Page 1

BİRLİK TE 20 YIL

ÇEKÜL VAKFI 2010


Yayın Koordinatörü: Handan Dedehayır Yayına Hazırlayan: Raife Polat Tasarım Danışmanı: Erkal Yavi Tasarım ve Uygulama: Güzide Çetinalp Kapak Tasarımı : Erkal Yavi Görseller: ÇEKÜL Vakfı Arşivi Baskı: Mas Matbaacılık A. Ş. Hamidiye Mahallesi Soğuksu Caddesi No: 3 Kağıthane 34408 İstanbul 0212 294 10 00 www.masmat.com.tr

İÇİNDEKİLER Önsöz / Birlikte 20 Yıl

5

1990 Kuruluş

7

1992 - 1997 Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

11

1998 - 2002 Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

27

2003 - 2009 Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

43

2010 Yirmi Yıl ve Sonrası

55

1992 - 1997 Gönüllülerimizin Kaleminden

61

1998 - 2002 Gönüllülerimizin Kaleminden

107

2003 - 2010 Gönüllülerimizin Kaleminden

131

Emeklerini Unutmayacağız

175

ÇEKÜL Vakfı, Aralık 2010

Ekrem Tur Sokak No: 8 Beyoğlu 34435 İstanbul 0212 249 64 64 – 0212 251 54 44 www.cekulvakfi.org.tr

Bu kitabın yayınlanmasına yapmış oldukları katkıdan dolayı

ve Değerli Başkanı Başaran Ulusoy’a teşekkür ederiz.

3


BİRLİKTE 20 YIL önce çıkmıştık yola… Hep birlikte… Üniversite hocaları, üst düzey yöneticiler, mimarlar, sanatçılar, yazarlar çizerler, Anadolu kentlerinin özverili aydınları, lise-üniversite öğrencileri, ev kadınları ve daha niceleri… Yirmi yılda çoğalarak büyüdük. Metin Hoca’dan başka hiçbirimizin öngöremediği, düşleyemediği işler kotardık, bir yaygınlığa ulaştık. 20 yıl sonra bugün, bir an duralım, geriye bir göz atalım, anılarımızı tazeleyelim istedik. ÇEKÜL’ün 20 yılı, bir gönüllü kuruluşun, bin bir olanaksızlığı aşarak, insan kaynağını sürekli çoğaltarak, etkinliklerini sürekli çeşitlendirerek ve incelterek ulaştığı yaygınlığın ve başarının öyküsü değil yalnızca. Ülkenin en uzak köşelerinde, köylerinde, kasabalarında, kentlerinde, ülkelerinin geleceğini dert edinenlerin; bir örgütlenmenin çatısı altında sevgi, saygı ve dayanışmayla ortak bir amaçta kenetlenerek, karşılıksız emekleri ile “Birlikte 20 Yıl” yürüttükleri bir direncin öyküsü. Bu kitap, toplumsal konumları, yaşları, meslekleri, uzmanlıkları her ne olursa olsun, kendilerini sadece “ÇEKÜL gönüllüsü” olarak tanımlamakla yetinenlerin öyküsü… Bu kimlikten gurur duyan insanların, ÇEKÜL’ün özel dünyası içinde paylaştıkları yaşantılarının, ortak eylemleri süresince belleklerine kazınan izlenimlerinin bir yansıması. Bu kitabın belkemiğini onların duygu ve düşünceleri oluşturdu. Bir kuşağın tüm birikimlerini ve heyecanlarını seferber ederek özveriyle bugünlere getirdiği mirası, bugün ÇEKÜL’ün besleyici ortamında yetişen genç kuşak geleceğe taşımaya hazır. Ustalarının mirasını aynı heyecanla benimseyen, onların temellerini attığı ilkelere, akıllarıyla ve yürekleriyle bağlı, bu özgün emaneti geleceğe taşımak için sabırsızlanan yeni bir ÇEKÜL kuşağı… Birlikte 20 Yıl kitabını yaşama geçirirken, Vakıf belleğini tarama, eski belgeleri ve görselleri derleme, gönüllü mektuplarını düzenleme, yirmi yıllık yaşam öyküsünü yazıya dökme, yazılı ve görsel malzemeyi birbiriyle uyumlu bir tasarıma dönüştürme aşamalarında farklı kuşaklardan Çeküllülerin ortak emeği var. Ailemiz içinde yer alanlar, umarız bu kitapta ÇEKÜL sıcaklığını bulur, tanıdık bir şeyleri paylaşır. ÇEKÜL’ü tanımayan ya da az tanıyanlar da dileriz bu kitapla, ÇEKÜL’ün geniş, derinlikli, samimi dünyasını anlayabilir, kapısından içeri girme isteği duyabilirler. ÇEKÜL’ün yirmi yıllık öyküsünün bu sayfaları çeviren tüm okurları kucaklamasını diliyor, ‘birlikte’ nice yirmi yıllara diyoruz…

4

5


Uzun Bir Yürüyüş

Yirmi yıl önce, ekonomik kalkınmanın ve toplumsal dönüşümün dinamikleri ülkenin doğal ve tarihi mirasını hızla yıkıma uğratırken, geleceği yaşadığı toprakların on binlerce yıllık birikimi üzerine kurarak dik durmayı özleyen bir avuç insan uzun bir yürüyüşe çıktı. Zor, ama bir o kadar da aydınlık ve umut dolu bir yoldu bu… Kültür mirasını korumak ve koruyarak geleceğe taşımaktı asıl mesele. 1970’lerde bu yola baş konulmuştu. İlk adımlar atılmış, ilk dersler edinilmişti. 1975 yılında Safranbolu’dan yükselmişti ilk ışık. Anadolu’nun bu saklı kalmış beldesinde bir hareket başlamıştı o yıl. Prof. Dr. Metin Sözen ışığı yakanlardan biriydi; akademisyenleri, yazarları-çizerleri, sanatçıları ve bilim insanlarını bu güzel beldenin gizlerini çözmeye ve ‘birlikte’ korumaya davet etmişti. Safranbolu, güzelim doğasıyla barışık, yüzlerce yıllık konaklarıyla davetkâr, türküleriyle, manileriyle, hünerli elleri ve saygılı yaşamı ile görgülü bir mirasın değerbilir sahibi, el değmemiş bir tarihi dokuydu. Hoyratça bir kuralsızlığın altüst ettiği büyük kentlerin sakinlerini sardı sarmaladı Safranbolu, büyüledi konuklarını. Metin Sözen ve yol arkadaşları saflarda yerlerini aldılar. Safranbolu meşalenin ilk alevlendiği ve hiç sönmediği yer oldu. Safranbolu halkı kentine ve kültürüne sahip çıkmanın önemini hissetti ve Safranbolu ‘korumanın başkenti’ olarak anılmaya başladı. Anadolu’nun diğer kentlerine örnek oldu. Metin o zaman profesör bile değildi, Betül ise TRT’de program yapan bir tazeydi. Cerrahpaşa Tıp’tan ve çeşitli İstanbul üniversitelerinden bir sürü adamı, yazarı, çizeri peşine takıp Safranbolu’ya götürmüştü. Biz, “Bilimin Halka Yayılışı” başlıklı bir seminerde konuşmaya gittiğimizi sanıyorduk. Halbuki Metin bizi Safranbolulara göstermeye, ”Bakın bunlar evlerinizin güzelliklerini duyup görmeye gelmişler. Evlerinizin, anıtlarınızın değerini bilin, bunları yıkmayın, koruyun!” demek için götürmüşmüş. Selçuk Erez Aynı yıl; yani 1975’te Muğla’da da meşale alevlendi. Belediye ile kentli arasındaki anlaşma sonucunda Muğla’da bir tür kentsel sit ilan edildi ve geleneksel doku korundu. Ardından Kastamonu’da bir uyanış başladı. Kütahya onları izledi ve bir belediye tarafından ilk sokak sağlıklaştırma çalışması Germiyan Sokak’ta yapıldı. 1984 yılında Bursa ciddi bir arayışa girdi. Koruma bilinci yavaş yavaş uyanıyor, kentten kente yayılıyordu.

1990

Kuruluş

SAFRANBOLU

1975 yılında Prof. Dr. Metin Sözen, neredeyse el değmemiş bir Osmanlı yerleşmesi olan Safranbolu’da koruma ateşini tutuşturduğu zaman, öğretim üyeleri, sanatçılar, gazeteciler, düşünce adamları ve mimarlar bu ışığın ardına düştüler, güzel beldeye akın ettiler. Safra nra ÇEKÜL çatısı altında sürdü ve ’92 yılında somut ve hızlı bir programla görünür hale geldi. Kültür Bakanlığı’nın sağladığı kaynakla, Arasta Arkası Sokak, Hükümet Sokak ve Mescit Sokak’taki 32 evin restorasyonu tamamlandı. Safranbolu’da taçlanan koruma çalışmaları ÇEKÜL’ün koruma politikalarında bir ilk, somut bir örnek oluşturdu ve ivmeyi hızlandırdı.

1984 yılında Metin Sözen TBMM Kültür Sanat Danışmanlığı ve Milli Saraylar Bilim Kurulu Başkanlığı’na getirilince, koruma gönüllüsü genç arkadaşlarını Milli Saraylar’da toplamaya başladı ve koruma çabaları güçlü bir ivme kazandı. Aynı yılın sonunda İstanbul’da, TBMM Başkanlığı’nca düzenlenen “Milli Saraylar Sempozyumu”, dönemin kültür mirasının korunmasıyla ilgili düşünür, bilim insanı ve sanatçılarını bir araya getirerek, yoğun bir düşünce alışverişine ve ortak hareket etme kararlılığına neden oldu. Bursa’nın kentsel sorunlarına çözüm arayışı içinde olan yerel yöneticileri de Milli Saraylar Sempozyumu’na katılmış ve hemen ardından “Tarih İçinde Bursa ’85 Haftası” ile ilgili kararlar almışlardı. 6

7


Safranbolu ve Bursa deneyimleri, bu çalışmalarda yer alan koruma gönüllüleri için bir anlamda ‘başarabiliriz’ duygusunu pekiştirdi. Özellikle 1985 Bursa buluşmasının ardından, artık daha örgütlü, daha planlı adımlar atılmasına yönelik görüşler şekillenmeye başlamıştı.

çalışmalar sonunda meyvesini verdi. Toplumun inanan çevre ve kültür âşıklarının desteği ile Vakıf çok az maddi imkânla her zaman çok sayıda büyük projelere imzasını attı. M. İlhan Arslan

Tarih İçinde Bursa ’85 sempozyumunda, Bursa’nın çağrısı tüm Anadolu’ya yayılmış ve ardından ÇEKÜL, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı olarak hayata geçmiştir. Bursa’daki sempozyuma ülkemizin düşün, sanat, kültür, bilim insanları, siyaset adamları, yerel yöneticiler ve Bursalılar katılmıştır. Bu müthiş oluşumun mimarı, tükenmeyen heyecanı ve enerjisi ile Metin Sözen ve inançlı arkadaşları Bursa’da kıvılcımı çakmışlardır. Bir devinim gerçekleşmiş, kültür mirasının koruma ve yaşatılmasına başka bir bakış açısı gelmiştir. ÇEKÜL’ün bugün temel felsefesi olan ‘korumada kamu-yerel-sivil-özel işbirliği’, belki de henüz adı konulmadan bu sempozyumda hayata geçmiştir. Şaziye Sezginer

Metin, belleğinde yıllar önceden beri yaşayan ÇEKÜL’ün varlığını, nihayet 1990’da itiraf etmek zorunda kaldıydı. Bizler onu kıramayıp, bu mutlu olayın figüranları olmayı zevkle kabul etmiştik. Neden mi? Çünkü yurdumuzun en görkemli kenti sanılan İstanbul’un sakinleri olarak aslında her sokağa çıkışımızda durmadan yıkılan, betonlaştırılan, çirkinleştirilen, görgüsüz yöneticilerce kuşa çevrilen bir yerde yaşadığımızı görüyor ve ÇEKÜL’ün, ÇEKÜL gibi çalışabilecek sivil toplum kuruluşlarının bu yaralara ilaç olabileceğini umuyorduk da ondan… Selçuk Erez

Son Durak ÇEKÜL

MUĞLA

Safranbolu’da başlayan koruma ateşi, aynı anda bir başka kentimizde de alevlenmişti; Muğla. Koruma çalışmalarının 1970’lerde başladığı Muğla’da yerel yönetimlerle yapılan işbirliği sonucunda başlayan bilinçli planlama süreci Muğla’yı özgünlüğünü kaybetmeden bugünlere taşıdı. O günlerde bir grup mimarlık öğrencisinin gönüllü ve dirençli desteğiyle başlayan çalışmalar Saburhane’yi ayağa kaldırmıştı. Ardından Karabağlar Yaylası’ndaki çalışmalar hız kazandı. Kadınlar, kentlerinin özgün dokusunun korunması konusunda en inançlı ve canla başla katkıda bulunan kesim oldu. Ve Muğla sahil şeridindeki beldelerinde yanlışlara sahne olsa da kent dokusunu korumak konusundaki direncini hiç yitirmedi. ÇEKÜL’ün 90’lı yıllarda başlattığı “Yaşama Projesi/YAP” ilk olarak Muğla’da temellendi ve MEYAP/Muğla Evlerini Yaşatma Projesi örneğini diğer kentler izledi. Konaltı Kültür Merkezi başta olmak üzere çevresindeki tüm tarihsel yapılar hızla özgün kimliklerine kavuştu ve yeniden işlevlendirildi.

8

Nasıl bir örgütlenme, nasıl bir yapı olmalıydı ve kimlerle? Günlerden gecelere akan toplantılar, saatler süren tartışmalar, farklı görüşler ortak bir anlayışta kesişmeye, giderek berraklaşmaya başladı. Farklı alanlarda etkinlikleriyle ve uzmanlıklarıyla tanınan, ortak amaca gönül vermiş kişilerle yola çıkılmasına özen gösterilmişti. Sonunda 1990 yılının sonbaharında, ‘vakıf ’ fikri üzerinde görüş birliği oluştu. Prof. Dr. Yalçın Aköz, Prof. Dr. Onat Arınç, Dr. M. İlhan Arslan, Mehmet Selim Baki, Prof. Dr. Uğur Derman, Oktay Ekşi, Tarhan Erdem, Prof. Dr. Selçuk Erez, Prof. Dr. Uğur Erkman, Prof. Dr. Cengiz Eruzun, Prof. Dr. Erol Eti, Bülent Güngör, Yavuz İnce, Prof. Dr. Necati İnceoğlu, Mithat Kırayoğlu, İlhan Nebioğlu, Tan Oral, Feridun Özgen, Hasan Özgen, Ersu Pekin, Gürol Sözen, Dr. Güzin Poffet Tamaç, Prof. Dr. İlter Turan ve Fügen Tuzlalı, Vakfın kurucuları arasında yer almaları için Prof. Dr. Metin Sözen tarafından davet edildi. Bu mirasın korunmasının önemini toplumun bilincine yerleştirmenin bir görev olduğuna inanan, yirmi beş duyarlı insan yirmi yıl önce, Prof. Dr. Metin Sözen’in önerisi ve girişimi ile bir araya gelip, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı’nı kurmuştuk. Geçen bu yirmi yılda, ÇEKÜL olarak ne tür zorluklarla baş etmeye çalıştığımızı düşündükçe, gerçekten bugün varılan noktanın değerini çok daha iyi anlıyorum. Çalışmaları yürütebilmek için gereken parasal kaynakların hemen hiç olmadığı günlerde bile umudumuzun kırılmadığını anımsıyorum. Doğru bildiğimiz bir amaca amatör bir ruhla yürümenin şevkiyle çalışmış olmalıyız, diye düşünüyorum. Uğur Erkman Yirmi beş gönüllü dost, kişi başı 2500 lira ödeyerek Vakfın kuruluşunu tamamladık. Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki iki odalı bir ofiste, doğal ve kültürel varlıklarımızı koruyarak yaşatma uğruna projeler oluşturarak derhal çalışmalara başlandı. Hocamız öyle projeler ileri sürüyordu ki, kısa zamanda kuruluş sermayemiz tükendi. Çalışanlarımızın tamamı gönüllü olmasına rağmen ofisin kirasını dahi ödeyemeyecek durumlara düştük. Kurucu üyelerin ilave parasal ve aynî yardımları ile hayatiyetimizi sürdürebildiğimizi bugün gibi hatırlıyorum. Azim, inanç ve inatla sürdürülen bu

1990

Kuruluş

Evet, kültür mirasını korumak ve koruyarak geleceğe aktarmaktı birincil dert, ama doğal çevrenin tahribatı önlenmeden kültürel tahribat da önlenemezdi. ‘Çevre’ hem kültürel hem doğal çevreyi kapsıyor, daha bütüncül bir anlayışı temsil ediyordu. Çevre ve kültür bir elmanın iki yarısı gibiydi; birbirini tamamlayan. Biri olmadan diğeri de olamayan. O halde ‘çevre ve kültür değerlerini korumak’ ve ‘tanıtarak’ geleceğe taşımak ana başlık olmalıydı. Uzun günler, gecelerde süren tartışmalar sonunda herkesin içine sinen isim açıklık kazandı: Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı / ÇEKÜL. Kültür ve Çevre Değerlerini Koruma Vakfı olarak başlayan görüşmeler; ‘tanıtma’ sözcüğünün eklenmesiyle “Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı; ÇEKÜL” olarak kesinleşiyor. ‘Tanıtma’ eylemini başlığına taşıyan ve bunu kurumlaştıran başka bir sivil örgütlenme anımsamıyorum. Bugün 20 yıl öncesine dönüp baktığımda, bu ileri öngörünün, bu bilincin bile çok değerli olduğunu düşünüyorum ve bir ‘belgesel sinemacı’ olarak ÇEKÜL’e şükranlarımı sunuyorum. Hasan Özgen

BURSA

Koruma çalışmalarının yine ÇEKÜL’ün kurulmasından önce başladığı ve ÇEKÜL’le birlikte hız kazandığı kentlerden en önemlisi de Bursa. Özellikle “Tarih İçinde Bursa ‘85” etkinliğinden sonra hız kazanan çalışmalar, 90’lı yıllarda Cumalıkızık, Mudanya, Trilye/Zeytinbağ beldelerinde koruma amaçlı imar planının uygulanmasıyla motivasyonu yükseltti. Bursa ilerleyen yıllarda Tarihi Kentler Birliği/TKB’nin kurulması çalışmalarına da sahne oldu ve TKB’nin kuruluş toplantısına ev sahipliği yaptı.

KÜTAHYA

Safranbolu, Bursa, Muğla ve diğer kentlerde yapılan çalışmalar 1987’de Kütahya’da bir başka ilke sahne oldu; ilk kez evden sokağa geçildi Kütahya’da ve kentin en önemli sokağı Germiyan Sokak’ta koruma amaçlı imar planı yaşama geçirildi. ÇEKÜL’ün kuruluşundan sonra, kentin diğer özellikli sokaklarındaki koruma çalışmaları sürdürülerek, evden sokağa tarihi kent dokusunun korunması çalışmalarına örnek oluşturdu.

9


İlk Adımlar

ÇEKÜL, İstiklal Caddesi’ne girdikten hemen sonra sol kolda eski Lâle Sineması’nın yanındaki Lâle Han’ın en üst katında 2,5 oda mekânı mesken tutarak, sağdan soldan masa, sandalye gibi temel ihtiyaçlarını da karşılayarak çalışmalara başladı. İstiklal Caddesi’nin girişine yakın bir binanın en üst katında küçük bir daire. Kapıdan içeriye girdiğimde içeride hiçbir şey yoktu. Sıraselviler’in başındaki küçük ofisimde kullandığım ve Atelye Derin’den aldığım iki küçük koltuğu ve bir sehpayı götürerek, kullanılabilir hale getirme çabalarına küçük bir katkıda bulunmuştum. Zaten ilk günlerde Betül Abla dışında 2-3 kişi daha gelip gidiyordu. Günler küçük bir kütüphane oluşturmak, eldeki bilgileri düzene sokmak, arşivlemek gibi çabalarla geçiyordu. Recep Önal

1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

İşleri derleyip toplamak, devasa bir görevi üstlenmiş bu yapılanmayı yönetmek, bir yandan da bu küçük mekânı sivil ve gönüllü bir kuruluşun sımsıcak aile yuvasına dönüştürmek gerekiyordu. Betül Sözen genel sekreterliği üstlendi, mimar Hüsniye Özatalay da onun eli kolu oldu. Beyoğlu’nda küçücük bir çatı dairesinde koşuşturan insanların, yani tanıdık – tanımadık onlarca yol arkadaşının üst üste biriken çabalarıyla ÇEKÜL’ün yapı taşlarını oluşturma inadı. Betül Sözen, Stella Kocapınar, Avniye Tansuğ, Hüsniye Özatalay, Prof. Dr. Aysel Ekşi ve Fügen Akkemik ilk anımsadıklarım. Gençler de var, Yunus Sözen gibi… Bu arada Mehmet Selim Baki’nin özverili koşuşturmalarını hatırlatmalıyım… Hasan Özgen

Çevre ve Kültür: Bir Bütünün Parçaları

Metin Sözen ve arkadaşları deneyimlerini masaya yatırdılar, koruma amaçlı kent planları üzerinde ilk projeleri hazırlamaya giriştiler. Öncelik Safranbolu ve Mudanya idi ve ilk yıl bu planları geliştirmekle geçti. Yalın gerçek şu: Metin Sözen’in çevre ve kültür değerlerini koruma amacıyla ÇEKÜL’ü kurmaya karar verdiği tarihte, bu satırların yazarı dâhil pek çok insanımız, sözü edilen kavramlardan –neredeyse– haberdar bile değildi. Oktay Ekşi Sonra bir gün Yönetim Kurulu üyesi Aysel Ekşi’den bir telefon geldi. Almanya’dan yeni dönmüştü ve bu yeşil ülkeden sonra İstanbul’un bina ormanı görüntüsü onu bir şeyler yapmaya zorluyordu. Uçak İstanbul’un üzerinde uçuş izni bekliyordu. Pencereden sevdiğim İstanbul’a baktım. Baktıkça keyfim kaçtı. Her yer beton bina; civarda biraz yeşillik, o kadar. Üç saat önce yemyeşil ağaçlarla kaplı bir ülkeden havalanmıştım, yeşilin çeşitli tonlarında ormanlar görmüştüm. Kendi ülkem ise kuru, fakir ve hüzün verici görünüyordu. İçim yandı... Bu ülkenin kaderi değişmeli diyordum kendi kendime. Birkaç gün sonra Betül Sözen’le konuşuyorduk. Bir ara Avrupa’dan her dönüşümde o kıskançlığı yaşadığımı 10

11


söyledim. Sonra “Neden biz de bir şeyler yapmayalım” diye düşündük. Konunun öylesine uzağındaydık ki, Orman Bakanlığı şehir içine karışır mı bilmiyorduk. Betül ile birlikte Orman Bölge Müdürlüğü’ne gittik. Ben kendi içimden neredeyse yalvarıyorum; “Ne olur bize izin verin, işimize karışmayın demeyin”... Aysel Ekşi Hemen araştırmaya başlandı, Orman Bakanlığı ile bağlantı kuruldu ve İstanbul’un ağaçlandırılması için ‘birlikte’ çalışmak isteği bildirildi, destek istendi.

92 ORMANI

Mart 1992’de, gecekondulaşmayı önlemek ve kent içinde nefes alacak alanlar yaratmak amacıyla yola çıkıldı. İstanbullular, beton yapılaşmanın tehdit ettiği Beykoz Kavacık’taki bir alanı orman alanına dönüştürmek için bir araya geldi. Orman Bakanlığı Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü, Orman Bakanlığı Marmara Bölge Müdürlüğü ve Alemdağ Orman İşletmesi ile teknik işbirliği yapıldı. Güney Gıda, Ulusoy Turizm, Coca Cola gibi özel sektör kuruluşları projeye destek verdi. İstanbullular 30 gün boyunca her gün otobüslerle alana taşındı, 170 hektar alana 102.500 fidan (akasya, meşe, dişbudak, erguvan, akçaağaç) dikildi.

1991 yılı sonunda İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü Ağaçlandırma Şubesi’nde görevliydim. TEM Kavacık sapağında teşkilatımız dikim için arazi hazırlığı yapmıştı. Umumi vasıtalarla dahi ulaşımı kolay ve o mevsim fidan dikimi yapılacak olan Tepeseki Ağaçlandırma sahasının, düşündükleri faaliyet için ideal yer olabileceğini, çalışmalarını burada yapmalarını teklif ettim. Kurum olarak biz de, çıkabilecek sosyal problemleri daha kolay aşabilmek için, planladığımız ağaçlandırmada okulların, çevreci kuruluşların ve odaların yer almasını ve kurulacak ormana sahip çıkmasını istiyorduk. ÇEKÜL yetkilileri sahayı görünce çok memnun oldular ve hemen işe giriştiler. Böylece 92 Ormanı doğdu. Fikret Erdoğan

92 Ormanı

92 Ormanı projesi büyük bir heyecan ve coşkuyla şekillendi. ÇEKÜL’ün sakin mekânı, kentlilerin doğrudan katılabileceği bu büyük ağaçlandırma çalışmasına katkıda bulunmak isteyen gönüllü dostlarla dolup taşmaya başladı. Ve ÇEKÜL, İstanbul’un o zamana kadar gördüğü en geniş sivil katılımlı ağaçlandırma çalışmasına imza attı. Bir ay boyunca, Beykoz Kavacık’taki dikim alanına otobüslerle taşınan halkın katılımı ile 100.000 fidan, tam bir şenlik havasında İstanbul’a kazandırılmıştı. ÇEKÜL Vakfı’nda 1992 yılında gönüllü olarak çalışmaya başladığımda 92 Ormanı projesi başlamıştı. Günde 500 kişiyi getirecek organizasyonu yapıyorduk, ama hafta sonu kendi arabası ile gelenlerle bin kişiyi buluyorduk. 1 Mart - 31 Mart arasında aralıksız ağaç dikimi yaptık. Sadece dört gün kar nedeniyle ara verdik. Her kesimden insan katılıyordu dikimlere. Bir karı koca çifti hiç unutamıyorum. Anadolu’dan gelmişler, İstanbul’da çalışıyorlarmış. Toprak insanı olduklarını görüyordunuz. 92 Ormanı’nı bir yerlerde okumuşlar, her hafta sonu gelmeye başladılar. O kadar çok ağaç dikiyorlardı ki… Nazlı İmre Halk 92 Ormanı’na koşup geldi. Arabalarıyla, otobüslerle çoluk çocuk, akın akın geldi. Öğrenciler otobüsler dolusu, coşkuyla, marşlarla, şarkılarla geldi. Cıngılımız hoparlörden keyifle tüm dikim alanında yankılanırken fidanlar dikildi. Genç yaşlı, kadın erkek insanların, kazmaları kürekleri sırtlayıp, ayaklarında geridönüşebilir yeşil galoşlarla alana gidişlerini keyifle izledik. Aysel Ekşi 92 Ormanı ÇEKÜL’ün doğal çevre ile ilgili ilk ciddi projesiydi ve bu proje ÇEKÜL’ün adını geniş kitlelere duyurdu. Lâle Han’daki mekân çevre sorunları ile

12

ilgili bir şeyler yapmak isteyen her kesimden insanla dolup taşmaya başladı. O yıllarda, ağaçlandırma mühendisi olarak İstanbul’un Anadolu Yakası’nda binlerce hektar ağaçlandırma yaptırdım. 92 Ormanı’nın fidan dikimleri sırasında yaşadığım keyif hepsinden farklıydı. ÇEKÜL’ün organizasyonu ile her gün İstanbul’un çeşitli yerlerinden kaldırılan otobüslerle 3 - 5 yaşındaki çocuklardan 70 - 80 yaşındaki kişilere kadar yüzlerce insan fidan dikmek için sahaya geliyordu. ÇEKÜL, bu insanları en sıcak şekilde karşılayıp, ayakları çamur olmasın diye özel olarak hazırlattıkları poşetleri veriyorlar, fidan ve dikim tekniği hakkında bilgiler verildikten sonra müzik eşliğinde fidan dikimi yaptırılıyor, dikimi bitirenlere mercimek çorbası, ekmek ikramında bulunuyorlar, sıcak bir şekilde uğurluyorlardı. Ben hayatımda halkın bu kadar içtenlikle ve keyifle yaptığı bir ağaçlandırma yaşamadım. Fikret Erdoğan

1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

Safranbolu: Korumanın Başkenti

1992 yılında, bir yandan Aysel Ekşi ve Betül Sözen önderliğinde, doğal çevreye ilk sivil müdahale gerçekleşirken, diğer yandan da Metin Sözen, Mithat Kırayoğlu ve arkadaşları tarafından, kentsel - kültürel mirası korumak ve yaşatmak için somut adımlar atılıyordu. Uzun yıllar emek verilen Safranbolu’da önemli bir başarı elde edildi. Kültür Bakanlığı ilk kez bir sokak ve cephe sağlıklaştırma projesine bütçe ayırdı. Safranbolu’da 32 evin restorasyonu tamamlandı. Safranbolulular beldelerinde somut bir çalışma gördüler ve bu büyük motivasyon Safranbolu’nun direncini arttırdı. Safranbolu’da başarılı bir koruma çalışması yapılmıştı. Bu başarıda Safranbolu halkının koruma konusundaki erken bilinçlenmesinin rolü büyüktür. Böyle bir olayın etkisiyle vakıf kurmak gündeme gelmiştir. Safranbolu olayını tüm Türkiye’ye yaymak, korunacak yöreleri ortaya çıkarmak, geleceğe miras olarak saklamak gerekiyordu. Göynük, Taraklı ve Beypazarı gibi kentlerde Safranbolu’da uygulanan metot uygulanarak koruma gerçekleşmiştir. Yavuz İnce Safranbolu gezisinde Prof. Metin Sözen Safranbolu tarihi dokusunun korunması, onarılması ve turizmin hizmetine sunulması projesinin 30 yılı aşkın süre takipçisi olduğunu anlatıyordu. “Ülkemizde değişen bu hizmetler ve değişen yerel yöneticilerdeki proje bakış açıları farklı, ana projenin uygulanması için onların katkısı gerekli, projemizin değişmeden uygulanması için 3 yıl, 4 yıl bazen 5 yıl beklediğimiz oldu. Proje bozulmadı ve göreve gelen yeni yönetici ile işbirliği yapıldı. Sonuçta bugünkü Safranbolu’ya ulaşıldı,” diyordu. Prof. Sözen’in bu ilkeli davranışını, liderliğini yaptığı diğer projelerde de görmek mümkün. Hoca’nın bu sözlerinden büyük ders aldım. Proje üreten ve uygulayan insanları keşke 30 yıl bekletmesek diye hep düşünüyorum. Besim Özyurt

TEM OTOYOLU AĞAÇLANDIRMA PROJESİ Kasım 1992’de başlatılan projede, TEM Otoyolu Gaziosmanpaşa Viyadüğü ile Akşemsettin Viyadüğü arasında, kentlilerin katılımıyla yeşil kuşak oluşturuldu. 100 hektar alanda 100.000 fidan (akasya, meşe, dişbudak, erguvan, akçaağaç) dikildi. Proje süresince, Orman Bakanlığı Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü, Orman Bakanlığı Marmara Bölge Müdürlüğü, Alemdağ Orman İşletmesi ve Karayolları Genel Müdürlüğü 17. Bölge Müdürlüğü ile teknik işbirliği yapıldı.

Herkese 7 Ağaç

Ancak, 92 Ormanı İstanbul’da büyük yankı yaparken, ÇEKÜL’ün Safranbolu’da kültürel miras ile ilgili yürüttüğü çalışmalardan neredeyse kimsenin haberi olmadı. Koruma planları ile ilgili çalışmalar sessiz sedasız ilerlerken, doğal çevreyle ilgili çalışmalar gümbür gümbür geliyordu. Çevre sorunları dünya gündeminde giderek 13


daha fazla yer almaya başlamıştı o yıllarda. Herkes Rio Konferansı’nı konuşuyordu. Böyle bir ortamda, 92 Ormanı’nın yarattığı heyecan, kolları sıvayıp yeni projeler üretmeye yöneltti insanları. Araştırmalar, bir insanın çeşitli nedenlerle yılda ortalama 7 ağaç tükettiği bilgisini ortaya çıkarmıştı. Ağaçlandırma çalışmalarına devam etmek isteyen ÇEKÜL, bu bilgiden hareketle 7 Ağaç Ormanları projesini yaşama geçirdi. Yine Orman Bakanlığı ile ‘birlikte’ çalışılıyordu ve öncelik İstanbul’u ağaçlandırmaktı.

Bir toplantı sonrasında tanıştım Betül Sözen’le. ÇEKÜL’ün açılımından, yaptıklarından söz etti ve beni Vakfa davet etti. Lâle Han’da ÇEKÜL’ün kapısından girdiğimde, ÇEKÜL ailesi “7 Ağaç” projesinin aldığı ödülle karşıladı beni. Duvarlara, kapılara yerleştirilmiş afişlerin, içerdeki kâğıt, kalem kokusunun çayla harmanlanmış demi, gülümseyerek kadeh kaldırılan aile fertleri… Hissettiğim ilk şey samimiyetin kucak açan o sıcacık duygusuydu. Dikmen Seymen

“7 Ağaç” projesini hep anımsıyorum ki bence ÇEKÜL’ün hâlâ en büyük eylemlilik hallerinden biridir. Türkiye’nin de doğa için, ilk örgütlü isyanıdır bu proje. Hasan Özgen

“Herkese 7 Ağaç” projesinin ilk günleriydi. Telefonlar zır zırrr çalar, kayıtlar büyük bir heyecanla masadaki en boş kâğıda alınır, sonrasında sevgili Nazlı İmre’nin getirdiği pembe kartlara düzgün yazılarak çekmecelere alfabetik sırayla dizilirdi… Zaman ilerledikçe her geçen gün ÇEKÜL’e gelenlerin sayısı artmaktaydı… ÇEKÜL hızla büyümekteydi… Ülkemizin doğasını ve kültürünü korumak adına birbiri ardına yeni projeler üretiliyor ve yaşama geçiriliyordu. Yaş kriteri olmaksızın herkesin gönül birliği içerisinde aynı amacı, aynı hedefi gözeterek bir araya geldiği ‘gönüllü toplantıları’ yeni dostlukların kurulmasını ve çalışmaların verimliliğini arttırmaktaydı… Fügen Akkemik

ÇEKÜL insanlarımıza en az ‘bir yılda tükettikleri 7 ağaç kadar’ ağaç dikmeyi – veya diktirmeyi– öğretti. Bu kampanya ile ülkeye ağaç, yetkili bakanlığa da kaynak yaratmış oldu. Oktay Ekşi 7 AĞAÇ ORMANLARI

ÇEKÜL’ün kuruluşunun ilk yıllarında hayata geçirdiği 92 Ormanı Projesi yoğun bir ilgiyle karşılanmıştı. Toplumdaki duyarlılıktan esinlenen ÇEKÜL, 1994 yılında 7 Ağaç Ormanları girişimini başlattı. O gün bugündür, doğaseverlerin eksilmeyen heyecanıyla yurdun dört bir yanında hızla büyüyen 7 Ağaç Ormanları’nın amacı, yaşamsal kaynakların dengeli kullanımı ve sürekliliği için, tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gerektiği bilincini uyandırmaktı. Çevre ve Orman Bakanlığı işbirliğiyle sürdürülen çalışmalar, her bireyin, her yıl tükettiği kadar ağacı doğaya geri kazandırmasına olanak sağlıyor. Türkiye’de binlerce kişi, aile, kurum, şirket artık birbirine ve doğaya, güzel dileklerini ve sevgilerini ‘7 Ağaç’larla iletiyor. Bugüne kadar yaklaşık 900.000 doğaseverin desteğiyle dikilen fidanların sayısı 3.5 milyona ulaştı. Antalya, Bursa, Bilecik, Çanakkale, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, İstanbul, İzmir, Kars, Kocaeli, Mardin, Muğla, Sivas, Şanlıurfa ve Van’da büyümekte olan fıstık çamı, kızılçam, karaçam, akçaağaç, ardıç, akasya, huş, sedir, servi, meşe ve ceviz ağaçları, ortak geleceğimiz için toprakla buluştu. Ve 7 Ağaç Ormanları geniş yurttaş kitlelerinin gönülden katıldığı ve benimsediği en kalıcı ve yaygın sivil toplum çalışması haline geldi.

14

İlk 7 Ağaç Ormanları’nın yerinin Çatalca olması öngörüldü. Tıpkı 92 Ormanı’nda olduğu gibi yine sivil katılımla çoğalacak bir ağaçlandırma projesiydi hedeflenen, ancak bu kez hem ağaçlandırmanın hem de sivil katılımın boyutu daha büyüktü. İlerleyen yıllarda tüm yurda yayılacak 7 Ağaç Ormanları, sadece İstanbul’u ve ardından tüm Anadolu’yu ağaçlandırmayı başarmakla kalmıyor, aynı zamanda geniş bir gönüllü ordusu yaratıyordu.

Gönüllüler

Ağaçlandırma çalışmalarının ilk meyvelerini vermeye başladığı bu yıllarda ÇEKÜL’ün minik mekânı gönüllülerle dolup taşıyor, bilgisayarların henüz yoğun bir şekilde kullanılmadığı bu zamanlarda herkes defterlere, kartotekslere 7 Ağaç katılımcılarının kayıtlarını almaya çalışıyordu. Katılımcılara gönderilen kartlar tek tek kaligrafik kalemlerle elle yazılıyordu. Samimiyeti ve özeniyle kavrıyordu ÇEKÜL insanları. Kartları eline alan herkes doğaya olan borcunu ödemek için, kendine ya da onun adına doğayı korumaya çalıştığını haber vermek için sevdiği birine fidan diktirtiyordu. ÇEKÜL’ün kapısını çalanlar ya da telefon edenler de aynı samimiyetle karşılaşıyor ve “Artık ben de bir Çeküllüyüm” diyor, elinden ne geliyorsa onu katıyordu ÇEKÜL’e, dolayısıyla doğal ve kültürel mirasın korunmasına...

7 Ağaç Ormanları’nın ilk yılı öyle büyük bir coşkuyla geçti ki, bu coşkuyu tüm katılımcılarla ve İstanbullularla ‘birlikte’ yaşamak istedi ÇEKÜL. Bu nedenle dikim bittikten sonra ağaç sahiplerine verilen doğa kimlikleri, yani ağaçlarının cinsini, yerini bildiren belgeleri katılımcılara İTÜ Taşkışla’da yapılan bir törenle verildi. Gönüllü sanatçı dostların desteğiyle İTÜ Taşkışla G Amfisi’nin fuayesi kumaştan ağaçlarla bezendi. Törene gelen katılımcılar bu dingin ağaçların arasında yine sanatçıların güzel müzikleriyle karşılandı. Bir başka alanda doğayı nasıl kirlettiğimiz dansla aktarılıyordu. Dönemin Cumhurbaşkanının da katılımıyla doğa kimlikleri, törene katılanların unutamayacakları bir atmosferde sahiplerini buldu. Gerçekten etkisi o kadar kalıcı oldu ki, ertesi yıl aynı coşkuyla, yine sanatçı dostların tılsımlı dokunuşuyla bu kez AKM fuayesi canlandırıldı. Ağaçların arasına çocuklar karıştı, kendi temiz, güzel dünyalarını resmederek seslerini duyurdular. Ve doğa kimlikleri bir kez daha sahiplerini buldu.

Gençlik Birimi

Ağaçlandırma çalışmaları ÇEKÜL’ü gençler için de çekim alanı haline getirdi. Özellikle çevre sorunlarıyla ilgili bir şeyler yapmak isteyen gençler için ÇEKÜL işe yaradıklarını hissettikleri ikinci bir adres oldu. Bir süre sonra ÇEKÜL’de bir araya gelen bu gençler, düzenli olarak toplanan ve kendi projelerini üreten genç ÇEKÜL’ü yapılandırmaya başladı. İşin aslı ben çok anlamamıştım Vakfın ne yaptığını ama merakım daha da arttı ve eski Lâle Sineması’nın en üst katındaki ÇEKÜL Vakfı’ndan içeri girdim. Giriş o giriş, ben asıldım tüm işlere ve gönüllü olarak çalışmaya başladım. Tabii insan hoşlandığı bir yer için başkalarına “Siz de gelin” diyor hemen. En yakın çocukluk arkadaşım Yeşim’i de davet ettim bir zaman sonra ve bir baktık Gençlik Birimi olarak çalışmaya başlamışız. Elif Karaosmanoğlu O yıllarda Türkiye, ÇEKÜL gönüllülerinden Avniye Tansuğ’un girişimleri ve

1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

ESKİ MADEN ALANLARININ AĞAÇLANDIRILMASI

ÇEKÜL, eski maden alanlarının iyileştirilerek ağaçlandırılması ve böylece su kaynaklarımızın kurtarılması, doğal yaşamın canlanması amacıyla eski maden alanlarında biz dizi ağaçlandırma çalışmasını yaşama geçirdi. 19941995 yılları arasında İstanbul’da Şile’nin Yeşilvadi Karaburun mevkiinde 16 hektarlık terkedilmiş bir maden alanına 21.500 sahil çamı ve dişbudak fidanı dikimi gerçekleştirdi. Yine aynı dönemde Kilyos, Demirciköy’de 21 hektarlık bir alana 24.000 sahil çamı ve akçaağaç fidanı dikildi. 2003-2005 yılları arasında da İstanbul’da Sarıyer, Kısırkaya’da 16 hektarlık bir alana 16.000 fıstıkçamı ve sahilçamı fidanı kazandırıldı.

KAĞITTAN ORMANLAR

1995 yılında hayata geçirilen Kâğıttan Ormanlar projesiyle ÇEKÜL, üye işyerlerinden topladığı kullanılmış kâğıtların satışından elde ettiği geliri, 7 Ağaç Ormanları projesine aktararak, yeni fidan dikimleri gerçekleştirdi. 2008 yılına kadar sürdürülen projede 1 ton kâğıt karşılığında 10 fidan olmak üzere, dönüştürülen kullanılmış kâğıtların tekrar doğaya dönmesini ve bu konuda kamuoyunun bilinçlenmesini sağladı. Son yıllarda kâğıt dönüşümünün yerel yönetimler ve çok sayıda STK tarafından da benimsenmesi üzerine ÇEKÜL projeye son verdi.

15


önermesiyle Earth Day / Dünya Günü ile tanıştı. Her yıl 22 Nisan’da tüm dünyada düzenlenen etkinliklerle gezegenimizin geleceğini tehdit eden ekolojik sorunlara dikkat çekmeyi amaçlayan Dünya Günü, ilk kez ÇEKÜL’ün önderliğinde gündeme geldi. Genellikle Çeküllü gençlerin organize ettiği Dünya Günü etkinlikleri ‘90’lı yıllarda İstanbul’da her yıl tekrarlandı ve sonraki yıllarda da Anadolu kentlerine uzandı. Gençlerin asıl çıkışı 1994 yılı sonunda, İTÜ Taşkışla’da akademisyenlerin ve sanatçıların katılımıyla gerçekleştirdikleri “Ekolojik Sorunlara Genç Çözüm Arayışları” sempozyumu ve etkinlikleri oldu. Ertesi yılın baharında bu kez sokaklara taştı gençler. Sultanahmet, Beşiktaş ve Kadıköy meydanlarında BİR – İKİ – M adlı sokak şenlikleriyle yine ekolojik sorunlara bu kez sanatla, sanatçılarla dikkat çekmek ve biraz da sanatın ulaşılamaz olmadığını göstermekti dertleri. Bu organizasyona kadar Gençlik Komitesi olarak yol alan gençler, bundan sonra imzalarını Gençlik Birimi olarak atmaya başladılar. GENÇLİK BİRİMİ

Çevre sorunlarına duyarlı, bir şeyler yapmak isteyen gençler ÇEKÜL’ün kapısından içeri girip, orada birikimli pek çok insanın ‘gönüllü’ olarak var olduğunu, bir çatı altında ‘birlikte’ üretebildiğini ve kendilerine de kucak açıldığını görünce, önce ağaçlandırma çalışmalarının bir parçası olmaya başladılar. Sonra yavaş yavaş yeni etkinlikler yapılandıran bir küçük ekip haline geldiler. Örgütlü bir yapılanmadan çok kendiliğinden ÇEKÜL çatısı altında bir araya gelen, ortak amaçları dünyaya bir şekilde faydalı olmak olan; bazıları daha önceden birbirini tanıyan bazıları ilk kez ÇEKÜL’de karşılaşan bir grup genç bir süre sonra düzenli toplanan, üreten ve ürettiklerini uygulayan bir yapıya büründü. 1994 yılında çekirdek ekibin gerçekleştirdiği ilk etkinliğin ardından değişen üyeleriyle 2000’li yıllara kadar gelen Gençlik Birimi, bu yıllarda sessizleşti, ama 2009 yılında yeni gençlik önceki üyelerinin mirasını devraldı ve yola devam ediyor…

Lâle Han’ın en üstündeki ofisin çok kalabalık ve hareketli olduğunu hatırlıyorum. Tam da o sıralar Gençlik Birimi bir sempozyum düzenleme çalışması yapıyordu; “Ekolojik Sorunlara Genç Çözüm Arayışları”. Gençtim ve ben de birçok konuda çözüm arıyordum. Böylece Çeküllü oldum. Tayfun Polat ÇEKÜL ile ‘96 yılında, lise 1’deyken tanıştım. O yıllarda sivil toplum örgütleri bu kadar sık telaffuz edilmiyordu. Gençtim ve çevre duyarlılığımı yansıtabileceğim bir dernekte yer almak istiyordum. Araştırdım ve ÇEKÜL’ü buldum. ÇEKÜL’ün Lâle Han’daki çok küçük iki odadan ibaret olan ilk yerinde, o fiziksel iç içelik bir gönül bağı da yaratıyordu. İnsanlar manevi olarak da iç içeydiler ve içerisi biz gençler için birlikte çalışmaktan onur duyacağımız değerli insanlarla doluydu. Onlarla aynı ortamda, yakın çalışmak bir ayrıcalıktı, bunu bugün daha iyi anlayabiliyorum. Sadece biz değil, pek çok gönüllü vardı. Kararların hep birlikte alındığı, eşit işbölümlerinin yapıldığı, herkesin taşın altına eşit derecede elini soktuğu bir çalışma ortamı vardı. Gülüm Baltacıgil

Çevre Duyarlılığı

‘90’ların ikinci yarısında 7 Ağaç Ormanları çoğalırken, ağaçlandırma çalışmaları Kâğıttan Ormanlar, maden ocaklarının iyileştirilmesi gibi farklı projelerle de sürdürülüyordu. Ayrıca ÇEKÜL çevre ile ilgili tüm konularda duyarlılık sergiliyor, çevresel sorunlara dikkat çekmek için gerekli durumlarda diğer sivil toplum kuruluşlarıyla ‘birlikte’ platformlar oluşturarak güç birliği oluşturmaya çalışıyordu. Aksanat’ın salonlarında haftalarca gösterimleri süren ekolojik sorunlarla ilgili belgesel filmler ya da 5 Haziran Çevre Günü’nde özellikle okullarla ‘birlikte’ düzenlenen etkinlikler çocuklar ve gençler için hem aydınlatıcı hem de ilgi çekiciydi. Lâle Han o kadar küçücüktü ki, ÇEKÜL sığmaz olmuştu mekânına. Düzenli olarak yapılan sohbet / söyleşi programları, Tünel’deki Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ne taşınmaya başladı bu nedenle. Galata Şenliği ÇEKÜL’ün organizasyonuna destek verdiği ve kendini gösterdiği ortamlardan bir başkasıydı.

16

İstanbul o yıllarda sokakta yapılan etkinliklere, şenliklere, festivallere alışık değildi, Galata Şenliği de özveriyle kotarılan, semtliyi de içine katabilen hoş bir imeceydi.

1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

Bütün bu duyarlı yaklaşımlar Şile’de bir başka oluşumun yeşermesine de neden olmuştu. Çevre duyarlılığının erken yaşlarda kazanılması gerekliliğini göz önüne alan ÇEKÜL, çocuklara ve gençlere yönelik bir programla Şile’de bir çevre yaz okulu düzenlemeye karar vermişti. Zamanın belediye başkanının desteği ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nün de onayı ile ilçe merkezinde, 1927 yapımı denize nazır bir ilkokulda uzman eğitimciler tarafından hazırlanan ve çeşitli etkinliklerle de desteklenen bir çevre eğitimi programını uygulamaya koydu. 1997 yılının yaz aylarıydı. Gençlik ve Spor Bakanlığı, Şile Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı’nın işbirliğiyle, Şile’de uluslararası bir gençlik merkezi kurulması planlanıyordu. Vakfın Genel Sekreteri Betül Sözen’den; mimarlar, sporcular ve eğitimcilerden oluşan proje ekibinde yer almak üzere bir davet aldım. İstiklal Caddesi üzerindeki Lâle Han’ın üst katındaki 2,5 odalı küçücük mekânın inançlı, coşkulu, zengin dünyasına böylece ilk adımı attım. ÇEKÜL’ün havasını bir kez soluyanın, ÇEKÜL evreninden kolay kolay kopamayacağını ilk günden anladım. Handan Dedehayır

Simit, Kutlamalar, Dikim Şenlikleri, Kültür Gezileri

Lâle Han’ın cıvıltılı ortamında eksik olmayan ritüellerden biri simit – çaydı, bazen peynir de olurdu. Her gelen simidiyle girerdi kapıdan. Biri simitleri tabaklara koyarken diğeri çay demler, başka biri de servis yapardı. Ondan sonra da yine aynı şekilde bulaşıklar yıkanır, ortalık toparlanırdı. Tuhaf olan, bunlar her seferinde hiç aksamadan, neredeyse kendiliğinden olurdu. ÇEKÜL’de yapılan tüm işler nasıl benzer bir şekilde paylaşılıyor, herkes birbirine yardımcı oluyorsa, bulaşık yıkamak, ortalığı toparlamak da neredeyse aynı şekilde hiç dert edilmeden yapılıyordu. Simit genelde İstiklal Caddesi’nin girişindeki taş fırın simitçisinden alınır, herkese de o salık verilirdi. Sonunda simitçi bile Çeküllü olmuş, tezgâhına 7 Ağaç çıkartması yapıştırmıştı.

DÜNYA GÜNÜ

1970 yılında ABD’de geniş katılımlı bir yürüyüş gerçekleştirilerek dünya için her geçen gün daha büyük tehdit oluşturan çevresel sorunlara dikkat çekilmişti. Bu sivil karşı duruş o yıldan sonra hep aynı gün, 22 Nisan’da Dünya Günü adı altında eylemleri çoğaltmayı, sesleri yükseltmeyi hedefliyordu. Son derece güçlü bu sivil inisiyatif hedefine ulaştı ve dünyanın her köşesinde 22 Nisan’da Dünya Günü kutlanır oldu. Ancak bu eylemden 20 yıl sonra Türkiye Dünya Günü’nden habersizdi. İşte böyle bir ortamda ÇEKÜL, 90’lı yılların başında 22 Nisan Dünya Günü’nde bir şeyler yapmaya karar verdi. Gençlik Birimi’nin gerçekleştirdiği ilk eylem/etkinliklerden biri Harbiye Muhsin Ertuğrul’un önünde “5 m2 Dünya” yaratmaktı. Gençler, çocuklar, yoldan geçenler bu küçücük alanda kendi dileklerini aktardılar. Bir başka Dünya Günü’nde Gençlik Birimi yüzleri bembeyaz İstiklal Caddesi’nde kirletilmemiş bir dünya istediğini duyurmaya çalıştı. 2000 yılında ÇEKÜL Dünya Günü Türkiye Ulusal Koordinatörlüğü’nü üstlendi ve bu etkili eylem/etkinliklerini 2000’den sonra Anadolu kentlerinde yapmaya başladı. 2002’de Mudanya’da yapılan organizasyona Dünya Günü Uluslararası Koordinatörü Mark Dubois da katılarak Anadolu’nun sesinin yurt dışından duyulmasına da destek olarak, çalışmaların sürekliliği konusunda motivasyonu arttırdı.

17


Lâle Han’ın en üst katında her zaman şölen var ama ayakta: Yazarlar, çizerler, öğretim üyeleri, doktorlar, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, gazeteciler, mimarlar, ekonomistler, tiyatrocular, müzisyenler, tarihçiler, arkeologlar, sanat tarihçileri, araştırmacılar ve “Na’ber”ciler; “Geçerken uğradım”cılar. ‘Devre mülk’ gibi: Giren çıkmak zorunda ki öteki gelsin. Kurucularının çoğunluğu çulsuz, diğerleri de meccani… Kazanan simitçi. Taksim’den İstiklâl’e adımımızı atar atmaz, camlı tezgâhından, en az on simidi sarıveriyordu hemen simitçi: “Sizin için ayırdım. Çıtır…” Şimdi holding sahibi!.. Gürol Sözen Kutlamalar olmazsa olmaz bir başka ritüeldi. Doğum günleri, yeni girilen yıllar, aileye yeni katılanlar ya da aileden birinin sevinci hep kutlanırdı ÇEKÜL’de -hâlâ da kutlanıyor. Kutlamalarda yenilenler içilenler de çeşitlenirdi tabii. Bazısı planlanır, bazısı kendiliğinden oluverirdi kutlamaların. Önceden planlıysa evden yapılıp getirilenler de olurdu, ama son dakika durumlarda bir telefonla Savoy Pastanesi ÇEKÜL’deydi. Hoş, kutlama olmasa da Lâle Han’da kutlama havasında çalışırdı herkes. Çoğu zaman oturacak yer bulmakta zorlanırdı gönüllüler. Gençler yerlerde ya da kapının dışındaki apartman boşluğunda bile çalışırlardı bazen. Kahkahalar hiç eksik olmazdı. O nedenle zamanın nasıl aktığı da farkedilmezdi. Unutulmaz bir ritüel de dikim şenlikleriydi. 92 Ormanı’nda alanda ikram edilen, içleri ısıtan çorbalar ÇEKÜL’ün ağaçlandırma çalışmalarının bir parçası olmuştu. Çoluk çocuk, yaşlı genç, alanda fidanları toprakla buluşturduktan sonra, ekmek eşliğinde sıcacık çorbayı yudumlamak, dikim şenliklerinin en güzel anıydı. ÇEKÜL’ün meydanlardan kaldırdığı otobüslerle ağaç dikmeye gelen insanların çoğu, ÇEKÜL’ü tanımadan, sadece ağaç dikmek için buluşurdu alanlarda, dikimden sonra evlerine dönerken ise mutlu bir yorgunluk sarardı hepsini. Biliyorlardı artık çorbada tuzları olduğunu ve bunu ÇEKÜL’le ‘birlikte’ çoğaltabileceklerini. 7 Ağaç dikim şenliklerine katılıyorum ilk zamanlar. Ağaç dikme fikrini nasıl ektiğini görüyorum gönüllülerinin aklına, gönlüne ÇEKÜL’ün. Orada fark ediyorum bir arada durmanın -zamanın moda eğilimlerinin aksine- bağırmaya gerek bırakmayacak bir gücünün olduğunu… Gökhan Kılınçkıran 7 Ağaç kampanyasıyla tanıştığım o günden sonra artık ağaç dikmekten haberi olmayan bir apartman çocuğu nesline veda etmiş ve doğaya olan ilk borcumu dikili ağaçlarımla ödemeye karar vermiştim. Tabii ağaç dikme eylemini bizzat gerçekleştirmeye kalkışınca, bu o kadar kolay olmadı. Gönüllü gençlik grubumuz ve Vakıf yöneticilerimizle birlikte ilk 7 Ağaç Ormanı’nı gerçekleştirmek için çıktığımız gezide, çamurlara bulanarak dikmeye çalıştığım ilk ağacın, daha sonra oradaki görevliler tarafından olması gerektiği gibi tekrar dikildiğini hatırlıyorum. Acemiliğin huzursuzluğuyla aldığım bu yardım çok hoşuma gitmişti ve sanırım ilk kez toprakla bu kadar haşır neşir oluyor olmanın heyecanını yaşamıştım. Umut Eğitimci ÇEKÜL’ün en etkili ritüeli ise hiç kuşkusuz kültür gezileriydi. Her seferinde değişen bir grup Çeküllü, Metin Hoca’nın izinde / peşinde, onun hızına yetişmeye çalışarak Anadolu’nun sokaklarını arşınlamaya çalışır, katılanlar için bu geziler 18

ufuk açıcı, unutulmaz geziler olurdu. Safranbolu, Kastamonu, Muğla, Bursa derken Metin Hoca’nın kültür mirasını koruma tutkusu geziye katılan herkesin ortak tutkusuna dönüşür, kültür gezileri ÇEKÜL’ün Anadolu’daki adımlarını gözler önüne sererdi. Yılların emeğinin, birikiminin görünen yüzüydü bu geziler; onun için tadına doyum olmazdı, bulaşıcıydı. Çoğu katılımcı için tetikleyiciydi aynı zamanda -ki amaç da buydu.

1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

Benim için ÇEKÜL; çevre ve kültür bilincimin somutlaştığı, aynı sorumluluk bilincine sahip, farkındalıkları olan insanlarla bir arada olunan, Lâle Han’da sıcacık simit / çay eşliğinde çalışılan, hoş sohbetlerin yapıldığı, yeni dostlukların kurulduğu, otobüslere doluşup ağaç dikmeye gidilirken içinizin mutluluk ve heyecanla dolduğu, ağaçlar dikildikten sonra yorgunluğunuzu alan çorbaların içildiği, Anadolu gezilerinde ÇEKÜL’ün saygınlığını ve ülkeye katkılarının görüp mutlanıldığı bu oluşumun küçük bir parçası olarak gururlanıldığı bir kurum... Yücel Karakurum

Yaygınlaşmak Için Tanıtım

Kurulduğu andan itibaren doğal ve kültürel mirasın korunması çalışmalarında yapılan işi anlatmak ve yaygınlaştırmak için tanıtımın önemli olduğunun bilincinde olan ÇEKÜL bu zamanlarda tanıtım çalışmalarını da yoğunlaştırmıştı. ÇEKÜL için tanıtım demek, öncelikle yayın demekti. Koruma çalışmalarının sürdürüldüğü kentlerde yapılan işler her zaman belgeleniyordu. Sonra da bu belgeleri mutlaka yayına dönüştürüyordu ÇEKÜL. Hasan Özgen’in “Ortak Geleceğimiz” ve “Korumanın Başkenti Safranbolu” gibi belgesel filmlerinin ardından Tan Oral’ın “İstanbul Karikatürleri” ile ilk albüm / kitap da 1996 yılında basıldı. Belgesel film ve kitapların yanı sıra 1997 yılında her ay yayımlanmaya başlayan Bülten, hem ÇEKÜL gündemini paylaşıyor hem Anadolu’dan kısa haberler veriyor hem de çevre ve kültür takvimiyle İstanbul’un nabzını tutuyordu. Bülten kısa sürede Çeküllülerin merakla beklediği bir yayın haline gelmişti. Süreç içerisinde içeriği de değişerek yerini e-bültene bıraktı. ÇEKÜL Bülten hazırlığı vardı. Sonraki aylarda nasıl da heyecanlanırdım o bültenleri elime alınca. O zamanlar ‘e-bülten’ler yaygın değildi, özenle saklanan basılı yayınlar vardı. Ne güzeldi ÇEKÜL bültenleri… Hâlâ tamamına yakını kitaplığımda duruyor... Hakan Karan

GÖNÜLLÜLÜK

ÇEKÜL 90’lı yıllarda kuruluşunun hemen ardından projelendirdiği ağaçlandırma çalışmalarıyla halkın geniş katılımını da sağlamıştı. Ağaçlandırma alanlarına otobüslerle gelerek projeye destek veren insanlar, bir süre sonra ÇEKÜL’ün Lâle Han’daki mekânına gelip “biz ne yapabiliriz?” demeye başladılar. Çok geçmeden ÇEKÜL, farklı yaş ve meslek gruplarından insanların canla başla çalıştıkları bir mekân haline geldi. O zamanlar başlayan bu gönüllü yapı ÇEKÜL’de hiç eksilmedi ve ÇEKÜL gönüllüleriyle birlikte üreten, ilerleyen ve büyüyen bir sivil toplum kuruluşu oldu. Çeküllü dostlarıyla çoğalarak 20 yılı geride bırakan ÇEKÜL, ‘olmazsa olmaz’ gönüllüleriyle hep gurur duydu.

19


Kamu – Yerel – Sivil – Özel İşbirliği

‘90’ların ikinci yarısında kültür gezileri artarken, kültürel miras koruma programları da hız kazanmış, her bölgeden seçilen birer kentte, Birgi, Mudanya, Kastamonu, Akseki, Midyat, Kemaliye ve Talas’ta, daha sonra 7 Bölge 7 Kent olarak yaşama geçirilecek projenin tohumları atılmaya başlanmıştı. ÇEKÜL yaptığı kültür gezileriyle İstanbul’daki Çeküllüleri Anadolu ile buluştururken, Anadolu halkını da kültürüne sahip çıkması konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapıyor, yaptığı tüm projelere halkı dâhil etmenin yollarını buluyordu. Başka türlüsü de düşünülemezdi. Anadolu’nun dört bir yanında ÇEKÜL temsilcilikleri çoğalmıştı ve kalıcı işler üretiyorlardı. Koruma projelerinde yavaş yavaş evden sokağa, sokaktan mahalleye, mahalleden kente geçilmeye başlanmıştı. Tüm çalışmalarda temel ilke bütüncül bir yaklaşımdı ve bu nedenle ‘kamu – yerel – sivil – özel işbirliği’ olmazsa olmazdı. Koruma çalışmalarında daha hızlı ilerleyebilmek, daha verimli olabilmek için güçlü bir örgütlenme şarttı. Temsilcilikler, kamu – yerel – sivil – özel işbirliği önemliydi, ancak ağları genişletmek de gerekiyordu. Bu nedenle kendi alanlarında başarılı çalışmalara imza atmış insanlara bir çağrı yapıldı ve kısa sürede olumlu yanıt buldu bu çağrı. 1996 yılı başında geniş bir katılımla ilk Yüksek Danışma Kurulu toplantısı yapıldı. Katılımcılardan, ‘birlikte’ çözüm üretmeye katılmaları bekleniyordu. Sorunların çözümü için, sivil toplum kurumlarının etkinliğinin arttırılması, bunun için de desteklenmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varıldı ve harekete geçmeye karar verildi. ÇEKÜL, değer yargılarının kaybolup yerine yenilerinin de bir türlü konamadığı günümüzde, güvenilirliğin, duru kalabilmenin, doğru anlaşılmanın, sevginin, saygının, alçakgönüllülüğün, kadirbilirliğin, duyarlılığın, hakça paylaşımcılığın, dürüstlüğün, titizliğin, bilimsel kuşkuculuğun bir simgesi bence... Onun bu nitelikleri, beni çevreyi ve kültürel varlıkları korumadaki kararlılık ve başarısından daha da çok mutlu ediyor... Avniye Tansuğ LALE HAN

İstiklal Caddesi’ne girdikten hemen sonra sol kolda Lâle Sineması’nın (sonra Megavizyon, şimdi de TeknoSa oldu) yanındaki daracık kapıdan girilen 87 numaralı Lâle Han’ın en üst katı ÇEKÜL’ün ilk mekânıydı. Çeküllülerin 2,5 oda olarak tanımladığı bu minicik daire yaklaşık 10 yıl, ÇEKÜL yine Beyoğlu’ndaki kendi evine taşınana kadar enerjisi dışarıya taşan haliyle tam bir atölyeydi ÇEKÜL ve Çeküllüler için. Belki de bu nedenle hep söyler Lâle Han’ı yaşayanlar “oranın enerjisi farklıydı” diye. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı, zamanla biriken, artan, sahiplenilen ‘ilk ev’ler hiç unutulmadığı için olsa gerek.

20

Lâle Han’a Veda...

ÇEKÜL hem doğal hem kültürel çevreyle ilgili çalışmalarının boyutlarını büyütmüş, her kesimden ve yaştan gönüllüleriyle gücünü arttırmış, ÇEKÜL’ün çekirdek ailesi de genişlemiş ve Lâle Han’daki 2,5 odaya sığmaz olmuştu. Yeni bir mekâna gereksinim vardı ve arayış başladı. Derken 1996 yılında Beyoğlu Ekrem Tur Sokak’taki bina çıktı karşısına. 100 yaşında ve terkedilmiş olmasına karşın ihtişamını koruyan ev, koşullar zorlanarak satın alındı ve yaklaşık iki yıl boyunca restorasyonu sürdü. Yavaş, zor ve büyük bir özveriyle yaşama dönüyordu yeni ev. O zamanki genel sekreter yardımcımız Defne Keskin ile yeni ÇEKÜL binası için önerilen yerleri görmek üzere çıktığımızda, Ekrem Tur Sokak’a girince, ilk bakışta o güzel cepheyi görüp beğendik. Koca anahtarla ağır demir kapıyı açıp içeri girdik. Duvar resimleri ve süslemeleriyle, olgun mimari detaylarıyla, bu görmüş geçirmiş yapı, uyuyan bir güzele benziyordu. Uyanmak, yeni bir hayata başlamak için ÇEKÜL’ü bekliyordu. Uyuyan güzeli uyandırdık. Mithat Kırayoğlu

Ve Defne… Sanki bizleri Margarit Sokak’taki binaya taşıyan yol arkadaşımız. Mithat Kırayoğlu, Mehmet Alper, Timur Çelik’in ve diğer doğa ve kültür dostlarının katkılarıyla ÇEKÜL’ün ‘dünyada mekân’ sorunu çözülüyor… Hasan Özgen

1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

Lâle Han’daki yaşam bir yandan heyecanlı, meraklı bir bekleyişe sahneydi öte yandan sanki hiç taşınılmayacakmış gibi gündelik temposuna devam ediyordu. Gençlik Birimi de yeni üyeleriyle etkinliklerini sürdürüyordu. 1996 yılının 24 Mart’ında İTÜ Maçka’da Mevsim Dönümü Şenliği ile ilkbaharı karşıladılar. İstanbul, Habitat’ı henüz geride bırakmıştı. Habitat’ın kentte etkileri sürer, tartışmalar devam ederken Gençlik Birimi de yılın sonunda yaşadıkları kenti daha iyi tanımak, anlamak için tarihöncesi dönemden Cumhuriyet dönemine kadarki süreci irdeleyen İstanbul Seminerleri’ni düzenlemeye başladı. Gençler olarak yaptığımız ilk ciddi iş İstanbul Seminerleri’ydi. Katılım yoğundu, çünkü İstanbul gibi bir konuda bile kaynak eksikliği vardı. O zaman bugünkü kent gezileri de yoktu ve biz bu seminerlerle birlikte geziler de düzenlemiştik. ÇEKÜL’de, gençlere değer verilirdi ve bu bizim için çok güzel bir şeydi. Gerçekten de ilk adam yerine koyulduğum yerdir ÇEKÜL. Birey olarak ilk kez yaptığım işin sonucunu görebildiğim, takdir edildiğim ve bir sonraki aşamaya geçmek için şevk duyduğum yerdir. Gülüm Baltacıgil Ve ÇEKÜL 1998 sonunda yeni evine taşınmak için, ona her zaman kapasitesinin üzerinde yer açan ilk yuvasına biraz da buruk bir hüzünle veda ediyordu. Lâle Han’ı geride bırakmak zordu, ama yeni ev de pırıl pırıl hazırlanmış, yeni sahiplerine çoktan kucak açmış bekliyordu...

ÇEKÜL EVİ

2,5 odalı Lâle Han, yapacağından fazlasını yapmış, sekiz yıl Çeküllüler için kendi küçük işlevi büyük bir mekân olmuştu. 1996 yılında bu minik mekân taşmaya başlayınca yeni bir mekân arayışı başladı. Çok geçmeden Hüseyinağa Mahallesi Ekrem Tur Sokak’taki 8 numaralı 120 yıllık ev çıktı karşısına ÇEKÜL’ün. Tüm terkedilmişliğine, döküklüğüne rağmen herkesin ilk anda kanının ısındığı mekân yavaş ama özverili, özenli bir restorasyondan sonra 1998 sonunda Çeküllülerin yeni evi oldu. Hem içeriye girmeyi zorlaştıran hem de cazibe unsuru olan heybetli ağır kapısının ardında, eski adıyla Margarit Sokak’taki, kalabalık aileleri barındırmaya alışmış bu yaşlı bina ÇEKÜL’ün dinamiğine de kolaylıkla uyum sağladı.

21


1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

22

Lale Han’ın ilk günleri, henüz sakin...

Yönetim Kurulu mekan değiştirmiş...

ÇEKÜL’de koyu sohbetler...

Kutlamalar, buluşmalar...

Çalışmaya mola...

Gençlik Birimi iş başında...

92 Ormanı...

Daha yeşil bir dünya için işbirliği...

Doğaya borcunu ödeyenler mutlu...

92 Ormanı; doğa için varolmaya ilk adım...

Dikim şenliklerinin vazgeçilmezi; çorba ekmek...

Bir fidan daha...

23


1992 - 1997

Doğal Mirasın Korunmasında da Varız

24

Zamanla Lale Han’da yer bulmak zorlaşıyor...

Gündemde hep doğa ve kültür olacak değil ya...

Birikimimizi sanatla paylaşalım...

Mevsim Dönümü Şenliği...

Otobüsle Anadolu kültür gezilerinin tadı başka...

Kültür gezilerinin tatlı yorgunluğu...

Yağmurda da fidan dikilir...

Kültür gezilerinin tatlı yorgunluğu...

Dostlar bir arada...

Bir etkinlikten başka bir etkinliğe...

Her zaman, gönüllülerle ‘birlikte’...

Bayrağı diktik, bu fidanlar artık bizim!...

25


Ekrem Tur Sokak Numara 8’e Merhaba

Lâle Han’daki mekân küçüktü, sıkışıktı, ama sıcaktı, samimiydi. Bu ortama alışmış olan Çeküllüler Ekrem Tur Sokak Numara 8’deki hayatı biraz yadırgayacaktı ilk zamanlar. Girişle ve çatı katıyla birlikte 6 kata yayılmıştı ÇEKÜL yeni evinde. Hatta bir de bodrum kat vardı. Lâle Han’da sırt sırta dizili eşyalar yeni eve yayılmış, yerlerde üst üste yığılı duran klasörler, geniş dolaplarda yerini bulmuştu. Zarla zorla açılan büyük demir kapıdan girince, yukarıya doğru sağlı sollu kıvrılan merdivenlerin iki yanındaki duvarlarda, kalem işiyle resmedilmiş kadın ve erkek figürleri karşılıyordu gelenleri ve buyur ediyordu üst katlara. Odaların bazılarında kalem işleri, bazılarında tuğla duvarlar yalın güzelliğiyle etkiliyordu görenleri. Çatı katına çıkınca cam kubbeli tavandan süzülen ışık şaşırtıyordu insanı. Tıkış tıkış 2,5 odadan geniş geniş 6 kata geçince Çeküllüleri, tuhaf bir mutluluk haliyle birlikte bir yadırgama da aldı ister istemez. En tuhaf olanı da çalışanların sürekli bir arada olmamasıydı. Herkes katlara yayılmış, bazen birbirini hiç görmeden çalışılan zamanlar başlamıştı. Her gün ikindi zamanı bir araya gelip simit-çay ritüelini sürdürmek mi denenmedi, asansör yerine merdivenleri kullanıp herkese hal hatır sormak mı?... Ama sonunda bu evin daha farklı bir enerjisi, ritmi olduğunu yavaş yavaş kabullenmeye başladı herkes. Değişmeyen, yeni ÇEKÜL Evi’nin de tıpkı eskisi gibi geleninin gideninin bol olmasıydı. Lâle Han zamanında, sadece toplantı ya da buluşmalarda ÇEKÜL’e gelen Metin Sözen de artık tüm işlerini ÇEKÜL’den yürütüyordu. Sadece bu durum bile yeni bir dinamik yaratıyordu, çünkü ÇEKÜL, Hoca’ya meramını atlatmak için gelen her kesimden konuğu ağırlıyordu bir yandan.

7 Bölge 7 Kent

Kültürel mirası koruma konusunda bir model oluşturarak diğer kentlere örnek olabilmek için her bölgeden seçilen yedi kentte yoğunlaşan çalışmalar, 1998 yılı geldiğinde, hedeflenen kentlerdeki çalışmaları somutlaştıracak 7 Bölge 7 Kent projesi olarak gündemdeydi. Hem bölgeler hem de kentlerin ölçütleri konusunda bir denge gözetilerek seçilen Birgi, Mudanya, Kastamonu, Akseki, Midyat, Kemaliye ve Talas’ta ilk yapılan bir sokak seçmek ve sokaktaki bir evi onarmaktı. ÇEKÜL’ün her zaman benimsediği evden sokağa, sokaktan mahalleye, mahalleden kente, kentten havzaya, havzadan ülkeye bütüncül koruma planı yine yol göstericiydi ve 7 Bölge 7 Kent’te adımlar hızlandırıldı. Yerel halk her zamanki gibi her adımda yapılan çalışmaların içindeydi. Antalya ÇEKÜL gönüllüsü olarak yörenin doğal ve kültürel değerlerini korumayı hedefleyen çeşitli projelerde görev aldım. Bunlardan ilki 7 Bölge 7 Kent Projesi kapsamında Akseki’nin Batı Akdeniz örneği olarak seçilmesiyle başlayan ve Aksekiİbradı Havzası Gelişim Projesi olarak havza boyutunda devam eden projeydi. Proje kapsamında Akseki, İbradı, Ormana, Sarıhacılar ve Süleymaniye’de mimarlık fakültelerinin katılımıyla düzenlenen yaz okulları çerçevesinde rölöve ve restorasyon projelerini hazırladık. Yaz okulları sadece bu projelerinin hazırlanması için bir başlangıç olmadı; aynı zamanda mimarlık öğrencilerine mesleğe ilk adımlarını attıkları dönemde tarihi ve kültürel değerleri anlamayı, koruma bilincini kazanmayı ve bunu işbirliği içinde yapmayı yerinde gösterdi. Nuran Esengil 26

1998 - 2002 Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

7 BÖLGE 7 KENT

ÇEKÜL’ün kültürel korumada örgütlenme modelini oluşturan ve bundan sonraki çalışmalarda yol haritalarını belirlemesine öncülük eden proje olma özelliğini taşır.

BİRGİ Aydınoğulları’nın merkezi Birgi’de ilk olarak kent merkezindeki Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Okuma Odası restore edilerek ÇEKÜL Çevre ve Kültür Evi olarak hizmete girdi ve ardından meydanın çevre düzenlemesi gerçekleştirildi. Birgi Günleri, Birgi’de başlayan hareketin etkisini arttırdı.

MUDANYA Bursa’daki köklü deneyimlerin sonuçları Mudanya’ya aktarılarak, öncelikle, Şükrü Çavuş Sokağı ve köşesindeki bir ev alınarak, onarım-sağlıklaştırma-işlevlendirme programı uygulamaya konuldu. Çevre Kültür Evi’nin onarımı tamamlandı. Daha sonra Ali Fuat Sokağı’nın sağlıklaştırma projelerine geçildi. Trilye’de “Kentsel Koruma ve Geliştirme Planı” kente armağan edilerek, evlerini onarmak isteyen Trilyelilere teknik destek verildi.

KASTAMONU Kastamonu’nun tüm mahallelerinde bir geleneksel konut onarıldı, işlevlendirildi. Onarımların düzeyini yükseltmek için değişik dallarda usta yetiştirilerek bunlara sağlıklı ortam sağlayacak atölyeler kuruldu.

27


2000’lere yaklaşırken ÇEKÜL Anadolu’nun her köşesinde gözü kulağı, eli kolu olan gönüllü temsilcilerle ‘birlikte’ izlediği yolda, doğal ve kültürel mirasın korunması programlarını paralel yürütüyordu. Bursa’da, Kastamonu’da, İzmit’te, Kütahya’da, Diyarbakır’da, Karaman’da, Denizli’de, Konya’da, Antalya’da, Eskişehir’de, Edirne’de, Amasya’da, kısacası Anadolu’nun her köşesindeki varlığı kalıcı ve etkindi ÇEKÜL’ün. Özellikle bu programların takipçisi olmaya çalışan ÇEKÜL temsilcileriyle...

AKSEKİ Türkiye’de ilk kez İçişleri ve Orman Bakanlıklarının, Akdeniz Üniversitesi, Mimarlar Odası, İbradı Güç Birliği ve Kalkınma Vakfı, Aksekililer Derneği ve ÇEKÜL yetkilerinin imzaladıkları “Akseki-İbradı Protokolü” ile, kent-havza-bölge-ülke ölçeğinde tasarım-uygulama çalışmalarında kamu-özel-yerel-sivil birlikteliği sağlandı.

MİDYAT Midyat’ta bir yandan somut bir örnekle doğal-tarihsel-kültürel varlıkların korunmasının anlamı vurgulanırken, diğer yandan geleneksel sanatların yaşatılması girişimlerine hız verildi. TBMM, Midyat Kaymakamlığı, DeyrulUmur Manastırı Vakfı ve ÇEKÜL işbirliğinde bir ev alınarak onarıldı ve Çevre Kültür Evi olarak işlevlendirildi.

KEMALİYE Kemaliye’de kaymakamlığın da desteğiyle ilk olarak Kent Tarihi Müzesi oluşturuldu. Ardından Eski Ortaokul Binası onarılarak Atatürk Kültür Merkezi’ne dönüştürüldü. ÇEKÜL Bölge Koordinatörü Mualla Poyraz’ın Kemaliye Kaymakamlığı’na bağışladığı geleneksel konut, Çevre Kültür Evi olarak yeniden işlevlendirildi.

TALAS Erciyes Üniversitesi ve Talas Belediyesi ile birlikte yürütülen çalışmalara kentin tüm verilerinin saptanmasıyla başlandı. Bir bölümü toprak kayması nedeniyle boşaltılan kentte, bilimsel bir yaklaşım egemen kılınarak zaman yitimi önlendi.

28

Birçok dernekte aktif görev aldığım halde, ilk defa sivil bir örgütün nasıl olması gerektiğine, onlarca gönüllünün güler yüzle, inançları doğrultusunda nasıl çalıştıklarına ÇEKÜL’de tanık oldum. O pozitif enerjiyi hep gördüm. Sanırım ÇEKÜL’ün başarısının altında yatan nedenlerden birisi de bu. ÇEKÜL çevre ve kültür varlıklarını korumanın ötesinde, her yaşta insanı; hedef koyarak, hedefe ulaşma yolunda yetiştiren bir eğitim kurumu. Recep Esengil ÇEKÜL temsilcisi olmak, kişiye önemli bir sorumluluk yüklüyor. Her şeyden önce doğru örnekler oluşturma sorumluluğunu getiriyor. Çevrenizle iletişim içerisinde, işbirliği ile çalışma disiplini ve sorumluluğunu yüklüyor. ÇEKÜL gönüllüleri tüm kurum ve kuruluşların korumaya dönük taleplerine yanıt vermekte büyük çaba gösteriyor. Öte yandan kişiye kazandırdığı olanaklar da unutulmamalı. Nevin Soyukaya ÇEKÜL Vakfı için; insanın sözle değil eylemle, hali ve davranışlarıyla, topluma maddi ve manevi katkılarıyla, eşine, dostuna, komşusuna, köyüne, kentine, ülkesine ve dünyaya zarar vermeden yaşaması için verilen mücadelenin Türkiye’deki adresi denilebilir. 1999 yılında tanıştığım ve yıllarca büyük bir keyifle çalıştığım ÇEKÜL Vakfı, Anadolu coğrafyasının artık bir gerçeğidir. Türkiye coğrafyasının her santimetrekaresinde ÇEKÜL Vakfı net olarak vardır. “Doğa ve Kültürle Varız” sloganı bir Anadolu sloganıdır. Adnan Şahin

Doğal Çevrenin Korunmasında Yeni Projeler

1998 - 2002

Bu yıllar ÇEKÜL’ün yüzünü iyice Anadolu’ya dönmeye başladığı yıllardı. İstanbul’da başlayan ağaçlandırma çalışmaları da 7 Ağaç Ormanları ile Anadolu kentlerine yayılmaya başlamıştı. Kültürel mirası koruma çalışmaları zaten Anadolu’da yaygın bir şekilde sürüyordu ve giderek daha örgütlü bir yapıya bürünüyordu. Temsilciliklerin sayısı çoğalıyor, kamu – yerel – sivil – özel işbirliği güçleniyordu. Anadolu’nun her karış toprağında çalışmalar yoğunlaştıkça, ÇEKÜL doğal çevrenin korunmasıyla ilgili yeni projeler de geliştirmeye başladı. Anadolu’da yıllarca çözüm bekleyen erozyon sorunu da bunlardan biriydi. 77 m2 Toprak Kurtarma Projesi de böyle doğdu. Gümüşhane’de Kelkit ve Harşit Çayı havzasındaki erozyona açık alanda Orman Bakanlığı ve İl Bölge Müdürlüğü ile ‘birlikte’ yürütülen proje, tıpkı 7 Ağaç Ormanları’nda olduğu gibi sivil katılımı da hedefliyor ve herkesi 77 m2 Toprak Kurtarma’ya davet ediyordu. ÇEKÜL Vakfı’nda çalışmaya başlamam, Gümüşhane İli Kelkit Çayı Havzası Erozyon Kontrolü ve Mücadele Projesi’nde ÇEKÜL Vakfı’nın Orman Bakanlığı ile ortak hareket etme noktasında bir araya geldiği döneme rastlamaktadır. Projenin Gümüşhane’de olması doktora tez çalışmamı da bu bölgede yapmamda etkili olmuştu. 77 m2 Toprak Kurtarma adlı bu projeden sonra Gümüşhane’nin Köse ilçesi Salyazı kasabasında kırsal kalkınma amaçlı bir proje daha başlatıldı. Bu proje kapsamında Salyazı ilçesi kadınları ve erkekleri ile ayrı ayrı mekânlarda (kadınlar için evlerde, erkekler için kahvelerde) sık sık toplantılar yapıldı. Bu süreç sonunda, Salyazı ilçesine bir ceviz bahçesi kurma projesi geliştirildi. 5000’den fazla meyve fidanı dikildi, çiftçiler tarım ve hayvancılık konularında eğitildi. Projeler boyunca doktora tez çalışmamı da yürütmekte olmam, proje alanlarında ve bölgede yalnız seyahat etmeme, o bölgede tek başıma projenin amacı kapsamında zorlu bir çalışmaya girmeme neden olmuştu. Şimdi bile hatırladığımda burnumun direği sızlar… Fakat bu zorlukları yaşarken güzel insanlarla çalışmak ve bana sağlanan olanakları kullanmak ödül oluyordu. Ayten Erol Van’ın Bahçesaray ilçesinde cevizciliği yeniden canlandırmak doğal çevrenin korunmasıyla ilgili bir başka uzun soluklu ve kalıcı projeydi. Bu projede de hem belediyeler hem üniversitelerle ‘birlikte’ hareket ediliyordu.

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

77 m2 TOPRAK KURTARMA

Toprak Kurtarma Projesi Toprak erozyonunun önlenmesi ve denetim altına alınması amacıyla 1998’de başlatılan 77 m2 Toprak Kurtarma projesi, 2000 yılından itibaren, tarım ve hayvancılığı da içine alarak ‘yöresel kalkınma’ bağlamında genişletildi. İlk uygulama Gümüşhane’de Kelkit ve Harşit Çayı havzalarında yapıldı. Yöre halkını, doğal kaynakları koruyarak kullanmaya özendirmek amacıyla, Köse ilçesi ve Salyazı beldesinde 5000’den fazla meyve fidanı dikildi, çiftçiler tarım ve hayvancılık konularında eğitildi. Klonal ceviz bahçesi kurularak, ceviz ve akasya fidanı üretimine başlandı. Bir “Kadın Ürünleri Pazarı” kurulması için girişim başlatıldı.

Yaylalara çıkamayan, yolu olmayan Bahçesaray’da geçim derdiyle ceviz ağaçları kesiliyor ve yerine de yenileri yetiştirilmiyordu. 1998 - 2004 arası bu yörede Yüksek Danışma Kurulu üyelerimiz Şahika ve Asaf Ertan öncülüğünde bir proje yürüttük. Amaç, yöre halkının ağacını satmak yerine eski cevizcilik geleneğine dönmesi ve eskiden sadece karganın diktiği cevizi kendisinin yetiştirebilmesini sağlamaktı. 6 yıl boyunca uzmanlar tarafından ceviz fidanı yetiştirme, ağaçların islahı, kaliteyi arttırma eğitimleri verildi, en kaliteli cevizin ortaya çıkması ve yetiştiriciliği özendirmek için ceviz şenlikleri düzenlendi. Neler mi oldu sonra? Bahçesaray projesi bir çocuktu, serpildi, yürüyebilmesi için artık ebeveyninin elini bırakması gereken bütün çocuklar gibi eller birbirinden çözüldü, sevgiyle ve özlemle selamlaşmak üzere birbirine sallandı ve biz İstanbul’a döndük. Biricik Arcan ÇEKÜL Evi’ne gelen gönüllüler artık sadece İstanbul’dan değil Anadolu’nun her yerinden gelen gönüllülerdi; Kemaliye gönüllüleri, Birgi gönüllüleri, Sivaslılar, 29


Bahçesaraylılar, temsilciler ve hatta yerel yöneticiler, sivil toplum kuruluşu üyeleri... Kendi kentlerinde tanıdıkları, koruma projelerine tanık oldukları ÇEKÜL’ü ve çalışanlarını görmek, tanışmak, ÇEKÜL ile ‘birlikte’ olduklarını göstermek için gelen gönüllüler... Gönüllü olarak yaptığım her çalışmanın verdiği mutluluğun arka planında; içinde yaşadığım ve sorumlu olduğum çevreye karşı inanarak yaptığım işler ve bunu yaparken aynı amaç etrafında toplanan insanlarla kurduğum dostluklar yer almaktadır. Her şeyden önce yapılan işin karşılığında hiçbir beklentinin olmaması bizi hem üretirken daha da özgür kılmış hem de sorumluluk bilinciyle hareket etmemizi, yeni beceriler kazanmamızı sağlamıştır. Zaten bu da ÇEKÜL çatısı altında bir araya gelmenin verdiği ayrıcalık değil midir? Nuran Esengil Çeküllü olmak, önce Başkan Metin Hoca’nın ayak uydurulmaz temposuna ayak uydurmak anlamını taşıyor benim için. Çünkü Hoca sizi sabah Konya’dan arayıp görevinizi verir, öğlen Denizli’den “Ne yaptın?” diye hesap sorar, akşam da Mardin’de herkes Mezopotamya Ovası’nı seyrederken “Bizim valinin yanındayım. Sana da selam söylüyor” sözleriyle yeni bir görev emri alabilirsiniz. Bu yüzden Çeküllü olmanın öncelikle sahada yaşanması gerektiğini öğrendim. Kenan Mortan

Kendini Koruyan Kentler

BAHÇESARAY CEVİZLERİNİ YAŞATALIM ÇOĞALTALIM

1999’da başlayan projenin amaçları yüzlerce yıl ceviz diyarı olmuş Van’ın Bahçesaray ilçesinde cevizciliği yeniden canlandırmak, nitelikli ceviz yetiştiriciliğini yaygınlaştırmak, doğal dokuyu koruyup geliştirmek ve halkın ekonomik düzeyini iyileştirmekti. Kaymakamlığın desteğiyle yürütülen projenin ilk adımında beş çiftçi Bolu ve İstanbul fidanlıklarında ceviz yetiştiriciliği eğitimi aldı ve bilgilerini ilçeye taşıdı. Bahçesaray’a 4 yılda yaklaşık 5000 ceviz fidanı dikildi. Ceviz şenlikleri düzenlenerek üstün nitelikli ağaçlar izlendi ve köy çeşidi oluşturma amacıyla ağaçların takip ve bakımları yapıldı. 1999 ve 2002’de ilçede açılan ahşap işleri atölyelerinde üretim yapıldı, yeni çıraklar yetiştirildi.

30

7 Bölge 7 Kent projesi somut sonuçlara ulaşmaya başlayınca Anadolu’nun diğer kentlerinde süren çalışmalar da ivme kazandı. 7 Bölge 7 Kent gerçekten ‘iyi’ bir model oluşturmuştu ve somut örnekler 7 Kent’i aşmış, ÇEKÜL’de artık ‘Kendini Koruyan Kentler’den söz edilir olmuştu. Doğal ve kültürel mirasına, tarihi dokusuna, kısacası kentinin özgün birikiminin farkına varan Anadolu kentlerinde ÇEKÜL koruma hareketini güçlendirmiş ve ‘kendini koruyan kent’leri çoğaltmaya başlamıştı. Yerel yönetimlerde sokak sağlıklaştırma çalışmaları, koruma imar planları konuşulur olmuştu. ÇEKÜL her zaman, gittiği her yerde akıl danışılan, güvenilen, yol gösteren, temsilcilikler ve uzman kadrolarla her talebe yetişmeye çalışandı. Metin Sözen Safranbolu’da yaktığı koruma ateşini tüm Anadolu’ya yayıyordu. Evet, ÇEKÜL’ün somut eserleri yurt sathındadır, gezer görürüz, ama asıl başarı Türkiye’de konuya bakışın değiştirilmiş olmasıdır. ‘Eski’yi yıkıp ‘yeni(!)’ şeyler yapmanın başarı sanıldığı bir anlayıştan, kültür mirasını sahiplenme ve onunla gurur duyma anlayışına dönüşüm. Bu, korumacılık düşüncesinde bir ‘devrim’ olmuştur. Kemal Nehrozoğlu ÇEKÜL, bilim, sanat, kültür ve doğa merkezi İlkçağ Akademia’sının; Rönesans akademilerinin, her nasılsa 20. yüzyılın son, 21. yüzyılın ilk on yılında varlık ortamını giderek geliştirmiş Türkiye’deki tek ulusal örneğidir. Bir akademinin düşüncelere, yeteneklere verdiği değeri, özgürlükle başarıyı harmanlayışını görmek isteyenler, İstanbul’daki kovanı, Türkiye’nin her köşesindeki petekleri işleyip dolduranları izlemeliler. Necdet Sakaoğlu

Anadolu kentlerinde gerçekleştirilen çalışmalarla, yerinde korumanın önemine dikkat çekiliyordu. Tüm çalışmalarda toplumun farklı kesimlerinin projelere katılmalarına dikkat ediliyordu. ‘Kamu – yerel – sivil – özel birlikteliği’ olarak özetlenen bu modelde, yerel yönetimler, kamu kurumları, üniversiteler, yerel ve ulusal sivil toplum kuruluşları ile kent hemşehrilerinin katkılarıyla yerel değerlerin korunması sağlanıyordu.

1998 - 2002

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

Anadolu’da bu çalışmalar sürerken Gençlik Birimi de İstanbul’da “Anadolu Seminerleri” serisini düzenlemeye başladı. Seminerler İstanbul’u Anadolu’ya yakınlaştırmayı hedefliyordu, ilgi de yoğundu. Anadolu seminerleri çevreyi yaratan asıl etmenin insanın farkındalığı ve algısı olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ve karar veriyoruz farkında olmak için bilgilenmeye, bilgilendirmeye. ÇEKÜL bu konuda da bizi yalnız bırakmıyor, ilk önce sadece kendimiz için planladığımız İstanbul Seminerleri büyüyor ve yüksek danışma kurulu üyelerinin katkılarıyla İTÜ Taşkışla’da, okuduğum kampüste yarı akademik bir eğitim etkinliği oluyor. Hemen ardından Anadolu Seminerleri takip ediyor bu programı. Bilgi edinmenin heyecanıyla bu seminerler sayesinde uzun soluklu dostluklar kuruyoruz, hâlâ devam eden dostluklar… Gökhan Kılınçkıran Gençlik Birimi’nin düzenlediği seminerlere katılmaya başlayınca onları daha yakından izleme şansım oldu. Onlar, karıncalar gibi koşturuyorlar; aksaklık olmaması için dikkatle birbirlerini ve konuşmacıyı izliyorlardı… Velhasıl bu gençlere hayran oldum. Zaman zaman Vakfa uğradığımda ise aynı çalışma şeklini orada da gördüm. Adeta ibadet eder gibi sessizce herkes görevini yapıyor, birbirlerine sevgi ve saygıyla davranıyorlardı. Sanırım bunda en büyük etken, Metin Sözen - Betül Sözen çiftinin bu gençlere örnek oluşturmasıydı. Ülkü Akyıldız

KENDİNİ KORUYAN KENTLER

7 Bölge 7 Kent projesi zamanla Kendini Koruyan Kentler adı altında Anadolu toprakları üzerinde özgün kimliğini koruyabilmiş kentlere yayıldı. Kültürel dokunun geleceğe aktarılması amacıyla çok sayıda geleneksel yapının korumaya alınması, koruma amaçlı kent planları hazırlanması, kentlere kültür öncelikli bir gelecek vizyonu kazandırılması sağlandı. Bugün eski mahallelerdeki evlerde cephe düzenlemesi, sokaklarda sağlıklaştırma yapılıyor. Geleneksel çarşılar canlandırılıyor; kent meydanları yeniden düzenleniyor. Konaklar restore edilerek kültür ve eğitim merkezlerine, kent müzelerine dönüştürülüyor. Tarihi kent dokuları kentlilerin sosyal yaşamına katılırken bir yandan da kültür turizminin canlanmasına katkıda bulunuyor. Amasya, Ankara (Altındağ ve Ayaş), Antalya (Süleymaniye, Akseki, Elmalı, Kaş), Bursa, Çanakkale, Denizli (Buldan), Diyarbakır, Edirne, Gaziantep, İzmir (Konak, Bergama, Birgi, Ödemiş), Karabük (Safranbolu), Karaman, Kars, Kastamonu, Kütahya, Malatya (Gürün), Muğla, Ordu, Sakarya (Taraklı), Sivas, Şanlıurfa, Tokat (Niksar, Erbaa), Tarsus, Uşak korumada öncülük eden kentlerin başında geliyor.

31


Ancak İstanbullular ağaçlandırma çalışmalarıyla tanıdıkları ve yakınlaştıkları ÇEKÜL’ü çoğunlukla 7 Ağaç Ormanları ile özdeşleştirmeyi sürdürdüler. Artık Anadolu kentlerinde çoğalan 7 Ağaç Ormanları’nın dikim şenliklerine katılamıyor ve özlemini duyuyorlardı, ama yine de en yoğun katılım İstanbul’dandı 7 Ağaç Ormanları’na. Dikim şenliği geleneğini her kentte yerel halkın katılımıyla ve temsilciliklerin desteğiyle sürdürüyordu ÇEKÜL. İstanbul’u ağaçlandırmak için çıkılan yol büyük kent sınırlarını aşmıştı, ağaçlandırma çalışmaları yurda yayılıyordu. İstanbulluların büyük bir coşkuyla 92 Ormanı’nda Beykoz’a diktiği ilk fidanlar büyümüştü. 7 Ağaç Ormanları ise 7. yaşını yine İstanbullularla kutluyordu...

YANAN ORMAN ALANLARININ AĞAÇLANDIRILMASI

Özellikle ülkemizin güney kuşağında her yıl yaşanan yangınların ardından yapılacak ağaçlandırma çalışmalarının çok titizlikle, toprağın, havanın, suyun ve iklimin özellikleri, fidan türlerinin uyumluluğu gibi ölçütlerle yapılması gerekiyor. ÇEKÜL ilk kez 1997-1998 yılları arasında Marmaris’in Çetibeli ve Hisarönü mevkilerinde, yanmış bir orman alanında, halkın katılımıyla bir çalışma gerçekleştirdi. 223 hektarlık bir alanda 300.000 sığla, ökaliptüs, yalancı akasya, aylantus, karaservi, kızılçam ve fıstıkçamı fidanları dikildi. 2001-2004 yılları arasında ise Orman Bakanlığı işbirliğiyle Marmara Bölgesi’nde Yanan Alanları Ağaçlandırma Kampanyası’nın ilk adımı olarak, Bilecik’in Osmaneli’de 100 hektarlık yanmış bir orman alanında 140.000 karaçam fidanı dikimi gerçekleştirildi.

Kendini Koruyan Kentler Çoğalıyor

İstanbul ÇEKÜL’ü doğayı koruma çalışmalarıyla bütünleştirmeyi sürdürürken Anadolu’da kültürel mirasın korunması konusunda her geçen gün daha umut verici, daha kalıcı adımlar atılmaya devam ediyordu. Bu dönemde farklı kentlerde çok sayıda proje yaşama geçirildi. 1998 yılında, ÇEKÜL’ün danışmanlığında, kamu – yerel – sivil – özel birlikteliği ile yapılan Cumalıkızık köyü projesi bunlardan biriydi. 700 yıllık Osmanlı köyü Cumalıkızık’ta, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın koordinatörlüğünde yürütülen projede, ilçe belediyelerinin yanı sıra üniversiteler, Mimarlar Odası ve yerel halkla birlikte ÇEKÜL de yer aldı. ÇEKÜL kamulaştırılan evlerin restorasyonunu, köy kültürünün yaşatılmasına yönelik çeşitli etkinlikleri üstlendi ve bir belgesel film ile köyün tanıtımına katkıda bulundu. Mudanya’da ÇEKÜL Kültür Evi İMKB desteği ile, Şükrüçavuş sokak ve cephe sağlıklaştırması, eski Jandarma binası, şimdiki kaymakamlık, Cumalıkızık’da Cumalıkızık Koruma ve Yaşatma Projesi ile 32 evin cephe ve sokak sağlıklaştırması hayata geçirilmiştir. Aynı zamanda sosyal projeler ile desteklenmiştir. İznik’te Konsül Sarayı çevre düzenlemesi ve surların aydınlatılması ile surların muhteşemliğinin farkına varılmıştır. Komşumuz Kütahya’da, ÇEKÜL Bursa gönüllü mimar arkadaşlarımız ile 19 tescilli binanın rölevesi hazırlanmıştır. Şaziye Sezginer Yine aynı yıl ÇEKÜL, Kastamonu’da Sirkeli Konağı, Sepetçioğlu Konağı, Kasiad Binası, Konyalı Konağı, Eski Belediye Binası’nın restorasyonlarında, Kastamonu Kalkınma Vakfı Binası, Kastamonu Konağı, Küre-Belören köyü projelerinde yer aldı. 75. Yıl Cumhuriyet Evi’nin bakım ve onarımının tamamlanarak 1998’de açılmasına önayak oldu. Edirne’de de, Trakya Üniversitesi’nin mülkiyetinde bulunan Sultan Bayezıd Külliyesi içindeki Darüşşifa’nın Sağlık Müzesi’ne dönüştürülüp açılması, tarihi Rektörlük binasının onarılması, Lozan Anıtı’nın açılması ve çevresinin ağaçlandırılmasında ÇEKÜL vardı. ÇEKÜL’ün Edirne’deki çalışmaları, 2005 yılında Kent Müzesi’nin açılışına kadar kesintisiz sürdü. Bu toprakların sahibi olmanın gereği, lafla değil emekle, birikimle yerine getiriliyor. Sahiplenmenin yaygınlaşması ve paylaşılması sivil bir kuruluşun öncülüğü ile gerçeklik kazanıyor. Kamunun yapamadığını sivil kuruluş yerine getiriyor. Midyat’tan

32

Ödemiş’e, Kars’tan Çanakkale’ye karşılıklı bilgi ve deneyim aktarımı aynı zamanda dostluğun pekişmesini de yedeğinde getiriyor. Emin Başaranbilek

Yılların Birikiminden Tarihi Kentler Birliği’ne...

ÇEKÜL Kendini Koruyan Kentler projesi ile kazandığı yerel destekler ve zengin birikimle 2000 yılına yaklaşırken kültürel miras ve korumacılığa yönelik uygun alt yapılar hazırlanmasına neden olmuştu. Uzun yıllardır ekilen tohumlar artık ürünlerini veriyordu. ÇEKÜL’ün dönemin İçişleri Bakanı’yla da yolları çakışmış, ortak bir girişimle Kastamonu’da “Kültürel Değerlerin Korunmasında Yerel Yönetimlerin Rolü ve Sorumluluğu” başlıklı bir sempozyum düzenlenmişti. Sempozyum sonrasında İçişleri Bakanlığı tüm valiliklere bir genelge göndererek, tarihi ve kültürel mirası yaşatmaya ve bu mirasın gelecek kuşaklara aktarılması çalışmalarına destek vermelerini bildiriyordu. Aynı dönemde Avrupa Konseyi de “Avrupa, Bir Ortak Miras” kampanyası başlatıyor ve Türkiye, eşgüdümü üstlenen Kültür Bakanlığı’nın önderliğinde, kamu, yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri ve özel girişimcilerle birlikte çok sayıda ulusal projeyle kampanyanın içinde yer alıyordu. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin yürütücülüğünü üstlendiği Türkiye Tarihi Kentler Birliği’nin kurulması da projelerden biriydi ve sonunda Bursa Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde Türkiye Tarihi Kentler Birliği / TKB, 52 üye ile kuruldu. Uzun yıllardan bu yana izlediğim Prof. Dr. Metin Sözen ve ÇEKÜL Vakfı ile, sonradan çığ gibi büyüyecek olan bir organizasyonu gerçekleştirme ve Metin Hoca ile birlikte çalışma şansını yakalamıştım. 1999-2004 yılları arasında yaptığım Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığım sırasında 2000 yılında Tarihi Kentler Birliği’ni 52 Kurucu Belediye ile birlikte kurmuştuk. Metin Hoca’nın yıllardan beri vurguladığı ve ÇEKÜL Vakfı’nın benimsediği ‘kamu – yerel – sivil – özel birlikteliği’nin en önemli ürünü olmuştu Tarihi Kentler Birliği. Artık Metin Hoca ve gönüllü ekibinin yanında 52 belediye başkanı (bugün bu sayı 300’ü geçmiş durumda) valiler, kaymakamlar, ilgili bakanlıklar, ilgili kamu kurumları ve hepsinden önemlisi halk var. Erdoğan Bilenser Hazırlık sürecinden başlayarak her aşamada oluşumu yönlendiren taraflardan biri olan ÇEKÜL, kurulduktan sonra Tarihi Kentler Birliği’nin sekreteryasını yürütmeye başladı ve TKB, ÇEKÜL gündeminin ağırlıklı konularından biri oldu. TKB’nin kuruluşundan sonra koruma anlayışı, Anadolu’nun büyükşehir ölçeğindeki illerden küçük beldelerine kadar genişleyerek süreklilik kazandı. Belediyelerin gerçekleştirdiği kültürel çevreyi koruma çalışmaları, tarihi çevreyi kentle bütünleştirdi ve kentlinin günlük yaşamına dâhil etti. Yerel yöneticilerin kentlerine farklı bir gözle bakmalarını sağladı. Kutup yıldızı yönünü kaybedene yön; dağ başındaki çobana yol olur. İşte ÇEKÜL, sivil toplum örgütleri içinde bir kutup yıldızıdır. ÇEKÜL örgütlenmedir; yol gösteren, yön bulandır. Seçilenler ve atananlar “Ben daha iyi ne yapabilirim ki” sorusunun cevabını artık aramayacaklardır. Çünkü bu sorunun cevabı ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği, ortak akıl birliğidir. Bilimsel bir akademi; eğitici, öğretici, geliştirici bir örgütlenmedir. Burhan Bilget

1998 - 2002

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

TARİHİ KENTLER BİRLİĞİ

Safranbolu örneğinden 7 Bölge 7 Kent’e, ardından Kendini Koruyan Kentler projesine evrilen koruma ve yaşatma hareketi Tarihi Kentler Birliği’nin kurulmasına ve gelişmesine öncülük etti. Tarihi Kentler Birliği / TKB 2000 yılında, 52 kent ile yola çıktı. Tarihi ve doğal çevre korumasına yerel yönetim politikalarında ağırlık veren; kent kültürünü, sivil toplum katılımını ve toplumsal duyarlılığı geliştirme çabası içindeki kentlerin kabul edildiği birliğin üye sayısı 2010 yılında 300’ü aştı. ÇEKÜL Vakfı’nın kuruluşuna önayak olduğu ve sekretaryasını yürüttüğü Tarihi Kentler Birliği’nin üyeleri, yıl boyunca farklı kentlerde düzenlenen iki buluşma ve dört seminerde bir araya geliyorlar. ÇEKÜL’ün konularını belirlediği ve organizasyonunu yaptığı bu seminerlerin amaçlarından biri üye kent belediyelerinde görev alan, özellikle doğal ve kültürel çevre alanlarında çalışan uzmanların yeni bir bakış açısı kazanmalarını sağlamak. Seminerler ayrıca sivil toplum kuruluşlarından yerel yönetimlere toplumun farklı kesimlerinin kentle ilgili deneyimlerini paylaştığı, verimli tartışmalar yaptığı bir platform olması açısından da önem taşıyor. Ayrıca üç ayda bir yayınlanan Geçmişten Geleceğe Yerel Kimlik dergisi ile yapılan çalışmalar tanıtılıyor ve korumaya ilişkin çeşitli konularda incelemeler paylaşılıyor.

33


Mimar Sinan’a Saygı

Öte yandan Metin Sözen’in, eserleri üzerine araştırmaları ÇEKÜL kurulmadan önce başlattığı Mimar Sinan ile ilgili kapsamlı bir çalışma planlanmaya başladı ÇEKÜL’de. İlk olarak Gençlik Birimi, temsilciliklerin de desteğiyle Mimar Sinan’ın eserlerinin envanterlerini çıkartmaya başladı. Sinan’a Saygı Gezileri, eserlerin günümüzdeki durumlarının fotoğraflanması derken, Sinan’a Saygı projesi boyutlanmaya başladı. Ayasofya Müzesi’nde düzenlediğimiz sergi açılışından bir gün önce, mart ayında Ayasofya’nın taş mimarisinin soğuğunda, gece saat 12.00’ye kadar Betül Sözen, Metin Keskin, ÇEKÜL çalışanları, her yaştan ve her meslekten çok sayıda elleri üşümüş yürekleri sıcak ÇEKÜL gönüllüsü ile İngiltere’den bilgisayarının, telefonunun başında bizlerle birlikte çalışan Ahmet Sezgin’le birlikte, büyük bir çabayla ortaya sıcacık bir sergi çıkardık. Mimar Sinan’ın eşsiz eserlerini böyle bir çabayla, Mimar Sinan’ın elinin değdiği kubbe altında sergilemek etkileyici bir an, unutulmaz bir anıydı. Erkan Kaplan

SİNAN’A SAYGI

ÇEKÜL büyük mimar Sinan’ın, Türkiye sınırları içindeki ve dışındaki mimarlık mirasının hızla yıpranması ve yitirilmesi karşısında Sinan’a Saygı projesini başlattı. Geçmişi 1988’lere uzanan proje kapsamında öncelikle Sinan’a Saygı Gezileri ve Mimar Sinan Eserleri Eskiz Yarışması düzenlendi. Mimar Sinan Eserleri Gezi Haritaları’nın ilki olan “İstanbul”un ardından “Trakya”, “Anadolu”, “Balkanlar” ve “Ortadoğu” haritaları yayımlandı. 2008 yılında, internet üzerinden herkesin katılımına açık olarak, “Sinan ve Yaşam”, “Kubbelerin Mimarı” ve “Korunamayan Sinan” kategorilerinde düzenlenen Sinan’a Saygı Fotoğraf Yarışması’nın sergisi, Ayasofya’dan sonra Anadolu’yu gezdi; bir de kitabı yayımlandı. Ayrıca ÇEKÜL Bilgi Belge Merkezi’nde bir Sinan Kitaplığı oluşturuldu. Mimar Sinan’ın köyü Ağırnas, projenin en önemli ayaklarından biriydi. Sinan’ın doğduğu ve yaşadığı kabul edilen ev, Kültür Turizm Bakanlığı’nın sorumluluğunda onarıldı ve Mimar Sinan Evi olarak halka açıldı.

34

Mimar Sinan’ın köyü Ağırnas’a, ÇEKÜL’ün yönlendirmesi ve proje desteği ile Mimar Sinan Müze Evi kazandırıldı. Beldenin koruma amaçlı imar planı hazırlandı. Ağırnas Belediyesi ÇEKÜL’ün rehberliğinde beldenin dokusunu ortaya çıkardı. Yeraltı Kenti, Mimar Sinan’ın kızının adının verildiği Neslihan Parkı düzenlemesi gerçekleştirildi. Mimar Sinan belgelerinde adı geçen çeşmeler ve hamam ayağa kaldırıldı. Ağırnas, Taş Ustası Yetiştirme Projesi’ne, yaz okullarına ev sahipliği yaptı. Halkın yine tüm sürecin doğrudan içinde yer alması sağlandı. ÇEKÜL’e geldik ki herkes bir Sinan sevdalısı. Beni çok duygulandırdı ve gözlerim yaşardı. Sinan’la ilgili ne isterseniz var. Sinan’a Saygı projesine bizi de dâhil ederek Ağırnas’ı okul haline getirdi, dünyaya adını duyurdu ÇEKÜL elçileri. Mehmet Osmanbaşoğlu Özellikle bir başarıdan söz etmek isterim. O başarının adı Ağırnas Mimar Sinan Evi Restorasyon ve Yakın Çevre Düzenleme Projesi’dir. Bu proje ile bir yerleşme sıfır noktasından Türkiye gündemine taşındı ve toplumun Mimar Sinan’a olan borcu ödendi. Orta Anadolu’da Ağırnas adlı bir kasabada, o zamanki belediye başkanı Mehmet Osmanbaşoğlu ile 10 yıl gibi kısa bir zamanda Kültür Turizmi Merkezi yaratıldı. Bu başarı Metin Sözen Hoca’mın, dolayısıyla tüm Çeküllülerin başarısıdır. Suat Çabuk Sinan’a Saygı projesi özellikle mimarlık ve sanat tarihi bölümlerinde okuyan öğrencilerin ilgi odağı oldu. ÇEKÜL Evi’nin üst katındaki Bilgi Belge Merkezi’nde Sinan Kitaplığı oluşturulmaya başlandı ve meraklıları için tam bir hazine durumuna geldi.

Kütüphane; Beyoğlu’nda Gizlenmiş Bir Bilgi Deposu

Resmi adıyla Bilgi Belge Merkezi, kitap, dergi, belgesel film gibi yayınların yanı sıra mektuplar, kartpostallar, yazışmalar, kupürler, fotoğraflar, afişler, broşürlerle ÇEKÜL’ün ve Metin Sözen’in arşiviydi. Ama ÇEKÜL Evi’nin çatı katındaki bu minik pencereli, nefis ışıklı bölüm, ziyaretçilerini kitaplarla karşılayan sımsıcak bir

kütüphaneydi aslında.

1998 - 2002

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

Çalışmaya başladığım o ilk günden beri ÇEKÜL’de kitap isimleri, numaralar ve etiketlerle dolu bir kütüphanede değil, emekle, özenle ve anılarla oluşturulmuş bir kişisel kitaplıkta çalıştığımı hissediyorum... Emine Solak ÇEKÜL’ün kütüphanesini hiç unutmadım. Tedavi sırasında vücudumda olan değişikliklere inat direniyordum. Saçlarım dökülmüş, vücudum sıvı toplamıştı. Yürüyebildiğim ilk 6 ay boyunca çoğu zaman ÇEKÜL’e uğrayıp kütüphanede derin bir nefes alıyor, birkaç kitap karıştırıyor, bazı notları gözden geçiriyordum. Bana çok şey öğretti ÇEKÜL kütüphanesi. Mustafa Balaban Çeküllülerin de kullanmayı tercih ettikleri adıyla kütüphanede, herkesin kullanımına açık mimarlık, arkeoloji, geleneksel yaşam kültürü, ekoloji, eğitim, kısacası ÇEKÜL’ün çalışma ve ilgi alanlarıyla ilgili her türlü yayını bulmak mümkündü. Her geçen gün kapasitesi genişleyen, görüntüsü küçük içeriği büyük, Beyoğlu’nda gizlenmiş bir bilgi deposuydu kütüphane.

Anadolu Karış Karış

2000’li yılların ortalarına doğru İstanbul’da ÇEKÜL neredeyse gizlenmiş, Anadolu’da ise iyiden iyiye bilinir / görünür olmuştu. Projeler birbiri ardına çeşitleniyor, Anadolu coğrafyasının kültürel mirasının neredeyse tüm öğelerini kapsar hale geliyordu. Ülkenin ilçelerinden büyük kentlerine kadar her yerleşmesinde kültür envanterleri çıkarılması teşvik ediliyor, boşalan köyleri yeniden hayata döndürmek için projeler yapılıyor, her kentte peş peşe kent müzeleri açılıyor, restorasyon uygulamalarının niteliğini artırmak için kent atölyeleri kuruluyordu. Kaleli kentler, kalelerini onarmak için birbiriyle yarışmaya başlamıştı adeta; uluslar arası sempozyumlarda kaleleri tanıtıcı sergiler açılıyor, aynı

KÖYLER YAŞAMALIDIR

ÇEKÜL hem Anadolu’nun kalkınması hem de göçün önlenmesine çözüm sunmak için köyleri çekim merkezlerine dönüştürmeyi amaçlayan Köyler Yaşamalıdır projesini başlattı. Safranbolu yakınlarındaki Yörük Köyü’nde temelleri atılan projeye katılan her köy öncelikle kendi konumuna, çevresine ve kaynaklarına göre en çok hangi uygulamadan fayda sağlayacağına karar veriyor. Mardin Dereiçi’den Bursa Cumalıkızık ve Misi’ye, Elazığ Hüseynik’ten Malatya Günpınar’a, Kastamonu Abdalhasan’dan Antalya Sarıhacılar ve Süleymaniye’ye, Ankara Taşlıca’dan Erzincan Apçağa’ya, Kocaeli Kaymas ve Saraylı’dan Sakarya Saraçlı’ya, Konya Sille’den Sivas Bolucan’a bugün Türkiye’nin değişik bölgelerindeki köyler bu projeyi hayata geçiriyor.

KENT ATÖLYELERİ

Geleneksel yapı malzemeleriyle üreten, taşın, ahşabın, toprağın dilinden anlayan ustaların hızla yitirilmesi restorasyon çalışmalarının sağlıklı sürdürülebilmesi açısından engel oluşturunca, tarihi kentlerde kent atölyeleri yaşama geçirilmeye başlandı. Yitirilen üretim hafızasını yeniden yaratmayı ve geleneksel yapı sanatımız için ihtiyaç duyulan usta ve teknik eleman boşluğunu doldurmayı amaçlanan kent atölyelerinde, geleneksel yapım teknikleri ve restorasyon yöntemleri yeni kuşaklara aktarılırken, bir yandan da istihdam fırsatları yaratılıyor.

35


sergi Anadolu’yu geziyordu. İpek Yolu Kültür Yolu projesi ile Selçuklu ve Osmanlı han ve kervansarayları restore ediliyordu. Arkeolojik varlıkların korunmasında yerel yönetimlerin de rol alması özendirilirken, Cumhuriyet dönemi mimarlık eserleri, endüstri mirası örnekleri, çarşılar koruma altına alınıyordu. Yalnızca fiziki koruma ile yetinilmiyor, Anadolu’nun geleneksel yaşam kültürü, el sanatları, sözlü gelenekleri, gösteri sanatları, gelenek ve görenekleri de kayıt altına alınmaya, yaşatılmaya çalışılıyordu. ÇEKÜL koruma alanında hızla uzmanlaşıyordu. Kent kimliğinin görünür kılınmasında kültürel mirasın önemini artık anlayan kent yöneticileri, valiler, belediye başkanları ÇEKÜL’ün kapısını aşındırıyor, çalışma ortamının parçası oluyorlardı. Bir yandan da ÇEKÜL’ün gönüllü ekipleri, mimarlar, şehir plancılar, iletişim uzmanları, kent kent Anadolu’yu geziyor, bıkıp usanmadan kentlere nasıl bakılması gerektiğini anlatıyorlardı. Toplantılar birbirini kovalıyor, yol haritaları çıkarılıyor, kültürel mirasa dayalı kentsel gelişim stratejileri oluşturulmasına önayak olunuyordu.

Çeküllü Olmak KENT MÜZELERİ VE ARŞİVLERİ

ÇEKÜL kentlileri ortak anılar ve ortak bir kimlik altında buluşturan mekânlar yaratmak amacıyla 2000 yılında Kent Müzeleri ve Arşivleri oluşturmaya başladı. Tarihi halı fabrikası binasından dönüştürülerek düzenlenen Kemaliye Kent Müzesi, Hafızağa Konağı’nda kurulan Edirne Kent Müzesi, Kastamonu Hükümet Konağı’nda açılan Kastamonu Kent Tarihi Müzesi ilk örnekleri oluşturdu. Bursa’da Adliye Binası’nda kurulan Bursa Kent Müzesi diğer müzelere örnek oluşturan niteliğini korurken Anadolu’da her geçen gün Kent Müzeleri’ne bir yenisi ekleniyor.

KENT ENVANTERLERİ

Kültürel ve doğal varlık mirasını koruyabilmek için öncelikle bu mirası saptamak ve belgelemek gerekiyor. ÇEKÜL’ün 20 yıldır savunduğu bu sorumluluk son yıllarda birçok kentimizin yerel yönetimleri tarafından da paylaşılıyor. Bugüne kadar Adana, Amasya, Antalya, Battalgazi, Burdur, Gaziantep, Gümüşhane, Gürün, İzmir, Karaman, Kilis, Muğla, Ordu, Tekirdağ ve Uşak’ta envanterler hazırlandı. Sürekli güncellenen bu envanterlere araştırmacılar ÇEKÜL Bilgi Belge Merkezi’nden ulaşabiliyor.

36

Anadolu’nun ÇEKÜL’ün gündeminde böylesine ağırlık kazanması, İstanbul ile ilişkilerini zayıflatıyordu. Ancak hiç kuşkusuz bu gelişmede İstanbul’un Anadolu’ya bakışının da payı vardı. İstanbul için, ÇEKÜL’deki bu müthiş hareketi, dinamizmi dışarıdan anlamak hiç de kolay değildi. İstiklal Caddesi’nin girişinden Tarlabaşı’nın içlerine sokulan ÇEKÜL, çalışma alanlarıyla da İstanbul’dan uzaklaşınca kapıdan içeriye girenler neredeyse sadece ÇEKÜL’ü zaten bilenler olmaya başlamıştı. Şaşırtıcı yönleri vardır ÇEKÜL’ün, bilmeyene anlatmak çoğunlukla zordur. Bazen kararlar zor alınır, amatörlükle profesyonellik sınırlarında dolaşırsınız, derken birikimle dolu, büyük bir insan gücünü yanınızda hissediverirsiniz. Bazen de küçük, biraz da kapalı bir yapıdır görünen, oysa hassasiyetle işlenmiş kocaman bir ağın içindesinizdir… O ağın içinde olmak, eşsiz deneyimler katar size. Her şeyin ötesinde; birbirinden birikimli, zeki, eğlenceli, özverili ve renkli insan tanırsınız. Bu denli ‘şahsına münhasır’ ve güzel insanı bir arada tanıma fırsatı; en büyük zevki farklı insanları gözlemleyip dünyalarını görmeye çalışmak olan birine verilecek en değerli armağandır. Burcu Yazlar Ekrem Tur Sokak’taki binaya girdiği andan itibaren bilgisayarlı yaşama da geçen ÇEKÜL, eskisi gibi çat kapı gelenin bir ucundan rahatlıkla tutabildiği işlerle örülü değildi. Artık eğitim, örgütlenme ve tanıtım koordinatörlükleri ayrı mekânlarda hummalı çalışmalar sürdürürken, 7 Ağaç birimi kendi ekibiyle çalışıyor, idari işler ayrı bir bölümde yürütülüyordu. Telefonlara bakan biri, mutfaktan sorumlu başka biri, 7 Ağaç kartları için bilgisayar ve yazıcılar vardı. İşlerin bir ucundan tutmak zorlaşmıştı, çünkü çalışma alanları, projeler genişlemiş, uzman desteğiyle ilerleyebilir olmuştu. Eski gönüllüler için geçerken uğradıkları, çay - kahve içip sohbet ettikleri, üretimlerini takip ettikleri ve gururlandıkları eski bir dosttu artık ÇEKÜL. Yıllar yeni gönüllüleri ve çalışanları da beraberinde getiriyordu, ama önceki gönüllüler

de yaşamlarının içinde Çeküllü olmayı sürdürüyorlardı. Bu böyle bir şeydi zaten, ÇEKÜL’ün kapısından içeri girip kendinizi orada var edebileceğinizi hissettiğiniz an, artık sonsuza kadar Çeküllü oluyordunuz. Zaman araya engeller koysa da, gitmeseniz de gelmeseniz de Çeküllü kalıyordunuz üstelik.

1998 - 2002

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

Birçoğumuz ÇEKÜL’den ayrılmış da olsak, ÇEKÜL sayesinde oluşan dostluğumuz sürüyor. Hayatım boyunca ÇEKÜL dışında tam 7 ayrı kurumda çalıştım, ama bende iz bırakan ve hâlâ yaşamımın bir parçası olan tek ‘iş yerim’ ÇEKÜL’dür. Çünkü ÇEKÜL, en başta benim ailem oldu; hatalarımla kabul gördüğüm, hatalarımdan öğrendiğim, daha iyi bir insan olduğum, dostluğu ve sevgiyi paylaştığım bir yuvaydı. Deniz Özesmi En ateşli tartışmaların yaşandığı, başarıların kutlandığı, kimi gün zamanla yarışarak saatleri unuttuğumuz, kimi zaman da yollara düşüp keşiflere çıktığımız, ayazın güneşe döndüğü bahar serinliğinde ağaçlar dikip sıcak çorbalarla içimizi ısıttığımız ÇEKÜL… Kapısından her girdiğimde, bir şeyler üretmenin, bir işe yaramanın, takdir görmenin, sevgiyle kucaklaşmanın, hep daha fazlası için birlikte çalışmanın bana duyumsattığı hazzın yerini başka ne alabilir diye düşünüyorum da, galiba yerine koyabileceğim tek şey mesleğim olabilir… İşte bu yüzden benim için bir vakıftan çok daha fazlasıdır ÇEKÜL. Dikmen Seymen Kimseyi tanımadan, insanların nasıl kucaklanacağını ÇEKÜL ailesinden öğrendim ve sonra biz de bunu Çeküllü olarak diğer kişilere yaptık. Aile diyorum, çünkü o zamanlar bir aile idi. Şimdi ise müthiş büyük, iftihar ettiğim, yaptıklarını sahiplendiğim, Türkiye’ye yayılmış bir vakıf oldu. Gezdiğim yerlerdeki ağaçlandırmalarda, soğukta öğrenci otobüsleri ile nasıl canla başla çalıştığımızı hatırlarım. ÇEKÜL’ün yenileme yaptığı binaların duvarlarını okşamak beni hep gülümsetiyor. Nuray Emrağ

CUMHURİYET DÖNEMİ MİMARLIK MİRASI

ÇEKÜL 20. yüzyılın ilk yarısını kapsayan Cumhuriyet dönemi örneklerinin taranması, tescili ve korunması sürecinin bir seferberlik konusuna dönüşmesi için çalışmalar yürütüyor. Kastamonu, Taşköprü, Bursa, Sivas, Safranbolu gibi birçok kentte bu döneme ait yapılar kent müzesi ve arşivi, çevre kültür evi, kent atölyesi olarak değerlendirildi.

ARKEOLOJİK MİRASIN SÜREKLİLİĞİ

ÇEKÜL, arkeolojik varlıkların korunması ve halkla buluşturulmasını tüm kurumların sorumluluğu olarak görüyor. Arkeolojik değerlerle yan yana yaşayan kentlerimizde yerel yönetimlerle yaptığı işbirlikleri çerçevesinde; yerel düzeydeki çalışmaların hedefleri arasında ören yerlerinin alan yönetimi anlayışıyla ele alınması, yerel yönetimüniversite-müze işbirliğiyle, kent çevresindeki arkeolojik alanların envanter ve haritalarının çıkarılması, arkeolojik alanlarda çevre düzenlemelerinin tamamlanması; çevre halkının arkeolojik değerlerle ilgili bilinçlendirilmesi çalışmaları sürdürülüyor.

37


ÇEKÜL’e hayatın başında gelip, orada kendilerini var etmeyi, sorumluluk almayı, ‘birlikte’ üretebilmeyi öğrenen gençlerin her biri kendi yollarını çizmişti ve pek çoğu ÇEKÜL’de edindiği dostluklarını sürdürüyor ve konumları ne olursa olsun Çeküllü olmaya devam ediyorlardı. Çünkü ÇEKÜL onlara sunduğu fırsatlarla hiçbir yerde bulamayacakları bir yaşam deneyimi sağlayabilmişti. Hatta bir kısmı bu yaşam deneyimini, ÇEKÜL’de çalışmanın, üretmenin hazzını o kadar benimsemişti ki bayrağı devralmaya hazır, profesyonel çalışma yaşamlarına da ÇEKÜL’le devam ediyordu. Merdivenlerini ilk kez çıktığım, o birkaç gözlü küçük ÇEKÜL Vakfı’nın bir parçası olarak gönlümü herkesle paylaşabilmek... Ve destek olabildiğimiz ve gerçekleştirdiğimiz her projede karşıda gülen yüzler bulabilmek... Bu olgunlağa herkesin bir parça bile yaklaşmış olması dileğimle... Ilgın Sözen

GELENEKSEL YAŞAM KÜLTÜRÜ

ÇEKÜL, geleneksel yaşam kültürünü korumak ve yaşatmak amacıyla, yerel yönetimler, yerel eğitim kuruluşları, uzmanlar ve sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle paylaşım alanları yaratarak, geleneksel yaşam kültürüne karşı ilgi, merak ve koruma bilinci oluşturmayı hedefliyor. Bu amaçla; çocuk ve gençlere kentlerinin yaşam kültürünü tanıtan eğitimler düzenliyor.

ENDÜSTRİ MİRASI

ÇEKÜL unutulmaya yüz tutan sanayi yapılarının çağdaş kentlerle ilişkilendirilerek kentlilerin ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yeniden düzenlenerek yaşatılması konusunda, harita hazırlanması, fotoğraf ve eskiz yarışmaları, sergiler, geziler ve yayınlarla kamuoyunda ilgi ve sahiplenme uyandırılması çalışmaları yürütüyor. Endüstri yapılarının restore edilerek yeniden işlevlendirilmesi çalışmaları kapsamında, 2009’da Sivas Teknik Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi Mobilya, Dekorasyon ve Metal Bölümü atölyeleri restore edilerek Sivas Arkeoloji Müzesi olarak hizmete açıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Uşak Valiliği, Uşak Belediyesi ile yapılan işbirliği sonucu Devlet Demiryolları Uşak Tren İstasyonu ve çevresinin kültür ve sanat merkezine dönüştürülmesi çabaları ise sürüyor.

38

1998 - 2002

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

Birgi Çevre ve Kültür Evi

Birgi gönüllüleri...

Kemaliye gönüllüleri ÇEKÜL Evi’nde...

Kastamonu Taşköprü...

Kastamonu...

Safranbolu her zaman gündemde...

Benim içinse hayatıma kattığı değerlerle, sadece bir sivil toplum kuruluşunun çok ötesinde, yepyeni anlamlarla tanışmamı sağlayan eski bir dosttur… İşte belki de bu yüzden, yıllar önce gönüllü olarak girdiğim kapısından içerde var olan o ruha hâlâ gönülden bağlıyım. Umut Eğitimci ÇEKÜL’ün çalışma rutini de değişmeye başlamıştı. ÇEKÜL çalışanları uzmanlaşmak ya da uzman desteği almak zorundaydılar artık. Kuruluş yıllarında herkes her işi bir arada yaparken artık doğa ve kültür öncelikli bir gündemi sağlıklı sürdürebilmek için birimler oluşturulmaya, çalışmalar örgütlenme, eğitim, tanıtım ana başlıkları altında yürütülmeye başlamıştı. Gönüllüler de bu yapıya uyum sağlamıştı. Mimar, şehir plancısı, sanat tarihçisi, orman mühendisi gibi mesleklerden gönüllüler çoğunluktaydı ve hem ÇEKÜL Evi’nde hem kendi ortamlarında desteklerini sürdürüyorlardı. 1996’da başlayan gönüllülük serüvenim, 1999 – 2003 yılları arasında, şimdiki ÇEKÜL Evi’nde ‘kadrolu profesyonel gönüllü’ olarak sürmüştü. Ağırlıklı olarak çevre eğitimi ve doğal çevre projelerinde çalıştım. Ancak ÇEKÜL, doğayı, kültürü, eğitimi, insanı, tüm değerleri öylesine güzel kucaklıyor ve harmanlıyordu ki, orman mühendisi kimliğimle, kimi zaman bir mimar havasına giriyor, bazen sanat tarihçisi gibi konuşuyor, sosyolog gibi düşünürken buluyordum kendimi… Kentler, yapılar, anıtlar, ağaçlar, köyler, havzalar, nehirler, ormanlar, her şey birbirinden hiç ayrılmaz bir bütün gibi karşımızdaydı. Hakan Karan Gizli kuralları vardır ÇEKÜL’ün kendi içinde, bunlar öğretilmez, yaşayarak öğrenirsiniz. Uyulması kolay değildir, kimi zaman yadırganır, kimi zaman isyan ettirir, uymayı becerebilenler yol alır, beceremeyenler sınıfta kalır. Orası, evdir, okuldur, iştir… Kütüphane, kafeterya, oyun salonu, buluşma mekânıdır... Devinimi hızlı, ateşi yüksek, neşesi boldur… Oradakilerle koşarsınız, yorulur, tökezler, doğrulur, devam edersiniz, belki başka sulara yelken açarsınız, ama hiç unutmazsınız... Zeynep Boratav

39


1998- 2002

Kültür Mirasını Koruma Programları Olgunlaşıyor

40

Diyarbakır İçkale restorasyonu...

Kemaliye’de bir Dünya Günü...

Bursa’da tarihi bir gün; TKB kuruluşu...

Tarihi bir an...

Yaz okulu Akseki’de...

Cumalıkızık...

Fidanları diktik, sıra sohbette...

“Temiz bir dünya istiyoruz”...

77 m2 toprağım olsun...

7’den 77’ye herkes fidan dikiminde...

Edirne Kent Müzesi...

Mark Dubois ile günün anlam ve önemi...

41


Gelecek Kuşaklara Merhaba

ÇEKÜL için gelecek kuşaklar hep önemliydi, öncelikliydi. Gençlik Birimi bu nedenle bu kadar aktif olabilmişti; özgüveni yüksek, her zaman desteklenendi. Hem doğal hem kültürel miras projelerinde eğitim kurumlarıyla ‘birlikte’ hareket edebilmek de önemliydi, öncelikliydi. Yıllar önce Şile’de uyguladığı çevre yaz okulu uygulaması ile eğitim projelerine adım atan ÇEKÜL, ilerleyen yıllarda farklı kentlerde yaz okulları uygulamasını hep sürdürdü.

2003 - 2009

Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

Geriye dönüp baktığımda beni en çok heyecanlandıran anım, 2002 yılında Erzincan Kemaliye’de yaptığım iki haftalık yaz okulu serüvenimdi. Kent dokusunu incelemek ve yeniden projelendirmek için Kemaliye’ye giden mimarlık öğrencilerine; bizler de çocuklarla tiyatro, sinema, görsel sanat ve oyun aktiviteleri içeren bir yaz okulu yapmak için katıldık. Çocuklarla kaynaştık, aileleri ile tanıştık, evlere misafirliğe gittik ve bol bol dut pekmezi yedik… Yaz okulu sonunda halk kahvesinde çocukların yaptıklarını sergilemek için güzel bir şenlik düzenledik ve hanımların yaptığı muhteşem yerel yemeklerden yedik, Kemaliyelilerle güldük eğlendik. Müge Arslan

Kentler Çocuklarındır Kültürel Miras Eğitim Programı

Bu ilk adımlar, gelecek kuşaklara değeri anlaşılmış, korunmuş bir doğal ve kültürel çevre bırakmaya uğraşırken, onların da bu değerlerin farkına varabilmesi konusunda bir eğitim programını uygulamaya koyabilmek için zemin hazırlamıştı. 2003 yılında Kentler Çocuklarındır kültürel miras eğitim programı bu zemin üzerine yapılandırıldı ve zaman içerisinde ÇEKÜL’ün en etkili ve yaygın projelerinden biri oldu. İlköğretim çağındaki çocuklara yönelik hazırlanan Kentler Çocuklarındır kültürel miras eğitim programının ilk uygulaması 7 Bölge 7 Kent kapsamında gerçekleştirildi. UNESCO’nun desteğiyle uygulanan bu ilk program, yerelden alınan uzman desteği ve gönüllü eğitmenlerle başarılı oldu. Ertesi yıl TKB’nin desteğiyle Muğla, Şanlıurfa, Kayseri, Amasya, Diyarbakır, Midyat ve Kars kentleri kültür elçilerine kavuştu. 2008 yılına gelindiğinde Kentler Çocuklarındır programı için ETİ Gıda ile ‘birlikte’ yol alınması kararlaştırıldı, bu birliktelik ile kültür elçilerinin sayısı da artmaya başladı. İçimde bir ferahlık var, İçimde bir sevgi İçimde bir dostluk var ÇEKÜL olmalı. İçimde bir neşe İçimde bir hürriyet İçimde bir saygı var ÇEKÜL olmalı. İçimde bir yardımseverlik İçimde bir duyarlılık var İçimde bir doğa sevgisi ÇEKÜL olmalı. Keramettin Yıldız (Niksar Kültür Elçisi) 42

YAZ OKULLARI

ÇEKÜL Vakfı’nın uzun yıllardır Birgi, Buldan, Ağırnas, Akseki gibi Anadolu kentlerinde düzenlediği mimarlık yaz okulları, geleneksel yaşam kültürünün genç kuşaklara aktarılması, kent dokusunun korunmasını hedefliyor. ÇEKÜL’ün hayata geçirdiği her program ve projede olduğu gibi yaz okulunun temelinde de ‘doğa-kültür-insan’ var. Kamu, yerel yönetimler ve üniversitelerle yapılan işbirliği ile yürütülen yaz okullarında, mimarlık öğrencileri geleneksel sivil mimari örneklerinin rölöve çalışmalarını yaparken çizimlerini yaptıkları yapıların yaşayan yüzünü keşfediyorlar.

43


Kültür Elçisi olduktan sonra kendimi gerçekten özel hissetmeye başladım. Eğitimlerde aldığımız bilgileri aileme ve arkadaşlarıma anlattım. Kültürümüzü korumak için seçildiğimiz için tüm Kültür Elçileri çok mutluyuz. Bunun tadını çıkarıyoruz. Çok güzel öğretmenlerle tanıştık. Eğitimler sırasında bizleri hiç yalnız bırakmadılar. Birlikte çok güzel oyunlar da oynadık. Piyesler hazırladık. Çok eğlenceliydi. Cemresu İnal (Çanakkale Kültür Elçisi)

KENTLER ÇOCUKLARINDIR

ÇEKÜL’ün 2003 yılından beri Anadolu’nun farklı kentlerinde uyguladığı Kentler Çocuklarındır kültürel miras eğitim çalışmaları, farklı başlıklar altında çeşitlenerek devam ediyor. Program, öğrencilerin yaşadıkları kentin kültürel zenginliğinin farkına varmalarını, doğal ve kültürel mirasın korunmasına ilişkin bilgi ve duyarlılık kazanmalarını, korumacılık ve kentlilik bilinci geliştirmelerini amaçlıyor. Programda kentin mimari, coğrafi, arkeolojik özellikleri ve yaşam kültürüyle ilgili bilgi aktaran sunuşların ve alan gezilerinin yanı sıra sorgulayıcı ve öğrencilerin katılımını destekleyen uygulamalar yer alıyor. Çocuklar uygulama sonrası kentlerinin ‘Kültür Elçisi’ oluyorlar. İlk çalışmalar 2003-2004 yıllarında 7 Bölge 7 Kent projesinin bir alt projesi olarak yapıldı ve 105 çocuk Kültür Elçisi oldu. 2006-2007’de Tarihi Kentler Birliği’nin desteğiyle sürdürülen programla 146 çocuk Kültür Elçisi oldu. 2008’de Kentler Çocuklarındır, ETİ Gıda’nın verdiği destek sonucunda ETİ ÇEKÜL Kültür Elçileri adıyla yoluna devam etmeye başladı. Bu yeni işbirliğinden sonra, eğitim alan öğrencilerin kentlerdeki Kültür Elçileri Kulüplerinde, bir sonraki yılın öğrencilerine yol göstericilik yapmaları, korumacılık bilincinin yaygınlaşmasına katkıda bulunmaları da amaçlanıyor. ETİ ÇEKÜL Kültür Elçileri, ayrıca her yıl yaz aylarında gerçekleştirilen İstanbul Buluşması’nda İstanbul’un kültürel mirası hakkında bilgi ediniyorlar.

44

ÇEKÜL’de eğitim gönüllülerinden söz ediliyordu artık. Kentler Çocuklarındır kültürel miras eğitim programı için, eğitim fakültesi öğrencilerine yapılan çağrı sonrası ÇEKÜL’e gelen gençlerdi eğitim gönüllüleri. Programın içine girdikçe kapısından çıkmak istemedikleri, ‘birlikte’ üretmeyi, var edebilmeyi deneyimledikleri, bambaşka diyarları keşfedebildikleri, ait olduklarını hissettikleri bir yer olmuştu eğitim gönüllüleri için ÇEKÜL. Mutlu ve üretken hissettikleri ÇEKÜL’e arkadaşlarını davet ediyor ve çoğalıyorlardı. Anadolu’nun unutulmuş kentlerinin çocuklarıyla buluşmak, onların abisi, ablası olmak öyle işliyordu ki içlerine, her eğitim sonrası ÇEKÜL’de yapılan değerlendirmede gözleri parlıyor, bu çocuklara daha fazla ne verebiliriz düşüncesiyle sahipleniyorlardı ‘kültür elçileri’ni. Eğitime başlıyoruz. İlk sınavım. Ellerim bu kadar fazlalık yapmamıştı daha önce, nereye koyacağımı bilemiyorum. Bir öndeler bir arkada ya da masanın üzerinde. Yirmi çocuk gözlerimizin içine bakıyor. Gülümsüyorlar, ilgiyle dinliyorlar. Zaman geçiyor. Heyecanım biraz olsun yatışıyor. Kendi gözlerimle görüyorum çocuklardaki değişimi. Doğa, insan ve kültür üzerine düşünmeye başlıyorlar. Eğitimin birinci günü laf arasında çocuklara kahvaltı yapamadığımızı söylüyoruz. İkinci gün ellerinde poğaçalarla geliyorlar. Ne büyük mutluluk, ne ince bir düşünce. Eğitimin son günü, bir öğrencim yanıma geliyor. Benimle ilgili sorular soruyor. Üniversitemi, bölümümü, ÇEKÜL’le tanışmamı, bundan sonra yapmak istediklerimi soruyor bir bir. Merak ediyorum neden soruyor bunları diye. Ben sormadan O söylüyor: ‘’Öğretmenim, ben de ilerde sizin gibi olmak istiyorum.’’ Ahmet Abakay Biz bu işe tutkuyla sarıldık, öğrencilerimiz de bu tutkudan uzak kalmadılar. Her geçen gün farklı bir bilgi edinmenin baş döndüren rengi / kokusu / dokusu / tadı / tınısı hepimizin yaşam biçimi oldu. Bu tutku öyle bir hale geldi ki, öğrencilerin kişisel gelişimini gördükçe ve her birine tanıklık ettikçe olmazsa olmazımız oldu. Seval Aydın Kültür Elçileri Projesi ile Anadolu’yu gezerken aklımı durmaksızın kurcalayan bir soru vardı: Nasıl olabiliyordu da ÇEKÜL’e gönül vermiş olanlar bu kadar ortak özelliği bir arada barındırabiliyordu? Anadolu’nun dört bir yanında tanıştığım Çeküllüler meslek alanlarında başarılıydı, kentte saygın bir yerleri vardı. Buna karşın o kadar alçakgönüllülerdi ve ilk kez gördükleri bizleri o kadar iyi ağırlıyorlardı ki, aileden biriymişiz hissini hissetmemek mümkün değildi. Neden sonra kavradım ki gerçekten ben artık aileden biriydim, ÇEKÜL Ailesi’nden… Gökçe Çağatayalp Kültür Elçileri’nin İstanbul Buluşması zamanı ise ÇEKÜL’de tüm işler askıya alınıyor ve ÇEKÜL ailesi tamamen kültür elçilerini ağırlamaya adıyordu

kendini. Her yıl yüzlerce çocuğa İstanbul’u anlatmak, yüzlerinde şaşkınlık, bu kocaman büyülü kenti keşfedişlerini izlemek, tüm kültür elçilerini birbirleriyle kaynaştırmak, hepsinin sorumluluğunu hissetmek, acayip yorulmak ve çok mutlu olmaktı İstanbul Buluşmaları. Çocuklar yılda bir kez İstanbul’a gelse de resimleriyle, mektuplarıyla, mesajlarıyla, gönülleriyle hep ÇEKÜL Evi’ndeydiler sanki, hep gündemde, hep öncelikliydiler. Kültür Elçileri’yle umut doluyor, daha bir mutlanıyordu Çeküllüler. Dört gün ne de çabuk geçti. Geldiğim günü hatırlıyorum da gülümsüyorum yatakhanenin penceresinden İstanbul’un o şirin evlerine. Burada iyi kötü günlerimiz oldu. İlk günlerde anlaşamadığımız arkadaşlarımızla dost olduk. İstanbul’un en çok o temiz, serin havası hoşuma gitti, estiği gibi insanın sıkıntılarını da alıp götürüyor. Burada anlaşabildiğim arkadaşlarımı, öğretmenlerimi ve İstanbul’u çok özleyeceğim... Necla Tekin (Van Kültür Elçisi) ÇEKÜL Vakfı’ nın en çok sevdiğim yanı herhangi bir şeyi eğlenerek, deneyerek, görerek, yaparak öğretmesi. Kültürümüzü diğer illerin kültürlerini daha yakından ve güzelce öğrendim. Çok mutluyum. Orda gördüğüm herkesi çok sevdim. Fatih Çelik (Adıyaman Kültür Elçisi) Televizyonlarda gördüğüm İstanbul’u hiç sevmiyordum. Çok kalabalık, trafik, hırsızlık, hoşuma gitmeyen çok şey vardı İstanbul’da; ama beklediğim gibi çıkmadı. Özellikle tarihi eserleri görmek beni çok etkiledi. İstanbul’da yaşayan bu eserleri görünce, Akşehir’dekilere de sahip çıkmamız gerektiğini daha iyi anladım. Tolga Öztin (Akşehir Kültür Elçisi)

Havza Boyutunda Koruma

Bu yıllarda havza boyutundaki koruma çalışmalarında da etkisini arttırmıştı ÇEKÜL. Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Sivas ve Tokat valilikleri, 16 ilçe ve

2003 - 2009

Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

HAVZA BİRLİKLERİ

Havza birliklerinin amacı; doğal ve kültürel birikimler konusunda yerel inisiyatiflerin ve yerel yönetimlerin harekete geçmesini sağlamak, belirlenen öncelikler doğrultusunda ‘süreklilik’ ve yeni ‘dayanışma’ ortamları yaratılarak planlama ve koordinasyonu gerçekleştirmek, havzaya özgü değerleri ve gelenekleri ekonomiye kazandırmak, doğal-tarihsel-kültürel değerlerin korunmasına bağlı kalkınma modelini tüm havzaya yaymak olarak özetlenebilir. Havza birliklerine yönelik ilk adımlar, Antalya’nın Akseki-İbradı yöresinde atıldı. Yine Antalya’nın Elmalı-KaşFinike Havzası’nda bir dizi çalışma gerçekleştirildi. Bu deneyimler ışığında; 2000’de Ödemiş, Birgi, Beydağ, Kiraz, Tire, Konaklı, Bademli, Ovakent, Bozdağ, Gölcük, Selçuk ve Şirince’yi içine alan Küçük Menderes Havzası Koruma Birliği; 2003’te Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Sivas ve Tokat valilikleri, 16 ilçe ve bağlı belediyeler, Sivas Cumhuriyet ve Tokat Gaziosmanpaşa Üniversiteleri ile yerel sivil toplum örgütlerinin yer aldığı Kelkit Havzası Kalkınma Birliği; 2008’de Uşak, Aydın, Denizli illerini içine alan Büyük Menderes Havzası Çevre Koruma Birliği; 2009’da Kocaeli, Sakarya, Bolu, Düzce, Karabük, Kastamonu, Zonguldak ve Bartın’ı kapsayan Batı Karadeniz Kalkınma Birliği (BAKAB) kuruldu. Yukarı Çoruh, Arpaçay havzalarında, Yukarı Fırat ile Kızılırmak-Tohma-GöksuErgene ırmaklarının etki alanlarında ve Çanakkale’de yeni birliklerin kuruluş çalışmaları ise sürüyor.

45


bağlı belediyeler, Sivas Cumhuriyet ve Tokat Gaziosmanpaşa Üniversiteleri ile yerel sivil toplum örgütlerinin bağlı bulunduğu Kelkit Havzası Birliği, havzanın henüz bozulmamış doğal kaynaklarını daha verimli kullanmak, olası sorunları çözmek, havzadaki doğal ve kültürel envanterin çıkarılması konusunda ortak akıl, ortak paydada birleşebilmenin ve ‘birlikte’ üretebilmenin mümkün olduğunu kanıtlayarak havza birlikleri için iyi bir örnek oluşturmuştu. Yapılan çalışmalar havzanın dinamiklerini değiştirmiş, geleceğe dönük kalıcı projeler üretebilecek motivasyonu sağlamıştı.

NİKSAR EKOLOJİK TARIM ÇALIŞMASI

Tokat’ın Niksar ilçesinde, Sulugöl’de başlayan, Britanya Hükümeti-DEFRA / Çevre, Gıda ve Kırsal İlişkiler Birimi’nin mali desteğiyle yürüttülen proje kapsamında organik tarımı ve önemini tanıtmak amacıyla 51 yerel çiftçiye, teorik ve uygulamalı olarak, Organik Tarım Bilgilendirme Semineri düzenlendi. Doğadan toplanan ahududu, böğürtlen ve kuşburnu doğal yöntemlerle kültüre alındı ve dört örnek bahçe oluşturuldu.

BAHÇESARAY GEOFİTLERİNİ KORUMA VE ÇOĞALTMA

Geofitlerin korunması, halkın bu konuda bilinçlendirilmesi, gönüllü üreticilerin bitki soğanı üretimiyle yaşam koşullarının iyileştirilmesini amaçlayan proje Bahçesaray Kaymakamlığı, belediye, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Gönüllü İnci Grubu ve yerel halkın ortaklığıyla hayata geçirildi. British Government-DEFRA/Britanya Hükümeti-Çevre, Gıda ve Kırsal İlişkiler Birimi’nin mali desteğini alan proje kapsamında bir Geofit Deneme Bahçesi kuruldu. Yörede yaygın olarak bulunmayan ağlayan gelin ve Adıyaman Lalesi’nin halk tarafından üretilmesini teşvik etmek amacıyla 2000 adet geofit çiftçilere dağıtıldı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mustafa Sarı’nın Van-Bitlis yöresinde yetişen geofitlerin korunmasına yönelik hazırladığı el kitabı ÇEKÜL tarafından Küresel Çevre Fonu desteği ile basıldı.

46

Tokat’ta Kelkit Platformu kuruluyor. Metin Hoca bana toplantı yönetimi görevini verdi. Verilen görevi yürütürken bir de baktım ben, Başkanlığını Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Zehra Seyfikli alırken, Metin Hoca tarafından onun yardımcılığına, seçimli bir biçimde (!) atanıvermişim. Doğal olarak bunun ardından her Kelkit Platformu toplantısı için Tokat’ta hazır bulunmayı üç - dört yıl sürdürdüm. Osman S. Arolat ÇEKÜL Vakfı ile birlikte yürütülen Kelkit Vadisi Projesi kapsamında yaptığımız seyahat unutamayacağım anılarla doludur. Yorucu da olsa, birlikte seyahat ettiğimiz arkadaşlarım, gittiğimiz iller, gördüğümüz yerler, yol boyunca her tarihi yapıt karşısında değerli Hocamızın verdiği bilgiler, en azından hem benim için hem de eşim için fazlası ile doyurucu ve enteresan olmuştu. Tokat’ta gittiğimiz yerler arasında hâlâ unutamadığım Ballıca Mağarası, tarihi konakta ‘honça’ hakkında edindiğimiz bilgiler, bir ‘honça’yı edinebilmek için Gülsan’ın sahibi Mehmet Gül’ün çabaları hâlâ hatıralarımda… O gün öğrenmiştik ki, ‘honça’ yeni evlenen çiftlere gönderilen bakırdan yapılmış ve kalaylanmış yemek tepsisi imiş… Tokat’ta katıldığımız seminerin ardından tarihi Sivas şehri, Selçuklu mimari yapısı ile Milli Mücadele’nin ilk adımlarının atıldığı tarihi binası, müzeleri ve restore edilen tüm konakları ile zihnimde iz bırakan tarihi kent… Kelkit’te gördüklerimiz ise, küçücük bir ilçede ekonomik açıdan nelerin yapılabileceğinin en güzel örnekleri olarak görünmüştü… Tevfik Altınok Bölgedeki başarılı projelerden biri de Niksar’da ekolojik tarım uygulamasını başlatmak olmuştu. Bu projeyle Kelkit Havzası geneline uygun bir eğitim modeli oluşturulmuş, böylece proje sona erdikten sonra da bölgede ekolojik tarım sürdürülebilmişti. Bu yıllarda Van’ın Bahçesaray ilçesinde sürdürülen doğal mirasın korunmasıyla ilgili çalışmalar da çeşitlenmiş, geofitlerin korunması, gönüllü üreticilerin bitki soğanı üretimiyle yaşam koşullarının iyileştirilmesini amaçlayan, uzun soluklu Bahçesaray Geofitlerini Koruma ve Çoğaltma projesi hayata geçirilmişti.

Tarihi Kentler Birliği Etkinliğini Arttırıyor

Tarihi Kentler Birliği’nin etkinliği ve yaygınlığı da kısa sürede artmıştı; üye belediyelerin sayısı çoğalmış, organizasyonların boyutları genişlemeye başlamıştı. ÇEKÜL, her yıl düzenli olarak üye kentlerde yapılan seminer ve buluşmaların konularını belirliyor ve tüm organizasyonunu yapıyordu. Belediyelerde doğal ve kültürel çevre alanlarında çalışan uzmanların yeni bir bakış açısı kazanmalarını sağlamak amacıyla yapılan organizasyonlar, koruma alanında örnek oluşturabilecek

projeleri desteklemek için geliştirilen 200 Ortak 200 Eser gibi destekler, üye kentlerin uyguladıkları koruma projeleriyle değişen dokuları, üç ayda bir yayınlanan Geçmişten Geleceğe Yerel Kimlik dergisi ile TKB yaygınlığını arttırıyor, önemini vurguluyordu. ÇEKÜL’ün unutulmaz kültür gezileri de ağırlıklı olarak TKB’nin Anadolu Buluşmaları’na katılmak, yapılanlara tanık olmak ve belki de parçası olmak anlamına gelmişti.

2003 - 2009

Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

Tarihi Kentler Birliği çalışmaları da ‘kentlileşme’ ve ‘kentleşme’ eksiklerimizin kentlerin tarihsel birikimine sahip çıkılarak giderilebileceğini gösteren, yerel yöneticilerimizde bu anlayışın oluşmasını sağlayarak heyecan yaratan, kısa zamanda kurumsallaşabilmiş dünyaya örnek bir çalışmadır. Güneş Gürseler ÇEKÜL Tarihi Kentler Birliği üyesi kentlerle ortak projeler yürütmeyi de sürdürüyordu. Gaziantep’te, Büyükşehir Belediyesi ve ÇEKÜL arasındaki işbirliği ile Kale’den başlayan ve kentin tarihi dokusunu baştan başa kat eden Kültür Yolu projesi tasarlandı. ÇEKÜL’ün proje desteğiyle Bakırcılar Çarşısı restore edildi. Beş yıl gibi kısa bir sürede, birçok sokak, meydan, çarşı, han, cami, hamam ve birçok tarihi yapı ile toplam 40 adet tescilli eseri kapsayan çalışma tamamlandığında kentin çehresi değişti. ‘Kale’, ‘çarşı’ ve ‘mahalle’ dokusu yeniden ortaya çıkarıldı. Tarihi Kentler Birliği’nin her yıl düzenlediği yarışmada Gaziantep üstü üste ödüller kazandı.

ŞERİFLER YALISI

Emirgan’da sahil yolu üzerinde meşhur çınaraltı çay bahçelerinin yanı başında bulunan Şerifler Yalısı, Boğaziçi’nde 18. yüzyılda gelişen sivil mimarlığın temsilcisi olarak bugün hâlâ ayakta kalan ender yalılardan biri. Rumeli yakasının en eski ve iç süslemeleri bakımından en dikkate değer yalısı olarak bilinen yapının 1872 yılında yapıldığı tahmin ediliyor. Ancak bugüne yalnızca selamlık divanhanesi kalmış. 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Tarihi Kentler Birliği ve ÇEKÜL’ün ortak kullanımına verilen yalı, Bendegân bölümü ve bahçesi yapının kimliğine uygun şekilde düzenlenerek TKB’nin merkezi olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Hocamızın önderliğinde bir yol haritası oluşturduk. Bürokrasinin dili ile bilim adamlarının dili farklıdır. Biz bürokratlar ÇEKÜL’ün dilinde yeni kelimeler, yeni kavramlar, yeni tanımlamalar ve her şeyden öte yeni bir anlayışla çevreye bakmayı öğrenmeye, öğrendiklerimizi doğaçlama olarak hayata geçirmeye başladık. Farkımız da buydu aslında. Kentin kurumlarını bir araya getirdiğimizde ÇEKÜL’ün bahsettiği ‘ortak akıl’, ‘kamu – yerel – sivil – özel işbirliği’ kavramları da can buldu. Yöneticilik hayatımda hiç rastlamadığım ve başarının yakalanmasında çok önemli gördüğüm bir konu da bir işin aynı sorumluluk yükü ve aynı heyecanla kilometrelerce uzaktan beraber yapılabilmesiydi. Gaziantep’e yapmış olduğumuz kültürel mirası koruma çalışmalarını YAYINLAR planlar, uygulamalarını en kısa sürede ve en iyi şekilde nasıl bitirebileceğimizi 90’ların sonuna gelindiğinde hesaplarken ÇEKÜL’ü hep yanı başımızda bulduk. Çalışmalarımız hakkında ÇEKÜL, doğal ve kültürel çevre ile ilgili bilimsel inceleme ve sanatsal bizden düzenli bilgiler aldılar, ihtiyacımız olduğunda insan kaynağı sağladılar, nitelikteki eserleri, doğrudan ya çalışmalarımızın her anında en az bizim kadar titizlikle takip edip desteklediler. da çeşitli kurumlarla işbirlikleri sonucunda yayımlamaya başladı. Hurşit Arslan Belgesel film ve kitapların yanı sıra Sivas’ta da, ÇEKÜL’ün yönlendirmesi ve Valiliğin önderliği ile Buruciye, Şifahiye, Çifte Minareli Medrese gibi Selçuklu döneminin en önemli yapılarını kapsayan Sivas Selçuklu Parkı ve Kent Meydanı Düzenleme Projesi hayata geçirildi. Kentin zengin tarihi mirası; Arkeoloji Müzesi, Halı ve Kilim Müzesi, Kent Tarihi Müzesi, Şifahiye Medresesi’nde Tıp Tarihi Müzesi, Kongre Binası’nda Cumhuriyet Tarihi Müzesi olarak yeniden değerlendirildi. ÇEKÜL sayesinde öyle bir kent meydanı projesi hazırlandı ki, mimar Metin Keskin tarafından hazırlanan bu proje ödül aldı ve Anadolu’da eşi olmayan bir kent meydanı

2000 yılından beri TKB adına üç ayda bir yayımlanan Geçmişten Geleceğe Yerel Kimlik dergisi ve 2008 yılından beri Kentler Çocuklarındır programı kapsamında Kilittaşı dergisini de yayımlayan ÇEKÜL’ün yayınları, kamuoyunu bilinçlendirmenin yanı sıra, koruma politikalarının oluşmasında ve uygulanmasında etkin rol üstlenen kamu kurumları ile yerel yönetimlerin de yararlanacağı kaynaklar olarak önem taşıyor.

47


ortaya çıktı. Bu meydan öyle bir meydan ki; içerisinde yaklaşık 800 yıllık üç Selçuklu eseri, 450 yıllık bir Osmanlı cami ve bir hamam kalıntısı; ölümsüz Atamızın 4 Eylül 1919’da ulusal kongresini topladığı 1892 tarihli Kongre Müzesi, ünlü Vali Halil Rıfat Paşa’nın Hükümet Konağı ve 1900 yılında yapılmış olan Jandarma Binası bulunmaktadır. Tüm bunların dışında kent içinde bulunan Mısmıl Irmak ve Paşa Bahçe ıslah edildi. Her iki mekân da halk için oldukça cazip imkânları olan mesire alanlarına dönüştürüldü. Burhan Bilget

Anadolu İstanbul’da

YAPILARIN DİLİYLE İSTANBUL

Kentler Çocuklarındır Kültürel Miras Eğitim Programı’nın bir diğer çalışması Sinan’a Saygı Projesi kapsamında yürütülen Yapıların Diliyle İstanbul eğitimi. Mimar Sinan’ın simge isminden yola çıkılarak İstanbul’un arkeolojik geçmişi, bu kente izlerini bırakan diğer mimarların yapıtları ve öyküleri, ortaöğretim okulları öğrencilerinden genç kuşaklara aktarılıyor; kent kimliği, koruma anlayışı ve İstanbullu olma bilincini temel alan etkinlikler düzenleniyor. Altı gün süren eğitim boyunca öğrenciler, öyküler, eskizler, gezilerle İstanbul’u yeni bir bakış açısıyla tanıyorlar.

AĞAÇLARIN DİLİYLE İSTANBUL

İlköğretim düzeyindeki öğrencilerin yaşadıkları kentin doğal mirasını, yaşam kaynaklarını tanıması ve kentlilik bilinci kazanması amacıyla hazırlanan Ağaçların Diliyle İstanbul eğitiminde, kentlerin hızla değişen ekolojik özelliklerinin korunmasının önemi vurgulanıyor. İstanbul’a özgü doğal mirası tanıtan, çocukların doğadaki değişimleri görebilmelerini hedefleyen Ağaçların Diliyle İstanbul eğitimi, ağaçlarla ilgili bilgileri gezi-gözlem yöntemiyle pekiştirirken, ilk bitkiler ve ağaçların ne zaman görüldüğü ve onları nasıl tanıyacağımızın ipuçlarını da veriyor.

48

ÇEKÜL’ün gündemi o kadar Anadolu ile dopdoluydu ki, çalışanların büyük çoğunluğunun bir ayağı her zaman Anadolu kentlerinde oluyordu. Ya bir toplantıya ya dikime ya bir TKB Buluşması’na ya olası bir programın adımlarını atmaya gidiliyordu. Ve her seferinde bölgeden getirdikleri yöresel yiyeceklerin tadına bakarak izlenimlerini paylaşıyorlar, gidemeyenler de gitmiş kadar oluyordu. Bu yöresel yiyecekler -genellikle de tatlılar- hem gidenler hem de ÇEKÜL’ü ziyarete gelenler tarafından sürekli ÇEKÜL Evi’nde bulunur, gönüllüler de bol bol nasiplenirlerdi bu tadlardan. ÇEKÜL’ün geleneklerinden gönüllü buluşmalarında eksik olmayan simit-peynir-çay çoğu zaman bu yöresel tatlarla birleşir, bir ziyafete dönüşürdü. ÇEKÜL, Anadolu’yu farklı yönleriyle sunuyor her gün bana; birbirini tekrar etmiyor günler... Uzakları yakın eden ÇEKÜL, düşünen, üreten, yeni kavramlar yaratan, örgütlenmenin ve eğitimin gücüne inanan, hayal kurabilen insanları bir araya getiriyor. Bilgiyi uygulayarak hayatın içine katmayı, paylaşmayı benimseyerek 20 yıldır güçlenen gövdesiyle Anadolu’ya kök salıyor. ÇEKÜL ailesinin hayat ağacında küçük bir dal oldum; ağacın sevgi, hoşgörü ve bilgelikle büyüdüğüne tanıklık ediyorum… Şirin Sıngın Yılmaz İnsan ile çevrenin karşılıklı ve çok yönlü etkileşimini iyileştirmek; küreselleşme baskısı altında özgün kimliğimizi korumak; geleneksel imece kültürünü ülke genelinde değerlendirmek; yapısı gereği değişime direnen insanın zihninde yeni ufuklar açmak; hızla değişen dünyaya ayak uydurmak… Bu liste ÇEKÜL Vakfı projeleri kapsamında çok uzayabilir. Benim için ise Çeküllü olmak Anadolu’da olmak ve insana dokunmaktır. Zuhal Keskin

Eğitimi Yaymak

20. yılına doğru ilerlerken ÇEKÜL’de kültürel miras koruma programlarına paralel ilerleyen eğitim programları da çeşitlenmiş ve yaygınlaşmıştı. Sinan’a Saygı projesi kapsamında mimarlık öğrencilerine yönelik Yapıların Diliyle İstanbul eğitimi ve ilköğretim öğrencilerine yönelik Ağaçların Diliyle İstanbul, yine gönüllü eğitmenlerin desteğiyle İstanbul’da sürdürülen eğitim programlarıydı. İlköğretim düzeyindeki çocukların doğayla uyumlu tarım yöntemleri, yeme – içme gelenekleri ve sağlıklı mevsimsel ürünlerle tanışmalarını amaçlayan Tohumdan Sofraya – Mevsiminde Sebze Meyve Tüketimi Eğitimi de Slow Food Türkiye Yağmur Böreği Birliği ile ‘birlikte’ yine gönüllü eğitmenlerin desteğiyle sürdürülen bir başka eğitimdi. Eğitim gündeminin yoğunluğu çıktılarını ve hedefleri değerlendirecek bir yayını da beraberinde getirmişti; Kilittaşı. Yılda iki kez yayımlanan Kilittaşı

Anadolu’da kültürel miras eğitim programının uygulandığı tüm eğitim kurumlarına ve yerel belediyelere gönderilerek deneyimler ve öneriler yaygın bir şekilde paylaşılabiliyordu. Toplumsal sorumluluk, yardımlaşma gibi çalışmalar içinde bulunmak isteyen biz gençlere aslında daha geniş açılardan da bakabilmeyi, sözde değil özde paylaşım duyguları hissettiren ve bu paylaşımların gözle görülebildiği, teoride kalmadığı, dinamik bir ortamın adıdır ÇEKÜL. Gönül ve gönüllülük kavramının tüm ÇEKÜL fertlerinde en içten ve samimi duygularla yerleşmiş olduğunu gözlerindeki parıltıyla anlarsınız, onlarla tanışmış olduğunuz için yaşadığınız haz bir başkadır, hele birde çalışmalarına katıldınız mı kopamazsınız bir daha… Hazel Agun

2003 - 2009

Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

Çocuklara ve gençlere yönelik eğitimlerin ardından, kültürel ve kentsel koruma alanında çeşitli alt başlıklarda eğitim programlarını hayata geçirmek üzere geliştirilen ÇEKÜL Akademi, genişleyen eğitim programları açılımının sonucuydu. Hedef kitlesini korumadan sorumlu kamu – yerel – sivil – özel tüm kesimler olarak belirleyen ÇEKÜL Akademi ile eğitimin yaşını büyütüyor, uzmanlık eğitimine geçiş yapıyordu ÇEKÜL. ÇEKÜL AKADEMİ ÇEKÜL bugün bütün Türkiye’yi kapsayan dev bir ekip haline geldi. Sözen’in ortaya Özellikle 2000 yılından bu yana koyduğu ‘ortak akıl’ kavramı her türlü siyasal – politik düşünceyi dışarıda bırakan doğal ve kültürel varlıkların bir hizmet anlayışını ÇEKÜL’ün şiarı haline getirdi. Ortak akıl, başat amaç olarak sürekliliği doğrultusunda elde Türkiye’nin eşsiz zenginlikleri olan tarih ve kültür varlıklarını, bu toprakların doğal edilen somut sonuçlara karşın, zenginliklerini korumayı benimsedi. koruma uygulamalarında niteliğin henüz istenen düzeye ulaştığını Nail Güreli ÇEKÜL’ün temel ilkelerinden birisi şudur: ÇEKÜL’de, yirmi yıldır, kırk yıldır bu yolu birlikte yürüyenlerle bu büyük yürüyüşe bugün katılanlar arasında, hiçbir fark yoktur. Öyleyse bu geçmişi niçin anlatıyoruz? Anlatıyoruz, çünkü her gönüllü katılımcının bu tarihi bilmeye hakkı vardır ve ÇEKÜL’ün tarihi aslında Türkiye’nin koruma tarihidir; “Neden ÇEKÜL’deyim?” sorusunun cevabı da bu sürecin içinde yatar. Mithat Kırayoğlu

söylemek zordu. ÇEKÜL, bu durumu göz önüne alarak, 2009 yılının ikinci yarısında ‘kültürel ve kentsel koruma’ alanında çeşitli alt başlıklarda eğitim programlarını hayata geçirmek üzere ÇEKÜL Akademi adı altında bir eğitim oluşumunu hayata geçirdi. ÇEKÜL Akademi’nin hedef kitlesi, korumadan sorumlu ‘kamu-yerel-sivil-özel’ tüm kesimler olarak belirlendi. Başlangıç olarak da kültürel ve kentsel miras zenginliğini yerel düzeyde koruma ve geleceğin kimlikli kentlerini oluşturmada önemli sorumluluk taşıyan yerel yönetimlere öncelik verildi. Yerel yönetimlerin Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu / KUDEB, Fen İşleri Müdürlüğü, İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, Plan-Proje Müdürlüğü çalışanlarını hedef alan ÇEKÜL Akademi eğitim programları, sürekli değişip gelişmekte olan teknoloji, bilim ve sanatın yanı sıra sosyal ve yasal konulardaki bilgileri güncellemeyi, mesleki deneyimi pekiştirmeyi ve koruma kültürünü geliştirmeyi hedefliyor.

49


2003 - 2009

Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

Adana Kent Müzesi; önemli bir resim olsa gerek!...

Geleneksel gönüllü buluşmaları...

Gaziantep’te değişime imza atanlar...

50

Amasya’da hava güzel... TKB Burdur Buluşması...

TKB Ağırnas’da...

Genel Kurul Şerifler Yalısı’nda toplanmış...

Yine hummalı bir araştırma söz konusu...

İlk Kültür Elçilerimiz mutlu...

Temsilcilerimiz hep ‘birlikte’...

Aydın Meandros’ta keşif gezisi...

Afyon Sahipata Kervansarayı...

51


2003 - 2009

Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşaması İçin Eğitim

52

TKB Kayseri’de...

TKB Kocaeli’de...

Çocuklar Mimar Sinan’ı tanıyor mu?...

Mimar Sinan Eserleri Eskiz Yarışması Sergisi...

Sivas; önemli kararlar kır kahvesinde de alınabilir...

Kültür Bakanı TKB toplantısında...

Kültür Elçileri Candan Erçetin’le heyecanlı...

Ağırnaslı kültür elçileriyle...

Antalya Elmalı’da bir gün...

TKB Beşiktaş Buluşması...

Kelkit Platformu sesini İstanbul’a duyuruyor...

Kültür Elçileri kentini tanıyor...

53


Şimdi...

Artık neredeyse kendiliğinden yürütülen, yürüyen programların yanında yepyeni oluşumların heyecanı var ÇEKÜL’de. Yepyeni ama tohumları uzun zaman önce atılmış, artık filizlenme, serpilme zamanı gelmiş oluşumlar. ÇEKÜL Akademi gibi... Kendini Koruyan Kentler’in hikayelerinin yazılmaya, kitaplaşmaya başlaması gibi... Bilgi Belge Merkezi’nin hedeflerini büyüterek ÇEKÜL Anadolu Araştırmaları Merkezi’ne doğru evrilmesi gibi...

2010 Yirmi Yıl ve Sonrası

Şimdi 20. yılını kucakladığı bu günlerde asıl söylenmesi gereken 20 yılın uzunluğu değil, ama 20 yıla sığdırılanların çokluğu sanki. Bu uzun yolculuktan bahsedilirken, her seferinde, başka detayların hatırlatılması, sonrasında hep beraber keyiflenilmesi bundan. Sığdırılanların çokluğundan, insanların, projelerin, anıların bolluğundan. Bizimki artık biraz zengin şımarıklığı. Eee! Ne de olsa mirasımız büyük, tüm Anadolu bizim. Haksız mıyız koltuklarımızın kabarmasında? Bizler ÇEKÜL olarak çok zenginiz! Görkem Gül Duman ÇEKÜL de ‘20’ oldu bu arada ve 15’ten beri yazılmak istenen öyküsü yazılmalıydı artık. Herkesin ortak kanısı “ÇEKÜL anlatılmaz yaşanır”dı. Benim fikrim de öyleydi, ancak ÇEKÜL’ü de yazmanın, anlatmanın bir yolu olmalıydı! Yine kolları sıvadım. ÇEKÜL’ün 20 yıllık ‘uzuuuun’ öyküsünün içinde kayboldum. Bunca yıllık ÇEKÜL geçmişime karşın ÇEKÜL’ü tekrar tekrar keşfettim. Ve biliyor musunuz hâlâ da keşfediyorum. Bu gerçekten heyecan verici... Raife Polat 20 yıl öncesinin çocukları büyüdü, gençleri olgunlaştı, olgunları yaşlandı. Kuşaklar değişti ÇEKÜL’de, ama genci de yaşlısı da Çeküllü işte. İlk kültür elçilerinin büyüdüğünü, hayata atıldığını görmenin gururuyla; torunlarını, çocuklarını ÇEKÜL’le büyütmenin anlatılamaz heyecanıyla giriyor 20. yıla ÇEKÜL. Yaptığı her işi heyecanla sahiplendiği ve bu heyecanı hiç yitirmediği için hep genç kalarak ilerliyor çeyrek yüzyıla. Tüm Çeküllülerle ‘birlikte’...

55


2010

Yirmi Yıl ve Sonrası

56

Haftaya hep birlikte başlıyoruz...

Bazen de kitap okuyoruz toplantılarda...

Yer bulamayınca kütüphanede de toplanıyoruz...

Kitabı hazırlarken uzun yemekli sohbetler de yaptık...

Saklı hazine; ÇEKÜL kütüphanesi...

ÇEKÜL halleri...

Gönüllü buluşmaları devam...

ÇEKÜL Evi’nin değişmez yüzleri...

ÇEKÜL’ün ziyaretçileri hiç bitmiyor...

ÇEKÜL halleri...

Çatı arasında neler varmış?...

20. yıla hazırlanmak...

57


2010

Yirmi Yıl ve Sonrası

Hoca ile mesai önemli...

Bu kez neyi kutluyoruz?... Ağaçların dilini biliyor musunuz?...

Zaman zaman etkinlik yapmak iyi oluyor...

ÇEKÜL yayınları her geçen gün artıyor...

58

Peki ya yapıların dilini?...

ÇEKÜL halleri...

ÇEKÜL halleri...

Kuşaktan kuşağa geçiyor Çeküllü olmak...

Merdivenlerde çocuk sesleri...

Torunlar, çocuklar ÇEKÜL Evi’nin özlenen konukları...

Tohumdan Sofraya eğtimi pek lezzetli...

59


1992 -1997

1990 yılı Mayıs ayında, öncülüğünü Mimarlar Odası Denizli Temsilciliği’nin yaptığı ve yerel pek çok kuruluşun desteklediği “Pamukkale Sempozyumu”nu yapıyoruz. Düzenleme komitesinin üyesiyim. Metin Sözen Hocamız da, özellikle benim davet ettiğim katılımcılardan biriydi. Pamukkale’nin korunması, geliştirilmesi konusunda, son derece yararlı olmuş üç gün süren bu sempozyum süresince, sevgili Metin Hoca ile daha yakınlaştık. Sempozyumun sonlarına doğru, ÇEKÜL adında bir vakıf kurduklarını ve amaçlarını kısaca anlattıktan sonra; “bu kuruluşun Denizli temsilcisi sensin” dedi. Kabul etmekten başka seçeneğimiz yoktu. 20 yıl önce kapıdan giriş böyle oldu.

Gönüllülerimizin Kaleminden

Ahmet Yoldaş

ÇEKÜL 20 Yaşında... ÇEKÜL, değer yargılarının kaybolup yerine yenilerinin de bir türlü konamadığı günümüzde, güvenilirliğin, duru kalabilmenin, doğru anlaşılmanın, sevginin, saygının, alçakgönüllülüğün, kadirbilirliğin, duyarlılığın, hakça paylaşımcılığın, dürüstlüğün, titizliğin, bilimsel kuşkuculuğun bir simgesi bence... Onun bu nitelikleri, beni çevreyi ve kültürel varlıkları korumadaki kararlılık ve başarısından daha da çok mutlu ediyor... Nice yıllara... Avniye Tansuğ 60

61


1992 - 1997

Türkiye Yeşile Doysa Diyorum…

1992 yılıydı. Almanya’daki bir toplantıdan dönüyordum. Uçak İstanbul’un üzerinde dolaşıyor, iniş izni bekliyordu. Pencereden sevdiğim İstanbul’a baktım. Baktıkça keyfim kaçtı. Her yer beton bina idi; civarda biraz yeşillik vardı, o kadar. Üç saat önce yemyeşil ağaçlarla kaplı bir ülkeden havalanmıştım, yeşilin çeşitli tonlarında ormanlar görmüştüm. Kendi ülkem ise kuru, fakir ve hüzün verici görünüyordu. İçim yandı... Bu ülkenin kaderi değişmeli diyordum kendi kendime. Değişmeli. Birkaç gün sonra ÇEKÜL’den Betül Sözen’le konuşuyorduk. Bir ara laf lafı açtı; ben Avrupa’dan dönüşte hep o kıskançlığı yaşadığımı söyledim. “Onların yeşilini kıskanıyorum” dedim, “onların doğaya gösterdiği özeni kıskanıyorum”. Sonra düşünce düşünceyi doğurdu, “Neden biz de bir şeyler yapmayalım” diye düşündük. Konunun öylesine uzağındaydık ki, Orman Bakanlığı şehir içine karışır mı bilmiyorduk. Ama bir deneyelim dedik ve Betül ile birlikte Orman Bölge Müdürlüğü’ne gittik. Ben kendi içimden neredeyse yalvarıyorum; “ne olur bize izin verin, işimize karışmayın demeyin”... Bölge müdürlüğünde beklediğimizden çok iyi karşılandık. Beykoz Kavacık’ta Orman Bakanlığı’na ait bir alanda ağaçların niteliğinin bozulduğunu ve yeniden ağaçlanacağını bildirdiler. ‘’Alanı biz hazırlarız, siz de öğrencileri getirin, onların ağaç dikmelerine de yardım ederiz’’ dediler. Çok sevindik. “Belediyeden otobüsler isteriz, öğrencileri toplarız, halkı toplarız, akın akın onları dikim yerlerine götürürüz, ağaçlar dikeriz her yana... Yüzbinlerce, milyonlarca...” Heyecanlanıyorum. İstanbul yeşilleniyordu hayalimde. Sonra... Sonra, doğaya ve ormana sevdalı insanlar bir araya geldik. Mart ayında dikim işine başlamak için heyecanla toplantılar yapıyoruz. “Bu ormanın bir adı bir de cıngılımız olmalı” dendi. Adı mı ne olmalı? O gece beni bir türlü uyku tutmadı. Yattığım yerde sağa sola dönerken birden aklıma “92 Ormanı” adı geldi. Evet 92 0rmanı... Mart 1992’da başlarsa, bu bir başlangıç, bir dönüm noktası olursa, her yıl giderek çoğalır ormanlar diye düşündüm. Gerçekten 92 Ormanı adı kolayca benimsendi ve tuttu... Halk 92 Ormanı’na koşup geldi. Arabalarıyla, otobüslerle çoluk çocuk, akın akın geldi. Öğrenciler otobüsler dolusu, coşkuyla, marşlarla, şarkılarla geldi. Cıngılımız hoparlörden keyifle tüm dikim alanında yankılanırken fidanlar dikildi. Genç yaşlı, kadın erkek insanların, kazmaları kürekleri sırtlayıp, ayaklarında geridönüşebilir yeşil galoşlarla alana gidişlerini keyifle izledik. 92 Ormanı çalışması bir başlangıçtı. Bunu izleyen yıllarda, kazma kürekle aktif olarak katılamayan, ama ülke topraklarına ağaç kazandırmak isteyenlerle 7 Ağaç Projesi yaşama geçirildi. Halkımızın sevgisi ve çabası bunu giderek büyüttü. Ben bu sevgiyle Türkiye’nin de yeşile doyduğu günler bir gün gelecek diye hayal ediyorum. Aysel Ekşi 62

ÇEKÜL ve Öncüsü Prof. Dr. Metin Sözen

Gönüllülerimizin Kaleminden

Yaşadığınız kentin kültürel mirası ile ilgilenince Metin Sözen Hoca ile, dolayısıyla ÇEKÜL ile tanışmanız kaçınılmaz oluyor. ÇEKÜL 1990 yılından bu yana Urfa’dan hiç eksik olmadı. Vali ve belediye başkanlarımıza, Harran Üniversitemize; Yenice Köyü Orman çalışması, Balıklıgöl çevre düzenleme projesi, Harran Üniversitesi Akçarlar evi restorasyonu, Millet Hanı ve Yorgancı Sokak adası projeleri, Avrupa Birliği Kültürel Miras Destek Programı başta olmak üzere Şanlıurfa’da onlarca projeye ÇEKÜL’ün verdiği destekle ilgili unutulmaz anılarım var. Ancak, ÇEKÜL’ün Kentler Çocuklarındır projesinde Urfa’daki ilköğretim çocuklarına verdiğim konferans ve slayt sunumundaki heyecanın bende ayrı bir yeri bulunuyor. O sunumda, çocukların gözlerinde kültürel mirasa olan sevgi ışığının parladığını görmek gelecek adına beni umutlandırmıştı. Bu programın tüm yurt düzeyinde uygulandığı düşünüldüğünde, ÇEKÜL’ün geleceğimizin teminatı olan binlerce çocuğumuzu çevre ve kültür değerlerimiz konusunda ne denli bilinçlendirdiği gerçeği anlaşılır. Metin Sözen Hoca’nın öncülüğünde 2000 yılında kurulan Tarihi Kentler Birliği de ÇEKÜL gibi Türkiye’deki doğal, tarihsel ve kültürel mirasın korunması, değerlendirilmesi, tanıtılması amacıyla çok önemli adımlar atıyor. Yüreğini milyonlarca parçaya ayıran Metin Hoca, her parçasına Türkiye’nin kültür ve tabiat varlıklarının her birini sevgiyle yerleştirmiş. Anadolu’da gezmediği, basmadığı yer kalmamıştır desem hiç de abartılı olmaz. O, kültürel mirasın sivil örgütler ve kentlerin asıl sahipleri tarafından korunacağına inandığından, her şehirde, her kasabada, her köyde yüreği bu iş için çarpan gönüllü insanları bularak ülkemizin kimliği olan kültürel miras değerlerini asıl sahiplerine emanet etmiştir. Çevre ve kültür değerlerimize gönül vermiş hemen tüm valiler ve belediye başkanları “Keşke Metin Hoca’yı yıllar önce tanısaydık, keşke bu virüsü bize yıllar önce bulaştırsaydı” diyorlar. Çevre ve kültür değerlerine bakışlarını, “Metin Hoca’yı tanımadan önce ve tanıdıktan sonra” diye iki döneme ayırıyorlar. Kültürel mirasla ilgili geçmişte yaptıkları yanlışları kabullenme yürekliliğini gösteriyorlar. Metin Sözen Hoca için söylenecekler kitapları doldurur. O, gerçek bir bilim insanı, gönül dostu, yurtsever ve aydın insan kimliği ile Türkiye’nin çağdaşlaşmasına, aydınlanmasına katkı sağlayan bir ışıktır. Onun öncülüğünde kurulan ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği bu ışığı yurdun en ücra köşesine götürüyor. Beypazarı, Kula, Afyonkarahisar, Mardin, Şanlıurfa, Bursa, Safranbolu ve Kemaliye gibi onlarca kent, ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği’nin ışığı ile aydınlanıyor. İlk kez, ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği desteğinde oluşan ve sayıları her geçen gün artan Kent Müzeleri kentlerimizin belleğini geleceğe taşıyor. Anadolu ağaçlanıyor. Binlerce çocuğumuz edindikleri bilinçle, gelecekte çevre ve kültür değerlerimizin bekçiliğini yapacakları konusunda bizlere güven veriyor. Mimar Sinan saygı görüyor… Sözün kısası, Metin Hoca iyi ki var, O’na destek veren çevre ve kültür dostları iyi ki var, ÇEKÜL iyi ki var, Tarihi Kentler Birliği iyi ki var. Nice 20 yıllara… Yrd. Doç. Dr. A. Cihat Kürkçüoğlu 63


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Ağaçlarla Bezenmiş Upuzun, Yemyeşil Bir Yoldayım Her insanın yaşamında bazı dönüm süreçleri olur ya 90’lı yılların başları da benim için o dönüm noktalarından oldu. Gençlikten olgunluğa atılan ilk adımlar… Bireysel sorumluluktan toplumsal sorumluluğa geçiş… Yeni bir çevre, yeni uğraşlar, yeni hedefler, paylaşımlar, … İnsan kendini rastlantıların akışına bırakınca bazen karşılaşmalar, buluşmalar da kaçınılmaz oluyor. İşte böyle bir zaman diliminde oldu ÇEKÜL ile karşılaşmam. Yıldız Has Bahçe’de gerçekleştirilecek olan “Ah Güzel İstanbul” disiplinler arası platform ve etkinlikler kapsamında düzenlenen bir toplantı sonrasında tanıştım Betül Sözen’le. ÇEKÜL’ün açılımından, yaptıklarından söz etti ve beni Vakfa davet etti. Lale Han’a gidip ÇEKÜL’ün kapısından girdiğimde ÇEKÜL ailesi “7 Ağaç” projesinin aldığı ödülle karşıladı beni. Duvarlara, kapılara yerleştirilmiş afişlerin, içerdeki kâğıt, kalem kokusunun çayla harmanlanmış demi, gülümseyerek kadeh kaldırılan aile fertleri… Hissettiğim ilk şey samimiyetin kucak açan o sıcacık duygusuydu. Tüm karmaşasına, çözülemeyen bulmacasına rağmen insan, paylaşmadan var olamıyor. Sahip çıkarken, korurken, öğrenirken, eğitirken, üretirken, yol alırken, başlarken, bitirirken, çalışırken, yorulurken, dinlenirken, sevinirken, üzülürken… Tüm bunları paylaşmadan kendi kendimize yaşadığımızı bir düşünsenize… En ateşli tartışmaların yaşandığı, başarıların kutlandığı, kimi gün zamanla yarışarak saatleri unuttuğumuz, kimi zaman da yollara düşüp keşiflere çıktığımız, ayazın güneşe döndüğü bahar serinliğinde ağaçlar dikip sıcak çorbalarla içimizi ısıttığımız ÇEKÜL… Kapısından her girdiğimde, bir şeyler üretmenin, bir işe yaramanın, takdir görmenin, sevgiyle kucaklaşmanın, hep daha fazlası için birlikte çalışmanın bende duyumsattığı hazın yerini başka ne alabilir diye düşünüyorum da, galiba yerine koyabileceğim tek şey mesleğim olabilir… İşte bu yüzden benim için bir vakıftan çok daha fazlasıdır ÇEKÜL. Dikmen Seymen

Üniversiteye yeni başladığım yıldı, çok heyecanlı idik o zamanlar -neyse haksızlık etmeyeyim hala heyecanlıyım. Bir gün evimize Metin Hoca geldi. Babamın arkadaşı Muğla Belediye Başkanı Erman Şahin ile birlikteydiler. İçeride Muğla evlerinden, restorasyondan konuşuldu. Ben de dinlemeye başladım. Sonra sohbet edilirken Metin Hoca “Sen neden bizim Vakfa gelmiyorsun?” dedi. İşin aslı ben çok anlamamıştım Vakfın ne yaptığını ama merakım daha da arttı ve eski Lale Sineması’nın en üst katındaki ÇEKÜL Vakfı’ndan içeri girdim. Giriş o giriş, ben asıldım tüm işlere ve gönüllü olarak çalışmaya başladım. Tabii insan hoşlandığı bir yer için başkalarına “siz de gelin” diyor hemen. En yakın çocukluk arkadaşım Yeşim’i de davet ettim bir zaman sonra ve bir baktık Gençlik Birimi olarak çalışmaya başlamışız. İçeriye ilk girdiğim anı hayal meyal hatırlıyorum, sene 1994 olunca biraz hafıza zorlanıyor. İlk tanıştığım Betül Hanım ve Raife Polat olmuştu. Hatırlıyorum Raife bilgisayar başında bir şeyler yapıyordu. Ben ufak tefek, 7 Ağacı olanların kataloglarındaki eksikleri doldurmaya, gönüllülerle konuşmaya, görüşmeye başladım. Ardından biraz terfi ettim; basında ÇEKÜL ile ilgili çıkan haberlerin arşivlenmesini yaptım. Gençlik Birimi zamanla gelişince de bir çevre konferansı düzenledik İTÜ Taşkışla binasında. Güzel zamanlardı; Dikmen Seymen, Mehmet Gökmen, Tayfun - Raife - Nurgül Polat, Özgür Gürbüz, Sinan (şimdi soyadını hatırlayamıyorum, görürsen bu yazıyı kusuruma bakma), Yudum İşbecer, Yeşim Tezgören ve Babek Sobhi gibi sonradan da tanışıklık ve dostluklarımızı devam ettirdiğimiz herkesi orada tanıdım. Tabii Sevinç Baliç, Fügen ve Hüsniye Ablayı da eklemeden geçersem olmaz. Hüsniye Abla bana genelde bugün ne yapılacak diye gösterirdi. İTÜ Makina Fakültesi’nde hazırlık sınıfı okumanın da getirdiği kolaylıkla ben soluğu hep Beyoğlu’nda ve ÇEKÜL’de alırdım. Benim için en ilginç ve kalıcı anı; ÇEKÜL’deki mesaimin, orada tanıştığım diğer bir arkadaşım Tayfun Polat ile, “sen de gel” diye ÇEKÜL’e davet ettiğim en yakın arkadaşım Yeşim Tezgören’in evlenmesine dolaylı da olsa vesile olmuş olması. Yani hepimiz büyüdük, her gün gidemesek ve artık kendi işlerimiz olmasından gönüllülük yapacak vakit bulamasak da, aileyi bu şekilde büyüterek hep bir şekilde bağımız kaldı ÇEKÜL’e. Yenilere -sadece eşinizi bulursunuz diye değil tabii- anlamlı bir şeyin parçası hissedebileceğiniz ÇEKÜL’e uğramalarını ve bir şeylerin ucundan tutup bayrağı başkalarına devretmelerini öneririm. Sevgiyle… Elif Karaosmanoğlu

64

65


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

16 Haziran 1993. ÇEKÜL’ün hayatımdaki radikal değişimleri yapmamda bana büyük bir etken olacağını bilmeden, ama sadece yoğun bir heyecanla İstiklal Caddesi Lale Han’ın en üst katındaki kapısından ilk içeri girdiğim tarih. O güne değin “halam” ve “eniştem” diye hitap ettiğim, saygı ve sevgi duyduğum iki kişi bundan böyle benim için bir de işverenlerim olarak Betül Hanım ve Metin Hocam oldular. Daha öncesinde bir yayın evinde ve sanat merkezinde çalışmıştım. İş tecrübem vardı sözüm ona, ama çok şeyi, en önemlisi kendimi ÇEKÜL’de tanıdım. Kısa sürede ÇEKÜL dolu dolu yaşamım oldu. O vakitler “Herkese 7 Ağaç” projesinin ilk başlangıç zamanlarıydı. Telefonlar zır zırrr çalar, kayıtlar büyük bir heyecanla masadaki en boş kâğıda alınır, sonrasında sevgili Nazlı İmre’nin getirdiği pembe kartlara düzgün düzgün yazılarak çekmecelere alfabetik sırayla dizilirdi… Zaman ilerledikçe her geçen gün ÇEKÜL’e gelenlerin sayısı artmaktaydı… ÇEKÜL hızla büyümekteydi… Ülkemizin doğasını ve kültürünü korumak adına birbiri ardına yeni projeler üretiliyor ve yaşama geçiriliyordu. Yaş kriteri olmaksızın herkesin gönül birliği içerisinde aynı amacı, aynı hedefi gözeterek bir araya geldiği ‘gönüllü toplantıları’ yeni dostlukların kurulmasını ve çalışmaların verimliliğini arttırmaktaydı… Ve bir gün baktık ki ÇEKÜL, adı ile kapsamıyla artık Lale Han’daki mekâna sığmaz oldu ve Ekrem Tur Sokağı’ndaki tarihi binaya taşındık. ÇEKÜL’de geçen 10 yılı aşkın zaman diliminde öylesine unutulmaz anlar yaşadım ki şayet hepsini yazmaya kalksam roman içinde roman olur. O nedenle yazımı gülerek kapatmak niyetiyle hoş bir alıntı yapmak istiyorum; bir akşam birkaç arkadaş saatin farkına varmayarak ÇEKÜL’ün arka odasında çalışmaya, konuşmaya dalmışız. Tam çıkacakken Han’ın görevli tarafından kapandığını ve içerde kilitli kaldığımızı farkettik. Ne yapalım, kimi arayalım diye düşünürken birden aklıma yanımızdaki Lale Sineması’nın makinisti geldi ve pencereden uzanarak “Lale Sineması’nın makinistiii” diye seslenmeye başladım ve sesimi duyan görevli beyin bize uzattığı tahta merdiven sayesinde ÇEKÜL’ün penceresinden atlayarak Lale Sineması’nın içerisinden sokağa çıkabilmiştik. Nice nice yıllarda hep beraber olmak dileğimle... Z. Fügen Akkemik

1991 yılı sonunda İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü Ağaçlandırma Şubesi’nde görevliyken ÇEKÜL’den bir talep geldi. İstanbul İkitelli civarında belediyenin gösterdiği bir alanda fidan dikmek istiyorlardı ve bizden de yardım talep ediyorlardı. ÇEKÜL Yönetim Kurulu ile birlikte bahis konusu sahaya gittik. Sahanın ulaşımının oldukça güç olmasının yanı sıra toprak işlemesi vs. gibi hiçbir arazi çalışması yapılmamıştı ve o mevsimde yapılması imkânsızdı. Kendilerine bu dikim sezonunda burada ağaçlandırma yapılmasının imkânsız olduğunu belirterek başka bir çözüm önerdim. TEM Kavacık sapağında teşkilatımızca daha önceden arazi hazırlığı yapılmış, umumi vasıtalarla dahi ulaşımı kolay ve o mevsim fidan dikimi yapılacak olan Tepeseki Ağaçlandırma sahasının; düşündükleri faaliyetleri gerçekleştirebilmeleri için ideal yer olabileceğini belirterek çalışmalarını burada yapmalarını teklif ettim. Kurum olarak biz de, çıkabilecek sosyal problemleri daha kolay aşabilmek için burada yapmayı planladığımız ağaçlandırmada okulların, çevreci kuruluşların ve odaların yer almasını ve kurulacak ormana sahip çıkmasını istiyorduk. ÇEKÜL yetkileri sahayı görüp nedenlerini işitince çok memnun oldular ve hemen işe giriştiler. Böylece 92 Ormanı doğdu. ÇEKÜL; 1992 yılı dikim mevsimi boyunca İstanbul’un çeşitli yerlerinden binlerce insanın sahaya getirilmelerini ve fidan dikmelerini organize etti ve ağaçlandırmaya sahip cıktı. O tarihten itibaren yurdun çeşitli yerlerinde ülkenin ağaçlandırılmasına katkı verdiler ve yurdun ormanlarına sahip çıkmak için çalışmalarına devam ettiler. 92 Ormanı’nın ilk kuruluş günlerinde tanıştığımız Çeküllülerle daha sonraki yıllarda da ormanlarla ilgili panellerde ve ağaçlandırma çalışmalarında birlikte olduk. O yıllarda, ağaçlandırma mühendisi olarak İstanbul’un Anadolu Yakası’nda binlerce hektar ağaçlandırma yaptırdım. Bu ağaçlandırmalar bana büyük keyif verdi. Ancak 92 Ormanı’nın fidan dikimleri sırasında yaşadığım keyif bundan daha farklıydı. ÇEKÜL’ün organizasyonu ile her gün İstanbul’un çeşitli yerlerinden kaldırılan otobüslerle 3-5 yaşındaki çocuklardan 7080 yaşındaki kişilere kadar yüzlerce insan fidan dikmek için sahaya geliyordu. ÇEKÜL; bu insanları en sıcak şekilde karşılayıp, ayakları çamur olmasın diye özel olarak hazırlattıkları poşetleri veriyorlar, fidan ve dikim tekniği hakkında bilgiler verildikten sonra müzik eşliğinde fidan dikimi yaptırılıyor, dikimi bitirenlere mercimek çorbası, ekmek ikramında bulunuyorlardı. Dikimi bitirenler yine geldikleri yerlere en sıcak şekilde uğurlanıyorlardı. Ben hayatımda halkın bu kadar içtenlikle ve keyif ile yaptığı bir ağaçlandırma yaşamadım. Kendim ve Ülkem adına teşekkürler ÇEKÜL… Fikret Erdoğan

66

67


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Tanışma hikâyesi olsun istedim birlikte büyüdüğüm kurumun 20. Yıl kitabına yazdıklarım. Onunla kendini açıklayabildiğin, çıkarınca kendini çocuk gibi hissettiğin ailenin ne ifade ettiğini yazmak benim için kolay değil. Yakında bir oğlum olacak. O da büyüsün istiyorum ÇEKÜL’le, gönüllüsü olmak ona bıraktığım miras olsun istiyorum. Bu sebeple daha kaygılıyım ama daha da umutluyum. ÇEKÜL’le doğacak büyüyecek çocuklardan biri de benim oğlum olacak! Gençliğinde benim hissettiğim boşluk olmayacak onun içinde, bilecek yalnız olmadığını. Tanışmamız lise yıllarına rastlar. ÇEKÜL’ün kurulmasının ilk konuşmaları yakın arkadaşlarımdan birinin evinde geçiyor. Çok anlamıyorum. Gündem ağır, ama anladığım hatta benim de kaygılandığım konular geçiyor. Çevreden bahsediyorlar ama doğal çevre değil sadece, tarih boyunca insanı kuşatan tüm çevreden. Etkinliklerinden ve eylemlerinden elimden geldiği kadar haberdar olmaya çalışıyorum. Ama benim alışık olmadığım bir yöntemleri var. Bağırmıyor, anlatıyor; ayrışmaya çalışmıyor, katılmaya çalışıyor; kuru kuruya muhalefet etmiyor, birlikte çözelim diyor. Hayatını ormanlaştırma çalışmalarına adamış, tarihi çevre korumaya adamış konusunun en önemli uzmanları çıkıyor: “Bu çölleşme bizim, bu çarpık kentleşme bizim, bu acımasızca tüketilen miras bizim suçumuz” diyorlar. En zor alanlarda konunun tüm muhataplarıyla aynı masaya oturup aynı karede poz vererek diyorlar ki “Gelin birlikte çözelim!” Bense bir yandan yadırgıyorum sorunun sorumlularıyla yan yana durmalarını, bir yandan da gıpta ediyorum cesaretlerine. Onlar gibi olmak istiyorum. Ama kolay değil... Ben yine de olmak istiyorum onlar gibi ve üniversite seçmeye gelince sıra sadece mimarlık yazmak istiyorum. Çünkü en suçlu olanlar onlar gibi geliyor bana. Onlardan biri ama Çeküllü olmak istiyorum. Ailem seçenekleri puana göre yukarıdan aşağıya sıralamadım diye kızıyor. Aldığım destek sayesinde ÇEKÜL’le tanıştığım masada, sadece istediğim mesleği yazmaya karar veriyorum. Ve kazanıyorum mimarlığı… 7 Ağaç Programı’nın dikim şenliklerine katılıyorum ilk zamanlar. Ağaç dikme fikrini nasıl ektiğini görüyorum gönüllülerinin aklına, gönlüne ÇEKÜL’ün. Orada fark ediyorum bir arada durmanın -zamanın moda eğilimlerinin aksine- bağırmaya gerek bırakmayacak bir gücünün olduğunu… ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu Üyeleri ve Kurucuları’yla beraber 7’den 77’ye tüm ÇEKÜL Diyarbakır’a ağaç dikmeye gidiyoruz. Anadolu’da her kuşaktan herkesle hepimiz birlikte ağaç dikmek için. Demokrasinin birlikte olabilmekten geçtiğini öğreniyorum. O güne kadar özgürlük ve eşitlikle tanışmışken demokrasiye dair, orda anlıyorum asıl olanın kardeşlik olduğunu. Bugünün gündemini 15 yıl önceden anlatıyor bana ÇEKÜL yaptıklarıyla, yaptırdıklarıyla. Sonra Gençlik Birimi’yle buluşuyorum. Bir avuç ama dünyanın değişebileceğine inanan güçlü gençler. Onların dünya günü etkinliklerinin parçası olmaya çalışıyorum. Onlarla hatalar yapıyorum doğruları bulmak için… Ardından ben de bir üyesi oluyorum Gençlik Birimi’nin. Genç ve heyecanlı projeler yapıyoruz. İlk önce dünya günü için her yerimizi beyaza boyuyoruz 68

ve bağırıyoruz: “Boğaz fok kaynıyor fok…” Evet bu kez bağırıyoruz ama dikkat çekmek için, kaybettiklerimizi çağırıyoruz ki kaybedeceklerimizi anlasın İstiklal’de yürüyen herkes… Bu eylemler bizim çevreyi yaratan asıl etmenin insanın farkındalığı ve algısı olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ve karar veriyoruz farkında olmak için bilgilenmeye, bilgilendirmeye. ÇEKÜL bu konuda da bizi yalnız bırakmıyor, ilk önce sadece kendimiz için planladığımız İstanbul Seminerleri büyüyor ve yüksek danışma kurulu üyelerinin katkılarıyla İTÜ Taşkışla’da, okuduğum kampüste yarı akademik bir eğitim etkinliği oluyor. Hemen ardından Anadolu Seminerleri takip ediyor bu programı. Bilgi edinmenin heyecanıyla bu seminerler sayesinde uzun soluklu dostluklar kuruyoruz, hala devam eden dostluklar… Benim için bugün hayatın içinde en önemli gündem olan ÇEKÜL’le tanışmam geleceğe dair hala umut dolu olmamı sağlıyor, yarın doğacak oğluma kendimi açıklayabilmem için bana yol gösteriyor… Gökhan Kılınçkıran

ÇEKÜL Vakfı’na 1992 yılı başında katıldım. Beykoz-Kavacık’ta 250 hektar alanda ağaçlandırma çalışmaları yapan ekibin içinde yer aldım. ÇEKÜL, Orman Bakanlığı ile yaptığı bu ortak çalışma ile kamuoyu önüne çıkmış oldu. İyi ve başarılı bu çalışma ile ÇEKÜL daha kuruluşunda iyi anılmaya başlandı ve iyi çalışmalar hep devam etti. ÇEKÜL’ün çevre-ormancılık bölümü ile ilgili kültür değerleri faaliyetlerini hep izliyordum. Safranbolu gezisinde Prof. Metin Sözen Safranbolu tarihi dokusunun korunması, onarılması ve turizmin hizmetine sunulması projesinin 30 yılı aşkın süre takipçisi olduğunu anlatıyordu. “Ülkemizde değişen bu hizmetler ve değişen yerel yöneticilerdeki proje bakış açıları farklı, ana projenin uygulanması için onların katkısı gerekli, projemizin değişmeden uygulanması için 3 yıl, 4 yıl bazen 5 yıl beklediğimiz oldu. Proje bozulmadı ve göreve gelen yeni yönetici ile işbirliği yapıldı. Sonuçta bugünkü Safranbolu’ya ulaşıldı,” diyordu. Prof. Sözen’in bu ilkeli davranışını, liderliğini yaptığı diğer projelerde de görmek mümkün. Hoca’nın bu sözlerinden büyük ders aldım. Proje üreten ve uygulayan insanları keşke 30 yıl bekletmesek diye hep düşünüyorum. Besim Özyurt 69


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL ile ’96 yılında, lise 1’deyken tanıştım. ÇEKÜL’e ilk gittiğim yıllarda sivil toplum örgütleri kavramı ve isimleri bu kadar sık telafuz edilmiyordu. Gençtim ve o günlerde çevre konusundaki duyarlılığımı yansıtabileceğim bir dernekte yer almak istiyordum. Araştırmaya başladım ne yapabilirim diye ve ÇEKÜL’ü buldum. 7 Ağaç projesinin broşürlerinden bulmuştuk diye hatırlıyorum. Böylece bizim gibi ÇEKÜL gönüllüsü olmak isteyen genç gönüllüler için hazırlanan bir toplantıya katıldık. Orada ve sonrasında ÇEKÜL’ün istediklerimizi yapabilmek için uygun bir yer olduğunu farkettik. ÇEKÜL’ün ilk yeri Lale Han’daki çok küçük iki odadan ibaretti. O fiziksel iç içelik bir gönül bağı da yaratıyordu. İnsanlar manevi olarak da iç içeydiler ve biz gençler için birlikte çalışmaktan onur duyacağımız değerli insanlarla doluydu. Onlarla aynı ortamda, yakın çalışmak bir ayrıcalıktı, bunu bugün daha iyi anlayabiliyorum. Sadece biz değil, pekçok gönüllü vardı. Kararların hep birlikte alındığı, eşit işbölümlerinin yapıldığı, herkesin taşın altına eşit derecede elini soktuğu bir çalışma ortamı vardı. Gençler olarak yaptığımız ilk ciddi iş İstanbul Seminerleri’ydi. Katılım yoğundu, çünkü İstanbul gibi bir konuda bile kaynak eksikliği vardı. O zaman bugünkü kent gezileri de yoktu ve biz bu seminerlerle birlikte geziler de düzenlemiştik. ÇEKÜL’de, gençlere değer verilirdi ve bu bizim için çok güzel bir şeydi. Bahsettiğim, gıpta ettiğimiz değerli insanlar bizi adam yerine koyuyorlardı. Gerçekten de ilk adam yerine koyulduğum yerdir ÇEKÜL. Birey olarak ilk kez yaptığım işin sonucunu görebildiğim, takdir edildiğim ve bir sonraki aşamaya geçmek için şevk bulduğum yerdir. Ve bütün bunlar çok güzel amaçlar içindi, para kazanmak falan için değildi... Gülüm Baltacıgil

Metin Sözen Hocam’la öğrencilik yıllarımda tanıştım. 1974 yılında Erzurum Müzesi’ne atandıktan sonra Safranbolu’nun korunması, MTRE Dergisi, Türkiye’de kültür varlıklarının envanterlenmesi gibi çalışmalarla ilgilendim. 1983’de Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’ne atandıktan sonra da çalışmaları yakından izledim. ÇEKÜL kurulduktan sonra Konya temsilciliğine atandım. Çalışmalarıma sanat tarihi, şehir bölge planlama, mimarlık öğretim üyeleri ve öğrencileri katkıda bulunmuştur. Yapıların restorasyonlarında Yrd. Doç. Dr. Osman Nuri Dülgerler danışmanlık yapmaktadır. İl sekreterimiz Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Çiftçi’dir. Konya temsilciliği olarak aktif bir çalışma içinde olduğumuz söylenemez. 22 Nisan Dünya Günü’nde şehir turları, Gökyurt gezileri yaptık. Kubad Abad ve Ereğli’de öğrencilerle incelemelerde bulunduk. Ağaç dikme etkinliklerine, çevre haftası çalışmalarına katıldık. Kültür varlıkları, tarihi çevrenin korunması, restorasyon sorunları, Mimar Sinan’ın anılması toplantıları yaptık. Kültür varlıklarının korunması ve tanıtılmasında Konya Büyükşehir Belediyesi ve Selçuklu Belediyeleri’ne yardımda bulunuyoruz. Prof. Dr. Haşim Karpuz

ÇEKÜL ile tanıştığımız dönemde henüz bugünkü yönetim binası yoktu. Metin Hoca ile uzun süreli bir dostluğumuz ve bazı ortak çalışmalarımız söz konusuydu. Metin Hoca, bizleri eşlerimizle, dostlarımızla Anadolu gezilerine götürüyordu. Bu nedenle benim için girdiğim ÇEKÜL kapısı, Anadolu kent gezileri öncesi bindiğimiz otobüslerin kapısı oldu. Benim için Çeküllü olmak gerçek anlamda bir sivil toplumlu olmak anlamına geliyor. Anadolu kentlerinde kültür ve çevre duyarlığı olan dostlarla aynı grup içinde yer almak anlamına geliyor. Ve tabii kıt imkânlarla önemli projelerin nasıl gerçekleştiğine tanık olmamızı sağlıyor. Sivil toplumda farklı siyasetteki kişilerin, yerel kamu otoritesiyle birlikte, hatta Cumhurbaşkanının da katılımıyla iş başarmasının ön yargısız sağlanabildiğini, bilmediğimiz bir toplumsal ortaklığı bize öğretiyor. Unutamadığım anılarımdan biri; Tokat’ta Kelkit Platformu kuruluyor. Metin Hoca bana toplantı yönetimi görevini verdi. Verilen görevi yürütürken bir de baktım ben, Başkanlığını Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Zehra Seyfikli alırken, Metin Hoca tarafından onun yardımcılığına, seçimli bir biçimde (!) atanıvermişim. Doğal olarak bunun ardından her Kelkit Platformu toplantısı için Tokat’ta hazır bulunmayı üç-dört yıl sürdürdüm. Aslında insan Metin Hoca ile birlikte olunca sürekli olarak biriktireceği anıları olur. Benim de biriktirdiğim çok anım var, ama burada lafı bitirip noktayı koymak gerekir… Osman S. Arolat

70

71


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

7300 Tam Gün Küçük bir oda, üç masa, üç iskemle ve birkaç tabure. Bulutun keyfine göre, günün aydınlığını yanlamadan alan odanın tek penceresi, bitişik konutların çatısına bakıyor. Pencerenin en keyifli yanı, komşu çatılara güvercinlerin konması. Kimi zaman da kuşkuyla bizi izleyen kargalara, el sallıyoruz. Ortada bir gaz sobası; bir dostun evden getirdiği armağan. Rüzgârlı günlerde gaz kokusu odayı doldurunca pencereyi aralıyoruz. Çatı katındayız, yani bulutlara yakınız ama gazdan telef olacağız. Odamızın yanında bir de depocuk var. Çay ve simit: Bâbıâli gazetecilerinin simgesiydi o zamanlar. Torpilli günlerde beyaz peynirde konulurdu arasına. Bizde ise her zaman peynirli! Beyoğlu İstiklâl Caddesi… Taksim’den girişte solda Lâle Sineması. Sinemanın yanındaki kapı doğrudan merdivene açılıyor; tırman bakalım! Lâle Han’ın en üst katında her zaman şölen var ama ayakta: Yazarlar, çizerler, öğretim üyeleri, doktorlar, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, gazeteciler, mimarlar, ekonomistler, tiyatrocular, müzisyenler, tarihçiler, arkeologlar, sanat tarihçileri, araştırmacılar ve “na’ber”ciler; “geçerken uğradım”cılar. “Devre mülk” gibi: Giren çıkmak zorunda ki öteki gelsin. Kurucularının çoğunluğu çulsuz, diğerleri de meccani… Kazanan simitçi. Taksim’den İstiklâl’e adımımızı atar atmaz, camlı tezgâhından, en az on simiti sarıveriyordu hemen simitçi: “Sizin için ayırdım. Çıtır…” Şimdi holding sahibi!.. Kariye’de ilk “lüküs” toplantımız. Simit’ten kurabiyeye, çaydan neskafe’ye, tabureden koltuğa terfi ettiğimiz günler. ÇEKÜL adı üzerinde günlerce tartıştığımız, açık hâli, kapalı hâlini mırıldanarak telâffuz ettiğimiz günler geride kalmıştı artık. Rahattık!... Bilanço: Gelen/ giden, kâr/zarar vs. “Topla, çıkar!” konuşuyoruz. Daha doğrusu konuşuyorlardı. Çok iyi anladığımız bir konu!.. Sonuç: Yanlış hatırlamıyorsam, Elli Türk Lirası açık. Ya da elli lira kira bedeli ödenecek. “Ödenir!” İçimiz rahatladı. Ama bu kesin tavır ya da yanıt, Metin’den gelmişti. Öğretim üyeliğinden ne aylık aldığını bile bilmeyen Metin’den. Gördük mü şimdi simitten kurabiyeye, çaydan neskafe’ye sınıf atlamanın bedelini!.. Başlar dik, cepler delik! Cepler delik olsa, koyduğun para düşer. Bizim cepler halis keten; tuttuğunu bırakmaz. Ama cebe konacak akçe yok. “Abooo!..”Kurucu üyemiz ve o güzelim bilançonun mucidi, “Bu kez ben ödeyebilirim ama sonraları için önlem almamız gerek,” dediğinde, kahvemi yudumlamaya başlamıştım bile. Oh! Günü kurtarmıştık. Ya sonrası, sonraları?... Başlarımız dik. Yani omuzlarımızın üzerinde. Kendinden utanmıyor kimse, ormanı oluştururken. Yere kimse bakmıyor. Yere hiç yoksa birimiz bakabilse, şanslısı, düşürülmüş akçe’yi bulacak! Ola ki bulsa, bulabilse; ne zararı var? Ne gezer: Bulutlar ve anıtlar hep masmavi gökyüzünde geziniyor. Ama toprak denince, elimizde fidan ve kazma! “Paraya 72

gerek yok. En büyük zenginlik, insan. Biz yatırımı insana yapıyoruz. Başı, omuzlarında, aklı, birikimi, gönlü başının üzerinde olana gereksinim var. Bu toprakların kimliğini taşa kazıyanların hiç biri kulluk etmedi, akçe için. Aklınızdan parayı çıkarın!” Zaten, akçe aklımda da olsa, işe yaramıyor ki… Tam, 20 yıl, aklımızdan para hiç çıkmadı ama nafile! Ama, ama hiçbir ödün de verilmedi hayata karşı: Uygarlıkların bereketli topraklarında yeşeren fidanlar, anıtsal eserler ve giderek kocalan yürekler için, hiç ödün verilmedi. Anadolu toprağının kültürel mirası sonsuzdu ve bize, bizlere gülümsüyordu. “Ne işim var gökyüzünde / Benim gözüm yerde gerek / Bana rahmet, yerden yağar” diyen, diyebilen Yunus Emre’nin bir bildiği vardı elbet, toprağı bellerken. Çünkü toprak, su ve ateş değil, güneşin her gün yeniden doğduğuna inananlarla çoğalabilirdi. “Rahmet yerden yağabilirdi”, kirlenmiş, ihanete uğramış, delik deşik edilmiş, yaşarken ve bilgelerin göz göre göre yok sayıldığı bir dünyada yerden rahmet yağabilirdi… Yalnızca doğanın yeşermesine katkıda bulunmak değil, her gün defterimizden silmeye devam ettiğimiz doğa ve hayata karşı birikmiş borcumuz vardı. Umut, onur ve mutluluk! Umut…Avucumuzun içindeki gökyüzü; farkına varmadığımız. Umut…Pencere, kapı, nakış. Taşa çizilmiş bir güvercin. Şiir, şarkı, kırlangıç. Umut…Yaşarken, ayağımıza takılan. Onur, yaşamın erdemi: Omuzun üzerindeki nesne. Mutluluk ise!... Ah, o mutluluk: Uçurduğu güvercini gökyüzünde görebilen olmalı. Korunmak istenen ise taş, toprak, demir, ağaç değil. Korunmaya muhtaç, biziz aslında. Yani, geleceğimiz. “Oğul üstüme bir Yunus oku da öyle öleyim,” diyen gün görmüş Anadolu çınarı, yoluna devam ediyor. Bu dünya ve öteki arasında. Hayyam’ın dediği gibi ötekini görüp de seğirtip, bize anlatan henüz çıkmadı. Ama, Metin’in, “Biz bu toprakların ev sahibi mi yoksa kiracısı mıyız?” sorusunun yanıtı, bu topraklarda çoktan yeşermeye başladı: Tırnakla, yüreği genç gönüllülerle. Artık yalnız değiliz. Bu coğrafyanın görkemli güzelliği, mirası ve onuru adına, çay ve beyaz peynirli simitle, boynumuzu eğmeden, karışla ölçtüğümüz toprağın (hiç yoksa), kirasını ödeyebiliriz artık… “Kaç yılda mı?” Olsun. Nasıl olsa bu toprakların ilk sahibi bizleriz. Bekleriz… Gürol Sözen

73


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Dursaydık Düşmez Miydik? Benim öteden beri bir ‘dil’ sorunum vardır. Bu dünyaya bir şeyler söylemek istiyordum. Bu duygu lise çağlarından armağan. Ancak neyi söyleyeceğim ve nasıl söyleyeceğim? Yaşamımın geri kalanı bu sorunun yanıtının peşinden koşmakla geçti. Bu ‘dil’ konusunda en radikalinden en ılımlısına çeşitli denemelerim oldu; doğal olarak hayal kırıklıkları da yaşadım sevinçler de! Sanırım olumluya giden ilk sıçrama ‘belgesel sinema’ ile tanışmam ve onun içinden yürümem oldu. Belgesel sinema iyi ve etkili bir anlatım diliydi ve ben onu tanıdığımda Türkiye’de henüz çocukluk çağını yaşıyordu. Demek ki; bir ömür boyu belgesel sinema ile birlikte yürüyebilirdik. Yola çıktım. Sonra ‘dil’in hangi ‘dert’in peşine düşmesi gerektiğini bulmam gerekti. Benim belgesel dilim hangi toplumsal ihtiyaca yönelik inşa edilmeliydi? Biraz verili koşullar, biraz belgesel yapmayapabilme olanakları ama daha çokçası ülkemin tarih ve kültür birikimlerine olan kişisel ilgim yönümüzü belirledi. 1970’li yılların sonu ile 1980’li yılların başları TRT televizyonu aracılığıyla Türkiye coğrafyasının ‘görsel keşfi’nin yapıldığı yıllardı. Herkes için o meşhur ‘vatan’ kavramının somutlanmaya, çerçevesinin oluşturulmaya başlandığı yıllardı. Ve sahip olduğumuz tarih ve kültür değerlerinin öylesine derin ve çeşitli kodları vardı ki; bunların anlaşılması ve geniş kitlelerle paylaşılması heyecan verici bir görev olarak orta yerde duruyordu. Bu bakışın kişisel bir tercihten öte, kalıcı bir sorumluluk haline gelmesi ise, yaşamımın ikinci büyük sıçraması ve değişimidir. Çeşitli belgesellerde akıl hocamız, danışman ve çoğu zaman da orkestra şefi olarak birlikte çalıştığım Prof. Dr. Metin Sözen’in önerisidir bu. “Bir vakıf kuruyoruz, kurucular arasında senin de olanı istiyoruz.” Öneriyi ileten Mithat Kırayoğlu. Açıkçası, kurucular kurulunun listesini gördüğümde hafif bir ürperti sarıyor içimi, bu denli bilim adamı ve ünlü sanatçı arasında başarabilecek misin sorusuyla beraber…Kurucu öncümüz olan Metin Sözen’i eylem ve düşünceleriyle tanımışız. Diğer bilim insanlarından ayrışan yanı ‘eylemli bilim insanı’ olması… Ayrıca belgesel sinemaya verdiği önem ve bakışı çok özel ve içten. Sonradan adı “ÇEKÜL” olacak vakıfta olmaktan mutlu olacağım sözcükleri filan dökülüyor ağzımdan…Önemlisi artık dili kullanacağım alan, anlatacağım ‘dert’ belirginleşiyor, yol arkadaşlarım netleşiyor. “Kültür ve Çevre Değerlerini Koruma Vakfı” olarak başlayan görüşmeler; ‘tanıtma’ sözcüğünün eklenmesiyle “Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı; ÇEKÜL” olarak kesinleşiyor. Belgeselden kalkarak ‘tanıtma’ eylemini başlığına taşıyan ve bunu kurumlaştıran başka bir sivil örgütlenme anımsamıyorum. Bugün 20 yıl öncesine dönüp baktığımda, bu ileri öngörünün, bu bilincin bile çok değerli olduğunu düşünüyorum ve bir ‘belgesel sinemacı’ olarak ÇEKÜL’e şükranlarımı sunuyorum. Ondan sonrası Beyoğlu’nda küçücük bir çatı dairesinde koşuşturan insanların yani tanıdıktanımadık onlarca yol arkadaşının üst üste biriken çabalarıyla ÇEKÜL’ün yapı taşlarını oluşturma inadı. Betül Sözen, Stella Hanım, Avniye Tansuğ, Hüsniye, Prof. Dr. Aysel Ekşi ve Fügen Akkemik ilk anımsadıklarım. Gençler de var, Yunus Sözen gibi… Bu arada Mehmet Selim Baki’nin özverili koşuşturmalarını hatırlatmalıyım… ”92 Ormanı” 74

projesi ise, ilk büyük eylem olarak gerçekleşiyor. Nedense 92 Ormanı projesi ile Beyoğlu Lale Han adresindeki ilk ÇEKÜL ofisi birbirinin içinde oluşuyor zihnimde. İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü ile gelişen ilişkiler ÇEKÜL’ün ilk belgesel ürününün de ortaya çıkmasına yardımcı oluyor; “Ortak Geleceğimiz”. Daha sonraları “7 Ağaç” projesini anımsıyorum ki, bence ÇEKÜL’ün hala en büyük eylemlilik hallerinden biridir. Türkiye’nin de doğa için ilk örgütlü isyanıdır bu proje. Ve Defne… Sanki bizleri Margarit Sokak’taki binaya taşıyan yol arkadaşımız. Mithat Kırayoğlu ve Mehmet Alper’in ve diğer doğa ve kültür dostlarının katkılarıyla ÇEKÜL’ün ‘dünyada mekân’ sorunu çözülüyor… İlk günler, yani tanışıklık günleri, durduğu yerde durmuyor ki… Sürekli akıyor, değişiyor; yeni Çeküllüler ile zenginleşiyor. Zaten dursaydık düşmez miydik? Hasan Özgen

ÇEKÜL ile 20 Yıl ve Nice Yıllara... ÇEKÜL Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Prof. Dr. Metin Sözen’in davetleriyle ÇEKÜL’ün kapıları bana da açıldı. Doğduğum ve yaşadığım şehrin, ‘Sivas’ın yollarında’ başlayan yolculuğumun beni ÇEKÜL ile buluşturması, Sayın Sözenler’in ve kadim dostları kardeşim Dr. Mustafa İlhan Arslan’ın, yöremin temsilcisi olmak şerefini bahşetmeleriyle olmuştu. Anneannemden öğrendiğim “âlim unutmuş, kalem unutmamış” sözüyle başlayan yazı serüvenim; yaşadığım tarihi kenti tanımakla devam ediyor, araştırdıkça öğreniyor, öğrendikçe de araştırıyordum. Doğal çevreyi, tarihi ve kültürel çevreyi tanımak yolunda atılan her adım beni ÇEKÜL ile buluşturuyor. Sözen Hocamızın ÇEKÜL’e mal ettiği “Doğa ve kültürle varız” cümlesi hizmet zincirinin anahtarı olarak, gayret ve çalışmaları ne kadar güzel anlatıyor. Yaşadığımız mekânların, şehirlerimizin, ülkemizin tarihi ve kültürel zenginliklerinin, dünü, bugünü ve yarını mutlu kılacak şekilde korunarak zenginleştirilmesi ÇEKÜL’ün gönüllere ektiği tohumlarla filizlenmiş; yeşeren ve büyüyen fidanlar 20. yılında ÇEKÜL gönüllüleriyle orman oluşturmuştur. Gücünü ve zenginliğini geçmişten alarak bugünü ve geleceği gerçek anlamda yaşanır kılma yolunda ilerleyen, her adımı teşvik, destek ve övgüyü hak eden ÇEKÜL’ün 20. yılında nice başarılı yıllar diliyorum. Sayın Betül Sözen Hanımefendi ve Sayın Prof. Dr. Metin Sözen Hocamıza ve ÇEKÜL’ün tüm çalışanlarına, gönüllülerine saygılarımla en iyi dileklerimi sunuyorum. Müjgân Üçer ÇEKÜL Sivas Temsilcisi 75


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Gönlünü Herkesle Paylaşmak... Bir çoğumuz yaşam boyu çalışmak, çalıştığımız zamanlarda çok para kazanmak ve istediğimiz güzellikte yaşamak için didinir dururuz. Bazen ruhumuz bedenimizin önüne geçer, telaşla tüketmeye başlarız. Zaman artık ellerinin arasında değil, sabah uyandırıldığın alarmlı saat ile eve gelip yemek yedikten sonra kanepede sızdığın arasında geçen süredir. Dönüp baktığında kendimize kazandırdığımız her şey maddeyle sınırlı kalıyorsa ve ölçüldüğümüz noktalar kazandıklarımızla çiziliyorsa çemberimiz epey daralmıştır. Herkes üretirken sadece kendi için değil, paylaşabilmenin verdiği çoşkuyla üretmeli. Ürettiklerini paylaşırken de ilerideki nesilleri düşünerek az ama öz de olsa kalıcı olmasını sağlayabilmelidir. İşte bu noktada gönüllülük tüm hızıyla devreye giriyor. Siz vermeye hazır olduktan sonra tüm kapılar sizin için açılıyor ardı ardına. Üniversite yıllarında “7 Ağaç” kampanyası ile girdi gönlüme koşulsuzca paylaşabilme, üretebilme ve ürettiklerimi benden sonraki nesillere aktarabilme sevdası. Sizi o kadar iyi hissettirir ki o duygu, okuldan çıkıp doğru koşarak kapısına dayanırsınız artık, ayaklarınız sizi istemsiz de olsa oraya doğru çeker. O çekim sizin sosyal olarak iletişim kurmanıze, çevrenize daha bilinçli bakabilmenize, eleştirebilme ve eleştiriyi kabul edebilme yetinizi geliştirmenize, kültür ile iç içe olup entelektüel alt yapınızı inşa etmenize yardımcı olur. Takım ruhu ile çalışabilmeyi, paylaşmayı ve yeniden inşa edebilmek gibi güzel deneyimleri yaşamınıza hızlıca sokar. Aynada kendinize baktığınızda karşılıksız üretmenin, bir bütünün özgürlükçü parçası olabilmenin, gönül ile hareket etmenin verdiği o tarifsiz duygunun, yani tamlık duygusunun bir parçasının artık yüzünüzde gülümsemeye dönüştüğünü görürsünüz.

Ortak bir dostumuz beni yıllar önce Prof. Dr. Metin Sözen ile tanıştırmıştı. Ailece görüşür olmuş ve birbirimizi çok sevmiştik. Yirmi yıl önce Metin Hoca bir gün beni arayarak; çevre ve kültür mirasımızı korumak için kurucularının çoğunluğu akademisyenlerden oluşan bir vakfın kuruluşuna ön ayak olmak istediğini, bu vakıfta işadamı olarak da benim yararlı olabileceğimi düşündüğünü söyledi. Çok heyecanlı idi. Kendisine hayır demem imkânsızdı. Tabii ki hemen kabul ettim. Yirmi beş gönüllü dost, kişi başı o zamanların 2500 liralık Vakıf senetlerini ödeyerek Vakfın kuruluşunu tamamladık. Kuruluş yıllarımızda mekân olarak kiraladığımız Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki iki odalı bir ofiste, doğal ve kültürel varlıklarımızı koruyarak yaşatma uğruna projeler oluşturarak derhal çalışmalara başlandı. Ben yoğun iş  ortamım  sebebiyle Vakıf’ta yönetim kurulu üyesi olmanın dışında çok fazla aktif görev alamadım. Hocamız öyle projeler ileri sürüyordu ki, kısa zamanda kuruluş sermayemiz tükendi. Çalışanlarımızın tamamı gönüllü olmasına rağmen ofisin kirasını dahi ödeyemeyecek durumlara düştük. Kurucu üyelerin ilave parasal ve aynî yardımları ile hayatiyetimizi sürdürebildiğimizi bugün gibi hatırlıyorum. Azim, inanç ve inatla sürdürülen bu çalışmalar, sonunda meyvesini verdi. Toplumun inanan çevre ve kültür aşıklarının desteği ile Vakıf çok az maddi imkânla her zaman çok sayıda büyük projelere imzasını attı. Doğrusu kendi iş yoğunluğum sebebi ile çok da farkında olmadan kendimi içinde bulduğum bu topluluğun ideallerine, özellikle Hocamızın yaklaşımları ve üzerinde yaşadığımız coğrafyaya karşı  duyduğu  heyecan dolu sorumluluk duygusu sebebiyle daha çok bağlandım. Böylesine güzel ideallerle dolu ÇEKÜL Vakfı’nın bir kurucusu olmaktan hep onur ve gurur duydum. ÇEKÜL’ün bugünlere gelmesinde katkısı olan başta Hocamız ve değerli eşine, sadece amatör ruhla yöneten ve çalışanlarına ve de gönüllü ordusuna çok teşekkür ederim.                  Dr. İlhan Arslan

Bu yetmez daha fazlası için düşünmeye, eviniz gibi şekillendirmeye başlar, verdikçe size kat be kat geldiğini görür sevincinizi saklayamazsınız. Ailedir gönüllülük. Ailenin her bireyi farklı hareket etse de hedefler aynıdır. Gönül koymak yok, gönülden sınırsızca vermek vardır. İşin sihri de buradadır. Üretilen her proje, geleceğe birer adımdır, yeni nesiller düşünülür, planlar buna göre şekillendirilir. Şekillendirirken tek hamur insan yüreği, yani gönüllülerin katkısı, sevdasıdır. Merdivenlerini ilk kez çıktığım, o birkaç gözlü küçük ÇEKÜL Vakfı’nın bir parçası olarak gönlümü herkesle paylaşabilmek... Ve destek olabildiğimiz ve gerçekleştirdiğimiz her projede karşıda gülen yüzler bulabilmek... Bu olgunlağa herkesin bir parça bile yaklaşmış olması dileğimle... Ilgın Sözen 76

77


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Düşüncede Devrim Vursam azık çıkınımı omuzuma, düşsem Anadolu yollarına, bir Kızılderili iz sürücünün becerisi de gerekmez, sürerim ÇEKÜL’ün başarı dolu izini. Çünkü kalın çizgilerle çizilmiştir Anadolu coğrafyasına bu izler. Çünkü bu izler, Anadolu Kültür Mirası’nın izleriyle örtüşür. Yirmi Yıl. Az zaman değil bir STK yaşamında. Ne mutlu başarıyla yirmi yıllara erişenlere. Gel gör ki; bu yirmi yılda ÇEKÜL’ün yapıp başardıklarını alt alta yazsam kimse inanmaz bunca işin yirmi yılda başarıldığına. Bu süre içinde Kocaeli, Amasya ve İzmir’de ÇEKÜL’ün olmaz sanılanı başaran projelerini birlikte yaşadım. Mardin benim baba ocağım. Oradaki şaşırtıcı dönüşümü Mardin sevdalıları ile birlikte izliyorum. Anadolu’yu dolaşıyorum, gittiğim her ilde, beldede ÇEKÜL desteğinde yürüyen projeler anlatılıyor gururla. “Dün buradaydı Metin Sözen Hocamız” ya da “Salı günü gelecek ÇEKÜL ekibi” diyen vali, kaymakam, belediye başkanının yüzünde işi doğru yapıyor olmanın mutlu ve güvenli ifadesini okuyorum keyifle. Kuruluşundan bu yana birlikteliğinden onur, kıvanç, mutluluk duyduğum bu güzel kurumun bunca işi buncacık zamanda başarmasına akıl erdiremiyorum. Kuşkusuz ÇEKÜL’ün kurucusu, başkanı, itici gücü değerli Hocamız Prof. Metin Sözen’i tanıyanlar, onun engin sevgisini, enerjisini, azmini, sabrını bilenler az çok anlıyorlar işin büyüsünü. Bir de ‘doğru işi yapmanın ve bunu doğru insanlarla hayata geçirmenin’ gücünü bilenler ve de Sözen Hoca’nın ‘kamu-yerel-sivil-özel birlikteliği’ diye özetlediği altın kuralı. Dikkat buyurun, buradaki deyim ‘işbirliği’ değil ‘birliktelik’tir. İşte bu ayrımın ayırdına varanlar da anlıyorlar işin sırrını ve ‘gönüllülük’ hazinesini bilenler. Yoksa bunca işe kim kaynak bulabilirdi ülke koşullarında?

78

Herhalde 15 yıl oldu Metin Hoca’nın “Oğlum kalk gel” diyen sesiyle göreve çağrıldım. O gün bugün ‘seferberlik görev emri’ aldıkça geliyor, gidiyorum. Biliyorum ki, rezerv tutulan bir ‘ihtiyat askeri’yim. Eh, gönüllülük de bu olsa gerek! Çeküllü olmak, önce Başkan Metin Hoca’nın ayak uydurulmaz temposuna ayak uydurmak anlamını taşıyor benim için. Çünkü Hoca sizi sabah Konya’dan arayıp görevinizi verir, öğlen Denizli’den “Ne yaptın?” diye hesap sorar, akşam da Mardin’de herkes Mezopotamya Ovası’nı seyrederken “Bizim valinin yanındayım. Sana da selam söylüyor” sözleriyle yeni bir görev emri alabilirsiniz. Bu yüzden Çeküllü olmanın öncelikle sahada yaşanması gerektiğini öğrendim. Şükür ki, eski bir piyade askeri olarak, yol aşındırmaktan yana sorunum yok. Bu da bana kolaylık sağlıyor. Bir gün Hoca bizi Tokat’a bir toplantıya çağırmıştı. Onur konuğu o zamanın cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Sezer olunca işin önemi büyük, ama önem arttı diyince gideceğimiz ulaşım aracının önemi artmadı. Yine Tokat-Topçam otobüsünün koltuğundayız. İştirak önemli... Yanımda sonradan milletvekili olan Mithan Melen var. Metin Hoca’ya telefonda “Ne kelam edeceğiz?” diye sordum. “Buraya geldiğinde söylerim,” diyerek bizim görev kâğıdını imzalamış oldu. Seminer konusu belli, ona göre üç-beş bir şey hazırladım. Tokat’a vardık. Hoca, “Dün anlatılanları bir değerlendir ve Kelkit Kalkınma Havzası için anlamlı üç-beş kelam et” demez mi! Ne dünü biliyorum, ne de Kelkit Birliği ile ilgili aklımda bir tutamdan fazla bilgi var. Kapı dibinde, herhalde bir sigara içimliği sürede bilgi derledim. Bunları aktarmaya çalıştım. Hoca’nın yorumu; “vuruşun iyiydi!” Zaten bir antrenörden daha fazla ne beklenir ki?

Evet, ÇEKÜL’ün somut eserleri yurt sathındadır, gezer görürüz, ama asıl başarı Türkiye’de konuya bakışın değiştirilmiş olmasıdır. ‘Eski’yi yıkıp ‘yeni(!)’ şeyler yapmanın başarı sanıldığı bir anlayıştan, kültür mirasını sahiplenme ve onunla gurur duyma anlayışına dönüşüm. Bu, korumacılık düşüncesinde bir ‘devrim’ olmuştur. ÇEKÜL’ü ve ÇEKÜL gönüllülerini anlatmak için başka söze gerek var mı?

ÇEKÜL diyince özdeş isim Metin Sözen Hoca oluyor. (Kuşkusuz, ikimizin anmada eksik bırakmaktan yana hep ortak ‘korkumuz’ olan Genel Sekreter Betül Hanım’ın mesaisini kaydetmeden geçemem.) Türkiye’de, benzeri iz bırakmış tüm sivil toplum kuruluşları gibi, ÇEKÜL de, bir marka gibi, ismini kazıdığı yapıda var oldu. Türkiye’nin sandığa kaldırdığı tarihi değerlerini yeniden ayağa kaldıran ÇEKÜL’e, bu işin önderi Metin Sözen Hoca’ya, elden ayaktan kesilmeyen dirlik ve ‘çiçek yeşertme işine devam’ dileği dışında bu fani ne diyebilir ki? ÇEKÜL çok yaşa...

Kemal Nehrozoğlu

Kenan Mortan

79


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL ile ilk tanışmam Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi bünyesinde Galata Gönüllü Çalışma Grubu adı ile oluşan 10 kişilik öğrenci grubunun ilk somut ve ses getiren çalışması olan “İzmit Kapanca Sokak” projesi içinde yer almam ile oldu. (1993) Bu çalışma ile ‘kamu-yerel-sivil-özel birlikteliği’nin ne anlama geldiğini de somut sonuçları ile yaşama fırsatımız olmuştu. Kapanca Sokak deneyimi ve ÇEKÜL, o yıllarda o çalışmaya katılan biz şanslı mimarlık öğrencilerinin hayatlarında iz bırakan ve mesleki anlamda her birimiz için bir mihenk taşı görevi gören bir olgudur. ÇEKÜL’ün yaşamımdaki yapı taşlarından biri olması yine mesleğe ilk atıldığım yıllarda Bursa’da açılan bir yarışmaya mimar Hakan Dölgen ile birlikte katılmam ve ÇEKÜL jüri özel ödülünü almamız (1997) sonucu olmuştu. 1999 yılının Mart ayında Muğla yerelinde şimdiki belediye başkanımız Dr. Osman Gürün o günkü rakiplerinin tersine kentsel sit alanına önem vereceğini söyleyerek belediye başkanı seçilmişti. Bunun üzerine 29 Mayıs 1999’da “Muğla’da Korumacılık ve 2000’ler” adı altında Muğla’da korumanın ve koruma amaçlı imar planının tartışılacağı bir panel düzenlenmişti. Bu panele, Galata Gönüllü Çalışma Gurubu’ndan dört arkadaş katılarak İzmit Kapanca Sokak projesini, akabinde Muğla Saburhane bölgesinde yaptığımız çalışmayı anlatmıştık. Bu sempozyum sonucunda Muğla’da Belediye bünyesinde bir Koruma Alanları Bürosu kurulmasına karar verildi. Sonrasında yapılan görüşmelerle bu büronun başına, Muğlalı olduğum ve öğrenciliğimden beri bu konularda çalıştığım için benim getirilmeme karar verildi. Muğla’ya gelişim ve koruma alanları sorumlusu olarak çalışmaya başlamam Temmuz 1999’a denk geliyor. 7-8 Ekim 1999 tarihinde Strazburg kentinde kuruluş toplantısını yapan Avrupa Tarihi Kentler Birliği’ne Türkiye de davet edildi. Bu gelişmenin Türkiye’ye ve Muğla’ya yansımaları ve Muğla’ya gelişim ile birlikte Muğla ÇEKÜL Temsilciliği görevinin bana verilmesi de aynı anda oldu. ÇEKÜL ailesi; yaşadığı ‘kent’e ve ülkeye borcunu ödemek için tüm varlığı ile mücadele eden, günümüzde sayıları kentlerde belki çok az, ama toplamda çok da az sayılmayan gerçek aydınlar topluluğu. Çeküllü olmak; arkanda güçlü bir ailenin olduğunu bilmenin verdiği özgüven ile kendini ait ve sorumlu hissetmek… Ben kendi adıma bunu şöyle tanımlıyorum: “Nerede ve ne konumda olursam olayım ÇEKÜL felsefesi; benim en öncelikli giysimdir. Üzerime giydiğimde, içinde kendimi en rahat ve huzurlu hissetiğim giysim… Hani öyle bir giysi ki, bir pazar günü köy kahvesinde Nurdane bacı ile sohbet ederken nasılsa, bir davette de rahatlıkta üzerimde taşıyabileceğim bir giysi gibi…” Yani hangi ortamda veya hangi sorunsalın içinde olursam olayım ‘ÇEKÜL şapkam’ ile kendimi çözümün bir parçası ve çözümden sorumlu hissediyorum. Bu his ile ÇEKÜL Muğla Temsilcisi olarak internetten bana ulaşıldığında, o an en öncelikli işim o telefondaki kişinin belirttiği konu oluveriyor. ÇEKÜL felsefesi ve ÇEKÜL’den aldığım araştırmacılık ve arşivcilik disiplini, profesyonel hayatımda da bana her zaman yol gösterici olmuştur.

ÇEKÜL’ün XX. Yılı ÇEKÜL’ün çalışmalarını basından işitiyor ve takip ediyordum. Ben de kişisel olarak koruma ve tanıtma konularında çalışmalarda bulunmaktaydım. Kapadokya Bölgesi’nde de bu çabaların merkezi bir şekilde olması gerektiğini tasarlıyorduk. Etik değerlerin hızla aşındığını görerek duvarcı ustalarının şakülü (Çekül) çok anlamlıydı ve söyleşilerimizin özünü tam yansıtıyordu. Harita Mühendisleri Odası’nın daveti ile Kapadokya’nın korunması sorunlarını gösteren bir saydam gösterisi sunmaya gelmiştim İstanbul’a. O zaman ÇEKÜL Beyoğlu’nda eski binada idi. Buraya uğradığımda küçücük bir büroda amatörce ve karınca gibi çalışan gençleri görünce Ürgüp ya da Kapadokya temsilcisi olmayı teklif ettim. Temsilcilik görevim daha sonra kabul edildi. Eşim, 12 Eylül rejiminin eksi etkileriyle örgütlenmelerden çekiniyordu. Bir gün şimdiki binaya getirdim. Tüm katları gezdik ve Metin Hocamın yanına girdik. O’nun vaktinin değerli olduğunu biliyorduk ve buna dikkat ederek izin istedik. Ama O, eski gerçek ağalara has bir ciddi sima ile “Olur mu yaa… Öğle vakti bir şeyler yemeden nereye” dediğinde, koskoca bir metropolde -ve tabii ki ülkede- henüz her değerin silinmemiş olduğunu anladık. ÇEKÜL’e ısındık. Ben Çeküllü olmayı “Anadolu’nun tarihine layık olmak” olarak anlıyorum. “Her adımında tarih fışkıran bu topraklar sahipsiz değildir” diyen bir sesin kentimdeki temsilcisi olmak çok zevkli, ama ağır bir görev. Fakat halk, bu görevde sizi kabullenmişse, kuş tüyünden yükünüz; sonsuz bir haz kaynağınız var demektir. Temsilcisi olduğum Ürgüp ilçesi kaymakamının sözlü izniyle tescilli bir mimber minare sökülüyorken, vatandaşlardan biri evime koşmuş, diğeri telefonla bana ulaşmıştı. Ankara Ürgüplüler Derneği Başkanı Ali Akuzun’la birlikte önemli bir davetteyken derhal olay yerine giderek, minareyi taşındığı yerden bulup, özgün yerindeki Kayakapı Mahallesi’ne götürterek taktırdık. Bu iki yurttaşın zabıta, müze, polis gibi yerel ve resmi makamları aramadan ÇEKÜL temsilcisi ve Ürgüplüler Derneği Başkanı’nı araması, görevin ağırlığını, ömür boyu sürdürmeye kendinizi mecbur hissedeceğiniz bir sorumluluğa çevirmiştir. Mustafa Kaya ÇEKÜL Ürgüp Temsilcisi

Meral Oğuz ÇEKÜL Muğla Temsilcisi 80

81


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Akvaryum “Doğa ve Kültürle Varız!” sözü ile çıkılan yolda doğruların buluştuğu öz ve karşılıklı güven duygusuyla komplekssiz nitelikli değerlerin bütünü oluşturduğu özel bir ortam. Uçsuz bucaksız okyanus ortasında bir akvaryumdasınız. Derinlerdesiniz ancak! Ne vücudunuzda ne de beyninizde bir uyuşma var. Aksine daha da berraklaşıyor fikirleriniz. Tüm gelgitleri, akıntıları teninizde hissettiğiniz, oradan oraya sürüklenip duran milyonlarca organizmanın seçici geçirgen bir çeperle süzüldüğü, ortamdaki çokluk ve çeşitlilik içerisinde sanki orada değilmişsinizce kendiniz kalabildiğiniz bir habitat ya da çınar ağacısınız örneğin. Kökleriniz o kadar derindeki esen fırtınalar, kasırgalar sizi koparıp atamıyor bulunduğunuz yerden. Gövdeniz o kadar sağlam ve güçlü ki bilinçli-bilinçsiz açılan her yara anında onarılıp koruyucu kabuk oluyor, daha dirençli kılıyor ana yapıyı. Toprağın belleği özsuyunuz ile ulaşıyor dallarınızın en ucundaki tomurcuklara, filizlere, büyüyor, gelişiyorsunuz. Sonbaharda dökülen yapraklar gibi kaybettiklerimiz hüzünle karışırken toprağa, yaşam enerjimiz için gerekli besin oluyor, yine size dönüyor. Her bahar daha canlı daha yeşil sürüyor yapraklarınız. Gökyüzünden delice inen yağmur damlaları, yapraklarınız sayesinde yavaşlıyor ve saygı ile ulaşıyor toprağa. Bulunduğunuz yerde binlerce canlıya yuva, etrafına gölge, rüzgâra, yağmura siper olup korurken toprağınızı… Oksijen veriyorsunuz atmosfere. Bizim toprağımız, bizim kimliğimiz, bizim varlığımız. Çınarım-Çınarsın-Çınar Çekülüm-Çekülsün-Çekül

ÇEKÜL ile ilk tanışmam 1990 yılından öncelere gider. Ben lise yıllarında iken Metin Sözen Hocamın TRT için yaptığı filmler vardı. Ben onun yaptığı belgesel filmlerden bir tanesinin metninden çok etkilenmiştim. Onu teybe kaydettim ve çözümlemesini yaparak kâğıda döktüm. Sonra 1974 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’ne girdim. Yıllar sonra Metin Sözen Hocam’la tanıştım. 1990 yılında Kütahya Müze Müdürü oldum. Kendisi de Bursa Koruma Kurul Başkanı oldu. Diyaloğumuz o zamandan bu yana devam etti. 1990 yılında ÇEKÜL kurulduğunda beni Kütahya ÇEKÜL temsilcisi olarak görevlendirdi. Bende seve seve kabul ettim. O tarihten bu yana ÇEKÜL ile irtibatım devam etmektedir. Çeküllü olmak güzel bir duygu, ÇEKÜL’ün icraatları, aktif olması, Anadolu’nun her yerinde varlığını hissettirmesi, yapılan çalışmalara katkı sağlaması ve gönüllülük esası önemli. ÇEKÜL ile beraber Tarihi Kentler Birliği’nin toplantısının yapıldığı birçok ile gittim. Bu sayede ufkum genişledi. Kentler Çocuklarındır Projesi’ne Kütahya olarak katkı sağladım. İstanbul Buluşması’na da Kütahya’dan 20 kadar öğrenci götürdük. Birçok ilden öğrenci bu projeye katıldı. İlk defa İstanbul’a gelen ve ilk defa deniz gören çocuklar vardı. İlk günlerde birbirleriyle anlaşamayan bu çocuklar son gün ayrılırken gözyaşları içinde birbirlerini uğurladılar. Bu da beni çok duygulandırdı. Kültürel faaliyetler insanları birbirlerine yaklaştırmada önemli bir unsur. ÇEKÜL Vakfı Başkanı Metin Sözen Hocam ile tüm çalışanlara daha nice yıllar diliyorum. Metin Türktüzün ÇEKÜL Kütahya Temsilcisi

Saygıdeğer Metin Sözen Hocam’a ÇEKÜL aileme sevgiyle… Mehmet Tan ÇEKÜL Edirne Temsilcisi

82

83


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Birlikte Yirmi Yıl Birliktelik ÇEKÜL yirmi yılı geride bıraktı. Bu büyük yürüyüş aslında daha önce başlamıştı. 1975 yılında “Geçmişimiz İçin Bir Gelecek” sloganıyla bütün Avrupa’da başlatılan “Avrupa Bir Ortak Miras” kampanyasına Türkiye’deki koruma gönüllüleri de katıldı. Çalışma alanı Safranbolu idi. “Kendini Koruyan Kent: Safranbolu” afişi, bu yürüyüşün ilk adımını duyuruyordu; daha sonra çalışmalar, Bursa, Muğla ve Kütahya illerinde devam etti. 1983 yılında gerçekleştirilen “Milli Saraylar Sempozyumu” ise, Metin Sözen önderliğinde kümelenen ve daha sonra ÇEKÜL’ü kuran gönüllü kadroların ilk örgütlenme tecrübesi oldu. 1985 yılında Bursa’da yapılan “Tarih İçinde Bursa 85” etkinlikleri, ülkemize özgü koruma ilkelerinin netleştiği ve alt alta yazıldığı bir dönüm noktasıdır. Bu ilkeler, o yıllarda, birçok STK’ya aşılandı. TAÇ Vakfı’nın, Tarihi Türk Evlerini Koruma Derneği’nin ve diğer sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerine koyulan katkılar, hedeflerin berraklaşmasını, kadroların seçilmesini sağladı. Bu uzun mayalanma sürecinin sonunda, nihayet, 1990 yılında, 25 kurucu bir araya geldi ve kendi çatılarını oluşturdu. O günden bugüne geçen verimli süreçte, ÇEKÜL, eylem içinde örgütlülüğünü geliştirdi, etkisini artırdı, sivil baskı gücünü yükseltti. ÇEKÜL’ün temel ilkelerinden birisi şudur: ÇEKÜL’de, yirmi yıldır, kırk yıldır bu yolu birlikte yürüyenlerle bu büyük yürüyüşe bugün katılanlar arasında, hiçbir fark yoktur. Öyleyse bu geçmişi niçin anlatıyoruz? Anlatıyoruz, çünkü her gönüllü katılımcının bu tarihi bilmeye hakkı vardır ve ÇEKÜL’ün tarihi aslında Türkiye’nin koruma tarihidir; “Neden ÇEKÜL’deyim?” sorusunun cevabı da bu sürecin içinde yatar. Buluşma ÇEKÜL’ün öyküsündeki bir diğer güzellik ise ‘buluşma’dır. ÇEKÜL, kendi eylem alanında, dünyadaki gelişim ve değişimlere de paralel düşen ama kendi ülkemize özgü önemli proje ve kavramlar etrafında kitleleri buluşturdu. Bu coşkulu buluşma, özgürleşen bireye kolektif çalışma alanı sunuyordu. Böylece, ülkemizde sürekli var olan, kuşaklar arası, meslekler ve uzmanlıklar arası sürtünmeleri ortadan kaldıran bu ilkeli proje ortamı, gönüllü kadroların sonuç almasını sağladı. Bu gönüllü ve verimli üretim sürecinde, mali yapının, sırtını herhangi bir güce dayamadan, kendi kaynaklarını yaratabilmesi esastı. ÇEKÜL, özgürlüğün ve sivilliğin birinci koşulu saydığı, devlete, holdinglere ve çıkar çevrelerine karşı ödünsüz çizgisiyle kitlelerin güvenini kazandı. Bu güven ortamı, kamudaki diri kalmış kadroların, kültüre duyarlı özel sektörün de ÇEKÜL’de buluşmasına yol açtı. Böylece, ‘kamu, yerel, sivil, özel’ birlikteliği ilkemizi, yeni bir koruma kavramı olarak hayata geçirdik. Yirmi yıl boyunca her çiçekten bal aldık. “Doğa ve kültürle varız” diyenler ÇEKÜL’de buluştular. Eylem ÇEKÜL’ün eyleminde önce çevre projeleri geldi: 92 Ormanı, 7 Ağaç, Kâğıttan Ormanlar, 77 m² Toprak… Sonra kültür projeleri eklendi: 7 Bölge 7 Kent, Kendini Koruyan Kentler, 84

Tarihi Kentler… Hepsi eylem içinde gelişti. Eylem pratiği kendi koruma teorisini üretti. Projelerden yeni kavramları çıkardık, yeni kavramlardan yeni kurumlara yürüdük. Bilgiyi eylem içinden süzerek, doğru, kullanılabilir ve yararlı hale getirdik. Kent, Doğa ve Siyaset Uygarlık tarihi, aslında, tarihin doğayla işbirliğini yazıyor. Doğayla sağlıklı bir ilişki içinde kurulan ve yaşayan kentler uygarlığın beşiği olmuş. ÇEKÜL, yirmi yıl boyunca hayata geçirdiği projelerle, ülkemizde doğa ve kent arasında bozulan dengeyi düzeltmeye çalıştı. Kentlerimizle ilgili çok sayıda proje ürettik; çevre projelerimiz ise, özellikle son dönemde, doğanın kültürle kesiştiği alan ve konularda yoğunlaştı. Bu projelerden çıkan sonuç şudur: Ülkemizin siyaset gündeminin de değişmesi gerekiyor. Doğa ve kültürden geçmeyen, sanatla yoğrulmayan siyasi önermeler artık geleceğe ışık tutmuyor. Aslan Yattığı Yerden Belli Olur ÇEKÜL’ün eylemi, İstiklal Caddesi’nde bulunan Lale Han’ın 4. katında başladı. İki odalı bu kiralık mekânın badana ve boyasını kendi ellerimizle yaptık, evlerden ve bürolardan artan malzeme ile tefriş ettik. Geçen zaman içinde, Lale Han’ın asansörü sadece ÇEKÜL’e çalışır oldu ve artık ayakta duracak yer kalmamıştı. Yeni bir mekâna, kendi yerimize taşınmaya karar verdik. 20. yıl kitabı için ÇEKÜL gönüllülerine sorulan güzel bir soru var; şöyle: “ÇEKÜL’ün kapısından ilk girişinizi anlatır mısınız?” Bu soruya ben de cevap vermek istiyorum. O zamanki genel sekreter yardımcımız Defne Keskin ile yeni ÇEKÜL binası için önerilen yerleri görmek üzere çıktığımızda, Ekrem Tur Sokak’a girince, ilk bakışta o güzel cepheyi görüp beğendik. Koca anahtarla ağır demir kapıyı açıp içeri girdik. Duvar resimleri ve süslemeleriyle, olgun mimari detaylarıyla, bu görmüş geçirmiş yapı, uyuyan bir güzele benziyordu. Uyanmak, yeni bir hayata başlamak için ÇEKÜL’ü bekliyordu. Uyuyan güzeli uyandırdık. Sonra, 7 Bölge 7 Kent projesi kapsamında, ÇEKÜL evleri oluşmaya başladı; Birgi’de, Mudanya’da, Midyat’ta, Gaziantep’te ÇEKÜL evleri, o kentler için birer kültür ve buluşma odağı haline geldi. Tarihi Kentler Birliği ile birlikte Şerifler Yalısı’nı şenlendirdik. Ne var ki, ÇEKÜL mekânları, bu saydıklarımızla sınırlı değildir. Çalışma mekânımız bütün ülke coğrafyası. Geleceğe Umutla Bakıyoruz ÇEKÜL’ün eylem alanında, içinde bulunduğumuz durum, olması gerekenler ve kaynaklar denkleminde sorunlara yaklaşılırsa, umutsuzluğa kapılmak için yüzlerce neden vardır. Ancak, yirmi yıl önce, durum daha da vahimdi. “Biz adam olmayız” bakışıyla, şikâyetçi bir tavırla köşelerine çekilenlerden olmadık. Yola çıktık, eylem içinde çoğaldık, ürettik ve başardık. Geçmişten geleceğe baktığımızda, şunu söyleyebiliriz; yapabildik, yapabiliyoruz, yapabiliriz. Geleceğe umutla bakıyoruz, çünkü Çeküllüyüz. Mithat Kırayoğlu 85


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Ortak Aklın Sihiri ÇEKÜL “ÇEKÜL nedir?” diye sorarsanız, yanıtımız “Metin Sözen” olur. “Metin Sözen kimdir?” derseniz, “Metin Sözen ekiptir” deriz. Yirmi yıl önce mütevazi bir kadroyla ÇEKÜL’ü (Çevre ve Kültür Vakfı) kuran Prof. Dr. Metin Sözen, ekip çalışmasının mucizevi başarılarını ortaya koydu. ÇEKÜL bugün bütün Türkiye’yi kapsayan dev bir ekip haline geldi. Sözen’in ortaya koyduğu ‘ortak akıl’ kavramı her türlü siyasal-politik düşünceyi dışarıda bırakan bir hizmet anlayışını ÇEKÜL’ün şiarı haline getirdi. Ortak akıl, başat amaç olarak Türkiye’nin eşsiz zenginlikleri olan tarih ve kültür varlıklarını, bu toprakların doğal zenginliklerini korumayı benimsedi. Tarihin en önemli uygarlıklarının yaşandığı bu coğrafyanın değerlerini gelecek kuşaklara aktarmak için ÇEKÜL’ün sabırla, özveriyle, titizlikle, bilgiyle, bilinçle, yetkinlikle 20 yıl boyunca nasıl çalıştığına ve bu topraklara kök saldığına hayranlıkla tanık olduk. Bu başarının sihirli formülünü de takdirle izledik. Metin Sözen’in kişiliğinden kaynaklanan bu formülün sırrının, siyasal-politik düşünceyi işin içine katmamakta, tevazu içinde, diğergâm olarak çalışmakta yattığını gözlemledik. Bürokraside ve siyasette nasıl bir değişim olursa olsun, her gelen, selefinin bıraktığı yerden, ayrı ortak akılla işe sarılıp, ÇEKÜL’ün bayrağını, yani ilkelerini hayata geçirmek için, tarihi ve kültürel varlıklarımızı, çevreyi korumak için canla başla çalışıyordu ve çalışıyor. Kamuoyunun da yakından bildiği Safranbolu başta, uygarlığın kaybolmaya yüz tutmuş izlerinin olduğu her köşede, o izleri canlandıran tarihi ve kültürel zenginlikleriyle yaşatan eserler görüyoruz. O uygarlığı yaratan insanların o topraklardaki torunları da kadirbilir oluyor. İnsanı duygulandıran bu vefanın örneklerini her yerde görüyoruz. Örneğin Mimar Sinan’ın köyü Ağırnas’ta ve Safranbolu’da Metin Sözen Bulvarı ya da Metin Sözen Caddesi’yle karşılaştığımızda bu toprakların insanının değer bilirliği karşısında gurur ve hayranlık duyuyoruz. Nail Güreli

Ben ÇEKÜL Vakfı’nda 1992 yılında gönüllü çalışmaya başladığımda 92 Ormanı projesi başlamıştı. Günde 500 kişiyi getirecek organizasyonu yapıyorduk, ama hafta sonu kendi arabası ile gelenler ile bin kişiyi buluyorduk. 1 Mart-31 Mart tarihleri arasında aralıksız bir ay boyunca ağaç dikimi yaptık. Sadece dört gün kar nedeniyle ara verdik. O dört gün aranın içinde de kardeşim doğum yaptı. Ertesi gün kar fırtınası nedeniyle sahanın ağaç dikilemez hale geleceğini anlayınca, iptal ettik dikimi. Ben onun evine gittim dedim ki, “doğumu bu gece yaptın yaptın yoksa yine işler aksayacak.” Ve o gece doğurdu gerçekten… Kırmızı, iki katlı otobüslerle her gün özellikle ortaokullardan ve liselerden yüzlerce kişi taşıyorduk. Gelen öğrencilere önce bir ağacın nasıl dikileceğini anlatıyorduk. Bir müddet sonra düğmeye basmış gibi anlatıyordum. Orman müdürlüğü, dikim yapılacak yerlere işaret koymuştu. Sonra, herkesin eline bir kazma veriliyordu. Şunu anlatmak istiyorduk, bu küçücük fidanı dikiyoruz ve 20 sene sonra ancak insan boyu oluyor, eğer tutarsa. Kazmayı ellerine veriyorduk ki, o çukuru kazmanın ne demek olduğunu anlasınlar. Ağacın dikimini köklerin yerleştirilmesine, toprağın atılıp, sıkıştırılmasına kadar anlatıyorduk. Dikim bir saat sürüyordu ve bittikten sonra da alanda herkese çorba veriyorduk. Her kesimden insan katılıyordu dikimlere. Bir karı koca çifti hiç unutamıyorum. Anadolu’dan gelmişler, İstanbul’da çalışıyorlarmış. Onlara baktığınızda toprak insanı olduklarını görüyordunuz. 92 Ormanı’nı bir yerlerde okuduktan sonra, her hafta sonu gelmeye başladılar. O kadar çok ağaç dikiyorlardı ki… Yavaş yavaş proje İstanbul’da konuşulan bir olay haline geldi. Belediye de otobüs duraklarında sürekli ormanın, ağaç dikiminin gelişimini duyuruyordu. Ağaç dikmeye gelenlerin çevresi, bizim çevremizde yavaş yavaş duyuluyordu. Mesela arkadaşınla konuşuyorsun, kahve içmeye çağırıyorsun, gelemem diyor, ağaç dikmeye gideceğim. Ne ağacı? İşte böyle böyle bir proje var. Böyle yayılıp topluma ulaştı proje. Çok gönüllü katılıma dayalıydı. Şu an bunları anlatmak zor. O günlerde biz dikim yaparken, orada inler cinler ve biz vardık. Ne plazalar ne de binalar vardı. Hiçbir şey yoktu, birkaç bina ve gerisi biz. Mahallenin en ilgi çekici olayıydık. Çocuklar sürekli etrafımızdaydı. Bunlardan bazılarıyla yıllarca görüştüğümüz oldu. O gün bize destek verenler, o proje yaşasın, bizim için bir başlangıç olabilsin diye verdiler. Kimse kendilerine nasıl bir dönüşün olacağının hesabı içinde değildi. Bana ne geri gelecek derdinde değildi. Şirketler de eş dost akrabaydı. Bizim projemizi güzel buldukları için bize bir yaşama şansı olarak desteklediler projeyi. Verdikleri parasal destekten çok ayni destekti. Mesela tonlarca çorbayı biri vermişti. Otobüsleri bir başkası tahsis etmişti. Kimi benzin parası, kimisi de benzin vermişti. Belediyeler de belediye otobüslerini tahsis etmişti. Her dikimden sonra Lale Han’a, ÇEKÜL’e tekrar gelirdik. Lale Han’da, alanda, yorulduğumuz, tükenmeye yüz tuttuğumuz anlarda da bizi Metin Hoca motive ederdi. Nazlı İmre

86

87


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Benim ÇEKÜL ile tanışmam tabii ki Metin Hoca’yla oldu. ÇEKÜL henüz kurulmadan önce, 1989 yılında Diyarbakır Belediyesi’nde görev yaparken Hocam’la tanışma şansına erdim. Belediyenin kültür, sanat, turizm çalışmaları kapsamında Metin Hoca’nın rehberliğinde ve yine Hocamın oluşturduğu, Hasan Özgen, Savaş Güvezne, Samih Rıfat gibi değerli insanların katıldığı bir ekiple, Diyarbakır için önemli ve gerekli çok güzel projeleri hayata geçirme olanağı bulmuştuk. Tabii projeleri hayata geçirirken başka hiçbir şekilde edinemeyeceğim bilgi ve deneyimleri, saygı değer Metin Hocam ve Diyarbakır’da birlikte çalıştığımız çok değerli insanlardan edinme şansını ve olanağını yakalamış oldum. Bu dönemde Diyarbakır için bir ilk olan, “Ve Taşlar Tanıktır” belgesel film çalışması, Diyarbakır’ı tanıtıcı bir dizi kitap yayını gibi birçok çalışma gerçekleştirdik. Daha sonra 1995 yılında Hocamın daveti ve isteği ile ÇEKÜL ailesine katılma onurunu yaşadım. Çeküllü olduktan sonra Diyarbakır ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki kültür varlıklarının korunması için, örgütlü olmaktan aldığımız güç ile daha bilinçli ve sistematik bir şekilde çok önemli çalışmalar başlattık ve hayata geçirdik. Değerli Hocamın öncülüğünde ÇEKÜL’le birlikte yapılan ilk çalışma, “2000’e Beş Kala Diyarbakır’ın Kültürel Değerlerinin Korunarak Yarınlara Aktarılması” konulu toplantı oldu. Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısının başkanlığında, ilgili tüm kamu, yerel, sivil kurum ve kuruluş temsilcilerinin katıldığı bu toplantıda görüş birliğine varılan çalışma programı ile Diyarbakır’ın yakın, orta ve uzun vadeli korunmasına dönük yol haritası belirlenmiş oldu. Projelerden en önemlisi, Diyarbakır Surları ve İçkale projesidir. İlk çalışmalar, Diyarbakır Valiliği, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı’nın ortaklığında ve işbirliği ile 2000 yılında başlatıldı. Alanda yer alan tarihi yapıların restorasyonu ve müze olarak işlevlendirilmesi projesi uygulama çalışmaları halen devam etmektedir. Aynı proje çerçevesinde, projeleri hazırlanan Diyarbakır Kalesi’nde iki ayrı burcun restorasyonu yapılmıştır. Bölgemizde farklı mesleklerden bir gönüllü ekibimiz var ve yürüttüğümüz projelerimiz gönüllülerin katılımı ve katkılarıyla sürdürülüyor. Ayrıca, bölgemizde yürüttüğümüz projelerde yaptığımız tüm çalışmalarda kamu-yerel-sivil-özel birlikteliği ile gençlerin işbirliğine büyük önem veriliyor ve bu katkı ve katılımlarla projelerimiz başarıyla sürdürülüyor.

Çeküllü Olmak… ÇEKÜL’ün kapısından içeri Prof. Dr. Aysel Ekşi’nin daveti ile haftalık toplantıya katılmak üzere girmiştim. Kimseyi tanımıyordum. Gönüllülere ihtiyaç vardı. Ben de gönüllü olmaya hazırdım; daha doğrusu o zamanlar ev hanımı olduğum için yaşadığım toplum için tüketen değil de üreten biri olmak istiyordum. Kimseyi tanımadan insanların nasıl kucaklanacağını onlardan öğrendim ve sonra biz bunu Çeküllü olarak diğer kişilere yaptık. Onlar dediğim kişiler, ÇEKÜL ailesi idi. Aile diyorum, çünkü o zamanlar bir aile idi. Şimdi ise müthiş, büyük, iftihar ettiğim, yaptıklarını sahiplendiğim, Türkiye’ye yayılmış bir Vakıf oldu. Gezdiğim yerlerdeki ağaçlandırmalarda, soğukta öğrenci otobüsleri ile nasıl canla başla çalıştığımızı hatırlarım. ÇEKÜL’ün yenileme yaptığı binaların duvarlarını okşamak beni hep gülümsetiyor. Unutamadığım bir de anım var; ÇEKÜL’ün Çatalca’da yapılan ağaçlandırmasında Bakırköy otobüsünün görevlisi idim. Soğuk bir pazar sabahı saat dokuzda toplanacağımız yerde otobüs yoktu. Çünkü şoför trafik polisi ile tartışmış, polis de otobüsü yollamıştı. Ben ara sokaklarda, içinde şoförü uyuyan bir otobüs bulup anlaşmıştım ve hareket etmeyi başarmıştık, ama o otobüs de Avcılar yokuşunda arıza yapınca 35 kişiyi yol kenarında bırakıp gitmişti. Çatalca Belediyesi’nin tarifeli otobüslerini çeviriyorduk, Bolayır mevkii deyince “Sadece merkeze kadar!” deyip bizi almıyorlardı. Sonunda üçüncü otobüsün yolunu kesmiştim ve bizi ağaçlandırma yerine kadar getirtmiştim. Herkes bizi merak ediyordu, o zamanlar cep telefonu da yok! “Bakırköy fatihi” tezahüratı yapıyorlardı. Ben heyecanla normalde Çatalca Belediyesi’nin bizim için otobüs tahsis etmiş olması gerektiğini, fakat şoförün yaptıklarının nelere mal olduğunu söylediğimde herkes gülüyordu; Metin Hoca, Betül Hanım, Aysel Hanım. Tabii bunları heyecanla anlattığım grubun içinde o zamanki Çatalca Belediye Başkanı’nın da bulunduğundan bihaberdim. Yaptığım gafın farkına varmıştım, neyse ki kendisinin yaptığı esprilerle durum kurtarılmıştı. Nuray Emrağ

ÇEKÜL temsilcisi olmak, kişiye önemli bir sorumluluk yüklüyor. Her şeyden önce doğru örnekler oluşturma sorumluluğunu getiriyor. Çevrenizle iletişim içerisinde, işbirliği ile çalışma disiplini ve sorumluluğunu yüklüyor. ÇEKÜL gönüllüleri tüm kurum ve kuruluşların korumaya dönük taleplerine yanıt vermekte büyük çaba gösteriyor. Öte yandan kişiye kazandırdığı olanaklar da unutulmamalı. Nevin Soyukaya ÇEKÜL Güneydoğu Bölge Koordinatörü

88

89


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL Mucizesi ÇEKÜL tek kelimeyle bir ‘mucize’dir. Bir mucizenin 20’nci yılını doldurması da Türkiye’de bir mucizedir. Bu satırların sahibini tanıyanlar, yukarıdaki gibi ‘abartılı’ görünen sözlerden kaçındığımızı bilirler. O nedenle ÇEKÜL için kullandığımız kelimeler belki de hakkını teslim etmekte gecikmiş olmanın ezikliğini de yansıtıyor olabilir. Ama yalın gerçek şu: Metin Sözen’in ülkemizde Çevre ve Kültür Değerlerini koruma amacıyla ÇEKÜL’ü kurmaya karar verdiği tarihte, bu satırların yazarı dahil pek çok insanımız sözü edilen kavramlardan -nerdeyse- haberdar bile değildi. Gerçekten Metin Sözen, ÇEKÜL’ü kurduğu tarihte çoğu insan onun yüzüne, “Bu adamın işi gücü mü yok? Hangi çevreyi koruyacak, hangi kültür değerine sahip çıkacak. Hepsi işte yerli yerinde duruyor” anlayışı çok yaygındı. Metin Sözen kendi çabalarını ÇEKÜL’de kurumsallaştırdı. İnsanlarımıza yaşadıkları çevreye önce ‘bakmayı’ öğretti. Sonra onlara, kendi kültür değerlerinden şikayetçi olmak yerine o kültür değerlerinin kıymetini bilmelerinin önemini anlattı. Türkiye’nin sayısız ilinde, sayısız ilçesinde gitmedik, görmedik tarih, kültür ve çevre değeri bırakmadı. Hepsinin envanterinden başlayıp onları korumayı öğretti. Sadece korumak yetmezdi. Onları yöre halkıyla barıştırdı. Böylece korunacak olan tüm değerlerin ömrünü ebediyete kadar uzattı. Ve Metin Sözen’in ÇEKÜL Başkanı olarak yıllardır kesintisiz şekilde sürdürdüğü çabalar Türkiye’nin kuş uçmaz, kervan geçmez denecek kadar uzak köşeleri dahil her tarafında, kendi özgün kimliğinden gurur duyan il’ler, ilçe’ler yarattı. ÇEKÜL’ün özverili kadroları ve özellikle Metin Sözen kısaca, geride kalan 20 yılda, Türkiye’nin çiçek bozuğu görüntülü il ve ilçelerinin çehresini uygar, özgün, sevimli ve en önemlisi geçmişi ve bugünüyle barışık ilçelerin saygı ve sevgi telkin eden çehrelerine dönüştürdü. Bugün illerimizde, ilçelerimizde hatta bir kısım belde ve köylerimizde insanlar yıkılmaya terk ettikleri baba yadigarı evleri özgün kimliğiyle hayata geçirmeye başlamışsa, o bilincin oluşmasında ÇEKÜL’ün yıllardır sürüp gelen özverili çabalarının payı her şeyden büyüktür. Keza o yerleşim yerleri eğer beton çirkinliğine yenik düşmekten kurtulduysa ÇEKÜL ona ilişkin şerefin asıl sahibidir. En önemlisi de ÇEKÜL’ün tüm bunları, ülkesini ve ulusunu sevmekten başka hiçbir gerekçeyle açıklanamayan eşsiz özverisiyle gerçekleştirmiş olmasıdır. ÇEKÜL onlarla da kalmadı. İnsanlarımıza en az ‘bir yılda tükettikleri 7 ağaç kadar’ ağaç dikmeyi -veya diktirmeyi- öğretti. Bu kampanya ile ülkeye ağaç, yetkili bakanlığa da kaynak yaratmış oldu. Tüm bunlar sonuçta ÇEKÜL mucizesi olarak karşımıza çıktı. Tam da Metin Sözen’e yakışan bir mucize… Oktay Ekşi 90

İstiklal Caddesi’nin girişine yakın bir binanın en üst katında küçük bir daire. Kapıdan içeriye girdiğimde içeride hiçbir şey yoktu. Sıraselviler’in başındaki küçük ofisimde kullandığım ve Atelye Derin’den aldığım iki küçük koltuğu ve bir sehpayı götürerek, kullanılabilir hale getirme çabalarına küçük bir katkıda bulunmuştum. Zaten ilk günlerde Betül Abla dışında 2-3 kişi daha gelip gidiyordu. Günler küçük bir kütüphane oluşturmak, eldeki bilgileri düzene sokmak, arşivlemek gibi çabalarla geçiyordu. O günlerden aklımda kalan tek kişi Ahmet Hızarcı idi. Düzenli olarak gelip gittiğini anımsıyorum. Bir de Aysel Ekşi’nin oğlu Özgür. (Yanılmıyorsam Boğaziçi Üniversitesi Mağara Dalış Kulübü üyesiydi ve Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki yer altı mağaralarına yaptıkları dalışlar hakkında uzun sohbetlerimiz olmuştu.) ÇEKÜL Vakfı, Çare isimli bir şirketle eş zamanlı kuruldu. Ben de ismiyle müsemma bu şirketin kurucu ortaklarından biri olmuştum. Ancak şirket kuruluş amaçlarına uygun bir eyleme geçemeden sermayesini tüketerek kapandı. Bu nedenle benim ÇEKÜL ile başlayan yolculuğum kısa sürdü. İstanbul’a 1986 yılında geldim. 1987 yılından başlayarak Metin Hoca ile yürüttüğümüz çalışmalar, Metin Hoca ile ilişkilerimin gelişmesi, kök salması bakımından önemli yer tutuyor. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı bünyesinde yürüttüğümüz çalışmalar çok önemlidir. İstabl-ı Amire-i Ferhan binalarıyla ilgili olarak her biri çizim masası büyüklüğünde elliden fazla çizim ürettiğimi hatırlıyorum. Mimar Sinan’ın 500. Anma Yılı nedeniyle İstanbul’daki istisnasız tüm Mimar Sinan eserlerini Metin Hoca’mın lüks siyah Renault Toros’u ile, çoğunu birlikte, bir kısmını yalnız dolaşarak, restorasyon aşamalarını öncelik sırasına göre belirleyen notlar aldım ve fotoğrafladım. Aydıngerden ürettiğim formlara rapido ve şablon kullanarak bu notlar ve fotoğraflardan 500-600 sayfalık bir doküman oluşturdum. Metin Hoca’nın Milli Saraylar bünyesinde gerçekleştirdiği çalışmalar Ağa Han Vakfı ödülüne aday gösterildiğinde o güne dek yapılan çalışmaları her biri metrelerce uzunluktaki paftalara aktarıp o günkü koşullarda bir sunum hazırlamıştım. Üç gün boyunca hiç uyumaksızın sürdürdüğüm bu çalışma sonrasında dizlerimde oluşan sorunlar yüzünden kısa bir süre yürümekte zorlanmıştım. Geriye dönüp baktığımda ÇEKÜL Vakfı’nın ve Vakfın politikalarından çok Metin Hoca’nın kendisine duyduğum derin saygının, sevginin, yaptıklarına ve yapmak istediklerine olan inancımın peşinden gittiğimi görüyorum. Vakfın kuruluşunun ilk zamanları kurucularının yoğun toplantıları ve tartışmaları nedeniyle kısıtlı olan mekân yüzünden koridorda ayakta beklediğimiz zamanlar oldu. Biraz da kapıya yakın olmanın verdiği his yüzünden uzaklaşıp uzun yıllar Vakıf’tan uzak kaldım. ÇEKÜL Vakfı’na gönül verip çok uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bugün geldiği noktaya ulaşmasında çaba gösteren herkesi yürekten kutlarım. Recep Önal

91


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL’de Keşfedecek Daha Çok Şey Var... 92 Ormanı ile adını duydum ÇEKÜL’ün. Bir arkadaşımla birlikte gazetede haberini gördük. Biz de fidan dikmek istedik ve girdik kapısından içeri... Öğrenciydik daha ve ‘çevreciydik’ ne demekse! Dünyanın gidişatını beğenmiyorduk; havanın, suyun, toprağın kirlenmesinden hoşnut değildik. Yeşili ve maviyi yitirmekten... Basitti o zamanlar ‘çevre’ meselesine bakışımız; doğa önemliydi ve onu yitirmek istemiyorduk. Eh, bu konuda bilinçli olarak bir şeyler yapanlar da fazla değildi o zamanlar. Biz de ÇEKÜL’ün kapısından girdik işte. Ağaçlandırma çalışmalarına destek vererek başladık, süreç içerisinde ÇEKÜL’de çevre sorunlarına duyarlı gençlerin sayısı artınca, bildiklerimizi paylaşmaya ve ÇEKÜL içinde arayışlarımızı sürdürmeye başladık. Hepimiz idealisttik. Çevreyle, kültürle, sanatla ilgileniyorduk. Söyleyecek çok sözümüz vardı ve ÇEKÜL bizi dinleyen, sesimizi duyurmamıza olanak sağlayan değerli insanlarla doluydu. ÇEKÜL’de tüm gönüllüler 7 Ağaç Ormanları ile ilgileniyor, günler 7 Ağaç Ormanları’nın çevresinde dönüyordu. Biz ise çarpık kentleşmeden nükleer enerjiye ekolojik her türlü soruna kafa yoruyor, küresel iklim değişikliğinin adı anılmazken değişen koşulları sorgulamaya çalışıyorduk. Ekolojik Sorunlara Genç Çözüm Arayışları da böyle çıktı herhalde. Tam da hatırlamıyorum. Bir derdimiz daha vardı ama; sanat. O nedenle yaptığımız her işin sanatsal bir karşılığını da arıyor; sokaklarda eylemlere katılıp, çevresel sorunları kendi aramızda ve uzmanlarıyla tartışmaya açarken, hep sanatçılar bu meseleye nasıl yaklaşıyor’un da arayışına giriyorduk. Arkasından BİR-İKİ-M de böyle bir kaygıyla doğdu zaten. Yaratıcı bir ekiptik. Sanatçılar da vardı içimizde, hatta çoğunluktaydılar. Öyle güzel kenetlenmiştik ki birbirimize, müthiş bir uyumla ve hazla yaşama geçiriyorduk kafamızdakileri. Metin Hoca o yıllarda Milli Saraylar’daydı. Dolayısıyla toplantıdan toplantıya görürdük kendisini ÇEKÜL’de. Hep çok insan olurdu etrafında ve hararetli olurdu bu toplantılar. Biz kendimizi çevre meselelerine bunca kaptırmışken, Metin Hoca’nın asıl meselesini çok da çözememiştik o yıllarda. Betül Hanım’la birlikteydik daha çok ve Hüsniye Abla’yla. Aysel Ekşi de sık gelir giderdi ÇEKÜL’e, her gün defalarca telefon gelirdi kendisinden ya da aranırdı. Ama Gençlik Birimi’nin yol göstereni, daha doğrusu destekçisi Betül Hanım’dı. Çünkü biz kendi aramızda karar alır, sonra aklımızdakileri Betül Hanım ve Hüsniye Abla ile paylaşır, onların yol göstericiliğinde ilerlerdik. Hayalperesttik, idealisttik, biraz da anarşisttik. Başımızın dikine gidiyorduk ve şimdi geriye dönüp baktığımda ‘harikaymışız’ diye düşünüyorum. Ve çok şanslıymışız. Okuldan sıyrılıp yaşama ilk adımlarımızı atarken ÇEKÜL gibi bir kurumun varlığını/desteğini/güvenini/sevgisini hep yanımızda hissettik çünkü. Zaman zaman bizi anlamadıklarını düşünüp sinirlendik, içten içe çatıştık da onlarla. Ama sonra anladık, ‘hep yanımızdaydılar’ aslında. Ailenin, dostlarının hep yanında olması gibi...

ziyaretlerim gerçi. Biraz daha uzaklaştım ÇEKÜL’ün gündeminden. Ama bizim için hep çok özeldi; çünkü vazgeçilmez dostluklar kurmuştuk orada. ÇEKÜL sayesinde bir aradaydık ve hala zaman zaman birlikte üretiyorduk. Kutlamalarına katılıyorduk ÇEKÜL’ün, eski yuvamızda bir araya geliyorduk zaman zaman. Ya da geçerken uğruyorduk bazen. Betül Hanım’la sohbet ediyorduk. Hoca’ya da rastlarsak harika oluyordu. Sımsıcacık ayrılıyorduk yine oradan. Aradan yıllar yıllar geçti. Ben yine ÇEKÜL’ün kapısından içeri, yine aktif çalışmak için girdim. Betül Hanım ve Ece dışında kimseyi tanımıyordum artık. Bir de ziyaretlerim sırasında tanıdığım Handan Hanım vardı hala. Çoook eski bir gönüllü olan ben, gönüllü koordinatörlüğü yapacaktım. Kolları sıvadım, eskiler, yeniler tüm gönüllüleri artık kocaman olmuş ÇEKÜL’ün bir parçası olmaya davet edecektim. Hoş ben davet etmesem de ‘içerde’ olmak isteyen bir dolu insan vardı. Yeniden başladığım ilk günlerde eğitim gönüllülerinden biri heyecanla Betül Hanım’la konuşuyordu; 21 yaşındaydı. “Ben de senin yaşlarındaydım ÇEKÜL’e ilk geldiğimde” dedim. Hemen bir hesap yaptı ve “17 yıl önce yani” dedi. Betül Hanım’la şaşkınlıkla bakakaldık birbirimize. 17 yıldır mı Çeküllüydüm ben gerçekten? “Zaman nasıl geçiyor” diye mırıldandık aynı anda. Oysa sanki ben hiç ÇEKÜL’den ayrılmamıştım. Sanki hala Gençlik Birimi’nin bir üyesiydim. Hâlâ heyecanlı, hâlâ meraklı ve hâlâ idealisttim çünkü. Ve hâlâ ÇEKÜL’deydim. ÇEKÜL de ‘20’ oldu bu arada ve 15’ten beri yazılmak istenen öyküsü yazılmalıydı artık. Herkesin ortak kanısı “ÇEKÜL anlatılmaz yaşanır”dı. Benim fikrim de öyleydi, ancak ÇEKÜL’ü de yazmanın, anlatmanın bir yolu olmalıydı! Yine kolları sıvadım. ÇEKÜL’ün 20 yıllık ‘uzuuuun’ öyküsünün içinde kayboldum. Bunca yıllık ÇEKÜL geçmişime karşın ÇEKÜL’ü tekrar tekrar keşfettim. Ve biliyor musunuz hâlâ da keşfedecek çoook şey var. Bu gerçekten heyecan verici... Raife Polat

Bu yoğun ve harika mesainin ardından yavaş yavaş başka yollara gitti Gençlik Birimi üyeleri. Bizim arkamızdan yeni gençler geldi ve devam ettiler aynı heyecanla. Bizim içinse ÇEKÜL hep yanımızda olduğunu bildiğimiz ve her ne olursa olsun bizim de hep yanında olduğumuz bir dosttu artık. Sık gidip geliyordum ÇEKÜL’e. Şimdiki mekâna taşınınca biraz daha seyreldi 92

93


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Bursa’nın Çağrısından ÇEKÜL’e Bugün Anadolu’nun her noktasında var olan ÇEKüL’ün öyküsünün 1985 yılında Bursa’da başladığını düşünüyorum. “Tarih İçinde Bursa ’85” sempozyumunda Bursa’nın çağrısı ile yapılan çağrı tüm Anadolu’ya yayılmış ve ÇEKÜL Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı olarak hayata geçmiştir. Bir Bursalı ve Bursa sevdalısı olarak bu açıdan Bursa’yı ayrıcalıklı buluyorum.1985’de Bursa’da gerçekleştirilen bu sempozyuma ülkemizin düşün, sanat, kültür, bilim insanları, siyaset adamları, yerel yöneticiler ve Bursalılar katılmıştır. Pek tabii ki Bursa’dan başlayan bu müthiş oluşumun mimarı, tükenmeyen heyecanı ve enerjisi ile sevgili hocamız Sayın Prof. Dr. Metin Sözen’dir. Sayın Sözen ve inançlı arkadaşları Bursa’da kıvılcımı çakmışlardır. Bir devinim gerçekleşmiş, kültür mirasının koruma ve yaşatılmasına başka bir bakış açısı gelmiştir. ÇEKÜL’ün bugün temel felsefesi diyebileceğimiz korumada kamu-yerel-sivil-özel işbirliği, belki de henüz adı konulmadan bu sempozyumda hayata geçmiştir. Korumada ve yaşatmada birlikte olmak zorunda olduklarının farkına varmışlardır.

Bursa ilklerin kentidir. Tarihi Kentler Birliği de Bursa’nın mutfağında pişmiştir. ÇEKÜL’ün yüksek danışma kurulu üyeleri daha çok Bursa’da yaptığı çalışmalar ile TKB’nin tüzüğünü hazırlamış ve İçişleri Bakanlığı’nca onaylanmıştır. Birlikte çalıştığımız Prof. Dr. Mete Ünügür Hocamızı sevgi ile anıyorum. Işıklar içinde olsun. 22 Temmuz 2000’de TKB ilk toplantısını Bursa’da yapmış ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan Bilenser ilk TKB Başkanı olmuştur. Bursa ÇEKÜL Vakfı’ndan yazarınız Şaziye Sezginer ve Selim Lumalı 2003-2004 meclis döneminde TKB meclis kâtip üyeliği yapmışlardır.

“Tarih İçinde Bursa ’85” sempozyum çalışmalarının başından sonuna içinde olduğum, Metin Hocam ile çalıştığım ve emek verdiğim için kendimi şanslı buluyorum. Bir belediye çalışanı, mimar olarak önceliklerim, hedeflerim değişti. 1985 sempozyumundan beş yıl sonra, 1990’da yirmi beş gönüllü, aydın, sanatçı, bilim insanı bir araya gelerek ÇEKÜL’ü kurmuşlardır. Ardından da ÇEKÜL’ün ilk ve tek şubesi olan ÇEKÜL Bursa Şubesi kurulmuştur. Temel kadroları da 1985 sempozyumunun gerçekleşmesinde emek verenlerdir. Mithat Kırayoğlu ÇEKÜL Başkan Yardımcısı, yazarınız Şaziye Sezginer ÇEKÜL Bursa Şubesi Başkanı, Saniye Öz ÇEKÜL Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi örneklerdendir.

Şaziye Sezginer

ÇEKÜL Bursa şubesi kadroları aldığı bu kıvılcım ile çalışmalarını hem doğal mirasın hem kültürel mirasın korunmasında sürdürdü. Sevgili Metin Hocamız, sevgili Kırayoğlu ve ÇEKÜL genel merkezi kadrolarının bizlere desteği ile güç kazandık. Mudanya’da ÇEKÜL Kültür Evi İMKB desteği ile, Şükrüçavuş sokak ve cephe sağlıklaştırması, eski Jandarma binası, şimdiki kaymakamlık, Cumalıkızık’da Cumalıkızık Koruma ve Yaşatma Projesi ile 32 evin cephe ve sokak sağlıklaştırması hayata geçirilmiştir. Aynı zamanda sosyal projeler ile desteklenmiştir. İznik’te Konsül Sarayı çevre düzenlemesi ve surların aydınlatılması ile surların muhteşemliğinin farkına varılmıştır. Komşumuz Kütahya’da, ÇEKÜL Bursa gönüllü mimar arkadaşlarımız ile 19 tescilli binanın rölevesi hazırlanmıştır. “Tarih İçinde Bursa ’85” sempozyumundan 12 yıl sonra Bursa’da 1997’de “Yerelden Evrensele Bursa 21” etkinlikleri düzenledi. Bu kez içinde kurumsal ÇEKÜL vardı. Bursa, 1985’de öğrendiklerini 21. yüzyıla taşımaya, geliştirmeye kararlı idi. Bu etkinlikte 1985 kadroları çoğalarak vardılar. 1985’deki belediye başkanı Ekrem Barışık Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı ve ÇEKÜL danışma kurulu üyesi, fen işleri müdürü Basri Sönmez Osmangazi Belediye Başkanı, ben de Belediye Başkan Yardımcısı olmuştuk. Bu kadroların 12 yıl birlikte olmaları elbette tesadüf değildir. Bursa öncü kimliğini sürdürmektedir. 94

Sevgili Metin Hocam 1985 sempozyumu toplantılarında hep “yaz kızım Şaziye” diye toplantıya başlardı. O zamandan beri hep yazıyorum. “Ama hocam bir sayfalık yazı ile sizi ve ÇEKÜL’ü nasıl anlatabilirim ki. İyi ki varsınız. İyi ki yolum sizlerle kesişti.” Korumaya gönül vermiş yurdum insanı ile kocaman bir ÇEKÜL ailesi olduk. Torunlarıma bırakacağım kocaman bir aile…

ÇEKÜL’ün Kuruluşunun 20. Yılı 20 yıl önceydi ben Ankara’da çalışmaktaydım. Bir gün dostum Metin Sözen beni telefonla aradı. “Bir çevre ve kültür vakfı kuruyoruz katılır mısın”, diye sordu. Tabii katılırım diye cevap verdim. Gerekli ödentiyi vererek Vakfın kuruluşuna katkıda bulundum. Vakfın 20 yılda bu kadar gelişeceğini, Türkiye ve dünya çapında bu kadar tanınacağını düşünememiştim. Safranbolu’da o günlerde başarılı bir koruma çalışması yapılmıştı. Bu başarıda Safranbolu halkının koruma konusundaki erken bilinçlenmesinin rolü büyüktür. Böyle bir olayın etkisiyle vakıf kurmak gündeme gelmiştir. Safranbolu olayını tüm Türkiye’ye yaymak, korunacak yöreleri ortaya çıkarmak, geleceğe miras olarak saklamak gerekiyordu. Göynük, Taraklı ve Beypazarı gibi kentlerde Safranbolu’da uygulanan benzer metodu uygulamak yoluyla koruma gerçekleşmiştir. Şimdi artık havza projeleri gündemdedir. Havzadaki kentler korunurken yöre halkının kalkınması da sağlanıyor. Yavuz İnce

95


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL’ün Gizli Tarihi Açılımı ne olursa olsun, bence, ÇEKÜL, aslında Metin Sözen’in oğludur! ÇEKÜL’le Metin ve Betül arasındaki ilişki, bence İsa ile Meryem ve Meryem’in eşi Yusuf ve Tanrı arasındaki girift akrabalık ilişkilerini andırır: Yunus ve Ilgın, Metin’le Betül’ün meşru çocuklarıdır, evet ama ÇEKÜL de nüfusta kaydı bulunmamakla beraber Betül’le Metin’in gayr-ı meşru değil, en az Ilgın’la Yunus kadar meşru çocuklarıdır. Bu kutsal ilişkiyi çözümlemek için en az otuz iki yıl öncesine uzanmak gerekir: Metin o zaman profesör bile değildi, Betül ise TRT’de program yapan bir tazeydi. Cerrahpaşa Tıp’tan ve çeşitli İstanbul üniversitelerinden bir sürü adamı, yazarı, çizeri peşine takıp Safranbolu’ya götürmüştü. Biz, “Bilimin Halka Yayılışı” başlıklı bir seminerde konuşmaya gittiğimizi sanıyorduk. Halbuki Metin, bizi, Safranbolulara göstermeye, ”Bakın bunlar evlerinizin güzelliklerini duyup görmeye gelmişler. Evlerinizin, anıtlarınızın değerini bilin, bunları yıkmayın, koruyun!” demek için götürmüşmüş. Metin aslında onun belleğinde yıllarca önceden beri yaşayan ÇEKÜL’ün varlığını, nihayet 1990’da itiraf etmek zorunda kaldıydı. Bizler onu kıramayıp, bu mutlu olayın figüranları olmayı zevkle kabul etmiştik. Neden mi? Çünkü yurdumuzun en görkemli kenti sanılan İstanbul’un sakinleri olarak aslında her sokağa çıkışımızda durmadan yıkılan, betonlaştırılan, çirkinleştirilen, görgüsüz yöneticilerce kuşa çevrilen bir yerde yaşadığımızı görüyor ve ÇEKÜL’ün, ÇEKÜL gibi çalışabilecek sivil toplum kuruluşlarının bu yaralara ilaç olabileceklerini umuyorduk da ondan… Metin ve tabii Betül’ün marifetlerinden biri -belki de en önemlisi- bir avuç cin gibi genci ayartıp bunlarla korkunç bir çevre ve kültür aktivistleri mafyası oluşturmuş olmalarıdır. Görkem, Ece, Hüsniye bu cinler arasındaydı. Bundan sonra baktık Metin ile bu ÇEKÜL Mafyası, dağları, taşları ve kentleri ağaçlamaya başladılar. Nedenini, Le Corbusier’nin İstanbul’la ilgili sözlerini okuyunca anladık. Le Corbusier şunları söylemişti: ”Bir Türk atasözü, ’Ev kuran önüne ağaç dikmeli’ der. Bizse söküp duruyoruz ağaçları. İstanbul bir meyve bahçesidir, bizim kentlerimiz ise birer taş ocağı... Geleceğin kocaman kenti ağaçların içinde kurulabilir.”   Metin, 2000’de Tarihi Kentler Birliğini kurdu: O tarihe kadar çevre ve kültür değerleri kulak ardı edilmiş yerleşkelerimize -tepeden bakmayarak, gittiği yerin yetkilisi kimse onu dışlamayarak, elini onun omzuna atarak sayısız kentimizin, kasabamızın halkını uyandırdı, onları çevre ve kültürü korumanın yılmaz bekçilerine dönüştürdü.   Bunca yıl sonra geriye baktığımızda daha iyi anlıyoruz: ÇEKÜL son 20 yıl içinde “Çılgın Türkler”in, tükenmemiş olduklarını, aramızda hala yaşadıklarını yansıtan korkunç bir örgüttür. Metin ise bu çılgınların en çılgınıdır!

Muhterem Metin Hoca ile nasıl tanıştım? Hem Türk hem de Japon atasözlerinde de aynen bulunan, dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur gibi, bir tesadüfle başladı bizim tanışmamız. ÇEKÜL’ün kuruluşundan önce başladı. Zannederim zaman 1989 Ekim ayı idi. Benim eski çalıştığım enstitümüzde “İslam Dünyasında Şehircilik” (International Conference on Urbanism in Islam) adlı bir enternasyonal sempozyum hazırlarken, Türkiye’den mimarlık ve toplum açısından tebliğ sunabilecek bir entelektüeli bulmam gerekiyordu. Topkapı Sarayı’ndan bir arkadaşımın vesilesiyle Hoca’nın adını aldık. Adını görünce hemen tanıdım, elimde Hoca’nın “Mardin” kitabı da vardı. Fakat Metin Hoca ile temasa geçebileceğimizi hiç ummuyorduk. Hoca’dan olumlu cevap bize ulaştı, Japonya’da, Tokyo’da kavuştuk. Sempozyum çok güzel geçti. Kendisi burada iken, fikrini, yani kültür mirasının korunmasına pararel olarak çevreyi de korumalı düşüncesini çok sıcak anlatıyordu. 1992’de, Türkiye’de geçmişten bugüne intikal ederek kaybolmaya yüz tutan zanaatkârlarla ilgili saha çalışmasını başlattık. Bu çalışma süresince, Metin Hoca’dan her konuda büyük destek ve yardım aldık ve büyük tesadüfle, Metin Hocamız çok meşgul olmasına rağmen beraber sahaya çıkabildiğimiz zaman da oldu. Öylece bugüne kadar verimli ve mutlu çalışmamızı sürdürebildiğim için muhterem Metin Hoca’ya ve her zaman samimi ilgi gösteren Çeküllü tüm arkadaşlarıma sonsuz teşekkürü borç bilirim. Tadahisa Takahashi

Selçuk Erez

96

97


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Yirmilik Delikanlı

ÇEKÜL’le 20 Yıl…

Herhangi bir şeyin varlığından söz etmek, onun hangi zamanda, nerede bulunduğunu söyleyebilmek demektir. Yer ve zaman! Onu, daha da güçlü tanımlamak istersek, o şeyin ne kadar zamandır orada olduğunu ve daha önce nerelerde bulunduğunu da bilebilmemiz gerekecektir. Eğer biz bir kişiler topluluğundan söz etmekte isek, o zaman böylece onun kimliğini de ciddi biçimde tanımlamaya çalışıyoruz demektir. Birbirleriyle ilintili kavramlar, geçmiş, gelecek, yer, zaman, varlık ve kimlik!

ÇEKÜL Vakfı kurulalı 20 yıl oldu deselerdi, önce bir duraksardım. Oysa gerçekten 20 yıl geride kalmış… Bu kadar zamanın hızlı geçtiğini ve geçeceğini düşünemedim. Ne mutlu bu Vakfı kuranlara, ne mutlu yaşatanlara…

Kişi ya da toplum, evrende koordinatlarını yitirirse yerinden olmuş, kilometre taşlarını yitirirse zamanını kaybetmiş demektir, dolayısıyla geçmiş varlığını da, gelecek güvencesini de, kimliğini de... Eğer günümüzde, kültürel birikimden, kültürel mirastan ve kültürel korumacılıktan, bu kadar üstüne titrenerek söz edilmekteyse, ki öyle, işte böylesi nedenlerle olmalı! Tıpkı tapu gibi, tıpkı kafakâğıdı gibi, fotoğraflı nüfus sureti ve ikametgâh senedi gibi. Öte yandan, çağdaş insan da kadîm atası gibi bir organizma! Bu organizma, zaman, mekân, kimlik gibi sorunlara boğulmuş felsefi varlığının ötesinde maddi bir varlığa da sahip! Öyle ki, hava’ya, su’ya, besin’e, çok sıcak ile çok soğuk arasında ılık bir aralığın varlığına yaşamsal ihtiyaç duyan, bir maddi varlık! Maddî varlık ve maddeye yönelen bir varlık! Üstelik elde olanla yetinmek yerine, bütün bunları daha bol ve daha kolay elde etmek için bitmez tükenmez çabalara giren… Yaptıkları ile övünürken, havasını, suyunu, yemeğini ve mevcut enerjiyi tüketen, açgözlü ve şiddet yanlısı maddi bir varlık. İşte bu nedenle, elde ettiğinden daha çoğunu yitirme sürecine girdi günümüzde. Sonunda ‘çevre sorunu’ diye adlandırıldı bu dehşet verici dönüşüm. Çevre’nin korunmasından söz ediyorsak eğer, sürekli yakınarak koruma sağlanamayacaktır. Önemli ve gerekli olan çevreyi koruma kadar onu yeniden üretmede de başarılı olmaktır. Bu da iş yapmak demektir. En azından tükettiğin kadarını üretmek yani! İşte bu noktada, yine sorunun aslına dönmenin ve doğal çözümlere yönelmenin yararını, sanat ve kültür etkinliklerinin içinde aramak gerekliliği, bütün güzelliği ve görkemi ile biraz daha ortaya çıkıyor. İşte yazarı, çizeri, eğitimcisi, doğacısı ve birikimi ile çevre ve kültür değerlerini koruma ve kollama görevini yıllardır yılmadan üstlenip götüren, “Doğa ve Kültürle Varız” diye bayrak açan ÇEKÜL Vakfı’na selam olsun, 20. kuruluş yıldönümü kutlu olsun.

İlk kez, adıma bir vesile ile 7 ağaç dikildiği için armağan belgesi gönderildiğinde ÇEKÜL’le tanışmış oldum. Sanıyorum o günden bu yana neredeyse 18 yıl geçti. Bu ilk tanışıklığın ardından pek çok vesile ile ÇEKÜL’le bağlantımız devam etti. Ama benim için ÇEKÜL denilince ilk aklıma gelen, ÇEKÜL’le artık özdeşleştiğinde hiç kimsenin tereddüdünün olmadığını zannettiğim değerli hocam Prof. Dr. Metin Sözen olduğunu söylesem yanlış olmaz. ÇEKÜL Vakfı ile birlikte yürütülen Kelkit Vadisi Projesi kapsamında yaptığımız seyahat unutmadığım ve unutamayacağım anılarla doludur. Yorucu da olsa, birlikte seyahat ettiğimiz arkadaşlarım, gittiğimiz iller, gördüğümüz yerler, yol boyunca her tarihi yapıt karşısında değerli Hocamızın verdiği bilgiler, en azından hem benim için hem de eşim için fazlası ile doyurucu ve enteresan olmuştu. Gece vakti çıkmıştık İstanbul’dan yola… Ben, gece de olsa seyahatte kolay uyuyanlardan değilimdir. Sabahın ilk ışıkları ile ulaştığımız Amasya’da geçen birkaç saat bile seyahatimizin kültürel açıdan ne denli farklı olacağının işaretlerini vermeye yetiyordu… Tokat’ta gittiğimiz yerler arasında hala unutamadığım Ballıca Mağarası, tarihi konakta ‘honça’ hakkında edindiğimiz bilgiler, bir ‘honça’yı edinebilmek için Gülsan’ın sahibi Mehmet Gül’ün çabaları hala hatıralarımda… O gün öğrenmiştik ki, ‘honça’ yeni evlenen çiftlere gönderilen bakırdan yapılmış ve kalaylanmış yemek tepsisi imiş… Şimdilerde ise bizim evimizdeki davetlerde honça, dekorasyonu tamamlayan güzel bir parça… Tokat’ta katıldığımız seminerin ardından tarihi Sivas şehri, Selçuklu mimari yapısı ile Milli Mücadelenin ilk adımlarının atıldığı tarihi binası, müzeleri ve restore edilen tüm konakları ile zihnimde iz bırakan tarihi kent… Kelkit’te gördüklerimiz ise, küçücük bir ilçede ekonomik açıdan nelerin yapılabileceğinin en güzel örnekleri olarak görünmüştü… ÇEKÜL Vakfı’nın daha nice 20. yıl dönümlerini kutlaması dileklerimle… Tevfik Altınok

Tan Oral

98

99


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

Benim ÇEKÜL’üm ’94 Ağustos sonunda 4 aylık bir aradan sonra İstanbul’a dönmüştüm. Arada geçen sürede ablam Raife Polat ÇEKÜL’de gönüllü çalışmaya başlamıştı ve heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Söylediklerinin özellikle çevre bilinci ile ilgili olanları gayet mantıklı geldiği için, belki bir şeylerin ucundan tutarım diye ben de gittim bir gün ÇEKÜL’e. Lale Han’ın en üstündeki ofisin çok kalabalık ve hareketli olduğunu hatırlıyorum. Tam da o sıralar Gençlik Birimi bir sempozyum düzenleme çalışması yapıyordu; “Ekolojik Sorunlara Genç Çözüm Arayışları”. Gençtim ve ben de birçok konuda çözüm arıyordum. Böylece Çeküllü oldum. ’96 Mayıs’ına kadar ÇEKÜL’de önce Gençlik Birimi’nde gönüllü, daha sonra da kadrolu ama hep aktif olarak çalıştım. İki farklı jenerasyonun Gençlik Birimi’nde yer aldım. Bilgisayara veri girmekten afiş tasarlamaya, konser, performans organizasyonundan metin yazarlığına, hatta kaligrafi icrasına bir sürü farklı görev aldım. Koca ÇEKÜL çınarında tek bir yaprak olamamıştır yaptıklarım, ama ÇEKÜL’ün bana kattıklarının, özellikle ÇEKÜL sayesinde kazandığım ve birçoğu hâlâ süren dostluklarımın karşılığını ödeyemem. Metin Hoca, Betül Hanım, Hüsniye ve Sevinç Ablalar, Sabri Amca, Fügen, oda arkadaşım Defne, Hakkı Baliç, Görkem, Yunus, Gökhan, Ilgın, Babek, Serap, Aydın Boysan, Hande ve Ahu kardeşler ÇEKÜL’den hatırladığım güzel insanlar. Özgür, Ömer, sonradan iş ortağım da olacak Dikmen, Mehmet (Memo), Elif (Karaosmanoğlu) ve İlkay hâlâ görüştüğüm, paylaştığım dostlarım. Bir başkası var mı bilmiyorum bizim gibi ÇEKÜL’den çıkan; ama güzeller güzeli karım Yeşim ile de ÇEKÜL sayesinde tanıştım. İlk işimiz “Ekolojik Sorunlara Genç Çözüm Arayışları”, sonrasında Raife, Dikmen ve benim başını çektiğimiz “BİR-İKİ-M” Sokak Şenlikleri ve bir sonraki dönem Gençlik Birimi ile birlikte gerçekleştirdiğimiz “Mevsim Dönümü Şenliği” ile ağaç dikimleri, rutin ve hatta zaman zaman sıkıcı görevlerimin arasında unutamadıklarım.

kuşak olarak, hemen her konuda dikkate alınmayan ama bizce çok önemli fikirlerimiz vardı. Ve ÇEKÜL bize kullanabileceğimiz bir inisiyatif veren ilk yerdi. Daha önce başımıza gelmemişti böyle bir durum. Gençlik fevriliğiyle ÇEKÜL’ü yapısal olarak köhne bulduğumuz, yavaş bulduğumuz, potansiyelimizi göremediği için sürekli eleştirdiğimiz de oldu. Ne cahillik! ÇEKÜL bize yapmak istediklerimizi hayata geçirebileceğimiz ve dönemine göre gerçekten inanılmaz fırsatlar verdi. Yanlış anlaşılmasın, artık tüm ülkeye yayılan projeleri ve gerçekleştirdiği bunca organizasyonla bir Çeküllü olarak gurur duyuyorum. Bunların hepsini de benim aralarında olmadığım gönüllüler ve çalışanlar gerçekleştirdi. Ben sadece ÇEKÜL’ün benim için önemini anlatmaya çalışıyorum. Son olarak, bir anı yazayım, belki neyi özlediğimi biraz anlatabilirim. ’94 sonbaharında Gençlik Birimi olarak Gökova’da kurulacak termik santrali durdurmaya gittik biz. Yani olayı yerinde inceleyelim diye. Kafamız böyle çalışıyordu. Gökova’ya termik santral kurulmadı ama bizim sayemizde değil tabii. Orada mükemmel bir yaz sonu tatili yapıp döndük. Abartacağım ama -hele Özgür ve benim o zamanki tipimizi de düşününce- ÇEKÜL’ün CHE’leri gibi hissediyorduk kendimizi. Aslında unutamadığım anım da budur; Lale Han’daki ofiste kapı çaldığında en yakın kimse o açardı. Bir gün kapı çaldı. Ben açtım. Muhtemelen 7 Ağaç almaya gelmiş birisi kapıda beni gördü ve “Oooo, Che de buradaymış,” dedi. Başka kimse de demedi. Tüm bunlar için, ama en çok da durmadan yeniden âşık olduğum karım için, teşekkürler ÇEKÜL... Tayfun Polat

ÇEKÜL’den ayrıldıktan sonra fırsat buldukça yolumu düşürdüm, orayı biraz hatırlamak, biraz daha hissetmek için. Ne yalan söyleyeyim, hiçbir zaman bizim zamanımızdaki gibi bir ruh hali görmedim orada. ÇEKÜL ister istemez büyüyecekti, yapılacak çok iş vardı ve her gün katlayarak arttırdı etkisini, altını çizdiklerinin önemini daha fazla insana farkettirdi. Belki de yeni binanın büyüklüğü, herkesin ayrı ayrı katlarda, odalarda olması bozuyordu benim hissetmek istediğim sihri, ama konu üzerinde biraz düşündüm tabii. Bizden sonra gelen Gençlik Birimi (ki doğum tarihleri 1975-80 arasıdır) dahil, ÇEKÜL’de bizden sonra çalışanlarda hiç aynı sinerjiyi göremedim. Biz 88 Kuşağı’yız. İhtilal sonrasının ortada kalmış çocukları. Her birimiz üniversitede okur ya da okullarımızı bitirmek üzereyken, ama aslında kendimizle ve dünyayla meselemizi çözmeye çalışırken, bir anlamda kişisel bir macera arayışı içerisinde geldik ÇEKÜL’e. Ortak noktamız ve yarattığımız sinerji buydu; maceraperestlerdik biz, idealistler. Bizden sonrakiler öyle değil demiyorum, ama biz kesinlikle öyleydik. Sadece bir şeylere faydalı olmak, çevre ve kültür bilincini yaymak vb. bir motivasyonumuz yoktu bizim. Ne ’78 Kuşağı’nın nevrozlarını yaşamış, ne Özal sonrasına alışmış, ama ikisini de bilen bir 100

101


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL ve Kültürel Mirasımız… Genellikle tarihi miras olarak adlandırdığımız kültürel varlıklar bakımından ülkemizin ne kadar zengin olduğu tartışılamaz bir gerçek. Tarihin başlangıcından beri sayısız kavmin, ulusun gelip geçtiği, kalıp yerleştiği, yaşayıp silindiği bir özel coğrafyada yaşıyoruz. Dünyada bu özelliği bakımından benzer bir başka coğrafya olmadığı açık. Mısır, Yunan, Roma vb. kültürlerin anayurtlarında yalnızca genellikle kendi kültürlerinin izleri kalmışken, Anadolu değişik çağların kültür katmanlarının birikimini taşımakta. Bunun dünya kültür âlemi için öneminin ne kadar farkındayız? Sorunun cevabı, yıllar içinde bu mirasa ne kadar sahip çıktığımızın, nasıl tahrip ettiğimizin ve korumamak için ne yollar bulduğumuzun ve korumak için de nasıl nazlandığımızın içinde yatar. Özellikle 2010 Kültür Başkenti olarak belirlenmiş İstanbul’un, bu binlerce yıllık yorgun şehrin, son 50 yılda, şehir denince araç trafiğinden başka bir şey düşünemeyen yönetimlerce nasıl kişiliğinden uzaklaştırıldığını; Ülke nüfusunun neredeyse ¼’ünü barındırmak gibi sağlıksız bir yığılmaya maruz kalmış şehrin, artan konut ve işyeri taleplerinin plansız ve yüksek rant amaçlı yapımlarla sağlamaya çalışıldığını ve bunun için değeri yüksek semtlerdeki eski (!) yapıların bir yolu bulunarak nasıl yok edildiğine tanık olmadık mı ve bunları modernleşme adına hoş görmedik mi? Üstelik bütün bunları her gün, millî ve manevî değerlerimizden, örf ve âdetlerimizden saygıyla söz ederken yapmadık mı? Bu nasıl bir çelişki? İstanbul için değindiğim bu yürek burkan manzara, Anadolu’nun diğer şehirlerinde farklı mı? Tabii ki değil. Ancak, son yıllarda bu karanlık tablonun artık aydınlanmaya, toplumun uzun zamandır içine düşmüş olduğu aymazlıktan kurtulmaya başladığını gösteren işaretlerin çoğaldığını görmek de umut verici... Keşke bu uyanış 1950’li yıllarda başlasaydı ve geçmişimizin parçaları kaybolup gitmeseydi.

eğitim yönünde yoğunlaştırmış ve bu amaçlara ilişkin olarak “ÇEKÜL Akademi”yi hayata geçirmiştir. Diğer taraftan, çocuklara yönelik olarak yürütülen, “Kültür Elçileri” programı ile de, geleceğin yöneticileri ve uygulamacıları için şimdiden kültürel mirasın önemi hakkında tanıtım ve eğitimler gerçekleştirilmiştir. Bence bu iki konu ÇEKÜL’ün en önemli çalışmaları arasında yer almayı hak etmektedir. Vakfımızın kurucu üyesi olarak, ülkemizin tarihi ve kültürel mirasının korunmasında, değerlendirilmesinde toplumsal bir mutabakatın ve bilincin inşası için sarf edilen çabalara önemli katkısı nedeniyle ve bu çabalardaki yönlendirici konumları için, değişik dönemlerde görev yapmış ÇEKÜL yönetimlerini ve Prof. Dr. Metin Sözen’i içtenlikle kutluyor ve ÇEKÜL’ün karşılık beklemeden ve çeşitli zorluklarla yürüttüğü çalışmalarının süreceğine inanıyorum ve “İyi ki,” diye düşünüyorum, “İyi ki ÇEKÜL’ü kurmuşuz…” Uğur Erkman

İşte, “Kaybolup gitmesin!” diye düşünen; bu mirasın korunmasının ne kadar önemli ve gerekli olduğunu toplumun bilincine yerleştirmenin bir görev olduğuna inanan, yirmi beş duyarlı insan yirmi yıl önce, Prof. Dr. Metin Sözen’in önerisi ve girişimi ile bir araya gelip, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı’nı kurmuştuk. Geçen bu yirmi yılda, ÇEKÜL olarak ne tür zorluklarla baş etmeye çalıştığımızı düşündükçe, gerçekten bugün varılan noktanın değerini çok daha iyi anlıyorum. Amaca ulaşmak, çalışmaları yürütebilmek yolunda gerekli olan parasal kaynakların hemen hiç olmadığı günlerde bile umudumuzun kırılmadığını anımsıyorum. Doğru bildiğimiz bir amaca amatör bir ruhla yürümenin şevkiyle çalışmış olmalıyız, diye düşünüyorum. Zaman içinde, ülkemizin birçok değerli aydınının da aramıza katılmasıyla, ÇEKÜL’ün çalışmaları daha yaygın bir biçimde Anadolu’ya ulaştı. Yüzlerce büyük, küçük kent, kasaba ÇEKÜL’le tanıştı. Sahip oldukları değerlerin idrakine vardı. Kurulmasında öncülük ettiğimiz “Tarihi Kentler Birliği”ne üye olan yerel yönetimlerin sayısı 250’nin üzerine ulaştı. Bunların yanında, ÇEKÜL çalışmalarını son yıllarda, özellikle, korumanın kuramsal ve pratik yönleri çerçevesinde, yönetici ve teknik kadrolara yönelik olarak, koruma bilincini yükseltme ve 102

103


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL’le “Mutlu Yıllar”

Benim İçin ÇEKÜL

Küresel ısınmanın coştuğu, ekonomik krizin cüzdanlarımızı vurduğu, bir yandan cins cins griplerin triplerinde, diğer yandan felaket senaryolarının derdinde, dizi dizi hüzünlerle, kocaman dramalar yaşadığımız şu günlerde bile, insanın içinde umut ışığı yakabilecek ender değerlerden biridir ÇEKÜL. Benim içinse hayatıma kattığı değerlerle, sadece bir sivil toplum kuruluşunun çok ötesinde, yepyeni anlamlarla tanışmamı sağlayan eski bir dosttur…

Çevre ve kültür bilincimin somutlaştığı; Aynı sorumluluk bilincine sahip, farkındalıkları olan insanlarla bir arada olunan; Lale Han’da sıcacık simit/çay eşliğinde çalışılan; Hoş sohbetlerin yapıldığı, yeni dostlukların kurulduğu; Otobüslere doluşup ağaç dikmeye gidilirken içimizin mutluluk ve heyecanla dolduğu, Bize katılmak için yolun en sağından giden rengârenk vovvos’ların oluşturduğu görsel şölenin seyredildiği; Ağaç dikiminden sonra yorgunluğumuzu alan çorbaların içildiği; Anadolu gezilerinde ÇEKÜL’ün saygınlığını ve ülkeye katkılarını görüp mutlanıldığı; Bu oluşumun küçük bir parçası olarak gururlanıldığı bir kurum...

İşte belki de bu yüzden, yıllar önce gönüllü olarak girdiğim kapısından içerde var olan o ruha hala gönülden bağlıyım. Hatırlıyorum da, üniversitenin ilk yıllarında bir gün, çok sevdiğim, artık çevreci kimliğiyle ünlü dostum Özgür Gürbüz’ün vasıtasıyla haberdar olmuştum ÇEKÜL’den. O zamanlar dünyanın sonu mu geliyor derdine bu kadar düşememiş, doğayı “Lütfen çimlere basmayınız” tabelasıyla sınırlı sanan cahil cühela hallerimle, doğa ve kültürün korunması gerektiğinin farkında bile değildim… Ta ki o İstiklal Caddesi’ndeki handa ilk gönüllü toplantısına katılana kadar! 7 Ağaç kampanyasıyla tanıştığım o günden sonra artık ağaç dikmekten haberi olmayan bir apartman çocuğu nesline veda etmiş ve doğaya olan ilk borcumu dikili ağaçlarımla ödemeye karar vermiştim. Tabii ağaç dikme eylemini bizzat gerçekleştirmeye kalkışınca, bu o kadar kolay olmadı. Gönüllü gençlik grubumuz ve Vakıf yöneticilerimizle birlikte ilk 7 Ağaç Ormanı’nı gerçekleştirmek için çıktığımız gezide, çamurlara bulanarak dikmeye çalıştığım ilk ağacın, daha sonra oradaki görevliler tarafından olması gerektiği gibi tekrar dikildiğini hatırlıyorum. Acemiliğin huzursuzluğuyla aldığım bu yardım çok hoşuma gitmişti ve sanırım ilk kez toprakla bu kadar haşır neşir oluyor olmanın heyecanını yaşamıştım.

Ve ÇEKÜL: Kavga etmeden, kırıp dökmeden, uzlaşmacı bir tavırla, tüm sorumluluk sahibi, bilinçli insanları inandırarak, güven vererek bir araya getirme başarısını gösterdi. Bir yurttaş, bir dünya vatandaşı, evrenin bir parçası olarak ÇEKÜL gönüllüsü olmaktan çok mutluyum. Tüm emeği geçenlere, başta Sayın Metin Sözen’e ve beni ÇEKÜL’le tanıştıran kadim dost Betül Sözen’e teşekkürler... Yücel Karakurum

Sanırım o günlerde doğaya verdiğimiz zararı bugünkü kadar net göremiyorduk. Ve yine sanıyorum ki, bugün ÇEKÜL’ün değerini anlamak çok daha kolay. Doğa ve kültürün, artık fiziksel kanıtlarla yok olduğuna tanıklık ederken, bu değerleri korumaya çalışan böyle bir kuruluşun varlığının önemi açık ve net olarak karşımızda duruyor. Ancak her şeyden önemlisi bu yok oluşa seyirci kalmak yerine, korumaya çalışanların yanında var olabilmek! İşte bu yüzden tüm gönlümüzle desteklemeliyiz ÇEKÜL’ü. 20. yaşını kutladığı bugünlerde eski dostuma “İyi ki doğmuşsun!” demek istiyorum. Sevgili ÇEKÜL iyi ki varsın! Nice yıllara! Umut T. Eğitimci

104

105


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

1998 - 2002 İnsanoğlu doğumundan ölüme kadar geçen sürede hep ‘sorumluluk’ duygusu içinde yaşamaktan bahseder. Çünkü sorumsuz davranıldığında, huzursuzluklar, karşılıklı olumsuzluklar ve tutarsızlıklar yaşanmakta. ÇEKÜL Vakfı için; insanın sözle değil, eylemle, hal ve davranışlarıyla, topluma maddi ve manevi katkılarıyla, eşine, dostuna, komşusuna, köyüne, ilçesine, kentine, ülkesine ve dünyaya zarar vermeden yaşaması için verilen mücadelenin Türkiye’deki adresi denilebilir. Aslında birçok sivil toplum kuruluşu bu söylemin arkasında saklanır, ancak ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen bu düşüncenin sözde kalması yerine, uygulamaları ve yaşam biçimi ile bu düşünceye inanmamızı sağlayan insandır. Çalışmaları, kimlikli duruşu ile hoş bir kıskançlık yaratan, Anadolu’nun her köşesinde inanılan bir önder. Benim için öz babam kadar önem taşıyan Hocam, binlerce yılın derinliğinde görkemli Anadolu’nun onuruna yakışan beklentisiz duruşu ile ‘koruma’ kelimesinin ete kemiğe büründüğü simge.

Gönüllülerimizin Kaleminden

1999 yılında tanıştığım ve yıllarca büyük bir keyifle çalıştığım ÇEKÜL Vakfı, Anadolu coğrafyasının artık bir gerçeğidir. Edirne’den Kars’a, Sinop’tan, Antalya’ya Türkiye coğrafyasının her santimetrekaresinde ÇEKÜL Vakfı net olarak vardır. “Doğa ve Kültürle Varız” sloganı bir Anadolu sloganıdır. Çünkü Anadolu zaten bu iki kelimedir. ÇEKÜL Vakfı sürdürülebilir kalkınmanın temellerini Anadolu insanının komplekslerden arınmasını sağlamak ile başlatmıştır. Çünkü kalkınma kendine ve sahip olduklarına güven ile başlar. Koruma sahip olduğun değerlerin önemine inanmak ile başlar. Benim için böyle oldu; uzmanlık alanım olan mutfak konusuna kültür açısından bakmayı, bilgilerimi yazarak aktarmayı ve bu bilgilerin çok önemli olduğunu öğrendim. Tokat Kent Senatosu ile ne, neden, niçin, nasıl sorularını soran bir kent olma adımlarını attık. Bölgesel kalkınmanın ilk örneğini Kelkit Platformu ile verdik. Kelkit Havzası Kalkınma Birliği ile bölgesel kalkınma düşüncesini eyleme dönüştürdük. On bin insanla İstanbul İstiklal Caddesi’nde Yeşilırmak olduk, Kelkit olduk aktık. Bütün bu etkinliklerde gizli bir el gibi davranan ÇEKÜL Vakfı’nın beklentisiz gücünü gördük. Kelkit Havzası’ndaki beş ili, Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Sivas, Tokat illerini her yönü ile kayıt altına aldık. Sanal Müze ve tanıtım kitleri ile Türkiye’ye örnek olduk. ÇEKÜL ile “Farkında Olun Tek Yapmanız Gereken Bu” sloganı ile farkındalık kelimesinin içini doldurduk. “Kelkit Nereden Doğuyor Kimler İçin Akıyor” sloganı ile yaşadığı yerin farkında olmayan bölge halkının yaşadığı topraklar ile ilgili sorular sormasını başardık. Aslında ben ve biz hep beraber ÇEKÜL Vakfı sayesinde; var olmanın, değerli topraklar üzerinde adam gibi yaşamanın ve sonuç olarak dünyalı olmanın farkına vardık. Darısı farkında olmayan talihsizlerin başına. M. Adnan Şahin

106

107


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Çok Değerli ÇEKÜL Dostları,

ÇEKÜL’lü Yıllar…

Öncelikle ifade etmeliyim ki, ‘çevre’ ve ‘doğa’ olguları benim hayatımda çok özel ve çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Sanırım, sahip olduğu bitki örtüsü ile eşsiz bir güzelliğe sahip olan Karadeniz bölgesine mensup biri olmam, bendeki bu sevgi ve bilincin başlangıcını teşkil ediyor. Yıllar geçtikçe, hele ki meslek olarak turizm sektörü yönünde kullandığım tercih, bu konuyu hayatıma bir milat olarak yerleştirmiştir.

Yıl 1997. Bu tarih hem akademik kariyer yapmaya karar verdiğim hem de ÇEKÜL Vakfı’nda çalışmaya başladığım yıldır. ÇEKÜL Vakfı’nda çalışmaya başlamam, Gümüşhane İli Kelkit Çayı Havzası Erozyon Kontrolü ve Mücadele Projesi’nde ÇEKÜL Vakfı’nın Orman Bakanlığı ile ortak hareket etme noktasında bir araya geldiği döneme rastlamaktadır. Projenin Gümüşhane’de olması doktora tez çalışmamı da bu bölgede yapmamda etkili olmuştu. 77 m2 Toprak Kurtarma adlı bu projeden sonra Gümüşhane’nin Köse ilçesi Salyazı kasabasında kırsal kalkınma amaçlı bir proje daha başlatıldı. Bu proje kapsamında Salyazı ilçesi kadınları ve erkekleri ile ayrı ayrı mekânlarda (kadınlar için evlerde, erkekler için kahvelerde) sık sık toplantılar yapıldı. Bu süreç sonunda, Salyazı ilçesine bir ceviz bahçesi kurma projesi geliştirildi. 5000’den fazla meyve fidanı dikildi, çiftçiler tarım ve hayvancılık konularında eğitildi. Projeler boyunca doktora tez çalışmamı da yürütmekte olmam, proje alanlarında ve bölgede yalnız seyahat etmeme, o bölgede tek başıma projenin amacı kapsamında zorlu bir çalışmaya girmeme neden olmuştu. Şimdi bile hatırladığımda burnumun direği sızlar… Bazen nerede kalacağım bazen ne yiyip içeceğim vs. sorun olur ama bunları yok sayarak yola devam etmek zorunda kalırdım. Çünkü bu yolda iki hedefim vardı. Birincisi doktoramı tamamlayabilmek, ikincisi ise ÇEKÜL Vakfı’nın ilkeleri ve bana sağladığı imkânlar doğrultusunda onlara mahcup olmamaktı. İkisinin de üstesinden gelmek, tek başına olduğum için, çok zordu. Fakat bu zorlukları yaşarken güzel insanlarla çalışmak ve bana sağlanan olanakları kullanmak ödül oluyordu. Örneğin 1999 yılında, ÇEKÜL Vakfı yönetim kurulu kararıyla, 6 aylık bir süre için maaşlı olarak Amerika’ya gitmem konusunda bana çok ama çok önemli ve büyük bir imkân sağlanmıştı. Bu konuda, başta Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen Hoca olmak üzere vakıf yönetim kurulu üyelerine daima minnettar kalacağım.

Hepimiz biliyoruz ki, sahip olduğu tarihi, kültürel ve doğal zenginliklerle bir ‘yeryüzü cenneti, bir açık hava müzesi, bir tabiat harikası’ olarak ifade edebileceğimiz ülkemizin, ulusal ve uluslar arası platformlardaki tanıtım ve pazarlaması, turizm sektörünün üstlenmiş olduğu bir faaliyettir. Sektörün, bu çalışmaları yaparken kullandığı en önemli materyaller ise doğa ve kültürdür. Bu iki olgu olmadan turizmin yapılabilmesi asla ve asla mümkün olamaz. Biz sektör mensuplarının, bu bilincin yaygınlaştırılması ve benimsenmesinde son derece önemli bir rol üstlendiğine inanmaktayım. Ne mutlu ki, ülkemizde bu konuda ÇEKÜL gibi uzun yıllardır, büyük bir hassasiyet ve bilinç ile çok değerli çalışmalar yapan, gerek ulusal, gerekse uluslar arası boyutlarda lobiler oluşturabilen, kısacası sesini duyuran, sözünü dinleten sivil toplum kuruluşları mevcut. Ve ne mutlu ki ben, 1990’lı yılların başından itibaren bilfiil ÇEKÜL’ün içerisinde bulundum ve halen bulunmaktayım. İnancım, bu ülkede yaşayan 7’den 70’e herkesin, ‘doğa ve kültür’ olgularının kutsallığına, korunması gerektiğine yürekten inanması ve yaşam biçimini ona göre düzenlemesi gerekmektedir. ÇEKÜL’e doğal ve kültürel değerlerimizin korunması konusunda oluşturdukları bilinç ve verdikleri değerli hizmetler için sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Ve diyorum ki; “dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, onu biz çocuklarımızdan ödünç aldık” atasözünü hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Güzel ve aydınlık nice günleri hep birlikte yaşamak dileğiyle sevgi ve saygılar sunuyorum. Başaran Ulusoy

Doktora tezimi yazmaya başladığım yıl, sanırım 2002 yılı, hem projelerde çalışmak hem de doktoramı tamamlamak çok zorlaşmıştı. Dolaylı olarak, hem ÇEKÜL Vakfı adına hem de kendi adıma belirlediğim hedeflere ulaşmam zorlaşıyordu. Bu noktada, Genel Sekreterimiz sevgili Betül Sözen’in iznini alarak ÇEKÜL Vakfı’ndan ayrılmak istedim. O yıl geçici olarak kadrodan ayrıldım ama gönül bağımızın hep devam ettiğine inandım. Çıktığım yolda ÇEKÜL adına da kendi adıma da hedeflerime ulaştığımı düşünüyorum. Şimdi akademik kariyer yapmaktayım. ÇEKÜL Vakfı ve çalıştığım diğer sivil toplum örgütlerinden öğrendiğim en önemli şey şudur; “Gönüllülük ilkesiyle çalıştığınızda hiçbir hesabınız olmuyor, birlikte ya da yalnız yürüyeceğiniz bir yolda ortak hedefleriniz oluyor”. Bu yolda ortak hedefler doğrultusunda kendime düşenleri yaptığıma inanıyorum. Her yerde ve her zaman en büyük sermayem dürüstlüğüm olmuştur. Umarım ÇEKÜL Vakfı gibi elit bir ortamda birlikte çalıştığım insanlara da bunu hissettirebilmişimdir. Teşekkürler ÇEKÜL! Sevgiler... Ayten Erol

108

109


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Hangi Yirmi Yıl?

Çekülce Görmek

Görevim gereği edindiğim birikimler beni içe çekeceğine dışa vuruyor. O tek bir evi koruma heyecanım, adını sevgiyle andığım dostlarımın paydasına düşüyor.

Aynı aileye mensup bir büyüğümüz olarak Metin Hocamızın çalışmalarını öteden beri takdirle takip ediyor ve gururlanıyorduk.

Süleymaniye vardı bir zamanlar, Safranbolu vardı. Günler geçiyor, hep birlikte sokaklara taşıyoruz; dokular, kentler bizim. Amasya, Tokat, Bursa, İzmir, Urfa, Mardin ve diğerleri hepimizin. Bu toprakların sahibi olmanın gereği lafla değil emekle, birikimle yerine getiriliyor. Her kurum ve kuruluşun kültürel değer sorununa yaklaşımı, doğaya, köylere, kentlere bakışıyla ölçülüyor. Göreceli olan doğruyu saptamak, çok disiplinli çalışmaları gerekli kılıyor.

1999 yılının Mayıs ayında Metin Hocam ve değerli çalışma arkadaşları ile Tarihi Türk Evleri Koruma Derneği üyeleri, Hocamızın memleketi olan Malatya’ya bir gezi yaptı. Malatya, Darende, Arapgir, Kemaliye ve çevreyi beraberce dolaştık. Zaman zaman fark etmeden önünden geçtiğimiz sokakların, yapıların, kapıların, hatta kapı tokmaklarının önünde dakikalar geçiren, fotoğraflayan, tartışan, konuşan, geleceğe ait fikir yürüten ekipten ve davranışlarından etkilenerek 1999’dan itibaren ÇEKÜL ailesine katıldım.

Sahip olma duygusunun yaygınlaşması ve paylaşılması sivil bir kuruluşun öncülüğü ile gerçeklik kazanıyor. Kamudan, yerel yönetimlerden sanki eli değince her şey değişecekmiş gibi -gerçekten de öyle oluyor- sivil öncümüzün en başta olması isteniyor, elli yıldan beri… Toplum mühendisliğine soyunanların koruma değerleriyle giydirilmesi zaman alıyor. Kamunun yapamadığını sivil kuruluş yerine getiriyor; ülkemizde birikmiş binlerce heyecanın örgütlenmesi sağlanıyor: Tarihi Kentler Birliği kuruluyor. Ufalanmış, bölük pörçük edilmiş yerel kimlik, ulusal kimlik içinde değer ve anlam kazanıyor. Bu bütüncül yaklaşımla, yüzlerce yıldır kendini besleyen ve çeşitlendiren değerlerle insanlarımız tek yürek oluyor. Havza boyutunda korumanın adımları, yarışmaya varan telaşlı bir koşuşturmaya dönüşüyor. Herkesin yararlı olma isteği, yitirilecek zamanı olmayanların bile yitirilmemiş zamanı oluyor… Örgütlü bir gönül emeğinin kalıcılaşması, kuşaklar ve bölgeler arası kopukluğun giderilmesini sağlıyor. Midyat’tan Ödemiş’e, Kars’tan Çanakkale’ye karşılıklı bilgi ve deneyim aktarımı aynı zamanda dostluğun pekişmesini de yedeğinde getiriyor.

Çeküllü olmak; paylaşmak, sorumluluk almak, üretmek, ikna etmek demektir. Geçmişe saygı, geleceğe katkı, tarihe, kültüre ve doğaya sorumluluğumuzu yerine getirebilmenin gayretinde olmak… Sorumsuz, tarihe, doğaya saygısız bir kısım insanların zamanla ÇEKÜL çizgisine gelmelerini görmek, ülkenin her tarafında kurtarılan, geleceğe taşınan güzellikleri görüp bu sürece katkıda bulunmak... İşte bu bütün yorgunluğu alıyor. Başta ÇEKÜL’ün babası Metin Hocam ve değerli yöneticilerimiz, gönüllülerimizle birlikte bütün ÇEKÜL ailesi olarak iyi ki varsınız, iyi ki varız… Bekir Sözen ÇEKÜL Malatya Temsilcisi

Bu nedenle, dostlarımı anımsadıkça göneniyorum. Var olmayı soyutlayan dilimi seviyorum ben… İnsanın çeşitli aidiyetleri içinde soluk aldığı bir dünyada, yarına ne kalır süzgecinden geçirdiğim düşünceler ve hazlar, beni ÇEKÜL içinde var eden sivil kimliğimle örtüşüyor. Ne zaman düş görsem sabaha kalanla yetiniyorum, ne zaman gerçeği yaşasam akşamı zor ediyorum. Ne zaman düşünsem, gece sabaha düşüyor… İnsanın kendisiyle savaşa durduğu yer, kendisiyle barışık olduğu yer olmalı… Sahi, ne zamandan beri ÇEKÜL’deyim ben? Emin Başaranbilek ÇEKÜL Küçük Menderes Havza Koordinatörü 110

111


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Hayatın, tahmin edilemez, sürprizli öğretme yolları vardır. Çok duyduğunuz, anladığınızı sandığınız bir şeyi aniden derinden kavratır size. Ayılırsınız, tablonun bütününe ışık düşer, ışık size yansır, bakışınız genişler, insanoğlunun yarattığı kültürün devamlılığını yakalamak içinizi coşturur, yaşamı daha sıkı kavrarsınız. 12 yıllık ÇEKÜL yarenliğimde birkaç toplantıda ve gezide buna benzeyen duygularla dolduğum çok oldu, ama bir tanesi var ki onu size mutlaka anlatmam lazım. 2004’de ÇEKÜL dostu, yareni, çalışanı bir otobüs dolusu insanla birlikte Orta Anadolu’ya gittik. Sivas, Divriği, Kayseri, Talas ve Ağırnas gezi rotamızı oluşturdu. Divriği’nin ihtişamı, Talas’ın kültürler harmanı mahalleleri, Kayseri ve Sivas’daki ÇEKÜL bölge sorumlularının şevkleri, tamamlanan işleri, toparlanan sokakları, evleri gösterme heyecanları çoktan hepimize yansımıştı, ama size esas anlatacağım Ağırnas olacak. Daha yaklaşmak üzereyken Ağırnas Belediye Başkanı otobüsümüze geldi, neşe ve coşku taşıyordu gözünden, sözünden. İlk gittiğimiz yer Mimar Sinan Evi’ydi. Daha sonra evin altına indik, altta bir yapı daha vardı, sanırım 1000 yıllık veya daha eski olan kemerli bir yapı. Yapının içinde bir fotoğraf sergisi vardı; Mimar Sinan’ın yapıtlarındaki kemerleri konu alan bir sergi, tam da tarihi bir yer altı şehrinin kemerleri arasında... Selimiye’deki ihtişamlı bir kemer fotoğrafına bakıyordum ve birden fotoğrafın arkasındaki eski taş kemere gözüm takıldı. Ortada kilittaşını gördüm, yabancı olmadığım bir kavramdı. Metin Hoca kültürlerin aktarımından söz ederken dilinden düşürmezdi bu sözcüğü. Mimar Sinan’ın doğduğu Ağırnas’da en az 1000 yıllık bir kemerin altında 400 yıllık bir Selimiye kemeri vardı. Nesilden nesile kültürel aktarımının kilittaşı sapasağlam durduğu için Ağırnaslı Sinan ‘Büyük Mimar Sinan’ olmuştu. Kilittaşının aradan çekilmesi, şehirlerin dokusunu, tabiatın dokusunu, insan ilişkilerinin dokusunu bozuyordu. Öncesi sonrasına bağlanamıyordu; yıkılıyordu taşlar, ağaçlar, dağlar. İnsanoğlunun insan olma sürecindeki daha yüksek bir uyuma evrilmesi de kesintiye uğruyordu, bilgi tabiatın ve insanın ortak iyiliği yolunda evrilemiyordu. ÇEKÜL tam da bu kilittaşlarından birini temsil ediyordu, “alın şu kilittaşını yerden, tekrar kaldırın olması gereken yere” diyordu 7 kentte 7 düvelde. Ortak akla heyecanla seslendiğinde de yankısını buluyordu. Daha önce duyduğum ve anladığımı sandığım kavramlar Ağırnas’da aralarında en az 500 yaş olan iki kilittaşının altında işte böyle birleşiverdi.

Yaylalara çıkamayan, yolu olmayan ilçede geçim derdiyle ceviz ağaçları kesiliyor ve yerine de yenileri yetiştirilmiyordu. 1998 - 2004 arası bu yörede Yüksek Danışma Kurulu üyelerimiz Şahika ve Asaf Ertan öncülüğünde bir proje yürüttük. Amaç, yöre halkının ağacını satmak yerine eski cevizcilik geleneğine dönmesi ve eskiden sadece karganın diktiği cevizi kendisinin yetiştirebilmesini sağlamaktı. 6 yıl boyunca uzmanlar tarafından ceviz fidanı yetiştirme, ağaçların islahı, kaliteyi arttırma eğitimleri verildi, en kaliteli cevizin ortaya çıkması ve yetiştiriciliği özendirmek için ceviz şenlikleri düzenlendi. Bahçesaray’a 20.000’e yakın aşılı/aşısız ceviz fidanı gönderildi. Seralar kuruldu. İstanbul, Bolu, Kütahya gibi fidanlıklarda Bahçesaraylı çiftçilere eğitimler verildi, İstanbul’dan cevizcilik uzmanları ilçeye götürülüp aşılama, budama, bahçe bakımı eğitim uygulamaları yapıldı. Zaman içerisinde proje dallandı budaklandı, kar devriği ağaçların tomruklarını değerlendirmek ve gençlere bir meslek öğretebilmek amacıyla bir ahşap işleme atölyesi kuruldu. Abana’dan ustalar getirildi, çıraklar yetişti, ahşap kaplar üretildi ve satıldı. Bahçesaray’da küçük çapta özel ceviz fidanlıkları kurulmaya başlandı. Zamanla projenin oluşturduğu örnekle Bahçesaray’a komşu ilçe Çatak da kendine bir ahşap atölyesi kurdu. 2000 yılında proje örnek alınarak İçişleri ve Orman Bakanlıkları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve ÇEKÜL, cevizin Doğu Anadolu’da havza bazında korunarak üretilmesi konusunda Van’da bir konferans düzenledi. Doğu illerinin vali ve kaymakamları buluştu. Konferans sonucunda Van’da bir ceviz fidanlığı kuruldu. Neler mi oldu sonra? Bahçesaray projesi bir çocuktu, serpildi, yürüyebilmesi için artık ebeveyninin elini bırakması gereken bütün çocuklar gibi eller birbirinden çözüldü, sevgiyle ve özlemle selamlaşmak üzere birbirine sallandı ve biz İstanbul’a döndük. Her proje gibi bazı hedefler boy verdi, bazıları veremedi, buna karşılık kendiliğinden oluşan yeni güzel gelişmeler ortaya çıktı, tıpkı gül diktiğiniz saksının toprağından bir süre sonra bir başka kır çiçeğinin daha boy vermesi gibi. Bu güzelim projeye emek harcayan bizler ne mi öğrendik? İyi niyet ve çabayla atılan tohumların bizim bilmediğimiz bir zamana kadar toprak altında gelişmelerini sürdürdüğünü ve günü geldiğinde en az birkaçının gün yüzüne doğru uzandığını. Biricik Arcan

Ağırnas’dan kalkalım gidelim Van’a, oradan da doğal görkeminin içinde saklı ve yoksun bir cennet olan Bahçesaray’a… 1998’de ÇEKÜL ile yarenliğim yeni başlamıştı ve bir danışma kurulu toplantısında Van’ın Bahçesaray ilçesi kaymakamı Süleyman Bey’den gelen çağrı değerlendirildi ve toparlanıp gidildi ilçeye. İlçe, 1800 metrede asırlık ceviz ağaçlarıyla, berrak mavi deresiyle, satranç oynayan yaşlılarıyla ve dağların arasındaki ‘sırat köprüsü’ yoluyla şahane bir mikro klimaya sahip bir ceviz beldesiydi. Belediye Başkanı Naci Orhan’ın bir şiirinde şöyle dile geliyordu: Bir cennettir Bahçesaray, yolu sırattan geçiyor Köprüsünün dehşetinden halk cennetten vazgeçiyor 112

113


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği Prof. Dr. Metin Sözen adını 1980’li yıllarda duymaya başlamıştım, ancak ilk tanışmamız 1989 yılında Bursa’da, O’nun liderliğinde organize edilen “Tarih İçinde Bursa Sempozyum”u sırasında olmuştu. O yıllar doğal ve tarihi değerlerin korunması çalışmaları çok az sayıda insanı ilgilendiriyordu. Metin Hoca da, bu bir avuç insanla, gelişen sanayi ile birlikte patlayan çarpık kentleşme olgusuna karşı adeta savaşıyordu. Henüz ÇEKÜL Vakfı kurulmamıştı. Ancak doğal ve kültürel varlıkların yaşatılabilmesini amaçlayan inanmış ve gönüllü gruplar, Metin Sözen liderliğinde Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çalışmalara çoktan başlamışlardı. ÇEKÜL Vakfı’nın kurulması, bu koruma hareketinin daha çok mevzi kazanmasını, hareketin daha organize ve kurumsal bir yapıya dönüşümünü sağlamıştı. İletişim teknolojilerinin gelişmesine paralel olarak, bu koruma hareketi daha fazla insan tarafından bilinir ve izlenir hale gelmişti. Bu da gönüllü sayısını mutlaka arttırıyordu. Benim gibi uzaktan izleyenler ise, ülkemizde yeni yeni daha geniş kitlelerce konuşulmaya başlanan, doğal ve kültürel mirasın korunması konusundaki çalışmalardan mutlu oluyordu. Daha büyük mutluluğu ise, ÇEKÜL Vakfı’nın kuruluşunun 10. yılında yaşadım. Uzun yıllardan bu yana izlediğim Prof. Dr. Metin Sözen ve ÇEKÜL Vakfı ile, sonradan çığ gibi büyüyecek olan bir organizasyonu gerçekleştirme ve Metin Hoca ile birlikte çalışma şansını yakalamıştım. 1999-2004 yılları arasında yaptığım Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığım sırasında 2000 yılında Tarihi Kentler Birliği’ni 52 Kurucu Belediye ile birlikte kurmuştuk. Metin Hoca’nın yıllardan beri vurguladığı ve ÇEKÜL Vakfı’nın benimsediği ‘kamuyerel-sivil-özel birlikteliği’nin en önemli ürünü olmuştu Tarihi Kentler Birliği. Artık Metin Hoca ve gönüllü ekibinin yanında 52 belediye başkanı (bugün bu sayı 300’ü geçmiş durumda) valiler, kaymakamlar, ilgili bakanlıklar, ilgili kamu kurumları ve hepsinden önemlisi halk var. Halk olduğu için, bugün belediye başkan adayları seçim beyannamelerini yazarken; yoldan, köprüden önce tarihi ve kültürel değerlerin korunmasıyla ilgili vaatlerini bildiriyorlar seçmene. Halk bilinçlendiği için, bugün belediye başkanları tekrar aday olduklarında, yaptıkları koruma esaslı çalışmaları öncelikli olarak ve gururla anlatıyorlar. Metin Hoca’nın yıllarca yaptığı çalışmalar TKB’nin kurulması ile birlikte daha bir anlam kazandı. Yıllardır Hoca’nın sürdüğü topraklardan şimdi ürün alınmaya başlandı. İleride Türkiye’de tarihi ve kültürel değerlerin korunması, yaşatılması çalışmaları incelendiğinde eminim ki, Prof. Dr. Metin Sözen’in ve ÇEKÜL’ün isimleri çok büyük harflerle yazılacak ve TKB’nin kurulması bir milat olarak benimsenecek. İyi ki varsın Metin Hocam... ÇEKÜL’ün 20. yılını kutluyorum... Saygılarımla... Erdoğan Bilenser

114

Çeküllü Olmak 1998 yılında Mozaik dergisi için hazırladığım “İzmir’de ÇEKÜL Güçleniyor” başlıklı ilk yazımda, ÇEKÜL ile tanışmamı; “Çocukluk dönemimin ilk yıllarını geçirdiğim Namazgâh, Tilkilik bölgesi için neler yapılabilir, nasıl yenilenebilir ve çöküşü durdurulabilir sorularına yanıt aradığım bir dönemde ÇEKÜL Vakfı ile tanıştım” diye tanımlamıştım. Bu birlikteliği 1996 yılında bir iş nedeniyle, İzmir’e gelen Rifat Dedeoğlu ile Metin Keskin sağladılar. Metin Sözen Hocam ile ilk konuşmamdan sonra, insanların içlerinde bitmeyen bir enerji olduğunu ve bu enerjiye bilgi ve deneyimlerin de eklenmesi ile sivil toplum kuruluşları içinde harika işler yapılabileceğini öğrendim. Vakıf öncülüğünde diğer illerde yapılanlar ve yapılmakta olanlar hakkında öğrendiklerim İzmir için de bir şeyler yapılabileceği umudumu canlandırdı. Vakıf binasına ilk gittiğimde tüm ÇEKÜL ekibinde gördüğüm bitmeyen enerjinin artık benim içimde de olduğunu hissediyorum ve bunu genç gönüllülerimize de aşılamaya çalışıyorum. Çünkü Çeküllü olmanın asla yılmamak, sabretmek, tutarlı olmak ve inandıklarından vazgeçmemek olduğunu, hiçbir ard düşüncesi olmayan gerçek gönüllü kişilerle bir amaç uğrunda birlikte çalıştığımı ve her kentte bu amaçla çalışan dostlarım olduğunu biliyorum. Vakıfla ilk çalışmaya başladığım yıllarda Muğla’da yapılan bir toplantıya eşimle birlikte katıldık. Bu ilk birliktelikte, Muğla, Milas ve Marmaris‘in hem tarihi kent dokusu hem orman alanları hem de fidanlıkları gezildi, toplantılar yapıldı. Orman kampında üşümemek için kazak ve paltolarla uyuduğumuzu ve Uçkun Geray Hoca’nın ceketle başladığı sunumunu paltosuyla tamamlamak zorunda kaldığını unutmadım, çünkü bu ilk birliktelik eşimle bana Çeküllü olmayı öğretmişti. Bitmeyen enerjinin bir örneğini de İzmir’de 1997 yılında düzenlenen 1. Kültür Kongresi’nde yaşadım. Kültür Kongresi devam ederken Metin Hocam programda olmayan korsan bir etkinlik düzenledi ve bir akşamüstü kongreye katılan bazı kültür insanları ile birlikte Birgi’ye gidildi. Akşam saat 7’de halkın katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı salonu tamamen doluydu ve bizimle oraya gelen Aydın Boysan, Tamer Levent gibi katılımcılar, Birgi halkına kentlerini korumalarının kültürlerini de korumak olduğunu, bunun onların yararına olacağını anlattılar. Geç saatte İzmir’e dönüldüğünde, konuşmak yerine, eylem yapmanın çok daha etkili bir yöntem olduğu konusunda herkes hemfikirdi. 2000 yılında Dünya Günü kutlamalarında, yanına çekinerek gittiğim İzmir Valisi Sayın Nehrozoğlu’nun desteği ile, o yıl İzmir’deki ilk ve tek Dünya Günü kutlamasının yapılması, yıllarca Valilik kapılarını aşındırdıktan sonra tam umudumuzu kestiğimiz sırada Belediye tarafından ÇEKÜL Evi’nin restore edilerek açılması ve son olarak Kasım ayında gerçekleştirdiğimiz İzmir Kültür Elçileri Projesi, beni en çok mutlu eden unutulmaz anılarım arasında yer almaktadır. Bütün bu süreçte her aşamada yanımızda olan, ellerinden gelen her türlü desteği veren, katkı sağlayan gönüllülerimizin, artık belediyelerde, üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda sayılarının arttığını ve kentin tarihi dokusunu ve doğal çevresini yaşatarak koruyacak bir gönüllü ekibimizin oluştuğunu umutla ve mutlulukla izliyoruz. Enerjimizin ve umutlarımızın hiç tükenmemesi dileğiyle… Fügen Selvitopu ÇEKÜL İzmir Temsilcisi 115


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

1997 yılının yaz aylarıydı. Gençlik ve Spor Bakanlığı, Şile Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı’nın işbirliğiyle, Şile’de uluslararası bir gençlik merkezi kurulması planlanıyordu. Vakfın Genel Sekreteri Betül Sözen’den; mimarlar, sporcular ve eğitimcilerden oluşan proje ekibinde yer almak üzere bir davet aldım. İstiklal Caddesi üzerindeki Lale Han’ın üst katındaki 2,5 odalı küçücük mekânın inançlı, coşkulu, zengin dünyasına böylece ilk adımı attım. ÇEKÜL’ün havasını bir kez soluyanın, ÇEKÜL evreninden kolay kolay kopamayacağını ilk günden anladım. Bir süre sonra, sabah 9 akşam 18, ÇEKÜL’e gidip gelmeye başladım. Daha ilk günlerde, dünyanın 100’ü aşkın ülkesinden çevre STK’ları, bilim adamları ve uzmanların katıldığı, ÇEKÜL’ün de içinde yer aldığı, İstanbul’da düzenlenen çevre konferansının organizasyonu içinde buldum kendimi. Hemen ardından, ABD Haber Merkezi’nden bir davet aldım. Kıbrıs’ta yapılacak bir çalıştayda Türkiye’yi temsil edecek olan dört STK temsilcisinden biri olmam ve bildiri sunmam isteniyordu. Henüz bir aydır Çeküllüydüm ve böyle bir duruma hiç hazır değildim. İki haftalık bir kampa girdim, ÇEKÜL’ü inceledim; sivil toplum ve STK’lar hakkında kısa sürede yerli yabancı bir dolu kitap, makale okudum. Kıbrıs Türk ve Rum kesimlerinden 100’ün üzerinde çevre kuruluşu temsilcilerinin katıldığı toplantıda, bu küçük adadaki ekolojik yaşam birliğinin birbirine bağımlı kıldığı iki toplumun, ortak çevre sorunlarını tartışmalarına tanık oldum. Onlarla ÇEKÜL’ü ve 7 Ağaç Ormanları’nı paylaştım. İstanbul’a döndüğümde artık ben bir Çeküllüydüm. Ekrem Tur Sokak’taki merkezine taşındıktan sonra ÇEKÜL, hızlı bir büyüme sürecine girdi; projeler, çalışmalar birbirini kovaladı. Soluk soluğa zamanı kovaladığımız o günlerin birinde, asıl mesleğimi yapabileceğim bir iş teklifini geri çeviremeyip, 2000 yılında ÇEKÜL’den ayrıldım. 2007 yılının Mayıs ayında ise hayatımdaki II. ÇEKÜL Çağı başladı. Vakfın 20 yıldır yürüttüğü çalışmaların eriştiği kapsamı ve çeşitliliği yazıya dökmek, belgelemek ve paylaşmak amacıyla, son yıllarda hızlanan yayın etkinliklerinin sorumluluğunu üstlendim. Her türlü olumsuzluğun, sığ ve kısır çekişmelerin, açgözlülüğün ele geçirdiği, bütün değerlerin kısa erimli çıkarlara yenik düştüğü bir dünyaya inat, ülkenin esenliğini ve geleceğini, toplumun ortak yararını her şeyin üstünde tutan bir anlayışın egemen olduğu bir dünyadayım artık. İnsan onuruna, aklına, özgür düşünceye ve temel değerlere sonuna kadar sahip çıkan ÇEKÜL evreninde huzur buldum. Metin Sözen’in engin birikimi, tükenmez enerjisi, sarsılmaz ilkeleri ve nitelikli insan envanteri; Betül Sözen’in kavrayıcı, kuşatıcı, sarmalayıcı dinginliği ve ilişki ustalığı, olayların ardına nüfuz eden, keskin olduğu kadar incelikli bakışı; genç ekibin özverili dinamizmi, coşkulu adanmışlığı, ağırbaşlı sorumluluğu, paylaşmacı yenilikçiliği… Ve bu çekirdek ekibin çevresinden, halka halka yurdun her köşesine yayılan, ülkenin aydınlık insanları… Daha ne isteyebilirim ki?...

ÇEKÜL’ün Tekirdağ Temsilcisi gibi onurlu bir sıfatı taşımanın mutluluğunu yaşarken, yüklediği sorumluluğun gereklerini daha fazla yerine getirme heyecanını da her zaman duydum. Çevre ve kültür değerlerinin korunup tanıtılmasında, bilim ve eylem adamı olarak gerçek bir liderlik sergileyen değerli hocamız Prof. Dr. Metin Sözen’in uygun görmesi ile kapısından girdiğim ÇEKÜL’e elimden geldiğince katkı koymaya çalışıyorum. Sağlıklı ve dengeli bir çevre bugünkü kuşakları ilgilendirdiğinden daha da fazla gelecek kuşakları ilgilendirmektedir. Çevre hakkının ‘dayanışma hakkı’ niteliği ile günümüzde ulaştığı canlı haklarını ve gezegenimizin haklarını içeren boyutu, sadece tüketen ve kirleten bir yaratık olan ‘insan’ için büyük sorumluluktur. Kültür Elçileri Projesi, bu sorumluluk anlayışı ile gençlerimizde çevre ve kültür bilinci oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Tarihi Kentler Birliği çalışmaları da ‘kentlileşme’ ve ‘kentleşme’ eksiklerimizin kentlerin tarihsel birikimine sahip çıkılarak giderilebileceğini gösteren, yerel yöneticilerimizde bu anlayışın oluşmasını sağlayarak heyecan yaratan, kısa zamanda kurumsallaşabilmiş dünyaya örnek bir çalışmadır. Kültür Elçileri Projesi Tekirdağ toplantısında ve Tarihi Kentler Birliği’nin Tekirdağ toplantısında oluşturduğumuz gelecekten umutlandıran ortam en güzel anılarım arasındadır. Bütün bu güzellik ve başarılar için emeği geçen herkese en içten teşekkürlerimi sunarım. Güneş Gürseler ÇEKÜL Tekirdağ Temsilcisi

Daha nice 20 yıllara ÇEKÜL… Handan Dedehayır

116

117


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Tam 13 yıl olmuş. Güzel bir sonbahar günü olduğunu hatırlıyorum. Üniversite 2. sınıftayız, merhum Uçkun Geray Hocamızın “gidin, tanışın, çalışın!” önermesiyle, şimdi Orman Fakültesi’nde öğretim üyesi -ve hala ÇEKÜL gönüllüsü- olan bir arkadaşımla birlikte okul çıkışı soluğu ÇEKÜL’de almıştık. Eski yerindeki küçük ofisteydi o zaman Vakıf… İstiklal Caddesi’ndeki bir handa… Daracık merdivenler, ufacık bir asansör, merdivenden iki adımla girilen sıradan beyaz bir kapı, içeride ne kadar büyük bir dünya olduğunu saklamayı ne de iyi başarmıştı!... Ürkek bakışlarla ve yerdeki (aslında her yerdeki) afişlerin-ruloların yanından sıyrılarak içeri girdiğimizde ne kadar da farklı bir hava solumuştuk… Kısa ve gerçek anlamda ‘dolu’ (yine afişler-rulolar) bir koridorun solundaki ilk odada üzerleri yayınlar ve evraklarla taşmış masalar, hemen ilerideki adım atacak yer olmayan odalarda telefonla konuşanlar, okuyanlar, yazanlar, burada hummalı bir çalışma olduğunu ilk yarım dakika içerisinde kanıtlamıştı. Korkmaya başlamak üzereyken, bir anda üst üste karşılama selamlarına maruz kaldık, “hoş geldiniz” ve “merhaba”lara yetişmeye gayret edip o sıcacık gülümsemelerin hiçbirini kaçırmamaya çalışırken bulduk kendimizi…Ürkek bakışlarım, merak ve ilgiyle dolmaya başlayan daha ‘anlamlı’ bakışlara dönüşüverdi bir anda… Gerçekten baş döndüren ‘ilk anlar’ımın kahramanları Betül Sözen, Handan Dedehayır ve Defne Keskin olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam ÇEKÜL Bülten hazırlığı vardı. Sonraki aylarda nasıl da heyecanlanırdım o bültenleri elime alınca. O zamanlar ‘e-bülten’ler yaygın değildi, özenle saklanan basılı yayınlar vardı. Ne güzeldi ÇEKÜL bültenleri… Hala tamamına yakını kitaplığımda duruyor. 1996’da başlayan gönüllülük serüvenim, 1999-2003 yılları arasında, şimdiki ÇEKÜL Evi’nde ‘kadrolu profesyonel gönüllü’ olarak sürmüştü. Ağırlıklı olarak çevre eğitimi ve doğal çevre projelerinde çalıştım. Ancak ÇEKÜL, doğayı, kültürü, eğitimi, insanı, tüm değerleri öylesine güzel kucaklıyor ve harmanlıyordu ki, orman mühendisi kimliğimle, kimi zaman bir mimar havasına giriyor, bazen sanat tarihçisi gibi konuşuyor, sosyolog gibi düşünürken buluyordum kendimi… Kentler, yapılar, anıtlar, ağaçlar, köyler, havzalar, nehirler, ormanlar, her şey birbirinden hiç ayrılmaz bir bütün gibi karşımızdaydı. Anadolu’nun ne denli eşsiz bir mozaik olduğunu anlamak için ÇEKÜL Evi’nde bir gün geçirmeniz, Metin Hoca’yı izlemeniz yeterliydi. Bu mozaiği el üstünde tutan, onu yaşatmak için çırpınan bir insan vardı burada: Prof. Dr. Metin Sözen.

Öyle ilginçtir ki; yıllar içerisinde ÇEKÜL’de gördüğüm-tanıştığım bilim insanları, danışmanlar, kurucular, gönüllüler, misafirler; yaşı, mesleği, görevi, memleketi ne olursa olsun, kimsenin tarif edemediği, karşıdan baktığınızda Çeküllü dedirten bir ‘duruş’a sahipti. Tarif etmeye çalıştığım bu ‘benlik’, sanırım Çeküllü olanlar tarafından anlaşılması daha kolay bir duygu ve davranış bütünüdür. Bu bağ, aradan geçen yirmi yıl içerisinde görüyorum ki ‘uygulama dozu’ değişse de, ‘mayası’ hiç değişmeyen bir gönül bağıdır… Ve unutulmayan ÇEKÜL an’ları, anıları… 7 Ağaç dikim şenliklerindeki ‘çorba’, ÇEKÜL Evi’ndeki ‘şarap-peynir partileri’, Ödemiş ve Birgi’den gelen ‘kuru incir’, nikah fidanı için hep birlikte yapılan ‘telaşlı hazırlıklar’, Beyoğlu Aksanat’taki “Anadolu Seminerleri”, Metin Keskin’in ‘suluboya çizimleri’, gururla giydiğimiz ‘Gençlik Birimi tişörtleri’, küçük yeşil ‘Doğa ve Kültürle Varız rozeti’, Anadolu’dan gelen misafirlerle sohbetler ve uğurlama sırasındaki ‘buruk veda anları’... Gerçek gönüllülüğün, özveriyle çalışmanın, ahlaklı olmanın, inandığı değerleri savunmaktan vazgeçmemenin, büyük başarılara rağmen mütevazı kalabilmenin ne olduğunu gördüm ÇEKÜL’de… Ben, ‘bir insanın bile dünyayı değiştirebileceğine’ inanıyorum. Çünkü ÇEKÜL var… Hakan Karan

Nasıl gönüllü olunur anlardınız. Yurttaş olmak ne demek farkına varırdınız. Bilinçli olmak ne demek ayırt ederdiniz. Özverinin, birleştiriciliğin, duyarlılığın, ülkenizi sevmenin ne olduğunu idrak etmek için, Metin Hoca’yı izlerdik, yeterdi… Çeküllü olmak; doğal-kültürel-insani tüm değerleri kucaklamak, var olanı korumak için emek vermek, çok okumak, çok yazmak, dinlemek, önemsemek ve tüm bunları yaparken ‘nerede durmak gerektiği’ni bilmek demekti… Çeküllü olmak; kişisel hırslardan arınmak, ‘birleştirici’ hareket etmek, özünde Anadolu’ya yürekten bağlılık duymaktı… Çünkü Çeküllü olmak; yaptığı her işi gönülden yapmak, gördüğü-duyduğu-öğrendiği her şeyle gönül bağı kurmak demekti… 118

119


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

1999 yılında Ağırnas’a Belediye Başkanı olunca Mimar Sinan’la ilgili araştırma ihtiyacımız oldu. Malumunuz Ağırnas Mimar Sinan’ın doğum yeridir, ama layık olduğu yere bir türlü gelememişti. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Mimar Sinan’ın bir posterini bulamamıştım, çerçeveleyip de odama asmak için. Arayışımızı sürdürürken, O büyük insan, vefalı insan, mütevazı insan, insana değer veren, gönül dostu, yardım seven, daha anlatmakla bitiremeyeceğimiz vasıfları olan Metin Sözen’le tanışma bahtiyarlığına eriştim ve benim için, Ağırnas için milat oldu, dönüm noktası oldu. Metin Sözen Hocam’la tanışmakla ÇEKÜL ile de tanışmış olduk ve 2000 yılından itibaren sonsuza kadar Çeküllüyüz artık. Çeküllü olmak nasıl bir duygu? Çeküllü olmak tarihine sahip çıkmak, kültürüne sahip çıkmak, kimliğine sahip çıkmak, şehirlerimize sahip çıkmak, doğaya, insanlığa, çocuklarımıza ve yaratılan her şeye sahip çıkmak… Bu duygu hele bir de karşılık beklemeden olursa tadına doyulmaz bir mutluluktur. Bize bu duyguları yaşatan Sayın Metin Sözen Hocam başta olmak üzere, değerli eşi Betül Hanım ve ÇEKÜL kurucu ve yöneticilerine sonsuz saygı ve şükranlarımı arz ederim. ÇEKÜL’ü anlatmaya kelimeler yetmez. Sinan’ın posteri demiştim; başta ÇEKÜL’e geldik ki herkes bir Sinan sevdalısı. Beni çok duygulandırdı ve gözlerim yaşardı. Sinan’la ilgili ne isterseniz var. Sinan’a Saygı projesine bizi de dâhil ederek Ağırnas’ı okul haline getirdi, dünyaya adını duyurdu ÇEKÜL elçileri. Onların hakkını hiçbir zaman ödeyemeyiz, ama biz vefasız insanlarız. Maalesef biz millet olarak bazı değerleri elimizdeyken anlayamıyoruz, ama şunu herkes iyi bilmeli ki Türkiye’de bir Metin Sözen var, herkes onu iyi tanımalı, iyi bilmeli, onun hayatı ders olarak okutulmalı, ikincisi yok! Yüce Allah ona uzun ve sağlıklı ömür versin, bunu bütün içtenliğimle söylüyorum. O yaşasın ki, Çeküller çoğalsın, tarih, doğa, insanlık yok olmasın. Daha yazacak çok söz var ama ben edebiyatçı olmadığım için böyle içimden geldiği gibi yazdım. Çok anımız var, hiç birini unutamam. Buradan Derviş Parlak Bey’i rahmetle anıyorum. Estergon Kalesi’nde çektiğim resmin yerel kimlik dergisinde kullanılması unutamadığım anı. Orada Derviş Bey ve Metin Hocam’la beraber gezmemiz, üçümüz bir olmamız... Metin Sözen Hocam ve ÇEKÜL sayesinde uluslararası çevremiz ve dostlarımız oldu, ÇEKÜL bayrağını dimdik ömrümüzün sonuna kadar onurla, gururla taşıyacağız. Bütün ÇEKÜL yöneticilerine, çalışanlarına, temsilcilerine ve gönüllülerine Ağırnas’a yaptıkları hizmetten dolayı şahsım ve halkım adına çok teşekkür ederim.

ÇEKÜL Vakfı’na ilk defa 1999 yılında değerli hocamız Sayın Prof. Dr. Metin Sözen ile görüşmek üzere Divriği Tabiat Varlıklarını Koruma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği yönetimindeki arkadaşlarla birlikte geldik. ÇEKÜL Vakfı başkanı Metin Sözen Hocamızdan Divriği’ye yönelik koruma ve kurtarma çalışmalarında bizlere yardımcı olmalarını rica ettik. Hocamız da bizleri gayet sıcak karşıladı ve Divriği’yi yıllardır tanıdığını, Unesco’nun korumaya aldığı Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ve diğer tarihi, sivil mimari eserlerin yanı sıra bölgede yapılması gerekenlerin bir planlamasının yapılması gerekliliğini anlattı. Hocamızla birlikte Divriği’ye yaptığımız seyahat ve toplantılarda, kültür ve sanat konularında koruma ve kurtarmanın nasıl bir program dahilinde yürütüleceğini öğrendik. ÇEKÜL Vakfı’nın çalışma programlarını öğrendikçe bizler farkında olmadan ÇEKÜL Vakfı’nın koruma gönüllüleri olduk. Geçen 10 seneye dönüp baktığımda Hocamızın her hareketini adeta birer ders konusu olarak dinledik. Hocamızın şahsında ÇEKÜL Vakfı’nda çok geniş bir hoşgörü ortamı yaşanmakta, bunun çok çarpıcı bir örneğini bizzat yaşadım. Şöyle ki: Sivas ve Divriği ile ilgili toplantı esnasında, Kızılırmak çevresi ile ilgili projenin ÇEKÜL tarafından yaklaşık iki saat gibi bir sürede sunumu sonrası, Sivas yetkilisinin mesleği olmasına karşın “ben bunu anlamadım, yeniden anlatır mısınız” demesi üzerine, Metin Hoca’nın kendine ve temsil ettiği kuruma karşı yapıcı ve hoşgörülü hareketini hiç unutamadım. ÇEKÜL Vakfı adeta Türkiye’nin bir koruma fabrikası gibi çalışmakta, ortaya çıkardığı eserler bir mimari fakülte kompleksi eserlerini aşmaktadır. Tabiî ki bu konuda en büyük pay Sayın Metin Sözen Hocamıza aittir. Allah kendilerine sağlıklı uzun ömürler nasip etsin. Amin. İhsan Çalapverdi ÇEKÜL Divriği Temsilcisi

Mehmet Osmanbaşoğlu

120

121


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Sevgili Dostlar, 1988’lerden sonra İstanbul’a gelmeye başlamıştım. Abim, akrabalarımın büyük kısmı İstanbul’a çok önceleri yerleşmişti. Zaman zaman Beyoğlu’nu ziyaret ediyordum. Yine bir İstanbul ziyareti sırasında bana tanıdık gelen bu semtte, ÇEKÜL ismini görünce hiç düşünmeden kapıdan ilk adımı atmıştım. Sanırım sene 1999 veya 2000. Beni neyin beklediğini çok bilmiyordum, ama çok tanıdık, bildik, sıcak bir yere girer gibi girmiştim. Vakfın çalışmalarından haberdardım, Metin Sözen Hocamın ismini duymuştum. Güzel bir tesadüf Metin Sözen Hocam da Vakıf’taydı ve Harput’la ilgili görüşmek istediğimi söyleyince sekreter hanım beni Metin Sözen Hocam’la görüştürmüştü. Uzun bir sohbet ve neler yapabilirim sorularının cevabını bulduğum bu görüşmeden sonra bir ÇEKÜL gönüllüsüydüm ve yaşamımın en anlamlı işlerinden birinin içindeydim. Bu güzel günlerden hemen sonra hastalandım, ancak Cerrahpaşa Hastanesi’nde yaklaşık 2 yıllık kemoterapi vb. tedavilerin ilk 6 ayında da bana kapılarını açan ÇEKÜL’ün kütüphanesini hiç unutmadım. Tedavi sırasında vücudumda olan değişikliklere inat direniyordum. Saçlarım dökülmüş, vücudum sıvı toplamıştı. Yürüyebildiğim ilk 6 ay boyunca çoğu zaman ÇEKÜL’e uğrayıp kütüphanede derin bir nefes alıyor, birkaç kitap karıştırıyor, bazı notları gözden geçiriyordum. Bana çok şey öğretti ÇEKÜL kütüphanesi. Burada gördüğüm sıcak ilgi, dostluk ve samimiyet ile tedavi birleşince olumlu sonuç almıştım. Ayağımın bir kısmını Cerrahpaşa Hastanesi’nde bırakmıştım, ama kalbim, yüreğim ve samimi dostluklarım ÇEKÜL’de kalmıştı. 2002 yılının Mart ayında memleketime dönmüştüm. Elazığ’da bir yıl koltuk değnekleriyle ancak yürüyebildim, ama yapılacak o kadar iş vardı ki. Belki de bunun için direndim. Güzel bir coğrafyanın daha anlamlı, daha yaşanılır, daha değerli kılınması için ÇEKÜL büyük bir mücadele veriyordu. Bunun çok küçük bir noktasında olduğumu biliyordum. Çevrem ve dostlarıma ÇEKÜL’ü anlatmaya ve neleri başarabileceğimizi açıklamaya çalışıyordum. 1995 yılından itibaren rahmetli dostum Ertuğrul Danık ile yürüttüğümüz yüzey araştırması projesi, Harput Kalesi çalışmaları, Kent Arşivi Projesi, görsel malzemelerin toplanması, Elazığ Evleri vb. çalışmalar birbirini kovaladı. Gündem artık oluşmuştu. Yaşadığımız kentte ne varsa, artık bizler için daha anlamlı geliyordu. Bunların korunması, geleceğe taşınması yönünde atılacak her adımın ne kadar önemli olduğunu görüyor ve koruma kültürünü yaygınlaştırmaya çalışıyordum. Elazığ’da eğitimci olarak yorucu bir gündemin içindeydim. Zaman buldukça, tatillerimde, koruma, yaşatma konularında çalışmalar yapıyor, dostlarımla neleri yapabileceğimizi tartışıyorduk. 6 aylık İstanbul sağlık kontrolleri bu çalışmaların ÇEKÜL ile paylaşılmasına yardımcı oluyordu. Düşündüklerimizi Metin Hocamıza aktarıyor ve buradan aldığımız bilinçle projelerimizi hayata geçirmeye çalışıyorduk. Artık kâğıt üzerinden çıkıp uygulama alanına dönüşmüş projelerdi bunlar. Harput İç Kale Kazısı, Şefik Gül Kültür Evi, Elazığ Kazım Efendi Sokak’taki evlerin korunması, Kent Arşivi, Kent Müzesi, 7 Ağaç Ormanları birbirini kovalayan projelerdi ve birer birer hayata geçiyordu. Bunların alt yapısını oluşturmak, ilk önce 122

yaşadığımız kentteki insanlara bunu anlatmak ve inandırmak ne kadar zor olsa da, alınan sonuç bir o kadar anlamlıydı. ÇEKÜL ile tanıştığım için çok mutluyum. İyi ki ÇEKÜL var, iyi ki ÇEKÜL’e gönül veren dostlar var. Mustafa Balaban ÇEKÜL Elazığ Temsilcisi

Aktif olarak çalışarak, birikimlerimi değerlendirebileceğim, çalışmalarımda beni doğru yönlendireceğine gönülden inanabileceğim bir sivil toplum örgütü arayışı içinde olduğum bir sırada, çok yakınımda bulunan dostlarım sayesinde ÇEKÜL ile tanıştım. Kapıdan içeriye girdiğim andan itibaren büyük bir coşku ve sevgi ile sarmalandım. ÇEKÜL’ün bugün hedefi doğrultusundaki her konuda plan ve programlarını uygulamada kararlı tutumu ve kat ettiği yol azımsanamaz. İşte bu kararlılık ÇEKÜL’ün Türkiye çapında, sayıları iki elin parmak sayısını geçmeyen önder birkaç sivil kuruluşun içinde sayılmasına nedendir. Böylesine saygın bir kuruluşun küçük bir parçası olmak benim için büyük bir onurdur. Coğrafya olarak her ne kadar merkezden uzak olsak da, hedef ve düşünce anlamında bir o kadar yakın olduğumuza inanıyorum ve bunu somut olarak hissediyorum. Bu duygu ve bizleri katılımcı olmaya iten enerji, gönüllülerini her an diri tutuyor, çevremizle ilgili yeni projeler üretmemize, projeleri uygulamamıza ciddi katkılarda bulunuyor. A. Sedef Tunçağ ÇEKÜL Urla Temsilcisi

123


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL ve Korumanın 20 Parlak Yılı Önceleri sadece kitaplarını bildiğim ve okuduğum Sayın Metin Sözen’le tanışmamla başladı ÇEKÜL ile ilk tanışıklığım, 1993 yılında Antalya’da. Çok kısa bir tatil için Antalya’da bulunan Sayın Sözen’den başka bir konu için aldığımız yarım saatlik randevu, saatler süren koruma politikaları ve daha yeni kurulmuş ÇEKÜL’ün kurulma amacı ve yapmak istedikleri üzerine sohbete dönüşmüştü. 1996 yılında, Metin Hoca’nın da katıldığı ve Pamukkale’nin korunması amacıyla yıkılmasına karar verilen turistik tesislere ilk kazmanın vurulduğu “Pamukkale’den Patara’ya Koruma Politikaları Sempozyumu” sonunda ise bugüne kadar onur ve gururla sürdürmeye çalıştığım Antalya Temsilciliği’ni üstlendim. ÇEKÜL’ün mekânına 1998 yılında Metin Hoca’yla birlikte Sanatsal Mozaik Dergisi’nin Antalya sayısını hazırlamak için ilk defa geldim. O zaman ÇEKÜL daha yeni binasına taşınmamış, İstiklal Caddesi’ndeki iş hanındaydı. ÇEKÜL’ü asıl orada tanıdım diyebilirim. Birçok derneğe üye olduğum, aktif olarak görev aldığım halde ilk defa sivil bir örgütün nasıl olması gerektiğini, onlarca gönüllünün güler yüzle, inançları doğrultusunda nasıl çalıştıklarına orada tanık oldum. Metin Hoca’nın pozitif enerjisi ve inanmışlığını bütün ÇEKÜL gönüllülerinde görmek mümkündü. Geçen süreç içerisinde Hocam’la her karşılaştığımda ya da İstanbul’a yolum düştüğünde muhakkak uğradığım ÇEKÜL’de hep o pozitif enerjiyi gördüm. Sanırım ÇEKÜL’ün başarısının altında yatan nedenlerden birisi de bu. ÇEKÜL benim için çevre ve kültür varlıklarını koruma ve tanıtmanın ötesinde her yaşta insanı; hedef koyarak, hedefe ulaşma yolunda yetiştiren bir eğitim kurumu. Kültürel değerlerin korunmasında tek yapıdan ülke bütününde korumaya giden yolda yılmadan atılan adımlar ve o adımlarla elde edilen başarılar ise bunun kanıtı. Safranbolu’da ayağa kaldırılan tek bir yapıdan, Kütahya’da başlayan ve bugün ‘koruma literatürü’ne geçen Sokak Sağlıklaştırma Projeleri’ne, oradan 7 Bölge 7 Kent ile kent bütününe ulaşan koruma politikaları, Aksekiİbradı Havzası’yla ilk adımların atıldığı ama Kelkit Havzası’nda bölge ölçeğinde elde edilen başarı. Bu başarının verdiği güçle ulaşılan Tarihi Kentler Birliği. Daha ne söyleyebilirim ki… Nice başarı dolu 20 yıllara… Recep Esengil ÇEKÜL Güneybatı Anadolu Bölge Koordinatörü

124

10 yılı aşkın bir süredir Antalya ÇEKÜL gönüllüsü olarak yörenin doğal ve kültürel değerlerini korumayı hedefleyen çeşitli projelerde görev aldım. Bunlardan ilki 7 Bölge 7 Kent Projesi kapsamında Akseki’nin Batı Akdeniz örneği olarak seçilmesiyle başlayan ve Akseki-İbradı Havzası Gelişim Projesi olarak havza boyutunda devam eden projeydi. Bu proje kapsamında Akseki, İbradı, Ormana, Sarıhacılar ve Süleymaniye’de farklı mimarlık fakültelerinin katılımıyla düzenlenen yaz okulları çerçevesinde rölöve ve restorasyon projelerini hazırladık. Yaz okulları sadece rölöve ve restorasyon projelerinin hazırlanması için bir başlangıç olmadı; aynı zamanda mimarlık öğrencilerine mesleğe ilk adımlarını attıkları dönemde tarihi ve kültürel değerleri anlamayı, koruma bilincini kazanmayı ve bunu işbirliği içinde yapmayı yerinde gösterdi. Kaş ilçesi liman ve çevresindeki sivil mimarlık örnekleri ve sokakların sağlıklaştırılması projesinin hazırlanması, Yalvaç yaz okulları Antalya ve çevresinde gerçekleştirdiğimiz diğer çalışmalardır. Bunlarla birlikte, Kuşadası Kaleiçi Mevkii ve Barbaros Hayrettin Paşa Bulvarı Sokak Sağlıklaştırma Projesi’ni mimarlık öğrencileriyle gerçekleştirilen yaz okulu sonucunda hazırladık. Bu çalışmaları bizim için değerli ve unutulmaz kılan bir özelliği de o yerdeki insanın bize her yönden verdiği destek ve sıcaklıktı. Son dönemde katıldığım ve birçok değerli anıyı bana kazandıran 2008 Kültür Elçileri İstanbul Buluşması ve Antalya 7 Ağaç Ormanları ÇEKÜL gönüllüsü olarak katıldığım diğer projeler arasındadır. Gönüllü olarak yaptığım her çalışmanın verdiği mutluluğun arka planında; içinde yaşadığım ve sorumlu olduğum çevreye karşı inanarak yaptığım işler ve bunu yaparken aynı amaç etrafında toplanan insanlarla kurduğum dostluklar yer almaktadır. Her şeyden önce yapılan işin karşılığında hiçbir beklentinin olmaması bizi hem üretirken daha da özgür kılmış hem de sorumluluk bilinciyle hareket etmemizi, yeni beceriler kazanmamızı sağlamıştır. Zaten bu da ÇEKÜL çatısı altında bir araya gelmenin verdiği ayrıcalık değil midir? ÇEKÜL gönüllüsü olmanın verdiği bir diğer ayrıcalık ise, ÇEKÜL Vakfı binasına adım atar atmaz karşı karşıya geldiğim güler yüzlü, sevecen insanlar ile sıcak bir ortamda kendini evinde gibi hissetmektir. Daha da önemlisi ülkemizin doğal ve kültürel mirasının korunmasında verdiği mücadeleyle öncü olan, bilgisini, görgüsünü bizlerle paylaşan, konuşmaktan çok üretmeyi kendine ilke edinen, insana verdiği değerle hepimize örnek olan sevgili hocamız Metin Sözen ile sahip olduğu bilgi ve birikimi gençlerle paylaşan, onlara güvenen, fikirlerinden güç alan ve ÇEKÜL’ün başarılı çalışmalarına imza atan Betül Sözen’le birlikte bu projeleri hayata geçirmektir. Nuran Esengil

125


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Büyük Başarılar ve Zorluklar Paylaşılan 15 Yıllık ÇEKÜL Vakfı Gönüllülüğü

ÇEKÜL ile tanışmam gazetemde okuduğum bir yazı ile başladı. O yazı beni çok etkilemiş olmalı ki bu ismi (ÇEKÜL) gördüğümde, haklarında ne yazılmışsa hep ilgi ile okudum ve her sene doğaya borcumu (7 Ağaç) yerine getirdim.

ÇEKÜL Vakfı ile yolum 1995 yılında kesişti. 1995 yılında Metin Sözen Hocam Kayseri’ye gelmişti. Erciyes Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nde yürütücülüğünü yaptığım şehircilik projesi dersine girdi. İTÜ’den de hocamız olan Metin Hoca, dersi dinledi ve hayatımın akışını değiştiren konuşmayı yaptı. Konuşmasında özetle, “Bundan sonra masa başında ders yok, arazideyiz. Bir yanınızda Talas, diğer yanınızda Kapadokya yerleşmeleri var. Hepsi de yok olup gidiyor. Sizler masa başında oturdukça bu evler ve yerleşmeler yok olacaklar” dedi. O günden sonra, yani 1996-2009 yılları arasında Talas’ta, Kayseri Merkez’de ve özellikle Ağırnas’ta ÇEKÜL Kapadokya Bölge Temsilciliği olarak (Önce Prof. Dr. Zafer Bayburtluoğlu, sonra Prof. Dr. Hüseyin Yurtsever başkanlığında) önemli projeler ürettik. Her Çeküllü gibi inanılmaz günler ve olaylar yaşadım. Özellikle bir başarıdan söz etmek isterim. O başarının adı Ağırnas Mimar Sinan Evi Restorasyon ve Yakın Çevre Düzenleme Projesi’dir. Bu proje ile bir yerleşme sıfır noktasından Türkiye gündemine taşındı ve Mimar Sinan’a olan toplumun borcu ödendi. Orta Anadolu’da Ağırnas adlı bir kasabada, o zamanki belediye başkanı Mehmet Osmanbaşoğlu ile 10 yıl gibi kısa bir zamanda Kültür Turizmi Merkezi yaratıldı. Bu başarı Metin Sözen Hocamın, dolayısıyla tüm Çeküllülerin başarısıdır. Çeküllü olmak başarılar getirdiği kadar zorluklar da getiriyor. Maalesef iş üretmeyip laf üretenlerin, Çeküllülere ve Metin Hoca’ya karşı içlerinde biriktirdikleri kin ve kıskançlığı ellerine ilk fırsat geçtiğinde acımasızca kullandıklarını da gördük. Bu yüzden Çeküllü olmak her yönden zordur diyerek yazımı tamamlamak istiyorum.

Daha sonra Gençlik Birimi’nin düzenlediği seminerlere katılmaya başlayınca onları daha yakından izleme şansım oldu. Onlar, karıncalar gibi koşturuyorlar; aksaklık olmaması için dikkatle birbirlerini ve konuşmacıyı izliyorlardı… Velhasıl bu gençlere hayran oldum. Zaman zaman Vakfa uğradığımda ise aynı çalışma şeklini orada da gördüm. Adeta ibadet eder gibi sessizce herkes görevini yapıyor, birbirlerine sevgi ve saygıyla davranıyorlardı. Sanırım bunda en büyük etken, Metin Sözen - Betül Sözen çiftinin bu gençlere örnek oluşturmasıydı. Bu arada katıldığım “Ağaç Bilimi” seminerlerinde birbirinden değerli konuşmacılardan Uçkun Geray’ı saygıyla anmak isterim.

Suat Çabuk

Daha sonra Tarihi Kentler Birliği toplantılarından, sevgili Görkem’in daveti ile katıldığım, Kastamonu ve Mudanya birlikteliklerimizde Sayın Metin Sözen’in toplumu nasıl etkilediğini görünce bu Vakfın gücünün nereden geldiğini anladım. Konuşmalarında Türkçeyi kullanmadaki özeni ve başarısı, yurduma olan sevgisi; engin hoşgörüsü ve insan sevgisi; dürüst aydın duruşu; gerektiğinde kesin tavır alışı herkesi etkileyen özellikleriydi. Öyle bir itici güç oluşturuyordu ki eminim o toplantıya gelmeden önce hiç de öyle düşünmeyenler bile, toplantıdan çıkarken Sayın Sözen’in görüşlerinin ne kadar doğru olduğunu görüp, kentlerine sahip çıkma azmiyle oradan ayrılıyorlardı. ÇEKÜL’e her uğrayışımda Sayın Betül Sözen’in yoğun işleri arasında zaman ayırıp 5 dakika da olsa benimle sohbeti bana her zaman huzur vermiştir. Sayın Metin Sözen’in başarısında eminim işte bu huzur veren eşin yanında (arkasında değil) duruşu da vardır. İyi ki varsınız. Sevgiler… Ülkü Akyıldız

126

127


1998 - 2002

Gönüllülerimizin Kaleminden

Yürekten Bir Sevgidir ÇEKÜL… Merhaba sevgili ÇEKÜL dostları! Merhaba değerli gönüllü yürekler! Herkese merhaba! ÇEKÜL’ün 20. yılı denince, bir büyük aile için bu 20 yılın ne demek olduğunu sorguladım kendimce ve “ben bu aileye ne zaman, nasıl ve niçin katıldım?” dedim ve yine kendimce verdim tüm sorularımın cevaplarını… Yıl 1998 idi. Diyarbakır’dan bir süredir ayrıydım. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden memleketim olan Diyarbakır’a gidip orada hizmet vermek istiyordum. Çok özlemiştim kentimi. Kadim tarihiyle, doğal güzelliğiyle, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olmasından kaynaklı derin gelenekleriyle, çok kültürlülüğün örnek şehir geçmişiyle ve sanki kara bazalt taşları gibi kara talihinin ak’a dönüştürülmesi gerektiği bilinciyle farklıydı gözümde. Ve sonunda kavuşmuştum ona… Ancak bu kez; Diyarbakır bıraktığım Diyarbakır değildi… Kent; bölgenin yaşadığı talihsiz süreçlerden alabildiğince olumsuz etkilenmiş, oldukça fazla göç almış, kente yeni gelenler, aş, iş, iyi bir habitatta yaşayamama vb. gibi değişik nedenlerle kentin imkânlarından yararlanamayınca, kente yabancılaşmaya başlamış, kentin doğal, kültürel ve tarihsel özelliklerini önemsemeyen konuma gelmişlerdi. Oysa o kentin sahibi, içinde yaşayan bu halktı. Bir şeyler yapmak geldi içimden, çünkü bu kente karşı sorumluluğumun olduğunu biliyordum. Mesleğimi gereğince icra etmenin dışında sivil olarak yapılacak çok şey vardı. Nereden başlamalıydım acaba? İşte bunu bilmiyordum. Konuyu, o dönem ve halen ÇEKÜL bölge koordinatörü olan Nevin Soyukaya ile sık sık konuşuyor ve tartışıyorduk. Bu kez yıl 1999’du. Sevgili Nevin; ÇEKÜL’ün iyi bir adres olduğunu söylemişti bana. Ve elbette ki; ÇEKÜL denilince, onunla son derece özdeşleşmiş olan kurucusu ve kendilerini tanımış olmaktan riyasız onur duyduğum, mükemmel insan; Prof. Dr. Metin Sözen’den de bahsetmişti. Metin Hocam, yine o günlerde bölgedeydi. Diyarbakır Surlarının renovasyon, restorasyon, restitüsyon çalışması ve burçlarının işlevselleştirilmesi ile ilgili bir büyük proje için gelmişti. Daha sonra, bir süre yönetiminde de bulunduğum Diyarbakır Kültür Tanıtma ve Yardımlaşma Vakfı’nda bir toplantı yapılacaktı. ÇEKÜL ekibi olarak; Nevin Soyukaya, Metin Hocam ve Mehmet Alper Bey gelmişlerdi. …Ve ben bir sivil toplum örgütü kimliğindeki bu kuruluşun çok değerli kurucu ve üyelerinin, bu denli ciddi çalıştıkları ve üstelik bunu, 500 yıllık Diyarbakırlıymışçasına çok ama çok sıkı bir şekilde sahiplenmelerinden, ilgili diğer sivil toplum kuruluşlarına da bir taraftan projeyi tanıtıp bir taraftan da STK’lar arası diyaloğu, yardımlaşmayı, paylaşımı geliştirmelerinden ve konuyla ilgili önemli bir farkındalık yaratmalarından, en önemlisi de, başta Metin Hocam olmak üzere gösterdikleri tevazudan çok ama çok etkilenmiştim. Bu olaydan sonra artık ruhen ve fiilen bir ÇEKÜL gönüllüsü ve öğrencisiydim.

o güne kadar hiç kimsenin yapamadığı bir şeyi de gerçekleştirmişti. Hatırlayanlar mutlaka vardır, o dönemlerde Diyarbakır’da iş yapmak çok zordu. Kimse gücenmesin, küsmesin, ama doğrusu merkezi yönetim ve yerel yönetim arasında diyalog yoktu, hatta özel günlerde el sıkışma geleneği bile ortadan kalkmıştı. İşte tam bu dönemde Sayın Metin Sözen’in projesinin sahipleri; Diyarbakır Valiliği, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve ÇEKÜL arasında paylaşılıyordu. Nasıl başarılacak diye endişemiz vardı. İşte Sayın Hocamızın birleştirici ruhu, derin sevgi dolu yüreği ile 50 yıllık Diyarbakır sevdası, bu projede Valilik ve Belediyeyi birleştirmiş, protokol oluşturulmuş, çok görkemli ve mükemmel bir açılış ile Diyarbakır Surlarını Koruma Projesi başlamıştı. Bu projeyle yaklaşık 5000 yıllık bir geçmişi olan ilk şehir merkezi (İç Kale); bundan böyle kültür, sanat ve kongre merkezi olarak yeniden işlevselleştirilecekti. Bununla birlikte; ÇEKÜL’ün Diyarbakır’da; Kültürel Değerlerin Korunması kapsamında, Kendini Koruyan Kentler başlığı altındaki çeşitli çalışmalarda, Bir Ev Bir Sokak Projesi’nde, Cemil Paşa Konağı, Belediye Kültür Evi’nin restorasyon ve işlevselleştirilmesi, 47 No’lu Burcun Restorasyonu, Kent Atölyeleri Projesi, Kent Tarihi Müzesi oluşturulması, Gazi Caddesi ile Yeni Kapı Rehabilitasyon Projesi, Surp Gregos Kilisesi restorasyon çalışmaları, Kentler Çocuklarındır Projesi, bereket ve bolluk kaynağı olan Dicle Nehri’nin Islah Projesi, 7 Ağaç Ormanları vb. gibi, hem tarih ve kültürel değerlerimizin korunmasına ve hem de doğa ve çevrenin korumasına yönelik birçok değişik projede imzası olduğu bilinmektedir. ÇEKÜL benim için çok büyük bir okul ve gerçek bir sivil ‘Akademi’ niteliğindedir. Bu nedenle; yaşanabilir bir dünya ve çağdaş yarınlarımız için sosyal sorumluluk bilinci ile çalışmayı teşvik eden büyük ÇEKÜL ailesinin bir öğrencisi, gönüllüsü olmaktan duyduğum gururu ve memnuniyeti yürekten ifade ederken; bu ailenin oluşmasında ve bu günlere taşınmasında çok büyük katkıları olan; Sayın Prof. Dr. Metin Sözen ve çalışmaları ile bu kuruluşa çok emek ve değer katmış Sayın Betül Sözen’e, yönetimde emeği geçenler ile tüm Türkiye’ye dağılmış uzman bilgi ve birikimlerini sevgi dolu kalpleri ile birleştiren ve bugünümüzü tüm değerleri ile yarınların çocuklarına taşıyan tüm profesyonel ve gönüllü dostlara “teşekkürler” diyorum. İyi ki varsınız... Dr. Uğur Işık ÇEKÜL Diyarbakır Temsilcisi

Dikkate şayan bir önemli nokta da şuydu: Sayın Prof. Dr. Metin Sözen aynı zamanda 128

129


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

2003 - 2010 Kahramanmaraş ÇEKÜL Vakfı temsilciliği, verimli bir çevre, sanat, kültür platformu oluşturmak, bu konularda araştırma yapan bireyleri buluşturmak, bu kişilerin çalışmalarını sergilemelerine ve yayınlamalarına fırsat sağlamak, toplumsal yaşamın niteliğini artırmak, Kahramanmaraş’ın ulusal ve evrensel bazda öne çıkmasını sağlamak, yeni olanaklar yaratmak ve Kahramanmaraş’ı aktif bir kültür-sanat kenti yapabilmek için çalışmalarını sürdürüyor. Tarihi dokuları öne çıkarmak, kültürel taşınmaz varlıkların koruma projelerini çıkartmak önceliklerimiz ve kentimizdeki tüm iyi oluşumların yanında hep ÇEKÜL olacak.

Gönüllülerimizin Kaleminden

2009 yılında arkeolojik miras, endüstriyel miras, cumhuriyet mimarlık mirası ve geleneksel yaşam kültürü öne çıkan kavramlardı. Kentimizde 30 yıl mimarlık yapan Sarkis Kargodoran’ın yapmış olduğu Mahmut Arif Paşa Konağı, Dede Paşa Konağı ve Tuz Han’ın eskiz ve el çizimleri sergisi ve gelecekteki kent müzesine ışık tutacak Kahramanmaraş’ta bina yapan ustaların kullandığı mimari el aletleri sergisi, ÇEKÜL’ün 20. yaşını kutladığı 2010 yılında Kahramanmaraş’ın çalışmaları arasında yer alacak. Abdullah Özdemir ÇEKÜL Kahramanmaraş Temsilcisi

1970’li yılların sonlarında akademide mimarlık öğrencisi iken Metin Sözen Hoca’yı tanıdım. Sanat tarihi derslerini O’ndan alıyorduk. Bize kültür aşısını O yaptı. Anadolu’nun, bu coğrafyanın ne anlama geldiğini, büyüklüğünü ve ne kadar değerli olduğunu O’ndan öğrendik. ÇEKÜL’ün kapısından içeri nasıl girdiniz diye soruyorsunuz. Biz kapıdan içeri girmedik. Biz zaten hep içerdeydik. Bundan sonra da çıkmaya hiç niyetimiz yok. Metin Hoca’dan aldığımız öğreti, disiplin, duruş ve heyecanla ÇEKÜL’de yolumuza devam edeceğiz... Ahmet Öztürklevent ÇEKÜL Alanya Temsilcisi

130

131


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL Gönüllüsü Olmak Yıl 2008. ÇEKÜL Vakfı’ndan ilk içeri girişim. Kalabalığız. Büyüyen ve genişleyen aileye yeni katılımlar var. Ve ben de bu grubun bir parçası olmaktan mutluyum, heyecanlıyım da. Henüz üniversite ikinci sınıftayım. Hayatı, kendi ayaklarım üzerinde durmayı yeni yeni öğreniyorum. Öğrendikçe ne kadar az şey bildiği, ne kadar az gördüğümü fark ediyorum. ÇEKÜL’de eğitimci olabilmek için bir eğitimden geçmemiz gerekiyor. Önce Vakıf binasını tanıyoruz. Baştan sona tarihin kokusu sinmiş duvarlarına. Üzüldüğümü hissediyorum. Yaşanmışlıklar gözümün önünden geçiyor. Bir an için Vakıf binasının eski sahipleri oluyorum. Triandafilis, Djivanyan ve diğerleri… Eğitim Cam Ocağı Vakfı’nda devam ediyor. Kendi alanımı daha yakından tanıyorum. Aynı zamanda ilk olarak sanatla, felsefeyle, doğayla ilgili konularda kafa yormaya başlıyorum. Cam Ocağı’nda ölümsüz arkadaşlıklar kuruyorum. Üniversiteye geldiğimden beri ilk kez kendimi önemli bir işin parçası hissediyorum. “Faydalı olabileceğim” düşüncesi beni mutlu ediyor. Tarih 23 Aralık 2008. Taşucu’nda altıncı sınıf öğrencilerine eğitim vermeye gidiyoruz. İlk eğitimim. Üç kişiyiz. Biri benimle beraber ÇEKÜL’e katıldı. Diğeri bizden daha tecrübeli bir arkadaşımız. Heyecan mı? Hayır, bu yaşadığım duyguyu heyecan olarak tanımlamak mümkün değil. İlk kez uçağa binmeye korkuyorum. Korkum uçağa binmekten değil bundan eminim. Yetersiz olma korkusu. Acaba başarabilecek miyim duygusunu iliklerime kadar yaşıyorum. Tecrübeli arkadaşımız heyecanımızı anlıyor. Normal olduğunu söyleyip kendi ilk eğitiminde yaşadıklarını bize anlatıyor. Heyecanımızın aslında beklendik bir durum olduğunu, kendinin de heyecanlı olduğunu söylüyor. Ben rahatlıyorum. Ama biraz… Eğitime başlıyoruz. İlk sınavım. Ellerim bu kadar fazlalık yapmamıştı daha önce, nereye koyacağımı bilemiyorum. Bir öndeler bir arkada ya da masanın üzerinde. Yirmi çocuk gözlerimizin içine bakıyor. Gülümsüyorlar, ilgiyle dinliyorlar. Zaman geçiyor. Heyecanım biraz olsun yatışıyor. Kendi gözlerimle görüyorum çocuklardaki değişimi. Doğa, insan ve kültür üzerine düşünmeye başlıyorlar. Eğitimin birinci günü laf arasında çocuklara kahvaltı yapamadığımızı söylüyoruz. İkinci gün ellerinde poğaçalarla geliyorlar. Ne büyük mutluluk, ne ince bir düşünce. Eğitimin son günü, bir öğrencim yanıma geliyor. Benimle ilgili sorular soruyor. Üniversitemi, bölümümü ÇEKÜL’le tanışmamı, bundan sonra yapmak istediklerimi soruyor bir bir. Merak ediyorum neden soruyor bunları diye. Ben sormadan O söylüyor. ‘’Öğretmenim ben de ilerde sizin gibi olmak istiyorum.’’ Ayrılık vakti geldi. Öğrencilerimiz, Kültür Elçilerimiz ağlıyorlar. Ben tutuyorum kendimi, arkamı dönüyorum. Ama zor… Bir damla yaş düşüyor yere. Ve ben devam ediyorum 132

çocukların hayatlarına dokunmaya ve izin veriyorum onların da benim hayatıma dokunmasına. Temmuz 2010. İstanbul Buluşması. Havaalanında öğrencilerimi karşılıyorum. Sanki daha dün ayrılmışız gibi. Kucaklaşıyoruz. Su gibi geçiyor üç gün. Yine ayrılık vakti. Sevmiyorum ayrılıkları. Öğrencilerimi yolcu etmek için otobüse çıkıyorum. Kafamda söyleyeceklerimi toparlamıştım. Ancak hepsi uçup gidiyor aklımdan. Ağzımı açıyorum, kelimeler dökülmemekte ısrarlı. Dudaklarım titriyor. ‘’Çocuklar kendinize iyi bakın’’ diyebiliyorum zorlukla. Tarih 14 Ekim 2010. Yedinci eğitimime gidiyorum. Durağımız Side/Antalya. Korkuyorum ilk eğitimde olduğu gibi. Ama bu sefer sebebi farklı. Alışmaktan korkuyorum, monotonlaşmaktan, kısaca heyecanımı kaybetmekten korkuyorum. Eğitimi tamamlıyoruz. Artık Side’nin de Kültür Elçileri var. Onlar yirmibeş kişiler ama sadece şimdilik. Bir kar topu gibi büyümelerini izleyeceğim gururla. Sertifika törenine öğrencilerin anne-babaları da katılıyor. Benim konuşma yapmamı bekliyorlar. Onlara projeyi anlatıyorum. Üç gün boyunca birlikte yaptıklarımızı özetlemeye çalışıyorum. Sonra bir an dilim tutuluyor, konuşamaz oluyorum, gözlerim doluyor. Arkadaşım devam ediyor benim kaldığım yerden konuşmaya. Bense kendi kendime içimden konuşuyorum. Gitmesem burada kalsam diyorum mümkün olmadığını bile bile. Ve mutlu oluyorum. Neden mi? Heyecanımı kaybetmediğim için… ÇEKÜL gönüllüsü olmak ne demek? Sanırım bu kolaylıkla cevaplanabilecek bir soru değil, ama şu kadarını söyleyebilirim, buraya bir kez adımını atan kolay kolay dışarı çıkamıyor. Noktayı burada koymak zorundayım. Yazacak şey çok, ama daha yapacak çok iş, dokunulacak çok hayat var. Görüşmek üzere… Ahmet Abakay

Bir eğitim konferansında üç güzel meleği yardım beklerken gördüm. Gidip yardım ettim ve melekler iyiliklerin karşılıksız kalmadığını gösterdi ve bana sımsıcak bir yuva, çok güzel bir aile armağan ettiler. Bu yuvanın kapısından girdim ve içerde onlarca melek daha gördüm. Meğerse bu kapı cennetin kapısıymış. Meğerse bu kapı ÇEKÜL’ün kapısıymış. ÇEKÜL evinin kapısından girişim böyle oldu. Umarım bu kapıdan bir daha asla çıkmam. İnsanın canı bir şey ister ama istediğinin ne olduğunu bilemez ya böyle ulaşılamaz çok güzel bir şeydir. İşte o ulaşılamaz sandığımız çok güzel şey benim için Çeküllü olmak. Muhterem Balcı 133


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL’ün 13 Eylül 2003 tarihinde düzenlediği ve davet edildiğim, Ağrı Dağı sempozyumunda “İshak Paşa Sarayı’nın Geleneksel Mimarideki Yeri” adlı sunumda ÇEKÜL ile tanıştım. Sempozyumun sonuç bildirgesini takiben Ağrı Doğubayazıt’da ÇEKÜL temsilciliğini yürütmem için Sayın Metin Sözen’in daveti doğrultusunda çalışmaya başladım. Van’da oturduğumdan, Prof. Dr. Abdulselam Uluçam Hocam’ın tayininin çıkmasından sonra Van bölgesinde ÇEKÜL adına çalışmalarda bulundum. Van ÇEKÜL gönüllüsü olarak ilk ve önemli çalışmam, Van Çavuştepe’nin, arkeolojik sit alanı dışında yer alan kayalık tepenin doğal sit alanına çevirilmesi ve karayolları tarafından kullandırılan taş kırma tesislerin kapatılması oldu. ÇEKÜL gönüllüsü olarak, 2009 yılında 7 Ağaç kampanyası çerçevesinde Van Gevaş ilçesinde 40 dönümlük arsa üzerinde Van ÇEKÜL 7 Ağaç Ormanı’nı kurduk. ÇEKÜL’ün Türkiye’de tarihi ve doğal çevreye duyduğu ilgi ve gönül bağı, benim de ÇEKÜL’e koşulsuz sevgi ile bağlamamı sağladı. ÇEKÜL’ün Kültür Elçileri programında Van gurubu içinde yer aldım. Öğrencilerle birlikte İstanbul Buluşması’na katıldım. Van dönüşünde çocuklardaki değişim ve ufuk açılımı tarif edemeyeceğim mutluluk sağladı. Aydın Mızrak ÇEKÜL, Türkiye’nin çevreye katkısı gerçekleşmiş projeleri en iyi, en başarılı uygulayan sivil toplum örgütü. Yıllar önce ‘çevreci’ bir kuruluşta gönüllü olmak istediğim için ÇEKÜL ile tanıştım. Prof. Metin Sözen ve ÇEKÜL ekibi çok saygı duyduğum insanlardan oluşuyor. ÇEKÜL’ün Samsun temsilciliğini yapmaktan mutluluk duyuyorum. ÇEKÜL’ün ülke sathında gerçekleştirdiği projeleri gurur verici ve çok önemli. ÇEKÜL rozetini yakamda çok severek ve onur duyarak taşıyorum. Ordu ilinde gerçekleştirilen toplantıyı anımsıyorum. Sayın Belediye Başkanı Seyit Torun Bey’in ev sahipliğinde güzel bir toplantı olmuştu. Yağmurlu bir gündü. İlk aklıma gelen güzel bir anı benim için.

Çok Güzel Bir Duygu; Çeküllü Olmak... Kurumlar vardır gönüllerde yer almışlar, kurumlar vardır yaptıkları çalışmalarla beyinlerde ve toplumda kendilerini özel bir konuma kavuşturmuşlardır. Kurumlar vardır toplumu oluşturan bireylerin tamamına yakını o kurumlara karşı gönüllerinde bir aidiyet hisseder. İşte bu kurumlardan biri de ÇEKÜL’dür. Anadolu ve Mezopotamya gibi dünya uygarlık tarihinin iki önemli uygarlığının pekiştirdiği, on bin yıllık zengin bir tarihe sahip olan bir ilde yaşayıp da, bu tarihi ve kültürel konulara ilgi duymamak, benim gibi öğretmen kökenli bir gazeteci için çok zor olsa gerek. Çocukluk yıllarından kurtulduğum dönemlerde başlayan tarih ve kültür sevgisine daha sonraki yıllarda çevre sorumluluğu da eklenince doğal olarak bu alanda neler yapabileceğimin arayışına girdim. İşte bu dönemde, ÇEKÜL’ümüzün Siirt il temsilcisi sevgili Hocam İhsan Gören’in, kendi isteğiyle il dışına ataması yapılınca bu kutsal görevi üstlenmek kısmet oldu. Çevre ve kültür, insanın yaşamının temelini oluşturan iki kavram. İnsanoğlunun olmazsa olmazları. O halde Çeküllü olmak; yaşamı olması gereken şekilde yaşamak, ya da o yönde çaba harcamak olarak tanımlanabilir. Hem kendimiz hem dünyamızın geleceği için kutsal bir uğraş vermek… Unutulmaz en heyecanlı anlar, gönüllerimizde ve belleklerimizde altın harflerle yazılan saatler... Bir misyon adamı, bir gönül adamı, bir yol gösterici değerli Hocam Prof. Dr. Metin Sözen Bey’in Siirt’i ziyaretleri… O dönemde Siirt Valiliği’ndeki görevim nedeniyle, şimdi İstanbul Vali Yardımcısı olarak görev yapan, Ahmet Aydın’la birlikte Siirt’in tarihi ve kültürel mekânlarını gezmek… Anadolu Selçuklu mimarisinin günümüze kadar ulaşabilen özgün eserlerinden birisi olan Ulu Cami ve Külliyesi hakkında o bilge adamdan bildiklerimizin de ötesinde bilgiler almak... Siirt’in mini yerebatan sarnıcı Sokolayn hakkında bilgi sahibi olmak… Kısacası bir canlı kütüphaneden yaşadığınız mekânlar hakkında bilinçlendirilmek, bundan daha güzel şey olur mu? Hep birlikte nice yıllara… Ayhan Mergen ÇEKÜL Siirt Temsilcisi

ÇEKÜL’ün önünde çok uzun ve yapılacak çok şey var. Tüm ÇEKÜL ailesine başarılar diliyorum. Bir ÇEKÜL gönüllüsü olmaktan onur duyuyorum. Saygılarımla. Dr. M. Emin Dinççağ ÇEKÜL Samsun Temsilcisi 134

135


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL Vakfı ile ilk tanışmam 2000’li yıllarda sevgili Hocam Metin Sözen’in İzmir’de verdiği konferansları ile olmuştur. O dönemde Kuşadası’na çağdaş bir kimlik kazandırmak amacı ile başlatılan çalışmalar, “Kuşadası Doğal ve Kültürel Kimliğini Yeniden Kazanıyor” sloganı ile öncelikle bilim-sanat-kültür dünyasının birikimli uzmanlarının Kuşadası konusuna yoğunlaşmasına ortam hazırlayıp, bir dizi etkinliğin ardından, 2000 yılında “Geçmişten Geleceğe Kuşadası” başlığını taşıyan ve Kuşadası’nın doğal, kültürel ve tarihi değerleriyle ilgili bilimsel araştırmaların sunulduğu, sorunların tartışıldığı, koordinasyonunu, sekreteryasını da yürüttüğüm sempozyumla başlamıştır. 2008 yılında ise geçen süreç içinde yapılan araştırma ve uygulamaların değerlendirildiği “II. Geçmişten Geleceğe Kuşadası Sempozyumu” büyük bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Doğal ve kültürel değerleriyle ön plana çıkmaya başlayan Kuşadası Belediyesi’nin ev sahipliğinde 2002 yılında “ÇEKÜL Vakfı Ege Bölgesi Koruma Toplantısı” ve 2003 yılında Tarihi Kentler Birliği Kuşadası Buluşması bu birlikteliği daha da pekiştirmiştir. Toplantılarda alınan kararlar ve Belediye’ye sağlanan destek ile tasarım-uygulama eylemlerimiz büyük bir ivme kazanmış ve bu çalışmaların yanı sıra “Yerel Tarih, Çevre-Kültür Etkinlikleri” adı altında konferans ve seminerlerle Kuşadalıların kendi değerlerine sahip çıkmaları, bilinçlendirilmeleri ve bilgilendirilmeleri sağlanmıştır. Kuşadası Tarihi Kaleiçi Bölgesi Barbaros Hayrattin Başa Bulvarı röleve, restorasyon ve renovasyonu projeleri, koordinatörlüğünü belediyemiz danışmanı mimar Ümit Özkan, ÇEKÜL Akdeniz Bölge Koordinatörü mimar Recep Esengil ve mimar Nuran Esengil ile birlikte yürüttüğümüz ve Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin özverili çalışmaları ile tamamlanmıştır. Bu başarılı çalışmaların ardından ise Bursa ÇEKÜL Temsilcisi mimar Şaziye Sezginer ve Bursa Uludağ Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin değerli katkılarıyla, Kaleiçi Şafak, Tuna ve Bahar Sokak projeleri hazırlanmış, kentsel doku içinde eski tarihsel ve kültürel dokunun kalabilen parçalarını yeniden buluşturmak, olumsuz görünümleri azaltmak ve özellikle turistler tarafından daha çok ziyaret edilen çarşı dokusu içinde izinsiz eklentilerle ve yapılan değişikliklerle oluşan olumsuz cephelerin düzeltilmesi amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. ÇEKÜL Vakfı Kentler Çocuklarındır Eğitim Programı kapsamında çocukların kentlilik bilincinin ve kültürel kimlik duygusunun gelişmesi, yaşadıkları kentin kültürel zenginliğinin farkına varmaları, kentlerinin birer Kültür Elçisi olmaları amacıyla 30 Kuşadalı çocuğa eğitim verilmiştir. “Çalıkuşu” romanındaki Feride kahramanının yaşadığı ev olarak bilinen, Çalıkuşu Evi olarak ülke gündemine oturan, Aydın Valiliği’nin katkıları ve Kuşadası Belediyesi kaynakları kullanılarak, tescilli yapı kamulaştırılmıştır. Tescilli yapının restorasyonu yapılarak kültürel ve sosyal etkinlikler amacı ile Kuşadası Belediyesi Çalıkuşu Kültür Evi ve ÇEKÜL İletişim Merkezi olarak hizmete açılmış ve emek verenlerin onuru olmuştur. ÇEKÜL Vakfı, ÇEKÜL gönüllüleri ile tanışmak ve çalışmaları birlikte yürütmek, ihtiyaç duyduğunda ÇEKÜL ailesini her zaman yanında hissetmek, verdiği güven, kişisel ve meslek hayatım açısından dönüm noktası olmuştur. Daha sonraki yaşantımda çevre ve kültürü bir 136

bütün olarak görerek, çalışmaları gönüllülük ruhuyla sürdürmek büyük mutluluk ve onur veren bir duygu. Özellikle ÇEKÜL Vakfı gönüllü toplantıları ve TKB toplantılarında uzun süre görmediğimiz dost ve arkadaşlarımızla buluşmak, yeni gönüllülerle tanışmak, yeni projeler planlamak, deneyimlerin paylaşılması, gelinen süreç içerisinde yerel yönetimlerdeki heyecan, gelişme ve değişimleri görmek… ÇEKÜL’de yaşadığım her an benim için unutulmaz… Ayşe Günbey Şerifoğlu ÇEKÜL Kuşadası Temsilcisi

Ben ÇEKÜL’ün şanslı üyelerindenim. Metin Hocam benim Konya Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi Mimarlık Bölümü’nde dört yıl boyunca Sanat Tarihi ve Mimarlık Tarihi derslerime girmişti. Böylece temelden ve damardan yetişmiş bir elemanım. Antalya Müzesi’nin 1984 yılı onarım ve teşhir tanzim işini yapan firmanın şantiye şefi idim. Elmalı’da, yeni hükümet binası çalıştığım firma tarafından yapılmıştı. Elmalı sevdam da böyle başlamıştı. Hocama Elmalı temsilcisi olmak isteğimi ilettim. Kırmadılar beni ve hemen Elmalı Derebeyi olarak çalışmalara başladım. Çok yoğun, zor ve sadece Metin Hocamın destekleri ile Elmalı Hükümet binasının Kent Müzesi yapılmak üzere Elmalı Belediyesi’ne devri işine soyundum. Sonunda başardık. Şimdi kimse beni orada tanımaz, bilmez. Daha güzel bir mutluluk var mı? Çeküllü olmak aslında kolay anlatılabilir bir his. Bir toplantıda, sohbette “Ben ÇEKÜL Vakfı üyesiyim” dediğinizde zaten her şey anlaşılmakta ve görülmektedir. Bu ayrıcalık insanın işe yaradığını hissetmesi ile doğrudan bağlantılı. Birçok konuda belki bu hissedilebilir, ama çok azında geleceğe bırakılabilir. Çocuklarınıza aktarılabilir. Kültüre doğrudan katkınız olabilir. ÇEKÜL gönüllüsü olarak ben, eşimin de toplantılara, etkinliklere katılmasını sağlayarak fahri bir gönüllü de kazandım. Aslında iki kişilik bir gönüllü ordusuyuz. Kısaca; bir tatile gidince, geziye çıkınca ya da görev ve iş gereği seyahat ederken geçtiğimiz yerleşimlerde “Acaba buraya nasıl hizmet edebiliriz, destek verebiliriz“ düşüncesi taşımak, böyle bakmak ne kadar mutluluk verici anlatamam. Cahit Tolunay

137


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL gönüllüsü bir dostumdan 7 Ağaç Projesi için gönüllüye ihtiyaç duyulduğunu öğrendim ve 7 yıldır içinde hayatımın önemli bir zamanını geçirdiğim bu binaya girdim. Benim tarihimin de önemli bir parçası olan bu zaman diliminde; ÇEKÜL’ün tarihini oluşturan gelişmelere tanık olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Şaşırtıcı yönleri vardır ÇEKÜL’ün, bilmeyene anlatmak çoğunlukla zordur. Bazen kararlar zor alınır, amatörlükle profesyonellik sınırlarında dolaşırsınız, derken birikimle dolu, büyük bir insan gücünü yanınızda hissediverirsiniz. Bazen de küçük, biraz da kapalı bir yapıdır görünen, oysa hassasiyetle işlenmiş kocaman bir ağın içindesinizdir… O ağın içinde olmak, eşsiz deneyimler katar size. Her şeyin ötesinde; birbirinden birikimli, zeki, eğlenceli, özverili ve renkli insan tanırsınız. Bu denli ‘şahsına münhasır’ ve güzel insanı bir arada tanıma fırsatı; en büyük zevki farklı insanları gözlemleyip dünyalarını görmeye çalışmak olan birine verilecek en değerli armağandır. 7 Ağaç Ormanları programının içinde olup da neşeli ve ilginç anılarınızın olmaması mümkün değildir. ÇEKÜL dostları bilirki en çok yanılgıya düşülen konulardan biri, bağışlanan fidanların nasıl ve kim tarafından dikildiğidir. Bu yanılgının etrafında şekillenmiş birçok anımız var, bir tanesini paylaşmak isterim. Yıllardır katılımcımız olan bir hanımefendi, bir dostuna 7 Ağaç armağan ederek, sertifikasının aynı gün içinde kuryeyle gönderilmesini istedi. Birkaç saat sonra sertifikanın ulaşmadığı şikayetiyle bizi aradı. Alıcı kişi o anda ofisinde bulunmadığından bizim de onayımızla posta kutusuna bırakılması sağlanmıştı ve kendisine bu bilgiyi ilettim. Armağanın sahibi olan arkadaşıyla görüşüp bizi yeniden aradığındaysa oldukça sinirliydi, çünkü posta kutusunda beklenen armağan yoktu… Sertifikayı teslim eden kuryeyle katılımcımız arasında bir iki saat boyunca telefon trafiği yaşayarak -posta kutusunun şekli, duvarların rengi gibi detaylarla- gidilen adresin doğruluğunu teyid ettikten sonra, sıra sertifikanın şeklinin tarifine kadar gelmişti… Sonuç olarak gidilen yerin doğru yer, kuryenin tarif ettiği posta kutusunun da alıcıya ait posta kutusu olduğu ortadaydı. Ancak ortada sertifika yoktu, kilitli posta kutusundan kaçıp gitmeye karar vermiş olmalıydı!…Yapacak bir şey yoktu, çözemiyorduk. Bu hiçbir yere varamayan gergin konuşmayı sonlandırmak adına, sertifikayı ikinci kez göndermeye karar verdim. Öte yandan diğer telefonda alıcıyla görüşen hanımefendi, tarif edilen sertifikanın posta kutusuna ulaşmış olduğunu anlamış, gülmeye ve özür dilemeye başladı. Soruluş amacını tam olarak kestiremediği sorular nedeniyle sinirlenen arkadaşından şu yanıtı almıştı: “Evet o kâğıt çoktan geldi, ama toprak ve fidanlar yok. Üstelik 7 fidanın posta kutusuna sığması mümkün değil, sığsa bile toprağının sığacağını hiç sanmıyorum! Seni kandırmışlar anlamıyor musun?” Söylenecek çok söz, yazılacak çok cümle var… Yalnızca kendi dünyamdaki ÇEKÜL’ü tüm boyutlarıyla anlatmaya kalksam bile, haftalarca yazmam gerekir, ki anlatım gücümün bu iş için yetersiz kalacağından eminim. Bu nedenle penceremden en ışıltılı görünen yanlarını tasvir etmeye çalıştım. Hayatımızın; iç içe geçmiş filmlerle örüldüğünü, bu örgüyü de birbirimizin hayatlarında roller oynayarak büyüttüğümüzü düşünüyorum… Ve ÇEKÜL Vakfı’nın 20 yıllık filminde rol almaktan dolayı büyük onur duyuyorum.

Uzun süre duraksadım, hemen yazamadım. ÇEKÜL benim için bir iş yeri olmadı hiçbir zaman, ÇEKÜL benim ailem oldu, yaşamımın bir parçası, en değerli anılarından biri oldu. Size Çeküllü olmayı fazlaca kişisel ve duygusal olmayan bir dille nasıl anlatabilirim? Anlatamam. En nihayet kaygılarımı bir kenara bırakıp, içimden geldiğince -oldukça kişisel ve de gözlerim dolu dolu- anlatacağım Çeküllü olmayı. Bu satırları yazdığım yer ülkem değil, ÇEKÜL’den çok uzakta. Burada her gün sabah, büyük ağır bir kapıyı açıp, kıvrımlı merdivenlerinden tırmanıp selamlayacağım ve laflayacağım -Hakan, Ali, Feride, Melike, Ece, Zeynep, Görkem, Sevil, Gülay, Çiğdem, Ruhat, Ayça, Burcu, Sevinç HanımÇEKÜL’ün bütün güzel ve sıcakkanlı çalışanları yok. Burada Betül Hanım yok. Betül Hanım’ın sevecen kalbinin sıcaklığı ile ısınıp Feride’nin getirdiği çayı yudumlayıp sohbet edip gönlümün ısındığı anlar yok. Betül Hanım gibi tümüyle güvendiğim ve sevdiğim bir işverenim, hem yol gösterenim hem de dostum olabilmeyi başaran bir yöneticim yok. Metin Hoca’nın enerjisi ve babacanlığı ile tütsülenen bir iş atmosferim, Anadolu’nun her köşesinden gelen ziyaretçilerin getirdiği iş heyecanı yok. Ama maddi ve ailevi nedenlerle ÇEKÜL’den ayrılmak zorunda kaldığım bunca yıl sonra, bambaşka, uzak ve soğuk bir memlekette ÇEKÜL’ün ruhuma sinen varlığı ve sıcaklığı hala içimde. En son ziyaretimde Betül Hanım’ın kendi boynundan çıkarıp bana verdiği kahverengi yün atkı, her kış, her gün boynumda, bazen kurgusuz bölük pörçük rüyalarımın bile parçası Betül Hanım, Metin Hoca ve bende iz bırakan Çeküllü dostlarım. Hala en sevdiğim birçok arkadaşım ÇEKÜL’den. Birçoğumuz ÇEKÜL’den ayrılmış da olsak, ÇEKÜL sayesinde oluşan dostluğumuz sürüyor. Hayatımın merkezi olan kızım Mina’nın karnımdaki varlığını ilk defa ÇEKÜL’de öğrendim, heyecanla indiğim merdivenlerden yuvarlanıp haberi ilk Betül Hanım ve diğer arkadaşlarımla paylaştım. Kızımın birinci yaş gününü ÇEKÜL’de kutladım. ÇEKÜL’de 2002’den 2005 yazına kadar çalıştım ve hayatım boyunca ÇEKÜL dışında tam 7 ayrı kurumda çalıştım, ama bende iz bırakan ve hala yaşamımın bir parçası olan tek ‘iş yerim’ ÇEKÜL’dür. Çünkü ÇEKÜL, en başta benim ailem oldu; hatalarımla kabul gördüğüm, hatalarımdan öğrendiğim, daha iyi bir insan olduğum, dostluğu ve sevgiyi paylaştığım bir yuvaydı. ÇEKÜL ülkemizin geçmişini korurken geleceğine yatırım yapmak üzere çalışan inançlı ve bilgili liderlerimizin peşinde, Çeküllü arkadaşlarla hepimizin canla başla çalıştığı ve bazen minik bazen büyük adımlarla kat ettiğimiz bir yoldu. Ve ÇEKÜL’de bulunduğum süreçteki yol arkadaşlarım ve liderlerim bir ömür boyu sürecek hayat dostlarım, yani ailem oldular. İnsan ailesini nasıl değiştirebilir, nasıl unutabilir? Başka bir ülkede, kültürde ve ÇEKÜL’den ayrılmamın üstünden seneler geçmesine rağmen ÇEKÜL hala benimle. Deniz Özesmi

Burcu Yazlar 138

139


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL kuruluşunun 20. yılını kutluyor. Bunun anlamı o kadar büyük ki iyi ki doğdun; iyi ki bu günlere geldin ÇEKÜL. Gökte milyonlarca yıldız vardır, ama insanoğlu bir tanesini iyi tanır onun adı ‘kutup yıldızı’dır. Kutup yıldızı yönünü kaybedene yön; dağ başındaki çobana yol olur. Kime sorsanız işaret parmağıyla kutup yıldızını yıldızlar arasından bulup gösterir. İşte ÇEKÜL sivil toplum örgütleri içinde bir kutup yıldızıdır. ÇEKÜL örgütlenmedir; yol gösteren, yön bulandır.

Sayın Prof. Dr. Metin Sözen’in söz konusu Kent Meydanı projesi uygulaması esnasında Sivas’a defalarca geldiğini söylesem inanır mısınız? Evet geldi, tüm çalışmaları bizzat yerinde takip edip önerilerde bulundu. Sivas’a 60 km. uzaklıktaki Acıyurt köyünde muhtar odasında otururken bir köylü yurttaşın gelip “Metin Hocam hoş geldiniz” demesi karşısında ben şaşkınlığımı uzun süre saklayamadım ve “halk adamı olmak böyle bir şey herhalde” diye düşündüm.

Uzun yıllardır Anadolu’dayım. Büyük üniversitelerin bilimsel kazılarında çok çalıştım. Toprağını bilirim, bu topraklardan ekmeğini çıkarmaya çalışan nasırlı ellerini bilirim; geleneğini, göreneğini bilirim; aşını ateşini bilirim. Seçimler olur, bir yerel yönetici belediye başkanı seçilir. Atama yolu ile bir vali atanır. Artık kamuoyu her şeyi bu iki insandan, özellikle seçilmiş olandan beklemektedir. Bir Anadolu taşra kasabasında veya ilinde doğan bir insan hangi görgü, hangi bilgi ile yapacaktır bu insanların kendilerinden beklediklerini. Yıllarca didindiler, uğraştılar ama kısır döngüyü bir türlü değiştiremediler. Halk hep yeni açılımları bekledi durdu.

2007 yılında Kültür ve Sanat ödülünü Sayın Cumhubaşkanı’nın elinden alırken ve izleyiciler onu ayakta alkışlarken; Sayın Prof. Dr. Metin Sözen ile 48 yıla dayanan hem hoca hem ağabey-kardeş ilişkisi gözlerimin önünden buğulanarak geçti.

Bu bağlamda ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği örgütlenmeleri; başarılı adımları ile ülkenin geleceğini belirleyen kuruluşlar olarak karşımıza çıkarlar.

Saygılarımla...

Seçilenler ve atananlar “ben daha iyi ne yapabilirim ki” sorusunun cevabını artık aramayacaklardır. Çünkü bu sorunun cevabı ÇEKÜL’dür; Tarihi Kentler Birliği’dir. Tarihi Kentler Birliği bölgesel ve merkezi toplantılarında varılan nokta ortak akıl birliğidir. ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği artık bilimsel bir akademi; eğitici, öğretici, geliştirici bir örgütlenmedir. Somut bir örnek vermek istiyorum. Sivas önceki belediye başkanı Sami Aydın, Sivas önceki valisi Dr. Hasan Canpolat, sadece “Sivas için neler yapabiliriz” sorusuna cevap alabilmek için ÇEKÜL’de bir toplantıya katıldılar. Bizlerde aynı toplantıdaydık. Toplantıda öncelikle Sivas ilinin tarihi ve kültürel zenginliği, coğrafi konumu konuşuldu. Kızılırmak nehrinin bu kenti ikiye böldüğü ve bu durumdan nasıl faydalanılacağı ÇEKÜL danışmanları tarafından anlatıldı. Ancak Sayın Başkan anlatılanlar için parayı nereden bulacağı noktasında takılıp kalınca, üzüntü ile ayrıldık toplantıdan. Bu durum iki yıl sürdü; sonunda Sayın Başkan ÇEKÜLsüz yapamayacağını anladı ve ÇEKÜL sayesinde öyle bir kent meydanı projesi hazırlandı ki, mimar Metin Keskin tarafından hazırlanan bu proje ödül aldı ve Anadolu’da eşi olmayan bir kent meydanı ortaya çıktı. Bu meydan öyle bir meydanki; içerisinde yaklaşık 800 yıllık üç Selçuklu eseri, 450 yıllık bir Osmanlı cami ve bir hamam kalıntısı; ölümsüz Atamızın 4 Eylül 1919’da ulusal kongresini topladığı 1892 tarihli Kongre Müzesi, ünlü Vali Halil Rıfat Paşa’nın Hükümet Konağı ve 1900 yılında yapılmış olan Jandarma Binası bulunmaktadır. Tüm bunların dışında kent içinde bulunan Mısmıl Irmak ve Paşa Bahçe ıslah edildi. Her iki mekân da halk için oldukça cazip imkânları olan mesire alanlarına dönüştürüldü. Somut örneklerle anlatmaya çalıştığım bu durumu Anadolu ve Trakya kapsamında düşündüğünüzde ÇEKÜL’ün ve hizmetlerinin değerini tanımlamayı size bırakıyorum. 140

Yazımı, bir Tarihi Kentler Birliği toplantısında (Manisa veya Muğla olabilir) bir belediye başkanının sözlerini aynen kullanarak noktalamak istiyorum. “ Metin Hoca’nın yaması bulunmaz.” Burhan Bilget

Apartman çocuğu olmama rağmen, doğa benim tek vazgeçilmezimdi. Saatlerce hiç sıkılmadan solucanları eller, karıncaları izler, toprakla ve yeşille oynardım. Hatta ilk yürüme tecrübem, anneannemin balkonundaki sardunyaları koklayabilmek için gerçekleşmiş. Estetik ve mimari konusunda da duyarlıydım, eski püskü tarihi evlere küçük yaşlarda bile bayılırdım. Üniversiteden mezun olur olmaz bir süreliğine, ailemin de yakın temasta olduğu ÇEKÜL Vakfı’nda gönüllü olarak çalışmak istedim. Burası benim için mükemmel bir adresti; hem doğa-kültür alanında faydalı işlerde çalışacaktım hem de bir vatandaş olarak bana düşen görevi gerçekleştirecektim. Bir yıl boyunca çok güzel projelerde, etkinliklerde ve eğitim programlarında yer aldım. Bu deneyimim sayesinde, daha bilinçli, duyarlı, kültürlü bir insan oldum ve bir ‘İstanbullu’ olarak Türkiye’yi tanıma fırsatı buldum. Geriye dönüp baktığımda beni en çok heyecanlandıran anım, 2002 yılında Erzincan Kemaliye’de yaptığım iki haftalık yaz okulu serüvenimdi. Kent dokusunu incelemek ve yeniden projelendirmek için Kemaliye’ye giden mimarlık öğrencilerine; bizler de çocuklarla tiyatro, sinema, görsel sanat ve oyun aktiviteleri içeren bir yaz okulu yapmak için katıldık. Çocuklarla kaynaştık, aileleri ile tanıştık, evlere misafirliğe gittik ve bol bol dut pekmezi yedik… Yaz okulu sonunda halk kahvesinde çocukların yaptıklarını sergilemek için güzel bir şenlik düzenledik ve hanımların yaptığı muhteşem yerel yemeklerden yedik, Kemaliyelilerle güldük eğlendik. Müge Arslan

141


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

2007 yılında Hacettepe Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü’nden mezun olup, İstanbul’da iş aramaya başlamıştım. Benim hayatımda çok değerli yeri olan ve büyük önem arz eden Prof. Dr. Meral Alpay Şenöz sayesinde ÇEKÜL Vakfı’nın varlığından haberdar oldum. Prof. Dr. Meral Alpay Şenöz, iş arama süresi zarfında, Vakfın Bilgi Belge Merkezi’ne gönüllü olarak yardım edebileceğimi ve bu sayede kendi alanımla ilgili tecrübe kazanabileceğimi ve Vakfın diğer çalışma alanları ile ilgili bilgi sahibi olabileceğimi söylemişti. Bunun üzerine Betül Hanım’dan randevu isteyip ilk görüşmeme gittim. Samimiyetini bugün de hatırladığım kısa bir diyalogdan sonra beni kütüphaneye çıkardı ve ancak kitapseverlerin gösterebileceği ve anlayabileceği bir sevecenlikle ÇEKÜL Kütüphanesi’ni bana tanıttı. Çalışmaya başladığım o ilk günden beri ÇEKÜL’de kitap isimleri, numaralar ve etiketlerle dolu bir kütüphanede değil, emekle, özenle ve anılarla oluşturulmuş bir kişisel kitaplıkta çalıştığımı hissediyorum. Kütüphaneyi gördüğüm zaman ilk etapta ne kadar küçük bir yer diye düşünmüştüm, fakat çalışmaya başladığım zaman materyal bakımından ne kadar zengin olduğunu anlamaya başladım. ÇEKÜL Vakfı Bilgi Belge Merkezi, Türkiye’nin doğal ve kültürel mirasına katkıda bulunan her türlü materyalin düzenlenmesi, saklanması, korunması ve bunlardan yararlanmak isteyen herkesin erişimine sunulması için çaba harcıyor. Vakfımız doğal ve kültürel yaşama, dünün bugününe ve yarına bağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla toplumumuzda doğal ve kültürel koruma bilincinin yaygınlaşması için kamu-yerel-sivil-özel kesimlerin işbirliğiyle birçok proje gerçekleştiriyor. Bu projeler esnasında ortaya çıkan yazışmalar, paftalar, rölöveler, planlar, fotoğraflar, raporlar vb. basılı ve dijital bilgi taşıyıcıları kütüphane otomasyon sistemine kaydedilip, kullanıcıların araştırmalarına yardımcı olması için erişimine sunuluyor. Türkiye’nin doğal ve kültürel mirası alanında uzmanlaşan Bilgi Belge Merkezi’nin koleksiyonunun tamamına yakını bağış yoluyla oluşturuluyor ve bu yolla gittikçe büyüyen ve gelişen bir derme olmaya devam ediyor. Koleksiyonun içeriği; Metin Sözen Arşivi: Prof. Dr. Metin Sözen’in yazdığı ve O’na yazılmış, ÇEKÜL’le bağlantısı bulunan her türlü yazının (davetiye, mektup, haber, tebrik kartı dahil) dijital ve orijinallerinden veya kopyalarından oluşur. Kütüphane: Çevre-kültür-sanat ve mimari ile ilgili kitaplar, tezler, süreli yayınlar, fotoğrafları içerir. Kent Arşivi: Kendini Koruyan Kentler programı adı altında birçok ilde kamu-yerel-sivilözel kesimin işbirliğiyle gerçekleştirdiği doğal ve kültürel mirası koruma-yaşatma çalışmaları esnasında ortaya çıkan yazışmalar, paftalar, planlar, fotoğraflar vb. her türlü bilgi birikimini kapsar.

Dijital Arşiv: ÇEKÜL’ün projeleri esnasında ortaya çıkan fotoğraf, pdf gibi malzemeleri içerir. Çalışma hayatıma burada başlayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Burada çalışarak sadece kendi işimle ilgili bilgi sahibi olmayıp Vakfın diğer tüm projeleriyle ilgili de bilgi sahibi olabiliyorum. Burada çalışmaya başladıktan sonra doğal ve kültürel mirasın hayatımızdaki yeri ve önemini daha iyi anlamaya başladım. Metin Hocamızla çalışırken, Türkiye’de mimarlık mirasının korunması ile ilgili hareketin tarihiyle tanıştım. Anadolu’nun ortak kültürünün ve bugünün Türkiye’sinin var oluş değerlerinin korunması için kararlılıkla ve inançla verilen mücadeleyi tanımaktan ve içinde yer alabilmekten gurur duyuyorum. Emine Solak

Çeküllü; Kendini Değil Yaptığı Hizmeti Ön Plana Çıkarır ÇEKÜL; kaybolan değerlerin ortaya çıkarılması için toplumların önce düşünce yapısını değiştiren, getirdiği projelerle yol gösteren ve onların takipçisi olan bir kuruluş. Böyle bir toplulukta ne kadar proje üretirseniz üretin, yenileri için görev bekliyorsunuz. Dibini hiçbir zaman göremeyeceğiniz bir hizmet çukurundasınız adeta! Metin Sözen ve arkadaşlarının elimize verdiği bir ışıkla aydınlatmaya çalışıyorsunuz durmadan. Ortaya çıkan güzellikler size güç verirken bir taraftan da sizin de onlardan yeni yeni şeyler öğrendiğinizi fark ediyorsunuz. İşte bu iki olgu daha fazla çalışmamız gerektiğini, yorulmaya fırsatımız olmadığını anlatıyor. (Galiba ömrümüz yettikçe koşacağız!) Lütfi Bülent Şahin ÇEKÜL Bergama Temsilcisi

Sinan’a Saygı Kitaplığı: Sinan’a Saygı programı kapsamında yürütülen envanter çalışmaları için gerekli bilimsel kaynakların toplanması ile başlayan süreç sonunda, Bilgi Belge Merkezi’nin içinde bir Sinan’a Saygı Kitaplığı oluşturuldu. Kitaplık, Mimar Sinan’ın yaşamı ve eserleri hakkında bilgi içeren kitap, dergi, pul, para, harita vb. malzemelerden oluşur. 142

143


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL’ün aydınlığı yansıtan yüzüyle ilk karşılaşmam, üniversite eğitimim sırasında Mersin’in Silifke ilçesiyle ilgili bir proje hazırlığı için araştırma yapmak amacıylaydı. ÇEKÜL binasının kapı tokmağını çarptığımda çıkan sesler, aynı zamanda yaşamımda gerçekleşecek olan değişimin de ilk sesleriydi. Kapı açıldığında beni karşılayan, ilkinde binanın etkileyici mimarisi, sonrasında ise ÇEKÜL’ün her katında yer alan güleryüzlü, heyecenlı, yardımsever gönüllüleri oldu. O gün, gönüllülerin sıcaklığı, ÇEKÜL sevgisi olarak tohum gibi içimde yeşerdi ve o günden bugüne gittikçe büyüdü, kök saldı. Çeküllü olmak benim için yaşamı hissetmek gibi. ÇEKÜL’ün doğa için yaptıkları, yapmaya çalıştıkları, içinde yaşadığımız, günümüzde geri dönüşsüz biçimde tükenmeye doğru giden ekosistemi, canlıları anlamamı, onları hissetmemi sağladı. Kültür alanındaki sayısız çalışması ise insanlığın binlerce yıldan beri süregelen birikimini görünür kılması, kültürü yarınların, gelecek kuşakların daha aydınlık olması için kalıcı bir değere dönüştürmesi, günümüz bilgi karmaşası içinde bir deniz feneri haline getirme çabası olarak anlam kazanmaktadır. Bir yandan doğayı bilgi birikimiyle, kültürle bir arada korumaya, bize kazandırmaya çalışırken, bir yandan bu çalışmaları yapan Metin Hoca’mın öncülüğündeki yüreği geniş, ufku geniş, bilgisi geniş insanlar arasındaki işbölümü, yardımlaşma ve dayanışma, bireyselleşen dünya düzeninde özlemini duyduğumuz toplumsal ilişkileri, ÇEKÜL Toplumu olarak yeniden yaşama kazandırmaktadır… ÇEKÜL’ün benim için anlamı büyük. Bu nedenle sayısız, unutamadığım anım var. 2008 yılında Ayasofya Müzesi’nde düzenlediğimiz sergi açılışından bir gün önce, mart ayında Ayasofya’nın taş mimarisinin soğuğunda, gece saat 12.00’ye kadar Betül Sözen, Metin Keskin, ÇEKÜL çalışanları, her yaştan ve her meslekten çok sayıda elleri üşümüş yürekleri sıcak ÇEKÜL gönüllüsü ile İngiltere’den bilgisayarının, telefonunun başında bizlerle birlikte çalışan Ahmet Sezgin’le birlikte, büyük bir çabayla ortaya sıcacık bir sergi çıkardık. Mimar Sinan’ın eşsiz eserlerini böyle bir çabayla, Mimar Sinan’ın elinin değdiği kubbe altında sergilemek etkileyici bir an, unutulmaz bir anıydı. Erkan Kaplan

ÇEKÜL ile tanışmam Manisa ili bağlısı Eski Kula Zafer İlkokulu’nun Kültür Merkezi olarak Tarihi Kentler Birliği’nin verdiği destekle restorasyon projesinin hazırlanması işiyle ilgili oldu. Belediye Başkanı’nın proje sunumu yapmamı istemesi ile hiç düşünmeden İstanbul biletimi alıp projelerimle Metin Sözen Hocamla görüşmek üzere büyük bir heyacanla ÇEKÜL Vakfı’nın Beyoğlu’ndaki merkez binasına gittim. Tarlabaşı’nda Vakfın binasını arayışım, Vakfın kapısından girip içerde çalışan arkadaşlarımızın sıcak ilgisi ile karşılaşmam ve Metin Sözen Hocamla birinci katta yaptığımız görüşme, üniversite sınavına giren öğrencinin heyecanı içerisinde geçti. Yönetim Kurulu toplantısını bölerek Metin Sözen Hocamın tarihi ve Türkiye’yi saran çalışma ortamında benimle görüşmesi çok etkilemişti ve bu sıcaklığa güvenerek proje sunumu bittikten sonra, kendisinden bir ricada bulundum. Yenifoça Tarihi Kentler Birliği üyesi değildi ve kenarda sıkışmış kalmış 3000 yıllık birikimi olan bir sahil beldesiydi ve yanımda beldeye ait fotoğraflar vardı. Hocama onları gösterdim. Tüm Türkiye’yi gezmiş ve tarihine hâkim olan Prof. Metin Sözen beldeyi bildiğini söyledi ve beldenin Tarihi Kentler Birliği’ne üyeliği için başvuru evraklarını Belediye kanalı ile hazırlayıp müracaatımızı yapmamızı ve ilk Tarihi Kentler Birliği toplantısında üyelik görüşmelerine alınacağını söyledi. Heyecanlıydım, sevincim iki katına çıkmıştı. Bu görüşme sırasında Hocamın bana söylediği bir söz -“ben adam olacak insanı gözünden tanırım”- aklımdan hiç çıkmaz. Yenifoça’da restorasyon ağırlıklı çalışmalar yapıyordum ve gönüllü olarak çalışabileceğimi ve ne yapmam gerektiğini sordum kendisine. O zaman Hocam, “Foça-Yenifoça bölünmez, ayrı değerlendirilemez” diyerek, bölgede Foça-Yenifoça iletişim danışmanı olabileceğimi söyledi ve bu görevle ilgili gerekli birimleri arayarak bölge danışmanlığı işlemlerinin iletişim araçları bilgilerimin alınmasını istedi. Bu konuşmalar kısa bir süreydi ama sanırım hayatımın en uzun dakikaları ve en dolu anlarından biriydi, heyecanlıydım, Hocamın devam eden toplantısına geçmesi gerekiyordu. Alt kattaki arkadaşların yanına inmemi ve ÇEKÜL’de çalışan arkadaşlarla tanışmamı, binada yapılan faaliyetlerle ilgili bilgilendirileceğimi söyledi. Hocamla ilk görüşmemdi ve ÇEKÜL ile ilk tanışmamdı bu. Mutluydum, gurur duymuştum bu yüceltme karşısında ve böyle bir grupla bu şekilde tanışmak ve çalışmaya başlamak muhteşemdi. Vakıf’tan ayrılıp Tarlabaşı’ndan Beyoğlu’na çıktığımda her şey sanki daha güzeldi ve hep Hocamın sözleri kulağımdaydı. Yüzümde ufak bir tebessüm, bundan sonra yapacaklarımla ilgili düşünceler Beyoğlu’nu gezdim. Esmehan Erbiz ÇEKÜL Foça-Yeni Foça İletişim Danışmanı

144

145


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

1998-2002 tarihleri arasında Mimarlar Odası Genel Sekreterliği’ni yapmaktaydım... Çok yoğun bir çalışma programımız vardı. Bu çalışma programının bir bölümü tarihi ve doğal çevre ile ilgili çalışmalardı. Çalışmaların bir kısmını da ÇEKÜL Vakfı ile birlikte gerçekleştirdik. Mimarlar Odası Merkez Yönetimi olarak ÇEKÜL Vakfı ile birlikte Anadolu’nun birçok yerinde doğal ve kültürel değerlerin korunması için bir dizi etkinlik yaptık. Paneller, sempozyumlar, sergiler ve toplantılar düzenledik. Bu etkinlikler ortamında Metin Hoca ile sık sık görüşme ve tartışma ortamı fırsatı buldum. Ülkemizdeki kültür mirasının korunması, yaşatılması ve kimlikli bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması için neler yapılması gerektiğini Metin Hoca’dan öğrenmeye çalıştım. Bu dönem benim için adeta bir eğitim dönemi gibi oldu. Mimarlar Odası yönetiminden ayrıldıktan sonra, çalışmalarını hayranlıkla izlediğim Metin Hoca’ya ÇEKÜL Vakfı’nda gönüllü olarak çalışmak istediğimi bildirdim. Kendisi de bu istediğimi hemen kabul etti. O tarihte rahmetli Raci Bademli, ÇEKÜL Vakfı’nın Ankara temsilciliğini yürütmekteydi, fakat kendisiyle çalışma fırsatını ne yazık ki bulamadım. Çünkü ben ÇEKÜL Vakfı gönüllüsü olduktan çok kısa bir süre sonra vefat etti. Bir müddet sonra, sanırım 2004 yılında, Metin Hoca beni aradı ve ÇEKÜL Vakfı’nın Ankara temsilcisi olmamı istedi. O günden bu yana ÇEKÜL temsilciliğini seve seve yapıyorum. ÇEKÜL’ün geliştirdiği projeler, merkezi ve yerel yönetimlerin koruma ve yaşatma projelerine öncülük etmektedir. Özellikle 2000 yılında Tarihi Kentler Birliği’nin kurulması ile birlikte, bu yönde olumlu bir değişim yaşanmaktadır. Bilindiği gibi Tarihi Kentler Birliği kuruluşu uzun çabalar ve çalışmalar sonucunda gerçekleşti. O dönemin Mimarlar Odası yönetimi ile ÇEKÜL Vakfı, İçişleri Bakanlığı ve başta Bursa Belediye Başkanı olmak üzere, bazı belediye başkanlarının özel gayretleri ve özverileri sonucunda Tarihi Kentler Birliği oluşumu gerçekleşti. Bugün korumacılık yönünde güzel örneklerin ortaya çıkmaya başlaması ile birlikte, gelecek günlere çok daha umutla, güvenle bakabilmekteyiz... Faruk Soydemir ÇEKÜL Ankara Temsilcisi

146

ÇEKÜL’ün kapısından ilk girdiğim günü hatırlıyorum… Alice’in o meşhur ‘Harikalar Diyarı’na girmesiyle eşdeğer duygulara bürünmüştüm. Zorlanarak açtığım o ağır, tarihi kapının ardındaki, beni içine çekecek olan yeni dünyamın varlığından habersizdim. Binayı tanımak için gezerken adımlarım hızlı geliyordu bakışlarıma. Her yere yavaş yavaş bakmak, her merak ettiğim şeyi sormak istiyordum. Özenle hazırlanmış bir film setindeydim sanki. O güne dek tanıma şerefine erişemediğim Metin Hoca’mın odasını gördüğümde, odanın neden üzerimde ‘burası tarih kokuyor’ etkisi yarattığını da kavramam mümkün olamamıştı tam anlamıyla. Bugün o şaşkınlıkla tanımaya çalıştığım binanın içinde bana ait olan bir masa var, ne mutlu bana! “Nerde çalışıyorsun, memnun musun?” diyenlere her nasıl anlatıyorsam, onlar da teyit ediyor ne kadar şanslı olduğumu. Gönüllü olarak eğitimci olduğum Kültür Elçileri Projesi’nden sonra bugün, evet hala gönüllüyüm! Çeküllü olmak her zaman gönüllülüktür diye düşünüyorum. Burada bir masada oturmuyor olsam, başka zamanlarda başka yerlerde de olsam, daima gönlümde olacak buraya ait bir şeyler. Kültür Elçileri Projesi ile Anadolu’yu gezerken aklımı durmaksızın kurcalayan bir soru vardı: Nasıl olabiliyordu da ÇEKÜL’e gönül vermiş olanlar bu kadar ortak özelliği bir arada barındırabiliyordu? Anadolu’nun dört bir yanında tanıştığım Çeküllüler meslek alanlarında başarılıydı, kentte saygın bir yerleri vardı. Buna karşın o kadar alçakgönüllülerdi ve ilk kez gördükleri bizleri o kadar iyi ağırlıyorlardı ki, aileden biriymişiz hissini hissetmemek mümkün değildi. Neden sonra kavradım ki gerçekten ben artık aileden biriydim, ÇEKÜL Ailesi’nden… ÇEKÜL Ailesi bana çok şey öğretti ve öğretmeye de devam edeceği tartışılmaz bir gerçek. Yolum buradan geçtiği için değil, yolum beni buraya getirdiği için mutluyum. Burası geçilecek bir yol değil, yürüdüğüm yolu aydınlatan bir ışık artık benim için… Gökçe Çağatayalp

147


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Bol güneş alan, bereketli tarlaları var ÇEKÜL’ün ve bu tarlalarda kızaran, yeşeren, bozaran çeşit çeşit ürünü. Ayrıca çiftçileri de var tabii, kadınlı erkekli, canı gönülden çalışan tam 20 yıldır. İstanbul’un göbeğinde, Beyoğlu’ndaki binasının demir kapısını ittiğim ilk günden beri gördüğüm şey buydu. Anadolu’da yapılan, aslında tam da tarım olmayan bu yeni tarım şekliydi. Bilinçli, korumacı, çağdaş Anadolulular yetiştirmek, devamlılıklarını daim kılmak. Şimdi 20. yılını kucakladığı bu günlerde asıl söylenmesi gereken 20 yılın uzunluğu değil, ama 20 yıla sığdırılanların çokluğu sanki. Bu uzun yolculuktan bahsedilirken, her seferinde, başka detayların hatırlatılması, sonrasında hep beraber keyiflenilmesi bundan. Sığdırılanların çokluğundan, insanların, projelerin, anıların bolluğundan. Bizimki artık biraz zengin şımarıklığı. Eee! Ne de olsa mirasımız büyük, tüm Anadolu bizim. Haksız mıyız koltuklarımızın kabarmasında? Bizler ÇEKÜL olarak çok zenginiz! Görkem Gül Duman

Kendimi Değerli Hissettiğim Yerin Adı ‘ÇEKÜL’ Yaklaşık bir sene önce kapısından girdiğim ve bir daha çıkmak istemediğim yerin adı. Paylaşımın, katılımın, bir işe yaramanın, üretmenin ve benim için en önemli olan sevgi ve birbirini anlayabilmenin var olduğu yer. Öyle bir yer ki katıldığınız her faaliyette ya da toplantıda, “daha yeni neler öğrenebilirim veya yeni neler üretebilirim” düşüncesini her zaman içinizde barındırdığınız bir atölye, bir okul, bir ev. Bazen hayatınızda hiç tanımaya fırsatınız olmayacak değerli insanlarla tanışma fırsatını ve heyecanını yaşattıracak bazen de hiç göremeyeceğiniz eşsiz eserleri görebilme olanağını sunacak yerdir ÇEKÜL. Toplumsal sorumluluk, yardımlaşma gibi çalışmalar içinde bulunmak isteyen biz gençlere aslında daha geniş açılardan da bakabilmeyi, sözde değil özde paylaşım duyguları hissettiren ve bu paylaşımların gözle görülebildiği, teoride kalmadığı, dinamik bir ortamın adıdır. Gönül ve gönüllülük kavramının tüm ÇEKÜL fertlerinde en içten ve samimi duygularla yerleşmiş olduğunu gözlerindeki parıltıyla anlarsınız, onlarla tanışmış olduğunuz için yaşadığınız haz bir başkadır, hele birde çalışmalarına katıldınız mı kopamazsınız bir daha… Katkıda bulunduğu her anlamlı proje için, öncüsü olduğu her atılım için, bana yaşattığı her güzel an için ÇEKÜL ailesine; iyi ki varsın daha nice anlamlı adımları yaşatman dileğiyle… Hazel Agun 148

Sene 2000, Kemaliye’de bir terzi dükkânında dostlarımla birlikte oturuyoruz. Kent merkezinin tek caddesi olan Cumhuriyet Caddesi’nde; en önde zamanın kaymakamı Sayın Uğur Kolsuz ve çoğunluğunu tanıdığım genç-yaşlı bayanların oluşturduğu bir grubun, ellerindeki küçük Türk bayraklarını sallayarak, Yüzüncü Yıl Marşı’nı söyleyerek yürüdüklerini gördüm. Herkes gibi bende merak içindeydim. Bu topluluğun 22 Nisan Dünya Günü münasebetiyle kente gelen ÇEKÜL Vakfı Proje gönüllüleri olduğunu öğrendim. ÇEKÜL Vakfı neyin nesiydi? İstanbul’a geldik. Mevcudiyeti ve hatta temel ilkeleri konusunda bilgi sahibi olmadığım ÇEKÜL Vakfı’nın Ekrem Tur Sokak’taki merkezine davet edildim. ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Sayın Metin Sözen ile çoğunluğu Kemaliye gönüllüsü olan hemşehrilerimle 2001 yılı sonlarında gittiğim Vakıf merkezinde tanıştım. Sayın Sözen konuşmasına, o günden sonra temel hedef olarak belirlediğim şu sözü ile başladı; “Türkiye’nin Kültür Başkenti olma fırsatını 1975 yılında kaybettiniz, hiç değilse bu defa Havza Kültür Başkenti olma fırsatını kaybetmeyin.” Toplantıda; ÇEKÜL Vakfı’nın Evden Sokağa, Sokaktan Kente, Kentten Havzaya, Havzadan Bölgeye ve Ülkeye yayılan bir alan çalışmasını yapacak temsilciliğin Kemaliye’de açılmasının zorunlu olduğunu dile getirerek, artık zamanın geldiğini ısrarla belirttiler. Karşılıklı konuşmalar sonunda, proje gönüllülerinin benim temsilcilik görevini almam hususunda ısrarlı talepleri oldu. Kendilerine; “Konuyu bilmiyorum. İnceleme ve bana düşünme fırsatı verirseniz bu özverili çalışmalarınızda sizlere yardımcı olmaya hazırım... Arzu ederseniz bana ait olan bir dükkânı bu amaçla merkez olarak kullanmanıza tahsis edebilirim,” dedim. 1996 yılından beri ÇEKÜL Vakfı Kemaliye gönüllüsü olarak özverili çalışmalar yapan İstanbul’daki grup, zaten yıllardır büyük bir çaba içinde Kemaliye’de yapılan çalışmalara somut katkıda bulunmuşlardı. Böyle bir merkezin açılması ve hizmet vermesi hususunda kararlı olduklarını belirttiler. Bu amaçla, ÇEKÜL Kemaliye Temsilciliği’nin gerçekleşmesi için 2001 yılı sonlarında İstanbul’da bulunan Kemaliyeli kadınlar yemekli bir kına gecesi yaparak, elde edecekleri geliri, bu maksatla kullanacaklarını belirtmişler ve söylediklerini yerine getirmeyi başarmışlardı. Temsilcilik 12 Temmuz 2002 günü Kemaliye Kaymakamı Sayın Ferhat Kurdoğlu, Belediye Başkanı Sayın Mustafa Demir, ÇEKÜL Vakfı Genel Sekreteri Sayın Betül Sözen ve Kemaliye halkının yoğun katılımıyla açıldı. Bugünün anısına hazırlanan ve ÇEKÜL Kemaliye Temsilciliği’nin sloganı olan “Evlerinizi Koruyunuz” baskılı bez torbalar dağıtıldı. Beni her zaman destekleyen eşim ve gönüllü arkadaşlarımla birlikte ilk günün heyecanı içinde Kemaliye’nin, özgün kent kimliğine ulaşma gayretine katkıda bulunmaya devam etmekteyiz. Her ÇEKÜL gönüllüsünün, Sayın Sözen’in “Bilgi ve kültürün emekliliği olmaz” sözünden hareketle, birikimlerini, mensubu olduğu kentin kültür değerlerini, ÇEKÜL Vakfı’nın ve uzantısı olan TKB’nin temel ilkeleri doğrultusunda korumaya çalışarak ulaştığı haz anlatılamaz. Çeküllü olmak, ‘bireysellik’ten kurtulup ‘birlikteliğe’ ulaşmışlık demektir. Çeküllü olmak, Anadolu aile birlikteliliği içinde sade bir fert olmak demektir. Hilmi Balioğlu ÇEKÜL Kemaliye Temsilcisi 149


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Ben, ÇEKÜL ile 2004 yılında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürütürken yetki ve sorumluluk sahibi olduğum bir pozisyonda tanıştım. Gecikmiş bir tanışmaydı ama doğru zamanda ve doğru yerde gerçekleşen bir tanışmaydı. Resmi tanışmamız geç gerçekleşmiş olsa da aslında yapılan işle tanışmam babam Marangoz Yusuf Sami Arslan’ın sayesinde oldu. 1970 yılında Türkiye’nin en önemli mimarlarından Yük. Mimar Turgut Cansever’in marangozu olan babamın çırağı olarak Çürüksulu Ahmet Paşa Yalısı’nın tüm ahşap işlerinin yapımında bir yaz boyu çalıştım. Genel Sekreter Yardımcısı olarak göreve atandığım 2004 yılı Nisan’ı, bana kültürel mirası koruma ve sahip çıkma şansını verdi. Bu şansı değerlendirebilmek için doğru insanlara ve doğru kurumlara ihtiyacım vardı. Anadolu’yu karış karış gezen ve her kültürel mirasın bir ucundan tutan, onu ayağa kaldırıp tekrar günümüze kazandıran Hocamızın yolu Gaziantep’e düşünce tanışma kaçınılmaz oldu, doğru insan Prof. Metin Sözen ve doğru kurum ÇEKÜL ile buluşmuştuk. Hocamızın önderliğinde bir yol haritası oluşturduk. Bürokrasinin dili ile bilim adamlarının dili farklıdır. Biz bürokratlar ÇEKÜL’ün dilinde yeni kelimeler, yeni kavramlar, yeni tanımlamalar ve her şeyden öte yeni bir anlayışla çevreye bakmayı öğrenmeye, öğrendiklerimizi doğaçlama olarak hayata geçirmeye başladık. Farkımız da buydu aslında. Kentin kurumlarını bir araya getirdiğimizde ÇEKÜL’ün bahsettiği ‘ortak akıl’, ‘kamuyerel-sivil işbirliği’ kavramları da can buldu. Yöneticilik hayatımda hiç rastlamadığım ve başarının yakalanmasında çok önemli gördüğüm bir konu da bir işin aynı sorumluluk yükü ve aynı heyecanla kilometrelerce uzaktan beraber yapılabilmesiydi. Gaziantep’e yapmış olduğumuz kültürel mirası koruma çalışmalarını planlar, uygulamalarını en kısa sürede ve en iyi şekilde nasıl bitirebileceğimizi hesaplarken ÇEKÜL’ü hep yanı başımızda bulduk. Çalışmalarımız hakkında bizden düzenli bilgiler aldılar, ihtiyacımız olduğunda insan kaynağı sağladılar, çalışmalarımızın her anında en az bizim kadar titizlikle takip edip desteklediler. ÇEKÜL lisanı ile ‘ortak akıl’, ‘ortak inanç’, ‘ortak güven’, ‘ortak heyecan’ kavramlarını iliğimizde hissettik. Bu süreç içerisinde o kadar çok anı var ki... 19-21 Aralık 2008 TKB Seminerleri Kayseri Toplantısı. Sabah, Hilton Otel’in kahvaltı salonundayız. Hocamız Prof. Dr. Metin Sözen’in masasında, Sezer Cihan (İmar Daire Başkanı), Rıdvan Fadıllıoğlu (Başkan Danışmanı), Zafer Okuducu (Mimarlar Odası Başkanı) ve ben her zamanki gibi yerimizi almış, sabah divanını açmıştık. Başkanımız Dr. Asım Güzelbey kendisinin yapacağı Gaziantep sunumundan bahsederken kahvaltı tabağı ile masamıza geldi. Hocamız yapılan çalışmalardan övgüyle bahsederek: “Asım Bey çok büyük bir iş başardınız, Türkiye’de ölçeği olmayan Kültür Yolu Projesi’ni hayat geçirdiniz, sizi kutluyorum’’ dedi. Başkanımızın “Olur mu Hocam ne yaptıysak sizin önderliğinizde yaptık, sizin bize çok büyük katkılarınız oldu” sözleri üzerine Hocamız, “Bu sizlerin başarısı” diye yanıtladı. Asım Güzelbey her zamanki mütevâzi kişiliğine uygun olarak Hoca’ya döndü ve bizleri göstererek, “Bakınız Hocam ne yapıldıysa arkadaşlarım ve ÇEKÜL yaptı. Ben en azından onlara engel olmadım,” dedi. Bu küçük anı Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ile ÇEKÜL’ün birlikteliğinin, ‘Antep Modeli’nin anahtarıdır. 150

Bu, güzel ve anlamlı ‘Tarihi Kültürel Miras Yolculuğu’nda, Hocamız ve ÇEKÜL’ün değerli gönüllüleri ile sonsuza dek yürüyeceğimizden hiç kuşkum yok. Gaziantep’te başlayan bu tanışıklığımız, bana hayatımın en güzel günlerini, aylarını ve de yıllarını verdi. Daha şimdiden eşi ve benzeri olmayan uygulamalarla, bilgi birikimi, deneyim ve anılar sağladı, beraber nice yıllara… Hurşit Arslan

ÇEKÜL ile Mardin’in en önemli tarihi eseri olan Zinciriye Medresesi’nin Mezopotamya’ya bakan cephesini, bana ait olan binanın 2,5 katını ÇEKÜL Vakfı ile işbirliği yaparak bedelsiz olarak yıktığımda tanıştık. ÇEKÜL Vakfı, bana göre Türkiye’de ve dünyada bulunan önemli eserlere karşılıksız olarak, herhangi bir menfaat beklemeden sahip çıktığı ve gelecek nesillere önemli eserler kazandırdığı için, Çeküllü olmak da bir ayrıcalıktır. Mardin’de turizme ön ayak olan ÇEKÜL Vakfı’nın beraberce Artuklu Kervansarayı otelini tarihe ve Mardin’e kazandırması ve birebir Artuklu Kervansarayı’nın A’dan Z’ye inşaat ve döşemesiyle ilgilenmeleri bana heyacan vermiş ve teşvik etmişti. ÇEKÜL Vakfı, gelenekseli geleceğe taşıyan Türkiye’nin önde gelen kuruluşudur. Sabahattin Evrensel

151


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Orada Bir Köy Var Uzakta

Çeküllü Olmak...

Daha 3-4 yaşındayken, televizyonda yayınlanan gezi belgesellerini büyük bir ilgiyle seyreder, sonraki bölümlerini sabırsızlıkla beklerdim. Okyanus altı görüntülerden etkilenerek su dolu kaba kafamı daldırırdım. Böyle başlamıştı keşif tutkum. Aradan uzun yıllar geçmiş, ama içimdeki meraklı çocuk hiç büyümemişti. Yine aynı merakla bir belgesel izliyordum. Daha ilk görüntülerinden itibaren tanıdık bir iklim kendine çekmişti beni. Belki toprağında, suyunda, rengindeydi bu tanıdıklık. Fırat’ın yanı başındaki vadide yer alan, Safranbolu’ya benzeyen eski evleriyle çok güzel bir yerdi, ama telaffuz edilen Eğin ismini ilk defa duyuyordum. Bu tanıdıklığın bir yanılgıdan ibaret olduğunu düşündüm, ama içimdeki şüphe dinmemişti. Belgesel biter bitmez soluğu bilgisayarın başında aldım, internetten Eğin ismini aradım. İçimdeki şüphe haklı yereydi, evet burası Erzincan’a bağlı Kemaliye (Eğin)’ydi. Ama Erzincanlı olmama rağmen Eğin’i hiç böyle bilmiyordum. Az gitmiş olmam bahane olamazdı da…

1995 yılında sömestr tatili için İstanbul’a gelmiştim. Bir tanıdığımın ortaokulda okuyan oğluna çevre ile ilgili bir ödev verilmişti, konu ile ilgili doküman bulmam için benim de yardımcı olmam istendi. İstiklal Caddesi’nde gezdiğim bir gün, o tarihte Lale Sineması yanındaki binada bulunan ÇEKÜL Vakfı’na uğradım ve çevre ile ilgili dokümanlarının olup olmadığını sordum. Bu arada yapılan sohbet sırasında Safranbolu’nun Yörük Köyü’nden olduğum gündeme geldi. Sonradan tanıdığım Betül Hanım Safranbolu Yörük Köyü’nün ÇEKÜL Vakfı’nın ilgi alanında olduğunu ve o sırada Vakıf’ta olmayan Metin Hoca’nın biraz sonra geleceğini ve tanışabileceğimizi söyledi. Metin Hoca geldiğinde tanıştık, köyle ilgili sohbete başladık. O günlerde kuruluş aşamasında olan Vakfımızdan (Yörük Köyü Kültür Mirasını Koruma Tanıtma ve Dayanışma Vakfı) ve sonraki yıllarda rahmetli olan köylümüz eğitimci ve folklorcu Ali Rıza Baykal’dan bahsettik ve böylece ÇEKÜL’ün kapısından bakmış oldum. Köyümüzdeki koruma ile ilgili çalışmalar için bundan sonraki yıllarda da Metin Hocamızın görüşlerine başvurduk ve katkılarını sağladık. Bu arada Zonguldak’ta çalıştığımı öğrenen Metin Hoca 2003 yılında beni ÇEKÜL’ün Zonguldak iletişim danışmanı olarak görevlendirdi. Böylece ÇEKÜL’ün kapısından girmiş oldum.

Araştırmamda ilk kez duyduğum bir isim daha çıkmıştı karşıma; ÇEKÜL Vakfı. Doğuda kalanın yitikliği, unutulmuşluğu Eğin’de yoktu. ÇEKÜL Vakfı, yakın bir tarihte burayı restore etmişti. Benim bile bilmediğim doğduğum toprakları onlar benden önce ‘keşfetmişlerdi’. Çok etkilenmiştim. Vakıf başkanının, eserlerini okuldayken okuduğum Metin Sözen olduğunu öğrendiğimdeyse kararımı artık vermiştim. Hemen gidip tanışmak istedim. Bir sanat tarihçisi, en önemlisi yaşadığı coğrafyaya saygı duyan bir birey olarak benim de yapabileceklerim vardı, olmalıydı da. Ertesi gün gittiğimde, görkemli vakıf binasından girdiğimde, duvarlardaki yapının ilk sahiplerinin yaptırdığı Hıristiyan azizlerin tasvirleri karşılaşmıştı beni. Saygı duruşuna benzer bir hayretle bu tasvirleri seyrederken, Sinan’a Saygı Projesi’nden Ahmet Sezgin’in “hoş geldin” sesi dünyayla olan bağımı yeniden sağlamıştı. Beni hemen benim gibi, yaşadığı coğrafyaya saygı duyan gönüllülerin yanına götürdüğünde ise gelmekle çok doğru bir karar verdiğimi anlamıştım. Eğin’e gelince; hani şu “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüzdür” şarkısı vardı ya, artık inanmıyordum ona. Ayşe Kulin’in “Köprü” romanında dediği gibi “Gidemediğin yer senin değildir”. Ertesi yaz, bir bahane bulup Eğin’e gittim, “O köy artık benimdi”. Levent Geçkalan

152

Geçen süre içinde çeşitli vesilelerle ÇEKÜL çalışanlarıyla tanıştım ve bazı Tarihi Kentler Birliği toplantılarına katıldım. Bu süreçte ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği’ni daha yakından tanımış oldum. Tarihi Kentler Birliği’nin 2008 yılı Kasım ayında Kocaeli’nde yapılan Endüstriyel Mirasın Yeniden Değerlendirilmesi seminerine, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Zonguldak Temsilciliği olarak Endüstri Mirası konulu sergi ile katıldık. Bu seminerin birinci günü akşamı otel lobisinde yapılan sohbet sırasında, ÇEKÜL çalışanları Necdet Sakaoğlu Hocamızdan Kocaeli’nin tarihini anlatmasını istediler. Yaklaşık 8-10 kişi otelin küçük bir salonuna geçtik. Daha sonra seminere katılanlarla 25-30 kişiye çıkan bir grupla Necdet Hoca’yı dinlemeye başladık. Necdet Hoca Osmanlıca yazılımlı Evliya Çelebi seyahatnamesinden bize Kocaeli bölümünü okudu ve yorumladı. Necdet Hoca’nın bize sunduğu bu küçük ‘seminer’ hep anılarımda kalacaktır. Muhsin Maden ÇEKÜL Zonguldak İletişim Danışmanı

153


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Telefonun Tuşlarına ÇEKÜL Yazdım… Bir kültür şehridir Kırşehir. Hep kendimize söyledik. Kendimizce anlattık yine kendimize. Kültürümüz var dedik. Yeşilimiz var dedik. Biz bütün bunları biliyoruz da başkaları biliyor mu dedik. Bizi birileri bağrına basmalı dedik. Ahievran-ı Veli’nin ulu sözleri aklımızı kurcaladı; “Ey oğul… Çocuğu herkes sever. Ancak kendinden olanı bağrına basar.” Bu söz ve üvey evlat. Kırşehir’de kültür ve sanat örgütünü kurduk. Adını KIR-ÇED koyduk… Adıyla yaşasın. Hizmet üretsin şehrimize. Dileğimiz bu. Ve biz bugün, bu örgütümüzle Türkiye’de dernekler bazında en iyi sivil toplum örgütüyüz. Bu korkuyla ÇEKÜL’ün kapısını ilk ben çaldım Kırşehir’den. Örgütlenme birimine bir e-posta gönderdim. Cevap alamadım. Yıl 2004. Korkum var. Reddedilmek var. Kırşehir’de bir cennet göl, Seyfe Gölü göz göre göre ölüyor. Sesimiz çıkmıyor. Bizi duyan yok. Avazımız güçlü çıkmalıydı. Güçlü ağızlardan güçlü çıkmalıydı ki sesimiz duyulsun. Bu kez telefona uzandım. Korku ve heyecan. “Bir kez ölünür ey be deli oğlan. Öl de kurtul bu sancıdan deli gönlüm” dedim. Telefonun tuşlarına ÇEKÜL yazdım. Bir çaldı. İkinci, üçüncü, ben telefonu kapatacağım. Karşıdan telefon açıldı. İşte ÇEKÜL bre deli oğlan. Dök içini telin öbür ucundaki ÇEKÜL’e dedim. Telefonun diğer ucundaki ses; “Size nasıl yardımcı olabilirim?…” Biraz rahatladım. Başladım konuşmaya. Hani derler ya mahkûmun kötüsü derdini gardiyana yanarmış. Tam böyle işte. Ve o ses beni Görkem Bey’e bağladı. Konuştum. Konuştum. Ve nefes almak için durdum. Görkem konuştu. “Size bizi tanımanız için materyal göndereceğim ve sizden Metin Sözen Hoca’ya bahsedeceğim.” Bir ulu çınara beni, bizi anlatacak. Telefonu kapattılar. Sanki üzerimden kaynar sular boşalmıştı. Arkadaşlarıma telefon açtım. Yanlarına gittim. Anlattım. Bir daha. Bir daha. Ve deli gönlüm bir yazı gönderdi ÇEKÜL gazetesine. Henüz ÇEKÜL gönüllüsü falan değilim. Yazım yaşadığımız sancılarla doluydu. “Seyfe Adalet Arıyor” başlıklı yazım tercüman oldu tüm dertlerimize… ÇEKÜL gazetesinde kendi yazımı kaç kez okudum anımsamıyorum. Ama yazının altında “Mustafa Bağ ÇEKÜL Kırşehir Gönüllüsü” yazıyordu. Ve bu yazı Hürriyet gazetesinden Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu tarafından yayınlandı. Ve ben bir ÇEKÜL gönüllüsü olarak bir gücün varlığını yanımda hissederek daha farklı düşünmeye, daha sağlam basmaya başladım… İlk Ziyaret. Kocabey Kavaklığı Milli Park olsun istiyoruz. Hoş hala bir arpa boyu yol alamadık bu hantal yapılı, seyirci devlet anlayışı aktörleri sayesinde, ama ÇEKÜL’ün Kocabey’e gelmesi bir olaydı. Görkem beni telefonla aradı. “Ankara ekibi sizi ziyarete gelecek.” Buyursun gelsinler. Görsünler halimiz nicedir. Yanalım derdimizi bir bir. Bizim gelene, gidene kapımız da, soframız da açık. İlk karşılaşma ve ilk tanıtım böyle başladı ve ardından Kırşehir’e saygıdeğer başkanım Sayın Metin Sözen geldiler. Ve Kırşehir Tarihi Kentler Birliği’ne üye oldu. 154

Bir garip çıkış ve bir tanış. Sonuç Türkiye’nin en güçlü örgütü ÇEKÜL’de bir nefer olmak. Ve ben telefonun tuşlarına nasıl ÇEKÜL yazdım? Çok fazla hatırlamıyorum, ama o günkü heyecanı ve telaşı çok iyi anımsıyorum. Bir telefon. Ve ben ÇEKÜL kapısından içeri girdim. Sıcak. Sevecen insanlar kulübü. Üreten, araştıran, paylaşan, anlatan bir öğreti kulübü. Bir yazıyla anlatmak çok zor. Yaşamak gerekir diyorum. Mustafa Bağ

Burdur’dan kızıma sipsi alamadığıma üzülmüştüm. Teke yöresinin bu geleneksel çalgısıyla henüz tanışamadı, ama Burdur dağlarından gelen lavanta balının tadını çıkardı. Sonra bir gün, ondan dört yaş büyük kuzeni bizdeyken, baksınlar diye Kaleli Kentler Kitabı’nı verdim ellerine. Eren okumayı sökmüştü, kalelerin adlarını, nerede olduklarını okuyabiliyordu, ama okuma bilmeyen kızım kalelerden birinin Sultanahmet Camisi olduğunda ısrarcıydı. Eren olgun davrandı, tartışmadılar; kitabı merakla incelemeye devam ettiler… Uzun süre dergi ve gazetelerde çalıştıktan sonra işe ara verdim. Kızım oldu. Zaman, artık bir anne olmanın heyecanıyla bazen hızlı geçti, yine artık bir anne olmanın sorumluluğuyla bazen yavaşladı. Sonra ÇEKÜL’le tanıştım, yeniden çalışmaya başladım. Kızım büyüyor. Ben öğreniyorum. İş nedeniyle gittiğimiz Anadolu kentlerinden kızıma saklamalık, tadımlık bir anı; seveceği bir hikâye getirmeye gayret ediyorum. İstiklal Caddesi’nde daha bir ‘saygılı’ geçiyoruz yapıların önünden… Müzelere daha sık yolumuz düşmeye başladı, henüz koşarak geziyoruz ama herhalde olacak o kadar… Kızım ÇEKÜL Evi’ne de geliyor ara sıra. Betül Hanım’ın koltuğunu kapıp, bilgisayarda film seyrediyor. Renkli kalemlerle de ‘kandırıyor’ kızımı Betül Hanım. Handan Hanım’la toplantı odasındaki panoda resim yapıyorlar. Çalışma arkadaşlarım da var tabii: Mesela Şirin’in kucağında onun çektiği fotoğraflara bakıyordu bir gün. Kızıma göre Şirin’in işi bu zaten: Fotoğraflara bakmak… Diğer arkadaşların masalarından, çekmecelerinden ilgisini çekecek bir şeyler çıkıyor muhakkak… Kızım da ÇEKÜL’de bakılacak tek ‘yön’ olmadığını öğretti. İkisine de teşekkür ediyorum. Nilüfer Oktay 155


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL’ün 20 Yılı Zorlukları yenmede gizemli güçlerden yardım ummak da vardır. Sözenlerin temsil ettiği ÇEKÜL, çözüm için başvurulan kapılardandır. Akılcılık ve güvene dayalı uygar bağlar, ÇEKÜL’ün gizemli gücüdür. Burada somutlaşan tasarılar Türkiye genelinde daima en doğru örneklerdir. Mevzuata boğulmuş kamu bürokrasisinin tam zıddı bir yapılanma; akılcı çözüm, güvenle yola çıkıştır ÇEKÜL. Bu nedenle de girişimlerine ivedi ve pratik başarı hedefi koyan yerel yönetimler ÇEKÜL’le işbirliğini seçiyor. ÇEKÜL, bilim, sanat, kültür ve doğa merkezi İlkçağ Akademia’sının; Rönesans akademilerinin, her nasılsa 20. yüzyılın son, 21. yüzyılın ilk on yılında varlık ortamını giderek geliştirmiş Türkiye’deki tek ulusal örneğidir. Bir akademinin düşüncelere, yeteneklere verdiği değeri, özgürlükle başarıyı harmanlayışını görmek isteyenler, İstanbul’daki kovanı, Türkiye’nin her köşesindeki petekleri işleyip dolduranları izlemeliler. Ekrem Tur Sokağı’ndaki tarihî yapının zemin ve mahzen katlarından, çatı arasındaki ihtisas kitaplığına kadar 6 katta, çevrecilikten korumacılığa, restorasyon projelerinin ıslahından, Anadolu kentlerindeki uygulamalara; hanların kervansarayların, ahşap evlerin, kent müzelerinin tasarımlarına yönelik çalışmaların, genç, heyecanlı uzmanların elinde ve beyninde biçimlendiği gözlemlenir. Sayın Sözen’in çalışma odasında ve toplantı salonunda hemen her gün valiler, kaymakamlar, belediye başkanları, öğretim üyeleri bir aradadırlar. Bursa’nın, Kütahya’nın, Kars’ın, Birgi’nin, Mardin’in yeni projeleri masalara serilip tartışılır.

Bir bahar günü işten öğle yemeğine giderken yol kenarında yapılı düzgün bir taş parçası gördüm. İlk önce bakıp geçtim ama yoldan gidip geldikçe taş sanki bana bir şeyler anlatmak istiyordu; “ben buradayım.” Taşa yakından bakarken üzerindeki toprağı elimle temizledim ve yazılar ve şekiller çıkmaya başladı. Araştırmalara başladım. Taşın Kilise’ye ait bir taş olduğunu buldum. Belediye’de çalışmamın bir artısı olarak her gün bir mahalle, sokakta çalışmalar yapıyordum. Artık kafamı kaldırıp etrafıma bakmam gerektiğini anladım. Bakarken eski evleri, kapıları, kapı tokmaklarını, taş duvarları, cumbaları, daha pek çok şey olduğunu, hepsinin birer hazine olduklarını fark ettim. Artık bunların tarihlerini, yapımını, kimlerin yaşadığını araştırmaya başladım. Araştırdıkça daha fazla bilgi sahibi olmaya başladım. İnternette eski evler hakkında bilgi toplarken ÇEKÜL sayfasını bulunca artık yalnız olmadığımı anladım. İlçemizi 2006 yılında Prof. Dr. Metin Sözen Hocam ziyaret ettiğinde refakatçi oldum. İlçede ne kadar eski ve tarihi ev varsa tek tek, “burada bu var, burayı da görmeniz gerek” diyerek gezdirince çok memnun oldular. Kendisi de Gürün’de bu kadar malzemenin olmasını beklemiyordu. Şaşırdı. Yıl 2009, artık ilçemdeki sokaklarda bulunan evler tamir ediliyor, eskiden günümüze gelen kültür mirasının artık bizden sonraki kuşaklara da aktarılacak olması çok güzel. İyi ki varsın ÇEKÜL! Murat Ergün

Tarihi Kentler Birliği’nin, bölgesel birliklerin, ülke genelindeki ağaçlandırma kampanyasının lokomotifi ÇEKÜL, dinamik ekipleriyle yılın her haftasında kentlere, kasabalara projeler, etkinlikler, uygulamalar taşıyıp durur. Necdet Sakaoğlu

156

157


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL adını ilk duyduğumda bana yaptığı çağrışım; sadece bir şehirde kurulmuş gayet yerel işlev ve faaliyetleri olan sıradan bir vakıf şeklinde olmuştur. Zaman içinde özellikle son 5-10 yılda kentlerin ve yöneticilerin çevreye ve korumaya duyarlılıkları, bu konudaki çalışma ve gayretleri, bölgesel ve ulusal medyada bu konuların sıklıkla işlenmesi bu olayların merkezinde olan ÇEKÜL’ün adının da daha fazla zikredilmesine sebep olmuştur. Daha önce Tokat’ta çalışırken 2006-2007 yılıyla birlikte tamamen Kayseri’ye geçmem ve Kayseri’nin bu konulardaki duyarlılığı, hem Kayseri’de hem de bende kendiliğinden ÇEKÜL dostluğu oluşturmuştur. Diğer taraftan, Ağırnas’ta doğmama, çocukluğumu orada geçirmeme ve de halen ilişkimi koparmamama rağmen, Metin Sözen adını 2000’li yıllara kadar maalesef hiç duymamıştım. Çocukluğumda, 9 Nisan Mimar Sinan’ı Anma Günleri’ne katılan protokolden tek hatırladığım ve unutamadığım rahmetli Afet İnan’dı. Hatta ben doğmadan belki 20 yıl önce de Ağırnas’a gelip gittiğini duyunca daha da şaşırmıştım. Gariptir ki, son 50 yıldır bir gönül eri, bir gönüllülük ve tevazu timsali, bir bilim adamı da Ağırnas’a gelip gitmekte, elini taşın altına koyup, bir ışık yakmakta ve çalışmaktaymış. Yine ilginçtir ki, bu kişi sadece Ağırnas’la yetinmeyip Anadolu’nun her yerini dolaşmakta, kamu yararına kültürel değerlerimizi korumak ve tanıtmak için olağanüstü çaba sarf etmekteymiş. Bu kişinin daha sonra, adına yarışmalar düzenlenen, eğitim ve kültür evleri açılan, konferanslar tertiplenen, akademisyen kişiliğiyle sayısız öğrenci yetiştiren, devletin en hassas dönem ve kurumlarında çalışıp, danışmanlığına başvurulan Metin Sözen’den başkası olmadığını öğrendim. Metin Sözen’i, Ağırnas’a gelip gitmelerinin birinde tanıdım ilk kez. Daha sonra, Ağırnas’ta neredeyse bir kültür ve koruma devrimi gerçekleştiğine şahit oldum. Ağırnas’ı çok iyi bildiğim için bu noktaya gelebileceğini itiraf etmeliyim ki hiç düşünmemiştim. Metin Sözen’in her Kayseri’ye ve çevre illere geldiğinde zaman ayırıp Ağırnas’a da uğramasına, yapılan çalışmaları yönlendirmesine, geleceğe dair yaptığı planlara yakinen şahit oldum. Ben de İstanbul’a gittiğimde Metin Sözen’e ve de doğal olarak ÇEKÜL merkezine uğramaya başladım. Derken ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği’nin toplantılarına katılmaya ÇEKÜL proje ve gönüllüleriyle tanışmaya başladım. Bu noktada ÇEKÜL’ün, Anadolu’ya bölge, kurum, yönetici ayırımı yapmadan yaklaşımını ve elindeki imkânları seferber etmesini hayret ve gururla fark ettim. Yani, tam bir vakıf vasfı ile memleketi kucaklamak ve en ufak bir yanlış iş yapıp yanlış kişilere bulaşmadan, kamu yararına, gönüllülük usulüne göre çalışmak demek Çeküllü olmak. Bu zamanda bu niteliklere uygun, uluslararası platformda da takdir edilen Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşu olduğunu öğrendim ÇEKÜL’ün. Aralık 2008 yılında daha önceki temsilcimizin işinden dolayı başka bir şehre gitmesiyle ÇEKÜL temsilciliği Metin Sözen tarafından bana teklif edildi. Kendine has tarzıyla, yapmam gerekenleri anlattı ve “her zaman arkandayız hiç merak etme” dedi. Böylece kapıdan içeri girip Çeküllü oldum. Doç. Dr. Osman Özsoy

158

Bizim ÇEKÜL’Ie tanışmamızın aşağı yukarı 10 senelik bir mazisi var. Tarihimizi tanımayı, sevmeyi çevremize duyarlı olmayı ÇEKÜL sayesinde öğrendik. Bize bu duyguları Sayın Metin Hocamız aşıladı. Onu ilk tanıdığımızda Erbaa’daki eski hükümet konağını onaralım mı, yoksa yeniden mi yapalım sorunu vardı. Bize “bu konak sizin nüfus kâğıdınızdır, nüfus kâğıtsız şehir olur mu?” dedi. Konağı onarınca ne kadar haklı olduğunu anladık. ÇEKÜL sayesinde artık eski binalara, tarihi kalıntılara başka gözle bakıyoruz. Sanki eski bir konağın bize “Beni ne zaman eski halime getireceksiniz?” diye fısıldadığını duyar gibiyiz. Erbaa’da bir kültür evimiz var. 5 Haziran Çevre Günü’nü her sene değişik etkinliklerle halka anlatıyoruz. Bunda da başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz. Temsilcilerimizden Nedim Atalay çevre ile ilgili resim yarışması düzenledi. Türkiye’nin değişik tarihi ve turistik bölgelerine geziler yaptık, yeni evlenenler için ‘Hayata başlarken dikili bir ağacınız olsun’ sloganıyla orman projemizi uygulamaya koyacağız. M. Nur Ekinci Nedim Atalay ÇEKÜL Erbaa Temsilcileri

ÇEKÜL’le tanışmam çok enteresan oldu. Benden önce Emma Gülegeç ÇEKÜL’de gönüllü olarak çalışıyordu. Bir gün kermeste karşılaştık, “Gel, seni ÇEKÜL’e bekliyorum” dedi. Yeni emekli olmuştum. ÇEKÜL’ün kapısına kadar gittim, nedense içeri girmeden geri döndüm. Daha sonra Emma’dan da özür diledim. Aradan 3 ay geçti. Emma’yla tekrar bir davette karşılaştım. Bana “İrma, ÇEKÜL’ün kapısından bir gir, binayı gör, insanların cana yakınlığını gör ondan sonra karar ver” dedi. ÇEKÜL’e gideceğim gün için sözleştik. Gittiğim gün Betül Sözen Hanımefendiyle ve ÇEKÜL bünyesindeki diğer kişilerle tanıştım. Binanın mimari güzelliği bir tarafa, öncelikle Betül Hanım’ın bana gösterdiği yakınlıktan çok etkilendim. 10 senedir haftada 2 kez, çok isteyerek ve severek geldiğim ÇEKÜL’e sevgilerimi ve teşekkürlerimi sunuyorum. Daha nice 20 yıllara sevgiyle, beraberlikle mutlu yarınlara… İrma Dişçi

159


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Sevgili ÇEKÜL Ailesi, Ben de aslında modern yaşamın çarkları arasında hayatta kalmaya çalışan, ancak bu çarkın içinde modern olmayan şeylerin yavaş yavaş yok olduğunu gören ve bunun için üzülen insanlardan sadece biriyim.

Ancak bana göre ÇEKÜL’ü diğer sivil toplum örgütleri arasında farklı bir yere koyan bir yön var. O da, ÇEKÜL’ün faaliyetlerine toplumun bütün kesimlerinin ortak olmasını, görev ve sorumluk almasını sağlayan örgütsel başarısı. Çocuklardan yaşlılara, yerel yönetimlerden merkezi idareye, diğer sivil toplum örgütlerinden benim gibi sıradan insanlara kadar herkesi samimiyetle kapsayabilen ve bütün bu farklı grupların belli temel değerler ve hedefler çerçevesinde üretken olmasını 20 yıldır artan bir başarıyla sağlayan ÇEKÜL ailesine, beni de aralarına aldıkları ve dahası bunu sevgiyle ve dostlukla yaptıkları için çok teşekkür ederim.

Yaşamın temeli değişmek, tarih de aslında bize bu değişimin öyküsünü anlatıyor. Ancak modern yaşam dediğimiz olgu bizi eskiden olduğundan farklı bir şekilde değiştiriyor. Yaşanan teknolojik gelişmeler bugüne kadar toplumların kendi coğrafi sınırları içinde geçirdikleri değişimin niteliğini kökten değiştirdi. Televizyon ve internet, dünyanın coğrafi sınırlarını ortadan kaldırdı, insanları birbirine yaklaştırdı. Bana göre modern iletişim araçları bir anlamda modern hayat dediğimiz yaşam tarzının yayıldığı bir misyonerlik yöntemi haline geldi. Giyimiyle kuşamıyla, yaşadığı ortamla, yediği yemekle, yaşam tarzıyla neredeyse dünyanın her yerinde aynı tip insanlara dönüşüyoruz.

Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’de bir sivil toplum örgütünde tam zamanlı çalışmak büyük özveri ister. Çoğu zaman da nankör bir iştir, yeterince takdir edilmezsiniz, üstelik bir sivil toplum örgütünde çalışarak zengin de olmazsınız. Bütün bu gerçeklere rağmen, 20 yıldır bıkmadan yorulmadan ülkemizin tarihi, kültürel değerlerine, doğal güzelliklerine sahip çıkmak için çalışan ÇEKÜL ailesine ve ÇEKÜL temsilci olarak Anadolu’nun çok çeşitli yerlerinde faaliyet gösteren güzel insanlara ayrıca teşekkür etmek gerekir. Çünkü onlar hayatta karşılığı belki de para ile hiç bir zaman ödenemeyecek bir fark yaratıyorlar, çünkü onlar aslında toplumumuzun, yani bizim hatıralarımızı koruyorlar.

Aslında insanoğlu için değişim hayatın kaçınılmaz yönü. Ancak bence kaçınılabilir olan bir durum var. O da şu: Değişirken geçmişimizi, kültürümüzü, sahip olduğumuz tarihi ve kültürel değerlerimizi tamamen kaybetmek. Modernleşmeden anladığımız modern olmayanı tamamen unutmak olmamalı.

ÇEKÜL bence artık Türkiye’de sivil toplum örgütleri için bir umut ışığı değil umut meşalesidir. Bu meşalenin gelecek kuşakları da aydınlatması dileğiyle...

Geleneksel yaşam kültürü dediğimiz şey, artık neredeyse sadece bayram sohbetlerinin konusu haline geldi. Benim için çocukluğumun silik hatıralarında kısmen var olan gelenekler, bugünün gençleri için artık sadece yaşlılara özgü sohbetlerin konusu.

Özge İçöz

Ben gönüllü olarak ÇEKÜL’ün 20 yılı geride bırakmış olduğu 2010 yılında bu aileye katıldım.

Sevgiler,

Türkiye’ye baktığımda, çoğunlukla sürekli göç ederek yer değiştiren ve bu yüzden geçmişinden ve kültüründe kopan, ancak geldiği yerde de kök salamayan, belki de bu yüzden gerçek anlamda bir yere ait olamayan ve tam da bu sebeple yaşam kültürü adına geleceğe geçmişinden çok da fazla bir şey aktaramayan insanlar görüyorum. Ben de onlardan biriyim aslında. Ancak diğer taraftan, bunun yaşadığımız coğrafyanın yaratmış olduğu bir durum olduğunu da görüyorum. Ekonomik, sosyal, kültürel veya dini nedenlerle Türkiye sürekli olarak bir yerden bir yere giden insanların yaşadığı bir yer olmuş. Kadim uygarlıklarla yeni gelenlerin sürekli karıştığı, sürekli değişen, eskinin bazen unutulduğu bazen de başka bir şeye dönüştüğü, birbirinden çok farklı kültürlerin kaynaştığı, birbirini etkilediği ve değiştirdiği ilginç bir coğrafya bu anlamda. Sahip olduğumuz ve adını çok anlamlı bir şekilde ‘değer’ koyduğumuz ve aslında bizi biz yapan özelliklerimizin, bugünün modern yaşam anlayışı ile bağdaştırılarak korunması ve gelecek kuşaklara özgün kimliğimizin bir parçası olarak aktarılması için emek sarfeden ÇEKÜL Vakfı, işte bu değerlerimizi farkeden, fark etmekle kalmayıp bu konuda önemli çabalar sarfeden ve çok önemli işler yapan bir sivil toplum örgütü. Tam da bu nedenle, benim gibi bu konuda bir şeyler yapmak isteyenler için çok doğru bir yer. 160

161


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

İlk önce adresi çok kolay buldum. Mülâkatı Ece Hanım yapmıştı. Ben Pamukbank Genel Müdürlük’ten 2000 yılında ayrıldım. 10 yıllık çalışma hayatımdan sonra... Hep bankadan emekli olacağımı düşünürken 6 yıl aradan sonra ÇEKÜL’de çalışmaya başladım. Bu 6 yıl zarfında bankalara başvurmuştum. Ama yaştan kaybediyordum. Ece Hanım ile görüşürken de kendisi bana “hayatımdaki en kısa mülakat” demişti. Ben yine olmayacak derken Pazartesi günü işe başlayacağımı söyledi.   Ece Hanım’ın bir sözü ile bitirmek istiyorum. “ÇEKÜL virüs gibi bulaşıcıdır.” Bulaşıcı olması geçmedi. İnşallah hiç geçmez. Hayatımdaki birçok badireden sonra ÇEKÜL bana çok iyi geldi. ÇEKÜLLÜYÜM.

Merhaba!

Selda Aksoy

ÇEKÜL ya da Prof. Dr. Metin Sözen, genlerimizdeki serüvenin adı, yani kültür… Geçmişimizle yüzleşme, yani tarih… Doğa ile buluşma, yani çevre… Bizi geçmişimizle, aslımızla buluşturuyor ve projeleri ile hepimizi muhteşem bir öykünün kahramanları yapıyor.

Bir rüya gördüm; büyük bir demir kapı açıldı arkasına kadar, karşımda çift çıkışlı mermer bir merdiven, merdivenlerin sonunda bir tahta kapı ve içeride pek çok insan. İki yıl önceydi… Şimdi iki yıldır her sabah o büyük demir kapıdan içeri giriyorum. Kapının ardı Anadolu’ya açılan başka açık kapılarla dolu. ÇEKÜL, Anadolu’yu farklı yönleriyle sunuyor her gün bana; birbirini tekrar etmiyor günler... Uzakları yakın eden ÇEKÜL, düşünen, üreten, yeni kavramlar yaratan, örgütlenmenin ve eğitimin gücüne inanan, hayal kurabilen insanları bir araya getiriyor. Bilgiyi uygulayarak hayatın içine katmayı, paylaşmayı benimseyerek 20 yıldır güçlenen gövdesiyle Anadolu’ya kök salıyor. ÇEKÜL ailesinin hayat ağacında küçük bir dal oldum; ağacın sevgi, hoşgörü ve bilgelikle büyüdüğüne tanıklık ediyorum… Ne mutlu… Şirin Sıngın Yılmaz

162

Öncelikle hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Benim için ÇEKÜL Sayın Prof. Dr. Metin Sözen demek! Neden mi? Çünkü Metin Sözen ulu bir çınar... Hepimizi sevgiyle, bilgiyle, emeği, sabrı ve sonsuz hoşgörüsü ile sarıp sarmalıyor ve yürekleri birleştirerek ÇEKÜL’ü kocaman bir aile yapıyor. Tecrübesini, bilgisini ve yaşam enerjisini aktararak tıpkı bir bilge gibi bizlere ışık oluyor ve öğretisine her kesimden insanı katarak yarattığı olağanüstü enerji ile ülkemin her köşesinde elbirliği ile muhteşem projeleri hayata geçiriyor…

Sayın Metin Sözen’Ie Mardin’de tanıştık. Bizi tanıştıran ve buluşturan ise Mardin’de 44 yıl hükümranlık süren, kültür ve bilime hizmet eden, devrin Artuklu hükümdarı Sultan Hamza idi. Sevgili Hocamız Artuklu hükümdarı Sultan Hamza için başlı başına bir kitap yazmıştı. Sultan Hamza’nın kabrinin Mardin’de olduğuna inanıyor ve bunu da iddia ediyordu. Nitekim yanılmamıştı. Sultan Hamza’nın türbesini ve çevresini restore eden eşim M. Temel Koçaklar (vali) bu duruma vâkıf olmadan ya da bilmeksizin Hocamızın bu inancını doğrulamıştı. Bu olağanüstü rastlantı bizleri tanıştırmakla kalmamış daha sonraki günlerde Hocamızın engin deneyimlerini de Mardin’e aktarmıştı. Çok Sevgili Hocamız Sayın Metin Sözen’e; hayatımıza kattığınız anlamlar ve tüm güzel renkler için, size ve evrensel dergâhımız ÇEKÜL’e yürekten teşekkürlerimizi sunuyoruz. Saygılarımızla, Sebahat Koçaklar

163


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Kent

‘Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’ dedin. ‘Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet. Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya -bir ceset gibi- gömülü kalbim Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede’ Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey ummaÖmrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde.

Biz bu işe tutkuyla sarıldık, öğrencilerimiz de bu tutkudan uzak kalmadılar. Her geçen gün farklı bir bilgi edinmenin baş döndüren rengi/kokusu/dokusu/tadı/tınısı hepimizin yaşam biçimi oldu. Bu tutku öyle bir hale geldi ki, öğrencilerin kişisel gelişimini gördükçe ve her birine tanıklık ettikçe olmazsa olmazımız oldu. 2007 yılında, 120 yıldır, bizlerin/şiirde bahsedilenin aksine, yaşadığı kenti ve kendini tüketmeyen ÇEKÜL Evi’nden içeri girdiğim an itibariyle, bu tutku işim, hayatım, okulum, yaşam rollerimin her repliğinde var oldu. Üç yıl önce tanımlayamadığım huzursuzluk (tüke(t)/ nmişlik) duygusu bayrağı sorumluluk duygusuna devretti. Tükettiklerimin farkına vardıktan sonra ‘olmaz, değişmez, fark etmez…’ yüklemlerini yük edinmeyi bıraktım. Şimdilerde durup şikayet edecek kadar zamanımız olmadığının farkındayım ve bu yüzden elimden geldiğince, dilim döndüğünce, kalemimin bıraktığı izlerimce bir şeyleri değiştirmek için çaba göstereceğim. 20’li yaşlarında bir genç olarak, 20. yaşında Anadolu’da birçok çalışmaya imza atmış, birçok başarı elde etmiş ÇEKÜL Vakfı’nın çalışmalarında yer almaya devam edeceğim. Zamana yetişmeye, kendimi yetiştirmeye, akran dayanışmasına devam edeceğim. Nice yaşlara genç arkadaşım, yı/(o)lların öğrettiğince daha yapacak çok işimiz var. Seval Aydın

Konstantin Kavafis Ne olduğunu bilmediğim bir huzursuzluk duygusu yaşadığım dönemde, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık 3. sınıf öğrencisi iken tanıştım ÇEKÜL ile. Çok sevdiğimiz bir hocamızın ağzından döküldü kelimeler, çok geçmeden yollara dökülecek gönüllü eğitimciler için: Anadolu’daki öğrencilerle çalışma imkanımız olacaktı. 6. sınıf öğrencileriyle kentlerini tanımak üzere yolculuğa çıkacaktık. Eğitimci adayı olarak, yani (3. sınıf öğrencisi olmamıza rağmen) halen bir şeyler için aday gösterilirken biz, kendimiz için ‘uygulamacı’ sıfatını seçecektik. İnanılmaz bir deneyim yaşayacağımı düşünerek tereddüt etmeden ismimi yazdım listeye. Aradan bir iki hafta geçti ve bu çalışmada yer almaya hak kazananlar arasındaydı bu kez beyaz dosya kağıdının üzerindeki adım. Bu çalışmanın, okul dışında alanla ilgili katılmaya çalıştığımız birçok çalışmadan farklı olacağını hissediyorduk. Eğitim içeriği, iletişim ve sunum becerileri, kültür, sivil toplum kuruluşu, gönüllülük kavramları, ÇEKÜL Ailesi ile tanıştığımız, aklımızdaki soru işaretlerini bazen heyecanla, bazen uzun sessizliklerle, bazen coşkulu kahkahalarla çözmeye çalıştığımız ‘eğitimci eğitimi’ne dahil olduk. Eğitimden sonraki en büyük soru(nu)muz ‘Hangi kente gideceğim?’ idi… Kentler açıklandı, ekipler belirlendi, bavullar hazırlandı… Biletlerimiz elimizde, çiçeğimiz burnumuzda yollardaydık: Kayseri, Çanakkale, Niksar (Tokat) ve daha birçok kentte, kentteki uzmanlar, yerel yönetim, okullar ile işbirliği içerisinde 6. sınıf öğrencilerini o ana kadar kentlerinde fark etmediği değerlerle tanıştırdık. Eğitim mekanı/materyali anlayışını değiştirdik; artık okul dört duvar değildi, ders materyali ise yalnızca kitaplar olmazdı. O nedenle, öğrenciler, tarihi mekanları, müzeleri, not defterleri, büyüteçleri ve öğrenme istekleri ile birlikte incelediler. 164

ÇEKÜL’e Ne Zaman, Nasıl Merhaba Dedim? Bursa gönüllüsü bir akrabam tarafından ÇEKÜL’de gönüllü çalışma teklifinin gelmesiyle ÇEKÜL ile tanışma sürecim başladı. Bu teklife hiç düşünmeden evet demiştim ve çok heyecanlanmıştım. Çalışmaya başladıktan kısa bir zaman sonra heyecanıma mutluluk da eklendi. Zaman içerisinde ÇEKÜL Vakfı’nın ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlayınca ÇEKÜL ailesine dahil olmakla çok doğru bir karar vermiş olduğumu anladım. ÇEKÜL’ü anlatmak için sayfalar lazım. Fakat Çeküllü olmak ruhunu anlatmak mümkün değil. Çünkü onu yaşamak lazım. Benim için gönüllü olmakla profesyonel olarak çalışmanın arasında fark yoktur. Profesyonel iş hayatımdaki iş disiplini ve iş sorumluluğum gönüllülük hayatımda da aynen devam ediyor. Aralık 2001 yılında başlayan ÇEKÜL serüvenim sağlığım olduğu sürece devam edecek. ÇEKÜL’de geçirdiğim her günüm benim hayatımda önemli anlardır. Dünya durdukça var olsun. Şükran Turgut

165


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Çevre Kültür Tarih… ÇEKÜL’ün de tanımına uygun olan tarih, kültür, inanç, hoşgörü ve sanatın harman olduğu “İnsanlığın Kültür Mirası Mardin”de Hocamızla çok güzel anılarımız oldu. Çok başarılı ve örnek projelere imza attık. Vali olarak 6 yıl görev yaptığım Mardin’de birçok anının içerisinde İngiltere Veliaht Prensi Charles’ı özel konuk olarak ağırlamamız ve sevgili Hocamızın tarih ve kültür konusundaki engin bilgilerinin Prens Charles’ı bir hayli şaşırtmış, etkilemiş ve düşündürmüş olmasını anılardan bir tanesi olarak söyleyebiljrim. Bursa Tarihi Kentler Birliği gezisinde ÇEKÜL’ün önderliğinde Bursa’da yapılan Kent Müzesi’ne hayranlığım beni Mardin’de de böyle bir Kent Müzesi kazandırılmasına özendirmişti. Dönüşte, uzun bir araştırmadan sonra Osmanlı döneminde Süvari Kışlası olarak Mardin mimarisine uygun olarak yapılan tarihi yapının restore edilerek Kent Müzesi’ne dönüştürülmesine karar vermiştik. Uzun süren yasal işlemlerden sonra sıra tarihi binayı restore etmeye gelmişti. Ancak restorasyon için yüklü bir para gerekiyordu. ÇEKÜL’ün kapısını çaldık. Sevgili Hocamız devreye Sabancı Vakfı’nı sokarak gerekli maddi desteği sağlamıştı bile. Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi - Dilek Sabancı Sanat Galerisi, şimdilerde ‘tarihe tanıklık’ etmekte ve geçmişin kültürel emanetlerini gelecek kuşaklara taşımaktadır. Sevgili Hocamızın ve ÇEKÜL’ün önderliğinde, insanlığın ortak mal varlıklarına saygı gereği ‘ödevlerini zamanında yapan öğrenci sorumluluğunda’ katılımcılık anlayışı ile kamu kaynakları ve yerel yönetimler yanında başta MAREV (Mardinliler Eğitim ve Dayanışma Vakfı) olmak üzere diğer sivil toplum kuruluşlarının ve özel kesimlerin de katılımıyla Midyat Devlet Konuk Evi, Mor Yakup Manastırı ile Zeynel Bey Camii ve Türbesi’ni de kapsayacak şekilde Nusaybin İnanç Parkı ve Mardin’de, ilçeleri Midyat’ta, Savur’da; daha sonra doğal güzellikleri, tarihi varlıkları ve kültürel zenginlikleri ile ünlü ‘Yeryüzü Cenneti Muğla’da birçok örnek restorasyon projeleri başarıyla gerçekleştirilmiş; Mardin ‘UNESCO Dünya Kültür Mirası’na aday bir kent olmuş; kültür turizminde de önemli bir konuma getirilmiştir.

ÇEKÜL ile tanışmam zannediyorum 2000’li yılların başında, o tarihteki Trabzon Mimarlar Odası Başkanı ve ÇEKÜL’ün Trabzon temsilcisi Bekir Gerçek’in bana ÇEKÜL’ü anlatmasıyla başladı. Sayın Hocam, Prof. Dr. Metin Sözen’e beni anlattıktan sonra temsilci olmak istediğimi iletmiş, böylelikle tabir-i caizse sadece ÇEKÜL’ün kapısından ancak girebildim. Niye ancak dediğimi aşağıda anlatmaya çalışacağım. Çeküllü olmak… Ben bu tabiri çok önemsiyorum. ÇEKÜL’e gönüllü çalışmak, başka bir olay, Çeküllü olmak başka bir olay ve his. 46 yıllık mimar, 68 yaşında birisi olarak ortaokuldan beri birçok okul derneği de dâhil hep dernekçiliğim oldu. Ancak ÇEKÜL temsilcisi olarak bu derneklerde yaptığım hizmetlerin en azını verebildiğimi zannediyorum, onun için de üzgünüm. Ancak ÇEKÜL’ün kapısından girdiğimi zannediyorum. Masamın üzerinde ÇEKÜL’ün çalışma raporu, Geçmişten Geleceğe Yerel Kimlik ve bir çap ÇEKÜL’ün çalışma bülteni var. Onları inceliyorum, ne katkım var diye düşünüyorum. Sayın Hocam Prof. Dr. Metin Sözen başta olmak üzere, ÇEKÜL Vakfı’na gönül verenlerin Anadolu’nun birçok, hatta en ücra yerinde yaptıkları hizmetleri görünce, görevimi yapamadığımı, ÇEKÜL’ü yerel yöneticilere anlatamadığımı düşünüyorum. 2003 yılında zamanın Belediye Başkanı dostum ve akrabam Hasan Karaibrahim’in ÇEKÜL Vakfı’nın öncü olduğu Tarihi Kentler Birliği’ne girmesinde katkım olduğunu düşünerek, az da olsa rahatlıyorum. Bazı valilerimizin katıldığı Kelkit Havzası Kalkınma Birliği’ndeki ve 19-22 Mart 2009’da ilimizde başlayan 29 Haziran - 03 Temmuz’da İstanbul’da devam eden 14 Giresunlu çocuğun katıldığı Kentler Çocuklarındır isimli projelerdeki kâfi görmediğim çalışmalarım bir parça olsun beni rahatlatıyor. N. Uğur Karaibrahimoğlu ÇEKÜL Giresun Temsilcisi

Teşekkürler ÇEKÜL… Teşekkürler Sayın Prof. Dr. Metin Sözen... Siz bizim rehberimiz, ışığımız oldunuz, yolumuzu aydınlattınız. Bizi her zaman emeğinizle, sevginizle yücelttiniz, beslediniz. Size minnet, size şükran borçluyuz. En derin saygılarımla… Temel Koçaklar

166

167


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Toplumun yönlendirmesi sonucu içine düştüğüm ancak ruhumun bir türlü kabullenemediği finans sektöründen yıllardır ayrılmak istiyordum. 2002 yılında arkadaşım Ege Yıldırım’ın yoğun israrları ve cesaret vermesi sonucunda yeni bir dünyaya ilk adımı attım ve ÇEKÜL’ü ziyaret etmeye karar verdim. Vakfa ilk uğradığım gün bir cumartesi günüydü ve tesadüf sonucu Betül Hanım da Vakıftaydı, böylece onunla tanışma şansına sahip oldum. O zamanlar 7 Ağaç çalışmaları daha manüeldi ve hafta sonuna çok iş sarkıyordu, ben de cumartesi günlerimi ÇEKÜL’e ayırmaya başladım. Bu arada bir yandan iş hayatımda borsa analiz raporları yazarken, diğer yandan ÇEKÜL’ün bütün faaliyetlerini hem web sayfasından hem Cumhuriyet gazetesinden takip edip Türkiye’de kültürel mirasın kurtarılması için yapılanlar hakkında bilgileniyordum, belediyelerin de bu işin içine girdiğini görüyordum, Metin Sözen diye birisinin bütün Anadolu’da seminerler yapıp insanları motive ettiğini, tarihi evlerin, sokakların restore edilip tekrar hayatın içine girdiğini sevinçle öğreniyordum... Nihayet yıllardır beklediğim dönüm noktası 2006 yılının sonunda geldi ve çalıştığım bankadan ayrıldım. Finans sektörüne dönmem için her taraftan gelen baskılara kulaklarımı tıkayıp, iş görüşmelerine gitmeyi reddettim. 6 ay sonra ÇEKÜL beni aralarına katılmaya davet ederek onurlandırınca dünyanın en mutlu insanı oldum. Bu geçiş dönemi esnasında bir gün karşıma çıkan bir kitabın girişindeki şu cümlelerin gücünü bütün varlığımla hissetmiştim: “Bu bir ‘buluşmanın’ öyküsüdür. Bir ülkenin kendisiyle buluşmasının öyküsü... Gözlerimizin daha az gördüğü, kulaklarımızın daha az duyduğu, toprağımıza daha az bastığımız, havamızı daha az soluduğumuz uzun ve garip bir yalnızlıktan sonra, yarı karanlık günlerin ardından gelen aydınlık bir buluşma... Ne kadar özlemişiz ülkemizi, varlığımızı, kendi özel ve özgün birikimlerimizi...” Hasan Özgen - Umudun Tanığı: Tarihi Kentler Birliği Evet, ne kadar özlemişim ülkemi, kendi özel ve özgün birikimlerimizi… ‘Batılı’ ve ‘modern’ olmak uğuruna Anadolu’nun gerçeklerinden ve güzelliklerinden kopuk bir yaşam tarzının hâkim olduğu, kendi ‘özel ve özgün birikimlerini’ küçümseyen bir zihniyetin hep başka şeylere özendiği ve taklit ettiği bir ortamdan sıyrılmaya çalışırken şu çelişkinin de farkına varmıştım: Batılı, kendi türküsünü şiirini bilir, deyişlerine, atasözlerine, ustalarına mimarlarına, evine sahip çıkar, babaannesinden devraldığı birikiminden yola çıkarak kendi özgün ve çağdaş ifadesini ortaya koyup evrensel boyuta ulaşır. Aynı anda hem kimlikli hem çağdaş olmak… Böylesi bir çağdaşlaşma hareketini tüm Türkiye’ye yaymayı görev edinmiş ÇEKÜL Vakfı’nın bir üyesi olmanın gururuyla çalışıyorum.

Sanat Tarihi alanında öğrenme sürecine girdiğimden itibaren kitaplarıyla yatıp kalktığım Metin Sözen ile ÇEKÜL çatısı altında buluşmak her şeyden önce çok heyecan vericiydi. Türkiye’de kültürel mirasın belgelenmesi ve korunması çalışmalarına öncülük eden Metin Hoca’nın müthiş enerjisi, ÇEKÜL’e de aynen yansımıştı. Doğrusu kapıdan girişte bunu hissetmemek olanaksızdı. Çeküllü olmak, her şeyden önce ‘farkında olmak’ anlamına geliyor. Çeküllü olmak, sorumlu her bireyin kendisine dert etmesi gereken konular üzerinde düşünmek ve üretmek demek. En önemlisi de sürekli öğrenmek demek... Yelda Uçkan

ÇEKÜL ile buluşmadan önce Metin Sözen ile dostluğumuz Anadolu Üniversitesi yıllarına uzanır. Kuruluşunun ardından, ÇEKÜL bünyesinde yapılan etkinlik ve projeleri izledikten sonra bunun bir parçası olmak son derece keyifliydi. 20 yıl sonra ÇEKÜL, kültürel mirasın ve doğal değerlerimizin korunması üzerine gündem oluşturan, yol haritası çizen ve farklı kitleleri bir araya getirme gücüne sahip bir sivil toplum kuruluşu oldu. Bu oluşum içinde olmanın en güzel taraflarından biri de güzel dostlukların kurulması ve dinamik buluşmalar yaşanmasıdır. Erkan Uçkan

Yonca Moralı

168

169


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

ÇEKÜL Vakfı, yaşadığımız toprakların bedelini doğal ve kültürel değerlerimizi koruyarak ödememiz gerekliliğini anlatır yıllardır. Bunun bir tercih değil zorunluluk olduğunu yaşamın içinde öğretir. Gümüşhane’de Ataç Konağı’ndayız. Yaz aylarında bu konakta yaşayan Behice Hanım ve Mevlüt Bey bize1800’lü yılların sonuna uzanan aile öykülerini anlatıyorlar. Konağın asırlık ağaçlarla dolu büyük bir bahçesi var. Ayrılırken Mevlüt Bey bahçeden verdiği meyvelerle ve yöresel bir sözle uğurluyor bizi. “Bahçeden reyhanı ağaçtan cevizi çalma, reyhanı kokusu cevizi sesi ele verir.” Öyle güzel ki bu söz, çağrışım yapıyor; Ataç Konağı da Gümüşhane’nin anılarını ele veriyor. Ceviziniz ve reyhanınız yoksa ne bir ses, ne bir koku. Ağırnas’ta, ÇEKÜL Vakfı’nın Sinan’a Saygı Projesi kapsamında “Mimar Sinan Eserleri Eskiz Yarışması”na katılan eserler sergileniyor. Ağırnas halkı 7’den 70’e açılışa katılıyor. Açılıştan sonra hep birlikte Mimar Sinan Evi geziliyor. Ağırnaslılar her gün yanından geçtikleri, günlük hayatlarının sıradan bir parçası olan evi bugün başka bir gözle görüyorlar. Bir ara yaşlı bir kadın torunuyla birlikte evin önünde fotoğrafını çekmemi istiyor. “Teyze fotoğrafı nereye göndereyim” diye soruyorum. “Sen Ağırnas’a gönder, o bana ulaşır” diyor, isim bile vermeye gerek duymadan. Bir yıl sonra fotoğrafı İstanbul’da gördüğüm Ağırnas Belediye Başkanı’na veriyorum. Mehmet Bey fotoğrafa bakıp “öldü” diyor. Sivas’ta 2003 yılından itibaren Sivas Valiliği, Sivas Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı işbirliğinde bir kültür projesi başlatılıyor, yol haritası hazırlanıyor. Bu haritanın içinde şehrin merkezinde bulunan Selçuklu ve Osmanlı dönemi eserlerini korumak ve işlevlerini düzenlemek üzere planlanan Selçuklu Parkı ve Kent Meydanı Projesi de var. Gelişmeler sürecinde yapılan toplantılarda Sivas Belediyesi hukuki ve uygulama güçlüklerinden, özellikle de kaynak sıkıntısı yüzünden çekincesini belirtiyor; proje duraksıyor. Bu arada ÇEKÜL Vakfı mimari proje, tanıtım, danışmanlık gibi konularda destek vermeye devam ediyor. Süreç içinde sorunlar aşılıyor ve Sivas Belediyesi 2007’de başladığı uygulamayı kısa sürede bitiriyor. Çok sonra, Belediye Başkan Yardımcısı Zeki Bey bazı işleri sabaha kadar çalışarak bitirdiklerini anlatıyor. ÇEKÜL Vakfı 2005’de onarılan Harput Şefik Gül Kültür Evi’nin restorasyonu sırasında proje desteği veriyor. Restorasyonun uygulama sorumluluğunu üstlenen Mustafa Bey onarım tamamlandıktan bir süre sonra düzenli olarak aramaya başlıyor. Evi gezen ziyaretçilerin beğenilerini anlatıyor. Onun telaşlı bir sevinçle araması bizim için ayrı bir mutluluk kaynağı oluyor. 20 Mart 2010’da Safranbolu’da düzenlenen BAKAB toplantısına kalabalık bir ÇEKÜL grubuyla katılıyoruz. Havada bayram sesleri var. Yetmişli yıllarda başlatılan Safranbolu’daki tarihi dokuyu koruma çalışmalarının bugün geldiği nokta, günümüzde yaşanan sorunların nasıl çözülebileceği, havza boyutunda bütüncül bir anlayışa ulaşmış olarak konuşuluyor. Döndükten bir süre sonra İstanbul’da demir tüccarlığı yapan Karabüklü Nezih Bey’le tanışıyorum. “Arkadaşım gibi ben de onararak kullanmak üzere Safranbolu’dan ev aldım, şimdi moda” diyor. Terkedilmişken koruyarak içinde yaşamanın moda olduğu bir yerleşmeye dönüşme sürecinde Safranbolu’da yaşanan değişimi ve kendi yaşadıklarımı düşünüyorum. İnsan ile çevrenin karşılıklı ve çok yönlü etkileşimini iyileştirmek; küreselleşme baskısı altında özgün kimliğimizi korumak; geleneksel imece kültürünü ülke genelinde değerlendirmek; yapısı gereği değişime direnen insanın zihninde yeni ufuklar açmak; hızla 170

değişen dünyaya ayak uydurmak… Bu liste ÇEKÜL Vakfı projeleri kapsamında çok uzayabilir. Benim için ise Çeküllü olmak Anadolu’da olmak ve insana dokunmaktır. Zuhal Keskin

ÇEKÜL’ün 20. Yılı İçin... ÇEKÜL’e nasıl girdim ayrı hikâyedir, türlü türlü anılarla dört yılımı geçirdim orada… Girdiğimde koskoca odada tek başıma, koca bir masada buldum kendimi, bir de o bej rengi koltuk var yanı başımda… Kimi zaman yoğun iş temposunda, kıvrılıp yatmak istediğim, kimbilir kimin evinden gelmiş o bej rengi koltuk… Her sabah Feride Hanım’ın o koca masayı temizlemesinden sonra dağınık notlarımı tek tek bulmaya çalıştığım sırada, Metin Hoca girer odaya ve hooop diye oturuverir koltuğa, birlikte bir önceki günün özetini çıkarmaya çalışırız. Metin Hoca karşınızdaki koltuktayken, o koskoca masada oturamazsınız bir türlü. Daha da büyük gelir masa gözünüze, kıvranıp durursunuz yerinizde, sonra dayanamaz gidersiniz Hocanın yanına, ilişirsiniz o bej rengi koltuğa… Hoca anlatır da, anlatır, not almaya çalışırsınız yetişemezsiniz, metodik olmak istersiniz hiç birine uymaz, akılda tutulamaz anlattıklarının hepsi, aman ne zor anlardır o anlar… Düzgün gitmez hiçbir şey istediğiniz gibi. Anlattıklarını bir de aktarma göreviniz varsa eğer sağa sola, ya yanlış anlamışsanız söylediklerini… O geldiği gibi çıkar odadan, siz dönersiniz tekrar koca masaya. Gündelik işler de başlamıştır artık, telefonlar çalar ardı ardına… Her türlü telefonu sabırla dinlemek zordur, her zaman güler yüzlü davranmak, her soruya hazırlıklı olmak, heyecanınızı eksiltmemek, bir o kadar da ağır başlı kalmak… Siz hiç, isminizle, ünvanınız arasına boşluk bırakarak ortasına imza attınız mı bir resmi mektuba, yanarsınız. Betül Hanım yanınızdadır o kibar sesiyle, “ama evladım...” diye başlar, önce imzanıza söylenir, sonra mektubun içinde kullandığınız eski Türkçe kelimelere. Ama dersiniz, “Betül Hanım ben, yaşı seksenin üzerinde aile fertlerinden aldım ilk dil eğitimimi”. Sesiniz çıkmaz tabii sonunda. O sizi döver de, sever de, erkek arkadaşınızı da bilir, kocanızı da, koca adayınızı da. Sormaz hiç, öyle ortamlar sunar ki size, söylemezseniz, siz ayıp edersiniz. Gizli kuralları vardır ÇEKÜL’ün kendi içinde, bunlar öğretilmez, yaşayarak öğrenirsiniz. Uyulması kolay değildir, kimi zaman yadırganır, kimi zaman isyan ettirir, uymayı becerebilenler yol alır, beceremeyenler sınıfta kalır. Orası, evdir, okuldur, iştir… Kütüphane, kafeterya, oyun salonu, buluşma mekânıdır... Devinimi hızlı, ateşi yüksek, neşesi boldur… Oradakilerle koşarsınız, yorulur, tökezler, doğrulur, devam edersiniz, belki başka sulara yelken açarsınız, ama hiç unutmazsınız... Zeynep Boratav 171


2003 - 2010

Gönüllülerimizin Kaleminden

Bugün gezdiğimiz yerlerden özellikle Dolmabahçe Sarayı beni çok etkiledi. Atatürk’ün yatağını görünce çok etkilendim. Bunların tek sebebi de ÇEKÜL Vakfı, ona çok ama çok teşekkür ederim. Onun sayesinde görmediğim yerleri gördüm. Bu beni çok sevindirdi. Özellikle de Türkiye Kültür Elçisi olmak çok güzel bir duygu. Çünkü; bizler, yani Kültür Elçileri insanların sahip oldukları varlıkların farkına varmalarını sağlayacağız. Bu çok ama çok güzel bir duygu, bu duyguyu herkesin hissetmesini dilerim. ÇEKÜL Vakfı’na sevgiler...

Öğretmenlerimizle birlikte Taşucu’nun tarihi yerlerini gezdik. Çok eğlendik. Fakat bu geziler sırasında tarihi eserlerimize hiç de iyi davranılmadığını gördüm. İşte bizler kültür elçileri olarak bu konuda çok dikkatli olmalıyız. Benim bunları söyleyebilmemde ÇEKÜL’ün ve ÇEKÜL’den gelen öğretmenlerimizin çok büyük rolü var. Onlar üzerlerine düşen görevi yerine getirdiler. Şimdi sıra bizde. Öğrendiklerimizi çevremizdekilerle paylaşacağız. Unutmayalım ki eğer geç kalırsak doğal güzelliklerimiz, tarihi eserlerimiz yok olur.

Büşra Karaman Niksar Kültür Elçisi

Ümmühan Erçınar Taşucu Kültür Elçisi

Yeni bir aile kazandım. Yeni sorumluluklar kazandım. Türkiye işlenmemiş bir cevher ve bu cevheri biz işleyeceğiz. Grup bilinci içinde yaşadık. İstanbul’da yurt yaşamını öğrendik. Birbirimize karşı sorumluluklar aldık. Saati kurma, gürültü yapmama, vaktinde uyanma... Herkes bize çok güvendi. Biz de kendimize güveniyoruz.

Ben Kültür Elçileri Projesi için ÇEKÜL Vakfı’na teşekkür ediyorum. Ben de bu yıl Trabzon Kültür Elçisi oldum. Gerçekten çok güzel bir duygu. 6 yıldır Trabzon’da yaşamama rağmen bu kadar kültürel mirasımız olduğunu bilmiyordum. 6 yaşında olduğumu sanmayın 12 yaşındayım, Osmangazi Bursa doğumlu, ama Maçka Trabzonluyum. ÇEKÜL Vakfı’na tekrar teşekkür ediyorum...

Gizem Kızılay Malatya Kültür Elçisi

Ali Konak Trabzon Kültür Elçisi

İçimde insanlara sürekli eğitim vermek için büyük bir istek var. Onlara ÇEKÜL’ü anlatmak istiyorum. Çevre, kültür ve tarih hakkında bilgi vermek istiyorum. Kendimi bu kadar büyük bir sorumluluğu alabilecek kadar güçlü ve bilgili hissediyorum.

İstanbul’da ilk gün heyecanlıydım. Çünkü bir sürü arkadaşım olacak, bir sürü bilgi edinecektim. En iyisi de kendi ilimi, kültürümü oradaki arkadaşlarıma, öğretmenlerime, herkese tanıtacaktım. Adıyaman’la ilgili bir resim yaptık ben ve üç arkadaşım orda Adıyaman’ın neyi meşhursa resmin üzerine onları çizdik. En çok beğendiğimde bu oldu. Çünkü bir resimle onca şeyi anlatabiliriz. Aynı zamanda el becerimde biraz gelişmiş oldu. Hem ben de başka illerin kültürünü öğrenmiş oldum. Bu kadar zahmet için hocalarıma, Çekül görevlilerine ve ÇEKÜL’e teşekkür ederim.

Benay Gözkoman Gaziantep Kültür Elçisi

172

Mervegül Token Adıyaman Kültür Elçisi 173


1992 - 1997

Gönüllülerimizin Kaleminden

METİN AND ÇEKÜL’ün gerek amaç ve ilkelerini, gerekse bir sivil hareket olarak çabalarını en iyi takdir edenlerin başında gelen çok yönlü araştırmacı olarak, bulunduğu her ortamda Vakfı ve çalışmalarını yaygınlaştırmak için gösterdiği içtenlikli çaba ile ÇEKÜL’ün önemli destekçilerinden oldu.

Emeklerini Unutmayacağız

RIFKI ASLAN Bir bilim insanı olarak, başta Diyarbakır olmak üzere ÇEKÜL’ün varlık gösterdiği kentlerde tarihsel ve toplumsal araştırma, kentsel tasarım ve kentsel dokuların iyileştirilmesine yönelik çalışmalarda Vakfın sürekli destekleyicisi oldu.

SITKI ASLAN Amasya ve Kars valiliklerinde bulunduğu sürede her iki kentte de kentsel mirasın korunmasına yönelik çalışmalarda, ÇEKÜL ile işbirliği yaptı, Vakfın koruma çalışmalarına gerçek bir Çeküllü olarak destek verdi.

GÜRKAL AYLAN Reklam sektörünün duayenlerinden biri olarak, özel başlık ve slogan arayışları içinde olduğumuz zamanlarda, çok yönlü zekasıyla getirdiği önerilerle ÇEKÜL’ün çalışmalarına farklı bir nitelik kazandırdı.

RACİ BADEMLİ Türkiye’nin önemli şehir ve bölge plancılarından, bilim insanı ve kentlerin sorunlarını farklı yönleriyle irdeleyen kimliğiyle ÇEKÜL Vakfı Ankara temsilcisi olarak, çok boyutlu çalışmalarda yer aldı ve zor günlerde çözüm üreten bir kişi olarak örnek bir duruş sergiledi.

SEMİH BALCIOĞLU Her zaman, her durumda, hangi boyutta olursa olsun sağladığı katkıların, içtenlikli desteğinin belgesi olarak ÇEKÜL’e özel ürettiği, yeri doldurulamayacak yapıtların ÇEKÜL için çok özel bir anlamı var.

174

175


Emeklerini Unutmayacağız

ZAFER BAYBURTLUOĞLU Seçkin bir sanat tarihçi, öğretim üyesi, koruma kurulu başkanı ve ÇEKÜL temsilcisi olarak Zafer Bayburtluoğlu, Erzurum ve Kayseri bölgesinde başta Selçuklu olmak üzere tüm tarihi yapıların araştırılması ve korunmasına yönelik önemli kararların alınıp uygulanmasında, yaşamı boyunca çaba gösterdi, ÇEKÜL’ün Talas’taki koruma çalışmalarında çeşitli proje ve eski eser onarımlarına gönüllü katkılarda bulundu.

İSMAİL CEM Sorumluluk aldığı değişik çevrelerde, yazıları ve konuşmalarıyla, ÇEKÜL’ün varlığının, kimliğinin ve kavramlara dayalı yeni bir oluşum olduğunun açıklanmasında önemli katkısı oldu.

MUSTAFA CEZAR Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak, ilerlemiş yaşına rağmen gerek koruma kurullarındaki çalışmaları gerekse araştırmalarıyla ÇEKÜL’e destek verdi ve tarihsel kentlerin geçmiş birikimlerine dair bilgilerini aktarmaktan hiç yüksünmedi.

CEMİL ÇANGIR Toprak konusundaki derin bilgisiyle seçkin bir öğretim üyesi olarak, ÇEKÜL temsilcisi kimliğiyle, Trakya’da tarım arazilerinin yok olmaması için verilen mücadelenin hep önünde gözüktü, doğal kaynaklara ilişkin sorunların planlı ve programlı, dayanaklı bir sisteme kavuşması doğrultusunda önemli katkıları oldu.

RİFAT DEDEOĞLU Bir Safranbolulu olarak, doğduğu kentin korunmasına yönelik çabalarının yanı sıra, başında bulunduğu Arkitekt dergisinde yaptığı yayınlar ve çıkardığı ÇEKÜL özel sayısı ile Vakfın çalışmalarına destek verdi; korumaya ilişkin yanlışlıkların üstüne giden eleştirel yaklaşımı ve yerinde yaptığı müdahalelerle aydın kimliğiyle örnek oldu.

176

IŞIN VE NEZİH DEMİRKENT Ortaçağ uzmanı bir akademisyen olarak derin tarih bilgisiyle Işın Demirkent ve Türk basın yayın yaşamındaki öncü kimliğiyle Nezih Demirkent, ÇEKÜL’ün Yüksek Danışma Kurulu üyeleri olarak, kuruluşunda ve çalışmalarında yönlendirici katkılarıyla destek sağladılar.

GÜL VE UĞUR DERMAN Bilim insanı ve sanatçı kimlikleriyle ÇEKÜL’ün kuruluşunda, öne çıkmadan, ama nerede ne çözüm ve destek gerekiyorsa orada varlık göstererek, özel bir çizgi oluşturdular ve ÇEKÜL’ün görünmeyen destekçilerinin başında yer aldılar.

FERRUH DOĞAN İnsan, kültür ve sanatla ilgili konularda, gerek ÇEKÜL için gerçekleştirdiği özgün çizimleri, gerekse farklı şekillerde sunduğu desteklerle her zaman Vakfın yanındaydı.

ŞAKİR ECZACIBAŞI Yüksek Danışma Kurulu toplantılarımıza aksatmadan katılarak ve ikili görüşmelerle gelişmeleri kritik ederek, köklü ve kalıcı bir örgütlenmenin sözcüsü oldu.

MAHMUT ERDEM İlerlemiş yaşına rağmen deneyimli bir belediyeci olarak, özellikle ÇEKÜL’ün kuruluş yıllarında karşılaştığı bürokratik boşluklar, yerel yönetimlerle ilgili sorunlar ve hukuksal konularla ilgili geliştirdiği çözüm yolları ile desteği büyük oldu.

TURGUT ERÜLGEN TRT’de yaptığı kültürel programlarla, özellikle Safranbolu’da somut ve somut olmayan kültürel mirasın saptanması için, bugün TRT arşivinde korunduğunu varsaydığımız belge değeri taşıyan çok önemli bir saptama çalışması geliştirdi.

177


Emeklerini Unutmayacağız

ALİ ULVİ ERSOY Araştırmacı ve merak dolu kişiliğiyle mizahin ve karikatür sanatının seçkin kişilerinden biri olarak, üzerinde çalıştığımız tüm konularda çizimleriyle ve düşünceleriyle özendirici oldu.

MENGÜ ERTEL ÇEKÜL’ün çalışmalarına coşkuyla yaklaşan bir tasarımcı olarak, ekibiyle birlikte çok yönlü kültür mirasımızın sanatsız olamayacağını gösteren bir tavır sergiledi ve her koşulda katkıda bulundu.

BATU İŞMEN Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak, TRT’deki görevinden ayrıldıktan sonra, zamanının önemli bir bölümünü ÇEKÜL’e ayırdı ve Vakfın yazın, tanıtım işlerinde destek oldu.

UFUK ESİN Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak, Vakfın arkeolojik varlıklara yönelik çalışmalarında yeni kavramlar geliştirmesine ve bu mirasın farklı boyutlarına dikkat çekmesine katkıda bulundu ve armağan ettiği yayınlarla ÇEKÜL kütüphanesini zenginleştirdi.

HÜSEYİN KATIRCIOĞLU Yetenekli bir sanatçı, özel bir insan olarak, ulusal ve uluslar arası sanat ortamlarının yeniliklerini, ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu toplantıları başta olmak üzere Vakfın bütün etkinliklerine yansıtarak fark yarattı.

UÇKUN GERAY ÇEKÜL’ün 20 yıldır geliştirdiği ve yorumladığı kamu yararı, çevre ve STK etiği, havza yönetimi gibi kavram ve uygulamalarında yol gösterici, alandaki bütün doğal ve kültürel miras çalışmalarında kavram geliştirici, yönlendirici ve bizzat içinde, başında bulunarak değerli bir danışman olarak özel bir yer aldı.

GÜNDAĞ KAYAOĞLU Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak, türkoloji, halkbilim, sanat tarihi ve el sanatları ile ilgili araştırmalarıyla, ÇEKÜL’ün somut olmayan kültürel miras çalışmalarına öncülük etti, geleneksel mimarlık konusundaki katkılarıyla destek oldu.

SEVGİ GÖNÜL Yüksek Danışma Kurulumuzda, soyadına yakışır bir şekilde her zaman gönülden destek verdi, özel durumlarda hiç ortada gözükmeden yanımızda yer aldı.

AHMET KESKİN ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu üyesi, “Şeker” lâkabını hak eden, zarif ve özel bir insan olarak, üniversitedeki Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü öğretim üyeliği süresince, ÇEKÜL’ün tüm kentlerdeki ulaşım ve benzeri sorunlarla ilgili çözüm arayışlarında önemli bir yer aldı.

TUNCER GÜVENSOY Doğduğu kente ve kültürel mirasa olan bağlılığı ile ÇEKÜL’ün Kars’ta başlattığı harekette üstüne düşeni büyük bir özveriyle gerçekleştirmek için, kentte yıkılmaya yüz tutmuş yapıları restore ettirdi ve kentin görünen yüzünü değiştirmeye katkıda bulundu.

178

AHMET HIZAL Ülkemizin doğal varlıklarının korunmasında çekilen sıkıntılara ve bu alanda çekinmeden üstlendiği büyük sorumluluk ve yüke rağmen, toprak ve havza yönetimi konusunda seçkin bir bilim insanı olarak, hiçbir çağrıyı geri çevirmeden ihtiyaç duyulan her durumda her konuda katkı sağladı.

HAMİT KINAYTÜRK 28 yıl boyunca yayımladığı Sanat Çevresi dergisiyle özdeşleşen ve yaşamı boyunca ÇEKÜL’e destek veren bir gazeteci olarak, yayınladığı ÇEKÜL Özel Sayısı, Vakfı ve çalışmalarını kapsamlı bir biçimde anlatan ilk belge olarak bugüne ulaştı. 179


Emeklerini Unutmayacağız

FUAT KINIKOĞLU Çalışkan ve verimli bir mimar olarak Malatya başta olmak üzere Anadolu kentlerindeki etkinliklere katkı sağladı, ÇEKÜL’ün Anadolu ayağında kesintisiz yanında yer aldı.

SELÇUK KIZIKAYAK Kitle iletişim araçlarının sınırlı olduğu yıllarda ülkemizde gerçekleşen çevre katliamlarını çektiği belgesellerle kamuoyuna duyurmaya çalıştı, Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak ÇEKÜL’ün doğal ve kültürel mirasın korunması programlarına da belgesel sinemacı olarak hep destek verdi.

TARIK MİNKARİ Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak, bulunduğu her ortamda, ÇEKÜL’ün çalışmaları ve uğraşlarını, temel meselelere bakış açısını, kendine özgü bir dille bıkıp usanmadan anlattı.

YÜCEL NAKİPOĞLU 1975’lerde Safranbolu’da başlayan tarihi mirası koruma hareketinin en başından beri içinde yer alarak ve en zor koşullarda dahi çalışmaların sürekliliğinin aksamasına izin vermeyerek Safranbolu’da korumanın simgelerinden biri haline geldi ve Yüksek Danışma Kurulu üyesi olarak ÇEKÜL’e katıldı.

İSMET OKYAY Kentsel koruma ve yenileme konusunda uzman bir öğretim üyesi olarak, Safranbolu’nun bugüne ve geleceğe korunarak aktarılabilmesi için, kentin tamamını içeren ve Türkiye’de geniş kapsamlı ilk örnek olan koruma planını hazırlayarak, ÇEKÜL ile birlikte sayısız bürokratik engelin aşılması için çalışmaktan geri durmayıp, bütün aşamalarda yanımızda yer aldı.

YILDIZ ÖKTEM ÇEKÜL’ün kuruluş yıllarının zorlu ve sıkıntılı günlerinde ürettiği çözüm seçenekleri ve verdiği destek unutulmayacak bir katkı oldu. 180

VEYSEL ÖZOĞUZ ÇEKÜL’ün kuruluş günlerinden yaşamının sonuna kadar birikimlerini esirgemedi ve gelişme sürecinin boyutlanmasında, hiç öne çıkmadan, olumlu katkı sağladı.

DERVİŞ PARLAK Türkiye’de kent ve çevre değerleri için yapılan mücadelede yaptığı hukuki açılım ve yorumlarla seçkinleşen öncü hukukçu kimliğiyle, ÇEKÜL Vakfı Yönetim Kurulu ve Tarihî Kentler Birliği Danışma Kurulu’ndaki görevleri sırasında, her iki kuruma da yeri doldurulamaz bir katkı sağladı, büyük bir boşluğu doldurdu.

AHMET SALMAN ÇEKÜL’ün kuruluş yıllarında müthiş enerjisiyle ürettiği yapıtları ve kişiliğiyle bunca yıl sonra hala yeri özel.

RUHİ SARIALP Türk atletizm tarihinde bir efsane olarak özel bir kimlik olmasının yanı sıra, kültüre verdiği özel değer nedeniyle ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu’nda sürekli katkı sağladı, önemli önerilerle yol gösterici oldu.

MUSA SEYİRCİ Tüm yaşamını Anadolu uygarlıklarına adamış bir kişi olarak, özellikle il kültür müdürlüğünde bulunduğu Antalya’da, ÇEKÜL projeleri için gerekli bilgilerin derlenmesi, bilimsel bir yaklaşımla düzenlenmesi ve karar süreçlerinin kısaltılmasına yönelik etkili girişimleri ile bugün Vakfın bölgedeki konumunda önemli pay sahibi oldu.

SAMİ SİSA Doğan Tekeli ile birlikte, mimarlıkla ilgili Vakfın gereksinim duyduğu her alanda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdi ve geçmiş değerlerle günümüz mimarlığı arasındaki sürekliliği her zaman vurguladı.

181


NEVZAT ŞENOL TRT’li bir program yapımcısı, tiyatro sanatçısı, köşe yazarı ve ÇEKÜL’ün misyonuna inanmış bir aydın olarak çalışmalara destek verdi, tanıtım çalışmalarına katkıda bulundu.

İLHAN TAYAR Çalışkan bir diş hekimi ve zarafet örneği bir hanımefendi olarak, sorumlu bir yurttaş tavrıyla İstanbul’un çevre sorunlarına karşı başlattığı bireysel girişimleriyle, örnek oluşturan yılmaz bir çevre savaşçısıydı.

METE ÜNÜGÜR ÇEKÜL’ün kuruluşundan itibaren Vakıf yönetiminde sorumluluk üstlenerek ve öğretim üyesi kimliğinin yanı sıra Anadolu kentlerinde gerçekleştirilen çeşitli projelerin tasarımdan uygulamaya kadar bütün evrelerinde, özveriyle görev alarak katkı sağladı.

FAHRİ YÜCEL Özellikle Edirne valisi olarak görev yaptığı dönemde, ÇEKÜL ile ortak hareket ederek Edirne’nin tarihsel ve kültürel varlıklarıyla bir bütün olarak geleceğe aktarılması ve komşu ülkelere açılmasına yönelik önemli çalışmalar gerçekleştirdi ve koruma bilincinin kente yayılmasında öncülük yaptı.

182

ANADOLU’YA AÇILAN KAPI; ÇEKÜL

183


184

Çekül - Birlikte 20 yıl  

Çekül - Birlikte 20 yıl kitabı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you