Şair Vehbi’nin, III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet düğününü anlatan Surname eserini süsleyen minyatürleri Levnî’nin en önemli eserleri arasındadır.


PORTRE | 31

Benim Canım Beni mest eyleyen canan Cemalindir benim canım Büküp kaddimi dal gibi Hilalindir benim canım Seni Hak eyledi mabud Kapında bedenler mevcud Lebin anlamında maksud Zülalindir benim canım Açılmış gülşen-i ruyün Gümüştendir servi boyun Dolaşmaktan garaz köyün Visalindir benim canım Nazar kıl ey şeh-i kevkeb Nedir bu Levnî'de meşreb Daraguş ettiğin her şeb Hayalindir benim canım

Kaynakça: • Zengin, H. Salih. Türk Tarihinin Kırk Atlısı Bilginler ve Sanatçılar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü, 2005, shf. 79 • İrepoğlu, Gül. Levnî: nakış şiir renk. İstanbul: T.C. Kültür Bakanlığı, Yayınları, 1999, shf.38 • Nalan Yılmaz, Osmanlı Minyatür Sanatının Son Nakkaşlarından Levni, Levni’nin Minyatürleriyle Doğu Minyatürlerini Karşılaştırma, “http: //www.os-ar.com” •http://www.edebiyadvesanatakademisi.com/ sanat/74-


İLHAM OBJELERİ

32 | İLHAM OBJELERİ

ÇERÇEVELİ AKSESUAR TEPEHOME

Dolma kalemlerimi çerçeveletip astım; büyülü kelimelerim olursa şayet, duvardan indireceğim onları.

KUTU TEPEHOME

Pera'da dolaştım durdum. Ve Cafe De Pera'ya rastladım. ÇİÇEKLİ AKVARYUM TEPEHOME

MUM VE MUMLUK TEPEHOME


BÖLÜM | 33

KIRMIZI BARDAK TEPEHOME

Antik çağlardaki gibi mum ışığında yazmak istedim...

ŞAMDAN TEPEHOME

ABAJUR TEPEHOME

Açılmamış çekmeceleri olsun sehpaların. Mümkünse biraz da tozlu ve naftalin kokulu.

Seslerin renklerini görebilmek içindi... ÇEKMECELİ KÖŞE SEHPASI TEPEHOME


34 | İLHAM PERDESİ

Erzan AKTAR

İLHAM PERDESİNDE

FİLMEKİMİ

Önce bir veda, “Merhaba!” demeden... Bu sene Ekim’e doğru akarken zaman, bizden bir ‘usta’yı aldı da geçti. Dergideki ilkyazıma onu anarak başlamak istiyorum, sinemayı bana bu topraklarda sevdiren nadir bedenlerden birine. Edilecek kelâmım naçizane; Tuncel Kurtiz, sen hep göklerdesin, şimdi yukarılarda bir yerlerde Yılmaz Güney ile berabersin. Belki filmlerinizi yâd ediyorsunuz; Sürü’yü, Umut’u... Bu dünyada özlenecek ender sanatçılardansın. Öbür dünya bilir senin kıymetini. Bizdendin, şimdi hep o dağlardasın. Işıklar seninle olsun ‘Dayı’...

V

e merhaba! Yılın en sevdiğim zamanları, sinema ödül gecelerinden önce başlayan festival zamanlarıdır. Dünyanın en önemli festivallerinden, özellikle Cannes ve Berlin Film Festivalleri’nden özenle seçilmiş en muazzam eserleri izleme imkânı yakalayabildiğim için severim festival zamanlarını; en kıymetlisi de Filmekimi’dir benim için! İKSV’nin bu yıl 12. kez gerçekleştirdiği Filmekimi, yine kendinden beklenilenin fazlasını vermeyi bildi. 27 Eylül-6 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da, Ekim ayı boyunca da Ankara, Bursa, İzmir, Gaziantep, Diyarbakır, Trabzon ve Batman’da 40’a yakın filmin gösterimleri gerçekleştirilecek. Her sene olduğu gibi, biletleri almadan önce, ders çalışır gibi filmlere çalıştım; sinefillerden öneriler aldım ve de gösterimi yapılacak otuz kadar film arasından kendime 21 tane film seçtim. Tabii, burada hepsini yazmak pek mümkün değil. Fakat itiraf edebilirim ki her biri, her saniyesine ve her sekansına değecek nitelikte, göz kırpmadan izlenebilecek filmlerdi. İyi ki, nefes almadan, yeri geldiğinde yemek yemeden günlerce film izlemişim. Seneden seneye programı daha da yoğunlaştıran bir maraton Filmekimi. İyi ki var! Gelelim benim listeme: Bende kalıcı iz bırakanları dilim döndüğünce, elim klavyede sürüklendikçe yazmaya çalışacağım. Kişisel ‘en iyi’ listemin akabinde, Kechiche, Farhadi, Coen Kardeşler, Jim Jarmusch gibi ustaların arasından seçtiğim filmlere de yakından göz atacağız. Vira Bismillah!

EN İYİ FİLM: Moebius (Kim ki-Duk) / Sen Aydınlatırsın Geceyi (Onur Ünlü) EN İYİ YÖNETMEN: Abdellatif Kechiche (Blue Is The Warmest Color) EN İYİ ERKEK OYUNCU: Johan Heldenbergh (The Broken Circle Breakdown) EN İYİ KADIN OYUNCU: Paulina Garcia (Gloria) Adèle Exarchopoulos (Blue Is The Warmest Color) EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU: Nawazuddin Siddiqui (The Lunchbox) EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: Lea Seydoux (Blue Is the Warmest Color) EN İYİ SENARYO: The Past- Asghar Farhadi


İLHAM PERDESİ | 35

‘An kaçırmama’ işlemi, doğallığın yanında ana karakterlerimiz arasındaki elektriği, enerjiyi ve uyumu da gözler önüne sererek bizi, bu aşkın üçüncü kişisi hâline getirebiliyor.

MAVİ EN SICAK RENKTİR

(Blue Is The Warmest Color - La Vıe D’adéle Chapıtres 1 & 2 ) Bu yılın açık ara en fazla konuşulan ve en çok tartışılan filmi! Bunun nedeni ise, öncelikle Altın Palmiye’de En İyi Film ödülüne yönetmenin yanı sıra 2 ana karakterin de layık görülmesi. Diğer nedenler ise, filmde bolca yer alan sevişme sahneleri; oyuncuların, film ödül aldıktan sonra yönetmenin kendilerini çok zorladığını beyan etmeleri (onlarca kez tekrarlanan sahneler gibi), son olarak da filmin Fransa’nın Oscar yarışında yer almayışı. Sanırım, bu konular Akademi Adayları’nın açıklanacağı güne kadar devam edecek. Gelelim, 179 dakikalık epik aşk filmimize… Tunus asıllı Fransız yönetmen Abdellatif Kechiche’nin beşinci uzun metraj filmi olma özelliğine sahip La Vie d’Adéle orijinal adındaki 1. ve 2. bölümde, ana karakterimiz Adéle’in, ‘kalbinde yokluğunu çektiği’ni bulmaya çalışması, onunla karşılaşması, şaşırması, Emma’da onu tanımlaması ve kaybetmesi olarak ele alınıyor. Kechiche’nin daha önceki filmlerine göz atma imkânı bulursanız, bu filmde kullandığı çekim tekniğine benzer çalıştığını görebilirsiniz.

Karakterle neredeyse yapışık gibi duran kamera, her an her duyguyu en derin ayrıntısına kadar izleyiciye göstermekten asla çekinmiyor, saniyelik kesinti yapmadan duyguyu geçirmeye özen gösteriyor. Bunun yanı sıra bu çekim tekniği, filmin bel kemiğini de oluşturuyor.

İlk bölümde kendini yeni keşfeden, meraklı liseli bir genç kız olan Adéle’in ne istediğine karar verdiği andaki cesareti ve arzusu, ikinci bölümde olgunlaşıyor. Emma ve Adéle’in beraber yaşamaya başladıkları bölümde, dominant taraf Emma oluyor ve ilişki monotonlaşma evresine bükülüyor. İlişki tekdüzeleştikçe mekânlar daralıyor, karakterlerin birbirine bakışları kaçıyor ve tabii ki, başlardaki heyecan kayboluyor. Bu evreyi, Emma karakterinin saçlarındaki renk değişiminden de anlayabiliriz. İlk bölümde üniversitede sanat okuyan mavi saçlı karakterimiz Emma, ikinci bölümde resim dünyası içinde kendini kanıtlamak için çabalarken ‘gençlik marjinalliği’nin yerine olgun bir birey olduğunu iddia edercesine, saçlarını sarıya dönüştürüyor. Aşkın ilk zamanlardaki ‘renkliliği’nin zamanla siyah beyaza dönmeye başladığının bir başka kanıtı da işte bu! Aslında sadece bu iki kadında değil, her cins aşkta da zamanla durağanlaşmıyor mu her şey, sınırlandırmıyor muyuz birbirimizi ya da o kadar çok kabul edemiyor muyuz ayrılığı? Kırık ama çok içten, çok gerçek bir aşk hikâyesi. Enfes bir anlatım. Kesinlikle izlemeye değer. Tavsiye: La Graine et le Mulet, 2007 / Vénus Noire, 2010 / Amour, 2012 Michael Haneke


36 | İLHAM PERDESİ

GEÇMİŞ La Passé

Bir Asghar Farhadi filminin en önemli özelliği, gerçek ve doğal diyaloglarla seyirciyi hikâyenin içine muazzam bir şekilde sokabilmesidir kanımca. O kadar ‘bizden’dir ki; dünyanın hangi toplumuna giderseniz gidin, yaşananlar ve hissedilenler ortak olur. Geçmiş’te de durum böyle. Film, cam bir paravanın ardında sesini duyurmaya çalışan bir kadın ve onu duyamayan bir adamın görüntüsüyle açılıyor. Adam, kadının yanına gelse bile onca gürültü arasında onu duyamıyor. Bu sekans, yani ‘kadın ne kadar haykırsa da duyamama’ teşbihi çok yerinde ve âdeta bu iki karakterin ilişkisini özetleyici oluyor. Öte yandan karakterler, film ilerledikçe de konuyla beraber çoğalıyor, derinleşiyor; derinleştikçe acılar artıyor, saklanan sırlar ortaya çıkıyor ve film, her bir katmanıyla beraber sonuca ulaşmaya çalışıyor. Oscar kazanan bir önceki filmi A Separation’da da benzer bir hikâye kurgulayan Farhadi, yan öyküyle ana karakterlerin arasındaki ilişkiyi sıkılaştırıyor ve böylece filmi, salt bir anlatımın ötesine taşıyarak zenginleştiriyor. Bu öykünün kuvvetliliği zaman zaman ana öyküyü ezecek güçte oluyor, fakat dediğim gibi, hem öz hikâyeyi zenginleştiriyor hem de karakterlerin derinleşmesini sağlıyor. Ahmed ve Marie, aralarındaki evlilik bağını bitirmek için tekrar bir araya gelmek zorunda kalan iki insan. Bir çift diyemiyorum; çünkü geçmişte ‘çift’ olma konusunda kendi aralarında da daima bir çatışma yaşıyorlar. Marie, büyük kızı Lucie ile yaşadığı gerginliği çözmesi için Ahmed’in onunla konuşmasını istiyor ve yan öykümüz tam da burada başlıyor. Annesinin Samir ile birlikte yaşamasını kabul edemeyen Lucie, zamanla içindekileri Ahmed’e döküyor ve filmin başından beri arka fondaki gerginlik, daha da belirginleşiyor.

Karakterlerin itiraflarla şekillenen duyguları, oyuncuların performansındaki doğallıktan beslenerek etkileyici bir hâl alıyor ve seyirciyi kesinlikle iç muhasebe yatmaya iten bir sonuca doğru sürüklüyor. A Separation’a bakarak yerellik konusunda sıkıntısı olan film, naifliğinin yanında sağlam trajedisiyle durumu kurtarıyor ve Farhadi’nin sinematografisinde en ön saflarda yerini alıyor. Tavsiye: A Separation, 2011 (Jodaeiye Nader az Simin) / About Elly, 2009 (Darbareye Elly)


İLHAM PERDESİ | 37

ÖMER (Omar)

2005 yılında En İyi Yabancı Film Oscar’ı için yarışan Paradise Now filminin Filistinli yönetmeni Hany Abu-Assad’ın dokuzuncu filmi Omar, Farhadi filmlerinde olduğu gibi gerçekçiliğe sırtını dayayan ayakları yere basan bir film. Cannes’de Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen ve Jüri Ödülü’nü kazanan film, ayrıca Filistin’in Oscar aday adayı. Dünya çapında ses getiren ve övgülerle karşılanan Paradise Now’daki formülü revize ederek, bölge insanının günlük hayatından, ortasına duvarlar oturtulmuş siyasi gerginliğe kadar müthiş bir incelikle değiniyor. Rastgele yapılan üst aramalar, sokaklarda taş atan çocuklar, patlayan bombalar ve intihar eylemleri gibi bölgenin gündemi hâline gelen birçok olay da, duvarların iki yakasında vatandaş olabilmenin, yaşamı kanıtlayabilmenin zorluğunu yansıtan diğer detaylar. Ömer, sevgilisi Nadya’yı görmek için Batı Şeria’daki duvarı aşmaya başladığı an, hem direnişçi hem de aşkın o kör kuyusuna kendini itmiş oluyor. Yönetmenin hikâyeyi anlatışındaki yalınlık, kamerayı sabit kullanmasından öte, mekânı ve karakteri inceleme hususunda bize bırakılan bir nimete dönüşüyor.

Temposu, Ömer’in yaşadığı çıkmazlarda, Nadya’yla mektuplaşmasındaki heyecanda ve iki devlet arasında kalmış bölge insanının yorgun direnişinde artarak devam eden film, arada kalmışlığın da bir temsili âdeta. İnce bir anlatım dedik… Hikâyenin bıçak sırtlılığı, şiddeti yansıtmasından kaynaklı belki de; gözümüze sokulmayan, neden arayan, vicdan sorgulatan, duygusal, fiziksel, her alandaki şiddet… Tavsiye: Paradise Now, 2005 / Rana’s Wedding, 2002 / Incendies,2010 Denis Villeneuve

Yazımda ayrıntılı olarak yer veremesem de The Lunchbox’ı, muhteşem Jim Jurmasch’ın Only Lovers Left Alive’ı ve salondaki herkesi iki göz iki çeşme ağlatan film The Broken Circle Breakdown’ı şiddetle izlemenizi tavsiye ediyorum.

Kişisel favorim olan Kim Ki-Duk’un Moebius’u için ise söylenecek sözler net: Kesinlikle şimdiye kadar izlediğim en şok edici ve zor hazmedilen filmlerden biriydi. Yönetmenden alışık olduğumuz sıfıra yakın diyalog, bu filmde yerini sözsüzlüğe bırakıyor ve bu da, hikâyenin sarsıcılığını daha da etkin kılıyor. Geçen sene Pieta ile anne-oğul ilişkilerine yeni bir Uzak Doğu yorumu getiren yönetmen, Moebius ile aile trajedisinden psikolojik tecavüz çıkarıyor ve sizi, olduğunuz yere çakıyor.

Moebius

Filmekimi’nin ardından, önümüzde Oscar’lara uzanan bol filmli bir sonbahar var. Yapımlar çok fazla, yetişmek güç. O zaman akılda kalacak, seyri keyifli, patlamış mısırın eşlik ettiği nice filmlere... Mutlu kalın!


38 | PASAJ BÖLÜM


BÖLÜM PASAJ | 39

Efendim, bendeniz buranın kedisiyim. Adım Nokta. Henüz bir yavruyken üst kattaki avukat hanım tarafından buraya hediye olarak getirilmişim. Adımın olmadığını duyan derginin sahibi Mümtaz hoca, konuşma esnasında her cümlenin ardından miyavladığım için Nokta adını vermiş bana. (Suat Köçer, Dokuz Canlı Hikâye, Sepya Kitap, s.66)


40 | PASAJ BÖLÜM


BÖLÜM PASAJ | 41

Size benden bahsederken geveze dediklerini biliyorum. Güya çok konuşup, laf taşıyan müzevir kedinin tekiymişim. Diyenin kendi sıfatı o! Şu kuru canımdan başka bir şey taşıdığım yok. Öyle olsa laf-ı güzafın döndüğü bu evde olup biteni anlatıverirdim de başını huzurla yastığa koyan kalmazdı mahallede. Çok şey bildiğim doğru. Ama suç bende değil. Bu ev mahalle karılarının gıybet nöbetine tutulup demir attıkları bir liman gibi. (Suat Köçer, Dokuz Canlı Hikâye, Sepya Kitap, s.86)


BAŞUCUMDA KİTAP

42 | BAŞUCUMDA KİTAP

Gülbahar AVŞAR (22) Sınıf Öğretmeni / İstanbul • Başucu kitabın? — Öze Dönüş - Ali ŞERİATI • Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Raif Efendi (Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin ALİ) • Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Şiir… Öyküye oranla daha az kelime • Bir şiir var dilimde… — Ah, senin yüzünden kana batacak / Monna Rosa, siyah güller, ak güller! (Monna Rosa- Sezai KARAKOÇ) • Masal gibiydi düşününce… — Masalımsı bir kitap ‘Siyabend u Xece’ Roni WAR

Yüksel BAYRAKTAR (33) Psikolojik Danışman - Bursa • Başucu kitabın? — Nutuk - Mustafa Kemal ATATÜRK, Kapital - Karl MARX, Psikolojik Danışma Uygulamalarında Etik ve Standartlar Tim BOND

• Okumayı bana sevdirdi… — Çocuk romanlarından sonra ilk okuduğum kitap “Fareler ve İnsanlar”

Rıdvan ALP (24) Kocaeli Üniversitesi Hukuk Öğrencisi / Kocaeli • Başucu kitabın? — Dönüşüm - Franz KAFKA

• Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Prof. Maximilian Wanger (Serenad - LİVANELİ)

• Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Raskolnikov (Suç ve Ceza - Dostoyevski)

• Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Şiir

• Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Efsane :)

• Bir şiir var dilimde… — Ömür Hanımla Güz Konuşmaları- Şükrü ERBAŞ

• Bir şiir var dilimde… — Diyemedim hiç

• Masal gibiydi düşününce… — Aşklarım

• Masal gibiydi düşününce… — Olmadı daha

• Okumayı bana sevdirdi… — Çobanlık ve Atilla Köse (Türkçe öğretmenim)

• Okumayı bana sevdirdi… — Bilmek arzusu; pişman olacağımı bilmeden...

Fatıma Zehra AYAR (21) Sakarya Üniversitesi İlahiyat Öğrencisi / İstanbul • Başucu kitabın? — Satranç - Stefan ZWEIG • Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Küçük Arı - Chris CLEAVE • Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Bir öykü olmak isterdim. Uzun uzun okunmak… • Bir şiir var dilimde… — Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti - Orhan Veli KANIK • Masal gibiydi düşününce… — Uzun yaz akşamlarında güneşin batışını izleyişimiz. • Okumayı bana sevdirdi… — Anneciğim


BAŞUCUMDA KİTAP | 43

İklim ORAL (23) Mustafa Kemal Üniversitesi Elektronik Haberleşme Programı Öğrencisi / Elazığ • Başucu kitabın? — Kürt Sorunu- Altan TAN • Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Raskolnikov (Suç ve Ceza - Dostoyevski) • Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Şiir • Bir şiir var dilimde… — Halil Cibran’nın Ermiş kitabından “Çocuklara Dair” • Masal gibiydi düşününce… — Elif Şafak’ın Aşk adlı kitabı • Okumayı bana sevdirdi… — “İkra!” emrinin tefsiri

Esranur GÜN (22) İngilizce Öğretmeni / Gebze

Kutbettin EREN (23) Kocaeli Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Öğrencisi / Diyarbakır

• Başucu kitabın? — Kuran-ı Kerim

• Başucu kitabın? — Şairin Romanı - Murathan MUNGAN, Sevda SözleriCemal SÜREYA, Aylak Adam- Yusuf ATILGAN

• Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Kürşat Başar’ın Başucumda Müzik kitabındaki kadın kahraman

• Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Dostoyevski’nin yer altı karakteri

• Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Şiir olmak… • Bir şiir var dilimde… — Monna Rosa (Sezai KARAKOÇ) • Masal gibiydi düşününce… — İskender Pala’nın Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk adlı kitabı masal gibiydi… • Okumayı bana sevdirdi… — Babam

Merve VURAL (21) Atatürk Üniversitesi İlahiyat Öğrencisi - Erzurum • Başucu kitabın? — Çiçek Senfonisi - Özdemir ASAF • Hayatındaki en gerçek roman kahramanı? — Kendim • Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Şiir olmak… • Bir şiir var dilimde… — Ayakkabılarını kapımın önünde görmek istiyorum! Çünkü bu, ‘Seni seviyorum’un içine nal salmak demektir… (Ah Muhsin ÜNLÜ) • Masal gibiydi düşününce… — Tren istasyonunda geçirdiğim gün. İstediğim her yere gitmiştim • Okumayı bana sevdirdi… — Ahmet Ümit

• Bir şiir mi bir öykü mü olmak isterdin? — Şiir • Bir şiir var dilimde… — Tüm yaşamları anlatmaya teşne • Masal gibiydi düşününce… — Sabahın altı çeyreğinde O’nu beklerken mideme vuran sancıları… • Okumayı bana sevdirdi… — Merakım, çekingenliğim, tutukluğum ve O


HİKAYE

44 | GÖKSU DERESİ’NDE

TEŞEKKÜR EDERİM Onur C. ŞAHNA

B

ana o narin sesiyle ilk “Teşekkür ederim!” deyişi, bundan 3 yıl evveline rastlar. Yaşamımın belki de en garip safhasını yaşıyordum o vakitler. Bir yanda Ankara zamanlarımın zihnimde ve bedenimde bıraktığı yorgunluk bir yanda deva bulmaz hastalığım… Bu hastalık değil miydi ki önüme açılan altın varaklı kapıları birbiri ardı sıra kapayan…

Hüzün, yüzümün gencecik hatlarına iyice yerleşirken, eski bir fotoğraftan kesilerek bu zamana yapıştırılan ben, geleceğin bulanıklığı karşısında ürküyordum. İşte o vakitler onu tanımıştım. Adı o günden bugüne her zaman ilk duyduğum anda yaşadığım heyecanı yaşattı bana. Onun o büyülü adını her duyuşumda ve her anışımda kalbim, kanadı kırık bir kuşun uçmaya heves edişinde yaşadığı heyecanı yaşamıştır. Şimdilerde o heyecan, tüm varlığımı esir etmiş bulunuyor. Bulunduğum mevki gereği ona olan meylimi belli etmemek için yoğun bir çaba harcıyordum. Her hafta ona ders vereceğim günü iple çektiğim zamanlardı… O yumuk gözleri aklımı başımdan almaya yetiyordu. O yumuk ve şirin

bakışları benim için bir deniz gibi alabildiğine geniş ve uçsuz bucaksızdı. Gözleri şu eski masallardaki meşhur Zümrüdüanka kuşu gibiydi. Bana her bakışında yanan ve küllerinden yeniden doğan bir Zümrüdüanka kuşu. Gözlerine kavuştuğum her an, cenneti görüyormuş gibi oluyordum. Böyle masalsıydı işte gözleri. O manalı gözlerin derinlerinde bir cennet vardı ve ben, o gözlere her baktığımda aklım başımdan gidiyor, âdeta kendimi Havva’sına kavuşmuş Âdem gibi hissediyordum.

Çocukluğumdan bu yana gözleyip durduğum periye sonunda kavuşmuş ve yıllar süren sessiz bekleyiş, onun şiirsel sesiyle sonunda bitmişti. Artık, cennet bahçelerim Havva ile şenlenmişti. O masama çeşitli neden ve isteklerle her yaklaştığında ben işte bu hisleri saklamak zorunda kalıyordum. Bir gün yine meslek seçimi hususunda benden fikir almak için yanıma gelmişti. Kendisine yardımcı olmaya çalıştım. İşte o vakit ilk kez duymuştum, “Teşekkür ederim!” deyişini. Toplumsal kültürümüzün vazgeçilmezi olan bu iki sözcüğü yaşamım boyunca defalarca ve defalarca kez duymuştum. Bu alışılagelmiş iki sözcüğe ekseriya başka bildik iki sözcükle karşılık verilirdi: “Bir şey değil!” Lakin ben ne karşılık vereceğimi ilk kez bilememiş ve şaşırmıştım. Bu şaşkınlık o andan sonra her “Teşekkür ederim!” deyişinde sürüp gidecekti. O günden sonra bu ifadeden kâh nefret edecektim kâh bu ifadenin aşığı olacaktım.


GÖKSU DERESİ’NDE | 45

Yılları, “Teşekkür ederim!” cümlesine binlerce ve binlerce anlam yüklemekle geçirecektim. Bu ifade bitmek ve azalmak bilmez özlemimin gölgesi altında kalacak ve hep hüzünlenecektim. “Seni seviyorum”lar, “Hayranım sana”lar, “Sen bir tanesin”ler, “Sen mükemmelsin”ler her zaman ama her zaman “Teşekkür ederim”in altında ezilecek ve küçülecekti. Bu ifade beni peşine takacak ve bu iki sözcük, kimi zaman kulağımı ve gönlümü olanca kudretiyle ve masumluğuyla okşayacak, kimi zaman ise içimi burkacak, gönlümü ezecek ve beni kederin kollarına usulca bırakacaktı.

Şu günlerde zihnim yine sarhoş… Sendeliyor. Bir kazaya uğramasından korkmalı mıyım ondan da emin değilim. Şu sıcak günlerde gecenin serinliğinde elimde bir kadeh şarapla çimlere uzandığımda yaşam ve ölüm ardı sıra, hatları keskinleşmeye yüz tutmuş yüzümü okşuyor. Yaşamın onunla anlam bulan cezp edici daveti, doğanın namelerinde gizli sanki. Ya ölüm? Ölüm, boşluğu ve hiçliği vaat ediyor sarhoş zihnime. Onun özlemi çöreklendi mi bir kez zihnime, kulağıma Johannes Brahms’ın ‘Fa diese mineur’u geliyor. Hüzünlü fakat neşeli… Yaşam ne kadar ironik diyorum kendi kendime ve şaraptan bir kadeh daha alıyorum. Algılarım köreleceğine daha da açılıyor ve şunu anlıyorum: O tatlı hayaliyle ve meşhur “Teşekkür ederim!” deyişiyle karanlığı ve aydınlığı aynı kapta sunan bu kadın, her şeye değer! Hiçlik ise, ona olan karşılıksız sevdamla bir ömür yaşamanın yerini asla dolduramaz…


48 | HÜTHÜT’ÜN FELSEFE GÜNLÜĞÜ

Leyla KARACA

DÜŞÜNCENİN ÖTESİNDEKİ DİNGİN KONAK:

SAF BİLİNÇ

B

irkaç yıl önce yayımlanan Sonsuzla Sek Sek adlı şiir kitabımın başına şöyle bir ifade koymuştum: Kelimeler kadehini gerçeğin ışığına tutmak \ Ve yalnızca ‘olduğu gibi’ görebilmek için her şeyi… O zaman hangi düşünceyle her şeyi olduğu gibi görmeyi murat ettiğimi hatırlamıyorum. Ancak zaman geçtikçe gerek zihinsel gerek ruhanî olarak tüm düğümleri çözen yegâne bakışın, şeyleri ‘olduğu gibi’ görmek olduğuna iyice inandım. Hayatın rutin akışından sıyrılarak varlığımızın mucizevîliğini keşfettiğimiz nadir anlar vardır. Âlemin kusursuzluğunu fark ettiğimiz o büyülü anlarda neredeyse kendi benliğimizden sıyrılırız. Bir zerreden, kozmosun muazzam genişliğine kadar var olan her şeyin arasında görünmeyen bir uyum olduğunu ve her şeyin nasıl da derin bir biçimde birbirine bağlı olduğunu hissederiz.

Bizim için burada en önemli husus, düşüncenin gerçek kimliğimiz olmadığını fark etmekle başlar. Her an üreten zihnimiz, eğer doğru yönlendirilecek olursa muazzam bir güç kaynağıdır.

Evrendeki her şeyle tabiri caizse ‘bir’ olduğumuz ve o muhteşem akışı yakaladığımız bitimsiz anlar, kafamızın içinde kendiliğinden oluşan sesin silindiği ve düşüncenin ötesine geçtiğimiz anlardır.

Çağın vebası olarak adlandırılan depresyon, nam-ı diğer duygu durum bozukluğu da tam bu ham gerçekliği kendi evreninde (taraflı) algılayış sebebiyle artmaktadır. Düşüncelerimizde olan bitenin tüm sorumluluğu yalnızca bize aittir. Bu anlamda duygu, vücudun bir düşünceye verdiği tepkidir; kendi evrenimizde gerçekten bağımsız bir hâlde konumlandırdığımız, çok büyük ihtimalle gerçekliğin saf hâlinden apayrı bir düşünceye verdiğimiz karşılıktır… Başka bir deyişle duygu, zihnimizde kendi yarattığımız imaja verdiğimiz bir tepkidir. Neden düşüncenin ötesine geçmek bu denli önemlidir? Zihnin yapısını anladığımızda buna cevap verebiliriz. Zihnimiz her an ve hiç durmadan üretir. Düşünceye bağlı olarak bir duygu hissettiğimizde beynimiz, değişik kimyasallar salgılar. Bu kimyasallara nöropeptid denilmektedir. Kısacası bir duygu hissettiğimizde nöropeptidler vücudun her tarafına gönderilerek, nasıl tepki vermesi gerektiğini söylerler. Âşık olduğumuzda salgılanan kimyasallarla öfke duyduğumuzda salgılanan kimyasallar aynı değildir. Beynin her hisle ilgili farklı bir kimyasal bileşimi vardır.

Bunu şöyle açıklayalım: Düşünce sistemimiz, çoğunlukla kendiliğinden ve otomatik olarak çalışmaktadır. Kafamızın içindeki o hep konuşup duran ‘iç sesimiz’, eğer doğru yönlendirilmemişse sahibine fayda verecek bir mecraya yönelmemiştir. Burada bahsettiğimiz şey, düşüncenin düşünenden bağımsız olarak kendiliğinden ve gelişigüzel oluşmasıdır. Ve çoğumuz, yaşamlarımız boyunca kaderimizi bu iç sesin merhametine bırakmışızdır. Bu tür insanlar, kendi zihinleri onları hangi düşünceye götürürse orada soluklanırlar.

İnsanoğlu evreni ve varlığı algılayışında ne çok filtreye sahiptir. Her birimiz gerçekliğe onu kendi algısal filtrelerimizde süzdükten sonra sahip olmuşuzdur. Gerçeğin ham hâlini böylece parçalara ayırırız, ona kendi istediğimiz gibi şekil verir ve onu yorumlarız. Bu yolla gerçeği bambaşka bir evrende, kendi düşünce evrenimizde konumlandırmış oluruz.

Kendi evrenimizin tek düşünürü yine biziz!


HÜTHÜT’ÜN FELSEFE GÜNLÜĞÜ | 49

Burada sözü fazla uzatmadan konumuz için tüm kilitleri açacak, son derece değerli bir bilgiye değinelim: Sonsuz Zekâ, olağanüstüdür ancak tuhaf bir özelliği vardır; gerçekle hayal arasındaki farkı bilmez! Bu demektir ki, düşüncede takılıp kaldığınız veya başka bir deyişle düşüncelerinizi başıboş bıraktığınız anlarda zihniniz, durmaksızın çalışmakta ve oluşan her duyguya göre farklı kimyasallar salgılanmaktadır. Tuhaflığa geri dönelim, sizin zihninizde olup biten her düşünce hareketini bilinçaltınız, siz sanki yaşamışsınız gibi kaydeder. Çünkü bilinçaltı için hayal ve gerçek arasında bir fark yoktur. Sürekli geçmişi düşünen bir insan olduğunuzu farz edelim… Zihninizde devamlı geçmişte yaşadığınız bir olayı evirip çeviriyorsunuz. Bu durumda bilinçaltınız, bu olayı sizin yeniden ve yeniden yaşadığınız şeklinde kayıt eder. Diyelim ki, geçmişte yaşadığınız bu olayda birine şiddetle öfke duymaktasınız. O zaman zihninizde öfkeye dair bu düşünceler, kendi türünden kimyasalları hâlihazırda bedene salacak ve bilinçaltınız, siz bu olayı bir kez daha yaşamışsınız şeklinde hafızaya kaydedecektir. Düşüncelerin kontrolsüz bırakılması, işte tam da bu yüzden ‘kontrolsüz güç’ anlamına gelir. Biraz önce düşüncelerin kimliğimizin yalnızca ufak bir parçası olduğundan söz etmiştik. Her an bizimle etkileşim hâlinde olan, ama pek de farkında olmadığımız muhteşem bir güçle bağlantılıyızdır. Bu güç, bilinçaltıdır. Bizimle günün 24 saati etkileşim hâlinde olan bu gücün farkına varmak, yine düşüncelerimizden ve bu düşüncelerden oluşan duygularımızdan geçer. Emerson’un dediği gibi; “Büyük insanlar, dünyayı düşüncelerin yönettiğini görenlerdir. İyi veya kötü bir şey yoktur, sadece düşünce onu öyle yapar.”

Zihninizin otomatik olarak hızla dönüp duran tekerleklerini fark edip süreci yavaşlattığınızda, saf bilinç olma yolunda önemli bir adım

atmış olursunuz. Çünkü iç sesimiz, dünyayı sürekli olarak yargılar, var olan koşulları veya birilerini suçlar, genellemeler yapar, sorumluluğu başkalarına atmaktan hoşlanır. Bu kontrolsüzce dönüp duran düşünceleri denetleyebilirsek, duygularımızı da denetlemiş oluruz. Hatırlamamız gereken, dışarıdaki herhangi bir uyaranın kendi başına bizim üzerimizde bir güce sahip olmadığıdır! Böylelikle tüm düşüncelerimizin sorumluluğunun yalnızca bize ait olduğunu idrak ederiz. Ve elbette mutluluğumuzun da! Düşünce süreçlerini kontrol edebilirsek, bilinçaltımızla olumlu bir işbirliğine girmişiz demektir. Bu sayede benliğimizin ne kadar sınırsız ve varlığı kuşatıcı olduğu anlaşılır. Dış dünyanın nötr olduğunu idrak etmenin kestirme yollarından biri, bu bahsettiğimiz düşüncenin otomatik dönen tekerlerini durdurabilmektir. Duygularımızın, dış dünyaya verdiğimiz tepkiler olduğunu anladığımızda ve düşüncelerimizin aslında dış dünyadaki uyaranlar yüzünden oluşmadığını fark ettiğimizde, kendiliğinden bir kontrol sürecine girmişiz demektir. Tüm düşüncelerin sorumluluğunu aldığımız bu noktada menzile henüz varmaktan uzak da olsak, kendimizi tanımak adına en büyük adımlardan birini atmışızdır. Düşüncelerin rotası olumlu bir yöne çevrildiğinde, kişi yargılamaktan uzak durur, duygularını bastırmaz, onlarla sakin bir şekilde yüzleşir. Ve bir süre sonra düşünce ve duygularına belli bir mesafede durmayı öğrenebilir. Onları yargılamadan ve yadsımadan serbest bırakır ve yeri geldiğinde gerekli tepkiyi verebilir. Bu noktada zihin berrak ve yargısız bir bakış edinmiştir. Onun için her şey gitgide biraz daha ‘olduğu gibi’dir. Bilinç, saf ve duru hâline her gün biraz daha yaklaşır. Bu sayede her gün biraz daha aydın ve berrak olan bilinç, bize var olan her şeyi olduğu


50 | HÜTHÜT’ÜN FELSEFE GÜNLÜĞÜ

gibi görmeyi; sınıflamadan, yaftalamadan, ön yargısız sadece olduğu gibi görmeyi telkin eder. Kişi artık farkındalık sürecindedir. Diğer bir deyişle kendini bilme yolcusudur. Erenlerin ‘saf bakış ol, izleyen ol’ şeklindeki telkinleri bu süreci anlatır. Bu noktada kişi kendi benliğine, duygu ve düşüncelerine dair derin bir içgörü kazanır, kendine belli bir mesafeden bakabilir. Evrende dönüp duran eksiksiz bir ritim duygusunu fark etmek, müdahil olmayan, saf ve sadece seyreden bir göz içindir. Bir nebze de olsa kontrol edebildiği bilinci yoluyla bilinçaltıyla olumlu bir işbirliğine giren insan için, ufukta yeni ve el değmemiş bir zirve vardır: Düşüncenin ötesine geçebilmek.

Farkındalık seviyesine erişebilmiş kişi, düşüncelerinin hızla dönüp duran girdabından kurtulmuştur, onları kontrol edebilir. Egosu ve gerçek benliği arasındaki farkı bildiğinden, içinde konuşup duran sesin bir yerden sonra kendisinden ayrıldığının bilincindedir. Bu sayede düşüncelerinin tümünün kendi gerçek benliğine ait olmadığını anlar. Onları sessizce dinler ve geçip gitmelerine müsaade eder. İç seslerinden hangisinin gerçek benliği hangisininse egosunun şekvaları olduğunu idrak eden insanın bu farkındalığı, onu yeni bir menzile yürütür. Var olan her şeyi kapsayan koşulsuz bir sevgi ve kabullenişle düşünceleri durdurabilmek! Yüksek Bilinç Kılavuzu adlı kitabında Ken Keyes Jr. bu süreçle ilgili olarak şöyle demektedir: “O zaman yaşam nehriyle birlikte akabilmek için yapmanız gerekenleri tam olarak söyleyen bir içgörüye sahip olduğunuzu anlarsınız.” Evrendeki o muhteşem akışla bir olabilmek, tam da bu türden kutsal bir serüveni yaşamayı gerekli kılar. Kendi içinizdeki zamanı durdurup Sonsuz Olan’ın ritmine uyarsınız. Düşünceleri durdurabildiğiniz ve saf bilinç olabildiğiniz o müthiş anlarda Sonsuz Olan’ın sesi can kulağınızda yankılanır. Çünkü düşünce hızını aştığınızda ‘sonsuz bir vadi’de soluklanırsınız. Zerrelerden kozmosun muazzam genişliğine kadar var olan her şeyin içindeki uyumu en saf hâliyle hissetmeye biraz daha yaklaşırsınız. Sizin bilincinizdeki saflıkla bu hissin şiddetinin derecesi eşit olacaktır. Sonrası inanılmaz ve dile gelmez hayret ve hayranlık… Çağdaş düşünür Eckhart Tolle, “Düşünce akıntısında boşluklar yaratarak, içsel boşluğunuzu keşfedin. O boşluklar olmadan düşünceleriniz tekrarlayıcı, ruhsuz, yaratıcı pırıltıdan yoksun bir hâle gelir ki, çoğu insan için durum budur. O boşlukların uzunluğu için endişelenmeniz gerekmez. Birkaç saniye bile yeterlidir.” demektedir.

Tolle’ye göre düşüncede boşluklar yaratmanın basit ama etkili yolu nefese odaklanmaktır. “Nefesin herhangi bir biçiminin olmaması, nefes farkındalığının hayatınızda bir boşluk yaratmak, bir bilinç oluşturmak için en etkili yollardan biri olmasının öncelikli nedenidir.” (Tolle, Var Olmanın Gücü, sf.250) Düşünüre göre nefese odaklanarak ‘an’da diğer bir deyişle ‘şimdi’de kalmak, düşünce süreçlerini durdurmanızı sağlar. Bunu yapabildiğimizde düşüncenin ötesinde bir Sonsuz Zekâ bulunduğu gerçeğine yaklaşmışızdır. Bizim zihnimizle düşünen yanımız, bu Sonsuz Zekâ’nın yalnızca ufak bir parçası olabilir. Tam burada muhtemelen, “Hiç düşünmeden durabilmek de ne menem bir şey?” diye sorar zihinlerimiz. Düşünmediğini düşünmek de bir düşüncedir haddizatında. Ama zaten o içsel boşlukta herhangi bir kavrama, yoruma, yargıya yer yok. O anda herhangi bir şeyi düşünmediğini de düşünmezsin. Yalnızca ruhun sonsuzluğunun hissedildiği, her şeyin yekpare ve bütün olduğunun duyumsandığı bir an. Burada ‘duyumsanmak’ kelimesini mecburiyetten kullanıyorum. Bana kalırsa o anda hissedilen bütünlük, bedende ve ruhta topyekûn mevcuttur; her şeyle beraber ama her şeyin dışında kalarak ‘seyredip’ ama aynı zamanda ‘seyredilen’ olmak. Hayatımızı cehenneme çeviren zihinsel kargaşanın çok ama çok uzağında Tanrısal dinginliği deneyimlemek. Hiçbir formla özdeşleşmeden Saf Bilinç olabilmek. Ve o Saf Bilinç olduğunda yaşama geri dönüp var olan her şeyi yeniden yalnızca ‘olduğu gibi’ görebilmek. Aslında hakikat biraz da Tolle’nin şu cümlesinde kendini gizlemiştir: “Dinginlik, Tanrı’nın konuştuğu dildir ve diğer her şey bu dilin kötü bir tercümesidir.”

Dingin olduğumuzda hiç olmadığımız kadar kendimiz oluruz. Bilincimiz herhangi bir formdan, şekilden, yargıdan, koşuldan, kayıttan uzaktır. Dingin olduğumuzda sahip olduğumuz fiziksel ve zihinsel forma erişmeden önceki biz oluruz. Bu olağanüstü saf hâlin herhangi bir biçimi yoktur, tıpkı dinginliğin bir biçimi olmadığı gibi. Düşüncenin ötesine geçtiğimizde de hissettiğimiz duygu bu tarz bir dinginlik olabilir, her türlü biçim ve formdan uzak, saf bir sessizlik. O sonsuz sessizliğin zamanla ve mekânla bir ilgisi yoktur. Düşüncenin ötesine geçtiğinizde Evrensel Zekâ ile kurduğunuz bağlantı, bunun açık bir göstergesidir. Ralph Waldo Emerson, “İnsan kaynağı saklı bir nehirdir.” derken kaynağın, düşüncenin ötesindeki sonsuzluk olduğunu işaret ediyor olabilir mi?


HÜTHÜT’ÜN FELSEFE GÜNLÜĞÜ | 51


52 | DİP KÖŞE SANAT

TÜYAP KİTAP HAYAT Esra ÖNAL

T

KİTAPLAR ÂLEMİNDEN SELAM VAR

ürkiye’de kitap fuarı denildiği zaman aklıma ilk gelenler arasındadır TÜYAP Kitap Fuarı. Asıl ismi ise Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’dır. Lakin her sene Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. (TÜYAP) tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile gerçekleştirildiğinden dolayı bu isme daha aşina olsam da fuardan bahsederken, ‘Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’ ismini kullanacağım. İlk olarak 1982 yılında yirmi sekiz yayınevi ve beş yazarın katılımıyla gerçekleşmiş olan İstanbul Kitap Fuarı, bu sene de 2-10 Kasım günleri arasında biz kitap dostlarına kapılarını açacak. Her sene ulaşım yolunun uzaklığından çokça dem vurulsa da fuardan içeri girilir girilmez kitapların büyülü dünyasında tüm yorgunluklar unutulur.

İstanbul Kitap Fuarı’na gidebilmek için yollara düşüp kıtalar aşsam da, dizi dizi sıralanmış yayınevlerinin standlarını gördüğüm an, kendimi sanki bir baloda vals yapmak için kavalyesine koşan bir kız gibi heyecanlı hissediyorum. Elimde bir kitap listesiyle koşar adımlarla, kalp atışlarımın hızlanmasına ve kalabalığa aldırmadan bir an önce kitapların yayınevlerine doğru yürürüm. Fuara gitme günümü de sevdiğim yazarların söyleşi günlerine göre ayarlarım. O gün, benim için kurtarılmış bir gün olarak tarihe geçer.


DİP KÖŞE SANAT | 53

Özellikle benim gibi öğrenci olanlar için kitaplar ucuza alınmak istenir. Lakin bu ucuzluk, gidilen yerlere göre değişiklik arz edebiliyor. Örneğin kitapçılara gittiğimde ders kitaplarım için verdiğim paralar açıkçası belimi bükmüyor değil. O yüzden kitap fuarlarına gidip kitaplarımı daha ucuza getirebilirim düşüncesi, beni mutlu eden sebeplerden birisi. Tabii bu mutluluğum bazen çok az da sürebiliyor. Çünkü bazı yayınevlerinin indirimleri %10’dan öteye geçmiyor. Hatta hiç indirim de olmayabiliyor. İşte bu indirimsiz gerçekleri öğrendiğimde vals için kavalyesine koşmakta olan kız bir an tökezliyor. Ama heyecanını yitirmeden başka standlara yelken açabiliyor. Gönül istiyor ki, böyle anlamlı ve güzel fuarlarda kitaplar daha uygun fiyatlarda satışa sunulsun. İnsanlar rahat bir şekilde istedikleri tüm kitapları alabilsin. Umarım bu sene, söz konusu mevzuda daha hassas davranılır. Neticede her türden kitabın bir arada bulunduğu bir ortamda gezip kitaplara dokunarak arka kapak yazılarını okuma fırsatının paha biçilemez mutluluğunu, bana kim sağlayabilir? İstanbul gibi rüyaları süsleyen bir kültür başkentinde bu tarz fuarların olması, her şeye rağmen gerçekten mutluluk verici! Geçen sene onur yazarının Gülten Dayıoğlu ve ana temanın “Çocukluğum Yurdumdur - Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” olarak belirlendiği kitap fuarının konuk ülkesi Hollanda idi. Bu sene ise onur yazarı Kitap Fuarları Danışma Kurulu tarafından alınan kararla tarihçi akademisyen Taner Timur, fuarın teması da “Tarih: Geçmişteki Gelecek” olarak belirlenmiş. Geçen sene, içimde Fransız yazar Saint Exupéry’nin Küçük Prens’ini hissetmeye çalışırken sanırım bu sene, fuarda tarihte bir yolculuk yapacağım. Şimdiden heyecanlandığımı söylemeliyim.

Bu senenin onur konuğu, 2-5 Kasım tarihlerinde çocuk ve gençlik edebiyatı, dijital yayıncılık, animasyon ve oyun, Çince çeviri edebiyatına yönelik yayın yapan 100’e yakın yayınevi ile hazır bulunacak olan ‘Çin Halk Cumhuriyeti’. Aynı zamanda Çin Yazarlar Derneği Başkanı ve yazar Tie Ning, yazar ve senaryo yazarı Wang Gang gibi yazarların yanı sıra genç kuşağın önemli Çinli yazarlarından Zhang Yueran, Jiang Nan, Wei Wei, fuara katılacak önemli isimlerin sadece birkaçı. Bir de kaligrafi sanatının önemli isimlerinden Pang Zhonghua atölye çalışması gerçekleştirecek. (Kaligrafi, güzel yazı yazma sanatıdır. Alfabenin başlı başına bir sanata dönüştüğü Çin, Japonya ve Kore’de kaligrafi sanatı, resim ya da heykel sanatlarıyla eş değerde tutulur imiş.) Ülkemizde yapılan hat sanatıyla ortak yönleri olan kaligrafi sanatı ustasının atölye çalışmasını görmezsem, ayıp ederim. Bu yüzden Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nı şimdiden iple çekmeye başladım bile.

Bu sene aramıza Çinli arkadaşlarımızı da katıp ‘kitaplarla barış’ için kurduğumuz çemberle kitap standlarını çevirmek, üst üste dizilmiş kitaplardan oluşan sayısız katlı pastamızı kesmek ve bir kitap festivalinde daha görüşmek üzere. Tünel’de buluşalım!


54 | TADI DAMAĞIMDA

Zehra POTUR


TADI DAMAĞIMDA | 55

TÜRK KAHVESİNDE GÖRSEL ŞÖLEN Kahvenin Tarihçesi Kahvenin öyküsü, Arap Yarımadası’nda çok eski zamanlarda başlıyor. Kahvenin ilk ortaya çıkışı hakkında ise çeşitli söylentiler var. En bilineni ise uyuklayan keçilerini gezdiren Kaldi adında bir çobanın, keçilerinin bazı yemişleri yedikten sonra canlandığını görmesi ile başlıyor. Bunun üzerine Kaldi, bu yemişleri deniyor ve kendini dinç hissediyor. Kahve çekirdekleri uzun yıllar çiğnenerek veya kırılıp yağla karıştırılarak yeniyor. 13. yüzyılda kahve çekirdekleri yanınca, şu anda bildiğimiz kahve ortaya çıkıyor. Bunun ardından Mekke ve Medine’de yayılan kahve, ülkemizde de hoş sohbetlere ve keyifli dakikalara şahitlik ederek günümüze kadar ulaşıyor. Kırk yıl hatırı olan meşhur Türk kahvesi ise tadı kadar sunumuyla da en keyifli anlarımızın kalbi olarak hayatımızda yer ediniyor. Öyleyse Türk kahvesinde farklı bir lezzet denemek isterseniz bu görsel şölen, hem gözünüze hem de midenize hitap ediyor…

SODAYLA HAZIRLANMIŞ İÇİNDE ÇİKOLATA ERİTİLMİŞ TÜRK KAHVESİ Malzemeler: 1 fincan soda (maden suyu), 2 parça çikolata, 1 tatlı kaşığı Türk kahvesi Yapılışı: Sodayı cezveye koyun, kahveyi ekleyip karıştırın. Cezveyi ocağa koyduktan sonra karışım ılıklaşınca çikolatayı ekleyin. Kısık ateşte köpük oluşuncaya kadar pişirin. Oluşan köpükleri kaşıkla fincana aktarın. Kalan kahveyi tekrar ocağa koyun ve kaynayıncaya kadar karıştırın. Kaynadıktan sonra fincana yavaşça dökün. Yanında bir bardak suyla birlikte servis yapın. (Ölçü 1 kişiliktir ve orta şekerli kahve içindir.) Sunum Bir tatlı tabağını ve kahve fincanı tabağını alüminyum folyo ile sarın. Daha sonra tatlı tabağının içine bol miktarda tuz dökün. Büyük boy kâğıt peçetenin üzerine bolca kolonya döküp folyoladığınız tabağın üzerine peçeteyi koyun. Kahvenizi pişirdikten sonra fincanınızı, kolonyalı peçetenin üzerine yerleştirin. Ve tabağın içinde misafirlerinizin yanına getirip peçeteyi yakın. Manzarayı seyredin! Yanan peçete, kolonyalı tuzu alevlendirecek ve bir iki dakika yanmasını sağlayacaktır. Şimdiden afiyet olsun…


56 | PASAJ BÖLÜM

ELDİVENLER, HİKÂYELER MURATHAN MUNGAN


BÖLÜM PASAJ | 57

O eldivenleri gördüğümde, birdenbire o kadını sevdim ben. Belki, o an, Bülent de annesini bağışladı ve onun için ağladı. Belki de kendiyle annesi arasında bir benzerlik kurdu, bilmiyorum; zaman zaman kopuk birkaç cümle geçiyor aramızdan, hepsi o kadar; işte o dalgalı anlar nedense böyle düşündürüyor bana. (Murathan Mungan, Eldivenler, Hikâyeler, Metis yay., s. 28)


58 | PASAJ BÖLÜM

Çekmecelerinden birini çektiğimizde gördüğümüz manzara, birdenbire ikimizi de kötü etti. Çekmecenin içi, bu genel dağınıklığın tamamen dışında saygılı bir özenle düzenlenmişti. Bütün çekmeceler, düzgün biçimde katlanarak naylonlar içine özenle yerleştirilmiş ve belli ki yıllar yılı hiçbiri atılmamış, üst üste dizilmiş eldivenlerle doluydu. Kimi az, kimi çok kullanılmıştı, ama hepsi, dikkatle katlanmış, tertemiz naylonlar içinde öylece duruyorlardı.


BÖLÜM PASAJ | 59

Bülent’in şifonyerlerin tek tek çekmecelerini açıp, hepsinin içinde dizi dizi duran eldivenleri görmesiyle birlikte, ardına döndüğünü, omuzlarının düştüğünü, duvarın dibine gidip yere çömeldiğini gördüm. Koca adam, birdenbire bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı (Murathan Mungan, Eldivenler, Hikâyeler, Metis yay., s. 26)


60 | PASAJ BÖLÜM

Yabancı bir kadın, hayal meyal hatırlıyor annesini, ya da hatırladığını sanıyor; esintili, hafif rüzgârlı bir yaz, annesinin iri çiçekli, mavi-beyazlı eşarbından saçları uçuşuyor, elinde eldivenleri var, el sıkışıyorlar ama, eldivenlerini bile çıkarmıyor elinden. (Murathan Mungan, Eldivenler, Hikâyeler, Metis yay., s. 22)


BÖLÜM PASAJ | 61

Bülent, kamyonetin sahibine, “Ne varsa içeride alın,” dedi. “Eskicilere satarsınız.” O eldivenlerden bir çiftini alıp almamakta tereddüt ettim bir an. Sonra caydım. Her şey olduğu yerde kalmalı, olduğu gibi bırakılmalıydı. Bülent’in yaptığı gibi. (Murathan Mungan, Eldivenler, Hikâyeler, Metis yay., s. 27)


62 | PASAJ BÖLÜM

‘ELDİVENLER’ ÖZLEME UZANAN EL HİKÂYEDE Tuğba BAYRAM

B

ir kadın, hayatının bütün sırlarını nerede gizler? Bu soruya verilecek çeşitli cevaplar vardır. Murathan Mungan, ‘Eldivenler, Hikâyeler’ adlı kitabındaki ‘Eldivenler’ başlıklı öyküsünde hayatının bütün sırlarını, bir çekmece dolusu eldivene gizlemiş bir kadının sırlı örtüsünü kaldırıyor. Eldivenler, açılmayan sırların kilitli kaldığı renkli giysiler gibi. Yalnızlığın arkasında bırakılan tek kalıntı! Bir anlamda dünyadaki ölümsüzlüğün eşyalarla ebedîleşmesi. Bir ömür dokunamamanın verdiği çaresizliğin, gözyaşlarından dökülmesi... Ölümü her şeyden daha iyi anlatan eşyanın, insana bu kadar acı vermesi ne garip! Bir kadının geçmişinin bütün yükü, bir gizem içerisinde eşyalar üzerinden anlaşılmayı bekliyor… Matem dolu odada çekmeceler içerisine dizilmiş, naylonlara sarılı eldivenler, hatıra olarak biriktirilen mektupları bulurcasına bir etki bırakıyor. Eldivenler, özlem duyulan bir sevgilinin eli gibi önce Bülent’e sonra okuyucuya uzanıyor ve öykünün tam da içine alıyor.


BÖLÜM PASAJ | 63


64 | RÖPORTAJ

“SANATIN AMACI GÜZEL BİR ŞEY YAPMAK DEĞİL, SANATIN ASIL AMACI ETKİLEMEKTİR”

GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU RÖPORTAJ: Beyza EREN

Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nu Moda’daki atölyesinde ziyaret ederek gerçekleştirdiğimiz röportajımızda, içinde bulunduğumuz atmosferi; boya kokusunun elimizi fırçaya götürdüğü, klasik müziğin ruhumuzu dindirdiği, Gürbüz beyin bizzat bizim için demlediği çayın hiç soğumayıp sohbetimizden demini aldığı ve satır aralarına asla unutmayacağımız ifadelerini kattığı; mütevazı kişiliğinin yanında son derece iddialı ve gündem belirleyici eserleriyle sanatçı kimliğini en güzel biçimde doldurduğu çok özel buluşmamızı sizlerle paylaşabilmek için sabırsızlandık. Öyleyse sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim… Sizlerle Tünel’de buluşalım! Gürbüz Doğan Ekşioğlu, duyguyu yücelten, insanı önceleyen bir toplum kahramanı; ülkemizin en değerli ressamlarından biri! 1977’den beri sanatını icra etmekteki istikrarı ve ustawlığıyla 27’si uluslararası olmak üzere 71 ödül almış bir dünya sanatçısı. Ulusal ve uluslararası birçok sergi açmış ve 1998 Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü’nün sahibi olmuş. Daha önce New Yorker Dergisi’nin kapağında üç kez, The Forbes Dergisi’nin kapağında bir kez, The Atlantic Monthly ve The New York Times gibi dergilerde karikatür ve illüstrasyonları yayımlanmış. Eserleriyle tüm sanatseverlere ilham olmasının yanı sıra, birçok gencin de kendisini bulmasında ve sanatsal beceri sahibi olmasında rol oynayan bir akademisyen, Yeditepe Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi.

Ne karikatür ne resim ne de illüstrasyon, işlerinizi tanımlarken yeterli gelmiyor. Siz işlerinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Ben küçükken ressam olmak istiyordum. Güzel Sanatlar’ı ilk yetenek sınavında kazanamadım, 1973. Bu sefer iki yıl İnşaat Mühendisliği’nde okudum. Sonra 15 gün resim kursuna gittim. Bizim zamanımızda üç tane okul vardı; ikisi çok revaçtaydı. Birisi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi) birisi de Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi). Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ise Bauhaus ekolü üzerine kuruluydu (sanatın, üretilen endüstriyel bir üründe önce fonksiyonunun sonra form gelecek bilinciyle birlikte kullanılması). Bunu 1975’te Alman kökenli hocalar kuruyor. İç Mimari, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Tekstil Sanatları, Grafik, Seramik gibi bölümler vardı. Ben de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi) değil, tesadüfen bana Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) söylenildiği için Tatbiki’nin sınavlarına girdim, 1975. Hangi bölümü işaretleyeyim, dedim ve beş tane bölümden Grafik Sanatlar’ı işaretledim. Hangisinin ne olduğunu bilmiyorum. Güzel Sanatlar’a girersin ve ressam olarak çıkarsın, diye biliyorum. Peki, bu yönlendirmeyi yapan kim? Ders veren hocam. “Senin ince bir çizgin var. Grafik oku sen!” dedi. Grafik; bir görsel iletişim biçimidir. Görsel olarak bir şeyi göstererek ifade etme biçimidir. Herhangi bir olay, bir konu, bir düşüncenin görsel olarak (afiş, amblem, kitap kapağı, ilan, ambalaj, logo, piktogram vs. ) biçimlendirilip basım yoluyla çoğaltılarak kitlelere ulaştırılması, onları bilgilendirmektir. Resim yeteneğim ile ruhumda doğuştan, genetik olarak var olan mizahi, şakacı yanım birleşti. Annem Hatice Ekşioğlu, mükemmel bir insandı. Bütün anneler çok fedakârdır. O da öyleydi. Çok hassas ve çok duyarlıydı. Duyarlı dediğim zaman, duygusal değil! Babam Şevket Ekşioğlu, çok duyarlıydı, güler yüzlü, misafirperver ve çalışkandı. Annemin babası İbrahim Uzunlar, bir köy ağası; dedem, annem bir yaşındayken vefat etmiş ve ağabeyleri kızlar okumaz diye onu okula vermemişler. Bu nedenle okuma


RÖPORTAJ | 65

yazması yoktu, saat okumayı da ona ben öğretmiştim. Babam Şevket Ekşioğlu ise duyarlı olmasının yanında duygusaldı. İlkokul mezunuydu, ama sürekli bir şeyler okurdu, şiir, destan yazar, şaka yapmayı sever, ud çalıp şarkı türkü söylerdi.

Duygusal insanlardan korkun, duyarlı insanlara yaklaşın! Duygusal insanlar, anında ağlar anında güler; anında söz verir anında sözünden vazgeçer. İkisi de çok fedakâr ve iyilik yapmayı çok seven, cömert, güler yüzlü insanlardı. Bizi hiçbir şeye muhtaç etmediler. Hiçbir şeyimize karışmadılar, özgür tuttular. Ben lise 2’de sınıfta kaldım, orta 2’de sınıfta kaldım. Babam, “Niye sınıfta kaldın?” demezdi. “Paraya ihtiyacın var mı?” diye sorardı, o kadar. Bize, “Mutlaka şu mesleği yapın! Zengin olun!” demedi. Sadece “dürüst olun, namuslu olun” dedi. Yetişmiş olduğumuz ortamda ‘dürüstlük’ çok önemliydi, ‘namus kavramı’ aynı şekilde. Siz şanslı mıydınız kendi eğitim döneminizde? Şimdi düşündüğümde çok şanslı olduğuma kanaat getiriyorum. Benim oğlum Efe, şanssız bir eğitim sürecinden geçti; okula git, akşam ödev yap, kursa git, sınava gir, sınavdan çık, denetlen sürekli. O dönemde topluca veli olmak sürüsüne katılmıştık, katılmasaydık da olmazdı. Maalesef şimdi hâlâ bu sistem devam ediyor. Çocuğun elini kolunu serbestçe kaldırması, ağaca çıkması, koşması, düşmesi, hata yapması gerekir, atasözü bile var: Çocuk düşe kalka büyür. Biz dâhil şimdiki ebeveynler, çocuklarımızın hata yapmasına izin vermiyoruz, hep kazanmaya endeksli bir yaşam! Oysa hayatın içinde kaybetmek var; ikisi birlikte olmalı ki, hayat güzel olsun. Biz sokaktan gece karanlığında eve girerdik, top alamadığımız için li-

mon kabuğundan veya sıkıştırılıp bağlanmış gazetelerden yapılmış topla oynardık. Ne zaman karanlıktan topu göremez olurduk, o zaman evlerimize giderdik. Şimdi sokakta oynama araba çarpar, oraya gitme başına bir iş gelir, kapıyı kitle içeri biri girer vs. bu koşullarda büyüyen bir çocuk, kendi yetilerini geliştiremiyor maalesef. Şimdi yeni kentler inşa ediliyor, kentin çok dışında ama kente dâhil yerleşim yerleri. Ağaçların, tarlaların içinde büyüyen, kırsal alandan kente göç etmiş insanları 10-15 katlı, 2-3 bin kişinin bir arada olduğu sitelere yerleştiriyor, bana göre hapsediyorlar. Oysa bir insanın yetişmesi için gezip görmesi, yaşaması gerekir; sinema, tiyatro, konser, sergi vb. görüp ruhunu yeşertmesi, düşünmesi, soru sorması, tartışması gerekir.

Bugün yapay şehirlerde yaşayan insanlara bakın! Hepsi bir yerde çalışır durumdadır, bu gibi yerlerde yaşar; evleri onlar için işe gitmediği zamanlarda kalacakları güvenli bir mekândır. Daireler betondan bir kutudur aslında. İşe gidip gelirken başka bir kutu olan yürüyen kutu arabaya binerler. Arabalarından iner, tekrar büyük bir kutuya, iş yaptıkları binaya, binanın içinde bir odaya, yani başka bir kutuya girerler ve yaşamları, emekli olana kadar böyle devam eder. Oysa insan, doğanın bir parçasıdır, doğadan koptuğunda ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar başlar.


66 | RÖPORTAJ

Aileniz ve yakın çevrenizin sanatınıza etkisinden bahsedebilir misiniz? Babam dediğim gibi şiir yazardı, ama annemin dokuduğu halı, kilim, oya vb. şeyler vardı. Her çocuğun ailesinden etkilenmesi gibi ben de anne ve babamdan etkilendim. Resim konusunda ise lisedeki hocam Necati Yeşilyurt (Allah rahmet eylesin!), Güzel Sanatlar’a teşvik eder, mutlaka Güzel Sanatlar okumalısın, derdi.

severim, ses gelmese de içerde birinin olduğunu bilmem bana huzur verir, mutlu eder. Atölyem çok güzeldir, geniş, güneşli, sessiz sakin, ama yine ben çoğunlukla evdeki küçük odamda yaparım işlerimi. Alıştığım sesi duyacağım, hareket duyacağım; “Yemek hazır, gel!”, “Çay ister misin?”. Sosyal hayatınız çerçevesinde, masanızın başına döndüğünüzde size en büyük motivasyonu hangi etkinlikleriniz sağlıyor? Radyo dinlemeyi çok severim. Radyo istasyonlarını karıştırıp kanaldan kanala geçerim, bazen birine takılırım, çok radyo istasyonu bilirim, cazdan arabeske kadar her türlü müziği dinlerim; tartışmaları, dinî vaazları da dinlediğim vardır. Radyoda en sevmediğim ise reklamlar kısmıdır.

Her şey etkilenmeyle başlar, gelişir ve oluşur. İyi ki ‘etkilenmek’ var, etkilenme olmasaydı değişim, dönüşüm hiçbir şey olmazdı! Ben de ailemden, büyüdüğüm coğrafyadan, kültürden, hayran kaldığım çok sayıda sanatçıdan, çizerden, hocalarımdan etkilendim. Bir elma ağacında kızaran elma, güneşten etkilenmiştir ki kızarmıştır. Güneş almayan kısımlar ise yeşil ve beyazımsı kalmıştır. Kızarmış elma, lezzetlidir ve tam elmadır, en güzelidir...

Sokakta, kitap fuarlarında ve sergilerde ne kadar varız? Bu kitle içerisinde kimleri görüyorsunuz? Sokaklarda (Kadıköy’de) her zaman çok insan var. Her yer dolu! Bütün kafeler, lokantalar insan, alışveriş merkezleri de öyle. Diyorum ki, bu insanların işi gücü yok mu da gündüz saatlerinde buradalar. Kitap fuarları da çok kalabalıktı, ama belli sergiler hariç insanlar henüz resim galerilerini gezmeyi keşfedemediler. Hâlâ bana “galeriye para ile mi giriliyor” diye soranlar olur.

Bir üretimin olması için önce sağlık ve huzur olmalıdır; eşim Sumru ile 17 Ekim’de 34. evlilik yıl dönümümüzü kutlayacağız… Sumru’nun bana desteği çoktur. Onun sağlamış olduğu ortam olmasa, ben bugünkü konumda belki de olmayacaktım. “Niye şunu almıyorsun; bunu yapmıyorsun? Niye bunu aldın? Onu yapma, bunu yap!” gibi şeyler söylemez, bana karışmaz, destekler. Atölyem olmadan önce ben hep evde çalıştım. Evde çalışmayı çok

Gündemi takip etmek kişide nasıl bir bilinç ve sorumluluk duygusu uyandırır? Ne oluyor ne olmuyor durumunu, bilinçli olmasa dahi bilinçaltından 5 duyu organımız hisseder. Bilinçaltım sürekli uyanıktır, bakmasam da gözüm görür, hafızam hatırlar. Duyarlı, sağduyulu olmaya özen gösteririm. Gündemi, daha çok politik gelişmeleri takip ederim. Bunun sorumluluk, vatandaşlık görevi olduğunu düşünürüm.


RÖPORTAJ | 67

Gündemi yaşarsın ve insan olduğunun farkına varırsın. Eğer bir insan gündemi takip etmiyor, sadece ıvır zıvırla ilgileniyorsa o insan, sadece vücut olarak olgunlaşmış, duygu ve bilinç olarak olgunlaşmamıştır. Ben bir sanatçıyım, gördüklerimi yorumlarım ve sanatım yoluyla ifade eder, dışa sunarım. Gezi Parkı olaylarında 25 adet ayrı iş yaptım. Ürettiklerimin sosyal medya aracılığı ile insanlara ulaşması, paylaşılması, takdir görmesi beni mutlu ediyor. Siz Tünel Dergisi’yle de bu sayede tanıştık ve bu röportaj gerçekleşti. Sanal arkadaşlık sahiciliğe dönüştü, verimli bir hâle geldi. Bir taş atıyorsun suya, suya atılan bir taşın suda halkalar yaratması ve halkaların en kıyıda sonlanması gibi bir durum.

Hakarete başvuran insanlar, eleştiremiyorlar aslında; ilkel yollardan eleştiri yapıyorlar. Bugün Müslüman ülke dediğimiz Pakistan’a gittim ben. Orada ve Kuzey Irak’ta da insanların çoğu ot yani uyuşturucu çiğniyorlar. Şöyle söyleyeyim, askerlik şimdi zorunlu bir görev, ama öyle bir dünya olsun ki, barış içinde ve askerlik olmasın; silah sanayi olmasın, ona harcanan para insana harcansın. İnsan mutlu olsun, çok yaşasın. Tüm canlıların dünyaya gelmeleri, yaratılmalarının nedeni yaşamaktır. Oysa gelip geçici dünyada insanların çoğu hep eziyet ve olumsuz koşullarda yaşıyor ki, bu olmamalı. Askerî üniformayı da diğer üniformaları da sevmem. Üniformalar, insanları kalıplara böler ve onlar da birbirlerini yok etmek için çalışırlar. Belki insanlık tarihi iki yüz, üç yüz belki beş yüz yıl sonra dünya varsa, tek bir ülke hâline gelir ve savaş ortadan kalkabilir. Niye olmasın? Milliyetçilik kavramı şundan dolayı vardır: Gelip senin ülkene biri saldırırsa sen de ona karşı kendini savunursun. Benim milliyetçi, ulusalcı bir tarafım vardır. Ama ülkeyi, kendi eviniz gibi düşünün! Benim evim mesela, en rahat ettiğim yer. Bazen elektrik kesilir. O sırada banyoya mı gideceğim, banyoyu bulurum. Bıçak mı, çatal mı lazım, gider el yordamıyla onu bulurum. Ama birisi bana gelip de, “Hayır bu yatak odasını ben kendi odam ya da salon yapacağım. Sen şu kadar odada yaşayacaksın!” dediği zaman, bu müdahale oluyor. Ben de evime sahip çıkmak zorunda kalıyorum. Başarınız, bir yerde toplumu yakalamak, herkes için kabul gören bir yaklaşımı işlerinizde sunmakla ilgili olabilir mi? Bugün ben buraya gelirken gönlüm son derece rahattı mesela… İnsan çok kıymetlidir, çok değerli, en değerli olandır. Hayatım boyunca hiçbir kesimden uzak olmadım; sevgiyle yaklaştım, saygı duydum. Öyle de olacağım hep! Benim için insan ayrımı yok. İnsanın kötü ve iyi davrananı var. Senin sakalın var, senin tırnakların uzun dediğin zaman olmaz. Özde insan farklı bir şey değildir! Amerika’daki, Türkiye’deki bir anneyle Arabistan’daki bir anne arasında fark yok. İlkel insandaki anneyle bugün 21. yüzyıldaki

anne arasında da bir fark yok; ikisi de çocuk bakacak. Yani insanların kıyafeti değişir. Japonlar kimono giyiyor mesela. İnsanların dili değişir, duygular değişmez ki, ayrıca farklılıklar… Çizginizle evrensel bir dil yakaladınız. New Yorker başta olmak üzere uluslararası birçok yayımda kendinize yer edindiniz. Bu dil nasıl oluştu? Evrensel dil, sahip olduğum bakış açısı, genetik yapı dışında ailenin yetiştirmesiyle ilgili olabilir. Bu bilinçli yapılan bir şey değil. İnsan duyarlı ve hassas bir varlıktır. Bir gül açmışsa koparmak, koklamak güzeldir, ama bir gün sonra solar. Koparmazsan dalında 3-5 gün daha yaşayacaktır; güzelliğiyle, yaydığı kokuyla diğer insanlara mutluluk verecektir. Ayrıca hayvan haklarını savunmak da. O duyguya sahip olduğun zaman, belli bir hassasiyete sahipsindir. Okulda bunları öğretmek gerekir. “Doğa nedir, insan nedir, ağaç nedir, hayvan nedir, sevgi nedir, şefkat nedir?” Böyle yapıldığında insan, insan olarak yetişir, öbür türlüsü sürünün bir parçası olur. Bütün mesele eğitimle ilgilidir, bir anlamda beslenmek gibidir. Beyaz bir adam, Kızılderili kabilesini ziyaret eder. Kabileyi gezdikten sonra Kızılderili kabile reisi beyaz adama, “Gel, sana çadırımı göstereyim!” der. Kapısının sağ ve sol tarafında birer köpek vardır. Beyaz adam reise sorar: “Bunlar ne için varlar?” Reis cevap verir, “Siyah


68 | RÖPORTAJ

Sanatta özgün olabilmenin ön koşulu nedir? Önce ‘etkilenmek’. Etkilenmek ve özenmek. Ondan sonra çok çalışmak. Sanat tarihi dışında genel kültür çok etkiler. Yaptığım çalışmalar birbirine yakın olsalar da farklı şekilde tanımlanır; bazen grafik sanatçısı, illüstratör bazen karikatürist, bazen de ressam kimliğini içeren sanatçı, diye beni tanımlarlar. Hangi iş, nerede karikatür nerede illüstrasyon, nerede resim? Bunlara odaklanmak, dozajını iyi ayarlamak gerekiyor. Farz edelim ben bir aşçıyım, pirinçten çorba mı yapacağım, dolma mı yapacağım, pilav mı yapacağım? Bunları pişirmeyi bildiğimden talebe göre bazen de kendime göre yemeğimi pişiririm. Ayrıca şiir, edebiyat, müzik, felsefe, politika bilmem gerekiyor. Bunun diğer sanatlarla olan bağlantısını bilmem gerekiyor. Bunları bildiğiniz zaman ve çalışıyorsanız, yapılamayacak hiçbir şey yok. Eğitimle her şey öğrenilir. En azından belli seviyeye kadar öğretilir. Ayılar bisiklete binebilmeyi öğreniyorlarsa, insan kadar mükemmel bir canlı her şeyi öğrenir. Size resim yapmasını öğreteyim isterseniz, grafiği de öğreteyim, karikatürü de.

olan kötülüğü, beyaz olan iyiliği temsil ediyor.”. Beyaz adam, “Peki, bunlar dövüştüğü zaman hangisi hangisini döver?” diye sorar. Reis, “Hangisini daha çok beslersem o döver!” diye yanıt verir. Her insanın bulunduğu nokta, beslenmesiyle ilgilidir. Şimdi sanatçıyım, akademisyenim, ama bir hırsız bir katil bile olabilirdim.

Sanatın dili yoktur. Bilimin de dili yoktur. Örneğin kanser için bir ilaç bulundu. Bu ilacı Afrika’da da kullanabilirsin, Uzak Doğu’da da. Sanat da aynı şey! Tabii ki gerçek sanat evrenseli yakalayabilir… Duygu birliğinden bahsetmiştiniz. İnsanlarda duygu değişmez, insanlarda farklı olan şey dil, kültür, coğrafya, iklim vesairedir. Bu da çok güzeldir! Her kültür, farklı bir çiçektir ve dünya bu şekilde güzeldir. Ne pahasına olursa olsun kültürlerin kaybolmamasını isterim. Düşünün ki bir dünya ve tek bir dil tek bir kültür, çok sıkıcı olurdu. Bugün cephede birbirini öldüren insanlar, bir yerde tanışmış olsalardı çok iyi arkadaş, dost olacaklardı. Maalesef savaşlardan para kazanan bir sistem var. Savaşta kazanan taraf yoktur; sadece yeni zenginler kazanırlar. Para, yapay güç yüzünden insanlar birbirlerini öldürüyorlar. Eflatun şöyle demiş, “Ne kadar çok şeye sahip olduğunuz değil, ne kadar şeyle yetindiğiniz önemlidir.”

Bir dergi, diğer birçok yayımdan farklı olarak yazarını, çizerini ve okuyucusunu nasıl etkiler? Eve Milliyet Gazetesi geliyordu. Gazetede de o zaman 1970’li yıllarda sanat eki çıkardı. Eğer o gazeteyi almasaydım, dergiyi de okuyamayacaktım. Van Gogh’u o dergiden öğrendim, bildim; şairi, şiiri, tanımayacak yahut sanat akımlarını, Dadaizm’i bilmeyecektim. Mengü Ertel’i, afiş nedir bilmeyecektim. Milliyet Sanat Dergisi hâlâ çıkıyor, ama eğitici olmaktan uzaklaşıp reyting kaygısıyla ticareti seçti, ben de çok uzun zamandır almıyorum.

Dergi bir aydınlanmadır. Bir kâğıt parçasıdır, ama güneş gibi bulunduğu yeri aydınlatan bir şeydir o; hem aydınlatır hem de ressam gibi boyar, ama ruhumuzu boyar. Dergi hangi konuyu içine alıyorsa seni o renge boyar. Onun dışında bir şey öğrenemezsin. Bunun faydalı yönü, zararlı yönü de vardır. Derginin tek alana eğilmesi, kapsaması güzeldir, ama içinde çok seslilik de az da olsa olmalıdır. Sürekli ekmek yersen, et yersen, sürekli sebze yersen onun getirmiş olduğu noksanlıklar vardır. Doğa kolektiftir. İnsan ruhu kolektifliğe uyumludur… Dergi çıkarmak, sanat yapmak gibi bir şeydir. Sanatta kâr düşünülür mü, şöhret düşünülür mü? Önemli olan bu serüvene, bu yolculuğa çıkmaktır. Bunun en güzel tarafı ise sonunda hayal kırıklığı olacak olsa bile bir yolculuğa başlayıp mücadele etmektir. İnsan düşünebiliyorsa, düşünen insandan korkmamak gerekiyor. Bütün mesele, tek boyutlu düşünmek değil, genel düşünmektir. Tek boyutlu demek, ‘at gözlüğü ile bakmak’ gibidir. Bir sanat etkinliği için Pakistan’a gitmiştim ben. Türk Büyükelçiliği’nde kaldık. Elçilik binasında hizmetkârlar vardı. Onlardan birinin çocuğu da gelmişti, öyle tatlıydı ki… Beyaz gömlek giymiş, bembeyaz dişler, simsiyah saçlar, güzel yüz hatları, iri siyah gözler, koyu esmer ten. Çocuğa,


RÖPORTAJ | 69

“Ne kadar tatlısın!” deyip başını okşadım. Büyükelçinin eşi, “Sakın onu sevme!” dedi. Çünkü dinin öğretisine göre, burada kast(sınıf)lar var, 1-2-3-4 kast; “Bu dünyada ne kadar eziyet çekersen, öbür dünyada o kadar cennetten pay alacaksın demek. Dolayısıyla onu sevmek, cennetteki payını azaltmak demek.” dedi. Bu dünyada en iyi yaşama hakkı 1. kastta olanlara, öbür dünyada en iyi yaşama hakkı 4. kastta olanlaradır. Tek boyutlu bakmanın getirmiş olduğu bir sistem, oradaki din anlayışına dayalı bir sistem. Dergiler ve özellikle New Yorker, yeni ifade güçleri bulmanıza katkı sağladı mı? New Yorker’ın içerisinde şiir, edebiyat, politika her şey vardır. Ve bu derginin bir özelliği de kapağında yalnızca illüstrasyon kullanılmasıdır. Orada kapağı yayımlanan bir illüstratörün artık dünya çapında bir illüstratör olduğu kanıtlanmıştır. Amerika’da New York’ta başvurduğum, dosya verdiğim yerlerden Condé Nast, “Senin işlerini New Yorker görmeli!” dedi ve beni birisiyle yolladı. Orada kişisel bir görüşme yapıp dosyama baktılar ve beni aşağı çağırdılar. Bir telefon tutuşturdular elime. Türkçe bir ses; Columbia Üniversitesi’nden bir Türkolog: “Sizin işlerinizi çok beğenmişler. Evrensel bir diliniz var. İşleriniz bize uygun. Bizimle çalışmak ister misiniz?” dedi. İşte orada başladı ve hâlâ devam ediyor. Ancak ben şimdilerde oraya çok yoğunlaşmış değilim. Çünkü onlara sürekli

çalıştığım, eskiz yaptığım zaman onlar bana bir ücret ödemiyorlar. Sadece işim basıldığı zaman ücret ödüyorlar. Şimdi siz bir hafta çalışıp bir sürü eskiz yaptınız ve gönderdiniz diyelim, beğenmeleri çok zor, beğenseler de kapak olması çok zor; birden güncel bir konu kapak olabiliyor, emeğiniz boşa gitmiş oluyor. Önemli durumlarda belli çizerlerden özel olarak maille hemen eskiz istiyorlar. Usame Bin Ladin kapağımda böyle oldu, eskiz gönderdim ve ertesi gün, “Hemen orjinalini yapın ve sabaha kadar gönderin!” dediler, o gece uyumadan yaptım, gönderdim. Özel eskiz istem dışında bir şey yapıp göndermiyorum artık. New Yorker’ın işlerime şöyle de bir katkısı olmuştur: Daha önceki işlerime baktığım zaman, daha çok kendime dönük ve duygusal işler varken New Yorker, daha neşeli işler yapmama neden oldu. Çünkü New Yorker, pazartesi New Yorker’ı bayide gören kişinin içine karamsarlık duygusu yerine iyimserlik duygusu veren neşeli bir kapak olmasını istiyor. Sabah perdeyi açtığımızda bulut değil de güneşi görmeliyiz, diyor. Ama bunun dışında Irak savaşı sırasında şöyle bir kapak yayımlanmıştı, karamsar bir kapaktı; petrol kuyusundan petrol yerine kan fışkıran bir kapaktı. Çok müstesna durumlarda öyle kapaklar yayımlayabiliyorlar. Kediler sizin ilhamınız mı? Pati izlerini takip ettiğinizi söyleyebilir miyiz? Kediler, nerelere kadar götürdü şu ana kadar sizi?


70 | RÖPORTAJ

Benim de en büyük ilhamlarımdan biri denizdir. Sizin işlerinizde kediden çok deniz beni etkiledi. Eeee işte Karadeniz… Bir de ‘boşluk’ çok vardır işlerimde. Çünkü biz Ordu sahillerinde çok gezerdik. Karadeniz’e bakarsın, uçsuz bucaksız bir deniz var. Bir tane kayık bile göremezsin, hep boşluk var. Boşluk duygusu beni çok etkiler, çok hoşuma gider. Kalabalığı sevmem. Ama İstanbul’dasınız… Evet, ama kendime bir alan yaratabiliyorum. Gördüğünüz gibi atölyem çok sessiz. Ne trafik akıyor ne bir çocuk sesi var. Denize de yakın. Akşamları bazen çıkıyor, yürüyüş yapıyorum. Alışveriş yapıyorum dönüşte… İnsanı üretmeye sevk eden unsurlar nelerdir? İfade etmek, söz veya somut bir şeyler söylemektir. Contemporary Art (Çağdaş Sanat Fuarı), diye bir fuar var. Kasım ayında Lütfi Kırdar’da oluyor. Uluslararası bir sanat fuarı 5 günlük. Benim galeri Mine Sanat Galerisi, Balkan Naci İslimyeli, Halil Akdeniz ve benle bu fuara katılıyor. Kira 5 günlük 50 bin liraya yakın bir para tutuyor. Kişi başına 16.500 TL düşüyor. Zengin değilim, ama risk alıp bu fuara da katılmak istiyorum. Sanat böyle bir şeydir, tutkudur. Sanatta belirsizlik vardır, risk vardır, içinde haksızlıklar, aldatmalar olsa da güzel bir yolculuktur, bir serüvendir.

Bizim 17 yaşında bir kedimiz var, adını çok nazlı olduğundan Nazlı koymuştuk, çok tatlı bir kedi. Nazlı sokakta ölmek üzere olan bir yavruydu, tedavi ettirince ona alıştık, bize sevgisini verdi, onu bırakamadık ve kedimiz olmuş oldu. Geçen zaman içinde ondan çok şey öğrendik; çok kişiliklidir, gururludur, bazen durgun bazen çok neşelidir, en güzel yerleri bulur ve orada yatar, yaşamın ne kadar güzel olduğunu ve onu iyi yaşamak gerektiğini yaşam biçimiyle söyler. Her insanın bir şekilde hayvanla diyalog içinde olması gerektiğini düşünürüm. En kederli zamanınızda onu fark eder, gelir kucağınıza oturur, sıcaklığı, yumuşaklığı ve uyumasıyla, mırıltısıyla size huzur verir. Çok kişiliklidirler, bir kediye zorla bir şey yaptıramazsın. Yaşamış olduğu hayat sürecini en iyi değerlendiren canlılardan bir tanesidir kedi. Önceden kediler fare tutarlardı; fareler olmayınca geriye sadece işleri ‘keyif yapmak’ kalıyor, onlar da öyle yapıyor. Köpek sahibine köledir, onu korumaya kendini adamıştır. Köpekler çok duygusal olduklarından ve özel bir uğraşı gerektirdiklerinden almaya, bakmaya cesaret edemiyorum, ama aklımdan bir de köpeğim olsa diye hep geçer. New Yorker’da yayımlanan kedili kapaklarımdan sonra MediaCat Dergisi diye bir dergiye kapak yaptım 11 sayı. Sergimde kedili işlerim satıldı, bu sefer kedi yapmam çoğaldı. Artık bazen kedili iş yapıyorum.

Hangi malzemeleriniz vazgeçilmezlerinizdir? Sanatta malzeme için sınır yok. Bizim çocukluğumuzda kâğıdı ve kalemi okul dışında bulamazdık; ilkokula gittiğimiz zaman kâğıt ve kalemle tanıştık. Yazları Ordu’nun Mesudiye ilçesi Aşağı Faldaca köyü, şu anki adıyla Aşağı Gökçe köyümüze giderdik, orada çamurdan heykeller, insanlar yapıyordum. Belli birikim edinmiş ve bir konuma gelmiş her sanatçı, her şeyi sanata dönüştürebilir. Dallardan, yapraklardan, taşlardan herhangi bir şey yapabilirim. Fotoğraf makinesiyle belgelerim, olur biter. Üzüm çöpünden bile yaptığınızı biliyoruz. Üzüm çöpünden de yaparım. Ama onların dayanıklılığı ve kullanım alanları sınırlı olduğu için çok geçerli olmuyor. Dediğim gibi fotoğraf makinesiyle belgelerim, kendisi yok olur, fotoğrafı kalır. Ancak tuval veya kâğıt üzerine yapılan bir şey kalıcıdır. Sanatla edebiyatın kesiştiği nokta nedir? İkisi sonuçta aynı noktaya varır. Fakat edebiyatın insana hitap etme gücü daha detaylı olduğu için insandaki duyguyu daha çok deşifre eder, daha çok besler. Ama resim öyle değildir. Resimde anlık duygular vardır. Mesela New York’taki Modern Sanatlar Müzesi (MoMA)’nde sergilenen iki büyük tuval resmi görmüştüm; şu duvar kadar bir tane beyaz ve bir tane siyah tablo vardır. Sanatın amacı güzel bir şey yapmak değildir, sanatın asıl amacı etkilemektir. Oradaki sanatçının vermek istediği şudur: Beyaz seni nasıl etkiliyor, karşısındaki siyah seni nasıl etkiliyor? Beyazın karşısında temizlik, aydınlık duygusuna ruh uyanırken, siyaha geçtiğin zaman birden karamsarlık, ölüm, gece duygusu uyanır. Sanat duygulara yöneliktir, duyguları anlık deşifre eder.


RÖPORTAJ | 71

Edebiyat dediğin zaman bir denemeci, sadece beyaz veya siyah üzerine iki defa kitap yazabilir; sende farklı kanallar açıp kılcal damarlarına kadar işler. Sanat ise ruhunuzu zenginleştirip yaşam biçiminizi değiştirir. Tabii ki öteden beri özellikle roman çok öndedir. O yüzden herkes roman yazmak ister. Roman yazmak edebiyattaki en üst seviyedir. Bu sebeple romancılar çok önemlidir yazarlar arasında. Bir hikâyecinin asıl amacı ve hayali, roman yazmaktır. Şimdilerde sahici romanların yazıldığına inanmıyorum. “Bu satar, bu iyi para kazandırır” duygusu varsa romanda, sahiciliğini yitirmiştir. Bir milyon dolar ödüllü Nobel kazanma hayali varsa, Nobel’i aldığında kitap satışları milyonlara varacaksa ve bunu hayal edip yazıyorsa amatör ruhu arkaya atmış olur; profesyonel alanda sahicilik yüzde yüz olamaz. En saf edebiyat türünün ‘şiir’ olduğunu zannediyorum. Şairler, para kazanma peşinde değiller. Ben hiçbir zaman resimden para kazanma hayali kurmadım. Bu nedenle de olmalı ki Sunay Akın benim için, “O ressam değil, şairdir.” der. Genellikle kendinizi hangi tünelde bulursunuz? Bu şehirde yaşamanın sanatsal veriminize ne tür bir katkısı var? Öncelikle derginizin ismini beğendim.

Tünel, aydınlığa çıkan en kestirme yoldur. Bir yerde bir tünel varsa orada bir çıkış var demektir. Tünel, içinde bilinmeyenin, gizemin olduğu bazen uzun bazen kısa bir yolculuktur. Bütün mesele tünelin ucundaki ışığı, bir toplu iğne başı kadar da olsa görebilmektir... Eğer ışığı görebiliyorsan rahatlıkla tünelden yürürsün… Işık, umut dediğimiz şeydir. Tünelimden İstanbul’a baktığımda tünelin ışığı şimdi büyümüştür, tünel artık aydınlıktır; tünelin dışındaki doğayı az çok görüyorumdur ve ruhum rahatlamıştır. Şimdi tünelde oturup dinlenebilirim de. Nasıl olsa tünelin ucundaki ışık büyük ve biraz daha tünelden yürüyüp pencere daha büyüdüğünde, İstanbul’daki her türlü şeyi, güzele ve çirkinliğe dair her şeyi görebiliyorum. Gaziosmanpaşa’daki insanı da Levent’teki insanı da bilebiliyorum ve nedenlerini sorgulayabiliyorum. Bu sebeplerle bulunmuş olduğum yer, tünelin iyi bir noktası. Bir Çin atasözü vardır: “Kuyunun dibindeki kurbağa, gökyüzünü kuyunun ağzı kadar zannedermiş.” O cehalet dediğimiz şey; kuyunun ağzı kadar gökyüzünü görebiliyor, “İşte gökyüzü bu kadar!” diyor. Kuyunun dibindeki kurbağa veya cehalet, yavaş yavaş kuyunun ağzına doğru tırmanmaya başladığında kuyunun ağzı da gökyüzü de genişliyor. Kuyunun tam ağzına varınca ve kuyudan

çıkıldığındaysa kurbağanın gördüğü, uçsuz bucaksız bir gökyüzü… Ama bu da yetmiyor! Bugün bilime göre kanıtlanmış, Andromeda Galaksisi’nden dünyamıza gelen ışık 270 milyon yılda geliyormuş. Işık hızını bir düşünün! Saniyede 355 bin km. O kadar geniş bir gökyüzü veya boşluk var. Uçsuz bucaksız… İşte kuyunun dışında olduğumuzda da yine hiçbir şey bilmediğimizi öğrenmiş oluyoruz, ama hiç olmazsa kuyunun dibinde değiliz. O yüzden de İstanbul’un kuyusuna bakmak bitmez! Bugün Sulukule kaldırıldı, ama ben oraya gitmemiştim, artık gidemem. Tarlabaşı’ndaki yerleşim yerleri yıkılıyor. İstanbul’un gece hayatını, 02.00’den sonra Beyoğlu’nu yaşamadım, bilmiyorum. İstanbul, çok fazla delikleri olan bir tünel! Tehlikeleri, kötülüğü barındıran tüneller de var iyiliği, güzelliği barındıran tüneller de var. Tünel nasıl bir yolculuksa, insan yaşamı da öyledir. İnsanın kendi tünelinden aydınlığa çıkmasının en önemli nedeni, insanın hata yapmasına izin vermektir. Hata dediysem telafisi olan, tekrarlanabilen deneyler demek istiyorum! Bir üstada, “Nasıl işinizi bu kadar güzel yapıyorsunuz?” diye sorduğunuzda vereceği cevap, “Daha önce çok hata yaptım, yapa yapa hatasızlığa ulaştım.” olacaktır. Çocuğunuza ne kadar çok hata yapma fırsatı verirseniz, o kadar çok bilgi sahibi olur. Bütün mesele, onu tek renge boyamamak, tek kalıba girmemesini sağlamak ve çok yönlü deneye açık tutmaktır... İnsana güvendikten sonra insan kötü, olumsuz hiçbir şey yapmaz. İnsan, doğuştan güzele meyilli bir yaratılışa sahiptir.


72 | PASAJ BÖLÜM

Haydarpaşa Tren İstasyonu’nun Denize açılan merdivenlerinden inerken, Elimde ne bavulum var Ne arka cebimde şişkinlik yapan cüzdan. Bir tek iç cebimde bir fotoğraf, Pantolonumun kayışında bağlı köstekli saat. Saatimin zincirinden kopan son halkada, Zamanı unuttum şimdi. Zamane gençliği zincirini koparmış, Hücum ediyor kompartımanımıza. Haydarpaşa Tren İstasyonu’nun

Yanan çatısında, Tutuşmayan tek tahta parçası, Gepetto’nun yalan söylemeyen tek kuklası, Tahta bir güvercin. Durur istasyonun çatısında, Hiç ötmez, Bekler, saatin onun için çalmasını. Vakti geldiğinde, Bir tren perondan çıkar, Güvercin, yaklaşan bulutun üstünden uçar… Yanıp kül olmakla kalmaz, Toz duman bertaraf olur. Haydarpaşa Tren İstasyonu’nun, Hayali kalır…

HAYDARPAŞA TREN İSTASYONU’NDA

VEDA


PASAJ | 73 BÖLÜM

Ve düdük sesleri… Çınlar kulakta. Zamanın ne çabuk geçtiğini, Başımı çevirsem de, Göremem istasyonun kuleleri arasında. Köstekli saatimin de pili durur ardından, Geriye doğru akmakta zaman, Kapılmak istesem de bu suya, Kuruyor… Ahir zaman. Zamane gençliği zincirini koparmış, Saatimin son halkası raylara yuvarlanmış, Kayıp!

Sımsıkı avucumda tutuyorum saatin kösteğini. Camı kırılmış avucumu kanatıyor, İçim kan alıyor, Ne yazık… Tutamıyorum zamanı Tutamıyorum kendimi, Böyle bir şiir yazıyorum işte. Siz okurken ben de, Gözlerinizi okuyorum, Kendimi görüyorum, Tutulup kalıyorum. Ne yaşadığımızı bilmesek de, Birlikte yaşıyoruz yine… Beyza Eren 10 Mayıs 2013


74 | PAPİRÜS

Onur C. ŞAHNA

XVI. YÜZYIL OSMANLI DOĞU AKDENİZİ’NDE DENİZ KAÇAKÇILIĞI I. KISIM

H

em kürenin hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişimi açısından büyük kırılma ve dönüşümlerin yaşandığı XVI. yüzyıl, dünya iktisadi merkezinin Akdeniz havzasından Kuzey ve Kuzeybatı Avrupa’ya kaydığı bir yüzyıl olmuştur.

Dönem boyunca Ümit Burnu’nun dolaşılmasıyla Hindistan’a varılması, ardından da Amerika’nın bulunuşu, tarıma dayalı iktisadın büyük oranda çözünüp yerini merkantilist iktisada bırakmasıyla büyük toplumsal ve iktisadi bunalımların oluşmasına neden olmuştur. Avrupa’nın değişimi kavrayıp küre çapında politikalar uygulamaya başladığı bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, bir iç deniz olan Akdeniz’de kısıtlı kalmış ve küre çapında politikalar geliştirememiştir.

Tüm Akdeniz dünyasını saran iktisadi bunalım, beraberinde toplumsal çöküntü ve ayaklanmaları getirmiş, toplumdaki bu çözünme, devlet mekanizmasına sıçramış ve yolsuzluklar önü alınamaz bir biçimde artmıştır. Bu bunalımlı ortamda deniz kaçakçılığı, geçen yüzyıla oranla

Osmanlı İmparatorluğu’nun esas iktisadi erkesini sağladığı Doğu Akdeniz’de artış göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu, iktisadi dengelerini koruyabilmek amacıyla gümrüklerini güçlendirme yoluna gitmiş ve dış alımla dış satım arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. İşte deniz kaçakçılığı, her ne kadar yalın görünse de bu dengeyi bozan ve yıpratan bir olgu olarak XVI. yüzyıl boyunca karşımıza çıkmaktadır. Akdeniz havzası önemini yitirdikçe deniz kaçakçılığı aşamasal olarak yoğunluk bakımından önce Ege’ye, daha sonra Karadeniz’e, ardından da Atlantik’e sıçramıştır. Bu çalışma da XVI. yüzyıl Osmanlı Doğu Akdenizi’ndeki deniz kaçakçılığı, toplumsal ve iktisadi gerekçeler ve oluşturucular göz önüne alınarak incelenmiştir. A- XVI. YÜZYILDA KÜRENİN GENEL DURUMU VE AKDENİZ DÜNYASI Küre çapında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı XVI. yüzyıl, hem iktisadi hem de toplumsal açıdan kürenin kabuk değiştirmeye başladığı bir yüzyıl olmuştur. Batı ve Doğu uygarlıklarının dinsel bir görüntü altında büyük iktisadi savaşımlar yaşadığı bu yüzyılın başında herhâlde hiç kimse, gelecek yüzyılların Avrupa’nın isteği doğrultusunda biçimleneceğini düşünemiyor olsa gerekti. XVI. yüzyılın başında küre, Ming Çini, Osmanlı İmparatorluğu, Babür İmparatorluğu, Moskof Rusyası, Tokugawa Japonyası ve Ortabatı Avrupa’daki devletler kümesinden oluşmaktaydı. Bu güçlerden Avrupa dışında kalanlar “ne kadar etkileyici ve düzenli görünürlerse görünsünler, hepsi de yalnızca


PAPİRÜS | 75

resmî devlet dinî konusunda değil, ticari etkinlikler ve silah geliştirilmesi gibi alanlarda da, düşünce ve uygulama birliği üzerinde ısrar eden merkezî bir otoriteye sahip olmanın yarattığı sonuçlardan zarar görmüşlerdir.”1 Avrupa ise Rönesans ve Reform’un yarattığı gelişme ortamı içinde (ki bunda derebeylik düzeninin etkisi büyük olsa gerektir) yordamsal bir devrimi gerçekleştirerek, Doğu dünyasındaki rakiplerini geride bırakabilmiştir.

Yüzyıl boyunca Avrupa’nın güneybatısından kuzeybatısına doğru kayan küre çapında politika oluşturma isteği, dünya düzenini etkilemiştir. Esasında bu politik yönelimler, kentler ve pazar ekonomisi ile paralel yükselen kentsoyluların isteklerini karşılamaya yönelik gelişmiştir. İlk yönelim, doğrudan varsıl Doğu’ya karşı düzenlenen Haçlı Seferleri yoluyla olmuş, ardından da güçlü Önasya’yı aşamayan Batı, bu isteğini okyanuslar yoluyla gerçekleştirmiştir. Kuşkusuz bunun simgesel başlangıcını 1492 oluşturmuştur. Nitekim bu politik yönelimler doğrultusunda kürenin iktisadi ağırlık merkezi, Akdeniz’den Atlantik’e kaymıştır. Ancak bu kayış ani olmamış ve Akdeniz, XVII. yüzyıla dek bir ölçüde iktisadi önemini koruyabilmiştir. Akdeniz’in iktisadi önemini yitirmesi, oldukça uzun bir sürece yayılan bir değişim olmuştur. “Bu sürecin zaman almasının nedenlerinden biri, 1550’li yıllarda başlayan Ceneviz’in altın çağının XVII. yüzyılın ortalarına, hatta sonlarına kadar sürmesiydi.”2 Bu sürecin başlangıcını ise 1492’de İspanyollar’a göre, Amerika anakarasının bulunuşu oluşturmuştur. Bu buluş ile birlikte Aztek-İnka altın ve gümüşleri, Akdeniz piyasasına girmiş ve bununla

birlikte Akdeniz çapında dalga dalga yayılan bir iktisadi bunalıma neden olmuştur. Bu bunalımın etkileri, Osmanlı İmparatorluğu’na yüzyılın sonlarında ulaşabilmiştir. Esasında iktisadi kırılma hemen etkili olmamıştır. XVI. yüzyıl Akdeniz dünyasını oluşturan İspanya3 , Fransa4, Ceneviz, Venedik ve Osmanlı İmparatorluğu5 , kırılmanın iktisadi ve toplumsal etkilerini yüzyıl boyunca süren bu varsıl dalgalarla yaşayacaklardır. 1492’nin yarattığı ilk şok atlatıldıktan sonra “baharat ticareti de 1530’lardan itibaren Akdeniz sularına dönüş yaptığı XVI. yüzyılın ikinci yarısında Akdeniz’i, yeniden kendisine mekân edindi. Akdeniz sahil kentleri Sevile ve Ceneviz’den Halep ve İskenderiye’ye Amerikan gümüşünün akış rotası üzerinde durak noktaları görevini yüklendiler”6. Ancak değerli madenler7 ile yürüyüşünü sürdüren Levant (baharat ticareti) ticareti, Akdeniz havzasında yarattığı devinime karşın XVII. yüzyılın ortalarına doğru kendini iyice duyumsatacak olan Pax Neerlendica’nın egemenliğini engelleyemeyecektir. Bu egemenlik, iki yeni gücü; Hollanda ve İngiltere’yi doğuracaktır. Akdeniz dünyasının devletleri artık dünyanın egemeni değil, yalnızca bir iç denizin egemenleri konumuna düşeceklerdir. XVI. yüzyıl boyunca yer yer sürmüş olan Akdeniz bölünmüşlüğü ve çatışması, yüzyılın ortasına doğru durulmuş ve yerini barışa bırakmıştır. “Bunun nedeni, savaşın büyük komşu mekânlara yerleşmesidir: Batıda Atlantik, Doğu’da İran sınırları ve Hint Okyanusu. Türkiye’nin Doğu’ya doğru olan terazi hareketine, İspanya’nın Batı’ya doğru olanı cevap vermektedir. Olaysal tarihin bizatihi doğası gereği açıklayamadığı büyük titreşimler. Fakat tartışılmaz olarak kalan sorun tüm netliğiyle belirtmektedir. Uzun zaman Akdeniz’de zıtlaşan Türk güçleri bloğuyla, İspanyol güçleri bloğu birbirlerinden kopmuşlar ve bu sayede İç Deniz 15501580 arasında esas çizgisini meydana getiren savaştan kurtulmuştur.”8


76 | PAPİRÜS

B- XVI. YÜZYIL OSMANLISI’NA GENEL BİR BAKIŞ XVI. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu öyle bir güce ulaşmıştır ki 1526’dan “1596’ya kadar dünyada, Osmanlılar’ı bir biçimde ilgilendirmeyen uluslararası bir tek politik sorun olmamıştır.”9 XVI. yüzyıla II. Bayezid döneminin iç karışıklıkları ile giren Osmanlı İmparatorluğu, 1512’de tahta I. Selim’in geçmesiyle büyük bir genişleme politikasını uygulamaya koydu. I. Selim kısa saltanatında Suriye, Mısır ve Hicaz’ı Osmanlı egemenliği altına soktu ve 1520’de yerini oğlu I. Süleyman’a bıraktı. “Süleyman tahta çıktığı zaman (17 Şevval 926) İslam âleminde kazanılmış yeni durumu korumak için ataları gibi gaza alanında büyük başarılar göstermeli idi. Selim’in fütuhatı, imparatorluğu bir misli büyütmüş ve Avrupa’da ümitsizlik doğurmuştu. Selim’in asıl maksadı, Batı’ya büyük bir sefer yapmaktı. Bunun için o daha 1515’de İstanbul’da büyük bir tersane inşasına başlamıştı.”10 Batı’ya yapılacak bir sefer I. Süleyman’a kalmıştı. Orta Avrupa’da Belgrad, Doğu Akdeniz’de de Rodos, Batı’nın direndiği iki kaleydi. 1521’de Belgrad’ın, 1522’de de Rodos’un düşmesiyle zaten Fransa ve Almanya olmak üzere ikiye bölünmüş Avrupa, Osmanlılar’ın hem denizlerde hem de karalarda yayılımıyla karşı karşıya kalacaktır. I. Süleyman dönemi, Osmanlı’nın en parlak dönemi olacak ve bu yüzyıl da Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağı olarak adlandırılacaktır. Bu dönemde Avrupa’yı içten bölme siyaseti izleyen Osmanlı, bu amaçla Fransa ile bağlaşıklık kuracaktır.

Orta ve Doğu Avrupa’da daimi bir yayılma siyaseti güden Osmanlı, 1529’da Viyana önlerine dek gelmiştir. Denizlerde ise 1538 Preveze Utkusu ile 1571 Lepanto yenilgisine dek olan sürede tek yetkin güç olmuştur. Kuzey Afrika’da da Osmanlı egemenliği genişlemiş ve Trablusgarp, Cezayir ve Tunus’u içine almıştır. 1566’da I. Süleyman’ın ölümüyle tahta II. Selim geçmiştir, ancak bu dönemden sonra bir anda olmasa da Osmanlı gücü yavaşlamış, duraklamış ve çöküşe geçmiştir. Bu yüzyıl, hem Osmanlı’da hem de Avrupa’da büyük toplumsal ve ekonomik kırılma ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu yüzyıl büyük savaşların, tarihin akışını değiştiren keşiflerin yapıldığı bir yüzyıl olmuş ve bu yeni keşiflerin etkisiyle dünya ekonomisinin ağırlık merkezi, yüzyıl sonuna doğru Akdeniz’den Kuzeybatı Avrupa’ya kaymış, böylece Hollanda ve İngiltere gibi yeni güçler ortaya çıkmıştır.

XVI. yüzyılda Osmanlı, Akdeniz’de İspanya ve Venedik; Hint Okyanusu’nda Portekiz; Avrupa’da Habsburglar ve Rusya; doğuda ise İran’daki Safevîler ile savaşmıştır. Osmanlı, bu en parlak görünen döneminde dahi hem içte hem dışta aşamadığı birçok sorunla yüz yüze gelecektir. 1492’de Amerika anakarasının bulunuşu ve buradaki varsıllıkların Avrupa piyasalarına akışı, ateşli silahlar konusunda Batılılar’ın ulaştığı ileri nokta, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Akdeniz’den Kuzey Avrupa’ya kayması, Osmanlı’nın çevresindeki büyük güçlerin gelişimi ve Osmanlı içindeki yönetsel ve bürokratik çözülme, toplumsal sorunlar ve karışıklıklar gibi nedenlerden dolayı bu yüzyıl içinde Osmanlı, en parlak dönemini yaşarken şu an duraklama olarak nitelendirdiğimiz önemli bir değişim içine girmiştir. C- OSMANLI DOĞU AKDENİZİ’NE BİR BAKIŞ Tarih boyunca Asya, Avrupa ve Afrika anakaralarının kesiştiği geniş bölgede egemenlik kurmak isteyen her güç için Doğu Akdeniz, vazgeçilmez olmuş ve bu bölgede birçok egemenlik savaşı gerçekleşmiştir.

Günümüzde bile Doğu Akdeniz coğrafyası, geçmişte olduğu gibi hem ekonomik hem jeopolitik açıdan çok büyük öneme sahiptir. Bu bölge hem doğal kaynakları hem önemli su geçitleri, hem coğrafi konumu (ticaret yolları üzerinde) hem de insan kaynakları açısından büyük güçler için çekici olmuş, hem de deniz ticaretine egemen durumu dolayısıyla ekonomik isteklerin doyurulabileceği bir yapı sunmuştur. XVI. yüzyılda Doğu Akdeniz’in iki açıdan önem taşıdığını görürüz; iktisadi ve jeopolitik. İktisadi yönden KuzeyGüney ticareti ile Doğu-Batı ticaretine egemen oluşu ve ayrıca doğal kaynaklar ve varsıllıklar açısından yoğun bir bölge oluşu, bunu gösterir. Ticaret yolları yönünden Doğu Akdeniz kilit nokta idi ki, XVI. yüzyılda henüz yeni deniz aşırı ticaret yolları kendini belli etmeye başlamadan önce eski ticaret yollarının bulunduğu bölgeler, iktisadi yönden dünya sisteminin merkezi noktasındaydılar. Kuzey-Güney yönündeki ticaret yolu, Anadolu ile Suriye ve Mısır arasında gelişmişti. “Bu eksen üzerindeki mal akımları özellikle başkent İstanbul ile ordunun gereksinimlerinin karşılanması açısından önem taşıyordu. Mısır ve Suriye’den Hindistan kökenli baharat ve çeşitli boya maddeleriyle pirinç, buğday, un, şeker, sabun gibi temel mallar ithal ediliyor, bu bölgelere tahta, demir, demirden yapılmış araç ve gereçler, ipekli ve diğer tekstil ürünleri ihraç ediliyordu. Mısır ve Suriye ticaretinin özellikle İstanbul için önemi arttıkça, denizlerin güvenliği11 Osmanlı yönetimi için önemli bir sorun durumuna geldi. XVI. yüzyılın başlarında Suriye ve Mısır’ın fethinden sonra Rodos Şövalyeleri’nin üssü olan Rodos Adası’nın alınmasıyla bu ticaret yolu tümüyle Osmanlılar’ın denetimine geçti.”12


PAPİRÜS | 77

Doğu-Batı yönündeki ticaret yolu ise Asya ile Avrupa’yı iktisadi yönden birbirine bağlıyordu ve Ortadoğu bölgesinden geçerek Doğu Akdeniz dünyasından batıya açılıyordu. Bu yolun denetiminde İran ve Osmanlı tek yetke idi. Bu yol binlerce yıldır Doğu ile Batı’yı birbirine bağlamaktaydı ve önemini XVII. yüzyılla birlikte yitirmeye başlayacaktı. Aynı zamanda Doğu-Batı yönündeki bu ticaret yolu, batıya çoğunlukla Anadolu Yarımadası yoluyla ulaşıyordu ki, bu çok büyük oranda kara yolu ile yapılıyordu. Bunun yanında Levant ticareti denilen ticaret de, Doğu Akdeniz yoluyla denizden Batı Limanları’na ulaşırdı. Levant ticareti yalnızca baharattan ibaret değildi, bunun yanında tahıl, tuz, şeker, yün, pamuk ve kumaşlar da bu ticarette önemliydi. Levant ticareti, birçok Batılı devlet için çok önemliydi. Örneğin Venedik, savunmaya yönelik savaş mekanizmasını Doğu ticaretinin çok büyük gelirlerini kullanarak sürdürüyordu. Yine Doğu Akdeniz’in önemi bağlamında şunu söyleyebiliriz: Doğu Akdeniz’in bir parçası olan Ege Adaları, Bizans egemenliği altında iken Venedik ve Ceneviz gibi denizci güçlerin savaşım odağı olmuştu. “Çünkü bu devletler, Haçlı Seferleri ile birlikte Ortadoğu’ya açılan ‘Levante’ denilen Doğu Akdeniz’de çok büyük önem taşıyan ticarete egemen olmak istiyorlardı.”13

Doğu Akdeniz’i iktisadi yönden önemli kılan bir etken de, çevrelediği topraklardaki tarım alanları ve varsıl madenler idi (altın, gümüş, demir, bakır, vs). Bunlar, Doğu Akdeniz yoluyla dış satıma sunulurdu ve de bunların tümü, doğal kaynakları oluşturmaktaydı. Bu doğal kaynakların ticareti, XVI. yüzyılda daha çok Osmanlı’nın kendi iç ticaretinde yer almaktaydı ve bu ticari akış, Doğu Akdeniz üzerinde Kuzey-Güney ticareti etkisinde yapılmaktaydı.

Bunun dışında Osmanlı tahıl ve tekstil ürünleri, Doğu Akdeniz yolu ile Avrupa’ya sunuluyordu. XVI. yüzyılın sonuna doğru Batı’ya akan ürünlerin niteliği de değişme gösteriyordu. “Sınaî ürünlerin fiyatları tahıl ürünlerinden daha yüksek seyrettiğinden, sonuçta pamuk, ipek, keten üretimi için ayrılan arazi de arttı.”14 Doğal kaynaklar yönünden varsıl Doğu Akdeniz ve kıyıları, ekonomik gücünü koruyabilmek açısından Osmanlı için önemliydi; çünkü Osmanlı, esas ekonomik gücü erkesini buradan alıyordu. (Devam Edecek)

KAYNAKLAR 1- Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, (çev. Birtane Karanakçı), 9. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Aralık 2002, s.15.

8- Fernand Braudel, II. Felipe Dönemi’nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, c.2, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), 2. Baskı, İmge Kitabevi, İstanbul, Temmuz 1994, s.609.

2- Immanuel Wallerstein- Faruk Tabak, “Osmanlı İmparatorluğu, Akdeniz ve Avrupa Dünya Ekonomisi (1560-1800)”, Güler Eren (ed.), Osmanlı, c.3,Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s.202. / Wallerstein ve Tabak bu tümce için ‘Fernand Braudel, “Le Siècle des Genois S’achève-t-il En 1627?” yazarın Autour de la Méditerranée (Paris, 1996) adlı yapıtının içinde’ son notunu düşmüşlerdir ancak, sayfa numarası vermedikleri için yapıtın özgün biçimiyle karşılaştırma yapılamamıştır.

9- Halil İnalcık, “Osmanlı Tarihine Toplu Bir Bakış”, Güler Eren (ed.), Osmanlı, c.1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s.95.

3- İspanya 1492 ile başlayan değişimi kendisi başlattığı hâlde zarar görmüş ve XVI. yüzyılın sonuna doğru tüm Akdeniz’in duyumsadığı büyük iktisadi bunalım eşliğinde gerilemeye başlamıştır. 4- Fransa XVI. yüzyıl boyunca kıta içi güç savaşımıyla uğraşmış ve değişimi bir sonraki yüzyılda kavrayabilmiştir. 5- Yüzyılın başlarında Akdeniz’de bir devlet olarak varlığını sürdüren Memlûk Devleti, Osmanlılar’ın 1517’deki Ridâniye seferiyle ortadan kalkmış ve bu yolla Kıbrıs ve Girit dışındaki tüm Doğu Akdeniz, Osmanlı egemenliği altına girmiştir.

10- Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600), (çev. Ruşen Sezer), 4. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 2004, s.40. 11- Denizlerin güvenliğini sağlamakla görevli Osmanlı donanması üç ana öğeden oluşmaktaydı: a. Donanmanın esas öğesi olan tersane gemileri. b. Denizleri denetleme görevi verilmiş sancak beylerinin gemileri. c. Deniz akıncıları (bunlara Mağrip Korsanları da denirdi). Bu bilgi için bkz. İdris Bostan, “Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği”, H.Celal Güzel – Ali Birinci (ed.), Genel Türk Tarihi, c.6, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002. 12- Şevket Pamuk, 100 Soruda Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 15001914, 5. Baskı, İstanbul, 1999, s.98. 13- Yasemin Demircan, “Ege Adalarında Osmanlı Hâkimiyeti”, H.Celal GüzelKemal Çiçek-Salim Koca (ed.), Türkler, c.10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.363.

6- Wallerstein-Tabak, a.g.e., s.202. 14- Wallerstein- Tabak, a.g.e., s.206. 7- Altın ve gümüş değerli madenleri oluşturmaktaydı. Bu madenler merkantilist (asil-değerli-madenci) ekonominin temeliydi.


78 | EDEBİYAT YAPMA BANA

Demet ALPER

YÜREĞİM AĞZIMDA!

K

endimi bazen ‘Asena’ ile özdeşleştiriyorum. Mutlaka gözünüze bir yerlerde çarpmıştır, sürekli babaannesini anlatır, tüm yaşamı onunla geçmiştir çünkü. Ben de hayata gözlerimi açtığımdan itibaren aradaki bir yıl hariç evlenene kadar babaannemle yaşadım. 18-26 yaş arası 8 yıl boyunca evde sadece ikimiz kaldık. Babaannem; hani kadın gibi kadın derler ya, aynen öyle biriydi işte. Zor yanları da vardı tabii; çok genç yaşta dedemi kaybetmesi, 2 tane çocuğu tek başına büyütmesi zaman zaman gerginleşmesine sebep oluyordu. Aramızdaki yaş farkı da işin içine girince hem seviştik hem dövüştük, ben evlenene kadar da böyle sürdü gitti. Muhtemelen babamı kaybettikten sonra babaannemin yanında kalmam, aslında ona güç verdi. Bana torunu değil de evladı gibi baktı. Zaman zaman üzüldüğümü gördüğünde, “Senin annen benim, baban da benim!” diye serzenişte bulunmuşluğu da oldu, ‘haksız da sayılmazdı’. Babaannem, müthiş tertipli düzenli, temiz titiz, tutumlu ve oldukça modern görüşlüydü. Oysa ben, onca yıl bu kadar tertip düzenden boğulup neyin nerede olduğunu bilen, ama bir o kadar da dağınık biri oldum çıktım. Kız kardeşim, benden daha az babaannemle birlikte olmasına rağmen tertip düzen konusunda kesinkes babaanneme çekmiştir. Babaannem, bütün kadınsal özellikleri kendinde barındırmış bir insan olarak çok da güzel yemek yapardı. Her akşam işten geldiğimde masayı donatılmış hâlde bulur, kilo alacağım korkusuyla çatalın ucu ile yemeklere dokunur bırakırdım; sonra çok üzüldüm ama nafile... Bütün gün evin içinde olduğundan benim işten dönüşümü hevesle bekler, yemek masasında sohbet etmekten büyük zevk alırdı babaannem; ben de yaşadıklarımı kendisine anlatmaktan hoşlanırdım doğrusu.

Soğuk bir kış günü, iş çıkışı eve geldim. Sobadan gelen çıtır çıtır odun sesi, resmen huzur veriyordu. Sofra her zamanki gibi mükemmeldi, ama ben yine 2-3 çatal dişledim ve ardından sigaraya sarıldım, yaktım ve bir nefes içime çektim. Tam konuşmaya devam edecekken boğazıma bir yumru oturdu ve ardından nefes alamadığımı hissettim. “Tamam!” dedim, “Az sonra sandalyeden yuvarlanarak babaannemin ayaklarının dibine yığılacağım!” Bir yandan babaanneme de panik olmasın diye bir şey söyleyemiyorum… Usulca yerimden kalktım ve banyoya gittim. Aynaya bir baktım ki, trafik lambası gibiyim, araç geçse duracak o derece! Boğazımda bir yumru var ve nefes alamıyorum, ama ölmüyorum da. Odaya döndüğümde kadıncağız, benim hâlimde bir acayiplik olduğunu hissetti. Üşüttüm herhâlde diye beni sobanın yanına oturtup sardı sarmaladı. Ben iyice nefes alamamaya başlayınca, “Ben iyi değilim, nefes alamıyorum babaanne!” dememle, “Bismillahirrahmanirrahim” diye koşarak giyindi, beni kolumdan tuttu ve kendimizi sokağa attık. Dışarıya çıkınca düzeldim nihayet. Nefes almam düzeldi, bir sorunum kalmadı. “Tamam, ben iyiyim, gitmeyelim!” dedim ve binadan içeri girdik. Ben yine tıkanınca kadıncağız, beni


EDEBİYAT YAPMA BANA | 79

zorla taksiye bindirdi. Kapalı yere girince tıkanıyorum, hava alınca düzeliyorum. Zor bela Fatih Kıztaşı’ndaki Kızılay’a gittik. “Boğuluyorum, nefes alamıyorum!” deyince hâliyle acil kapısından giriş yaptık ve hemen kalp muayenesi ardından elektro çekildi. Doktor sonuçlara bakınca, “Bu elektro o kadar düzgün ki, tıp kitabına örnek olarak konulabilir.” diye yorum yaptı. 20 yaşımda yaşadığım bu olayın üstünden 31 yıl gibi uzun zaman geçtiğinden ilaç verip vermediğini hatırlamıyorum. Eve döndüğümüzde babaannem, bana kendi yanında yer yatağı hazırladı, besmelelerle yatırdı, başımda okudu üfledi.

hâline geldim anlayacağınız. Aile eşrafına, “Benim sorunum boğazımda!” desem de, fısır fısır konuşmalarından ‘psikolojik’ diye kendi kendilerine tanı koyduklarını anlıyorum. Haklı oldukları taraf da var, çünkü bir sürü muayeneden geçiyorum, her şeyim çok düzenli çıkıyor… Ve babaannem, ağabeyim ve amcamdan kurulu heyet, tebdil-i mekân edersem iyileşeceğimi düşündüklerinden bu sefer de Fatih’ten Caddebostan’daki amcamların evine nakil oldum. Gel gör ki bir düzelme yok, hâlâ tıkanıyor, nefes alamıyor, yemek yemiyorum, arada sıcak ıhlamur içirmeye çalışıyorlar daha da tıkanıyorum.

Başımı yastığa koyunca düzeldim. Sonrasında sürekli kendimi dinlemeye başladım; yatınca iyiyim, oturunca ve ayakta kötüyüm. Üstelik işe de gidememeye başladım. O yıllarda bakışıyla ödümü patlatan sevgili personel müdürümüz Ersen bey, eve SSK’dan bir doktor gönderdiğini bildirdi. Ben de hazırlanıp beklemeye başladım.

Bu böyle yaklaşık bir ay devam etti. Yengemin musiki cemiyetinden doktor arkadaşı bile derdime derman olamadı ve ben tekrar Fatih’e döndüm; pencere önünde mumya gibi oturan, az sonra fıstıklı helvası yenecek bir insana dönüştüm. Bir taraftan da kendi kendime teşhis koymaya çalışıyor, tek başıma doktora gidecek cesareti kendimde bulamıyordum. İnsanlar, beni doktor doktor gezdirip bir sonuç alamadıklarından yeni bir eziyete yanaşmıyorlardı. Suudi Arabistan’da çalışan, Türkiye’ye yıllık izine gelmiş ve benim sağlık eziyetimin ortasına düşen 25 yaşındaki ağabeyimi ikna edince ise, birlikte Fatih’te bir KBB doktoruna gittik. Titreyerek koltuğa oturdum. Doktor, 30 saniyelik muayene sonunda alerjik bir nedenden küçük dilimin şiştiğini söyleyip bütün bu yaşadıklarıma sebep olduğunu anlattı ve basit bir ilaç verdi. Ben aynı gün dünyaya geri döndüm.

Kapı çalındı, doktor içeri buyur edildi ve yattığım odanın kapısında bir siluet belirdi. Sanırsınız ki Red Kit’teki tabut boyu alan mezarcı karakteri, çizgi romandan çıkmış bizim eve doktor olarak gelmiş! Ben doktoru görünce iyice boğulmaya başladım. Adam beni yeterince kanlı canlı görünce, “Ben böyle hastaya gelmiyorum aslında!” diye söylene söylene muayene etti, muhtemelen bir şurup yazdı ve gitti. Ancak benim eziyetim bitmedi tabii ki! Sürekli yatarsam iyiyim, ayağa kalkarsam kötüyüm. 20 yaşında durduk yere yatalak bir insan

Sonra bana diyorlar ki, “Neden doktordan korkuyorsun?”. “Nefes alamıyorum!” dediğimde ilk bakılacak yer boğazım olması gerekirken kalpten başlamalarından olabilir mi acaba!


80 | RÖPORTAJ

“EDEBİYAT İLE SİNEMANIN ÜLKEMİZDE DAHA ÇOK ÖRTÜŞMESİ GEREKİYOR”

EMRE KENTMENOĞLU RÖPORTAJ: Beyza EREN

Tiyatro sahnesinde Macbeth’in karanlık yüzü, beyaz perdede bir dervişin sufiyane duruşu… Emre Kentmenoğlu yakın zamanda vizyona girecek filmi, ‘Aşk-ı Suzan’da bir dervişi, Actor Club adlı tiyatro topluluğuyla sahneleyecekleri Shakespeare’in Macbeth adlı oyununda Macbeth’in karanlık tarafını canlandıracak. Kentmenoğlu, birbirinden çok farklı rollerle seyirci karşısına çıkarak film ya da oyun bittiğinde kostümü üstünden sıyırıp atabilen, tek bir kimlikte sınırlı kalmayan, genç kuşağın gözde oyuncularından biri olmaya aday! Bizimle gerçekleştirdiği söyleşide ise zaman zaman Tünel’in ucunda pelerinini uçuşturan bir Macbeth, zaman zaman Tünel’in ucundan uçsuz bucaksız bir ışık saçan bir derviş olarak okuyucumuzu karşılıyor! Actor Club adında bir tiyatro topluluğunuz var. Nasıl bir araya geldiniz? Tesadüfi bir şekilde tanıştık. Sonrasında Actor Club’daki arkadaşlarımızla yüz yüze görüştük, anlaştık ve provalara başladık. Şu sıralar da genel provaları yapıyoruz. Şimdilik oyunu sahnelemek üzere öngörülen tarih 22 Ekim. İlk oyununuzun Macbeth olması, izleyiciye neyi anlatıyor? Sizin canlandırmanızla birlikte Macbeth başka bir kimliğe bürünüyor olabilir mi? Şöyle ki, bizim sahnelediğimiz Macbeth oyununda başta görsel anlamda farklılık ortaya çıkıyor. Macbeth’i iki kişi oynuyoruz. Ben ise Macbeth’in kötü tarafını oynuyorum.

Hepimizin içinde kötü bir taraf vardır. Oyunda Macbeth’in şeytansı dürtüleri olan tarafındayım ben. Macbeth’in azmettiricisi olarak da düşünebilirsiniz. Hatta oyunun sonunda beni bıçaklıyor, hâlbuki kendini bıçaklamış oluyor. Klasik Macbethler’e göre bu oyun, biraz daha samimi ve farklı. Yakın zamanda vizyona girecek bir sinema filmi, ‘Aşk-ı Suzan’da rol alacaksın. Film ve canlandırdığın karaktere dair bize biraz bilgi verir misin? Sinema filmi ile ilgili yönetmenin vekili olarak şunu söyleyebilirim: Aşk-ı Suzan, her kesimin izleyebileceği bir film. Burada asıl mesele ‘aşk’!


RÖPORTAJ | 81

Allah aşkını yaşamak istiyorsan, bu kadın aşkından geçiyor. Kadın aşkını yaşamadan Allah aşkını yaşayamazsın. Allah, sana bu aşkı bahşetmiş ki ona daha yakın olasın diye… Bu tamamen erdemliliğin, sadakatin, sabrın bir ölçüsü. Bu anlamda Aşk-ı Suzan, bana çok şey kattı! Filmde, aşkta asıl unsur olan sabır ve sadakat işleniyor. Günümüzdeki aşkların tersine. Bu adam 20 yıl bekliyor sevdiği kişiyi ve daha ne kadar bekleyeceğini de bilmiyor. Bu anlamda Aşk-ı Suzan, kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Elimden gelenin çok fazlasını yapmaya çalıştım. Çok zor sahneler vardı, özellikle zikir sahneleri. Bu zamana kadar hiç bulunmadığım ortamlar… Birçoğumuzun olduğu gibi tasavvufa kulaktan dolma bilgim vardı. Tabiî sonrasında Konya’ya gittim, araştırdım, Mevlânâ’nın hayatını incelemeye başladım. Peki, tüm bu hazırlık ne kadar sürdü? Yaklaşık olarak 13 günde film çekildi, ama dört haftaya yayıldı. Çok kısa zamanda film çekilmiş oldu. Geceli gündüzlü yoğun bir şekilde çalıştık. Düşünüyorum da, senaryoyu görmüş bile olsan tasavvuf işin içinde olunca mevzu biraz daha derinleşmiş oluyor.

Dizi tecrübelerim oldu, ama bu filmin benim için yeri çok farklı! İlk başrolüm. Bana güvendikleri için de ayrıca müteşekkirim. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya. Şimdilik ben de heyecanlıyım, oyun var bir taraftan… Bu rol için seçilmenin oyunculuk anlamında sana nasıl bir katkısı oldu? Filmde bir derviş rolüne, oyunda ise tamamen tersi bir role bürünüyorum. Böylelikle tek düze oyunculuk da yapmamış oluyorum. Bir oyuncunun farklı performanslarda bulunması gerektiği kanaatindeyim. Bir Shakespeare kahramanından bir dervişe kadar uzanmak nasıl bir serüven? Net bir insan olmamın yanında aslında kararsız biriyimdir genelde. Annem polis ya da subay olmamı istemişti mesela. Bu sebeple lisede hep sınavlara girdim. Aynı


82 | RÖPORTAJ

Aşk-ı Suzan’da geçen sene oynamış olsaydım, sanırım bu kadar rolümün farkında olamazdım. Bunun gerçekten bir süreç olduğu, yaşanmışlıkların verdiği bir algı birikimi olduğunu bu filmde daha iyi anladım. Aşk-ı Suzan, onların deyimiyle benim filmimdi!


RÖPORTAJ | 83


84 | RÖPORTAJ

zamanda basketbol, futbol ve yüzmeden de lisanslı sporcuyum. Bedenim hep bir şekilde bir yerlere gitti, ama oyunculukta karar kıldım. Çünkü bir oyuncu her şeyi yapabilir; çok tuhaf bir duygu aslında. Canlandırma bile olsa o karakteri, o hikâyeyi yaşayabiliyorsunuz.

Dervişi oynarken çok tuhaf duygulara kapıldım. Oyunculuğumu bir kenara bıraktım ve gerçekten onu yaşadım. Oyuncu olmayı düşlemiş miydin, yoksa bu bir yol kesişimi mi? Ortaokuldan beri Antalya’da yaşadım, büyüdüm. O yaşlardan itibaren hep tiyatro ile ilgilendim. Lisede meslek seçimine doğru gitti bu ilgi. Oyunculuğu sadece meslek olarak da görmedim. Mutlu olduğumu hissettiğim için bu yolda devam etmeye çalıştım. Lisede de tiyatro şenliğinde “en iyi oyuncu” ödülüne layık gördüler beni. Sonrasında konservatuvar sınavlarına hazırlandım. Bu ödül aynı zamanda bana bir yol göstermiş oldu. Devlet Tiyatrosu sanatçısı bir teyzem olduğu için de oyunculuğa kendimi biraz daha yakın hissediyordum.

Oyuncu olmayı istedim ve kolay da olmadı! Çok sayıda görüşmeye gittim, ama yılmadım. 5 yıldır İstanbul’dayım, birçok kez taşındım. Sabahın 4’ünde kalkıp kafede çalıştım, bulaşık yıkadım. Bunlar, benim hiçbir zaman gocunmadığım ve gocunmayacağım şeyler.


RÖPORTAJ | 85

Yine olsa yine yaparım. Çünkü ne yapacağımı, ne için bunu yapacağımı biliyordum. Bu bir süreçti sadece. Bir insan bir şeyi istiyorsa, sabretmesi gerekiyor. Sinema ya da tiyatroyla ilgilenen ya da oyuncu olmak isteyen gençler için bugün ne tür olanaklar var? Bence bunun bir yolu yok! Bir kişi bir şeyi istiyorsa, onu gerçekten istemeli. Bütün zorlu şartlara rağmen o kişinin yılmaması gerekiyor. Çünkü beni bu yoldan çevirecek çok bahane ve baskı oldu. Tesadüfen gelişen olaylar neticesinde amacına çok kolay ve hızlı ulaşabilen insanlar da vardır muhakkak. Emre Kentmenoğlu, 5 yıl öncesine kadar olan süreçte ne gibi değişimler yaşadı ve 5 yıl sonrası için ne hedefleri var? Film üzerinden konuşuyor olursak, Aşk-ı Suzan’da geçen sene oynamış olsaydım, sanırım bu kadar rolümün farkında olamazdım. Bunun gerçekten bir süreç olduğu, yaşanmışlıkların verdiği bir algı birikimi olduğunu bu filmde daha iyi anladım. Aşk-ı Suzan, onların deyimiyle benim filmimdi! Benim dördüncü sinema filmim aynı zamanda. Av Mevsimi, Şafakla Dönenler gibi birkaç filmde bulundum. Kısa roller de olsa, örneğin Şener Şen ile aynı sette bulunuyor olmanın ayrı bir tecrübesi var; ondan öğrendiklerim oldu. Ne kadar prensipli biri olduğunu orada gördüm. Cebinde kendisinin yazdığı çalışma kâğıdını aralarda çıkartıp çalışıyordu. Herkes iyi bir yerlerde olmak ister, ama bu aslında umutla ümidin paralel gitmesidir! Beni zinde tutan da bu oldu! Aşk-ı Suzan’da rol alana kadar yaklaşık 15 tane kısa filmde görev aldım. Çok farklı karakterler oynama şansı elde ettim. Edebiyat, senin için sadece kitap ve okumak mı? Edebiyat bir yaşam tarzı! Edebiyat, derinlemesine bir kültür. Ve edebiyat ile sinemanın ülkemizde daha çok örtüşmesi gerekiyor. Hangi edebî eserin film uyarlaması yapılması hoşuna gider? Bu filmde oynayacak olsan hangi karakteri canlandırırdın? Son olarak Uzun Hikâye’yi çok beğendim. Orada oynamak isterdim açıkçası. Mustafa Kutlu, bana yakın gelen isimler arasında. Orhan Kemal de aynı şekilde. Bunun örneklerini sinemaya aktaranları da gördük. Sabahattin Ali’nin bir eserinin uyarlamasında oynamak da güzel olurdu. Göz önünde olmak, dizide, filmde ya da bir oyunda bambaşka bir kişiyi canlandırıyor olsanız da gerçek hayatta gençlerimiz için bir rol modeli olarak görülmenize yol açıyor. Senin için izleyicide nasıl bir izlenim bırakmak önemli? Bu tarz durumlarla daha çok aile ortamında ya da tanıdıklarım aracılığıyla karşılaşıyorum. Bazen oynanan rollerin hayali bir ürün olduğunu izleyiciler kaçırabiliyorlar. Şöyle söyleyeyim: Herkesin içindeki Ahmet tabiî ki

farklıdır, ama ben seyirciyi hep şaşırtmak isterdim. Bu anlamda olumlu eleştiriler de alıyorum. Sinemada en son izlediğin film neydi? Vizyona girmesini beklediğin bir film var mı? En son izlediğim film Hangover 3’tü. Nuri Bilge Ceylan’ın yeni vizyona girecek bir filmi var, onu bekliyorum şu anda. Oyuncular, dizi ve filmlerde oynadıkları kadar izlemeye fırsat bulabiliyorlar mı? Bulamıyorlar! Eğer tiyatroda görev alıyorlarsa, çok yoğun çalışıyorlardır. Ben mesela alternatif olarak sunuculuk yapıyorum ve seyahatlerde oluyorum. Ama özellikle tiyatroları takip etmeye çalışırım. Film ya da dizileri de kaçırmışsam sonrasında DVD alarak izlemeye çalışıyorum. Zaman yaratılabilir, ama bu kişiye bağlı. Her cuma oyuna giden bir çift var tanıdığım. Kendinle aynı kulvarda gördüğün oyuncu arkadaşların var mı? Birbirinizi ne şekilde etkiliyorsunuz? Rekabet oluyor mu? Okul ve iş arkadaşlarım var. İyi bir iş yaptıklarında sevinirim. İş anlamında da haberleşip zaman zaman birbirimizi yönlendirebiliyoruz. Samimiyet olunca çok da rekabet içerisine girmiyoruz. Bir rolün içine girebilmek, bir üretimde bulunabilmek adına nelerden beslenir, ilham alırsın? Rolüne göre değişebiliyor bu. Bazı roller kişiye yakın gelebiliyor. Herkesin bir ortak duygusu var. Sadece o karakteri, içinde bulunduğu dönemi düşünmek gerekiyor. Aslında oyunculuk biraz da matematik! Ben önce kendimden bir şeyler bulmaya çalışıyorum rolümde. Gözlemlemeyi çok seviyorum. Otobüste, konserde ya da bir arkadaş ortamında insanların nelere sinirlenip nelerden mutlu olduğunu izliyorum. Bir oyuncunun rolüyle bütünleşmesi zamanla olan bir şey. Fakat sinema filminde bu yoğunlaşmayı daha çok yaşayabiliyorsunuz. Sinema filmi, oyunculuğunuzu daha çok gösterebileceğiniz bir mecra oluyor.


86 | İLHAM MEKÂNLARI

Merve KAVÇAKAR

ŞEKERCİ HAFIZ MUSTAFA -1864

M

uhteşem bir eski İstanbul manzarasına karşı, bizlere Osmanlı’dan yadigâr kalmış bir tat bir tatlı durak Hafız Mustafa Şekerlemeleri…

1864 yılında İsmail Hakkı Zade, Çankırı’dan İstanbul’a sarraflık yapmaya gelir. İsmail Hakkı Zade, dükkânının bodrum katında akide şekeri yapmaya başlar. Oğlu Hafız Mustafa ise civardaki camide gönüllü müezzinlik yapmaktadır. Ancak babası gibi kendisi de bir süre sonra tatlıcılık ve şekercilikle ilgilenir.

Muhteşem bir eski İstanbul manzarasına karşı, bizlere Osmanlı’dan yadigâr kalmış bir tat bir tatlı durak Hafız Mustafa Şekerlemeleri… 1864 yılında İsmail Hakkı Zade, Çankırı’dan İstanbul’a sarraflık yapmaya gelir. İsmail Hakkı Zade, dükkânının bodrum katında akide şekeri yapmaya başlar. Oğlu Hafız Mustafa ise civardaki camide gönüllü müezzinlik yapmaktadır. Ancak babası gibi kendisi de bir süre sonra tatlıcılık ve şekercilikle ilgilenir.

Osmanlı Devleti döneminde, Sultan Abdülaziz saltanatının ilk yıllarında kurulan bu 1,5 asırlık dükkân, hem Osmanlı’nın savaş dönemlerine hem İstanbul’un işgaline hem de Cumhuriyet dönemine tanıklık etmiştir. İlkleri yaşamış bu dükkân, Birinci ve İkinci Meşrutiyeti, sokak aydınlatmalarını, atlı tramvayları dahi görmüştür. Yaklaşık 150 yıldır hizmet veren işletme, hâlâ dimdik ayakta, misafirlerini ağırlıyor.

Petrus Gyllius’un dediği gibi; “Diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır.” Hâl böyle olunca dükkân sahibi, Osmanlı motiflerine de çok önem veriyor. Kahvenizi yudumlarken gözleriniz, etraftaki işlemelere takılıyor. Daha dükkâna girmeden ise vitrindeki şekerlerin rengi, gözlerinizi esir alıyor. İçerde devamlı bir sirkülasyon olmasına rağmen, dükkân sahiplerinin her müşteriyle günün ilk müşterisi gibi titizlikle ilgilenmesi de dikkatimizi çekmedi değil. Her şey eskiyi anımsatıyor böylece…

İşletmenin prensibi gereği, Hafız Mustafa’da önce ikram sonra satış var. Her şey bu kadar cazip dururken tek bir seçenekte karar kılmanız başta imkânsız geliyor.


İLHAM MEKÂNLARI | 87

Burada daha önce görmediğiniz pek çok şeker ve baklava türü var. Kireç kaymağı ile yapılan şekerlemelerin olduğu söylendi ve mevsimlik çıkıyormuş, meraklısına! Yaklaşık 50 çeşit de lokumun bulunduğu Hafız Mustafa’nın en favorisi, ‘narlı lokum’ olarak gösteriliyor.

Her şey zamanında güzel derler ya, Hafız Mustafa’da yaz kış müşterilere farklı içecek seçenekleri sunuluyor. Yaz aylarında üzüm şırası, kış aylarında ise yanında sıcak bir muhabbetin eşlik ettiği salep servis ediliyor. Unutmadan, Hafız Mustafa’nın bir başka özelliği de bazı ürünlerinde şeker yerine bal kullanılması! Her şey bu denli özenliyken geçmişten bugüne Hafız Mustafa, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden tatlıcılık ve şekercilik alanındaki çalışmalarından dolayı birçok madalya almış. Hafız Mustafa’nın müdavimlerinden bazıları ise İlber Ortaylı, Halit Ergenç, Ali Ağaoğlu, Azra Akın, Erol Köse, Halil Sezai.


88 | İLHAM MEKÂNLARI


İLHAM MEKÂNLARI | 89

HAFIZ MUSTAFA’DA TATLI BİR SOHBET SONRA SULTANAHMET Vapurdan indim koşar ayak, Tramvay bekler, başlar yine o tanıdık telaş. Eminönü gözünü kapat! Ben Sultanahmet’e gidiyorum… Tatlı bir sözle oyalarcasına beni; Hafız Mustafa’da vitrine dizili, Tatlıların en şerbetlileri… Tatlı söze ne hacet! Bir dahaki tramvay almaya gelir nasıl olsa beni…

Beyza EREN

Tarihî dokuyu ve geleneksel tatları kaybetmemek adına Hafız Mustafa, ne lüks bir dekorasyona sahip ne de süslü püslü bardakları var. Aksine otantik bir dekora sahip, çaylarınız da ince belli bardaklarda geliyor, eskiden olduğu gibi… Eminönü’ne yolunuz düşer de ağzınızı tatlandırmak isterseniz; Hobyar Mahallesi Hamidiye Cad. No:84 Bahçekapı Eminönü - İstanbul Tel:+90( 212) 513 3610


90 | KİTAP TÜNELİ

ELDİVENLER, HİKÂYELER Murathan MUNGAN Metis Yayınları

HİKÂYE

KİTAP TÜNELİ

Alejandro Guillermo ROEMMERS Timaş Yayınları

Patagonya’nın çorak topraklarında yalnız başına arabasıyla seyahat eden bir adam, yolda yardıma ihtiyacı olan bir gençle karşılaşır. Adam, genci arabasına alır ve birlikte seyahat etmeye başlarlar. Birbirinden çok farklı hayatlara ve karakterlere sahip iki kahramanımız, yol boyunca hayat ve insanlık üzerine derinlikli sohbetler gerçekleştirir, hikâyelerini paylaşırlar. Kahramanlar için bir manevi yolculuğa dönüşen bu seyahatte paylaştıkları kalp kırıkları, mutlulukları, inançları, çocukluktan olgunluğa attıkları adımlar, vicdani sorgulamaları, coşkuları; okuyan herkese yeni kapılar açacak öğütler taşıyor. Uluslararası bestseller Genç Prens’in Dönüşü, modern zamanlarda yitirdiklerimize vurgu yapan, sevginin gücüne ve mucizelere inancımızı tazeleyen bir kitap: Herkes içindeki Prens’i keşfedebilsin, kalbini hayata açabilsin diye…

DOKUZ CANLI HİKÂYE Suat KÖÇER Sepya Yayıncılık

HİKÂYE

GENÇ PRENS’İN DÖNÜŞÜ

EDEBİYAT

Murathan Mungan’ın yaşama dair derin ve incelikli gözlemlerle zenginleştirdiği bu öyküler, kadınlar hakkında, erkekler hakkında, ilişkilerin gerilimi hakkında, ebeveynler hakkında, zamanın geçiciliği ve bazen de “oturup kalması” hakkında, tesadüfler hakkında, kısacası hayat hakkında... Eldivenler, hikâyeler on öyküden oluşuyor: Eldivenler, Ansızın her şey, Kaset, Yaz gibisi var mı? Kötü adamla kötü kadının aşkı üzerine küçük bir film, Krepen’in duvarı, Islık, Çarpışma, Tabut ve Geçici kesinlikler.

Hikâye yolculuğuna ilk kitabı Bu Ne Biçim Cumartesi ile başlayan Suat Köçer, Dokuz Canlı Hikâye isimli ikinci kitabıyla yeniden okurlarının karşısına çıktı. Yazar, Dokuz Canlı Hikâye’de, Kızılcık Mahallesi’nde yaşanan çeşitli olayları kedilerin dilinden anlatıyor. Her biri mahallenin muhtelif yerlerinde yaşayan dokuz kedi, şahit oldukları insanların hikâyelerini okurla paylaşıyor. Ayrılık, sadakat, aşk, dostluk, ihanet ve ölüm gibi kavramların masalsı bir dille işlendiği hikâyeler, kedilerin insan yaşamına dair ilginç yorumları kadar, sinematografik özellikleriyle de dikkat çekiyor.


Timaş Yayınları

Woolf, Borges, Fowles, Joyce, Zweig, Hesse, Marquez, Buzatti, Sandor Marai, Gide, Pasternak, Tanpınar, A. Şinasi Hisar, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Tezer Özlü ve diğerleri… Esra Yalazan’ın, okura kendi aynasında seyrettirdiği, denemenin sınırlarını aşıp kimi zaman hikâyeye dönüşen yazıları, Kelimeler ve Kader’de buluştu.

Bir yazardan, bir hikâyeden, bazen bir andan yola çıkarak susmayı, anlatmayı, bakmayı, derinleşmeyi, vazgeçmeyi, açılmayı sonra yine kapanmayı isteyen yazılar, kaderlerine doğru savruluyorlar.

GÜNLÜK YAŞAMDAN SANATA Umberto ECO Can Yayınları

DENEME

“Kâinatta kaybolan kelimeler, talihin rüzgârıyla yer değiştiren nesneler, zihinlerde henüz açığa çıkmamış düşünce kırıntıları, yazının yetersiz kaldığı yerde tek başına kıvranan tarifsiz acılar... Kendilerini dinleyecek birilerini arıyor sanki. Ve bazen böyle harabelerin üst üste yığılmasıyla yenilenen şehirler gibi, çok katmanlı hikâyelerden, cevabı müphem sorulardan, hakikatin ruhundan beslenen incelikli bir romanda buluşuyorlar.”

Umberto Eco, her ne kadar romancılığıyla daha ön planda olsa da, elbette roman yazmadan önce de sanatı, kültürel ve bilimsel tartışmaları gazete ve dergilerde yayımladığı yazılarla yönlendiriyordu.

Günlük Yaşamdan Sanata, Eco’nun Antik Yunan’dan Ortaçağ’a, Rönesans’tan bilişim çağına uzanan derin birikimiyle göz kamaştıran bir kitap. Umberto Eco, en çetrefil konuları her kesimden okurun kolayca anlayabileceği bir dille anlatır. Ancak ona özgü ironi, sanatın günlük yaşamın hemen hemen her alanıyla bağlarını kurcaladığı bu denemelere müthiş bir okuma keyfi katıyor: Ortaçağ, medya, gösteri kültürü, ölüm cezası, Coca-Cola... Çağdaş yaşamın tüm göstergeleri, Eco’nun hayranlık verici yorumlarıyla yeni değerlendirmelere açılıyor.

SENARYO ANATOMİSİ John TRUBY

Dharma Yayınları

SİNEMA

Esra YALAZAN

“Hollywood’un önde gelen öykü danışmanı ve senaryo doktorlarından biri olan Truby, yoğun, teorik ve kapsamlı bir kitap sunuyor. Snyder yapı ve tempoya odaklanırken, Truby olay örgüsü, karakter, ton, sembolizm ve diyaloğu irdeleyerek öykünün tamamıyla ilgili bilgi vermeye çalışıyor. Öyküyü, var olan tekniklere sığdırmak yerine canlı bir şekilde büyütmek, kitabın anahtarını oluşturuyor. Truby’nin kitabı, teorik olmasına rağmen her bölümün sonundaki egzersizler sayesinde pratik bir kitap.” -Library Journal“John Truby’nin Öykü Yapısı Kursu, bütün yönleriyle detaylı ve iyi öykülerin anatomisi ve psikolojisi için kusursuz eğitim sunuyor... Ciddi yazarlara tavsiye edeceğim paha biçilmez bir yol haritası...” -Jeff Arch- Sleepless in Seattle “Abartmıyorum, Truby’nin öykü geliştirme yazılımı, çalışma tarzımda devrim yaptı. Yapı, karakter ve temayı organize etmek için şimdiye kadar gördüğüm en basit yöntem ve taslak yazdıkça bunları ilerletiyorum.” -Laurence Dworet- Outbreak

SÜRMELİ TÜRKÇE Şeref YILMAZ Ferfir Yayınları

DENEME

KELİMELER VE KADER

DENEME

KİTAP TÜNELİ | 91

Dil çoktur, anadil gibisi yoktur. Herkesin anadili onun sütüdür, onun şiiridir, onun canının içidir, onun gözüdür; fakat Şeref Yılmaz’ın çok güzel deyimiyle “sürmeli”dir. - Haydar Ergülen Bir şaheser Sivas türküsü vardır, “Seher vakti çaldım yârin kapısını/Baktım yârin kapıları sürmeli” diye başlar ve “sürme” kelimesinin ihtiva ettiği bütün mecazları hülasa eder. Şeref Yılmaz’ın “Sürmeli Türkçe”si Türkçeye yakılan bir güzellemedir, sevdim ve sevindim. Bizim kuşağın gözünün sürmesi “Türkçenin Sırları” idi. Nihat Sami, hacim itibariyle büyük olmayan kitabıyla bencileyin pek çok memleket evladına âlemi Türkçe ile seyretmenin zevkini tattırmıştı. Eminim “Sürmeli Türkçe” de yeni nesil için böyle bir pencere açmıştır. - Berat Demirci Sürmeli Türkçe, Yunus Emre’yle birlikte bir düşünme ve şiir dili hâline gelmiş olan dilimizin sorunlarını yetkinlikle dile getiriyor. Türk dilinin inceliklerini, “galat” hâline gelmiş yanlışlıklarını, zenginliklerini, yaygın kullanım hatalarını belirlemekle kalmıyor, bütün tatlarıyla bir edebiyat ve bilgelik dili oluşunu da yansıtıyor. Şeref Yılmaz, bu kitabıyla, Türkçenin sevdalılarından teşekkürü hak ediyor. - Sadık Yalsızuçanlar


92 | KURŞUN KALEM


KURŞUN KALEM | 93

Dilay Eren, 11, İstanbul

İSTANBUL GÖZLERİMDE ÂDETA İstanbul gözlerimde âdeta, Bir köprüsü var sanki rüya, Surları var sanki bir tiyatro sahnesinden kalma, Camisi, kilisesi, yedi tepesi var İstanbul’un. Ilık eser rüzgâr, yavaş yağar yağmur İstanbul’da. Bahçeleri sanki cennet, Tarihî eserleri şehrin görkemi, Uçurtma uçurulur ormanlarında, Taş sektirir çocuklar denizinde, Rengârenk bir köşe şehrin her tarafında. Yaşlısı, genci hayran İstanbul’a, İstanbul gözlerimde âdeta. Dilay EREN


94 | AJANDA

8. CONTEMPORARY ISTANBUL 7-10 KASIM 2013 TARİHLERİNDE SANATSEVERLER İLE BULUŞUYOR!

2. DOKUMA KUMAŞ TASARIM YARIŞMASI SON BAŞVURU TARİHİ: 30 EKİM 2013

Akdeniz Tekstil Hammaddeleri İhracatçılar Birliği (ATHIB) tarafından ikinci kez düzenlenecek olan yarışmanın amacı; tasarımcı adaylarına, tasarımcılara ve tekstil ile ilgili mühendislik alanlarından gençlere kendilerini ifade etme şansı tanıyarak yenilikçi, özgün dokuma kumaş tasarımları gerçekleştirmelerine imkân vermek; genç yetenekleri sektöre kazandırarak dokuma kumaş tasarımı alanında ilerlemelerini sağlamak ve uluslararası pazarda sektörün rekabet gücünü arttırmaktır.

HASAN KALE MİKRO ART SERGİSİ

21 EYLÜL - 06 EKİM 2013

Türkiye’nin en kapsamlı uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, 7-10 Kasım 2013 tarihlerinde sanatseverleri İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve İstanbul Kongre Merkezi’nde buluşturmaya hazırlanıyor. 8. Contemporary Istanbul bu sene 650 sanatçı, 3000 eser, 21 ülkeden 92 çağdaş sanat galerisi ile beraber 70.000’den fazla ziyaretçiyi ağırlayacak. Ana sponsorluğunu Akbank Private Banking, ortak sponsorluğunu Zorlu Center ve Yıldız Holding, özel proje sponsorluğunu ise uluslararası petrol ve doğalgaz şirketi OMV’nin üstlendiği 8. Contemporary Istanbul’da sergilenen eserlerin %50’si Balkanlar, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz bölgelerinden %50’si ise Avrupa ve Amerika kıtasından seçki hâlinde sanatseverlere sunulacak.

ANADOLU ATEŞİ, 16 KASIM CUMARTESİ ANADOLU GÖSTERİ MERKEZİ’NDE...

TÜRK KÜLTÜRÜ VE SANATI KONFERANS DİZİSİ

“Anadolu’nun Arkeoloji Tarihini Sergilerle Anlatmak” Şennur Şentürk Küratör, Yapi Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi Prof. Dr. Nurhan Atasoy Bilimsel Danışman 24 EKİM 2013, PERŞEMBE 16.30 - 17.30 TURKISH CULTURAL FOUNDATION İSTANBUL ŞUBESİ Cumhuriyet Cad. Cumhuriyet Apt. No: 17/1 Taksim - İstanbul Yerimiz kısıtlıdır. L.C.V. 22 Ekim 2013, 0212 297 40 38 veya lecture@ turkishculture.org Konferans dili Türkçe’dir. www.turkishculturalfoundation.org

“Anadolu Ateşi’nin temel konsepti medeniyetler buluşmasıdır. Doğu ile batı kültürlerinin buluşmasını hedefleyen, evrensel barış mesajları veren bir dans portresidir. Halk danslarını bale, modern dans ve dansın diğer disiplinleri ile sentezleyerek dünyaya modern standartlarda bir gösteriyi, bir kültürel şöleni sunmaktadır. Kaynağını Anadolu’nun binlerce yıllık mitolojik ve kültürel tarihinden alan Anadolu Ateşi, hemen hemen her yöreden derlenmiş 3000 halk dansı figürü ve halk müziğini içinde barındıran özgün bir projedir. Mustafa Erdoğan imzasını taşıyan proje, Anadolu’nun binlerce yıllık kültür ve tarih mozaiğinin barışla harmanlanan ateşini tüm dünyaya tanıtmayı hedeflemektedir.” Mustafa Erdoğan


AJANDA | 95

HASRET BİTİYOR: MÜZİĞİN İMPARATORU “ANDRE RİEU” 29 KASIM’DA TÜRKİYE’DE! Dünyanın tüm müzik otoritelerince bu yüzyılın en önemli müzisyenlerinden biri olarak kabul edilen ve her birine 50-60 bin kişinin katıldığı konserlerinin biletleri aylar önce tükenen Andre Rieu, 29 Kasım 2013’de İstanbul’da. 15 bin kişi kapasiteli Sinan Erdem Olimpik Spor Salonu’nda gerçekleştireceği konser için Türkiye’ye gelecek olan Andre Rieu, gittiği her ülkede halkın yoğun ilgisiyle karşılaşmakta ve bugün olimpiyat statlarında konser veren ‘tek klasik müzik sanatçısı’ olma özelliğini taşımaktadır. Bugüne kadar dünya müzik listelerinde 30 kez liste birinciliği, 355 Platin Albüm Ödülü, 35 milyon DVD satışı, 2012 dünyanın en çok satan erkek sanatçısı, 2009 - 2011 Yılın Tur Sanatçısı Top 10 gibi başarıları elinde tutan Andre, yine Pollstar listelerinde de 2012 yılının en çok kazanan müzisyenler listesinde 12. sırada yer almaktadır. Daha şimdiden 2013 yılının en önemli etkinliği olan konserin biletlerinin kısa zamanda tükenmesi bekleniyor. The New York Times’da yayınlanan bir incelemede Andre Rieu’dan klasik müziğin Madonna’sı olarak bahsedilmekte ve onun müziğinin tüm dünyayı kucaklayabilecek bir güce sahip olduğuna dikkat çekilmektedir.

BİR YAZAR İLE BİR MÜZİSYENİN BULUŞMASI Kültür Üniversitesi Akıngüç Oditoryumu’nda 2013 - 2014 sezonu etkinlikleri kapsamında, Bir Yazar ile Bir Müzisyenin Buluşması 19 Kasım Salı günü gerçekleşecek. Kürşat Başar: Saksafon Burçin Büke: Piyano Yazar, gazeteci, felsefeci, TV programcısı Kürşat Başar, devlet sanatçısı piyanist Burçin Büke ile müziğin çeşitli kulvarlarında saksafonuyla buluşuyor.

MARİO LEVİ İLE YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ Etkinlik Süresi: 6 Hafta 13 Kasım – 18 Aralık 2013 Çarşamba günleri, 19.30 – 21.30 İstanbul Modern’in atölye ve seminer programı Atölye Modern’in sonbahar dönemi 2 Kasım 2013’te başlıyor. Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, farklı yazı türlerinin yazar Mario Levi’nin denetiminde, tüm katılımcılar tarafından paylaşıldığı bir seminer ve sohbet dizisi. Atölye, katılımcıların sadece yazı alanındaki sınırlarını genişletmeyi değil, kendilerini daha iyi tanımalarını da hedefliyor. Katılımcılar, yaratım sürecine ilişkin sorularının yanıtlarını bu programda arıyor. Yazı yazan ama bazı engelleri aşamadığını hisseden, yaratma sürecinde neler yaşandığını merak eden, yıllardır yazmayı erteleyen veya yazamadığı bir romanı olduğunu düşünen herkes bu programa katılabiliyor. Ücret: 900 TL, 3 taksitle* 945 TL. İstanbul Modern üyelerine özel 810 TL, 3 taksitle* 850 TL.


96 | MİZAH

Abdullah KARA


Tünel Dergi 1. Sayı  

Tünel Dergi Edebiyat İlham Kültür-Sanat Dergisi

Advertisement