Issuu on Google+

Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

1


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

İmtiyaz Sahibi Hakan YILMAZ

Editörler Yrd. Doç.Dr. Halide ASLAN Ayşegül Demir YILMAZ Yrd. Doç. Dr.Nevzat GÜNDAĞ Bölüm Editörleri Yrd. Doç.Dr. Seadet SHİKHİYEVA Yrd. Doç. Dr.Nevzat GÜNDAĞ

Prova Okuyucu Yrd. Doç. Dr. Minara ALİYEVA Ayşegül Demir YILMAZ

İngilizce Destek Ferda AVCIOĞLU

Dizgi-Mizanpaj Yrd. Doç. Dr. Halide ASLAN Ayşegül Demir YILMAZ

Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, hakemli bir e-dergidir. Dergide yayımlanan bilimsel çalışmalardan, kaynak gösterilmek koşuluyla alıntı yapılabilir. 2


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Hakem Heyeti Prof. Dr. Kamil Veli NERİMANOĞLU, İstanbul Aydın Üniversitesi Prof. Dr. Minexanım Nuriyeva- Tekleli, Qafqaz University-Türkoloji Prof. Dr. Abdülkadir DÜNDAR, Ankara Üniversitesi Prof. Dr. Nilgün Toker KILIÇ, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Prof. Dr.Hacı Ömer KARPUZ, İstanbul Kültür Üniversitesi Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL, Mimar Sinan Üniversitesi Prof. Dr. Mustafa ORAL, Giresun Üniversitesi Prof. Dr. Kenan Ziya TAŞ, Balıkesir Üniversitesi Prof. Dr. İnci KUYULU ERSOY, Ege Universitesi Prof Dr. Gönül İçli, Pamukkale Üniversitesi Prof. Dr. Mehmet Meder, Pamukkale Üniversitesi Prof.Dr. Gül IŞIN, Akdeniz Üniversitesi Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal, Pamukkale Üniversitesi Prof. Dr. Neşe ÖZDEN, Ankara Üniversitesi Prof. Dr. Sadettin Yağmur GÖMEÇ, Ankara Üniversitesi Doç. Dr. Sebahattin ŞİMŞİR, Balıkesir Üniversitesi Doç. Dr. Nahide ŞİMŞİR, Balıkesir Üniversitesi Doç. Dr. Ozan YILMAZ, Sakarya Üniversitesi Doç. Dr. Zeliha Demirel GÖKALP, Anadolu Üniversitesi Doç. Dr. Jülide AKYÜZ, Kafkas Üniversitesi Doç. Dr. Xuraman Hummatova, Azerbaycan Milli İlimler Akademisi 3


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Doç. Dr. Özer KÜPELİ, Katip Çelebi Üniversitesi Doç. Dr. Mithat AYDIN, Pamukkale Üniversitesi Doç. Dr.Yusuf KILIÇ, Pamukkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ömer KUL, İstanbul Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Sezai ÖZTAŞ, Kırklareli Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Muammer ULUTÜRK, Batman Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Zehra Canan BAYER, Kocaeli Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Minara ALİYEVA, Uludağ Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Masoumeh DAEİ,Tabriz Payame Noor Universty Yrd. Doç. Dr. Tayyar GÜRDAL, Bülent Ecevit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Emin KIRKIL, Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARAZEYBEK, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Halide ASLAN , Ankara Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Cihad CİHAN, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Nevzat GÜNDAĞ, Pamukkale Üniversitesi Yrd. Doç.Dr. Seadet SHİKHİYEVA, Azerbaycan Bilimler Akademisi Dr. Hüseyin Sami ÖZTÜRK, Marmara Üniversitesi Dr. Suzan Akkuş MUTLU, Nevşehir Hacı Bektaş-ı Veli Üniversitesi

Danışma Kurulu Prof. Dr. Kamil Veli NERİMANOĞLU, İstanbul Aydın Üniversitesi Prof. Dr. Hacı Ömer KARPUZ, İstanbul Kültür Üniversitesi 4


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Prof. Dr. Kenan Ziya TAŞ, Balıkesir Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Emin KIRKIL, Celal Bayar Üniversitesi

Yayın Kurulu Yrd. Doç.Dr. Seadet SHİKHİYEVA, Azerbaycan Bilimler Akademisi Yrd. Doç. Dr. Nevzat GÜNDAĞ, Pamukkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Minara ALİYEVA, Uludağ Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Halide ASLAN, Ankara Üniversitesi

5


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

İÇİNDKİLER Editörden Makaleler Sayfa * Osman ÇATALOLUK Orta Asya Türk hikaye ve destanlarında Türk halkları’nın etnik gelişim aşamalarının izleri ve Türklerin ilk ata yurdu meselesi………9- 56 * Ulaş Töre SİVRİOĞLU Ortaçağ İslam sikkelerinde Hellen , Roma-Bizans etkisi …………………………………………………………………………………………57-89 * Elvira Latifova Kafkasya’nın bazı Türk toponimlerine dair(Azerbaycan’ın Kuzeybatı Bölgesi ve Güney Dağistan örneğinde)………………………… 90-102 * Ebülfez Elçibey Çev: Muhammet KEMALOĞLU Ebülfez Elçibey’in yaklaşımıyla İbni Sina…………………………………………………………………103-115 * Namiq MUSALI Hacı Zeynel Abidin Şirvânî Seyahatnamelerinde Van Gölü havzası……………………………………………………………………….116-132 * Mehdi Buşehri Sabir’in Dehhuda’ya etkisi……………………………………133-150 *Hakan Yılmaz Tarihi olaylarda Gensel Devinim ve süreklilik üzerine analitik bir inceleme ve olay-olgu bağlamı…………………………………157-182

6


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

EDİTÖRDEN Saygıdeğer okuyucularımız, öncelikle Mayıs sayımızın elimizde olmayan nedenlerden dolayı bu kadar gecikmesi nedeniyle sizlerden çok özür diliyoruz. Dergiciliğin belki en zor tarafı hedeflenen tarihte yeni sayıyı okuyucularıyla buluşturmasıdır. Bu sayımızda karşılaştığımız problemlerin daha sonraki sayılarımızda önümüze çıkmamasını temenni ediyoruz. 2014 yılı Mayıs ayı her şeyden önce hayatını kaybeden madencilerimizin acı anılarının hatırlanacağı bir ay olup; bu kardeşlerimizi rahmetle anıyoruz. Ülkemizin huzuru, güveni ve esenliği için en güzel temennilerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz. Saygıdeğer okuyucularımız hür düşüncenin ve tefekkürün kalesi olan dergicilik, kuşkusuz bilim aleminin yıldızı olacak makaleleri, okuyucuları ile buluşturma kavşağıdır. Yazarı tarafından büyük özveriler ile ortaya konulmuş eseri sizlere sunmak bizler için mutlulukların en büyüğüdür. Bilginin her geçen gün önem kazandığı ve bilimsel araştırmaların ulusların gelecekleri üzerinde gittikçe daha çok ehemmiyet arz ettiği zamanımızda, popülerlikten uzak sırf bilimsel yayın yapabilmek ve tarafsız davranabilmek kuşkusuz büyük önem taşımaktadır. Bilgi çok önemli bir güçtür. Bu gücü farklı bilim dallarında hayata geçiren uluslar kuşkusuz, çok önemli bir devinim elde etmektedirler. Zamanımızda bilim ve düşüncenin sınırları kalkmış, bilgi toplumu merhalesine ulaşan uluslar aynı zamanda bilgi üretir olmuşlardır. Bilgi üretimi, düşünce ile olmakta; bu da bilimsel dayanaklara ve eklektik düşünceye sahip düşünürlerce sağlanmaktadır. Bilgi üretmenin zorluğu yadsınamaz. Bilgi üreten ve üretilen bilgiyi denetleyen kişilerin ciddiyeti, insanların sağlıklı ve ciddi bilgiye ulaşmalarında kuşkusuz başat noktası olmaktadır. Bilgi üretimi kurumlar ve kişiler nezdinde olmaktadır. Kurumlar, şüphesiz Üniversiteler ve Enstütülerdir; kişiler ise, bilime gönül vermiş insanlardır. Burada önemli olan ister kurumlardan ister kişilerden olsun ortaya konulan bilgilere sahip çıkmak ve bunu değerlendirmektir. Yani Ulusların Milli Eğitim, Milli Savunma ve Milli Güvenlik politikaları olduğu gibi Milli Bilim politikaları da olmak durumundadır. Bir ulusun Milli Bilim politikası, o ulusun yaşadığı ve tahayyül ettiği bilimsel güçlere ulaşmada önemli bir yapıtaşı olacaktır. Bu yapı taşları dünya milletleri arasında güçlü varlığıyla yer edinmek isteyen uluslar için kaçınılmaz bir durumdur. Oluşacak bu yapılara herkes her kurum gücünün yettiğince katkıda bulunmak durumundadır. bu yapıları oluşturamayan ülkelerin beyin göçü verdiği bir gerçektir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman Bilim politikası ve bilim adamlarını ülkesine götürerek bilim gücünü ele geçiren ABD, yukarıda bahs ettiğimiz durum için önemli bir örnektir. Bir 7


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

zamanlar Osmanlı Sarayı’na toplanan bilim adamları yüzyılımızda ya ABD’de ya Rusya’da ya Çin’de veya Japonya’da toplanmaktadır. Düşünce ve bilimin iklimi ve toprakları olan Doğu, olgunlaştırdığı Bilimini maalesef günümüzde Batı’ya devretmiş durumdadır. Batı’nın bilim aleminde tarafsızlığını savunmak kuşkusuz çok safdillilik olacaktır. Esasen bunu böyle düşünmeye de hakkımız yoktur, tek bir yol vardır: daha çok okumak ve üretmek; üretene sahip çıkmak. İşte biz, giriştiğimiz bu vehametli işle, yukarıda bahs ettiğimiz yapılara, ilgili düşünceleri ulaştırmayı gönüllü olarak yapmaya çaba sarf ediyoruz. Her neviden üretilen bilgiyi insanlara, otoritelere, kurumlara ve bilim erbaplarına ulaştırma ülküsü tek amacımızdır. Bu amacımız içerisinde ülkemizin milli bilim politikasına zerre kadar katkı sağlayabilirsek bu bizim için bir şeref olacaktır. Bu sayımızda Tarih, Edebiyat ve Felsefe ile ilgili toplamda yedi makalemiz bulunmaktadır. Makale yazmak ve yazılan makaleyi bilim adamlarının görüşleri doğrultusunda daha güçlü hale getirmek gerçekten kolay bir iş değildir. Bu kolay olmayan bu işte düşünce üreten yazarlarımıza, yazarların yazdıkları makaleleri gönüllü olarak her defasında okuyarak üşenmeden inceleyen ve ciddi tespitlerde bulunan tüm hakemlerimize en derin şükranlarımızı sunuyoruz. Hakikaten dergimizde hakem olarak bulanan bilirkişilerin bir hakem olmanın ötesinde bir rehber, bir yol gösterici tavır sergilemeleri bizi bahtiyar kılmıştır. Sadece makale değerlendirme usulü olarak değil her zaman gerektiğinde telefonla dahi görüşlerine başvurma cüretini bize sunan bu yüce gönüllü bilim adamlarımızı bir kez daha saygı ile selamlıyoruz. Mayıs sayımızda makalelerin toplanması, konularının tespiti ve değerleri açısından bize üşenmeden yol gösteren ve ufkumuzu açan Sayın Yrd. Doç. Dr. Emin KIRKIL ve Sayın Doç. Dr. Yusuf KILIÇ’a; teknik ve bilişim altyapısında üstün bilgisi ile bizlere her zaman yardımcı olan Sayın Sönmez Çelik’e; danıştığımız tüm meselelerde bize zamanlarından feragat ederek yardımcı olan Sayın Prof. Dr. Hacı Ömer KARPUZ, Sayın Prof. Dr. Kamil Veli NERİMANOĞLU, Sayın Prof. Dr. Kenan Ziya TAŞ ve Sayın Prof. Dr. Abdülkadir DÜNDAR’a verdikleri fikirler için teşekkürü bir borç biliriz. Saygıdeğer okurlarımız sizlerin verdiği önemle daha güçlü yayımlar yapma temennisi taşıyor ve gecikmesinden dolayı sizlerden çok özür dileyerek yayımladığımız Mayıs sayımızı en derin saygılarımızla sizlere sunuyoruz.

30/05/2014 Editörler 8


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

ORTA ASYA TÜRK HİKÂYE VE DESTANLARINDA TÜRK HALKLARININ ETNİK GELİŞİM AŞAMALARININ İZLERİ VE TÜRKLERİN İLK ATA YURDU MESELESİ*

Osman ÇATALOLUK*

ÖZET Azerbaycan ve Türkiye Türkleri aynı genetik bağa sahip olmalarının yanında Azerbaycan, Türkiye ve Urmiye Gölü üçgeni içinde yer alan Türk Kurganlarının tarihlerinin M. Ö. 5-6 binlere giderken Orta Asya Kurganlarının tarihleri M. Ö. 2000’lerden öteye gitmemesi yerleşim eskiliği bakımından Anadolu’yu Orta Asya’nın önüne koymaktadır. Ayrıca Anadolu’nun tam ortasında yer alan Çatalhöyük genetik sonuçlarıyla içerik bakımından % 40’ının protoTürk olduğunu haykırmaktadır. Bu ProtoTürklerin kesin bir biçimde Orta Asya’da değil önce Anadolu’da yerleştiklerini ispatlar. Son olarak Türk mitolojisi ve destanları Mitanni, Asur, Rus, Lulu, ve Maday ülke komşuluklarından bahsetmektedir, eğer Türkler denildiği gibi Orta Asya’dan çıkmadılarsa nasıl oluyor da bu milletlerin komşuluğu bu destanlara yerleşiyor? Bunun da araştırılması gerekir. Azeri ve Anadolu Türkmen genetiğinin köken olarak aynı oluşu yanında Anadolu, Azerbaycan ve Urmiye gölü üçgeni içinde yer alan Kurgan mezarlarının M. Ö. 40005000’lere giden tarihine karşılık Orta Asya ve Altaylarda M. Ö. 2000’lerden öteye gitmeyen kurganların tarihi seyir bakımından Anadolunun daha önce olduğunu net olarak ispatlamaktadır. Ayrıca Anadolu’nun tam merkezinde yerleşen Çatalhöyüğün de genetik olarak % 40 oranında Türk kökenli çıkması ve buranın M. Ö. 7000’lere ulaşan tarihi kesinlikle Anadolu’yu ilk yerleşim yeri olarak göstermektedir. ANAHTAR KAVRAMLAR: Türk, Destanlar, AnaYurt, Atayurt, Etnogenez, Genetik, Anadolu, Orta Asya 9


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

* Bu makale Bahtiyar Tuncay’ın aynı adlı çalışmasından ve Osman Çataloluk’un ekleme ve çevirileriyle hazırlanmıştır. * Yrd. Doç., Genetik uzmanı ABSTRACT Besides of the Azerbaijan Turks and the Turkey Turks have the same genetical ties, the dates of the Kurgans found within the triangle of Azerbaijan, Turkey and the Lake Urmiyah of Iran go well ahead of VI to V BC. This would entail that Anadolu (Anatolia) is previous than Middle Asia in which the dates of the Kurgans do not go further than II. Millenia BC. In addition to this, Çatalhöyük which is placed at the center of Anadolu claims with its genetical results that 40 % its inheritance is protoTurkic. As a result it can cearly be said that prototurks settled in Anadolu well before than they have dwelt in Middle Asia. Lastly Turkish mythology and epics talks about the neighborhood of Mitanni, Assur, Urus, Lulu and Maday which are very well known Mesopotamian Cultures. If ancient Turkic tribes and sates did not even have a neighborhood with such mentioned ancient nations how would these names get into these epics? This issue should be researched. Consists of the same genetic origin of the Azerbaijani and Anatolian Turkmen next to Anatolia, Azerbaijan and Urmiah lake located within the triangle BC Kurgan graves. 40005000 to the date corresponding to the outgoing BC in Central Asia and Altai. Kurgans of 2000 BC go beyond the course of history in terms of Anatolia clearly proves that it was before. Furthemore, the fact that 40% of the population of Chataloyuk located in the center of Anatolia, genetically constitutes from Turks, and 7,000-year history of this region shows that Anatolia was one of the earliest human settlements. KEY WORDS: Turk, Eposes, Motherland, Fatherland, Etnogenez, Genetic, Anatolia, Middle Asia

10


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Anadolu ve Azerbaycan’ın en eski soy ve boylarının şecereleri hakkında Türk efsanelerinden kısmen ya da tamamen bilgi sahibi olmak mümkündür. Bu efsaneler ayrıca değişik coğrafyalara dağılan Türk topluluklarının ilk yerleşim yerleri, ilk ataları, etnogenezleri ve bu gün bulundukları coğrafyaya nasıl göçtükleri konusunda bilgi vermektedir. Bu bilgiler ışığı altında Türklerin ilk yerleşim yerlerinin Orta Asya olmadığı anlaşılmaktadır. Bu destanlarda ayrıca Türklerin kadim milletlerle ilişkisi de anlatıldığından o dönemdeki sosyal hayat ve ilişkiler de gün ışığına çıkmaktadır. Bir Özbek destanı olan Hanname’de Azerbaycan’ın en eski Türk soylarından olan Lululardan (Lulubiler) adında bir kavimden bahsedilmekte fakat diğer Türk soy ve boylarından farklı olarak, bu halkın Nuh oğlu Yafes’in soyundan gelmediği anlatılmaktadır. Lulular Azerbaycan’da çıkan çivi yazısı tabletlere göre Kutilerle birlikte Azerbaycan’ın en eski Türk boylarındandır. Destan’a göre Türkmenler Nuh’un kızı Vejile’nin (Vesile) soyundan gelmesine karşılık Lulular Nuh’un kızı Vejile ile birlikte çadıra kapattığı ve Allah’ın emri ile kızının simasını alan bir köpeğin soyundan gelirler. Destan’daki açıklama şöyledir; Nuh’un Ham, Sam, Yafes adlı üç oğlu ve Vejile adlı bir de kızı vardır. Nuh tufandan önce gemisini yapan üç dülgere ayrı ayrı kızını vermeyi vaat etmiştir. Tufandan kurtulduktan sonra gemisini yapan üç dülger gelerek Nuh’a verdiği sözünü hatırlatır. Nuh peygamber bu vaadi Allah’ın izni ile vermiştir. Lakin tufandan sonra bu vaadi yerine getirmek ona çok ama çok zor gelir. Zira kızı bir tane talipleri üç tanedir. Tanrı Cebrail’i Nuh’un yanına 11


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

göndererek, bir eşekle bir köpek alıp, onları kızı Vejile ile bir çadıra bırakmasını emreder. Nuh Allahın emrini yerine getirir. Bir müddet sonra çadırın kapısını açınca orada bir birine tıpatıp benzeyen üç kız görür. Nuh bu üç kızı üç dülgere verir ve merakla sonuçta ne olacağını gözlemeye başlar. Nuh’un kendi kızı Vejile’den bir oğlan uşağı olur ve adını Türkmen koyarlar. Dişi itten doğan kızın soyundan Lulular türer 1 Hanname’de Azerbaycan’ın diğer bir eski Türk sakini olarak Kimmerlerin adı geçmektedir. Sadece bu bilgi bile Orta Asya’daki Türk halkların birçoğunun Ön Asya ve Kafkasya menşeli olduğunu ve kesin olarak Türk soylu olduğunu göstermektedir. Hanname’ye göre; Bükdi Han, Özbek Hanı Talim Han tarafından öldürülünce Türkmenler Özbeklere hücum ettiler. Özbeklerin tarafında Özbekler, Rakkalılar (Medyanın Rakka vilayeti), Tohmaşlar, Kimmerler, Saklablar, Uygurlar ve Tiberler gibi on boy var idi 2 Hanname’nin başka bir yerinde Kimmer adlı bir vezirden de söz edilmektedir. Şöyle ki; Toktamış Han beylerini toplayıp esaslı tedbirlere ihtiyaç olduğunu bildirir. Beylerden Pir Arslan adlı biri Benen şehrinde Kimmer adlı bir vezirinin yaşadığını bildirir. O vezir Ozkan Hana vezirlik etmiştir, doğru bilgi ve nasihatleri ancak ondan almak olur. Toktamış Han derhal adam gönderip Kimmeri getirtir ve ondan yararlanmaya başlar3 Destanın sonraki bölümlerinde Kimmerle ilgili verilen bilgi şöyledir: Kil Hanın oğullarından Kimmer adlı bir han var idi. Kimmer Han Ozkan Hanın saygıdeğer vezirlerinden biriydi. Kendisi de Benen şehrinde yaşıyordu. Kimmer’in soyundan Kıyat Han adlı bir han var idi. O da Benen şehrinden idi 4 Hanname’de Özbeklere karşı vuruşan Türkmenlerden bahsedilirken Azerbaycan’nın yerleşik sakinlerinden olan Sakarlardan ve Salur Kazan ellerinden bahsetmesi oldukça ilginçtir. Zira Herodot da aynı bölgede Sakarta/Zakarta ülkesinden bahsetmektedir. Adı geçen etnonimler içerisinde Lebnet (Lebne + ut; cam şekilcisi) etnonimi özellikle dikkat çekicidir. Bu Türkmen boyunun adı Gürcistan’ın Azerbaycanlılarla meskûn Lenbeli köyünün adında bugün de yaşamaktadır. Azerbaycan’da aynı isimle bir de halı çeşidi vardır. Destanda Türkmen ordusuna katılan soy ve boylar şöyle sıralanır: Türkmenlerin ordusu ise İskit, Salur, 1

Ögel, 2006, s. 383-384

2

A.g.e., s. 399

3

A.g.e., s. 402

4

A.g.e., s. 409

12


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Temir, taş, Çavdar, Çavuldur, Bükdi, Çandır, Çigil, Lebnet, Sakar, Yıpar ve Oğuz ellerinden meydana geliyordu .5 Şüphesiz ki, bu bahsedilen Azerbaycan Türkmenleri, yani Oğuzlardır. Hanname’de ayrıca Hazarın doğusunda yaşayan Türkmenlerden de bahsedilir ve Özbeklerin onlarla savaşı tasvir edilir. Bu Türkmenlerin boy adları incelendiğinde Hazarın batısındaki Türkmenlerin boy adlarından farklı olduğu görülür. Destana göre Bu savaştan sonra Türkmenler doğudan batıya göç etmişlerdir. Göç eden Türkmen boyları; baklan, aklan, köklen, vardınık, teke, yomut ve derdendir .6 Bu boyların büyük bölümü bu gün de Türkmenistan’da yaşamaktadır. Bu boylara Azerbaycan ve Anadolu’da rastlanmaz. Türkmenistan’da Oğuznamelerde adı geçen Oğuz boylarından dördü hariç diğerlerinin adına rastlanmaz. H. Koroğlu bu konuda şunları yazıyor: ………Ananeye göre oğuzlar 24 kola ayrılır. Kaşgarlı Mahmut ise bu sayıyı 22 olarak gösterir. Ancak o da bu ananevi sayıya 2 Halaç kolunu ilave ederek ulaşır. Dede Korkut Kitabı’nda da 24 boy ismi verilmektedir. Günümüz Orta Asya Türkmenleri de 24 kola ayrılır. Ancak onların adları artık çok değişmiştir. Yalnız 4 kol bu gün de eski adlarını taşımaktadır. Bunlar Salur, Eymirli, Çavdar, Karkın boylarıdır. Ön Asya Türkmenlerinin etnik terkibi şecere (genealoji) bakımından Kaşgarlı Mahmud’un eserindeki klasik şekline uygundur” . 7 S. P. Tolstov’a dayanan Koroğlu, Selçukluların, Azerbaycan ve Ön Asya’ya göçünden önce de buralarda Türkmenlerin yani Oğuzların yaşadığını belirtmektedir: ……..Azerbaycan’a Xl. asırda gelen Oğuzlar burada yaşayan Türk dilli yerli ahali ile karşılaştılar. Gelen Oğuzlu Kıpçakların artık Azerbaycan’ın asıl ahalisi olmuş Hun menşeli Türklerle etnik yakınlığı çok sayıda kaynak tarafından doğrulanmaktadır. Oğuzların 12 sağ ve 12 sol kola (İç oğuzlar ve Dış Oğuzlar) ayırdığı 24 oğuz boyu tümen başı umumi adını taşıyan Hun bölmesine de (24 Hun bilgesi) tam uygun düşmektedir. 8 Arap tarihçilerinin günümüze ulaşan eserleri incelendiğinde Oğuzların Azerbaycan ve Anadolu’ya Selçuklular devrinden çok önce geldiği açıktır. Mesela, Muhammed Vakidi (740823) Halife Ömer zamanında, 638-639 yıllarında Arap ordusunun Van Gölü ve etrafındaki Ermeni yerleşim yerlerini fethi döneminde Erciş (Van) gölü yakınlarında yaşayan Hıristiyan Oğuzlardan, onların melikesi Turunç Hatun’dan ve onun İslamı kabul etmesinden 5

A.g.e., s. 402-403

6

A.g.e., s. 405

7

Koroğlu, H. 1999, s. 15-16

8

Толстов, 1938, s. 80; Koroğlu, H. 1999, s. 14-15

13


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

bahsetmektedir. Aynı hadise Enveri’nin Paris Milli Kütüphanesinde bulunan yegâne nüshası Düsturname’de de geçmektedir .9 Enveri, o zaman bu bölgede yaşayan Oğuzlardan ve onların Oğuz Tuman adlı liderinden de bahsetmektedir. Hanname’de Gün Han’ın meşhur veziri Irkıl Hoca’nın adı Özbeklerin ikinci efsanevi hanı Uluk Han’ın adı ile birlikte anılmaktadır: Uluk Han öndersiz ve padişahsız gezen Özbeklere bir elçi göndererek kendisine tabi olmalarını ister. Eğer baş eğmezlerse savaşacağını bildirir. Bu vakitte Özbeklerin içinde Irkıl Kugardi adında akıllı bir adam vardı. Bu aksaçlı bütün Özbekleri toplayıp Uluk Hanla birleşmelerini salık verdi. Onun sözüyle Özbeklerin tamamı Uluk Hana tabi olmaya razı oldular ve birçok hediye ile hanın yanına geldiler. Han da onlara beylik verdi.10 Destanın “Uluk Hanın Türkmen dövüşü” adlı bölümünde Türkmenlerin 27 uruktan (boydan) ibaret olduğu anlatılır ve birçoğunun adı sıralanır. Sayılanlar, Azerbaycan ve Anadolu’daki Türkmen boylarıdır. Türkmenistan’daki boyların adı geçmez. Yukarıda adı Lebnet şeklinde geçen boyun adı bu listede daha düzgün olarak, Lenbe şeklinde verilir. Bu bölümde Iğdırların da adına rastlanması dikkat çekicidir: Türkmen boylarının adları; Çavuldur, Çandır, Salur Kazan, Çavdur, Çigil, Iğdır, Ekdi, Bektaş, Sakar, Yapar, Lenbe, Oğuz, Vardınk, Kaynar, İskit…11 Destanda Asurlulardan da bahsedilmesi Özbeklerin etnogenezinin ilk aşamasını Ön Asya, Kafkasya ve Azerbaycan’da tamamladığı fikrini kuvvetlendirmektedir. Hanname’de Özbeklerin ilk hanlarının Hazarlarla dövüşünden de bahseder. Hâlbuki tarihen yaşadıkları coğrafyanın Kuzey Avrupa, Kafkasya ve Azerbaycan’la sınırlı olduğu bilinen Hazarların ne o gün ne de bu gün Özbeklerle temasta bulunabilecek bir sınırları olmamıştır. Zira bu iki ülke hiç bir zaman komşu olmamıştır. Hazarların da Ural çayından doğuya geçtiğini gösteren herhangi bir kayda şu ana kadar rastlanmadığına göre Özbeklerin atalarıyla Hazarlar arasında gerçekten de bir savaş olmuşsa, bu mutlaka Kafkasya topraklarında olmuş olmalıdır. İşte bu savaş destanda şöyle tasvir edilmektedir:

9

Ögel, 2006, s. 403

10

Ag.e., s. 394

11

A.g.e., s. 395

14


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

…….Ozkan Han Hazarlara karşı gelmiş ve Hazar hanını öldürmüştü. Hazar Han öldürüldüğü zaman oğlu Kümüş daha doğmamıştı. Gümüş Han büyüdükten sonra olup biteni öğrendi ve Ozkan Hanın oğlu Uluk Handan atasının intikamını almaya karar verdi. Uluk Han bunu işitince derhal ordusunu toplayarak onun üzerine yürüdü. İki ordu karşı karşıya geldi. Savaştan önce teke tek dövüş yapmak adetti. Hazarlardan Dimuk adlı bir yiğit ortaya çıktı. Uluk Han da kendi yiğidi Macar pehlivanı meydana gönderdi. Macar pehlivan Hazarlardan meydana gelen üç yiğidi teker teker öldürdü. Bunu gören Hazarlar Tuğrak Dilaver adlı bir yiğidi meydana çıkardı…12 Bu kısımda Macar antroponimine rastlanması çok önemlidir. Zira burada hem Macarların etnogenezine aydınlık getirilmekte hem de savaşın Doğu Avrupa arazisinde geçtiğini işaret eder. Bu son derece kıymetli bilgi Özbeklerin ulu ecdatlarının Ön Asya ve Kafkaslardan Orta Asya’ya hangi yolla göçtüklerini de aydınlatmaktadır. Hanname’nin bir başka yerinde Hazarlarla ikinci dövüşten ve bu dövüşte mağlup olan Özbeklerin Hazar hâkimiyetini kabul etmelerinden bahsetmektedir: Talim Han, Hazar Hanı Kümüş Hanı öldürerek, babasının tahtını almıştı. Kümüş Hanın Ay Tokuş adlı bir oğlu var idi. Ay Tokuş büyüyüp bir yiğit olunca, her şeyi öğrendi. Talim Hanın oğlundan babasının intikamını almak için yola düştü.13 Hanname’nin bu kısmında Azerbaycan’ın en kadim sakinlerinden olan Kimmerleri bu defa da Özbeklerin müttefiki olarak görüyoruz: Rak, Ilak, Ruyin, Kimmer, Uygur, Saklab elleri de Özbeklere yardıma koştular.14 Destanın en ilgi çekici taraflarından biri Özbeklerin de kendi soylarını aynen diğer Türk halkları gibi Nuh oğlu Yafes’e bağlamalarıdır: Nuh’un Ham, Sam ve Yafes adında üç oğlu var idi. Bütün hanlar, Özbekler, Türkler ve şimal halkları Yafes’in soyundan gelirler. Bütün güzeller Yafes’in soyundandır. Buhara’nın güzelleri Horasan’ınkinden, Semerkand’ın güzelleri Buhara’nınkinden, Taşkent’in güzelleri de Semerkand’ın güzellerinden daha güzeldirler. Bu ta şimale kadar bu şekilde devam eder .15

12

Ag.e., s. 396).

13

Ag.e., s. 403

14

A.g.e., s. 403

15

Ag.e., s. 385).

15


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Görünen o ki, Özbeklerin etnogenezinde yer almış bir Türk boyu Ön Asya ve Kafkasya menşeli olup bütün efsane ve destan içeriklerini Orta Asya’ya giderken beraberinde götürmüştür. Mesela, Hanname’de 32 Özbek boyundan biri olarak anlatılan Matienler böyledir. Bu gerçek metinlerden ortaya çıkmıştır. M. Ö. ll–l bine ait çeşitli çivi yazısı kaynaklarda Azerbaycan ve Doğu Anadolu’nun kuzeyinde yaşadığı anlaşılan Türk dilli halklardan biri olan Matienler’in (Myutenler) efsanelerinde onların şimdiki Özbekistan arazisine Urmiye gölü (Güney Azerbaycan) sahillerinden göç ettiklerini gösteren bilgiler bulunmaktadır. Meşhur Türkolog L. Tolstova, Harezm Vadisi’nin Tarihi Onamastikasının bazı meseleleri adlı makalesinde bu konu hakkında etraflı bilgi vermektedir. Tolstova L. ayrıca Herodot’un da Matien’lerden bahsettiğini ve bunların adının Kuzey Anadolu’da yerleştikleri yerin yakınındaki bir dağ adıyla ilintili olduğunu söyler.16 Herodot’un II. kitabında şöyle demektedir: Aras çayı Matien dağlarından doğar ve doğu yönünde akarak Hazar Denizine dökülür..17 Strabon ise Matien ülkesini Medya’nın bir eyaleti olarak tarif eder.18 Ağasıoğlu F. Strabon’un (M.Ö.1 – M.S.1) Ermenistan’ın doğusunda, Atropatena’nın ise batısında kalan Matien bölgesini Med (Medey, Medya) ülkesinin bir eyaleti şeklinde kaydettiğini, sonraki kayıtlarda ise Matien boylarının Türklerin Özbek ve Karakalpak boyunun etnogenezinde yer aldığını belirtmektedir.19 Bunlar büyük ihtimalle Özbeklerin atalarıdır. Matienler (Myutenler) ismini bu dağdan almış değildir, aksine bu dağa ismini veren onlardır. Zira eski Türk inançlarına göre, dağ, çay, göl adları yalnızca coğrafi adlar olmayıp о yerin ilk sahibi olan ecdat ruhunun adıdır. Altay Türklerinde Abu Kaan, Süt gölü, Ak Kaya gibi yerlerin canlı varlıklar olduğu ve insanların dualarına cevap verdiği inancı vardır, bunlar insan gibi evlat sahibi de olurlar. Abu Kaan dağının iki kızı vardır. Yеlbiz (algız, albız, al anası) diye adlandırılan bu ilahi varlıklara Altaylılar şöyle dua ederler: Unutma bırakma (bеni), Ak yurdun еsеn yatsın .20

16

Толстова, 1971, с. 246-253

17

Алиев, 1987, c. 14

18

Strabon, ll, 1, 14

19

Ağasıoğlu, F. 2005, s. 331

20

Kalafat, 1999, s. 85-86

16


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Maaday Kara adlı Altay destanının kahramanı doğduğunda sağ avucunda dokuz köşeli kara taş, sol avucunda yedi köşeli ak taş 21 olan oğlunun düşman eline geçmemesi için onu Kara Dağın başında dört kayın ağacının altında bırakırken; Kara Dağ senin atan, dört kayın ağacı anan olsun der.22Altay inancına göre, destanının başkahramanı Maaday-Kara ve oğlu Göküdеy-Mеrkеn dağ ruhundan yaratılmıştır. Destanda Maaday Kara şöyle anlatılır: Оnun tünd kоnur (kapkara)atı su ruhundan yaratılmış, Maaday Kara özü(kendisi) dağ ruhundan yaratılmıştır .23 Kara dağ atamdır, dеdi. Kara dağ atam оlmuşsa, Sözsüz men batıram (yiğidim) dеdi.24 M. Caferli oğuz epik-mitolojisindeki dağları diri ve ölü dağlar diye tasnif eder. Oğuzlar’da dağlar, canlı ve ölü olarak tasnif edilir. Oğuzlar, insanları kargıdıkları (lanetledikleri) gibi, dağları da kargırlar. Kargışın insana tesiri malumdur. Kargış, insanı tutar, başına kötü işler getirir, öldürür. Oğuzlara göre dağ, insani özelliklere sahiptir, en azından canlıdır. Canlılık, onun özelliklerinde ortaya çıkar. Dağı kargış tuttuğunda, suyu akmaz, otu bitmez, geyiği kaçmaz, aslanı, kaplanı bulunmaz olur. Yani saydığımız bu özellikler ortadan kalktığında o dağı kargış tutmuş, dağ ölmüş demektir. Oğuz epik ananesinde dağ canlılığını anlatan su, ot, geyik, aslan, kaplan semantemleri dağın ruhunun, canlılığının işaretidir.” 25 Altay Buuçay adlı Altay destanının bir sürümünde belaya düşen kahramanın Temiçieren adlı atı Altay Dağı’na (Ak Tayga) kaçar. At üç yıl Ak Tayga’nın etrafında dolaşır. Sonra dağın bir yerinden bir kapı açılır. Ak elbiseli, ak saçlı bir kadın (Ak emegen)elinde kızıl bir asayla kapıdan çıkar. Altay-Buuçay’ı diriltmek için koca kadın göğe Ak Burhanın yanına

21

Маадай-Кара,1973, c. 84

22

Ag.e., c. 87).

23

Seyidov, 1994, s. 195

24

Seyidov, 1983, s. 196

25

Begdili, 2007, s. 145

17


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

gider. Yüce Tanrı koca kadını Ak Altay’ın ruhu Ak emegen (Ak Ana, koca kadın) diye çağırır. Ayrıca koca kadın Altay Buuçay’ın anası olarak adlandırılır.26 Şor Türkleri’nin inancına göre, Dağ iyesi (perisi) geceyi dağda geçiren erlerin arasından birini kendine eş seçmek istediğinde o kişinin yanına uzanıp onu kucaklar. Adam bunun dağ ruhu olduğunun farkına varır da hemen onun uzun saçlarından ve iri memelerinden tutup altına düşürdüğü zaman dağ perisi: Senden bana er olmaz diyerek kaçar. Yok, eğer ona karşı böyle yapmazsa, dağ perisi adamın ruhunu ele geçirir ve o adam aklını yitirir. O kişi bir süre mecnun vaziyette gezip dolaşır ve kısa süre sonra da ölür. 27 A. Potapov’un topladığı mitolojik metinlere göre, dağ perisi uzun boylu, büyük dişleri olan bir kadındır.28 Telengitler çocuğu olmayan kadınlar dağa çıkıp dua ederse, çocuk sahibi olacağına inanırlar 29 Abdülkadir İnan, dağı, Ana kompleksi’ne dâhil ederek Türk mitolojisinde dağın ana rolünü üstlenmesine dair birçok kaydın mevcut olduğunu bildirir. Bu da zaman i��inde dağın ulu ecdat gibi kutsallaştırılmasını ve onun etrafında çeşitli inançlar yumağının oluşmasını sağlamıştır. Bu inancın bir sonucu olarak, Türkistan Türklerinin bulunduğu her bölgede dağ kültünün izlerine rastlanır. Buradaki dağların çoğu, mukaddes, ulu ecdat, ulu hakan anlamlarına gelen Han Tanrı, Buz dağ Ata, Bayın Ula v. b. adlarla da tanınmıştır 30 Azerbaycan’da Dağ Kültü ile bağlantılı söylencelerin biri şöyledir: Bir çoban ve sürüsü susuzluktan eziyet çeker. Çoban yüzünü Kır Dağına döndürerek: “Ey Kır Dağı, sen buradan bir bulak (pınar) çıkar, ben sana bir ak, bir de kara koyun kurban keseceğim. Çoban bu sözleri dedikten hemen sonra yerden su çıkar. Bu öyle güzel bir bulaktır ki, gözyaşı gibi duru, buz gibi soğuktur. Çoban ile sürüsü bulağın suyundan kana kana içer ve susuzluklarını

26

Бутанаев, 1984, с 94

27

Beydili, 2003, s. 89

28

Потапов, 1946, c. 148

29

Традиционное мировоззрение, 1989, c. 244

30

İnan, 1976, s. 32

18


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

kandırırlar ama çoban ne ak koyunu, ne de kara koyunu keser. Çoban sözünü tutmayınca hemen o saat çoban da, sürü de taşa döner 31 Dağların ayrılığı adlı başka bir mitte ise şöyle denilmektedir: ……..Albız Dağı, sac asıp yufka pişirmek istedi. Odunları yığdı ve ateşi yaktı, yufkayı bir bir yayıp sofraya serdi ve sacın kızmasını beklemeye koyuldu. Büyük oğlu Kaçkar, ortanca oğlu Murat, küçük oğlu Kepez de ocağın karşısında oturdular. Önlerinde de teleme (taze inek peyniri), ovma (kurutulmuş yoğurt) vardı. Yufka piştikçe bölüştürüp sıcak sıcak yiyeceklerdi. Albız Ana ilk yufkayı sacın üstüne salınca Kepez’in tersliği tutup: “Bu yufka sadece benim, hiç birinize vermem” dedi. Murat: “Hayır, benim, her şeyin ilkini hep sen alıyorsun, şimdi de ben” dedi. Koçkar: “Madem, böyle, hiç biriniz üç yufka pişene kadar yufkaya el vurmasın, bekleyeceğiz, böylece her birimiz birini yeriz. Daha yufka pişmeden kardeşler dalaşmaya başlar, bir birinin yakasına yapışırlar. Albız Ana onlara ne kadar söz söylerse de dinlemezler. Koşkar onların arasında oturup, sakinleştirmek ister. Lakin Murat yanmış bir kösek bulup Kepez’in boynuna indirir. Kepez bar bar bağırır. Boynunu tuta tuta kaçar. Koşkar Kepez’i çok severmiş, küçük kardeşinin acısına dayanamaz ve kızmış sacı kaldırıp Murat’ın başına çarpar. Murat da çığıra çığıra başka tarafa kaçar. Albız ananın yüzü kızarır, canı sıkılır ve sinirlenir. Koşkar dövüleceğinden korkup gün batımına gider. Üç kardeşin hepsi ayrılıp her biri bir yanda karar tutar, Albız Ana tek kalır. O vakitten beri kardeşler analarına, ana da öz oğullarına hasrettir. Her bulak, her çay onların gözyaşıdır, onların bu hasretleri, bu intizarları denizlerde, deryalarda görülür”.32 C. Beydili, İran mitolojisinde bütün dağların anası olarak bilinen Elburz dağının adının da Albız//Alvız//Yalbuz adının tahrif uğramış şekli olduğunu göstermiştir.33 B. Ögel’e göre Oğuz Türkleri dağ taş ruhundan güç aldıklarına inandıklarından dağı sadece bir toprak veya taş yığını gibi değil duygularla yoğrulup insanlaşmış güç veren destek olan bir varlık gibi düşünmüşlerdir. 34Bütün bu yazılanlar Matien Dağı’nın adının semantiğini aydınlığa kavuşturmak bakımından, büyük önem taşımaktadır. Özbek destanları onların ve Karakalpak

31

Azerbaycan mitoloji metinleri, 1988, s. 83

32

A.g.e., s. 23-24

33

Beydili, 2007, s. 162

34

Ögel, 1995, s. 424

19


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

myütenlerin ulu ecdadının Matienler olduğunu ve Matien dağı’na ismini bu halkın verdiğini göstermektedir. Hanname’de bahsi geçen Özbek boylarının sayısı 32’dir ve şöyle sıralanır: “O devirde Özbekler 32 uruktan, Türkmenler ise 27 uruktan ibaret idi. Özbek boyları hep birlikte Salur üzerine hücum ettiler. Bunlar Kıyat, Moğol, Dörmen, Saray, Celayır, Nayman, Kanglı, Hitay, Kerayit, Kıpçak, Ming boylarıdır”.35 Burada sıralanan bütün boylar Cengiz (Çingiz) Han’ın kurduğu siyasi birliğe dâhil olmuş Türk boylarıdır. Aslında, Özbeklerin kendi adlarını Kızıl Orda Hanı, Cengiz Han’ın torunu Özbek Han’dan aldığı bellidir. Bu, elbette ki, sonraki devirlerde ortaya çıkmıştır. Hem Çingiz Han, hem de yukarıda adları geçen boylar tarihte yanlış olarak, Mongol (Moğolistan Halkı) olarak takdim edilmiştir. Cengiz Han’ın mensup olduğu soy menşece bir Türk-tatar soyudur. Lakin bütün bu soy ve boyları Moğol (Muğal) değil de Mongol olarak adlandırmak ve iki ismi birbirinin aynısı gibi kabul etmek doğru değildir. Bu iki etnonim arasında hiç bir alaka yoktur. Moğol ,bir Türk boyunun Arap ve Fars kaynaklarındaki adıdır. Mongol veya Mongul ise bu günkü Moğolistan’da yaşayan halkın Orta Asya Türkçesindeki adıdır. Azerbaycan’da yaşayan bazı azınlıklar Azerbaycan Türklerini Moğol/Muğal olarak adlandırmaktadır. Mesela Lezgiler, Avarlar, Buduklar, Sahurlar bu güne kadar bu şekilde adlandırmıştır. N.Baskakov, Türk Dilleri kitabında Mughallardan ayrıca söz ederek onları Azerbaycan Türkleri’nin etnogenezine yakından iştirak etmiş Türk dilli soy ve boylardan olduğunu kaydetmiştir. Hanname’de bütün bu boylar Yafes oğlu Türk’ün soyu yani Türk Boyları olarak takdim edilirler .36 Kafkas dilli halkların ekseriyeti buradaki Türk soy ve boylarının ortak bir isim altında Azerbaycanlı olarak adlandırılır. Mesela, vaynahlar (Çeçenler ve İnguşlar) yakın zamana kadar Azerilere padar diyorlardı. Azerilere, Laklar, Kacar, Lezgiler Muğal, Gürcüler ise Tatar derler. Yalnız Ermeniler ve Farslar, Azerilere gerçek adıyla hitap ederler. Ermeniler Türk, Farslar, Tork, Talişlar ise aynı anlama gelen Tırk derler. İlginçtir, Taliş Dilinde Azerbaycan Dili sözbirleşmesinin karşılığı yoktur aynı manada Tırki zevon (Türk Dili) söz birleşmesi bulunur. Abbaskulu Ağa Bakıhanov, Gülistan-i İrem adlı eserinde Şirvan ahalisi’nin dilinden bahsederken, burada Türk ve Tat dilini konuşan halkların yaşadığını söyler. Burada Moğol (Muğal) dilinde konuşan başka bir halkın varlığından da söz eder ama bu halkın adını açıklamaz, yalnız eski kaynaklara istinaden onların Massagetlerin torunları olabileceğini 35

Ögel, 2006, s. 395

36

Ag.e., s. 387-388

20


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

söyler. Bakü’nün yerli ahalisini de komşu tat ve terekeme (Türk) köylerinin sakinlerinden ayırarak Moğol dilinde konuşanların nesli gibi anlatır. Evliya Çelebi ise aynı halktan Kaytak şeklinde bahseder ve yerli halkın onları Moğol (Muğal) şeklinde adlandırdıklarını bildirir. Onların Oğuz olduklarını, Buhara Lehçesi’nde (Çağatay Türkçesiyle) konuştuklarını, Şirvan’ın Mahan vilayetinden geldiklerini kaydeder.37 Bu bilgilere göre bazı yerli azınlıklar ve Kafkas Dilli halklar Muğal adını başlangıçta sadece Türk Dilli Kaytaklara, yani Uygur Dilinde konuşan halka vermişse de sonraları Lezgilerin ve onlarla komşu olan diğer bazı halkların dilinde bu kelime Azerbaycan’ın bütün Türk Dilli ahalisini ifade eden bir etnonime dönüşmüştür. Yerlilerin Kaytakları, Muğal olarak adlandırmalarının sebebi ise onların Moğollarla, yani Hülagülerle aynı dilde konuşması olmuştur. Hülagüler devri Moğolları’nın, diğer bir deyişle, Azerbaycan’a dışarıdan gelen Moğolların, yani Cengiz Han evlatlarının hangi dilde konuştuğunu ve Moğol Dili’nin ne olduğunu ise biz Xlll. asrın meşhur Azerbaycan dilcisi İbn Mühenna’nın Tercüman-i Farsi ve Türkî ve Moğoli (Fars, Türk ve Moğol Dillerinin lügati) adlı eserinden öğreniyoruz. Günümüze 5 kadim el yazma nüshası ulaşmış bu muhteşem eser, Arap Dilinde kaleme alınmış ve ilk defa P. M. Melioranski tarafından geniş çaplı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Bu eserin Azerbaycan’da, Xlll. asırda yazıldığının kati şekilde anlaşılmasıyla çok büyük bir önem kazanmıştır. İlmeddin Alibeyzade eser ile ilgili olarak şunları yazıyor: Kitapta bir sıra ilginç genel nazari meselelere değinilmektedir. Bunlar Türk Dilleri’ne ait bilgiler olduğundan ilmi bakımdan çok önemlidir. Eserde Türk Dilleri’nin Xlll. asırdaki gelişimi, muhtelif kolları, lehçe ve şivelerinin bir biri ile ilgisi ve yakınlığı anlatılmaktadır. Bunlar çok önemli bilgilerdir. Yazar eserinde “bizim ülkenin Türk Dili ve lehçesi” ıstılahını işler ki, bu, “Azerbaycan ülkesi ve onun dili” demektir.” Bilgilerin ortaya koyuluşunda P. M. Melioranski’nin bakış açısı çok dikkat çekicidir. Araştırmacı, Müellifin, gramerin muhtelif yerlerinde lehçeler arasındaki farklardan bahsettiğini ve lehçeleri böyle ayırdığını söyler. Türkistan, Türkmen ve bizim ülkenin Türkçesi, diye bahsettiği, Kadim Azerbaycan lehçesidir. Müellif, Türkmen Lehçesi’nden çok ötekilerden bahseder, lakin Bizim ülkenin Türk Dili ile mukayesede Türkistan lehçesinin ses kuruluşunu yeteri kadar dolgun şeklinde vurgulamaktadır. O, elbette, muhtelif kenar eklemeleriyle bu sonuncu ile daha çok meşgul olur bizim ülkenin Türkleri arasındaki şiveleri detaylandırarak anlatır. İbn Mühenna kendi eserinde umumilikle Türk Dili veya Türk Dilleri dediğinde, onun üç önemli kolundan bahseder ki, bunların biri de Azerbaycan Dili veya Lehçesidir. P. M. Melioranski’de kitapta yazılanlardan aydınlanarak, müellifin Türkistan 37

Koroğlu, s. 100

21


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Türkçesi diye adlandırdığı Moğol dili, Uygur dilinden başka bir şey değildir demektedir. Bunun böyle olduğunu İlhanlılardan (Hülagülerden) günümüze ulaşmış ferman ve mektuplar da ispat etmektedir. Bu resmi belgeler Uygur alfabesi ile Uygur Türkçesinde yazılmıştır. Cengiz Han soyundan gelen Kızıl Orda Hanı Özbek Han’ın fermanı da günümüze ulaşmıştır. Bu ferman da sözü edilen Uygur dilindedir ve sözü geçen alfabe ile kaleme alınmıştır. Xlll. asırda kaleme alınmış olan ancak yazarı bilinmeyen ve T. Hautsman tarafından yayınlanmış Kitab-ı mecmu ve tercüman-ı Türkî ve Acemi ve Moğoli ve Farsi adlı lügatte de Uygur Dili Moğol Dili, şeklinde takdim edilir. Ünlü yazı tarihçisi İohannes Fridrix de Yazı Tarihi adlı kitabında Cengiz Han’ın ve oğullarının devrinde Uygur Dili’nin devlet dili olduğunu ve bütün resmi yazışmaların bu dilde ve Uygur alfabesi ile yapıldığını vurgulamaktadır. Cengiz Han’ın iki bendi elimizde bulunan, kendi söylediği kesin olan ve Şeceret-el etrak (Türklerin şeceresi) adlı bir Arapça anonim belgede sunulan şiir de yine Uygur Türkçesindedir: Tengiz baştın bulkansa tondurur olum Cuci’dur, Terek tubtin cıkılsa turkuzar olum Cuci’dur. Bu bakımdan Uygurların, (Moğol/Muğalların) bugünkü Mongollarla aynılaştırılması esasen yanlıştır ve Rus bilim adamlarının siyasi amaçları için uydurdukları büyük yalandan başka bir şey değildir. Bu yalan Rus bilim adamları tarafından bilim dünyasına sokulmuş, aslı güya Çin hiyeroglifleri ile Moğol dilinde yazıldığı iddia edilen fakat Çince tercümesi günümüze ulaşan uydurma Moğolların Gizli Tarihi adlı belgeye dayanmaktadır. Eğer gerçekten Çin hiyeroglifleri ile yazılmış ve güya Moğol dilinde olan metinler varsa bunların, nerede ve ne zaman yazılmıştır, Moğolcası nerededir sorusuna da cevap vermesi gerekmektedir. Ayrıca hiyeroglifler, fonetik yazı değil, sözlerin işaretlerle yazılışıdır ve hiyerogliflerle yazılmış metinlerin fonetik seslenişini ortaya çıkarmak mümkün değildir. Çince tercüme metnin bir sürü çeşidi günümüze ulaşmış ve o da Cengiz Han’ın ve neslinin tarihçesinin çok sayıdaki varyantından başka bir şey değildir. Uygur Türkleri’nin tarihine ait bütün Çin belgelerinde ve ne olduğu tam anlaşılmadığı halde Rus bilim adamları tarafından dünyaya Moğolların Gizli Tarihi şeklinde tanıtılan belgede dahi bu halkın adı aynen Rus ve Avrupa kaynaklarında geçtiği gibi Tatar olarak geçmektedir (Ak Tatarlar ve Kara Tatarlar). Bu kaynakların hiç birinde Mongol etnonimine rastlanmaz. Xlll-XlV. asırlarda Uygur (Türkistan) Türkçesi, İlhanlılar devrinde, Azerbaycan İmparatorluğu’nun resmi devlet dili olmuştur. Bu dil, bir müddet Osmanlı sarayında da resmi dil vazifesi görmüş ve devrin Osmanlı padişahları Hülagü hükümdarları ile yazışmalarında bu 22


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

dilden istifade etmişlerdir. Arapça kaynaklarda Cengiz Han evlatlarından Türk olarak bahsedilmektedir. Kadim Çin, Rus, Avrupa ve Fars kaynaklarında ise onlar Tatar olarak adlandırılır ve onların Mongol olduklarına gösteren tek bir işaret bile yoktur. Tatarların eski Türk boylarından biri olduğu zaten bilinmektedir. Bunun böyle olduğunu hem Orhon-Yenisey Abideleri, hem de Kaşgarlı Mahmud doğrulamaktadır. Bütün eski Türk şecerenamelerinde ve Cengizname’de Cengiz Han’ın soy ağacı Türklerin ulu atası kabul edilen Nuh oğlu Yafes’e bağlanır, Oğuz Han’la aynı budağa mensup Tatar ve Moğol (Mughal) adlı ikiz kardeşlerden söz açılır. Birçok durumda tatarların bir kolunun adı veya Tatar adının eş anlamlısı gibi kullanılan Moğol(Mughal) adı ikiz kardeşlerden birinin adıdır: Yedinci nesilde Türkün ikiz oğlu oldu: Tatar ve Moğol. Ataları İlli Han Türkistan’ı onların arasında böldü. Üçüncü nesilde Moğol’dan Moğol oğlu Kara Han, Kara Han oğlu Oğuz Han dünyaya geldi.38 İslam ve İsrail Oğullarının tarihlerinde, Nuh peygamber yeryüzünü güneyden kuzeye üç hisseye ayırır. Birinci hisseyi oğullarından Hama verir. Ham Sudanın atasıdır. Orta kısmı oğlu Sama bağışlar. Sam da Araplarla Farsların atasıdır. Nuh peygamber dünyanın üçüncü kısmını ise oğlu Yafes’e verir. Yafes şark tarafına gider orada yerleşir. Türkler Yafes’e Abulca Han diyor, ama onun Nuh peygamberin oğlu olduğunu bilmiyorlar. Bununla beraber bu Türk Han’ın Yafes’le aynı devirde yaşadığını ve onunla aynı aileden olduğunu bilirler. Moğolların hepsi, Türk kabileleri ve bütün göçerler onun neslinden gelirler”.39 Moğollar Türk şecerenamelerinde Tatar Türkleri’nin 30 boyundan, Hanname’de ise Özbek Türkleri’nin 32 uruğundan biri gibi kaydedilmiştir.40 Cengiz oğullarının soy efsanesi Göktürklerin Ergenekon efsanesi’nin aynısıdır. Cengizname’de ise Moğolların soyu Hun efsaneleri ile örtüşür. N. Y. Biçurin’in Uygurların Kökeni olarak adlandırdığı Hun efsanesi, Çin kayıtlarında geçmektedir. Çin kayıtlarında hikâye şöyledir: Hun şanyu’sunun (Hakan’ının) çok güzel iki kızı dünyaya gelir. Kızlar o kadar güzeldir ki saray ahalisi onları tanrıça kabul ederler. Şanyu: “Ben bu kızları insanoğluna veremem. Ben onları Tanrıya vereceğim.” 38

39

40

Бичурин, 1950-1953, 1, 223 Ögel, 2006, s. 162 Ag.e., s. 395

23


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

O, payitahtında bir kasır yaptırıp, kızlarını oraya yerleştirir. Üç yıl sonra anaları kızları oradan götürmek istese de, Şanyu itiraz eder, daha vakti gelmediğini söyler. Bir yıl sonra koca bir kurt kasrın duvarlarını gece gündüz demeden oyar ve orada kendine bir yuva yapar. Küçük kız: “Atamız bizi Tanrıya vermek istiyor, şimdiyse bir kurt gelip burada yuva yapmış. Bu hoş bahtlık alameti olmalı.” Küçük kız böyle düşünerek kurdun yanına gitmek istediğinde ablası korkup, “O bir hayvan, yanlış bir iş yapıp anne babamızı utandırma” dedi. Küçük kız ablasını dinlemeyip kurdun yanına gitti, onunla yaşamaya başladı ve ondan bir oğlan doğurdu. Onun nesli çoğaldı ve devlet kurdular. 41 Cengizname’deki efsanede ise şöyle denilmektedir: Çok eski zamanlarda Ak Deniz sahillerinde Malta şehri vardı. Bu şehri Altın Han idare ederdi. Hanın hanımının adı Kurlevuç idi. Onların bir kızı oldu, adını Ulemlik koydular. Kızı güneşten ve aydan saklamak için taştan bir saray yapıp onu orada sakladılar. Kız böylece büyüdü. O, çok güzeldi, gülünce kurumuş ağaçlar yeşerir, otsuz çöller otla örtülürdü. Bir gün o, dayısına; ”Bu sarayın dışında başka bir dünya var mı” dedi. Dayısı; “Bu sarayın dışında bir dünya var, orada dünyanı ışıklandıran ay ve güneş var” dedi. Kız penceresini açıp güneşe baktı ve hoşunu gitti. O, güneş şuasından hamile kaldı. Altın Hanla hanımı bundan utanarak kızı bir kayığa koyup onu Tün denize bıraktılar…42 Bu efsanede Ağ (Ak) ve Tün (Kara) denizlerinin adlarının geçmesi dikkat çekicidir. Gördüğümüz gibi, Moğolların efsaneleri onların kökünün Ön Asya ile bağlı olduğunu göstermektedir. Aynı durum Göktürk efsaneleri için de geçerlidir: ………Türkütlerin (Göktürklerin) ecdatları Garp denizinden (Hazar Denizi’nden) batıda yaşıyordular… 43 Yukarıda anlatılan efsanelerin Azerbaycan sürümü de vardır. Bu sürüm 1988’de Oğuz Etnografya Araştırmacıları Birliği tarafından Bakü’nün Türkan kentine yapılan bir araştırma gezisi sırasında 75 yaşındaki Teyyub Memmedağa oğlu Hanağayev’den dinlenip kayda alınmıştır. Ne yazık ki, o zaman folkloru nasıl toplamak lazım olduğu bilinmediğinden 41

Бичурин, s. 214-215

42

İnan, 1934, s. 195

43

Heyet, 1993, s. 72

24


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

söyleyicinin şivesini göz ardı ederek efsane edebi sözden yazıya dökülmüştür. Azerbaycan’lı Dil ve Folklor Bilimcisi Bahtiyar Tuncay’ın şahsi arşivinden alınan ve şimdiye kadar hiçbir yerde açıklanmamış bu efsanenin mazmunu şu şekildedir: ……..Babam babasından, o da kendi babasından, o da öz babasından işitip, nesilden nesile aktarırlar ki, kız kulesini Bakü’nün birinci hanı özünün gözel-göyçek kızını yad gözlerden korumak için diktirmiştir. Denilene göre, kız o kadar göyçekmiş ki, aya deyirmiş sen çıhma, men çıhım, güne deyirmiş sen çıkma, men çıkım. Kızı gören onun güzelliğine tab getirmeyip (takatı yetmeyip) kaş edermiş (bayılırmış). Öyle ki, halk arasında güzelliğinden ötürü ona maral diyorlarmış. Maral böyüyüb, haddi-buluğa çatanda han onu kısmeti çıkana kadar namahrem gözünden uzak tutmağa karar verip ve kuleyi de bu maksatla diktirmiş. Fikri kızı Rum şahının oğluna vermekmiş. Kızı darılmasın diye, Bakı kentlerinden sabırlı, hayâlı, kırk ince bel kız seçip onun hizmetine verir. Maral kızlara tek kalıp zikir ve dua etmek istediğini söyler. Böylece, hücrelerden birine çekilip zikir etmeye başlar. Allaha onu bu mahpustan kurtarması için gece-gündüz dua eder. Günlerin birinde, bir gece vakti kulenin penceresinden içeri bir ışık girer. Işık büyük bir kurda döner. Kız bunu görünce çok korkar. Kurt dile gelip kıza: “Korkma, sen o kadar zikir ve dua ettin ki, Allah’ın sana rahmi geldi ve beni gönderdi ki, seni bu mahpustan kurtarayım. Benim belime, sarıl seni uzak ellere aparacağım.” Maral Allaha şükreder ve canavarın sırtına biner. Kurt: “Boynuma sıkı sıkı sarıl ki, düşmeyesin” der. Kız onun dediği gibi yapar, onun boynunu sıkıca sarılır. Kurt kızla birlikte dənize atlar ve yüzüp karşı sahile çıkar. Bundan sonra kızı gören olmamış. Kurdun Maralı kaçırdığını gören hizmetçi kızlar hanın korkusundan Allaha dua ederler ki, onları taşa döndürsün. Amma Allah onları taşa çevirmez, guguk kuşlarına döndürür. Buyurur ki, Maralın dalına uçsunlar ve ona yine evvelki gibi hizmet etsinler.44 Rivayetlerde Cengiz Han’ın ulu ecdatlarından olan Börteçine’nin (Bor Toğanın) denizi (Hazarı) aşarak bugünkü Moğolistan topraklarına geldiği ve burada oturduğu açık şekilde ifade edilmektedir. Burada o, Kao Maral (Maral Kova) adlı kızla evlenmiştir.45 Cengiz’in doğumu ile ilgili mitin kahramanı da konu bakımından büyük önem taşımaktadır: Alan Kova ersiz hamile kaldı. O: “Benim yanıma güneş şuası geldi, yanımdan kurt şeklinde çıkıp gitti” dedi. Bunu yoklamaya karar verirler. Üç kişi (biri Kıpçak Kara Bey, 44

B. Tuncay şahsi arşivi. İnv. № 0011

45

Jean-Paul, 2005, s. 310

25


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

diğeri Türkmen Kel Mehemmed ve Uraluç Bey Alan Kova’nın çadırı önünde keşik çekirler, sehere az kala parlak bir şuanın düştüğünü görürler. Bir müddet sonra şua boz kurda döner .46 Burada olaya şahit olan bir Kıpçak ve bir Türkmenin bulunması dikkat çekicidir. Görüldüğü gibi Mongol’dan (Moğolistan’da yaşayan halktan) destanın hiçbir yerinde bahsedilmemektedir. Cengiz Han’ın şimdiki Mongolistan arazisinde (Moğolistan toprakları) doğduğu ve aynı arazide yerleşen Karakurum şehrinde yaşadığı bir gerçektir. Fakat bu onu mongol yapmaz. Çünkü bugünkü Moğolistan toprakları Göktürklerin de meskeni ve merkezi olmuştur. Türk tarihi’nin en kıymetli abidelerinden sayılan Orhon-Yenisey abidelerinin büyük bir kısmı aynı arazide bulunmaktadır. Bugünkü Moğolistan halkının gerçek etnik adı Kalka’dır ve onlar Buryat ve Kalmıklarla aynı halktandır. Mongol (aslında mongul) adını ise onlara Türkler vermiştir. Kadim Türkçe’de mongol(mongul) küt beyin, yel beyin demektir. Aynı kelime Türk dili’nden Rusça’ya da geçerek tupoy mongol şeklinde ve aynı manada kullanılmaktadır. Kendilerini her zaman başkalarından üstün tutan Türkler, komşularına çoğu zaman benzer aşağılayıcı adlar vermişler. Sibirya’da yaşayan Tunguzlara (Tongus-domuz), Kuzey Kafkasya’da yaşayan Adıgelere (adık-ayı) dediklerini söylemek yeterlidir. Farslara Tacik (kadim Türk kaynaklarında tazik, yani tezek adını da Türkler vermişlerdir. Albanya Tarihi kitabında anlatılana göre yerli hıristiyan Türkler, aynı adı (tazik) Müslüman Araplara da vermişler. Mongol ve Moğol etnonimlerinin benzemesi tesadüfî bir fonetik benzerlikten başka bir şey değildir. Ruslar, bu benzerlikten yararlanarak Cengiz Han’ın Moğolistan’da doğup yaşaması gerçeğini saptırıp onu Mongollaştırmıştır. Bu sahtekârlığın sebebini anlamak için Marko Polo’nun XlV. asırda çizdiği haritaya bakmak yeterlidir. Aynı haritada bugünkü Rusya’nın bütün arazisi Tatariya şeklinde yazılmıştır. Bahsi geçen haritada ne Mongoliya ne de Rusya diye bir ülke olmadığı gibi bu adla geçen küçük bir şehir bile yoktur. Ptolemeous’un antik devirde çizdiği haritada ise aynı arazi İskitya (İskitlerin Ülkesi) olarak adlandırılmaktadır. Kadim Yunanlıların Türklere Skif (İskit) dediği bilinmektedir. Ruslar, bugünkü Rusya’nın baştan-başa kadim Türk ülkesi olduğunu gizlemek için Skiflerin güya İran Dilli, Moğolların (Tatarların) ise güya işgalci Mongollar olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. Bu azmış gibi bir de Türkler için yalandan bir ulu vatan da uydurularak onun güya Altay dağları olduğu iddia edilmiştir. Rus tarihçileri, Moğolları vahşi göçerler gibi göstermektedir. Tarihi kaynaklar ise Rusların göçeri dediği Cengiz Han’ın Karakurum 46

İnan, s.196

26


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

şehrinde yaşadığından ve bu şehrin Moğol devletinin payitahtı olduğundan bahsetmektedir, yani Cengiz Han’ın yerleşik bir şehirli olduğunu söylemektedir. Eğer Moğollar gerçekten de vahşi göçerler idiyse, Batı Han’ın Sarayı için Batı şehrini inşa ettirmesinin sebebi nedir? Vahşi göçerin şehir inşa etmekle ne işi olabilir ki? Yeni Türk Ansiklopedisi’nde yazıldığına göre, Cengiz Han, Göktürklerin dokuz Oğuz Hanları neslinden bir Bey ailesine mensuptur. Xlll. asırda o ve halefleri, tarihte misli görülmemiş büyüklükte bir imparatorluk kurmuşlar ki, bu imparatorluğun kapladığı alan 64 milyon kilometre karedir. Aynı ansiklopedinin yazdığına göre Cengiz’in asıl hedefi Göktürk devletini, ya da, Turan (Türkistan) imparatorluğunu diriltmekti. Fakat o devirde Türklerin büyük kısmı artık müslüman olmuş ve eski Türk ideallerinden çoktan uzaklaşmışlardı. İşte bu sebepten de Şaman/tengrici (Türklerin eski dini) olan Cengizlilere hoş bakmıyorlardı. Cengiz ise bunu affetmedi. Cengiz Han’ın mensup olduğu halk uzun yıllar otuz tatar adı altında Göktürk (Türküt) İmparatorluğu’nun, bir başka deyişle Turan’ın (Türkistan) merkez eyaleti olan Ötüken’de (bugünkü Moğolistan’dadır), Göktürklere, daha sonra ise Dokuz Oğuz On Uygurlara tabi olarak yaşamış ve bu adla da Orhon Yenisey abidelerinde anılmışlardır. Mesela, Kül Tigin (Kül Tekin) abidesi’nin doğu yüzünde 14. satırda şöyle yazmaktadır: …….…Yıraya Baz kağan tokuz Oğuz budun yağı ermiş, kırkız, kurıkan, otuztatar, kıtay, tatabı köp yağı ermis. Otuz tatar soy birleşmesine dâhil olan otuz Türk, Tatar, boyundan 28’inin adını büyük Azerbaycan tarihçisi Fazlullah Reşideddin’in Cami et Tevarih inden, diğerlerinin adını ise Özbek Hanname’sinden öğreniyoruz: Tatar, Moğul, Derben (derbenut, derbent), Saray, Dörmen, Celayir, ,Kanglı, Hitay, Kerayit, Ming, Corat, sukait, Nayman, Bozdoğan, Orusut (orus), Sulduz v.s.47 Soy birleşmesine Tatarlar önderlik ettikleri için bu halk tatar veya otuz tatar adları ile meşhur oldu. Cengiz Han, sözü geçen soylardan Kıyat boyuna dâhil olan bozdoğan (boz şahin) kolunun bir bey ailesindendir. Soyadını soyun ongunu olan boz doğandan (boz şahin kuşundan) almaktadır. Bu sebepten de Cengiz Han’ın, mensup olduğu soyun bayrağında boz doğan resmi bulunmaktadır. Kaynaklarda sözü geçen soyun adına 47

Рашид ад – Дин, 1956, с. 346

27


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

bortogan gibi de rastlanır. Bu da bizi Türk lehçe ve şivelerine has r – z ses değişmesinden kaynaklanır. Bu soy hakkında ilk bahseden V. asırda Herodot’tur. Herodot onları paratokan olarak adlandırmış ve Azerbaycan’da yerleşik 6 maday (Med) kabilesinden biri şeklinde kayda almıştır.48 Hanname’ye göre Kıyat boyu öz adını Kimeri Han’ın neslinden, yani Kimmerlerden olan Kıyat Han’ın adından almıştır. Bu boy bütün tarihi kaynaklarda Türk boylarından biri olarak geçmektedir. Bütün bu yazılı kaynaklara rağmen XX. asırdan itibaren Rus Bilim adamları, onları takiben de Avrupalı araştırmacılar uydurma Gizli Tarih’e dayanarak, Kıyatlardan mongol boyu gibi söz etmeye başlamışlar ve bu durum günümüze kadar bu şekilde devam ede gelmiştir. Kıyat Han’ın tarihçesi destanda böyle anlatılmaktadır: Kimerinin soyundan Kıyat Han adlı bir han var idi. O da Benen şehrinden idi. Ozkan Han’ın neslinden olan diğer büyük Özbek hanlarının zamanında bu şehirde gizlenmiş ve sesini çıkarmamıştı. Aşbara Han’ın oğullarının vaziyetini öğrenip, özünün de Kil Han’ın neslinden olduğunu söyleyerek Turan üzerinde hak iddia etti. Bir ordu toplayarak Tohmaş şehri üzerine yürüdü ve Aşbara Han’ın oğlu Arslan Han’la karşılaştı. Arslan ilə Kıyat Han arasında geçen bu kavgada Arslan Han öldü. Kıyat Han Tohmaş şehrini ele geçirip, Turan hükümdarı olarak tahta oturdu. Aşbara Han’ın ikinci oğlu yaratdığı bu karışıklıklardan ve ettiği haksızlıklardan pişman oldu. Kerü Kırım (Hazar) denizinin sahiline gelerek burada bir şehir kurup burada yaşamağa başladı. Bu sebepten de bu şehre Ejder Han (Heşterhan) diyorlar. Otuz yıl sonra Kıyat Han ölür, yerine oğlu Dürlügün (Türk boylarından dürülgünler adını Dürülgün Han’ın adından almışlardır) geçer. Yirmi yıl hanlık eden Dürülgünün ölümünden sonra oğlu Korulas (dürülgün boyunun Korulas soyunun adı buradan kaynaklanır) tahta çıkar. Korulas’tan sonra oğlu Noyan Han olur. Noyan’dan sonra da onun oğlu Buyan bütün Turana hükmeder. Buyan Han’ın dört nikâhlı hanımı ve kırk kızı vardı. Buyanın oğlu yok idi. O, hep oğlan arzular, fakat Tanrı ona hep kız kısmet ederdi. Böylece kırk kızı olmuştu. Bu kadınlardan olan kırk kızdan bu gün Kırgız (kırkız) adı ile tanınan kavim peyda olmuştur… Burada kırgız halkının etnogenezinin kırk kızla bağlantısı dikkat çekicidir. Hâlbuki kırk kız motifi Kafkas menşelidir ve amazon kadınlarından gelmektedir. Günlerden bir gün Buyan Han haremine gelir ve hanımlarından birinin karnının çok kabardığını görür. Kadından karnını niye böyle şiştiğini sorar. O da karnında bir oğlan uşağı 48

Гейбуллаев, 1991. s. 257

28


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

olduğu için karnının kabardığını söylər. Buyan Han da ona: “eğer bana bir oğlan doğurursan, seni baş hatun ederim, yok, eğer kız doğsan, seni de, kızını da öldürürüm” der. Tam bu sırada karavullar gelip, Kıyan çölünde Uygurların hanı Buğur Hanın isyan edip onun üzerine yürüdüğünü bildirirler.49 Destanda daha sonra Buyan Hanın (aslında Muyan Han) Uygurlarla savaşından bahsedilir. Bundan sonra isə Alan Kova ile bağlı malum efsane iki farklı biçimde anlatılır. Efsanenin birinci şekli şöyledir: ……..Buyan hamile olan hanımına: “Eğer bana bir oğlan doğurursan, seni baş hatun ederim, yok, eğer kız doğurursan, seni de, kızını da öldürürürm” der, kendi ise Uygurlarla savaşa gider. Hanımı ise terslikden kız doğurur. Bundan çok korkan kadın kızını oğlan gibi bakar, ona oğlan pantolonu giydirip, oğlan gibi büyütmeye başlar. Adını da Alan Kova koyar. Atası Uygurlarla savaşta olan Alan Kova büyüyüp on beş yaşına gelince artık özünü bir yiğit gibi görmeye başlar, tuttuğunu ezer, dağlara, çöllere gidip av yapar, aslanları, kaplanları tutarak baş-başa vurup öldürür. Buyan Han savaştayken ona oğlu olduğunu həber verdiler, o da bu habere çok sevinir. Savaşın bitiminde ata ile kızı görüşürler. Buyan Han bir sürek avı düzenler, kız da atasının yanında ava iştirak eder, bir maral vurub temizleyir, atının terkisine koyar. Ama ata binerken babası onun biniş tarzından şüphelenir. Buyan Han kadınla erkeğin ata biniş tarzları arasındaki farkı bilirdi. Atasının şüphelendiğini hisseden kız onun şüphesini dağıtmak için bir atla bir çöl eşşeğini kovarak tutur, hanın karşısına getirip yere çarpar. Eşəği yere öyle bir çarpar ki, hayvan parça parça olur. Böylece Buyan Han’ın şüpheleri dağılır. Kız eve varınca babasından ona ayrı bir ev açmasını rica eder, atası da onun ricasını kırmaz. Kız kendi evinde yatarken, gecenin karanlığında eve bir ay girer. Alan Kova bu aydan hamile kalır. Ay bacadan çadıra girdiğinde kurt ve aslan kimi hayvanlar da göze çarpar. Kız seher vakti uyanır halinde bazı değişiklikler olduğunu hisseder və hamilə kaldığını anlar. Aradan bir müddet geçtikten sonra karnı şişer. Karnında birşeylerin kımıldadığını hisseden kız durumu anasına anlatır. Anası şüpheye düşer, fakat yoklayıp kızının bakire olduğunu görünce şaşar kalır. Böyləce, kızın aydan hamile kaldığı anlaşılır…. 50 Efsanenin ikinci biçimi ise şöyledir: 49

Ögel, s. 409-411

50

Ag.e., s. 412

29


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

………Kıyat kəbilesinde bir adam vardı. Bu adam eceli gelip ölür, geride üç oğlu ve hanımı kalmışdı. Kadının adı Alan Kova idi. Eri öldükten sonra kadın bir gece yatarken ay ışığı gibi bir şey pencereden içeri girer, sonra da aslan ve ya kurt şeklinde çıkıp gider. Kadın bu ışıktan hamile kalmıştır. Alan Kova’nın anası kızının hamile olmasından korkuya kapılır. Atası Buyan Han henüz Uygur savaşından dönmemiştir. Anne kızını bir sandığın içine koyup Seroş Çayına atar. Ay sandığı derhal ağuşuna alıp götürür. Bir müddet sonra Buyan Han’ın Uygurlarla savaşta öldüğü haberi gelir. Kızın anası kızını suya saldığına çok pişman olur, ama artık bir faydası olmaz. Dürülgün elinde iki kişi çay kenarında av yaparmış. Bunlardan birinin adı Dam Buğa diğerinin adı ise Duvay imiş. Bir gün bunlar yinə av yaparken suyun bir sandığı getirdiğini görürler. İki arkadaş ağır sandığı tutup sahile çıkarır. Sandığı açınca içinde genç ve güzel bir kız olduğunu görürler. Kızı sandıktan çıkarırlar, o da onlara başına gelenleri bir bir anlatır. İki arkadaş kızı kendi obalarına götürürler. Aradan kırk gün geçer ve kız ay parçası gibi bir oğlan doğur. Yedi gün sonra oğlana Buzancar adını koyarlar. Bu uşak Cengiz Han’ın yedinci göbekten ecdadıdır. Aradan iki yıl geçtikten sonra kız tekgöz Duvaya varır ve ona on iki oğlan uşağı doğurur. Lakin kadın oğulları içerisinde en çok Buzancarı seviyordu. Bu da kardeşlerinin onu çekememesine sebep oldu. Kıskançlık o seviyeye geldi ki anaları kardeşlerinin Buzancara bir kötülük edebileceğinden korkmaya başladı. Kadın Buzancar’ı yanına alıp, onunla birlikde çay kenarına geldi, ona nasihatlar verdi. “Ey canımın parçası, kardeşlerinin ve yerlilerin sana bir kötülüğü dokunacak, hatta seni öldüreceklerinden korkarım. Bu çayın yukarısına menbaına doğru git, her defa kuş avladığında onun başını kes ve çaya atki sağ selamet olduğunu bileyim ve teskin olayım” dedi. Kadın bu sözleri söyledikten sonra oğlu ile vedalaştı ve evine döndü. Oğlan da anasının dediği gibi Kerü (Kür) çayının menbaına doğru yola çıktı. Yukarıda bu çayın kenarında bir köy vardı. O köyde dört kardeş yaşıyordu. Bir gün onların ineklerinin ayağı kırılır. Bunu yapanı bulup ona ineğin ayağını sardırırlar. Fakat ineğin ayağının sargısını ateş alır ve alev harmana sıçrar. Bu durum kardeşlerin bir biri ile dövüşmesine sebep olur. Onlar bütün suçu ineğin ayağını kıran kardeşte görürler. Buzancar kardeşlerin arasına girip, onların sulh olmasını sağlar. Kardeşler onun aklına hayran kalıp, ona birlikte yaşamaya davet ederler. Zamanla bütün elin hayranlığını kazanan genç çok geçmeden ile han olur ve bütün Türk soy ve boylarını birleştirir. Sadece Kıyat boyunun lideri Uygur Bekiş Han ona tabi olmak istemez. Buzancar ordu toplayıp onun

30


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

üzerine gider ve savaşta Bekiş Han’ı öldürür. Sonra da Kıyat elinin bütün cemaatını kılıçtan geçirir.51 Hanname’de yazılana göre Buzancar’dan sonra oğlu Bukay, Bukay’dan sonra oğlu Kaydu, ondan sonra oğlu Bay Sunkur, Bay Sunkur’dan sonra oğlu Tuman, ondan sonra oğlu Kabul, ardından Kabul’un oğulları Bartan və Noyan, han olur. Noyan’ın oğlu neslinden olan Temür ve Güren sırayla hanlık ederler. Bundan sonraki kısımda Yesugey Bahadır ve Cengiz Han’ın tarihçeleri nakledilir.52 Karakalpak Türklerinin etnogenezinin ve zengin folklorunun öğrenilmesi büyük önem taşımaktadır. Karakalpakların müstakil bir etnos oluşturması Orta Asya’da Aral gölü etrafındaki geniş çöllerde meydana gelmiştir. Fakat bu halkın şecere mitlerinin, efsane ve hikâyeleri etnosunun şekillenme aşamalarının Orta Asyadan çok çok ötede, Ön Asya ve Kafkaslarda, özellikle de Doğu Anadolu ve Azerbaycan arazisinde gerçekleştiğini ve etnik köklerinin ise binlerce yıl ötesine uzandığını göstermektedir. Karakalpak Türkleri’nin folklorunun, özellikle de şecere folklorunun öğrenilmesi üzerinde uzun müddet çalışan S. P. Tolstov, T. A. Jdanko ve L. S. Tolstova’nın çok önemli eserleri vardır. S. P. Tolstov Karakalpak Türkleri’nin yaşadığı yerleri şu şekilde sıralar: Aral etrafı kuzey Avrasya çölleri ile Orta Asya’nın dağlık ön ve güney bölgeleri Hindistan’ın ve Güney Avrasya’nın orta kısımları, Hint-Avrupa elementinin etnogenez ve glotogenezinin ortaya çıktığı önemli mekândır.53 Karakalpak Türkleri’nin şekillenişi sırasında kadim göç yollarından bir hayli yararlandıkları, medeniyet ve folklorlarını önemli derecede zenginleştirdikleri ve bu yüzden de folklorlarının tarihin çeşitli devirlerini yansıttığını yazan L. S. Tolstova’ya göre kök itibarıyla Kıpçak olan, sonraki devirlerde Oğuz ve Peçeneklerle karışıp kaynaşan Karakalpakların etnik şuurunda yabancı tesiri azımsanmayacak derecede fazladır.54 T. A. Jdanko bu halkın etnik köklerinden birinin M. Ö. Vll-ll. asırlarda Sak-massagetlerle karıştığını ileri sürer.55 İleride görüleceği gibi iddiasında yanlış da değildir. L. S. Tolstova ise 51

A.g.e., s. 413-414

52

A.g.e.,s. 414-415

53

Толстов, 1948 с. 341

54

Толстова. 1977. S.141

55

Жданко, 1950

31


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

biraz daha ileri giderek, bu köklerin çok eski asırlara gittiğini coğrafi olarak da Ön Asya, Kafkasya ve Azerbaycan bölgesine kadar uzandığını bu sebeple bu halkın sonradan Türkleşmiş İran dilli bir halk olabileceğini söyler. Bu Tolstova’nın Özbek-sartların kökeninde yer alan Karakalpak rivayetlerini Makdisi (X asır), Yakup Hamavi (Xlll asır) ve Hamdullah Kazvini’nin (Xlll-XlV asırlar) kaleme aldıkları rivayetleriye harmanlamasından kaynaklanmaktadır. 56 Zira Özbek-Sartlar Özbekçeyi terk edip Farsçayı kullanan Türk boyudur. Buna rağmen Tolstova, her şeyi birbirine karıştırdığı Karakalpakların tarihi folkloru bu halkın etnogenezinin ve diğer halklarla ilişkilerinin öğrenilmesinin önemi adlı makalesinde Karakalpak halkını teşkil eden 6 esas Türk boyundan biri olan Matienlerin bir zamanlar Kuzey Anadolu’da bulunan Myutenler olduğunu kabul etmiştir. Karakalpaklar 6 boydan meydana gelir ve en önemlileri Matienler’dir. Bu konuda Berdah’ın Şecere’sinde şöyle tarif edilir: Myüten, Kongrat, Kıyat, Kıpçak, Keneges, Mankıt bunlar bir bıçak. Karakalpağın bütün altı boyu, Yurtlarını yitirdi, onlarsız kaldı toprak. Myütenlerin uranı – Ak Şolpan, Kıyatların uranı – Aruhan. Maykadan kongratlar töredi, Bu ikisi sonradan birleşti.57 Günümüze ulaşan Myüten motif ve nesnelerinden bu halkın ata yurdunun Güney Azerbaycan’daki Urmiye gölü civarı olduğu anlaşılmaktadır. Karakalpak/Myütenler ve onlarla esasen aynı halktan olan ve Zerefşan Vadisi’nde yaşayan Mitannilerden elde edilen bir rivayete göre Myütenlerin (Mitannilerin) bütün fertleri öldürülmüştür. Bu halk adını Myüten adlı bir şahıstan alır. Bu şahsın bütün nesli düşmanlar tarafindan kırılır. Sadece dul hanımı ve iki oğlu sağ kurtulur. Hikâyenin Karakalpak varyantı Özbek varyantından farklı olarak,

56

Толстова, 1977. S.141-142

57

Karakalpak aruz edebiyatının yiğitleri. 9…1940, s. 6

32


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Myütenin dul kalan eşinin adını da Ak Şolpan (Ağ Çolpan) olarak vermektedir.58 Bu da Berdah’ın Şecerename’sindeki geçen isimle aynıdır. Myüten folklorunda en ilginç konulardan biri de Myüten’in soyundan gelen ve Myütenlerin atası olarak kabul edilen, devin sırtına binerek Kaf Dağının (Kap-Tau) üstünden uçan Tamin adlı bahadırla ilgilidir. Bazı elementlerine göre Melik Cemşid’in Masalı (nağılı)adlı Azerbaycan Masalı’nı hatırlatan bu rivayette Kaf Dağı’nı Myütenlerin yerleştikleri alan içerisinde göstermektedir. Bu gerçeği göz önünde tutan L. S. Tolstova: Karakalpak -Myütenlerin efsane ve rivayetlerinde bu halkın veya onun soy babasının ilk atayurdu olan Kaf Dağı’na (Günümüz Karakalpakları bu ad altında Kafkasya dağlarını işaret eder) sıkça rastlanır. Bu hikâye ve efsanelerin bir kısmı Karakalpak halkının etnogenezinin orta dönemine ait zamanları işaret etmektedir” demektedir.59 Karakalpakların tarihlerinin ilk dönemlerinin Ön Asya ve Kafkasya ile bağlantılı olduğunu gösteren folklor materyallerinden biri de 1875 yılında N. Karazin tarafindan kayda alınan Kadının Hanlığı masalıdır. Bu masalda bir vakitler Azerbaycanlılar, Farslar, Ermeniler, Aysorlar, Yunanlılar, Araplar v.s. arasında meşhur olan Assur hükümdarı Semirami’da (Şamuramat) hakkındaki rivayetin izlerine rastlıyoruz.60 Karakalpak masalında adı Samiram olarak geçen şahıs V. asır Ermeni tarihçisi Moisey Horenatsin’in kaydettiği Şamiram’dan başkası değildir. İ. M. Dyakonov, N. Karazin’in eserindeki Şamiram adının bu biçiminin (Semiramida) eski Yunancadan alınmadığını orijinal yerli biçiminin böyle olduğunu göstermiştir.61Bu isim M. O. Kosve’nin iddia ettiği gibi Makedonyalı İskender’in seferleri sırasında Yunanlar tarafından Orta Asya’ya getirilmiş Helenik bir isim kesinlikle değildir.62 Karakalpakların destanları içinde Amazonlarla ilgili konu ve motiflere de rastlamaktayız ki, bu da bahsedilen halkın, tarihlerinin ilk dönemlerinde Azerbaycan’da yaşadıklarına işarettir. Orta Asya halklarının hiç birinin mitolojisinde benzerine rastlanmayan 58

Толстова, s. 144

59

A.g.e., s. 148

60

Каразин, 1875, s. 291

61

Дьяконов, 1956, s. 185

62

Косвен, 1947, s. 38-39, 42-43

33


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Kırk Kız Destanı bu motiflerden biridir. Bu destanın konusu ile Kuzey Kafkasya halklarının ortak eseri olan ve M. Ö. I. bin yılın ortalarında, iskit-Saka mühitinde şekillendiği hesap edilen Nart Destanı’nın konu ve motiflerinin benzer olması araştırmacıları hayrete düşürmüştür. Kırk Kız Destanı’nda kendi kırk kadın savaşçısıyla, yani kırk amazonla, birlikte uzak bir adada yaşayan ve halkını düşmanlardan koruyan Gülayım (Gül Hanım) adlı hükümdar kadından bahsedilir.63 Araştırmacılar Gülayım figürünün Nart Destanı’nın Kabardin varyantındaki Dahanaqo figürü ile aynılaştırırlar: Nart Destanında şöyle diyor, Alplar içinde alp olan, görsen, kimdir? Alplığı ile alpları gölgede koyan, Elbet ki, alplar alpı Dahanaqo erendir. Ata bindiğinde azametinden yer titrer, Onun koçak (cesur, kahraman) bir kız olduğunu kim bilir? Sinesindeki gümüş kalkan ışıklar saçar, Binici kız bindiği attan gurur duyar.64 Destandan anlaşıldığına göre dağ başında yaşayan sözügeçen güzel ve savaşçı kadının bu destanın P. Akritas və Y. Stefanova tarafından sunulan başka bir şeklinde ordusu tamamıyla kadın savaşçılardan (amazonlardan) kuruludur.65 Benzer bir efsane günümüzde Azerbaycan’ın Zakatala ilçesinde hem Türk, hem de Avar ahali arasında söylenmektedir. İlçe halkı ilçe arazisinde bulunan kayaya elvurmaz. Çünkü Peri Kalesini aynı bahadır kadın ve amazonlar ile ilişkilendirirler. L. S. Tolstova haklı olarak “Kırk Kız” destanının konusu ile Nart Destanı’nın Osetin varyantının, Noza oğlu Barhu’nun ölümü adlı bölümünün içeriği arasında benzerliğin çok fazla olduğunu yazar. Noza oğlu Barhu’nun ölümü adlı bölümde aynen Karakalpak

63

Сорок девушек…, 1951; Kırk kız…, 1956

64

Нарты, 1957 а, с. 507-508

65

Акритас, Стефанова, 1958, с. 47-48

34


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Destanı’nda olduğu gibi, yurdu yakılmış ve akrabaları öldürülmüş olan kadın savaşçıların tasviri yapılır”.66 Kırk Kız destanında Kalmık ordusunun Gülayım Surtayşa’nın yaşadığı şehre baskın yapmasından sonra kendi amazonlarına şöyle müracaat eder: Bu zaman Gülayım ayağa kalkarak, Gazaplanmış kızlara böyle maslahat etti: “Ey benim küçük bacılarım, akrabalarım, Yeter kederlenip, ağladığınız.” “Gelin kolçaklarımızı takıp, sıkak kemerleri, Ülkemizi tarumar eden zalım düşmanları, Yorulmadan, gece gündüz takip edek, Kılınçlarımızı kınından çıkarıp, çekek. Atlarımıza binip yel gibi koşturak, Zalım düşmana yetişip, haklayak. Soyumuzu esir eden Suroyşa ile savaşıp, Ya ölek millet için, ya da zafer kazanak. Benzer hali Osetin Destan’ında da görmek mümkündür: Mahalle yanıp küle dönmüştü, Barhunun adamları darmadağın etmişti, Darkavsarın kızı bütün kızları topladı; “Ağlamaktan, sızlamaktan bir şey geçmez ele, Ölülere ağlamaktansa verip biz el ele, Hiç olmazsa küllerini koyak kabirlere” dedi. Kızlar ölen akrabalarını gömdükten sonra öç almaya söz verdiler. Gazap ve hiddetle and içtiler, Ki, düşmanı bağışlamayacaklar, Kan bahasını mutlak alacaklar.67 66

Толстова, с.154

67

Нарты, 1957 б, с. 39

35


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Osetin ve Karakalpak destanlarının başka bir benzer tarafı da kızların harp talimi yapma sahnesidir. Diğer bir benzerlik ise her iki destanda da ikizlerin bulunmasıdır. Osetin destanında Hamıp ve Uruzmak adlı ikiz kardeşlerden bahsedilir. Onların babası Ahsarın da Ahsartak adlı bir ikizi vardır. Uruzmak kendi bacısı Satana ile evlenir. Karakalpak destanında ise Arıslan və Altınay adlı ikiz bacı kardeşten ve onların doğru yoldan saparak zina ettiklerinden bahsedilir.68 Kırk Kız destanı ile bu tip benzeşmelere Nart Destanının Abhaz varyantında ve Kumuk efsanelerinde de rastlamak mümkündür. Bu destan ve efsanelerde Satana 100, bazende 40 oğul anası gibi anlatılır.69 Karakalpak destanında ise yüz (bazı varyantlarda kırk) oğul anasıdır. Azerbaycan’da da Kırk Kız efsanesi vardır. Bu efsanede düşmanlardan kaçan kızların duaları ile dağ yarılır. Kızların kırkı da dağın içine girer.70 Kırk kızlar motifine Dede Korkut Destanı’nda da rastlanır. Destanda Burla Hatunun kırk incebelli kızla birlikte Kıpçaklara esir düşer. Kırk sayısı ile bağlantılı olarak verilmek istenilen, insanoğlunun (kemiyyet) dünyayı kavrayışını gerçek ve mitolojik figürlerle anlatma çabasıdır. Bu destan bütün mitolojiler arasında en fazla miktar belirten destanlardan biridir ve ölçüt gibi iş yapar. Kırk sayısı Türk mitolojisinde çokluk anlamına gelir. Bu düşünce bütün Türk ve Kafkas halklarında aynıdır. R. Qafarov’a göre, kırk çokluk anlamındadır. «kırk düğmeli elbise», «kırk çadır», «kırk deve yükü» dediğimizde ilk bakışta kutsallık anlaşılmaz. Lakin düğmeler açıldığında bu rakamın arkasındaki sihirli âleme, gizlenen âleme geçilir. Azerbaycan Türklerinin «Aslı ile Kerem» destanındaki kırk düğmeli gömlek motifi hayalden ibaret olan bu dünyanın sonunu, ömrün tükenişini, gerçek âlem olan öbür dünyanın kapısının açılışını ifade eder.71 Sonuç olarak, Kırk kız destanının Kafkasya bağlantısı şüphe götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu durum L. S. Tolstova, B. A. Koloyev, M.Q. Vorobyova, T. 68

Толстова,с. 154

69

Нартский эпос, 1957, с. 44, 167

70

Halk yaddaşının izleri, 2005, s. 33-34

71

Qafarov, 2010, s. 22

36


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

A. Jdanko ve diğer birçok araştırmacının dikkatini çəkmiştir.72 L. S. Tolstova, Karakalpakların çok eski devirlere ait folklorunda Kap-tau (Kaf Dağı/Kafkasya Dağları), Gürcistan, Dağıstan, Kırım, Hazar Denizi ve Kara Deniz’in adlarına sıkça geçtiğini, daha sonraki devirlere ait folklor nümunelerinde ise bu toponim ve oronimlerin Edil (İtil-Volga), Yayık (Ural) ve Türkistan adlarıyla yer değiştirdiğini göstermiştir. Bu Karakalpakların Kafkasya’dan Harezm’e göçüşünün folklordaki aksinden başka bir şey değildir.73 Bu sonuca göre, Karakalpaklar Urmiye gölü ile Kafkasya dağları arasında yerleşen yurtlarını, yani Azerbaycan arazisini, terkedip bir müddet Kuzey Kafkasya’da, Kara Deniz’le Hazar Denizi arasında uzanan geniş bozkırda yaşadıktan sonra Ural ve Volga arasındaki araziye göç etmişlerdir. Bunu hem Karakalpak folklorundaki toponim ve oronimler hem de aynı bölgede yaşayan Başkurt ve eski Bulgar Türklerinin (Volga Bulgarlarının) folklor örneklerinde takip etmek mümkündür. Bu bakımdan Tolkav olarak adlandırılan ve 7-8 hecelik mısralardan oluşan Karakalpak halk şiir şekli ile aynı ölçü ve kuruluşlu Kobayır adlı Başkurt halk şiiri biçimi arasındaki aynılık yine bu durumun ispatıdır. Bu aynılık sadece Başkurt, Karakalpak ve eski Bulgar şiirlerinin (jır) biçim ve ölçülerinde değil, bu şiirlerdeki Ay Nogayım, Nogayım, Ay Uralım, Uralım gibi münacaat şekillerinde de kendini gösterir. Mesela, Edil kayda, el kayda adlı bir Karakalpak tolkavından bir parçaya göz atalım: Nahırları (sığırı) doyuracak nece bol otlakları vardı, Toprakları genişti, sular bol bol akardı. Oranın kışı da yaz gibi geçerdi, Ördekleri lap kazlara benzerdi. Atlarsa koyun gibi canlıydı, etliydi. Senden mahrum oldum, ay Jayıkım, Jayıkım. Geceler kurbağalar yatmağa vermezdi imkân, Orada atlara otlamaya yılanlar vermezdi mekân. Yitirdim seni, ay gölüm benim, gölüm benim. Yayığın serin sütünden, Payızın sarı yemişinden, Kışın balık sürüsünden,

72

Колоев, 1959; Ворбьева, 1964, с. 58; Жданко, 1964, с. 12

73

Толстова, с. 158

37


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Halkım mahrum oldu benim.74

Benzer motife “Ay Uralım, Uralım” adlı Başkurt kobayırında da rastlarız: Sürülerim burada otlardı, Atlarım bu bozkırda eyi beslenirdi. İneklerim burada movuldardı, Koyunlarım bu yerde yeyip semirirdi. Buranın akar çayları gümüş gibi parlayan, At gibi hoplayan balıklarla doludur. Deyingen karı tek kuruldar burda kurbağalar 75 Kaşgarlı Mahmud’un (Xl asır) Bulgar Türklerinden verdiği örnek de buna benzemektedir: İtil suları akar, sahilleri döverek, Sahil kayalarını tokaçlayarak. Kurbağa və balıklar sürü sürüdür, Onlarla kaynaşır göl.76

Bu yakınlık ve benzerlik sadece bu iki Türk halkının, Başkurt ve Karakalpakların, belirlenemeyen bir zamanda aynı coğrafyada yaşamış olmasından kaynaklanmayabilir. Meselenin kökünde etnogenetik bağların da olabileceğini unutmamak gerekir. Ayrıca Başkurt boylarından Userkanların şecerenamesinde de bu soyun başlangıcını aynen Karakalpak – Myütenler ve Özbek – Matienler gibi Myüten beyden (Myüten biy) geldiği vurgulanmaktadır.

74

A.g.e., с. 159

75

A.g.e., с. 160

76

A.g.e.,с. 160

38


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Userkan-Myüten folklor birliği konusu yeni bir konu olmayıp R. Q. Kuzeyev bu konuda defalarca yazmıştır.77 Ormambet Biy şiirinden alınan bilgi şöyledir, Karakalpaklar Ormambet Bey’in (Manas’da Almanbet şeklinde geçmektedir) ölümünden sonra (XVl asır) Volga ve Ural arası arazileri terk ederek doğuya göç etmiş ve şu an yaşadıkları arazilere yerleşmişlerdir. Yine aynı devirde Karakalpaklar birlikte yaşadıkları Nogaylardan ayrılmışlardır: Ormambet bey öldüğünde, On Nogay beyi bir birinden ayrı düşdü. Ormambet beyin oğlu yoktu, Yalnız bir kızı vardı. Bu Nogayların birliğini bozdu. Bu tolkavdan anlaşıldığı gibi, Karakalpaklar belirli bir süre Nogay siyasi birliğine dâhil olmuşlardır.78 Başkurtların da aynı dönemde Nogay birliği içinde oldıkları bilinmektedir.79 Kırgızlarda da Kırk kız Ata adlı efsane bulunmaktadır. Bu efsane Karakalpak destanından daha çok Azerbaycandaki aynı adlı efsaneye benzemektedir. M. İsmail Rüstemkızı’na göre, Kırgızların Kırk kız ata efsanesi açıkça Türk Medeniyeti’nin оrtak özelliklerini göstemektedir.80 Efsaneye göre Köymеn dağında yaşayan оbalardaki kırk kız birbiri ile bacı gibi gеçinirmiş. Bir gün bu оbalara Kuldurlar baskın yapar. Kızlar о sırada beraberce bir işle meşkul imişler. Baskıncıları kâfir sayan kızlar оnların eline düşmektense taş оlmayı dilerler. Bunun üzerine Köymеn Dağı yarılır ve kırk kızı içine alır. Burası Kırk kız ata olarak adlandırılmış ve ziyaret yеrine çеvrilmiştir.81

77

A.g.e., с. 160

78

Толстова, с. 161

79

Очерки по истории Башкирской АССР, 1956, с. 72-75

80

İsmayıl Rüstemkızı, 2008, s. 60

81

Yüz bir Türk Efsanesi, 2004, s. 64-65

39


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Kırk kız ata efsanesinin kök itibarıyla Kafkasya, daha doğrusu, Azerbaycan’la bağlantılı olduğu ve Azerbaycan’dan Orta Asya’ya götürüldüğü şüphesizdir. Efsanedeki taşa dönme motifi de Azerbaycan kökenlidir. Bu motif Nahçıvan bölgesinden derlenen efsanelerde rastlanan ana motiflerden biridir. 82 M. İsmayıl Rüstəm kızına göre taşa dönme eski Türklerin dünya görüşünün mitolojideki ifadesidir. Bu faaliyet belirli durumlarda dualar, Tanrıya yalvarış ve niyet etme ile başlar. Kız ya da gelin gibi masum varlıkların, esasen sevgililerin, zulümden kurtuluş yolu olarak dağa yüzünü çevirip yakarması sonucunda taşa çevrilirler. İşin ilginç tarafı insana benzəyen taşlar efsaneleşirken aslında taşlar da ulvileşir. Halk böylece yüksek manevi duygularını taşlara kazımıştır. Taşa dönme motifinde eski Türklerin dağ, taş ve kayalara bakış tarzı da ortaya çıkmaktadır” .83 Mireli Seyidov ise bu özelliği mitoloji düşüncesindeki eski inançlarla bağlantılı olduğunu esas alarak şöyle açıklar: “Eski inanşa göre ongun, ilah veya Tanrı bütün canlı ve cansızda bir cüz halinde var ve bütün bu varlıklar kök itibarıyla akrabadırlar. Bu cüzün gücü ile canlı veya cansız dönüşümü gerçekleşir. Taş insan olur, insan da hayvan ve saire döner” .84 Taşa dönme motifli Kırk kız ata efsanesinin Azerbaycan kökenli olması, birçok araştırmacının Kırgız etnonimini Kırk Kız”la bağlaması bu halkın da etnogenezinin ilk merhalesinin Azerbaycan’la bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir. Kırgız Türklerinin manevi dünyası ve efsaneleşmiş tarihi geçmişinin “ansiklopedisi” olarak bilinen Manas Destanı’ndaki birçok önemli konu ve yer bu ihtimalin katiyen uzak olmadığını göstermektedir. Manas Destanı şüphesiz bir kahramanlık destanıdır. Bu destanda Kırgızların etnogenezine açıklık getirecek etnogonik motiflere çok sıklıkla rastlanır. Aynı sözleri Manas’ın değişik biçimleri olan Alp Manaş (aynı adlı destansı Altay masal kahramanı) ve Alpamışın (aynı adlı Kazak Destanı’nın kahramanı) şahsında Altay ve Kazak Türkleri hakkında da söylemek doğrudur. Manas destanı’nda Kırk Kız motifine rastlandığı gibi Kırk Eren ve Kırk Yiğit motiflerine de rastlanır. Bunlarla ilgili olarak B. Ögel şunları yazmaktadır: Dede Korkut kitabındaki Oğuz beylerinin kırk yiğidi Türk mitolojisinin ölmez ve deyişmez motifidir. Manas destanı’nda ve Dede Korkut masallarında kırk yiğitle ilgili birçok olaya 82

İsmayıl Rüstəm kızı, 2008, s. 51

83

A.g.e., s. 51-52

84

Seyidov, 1989, s. 262

40


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

rastlarız”.85 Radloff, (V, p. 36-32) V. Radlova’nın destanın kahramanı olan Manas’ın mensubu olduğu halkı bazen Kıpçak bazen de Karkar olarak adlandırdığını yazmaktadır. Destanda Manasın kırk yiğidinden söz ederken onların hem Manasa, hem de hanımı ve baş hatunu Kamkey Hatun’a sadakati özellikle vurgulanır. Manas onları şöyle över: ………Kırk yiğidin başı Kırkıt! Yedi kişinin yediğini bir oturuşta yiyen Boş Çolok ile Çalbay! Yelbegey ve sen Sırak! Kök Seliç ve sen Serik! Benim hilekər yiğidim Kutunay! Benim pis yiğidim Kutyakan! Benim genç uşağım Yayma Köküt! Sen, ey Bayın oğlu Bakay! Ağ Bottank’ın oğlu Bolat! Yoldaşım Bauke! Sen, ey benim Yaysanım! Ey siz, soylu ailelerin evlatları! Benim elbisem, sen ey kahraman Bürküt, benim suyum, sen ey kahraman Sasam! Geriye sıçrayan Kan Keldi, Kara Yoltay, Yam Keldi! Sen ey benim nağmekarım Almandı! Sökülenleri ören, kırılanları düzelten, sen ey keskin dilli Acıbey, Kenan’ın oğlu! Sen ey Keneş oğlu Kan Canıbey! Benim falcım Kara Tölök! Kırk yiğidin yoldaşı Bölök! Kazaktan gelen Kolmanbet! Kırgızdan gelen Yalmanbet! Kâfir ile müslümanın yurdunu kuran, ey benim savaşçılarım, Kara Bayır ve Kasalat, siz her şeyde isabetlisiniz! Gecə bile tilkinin izini yitirmeyen Şuutum benim! Genç Tünükey! Yine gece karsak tilkisinin izini bulan benim kaplan Şuutum!86 Bunlardan Bay oğlu Bakay hem Manas’ın atasının, hem de kendinin veziri gibi görünmektedir. Manas onun hakkında hep; Bizlere Tanrı tarafından gönderilmiş bir dost! diye bahseder. Bundan başka, Kamkey Hatun’un babası evindeki kırk kızdan, han kızının kırk arkadaşından bahsedilerek onların Manas’ın yiğitleri tarafından eş olarak alınmaları anlatılır. Özbek Hanname’sinde ise Kırgızların soyu Cengiz Han’ın ulu ecdadından Buyan Han’ın kırk kadınından doğan kırk kızla bağlantılıdır: Buyan Han’ın dört nikâhlı hanımı ve kırk odalığı vardı. Buyan’ın oğlu yok idi. O, hep oğlan arzular, fakat Tanrı ona hep kız kısmet ederdi. Böylece kırk kızı olmuştu. Bu kadınlardan doğan kırk kızdan bu gün Kırgız (Kırkız) adı ile tanınan boy peyda olmuştur 87

85

Ögel, 2006, s. 498

86

Ag.e., s. 498

87

A.g.e., s. 410

41


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Kırk kız motifi Kafkasya menşeli olduğu, bunun amazonlardan geldiği söylendiği ve kırgızlar bu kütlevi (kırkın kırkla) evlenmeden türediğine göre, bu kırk yiğidin etnik bakımdan kim olduğu sorusu cevaplanması gerekir. Onların ve Manasın mensub olduğu halkın adı nedir? Bu sualin cevabı Kırgızların etnogenezini anlamak bakımından çok büyük önem taşımaktadır. Cevap ise Manas destanı’nın kendindedir. Destanda eserin kahramanı Manas’ın mensub olduğu halk bazen Karkar, bazen de Kıpçak olarak adlandırılır. Bu gerçeği Bartold yazmaktadır:88. Abramzon’un Kırgızlar ve onların etnografik ve tarihi ilişkileri adlı kitabında XVl asırda Karakışlakta geçen olaylarla ilgili olarak Kıpçak-Karkar halkı’nın adı geçmektedir89 . Bu bilgi Kırgız Türklerinin etnogenezini ve bu etnogenezin ilk coğrafi alanını belirlememiz için son derece önemlidir. Mesela Strabon, Karkarların amazonlarla komşuluğundan ve amazonların Albanya üzerinde yükselen dağlarda yaşadıklarından bahsetmektedir.90 Karkarların, Kafkas Albanyasının, yani Azerbaycan’ın en kadim sakinlerinden biri olduğu bilinmektedir. 91 Alban alfabesinin kökeninde Kıpçak – Karkar Dili’nin olduğu ve bu dil Albanya’nın edebi ve resmi devlet dili olduğu da su götürmez bir gerçekliktir.92 Batı Azebaycan’da (bu günkü Ermenistan’da) Kıpçak – Karkarların çok eski devirlerden beri yaşadıklarını, onların topraklarının Ermenistan’dan Kilikya’ya kadar uzandığını bizat Ermeni (Hay) tarihçileri itiraf etmektedir. A. Agopyan, Albanya – Aluank, eski Yunan, Roma ve eski Ermeni Kaynakları, adlı kitabında, Moks bölgesinde Karkar adlı bir ilden, Tsopka ve Batı Klikya’da iki Karkar kalesinden, Lori ve Parisos’ta iki Karkar kentinden bahseder. Ayrıca Mağrip tarafında yerleşen Karkar Dağı’nı anlatmaktadır.93 Hazarda Garbi Azerbaycan’ın (bu günkü Ermənistan’ın) Zengazur bölgesinde Karkarlara ait bir manastır kompleksi de bulunmaktadır. Önceleri Gergerveng veya Karkarveng adı ile meşhur olan bu manastıra bitişik Hazreti Meryem Kilisesi’nin 88

Бартольд 1968: ll, 1, 541

89

Абромзон. 1960: 46

90

Гейбуллаев. 1991: 77-78

91

Kalankaytuklu, l, 27

92

Тревер 1959: 308

93

Акопян. 1987: 66-67

42


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yapılmasından sonra (1283) daha çok Meryem Kilisesi veya Surp Sion manastırı gibi adlandırılan bu kompleks, Alban, daha doğrusu Azerbaycan mimarlığının en önemli örneklerinden biridir.94 Karkarlar ve onların yaşadıkları bölge eski ermeni (hay) kaynaklarında da geçmektedir. Mesela, Moisey Horenatsi (V. asır) Alban alfabesinin Karkar Dili esasına göre meydana getirildiğini söylemektedir. Aynı eserde Karkar meydanından ve Karkar melikliğinden bahsetmektedir. Gevond (Vlll. asır) Karkar yönetiminden, Büyük Vardan (Xlll. asır) ise Karkar vilayetinden bahsetmektedi R. Tovma Artsruni ise Arapların komuta eden Türk kökenli Buğa’nın Karkar beyliğine girerek, Berde şehrini zaptettiğini yazmıştır.95

Karkar adı Kafkas ve Orta Asya toponominde geniş bir yer bulmuştur. XlX. asırda şimdiki Dağıstan’ın Teymurhanşura vilayeti’nde kayıt altına alınmış Karkar yer adına, Tiflis ili Tionet ve Ahalsik köylerinde kayda alınmış Karkar Meydanı, Karkar Kutan, Karkar Dağı, Karkaris gibi toponimlere96 Kebele bölgesi arazisinde yer alan Karabağ Karakarı, yine Karabağ’la Gedebey sınırında yerleşen bir dizi Karkar kentini (biri Gerger, diğeri ise Harhar’dır) ve Nahcivan bölgesinde yer alan Harhar kentini sıralayabiliriz. Xlll. asır Arap yazarlarından Yakut el Hamevi Beylekan yakınında yerleşen Karkar şehrinden, İbn-i Hordadbeh (lX. asır) ise Şabran ve Derbent arasındaki Karkar şehrinden bahsetmektedir. Ayrıca Karabağ arazisindeki iki ayrı Karkar çayını da eklemek gerekir. Türkiye ve Kuzey Azerbaycan arazisinde de Karkar, Harhar, Gerger adlı birçok birçok yer adı bulunmaktadır 97 Bu sonuca göre, Karkarların bir vakitler Orta Asya’da yaşadığını söylemek yanlış değildir. Dionisiy Perieqet (ll. asır) Karkarların Emod Dağları’ndan Kang Çayı ile sulanan

94

Tuncay, 2010, s. 17-18

95

Гейбуллаев, s. 77-78

96

Пагирев. 1913:122

97

Гейбуллаев. s. 79

43


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

topraklara kadar geniş bir arazide yaşadıklarını yazmıştır.98 Eğer Kırgız halkının özünü Kıpçak-Karkar ve amazonlar teşkil ediyorsa, bu halkın etnogenezinin ilk merhalesini Azerbaycan arazisinde geçirdiklerini kesinlikle söyleyebiliriz. Manas Destanı’nın Altay varyantı olan Alp Manaş Destanı’nın içeriği de konuyu aydınlatması bakımından çok önemlidir. Dede Korkut’a dâhil olan Bamsı Beyrek boyunun konusunu hatırlatan bu masalın kahramanı Manaş oldukça iri yapılı bir bahadırdır. Masalın N. Ulakaşev tarafindan yazıya dökülen şeklindeki kısa bir bölüm şöyledir: ………Onun (Alıp Manaşın) burnu tepeye, kaşları meşeye, gözleri ateş meşalesine benzer. Atası küreyinde at sürüsü gezebilen Baybarak, anası Arman Çeçen, bacısı Koodur. Annesi Alp Manaş’ın istemesine bakmayarak, Kırgız Han’ın kızı Koyumyujek Arunu ona alırlar. Evlendikten sonra Manaş bir kitapta, uzak ülkede yaşayan, kötü niyetli Ak-kanın insan yüzü görmemiş, kişi eli deymemiş Erke Karaçi adlı dünya güzeli bir kızı olduğunu okur. Çokları bu kızla evlenmek istemişse de içlerinde sağ kalıp, geri dönen olmamış. Manaş ata anasının, bacısının ve kadınının itirazlarına aldırmayarak, kızın aşkıyla yola çıkar. Ak-kanın hanlığı üzerinden kanatlı atla bile geçmek çok zordur. Saray Tünd göy (Boz) çayın diğer tarafındadır. Bahadır bin bir eziyet pahasına aylar yıllar alan uzun yolculuktan sonra, çaya ulaşır. Burada rastladığı yaşlı bir kayıkçı onu ve atını çayın diğer sahiline geçirir. Ak-kanın toprağına ayak bastığında atı ona buranın çok tehlikeli bir yer olduğunu söyler, faqat Manaş onu dinlemeyip yoluna devam eder. Bir süre sonra çok yorulduğundan dinlenmek ister ve derin uykuya dalar. Sahibini gözleyen onun acı talihinden habərdar olan at yıldıza bakıp hüngür hüngür ağlamar. Diğer taraftan Ak-kanın çobanları hayvanları otlatırken Manaşın yattığı yere gelirler ve bahadırın tufanı hatırlatan horultu ve nefesinden korkuya kapılırlar. Aceleyle hanın yanına gelip gördüklerini anlatırlar. Ak-kan adamyiyen yedibaşlı Debelkanı vaziyeti öğrenmek için oraya gönderir. Debelkan gök öküzüne binip azman bahadırın yattığı yere gelir, çobanların doğru söylediğine şahit olur. Geri dönüp gördüklerini Ak-kana anlatır: -Uzun yıllar yaşadım ama ömrümde böyle korkmadım, böyle bir mucize yaşamadım. Nasıl olduysa bahadırın burnuna düştüm. O vakit bahadır bir aksırdı ve dalgalı kasırga gibi beni çok çok uzaklara, yüz gölün arkasınafırlattı. Az kaldıı ölüyordum. Bir mucize eseri kurtuldum. 98

A.g.e., s. 82

44


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Ak-kan bunu işitir işitmez, savaş kuşamını toplayıp Manaş’ın üzerine yürür. Manaş’a ne kadar ok atarlarsa, kılınç çalarlarsa hiç bir faydası olmaz. Ona ne ok batar, ne de kılıç kəser. Ak-kanın emriyle askerler bahadırın yanında geniş ve derin bir kuyu qazıp onu içine itelerler. Kuyuya düşen bahadır tam dokuz ay kuyuda uyumaya devam eder. Manaş uyanınca kendini eli kolu zincirle bağlı halde bulur. Garip dünyada başına gelen bu acı durumdan çok üzülür ve o kederle bir mani okumaya başlar. Onun naraya benzer sesini işiten kuş ve hayvanlar kuyunun ağzına toplanırlar. Ama kimsenin onu kuyudan çıkarmaya gücü yetmez. Manaş çöl kazının vasıtasıyla evine bir mektup gönderir ve başına gelenleri anlatır. Mektubu alan ana babası kardeşliği Ak-kobek’i onun ardınca gönderirler. Ak-kobek varıp Manaş’ı bulur ama ona yardım etmez üstelik anasının gönderdiği sihirli yemekleri kardeşine vermeyip kendi yer kuyunun ağzına da irice bir taş da koyar. Sonra bir vakitler buralara gelip hayatını yitiren yiğitlerin bıraktıklarını toplayıp geri döner. Maksadı herkesi Manaş’ın öldüğüne inandırmak ve onun hanımı Kyumyujek Aruna sahip olmak, onunla evlenmektir. Manaş’ın ümidi tükendiği anda vefalı atı yetişir, kuyunun ağzındaki taşı bir tarafa atıp sahibini esirlikten kurtarır. Kuyudan çıkan bahadır tam dokuz yıl Ak-kanın askerleriyle dövüşür, tamamını kırıp sonuna çıkar, Ak-kanı, Debelqanı ve Ak-kanın yüzlerce yiğidin kanına mal olmuş kızı Erke Karçın’ı öldürür (masalın bir varyantında Erke Karçi onunla dövüşte ölür). Bundan sonra Manaş yurduna geri döner. Onun sağ selamet olduğunu gören anası, babası, bacısı ve vefalı hanımı çok sevinirler. Manaş kendine hainlik eden ve kadınına göz diken kardeşi Ak-kobek’i ölümle cezalandırır.99 M. H. Tantekin bahsedilen içerikle Firdevsi’nin Şehname’sinde yer alan Bijen ve Menije destanı’nın içeriği ve V. asır ermeni tarihçisi M. Horenatsinin naklettiği tarihi hadise arasında bağlılık olduğu ortaya çıkmakta ve bunların aynı kökten geldiğini ispatlamaktadır.100 Firdevsi’nin naklettiği bu destanda Ermenilerin de adının geçmesi dikkat çekicidir. Alp Manaş masalında kahramanın kaynatasının ve anasının adlarının antroponim değil, etnonim olması önemlidir. Alp Manaşın kaynatasının adı Kırgız Han, anasının adı ise Ermen Çeçendir. Anasının adındaki ermen (ermeni) ve Çeçen etnonimlerini görmemek mümkün değildir. Bu gerçek masalın Ön Asya ve Kafkasya, özellikle de, Azerbaycan kaynaklı olabileceğini düşünmektedir. Aynı konunun Kafkas halkları arasında da çok yaygın 99

Tantekin, 2006, s. 96

100

Фирдоуси, c. 6-46; Tantekin, s. 108 -109

45


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

olması tesadüfî değildir. Bütün bu bilgileri İran menşeli kabul ederek mukayeseye çabalayan V. Miller’in yazdığına göre, Swanlar’da Alp Manaş’ın (Fars varyantında Bijen, ermeni varyantında Majan) adı Bejan, Osetinlerde ise Bezan şeklinde geçer.101 Benzer konuyu M. Horenatsi (V. asır) de kaydetmiştir. Horenatsi’de kahramanın adı Majan, görmeden vurulduğu ve onunla görüşmek için uzaklara gittiği kızın adı Mantudur.102 Alıp Manaş’ın O. Oçubay tarafından toplanmış biçiminde kahramanın ardınca gittiği kızın adı Manjaktır ki bu da Şehname’deki Menije adı ile örtüşür.103 M. H. Tantekin (2006) Deli Becan kişiliğinin prototipleri meselesine dair adlı makalesinde sözü geçen Altay masalı ile benzeşen bir dizi kişilik ve konuları inceleyerek Alp Manaş’ın Azerbaycan kaynaklı olduğuna, Orta Asya’ya Azerbaycan’dan götürüldüğüne hiç şüphe yoktur sonucuna varmıştır. Bu sonuca göre benzer destan kahramanlarına sahip Özbekler, Karakalpaklar, Kırgızlar ve Altay Türkleri etnogenezlerinin ilk dönemini Ön Asya ve Kafkasya’da geçirdikleri ortaya çıkmaktadır. Altay (Alatey) toponimine eski Urartu kaynaklarında da (M.Ö. lX asır) rastlanmıştır. Y. Yusifov bu toponimi Azerbaycan topraklarındaki en kadim devletin Aratta’nın başka bir adı saymaktadır. Strabona göre, Sarmatların bir bölümü Sarmat-Kazikler ya da Sarmat-Kazaklar şeklinde adlandırılmıştır. İşin ilginç tarafı Kazak halkının etnogenezine iştirak eden soylardan biri de Sarmat/Savromatlardır.104 Antik yazarlara göre, Sarmatlar, İskitlerle amazonların izdivacından türemişlerdir ve İskit dilinde konuşurlar. Bunların yazdığına göre, Sarmatlar Kara Deniz İskitlerinden ve Don Nehri’nin doğusunda yerleşiktiler. Bu kaynaklar incelendiğinde onların yerleşim alanlarının bugünkü Rusya’nın Kalmikya, Heşterhan, Stavropol ve Rostov bölgelerini kapsadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Herodot, Savromat olarak yazdığı halde, çok sonra IV. asırda yaşamış Skilak Karianidli Sarmat ismini kullanmıştır. Ovidiy Nazon ise her iki adı da kullanmıştır. Pliniy ise Yunanlıların Sarmatları Savromat olarak adlandırdıklarını yazmaktadır.105

101

Миллер, 1892, c. 54-62; Tantekin, s. 112

102

Tantekin, s. 109

103

Жирмунский, 1960, c. 123

104

Абромзон, 1960, 116

105

Гейбуллаев, c. 329-330

46


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Siciliyalı Diodor ve Pliniy’nin bildirdiklerine göre Sarmatlar Medyadan, yani güney Azerbaycan’dan İskitler tarafından sürülmüşlerdir. Bu sebepten dolayı da bazı antik çağ yazarları Sarmatları Medyalılarla, yani Madaylarla aynılaştırmıştır. Pliniy ve Yuly Solin Sarmatları Medyalıların devam nesilleri olarak anlatır. Pliniy Türkleri, Sarmatların bir kolu olarak anlatmıştır. Pompony ise Türklerle Sarmatların komşu akrabası olduklarını yazmıştır. II. asır yazarı Dionisiy Pereqet ise Sarmatlarla Hunların aynı soydan geldiklerini yazmıştır. İşin gerçeği Kıpçak kökenli Kazak soylarından biri Sarmatlardır ve Kazakların içerisinde Şermat veya Sarmat Teleu adıyla anılırlar.106 Bu gerçek eski Atropatena’nın başşehrinin neden Kazaka (Kazak) olarak adlandırıldığını ve Kıpçak kolunun Oğuz kökenli Azerbaycan Türkçesinde neden özel bir yere sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Aslında Kıpçak kolunun Azerbaycan’daki kökleri en az Kuman kolu kadar eskidir. İşin daha da ilginç tarafı bazı antik yazarların Sarmatların soy atası olarak kabul ettikleri Maday halkının da Kazakların etnogenezinde yer almış olmalarıdır. Tevrat’ta Yafes’in oğullarından birinin adı Maday’dır. M. Ö. IX ve X. asırlara ait yazılar Maday soyundan gelen halktan, Maday halkından, M. Ö. VII ve VI. asırlara ait yazılarda ise bu halkın Azerbaycan’ın güneyinde kurduğu Maday devletinden bahsedilir. M. Ö. V. asırda yaşamış Herodot bu devleti Medya devleti, halkını da Medyalılar olarak kaydetmiştir. Azerbaycan’da şekillenen diğer Türk soy ve boyları gibi Madayların da izlerine sonraki asırlarda Türkistan’da rastlanır. Azerbaycan’ı terk eden bu kadim Türk soyu doğrudan Kazak Türkleri’nin etnogenezinde yer almıştır. Kazak halkını teşkil eden Türkdilli soylardan biri de Madaylardır.107 Azerbaycan’da yaşayan bu halk sonradan buradan doğuya göçerek Kazak, Kırgız, Özbek ve Karakalpakların etnogenezine doğrudan iştirak etmiştir.108

106

A.g.e., s. 329-330,334

107

Востров, Муканов, 1968, c. 118

108

Велиханов, lV, c. 326; Abramzon, 1960, c. 66, 82; Кармышева, 1954, c. 16, tablo 2; Жданко, 1950, c. 41 47


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SONUÇ

Türk halkı, destanlar oluşturan ve bu destanları ile milli benliğini bulan, çok büyük bir geçmişe sahip halktır. Türk Tarihi’nin en önemli bilgi kaynakları arasında yer alan Türk destanları, bize Türk tarihi ile ilgili ciddi veriler sunmaktadır. Bu bakımdan Türk destanları’nın, Türk tarih ve Tarihçiliği açısından önemi yadsınamaz. Türk Destanları ve Folkloru araştırıldığında şaşılacak derecede ilginç verilerin gözlerimizin önüne serildiği görülmektedir. Bunlardan biri de son yirmi beş yılda korkunç bir atılım yapan genetik mühendisliğinin arkeoloji ile birlikte yarattığı bir alt kol olan Arkeogenetik verilerdir. Arkeogenetik verilerle, Türk Destanları ve folkloru bire bir uyum içindedir. Çalışmamızın ana ekseni Arkeogenetik verilerle Türk destanları'nın uyumunu incelemektir. Arkeogenetik verilerle uyum içinde olmayan Türk Tarihçilik anlayışıdır. Makalemizde yukarıdaki söz konusu uyum dile getirilmeye çalışılmış ve çeşitli örneklemelere girişilmiştir. İlgili uyumsuzluk ise yine kaynaklar bağlamında ifade edilmiştir. 48


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Makalemizde Türk destanları ve folkloru incelenerek, hangi medeniyetler ve hangi halklarla Türk halklarının diyaloğu olduğu ele alınmış, ayrıca bu destanlardan yola çıkılarak bir takım tespitlerde bulunma yoluna gidilmiştir. Bu yolda birçok ilginç nokta ile karşılaşılmıştır. En ilginç olanı is ebir takım devirler ve halklar incelendiğinde bu muhayyilenin M. Ö. 7000'lere kadar uzandığı ayrıca Sümer ve Hurrilerde başat olan Subar/Sibir ve As/Kengerleri yarattığı anlaşılmaktadır. Bu gruplar ise bu gün ne yazık ki Türk Tarihçiliği tarafından ele alınmamaktadır. Değiştirilmesi gereken işte bu zihniyettir. Yoksa Türk Tarihi baştan sona bir destanlar abidesidir. Türk tarihçiliğinde Arkeogenetik verilerlerin görmezden gelinemeyeceğinin altını çizmek istiyoruz.

KAYNAKÇA 1- Azerbaycan Folkloru Antolojisi. Nahçıvan Folkloru. 49


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

2- Ağasıoğlu F., B.2005,Azer Halkı 3- Azerbaycan Mitolojik Metinleri, Elm, 1988,Bakü 4- Bayat F., 1993, Oğuz. Epik Ananesi ve “Oğuz Kağan” Destanı. Bakü, Sabah, 5- Bayat F. Türk Eskatoloji Düşüncesinde Dünyanın Sonu; kalkançı çak. 6- Azerbaycan Şifahi Edebiyatına Dair Tetkikler,2003,XVll kitap. Bakü, Seda, a., 7- Bayat F. ,2003,Korkut Ata Mitolojiden Gerçekliğe,Dede Korkut, Ankara 8- Bayat F. Köroğlu, 2003,Şamandan Aşıka, Alpdan Erene. Ankara, Akçağ, c. 176 9- Bayat F. Adverme,2004, Dede Korkut Kitabı, Ansiklopedik Lügat. Bakü, Önder Neşriyatı, a, 9-11 10- Bayat F. Alp. ,2004,Dede Korkut Kitabı, Ansiklopedik Lügat. Bakü, Önder Neşriyatı, b. 11- Bayat F. ,2004,Oğuzname(ler). Dede Korkut Kitabı, Ansiklopedik Lugat., Önder Neşriyatı, Bakü 12- Bayat F., 2006,Oğuz Destan Dünyası. Oğuznamelerin Tarihi, Mitolojik Kökenleri ve Teşekkülü.. Ötüken, Ankara 13- Bayat F. ,2007,Mitolojiye Giriş, Ötüken,Ankara 14- Bayat F., 2007,Türk Mitolojik Sistemi. C. 1.,Ötüken. b. İstanbul 15- Bayat F., 2007 ,Türk Mitolojik Sistemi,C. 2.. Ötüken, İstanbul 16- Bayat F. ,2005,Türk dini – Mitoloji Sisteminde Tanrı,Azerbaycan Şifahi Edebiyatına Dair Tetkikler. XVll kitap.. Seda, Bakü. 50


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

17- Bayatılar. ,1960,Azerneşr, B. 18- Besanoğlu Ş., 1966,Diyarbakır ağzı, Ankara 19- Beydili C., 1999,Türk Din Düşüncesi Sistem Gibi, “Çırak” Dergisi, a, № 4 20- Beydili C., 1999,Evliya Korkut Ata, “Azerbaycan” Dergisi, b, № 9 21- Beydili C., 2001, Korqut Atanın Adverme funksiyası. Azerbaycan Şifahi Halk Edebiyatına Dair Tetkikler. X kitab, Səda, a. Bakü 22- Beydili C. ,2001,”Korkut” Adının Ölümden Kaçma Motifi ile bağlılığı,DQJ, b, № 1 23- Beydili C. ,2003,Dünya Modeli. AF, V. kitap. BDU Neşriyatı ,Bakü 24- Beydili C. ,2003,Türk Mitoloji Sözlüğü,. Elm. b. 418, Bakü 25- Beydili C. ,2004,Can Yerine Can. Dede Korkut Kitabı. Ansiklopedik Lügat., Önder Neşriyat, a,Bakü 26- Beydili C. ,2004,Korkut Ata. Dede Korkut Kitabı, Ansiklopedik Lügat. Önder Neşriyat. b.,Bakü 27- Beydili C. ,2004,Tanrı Dede Korkut Kitabı. Ansiklopedik Lügat, Önder Neşriyat. c. Bakü 28- Beydili C., 2004,Mitolojik Varlık ve Dünya Duyumunda Yeri. AF, Vl. kitap. BDU Neşriyat. ç.,Bakü 29- Beydili C. ,2004,Türk Yaradılış Mitleri Hakkında, “Ekologia, felsefe, Medeniyet” Mecmuası. XXXVl. d., Bakü 30- Beydili C., 2004, Mitoloji Varlıklar ve Özellikleri,Filoloji Araştırmalar.. BDU Neşriyatı. e. Bakı 51


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

31- Beydili C. ,2004,Türk Eskatoloji Düşüncesi ve Dede Korkut. “Globalleşme ve Azerbaycan Medeniyeti” ll. Respublika ilmi – praktiki konferansının materialları. e. Bakü 32- Beydili C. ,2004,Mitolojide Kaos Anlayışı. “Ortak Türk Geçmişinden Ortak Türk Geleceğine” ll. Uluslararası Folklor Konferansının Materialları.. Seda. F, Bakü 33- Beydili C. , Dede Korkut Kitabı. Ansiklopedik Lügat.. Önder Neşriyat, Bakü 34- Beydili C. ,2007,Mitoloji Ulu Ana Kompleksi Hakkında. FM. AMEA Fuzuli ad. Elyazmalar Enstitütüsü, № 5. Bakü 35- Beydili C. ,2007,Mitoloji Ulu Ana Obrazının Transformaları: Umay Evliya,Edebiyat Mecmuası. AMEA Nizami ad. Edebiyat Enstitüsü İlmi Eserleri. XXc. Bakü 36- Beydili C. ,2007,Türk Mitoloji Obrazlar Sistemi: Struktur ve Funksiya, Bakü 37- Jean-Paul R. ,2005,Orta Asyada Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar,İstanbul 38- Heyet C. ,1993,Türklerin Tarih ve Medeniyetine Bir Bakış 39- İnan A. ,1934,Çingizname,Azerbaycan Yurt Bilgisi. Lll 40- İnan A. ,1976,Еski Türk Dini Tarihi, , MЕB Yayınları, İstanbul 41- İnan A, 1998, Erope ve Hurafe Motiflerinin Tarih Bakımından Önemi. Makaleler ve incelemeler. 3. Baskı. lc., Türk Tarih Kurumu Basımevi ,Ankara 42- İslam Ansiklopedisi, 1950,Xll cilt. Milli Eğitim Bakanlığı. İstanbul 43- İsmayıl M. ,1955, Azerbaycan Halkının Yaranması. “Azerbaycan Devlet Neşriyatı.” Bakü 44- Ismayıl Rüstem kızı ,2008, M. Nahçıvan Efsaneleri, Elm, Nahçıvan 52


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

45- Kalafat Y. ,1999,Dоğu Anadоluda Eski Türk İnançlarının İzlеri, Atatürk Kültür Mеrkеzi Başkanlığı, Ankara 46- Kalankaytuklu M. ,1993,Alban Tarihi,“Elm.” 47- Asan Beqimov,1956,Kırk kız. Karakalpak Halkının Kahrarmanlık Destanı,Kurbanbay japaydan jazıp alğan xom baslağa tayarlağan Nökis 48- Koroğlu H. ,1999,Oğuz Kahramanlık Destanı, “Yurt”, 49- Ögel B. ,1989,Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar), I. cilt. Türk Tarih Kurumu Basımevi,Ankara 50- Ögel B. ,1995,Türk mitolojisi, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 51- Ögel B., 2006,Türk mitolojisi. l c. B. “MBM.” ,Ankara 52- Kafarov R. O. ,2010,Azerbaycan Türklerinin Mitolojisi (Kaynakları. tasnifatı. Obrazları. Genezisi. Evolusiyası ve Poetikası), Filologiya elmləri doktoru âlimlik derecesi almak için takdim edilmiş tezin avtoreferatı. Bakı 53- Karakalpak Edebiyatı’nın Yiğitleri ,1940,ll kitap 54- Radloff W. Proben der Volksliteratur der türkiscen Stamine Südsibiriens. l-lX, St. Phg. 55- Radloff W. ,1893,Aus Sibirien. Zose Blatter aus meinem Tagebuch,2 Anfl. Leipzig, m N l-ll. 56- Seyidov M. ,1983,Azerbaycan Mifik Tasavvuru’nun Kaynakları,Yazıcı,Bakü 57- Seyidov M., 1989,Azerbaycan Halkının Soy Kökünü Düşünürken, Yazıcı,Bakü 58- Seyidov M., 1984,Kızıl Savaşçının Dileği, Gençlik, Bakü 53


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

59- Seyidov M. ,1996,Yaz bayramı, Gençlik,Bakü 60- Seyidov M. Kam, 1994, Şaman ve Onun Kaynaklarına Umumi Bakış,Gençlik ,Bakü 61- Tantekin H. ,2006, Deli Becan Suretinin Prototiplerine Dair, Makaleler. Şirvanneşr. 62- Tantekin H. ,2004,Şehirli Nağılların Ongun ve Esatiri Suretleri, “Şirvanneşr.” 63- Tuncay B. ,2010,Kafkas Albanlarının dili ve Edebiyatı, Qanun 64- Абромзон С.М. ,1960,Этнический состав северной Киргизии. Труды Киргиз-ской археологическо-этнографической экспедиции., вып., lV. Москва 65- Акритас П., 1958,Стефанова Е. Легенды Кавказа, Нальчик 66- Алиев К. ,1987,Античные источники по истории Азербайджана, “Элм”. Б. 67- Бичурин Н. Я. ,1950-1953,Собрание сведений о народах, обитавших в Средней Азии в древние времена, Т. 1-3. М.-Л. 68- Бутанаев В. Я. ,1984,Культ богини Умай у хакасов // Этнография народов Сибири,Новосибирск: Наука 69- Велиханов Ч.Ч. Сочинения, тт. l-lV. 70- Ворбьева М. Г. ,1964,Племена и народы рабовладельческой эпохи на территории Каракалпакии. В кн. Очерки истории Каракалпакской АССР. т. 1. Ташкент 71- Востров В.В. ,1968,Муканов М.С. Родоплеменной состав и расселение казахов,Алма-Ата 72- Гейбуллаев, Г.А. К ,1991,Этногенезу азербайджанцев,“Элм”, Б.

54


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

73- Дьяконов И. М. ,1956,История Мидии с древнейщих времен до конца lV в. до н. э. М-Л 74- Жирмунский В. М. ,1960,Сказание об Алпамыше (богатырская сказка). М. 75- Жданко Т. А. ,1950,Очерки исторической этнографии каракалпаков,«ТИЭ. Новая серия» , т. lX. 76- Жданко Т. А. ,1964,Каракалпаки (Основные проблемы этнической истории и этнографии). М. 77- Кармышева Б.Х. ,1954,Узбеки-локайцы Южного Таджикистана, Москва 78- Колоев Б. А. ,1959,Мотив амазонок в осетинском нартском эпосе, КСИЭ,вып. XXXll. 79- Косвен М. О. ,1947,Амазонки, история легенды, СЭ, , № 2-3. 80- Миллер В. ,1892,Отголоски Иранских сказаний на Кавказе,Экскурсы в области русского народного эпоса М. 81- Нарты. ,1957,Кабардинский эпос, М., a. 82- Нарты., 1957,Эпос осетинского народа,М., б. 83- Нартский эпос. ,1957,Орджоникидзе, 84- Очерки по истории Башкирской ,1956,АССР, т. 1. Уфа, 85- Сорок девушек. ,1951,Каракалпакская народная поема, в переложении Арсения Тарковского. М., 86- Толстов С. ,1938,П. Основные вопросы Древней истории Средней Азии. ВДИ, ,№ 1. 55


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

87- Толстов С.П., 1947,Основные проблемы этногенеза народов Средней Азии, СЭ, № 6-7. 88- Толстов С. П. ,1948,Древний Хорезм. М., 89- Толстов С. П. ,1960,Основные теоретические проблемы современной советской этнографии. – В кн. Доклады советской делегации на Vl Международном конгрессе антропологов и этнографов. М., 90- Толстова Л. С. ,1971,Некоторые вопросы исторической ономастики хорезмского оазиса. В кн. Этнография имен. М., 91- Толстова Л. С. ,1977,Исторический фольклор каракалпаков как источник для изучения этногенеза и этнокультурных связей этого народа, В кн. Этническая история и фольклор. М,Наука 92- Тревер К. Л. ,1959,Очерки по истории и культуре Кавказской Албании, М., Л., 93- Фирдоуси., 1967,Шахнаме. M. 94- Çataloluk O. ,2013,Türk’ün Genetik Tarihi.. Togan yayınları,. İstanbul

56


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

ORTAÇAĞ İSLAM SİKKELERİNDE HELLEN, ROMA-BİZANS ETKİSİ

Ulaş Töre SİVRİOĞLU*

ÖZET

Bu çalışmada Ortaçağ İslâm dünyasında basılan sikkelerde Hellenistik RomaBizans ektikleri incelenmiştir. Arap kent ve toplulukları İslâm öncesinden itibaren ticarî faaliyetlerinde Hellen-Roma taklidi sikkeler kullanmışlardır. İslâm’dan sonra da Araplar tedavüldeki Bizans ve Sâsâni paralarını kullanmış ve Emevîlerle birlikte bu paraların benzerlerini kestirmeye başlamışlardır. Ancak Abdülmelik b. Mervan (680-705)devrinde üzerinde figürler bulunan Bizans/Sâsâni tipinde sikke kestirmeye son verilerek, üzerinde yalnızca Kuran’dan âyetler yer alan yeni tipte sikke modellerine geçilmiştir.

Abdülmelik’in reformlarına rağmen figürlü sikkeler nadiren de olsa üretilmeye devam edilmiş, Bizans taklidi modeller XI.-XII Asırlarda Anadolu, Suriye ve Irak’ta kurulan Türkmen devletleri tarafından yeniden yaygınlaştırılmıştır. Türkmen devletleri’nin kestirdikleri sikkeler sadece çağdaş Bizans paralarını değil, tedavülden asırlar önce kalkmış olan Hellenistik ve Roma sikkelerinin de örnek alınması nedeniyle farklı bir bağlamda değerlendirilmelidir. Hellen-Roma/Bizans modelli sikke kestirilmesi İslâm dünyasında XII. asrın sonuna kadar devam etmiş bir dizi etmenin sonucunda terk edilmiştir. Bu çalışmada İslâm hanedanlarının Hellenistik, Roma ve Bizans tipi sikkeler kestirmesinin ve bir süre sonra bu tip sikkelerin ortadan kalkmasının nedenleri sorgulanmıştır.

ANAHTAR KAVRAMLAR: İslâm, Hellenistik, Roma, Bizans, Sikke, Etkileşim 57


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

*Dr.,Balıkesir Üniversitesi

HELENISTIC, ROMAN-BYZANTINE IMPACT ON MEDIEVAL ISLAMIC COINS

ABSTRACT

58


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

At this study, it is examined the Helenistic, Roman-Byzantine impacts on minted coins in the Medieval Islamic world. Arabic cities and societes already use the imitation of Hellenistic-Roman coins at commerciacal activities before Islam. Arabs use Byzantine and Sasanian current Money after Islam more they mint like that money. But the period of Abd alMalik b. Marwan (680-705) the Byzantine-Sasanian type of coinage on which has some figures is stopped. The new models of coins on which has only Quran’s verses continue being minted in the Abbasid period in spite of Abd al-Malik’s reform. The models of Byzantine imitation become widespread at the 11th century in Anatolia, Syria and Iraq owing to foundation of Turcoman principalites.

The coins are taken as an example from modern Byzantine coins and from the Hellenistic-Roman coins which were taken out of circulation many centruies ago. Therefore, this situation should be considered variously. The minting coins such as the HellenisticRoman and Byantine models continue untill the end of 12 th century and it is abondoned as result of many reasons.

In this study, it is searched why islamic dynasties minted such as Helenistic, Romain and Byzantine coins and these type coins were disappered after a while.

ANAHTAR KAVRAMLAR: Islam, Hellenistic, Roman, Byzantine, Coins, Interaction

59


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

GİRİŞ

İslâm fetihleri sonucunda Müslümanlar, Hellenistik krallıkların sürdüğü topraklar ile Doğu Roma İmparatorluğu eyaletlerinin büyük kısmına hâkim olmuşlardır. Böylece Araplar üzerinde İslâm’dan çok önce başlamış olan Hellen-Roma etkileri İslâmî asırlarda daha da güçlenmiştir. Güzel sanatlar, mimarî, astronomi, felsefe gibi farklı alanlarda kendisini gösteren bu etkilenme sürecinden İslâm Halifeliklerinin ekonomik unsurları da münezzeh kalmamıştır. Bu etkileşimin doğal sonucu olarak Yunanca ve Latince ekonomik terimler ile Hellenistik-Roma sikke ölçü birimlerinin ve sikke figürlerinin İslâmî asırlarda da Araplar ve Türkler arasında kullanılmaya devam edildiği görülmektedir.

1.İslâm’dan Önce Araplar Arasında Kullanılan Yunan-Roma Sikkeleri

İslâm’dan önce Araplar ticari hayatta Yunan-Roma ve İran paralarını veya bunların yerel taklitlerini kullanmaktaydılar. Örneğin MÖ IV. Asırdan itibaren Yemenli Himyerîler, Atina şehir devletinin parası olan Athena ve Baykuş figürlü sikkenin aynısını kestirmişlerdir109 (Resim 1). Petra ve Palmyra gibi şehirler ise Roma sikkelerini adapte edip kullanmışlardır110. Son dönemlerde yapılan arkeolojik kazılar neticesinde Güney Arabistan dışında, bugünkü Umman, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’de de Hellenistik modelde sikkeler kestirildiği görülmüştür111

109

Philip, K, Hitti, Siyasal ve Kültürel İslâm Tarihi Cilt I, Boğaziçi Yayınları, 1980, 91,343,

110

Hitti, age, s.130

111

Robert Hoyland, Arabia and the Arabs, From the Bronze Age to the Coming of Islam.London and NewYork, Routledge, 2001, s.22. Potts, D.T. (1991), The Pre Islamic Coinage of Eastern Arabia. Museum Tusculanum Press. Universtiy of Copenhagen 1991, s.10-1 1.

60


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Resim 1: Atina taklidi Himyerî sikkesi MÖ VI. Asır (Hitti) Desen: T. Sivrioğlu

Antik dönemde, Arabistan Yarımadası’nın Akdeniz ile olan ticarî bağları, Arapların Yunan-Roma dünyasının sikke sistemini benimsemesinin en önemli sebebidir112. Araplar Yunan-Roma paralarını kullanmakla yetinmemişler, sikkelerin madeni ölçü birimlerini ve isimlerini de Yunanca-Latinceden adapte etmişlerdir. Örneğin Roma-Bizans altın parası olan denarius’un (Yun.δηνάριον) Araplardaki karşılığı dinar (‫)دﯿﻧﺎر‬113 Yunan ve İran gümüş sikkesi drahmi veya drahmos’un karşılığı dirhem’ (‫ )ﺪرھم‬dir. Yine Arapçada bakır para için kullanılan fals/ falus ( ‫ ) ﻔﻟﻮﺲ‬kelimesinin kökeni de Yunanca follis’dir114. İslâm’ın doğduğu yıllarda Arabistan Yarımadası’nda Bizans dinarları, İran dirhemleri kısmen de eski Himyerî paraları tedavülde dolaşmaktaydı. Dinar ve dirhem terimlerinin Kur’anda anılması bunun en önemli kanıtınıdır. Âl-i İmrân, 75’te “Ehl-i Kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan sana iade etmez” denilmektedir. (Kuran III.75). Yusuf Suresi 19’da da “Onu –Yusuf Peygamberi- değersiz bir pahaya, sayılı birkaç dirheme ( َ‫ ) دَرَ اھِﻢ‬sattılar” denilmektedir. Arapların Bizans dinarlarına duydukları hayranlık atasözleri ve deyimlere de sirayet etmiştir115.

112

Hitti, age,s. 72-73

113

Bazı Müslüman müellifler dinar kelimesinin kökenini Farsça borç sözcüğü ile açıklamaya çalışmışlardır. Bkz: Arthur Jeffery, The Foreign Vocabularuy of the Qur’an, Oriental Institute Baroda,1938, s.133-134. 114

115

Robert Hillenbrand, İslâm Sanatı ve Mimarlığı, ,Homer Yayınevi, İstanbul, 2005, s.22 Corci Zeydan, İslâm Uygarlıkları Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004 s.181

61


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Ticarî ilişkiler haricinde Bizans ordusunda vazife gören çok sayıda Suriyeli Hıristiyan Arap askerinin de doğal olarak Roma-Bizans paralarının ülkelerinde ki dolaşımını arttırdığı tahmin edilebilir. Tıpkı Germenler gibi Roma-Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan Araplar bu sayede Suriye, Filistin gibi Roma eyaletlerinde yerleşmişler ve Hellen-Roma kültürünü yakından tanıma fırsatını bulmuşlardır. Germenlerde olduğu gibi paralı askerlik kurumu Arapları da bürokrasi içinde yükseltmiştir ki Arap paralı askerlerden biri olan Philip, MS 224 tarihinde Roma İmparatoru olmuştur. Arapların Roma ordusunda görevler alması birçok Latince askerî, idarî ve ticarî terimin de Arapçaya geçmesine neden olacaktır. Örneğin castra (kale) kasr (‫)ﻗﺼﺮ‬, palatium (yer/bölge) beled (‫)ﺑﻟﺪ‬, burgus (kule) (Yun. πύργος) buruc (‫ )ﺒﺮﻮج‬şeklini alarak Arapçaya geçmiştir116.

2.İslâm’dan Sonra Arap Dünyasında Roma-Bizans Sikkelerinin Etkisi

Peygamberin hicretini takip eden yüzyıl içinde Arap orduları Mezopotamya, Suriye ve Mısır gibi Hellenistik medeniyetin izlerini taşıyan geniş bir coğrafyaya hâkim olmuşlardır. Müslüman Araplar ele geçirdikleri ülkelerinin mevcut sosyo-ekonomik sistemine alternatif oluşturabilecek konumda olmadıklarından fethettikleri topraklardaki ekonomik yapıya ayak uydurmaya gayret etmişlerdir. İslâm’ın ilk on yılları boyunca Suriye’de ticaret dili olarak Yunanca önemini korumaya devam etmiş ve tahrir kayıtları Yunanca tutulmuştur117. Bizans paraları da tedavülde kalmış ve yahut da Bizans paralarının taklitleri piyasaya sürülmüştür.

116

Carl Brockelmann,İslâm Ulusları ve Devletleri Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 2002,s.5, Jeffery, age, s.78

117

Hitti, age Cilt II,, s.343

62


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Resim 2:Constans II (642-668) devrinde kestirilen İmparatoru tahtın veliahdı Constantinus IV (664-685) ile birlikte resmeden bir solidus ve arka yüzünde basamaklar üzerinde yükselen haç figürü. 19mm.x 21 mm., 4,39 gr. www.beastcoins.

Resim 3: Abdülmelik b. Mervan’ın (685-705) kestirdiği ön yüzünde ayakta duran imparator figürünün arkada da yatay çizgisi kaldırılmış haçın yer aldığı Emevî dinarı (ANS 1970.63.1, gift of R. W. Morris, ex Bustros collection) www.metmuseum.org.

Bizans etkisinde kestirilen ilk İslâm sikkeleri henüz Muaviye’nin Suriye valiliği devrinde Herakleios (610-641), Constans II (642-668) ve Constantinus IV (664-685) sikkeleri örnek alınarak Suriye’de ve nadiren de Kıbrıs’ta kestirilmiştir118. 640 yılında kestirilen bu ilk paralarda genellikle Bizans standartlarına sadık kalınmıştır. Ancak muhtemelen 647-658 yılları arasında kestirilen bazı sikkelerde Muhammed adının baş harfleri (‫)ﻣﺤ‬119 ve “vefa Allah’tandır” (‫ )اﻠﻮﻓﺎﷲ‬cümlesi eklenmiştir120. Gene aynı dönemde Bizans paraları üzerinde

118

Clive Foss, Arab-Byzantine Coins, An Introduction With a Catalogue of the Dumbarton Oaks Collections, Dumbarton Oaks Collection Publications 12, Harvard University Press, 2008,s.22 119

Burada kastedilen kişin yerel bir vali olabileceği düşünülmektedir zira resimli bir sikkede peygamberin adının yazılmasının sorun oluşturacağı açıktır. Bkz: Foss, age,s.34 120

Foss, age, s.34-35

63


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

beled (‫ )ﺑﻟﺪ‬vb. İslâmî kontrmarklar121 eklenmeye başlanmıştır. Muaviye’nin halifeliği devrinde (660-680) paraların kalitesinde ve görünüşünde belirgin bir iyileşme gözlemlenmektedir. Bu dönemde Bizans soliduslarının benzerleri kestirilmeye başlamıştır. Bilingual sikkeler yaygınlaşmaya başlamış ve skkeler zerindeki Arapça cümleler daha uzun ve belirgin hâle gelmiştir. Sikkeler üzerinde Hicri takvime göre Yunan sayılarıyla tarihlendirme (XЧII:17) ve Arapça ve Yunanca olarak basıldıkları darphaneler (ör.ΔAMACKOC- ‫ ﻀﺮﺐ ﺪﻤﺸﻖ ﺠﺎﺌﺰ‬-) net biçimde belirtilmeye başlanmıştır122. Bizans paraları üzerinde çeşitli değişiklikler de yapılmıştır. Örneğin Bizans paralarında dik olarak kullanılan (S) ve (B) harfleri bazı örneklerde yatay olarak yerleştirilmiştir123. Bu türde biçimsel farklılıklar sikkelerin tarihlendirilmesini de kolaylaştırmaktadır.

Müslüman Arapların, kadim ve komşu kültürlerin tesiri altına girmeleri daha başlangıçtan itibaren İslâm dininin temel bazı kaideleriyle çelişkilere sebep olmuştur. Üzerinde haç ve diğer Hıristiyanlık çağrışımları bulunan sikkelerin kullanımı sorunlara yol açmış, sahabeden bazıları paraların üzerinde resim (sûret) bulunmasından hoşlanmadıklarını belirtmişlerdir124. Emevi halifeleri bu problemi çözmenin yolların aramakla birlikte geniş halk kesimlerinin ve halifelik sınırları içinde o dönemde Müslümanlardan daha fazla olan Hıristiyanların125 yüzlerce yıllık alışkanlıklarını da hesaba katmak zorunda kalmışlardır. Ortaçağda paraların biçiminde veya gramajında yapılan en ufak değişiklikler bile tepkilere neden olmaktadır. Bir Süryâni kaynağı, Muaviye döneminde üzerinde haç işareti olmayan

121

Kontrmak ya da kontermark basılmış bir sikkenin üzerine sonradan vurulan ikinci bir damgadır. Tarih boyunca eski sikkeler yeniden tedavüle sokulmak istendiğinde veya hükümdar-hanedan değişikliklerinde hazır sikkeleri yeniden kullanabilmek için bu yönteme başvurulmuştur. Sena Mutlu, “Malazgirt Definesi”, Anadolu Medeniyetleri Müzesi 2003-2004 Yıllığı, Ankara, s. 223. 122

Foss, age, s.46

123

Foss, age, s29, .35.batılı kaynaklarda bu yazı tarzı lazy S-B (tembel S-B) olarak isimlendirilmiştir.

124

İbarhim Artuk,-Cevriye Artuk, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Teşhirdeki İslâmî Sikkeler Kataloğu, Cilt I. Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, XXVII 125

İslâm’ın ilk asırlarında Müslümanlar fethettikleri Mısır ve Suriye gibi kalabalık ülkelerde azınlık konumundaydılar. Örneğin İskenderiye’yi az bir savaşçıyla fetheden Amr b. As “kadın ve çocuklar hâriç 600.000 nüfuslu bir kenti, vergi ödeyen 40.000 zengin Yahudiyi” ele geçirmekle övünmekteydi. Bkz: Aziz Atiya,Doğu Hıristiyanlığı Tarihi, Doz, 2005, s.100

64


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yeni sikkeler bastırıldığında halkın bunarı sahte para sanarak kabul etmediğini yazmaktadır126. Benzer tepkiler İlhanlı hükümdarları sikke yerine kâğıt para bastıklarında da yaşanmıştır127.

Resim 4-5: Solda: Üzerinde ayakata İmparator” figürünün yer aldığı Emevi falsi. (Harran 694-697). BMC.ANS 7; (ANS 1917.215.3376-18.5 mm). www.metmuseum.org. Sağda: Muaviye devrinden (660-680) İmparator büstlü bilingual fals. Üzerinde ön yüzde Yunanca arka yüzde Arapça “iyi” (KAΛON) –(‫ ) ﻄﯿب‬yazılmıştır. Dumbarton Oaks Collection. Catalog no: 75. Foss, s.50

Emevi Halifelerinden Abdülmelik b. Mervan’ın (685-705) başlattığı para reformu (694-696) boyunca bastırılan İslâm sikkeleri darphanelerin kültürel tedirginliğini açıkça göstermektedir. Zira, darphaneler, İslâm halifeliğinin kendi özgün parasını meydana getirmek isterken ortaya çıkacak karışıklıkları engellemek için sikkeler üzerindeki değişiklikleri ilk bakışta hemen fark edilmeyecek şekilde adım adım uygulamaya koymuştur. İlyas Baytar, Abdülmelik’in para reformunda en az beş aşama tespit etmiştir. İlk aşamada kestirilen sikkelerde haç şekli muhafaza edilirken haçın yanında yer alan B-I harfleri I-B128 olarak 126

Hillenbrand, age, s.22

127

Artuk-Artuk,age, s.XXXI

128

Bizans sikkeleri üzerinde yer alan I-B harflerinin Yunan ebced hesabına göre 12 sayısını temsil etmektedir. Bkz. Fatih Erkoçoğlu, “Abdülmelik b. Mervan’ın Para Reformu”, İstem, Yıl:4, Sayı:8, 2006, s. 177. Buna karşılık R. Hillenbrand bu harfleri RI olarak okumuştur ve Rex Ismaelorum (Arapların Kralı) anlamına gelebileceğini belirtmektedir. Hillenbrand, age,s.21.

65


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

değiştirilmiştir129 Sonraki aşamada haç tahrif edilip üzeri yuvarlak bir direk veya φ harfine dönüştürülmüş ancak sikkenin ön yüzünde İmparator Herakleios’un (610-641) resmi muhafaza edilmiştir. Bu şekilde hem sikkenin alışıldık görüntüsü korunup hem de mevcut gayr-i İslâmî durum ortadan kaldırılmış olmaktadır (Resim 3). Sonraki aşamada Abdülmelik’in tasvirinin konulması da denenmiş ve Halife, kûfiye (veya kefiye) denilen elbiseyi giymiş şekilde Bizans İmparatorları gibi ayakta dururken tasvir edilmiştir. Ancak tasvirin etrafında artık “Bismillâhi lâ ilâhe illâllâhu vahdehû Muhammed Resûlullâh” yazılıdır130 Anlaşıldığı kadarıyla Halifenin kendi tasvirini yaptırması da hoş görülmemiştir. Zira İslâm tarihi boyunca -modern asırlara kadar- kendi resmini sikkelerin üzerine nakşeden yegâne Halife olmuş ve bu tarz bir sikke tipi daha sonra denenmemiştir. Reformun son aşamasında (696) paranın üzerinden bütün tasvirler silinerek sadece ayetlerin yer aldığı, İslâm dünyasında asırlar boyunca standart hâle gelen model benimsenmiş ve nadiren figürlü sikke kestirilmiştir131. Arapların tasvirli sikkeleri neden tedavülden kaldırdıkları hâlen çözümlenememiş bir tartışma konusudur. Emevi Halifelerinin tasvir düşmanı oldukları ve bu kararı dinî nedenlerle aldıklarını söylemek oldukça zordur. Zira sarayların çeşitli resim ve heykellerle süslendiği bir dönemde (Resim 6-7) paralar üzerindeki tasvirlerden vazgeçilmesi sadece dinî nedenlerle açıklanamaz. Üstelik insan figürlerinin kaldırılması bir nebze anlaşılır olmakla birlikte φ harfi gibi şekillerden de vazgeçildiği de görülmektedir. Anlaşılan İslâm Halifeliği, hiçbir şekilde taklit olmayan, benzersiz ve kendine özgü yeni bir sikke modeli geliştirmek istemiş olmalıdır.

129

Erkoçoğlu, agm, s.20

130

Erkoçoğlu, agm, s.177.

131

Grabar, Oleg, İslâm Sanatının Oluşumu, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1998,s.75.

66


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Resim 6-7: Emevîlerin tasvir düşmanı olmadıklarına örnekler: Solda Kasrü’l Hayr el-Ğarbî sarayının avlusundan heykel örneği (Grabar 1988) Desen: Töre Sivrioğlu, Resim 5: Şam Emevî Camii Mozaiklerinden detay (Özkeçeci, 2006). Desen: İlhan Özkeçeci.

Sikkeler Ortaçağ’da bir devletin bağımsızlığının ve ekonomik gücünün en belirgin sembolleri arsındaydı. Bu konuyla ilgili olarak Bizans tarihinde anlatılan bir rivayete göre, Seylan Kralı kendini ziyaret eden Bizanslı ve İranlı tüccarlara hangi devletin daha güçlü olduğunu sormuştur. İranlılar kendi Şahlarının dünyanın en kuvvetli hükümdarı olduğunu söylemişler, Bizanslı Sopatros ise Seylan Kralına gümüş bir İran dirhemi ile Bizans altın nomisma’sını uzatınca, Taprobane Bizanslıların İranlılardan daha zengin ve güçlü olduğuna karar vermiştir132. İslâm tarihinde de sikke kestirmek egemenlik iddiasının somut delili olarak görülmüş Emevi halifelerine isyan eden kişilerin yaptıkları ilk işlerden biri de yeni sikkeler kestirmek olmuştur133.

Sikkelerin güç ve iktidarı temsil ettiği bir çağda İslâm devletinin de kendine has bir para geliştirmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Nitekim Halife Abdülmelik’in de sikkeler için reform kararı almasında Bizans İmparatoru ile yaptığı tartışmanın etkili olduğu dönem tarihçilerince rivayet edilmiştir. Emeviler, Mısır’da üretilen -ve muhtemelen Bizans’a da ihraç edilen- tirazlar üzerine Kuran ayetlerini işlemeye başlayınca, Bizans imparatoru da dinarların üzerine Hz. Muhammed’i karalayan yazılar koyduracağı tehdidinde bulunmuş; bunun üzerine Abdülmelik tedavüldeki tüm Bizans ve Bizans taklidi sikkelerin toplanmasını emretmiş ve yeni formda paraları piyasaya sürdürtmüştür134. Bu hikâye, hem Bizans sikkelerinin İslâm dünyasında hâlen yaygın şekilde dolaşımda olduğunu hem de alınan reform kararının dini kaygılardan ziyâde diplomatik bir meseleden kaynaklandığını göstermektedir. Sikke reformu bağımsız bir mâliye teşkilatının kurulması çabasıyla bir arada yürütülmüş ve gene Abdülmelik döneminde tahrir defterlerinde Yunanca yerine Arapça kullanılmaya başlanmıştır135. Abdülmelik reformlarıyla İslâm Devleti kendi özgün parasını kullanıp Bizans sikkelerinin tekelini kırmak istemiş olmalıdır. Bu nedenle resimler kaldırılırken altın gramajına dokunulmamış, Bizans solidus’una (4.35 gr) eşit olmasına dikkat edilmiştir136. Bu açılardan 132

Seidler, G. L, Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni, İstanbul: Özne Yayınları,1999, s.17

133

Erkoçoğlu, agm, s.174

134

Zeydan, age, s.184-185

135

Hiit, age, Cilt II, s.343.

136

Artuk-Artuk, age, s.XXXVI

67


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

bakıldığında sikke reformu, “İslâmlaşma”dan çok “Araplaşma” yolunda atılan adımlardan biri olarak görülebilir. Nitekim sikkelerin üzerinde ayetlerin yer alması dindar Müslümanları memnun etmemiş, “abdestsiz” Yahudi ve Hıristiyanların da bu paralara el sürmesi şikâyetlere neden olmuştur 137. Üzerinde ayetler yazan sikkelerin dinen hoş görülmeyen alanlarda ve mekânlarda kullanılmasından da rahatsızlık duyulmuş ve bu ayetli sikkeler mekruha olarak adlandırılmışlardır138. Netice olarak Abdülmelik reformuyla konumuz açısından birinci perde kapanmış olmaktadır. Bu tarihten itibâren İslâm devletleri yüzyıllar boyunca Bizans izleri taşıyan hiçbir sikke modeli kestirmemişlerdir.

3.Türk-İslâm Devletlerinde Hellenistik ve Roma-Bizans Taklidi Sikkeler

İslâm dünyasındaki sikkelerde antik figürlerin yeniden yaygınlaşması MüslümanTürk devletlerin kurulmasıyla başlamıştır. Tasvirli Emevî sikkelerinin tedavülden kaldırılmasından asırlar sonra Abbasîler devrinde yeniden üzerinde insan figürleri bulunan sikkeler kestirilmeye başlanmıştır. Abbasî Halifesi Muktedir (908-932) devrinde kestirilen bir sikkede Orta Asya Türk-Budist sanatında yaygın olarak görülen bağdaş kurmuş, elinde kadeh tutan hükümdar tasviri yer almaktadır139 (Resim 8). Yine Muktedir devrinde üretilmiş bir madalyonda Hunlarda, Kuşanlarda, Harezmlilerde yaygın olan140 üzerinde bir süvarinin yer aldığı model taklit edilmiştir (Resim 9) Orta Asya üslubunun Abbasî sikkelerinde görülmeye başlanması Türklerin Abbasî Halifeleri üzerindeki etkinliklerine141 bağlanabilir.XI. asırda Anadolu’nun Türkmenlerin eline geçme başlamasıyla Anadolu Selçukluları, Saltuk, Danişmend Beylikleri gibi yeni kurulan devletler Bizans sikkelerini taklit etmeye başlamışlar ve sentez sikkeler üretmişlerdir. Çeşitli kazı ve keşiflerin sonucu bu türde sentez sikkelerden 137

Artuk-Artuk, age, s.XXXVII

138

Erkoçoğlu, agm, s.174

139

Türk-Budist sanatında bağdaş kurmuş hükümdar figürü için bkz: Emel Esin, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı, İstanbul, 2003, s.319-329 140

Harzem sikkesi örneği için bkz: E.E. Nezarik-P.G. Bulgakov, “History and Culture of Khwarizm” History of Civilizations of Central Asia Vol III, Ed. B.A. Litvinsky, Unesco Publishing, France, 1996, s.210, 141

Abbbasîler Türkleri ilk kez Mansur (754-775) devirnde askere almaya başlamış, Türkler Harun el-Reşid (786-808) döneminde giderek güç kazanarak, Mutasım (883-842devirnde Samarra kentinin kurulmasıyla âdeta Abbasîler üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Bkz: Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Cilt III-Abbasîler s.338-359.

68


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

oluşan oldukça geniş koleksiyonlar ele geçmiştir. Bunlar arasında ilk akla gelenler; 2200’ü kontrmarklı olmak üzere 13.500 parçadan oluşan “Mardin Definesi” ve 140’ı kontrmarklı 2000 falsten oluşan Diyarbakır definesidir142. Bu sikkelerin bazılarında emirlerin adı Arap alfabesiyle bazılarında ise Yunan ve Arap alfabesiyle yazılmıştır. Örneğin Danişmend emirlerinden Melik Gazi’nin (öl.1134) sikkelerinde ismi Yunanca olarak (ΜΕΛΗΚ ΓΑZH) yazılmıştır. Yine bir diğer Danişmend emiri olan Melik Zûnün b. Muhammed’in (1164-1178) ismi hem Arapça hem de Yunanca (ΜΕΛΗΚ ΜΑΧΑΜΑΤΙC) yazılmıştır. Danişmendlerin Malatya Emiri Zülkarneyn’in sikkesinde de büyük emir Zülkarneyn anlamında “O ΜΕΓΑC ΑΜΗΡΑC ΔΟVΛΧΑΡΝΑΙΝ” yazılmıştır143

Resim 8-9: Abbasî Halifesi Muktedir (908-932) devrinde kestirilmiş sikke üzerinde Orta Asya üslubunda figür (Çaycı, 2008, s.252). Desen: T. Sivrioğlu, Sağda: Halife Muktedir (908932) devrinde kestirilen Orta Asya üslubunda figürlü madalyon (Biritish Museum)

Anadolu Selçuklu Devleti’nde bilinen ilk para olan Sultan I. Mesud’a ait bir bakır sikke üzerinde I. Alexios Kommenos’un bir portresi yer almıştır144. Saltuklu emirlerinden İzeddin Saltuk b.Ali (1132-1168) kestirdiği sikkelerde, İmparator II. İonnes Kommenos 142

Ahmet Tolga Tek-Zeliha Demiral Gökalp, On ikinci Yüzyıl Bizans Dünyasında Para, I. Uluslar arası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, Bildiriler, Vehbi Koç Vakfı 2010, s.184 143

Artuk-Artuk, age, s.386-387

144

Aydın, Şennur (ed) Yapı Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri Cilt II, YKY, İstanbul,1994, s.22. Birçok Selçuklu parası üzerinde tasvirler olmakla birlikte bunlar genellikle Bizans değil Gürcü üslubundaki süvarileri betimlemektedir

69


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

(1118-1143) sikkelerinde yer alan, bir elinde kılıç diğer elinde patrik haçı tutan Aziz Georgios (Aya Yorgi) figürünü kullanmıştır145. Mengücek emiri Fahreddin Behramşah (1162-1225) ise üzerinde anonim Bizans imparatoru portresi bulunan sikke kestirmiştir146. Danişmendlerin Sivas kolu beyi Melik Şemseddin İsmail (1164-1172) sikkelerinde, Bizans sikke ikonografisinde ilk kez imparator III. Romanos Argyros’un (1028-1034) altın sikkelerinin ön yüzünde yer almaya başlayan “kare arkalıklı tahtta oturan İsa” betimini kullanılmıştır147 (Resim 10). Gene Danişmendlerin farklı kolları değişik Bizans sikkelerini taklit etmişlerdir. Nasireddin Muhammed (1162-1170) sikkelerinde, III. Romanos Argyros’un (1028-1034) ve II. İonnes Kommenos (1118-1143) devri sikkelerinin arka yüzünde yer alan Meryem’in İmparatoru taçlandırma sahnesi kullanılmıştır148. Aynı sahne Necmeddin Alpi (1152-1176) devrinde kestirilmiş Artuk sikkelerinde de karşımıza çıkar (Resim 12). Artuklu sikkelerinde de haç149 nimbuslu Hz İsa sahnesi görülür (Resim 11).

Resim 10: Danişmend Emiri Melik Şemseddin İsmail’in (1164-1172) kestirdiği üzerinde tahtta oturan İsa betiminin yer aldığı bakır sikke Çap 31 mm, ağırlık 9.55 gram. Classical Numismatic Group, Inc., Mail Bid Sale 78(14.05.2008), Lot 1930. (Ünal, 2011: 521) 145

Aydın, Şennur (ed) Yapı Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri Cilt III, YKY, İstanbul,1994, s.11. Saltukların da birçok figürlü sikkeleri olmakla birlikte bunların ekseriyetinde geriye doğru ok atan Orta Asya Türk ve İran meşeili süvari figürü bulunmaktadır. Aydın, age, s.2-3. 146

Aydın, age, s.15

147

Ceren Ünal, Danişmendoğlu Melik Şemseddin İsmail Döneminde Basılmış Bir Bakır Sikke, Tarih İincelemeleri Dergisi Cilt/Volume XXVI, Sayı/Number 2 Aralık/December 2011,s.515 148

Aydın, age, s.12

149

Haç tasvirlerinin çağdaş Selçuklu sanatında örneğin Kubadabad Sarayı’nda sıkça kullanılmakta olduğu görülmektedir. Rüçhan Arık, ,Kubad Abad,Türkiye İş Bankası Yayınları,İstanbul 2000, s. 53-54,111.

70


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Anlaşıldığı kadarıyla -Arapların resimli sikke kullanmadıkları bir dönemdeTürk beyliklerinin paraların üzerindeki tasvirlerden ve Hıristiyan motiflerinden rahatsız olmadıkları görülmektedir. Hatta üzerinde resim olan sikkeler madeni değerlerinden daha kıymetli kabul edilmiş, örneğin resimli bakır paralar dirhem muamelesi görmüştür. Örneğin Artuklu Emiri Kutbeddin İlgazi’nin (1106-1122) kestirdiği figürlü bakır sikkenin üzerinde işbu dirheme zarar (‫ )ھذا اﻠﺪﺮھﻢ‬verilmemesine dair bir ibare bulunmaktadır150

Resim 11-12: Solda Artuklu Emiri Nureddin Muhammed (1174-1185) devrinde kestirilmiş üzerinde Haç nimbuslu Hz İsa figürünün yer aldığı sikke. BM III, Paris IV, 837; S. LanePoole, (Artuk -Artuk, 1993, 76). Desen: Töre Sivrioğlu. Sağda: Necmeddin Alpi (1152-1176) devrinde kestirilmiş II. İonnes Kommenos tarzında Meryem’in İmparatoru kutsarken gösteren Artuk sikkesi, (arka yüz), Paris IV,1016; BM III, 372, (Artuk &Artuk, 1993, 76). Desen: Serap Can

Türkmen devletleri’nin Bizans taklidi sikkeler kestirmeleri, ilk İslâm fetihleri zamanında Arapların Bizans-Sâsâni sikkelerini taklit etmesine benzetilmiş, Anadolu’yu fetheden Türklerin tıpkı bir zamanlar Mısır ve Suriye’yi fetheden Araplar gibi gelişmiş bir ekonomik sistemi devraldığı ve ona ayak uydurmak zorunda kaldığı savunulmuştur. İbrahim Artuk’a göre Türklerin Bizans taklidi –ve genel olarak figürlü- sikkeler kullanmak “zorunda 150

Artuk-Artuk, Artukoğulları Sikkeleri, Artukoğulları Sikkeleri, Sümer Kitabevi, İstanbul, 1993, s.37

71


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

kalmalarının” nedeni Haçlı ve Rum şehirleriyle sürdürdükleri ticarî ilişkilerdir151. Aynı şekilde H. Weller da emirliklerin, Bizans ve Haçlı krallıkları ile ticareti devam ettirebilmek için bu türden sikke kestirmek “zorunda kaldıklarını” savunmuştur152. Ramazan Uykur da İslâm emirliklerinde Bizans taklidi sikke kullanımını tetikleyen olayın Antakya, Urfa, Kudüs gibi kentlerde kurulan Haçlı devletleri ile kurulan ticarî ilişkiler ve kültürel etkileşimler olduğunu belirtmektedir153.

Gerçekten de Bizans sikkelerinin dönemin Akdeniz dünyası ve çevresinde genel kabul gördüğü, Bulgarların, Macarların, Kiev Prensliğinin, Venediklilerin ve Haçlı Kontluklarının Bizans taklidi sikkeler kestirmesinden de anlaşılmaktadır154. Üstelik Bizans’ın sikke üretiminde tam da Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları devire tekabül eden bir canlanma yaşanmaktadır. 1092’de Selanîk’teki darphane yeniden faaliyete geçmiş ve XII. Asırda Bizans öncesi asırlardan daha fazla sayıda altın ve elektron sikke kestirmiştir155. Ticaretin yanında kültürel ilişkiler ve çok sayıda Hıristiyan’ın İslâm’a geçmesi de bu sürece etki etmiş olmalıdır. Örneğin Selçukluların en ünlü nakkaşı (ressamı) Aynüddevle Rumî, İstanbul’daki manastırların birinde hayran olduğu bir İsa-Meryem tasvirini çalıp Konya’ya kaçmış orada Mevlânâ ile tanışıp Müslüman olmuş biridir156. Bu açıdan bakıldığında tıpkı ilk İslâm fetihleri esansında İslâm topluluğuna katılan Bizans unsurlarının kendi geleneklerini Arap malî sistemine taşımları gibi İslâm’a geçmeye başlayan Anadolu Hıristiyan darphanecilerinin de bu etkileşime katkısı olmuş olabilir.Ancak kanımızca bu teoriler kendi içinde bazı eksiklikler de taşımaktadır. İlk olarak Bizans veya Haçlı devletleriyle ticari ilişki kurulması için neden mutlaka figürlü sikke kullanılması gerektiği açıklanması gereklidir. Müslümanlar üç asır boyunca Bizans ve Hıristiyan krallıklarla kendilerine mahsus paraları ile de pekâla ticaret yürütmüşlerdir. Hatta Abdülmelik reformu sonrasında üretilen figürsüz İslâm dirhemleri Müslümanların kuzey ve batıdaki komşularıyla yaptıkları yoğun ticaret sonucunda Avrupa’nın en uzak diyarlarına kadar yayılmış157 İskandinavya ve Baltık Denizi 151

152

Artuk-Artuk, age, s.37 Mutlu, agm, s.230.

153

Ramazan Uykur, , Artuklu Sikkelerinde Yazı ve Süsleme Kompozisyonu, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi SBE, Sanat Tarihi ABD, Ankara, 2010, s.440 154

Tek-Gökalp, agm, s.184-186

155

Tek-Gökalp, agm, s.179

156

Erdoğan Merçil, Türkiye Selçuklularında Meslekler, TTK Yayınları, Ankara, 2000, s.91

157

W.Heyd,Yakın Doğu Ticaret Tarihi, TTK, Ankara, 1975, s.64-75

72


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

kıyılarında muazzam sayıda İslâm dirhemi bulunmuştur. 1972’ye yapılan kazılarda İskandinavya ve Baltık kıyılarında ele geçen İslâm sikkelerinin oranı 200.000 civarındadır158 bu sikkelerin ağırlıklı kısmını Buhara, Semerkand, Belh gibi şehirlerde kestirilmiş olan Samanî paraları teşkil etmiştir159. R. Naismith’in Belirttiğine göre İngiltere’de yapılan kazılar sonucunda 2000’li yılların başında 170 kadar Abbasî/Samanî sikkesi ele geçmiştir160. O halde İslâm ülkelerinin Hıristiyan veya pagan komşularıyla ticaret yapmak için mutlaka onlarınkine benzer sikkeler kestirmek zorunda olduklarına dair bir ön kabul geçerli olamaz. Tacirlerin, paraları askerlerin veya sıradan halkın sikkelerin üzerindeki simgelerden ziyâde paranın kalitesine, gümüş ve altın oranına önem vereceğini düşünmek daha doğrudur. Bu nedenle Müslümanların komşularının paralarını “taklit etmek zorunda kalmaları” acaba İslâm dünyasında Xl. asırda halifeliğin güç kaybından ve giderek parçalanmasından kaynaklanan yönetim krizleri nedeniyle yaşanan mali sıkıntıların sonucu sikke kalitesinde ve üretiminde düşüşle açıklanabilir midir? Bu tezi haklı çıkaracak bazı emareler bulunmaktadır. Örneğin yukarıda değindiğimiz İskandinav ticareti XI. Asrın başlarında gerilemiş ve arkeolojik kazılarda bu asrın ilk on yılından sonrasına ait İslâm sikkesi ele geçmemiştir161. En azından bu tarih Samanîlerin yıkılışı ile uyumludur. Anadolu’da da XI asır sonlarından XII. Asır sonlarına kadarki 100 yıllık dönemde genellikle bakır para kullanmıştır. Gümüş sikkeler Artuklar tarafından nadiren kestirilmiş, altın sikke ise kestirilmesi ise bilindiği üzere Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan (1155-1192) devrini bulmuştur162. Bu nedenle, Anadolu’daki emirliklerin güçlü bir mali geleneğe sahip olmadıkları, hâlihazırdaki darphane sistemini bozmak istemedikleri, bu nedenle mevcut darphane personeli ve malzemesiyle çalışmayı daha uygun gördüklerine dair görüş kuvvet kazanmıştır163.

Anadolu beyliklerinin uzun dönem boyunca bakır falsları kullanmak zorunda kalmaları figürlü sikke üretimini tetiklemiş olabilir. Bu tezi destekleyen bazı kanıtlar mevcuttur. Yukarıda da belirtildiği üzere, üzerinde resim olan bakır sikkeler madeni değerlerinden daha kıymetli kabul edilerek dirhem muamelesi görmüştür164. Böylece azalan 158

Rory Naismith, “Islamic Coins from Early Mediewal England, Numismatic Chronicle, 165, 2005, s.200

159

Naismith, agm, s.193-222

160

Naismith, agm, s.194

161

Heyd, age, s.66

162

Gündegül Parlar, Anadolu Selçuklu Sikklerinde Yazı Dışı Figüratif Öğeler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara ,2001, s.13 163

Ünal, agm, s.514

164

Artuk-Artuk, age, s.37

73


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

gümüş stoklarının figürlü sikkelerle desteklendiği savunulabilir. Bu tezi güçlendiren bir diğer kanıt da Artukların gümüş paralarda tasvir kullanmazken bakır paralarda tasvir kullanmalarıdır165. Bu nedenle beyliklerin, salt pratik nedenlerle, paraların değerinin yükselmesi ve ticarî hayatın kolaylaşması için sikkeler üzerinde tasvir kullandıkları düşünülebilir. Bu yorum da bizi başlangıçtaki teoriye, yani Türkmen devletleri’nin komşularıyla ticaret yürütebilmek maksadıyla figürlü sikke kestirdikleri tezine götürmektedir. Buna rağmen, İlk bakışta tutarlı gibi görünen bu açıklamaların da bazı eksiklikleri bulunmaktadır. Örneğin zaman içersinde, Osmanlılar tarafından Anadolu’dan dışarı çıkarılmasına yasak getirilecek 166 derecede kaliteli dinarlar kestiren Anadolu Selçukluları dinarların ve dirhemlerin üzerinde de figür kullanmışlardır167. Bu durum figürlü sikkelerin salt ekonomik nedenlerle kestirilmediğini kanıtlamaktadır. Figürlü sikkelerin yaygınlaşmasının salt ekonomik ve kültürel ilişkilerden kaynaklanmadığının en önemli kanıtı, sikkelerin üzerindeki figürlerin çeşitliliğidir. Eğer tasvir kullanımını salt ticarî sebeplere ve kültürel etkileşimlere dayandıran teori doğru olsaydı Türkmen devletleri’nin de tıpkı zamanında Emevilerin yaptıkları gibi tedavülde olan alışılagelmiş Bizans veya Haçlı sikkelerinin taklitleriyle ya da “İslâmi kontrmarklı” Bizans sikkeleri ile yetinmeleri gerekirdi. Oysa görüldüğü kadarıyla Selçuk, Danişmend ve Artuk darphaneleri farklı yüzyıllara ve kültürlere ait antik sikke modelleri üzerinde deneme yapmışlardır. Bağdaş kurmuş hükümdar (Resim 17) ve geriye doğru ok atan süvariler gibi bazı figürler doğrudan Orta Asya geleneklerini yansıtırlar168. Bunların yanı sıra zamanın ötesine uzanan Hellenistik-Roma menşeli figürler kullanılmıştır. Bunlar arasında darb edilmesinin üzerinden 1000 seneden fazla zaman geçen II. Selevkos (MÖ. 246-225) VII. Antiokhos (MÖ.138-129), Roma İmparatorlarından Claudius (MÖ.10-MS.54) gibi hükümdarların sikkeleri de vardır (Resim 13 ). Doğal olarak da bu figürlerin Haçlı devletleri için ne ifade ettiği veya bir şey ifade edip etmediği incelenmeden kesin bir sonuca varmak zordur.

165

Uykur, agt, s.440

166

Şennur Aydın (ed) Yapı Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri Cilt II, YKY, İstanbul,1994, s.15

167

Aydın, age, Cilt II, s.26-27, Dinar üzerinde Süleyman Şah tasviri bulunmaktadır.

168

Şennur Şentürk, Brian Johnson, Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri Cilt III, YKY, İstanbul,1994, s.2-3

74


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Resim 13:VII.Antiokhos’a ait İslâmî kontrmarklı Hüsameddin Timurtaş’ın (1122-1152) sikkesi. Paris IV, 953; S. Lane-Poole, Cut,27 BM II, Kesim yeri senesi yok. Desen: T. Sivrioğlu

Kanımızca Anadolu emirlikleri/beyliklerinin, “İslâmi kontrmarklı” Bizans sikkeleri haricinde, tedavülde olmayan kadim modellerde –ki aralarında Sâsâni tarzında örnekler de bulunmaktadır169- sikke kestirmeleri ticarî amaçlardan ziyâde evrensel bir hükümdarlık fikrinin/iddiasının propagandasını yapmaktır. Darphaneler yeryüzünde hüküm sürmüş tüm hükümdarların portrelerini ve Budist, Hıristiyan, Hellen ayrımı yapmadan farklı kültürlerdeki geçmişe ait hükümdarlık sembollerini ve pozlarını bilinçli bir şekilde harmanlamak istemiş gibi görünmektedirler. Örneğin Hellenistik dönemde İskender’in ve mirasçılarının başını süsleyen önemli bir siyasal sembol olan diadem Artuk sikkelerinde yeniden ortaya çıkar. (Resim 13) Roma-Bizans sikkelerinde de kullanılmakla birlikte zamanla ortadan kalkan diadem’in asırlar sonra aynı coğrafyada tekrar görülmesi gerçekten ilgiye değer bir olaydır. Böylece Artuk-Danişmend emirleri Hellenistik sikkeleri taklit ederek kendilerini aynı ülkelerde hüküm süren kadim hanedanların selefi gibi görmüşlerdir170 Danişmend-Artuk darphanecilerinin kullandıkları portrelerin her birini tanıyıp tanımadıkları bilemiyoruz. Ancak İslâm tarihçileri İskender, Selevkos ve birçok Roma İmparatoru hakkında bilgi sahibiydiler. Bilhassa İskender İslâm dünyasında bir saygınlık âbidesiydi ve sikkeler dışında da tasvir edilen bir hükümdardı. Abbasîlerin ve Fatımîlerin İskender’den kaldığı iddia edilen nesneleri özenle korudukları bilinmektedir171. Artuklu 169

Artuk-Artuk, age, 1993, s.77

170

Hillenbrand, age, s.138

171

Grabar, age, s.134

75


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Emirlerinin de Abbasiler gibi Hellenistik eserlere ilgi duyduklarını bunların çevrilmesi ve kütüphanelerde korunmasına özen gösterdiklerini bilmekteyiz172. Darphaneciler adı geçen hükümdarların sikkelerini tesadüfen seçmiş olabilirler. Belki de ulaşabildikleri örnekler bunlardan ibaretti. Nitekim Artuk darphanelerinde sadece Suriye’de hüküm süren Selevkos krallarının ve Petra sikkelerini örnek alan örnekler kestirilmiştir. Ptolemaios sikkelerini tanımadıkları söylenebilir. XI-XII. asırdan itibaren figürlü sikkelerin yaygınlaşmasında Bizans’tan gelen etkileri göz ardı etmemekle birlikte, bu etkilerin kalıcı hâle gelmesini sağlayan temel etmenin İslâm dünyasında Türklerin egemen olmaya başlamasını görmekteyiz. Zira Türkler İslâm’ı kabul etmekle birlikte bu dini kendi geleneklerinin süzgecinden geçirmişler ve tasvirlere genellikle olumsuz yaklaşan Arapların aksine heykel ve resim yapmaktan çekinmemişlerdir. Arkeolojik buluntulara bakıldığında Gaznelilerin, Selçukluların ve Atabeyliklerin heykel ve rölyefleri kamu binalarında yaygın olarak kullandıkları173 figürlü sikkeler kestirdikleri174 ve resim-heykel yapımının bizzat hükümdarlarca desteklendiği görülmektedir. Eyyubi emirleri de Orta Asya ve Sâsâni/Bizans üslubunda sentez sikkeler kestirmişlerdir. Örneğin, Salahaddin Yusuf’un Nusaybin’de kestirdiği sikkedeki portre Bizans tarzında ve Sâsâni taçlıdır175 İbn-i Bîbî’nin anlatımına göre kendisi de usta bir ressam olan Sultan I. Alaêddin Keykubad Ala’iye şehir ve kalesinin, Konya surlarının yapımı esnasında heykeltıraş ve ressamları bu yapıları süslendirmekle görevlendirmiş, çalışmaları bizzat tâkip edip düzeltmelerde bulunmuştur. İbn-i Bîbî şunları da aktarmaktadır: “Ham gümüşe benzeyen kayalar üzerine çeşitli kabartma, resim ve timsal (heykel) yaptılar. Yumuşak taşlar ve mermerler üzerine altın yaldızla Kur’an âyetlerinden, Peygamber hadîslerinin en çok tanınanlarından Şehnâme’nin beyitlerinden ve vecizelerden parçalar yazarak onların üzerinde hiç boş yer bırakmadılar”176.

Sentez sikkeler kestirmenin ticareti kolaylaştırma haricinde bir uzlaşı yolu olduğu da kabul edilebilir. Üzerinde hem İslâmî hem de İsevî tasvirler olan bu tür sikkelerin farklı 172

Artuk-Artuk, s.51

173

Karahanlılar, Gazneliler ve Selçukluların insan figürlerine karşı müsamahalı tutumu için bkz. Oktay Aslanapa, Türk Sanatı I, Başlangıcından Büyük Selçukluların Sonuna Kadar, MEB Yayınları, İstanbul 1972, 174

Gazneli Sultan I. Mesud (1031-1041) devrinde kestirilen süvari figürlü sikkenin müzayede satış bilgileri için bkz. http://www.anythinganywhere.com/commerce/coins/coinpics/isl-ghazn.html Aynı sikkeden Biritish Museum’da da bulunmaktadır. 175

Aydın, Şennur (ed) Yapı Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri Cilt I, YKY, İstanbul,1994, sayfa yok. Çaycı, age2008, s.133 176

Erdoğan Merçil, Türkiye Selçuklularında Meslekler, Ankara, TTK Yayınları, 2000, s.87

76


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

inançlardan olan tebaanın birleştirilmesi ve kaynaştırılmasında olumlu rol oynayabileceği düşünülebilir. Tarihte kurulan devletlerin çoğu sikkeleri benzer bir propaganda için kullanmışlardır. Özellikle Orta Asya’da kurulmuş Heftalitler, Türgişler, Kabul Şahlar vb Türk devletlerinde farklı dinlerden tebaanın dini sembolleri aynı paraların üzerinde yer almıştır177. Araştırmacılar genellikle bu yöntemi farklı unsurlara karşı olan hoşgörünün bir tezahürü olarak görmüşlerdir178. Kanımızca bu türden sikkeleri hoşgörünün yanı sıra hükümdarın egemenliğini yaygınlaştırmanın ve propagandasını yapmanın da yollarından biri olarak görmek gerekmektedir. Ortaçağda inşa ve sanat faaliyetlerinde farklı uluslardan usta çalıştırılması, farklı unsurlara ait sembollerin kullanılması, toplanması ve sergilenmesi179 hükümdarın gücünü ve hükmettiği sınırların genişliğini, yönettiği halkların çokluğunu temsil ediyordu. Farklı ulusların sembollerini bir arada kullanmak devletin prestijini yükseltmekteydi. O. Grabar, Şam Emevî Camii’nde resmedilen Bizans evleri ve Sâsâni tacının, İslâm’ın egemenlik alanının genişliğini temsil ettiğini savunmuştur180. Sikkeler üzerindeki yazılar okunduğunda da benzeri çıkmaktadır. Danişmend emirlerinden Melik b. Gazi’nin (1134-1142) sikkelerinin birini üzerinde “OM ME/ΛΗΚΙC Π/ΑCΗC Ρω/MANIAC KAI AN/TOΛΙC/MAXA/ATIC” yani “Bütün Rumların ve Anadolu’nun Meliki Muhammed” yazılmıştır181

177

Kuşan, Kidarî Heftalit, Türkşahî sikkeleri için bkz. History of Civilizations of Central Asia, Vol. III, ed. B.A. Litvinsky, Unesco Publishing, France, 1996 178

Ünal, agm, s.518

179

Tarihte fethedilen ülkelerin siyasal sembollerinin biriktirilmesi, saklanması ve sergilenmesinin birçok örneği vardır. Taberî’nin naklettiğine göre Türk Hakanıyla savaşan ve onu öldüren Sâsânî Şahı Bahram Gûr Hakanın tâcındaki değerleri mücevherleri Azerbaycan’da bir ateşgedeye astırmış, kılıcını da Şiz’deki bir diğer ateşgedeye hediye etmiştir. Bkz: Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi Cilt III, MEB Yayınları, 1991, s.1022–1023. Müslümanlar da benzer şekilde Sâsâni, taçları, kılıçları, tahtları, halıları hem saklamış hem de İslâm sanatında imgesel olarak kullanmışlardır. Benzer şekilde Gazneli Mahmud fethettiği ülkelerdeki Budha heykellerini sergilenmek üzere İslâm coğrafyasına dağıtmıştır. DGBİT, Cilt 6, s.241, Osmanlılar İstanbul’u aldıktan sonra Bizans’tan kalan emanetleri Arnavut isyancı İskender Bey’in silahlarını, Timurlulardan kalan nesneleri saklamışlardır. Bkz: Wendy Shaw, Osmanlı Müzeciliği, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004. Bu aynı zamanda devletin yıkılmazlığını ve tüm tehlikelerin gelip geçici olduğunu da hatırlatıyordu. 180

Grabar, age, s.45-46

181

Tek- Gökalp,agm, s.183

77


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

4. Anadolu Türk-İslâm Devletlerinde Hellen, Roma-Bizans Etkisindeki Siyasal-Astrolojik Temalı Sikkeler

Bazı nümizmatik çalışmalarında astrolojik figürler ile hükümdarlık figürleri ayrı başlıklarla incelenmiştir182. Bazı araştırmacılar ise astrolojik figürleri süsleme amaçlı dekoratif unsurlar olarak kullanıldıklarını iler sürmüşlerdir183. Buna karşın Ortaçağda astroloji ile siyasal alanının birbirinden ayrı ele alınmadıkları görülmektedir. Araplar, İranlılar ve Türkler İslâm’dan önce de astrolojik figürlere politika anlamlar yüklemişler ve güneş-ay gibi gök cisimlerinin hakanların/hükümdarın gücünü temsil ettiğini düşünmüşlerdir184 Abbasiler döneminden itibaren, Hellenistik, Hint-İran eserlerinin Arapçaya aktarılmasıyla siyasal astroloji İslâm dünyasında da giderek önem kazanmıştır. Abbasi Halifeleri veya Selçuklu sultanları önemli kararlar alırken daima müneccim-astronomlara danışır gezegenlerin ve burçların konumuna dikkat etmişlerdir185. Abbasilerin başkenti Bağdad’ın temeli saray astronomunun belirlediği “uğurlu” tarihte atılmış, şehrin planı gök cisimlerinin yörünge düzlemi örnek alınarak hazırlanmıştır186. Halifenin sarayı yuvarlak planlı kentin tam merkezine konulmuştu yani Halife bir anlamda evrenin merkezi olarak görülmüştür187. Hükümdarın gücünün ve ülkenin refahının –tıpkı Bâbil, İran ve Hellen-Roma dünyasında olduğu gibi- gök cisimlerinin düzeniyle paralel olduğuna inanılmıştır. Bu nedenle astrolojik semboller saray yaşantısını tasvir eden örneklerden sonra en yaygın işlenen figürler olmuştur. Bilhassa Selçuklu metal sanatında astrolojik figürlerin hâkimiyeti belirginleşir. Gümüş tabaklarda bağdaş kuran hükümdarın etrafı burçlarla çevrilmiş halde gösterilir. Bazen de burçları temsil eden hayvanlar, aslan-boğa gibi dövüşmektedirler. Geometrik figürlerde de güneş ışınları, gökkuşağı, yıldız şekilleri vb yer almaktadır188

182

Örneğin Ramazan Uykur, doktora çalışmasında üzerinde hükümdar portrelerinin yer aldığı figürlü sikkeleri “Hükümdar ve Güç Sembolü Hükümdar Portreleri” , astrolojik unsurları ise “İkonografik İmge taşıyan Mitolojik yaratık Kompozisyonları” başlığı altında incelemiştir. Uykur, agt, s.372-435 183

Artuk-Artuk, age-1970, s.LIII

184

Uykur,

185

Çaycı, age, s.31-32

186

Hitti, age,Cilt II, s.451

187

Dimitri,Gutas,Yunanca Düşünce Arapça Kültür. İstanbul. Kitap Yayınevi, 2003, s.58

188

Esin, Atıl,“İslâm Maden Sanatı” İslâm Kültürü (Çeşitli Konuları İle), İslâm’da Kültür ve Bilgi. Cilt V. Editör: Ekmeleddin İhsanoğlu, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2008, s.879-881

78


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Özetle sikkeler üzerindeki astrolojik sembollerin de sanatsal veya ticarî kaygılardan ziyade siyasal oldukları savunulabilir. Benzer figürlerin Malabadi Köprüsü, İzzeddin Keykavus Şifahanesi, Niğde Alâeddin Camii gibi dönemin kamu yapılarında da yer alması da189 bu fikri güçlendirmektedir. Nitekim İslâm dünyasında bilindiği üzere sikkenin kendisi tek başına tuğ, otağ, taht gibi hükümdarı temsil eden önemli bir siyasal simge idi. Bağımsızlığını ilân eden bir emirin veya tahtta çıkan sultanın yaptığı ilk işlerden biri de adına sikke kestirmekti190. Darphaneciler kadim Krallarının suretlerini nasıl propagandif amaçlarla kullanmaktaysalar hükümdarlığı temsil eden burçları ve gezegenleri de aynı amaçla kullanmış olmalıdırlar. Nitekim Gazneli bir şair, Sultan Mahmud ağzından şunları yazmıştır “Ben o padişahım ki tahtım yer ve felektir. Ay benim seraskerimdir ve bütün yıldızlar benim askerlerim ve hizmetçilerimdir (…) Benim ayımın üzerinde Cebrail’in kanadından nakışlar vardır”. Başka bir şair de Sultan Tuğrul için şunları yazmaktadır. “Zühre (Venüs), Güneş, Ay ve Müşteri (Jüpiter) onun mutribi (çalgıcıları), aşçısı, atının nalı ve kâtibidir”191. İbn-i Bîbî ise I. Gıyaseddin için şunları yazmaktaydı: “Utarid (…) onun yüce divanının zarlarının hizmetine girmekten kıvanç duyardı. Zühre mutluluk sazını, saltanat tahtı için çalardı. Güneş de her sabah onun cihanının sığınağı olan sarayının toprağını öperek kulluğunu gösterirdi.”192

189

Bu konuda ayrıntılı malumat için: Ahmet Çaycı. “Anadolu Selçuklu Sanatında Gezegen ve Burç Tasvirleri” TC Kültür bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002 190

Artuk-Artuk, 1970, s.LV

191

Çaycı, age, 2002,s.33

192

Çaycı, age, 2002,s.276

79


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Resim 14-15: Solda: Nasreddin Artuk Arslan (1200-1239) devrinde kestirilmiş Cevzahir gezegeni ve yay burcunu temsil eden kentaur. Paris BM III, 429, (Artuk &Artuk 1993,100). Desen Töre Sivrioğlu. Sağda: Necmeddin Alpi sikkesinin ikizler burcu tasvirli ön yüzü Paris IV,1016; BM III, 372, (Artuk &Artuk 1993,76). Desen: Serap Can

İslâm toplumunda astronomi ve astrolojinin sistemli bir hâle gelmesi, Ptolemaios, Hiparkhos, Aristarkhos gibi Yunan gökbilimcilerinin ve anonim Hint eserlerinin Arapçaya çevrilmesiyle başlamıştır193. Bu nedenle de Kartal gibi Orta Asya kökenli bazı figürler hâricinde, gezegen ve burçlar genellikle Hellenistik dönemdeki tasvirlerine sadık kalınarak resmedilmişlerdir. En çok görülen motifler Güneş ve aslan burcu tasviri, bir elinde kılıcı diğerinde kestiği başla Perseus’u anımsatan Merih Gezegeni, İkizler burcu, kentaur biçimde tasvir edilmiş Cevzahir gezegenidir. Tüm bu figürler Hellenistik ve Roma dönemindeki tasvirleriyle az çok paralellik taşımaktadırlar. Örneğin Hellenistik dönemde güneş tanrısı Helios başının etrafında ışınlarla betimlenmiştir. Selçuklu sikkelerinde güneş yine bir insan yüzüne sahiptir. Güneş Gezegeni aslan burcunun evinde yer almaktadır ve Güneş’in aslanla birlikte tasvir edilmesi Assur, Hitit, Hellenistik ve Roma dönemi boyunca devam etmiş bir gelenektir194. İslâm sanatında da güneş ve aslan hükümdarı temsil etmişler ve birlikte tasvir edilmişlerdir.

Ay’ın döngülerinden biri olarak nitelenen ve ejder olarak düşünülen Cevzahir gezegenin ise yay burcuna bağlı olduğuna inanıldığından, eski çağlardan beri Yay burcunu (sagittarius) temsil eden kentaur, ejder şeklindeki kuyruğuna nişan alır vaziyette resmedilmiştir (Resim 14). Başka bir astrolojik figür, elinde kesik baş tutan bağdaş kurmuş bir savaşçı veya hükümdar olarak tasvir edilmiş Mars (Merih) dır (Resim 17) Yıkım, savaş ve ölüm getirdiğine inanılan 195Merih antik çağların savaş tanrısı niteliğine yakışır biçimde elinde kılıç ve kesik başla betimlenmiştir. Bu şekliyle Perseus (Arapça: Berşea) takımyıldızının pozisyonu da hatırlatmaktadır. Ancak bu figürün tam olarak Hellenistik üslubu taklit ettiği de söylenemez. Zira figürün oturuş biçimi daha önce de değinildiği üzere Orta Asya Türk-Budist sanatında da karşımıza çıkan bağdaş kurma pozisyonu şeklindedir.

193

Gutas, age, s.110-111

194

Artuk-Artuk, age, 1993, s.44, Çaycı, age, 2002, s.90-91

195

Çaycı, age, 2002, s.84

80


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Mars gezegeninin İslâm’dan önce de Türkler tarafından kutsandığı ve kılıçla temsil edildiği bilinmektedir196

Resim 16-17: Solda: Hellenistik Dönem Tarsus sikkesi üzerinde Perseus imgesi. (Ramsay,200051). Desen Töre Sivrioğlu. Sağda: Artuk sikkesi üzerinde Merih Gezegeninin (?) tasviri (Artuk &Artuk 1993,96). Desen: Serap Can

Astrolojik figürleri sikkelerde, mimaride ve metal işlerinde en çok Artuklar kullanmışlardır. Belki de bunun sebebi Artukların hâkim oldukları coğrafyanın Harran, Musul, Urfa gibi kadim astronomi merkezlerini kapsamasındandır. Nitekim bu bölgede yaşayan Harranlı Sabiiler pagan-Hellenistik inançlarını 13.Asra kadar sürdürmeyi başarmışlardı. Harran’ı ziyaret eden Müslümanlar bu şehirde hâlen Mars ve Venüs tapınaklarında düzenlenen ayinlere tanık olmuşlardır197. Astrolojik figürlere gösterilen bu ilgi, tasvirlere gösterilen hoşgörü ile birleşince bu ilginç sikkeler ortaya çıkabilmiştir.

5. Hellen, Roma-Bizans Taklidi Sikke Kullanımının Sona Ermesi

196

Uykur, agt, s.413-415

197

Çaycı, age, 2002, s.84

81


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Burada çözümlenmeyi bekleyen en önemli problemlerden biri Anadolu Selçuklu Devletinin gerileyip İkinci Beylikler döneminin başlamasıyla figürlü sikkelerin kaybolmasıdır. Atabey ve Selçuklu sikkelerinde Hellenistik modeller zamanla silinmiş Artuklar bile tasvirli sikke kestirmeyi 14.Asırdan itibaren terk etmişler ve üzerinde yalnızca yazı olan modelleri tercih etmeye başlamışlardır198. Onları takip eden Beylikler ve Osmanlılar da sadece yazılı sikkeler kestirmişlerdir. Eldeki koleksiyonlara bakıldığında Saruhan, Germiyan, Menteşe, Alâiye gibi beliklerin sikkelerinde –bakır olanlar da dâhil- Bizans etkisi görülmemektedir199. Bu beyliklerin Bizans’la ve haçlılarla olan ticarî münasebetlerinin kesildiğini düşünemeyeceğimize göre figürlü sikke kestirilmesinin neden terk edildiği sorusuna başka bir cevap aramak zorunda kalırız. Bizans etkilerinin azalması önemli bir neden olabilir. Zira XII. asrın sonlarında Bizans sikkeleri hem değer kaybına uğramış hem de eskisi gibi üretilemez hâle gelmiştir200. Bizans XIV. asırda altın stoklarını tamamen yitirmiş hatta gümüş para bile kestiremez duruma gelmiştir. Bu durumda Bizans paralarının eski etkinliğinin kaybolması da kaçınılmazdır.

Moğol fetihleriyle birlikte Müslümanların Çin ile ilişkilerinin gelişmesi ve çeşitli sanat dallarında Roma-Bizans mirasından ziyâde Çin sanatına yönelmeleri de bu süreci hızlandırmış olmalıdır201. XIII. asır Müslümanları artık Çinlileri maddi medeniyet mevkiinde Yunanlılardan üste görmeye başlamışlardır. XV. asırda Endülüs’teki Müslümanları gözlemleyen Clavijo, Asya’dan bu kadar uzakta bir bölgede bile Arapların Çinlileri maddi üretimde iki göze, Yunanlıları tek göze sahip olarak kabul ettiklerini aktarmaktadır202. Hâlbuki XIII. asırda Mesnevî’de yer alan bir hikâyede Rumlarla Çinliler ressamlıkta yarışmışlar ve yarışı Rumlar kazanmıştır203.

198

Artuk-Artuk, age, 1993, s.37

199

Şentürk-Johnson, age, s.39-101

200

Tek-Gökalp, agm, s.179

201

Vernoit, Stephen, “Müslüman Toplumlarda Sanat” Cambridge Resimli İslâm Ülkeleri Tarihi. Ed. Francis Robinson. Kitap Yayınevi, 2005, s.340 202

Barthold, Wilhelm, İslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara, TTK Basımevi, Ankara, 1973, s.26

203

Merçil, age, s.89

82


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Buna karşın sikkelerde sadece Bizans-Hellen figürlerinin değil her türlü figürün ortadan kalkması meselenin daha derin bir açıklaması olması gerektiğini göstermektedir. Bu durumda akla gelebilecek en mantıklı cevap tıpkı Abdülmelik reformunda olduğu üzere, figürsüz sikkelerin yeniden revaç bulmaya başlamasıdır. Belki de bu durumun kaynağı, Anadolu’da İslâm hâkimiyetinin kuvvetlenmesinde, halkın giderek İslâmîleşmesinde ve İslâm’da tasvirlerin günah olduğunu düşünenlerin etkinlik kazanmasında aranmalıdır. Bunun yansıra tasvirlerin kaybolmasında XII-XIII. Asırlarda İslâmî tutuculuğun Hellenistik felsefe ve gelenekler aleyhine hızlı yükselişi gibi farklı nedenler olabilir. Nitekim Selçuklu döneminin aksine Osmanlı asırlarında kamu yapılarında artık tasvir yapılmadığı görülmektedir. Tasvirler Osmanlı asırlarında kendilerine yalnızca kitaplarda yer bulabilmişler, Selçuklularda yaygın olan heykelcilik, duvar resmi (fresk), resimli seramik ve çiniler de Osmanlılarla birlikte genel olarak ortadan kalkmış ve yerlerini salt geometrik figürler, bitki motifleri almıştır. Netice itibariyle XIV. asırdan sonra Resimli ve Hellenistik karakterli sikkeler İslâm ülkelerinde tedavülden silinmiştir

83


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SONUÇ

İslâm ülkelerinde Bizans modelli sikke kullanımı İslâm öncesi Araplardan kalma yerleşik bir gelenek iken Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervan reformlarıyla farklı standartlarda sikke kestirilmeye ve bu yeni model yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Abdülmelik reformuyla standartlaşan İslâmî sikkelerde tasvir bulunmamakta halifenin adı ve Kuran’dan ayetler yer almaktadır. Yeni tipte İslâmî sikkeler Ortaçağ Avrupa’sında oldukça değer görmüş ve zun asırlar tedavülde kalmıştır. İslâm ülkelerinde figürlü sikkeler Türklerin Müslüman olmalarıyla yeniden yaygınlaşmaya başlamış ve Anadolu’nun fethi ile birlikte Türkmen devletleri de Bizans modelinde sikkeler kestirmişlerdir. Bu süreç bazı açılardan ilk İslâm fetihlerinin ardından yaşananları anımsatsa da Türkmen devletleri’nin kestirdiği sikkelerin tedavülde olmayan bir dizi kadim sikke tipini de içermesi bu olayı Arapların Bizans sikkelerini taklit etmesi deneyimden ayırmaktadır. Araplar tedavüldeki Bizans sikkelerini mecburen benimserken, Türkmen devletlerinde Orta Asya, Hellen, Roma-Bizans gibi farklı dönem ve coğrafyaların sikke tipleri arasında bir sentez kurulma yoluna gidilmiştir. Bu bakımdan Türkmen devletlerinde sikkeler daha çok hükümdarlık sembolleri olarak benimsenmiş ve geçmiş çağlarda yaşamış hükümdarların portreleri de örnek alınmıştır. XIII. Asra gelindiğinde ise Abdülmelik reformunu andırır şekilde Türk-İslâm devletlerinde de genel olarak figürlü sikke üretimi özelde de Hellen, Roma ve Bizans modelli sikkeler sona ermiştir. Bu değişimin sebepleri henüz netlik kazanmış değildir. Bizans Devletinin etkisinin giderek kaybolması ve Müslüman toplumda tasvir karşıtı düşüncelerin yeniden güç kazanması gibi farklı sebepler bir araya gelmiş olabilir. Nitekim sikkelerde figürlerin kaybolması ile kamu yapılarında tasvirlerin ortadan kalkmaya başlaması arasında belirgin bir zamansal paralellik bulunmaktadır.

84


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

KAYNAKLAR

1-ARIK, Rüçhan; 2000, Kubad Abad, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul

2-ARTUK, İbrahim & ARTUK, Cevriye; 1970, “İstanbul Arkeoloji Müzeleri Teşhirdeki İslâmî Sikkeler Kataloğu” Cilt I. MillÎ Eğitim Basımevi, İstanbul

3-ARTUK, İbrahim & ARTUK, Cevriye; 1993, “Artukoğulları Sikkeleri”, Sümer Kitabevi İstanbul

4-ASLANAPA, Oktay; 1972, Türk Sanatı I, Başlangıcından Büyük Selçukluların Sonuna Kadar, MEB Yayınları, İstanbul

5-ATIL, Esin; 2008, “İslâm Maden Sanatı” İslâm Kültürü (Çeşitli Konuları İle), İslâm’da Kültür ve Bilgi. Cilt V. Editör: Ekmeleddin İhsanoğlu., T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara

6-ATİYA, Aziz;2005,Doğu Hıristiyanlığı Tarihi Çev: Nurettin Hiçyılmaz. İstanbul, Doz. İstanbul 7-AYDIN,Şennur; 1994, (ed) İstanbul

Yapı Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri, Cilt I-III, YKY, 85


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

8-BARTHOLD, Wilhelm ;1973, İslâm Medeniyeti Tarihi. Çeviren Fuad Köprülü. TTK Basımevi,Ankara

9-BROCKELMANN, Carl;2002, İslâm Ulusları ve Devletleri Tarihi, Çev: Neşet Çağatay, TTK Yayınları, Ankara

10-ÇAYCI, Ahmet; 2002, “Anadolu Selçuklu Sanatında Gezegen ve Burç Tasvirleri”, , Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara

11-ÇAYCI, Ahmet;2008, Selçuklularda Egemenlik Sembolleri, İz Yayıncılık, İstanbul

12-ERKOÇOĞLU, Fatih; 2006, Abdülmelik b. Mervan’ın Para Reformu, İstem, Yıl:4, Sayı:8,

13- ESİN, Emel; 2003, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı, İstanbul

14-FOSS, Clive; 2008, Arab-Byzantine Coins, An Introduction With a Catalogue of the Dumbarton Oaks Collections, Dumbarton Oaks Collection Publications 12, Harvard University Press

15-GRABAR, Oleg;1988, İslâm Sanatının Oluşumu, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul

16-GUTAS, Dimitri ;2003, Yunanca Düşünce Arapça Kültür, Kitap Yayınevi, İstanbul

86


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

17-HİLLENBRAND, Robert ;2005, İslâm Sanatı ve Mimarlığı, Homer Yayınevi, İstanbul

18-HİTTİ, Philip K. ;1980, Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi ,Cilt.I-II. Çeviren: Salih Tuğ, Boğaziçi Yayınları ,İstanbul

19-HOYLAND, Robert;2001,Arabia and the Arabs, From the Bronze Age to the Coming of Islam, , Routledge ,London and NewYork 20-JEFFERY, Arthur;1938, The Foreign Vocabularuy of the Qur’an, Oriental Institute Baroda

21-KUR’ÂN-I KERÎM ve Açıklamalı Meâli: Hazırlayanlar: Ali Özek vd. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara

22-LITVINSKY, B.A.; 1996, (ed) History of Civilizations of Central Asia, Vol.III, ed. B.A. Litvinsky, Unesco Publishing, France

23-MERÇİL, Erdoğan; 2000, Türkiye Selçuklularında Meslekler, , TTK Yayınları, Ankara

24-MUTLU, Sena ;2005, “Malazgirt Definesi”, Anadolu Medeniyetleri Müzesi 2003-2004 Yıılığı, Ankara 25-ÖZKEÇECİ, İlhan;2006, Doğu Işığı, VII-XIII. Yüzyıllarda İslam Sanatı, İlhan Özkeçeci, Yayınları, İstanbul

26-PARLAR, Gündegül; 2001, Anadolu Selçuklu Sikklerinde Yazı Dışı Figüratif Öğeler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara

87


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

27- POTTS, D.T. ;1991, The Pre Islamic Coinage of Eastern Arabia. Museum Tusculanum Press, Universtiy of Copenhagen. 28-RAMSAY, W.M;2000, Tarsus, Aziz Pavlus’un Kenti, Çeviren: Levent Zoroğlu, TTK, Ankara 29-SEİDLER, G. L.;1999, Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni, Özne Yayınları, İstanbul

30-SHAW,Wendy M.K; 2004, Osmanlı Müzeciliği, Müzeler, Arkeoloji ve Tarihin Görselleştirilmesi, Çeviren: Esin Soğancılar, İletişim Yayınları, İstanbul

31-ŞENTÜRK, Şennur-JOHNSON, Brian; 1994, Yapı Kredi Sikke Koleksiyonu Sergileri ,Cilt III, YKY, İstanbul 32-TABERÎ, 1991,Milletler ve Hükümdarlar Tarihi Cilt III, MEB Yayınları,Ankara

33-TEK, Ahmet Tolga Tek-GÖKALP, Zeliha Demiral; 2010,Onikinci Yüzyıl Bizans Dünyasında Para, I. Uluslar arası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, Bildiriler, Vehbi Koç Vakfı, İstanbul

34-UYKUR, Ramazan; 2010, Artuklu Sikkelerinde Yazı ve Süsleme Kompozisyonu, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi SBE, Sanat Tarihi ABD, Ankara

35-ÜNAL, Ceren; 2011, Danişmendoğlu Melik Şemseddin İsmail Döneminde Basılmış Bir Bakır Sikke, Tarih incelemeleri Dergisi Cilt/Volume XXVI, Sayı/Number 2 Aralık/December, 507-526

36-VERNOİT, Stephen;2005, “Müslüman Toplumlarda Sanat” Cambridge Resimli İslâm Ülkeleri Tarihi. Ed. Francis Robinson, Çev. Zülal Kılıç, Kitap Yayınevi, İstanbul

88


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

37-YILDIZ, Hakkı Dursun ; 1992, (Redaktör) Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi (DGBGT) Cilt III, Çağ Yayınları, İstanbul 38-ZEYDÂN, Corcî ;2004, İslâm Uygarlıkları Tarihi, İletişim Yayınları,İstanbul

KAFKASYA’NIN BAZI TÜRK TOPONİMLERİNE DAİR (Azerbaycan’ın Kuzeybatı Bölgesi ve Güney Dağıstan Örneğinde)

Elvira Latifova*

ÖZET Kafkasya toprakları genel Türk Tarihi’nin öğrenilmesi açısından vazgeçilmez hazine olarak kabul edilebilir. Kafkasya’daki Türk toponimik terimleri ise en eski Türk Tarih’i katmanlarının ortaya çıkarılması için son derece önemlidir. Kafkasya’ya kadim Türklerin etnik akınları hem iki temel dağ geçidi-Derbent ve Deryal, hem de Büyük Kafkas dağları’nın diğer geçitleri aracılığıyla gerçekleşmiştir. Azerbaycan’ın kuzeybatı bölgesini Kuzey Kafkasya’ya bağlayan dağ geçidinin Hun Beli olarak isimlendirilmesi ve bu toponimin Hun boylarının ismini barındırması bunun açık bir ispatıdır. Kafkasya’da Kaşgarlı Mahmud’un Oğuz boylarının 22 kolundan birine nispet ettiği Türk Kınık boyları ile de bağlı çok sayıda toponimik terim bulunmaktadır. Kınıkların ismi aşağıdaki tomonimlerde korunmuştur: Şeki iline bağlı Ganık nehri, Baş Göynük ve Aşağı Göynük köyleri, Gah ilindeki Gonuk nehri ve İlisu köyündeki Ganıglar sülalesi, Sarıbaş köyünün Göynük-oba mahallesi vs. Şunu da kaydetmek gerekir ki, Kafkasya’daki Türk toponimlerinin bazılarının aynısını Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da bulmak mümkündür: Bolu’dakı Göynük ve Amasya’daki Göynücek vs. İşte bu araştırmalarımız bunun bir rastlantı olmadığını göstermektedir. Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca Türkçe, çok uluslu Kafkasya halkları arasında temel iletişim aracına dönüşmüştür. XI-XII.yüzyıllarda Oğuz Türkleri, İslamiyet’in Dağıstan’ın daha geniş arazilerinde yayılmasında büyük rol oynamışlardı. Kafkasya’nın söz konusu bölgelerinde günümüze kadar Oğuz Türkleri ile bağlı toponimler kalmaktadır (ör. Dağıstan Cumhuriyeti’nin Hunzah ilinde mevcut olan Oğuzilal soyları ve Oğuz şahıs isimleri, Ahtı ilindeki Oğuzrinsurar – yani Oğuz mezarlığı, Azerbaycan’ın kuzey-batı bölgesindeki Oğuz ili vs.) Kafkasya’nın söz konusu bölgelerinde yaptığımız araştırmalar eski Türklere ait çok zengin lingüstik ve toponomik verileri ortaya çıkarmaya imkan vermiştir. Bu ise bir kez daha 89


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Kafkasya’nın, Anadolu’ya hareket eden Türk boyları için uzun Tarihi dönem boyunca arka cephe rolü oynaması gerçeğini ispatlamaktadır. ANAHTAR KAVRAMLAR: Kafkasya, Toponim, Hunlar, Kınıklar, Oğuzlar * Doç. Dr.,Bakü Devlet Üniversitesi

ABOUT SOME TURKIC TOPONYMS OF CAUCAS (ON EXAMPLE OF THE NORTH-WEST REGION OF AZERBAIJAN AND SOUTHEN DAGHESTAN)

ABSTRACT The territory of Caucas can be considered as unparalleled tresuary for researching of Turkic history. Turkic place names preserved in Caucas, are of great importance to identify the most ancient Turkic strata. Ethnic penetration of ancient Turkic tribes in the Caucasus took place as two major mountain passes - Derbent and Daryal passes through the other Great Caucasus mountains. A striking illustration of this is the name of the mountain pass "Hun beli", which connects the north-western part of Azerbaijan and the North Caucasus, and retained the name of the tribe of the Huns. In Caucas preserved toponyms associated with Scythian-Cimmerian-Saka tribes who settled there since the VII century BC. Cimmerians names preserved in the name of villages Gymyr Gymyrly of Zagatala district, Kemerli and Gamarli of Gazakh district. With the tribes of the Sakas in Azerbaijan are connected names Sheki, Zagatala, settlements of Sakan. Area between the rivers Kura and Araz in medieval sources called "Balasakan" (in ancient Turkic languages "bala" means "field, plain"), that is Sakas plain. In Azerbaijan, there are a number of names associated with the Turkic tribe kynyks which Mahmoud Kashgarly refers to one of the 22 branches of the Oghuz. Kynyks name is preserved in the following place names: river Ganikh, villages Ashagi and Bash Goynuk in Sheki district, the mountain Gonukh and and the family Ganyglar in Ilisu village ,both the Goynuk quarter in Sarybash village of the Gah district, and etc. Thus, along with the written and archaeological sources indicate the residence of Turkic tribes in the territory of Caucas from the ancient period, evidenced by numerous place names which are preserved to this day. KEY WORDS: Caucas, Toponyms, Huns, Kynyks, Oghuzs

90


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

GİRİŞ

Kafkasya toprakları genel Türk Tarihi’nin öğrenilmesi açısından vazgeçilmez hazine olarak kabul edilebilir. Kafkasya’daki Türk toponimik terimleri ise en eski Türk Tarih’i katmanlarının ortaya çıkarılması için son derece önemlidir. Kafkasya topraklarında daha milattan önce buralara yerleşmiş Skif, Kimmer ve Sak boyları ile bunlara bağlı olan toponimler korunmuştur. Kafkasya’ya kadim Türklerin etnik akımları hem iki temel dağ geçidi-Derbent ve Deryal, hem de Büyük Kafkas dağlarının diğer geçitleri aracılığıyla gerçekleşmiştir. Erken Ortaçağ’da Türk boyları Kafkasya’da artık lider konuma yükselmişlerdir. XI. yüzyıldaki Selçuklu akınları sonucunda ise Oğuz-Türk boyları Güney Kafkasya’nın tamamında temel etnik ve siyasi güce dönüşmüştür.Bu dönemden itibaren Ortaçağ ve yeni dönem boyunca Türkçe, çokuluslu Kafkasya halkları arasında temel iletişim aracına dönüşmüştür.

91


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

1. İlk Türk Boyları’nın ve Türk Toponimleri’nin Kafkasya’da Yayılması Kadim ve Ortaçağ kaynaklarında Kafkasya’da çok sayıda Türk Boyları’nın– Kimmerlerin, İskitlerin, Sakların, Hazarların, Kıpçakların yaşadıkları kaydedilmektedir. Kafkasya, Anadolu’ya, Asya’dan Avrupa’ya geçen Türk boyları için de uzun Tarihi bir dönem boyunca arka cephe rolünü oynamıştır. Atilla ve Asparuh Han, Avrupa seferlerini buradan geçerek gerçekleştirmişlerdir. Erken dönem kaynakları Türk halklarının Kafkasya’da kadim köklere sahip olduklarını ispatlamaktadır. Bilindiği gibi Türk boyları’nın Kafkasya’ya kitlesel akını bir kaç aşamada gerçekleşmiştir. Birinci aşama, Kimmer-Skif-Sak boyları ile bağlantılı olmuştur. Kafkasya bölgesinde, o cümleden Azerbaycan’da, milattan önce VII. yy’dan itibaren bu topraklarda meskunlaşmış Skif-Kimmer-Sak boyları ile ilgili olan toponimler korunmuştur. Bu toponimlerle ilgili yapılacak bir araştırma ilginç gerçekleri ortaya çıkarabilir. Kimmerlerle bağlantılı toponimler, Azerbaycan’ın Zakatala ilinin Kımır ve Kımırlı, Kazak ilinin Kemerli ve Gemerli köylerinin isimlerine yansımıştır. Azerbaycan’da Şeki, Zakatala şehirlerinin ve Sakan yerleşim biriminin isimleri ise Sak boyları ile bağlantılıdır. Ortaçağ kaynaklarında Kür ve Aras nehirleri arasındaki topraklar Balasakan (kadim Türk dillerinde bala, düzlük anlamına gelmekteydi), yani Sak Düzlüğü olarak isimlendirilmekteydi. Büyük Kafkas dağlarında, Samur nehri havzasında yerleşen kadim Sahur köyünün ismi de Saklarla ilişkilendirilebilir: sak-hur (hur kelimesi komşu halkların dilinde köy anlamına gelmekteydi-E.L) Şunu da kaydedelim ki, Sahurlar bu köyü Sah olarak isimlendirmekteydiler. Sahur ise bu köye komşu halklar tarafından verilen isimdir (yani sak(h)lar köyü –E. L.)204. Azerbaycan’ın Gah ilinin yakınlığında XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar “Sakan” isimli yerleşim biriminin varlığını dikkate alacak olsak, yukarıdaki mülahaza gerçek kabul edilebilir205. Ayrıca, bilindiği gibi Azerbaycan’ın kuzey-batı bölgesinde Saklarla bağlantılı bir takım yer isimleriyle karşılaşılmaktadır: Şeki, Zakatala vs. Kafkasya’ya o cümleden de Azerbaycan’a yapılan ikinci büyük Türk akını, binyılımızın başlarına denk gelmekte ve bu akın Hun, Bulgar, Sabir, Hazar vs. Türk Boyları’nın ismi ile ilişkilidir.

204

Latifova, E. M, Severo-zapadnıyAzerbaydjan: İlisuyskoesultanstvo, Baku, İzd-vo “Altay”, 1999, s.28 GİA AzerbaydjanskoyRespubliki. F.579, op.1. İngiloyskoe (Zakatalskoe) Blagoçinie, ed.hr.3, v. 1,7

205

92


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Halkların Büyük Göçü döneminde Altay ve Çin sınırlarından hareket eden Hun, Avar ve diğer Türk boyları da Kafkasya’dan geçerek Avrupa’ya yüz tutmuşlardır. Kaynaklarda 395 yılında Tuna kıyılarından Güney Kafkasya’ya gelen, oradan da Ön Asya’ya hareket eden Hun boyları’nın en büyük akını ile ilgili çok sayıda bilgi bulunmaktadır206. Hunların bu dönemde Kafkasya’da yerleşen bir kısmı, sonraları bölgenin siyasi olaylarında önemli rol oynamaya başlamıştır. Hunlar Azerbaycan’a Kuşanlar ismi ile gelmişlerdir. Bu isim onların tapındıkları 5 kutsal totemden biri olan kuşla ilgilidir207. Kuşan Hunlarının Azerbaycan’ın Gah ilinin Ilısu köyüne yerleştiklerine, burada korunan Kuş uşağı veya Kuşlar soy ismi de delalet etmektedir208.Ayrıca Kuşanlarla ilişkili yer isimleriyle Azerbaycan’ın Ağdaş, Gabele, Kürdemir, Şamahı, Guba ve Kazak illerinde de karşılaşılmaktadır209. Azerbaycan’ın kuzeybatı bölgesini Kuzey Kafkasya’ya bağlayan dağ geçidinin Hun beli olarak isimlendirilmesi ve bu toponimin Hun boyları’nın ismini taşıması, ikinci akın sırasında bu boyların Azerbaycan’ın kuzey-batısında yerleştiğini ispatlamaktadır. Böylece, kadim dönemde Kuzey Kafkasya’dan Güney Kafkasya’ya akın gerçekleştiren Kimmerler, İskitler, Saklar, Hunlar, Avarlar vb., Derbent ve Deryal geçitleri ile birlikte Hun beli aracılığıyla da Azerbaycan topraklarına yayılmışlardır.

2.Ortaçağ’da Doğu Kafkasya’da Yayılmış Türk Toponimleri Kafkasya’nın Arap Hilafetine katılmasından sonra, bu bölgede Arapça’nın resmi dile dönüşmesine rağmen iletişim aracı olarak Türkçe’nin rolü gelişmekteydi. Öte yandan İslam dini’nin kabul edilmesiyle dini ortaklığın yaranması, Kafkasya’nın Türk ve gayr-ı Türk halkları arasında akrabalık ilişkilerinin genişlenmesine, kaynaşıp-karışma sürecinin daha da derinleşmesine neden oldu. IX. yüzyılın ortalarında Hilafetin çöküşü sonucunda Güney Kafkasya’da ve Azerbaycan’da başlanan siyasi uyanış-bağımsız Azerbaycan devletlerinin ortaya çıkması, ülkenin Türk ve Türk olmayan halklarının ortak Türk-İslam cephesinde birleşerek yabancı işgalcilere karşı özgürlük mücadelesi vermesi, tek Azeri-Türk halkının ve dilin teşekkülünü hızlandırdı. VII-X. yüzyıllarda Türk Dili’nin yalnız Kafkasya’da değil aynı şekilde Demirkapı’dan, Derbent’ten Diyarbakır sınırlarına, Hazar Denizi’nden Karadeniz kıyılarındaki Trabzon ve Abhaz bölgesine kadar geniş bir şekilde yayılmasında, Azerbaycan sözlü halk edebiyatının şaheseri olan Kitab-ı Dede Korkut destanlarının önemli rolü olmuştur210. Türkçe, bu büyük bölgede kudretli bir iletişim aracına dönüşmüştür. Erken Ortaçağ’da Türk boyları Kafkasya’da artık lider konuma yükselmişlerdir. Onların yayıldıkları bölge de önemli ölçüde genişlemişti. Bu düşüncemizi onaylamak için yalnız 206 207

Djafarov, Y.,Gunnı i Azerbaydjan, Baku, 1993, s. 36 Veliev, M. G., (Baharlı), Azerbaydjan, Baku, 1921, s. 31

208

Bkz.,Latifova, E. M, a.g.e., s. 30; Latifova, E. M, Ilısu Sultanlığı Arazisinde Türk Toponimleri (Rusça), “Altay Dünyası”, 1999, Sayı 5-6, , s. 35 209

Azerbaydjanskaya SSR. Administrativno-territorialnoedeleniena 1 yanvarya1977 g. 4-e izd.,Baku, 1979 Mahmudov, Y. M., Azerbaycan Tarihi, İntibah dövrü (IX esrin ikinci yarısı-XIII esrin evvelleri), Bakü, “Altay dünyası” dergisinin yayını, 1996, s. 80 210

93


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Azerbaycan’ın kuzey-batısında günümüze kadar muhafaza edilen erken Ortaçağ’a ait Türk yer isimlerini zikretmek yeterlidir. Örneğin, Azerbaycan’ın kuzey-batısında yerleşen Gah ili topraklarında Türk boyları ile ilişkili aşağıdaki yer isimleri de mevcuttur: Kıpçak,Oncalı,Tangıt, Garadolag, Bucag vs. Ayrıca bölgemizde M. Kaşgarlı’nın ünlü Divan ü Lügati’t-Türk adlı eserinde zikredilen Oğuz boyunun 22 kolundan biri, aynı zamanda en önemlisi ve birincisi sayılan Kınık boyu ile ilgili yer ve soy isimleri halen durmaktadır: Kanık nehri, Şeki ilindeki Baş ve Aşağı Göynük köyleri, Ilısu’daki Konuk dağı ve Kanıklar soyu, Sarıbaş’taki Göynük oba mahallesi211. Şunu da kaydetmek gerekir ki, Kafkasya’daki Türk toponimleri’nin bazılarının aynısını Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da bulmak mümkündür: Bolu’dakı Göynük ve Amasya’daki Göynücek212 vs. gibi bu araştırmalarımız bunun bir rastlantı olmadığını göstermektedir. 1918-1920’li yıllarda Kuzey Azerbaycan’da mevcut olan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin haritasında Nahcivan nehri yakınlarında da Göynük köyü kayd edilmiştir213. Fikrimizce, Kınıkların bır kısmı Kuzey Azerbaycan’ı geçerek Nahçivan vasıtasıyla Anadolu’ya hareket etmiş ve burada da iki yerleşim birimine daha isim vermişlerdir : Göynük ve Göynücek Kafkasya’da Kıpçaklar, yaşadıkları yer isimlerinde izlerini bırakmışlardır. Örneğin, Azerbaycan’ın kuzey-batısındaki Kıpçak köyü, isminde Kıpçak boyunun ismini muhafaza etmiştir. Bilindiği gibi Azerbaycan topraklarında Kıpçaklar, daha IV-V. yüzyıllardan itibaren yaşamaktaydılar. Bu Kıpçaklar Gürcü kaynaklarında ilk Kıpçaklar olarak kaydedilmekte ve onların Kafkasya’ya akınları M. Ö. VIII.-M.S. IV. yüzyıla denk gelmektedir214. Kıpçakların bir kolu da Bucak boyları olmuştur. Bir zamanlar Büyük Kafkas dağlarının koynunda yerleşen geçmiş Ilısu Sultanlığı topraklarındaki Ilısu ve Baydarlı köylerinde Bucak isimli mahalleler günümüze kadar durmaktadır. Günümüz Azerbaycan’ın Gah ilinin Oncalı köyünün ismi, Kıpçakların diğer bir kolu olan Onca Türkleri ile bağlantılıdır. Kadim Türk köyü olan Oncalı ile bağlantılı olarak Türk dünyasının ünlü ozanı Yunus Emre’nin tahmin edilen mezarından birinin de burada olduğunu kaydetmek istiyoruz. O burada mürşidi Şeyh Tapduk’la birlikte yatmaktadır. Büyük ozanın burada yaşayıp çalışmalarda bulunması ve dönemine göre çok akıcı bir Türkçe kullanması da Kafkasya’da o dönemde Türkçe’nin geniş bir şekilde yayıldığını göstermektedir. Çeşitli devlet başkanlarının zaman zaman Azerbaycan’ın Oncalı köyündeki Yunus Emre’nin mezarını ziyaret etmeleri dikkate şayan olup, Yunus Emre’nin mezarı ile ilgili önemli bir husustur. Yeri gelmişken, şunu da söylemeliyiz: Gah’ın eski ismi de Kıpçak Türkleri ile ilişkilidir. XIX. yüzyıl yazarı İ. Lineviç örnek olarak takdim ettiği bir rivayette, Gah’ın geçmişte Torağay olarak isimlendirildiğini kaydetmektedir215. K. Mahmud’un eserinde bu sözün anlamı Kıpçak dilinde dağlar arasında sığınak şeklinde tercüme edilmektedir216. Eğer 211 212

Kaşgarlı, M., Divan-ü Lügati’t-Türk, 1 Bölüm, Ankara, 1985, s. 373 Türkiye Mülki İdari Bölümleri Haritası. İstanbul, 1995

213

Karta AzerbaıjanskoyDemokratiçeskoyRespubliki 1918-1920 qq.

214

Klyaştornıy, S. G.,Drevnetyurkskiepuniçeskiyepamyatniki kak istoçnikpoistiriiSredeyAzii, M., 1954, s. 19-21 Lineviç, İ. P.,BıvşeyeElisuyskoesultanstvo, SSKG, Tiflis, 1873, vıp.7., s. 15

215

216

Kaşgarlı, M.,a.g.e. , s. 373

94


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Gah’ın gerçekten de dağların arasındaki düzlük arazide yerleştiğini dikkate alacak olursak, Büyük Kafkas uçurumlarından bölgeye gelen Kıpçakların, buralarda Torağay isminde yerleşim birimi kurdukları ihtimal dahilinde düşünülebilir. . Şunu da kaydetmek yerinde olurdu ki, V. V. Bartold eserlerinde Merkezi Asya’da da Turgay isimli küçük şehrin ve Kara Turgay ve Sarı Turgay nehirlerinin var olduğunu kaydetmektedir217. Bu gerçek ise bir kez daha Kafkasya’daki benzer yer isminin Kıpçak Türkleri ile ilişkili olduğunu ispatlamaktadır. XI. yüzyılda gerçekleşmiş Selçuk akınları sonucunda ise Oğuz-Türk boyları tüm Güney Kafkasya’da temel etnik ve siyasi güce dönüşmüşlerdir. Selçuk akınları sonucunda Türk Boyları’nın yeni grupları Güney Kafkasya’ya, özellikle de Azerbaycan’a yerleşmişlerdir. Aynı kökten ve dilden olan, İslam’ı kabul etmiş Oğuz-Selçuk Türkleri kısa bir zamanda kaynaşmışlardır. Kaydedilmesi gerekli bir diğer husus da XI-XII.yüzyıllarda Oğuz Türkleri’nin, İslam Dini’nin Dağıstan’ın daha geniş arazilerinde yayılmasında büyük rol oynamış olmalarıdır. Kafkasya’nın söz konusu bölgelerinde günümüze değin Oğuz Türkleri ile ilgili terimler kalmıştır. (ör. Dağıstan Cumhuriyeti’nin Hunzah ilinde mevcut olan Oğuzilal soyları ve Oğuz şahıs isimleri, Ahtı ilindeki Oğuzrinsurar – yani Oğuz mezarlığı, Azerbaycan’ın kuzey-batı bölgesindeki Oğuz ili vs.) Bu süreç sonucunda Azerbaycan halkının da şekillenmesi tamamlanmıştır. Bu dönemden itibaren tüm Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca, Türkçe çokuluslu Kafkasya halkları arasında temel iletişim aracına dönüşmüştür. XIII. yüzyılda Moğol seferleri sonucunda Kafkasya’ya yeni Türk boyları yerleşmiştir. Fazlullah Reşiduddin’in eserinde Moğollarla gelmiş Türk boyları’nın isimleri zikredilmektedir: Celayir, Sunit, Tatar, Merkit, Kurlaut, Tulas, Tumat, Bulagaçin, Keremuçin, Urasut, Tamgalık, Targut, Oyrat, Bargut, Kori, Telengut, Kesutami, Urenka, Kurkan ve Sukait218. Bu boyların ekseriyetinin izleri, Kafkasya toponimisinde günümüze kadar mevcuttur219. Kanaatimizce Ortaçağ’da Türkçe’nin Kafkasya’da geniş bir alanda yayıldığını ispatlayan delillerden biri de, çok sayılı epigrafik anıtlarda korunan yazılarda geçen şahıs isimlerinin Arap alfabesiyle yazılırken, oğlu ve kızı kelimelerinin yazılmasıdır. Şöyle ki, hatta Büyük Kafkas Dağları’nın kuzeyinde, oldukça yüksek mevkide yer alan Sahur Köyü’nde 1278 yılında yapılan caminin duvarındaki yazıda onun Haticet Muhammed kızının talimatıyla Safi Kadir Bey oğlu tarafından yapıldığı kaydedilmektedir220 Bu yazıda kızı , oğlu, bey kelimelerinin kullanılması, Türk dili’nin geniş bir şekilde yayıldığını göstermektedir.

217 218

Bartold V.V. Soçınenıya. T.III. , M., 1965, s. 516 Raşid ad-Din, Sbornikletopisey, t.I, kn.I, II, M-L., 1959, s. 77

219

Bkz.,Latifova, E. M, a.g.e., s.32, Geybullaev, G. A., Mongolskietoponimı v Azerbaydjane, İzvestiya AN Az. SSR, 1981, No: 3, s.77 220

Lavrov, L. İ.,EpigrafiçeskiepamyatnikiSevernovoKavkaza X-XVII v.v., M., Nauka, 1966, s. 85.

95


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Rus Tarihçi S. Bronevski de XIII-XV. yüzyıllarda Tatar (Rus yazarlarının tamamı Türk halklarını Tatar olarak isimlendirmekteydiler-E.L.) soylarının ve dilinin Kafkasya’da çoğunlukta olduğunu kaydetmektedir221. XIV. yüzyılın sonu-XV. yüzyılın başlarında Kafkasya’ya seyahatte bulunmuş Johan de Halonifontibus, burada yaşayan Rumların, Tatların, Rusların, Çerkezlerin, Lezgilerin, Yassıların, Alanların, Avarların, Kazıgumukların birbiri ile Tatar, yani Türk dilinde konuştuklarını kaydetmekteydi222. XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı ve Safevi Devletleri’nin Kafkasya siyasetinin belirginleşmesi sonucunda bölgede Türkçe’nin rolü daha da artmıştır. Kafkasya’nın hem Osmanlı, hem de Safevi yönetimi altına geçmiş topraklarında Türkçe devlet diline dönüşmüştür. Bu dönemde tüm resmi yazışmalar Türkçe yapılmaktaydı. Bu açıdan Türkçe’nin Kuzey Kafkasya’da yayılmasında Azerbaycan’ın özel rolü vardır. Kafkasya’da Ortaçağ’da Türkçe’nin iletişim aracı olarak rolünün artması, ilk olarak bölgede Türk halkı’nın diğerlerine oranla daha fazla olması gerçeği ile açıklanabilir. Öte yandan, XVI-XVIII. yüzyılın başlarında, burada yönetimlerini sağlamlaştırma uğrunda rekabette bulunmuş olan Osmanlı ve Safevi Devletlerinin, devlet dillerinin Türkçe olması da, Kafkasya’nın Türk olmayan halklarını, bu dili iletişim aracı olarak kullanma konusunda etkilemiştir. XVII. yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde Dağıstan ve Kuzey Kafkasya’nın farklı bölgelerinde gördüklerini kaleme alırken, burada birçok Türkçe yer ismi zikretmektedir: Demir kapı, Baş tepe, Koysu, Yamansu, Yarıksu, Karabudak, Aktaş, Karabudakhan, Kübeçli vs.223. Evliya Çelebi, burada yaşayan Nogayların dillerinden bahsederken, Nogay dili’nin Osmanlı Türkçesi’nden epey farklı olmasına rağmen, onların Tatar (Türk) olduklarını kaydetmektedir224. Aynı zamanda yazar, Dağıstan’ın farklı halklarının anadillerinin dışında Arap ve Fars dilleri ile birlikte Türk dilleri olan Kumuk, Kıpçak, Çağatay vb. dillerini bildikleri ve bu dillerden iletişim aracı olarak yararlandıkları konusunda da bilgiler vermektedir225.

3. Yeniçağ’da Doğu Kafkasya’da Türkçe’nin ve Türk toponimleri’nin durumu Türkçe’nin ve Türk toponimik terimlerinin geniş bir şekilde yayılma durumu, özellikle Azerbaycan’ın komşusu olan ve bu ülkeyle geniş ekonomik ve siyasi ilişkilerde bulunan Dağıstan halkları, Çerkezler, Çeçenler ve Osetinler arasında gözlemlenmektedir. Bu, ilk başta XVIII. yy başlarından Azerbaycan’ın ekonomik-stratejik konumuna göre, ona komşu bulunan Müslüman Türk-Kafkasya halklarını celbeden merkeze dönüşmesi ile bağlıydı. Rus İmparatorluğu tarafından işgal edilinceye kadar Kuzey Kafkasya, Azerbaycan’ın siyasi ve 221

Noveyşiegeografiçeskie i istoriçeskieizvestiya o Kavkaze, sobrannıe i popolnennıeSemenomBronevskim. Çastvtoraya. M., 1823, s. 442-443 222 Dagestan v izvestiyahrusskih i zapadno-evropeyskihavtorov XIII-XVIII vv. Mahaçkala, 1992, s. 35-36 223 Evliya Çelebi, Knigaputeşestviya, Vıp. 2. M., 1979, s. 109, 111-112, 114, 118 224

Evliya Çelebi, a.g.e., s. 55

225

Evliya Çelebi, a.g.e., s.115

96


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

ekonomik etki alanında idi. Kuzey Kafkasya halklarının ekonomik zorlukları ve ek kazanca olan ihtiyaçları, onları Güney Kafkasya, o cümleden de Azerbaycan hanlıklarına, sınır bölgelerde yerleşen Türk paşalıklarına yöneltmek zorunda bırakıyordu226 . Türkçe’nin ve Türk toponimik terimlerinin bölgede geniş bir şekilde yayılması gerçeğini, XVIII. yüzyılın başlarından Kafkasya politikasını etkinleştiren Rus İmparatorluğu da dikkate almaktaydı. İşte Türkçe’nin Kafkasya’da geniş sahalara yayıldığını bilen Rus İmparatoru I. Petro, seferi arifesinde bazı yerli idarecilere gönderdiği mektupları ve yerli halka yaptığı Manifesto olarak isimlendirilen müracaatı Türkçe yazdırmıştı227. Bu dikkate alınması gerekli çok önemli bir husustur. 1858-1859 yıllarında Kafkasya’da bulunmuş ünlü Fransız yazar A. Düma, Kafkasya adlı eserinde Tiflis’te çeşitli toplantılarda bulunurken, burada Allah verdi, Yahşı yol vs. gibi Türkçe ifadelerden yararlandığını kaydetmektedir228. 1122 yılında Kartli-Kahetya Çarı David tarafından Tiflis Müslüman emirliği ortadan kaldırılıncaya kadar Tiflis halkının ekseriyetinin Türk-Müslümanlardan oluştuğunu dikkate alacak olursak, XIX. Yüzyıl’da Türk ifadelerinden ve Türk terimlerinin burada yer almasının şaşırtıcı olmadığını kabul edebiliriz229.

226

Aliyeva, S. İ., “Azerbaydjanskiy yazık naSevernomKavkaze”, Aktualnıeproblemınauki i praktiki, Sborniknauçnıhstateynauçno-praktiçeskoykoferençii s mejdunarodnımuçastiem, Ç. I., Kizlyar, 2009, s. 31 227 Mustafazade, T. T.,Azerbaydjan i russko-tureçkieotnoşeniya v pervoytreti XVIII veka. Baku, 1993 , s. 44 228 Dyuma, A.,Kavkaz, Tbilisi, 1988 s. 201-202 229 Krımskiy, A. E., Nizami i ego sovremenniki, B., 1981, s.158-159

97


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SONUÇ

Kafkasya’nın söz konusu bölgeleri ile ilgili yaptığımız araştırmalar eski Türklere ait çok zengin lingüstik ve toponomik verileri ortaya çıkarmaya imkan vermiştir. Hatta Kafkasya ile Türkiye Cumhuriyeti bölgeleri arasında da toponomik benzerlikler gözlemlenmiştir. (ör. Göynük, Bilecik vs.). Bu ise bir daha Kafkasya’nın , Anadolu’ya hareket eden Türk boyları için uzun Tarihi dönem boyunca arka cephe rolü oynaması gerçeğini ispatlamaktadır. Mevcut çalışmamız, Kafkasya topraklarında kadim dönemlerden beri Türk Boyları’nın yaşadığını ve Tarihi Türk Dili’nin Kafkasya halkları arasında temel iletişim aracı olduğunu ortaya koymaktadır. İşte bu düşünceden hareketle tespit ettiğimiz durum yine bir çok kaynak tedkik edildiğinde günümüze kadar korunmuş olan çok sayıda Türk toponimik terimlerinin mezkur bölgede ve bölgelerde varolduğunu ispatlanmaktadır.

98


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

KAYNAKÇA 1. Aliyeva, Sevınç, 2009, Azerbaydjanskiy yazık naSevernomKavkaze, Aktualnıeproblemınauki i praktiki, Sborniknauçnıhstateynauçnopraktiçeskoykoferençii s mejdunarodnımuçastiem, Ç. I.,Kizlyar 2. Azerbaydjanskaya SSR.,1979, Administrativno-territorialnoedeleniena 1 yanvarya1977 g. 4-e izd.,Baku 3. Bakıhanov, AbbasquluAqa, 1991,Gyulistan-i İram, Baku 4. Bartold,Vasiliy. Soçınenıya,1965,T.III. , Moskva, 5. Dagestan v izvestiyah,1992, russkih i zapadno-evropeyskihavtorov XIII-XVIII vv. Mahaçkala 6. Djafarov, Yusif, 1993,Gunnı i Azerbaydjan, Baku 7. DnevnikpolkovnikaRunovskogo, 1883, sostoyavşegopristavompri Şamile vovremyaprebıvaniya ego v gor. Kaluge s 1859 po 1862 gg. AKAK,.t. IX, Tiflis 8. Dyuma, Aleksandr, Kavkaz, 1988,Tbilisi, 9. Evliya Çelebi, 1979,Knigaputeşestviya, Vıp. 2. M., 10. Geybullaev, Gyaseddin.,1981, Mongolskietoponimı v Azerbaydjane, İzvestiya, AN Az. SSR, No: 3. 11. GİA AzerbaydjanskoyRespubliki. F.579, op.1. İngiloyskoe (Zakatalskoe) Blagoçinie, ed.hr.3. 12. Karta Azerbaıjanskoy DemokratiçeskoyRespubliki 1918-1920 qq. 13. Kaşgarlı, Mahmut, 1985, Divan-ü Lügati’t-Türk, 1-3 Bölüm, Ankara 14. Klyaştornıy, Sergey,1954, Drevnetyurkski epuniçeskiye pamyatniki kak istoçnikpoistiri isredney Azii, Moskova 15. Krımskiy, Agafangel, 1981,Nizami i ego sovremenniki, B., 99


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

16. Lavrov, Leonid,1966,Epigrafi çeskiepamyatniki Severnovo Kavkaza X-XVII v.v.,Moskva, Nauka 17. Latifova, Elvira, 1999,Ilısu Sultanlığı Arazisinde Türk Toponimleri (Rusça), “Altay Dünyası”, , Sayı 5-6 18. Latifova, Elvira, 2010, Kuzey-Batı Azerbaycan’ın Toponimisinde Kadim Türk Boy İzleri, “Tarih ve Onun Problemleri” , sayı: 1, Bakü 19. Latifova, Elvira, 1999, Severo-zapadnıy Azerbaydjan: İlisu yskoesultanstvo, , İzdvo “Altay”, Baku 20. Lineviç, İvan, 1873,Bıvşeye Elisu yskoesultanstvo, SSKG, Tiflis, , vıp.7. 21. Mahmudov, Yagub, 1996, Azerbaycan Tarihi, İntibah dövrü (IX esrin ikinci yarısı-XIII esrin evvelleri), , “Altay dünyası” dergisinin yayını, Bakü 22. Mustafazade, Tofik,1993,Azerbaydjan i russko-tureçkieotnoşeniya v pervoytreti XVIII veka., Baku 23. Noveyşiegeografiçeskie i istoriçeskieizvestiya o Kavkaze, sobrannıe i popolnennıeSemenomBronevskim. ,1823,Çastvtoraya. Moskva 24. Raşid ad-Din, Fazlullah, 1952, Sbornikletopisey, t.I, kn.I, II, Moskva-Leningrad 25. Türkiye Mülki İdari Bölümleri Haritası,1995 ,İstanbul 26. Veliev, M. G.,1921, (Baharlı), Azerbaydjan, Baku

100


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

101


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

EBÜLFEZ ELÇİBEY’İN YAKLAŞIMIYLA İBN SİNA

Ebülfez Elçibey Çev: Muhammet KEMALOĞLU

ÖZET

İslam dünyasında XI. yüzyılda matematik, astronomi, fizik, kimya ve tıp alanlarında önemli çalışmalar ortaya koymuş diğer bir bilim insanı da İbni Sina’dır. O zamana kadar yapılan çalışmaları da değerlendirmek suretiyle bilim adamları, söz konusu bilim dallarında önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu bilim adamları arasında İbn Sina’nın ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bir hekim olarak şöhret yapmış; matematik, astronomi, fizik, kimya, jeoloji, felsefe, teoloji, şiir ve müzik onun dehasıyla zenginleşmiştir. Büyük Türk filozofu ve hekimi İbni Sina gerek Türk, gerek dünya düşünce, tıp ve eğitim tarihînde önemli yer tutar. Aristo ve Farabi'den sonra kendisine üçüncü öğretmen denir. Bu çalışmamızda Ebülfez Elçibey’in bakışıyla bu Türk aydını ve düşünceleri ele alınacaktır.

ANAHTAR KAVRAMLAR: Farabi, İslam Felsefesi, Türk Filozofu, İbn Sina, Ebülfez Elçibey, Aristo

 Ebülfez Elçibey, Az rbaycandan Başlayan Tarih, Terti

e



pçi ve Redaktor: Mircelal Yusifli, Bakı, Adiloğlu Neriyyatı, 2003, s. 151-186.

TRT Genel Müdürlüğü, Ankara.

102


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

EBULFEZ ELCHİBEY APPROACH IBN SİNA

ABSTRACT

XI in the Islamic world. century mathematics, astronomy, physics, chemistry and medicine studies revealed a significant other or a scientist Ibn Sina. Until then assess the work carried out by the scientists, the scientific disciplines that have made significant contributions. This is a privileged place among scientists has Ibn Sina. Had a reputation asa physician, mathematics, astronomy, physics, chemistry, geology, philosophy, theology, poetry and music enriched his genius. The great Turkish philosopher and physician Ibn Sina and Turkish, both the world of thought, history of medicine and education are important. Farabi, Aristotle, and then called him a third teacher. In this study, this Turkish intellectuals Ebulfez Elchibey's point of view and ideas will be discussed.

KEY WORDS: Farabi, Islamic Philosophy, Turkish Philosopher, Ibn-i Sina, Ebulfez Elchibey, Aristotle

103


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

GİRİŞ Hüseyin Ebu Ali b. Abdullah b. Sina bin yıl önce 980 yılında Buhara yakınlarında Afşan'da köyünde doğmuştur. İbn Hallikan (1211-1282) diyor ki, onun babası Belh'den ve Buhara'ya göçmüştü. Annesinin adı Setare idi, o da Afşan'da bir köyden idi. Hüseyin İbn Sina küçük yaşlarından ilim tahsil etmeye başlamış, ilk gençliğinde Hint hesabını, cebir, Kur'an ve edep ilimlerini öğrenmiş. Bu sırada Ebû Abdullah Natili Buhara'da yaşıyordu. Hüseyin'in babası Natili’yi oğluna öğretmen tutar. Zahrieddin Beyhakî İbn Fındık (1110-1170) “Sivan El-Hikmenin Tamamlanması” adlı eserinde Natili’den bahsederken: “Ebu Ali (İbn Sina-MÖ) demiştir ki, ben mantık ilkelerini ondan öğreniyordum”. İbn Hallikan bunu kadar geniş vererek gösteriyor ki, İbn Sina “İsağuci “eserini, mantık ilmini, “el-Macisti”yi Öklid geometrisini Natili’nin yanında öğrenmişti. Sonra, Zahid müstear ismiyle tanınmış Buharalı âlim İsmail'den fıkhı (Müslüman hukukçuluğunu) öğreniyor, ancak biraz kavgaları olur. O zamanlarda tartışmalı hukuk meseleleri âlimlerin meclisinde çözülüyordu. Buhara bilginler İbn Sina'nın cesur fikirleri ile razılaşmayarak, ona karşı itiraz ettiklerinden, İbn Sina Fıkıh'tan uzaklaşıp felsefe ve tıp ilmi ile meşgul olmaya başlar. Birtakım Doğu ilahiyatçı ve filozofları felsefeyi öğrenirken ilk önce mantık başlıyorlardı. Farabi de mantık ilmini felsefenin anahtarı sayıyordu. Mantığa derinden sahiplenmiş İbn Sina felsefe ve ilahiyatı öğrenirken büyük zorlukla karşılaşıyordu. Özellikle o, metafiziği (profilini kötü et-tabii) ilk zamanlar hiç benimseyemediği bilmiyordu. Bu konuda Beyhakî yukarıda gösterdiğimiz eserinde İbn Sina'nın kendi yazısına istinaden böyle söylüyor ki, o, “Metafizik” kitabını kırk defa okumuş, onu ezberlemişti, ancak anlam ve mahiyetini kavrayamamış, ümitsizliğe kapılmıştı. Bir kez bir kitapçı ona bir kitap sunuyor. 104


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Ebu Ali, onu kesin reddedip, düşünüyor ki, o, önemsiz bir kitaptır. O zaman satıcı ısrar eder: “Onu al, oldukça ucuzdur, toplam üç dirhem, onun sahibinin paraya ihtiyacı var”. İbn Sina kitabı alır. Bu kitap filozof Ebu Nasr Farabi'nin Aristoteles'in “Metafizik”ini anlatan eseriimiş. Ebu Ali şöyle diyormuş: “Ben eve döndüm ve onu süratle okudum. Aynı anda onun anlam ve amacı anlaşıldı “. Orta Çağ kaynakları gösteriyor ki, ilim öğrenmek için Farabi'nin “bilgi paylaşımı” eserinin eşi-benzeri yoktur. Onun özellikle tahlil yöntemi bilginleri için bir örnek idi. İbn Hallikan Farabi hakkında yazarken belirtiyor ki, İbn Sina eğitimini Farabi'nin “kitapları ile tamamlamış, kendi eserlerinde onun sözlerinden yararlanmış”230. Beyhakî de, İbn Sina Farabi'nin ölümünden 30 yıl sonra doğmuş ve onun eserlerinin öğrencisi olmuştur. Tıp bilimi, hekimlik sanatı henüz İbn Sina'ya kadar Yakın ve Orta Doğu'da yaygın, hep yüksek tutulmuştur. Bu alanda en meşhur âlim Zekeriya Razi (864-924) olmuştur. Ona “Müslümanların Tabibi”, “Müslümanların Galeni” diyorlardı. Farabi'nin “Kurumsal ve Deneysel Tıp” eseri yeni bir yönün başlangıcıydı. İbn Sina 16-18 yaşlarında iken tıbbi derinden öğrenir. Çok güçlü hafızası olan İbn Sina eline geçen tüm tıp kitaplarını okuyup, genellemeler, karşılaştırmalar yapıyor, eserler yazıyor, hastaları ücretsiz tedavi ediyordu. Buhara'nın tanınmış tıp bilginleri ona karşı çıkıp, çeşitli iftiralar atıyorlar. Tüm zorluklara rağmen, İbn Sina kendi teorilerini geniş ölçüde denemeden geçirir, yüzlerce hastaları iyileştirmekle kendisinin doğru olduğunu nüfus arasında ispat ediyor. Bundan sonra o, deneysel tıp ile teorik tıp arasındaki ilişkileri çalışıp, tüm eserlerini deneyim temelinde yazıyor. Böylece, İbn Sina kendi tedavi yöntemleri ile tıpta bir çığır açıyor. O, 17 yaşında iken Buhara Emiri Nuh bin Nasr Samani’yi tedavi ediyor ve onun saygısını kazandığı için kütüphanesine görevlendiriliyor. Bu kütüphane o dönemin en zengin kitap hazinelerinden biriymiş, orada saklanan elyazmaların ikinci nüshasını başka yerlerde bulmak mümkün değilmiş ve birçoğunun adını bile, bilmiyormuşlar. İbn Sina bu kütüphanede gece gündüz çalışıyor, çok bilgi topluyor. Orada okuduğu birtakım karmaşık bilimsel problemleri ezberliyor. Orta Çağ kaynakları gösteriyor ki, bu kitap hazinesinde Farabi'nin nadir nüshada yazmaları da saklanıyormuş. Sonra bu kütüphanede yangın çıkıyor ve tüm kitaplar yanıyor. Şöyle bir şayia çıkmıştır ki, güya onu İbn Sina kendisi yakmış, başkalarının oradaki eserlerden yararlanmasını istememiştir. Bütün bunlar genç İbn Sina'nın istidadına karşı doğan çekememezlik ve hasetten oluşmuştur. Aslında, kütüphane Samanilerin hâkimiyet uğrunda giden mücadelesi sonucunda, keskin iç savaşlar sırasında yanmıştır. Yeri gelmişken, belirtelim ki, birtakım eserlerde, dahil V.V. Sokolov’un “Srednevekovaya Filosofiya” eserinde231 de kütüphanenin yakılması konusu doğru yazılmıştır. 997 yılında Samani hakimi Nuh bin Mansur ölünce Samani devletinin durumu daha da bozulmaya başlıyor. Ellerine güçlü iktidar toplamış birtakım ordu komutanı, vezir ve büyük 230 İbn Hallikan, Vafeyet el-ileri, RAF, yazma D-165, varak: 188 a

.

231

Sokolov,V. V. Srednevekovaya Filosofiya, The Medieval Philosophy, Moscov, 1979, s. 241.

105


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

ruhban arasında siyasi güç giden çarpışmalar kendini devletin merkezi Buhara'da daha kabarıyordu. Devlet işlerinde çalışan genç İbn Sina ve babası Abdullah sarayla bağlıydılar ve bu çekişmelerde sık sık tehlike altında kalıyorlardı. Samaniler devleti son yıllarını yaşıyordu. Orta Asya'da Oğuzların ve Kıpçakların askeri siyasi faaliyeti güçleniyor, Karahanlılar devleti nüfuzunu genişleterek Samaniler devletine ağır darbeler vuruyor, onun sükûtunu yaklaştırıyordu. Böyle karmaşık çekişmeler içinde Gazne'de yeni bir devlet kuruluyordu. Henüz Nuh bin Mansur'un sağlığında Samanilere tabi olan Emir Sebuktekin kendini bağımsız görmeye başlamış ve Karahanlıların başkanları ile ittifak kurdu. Sır-Derya havzasını onların emrine bırakarak Amu-Derya havzasını ve Horasan'ı kendi hâkimiyeti altına almıştır. 999 yılında Samanilerin ordu başkanlarından olan Faik, Karahanlılarla gizli ittifakta olduğu için, Samani hükümdarı Mansur’u tahttan indirip gözlerini çıkartıyor. Karahanlı Hakimi Nesir, ordusu ile Buhara'ya giriyor. Samaniler ve onları savunan feodaller tam mağlup edildiklerini görüp Buhara halkına başvururlar. Şehir nüfusu dış saldırılara karşı mücadeleye başlar ve Nesirle taraftarlarını şehirden çıkar. Samanilerin bu ağır yenilgisini gören Sebuktekin'in oğlu Mahmud bu yıl başkenti Gazne olan Emirliği bağımsızlığını ilan eder. Bununla da Gazneviler devleti oluşur. Kaşgar'dan Amu-Deryaya dek Doğu Türkistan'ın bir bölümü-Yedisu, Şaş (Taşkent), Fergana ve geçmiş Suğd arazisini Karahanlı devleti, Kuzey Hindistan'dan Hazar Denizi'nin güney yönlerine dek şimdiki Afganistan ve kuzey-doğusu İran'ı ise Gazneliler devleti topraklarına kattılar. 1005 yılına kadar Samaniler devletinin varlığına son verildi. Amu-Deryanın düşük akımında ve Aral denizinin güney sahillerinde çok da büyük olmayan bir devlet-Harezm devleti kuruldu. Yeni oluşan bu devlet Karahanlı ve Gaznevi devletleri ile belli ilişkiler kurdu. Harezm hakimleri Harezmşahlar olarak adlandırılıyordu. Harezm IX. yüzyılda Orta Asya'nın kültürel hayatında önemli bir yer tutuyordu. Ket, Eski Ket, Urgenc (Gürgenç, bugün Nukus) gibi şehirleri ilim ve kültür merkezleri olmak üzere, Oğuzların, Hazarların ve Volga Bulgarlarının en çok ticaret yaptığı yerlerdi. X. yüzyılın sonlarında oğuzlar Kınık boyu232 çevresine daha organize kuvvet gibi birleşmeyle birlikte, kendi yönlerini Ortadoğu'ya doğru yöneltiyorlardı. Harezm ile Oğuzlar arasında ilişki yoğunlaşıyor, onlar birbirine daha da yaklaşıyorlardı. Bu dönemde Harezm'in kendi içinde siyasi durum istikrarlı değildi. Urgenc’in(Gürgenç) emriyle köyde bulunan Harezmşah arasında çarpışma olur. 995 yılında Urgenc’in Emiri Ket’i tuttu, Harezmşah’ı idam etti ve kendisini Harezmşah adlandırdı. 232 Kınık boyu, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'de; " ‫ ٱﻏُﺰ‬Oğuz: Bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmen’dirler. Bunlar yirmi iki bölüktür; her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alameti (tamgası) vardır. Birbirlerini bu belgelerle tanırlar. Birincisi ve başları: "‫ ﻗﻨﻖ‬Kınık"lardır. Zamanımızın Hakanları bunlardandır. Hayvanlarına vurdukları işaret şudur:

.....

Besim Atalay, Divanü Lügati't-Türk, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Cilt I, 2006, s. 55, şeklinde tanımladığı bir Oğuz boyudur. Ebu'l Gazi Bahadır Han, 17. yüzyılda yazdığı Şecere-i Terakime adlı eserinde Selçukluların padişahlığı ele geçirmelerini anlatırken onların tavrını şöyle belirtir: "Selçuklular Türkmen olup, kardeşiz deyip, ile ve halka faydası dokunmadı. Padişah olunca, Türkmen' in Kınık uruğundanız, dediler ve padişah olduktan sonra Efrasiyab'ın bir oğlu Keyhüsrev'den kaçıp, Türkmen'in Kınık uruğunun içine varıp onda büyüyüp kalmıştır. Onlar biz onun oğulları ve Efrasiyab'ın neslinden oluyoruz deyip, atalarını sayıp, 35 göbekte Efrasiyab'a eriştirdiler". Ebülgazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime, (Türklerin Soy Kütüğü), Haz:Muharrem Ergin, İstanbul, 1974, s. 81.

M. K. 106

).


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Geçmiş Harezmşah’ın akrabası, büyük matematikçi ve astronom Mansur bin Erzak ve sevimli öğrencisi, geleceğin dev bilimsel simalarından biri Biruni Urgenc'in emrine karşı kentin savunmasında yakından iştirak etmiş ve ordunun mağlubiyetinden sonra şehirden uzaklaşmalı olmuşlardı. Biruni Reye gelmiş, orada iki yıla yakın kalmış, bilimsel çalışmalarını bir an da durdurmuştu. 997 yılında Harezmşah Memun öldükten sonra Biruni Harezm âlimlerinin yeni hükümdara etkisi sonucunda Harezm'e döner. Oradan Buhara'ya mektuplar yazıp İbn Sina ile bilimsel tartışmalar yapıyor. Onların arasında giden yazışmalarda birtakım felsefi konular konur ve çözümüne çalışılıyordu. Bunun sonucunda ise değerli risaleler-raporlar oluşmuştur. 998 yılında Biruni emir Kâbus’un daveti üzerine Kurgan’a gelir ve orada beş yıla yakın çalışır. 1000 yılında Biruni yeniden Harezm'e Urgenc’e döner. O zamanlar 32 yaşında idi. Biruni, Harezmî devletinin siyasi çalışmalarında yer alıyor ve devlet yönetiminde sayılır bir pozisyon alır. İbn Arrak ve İbn Sina’da Urgenc'e gelerek orada bilimsel faaliyetlerini sürdürürler. Genellikle, 1004 yılından sonra Biruni İbn Arrak ve İbn Sina'nın en yakın savunucusuydu. 1010 yılından Biruni Harezmşah'ın siyasi danışmanı olur ve Harezmî dış müdahaleden korumak için geniş diplomatik faaliyet göstermektedir. İbn Sina Urgenc’de 12 yıla yakın kalarak, meşhur “Tıp Kanunu” ve “Şifa” eserlerini burada yazmaya başlar. Bütün hayatları askeri feodallerin çatıştığı ağır bir ortamda geçen bu üç büyük alimin-İbn Arrak, Biruni ve İbn Sina-yaratıcılıkları için nispeten elverişli olan Harezm'deki hayatları da uzun sürmez. Ortadoğu'da en güçlü hükümdara olan Mahmud Gaznevi, Doğu'nun büyük şair, âlim ve mütefekkirlerini kendi sarayına toplamaya çalışıyordu. Birçok eserlerde Mahmud Gaznevî tarihî şahsiyet gibi doğru dürüst gösterilmez, ona Firdevsî'nin “Şehname”sine sonradan kimin tarafındaysa ekli hicvin etkisi altında ele alınır. Daha doğrusu, Mahmud Gaznevi ile Firdevs’inin ilişkileri birilerinin mizacına uygun avam ve mantıksız şekilde yazılarak bayağılaştırılmış, sonuçta tarihîlikten çok aralı, gelişi güzel bir rivayet şeklini almıştı. Mahmud Gaznevi kendi döneminde devlet ve diplomaside özel yeteneği olan çok kudretli bir hükümdardı. O, sıradan bir askeri gösteriyle rakiplerini şaşırtıyor, kızgın savaşlara temkinlik ve soğukkanlılıkla komutanlık yapıyor, her bir küçük meseleyi döne-döne ölçüp biçiyor, moralini yükselttikten sonra savaşa başlıyordu. Devletin ilkelerini her şeyden üstün tutan Mahmud Gaznevi, Avamlık ve fantazimden uzak, akıllı, siyasetcil, meseleleri net değerlendirmekte mahir bir hükümdardı. O, yükseköğrenim görmüştü, Türkçe, Arapça, Farsça vb. dilleri iyi biliyordu. Mahmud Gaznevi de birtakım hükümdarlar gibi, bilim ve kültürün o dönemde nasıl bir güçte olduğunu açıkça görüyor, ondan sadece ve sadece devletin otoritesi için yararlanmaya çalışıyordu. Orta Çağda bilim ve kültürü himaye eden bu tür hükümdarlar, vezirler, emirler çok olmuştur. Bu veliler hakkında kaynaklarda yazılmış birçok edebiyatlarda da bu kaynakların etkisi vardır. Bazen halifelerden Harun er-Reşid, Memun, vezir Nizamülmülk, Hemdani hakimi Seyfuddövle, Samanilerin bazı temsilcileri vb. neredeyse bilim olduğu gibi değerlendiriliyor, bilimin ve uygarlığın belli dönemlerinde gelişmesi onların adına bağlanıyordu. Bizce bu tür tasavvur kökünden yanlıştır. Bu tür “veliler” dönemlerinin açık düşünceli politikacılar ve devlet adamları olduğundan 107


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

bilimin gücünü ve nüfuzunu iyi görmüş, onlardan ancak devletin ve kendi hâkimiyetlerinin yararına kullanmaya çalışmışlardır. Doğu tarih ve kültürünün en büyük bilginlerinden olan, olgulara oldukça gerçek yanaşan görkemli Azerbaycan âlimi Mirza Kazımbey233 vakti ile bu konuya dolayı olarak dokunup göstermiştir ki, bilime ve kültüre bu şekilde ilişki kaygı ve istekten değil, daha çok talep ve amaçtan doğuyordu. Buna birkaç söz ekleyerek diyebiliriz ki, ilim ve irfana yüzeyden bağlılık ve kaygı gibi görünen bu tür ilişkiler dönemin sosyo-politik gelişiminin büyük taleplerinden doğan bir zorlama idi. IX-XV. II. yüzyıllarda Yakın ve Orta Doğu'da bilim ve kültüre saygısız yaklaşan herhangi bir hakem bir türlü sosyal nüfuz kazanamıyor, bu saygısızlık göre eleştirilir, kendisi ile alay edilir, hiciv edilir, düşmanlarının eline güçlü bir silah vermiş olurdu. Azerbaycan Atabeyler Devleti'nin hükümdarı Cihan Pehlivan’ın memluku Şemseddin Aydoğmuş’un Erbil hakimi Gök-Böri’ye yazdığı mektup bu açıdan oldukça seciyevidir. Aydoğmuş’un mektubunda: “Kulağımıza şöyle sesler gelmişti ki, sen bilim adamlarını ve iyiliğini himaye ediyor, onlara merhamet gösteriyor. Bu yüzden de biz seni iyi ve mü'min bir adam sayıyorduk. Ancak, şimdi biz bunun tersini görüyoruz”234. Mahmud Gaznevi eğer bilim, edebiyat, medeniyet yaratıcılarını himaye etmeseydi sadece siyasi sosyal otoritesini kaybeder, hatta “mümin” sayılmazdı ve bu çok büyük bir siyasi hata olurdu. Başka bir ifadeyle, o dönemde kalem sahipleri ile şaka yapmak çok da kolay değildi. Tarihte ve toplumda hükümdarın kimliğini ve niceliğini belirlemek için özellikle şair ve ediblerin vuracağı mührün ölçülemez gücü vardı. Bu yüzden hükümdarlar çalışıyorlardı ki, tanınmış şairler kendi eserlerini ya da adına ithaf etsin, ya da onların siparişi ile eser yaratsın. Mahmud Gaznevi de bu gelenekten kenara koşa bilmezdi. Bu yüzden o, Firdevsi'ye “Şehname” eserini yazmayı ısmarlamış. “Şehname” yi hala ondan önce Şair Dakîkî yazmaya başlamış, ancak zamansız ölümü bunu sona ulaştırmaya olanak vermemişti. Firdevsi onun işini devam ettirerek Dakîkî’nin yazdığı 1008 beyti kendi eserine dâhil etmiş ve “Şehname”ni yazıp bitirmiş ve onu Sultan Mahmud Gaznevi’ye sunmuştu. Tüm bunları ona göre belirttik ki, İbn Sina'nın hayatı hakkında dediklerimiz anlaşılsın. Mahmud Gaznevi, Horasan, Buhara ve Harezmî kendi siyasi hâkimiyeti altına almaya, otoritesini bu yerlerde güçlendirmeye çalışıyordu. Bununla birlikte, Gazneviler devleti mutezileleri, Karmetileri, Sünniliye karşı olan bütün tarikat ve akımları amansız takip ediyordu. İbn Sina ise mücadeleci Karmetiliye daha çok meyilli bir âlim idi. Buhara hakimlerine yakın olan İbn Sina aynı zamanda Karmetilere divan tutan Mahmud'a bir türlü rağbet beslemiyor ve hâkimiyetini tanımak da istemiyordu. Onu hala Buhara'da iken Sultan Mahmud kendi sarayına götürmeye çalışmış, ancak İbn Sina oradan henüz Sultan'ın etkisi altına düşmeden Harezm'e gitmiştir. Biraz geçmeden, Sultan Mahmud elini Harezm'e 233 Azerbaycan’da ağızlar üzerine ilk tetkikler, 1839 yılında Mirza Kazımbey’in Kazan Üniversitesi’nde hazırladığı “Gramatika Turetsko-Tatarskogo Yazıka” adlı çalışmayla başlar.

M.K.

234 Ziya Bünyadov, Azerbaycan Atabeyler Devleti, Bakü, 1978, s. 104.

108


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

uzatıyor. O, Harezmşah'a yazdığı mektubun bir paragrafında Harezm topraklarında yaşayan âlim, hukukçu, ileri vb. onun yanına gönderilmesini talep ediyordu. O, özellikle İbn Sina, İbn Arrak ve Biruni’nin gönderilmesi de ısrar ediyordu. Bu nedenle İbn Sina orada da kalamayıp Urgenc’ten Nisa’a gidiyor. Ancak Mahmud'un arayışı durmuyor. İbn Sina oradan da Ebiverd'e ve sonra Tus’a gider. Böylece, o, kendi yurdundan uzaklaşır. İbn Arrak ve Biruni 1017 yılında Gazneviler’in sarayına götürülür ve onlara özel ilgi gösteriliyor. Bu devre dek yaşadığı yerlerde devlet işleri ve siyasetle yakından ilgilenen Biruni, Gazneviler sarayına girdikten sonra sadece ve sadece bilimle uğraşıyor. Farabi gibi o, da dünya nimetlerine itina göstermeyip, sadece yaşam ve bilim için en gerekli olan şeylerle yetiniyor, “eli bir an bile kalemden ayrılmıyor, gözleri daima aramada, raporda olur, kalbi düşünceye dalar”. O, insan için doğruluk ve doğruluğu birinci şart alarak gösteriyor: “Öyle sebepler vardır ki, onlar insanı gerçeği görmekte kör eder; insanda kök salmış yaramaz alışkanlıklar, tutku, rekabet, şehvet düşkünlüğü, hâkimiyet mücadelesi vb. bu kabildendir. “Bu büyük ansiklopedik zekâ, gerçeği bütün varlığın, ayrıca bilimin kıstası saymış, onun uğrunda çarpışmış ve bildirmiştir ki, eğer insan hakikat yolunu tutmazsa, istediği yüksek emellere en büyük zahmet ve girişimle de ulaşamaz. Biruni hakkında burada genişçe konuşmaya ihtiyaç duyulmadığından, sadece şunu diyebiliriz ki, 150'den fazla büyük hacimli (bazıları birkaç cild) eser yazan bu olağanüstü yeteneğin İbn Sina'nın hayatında ve bakış açısının oluşmasında büyük rolü olmuştur. İbn Sina Biruni’den Urgenc’de ayrılmış, bu iki dahi ömürlerinin sonuna kadar bir daha görüşmemişler. İbn Sina Tus’dan Kurgan’a gelerek oranın hâkimi Kabus bin Veşemkir’in sarayında çalışmaya başlar. Ancak Kâbus’un kardeşi ile olan ihtilafı sonucunda, kardeşi orada ayaklanma eder, Kâbus’u hapse atar ve o, hapiste öldürülür. İbn Sina orada da kalamayıp, Hazar'ın kıyısındaki Dehistan’a gidiyor. O, Dehistan’da ağır bir şekilde hastalanır, oradan yine de Kurgan’a döner. Burada, “El-avsat” eserini yazar ki, bazı kaynaklarda hemen eser “El-avsat el-Curcanî” denir. İbn Sina bir süre orada yaşadıktan sonra Rey’e gelir orada da biraz yaşadıktan sonra Gazvin’e döner. İbn Sina'nın “Tıp Kanunu” eserinden başka, tıbba ait “Kulunç Kitabı”, “Istırap Meselelerinin Tıpta İzahı”, “Tıbbi Yasalar ve Tedaviler”, “Kalp İlaçları Kitabı”, “Nabza Ait Traktat-Risale”, “Tabibin Doğuştan Enerjilere Yaklaşımına Ait Makale”, öğrencisi Ebu Mansur'un tıbba ait verdiği sorulara cevap olarak yazdığı “İzahlar” vb. eserleri vardır. Bu eserlerde konulan konuları müellif kendi yöntemleri ile çözmüş, böylece tıp biliminde yeni yönler açmıştır. İbn Sina'nın tıbba ait eserleri, onun başka eserlerinin de genişçe yayılıp tanınmasında bir tür bayraklar olmuştur. Bu eserler ilk önce genişçe yayılarak kendi deneysel etkisini toplumda göstermiş, milyonlarca insana İbn Sina'nın zekâsını iletmiş, ona büyük rağbet kazandırmıştı. Bu ise onun başka eserlerine de kitlesel ilgi doğurmuş, onun felsefi ve toplumsal görüşlerine karşı çıkan gerici güçlerin gücünü sarsmıştır. İbn Sina’yı görüşlerine göre, imha etmek isteyenler bile onun eserleri ve ilaçları ile tedavi edildikleri için geri çekilmeye mecbur olmuşlardır. Yukarıda dediğimiz gibi, İbn Sina'nın tıp eserlerini felsefe ve mantık eserleri her yerde eşlik etmiş, sanki bu dahi, insanları fiziksel tedavi ettikten sonra, manevi tedavi etmeyi de amaçlamıştı. Hiç de tesadüfî değil ki, o, en büyük felsefi eserini “Şifa” olarak adlandırmıştır. Bu da insanlara manevi, zihinsel, ruhsal şifa vermeyi ön plana çekmek idi. “Şifa” kitabı (Arap telaffuzu ile “eş-Şifa) on sekiz, bazı kaynaklara göre 20 ciltten oluşmuştur. Bu eser henüz herhangi bir dile tamamen çevrilmemiş. Yazarın kendisi bu eseri bir kez yeniden işleyerek 109


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

toplamış, bunu “Kurtuluş Kitabı” (En-Nicat) diye adlandırmış, sonuncusunu da bir daha inceleyerek fars dilinde “Danişname” (Bilgi yazısı) eserini yazmıştır. “Danişnâme” İsfahan hakimi Ehauddövle’nin talebi üzerine yazılıp, ona sunulmuştur. Bu eserin mantık, felsefe ve fiziğe ait Forumları 1957 yılında, matematiğe ait Forumları ise 1967 yılında Rusçaya çevrilerek yayınlanmıştır. İbn Sina'nın felsefi mirası onun tıbbi irsinden hiç de geri kalmıyordu. Hatta bazı araştırmacılar onu tabipten daha çok filozof sayıyorlar. Ancak, bir şeyi unutmamak gerekir ki, İbn Sina'nın tıp alanında kazandığı başarılar, yarattığı yenilikler vb. felsefe alanında gördüklerinden üstündür. İbn Sina'nın; 1. “Şifa”, 2. “İşaretler” (El-İşarat)", 3. “Neden ve Sonuç” (El-hâsıl va el-ürün), 4. “Doğal Güçlere Ait Risale”, 5. “Felsefenin Kaynakları”, 6. “Felsefe ve Bilimlerin Dağılımı Hakkında Makale”, 7. “Doğu felsefesi”, “Arş Felsefesi”, 8. “Aristoteles'in Ruh (psikoloji) Eserinin Açıklaması”, 9. “Kategorilerinde Görevine Ait Makale”, 10. Aristoteles'in Eserlerinin Yorumlarını Kendisinde Toplayan “İnsaf Kitabı”, 11. Biruni ile yazışmasından oluşan “Şimdi Mesele” ve

12.“On Altı Mesele” vb. eserleri onun felsefi mirasının temelini oluşturuyor.

Bu eserlerin bazısı birkaç sayfadan ibaret ise de, bazısının hacmi 15-20 cilttir. Doğu felsefesini, aynı zamanda İbn Sina'nın bakış açısını araştıran birtakım araştırmacılar meseleleri yanlış tasnifle veya tarzdaki eksikliklerini koyarak, onların yaşamındaki ya Plâtonizm (Plâtonculuk), ya Neo (yeni Plâtonculuk), ya da aristotelizma (aristotelcilik) arayıp bulmaya, bütün meseleleri Yunan felsefesinin gölgesinde aydınlatmaya çalışmışlardır. Kuşkusuz, bu da avrosentrizmden, yani Avrupa'yı merkez alıp, bütün beşeri başarıları onun etrafında geçindirmek, hepsini ona bağlamaktan türemiştir. Hatta XIX. yüzyılda ve XX. yüzyıl başlarında, bazen şimdi de Avrupa'nın birçok önemli filozof ve felsefe araştırmacısı Doğu filozoflarını ya Platon'un, ya da Aristoteles'in ya taklitçisi, ya yorumcusu, ya zayıf takipçileri saymış ve saymaktadırlar. Birçoğu bunlara karşı çıksa da, kendileri de karşılaştırmalı metotla gitmiş, doğu filozoflarının yaratıcılığını bağımsız analiz etmemiş veya edememişlerdir. Bilindiği gibi Yunan felsefesi, hemen hemen bütünüyle belirlenmiştir. Doğu 110


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

felsefesi ise bütünüyle, tam bağımsız şekilde öğrenilmediği bir halde, onu Yunan felsefesi ile karşılaştırmalı olarak öğrenmek işin tek taraflı çözüm sayılmalıdır. Oysa Doğu filozoflarının yaratıcılığı tam bağımsız şekilde incelenmeli, sonradan onun karşılaştırmalı öğrenilmesine başlanmalıdır. İbn Sina'nın kaybolmuş eserleri bir yana dursun, hatta günümüze ulaşan eserleri bütünlükle tetkik edilmemiştir. Bu durumda onun bakış açısı ile Aristoteles'in bakış açısını karşılaştırmak hangi esasa göre bilimsel sayılabilir. Böyle kıyaslardan alınan sonuçlar ne kadar doğru olur? Yukarıda dediğimiz metotla giden araştırmacılar İbn Sina'nın herhangi bir felsefi görüşünü Aristoteles’te bulamayınca, onu Platonculuk veya yeni Platonculukta arıyorlar, orada da bulamayınca başka bir Yunan filozofunun fikri ile mukayese ediyorlar, eğer ona benzeyeni ya bulamazlarsa, ya da “yerini bilmeseler?” Mistik, tasavvur, din ve mezheplerin etkisiyle koordine ediyorlardı. Bunu sonuncularla kapatınca, bir cümle de ya önde ya da dalınca yazıyorlar ki, İbn Sina kendi zamanının oğluydu. Halkların kültürünün karşılıklı ilişkisini öğrenirken, birini toplayan, ötekini toplanan gibi almak olmaz. Bunların hepsi bağımsız toplanarak birleşir ve genel beşeri kültür oluşur. İbn Sina kendisine kadar ki beşer medeniyetinin büyük başarıları ile yakından tanışmış, onu kendi düşüncesinde filtreleyerek, bakış açısının doğru yol seçmesi için mantık temelinde aklın hükmüne ve tecrübeye dayandırmıştı. O, birtakım Doğu filozof ve mantıkçıları gibi aklı birinci almış, mantığı tüm ilimlerin anahtarı saymış, doğal varlıkları ve gerçekleri materyalistçesine anlatmıştır. Büyük tabip ve filozof insanı iki varlıktan-beden ve ruhtan235 oluşan düşünerek, onları maddi sayıyor ve her ikisini tedavi etmenin çeşitli yollarını bilimsel şekilde anlatıyor. İbn Sina da Farabi deki ruhun ölmezliğini veya önceliğini kabul etmeyerek, onu vücuda gelme sayıyor ve diyor ki, insan ölürken onun ruhu yaşamıyor. Bu konuları en geniş şekilde İbn Sina çözmüş, o, ruhun çeşitli hallere düşmesini vücutta giden değişiklikler, çevre etkisi vb. ilişkilerle bağlayarak yüz yıllarca tüm dünyada kök salmış, dini, idealist bakışları darmadağın etmişti. Yazar fiziksel hastalıklarla ruhsal hastalıkların ilişkisini derinden öğrenmiş, tedavide bunu hiçbir zaman gözden kaçırılmamasını doktorlara tavsiye etmişti. Doğu filozoflarının, neredeyse hepsinin yüz yıllarca tartışmalı şekilde çözmek istedikleri konu madde ve maddi âleme ilişki olmuştur. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, büyük filozoflar dahil Nezzam, Safa kardeşler, Farabi, Biruni, İbn Sina, İbn Rüşd, Behmenyar maddî âlemin ezelî ve ebedî olduğunu söylemiş, onun var olma ve etkinliğini serbestleştirmiş ruhsal (ilahi) yürürlükten bağımlı olmadığını bildirmişlerdir. Bu filozoflar ilahi (tanrı) varlığı kabul edip onu yaratıcı yok, neden saymış, maddî âlemi sonuç almışlardır ve böyle bir makul bildirmişlerdir ki, sebepsiz sonuç, sonuçsuz neden olmadığından, bu iki varlığın varoluş zamanı aynıdır, biri birbirinden bağımsız değildir ve birinci neden olduğu gibi, ikincisi de 235 “Beden ve Ruh” Doğu poeziyasında "cisim ve can", "cüsse ve can", "cisim ve nefes" vb şekillerde ifade edilmektedir. Modern dilimizde "can" daha çok "vücut" anlayışında kullanılır.

111


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

başka sonuçların sebebidir. Burada, birinci, ilk sebep, ikinci ise birinci neden alınır, birinci zorunlu varlık, ikinci mümkün varlık gibi anlaşılır. İlk sebep veya zorunlu varlık birinci sebebi veya mümkün varlığı yaratmıyor, birinci neden ilk dolayısıyla bakılmaksızın, onun sonucu olarak türer. İbn Sina maddi varlığın başlamasından bahsederken, esas faaliyeti onun kendisinde görür. O, önce maddeden (el-hetule el-sürün) bahsederken, onun biçiminin kendisinde olmadığını, ancak mevcut olduğunu gösterir ve bildirir ki, önce madde istenilen anda biçime düşebilir, formaya düşen madde cisme dönüşüyor. Önce maddenin oluşmasında kendi kendini belirler. Onun varlığa bu tür yaklaşımı demek ki, ilk sebep yaratmıyor. Bu ise dini öğretilere dolaylı karşı çıkmak demekti. Çünkü Yahudi, Hıristiyan ve İslam dinine göre bütün varlığı ilahi güç yaratır ve onu istediği şekle (biçime) düşürüyor, varlığın var olması veya yok olması onun iradesinden bağlıdır. İbn Sina'nın bu yana az çok öğrenilen felsefi bakış açısının kendisi o kadar karmaşık ve çok yönlü ki, dünyanın pek çok ilahiyatçı, filozof ve felsefe tetkikatçılarını hep şaşırtmış, onun felsefi yaratıcılığı hakkında genel fikre gelmeye, sanki imkân vermemiştir. Kimisi onun felsefesinden dinlerin yararına, kimisi aleyhine kullanmaya çalışmış, kimisi ona “dehri”-yani zamanın ebediliğini temel alan demiş, onu “mülhit”, “ateist”, aristotelci “kâfir”, “metafizik”, “neoplatonist”, “idealist”, “materyalist”, “peripatetik”, “düalist” vb. adlandıranlar da olmuştur. Bir daha belirtelim ki, İbn Sina'nın kalıtsal-öğrenilenden sonra bakış açısı hakkında doğru sonuca varmak mümkün olacaktır. İbn Sina binlerce insanoğlunun düşüncesine gıda vermiş, onları bilimin derinliklerine çekip götürmüş, insanlığın gelişmesine, varlığı doğru anlamayı, doğru yol seçmeyi sadece ve sadece bilgide-ilimde görmüştü. İlim öğrenmek “bilmek”, “bilgi sahibi olmak” İslam ideologları tarafından da hep tebliğ edilmiş, âlimlere Doğu'da her toplum, zümre, tabaka ve gruplarda saygı gösterilmiştir. Yukarıda dediğimiz gibi Kuran'da da ilim öğrenmek döne-döne Allah'ın sözleri ile emanet edilir, tavsiye edilir, gerekli sayılır. Ancak, hangi yönde, neyi, nasıl öğrenmek? Bütün bunları belirlemek için Doğu'nun büyük âlimleri meseleleri kendi öğretileri doğrultusunda yaratıyorlardı. İbn Sina da bilgileri kendi görüşüne göre tasniflenmiş, bölümlere ayrılmıştı. O, bilgileri ikiye-teorik bilgi ve pratik bilgilere ait etmişti. Onun bölümünde teorik bilgi tek başına üçe-yüksek bilgi, orta bilgiler, aşağı bilgilere ayrılır. Yüksek bilgiye-metafizik, orta bilgilere-matematik, aynı zamanda geometri, cebir, hesap, astronomi, fizik, Etik, müzik, aşağı bilgilere-tabiat bilimleri dâhil edilmişti. Tabiat bilimleri deyince, mineraloji, biyoloji, zooloji, psikoloji, tıp, kimya, müneccimlik, rüyaların yorumlanması vb öngörülüyordu. Ameli (deneysel) bilgi ise Etik, ekonomi, ilahiyat, siyaset, fıkıh (hukuk), yöneticilik vb. dâhil edilmişti. İbn Sina mantığı tüm bilimlerin “anahtarı”, “boyutu”, “terazisi” sayıyor, onu bilgi sınıflandırılmasına almayarak, ilk önce ondan söz ediyor, onu öğretiyor, sonra diğerlerine geçiyor. Büyük âlim bildirirdi ki, insan bu ilimleri öğrendikten sonra dünyayı anlamak onun elinde oluyordu. İbn Sina bir dizi edebî eserler de yazmıştır. Kaynak ve edebiyatlarda onun “İbn Yaktan”, “Risale Selam ve İrsal”, “Risale et-Tayr” sanat eserleri özellikle belirtiliyor. O, bazı bilimsel eserlerini nazımla yazmıştır. İbn Sina'nın aruz veznine ait Rübailer yazdığı söylenir. İbn Sina henüz sağlığında Azerbaycan'da geniş tanınmaya başlamıştı. O, Kazvin ve 112


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Hemedan’da yaşamış, görkemli Azerbaycan filozofu Behmenyar’ın hocası olmuş, bazı eserlerini onun sorularına cevap olarak yazmıştır. İbn Sina'nın eserleri Orta Çağda Azerbaycan'da yaygın, şimdi de halk arasında onun hakkında çok gerçekler ve rivayetler kalmaktadır. Azerbaycan SSCB İA Cumhuriyet Elyazmaları fonunda İbn Sina'nın çeşitli eserlerinin 15 elyazması vardır. Bu elyazmaların bazısı hakkında basında zaman zaman bilgiler verilmiştir. Bir daha hatırlayalım ki, “Kanun” eserinin M-136 şifreli elyazması 1142 yılında, M-148 şifreli elyazması XIII. yüzyılın sonlarında, “esrar el-Hikme” eserinin B-5445 şifreli elyazması 1681 yılında aktarılmıştır. Elyazmalar fonunda saklanan “Minhacel-hikme”, “Burhan el-Hikme”, “Şifa” ve “Kanun” eserlerinin birkaç elyazması hala geniş araştırmaya dâhil olunmamıştır. İbn Sina'nın “Kanun” eserinden “Dördüncü kitabın” Azerbaycan dilinde tercümesi olan çok modern bir yazma da ilgi çekiyor. B-1626 numaralı bu yazma yaklaşık on beş yıl önce aktarılmıştır. Arap dünyası uzmanı Muhtar Efendizade (1880-1975) 1873 yılında basılan “Kanun” eserinden “Dördüncü kitabı” modern Azerbaycan diline çevirmiş, terimleri aslında olduğu gibi saklamakla Azerbaycan Türkçesiyle karşılıklarını da göstermiştir. Elyazma 150 sayfadan (300 sayfa) ibarettir. Eseri 1873 yılında bastıran Dr. Muhammed Ali, girişte şöyle yazmıştır: Bu kitap temiz olan “Kanun” kitabıdır. Bu bir kitaptır ki, eğer kendisi ağırlığında altına satılırsa, yine satıcı aldanmış olur. Bu bilgiden zevk alan, bununla çok ilgilenen kişilere söylenmelidir: “Ya bu şekilde resim yap, ya resim yapmayı terk et”. “Dördüncü kitap” topyekûn sıtma hastalığına, onun çeşitli türlerine aittir. O, yedi bahisten ibarettir. Birinci bahis beş makaleden, birinci makale otuz bir fasıldan ibarettir. Burada sıtmanın çok türleri, onların tedavi yöntemleri, ilaçları, bu ilaçların hazırlanması, diagnozların236 belirlenmesi, hastalıkların iç ve dış belirtileri, hastaları yedirme kuralları, yemek içmekle tedavi vb. gösterilir. Bu elyazmada ilaç için kullanılan meyve, bitki ve besinlerin, hastalıkların adları Azerbaycan Türkçesi verilmiştir ki, bunların da özel bir önemi vardır. Çünkü klasik Arapça verilen bu tür isimlerin hangi bitki, meyve ve saireye ait olduğunu bulmak oldukça zordur ve bazılarını hatta belirlemek olmuyor.

236 Klinik ve laboratuar muayeneleri tamamlandıktan sonra hastalık semptom ları, etkeni, hastalık üzerine etkili olan iç ve dış faktörlere ait muayene bulguları usulüne uygun olarak değerlendirilerek hastalığın adının konması; teşhis; tanı. diagnosis certa ullae therapiae fundamentum yani: tam bi diagnoz tedavinin temelini oluşturur.

113


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

KAYNAKÇA

ATALAY, B

. ,1979,

Divan-ü Lügat-it-Türk, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Cilt I, Ankara

BÜNYADOV, Z.,1978, Azerbaycan Atabeyler Devleti, Bakü EBÜLGAZİ BAHADIR HAN.,1974, Şecere-i Terâkime, (Türklerin Soy Kütüğü), Haz: Muharrem Ergin, İstanbul İBN XELLİQAN, Vafeyet el-İleri, RAF, yazma D-165, vereq 188 a. SOKOLOV,V. V.,1979, Srednevekovaya Filosofiya, The Medieval Philosophy, Moscow

114


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

HACI ZEYNEL ABİDİN ŞİRVÂNÎ SEYAHATNAMELERİNDE VAN GÖLÜ HAVZASI* Namiq MUSALI*

ÖZET Azerbaycanlı büyük gezgin ve bilim adamı Hacı Zeynel Abidin Şirvânî (1780-1837 veya 1838) ömrünün kırk yılını seyahatte geçirmiş, Kanarya adalarından ve Fas’tan Siyam’a ve Tibet’e, Balkanlar’dan ve Kafkaslar’dan Habeşistan’a kadar geniş bir arazide dört büyük gezi gerçekleştirmiş, üçüncü seyahati sırasında (1810-1821) Türkiye’yi de ziyaret etmiştir. Şirvânî Farsça üç seyahat kitabı yazmıştır: “Riyâzü’s-seyâhat”, “Hadâikü’s-seyâhat” ve “Büstânü’s-seyâhat”. Bu eserlerde Van gölü havzasında bulunan Adilcevaz, Ahlat, Bitlis, Erciş, Hakkâri, Muşabad ve Van şehirlerinden de bahsedilmiştir. Seyyah bölgenin doğasını övmüş, oranın insanları, etnik ve dinî yapısı, tarihi, coğrafyası, anıtları, ürünleri, ünlü kişileri konusunda bilgi vermiştir. Kendi gezisi sırasında yazar Van gölü havzasının bazı devlet adamlarıyla buluşma ve konuşma fırsatını yakalamıştır. Örneğin, seyyah Ahlat’ta Şeyh Ahmed, Muşabad’da Murad Paşa, Hakkâri’de Mustafa Bey, Van’da Derviş Paşa, İshak Efendi ve Esad Bey’le tanışmış, Bitlis’te bulunduğu süre içinde

Orta Çağ’ın meşhur tasavvuf ehlinden Şeyh Ammar-ı

Bitlisî’nin mezarını ziyaret etmiştir. Hacı Zeynel Abidin Şirvânî’nin anıları, XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde Van gölü havzasının tarihî durumunu incelemek açısından belli bir değere sahiptir. ANAHTAR KAVRAMLAR: Hacı Zeynel Abidin Şirvânî, seyahatnameler, Van gölü havzası * Bu makale 04-07 Ekim 2011 tarihlerinde Bitlis Eren Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenmiş VII. Uluslararası Van Gölü Havzası Sempozyumu’nda sunulan bildirinin gözden geçirilmiş ve geliştirilmiş hâlidir. * Doç. Dr., Kastamonu Üniversitesi Tarih Bölümü Öğr. Üyesi 115


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

ABSTRACT

The great Azeri traveller and scholar Haji Zeynal Abidin Shirvani (1780-1837 or 1838) spent 40 years of his life in travelling. He made four large tours in the wide territory from Canaries Islands and Morocco to Siam and Tibet, from Balkan Peninsula and Caucasus to Ethiopia. During his third travel (1810-1821) he was in Turkey too. Shirvani wrote 3 travel books in Persian: “Riyâzu’s-seyâhat”, “Hadâiku’s-seyâhat” and “Bustânu’s-seyâhat”. In these works also was mentioned the towns of Van Lake Region such as Adiljevaz, Ahlat, Bitlis, Erjish, Hakkari, Mushabad and Van. The traveller praised the landscape of this region, gave information about the people, ethnic and religious situation, history, geography, monuments, harvests, famous persons of this area. During his journey the author had meetings and conversations with some statesmen of Van Lake Region. For example, he made acquaintance with Sheikh Ahmed in Ahlat, with Murad Pasha in Mushabad, with Mustafa Bey in Hakkari, with Dervish Mehmed Pasha, İshak Efendi, and Esad Bey in Van. In Bitlis the traveller paid a visit to the grave of Sheikh Ammari Bitlisi, the famous Sufi mystic of Middle Ages. The memoirs of Haji Zeynal Abidin Shirvani have some importance for study the historical condition of Van Lake Region in the second decade of XIX century. KEY WORDS : Haji Zeynel Abidin Shirvani, travel books, Van Lake Region.

116


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Tarih boyunca Doğu Anadolu’da askerî, siyasî ve iktisadî açıdan stratejik öneme sahip olan Van gölü havzası çok sayıda gezginin güzergâhında

bulunmuş ve

seyahatnamelerde anlatılmıştır. Bu bölgeye sefer etmiş, burayla ilgili görüşlerini aktarmış seyyahlardan bir tanesi de ünlü Azeri gezgin Hacı Zeynel Abidin Şirvânî’dir. Sözünü ettiğimiz kişi Hicrî 15 Şaban 1194 / Milâdî 16 Ağustos 1780 yılında Azerbaycan’ın Şirvan vilayetinin Şamahı şehrinde doğdu. Babası Ahund İskender isimli bir din adamıydı. Zeynel Abidin beş yaşında iken ailesi ile birlikte, o zamanlar Osmanlı yönetiminde olan Irak’ın kutsal Kerbela şehrine göç etti. Orada 12 yıl boyunca babasından ve diğer bilginlerden ders aldı. İlk gezisine daha 17 yaşında çıkan Şirvânî ömrünün sonuna kadar yolculuklar yaptı ve bu sürede üç kıtaya (Asya, Afrika, Avrupa) dört büyük seyahat gerçekleştirdi. İslâm âleminde Hacı Zeynel Abidin kadar uzun süre seyahat yapa- bilen az kişi vardır. Bu bakımından meşhur Arap seyyahı İbn Battuta’yı ve ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’yi onunla kıyaslamak mümkündür. Şirvânî’nin geçtiği yolların umumî uzunluğu Ekvator hattından 1,5 defa büyüktür. Seyyah dördüncü seyahati zamanı, H. 1253 / M. 1837-1838 yılında Kırmızı denizde gemide yüzerken vefat etmiş ve Arabistan’ın Cidde şehrinin Ummana-Havva mezarlığında defnedilmiştir. Onun hayatı ve faaliyeti Azerbaycan bilim adamlarından Nureddin Keremov ve Ağamir Kuliyev tarafından incelenmiştir237.

237

KEREMOV, Nureddin. Seyyah ve coğrafyaşinas Zeynel Abidin Şirvânî. Bakü, 1958; aynı müellif, Kırk yıl seyahatte. Bakü, 1977; KULİYEV, Ağamir. Azerbaycan’ın görkemli seyyah ve âlimi Hacı Zeynel Abidin Şirvânî. Bakü, 1964.

117


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Şirvânî üçüncü seyahati zamanı (1810-1821) Türkiye’nin de çeşitli bölgelerinde olmuş, altı yedi ay boyunca İstanbul’da yaşamış238 ve yaklaşık üç yıl süresince Anadolu’yu gezip dolaşmıştır239. O, burada birçok Osmanlı devlet, din ve iş adamlarıyla buluşup konuşma fırsatı bulmuştur. Seyyahın Türkiye’ye yaptığı geziler ve bu yöndeki hatıraları ile ilgili tarafımızdan birkaç uluslararası sempozyumda değişik bildiriler sunulmuştur240. Öz dili olan Türkçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça, Hintçe vs. dilleri bilen Şirvânî seyyah olmakla beraber, hem de coğrafyacı, tarihçi, etnograf, filozof, edip ve şair olmuştur241. Kendisi aynı zamanda Nimetullahî tarikatına bağlı bir sûfî önderiydi242. Hacı Zeynel Abidin’in Farsça üç seyahat kitabı vardır. “Riyâzü’s-seyâhat” (“Seyahat bahçeleri”) coğrafî prensip esasında tertip edilmiştir. Bu eser “Hüld” adlı mukaddimeden, “Ravza” adını taşıyan 8 bölümden ve “Bahar” diye isimlendirilen hâtimeden ibarettir. Mukaddime ve ilk bölüm 1821-22 yıllarında, diğer bölümlerle hâtime ise 1826-27 tarihlerinde kaleme alınmıştır243. Van gölü havzasıyla ilgili bilgiler “Riyâzü’s-seyâhat”in birinci “Ravza”sındadır244. Müellifin “Hadâikü’s-seyâhat” (“Seyahat bağları”, 1827) ve “Büstânü’s-

238

ŞİRVÂNÎ, Hacı Zeynel Abidin. Büstânü’s-seyâhat. Tahran, 1315, s. 432.

239

Şirvani, Büstânü’s-seyâhat, s.48.

240

MUSALI, Namiq. “Hacı Zeynel Abidin Şirvânî seyahatnamelerinde İstanbul”, I. Uluslararası Türk Edebiyatında İstanbul Sempozyumu Bildirileri (3-5 Nisan 2008, Beykent Üniversitesi). İstanbul, 2009, s.797808; aynı müellif, “Farsça kaynaklara göre Üsküdar’ın tarihi ve coğrafyası”, VI. Uluslararası Üsküdar Sempozyumu (6-9 Kasım 2008, Üsküdar Belediyesi). Bildiriler. II. cilt. İstanbul, 2009, s.37-42; aynı müellif, “XIX. yüzyılın ikinci onyılında Hacı Zeynel Abidin Şirvânî’nin Anadolu’ya seyahati”, CIEPO-19: Uluslararası Osmanlı Öncesi ve Dönemi Araştırmaları Sempozyumu. Özetler (26-30 Temmuz 2010, Yüzüncü Yıl Üniversitesi). Van, 2010, s.81; aynı müellif, “Hacı Zeynel Abidin Şirvânî seyahatnamelerine göre iki yüz yıl öncesinde Maraş ve çevresi”, Uluslararası Osmanlı Döneminde Maraş Sempozyumu (4-6 Ekim 2012, Kahramanmaraş Belediyesi). I. c. Kahramanmaraş, 2013, s.161-174. 241

KEREMOV, Nureddin. Kırk yıl seyahatte, s.7,12.

242

KULİYEV, Ağamir. Azerbaycan’ın görkemli seyyah ve âlimi Hacı Zeynel Abidin Şirvânî, s.94.

243

“Riyâzü’s-seyâhat”in mukaddimeyi ve ilk bölümü kapsayan birinci kısmı Asğar Hâmid Rabbânî tarafından 1960 yılında Tahran’da basılmıştır. Seyahatnamenin diğer bölümlerini ve hâtimesini içine alan ikinci kısmını ise 1972 yılında Ağamir Kuliyev Moskova’da yayınlamıştır. 244

ŞİRVANÎ, Hacı Zeynel Abidin, Riyâzü’s-seyâhat, Tahran, 1339, s.100-115.

118


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

seyâhat” (“Seyahat bostanı”, 1832) isimli daha iki eseri de vardır245. Son iki seyahatnamede anlatılan mekânlar alfabetik sırayla düzenlenmiştir. Bu eserlerin de muvafık yerlerinde Van gölü etrafındaki önemli kentlerden bahsedilmiştir. Şirvânî, Van gölü havzasının coğrafî durumunu ve iklim şartlarını genel hatlarıyla şöyle anlatmaktadır: “Orası yürek açan bir vilayet ve ruh ferahlatan bir memlekettir, meşhur şehirlerden, mamur nahiyelerden, hoş çimenlerden, gönül çekici otlaklardan ibarettir. Suyu yeterince uygun, havası serinliğe meyillidir. Oranın çok yerleri dördüncü iklimdendir, az kısmı ise beşinci iklime aittir. O mekânın dağlık yerleri çöllerinden daha fazladır”. Van gölü havzasının ahalisi konusunda düşüncelerini ise gezgin şöyle ifade etmektedir: “Orası çok taifelerin ve sayısız toplulukların meskenidir. Halkı güzel suratlı ve mütenasip görünümlü oluşu ile diğer yerlerin ahalisinden üstün ve seçkindir. Fakat bu iyi taraflarına rağmen kavgacıdırlar”. Şirvânî’ye göre Hz. İsa’nın ortaya çıkışından önce Van gölü havzası insanları Saibiyye ve Zerdüştiyye dinlerine inanırlarmış, yani yıldızlara ve ateşe taparlarmış. Hz. İsa’nın peygamberliğinden sonra burada Hristiyanlık da yayılmıştır. Ama Müslümanlık’ın yayılmasının ardından bölge halkının çoğunluğu Müslüman olmuştur. Müellif kendi zamanında Van gölü havzasında yaşayan cemaatleri şöyle sıralıyor: 1) En çok sayılı grup Ehli Sünnet’tir. Onlar 2 fırkadan ibarettirler (Hanefîler ve Şafiîler). Bölgenin yönetimi de bu iki fırkadan olan kişiler tarafından yürütülmektedir; 2) “İblis-perestler” diye tanımlanan Yezidîler; 3) İsevî (Hristiyan) dinine mensup olan, sanat ve ziraatla uğraşan Ermeniler; 4) Müellifin “zillet topluluğu” olarak değerlendirdiği ve bu bölgede sayıları gayet az olan Yahudiler; 5) Sayıları diğer fırkalardan az olan Nusayrîler (Alevîler); 6) Sayıları kırmızı kükürt (“kibrît-i ahmer”) gibi az olan Şiîler. Yörenin tarihine değinen seyyah, buraların İslâmiyet’ten önce Acem hükümdarları tarafından yönetildiğini öne sürüyor, ama bu hükümranlığın pek kuvvetli olmadığını ve bölge halkının fırsat buldukça isyanlar çıkardığını sözlerine ekliyor. Seyyaha göre daha Hicrî 24 / Milâdî 644-645 yılında Selman b. Rabia tarafından fethine başlanan bölgenin Hilafet

245

“Büstânü’s-seyâhat” daha XIX. yüzyılın sonlarında Tahran’da taşbasması usulüyle basılmış, “Hadâikü’sseyâhat” ise 1969 senesinde Gonâbâdî Rıza Alişah tarafından neşredilmiştir.

119


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

topraklarına katılması işini Habib b. Mesleme tamamlamıştır246. O, bu vilayetin başkenti olan Ahlat’ı ele geçirmiştir. Emevîler döneminde burada bir süre Hz. Hüseyin’in intikamını almak için ayaklanan Muhtar b. Ebu Übeyde Sakifî’nin (öl. Milâdî 687) valileri hüküm sürmüşler; Abbasîler’in saltanatı çöküşe geçtiğinde ise Van gölü havzasında şanlı hükümdarlar ve iktidarlı hanlar kendi hükûmetlerini kurmuşlardır. “Daha sonra o diyara Azerbaycan şahları hükmetmişler”.

Burada

“Azerbaycan

şahları”

derken

müellif

Karakoyunlular’ı,

Akkoyunlular’ı ve Safevîler’i kastetmektedir. Onun anlatımına göre Osmanlı Hanedanı’ndan Sultan Selim’in oğlu Sultan Süleyman (1520-1566) Safevîler’e karşı savaş açarak, kendisi şahsen o bölgeye asker yürütmüş ve orayı işgal etmiştir. Daha sonra Safevî hükümdarı I. Şah Tahmasp (1524-1576) Van’ı tekrar ele geçirse de, bölge uğruna yapılan Osmanlı – Safevî savaşları bununla son bulmamış ve nihayet, Safevî hükümdarı Şah Safi zamanında (16291642) Osmanlı sultanı IV. Murad’ın (1623-1640) askerleri burayı kesin olarak fethetmişler ve o zamandan bölge aralıksız olarak Osmanlı Devleti terkibinde bulunmuştur. Hacı Zeynel Abidin Van havzasının Kürt aşiretleri hakkında anılarını ve değerlendirmelerini bu şekilde anlatmakta ve bazı problemleri ifade etmektedir: “O bölgenin aşiretleri ve kabileleri Kürt taifesindendirler. Hepsi Rüstem (İran şairi Firdevsî’nin “Şahname” isimli ünlü mesnevîsinin kahramanlarından olan Zal oğlu Rüstem – N.M.) gibi şecaatli ve yiğittirler. Yaklaşık 100 bin haneden oluşmaktadırlar. Yazda yaylaklara, kışta kışlaklara göç ederler. Umumen konuksever ve misafirperverdirler. Cömertlikte ve ihsan etmede diğer mekânların insanlarından daha ileridedirler. Ama buna rağmen kan döken ve fitne çıkaran bir toplulukturlar. Eşkıyalık yapmaktan ve yol kesmekten geri durmazlar. Katil ve soygun yapmakta Âdemoğulları arasında öndedirler. Fitne ve fesat çıkarmakta âlemin hamur mayasıdırlar. Öyle ki, köylerin reisleri şehir hâkimine itaat etmiyor ve tabi olmuyorlar. Orada iki kabile birbirinin yüzüne dostluk kapılarını açmaz. İşte bu yüzdendir ki, orası misafirlerin yolculuğu için zor bir mekân ve tüccarların geliş gidişi için gayet problemli bir yerdir. İzzetli Tanrı’nın kereminden arzu ederiz ki, o vilayete güzel emniyet elbisesini giydirsin ve fesadın yerine barış ve hayır getirsin”. 246

Fakat diğer bir bilgiye göre, Ahlat başta olmak üzere Van gölü havzasının Araplar tarafından fethi daha Hicrî 20 / Milâdî 640-641 yılında İyaz b. Ganm tarafından başlatılmıştır. Bu konuda geniş bilgi için bkz.: SÜMER, Faruk. “Ahlat”, TDVİA, II. c., İstanbul, 1989, s.20.

120


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Seyyah, Van gölünü “Bahire-yi Ermen”, Urumiye gölünü ise “Bahire-yi Azerbaycan” diye isimlendiriyor. O, Van gölü hakkında bu bilgileri veriyor: “Çevresi 80 fersah uzunluğundadır. Bu gölün suyu gayet tuzludur, etrafı ve kenarları ise çok mamurdur. Onun doğu kıyısında Van kalesi ve Erdeşir kasabası, kuzeyinde Kasabatü’l-Cevaz (Adilcevaz – N.M.) ve Ahlat, batısında Muş ve Bitlis şehirleri, güneyinde ise mamur kasabalar ve köyler, üzeri ağaçla dolu ormanlarla kaplı olan sert dağlar vardır. O gölün ortasında üç ada bulunmaktadır ve bunlar ruhbanların ve riyazet ehlinin meskenidirler”. Şirvânî, “Ravzatü’ssafâ” isimli eserin yazarı olan ünlü tarihçi Mirhand’ı247 Van gölü konusunda yanlış bilgiler verdiği için eleştiriyor. Örneğin, Mirhand Van gölü’nün Lazcerd kasabası yanında bulunduğunu ifade etmiştir, oysaki ismi geçen kasaba gölden iki günlük yol kadar uzaklıktadır. O, Hoy ve Selmas şehirlerinin Van gölü kıyısında olduğunu iddia etmiştir ki, bunlar da tamamen yanlıştır. Yine aynı yazar Van gölündeki adalarda ziraatın geliştiğini ifade etmişse de, fakat Şirvânî bunun da doğru olmadığını belirtiyor. Azeri seyyahın düşüncesine göre Mirhand, kendisi Van gölünü görmediği için yanlış bilgiler vermiş ve kendisinden sonra gelen bazı bilginler de onun bu yanlışını tekrar etmişler248. Seyyah Van gölü havzasındaki bazı önemli şehirlerden ve yerleşim birimlerinden tek tek bahsediyor. ADİLCEVAZ (el-Cevaz) – Şirvânî’nin belirttiğine göre Van gölünün kuzeyinde, Ahlat’tan bir konak doğuda küçük bir kasabadır. Üç tarafı yüksek dağlardır. Bağları ve çeşmeleri sayısızdır. Dağ başında gayet yüksek ve sağlam bir kaleye sahiptir. Kalenin içinde ve dışında bir bilgiye göre 500, diğer bir bilgiye göre ise 1000 ev bulunuyor. 12 köyü vardır. Kasaba halkı Hanefî mezhebinden olan Türklerdir. Fakat kasaba etrafının ahalisi Kürt’tür.

247

Horasan Timurlularının tarihçisi Muhammed Mirhand b. Burhâneddin Handşah 1433-1498 yıllarında yaşamıştır. Farsça umumî tarihten bahseden “Ravzatü’s-Safâ fî Sîratü’l-Enbiyâ ve’l-Mülûk ve’l-Hulefâ” isimli eserin müellifidir: STOREY, Charles Ambrose. Persidskaya literatura (bio-bibliografiçeskiy obzor v tryox çastyax). Perevel s angliyskogo, pererabotal i dopolnil: Y.E.Bregel. Moskva, 1972, s.361. 248

Riyâzü’s-seyâhat, s. 98-101.

121


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Kasabanın kuzey ve doğu tarafında konargöçer hayat tarzı sürdüren Yezidî Kürtleri yaşıyorlar249. Seyyah Yezidîler ve onların inançları, fırkaları konusunda bilgi veriyor. Onun iddiasına göre bu cemaat Yezid b. Muaviye’nin taraftarı olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Onlar Hz. Ali’den ve onun soyundan gelenlerden nefret ediyorlar, hatta İmam Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişini her yıl Aşura gününde (Muharrem ayının 10’da) bayram töreniyle kutluyorlar: “Aşura gününde rüzgâr gibi çabuk koşan atlara binerler ve özenle sahraya giderler. Bir tören düzenleyip söylerler ki, burası Kerbela’dır ve bugün Aşura günüdür. Savaş davullarını vururlar, at çaparlar ve ok atarlar. Yani derler ki, bizler de Yezid’e uyanlardanız ve Muaviye oğlunun can ü gönülden müritleriyiz. Sevinç gösterisi ve alkış yaparlar, sonunda kendi menzillerine dönerler ve küçük büyük, kadın erkek hep birlikte toplanarak eğlence, şenlik ve işret yaparlar, birbirini tebrik ederler ve birbirinin hatırını sorarlar. Onların büyükleri siyah giyerler. Bazıları Cebrî, bazılarıysa Kaderî akidesindedirler”. Şirvânî, bu iki akideden söz ediyor. Kaderîler’i şöyle özetliyor: “Bu fırka diyor ki, kulun hiçbir yetkisi yoktur... Dalalet Hz. Allah’ın dergâhındandır... Tanrı hidayet hilatını kime isterse giydirir”. Kaderîler ise söylüyorlar ki “İnsan tamam kudret, irade ve yetki sahibidir... Yaradan kâinatı yarattıktan ve tamama yetirdikten sonra onun maksadı bununla sona erdi ve O, dünya ile uğraşmaz, burayla işi olmaz”. Yezidîler’den bahsederken seyyahın önemle üzerinde durduğu konu, bu topluluğun İblis-perest olmasıdır: “Kimseye gizli kalmasın ki, o cemaat arasında İblis’i yücelten, ona bendelik yapan ve ona tapınan bir topluluk gördüm. Onlar İblis’e Tavusü’l-Melaike derler ve onun fermanına canü gönülden boyun eğerler250. O taifenin önderlerinden olan bir kişiye sordum ki, “İblis kimdir ve senin ona bendelik yapmanın sebebi nedir?”. Şöyle dedi: “Bil ki, akıl sahipleri onun zatının idrakinden hayrandırlar ve bilginler onun marifetinin vadisinde sergerdandırlar. İrfân erbâbı ve sağlam bilgi sahipleri onun özelliği hakkında bu kelâmı 249

Riyâzü’s-seyâhat, s.101; Hadâikü’s-seyâhat, s.48-49.

250

Melek inancı, Yezidîlik inançlarının önemli bir kısmını teşkil eder. Melek inancının önemli bir mevkiini de Melek Tavus inancı oluşturur (bkz.: TAŞĞIN, Ahmet. Türkiye’de Yezidiler Bibliyografyası. Ankara, 2005, s.2021).

122


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

buyurmuşlar: Eğer İblis kendi nurunu halka zahir eylese, herkes onu Tanrı olarak kabullenirdi. O, gözle görünmez; herkese gayet yakın olmasına rağmen nazardan uzaktır; Âdem evlatlarının çevirdiği işlerden haberdardır, insanların amellerinin şahididir. Kâh duvardan gelir, kâh damdan gelir, Kâh yürekte oturur, kâh bedende oturur. Senin hâllerinin hepsini gizlice biliyor, Sen onun bilginliğinden bilgisiz olmuşsun251. İzzetli Tanrı, İblis’i izzet ateşinden yaratmıştır ve onu Ulûhiyet dergâhının bekçisi yapmıştır... Kıyamet gününe kadar onun saltanatı hiçbir zeval ve fena görmeden sürecektir. İşte bu yüzden onun büyüklüğüne sitayiş etmek revadır ve ona itaat yolunu tutmak münasiptir”. Yezidîler’in önderi seyyahla konuşmasında birçok diğer hususlara da temas etmiş ve kendi akidesinin doğruluğunu savunmuştu. Şirvânî bu şahsın dilinden Yezidî inancına dair bir şiire daha kendi seyahatnamesinde yer vermiştir. Bu şiir de Yezidîler’in tabirince Melek Tavus’un, seyyahın yorumuna göre ise İblis’in methine hasredilmiştir: “Bu cihan onun çevgeninde bir top gibidir, Âlem halkı onun fermanının kölesidir. Mümin, Hristiyan, Yahudi ve Ateşperest, Cümlesi yüzünü o ulu sultana doğrultmuştur”. Bu konudaki Yezidî inancını yansıtan diğer bir beyit şöyledir: “Hoş olsun o keslerin hâline ki, onun yolundadırlar, Ve canü gönülden her an onu aramaktadırlar”252. 251

Yezidî liderin dilinden anlatılan şiirlerin orijinali Farsçadır ve biz burada onların Türkçe aynen tercümesini takdim ediyoruz.

123


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

AHLAT – “Hoş bir şehir ve şirin bir kenttir. Dördüncü iklimdedir. Bahire kenarında vakidir. Etrafı açıklıktır. Kuzey tarafında, yarım fersah mesafede bir dağ vardır. Şehrin etrafında mamur köyler bulunmaktadır. Suyunun hazmı kolaydır, havası mülayim değildir. Güzel bağları ve cennet misali bostanları vardır. Meyvelerinden zerdalisi çok iyidir, hububatından ise buğdayı gayet beğenilendir”253. Ahlat’ın tarihine göz atan müellif oranın eskiden başkent konumunda önemli bir şehir olduğunu, fakat Moğollar (Cengiziyye hanları ve Çobanî emirleri) zamanında harap ve perişan duruma düştüğünü, eski şanını kaybettiğini yazmıştır. “Şimdi mamur bir narin kalesi vardır. Kale dışında iyi durumda olmayan 500 ev bulunmaktadır. İnsanları Türkçe konuşuyorlar ve Hanefî mezhebindendirler”. Gezginin verdiği bilgiye göre oranın hâkimi Şeyh Ahmed himmetli, misafirperver, lütufkâr, âdil, mürüvvetli ve fütüvvetli bir adamdı254. BİTLİS– “Şen bir şehir ve sevinçli bir kenttir. Ahlat’tan altı fersah batıda (güneybatı olmalı – N.M.) bulunmaktadır. 20 tane mamur köyü vardır. O şehri dağlar arasındaki derede uzununa gelişen bir şekilde yapmışlar. Dağlı dereli bir yerde kurulduğu için oranın evleri yüksek ve alçak zemin üzerinde inşa edilmiştir. Şehrin ortası konik biçimdedir. Üzerinde gayet metin bir kale yüceltmişler. O şehir yaklaşık 5 bin evden ibarettir ve hepsi taştan yapılmıştır255. Orası görenlerin nazarına çok iyi ve güzel bir yer gibi görünüyor. Şehrin içinden büyük bir nehir akıyor ve onun suyu tüm evlere gidiyor. Oradaki her evin güzel bahçesi ve İrem misali bostanı vardır. Suyunun hazmı kolaydır, havası iyidir, toprağı bereketlidir ve halkı edeplidir. Hepsi Türkçe konuşuyorlar. Hanefî mezhebindendirler. Şafiî grubunun ve Ermeniler’in de sayısı çoktur. Orada tahminen 50 hanelik süluk ehli meskundur. O diyarın ahalisinin tamamı beyaz yüzlüdür ve güzellik sermayesinden berhudârdırlar. 252

Riyâzü’s-seyâhat, s.102-111; Hadâikü’s-seyâhat, s.49-54.

253

Kâtip Çelebi Ahlat'ın elma ve kaysısı meşhur bağlık bahçelik bir şehir olduğunu kaydeder (SÜMER, Faruk. “Ahlat”, TDVİA, II. c., s.21). 254

Riyâzü’s-seyâhat, s.100; Hadâikü’s-seyâhat, s.48; Büstanü’s-seyâhat, s.63.

255

XIX. yüzyılın başlarına ait diğer tahminlere göre Bitlis şehrinin nüfusu 20.000'den azdı (TUNCEL, Metin. Bitlis, TDVİA, VI. c., İstanbul, 1992, s.227).

124


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Oradan fazilet ve kemâl erbâbı, vecit ve hâl ashâbı çıkmıştır. Onlardan birisini burada zikredeceğiz”. Seyyah’ın bahsettiği Bitlis meşhurunun ismi “Kâşifü’l-Esrâr” (“sırların kâşifi”) lakaplı Şeyh Ammar’dır: “O büyük kişi zamanın şeyhlerinin en faziletlisi ve her diyarın ariflerinin arifi idi. Şeyh Necmeddin-i Kübrâ kendi hâlinin başlangıcında o hazretin huzurunda yola girmişti ve aynı zamanda o cenabın hükmüyle Şeyh Ruzbihan-i Kebir-i Mısrî’nin yanına gitmiş, böylece bu iki ulu şahsiyetin himmetiyle âli dereceye ve yüksek seviyeye ulaşmıştı. O hazret (Şeyh Ammar – N.M.) Şeyh Necibeddin-i Sühreverdî’nin mürididir. Müstansır-i Abbasî’nin hilafeti zamanında yaşamıştır. Hakiketlerin keşfinde ve inceliklerin şerhinde hiç kimse o cenaba beraber olamazdı. O güzel sıfatlı şahsiyetin hayat hikâyesinde zikredildiğine göre o hazretin vefatı da Müstansır zamanında vuku bulmuştu. Allah ona rahmet eylesin! O yüce insanın (Şeyh Ammar’ın – N.M.) mezarı o diyardadır (Bitlis’tedir – N.M.)”256. Burada ismi geçen Şeyh Ammar-ı Bitlisî, Ebünnecib Abdülkâhir-i Sühreverdî’nin (M.1097-1168) öğrencilerinden olmuş, (H. 606 / M. 1209-10 yılında vefat etmiştir257. ERCİŞ – Azeri gezginin eserlerinde belirtildiği üzere Ahlat’tan üç konak mesafede bir kasabadır. Havası soğuk, suyu ise hoştur. Kasaba halkı Türk olsa da, etraf köylerin ahalisi Kürt’tür258. HAKKÂRİ – Seyyah buranın küçük bir şehir olduğundan, o bölgede sert dağlar ve ağaçla dolu ormanların bulunduğundan söz ederek böyle yazar: “O diyarın hâkimleri Abbasîler Hanedanı’ndan olduklarını iddia ediyorlar”. Şirvânî Hakkâri’de olduğu zaman oranın hâkimi Mustafa Bey idi. Seyyah onun “bazı beğenilen özelliklere sahip olduğunu” ifade etmiştir259.

256

Riyâzü’s-seyâhat, s.111-112; Hadâikü’s-seyâhat, s.154.

257

KÜFREVİ, Kasım. Seyahatnamelerde Bitlis, Ahlat Gazetesi, 23 Nisan 2011.

258

Hadâikü’s-seyâhat, s.54; Büstanü’s-seyâhat, s.69.

259

Hadâikü’s-seyâhat, s.550.

125


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

MUŞABAD – Şirvânî’nin değerlendirmesine göre Bitlis’in 6 fersah uzağında, dağlar arasında bulunan ve bin evden oluşan şirin bir kasabadır260. Doğu tarafı açıktır, ama batı semtinde çok yüksek bir dağ vardır. O dağın etekleri gönül okşayan bir mekândır. Muşabad’a bağlı olan yaklaşık yüz tane köy vardır. Suyu çok tatlı, havası gayet serindir. Güzel yeşillikleri ve çayırlıkları bulunmaktadır. Ahalisi Hanefî mezhebinden olup, çok mutaassıptırlar. Çoğunlukla Türk dilli ve Kürt soyludurlar. Seyyah orada Muşabad hâkiminin babası Murad Paşa ile buluşmuştur. Şirvânî bu paşayı “dürüst hâlli bir emir” olarak değerlendiriyor, onun “adalet yolunun yolcusu olduğunu”, “dervişlere ve misafirlere saygı ve ihtiram gösterdiğini” ve “ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını giderdiğini” anlatıyor261. VAN – “Cennet misali bir şehirdir. Göl kenarında vakidir. Dört tarafı açıklıktır. Dördüncü iklime aittir. Oranın kalesi çöl ortasındaki bir dağdadır. Onun etrafı behişt gibidir. Bu dağın çevresi altı bin adımdır. Dağın başında çok sağlam bir kale inşa edilmiştir. Onun çevresine dayanıklı bir hisar yapmışlar ve o duvarın uzunluğu sekiz bin adımdır. Duvarın etrafında geniş ve derin bir hendek kazımışlar. Hisarın içinde büyük bir çeşme var. Onun suyu o hisarın tüm imaretlerine akıyor. Hisar dâhilinde yaklaşık 1000 tane mamur ev ve 200 tane yüksek temelli saray bulunmaktadır. Bu kale o diyarın yöneticilerinin hükûmet mekânıdır. Hisar dışında şehir bir mil kadar, belki daha fazla mesafede uzanıyor. Hisar dışındaki şehirde 5 bin mamur ev vardır. Her evin revan suyu ve cennet bağları gibi bahçesi vardır. Suyu kolay hazmedilen, havası uygun, toprağı sevinç getiren, zemini güzellik bahşedendir. İnsanları iyi huyludurlar ve derviş gibi itikatlıdırlar. Umumen Allah’ı seven, hüsnü cemal sahibi olan insanlardır... Oranın serin iklimlere özgün meyve çeşitleri iyidir, özellikle de armudu, elması ve zerdalisi mümtazdır ve gayet boldur. O şehirde her silsileden olan 200 hane derviş ve münzevi yaşamaktadır. İnsanlarının ekseri Hanefî mezheplidir, diğerleri Hristiyan’dır ve çok

260

Şirvânî’nin Muş ahalisi hakkında sayısı başka kaynakların rakamlarıyla uyuşuyor. 1838’de Muş’u ziyaret etmiş Brant burada 700 Müslüman ve 500 Ermeni ailesinin bulunduğundan, 1846 yılına dair bilgi veren Koch ise 1000 Müslüman ve 415 Ermeni ailesinden söz eder (TUNCEL, Metin. “Muş”, TDVİA, XXXI. c., İstanbul, 2006, s.370). 261

Riyâzü’s-seyâhat, s.112; Hadâikü’s-seyâhat, s.518.

126


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

az kısmı İmamiyye Şiileridir. Şehir etrafındaki bölgede çok sayıda Yezidî Kürtleri de yaşamaktalar”. Gezgin Van’a bağlı yüz tane köyün bulunduğundan ve şehirden kenardaki bölgede Hanefî mezhebine bağlı olan 10 bin hanelik Şekâkî aşiretinin yaşadığından söz ediyor, bu aşiretin sitemkâr bir kavim ve gaddar bir taife olduğunu belirtiyor. Şirvânî Van’a geldiği zaman oranın hâkimi Said Paşa soyundan gelen Derviş Paşa idi. O, bu görevi üstleneli 12 yıl olmuştu. Âdil bir insandı ve bilginlere çok ihtiram ederdi. Müellifin belirttiğine göre Van’ın idaresi görevi Derviş Paşa’nın atalarına verileli 70 yıl olmuştu ve onlar bu süre içinde nesilden nesile o diyarı yönetmişlerdi. Seyyah Van’da üç ay boyunca Derviş Paşa’nın amcası oğlu İshak Efendi’nin evinde kalmıştı. O, şevketli, mürüvvetli ve cömert bir emirdi. Fakirlere yardım ederdi. Kendisi Nakşibendiyye tarikatına bağlıydı ve Şirvânî’ye çok misafirperverlik göstermişti. Derviş Paşa’nın diğer bir amcası oğlu da Esad Bey’di. Seyyah onunla aralarındaki felsefî konuşmalara eserinde yer vermiştir. Bir keresinde Azeri gezgin “Aşk nedir?” diye sorduğunda Esad Bey şöyle cevap vermişti: “Aşk – dumansız bir ateştir, faydasız bir ziyandır, sabahsız bir gecedir, anahtarsız bir kilittir, sonsuz bir yoldur ve dermansız bir derttir”262. Gezginin sözünü ettiği Van valisi, Derviş Mehmed Paşa olsa gerektir. Bu paşa, bir bilgiye göre 1804-1818 yıllarında 14 sene Van’da valilik yapmış, diğer bir malumata göre ise 1812-1819 yılları arasında aralıksız olarak 7 yıl süresince Van eyaletini idare etmiştir263. Herhalde Şirvânî onun valilik döneminin sonlarına doğru Van’a gelmiş olmalıdır. Onun amcası oğlu olduğu zikredilen İshak Efendi, Timur Paşa’nın oğlu olup, 1826-1829 yıllarında paşa rütbesiyle Van’da valilik yapmıştır. İshak Paşa’nın babası Timur Paşa’ya gelince, bu kişi ve kardeşi Ahmed Paşa görev başında birbirlerinin yerine atanmak suretiyle 1773-1792 yılları arasında Van vilayetini yönetmişlerdir. Yukarıda ismi geçen Esad Bey’in oğlu Timur Bey

262

Riyâzü’s-seyâhat, s.112-115; Hadâikü’s-seyâhat, s.562-564; Büstanü’s-seyâhat, s.597.

263

Bkz.: İNBAŞI, Mehmet. Van Valileri (1755-1835), Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı 29, Erzurum, 2006, s.202,204.

127


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

1829-1831 yılları arasında Van valisi olmuştur264. Görüldüğü gibi, Azeri gezginin Derviş Mehmed Paşa soyunun Van’daki yöneticiliği konusunda verdiği bilgiler gerçekleri yansıtıyor.

264

İNBAŞI, Mehmet. Van Valileri, s.201-205.

128


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SONUÇ

Böylece, 1810’lu yıllarda Van gölü havzasında olmuş, bir süre burada yaşamış olan Hacı Zeynel Abidin Şirvânî, bölgenin 7 kentini anlatmış, buranın nüfusu, etnik ve inanç grupları, önemli şahsiyetleri, kaleleri, bahçeleri, iklim şartları, tabiatı, geçmiş ve çağdaş durumu vs. konusunda gerekli bilgiler vermiştir. Azeri seyyahın bu bilgilerinin Van gölü havzasının 200 yıl önceki demografik, idarî, sosyal-ekonomik, kültürel, askeri ve politik durumunun araştırılması açısından ilk kaynaklardan biri olarak önem arz ettiği kanaatindeyiz.

129


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

KAYNAKÇA

1-İNBAŞI, Mehmet (2006). “Van Valileri (1755-1835)”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı 29, Erzurum, s.195-212. 2-KEREMOV, Nureddin (1977). Kırk yıl seyahatte. Bakü: Azerneşir. 3-KEREMOV, Nureddin (1958). Seyyah ve coğrafyaşinas Zeynel Abidin Şirvânî. Bakü: Azerneşir. 4-KULİYEV, Ağamir (1964). Azerbaycan’ın görkemli seyyah ve âlimi Hacı Zeynel Abidin Şirvânî. Bakü: Azerbaycan Bilimler Akademisi Neşriyatı. 5-KÜFREVİ, Kasım (2011). Seyahatnamelerde Bitlis, Ahlat Gazetesi, 23 Nisan. 6-STOREY, Charles Ambrose (1972). Persidskaya literatura (bio-bibliografiçesky obzor v tryox çastyax). Perevel s angliyskogo, pererabotal i dopolnil: Y.E.Bregel. Moskva: Vostlit. 7-SÜMER, Faruk (1989). “Ahlat”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, II. cilt, İstanbul, s.19-22. 8-ŞİRVÂNÎ, Hacı Zeynel Abidin (1315). Büstânu’s-seyâhat. Tahran: Çâp-i Sengî. 9-ŞİRVÂNÎ, Hacı Zeynel Abidin (1348). Hadâikü’s-seyâhat (ba mukaddime-yi Gonâbadî Rıza Alişah). Tahran: Sâzmân-i Çâp-i Dânişgâh. 10-ŞİRVÂNÎ, Hacı Zeynel Abidin (1339). Riyâzü’s-seyâhat. I. cilt (be teshih-o mukâbele-yo mukaddime-yi Asğar Hâmid Rabbânî). Tahran: Ketâbfürûşî-yi Sa’dî. 11-ŞİRVÂNÎ, Hacı Zeynel Abidin (1974). Riyâzu’s-seyâhat. II. cilt (be sa’y-o ehtemâm-i Ağamir Kuliyev). Moskva: Vostlit. 12-TAŞĞIN, Ahmet (2005). Türkiye’de Yezidiler Bibliyografyası (yazılı metinlerde 130


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

dini-sosyal bir grubun serüveni). Ankara: Aziz Andaç Yayınları. 13-TUNCEL, Metin (1992). “Bitlis”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, VI. cilt, İstanbul, s.225-228. 14-TUNCEL, Metin (2006). “Muş”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XXXI. cilt, İstanbul, s.368-371.

131


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SABİR’İN DEHHUDA’YA ETKİSİ Mehdi Buşehri ÖZET Bu makalede, Azerbaycan’ın ünlü satirik şairi Mirza Alekber Sabir Tahirzade’nin edebi uslüpaçısından İranlı şair Alekber Dehhuda’ya olan etkisinden bahsedilmektedir. Mirza Alekber Sabir şiirlerini, “Molla Nasreddin” dergisinde yayınlayarak, XX. yüzyıl Azerbaycan edebiyatında yeni bir edebi okulun temelini atmıştır. Aynı dönemde Alekber Dehhuda tarafından Tahran’da yayınlanan “Sur-ı İsrafil” satirik dergisinde de Sabir’in metodundan yararlanılmağa başlanmıştır. Çünkü Sabir, Meşrute Devrimi’ne sık sık değinmekte, şiirlerinin bir kısmını dönemin İranında mevcut olmuş siyasi, sosyal ve kültürel problemlere hasretmekteydi. Bu şiirler, İran’da büyük çapta etkiye neden olmaktaydı. Şöyle ki, ülke dahilinde Kaçar Sülalesini bu şekilde eleştirmek imkansızdı.

Sabir, eserlerinde eleştirel

satirik uslüptan yararlanarak, Dehhuda gibi devrimci güçleri etkileyebilmişti. O, hurafe, cehalet, bilgisizlik, kadın hakları, Şura meclisinin kurulması gibi konulara temas etmekteydi. “Molla Nasreddin” dergisine yansıyan siyasi düşünceleri kabul eden Dehhuda, Bakü’de bulunan “Himmet” örgütünün bir kolu olan “İctimaiyyûn-ı-Amiyyûn”un amaç ve hedeflerini rağbetle karşılamaktaydı. O, Sabir’in “Ahvalpürsanlık, Yahut Konuşma”, “Sabret”, “Terpenme Amandır Bala, Gafletten Uyanma” gibi şiirlerine nazire yazmıştır. ANAHTAR KAVRAMLAR: Molla Nasreddin, Sur-ı İsrafil, Sabir, Dehhuda, Satira.

*Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü

132


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SABİR’S İMPACT ON DEHHUDA

ABSTRACT Current research in humorous literaturalism of Mirza Ali Akbar Saber Taherzadeh influenced Ali Akbar Dekhoda Iranian poet. Saber poems are available in various versions of the Mollanasredin newspaper. Literaturalism in the beginning of 20th century in Azarbaijan has been set as foundation. Meanwhile Ali Akbar Dekhoda the chief editor of Soore Israfil Newspaper in Tehran utilized Saber style in a comedic section. Saber paid significant attention to Iran’s constitution revolution; and a portion of his works was about Iran’s politics, society & cultural issues. These works when they reached Iran, it was highly respected. Because, Ghajar political and social system was seriously criticized in form of comedic strips, to a point that it was forbidden within the Country. Saber in his works was able to by using humorous method to influence the minds revolutionaries such as Dekhoda towards his own style. He took into consideration problems such as the following:Fetish, ignorance, illiteracy, women’s rights, concepts such as society equality, freedom, government that abides by the Laws, & starting a parliament. Dekhoda accepted the political ideas that were mentioned in the Mollanasredin Newspaper. He was interested in a branch of Hemat Baku known as Ejtemaion-Amion. The following works of Saber were imitated: “Ehvalporsanlık yahud qonuşma, Terpenme, amandır, bala, qefletden ayılma, sebr et”.Our current research is dependent upon Mollanasresdin Newspaper issues, which we have published in format of book in Baku. One of the books is named Hoop Hoop & the other is Azari Research. The research has been conducted by Azerbaijan researchers and available to the public at the Akhundaf Library in Baku. Different issues are available; this has been reviewed by Iranian researchers. KEY WORDS : “Molla Nasreddin”, “Sur-e Esrafil”, Saber, Dehkhoda, humorous.

133


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

GİRİŞ

İran’da yaşanan Meşrutiyet Devrimi, Doğu’da siyasal bilincin uyanışı ve bağımsızlık uğrunda verilen mücadelenin bir sonucu olarak, ülke içinde ve dışında çok sayıda gazete ve dergiler yayınlanmaya başlandı. Bu dergilerde sosyo-politik olayların tahlili ve eleştirel özellikli şiirlere geniş yer verilmekteydi. İran’ın sosyo-politik durumu Azerbaycan basını arasında “Molla Nasreddin” dergisine daha fazla yansımaktaydı. İran’ın o dönemki durumu ile ilgili Celil Memmedguluzade’nin fıkraları dışında, Mirza Alekber Sabir’in de satirası Tebriz, Urmiye, Erdebil ve Tahran gibi şehirlerde yankı uyandırmaktaydı. Halk sabırsızlıkla “Molla Nasreddin” dergisinin yeni sayısını beklemekteydi. Bilindiği gibi “Molla Nasreddin” dergisi, 1906 yılında Rus Çarı’nın basına tanıdığı bazı ayrıcalıklardan sonra Azerbaycanlı demokrat Celil Memmedguluzade’nin başkanlığında Tiflis’te yayınlanmaya başlamıştır. Mirza Alekber Sabir, Abdurrahim Bey Hakverdiyev, Möcüz Şebüsteri, Aligulu Gemküsar, Ali Nazmi, Muhammed Said Ordubadi gibi şair ve 134


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yazarların eserleri bu dergide yayınlanarak, realizme dayanan yeni üslubun temeli atılmıştır. Bu üslup, “Molla Nasreddin Üslubu” olarak isimlendirilmekteydi. Bu dergiye yansımış Meşrutiyet Devrimi, meclis ve Tebriz olayları ile ilgili haberler, realist bir dil ve devrim karşıtı şahıslara yazılmış birçok hiciv, İran demokratlarının dikkatini çekmekteydi. İran demokratlarının sosyal bakış açıları, Bakü’deki sosyal demokratların “Hümmet” örgütünün bakış açısına uygundu. Mirza Alekber Sabir, genç yaşlarında İran’da bulunmuş, İranlıların yaşam tarzı, gelenek ve görenekleri ve dilleri ile tanışmış, ülkenin tarihi ile ilgili yeteri kadar bilgi elde etmişti. Sabir, İran’da zenginlerin halka yaptıkları zulümlerin de şahidi olmuştur. Mirza Alekber Sabir, diğer Azerbaycan aydınları gibi Meşrutiyet Devrimi’ni takip etmekte, “Zagafgaziya” gazetesi aracılığıyla İran toplumu ve kültürü ile ilgilenmekteydi. Sabir şiiri, Rus Çarizmi’nin baskısı altında ezilen Kafkasya’da yaşayan birinin İran’daki özgürlük mücadelesine ses vermesi ve savunması açısından önemli idi. Sabir, Bakü’de çalışan İranlı işçilerle de yakından ilgilenmekteydi. Belki de bu yüzden, şiirlerinde İran’dan bahsederken İranlının duygu ve düşüncelerini bir İranlı gibi yaşamaktaydı. Kısacası M. A. Sabir, İran’da Meşrutiyet Devrimi konusunda 24 eser kaleme almıştır. Bir taraftan Şahın zulmü, erbapların başıboşluğu ve İran’ı baskı altında tutan yabancı sermayedarlar, diğer taraftan İran’ın siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan geri kalmasına neden olan, emekçi köylülere karşı gerçekleştirilen adaletsizlikler, Sabir satiresi’nin temel konularındandı. O, düşüncelerini okurlarına ulaştırmak için İran’da, özellikle İran Azerbaycan’ında halk arasında yayılmış latife, kinaye ve darb-ı mesellerden ustalıkla yararlanmıştır. Bu şiirlerde gülüş perdesi altında halkın Şah’a ve baskısına olan nefreti gösterilmekteydi. Sabir’in şiirleri aynı zamanda devrimcilerin Şah’a karşı mücadelelerindeki cesaretini artırmaktaydı. Tebriz’de ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde 135


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Sabir’in şiirleri dilden dile dolaşmakta ve halkın uyanmasına neden olmaktaydı. Bazen halk arasında bu şiirlere bentler eklenmekteydi. 265 Sabir’in etkisiyle şiirler kaleme alan Alekber Dehhuda ise Fars edebiyatının güçlü siması idi.O, şairliğe “Sur-ı İsrafil” dergisinde yayımlanan satirik şiirlerle başlamıştır. Zaman geçtikçe ve İran’da sosyo-politik durum değiştikçe, meclisin topa tutulması ve Rıza Han’ın devrilmesinden sonra Dehhuda’nın tutumu daha keskin şekilde ortaya çıkmıştır. Onun şiirlerinin

konusunu,

toplumun

mahrum

tabakaları

ve

dönemin

siyasi

durumu

oluşturmaktaydı. Şair, bazen sosyal ve siyasi hurafeleri, batıda Fransız satirik Radle’nin satiresiyle mukayese edilebilecek eserler ortaya koymaktaydı.266 Bu şiirlerde şair, hakim güçlerin çirkin davranışları, mahrumların çektikleri acılar, hainler ve vatanı satanlar, savaş eleştirisi, insanların düşünce tarzlarının gelişmesi, avamcasına taassup, riyakarlık, yaşam, ölüm vs. gibi meselelerden bahsetmekteydi. 267 Dehhuda şiirlerini sadece satirik üslupta değil, klasik tarzda mesnevi, gazel, musammat, kıta, dubeyti ve rubai şekillerinde de kaleme almış, bunlardan mesnevi, kıta ve musammata daha fazla başvurmuştur. O, kendisinden sonra hatıra olarak çok sayıda eser bırakmıştır. Dehhuda’nın şiirler divanı ise çağdaş Fars edebiyatı incilerinden sayılmaktadır. Divanda vatanseverlik, bağımsızlık sevgisi ve milli şeref konusundan geniş bir şekilde yararlanılmıştır.4

265

Ehmed Kesrevi. Tarih-e meşrute-ye İran, Tehran, Neşr-e Emir Kebir, 1375, s.271.

266

Veliollah Dorodiyan. Dehhoda: Morğ-e seher der şeb-e tar (Qozide-ye meqaleha der bare-ye ellame Ali Ekber Dehhoda), Tehran, Neşr-e Ehteran, çap-e evvel, 1383, s. 101. 267

Şehnaz Moradi Kuçi. Fethollah Esmaili Golherani, moarefi ve şenaht-e Ali Ekber Dehhoda, neşr-e Qetre, çap-e evvel, s. 49. 4

Veliollah Dorodiyan. Dehhoda: Morğ-e seher der şeb-e tar (Qozide-ye meqaleha der bare-ye ellame Ali

Ekber Dehhoda), Tehran, Neşr-e Ehteran, çap-e evvel, 1383, s. 24

136


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Dehhuda eski Farsça söz ve ifadelerinden yararlanarak kadim uslüpta şiirler kaleme almıştır. Bunu, uzmanların bile klasik fars şiirinden ayırmakta zorlanacakları derecede ustalıkla yapmıştır. Dehhuda’nın bir şair olarak araştırılması bu açıdan zorunludur. O, kadim ve çağdaş Fars ve Türkçe şiir yazmış ve her ikisinde de başarılı olmuştur. Dehhuda, Nima’dan önce Fars şiirinde yenilikler yaratmaya başlamıştır. Onun “Ey Morğe Seher” şiiri, Batı şiirinin özelliklerini barındıran ilk Fars şiiridir. Böyle bir şairin Sabir’in sesine ses vermesi, onun Türkçe söylediklerini Farsça ifade etmesi, her iki ülke edebiyatı tarihi açısından önem arzetmektetir. Bu yüzden Dehhuda’nın, söz-düşünce ilişkileri kontekstinde araştırılması zorunludur. Görkemli Azerbaycan şairi Mirza Alekber Sabir’in edebi okulunun takipçilerinden olan şairlerden biri de ünlü “Luğatnameyi-Dehhuda”nın tertipçisi Alekber Dehhuda’dır. Dehhuda da eserlerinde selefi Sabir’le aynı amaca hizmet etmekte, cehalet, hurafeler, bilgisizlik, eğitim sisteminin eskiliği, şahın baskısı, memurlarının zulmü ve köylülerin sömürülmesine karşı çıkmaktaydı. Türkçeyi iyi bilen Dehhuda, “Molla Nasreddin” dergisini okumuş, tüm sayılarını takip etmiş, derginin yazar ve şairlerinden etkilenmiştir. Sosyal-politik eleştirinin tezahür ettiği Mirza Alekber Sabir’in eleştirici-satirik şiirleri, “Molla Nasreddin”de yayınlanmaktaydı. Bu şiirler, Dehhuda’nın eleştirici ruhuna tam uygundu. “Sur-ı İsrafil”in birçok sayısında yayınlanan Dehhuda’nın şiirleri, üslup açısından satirikti, kafiye, bent sonlarında ortak mısraların kullanılması açısından Sabir’in satirelerine benziyordu. Sabir’in, Recaizade Mahmud Ekrem’in kıtasına nazire kaleme alarak “Molla Nasreddin’de yayınladığını gören Dehhuda, “Sur-ı İsrafil” gibi tanınan ünlü dostu Mirze Cahangirhan Şirazi’nin vefatı münasebetiyle “Hatırla sönmüş mumdan, hatırla” musammatını kaleme almıştır. 137


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Bu şiir, Batı şiiri’nin özelliklerini yansıtan ilk Fars şiiridir. Şiir, İran manzum edebiyatında yeni biçim ve sembolizmin tezahürü açısından dikkate şayandır.1 Dehhuda’nın şiiri hem biçim, hem de muhteva açısından İran edebiyatında benzersiz olmakla birlikte, söz konusu dönemde çok beğenilmiş ve sonralar kendisine birçok nazire yazılmıştır. Bu yüzden de Dehhuda’yı hem Fars şiirinin değişmesinde, hem de İran şiirinde yeni metodun ortaya çıkmasında öncülerden kabul edebiliriz. “Hatırla sönmüş mumdan, hatırla” şiiri “Sur-ı İsrafil”in 3. sayısında Dehhuda’nın İsveç’e sürgününden sonra yayınlanmıştır. Şiirin hasrolunduğu merhum Mirza Cahangirhan, Mirza Muhammed Ali Kaçar’ın emri ile halkın uyanışı konusunda oynadığı aktif role göre şehit edilmişti. Bu şiir, Dehhuda’nın kendisinden sonraki nesle vasiyetnamesidir. Bu nesiller Dehhuda’nın tabiri ile “gelecek altın çağın çocukları” olacaktır. 1 Dehhuda

bu güzel ve hüzünlü

musammatının mukaddimesinde şunları

kaydetmektedir: “22 Cemadiu’l-Evvel 1326 yılında “Sur-ı İsrafil”in editörlerinden biri olan Mirze Cahagirhan Şirazi’yi Muhammed Ali Şah’ın askerleri yakalayıp Şahın bağına götürdüler ve aynı ayın 24’ünde orada iple boğdular.Yaklaşık 27-28 günden sonra aralarında benim de bulunduğum özgürlük taraftarlarını İran’dan sürdüler.2 Birkaç ay sonra Mirza Abdülhasan Han’ın maddi desteği ile İsveç’te “Sur-ı İsrafil”in yayınlanması için ortam hazırlandı. Söz konusu günlerde bir gece Mirza Cahangir Han’ı rüyada beyaz elbiselerde gördüm (bu elbise genellikle Tahran’da onun üzerinde olurdu) ve bana şöyle dedi: “Niye söylemedin, o genç düştü!” Ben bunu, “neden benim ölümümü bir yere söylememiş ve 1

Yahya Ariyenpur. Az Saba ta Nima, Tehran: “Zevar”, 2001, c. II, çap 8, s. 94.

1

Veliollah Dorodiyan. Dehhoda-ye şair. Tehran, Moessese-ye enteşarat-e Emir Kebir, 1384, çap IV, s. 81.

2

Mohemmed Siyaqi Debir. Meqalat-e Dehhoda, Tehran, Neşr-e Ehevan-e Horasani, 1387, s.109.

138


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yazmamışsın” şeklinde anladım. Hemen rüyada şu cümle aklıma geldi: “Hatırla, sönmüş mumdan hatırla”. Bu haldeyken uyandım, lambayı yaktım ve sabaha kadar aşağıdaki musammattan üç kıta yazdım. Ertesi gece yazılanları gözden geçirip iki kıta daha ekledim ve “Sur-ı İsrafil”in 1. sayısında İsveç’in İverden şehrinde yayınlandı.

‫ﺑﮕﺬاﺷﺖ ز ﺳﺮ ﺳﯿﺎه ﮐﺎری‬

‫ای ﻣﺮغ ﺳﺤﺮ ﭼﻮ اﯾﻦ ﺷﺐ ﺗﺎر‬

‫رﻓﺖ از ﺳﺮ ﺧﻔﺘﮕﺎن ﺧﻤﺎری‬

‫وز ﻧﻔﺤﮫ روﺣﺒﺨﺶ اﺳﺤﺎر‬

‫ﻣﺤﺒﻮﺑﮫ ﻧﯿﻠﮕﻮن ﻋﻤﺎری‬

‫ﺑﮕﺸﻮد ﮔﺮه ز زﻟﻒ زر ﺗﺎر‬

‫و اھﺮﯾﻤﻦ زﺷﺘﺨﻮ ﺣﺼﺎری‬

‫ﯾﺰدان ﺑﮫ ﮐﻤﺎل ﺷﺪ ﭘﺪﯾﺪار‬

‫ ﯾﺎد آر‬،‫!ﯾﺎد آر ز ﺷﻤﻊ ﻣﺮده‬

Ey sabah kuşu, öyle ki bu karanlık gece! Baştan kara işi götürdü. Sabahların ruh bahşeden nefesiyle Uyumuşların başından humarlık gitti. Altın telli saçtan düğümü açtı Mavi Ammari mahbub eden Allah kemali ile gösterdi Kötü huylu Ehrimen’den hisar

139


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Hatırla, sönmüş mumdan hatırla.1

Şüphesiz, Dehhuda “Molla Nasreddin”de Sabir’in şiirini mütalaa etmiş ve mazmununu dikkate alarak kendi kıtasını yazmıştır. Dehhuda şiirinin, biçim, üslup, yapı ve hatta mısraların sayısı açısından Sabir’e nazire olduğu şüphesizdir. Sabir’in şiirinin birinci beyti şöyledir: Vaktî ki kopar bir evde matem Teşkîl edilir büsat-ı ehsan Malûmlar oturur muammem Tefrih ile ellerinde galyan 2 Satire ve kinaye ile baskının eleştirildiği “Rehberler ve millet” kıtasında rehberler bilgisiz anneler, millet ise hasta çocuk şeklinde tasvir edilmiştir. Hasta evlat annenin kolları arasında açlıktan can çekişmektedir: ‫ﺑﺨﻮاب ﻧﻨﮫ ﯾﮫ ﺳﺮ دو ﮔﻮش آﻣﺪه‬

‫ﺧﺎک ﺑﮫ ﺳﺮم ﺑﭽﮫ ﺑﮫ ھﻮش آﻣﺪه‬

‫ﮔﺮﺑﮫ ﻣﯿﺎد ﺑﺰﺑﺰی ره ﻣﯽ ﺑﺮه‬

‫ﮔﺮﯾﮫ ﻧﮑﻦ ﻟﻮﻟﻮ ﻣﯿﺎد ﻣﯽ ﺧﻮره‬

-‫ اﯾﻦ ھﻤﮫ ﺧﻮردی ﮐﻤﮫ؟‬،‫ﺑﺘﺮﮐﯽ‬‫ﻻﻻی ﺟﻮﻧﻢ ﮔﻠﻢ ﺑﺎﺷﯽ ﮐﯿﺶ ﮐﯿﺶ‬ -‫ ﮔﺮﯾﮫ ﻧﮑﻦ ﻓﺮدا ﺑﮭﺖ ﻧﻮن ﻣﯽ دم‬-

‫ﮔﺸﻨﻤﮫ‬-‫ ﻧﻨﮫ ﭼﺘﮫ؟‬-‫اھﮫ اھﮫ‬ ‫ﭼﺦ ﭼﺦ ﺳﮕﮫ ﻧﺎزی ﭘﯿﺸﯽ ﭘﯿﺶ ﭘﯿﺶ‬ ‫ دارم ﺟﻮن ﻣﯽ دم‬،‫ ﻧﻨﮫ‬،‫از ﮔﺸﻨﮕﯽ‬

1

Mohemmed Debir Siyaqi. Divan-e Dehhoda, Neşr-e Gostare, çap I, 1380, s.1-4.

2

A. Tahirzade. Sabir. Hophopname, Bakı, Çaşıoğlu, 2004, s. 90

140


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

- ‫ دﯾﺰی داره ﺳﺮ ﻣﯽ ره‬،‫ ﮔﺮﯾﮫ ﻧﮑﻦ‬-

‫ ﺟﻮﻧﻢ داره در ﻣﯽ ره‬،‫ای وای ﻧﻨﮫ‬

-‫ ﺑﺒﯿﻦ ﻣﻤﮫ اخ ﺷﺪه‬،‫ ﺗﻒ ﺗﻒ ﺟﻮﻧﻢ‬-

‫ ﺑﺒﯿﻦ ﭼﻄﻮ ﯾﺦ ﺷﺪه‬،‫ آﺧﺶ‬،‫دﺳﺘﻢ‬

-‫ ﺗﻮی ﺳﺮت ﺷﭙﯿﺸﮫ ﺟﺎ ﻣﯽ ﮐﻨﮫ‬-

‫ﺳﺮم ﭼﺮا آن ﻗﺪه ﭼﺮخ ﻣﯽ زﻧﮫ؟‬

-‫– وای ﺧﺎﻟﮫ! ﭼﺸﻤﺎش ﭼﺮا اﻓﺘﺎد ﺑﮫ طﺎق‬ ‫ زرد ﺷﺪه؟‬،‫ ﺧﺎک ﺑﮫ ﺳﺮم‬،‫رﻧﮕﺶ ﭼﺮا‬ ‫ رود رود‬،‫ﻣﺎﻧﺪه ﺑﮫ ﻣﻦ آه و اﺳﻒ‬

...‫ھﺎق ھﺎق‬-!‫ﺟﻮﻧﻢ ﭼﺖ ﺷﺪ‬-... ‫خ خ خ خ‬ ‫ ﺑﯿﺎ ﺑﺒﯿﻦ ﺳﺮد ﺷﺪه‬،‫آخ ﺗﻨﺸﻢ‬ !‫ رود رود‬،‫!وای ﺑﭽﻢ رﻓﺖ ز ﮐﻒ‬

Kül olsun başıma, çocuk ayılmış Uyu yavrum, bir baş iki kulak gelmiş Ağlama, hortlan gelip yer Kediler gelip, oğrun oğrun yol gider. Ahe, ehe, anne sana ne olmuş, ben açım Patlayasın, tüm bunları yemişsin, az mı? Çah-çah kopek, piş-piş Laylay canım, gülüm, kiş-kiş Açlıktan anne can çekişiyorum, Ağlama yarın sana ekmek veririm. Ey vay anne canım elden gidiyor Ağlama, kazan yol gidiyor 141


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Elime bak, nasıl da buz kesilmiş Tüh-tüh canım, gör âh olmuş. Başım neden bu kadar dönüyor, Başında bit-pire yer kazıyor. Hhhh, canım nasıl olmuş, hag-hag Vay teyze, gözleri nasıl çukura düşmüş Âh, bedenim, gör nasıl buz kesilmiş, Rengi neden, kül başıma sararmış? Vay, yavrum elden gitti gidiyor. Bana âh ve teessüf kaldı.

Sabir’in ayrıca bir anne ile çocuğunun konuşmasını tasvir ettiği satiresi vardır ve bu şiirde anne, yavrusunu sakinleştirmeye ve uyutmaya çalışmaktadır: Kıpırdama, amandır, yavru gafletten uyanma Açma gözünü, hab-ı cehaletten uyanma.

Bu şiirde her bentten sonra bir dübeyt vardır. Laylay bala laylay,

142


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Yat, kal lala, laylay! 1 Hem Dehhuda, hem de Sabir, özgürlüğe susamış olan halkı çocuğa benzetmekte ve bilgisiz anneler bu çocuğu bir yolla sakinleştirmeye çalışmaktadırlar. 1908 yılında Sabir’in “Molla Nasreddin” dergisinde yayınlanmış “Sabret” başlıklı kıtasına Dehhuda nazire yazmıştır. O, şiirde satirik dille milleti övmüş ve zulme sabretmeye çağırmıştır: Etse de âlem hepsi zelzele Âlemi ger tutsa da yüz velvele Dal uykuya, durma, a gardaş, hele Govzama başını, çocuğum, sabreyle!2 Aynı şekilde Sabir’in “Ahvalpürsanlıg, yahut konuşma” satirası üslup, vezin ve ses tonu yönünden Dehhuda’nın “Meşti Esmal” şiirini etkilemiştir:

‫ ﺑﮫ ﻋﻠﯽ ﮐﺎر و ﺑﺎرا زار ﺷﺪه‬، ‫ﻣﺸﺘﯽ اﺳﻤﺎل‬ ‫ﺗﻮ ﺑﻤﯿﺮی ﭘﺎﺗﻮق ﻣﺎ ﺑﭽﮫ ﺑﺎزار ﺷﺪه‬ ‫ھﺮﮐﺴﯽ واﺳﮫء ﺧﻮدش ﯾﮑـﮫ ﻣﯿﺎﻧﺪار ﺷﺪه‬ ‫ﻋﻠﯽ زھﺘﺎب دراﯾﻦ ﻣُﻠﮏ ﭘﺎطﻮﻗﺪار ﺷﺪه‬ ‫وﮐﯿﻞ ِ ﻣﺠﻠﺲ ﻣﺎ ﺟﺨﺖ آﻗﺎ ﺳﺮدار ﺷﺪه‬

1

A. Tahirzade. Sabir. Hophopname, Bakı, Çaşıoğlu, 2004, s. 30.

2

A. Tahirzade. Sabir. Hophopname, Bakı, Çaşıoğlu, 2004, s. 132.

143


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

‫ﻣﺸﺘﯽ اﺳﻤﺎل ﻧﻤﯿﺪوﻧﯽ ﭼﮫ ﮐﺸﯿﺪﯾﻢ ﺑﮫ ﺣﻖ‬ ‫ﭼﻘﺬه واﺳﮫء ﻣﺸﺮوطﮫ دوﯾﺪﯾﻢ ﺑﮫ ﺣﻖ‬ ‫ﭘﺎھﺎﻣﺎن ﭘﯿﻨﮫ زد و ﭘﺎک ﺑُﺮﯾﺪﯾﻢ ﺑﮫ ﺣﻖ‬ ‫ﯾﮫ ﺟَ ﻮون ِ ﭘﺮ و ﭘﺎ ﻗﺮص ﻧﺪﯾﺪﯾﻢ ﺑﮫ ﺣﻖ‬ ‫ھﻤﮫ از ﭘﯿﺮ و ﺟَ ﻮون وردار و ورﻣﺎل ﺷﺪه‬

Meşti Esmal, Ali ile işten güçten bizar olmuş Sen ölesin, bizim kumarhanemiz çocuk pazarı olmuş, Herkes kendisi için eşsiz aracı olmuş, Ali Zehtap bu mülkte kumarbaz olmuş Bizim meclisin vekili Cehet ağa serdar olmuş Meşti Esmal, bilmiyorsun, biz ne çektik hakka, Ne kadar meşrute için koştuk hakka Ayaklarımız nasır bağladı, hakka Bir dolu civan, ya girde görmedik hakka Tüm yaşlı ve gençler dağılmış1 Ne haber, Meşedi? Sağlığın 1

Mohemmed Debir Siyaqi. Divan-e Dehhoda, Neşr-e Gostare, çap I, 1380, s. 16.

144


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Az-çok da yine? Gazete almış Hacı Ahmet de Pah, oğlan, nemene? Sen kendin gördün alırken? Böyle nakleylediler! Dahi kim kaldı, Hudaya, bu vilayette bana Bu ise pes o leinin de işi gullabdır Dini-imanı danıp, yoldan azıpdır, babıdır!2 Dehhuda’nın şiirlerinden biri de 20 Kasım 1907 yılında “Sur-ı İsrafil”de yayınlanan musammetidir. Bu şiirde Sabir’in satirik şiirleri ile üslup ve dil benzerliği o kadar fazladır ki, sanki Dehhuda Sabir’in dilinden konuşmaktadır.

‫از دﻟﻘﮏ ﻣﻌﺮوف ﻧﻤﺎﯾﻨﺪه آﮐﺒﻼی‬

‫ﻣﺮدود ﺧﺪا راﻧﺪه ھﺮ ﺑﻨﺪه آﮐﺒﻼی‬

‫ﻧﺰ ﻣﺮده ﮔﺬﺷﺘﯽ و ﻧﮫ از زﻧﺪه آﮐﺒﻼی‬

‫ﺑﺎ ﺷﻮﺧﯽ و ﺑﺎ ﻣﺴﺨﺮه و ﺧﻨﺪه آﮐﺒﻼی‬

‫!ھﺴﺘﯽ ﺗﻮ ﭼﮫ ﯾﮏ ﭘﮭﻠﻮ و ﯾﮏ دﻧﺪه آﮐﺒﻼی‬

Her kul, Allah’ın reddettiğini kovmuş a Keblay Meşhur soytarıyı temsilci seçmiştir. Şaka, maskara ile a Keblay

2

A. Tahirzade. Sabir. Hophopname, Bakı, Çaşıoğlu, 2004, s.215

145


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Ne ölüden geçmiş, ne diriden a Keblay. Sen tek böğürlü, bir inatçısın a Keblay1 Dehhuda “Lugatname”sinde “Molla Nasreddin” ve Mirza Alekber Sabir’i saygıyla anmakta ve kendisini yeni Doğu edebiyatının tesisçilerinden kabul etmektedir. Sabir’i, başkalarının çevresinde pervane gibi döndüğü bir muma benzetmektedir. Dehhuda Sabir’i yüzyıllık yolu bir gecede kat eden ve döneminden önde giden bir şair gibi değerlendirmektedir. Dehhuda, Eşrefeddin gibi yalnız Sabir’i taklit etmemiş, onun düşüncesi, siyasi, sosyal ve medeni konulara bakışından etkilenmiştir. Dehhuda’nın “Hatırla sönmüş mumdan, hatırla” şiiri Avrupa’nın çağdaş şiir uslüp özelliklerine sahip olan ilk Fars şiiridir; ve sonraları Nima Yuşiç şiirlerini kaleme alırken Dehhuda’dan etkilenmiştir.

1

Mohemmed Debir Siyaqi. Meqalat-e Dehhoda, Tehran, Neşr-e Ehevan-e Horasani, 1387, s. 126.

146


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SONUÇ

Ali Akber Dehhuda, despot Kaçar egemenliği aleyhine savaşımda kendi yapıtlarını “Sur-e İsrafil” gazetesinde neşrediyordu. Bakü’deki çalışkan Sosyal demokratlar ve Tahran’daki temsilcilerinin düşünceleri ile fikirdaşlığı, onların basınındaki yapıtlardan İran basını’nda kullanılmasına neden olmuştur. Dehhuda, Mirza Ali Akber Sabir’in, Molla Nesreddin jurnalindeki satirik şiirlerini okumuş; ve kendi görüşünün onun görüşlerine yakınlığına göre günün ihtiyaçlarına uygun ve dışlanmasından önce, Sur-i İsrafil gazetesinde o yapıtlardan taklit etmiştir. Dehhuda, Sabir’in Şiir üslubundan yararlanmıştır. Onların her ikisinin bir tek maksatları olmuştur. Bunun nedeni ve amacı ise, bilgisizlik, hurafe, okuryazar bilmezlik, eski metot eğitim, yer sahiplerinin zulüm ve işkenceleri, şah despotizmi ve memurların haksızlıkları, köylüklerin sömürülmeleri ile savaşım ve mübarezeydi.

147


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

KAYNAKLAR

1-ARİYENPUR, Yahya, 2001, Az Saba ta Nima, Tehran, “Zevar”, c. II, çap 8. 2-DEBİR SİYAGİ, Mohemmed, 1380, Divan-e Dehhoda, Neşr-e Gostare, çap I, 3-DEBİR SİYAGİ, Mohemmed,1387,Meqalat-e Dehhoda, Tehran, Neşr-e Ehevan-e Horasani, 4-DORODİYAN,VELİOLLAH,Dehhoda,1383,Morğ-e seher der şeb-e tar (Qozide-ye meqaleha der bare-ye ellame Ali Ekber Dehhoda), Tahran, Neşr- i tahran, çap-ı evvel, 5- DORODİYAN,VELİOLLAH,Dehhoda, 1384, Tehran, Moessese-ye enteşarat-e Emir Kebir, çap IV. 6-KESREVİ, Ehmed,1375, Tarih-e meşrute-ye İran, Tahran, Neşr-e Emir Kebir,

148


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

7-MORADİ,KUÇİ,Şehnaz,1382,Fethollah Esmaili Golherani, moarefi ve şenaht-e Ali Ekber Dehhoda, neşr-e Qetre, çap-i evvel, 8-TAHİRZADE,A. Sabir, 2004, Hophopname, Bakü, Çaşıoğlu, 9-TALİBZADE,K.,1966, XX asır Azerbaycan Tenkid-i Edebiyyatı, Bakü, Azerbaycan İlimler Akademiyası Neşriyatı,

149


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

TARİHÎ OLAYLARDA GENSEL DEVİNİM VE SÜREKLİLİK ÜZERİNE ANALİTİK BİR İNCELEME VE OLAY-OLGU BAĞLAMI*

Hakan YILMAZ*

Bu çalışmada, tarihi olayların ve olguların oluşum biçimlerine farklı bir yorum getirmek amacıyla tarafımızdan ortaya konulan Gensel Devinim kavramı ele alınmış olup; bu kavramla, tarih olayların nasıl bir süreklilik içerisinde oluştuğu, incelenmiştir. Ayrıca tarih olaylarda Mikro-Kodlar olduğu düşünülmüş ve bu Mikro-Kodların, Olayların oluşumunda adeta bir başat noktası oluşturduğu çeşitli örneklerle ifade edilmiştir. Tarihi Olaylarda MikroKodlara örnekler verilirken, bunların zaman içinde bazen gizil hareket edip uygun ortamı bekledikleri ve ortam oluşunca mevcut olayı oluşturdukları söylenmiştir. Bununla birlikte tarihte olayın, heterojen ve çok yönlü bir oluşum olduğu iddia edilmiş ve Olayın uzak ve yakın nedensellikler bağlamında bir dizi sosyolojik, psikolojik, coğrafik, gibi birçok koşulun tesiriyle harekete geçen Mikro-Kodlarla meydana gelip yine bu kodların topluma, geleneğe, coğrafya’ya tutunarak farklı yapılara taşındığı açıklanmıştır.İşte bu durumun bizi, tarihte süreklilik kavramına götürdüğü belirtilmiştir. Ve tarihte olayların yayılım etkisinin toplumlar bazında merkezkaç etkiyle yayıldığı ayrıca Tarihi olaylarda sebepler sıkılığının kalıp olarak evrensel olsa bile içerik olarak evrensel olmadığı açıklanmıştır. Bu noktada Braudel’in önemsemediği ‘Olay’a biz önem atfedip, Olaylar ve Olguların mevcut yapılara karakter özelliği veren dominantlığı oluşturduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Braudel’in önemli kıldığı yapı kavramında,‘Olay’ın önemsizleştirilmesi konusunun Braudel’in bir açmazı olduğu sonucuna varmaktayız. Braudel’i, Olayları basite indirgediği için eleştiriyor; ama Zamansallıkların Biraradalığını (l’ historie globale) evrensel tarih kapsamında ele almasına da katılarak, ortaya koyduğumuz Mikro-Kodların toplumlar bazında bazen gizil ilerlemesini ise yine Braudel’in Kımıltısız Zaman(la longue duree) adını verdiği evrede tartışıyoruz. Yine Mikro-Kod ve Gensel devinim sorunsalının Zorunsuzluk (Contingance) fikriyle ilişkisine değiniyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Olay, Olgu, Gensel Devinim, Mikro-Kod,Fernand Braudel, Contingance *Bu makale,10-11 Mayıs 2012 Tarihli Ankara Üniversitesi l. Uluslararası Eğitim Soslojisi Sempozyumu’nda Kabul edilmiş bildirinin geliştirilmiş halidir. *Tarih Öğretmeni 150


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

ABSTRACT In this study concept of genes with motion was studied with the genes motion put forward by us in order to provide a different comment to the occurrence cases of the events and phenomenons ; with this concept the continuation of historical events were investigated . In addition, the existence of micro-codes were thought in the historical events and these micro-codes were expressed with different examples almost a principal point at the occurrence of the events. In historical event , while citing to the (micro-codes) told to have a latent move over time and expect a favorable environment and to create the environment and the current event when they created the media. However; it was claimed that historical events were heterogeneous and multi-faced events and became by means of (micro- codes) activated with the influence of many conditions like sociological, psychological, geographical in the context of far and near causalities. In history it was explained that the spreading effects of events were spreading with the centrifugal effects and frequency of reasons in historical events even to be universal but not universal in content .At this point Braudel disregards ' events we importance of attributing , events and cases in the current structure character trait that dominance they have create.Therefore Braudel makes it important that the concept of structure, the ' Event of the trivialisation that Braudel's a dilemma that we conclude . Braudel criticizes the events for being simplistic; but the temporality of the Coexistence of the ( l ' historia globale ) universal date under the handle joining , we have put forth ' micro - code of the society on the basis of sometimes latent progression , again Braudel's Stagnate Time ( la longue duree ) named the stage we are discussing . Again MicroCode and Genetic motion on the relationship between the idea of motion and Contingence are problematic . KEY WORDS: Event, Case, genes motion, micro code, Fernand Braudel, Contingence

151


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

GİRİŞ

Tarihte olay, kuşkusuz birçok çalışmanın konusu olmuştur . Ama Olayların daha çok kaydının tutulması ve onların sadece bir sebep - sonuç ilişkisi dahilinde ele alınması zannımızca Olayı, anlaşılır kılmaktan bizi uzaklaştırmaktadır. Oysa Tarihte Olay, Tarihin en başta gelen problemi olup buna kaynaklık eden etmenlerin analitik olarak incelenmesi ve sorgulanması gerektiği inancını taşımaktayız. Tarihte Olayları incelerken, bu konuda ulaşabildiğimiz araştırmaları elden geçirmeğe özen gösterdik; öyleki bu hususta türlü yaklaşımlarla karşılatık: Daha çok Tarih Felsefesi’nin konusuna giren bu tür yaklaşımlardan bazıları tarihte olayların kaynağını akla dayandırırken bazıları ilahi kaynaklara; bazıları kahramanlara dayandırmaktadır. Ayrıca Tarihi olaylarda oluşum sistemini Determinizm veya Zorunluluğa dayalı olarak açıklayanlar da vardır. Bizi böyle bir çalışmaya iten temel faktör, doğrusunu söylemek gerekirse bu güne kadar tarihte olay kavramıyla ilgili söylenen şeylerin bizi tam anlamıyla tatmin etmemiş olmasıdır. Ayrıca, olaylar, sadece sebeb- sonuç bağlantılarına göre ele alınırken eksik şeyler bırakıldığını düşünüyoruz. Epistemolojik açıdan tarihin bunca zaman sorgulanması, meseleyi en azından bize göre tam anlamıyla anlaşılır kılmaya yetmemiştir. Bizim iddiamız, tarihi olaylarda bir Mikro-Kod‘un olduğu ve yine bu kodun, olayların oluşumunda etkili olduğudur. Bu düşüncemizi dile getirirken özellikle tarihin , sosyoloji, pikoloji, mantık ve felsefe ile hatta birçok disiplinle nasıl ortak çalışma yapması gerektiğini de belirtmek amacını güdüyoruz.Bu hususta izleyeceğimiz metot daha çok sorgulayıcı ve araştırıcı metot olacaktır.Özellikle Tarihte Olay sorunsalının üzerinde derinleşirken geçmişten günümüze ilerlemekte olan Olayların künyeleri tarafımızdan çözülmeye çalışılacaktır. Bu konuda Tarihi olayların oluşumuyla alakalı olmak üzere bir Mikro- Kod terimi kullanılmıştır. Olayları incelerken Mikro-Kod terimini kullanmamız makalemizin iskeletini oluşturacaktır. Tarihî olaylarda Mikro-Kod kavramını ortaya koyduktan sonra, olayların karakter belirlenmesini yani tipolojisini tartışacak ve yine Olaylarda Mikro-Kod’un varlığının Zorunsuzluğa (Contingence) ters düşmediğini belirteceğiz. Olayların kökenlerini inceledikten sonra onlardaki aktarım künyelerini ve hangi zaman aralıklarında taşındıklarını, bu taşınmada aktarımların merkezcil ve merkezkaç devinimlerle ilerlediğini yine ayrıca bu zorunlu olmayan aktarım genetiğinin bir Gensel Devinim’e dönüştüğünü iddia edeceğiz. Tarihi 152


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Olayların Gensel Devinim’i, belirli süreçlerde olup bu süreçler içinde ayrıca Braudel’in la longue duree dediği aşamayı , hiptezimizde Gizil Zaman, Virtüel dediğimiz aşamayla örtüştüreceğiz.

1-ANA HATLARIYLA TARİH, TEMEL KAVRAMLAR VE GÖRÜŞLER İnsanlarda sürekli geçmişi öğrenme merakı vardır. Oysa geçmiş tüm hususlarıyla olup bitmiş ve kapanmıştır.Bu kapanmışlık ve olup bitmişlik insanların onu daha çok anlama ve sorgulama ereklerini ortaya çıkarmıştır. Geçmişin sorgulanması ve neyin nasıl olduğunun anlaşılmaya çalışılması uğraşının adına bilimsel anlamda tarih denilmesi çok eski dönemlere dayanmaz. En eski dönemlerde esasen geçmişin izlerini, sürmek yerine sırf, olan olayları yazmak ve bunu hikayelemek temel yazın şekli iken modern insanın bu duruma çizgi çekip geçmişini sorgulaması, bu durumu kökten değiştirmiştir. Esasen tarih, ne geçmişin hikayesi nede olup bitmiş olayların cansız bir tanığıdır. Tarih, canlı bir bilinç varlığıdır. İşte gelişen insanlığın bunu fark etmesi ve sorgulama yoluna gitmesi analitik tarzda sorgulayıcı Tarih Bilimi’nin önünü açmış ve bu disiplinin bağımsız bir bilim dalı haline gelmesi, kendine münhasır metodolojisinin ve çalışma tarzlarının belirlenmesi sorgulanır olmuştur. Tüm bilimlerin çatısı sayılan Felsefe, Tarih denilen uğraş alanının da mecrasına sokulmuş Voltair’in ilk kez kullandığı Tarih Felsefesi, tabiri ile Tarihin sırf geçmiş zamanların bilgisini arama yerine onun kapsamına giren şeylerin nedenlerini ve sonuçlarını farklı bakış açılarıyla sorgulama eklektiğini doğurmuştur. Tarih, canlı bir bilinç varlığıdır ve kendisiyle uğraşan adam olan Tarihçi’yle iç içedir. Toynbee’nin Tarihçi’yi anlatırken kullandığı Bir ayağı bugünde bir ayağı geçmişte; gözlerini geleceğe diken adam’’ tiplemesi hem tarih hem de tarihçi hakkında kuşkusuz bize, tarihin geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki kesintisiz bir bütünlük olduğu yolunda fikir vermektedir. Tarihi sırf geçmişin bilgisi olarak düşünmek yeterli değildir. Zira tarih kavramının neliği sorgulanırken içeriklerinin yapılarında yer alan kavramlar bizi çok farklı bakış açılarına götürmektedir. Tarih, çok girift içerikler sunan ve insanla ilişkili olan yapısı nedeniyle kendisi hakkında sürekli düşünceler ileri sürülen, yorumlar yapılan bir hâl almıştır. Tarih Arapça bir kavramdır. Lügatda vaktin bilinmesi anlamını ifade eder. Tarihin konusu

153


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

da zaman ve insandır.268 Ancak Tarihin kökeni hakkında başka görüşler de vardır. Bazı yazarlara göre Tarih, Sami dilinden bir sözcük olup v-r-h kökünden türemiştir. İbranice’de yareah ay kelimesiyle ifade edilmektedir.Bu zaman ve insanla ilgili olguları açıklamakta kullanılmaktadır.269 Bir kısım tarihçiler de tarih kavramının Farsça mâh-rûz dan alınarak Arapçalaştırılmış olduğunu söyler.270 genel kanaate göre ve bizim de katıldığımız üzere Tarih kavramı, zaman –vakit anlamı taşımakta, ve insan topluluklarının yaşantılarını, yaşantı tarzlarını belirli süreçlerde incelemektedir. İnsanı ve zamanı ele alan bu disiplin esasen farklı devirlerde farklı açıklamalarla gündemde tutulmuş ve bazen olup bitmiş hadiseler sırf yazmakla yetinilmiş iken bazen de daha sorgulayıcı anlayışla meselelere bakış açısı geliştirmiştir. Şimdi Tarih’le ilgili olarak mevcut bakış açılarını değerlendirecek olursak: Tarihin yararı ve kavramsallığı üzerine birçok yaklaşımların olduğu söz konusudur. Özbaran bu konuda şu açıklamalarda bulunmaktadır: ….Üniversitede tarih okumaya şu veya bu etkiyle karar vermiş ve derslikteki yerini almış bir öğrenci grubu karşısına çıktığımda, başka bilim dalları gelir aklıma ve tarih için kolları sıvamış öğrencilerin o başka bilim dalları karşısında ne hissettiklerini anlamaya çalışırım. Bir tıp doktoru adayının ya da bilgisayar mühendisliğinde olmanın gururu içindeki bir üniversite öğrencisinin, tarih dalında yaşamını kurmaya karar vermiş kişiye biraz da alaylı biçimde sorabileceği “geçmişin olaylarını ezberleten bir ortamda ne işin var?” sorusu karşısında alabilecekleri tavrı kestirmeye çalışırım. Tıp çalışmalarındaki yarar, bilgisayarla uğraşmanın getireceği teknik ilerleme ya da kimyadaki bir buluştan elde edilebilecek olanaklar, sağlayabilecekleri kazanç ötesinde, herhangi bir açıklama gerektirmeyecek kadar açık görülebilir; ancak bizim tarihçi adayı mesleğinin yararı konusunda onlar kadar inandırıcı olabilir mi? Karşılaşabileceği sorular, henüz, yanıtlayamayacağı türden olabilir. “Geçmiş şeyleri bilmenin ne yararı var?”, “Olmuş bitmiş şeyler neden okutulur?”, “Geriye değil, ileriye yönelik olmamız gerekirken kafalarımız niçin geçmişin konularıyla doldurulur?” Bütün bunlara karşı tarihçi adayının, tarih öğretmeni olup geçimini sağlayabileceği ya da ülkesinin geçmişi hakkında araştırma yapıp yararlı olabileceği biçimindeki yanıtları ilk bakışta onu kurtarabilecek türden görülebilir. Ancak tarihin yararı üstüne tatmin edici açıklamaları pek içeremez’’271 Tarihin Savunusu Ya da Tarihçilik Mesleği adlı kitabında Marc Bloch,:

268

Muhammed b. Abdurrahman es-Sahavi ( 831-902/1427-1492), el –İ’lân bi’t- Tevbih li –Men Zemme Tarih, tahkik ve ta’lik. F. Rosenthal, Daru’l Kutubi’l –İlmiye, s.14-17 269

270

271

Gibb,İslam Ansiklopedisi, ‘’Tarih’’ maddesi, C. Xl. s. 777, İbni Manzur, Lisan’l Arab, Darul Lisan’l- Arabiyye, C. l, s. 44 Özbaran,Tarih,Tarihçi ve Toplum, İstanbul ,1997,s.16–17

154


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

…….. Baba tarih ne işe yarar bana açıkla’’ . Birkaç yıl önce yakından bağlı olduğum küçük bir erkek çocuk bir tarihçi babayı böyle sorgulamaktaydı. (…) Bir çocuğa ait olan bu soruyu –bu çocuğun öğrenme açlığını tatmin etmeyi şimdilik başaramadım- büyük bir istekle kitabın ruhunu özetleyen başlık olarak muhafaza edeceğim. Kuşkusuz bazı kimseler bu formülü saf bulacaklardır. Ama bunun tersine olarak bu soru bana konuyla tamamen uyum içinde gözükmektediri 272 İfadesiyle adeta Tarihin ne işe yaradığını ve Tarihçilik mesleğinin önemini ortaya koyacak eserinin ilham kaynağını bize göstermektedir. Yukarıda Tarihe bir bilinç varlığı demiştik. Bu bilinç varlığı adeta bir insanın hafızası gibidir. Hafızasını kaybetmiş bir insanın varlığı nasıl anlamsız hale gelecekse Tarihinin silinmesi de bir toplumu hafıza kaybına uğratacak vetireler doğuracaktır. Tarihsel hafızanın sürümünün temel kalıpları olan geçmişten günümüze kalan bilinç varlığı Tarihin en dinamik yönlerinden biri olacaktır.Tarihin bilinç varlığı malzemeleri üzerinde ileride tekrar duracağız. Bu konuyla alakalı olarak Kütükoğlu’nun Kendini tanımayan, geçmişini bilmeyen bir toplumun hafızasını kaybetmiş bir insana benzetilmesi doğaldır. Bütün insanların geçmişten ders ya da cesaret almaya, onu öğrenmeye ve tecrübe birikimini devralmaya ihtiyacı vardır.273 tespiti bize önemli fikir vermektedir. İnsanlarda geçmişi öğrenmenin gizemi hep var olmuştur. Bu gizem onları, Tarihin zaten yapanı insan olduğu için daha çok bu konuyla ilgilenmeye sevk etmiştir. Öyle ki Collingwood bu konuyla alakalı olarak şu tespitte bulunur: Tarih, insanın kendisine ilişkin bilgisi için vardır. Tarih, insanın kendini tanımasıdır. İnsanın zaman içinde neler yaptığını, ne olduğunu ortaya koyar. Ve neler yapabileceğinin tek ipucudur.274 Bu ipucu aslında bir noktada Tarihçiyi bir dedektif gibi yapacak merakında temel yapıtaşı olacaktır. Tarihçi’nin bir dedektif hissiyatında olarak geçmişe eğilmesi ve elinde bulundurduğu ipuçlarından yola çıkarak yaşanılanların izini sürmesi ondaki bitmek tükenmez bilmek merakın sadece bir evresini oluşturacaktır. Tarih sırf geçmiş yardımı ile bugünü, bugünün yardımı ile geçmişi hatta geleceği bize sunmaz. O önümüze koyduğu verilerle geçmiş, bugün ve gelecek arasında bir köprü kurmamızı sağlar. Ama bu köprünün kurulması ve bağlantı noktalarının inşası doğrudan vesikalara bağlı olsa bile Tarihçi’nin yorumuna ve kavrayış gücüne görede değişiklik gösterecektir. Geçmişte yaşananlar bir yap-boz’un parçaları gibi Tarihçi’nin önünde durmaktadır. Tarihçi bu birbirinden icabında kopuk parçaları alarak büyük bir titizlikle bir araya getirip hiç beklenilmeyen hatta tahmin edilemeyen bir geçmiş-bugün veyahut gelecek 272

Bloch, Tarihin Savunusu yada Tarihçilik Mesleği, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 1985,s.1

273

Kütükoğlu, Tarih Araştırmalarında Usul, TTK ,Ankara ,2014 s.4.

274

R.G. Collıngwood, Tarih Tasarımı, Çev.: Kurtuluş Dinçer, 2. Baskı, İstanbul ,2005 s.40-41.

155


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

portresini ortaya çıkarabilir. Tarihçi bu parçaları birleştirirken kuşkusuz birçok etmeni göz önünde bulundurmak zorundadır. Mesela Coğrafi, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, antropolojik ve daha bir çok alanda fikir yürütmelidir. Zira Tarih, insanla ilgilidir ve İnsan, Toplumun en küçük yapıtaşı olarak onun önemli bir modelidir. Çok yönlü hissiyatın ve kompleks etmenlerin iç içe geçtiği insan hayatı, oluşturduğu Tarih’e de bu mizacı verecek, dolayısı ile onun anlaşılması için ister istemez çok yönlü bakış açılarının gerekmesi kaçınılmaz olacaktır. Aksi takdirde tarihi yüzeysel sebeplerle açıklayıp çoklu etkileri görmezden gelmek bizi, olup bitmiş bir hadiseyi olduğundan çok farklı gösterecek kanaatlere taşıyacaktır. Yaşanan her an aslında Tarih’tir. O hayatın tam kendisidir. En büyük yanılgı Tarihin geçmişte kaldığı hissidir. Tarih, temel bileşenleriyle hayatın her anında yer edinen; ama farklı yorumlara maruz kalan bir dinamik bir bütünlüktür. Zira dünü bugünden , bugünü dünden ; geleceği bu günden koparmak nasıl mümkün olabilir? Tarihçiliğin belki en karmaşık ve mesleki idesini yönelttiği tutum ve tavır burada başlar. O, tüm bilgi, tecrübe ve evanteriyle merceğini bugündeki geçmişe; yarındaki bugüne tutar. Bugündeki geçmiş, dünün sürümü; gelecek ise bugünün uzantısı olacaktır. Geçmişten geleceğe süren bu devingenlik zaman zaman öyle kör noktalara denk gelir ki tarihçi kendini karanlıklar arasında bulabilir. İşte bu karanlıkta onun yardımına dürüstlüğü, bilgisi ve muhakeme gücü hatta doğru izsürümsel hermeneutik becerisi yetişir. Tarih’te bir yaşanılmış, bir yaşanan bir de yaşanılacak bölümler vardır. Yaşanan bölümler kuşkusuz olup bitmiştir. Ve bunun doğru bilgisine ulaşmak çok önemlidir. Esasen Tarihle ilgili tartışmalarda söz konusu olan durumlardan biride farklı Tarih tanımlamaları ve onu farklı açıklama tarzlarının geliştirilmiş olmasıdır. Buna göre Heredotos, tarihi öyle tanımlamıştı. İnsanların yaptıklarının zamanla sönüp gitmemesi, Hellenler’in olsun Barbarların olsun, bilhassa neden birbirlerine karşı savaşlar yaptıklarını bildirmek için yazmak. Roma tarihçilerinden Livius da, tarih yazmadaki amacının, dünyaya hakim olan bir topluluğun başarılarını anlatmak ve hatırlatmak olduğunu belirtmiştir.275 Tarihin daha çok insanlıkla ilgili olduğunu vurgulayan Togan ise, “Tarih, içtimai bünyenin azası olmak itibariyle, insanlığın fiil ve fikirlerinin inkişafını takip eden bilgidir. Tarih, beşeriyetin içtimaî ve siyasî bünyeler teşkil ederek terakki ve tekâmül eylemesinde, fertler ve cemaatler tarafından işlenen fiil ve ortaya atılan fikirleri ve bunların neticesi olarak zuhur etmiş olan vakaları tetkik eder’’276 Tarihte yaşanılanların sebep-sonuç ilişkileri vardır. Bu yaşanılanlara sebep olanlar içerisinde çok çeşitli etmenler olsa da bunlardan en koşut olanı kuşkusuz insandır. İşin ilginci 275

276

Özbaran, S. “Tarih Nedir”, Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kolokyumu. Elazığ 1990. s. 1-7. Togan, Z. V. Tarihte Usul, 3.Baskı İstanbul, 1981,s.2

156


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

sebebe koşut olan insan aynı zamanda sonucunda edilgeni durumundadır. Hem etken hem edilgen olan , hem özne hem nesne olan yine insandır. Tarihin nesnesinin insan olduğu hakkında277 görüşler bulunmaktadır. Tarihi, geçmişi düzenleyen bir bilim olarak algılayan Febvre ise, Tarihle ilgili şu tespitte bulunur: tarih insanlara yalıtılmış bir olgular koleksiyonu sunmuyor. Bu olguları düzenliyor. Onları açıklıyor ve açıklarken içinde yer alan olguların eşdeğerli olmadığı bir dizi kuruyor. Çünkü var olan gereksinimlerine bağlı olarak ister istemez, sistemli bir şekilde topluyor, sınıflandırıyor ve geçmişin olgularını gruplandırıyor’’278 İnsanoğlu kendi doğasına sadık kalarak kendini gerçekleştirirken , tarihi de yapar. Ve Tarih geçmişte yaşanılan olayların verileridir.279şeklindeki açıklama ve Tarihle ilgili İnsanın çıkaracağı bir çok derse dair önemli izah Durant tarafından yapılmaktadır. E. H. Carr ise Tarih’in tanımında, tarihçiyi esas almıştır. Tarih, doğrulanmış olgular kümesidir der.280 Bu ve benzer görüşler Tarih’e ne denli dinamik bir bakışın olduğunu bize göstermektedir. Bu dinamik bakış açısı çok farklı Tarih düşüncesi ve tasarımınıda beraberinde getirmiş olup onun bir bilim dalı olmasının ötesinde bir düşünce olarak üzerinde uğraşılmasına yol açmıştır. Disiplinler bir metotla bilime dönüşürler. Tarihte metodolojik çalışmalarla bir bilim dalı haline gelmiş ve kendi çalışma metodolojisini ortaya koymuştur. Tarihi metodolojik olarak sorgulayan yazarlar kuşkusuz vesikalara bakmalıdırlar. İşte bu bakışın ve İnsanın yapıp ettikleriyle varolan Olayların, kavram analizlerinde en can alıcı tespitleri bize vesikaların sunduğu gerçeği ortaya çıkacaktır. Muhakkak bu yüzden Langlois ve Seignobos, Tarih’te vesikalara atıfla : Tarih vesikalarla yapılır. Vesikalar eski zaman adamlarının düşünüşlerinden ve fiilerinden kalmış olan izlerdir. İnsanların düşünüşlerinin ve fillerinin aralarında , görülebilecek izler bırakanlar pek azdır, bu izlerde kaldıkları vakit, seyrek olarak devamlı kalırlar:herhangi bir kaza onları silmeye yeter. Vesikalar olmayınca Tarih yoktur. Diyerek bir bilim dalı haline gelen Tarih’te vesikacılığın önemine işaaret etmişlerdir.281 277

A.g.e. s. 16

278

Febvre, L. “Baka Bir Tarihe Doğru”. Çev.: İhan Selimoğlu-Ali Boratav. Tarih ve Tarihçi Annales Okulu izinde. İstanbul. 1985, 50–67. 279

Durant,Wıll ve Ariel, Tarihten Dersler,, çev. Bozkurt Güvenç,.İstanbul , 1992 s. 37

280

Carr, E. H. Tarih Nedir?. 5. Baskı ,Çev.: Misket Gizem Gürtürk. İstanbul,1996..s.14

281

Ch. V. Langlois ve Ch. Seignobos, Tarih Tedkiklerine Giriş, s. 15 –ve dv. Tarih Metodolojisi, tarihin nasıl yazılacağı, Olayları inceleme tarzı, Kritiği, vesikalara bakışı ve daha bunun gibi alanda birçok eser kalame alınmıştır. Bu konuda ayrıca Bahaeddin Yediyıldız, “Metodoloji Çağdaş Tarihçilik”, Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu,Elazığ, 1990; Salih Özbaran, “Tarih Nedir”, Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ, 1990, Fırat Üniversitesi Yay.; F.Braudel, “Tarih ve Toplumsal Bilimler”, Çev: Deniz Erksan, Tarih ve Tarihçi Annales Okulu izinde, İstanbul, 1985; Mübahat Kütükoğlu, Tarih Aratırmalarında Usul, İstanbul, 1981, gibi eserlere bakılabilir

157


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Buraya kadar ana hatlarıyla Tarih kavramını ve bu kavramdan hareketle kendine özgü bilimsel metodolojisi belirmiş Tarihten bahs ettik. Kuşkusuz Tarihin anlamsallığını sorgulamak ve bununla alakalı daha birçok görüşe yer vermek ayrıca onun metodolojisinin gelişim aşamalarını derinlemesine incelemek şuan makalemizin konusu dışındadır. Bu konu başlı başına ele alınmalı ve incelenmelidir.

2-- TARİHİ OLAYLARDA OLUŞUM SİSTEMATİĞİ VE MİKRO- KOD SORUNSALI Geleneksel tarihçilikte Olayların üzerinde durulur. Olaylar anlatılıp geçilir. Annales Tarih Okulu ile Olay Tarihçiliği’ne açılan savaş, birçok disiplini Tarih uğraşısının alanına dahil etti. Sırf siyasi olayları ele alarak ve Olayların oluşum sistemlerinden ziyade meydana gelişleri ile ilgilenen Tarih yazarları söz konusu okul mesuplarınca ciddi tenkit edildiler. Bolch, Febvre ve Braudel, Tarihçilik sahasında insanlara bambaşka dünyaların kapılarını araladı. Özellikle Akdeniz eseri ile Braudel Coğrafya’nın Tarihteki gelişmelere ettiği etkiyi analitik olarak tartıştı. Braudel Tarihi aynı zamanda hem geçmişin hem şimdinin, hem olmuşun hem de olanın tanınması olarak kabul eder ve ona göre uygarlık demek tarih demektir.282 Bloch’un izinden giden Annalesçiler özellikle siyasal olayların tarihin mihenk taşı olarak kabul edilmesine karşı çıkarlar. Öyleki disiplinler arası işbirliği ve gerileksel metotları kullanırlar. Ve Tarih’in coğrafya, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, dilbilim, antropoloji vs. ile işbirliği yapmasına önem verirler. Toplum incelemeleri üzerine ciddi düşünceler geliştiren Bloch esasen Feodal Toplum eseri ile ciddi anlamda Avrupa’nın 400 yıllık kölelik, özgürlük ve kutsallık gibi insani ve sosyal boyutlarını sorgulamıştır.283 Batılı toplumların sosyolojik imgelerini bilimsel mesnetlerle inceleyen Bloch, esasen bir Batılı toplum yapısı üzerinde de durmuştur.Bu toplum yapıları sonradan Batılı yazarlarca hiç olmaması gerektiği şekilde ve bilimsel saydıkları söylemleriyle çelişecek tarzda birçok genellemeye vardırılacaktır. Esasen Bloch ile başlayan süreç artık Tarihte gerçekleşenlerin çok yönlü oluşumlar olduğu imajını akıllara salacak ve ister istemez onun yolundan gidecek yazarlar ki başta Febvre ve onun öğrencisi olan Braudel olmak üzere tarihte yapıların , coğrafyan’nın , iklimlerin ve daha birçok beşeri etkileşimlerin düşünselliğini ortaya çıkaracaktır. Bu hususlarla ilgili olarak Hobsbawm’ın söylemleri dikkat çekicidir: Fransızların deyişiyle 282

283

Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar, Çev. M. Ali Kılıçbay,Ankara,1992.s.259 Marc Bloch, Feodal Toplum, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4.Baskı,Ankara 2005, s. 136-153

158


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Tarihsel olaylar, biri sürekli yineleme döngülerin tekrar tekrar gelmesi anlamında strüktür(yapı), diğeri yavaş; ama fark edilebilir ritimleri olan ekonomik sistemlerin, devletlerin, toplumların ve uygarlıkların, zamanı konjüktür içinde görümelidir.284 Bu tespitler Batıda çok farklı bir Tarih algısının ayaksesleri olmuş ve Batılı Tarih anlayışındaki büyük dönüşümün temel sistematiğini oluşturmuştur. Türkiye’de ll. Meşrutiyet sonrası başlayan Bilimsel Tarih algısının gelişiminde ve Cumhuriyet devri Türk Tarihçiliği üzerindede bahsi geçen yazarlar etki uyandırmışlardır. Türkiye’de Siyasi ve askeri Tarih algısının devam etmesine karşın her ne kadarda Sosyal ve kurumsal Tarih algısı Mustafa Nuri Paşa’nın Netayicü’l Vukuat’ında ilk kez görülse bile bu algı, Köprülü ve onun öğrencisi İnalcık ile daha belirgin hale gelecektir. Bu babda Sırf siyasi olayları incelemek yerine gerektiğinde kurumları, sosyal hayatı, ekonomiyi ve iktisadi gelişmelerin etki ettiği insanı ele alarak Tarih yazımının yapılması iyice kendini göstermeye başlamıştır. Barkan ve Akdağ gibi yazarlarda bu bahs ettiğimiz durumları görmemiz söz konusu olacaktır. Tarih geçmişin hikayesi değildir. O, olsa olsa Abraham Moles’e atıfla, ‘’belirsizin ilimleri’nden biridir. bu belirsiz ilim, yüzyıllardır olduğu gibi yine insan zihnini meşgul etmektedir. Öyleki Tarih, geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki kesintisiz bir çizgidir. Ve geçmişin bilinen yüzüdür. Buradan hareketle ister istemez Geçmiş ile Tarihin aynı şeyler olmadığı sonucuna ulaşıyoruz. Geçmiş ile Tarih aynı şeyler değildir.Bu hususta bizim bakış açımızı doğrular nitelikte Jenkis, Geçmiş ile Tarihin birbirine uydurulma sürecinde son derece problematik üç kuramsal alan vardır. Bunlar Epistemoloji, Yöntembilim ve İdeoloji alanlarıdır.285diyerek konu üzerinde durup; Geçmiş, Tarih ve Tarihçi kavramlarını analitik olarak tartışmaktadır. Yine buradan hareketle Tarihçinin, geçmişin ulaşabildiği bilgilerini, bilir yada bilinir kılan kişi olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bu demektir ki geçmiş, tamamı bilinmeyen koskoca bir gizdir; Tarihçi , bu giz içerisinde belge vs daha bir çok ipucu yoluyla bu belirsiz geçmişin içinde yürüyüp bir geçmişe, bir bugüne gidip gelen ; bazen de tespit ettiklerini kullanarak geleceğe, ilişkin yorumlar yapan kimsedir. Yazılan Tarih, onu yazan Tarihçi’nin gücü oranında geçmişin dile getirilmesidir. Temel çabamız, Tarihi anlamak çabasıdır.Onu anlamanın, Olayları anlamaktan geçeceğini düşünüyoruz.Eğer Olayları anlayabilirsek, Tarih’te daha sağlam görüntülere ulaşabiliriz.Yaygın kanaate göre Tarih, Olaylar ve geçmişte yaşanılan bir dizi varoluşun belli bir kronolojiye göre yine yer ve zaman göstererek anlatımının yapılmasıdır.Fakat buradaki anlatımda yapılan, anlatımın cinsine göre bazen siyasi bazen sosyal bazen de kurumsal anlatımlar hakim olmaktadır. Tarihçilik, bilimsellik açısından en büyük aşamasını bir çok felsefe Tarihçisi’nin Tarih Yüzyılı olarak nitelendirdiği XlX .yy’da yapmış, Herder’inde etkisiyle hümanite idesi altında genel bir tarihe , bir dünya tarihine yönelmekle birlikte Alman ulusu’nun tarihini 284

285

Hobsbawm, Tarih Üzerine, Çev. Osman Akınhay, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara ,1999,s.139

Jenkıns,Tarihi yeniden Düşünmek, Çev,Bahadır Sina Şener,Dost Kitapevi Ankara , 1997s.23 159


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yoğun biçimde işlemeye çalışan Alman Tarih okulunu yaratmıştır. Aynı yüzyılda Alman Tarihçi Ranke, pratik sonuçlar gözten tarih anlayışına şiddetle karşı çıkmıştır. Her bir çağın kendi kültürü ve değerleriyle, beşeri ruhu benzersiz biçimde yansıttığını savunan Historicism’in kurucusu olan Ranke Tarihin ancak birinci elden kaynaklara dayanılarak yazılabileceğini savunmuştur.286 XX.yy Tarihçiliği’ne kuşkusuz en büyük katkıyı Sosyal Tarih çalışmaları olarak farklı bir bir bakış açısı getiren Annales Tarih Okulu yapmış ve bu esasla Tarihi Olaylarda sosyal oluşumların etkilerinin ele alınması sağlanmış ve bir anlamda da Zihniyet çalışmaları başlamıştır. Annalesciler içerisinde Bloch, Febvre ve Braudel’in çalışmaları sosyal tarih’e geçişte çok önemli dönüşümler sağlamıştır.Bu çalışmaların ülkemizde de etkileri görülmüş, Köprülü ile başlayan süreçte İnalcık,Barkan ve Akdağ özellikle ekonomik ve sosyal tarih sahasına yönelmişlerdir. Sosyal tarih çalışmalarının zihniyetler açısından da etkiler uyandırmasının bizdeki en önemli ismi olan Ülgener’in İktisadi Çözülmenin ahlak ve Zihniyet Dünyası çalışması, bir noktada tarihte iktisadi –sosyal çalışmaların zihniyetler bazında ele alınması neticesini doğurmuştur.Kuşkusuz, Tarihin kapsamına sosyal oluşumları dahil etmek, geçmiş Olayların daha doğru kavranmasına yol açacaktır. Annales okulunun kurguladığı tarih öğretisinin geçmişle adeta hesaplaşması ve geleneksel tarihçiliği bir kenara atarak disiplinler arası ilişkilerin kuramsallaştırdığı tarih sezgisine ulaşılması Braudel ile doruk noktasına tırmanacak ve başta coğrafya’nın tarihe tesiri olmak üzere tarihin daha bir çok kulvarda sorgulanması söz konusu olacaktır. Batı’da bu Tarih anlayışları gelişirken yeni sorgulanımlar yapılırken biz tüm bu anlayışları ortak payda Kabul edip Tarihi daha doğru anlamaya çalışma ereği ile bir Tarih sorgulanım hipotezi oluşturmayı düşünüyoruz. Bu sorgulanım kuşkusuz Tarihin yine tam olarak anlaşılmasına yetmeyecektir ama kendimizce farklı bir bakış açısıyla olayların çözülmesinin önünü açacaktır. Burada olaylar kavramı ile sırf Annalesçilerin benimsemedikleri siyasi olayları kast etmiyoruz. Bununla insan ve onunla alakalı tüm gelişmeleri dilegetirmek istiyoruz. Zira Annalesçi düşünürlerin her nekadarda özellikle Braudel’in Olayları önemsememesini onların bir açması olarak düşünüyoruz. Öyleki Olaylar, yapıların temel görüntüleri ve Olguların da malzemeleridir. Tarihin bileşenleri vardır. Bunlar içinde Olayları, Olguları,insan hayatıyla ilgili daha birçok etmeni sayabiliriz.Ama bu bileşenler içinde bizim özellikle bu makalemizde üzerinde durmak istediğimiz olanı Olay bileşenleridir.

286

Özbaran,Tarih,Tarihçi ve Toplum, İstanbul ,1997, s. 69-70

160


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Olaylar, Tarihte müthiş yer tutan temel düğüm noktalarıdır. Bir hareketlilik, devinim, oluş anlamına gelen Olay, Tarih denilen bütünlükte çok önemli bir yer tutmaktadır. Şimdi Olaylarla ilgili bir dizi soru soracak olursak: 1- Olaylar nasıl meydana gelmektedir? 2- Bir Olayın oluşumu hangi etmenlerle açıklanabilir? 3- Olaylarda en çok insanın mı, iklimin mi, coğrafya’nın mı yoksa doğal hayatın mı etkisi vardır? 4- Doğal süreç içerisinde insanın hiç etki bile edemeyeceği ilahi güçler mi olayları yönlendirmektedir? 5- Yoksa olaylar insanların mı etkisiyle oluşmaktadır? 6- Toplumsal Olay nedir? Tarih içerisinde nasıl bir yere sahiptir? Yukarıdaki gibi daha birçok soru sorulabilir.İşte bu sorular Tarihte de çokça sorulmuş,olup düşünürler arasında Determinizm, Contingance, Zorunluluk gibi birçok tartışma husule gelmiştir. Tarih’in öznesi fikride bu sorular ışığında hasıl olmuştur. Yapilan sözkonusu tartışmalara baktığımızda evet Tarihte Olayların olduğunu bu Olaylarda kuşkusuz insanında, iklimin de coğrafyanında, sosyal hayatında, psikolojininde vs. daha bir çok etmeninde etkilerinin olduğunu inkar edemiyoruz hatta Olayları, tabiyatları gereği genelleyemiyoruz bile, ama mevcut söylemlerle, onlardaki oluşum sıklığını ve meydana geliş tarzlarını bir yönüyle tam olarak açıklayamıyoruz gibimize de geliyor. Öyleki Tarihte Olaylar, bir sistem içerisinde meydana gelmekte olup, birbirleriyle ilişkilidirler.Olayların birbirleriyle ilişkili olmalarını sadece sebep- sonuç bağlantısı ile açıklamak yetersiz bir çabadır , bazen tümel özellik gösteren bir Olay, çok özgün başka bir Olayı doğurabilmektedir; ki bu şu demektir: aslında genel karakter özellikleri taşısalar bile, genel olarak Olaylar, tikel karakterlere sahiptirler. İşte Tarihi olaylardaki bu tikellik , Tarihin tekerrürlük özelliğini olumsuzlamaktadır. Tarihte Olayların çıkış kaynağını sorgulamak, başka bir yazımızın konusu olmakla birlikte, insanın yapıp ettiklerini sorgulamaktır. MikroKozmos içinde her olay’da muhakak insanın imzanının bulunması bizi bu konuya özellikle daha yoğun olarak sosyolojik, psikolojik, matematik ve beşeri hayatla ilgili bilimsel bakış açıları ile bakmaya zorlmaktadır. Bilimsel olarak olay, toplumsal yaşam içinde tek tek ortaya çıkan, yeri ve zamanı belli olan, en az iki kişinin karşılıklı ilişkisi ve etkileşimidir. Sözgelimi Fransız Devrimi, Kurtuluş Savaşı, Pön Svaşları vs. Tarihin konusuna giren olayların ortaya çıkışı kuşkusuz insanla ilgilidir. Onların ortaya çıkışı belirli zamanla, mekanla ve çok yönlü etmenlerle ilişkilidir. Bir 161


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

olayın doğuşunda başat olarak tek bir faktörü ön plana çıkarmak, diğer faktörlerin anlaşılmasını engelleyeceği için; olaylara çok dikkatli ve titizlikle yaklaşmak icab etmektedir. Tarihsel ve toplumsal olaylar, çok çeşitli değişkenlerin ve etmenlerin belirleyiciliği ve etkiciliğiyle oluşan , değişen ve gelişen , nicelik ve nitelik olarak sürekli başkalaşım içinde olan olaylardır. Toplumsal olaylara etki eden çok sayıda değişken olabilir. Toplumbilim’in kurulma süreci içinde toplumsal olayları sadece ekolojik-coğrafi etkenlerle,sadece Psikolojik etmenle yada sadece toplumsal bilimsel etmenlerle açıklamaya çalışan kuramcılar ve kuramlar ortaya çıkmıştır. Bunların belirli bir bölümü toplum bilim tarihinde ya Sosyolojizm yada Psikolojizm adları altında toplanmıştır. Örneğin Tarde, psikolojik bir boyut olan insane benciliği kavramından yada insanın kötü olduğu yaklaşımından çıkış alarak ‘’insan insanın kurdudur’’ önermesini üretir. Ve devlet erkinin monarşik olması gerektiğini öne sürer. Grotius ise insanın iyi olduğu sayıldığından kalkarak, demokratik bir toplum ve yönetim biçimini savunur. Buna karşın toplumsal olayların oluşumunda belirleyici(determination) niteliği olan yada sadece etkileyici (efection) nitelikte olan değişkenler rol oynayabilir. Bunların birincisi belirli bir toplumsal olayın oluşumunda temel, belirleyici rolü oynarken ;ikincisi yada diğerleri , var olan bir toplumsal olayı sadece etkileyen bir değişken nitelikte olabilir. Ancak hiç kuşkusuz bilimin konusunu yada nesnesini oluşturan özellikle toplumsal olaylarda her olaya etki eden çok çeşitli etmenler bulunabilir. 287 Diğer taraftan toplumsal olaylar nesnel ve pozitif bakış açısıyla incelenmesi gereken olaylardır Toplumbilimci toplumsal olayları araştırmak istediğinde,bakış açısının süzgecini tümüyle hertürlü değer yargısından arındırarak oluşturmak zorundadır. …..Toplumbilimin pozitif olma niteliği , birinci olarak nesnel bir bakış açısını , ikinci olarakta gözlem ve deney yöntemini gerekli kılar. Toplumsal olaylar kuşkusuz bir kere ortaya çıkan olaylar olmalarına karşılık genellenebilir olma niteliğini de taşırlar.belirli bağımsız değişkenlerin belirli bir toplumsal olayı yaratmaları sonucunda , benzer yöndeki değişkenlerin benzer koşullar altında benzer bir toplumsal olayı ortaya çıkarabileceği ileri sürülebilir. 288 Toplumsal olaylar ile Tarihi olayları aynı eksende görmüyoruz. Tarihi olaylar , toplumsal olayların daha bütüncül halleridir. Ve Tarihi Olaylar, Toplumsal olayları kapsar.Toplumsal olaylar zaten belirli vetirelerden geçerek Tarihi olaylara dönüşeceklerdir. Tarihi yada toplumsal olayların oluşum sistemi yukarıda bahsi geçtiği gibi çok yönlü

287

Topses, Gürsen, Mehmet,Toplumsal Olayların Bilimi,Toplum Bilime Giriş, Anı Yayınları,Ankara 2010 s.104105 288

A.g.e., s.105

162


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

aşamalarla gerçekleşmektedir. Biz şimdi makalemizin esasını teşkil eden temel kavramlardan Gensel-Devinim ve Mikro- Kod’u kullanarak konumuza biraz daha açıklık kazandıralım: Gensel Devinim ve Mikro-Kod, kavramları ilk kez tarafımızdan Bu makalede kullanılmış olup; tarihsel olaylar’ın oluşumu ve sürekliliğini açıklama hipotezimizin mihenk taşını oluşturacaktır. Hipotezimizi güçlü tutmak için çok sayıda sorunsala dair izaha girişmeyeceğiz, zira hipotezden bilimsel teoriye ve bilgiye geçiş sürecinde öne süreceğimiz açıklamalar sınırlı sayıda kavramı hedef alacaktır. Çok fazla sorunsallıkla uğraşmanın bir hipotezi zayıflatacağı kuşkusuz bir gerçektir. Tarihin yapıları içinde yer alan olay,olgu,neden,sonuç,mekan ve İnsan kavramlarının birbirleriyle ilişkisini bir şekille gösterip, buradan hareketle Mikro-Kod’un daha kolay anlaşılmasını sağlayalım.

Şekil:1

Yukarıdaki şekilde Tarih içerisinde Olayların sebep –sonuç bağlantıları içinde oldukları ve belirli bir zamanda belirli bir yerde yine insan etkisiyle oluştukları 163


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

görülmektedir.Zincirin halkaları gibi içiçe geçen Olay bildirimleri, bazen farklı ortamlarda farklı sebeblerle, farklı Olguları oluşturmaktadır.Yani Olgu, Olay’ın insan hayatında en belirgin görünürlük kazandığı durumdur.Olguların çerçevesi, olayların görüntüsünden çok farklı olabilmektedir.Olaylar sistematik olarak birbirlerini desteklerler ve bir dönüşüm içerisinde olarak sürekli bir biçimde meydana gelirler. Şimdi Tarihte Olayın , temel bileşenlerden biri olduğu ve bunun bir Tarih sisteminde olmazsa olmaz olduğunu söyledikten sonra Olaylarda meydana geliş sistemini biraz açıklığa kavuşturalım. Tarihi olaylarda Mikro-Kod’lar vardır.Mevcut Mikro-Kod’lar, olay oluşumunun başat noktasını meydana getirirler. Tarihte olayların Mikro-Kod’larını tahlil ederek , onların Gensel Devinim’ini incelemek ,aslında olayların oluşum künyelerini aydınlatmanın başat noktası da olacaktır.Burada ‘’Gensel Devinim’’ tabiri kullanılırken, biyolojik anlamda gensellek değil; Sosyolojik bir gensellik kastedilmektedir. Bu durum, tarih’te , hem ahenkli anlamsallığı oluşturacak hem de doğru yorumlara ulaşmada temel yapıtaşı işlevi görecektir.Sosoyolojik anlamda gen tabiri ,Toplumsalın en küçük yapıtaşı ve taşınabileni anlamında alınmaktadır. Bu Sosoyolojik ve daha bir sürü nitel etmenin oluşturduğu genler, bahsettiğimiz Mikro- Kod’ları oluşturacak ; Bu kodlar, topluma, geleneğe, coğrafya’ya, ırklara, kültürlere vs etmenlere tutunarak taşınınacaklardır. Taşınan kodlar bazen gizil ‘’virtüel’’ ilerleyip , bazen etkileşimlerle yön değiştirirler; bazen de hemen olgunlaşarak ortaya çıkarlar. Mikro-Kod’un uygun ortamda olgunlaşarak ortaya çıkmasına, olayın meydana gelmesi diyoruz.Ama burada hemen şunu söylemek isteriz ki: olaylarda Mikro-Kod’un varlığı, kesinlikle Zorunsuzluk’u(Contingance) olumsuzlamaz.Ve yine bu kod, olaylara bir zorunlu oluşum mekanizması yüklemez. Kesinlikle şöyle olacak demeğe imkan bırakmayan bu kod ilerleyişi, uygun tüm koşullar varsa olayı oluşturacaktır.İşte bu nokta, Zorunsuzluk’u(Contingance) desteklemektedir. Şekil 1’de görüldüğü gibi olaylar, insan tesirinin neticesinde oluşan sebep-sonuç devingenliğinin en açık halleridir. Özellikle İnsan tesiri diyoruz çünkü,tarihi olaylar’ın incelenişinde insan tesiri etkili olayları, sorgulamak hem tarihin insanla olan ilişkisi açısından önemlidir; hem de insanın akıl sahibi bir varlık oluşundan kaynaklanmaktadır. İnsan iradesinin hükmetmediği olaylara, Determinist bir yaklaşımla Doğal olaylar demek daha makul olacaktır.Doğal Olayla’ın Tarihi Olaylara dönüşümü zaman zaman söz konusu olabilmektedir.Doğal Olaylar’ın Tarihi Olaylardan Contingance ile yani Zorunsuzlukla ayrılması düşündürücüdür.Konumuzu çok dağıtmak istemediğimiz için bahsi geçen bölümü farklı bir kategoride ele almanın daha sağlıklı olacağı kanaatini taşımaktayız. Olgu ise yine şekilde görüldüğü gibi, tarihi olaylara bağlı olarak sistemleşen, kurumsallaşan, belirginleşen oluşumlardır. Bir çok olay’ın etkisi neticesinde olgular doğar. Aynı olaylar, her zaman aynı olgulara yol açmazlar. Zaten olayların aynılığı da her zaman söz konusu olamaz. Bir olay’da zaman, mekan kavramı ve onun proto tipi olan Mikro-Kod’u 164


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

farklı özellikler gösterdiği için, aynı olayların dahi doğurduğu olgular bazen birbirinden çok farklı olabilmektedir.

Şekil 2- Mikro-Kod’un farklı zaman aralıklarında Olay’a dönüşüm diyagramı

Şekil 2’de verdiğimiz diyagramda görüldüğü gibi, Mikro-Kod’lar, tarihi olaylar’ın tohumlarıdır. Yani bir olayın birçok içeriksel özelliğini taşıyan genomudur. Olay, MikroKod’a içkindir.Olayların tohumu sayılan bu Kodlar birçok etmene bağlı olarak devinim halinde bulunurlar.Ve içerdikleri özellikler dolayısıyla sistematik aktarım künyeleri görevi 165


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

görürler.Bu aktarım künyelerinin içerdikleri bilgi modelleri, çok yönlü etmenlerle etkileşerek uygun ortamlarda mevcut Olayın oluşumuna yol açarlar.İşte bir Olay’ın oluşumuna yol açan bu aktarım künyesine Mikro-Kod diyoruz. Mikro-Kod, şayet söz konusu aktarım özelliğini yerine getirip bilgisini ve modelini taşıdığı Olay’a dönüşemezse kendi içinde çekinik yani resesif olarak kalır. Mikro-Kod’un başat yada resesif oluşu işte toplum bilimcilerin, bir olayın husule gelmesi için uygun ortam ve etmenlerin olması gereklidir demelerinin tarafımızdan yapılmış bir izahıdır. Uygun şartlarda yeşeren ve gensel olarak taşıdığı bilgiyi, oluşturdukları olaya veren bu Kodlar, uygun şart bulamadıklarında bazen yüzyıllarca sürecek çekiniklikte coğrafya’ya, insana,kültüre, inanca vs koşullara ve etmenlere tutunarak yaşarlar. Mikro-Kod’ların bağlı olduğu Makro-Kod’lar vardır. Mikro-Kod, Makro-Kod’a dönüşünce mevcut olay belirginleşir. Bu kodlar mevcut gelişmelerin kökleridir.Hiç bir olay, köksüz olmayıp bir anda ortaya çıkmaz.

3- MİKRO-KOD’LARDAN OLAY TİPOLOJİLERİNE DAİR GENSEL DEVİNİM

Tarihi olaylarda Mikro- Kodlar vardır. Mikro –Kod, olaylarda temel belirleyicilik ve kesinlik etkisi uyandıran oluşumlardır. Mikro –Kod’lar Tarihi Olayların yapılarında bulunurlar.Ve Mikrokozmos içinde yer alırlar. Yapı içerisindeki insan hayatı, idealler, iklimsel faktörler ve beşeri etmenler gibi birçok koşulla ilişkili hale gelip varlıklarını sürdürürler ve bazende doğal etkileşimle biçim değiştirirler. Tarihte olay, heterojen bir oluşumdur ve çok yönlüdür.Uzak ve yakın nedensellikler bağlamında bir çok sosyolojik, psikolojik, coğrafik, demografik, jeoplitik vs gibi birden fazla gücün tesiriyle harekete geçen ve olgunlaşan Mikro-Kod’larla meydana gelirler. Mevcut yapılara taşınırlar.Yapılara taşınan Mikro–Kod’lar, Makro-Kod’lara onlarda olaylara, oluşum künyeleri özelliği verirken, kesinlikle onlara oluşum emri vermezler. İşte bu oluşum emri’nin olmaması Tarihi olaylardaki serbestiyeti ve farklısallığı oluşturan en güçlü etmendir. Bir olay’ın illa ki olacağı koşulunu ortadan kaldıran durum işte budur. İşte MikroKod’un bu dönüşüm sürekliliğine biz en uygun tabirle ‘’Gensel Devinim’’diyoruz.Gensel Devinim, Mikro-Kod’lardan, husule gelen olaylardaki sürekliliğin genel ifadesidir.Tarihi 166


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Olaylarda Gensel Devinim tabirini biz,mevcut Olayların birbirleriyle Sosoyolojik, Psikolojik ve Kozmozsal olarak akrabalık bağları olduklarını düşündüğümüz için kullanıyoruz. Gensel Devinim sürekliliği içerisinde Mikro-Kod’dan olay’a giden süreci yine bir diyagramla gösterecek olurak.Bir olay’ın gelişimin nasıl olduğunun daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz.Gensel Devinim,bir süreçtir. Mikro-Kod’dan Makro-Kod’a ondan da olay’a dönüşümün sistemsel adıdır. Gensel Devinim kapsamında,Mikro-Kod’lar zamanla değişerek zenginleşebilirler ki bu durum Mikro-Kod sarmalının en bariz özelliklerinden biridir. Mesala Türk Devlet Teşkilatı’nda Ikta’dan Tımar’a geçiş bir nevi mevcut sürekliliğin ifadesidir. Herşeyden önce şunu belirtmekte fayda var ki Gensel Devinim, sürekli fiili olay anlamı taşıyan durumlar için değil bazen de teşkilatsal ve kültürel mekanizmaların sürdürülmesini de kapsamaktadır.

Şekil-3 Gensel Devinim Sürecinde, Olayların oluşum sistematiği Yukarıda yer alan Diyagramdaki Gensel Devinim sürecinde, Mikro-Kod, olarak var olan genomun, yapılara taşınışı ve farklı süreçlerden geçip, gittikçe kendisini destekleyen ve geliştiren etmenlerinde etkisiyle Olay’ın belirginleşmeye başlaması ve en son aşamada olay’a 167


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

dönüşmesi görülmektedir. olaylarda, şekilde görüldüğü gibi İçsellik döngüsüyle, Dışsallık döngüsü vardır. A) İçsellik Döngüsü Bu döngü, hadiselerde iç hareketliliği oluşturur. Yaşanılan yerin sosyal, siyasal, Psikolojik ve ekonomik etmenlerinden hem kendisi etkilenerek ivme kazanır, hemde bunları etkiler.Merkezcil tabiat gösterir. B)Dışallık Döngüsü Bu döngü, yaşanılan yani meydana gelen olayın dış çevrelerine etki yayan Merkezkaç bir tabiat gösteren döngüdür. Olayların uzamsal etkilerini bu döngü dışsala yayar. Mesala birer örnek vermemiz gerekirse: örneğin Fransız İhtilali olayı’nın İçsellik döngüsü, dar anlamda özellikle Fransa ve Avrupa ile ilgili olup, oraları etkilemiş ve bu sahada etki uyandırmıştır. Yine aynı olayın Dışsallık döngüsü ise merkezkaç etkiyle daha dışsala yayılmıştır; hatta Osmanlı’ya değin ulaşmıştır. Yani Fransız İhtilali’nin Osmanlı’ya tesiri, mevcut olayın dışsallık döngüsünün eseridir. Aksi takdirde sadece İçsel devinim mekanizmasına sahip bir olayın merkezkaç etki gösteremeyeceği ve Dışsallık döngüsü yaratamayacağı açıktır. Tabiatları gereği bazı olayların salt İçsellik döngüsü ile kaldıkları, Dışsala geçiş yapamadıklarıda söz konusudur. Örneğin Merkantilizm sonrası tüm Avrupa’yı kasıp kavuran burjuva ekonomisine geçiş rüzgarından ,doğulu toplumlar ne hikmetse etkilenmeyeceklerdir. Yani Batı’dan yüzyıllarca esen ve esecek olan Kapitalist rüzgarlar Doğu’daki MikroKod’larda tutunamayacaktır.Buda demektir ki gelen mesaj kodunun niteliği kadar harekete geçecek kodunda varlığı gereklidir. Batılı teorisyenlerin kendi anlayış tarzlarına göre tarihi sınıflandırmaları ve mesala Türk Tarihi’ni değerlendirmeye çalışmaları çoğu kere gerçekle uyumsuzluk teşkil etmektedir.Çünkü bu teorisyenler kendi Mikro-Kod’larının oluşturduğu olaylar çerçevesinde Doğu Toplumlarını da değerlendirmişler, kendi yaşadıkları olaylara Doğulu Toplumların da maruz kalacaklarını sanmışlardır.Oysa Batılı Toplumların hayatında meydana gelen olayların Mikro-Kod’ları çok farklı özellik içermekte iken; Doğulu toplumların Kodları farklı özellikler içermektedir.Bir örnek vermemiz gerekirse mesala Batılı Toplumlardaki sosyal ve siyasi gelişmelerin ve çoğu hareketliliğin kaynağı sınıf çatışmaları nedeniyle olurken ve bu sınıf çatışma kodu Batı’da varken; söz konusu durum Doğulu Toplumlarda örneğin Türk-İslam Tarihi’nde söz konusu olmamıştır.Çünkü Doğulu toplumların yaşadıkları olaylarda sınıf çatışması Mikro-Kod’u bulunmamaktadır.Bu neviden kod her ne kadarda Doğu’ya getirilmek istense bile bu hem kültürel değerlerle hem inançla çatışma yaşamıştır.Fakat durum bundan ibaret olsa dahi zaman zaman istisnai hallerlede karşılaşmak mümkündür. Teoriler bazında ele 168


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

alındığında olayların ve tarihi gelişmeleri ne topyekün ırk teorileriyle, ne coğrafik teorilerle ne de tek bir etmenle açıklamak mümkündür. Çünkü insanın söz kunusu olduğu Tarih, insanların yaşamıyla ilgili çok yönlü bir dünyadır.Örneğin Gobineau’nun ırklar teorisi289 Tarihi olaylar’ın tek bir kavramla açıklanamayacağı ve sosyal olayların çok yönlü özellik gösterdiğinin en bariz işaretidir.Gobineau’nun yanılgısı buradadır. Mikro-Kod’larla oluşan Olayların etkiselliği dalgalar halinde yayılır. Eğer gelindiği durumda etkilemeler durursa , Olayın önce geniş dış etkiselliği duraksar.Bazende kaybolur. Dış etkiselliğin kaybolması, İç etkininde kaybolması anlamına gelmez.Zira iç etki, içsel döngüyle lokal alanda etki gösterdiği için çok farklı özellik göstermektedir. Bu da demektir ki, olayların dışsal etkileri, içsel etkilerinden çok farklıdır. Durant’ın tarih, kendini yineler durur; ama sadece ana ve kaba çizgileriyle.Tarih kaba çizgileriyle kendini yenilemiyor; ama yineliyor: Çünkü insanoğlunun doğası jeolojik dönemlerin sağladığı boş vakitlere göre değiştiği gibi; bireyler, açlık, savaş ve cinsiyet sorunları gibi durum ve uyarıcılar karşısında benzer tepkiler gösterir. 290 Tarihi olaylar meydana geldikten sonra sürekli bir şekilde çevreye etki yayarlar.olayların tabi akışkanlığı onların tabiatıyla ilgilidir. Kesinlikle öyle olacak , sistemini kompleks etmenler bitirir. Her yapıda zorunluluk mümkün olsaydı tarihte irade etkisi sıfırlanırdı. Görüp yaşayan, eden, yapan bir varlık özelliği gösteren insan, başlı başına bir tarih olduğu için; olaylar, öyle olacak zorunluluğunu taşımazlar. Olayların nihai durumu onların kesinlikle öyle olacak durumlarından bağımsızdır. Geçmiş her nekadar da şimdinin tözsel varlığıdır dense bile, geçmiş şimdiyi edimsel olarak açıklayamaz.291 Çünkü geçmişten merkezkaç etkiyle yayılan dışallık döngüsü, bu günde çok farklı bir biçime dönüşmüş olabilir. Öz Mikro-Kod, aynı içsellikte ve tikellikte olsa bile; töz, yani görüngen durum farklı tarzda yada durumda olabilir. Tarihi olayların oluşum sistematiği bu şekilde olup, olayların meydana gelmesi MikroKodlar vasıtasıyla olmaktadır. Tarihin Belirsiz Bilimler’ den olması, onun yapısı gereği bizi sürekli sürprizlere götürmesi anlamına da gelmektedir.Çünkü mevcut Mikro-Kod, olay’a dönüşebilirde dönüşemeyebilirde. Olaylar da önceden tahmin edilemez; çünkü makina dişlilerinin attığı ilmekler gibi değildir beşeri unsurların etkisiyle oluşan olaylar.İlmeklerin nasıl atılacağı, makinalara kodlanır, desenler öyle atılır.Ama toplumsallık durumunda sosyal, psikolojik, ekonomik ve coğrafik, beşeri vs.etkilerle oluşan olaylar, her zaman aynı etkide 289

Gobineau,Ineguality of Human Races (İnsan Irklarının Eşitsizliği)’ne atıfla Durant,a.g.e.,s.26-27

290

A.g.e.,s.88

291

Collingwod, Tarihin ilkeleri, Çev. Ahmed Hamdi Aydoğan,Yapı kredi Yayınlarıs.İstanbul , 2005, 86-88

169


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

aynı kolaylıkta yada aynı zorlukta oluşamaz, aynı etkileri de bırakamaz.

170


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

4-GENSEL DEVİNİM’DE GİZİL İLERLEME VE LA LONQUEE DUREE

Şekil-4 Gensel Devinim’de gizil ilerleme ve La lonque duree Şekilde görüldüğü gibi Mikro- Kodlar, beşeri etkileşimlerle taşınır.Etkileşimlerle taşınan Mikro-Kodlar zaman içinde bazen gizil virtüel hareket edip uygun ortamı bekler. Tarihi olayların oluşum kodları bu sistem içinde yer alır. Bu kodlar mevcut zamansallık bünyesinde sosyolojik, psikolojik, içtimai vs. etmenlerle devamlı olarak yapılara taşınırlar.Bu hususta Braudel’in önemsemediği olaylara biz önem atfediyoruz.Braudel’in bu önemsemezliği birazda geleneksel tarih anlayışına olan başkaldırıdan kaynaklanmaktadır. Zira olaylar ve olgular mevcut yapılara karakter özelliği veren dominantlığı oluşturur. Mikro-Kod’ların bazen gizil hareket ettiğini söylemiştik işte bu aşamayı Broudel’in şu açıklamasıyla beraber ele alırsak: …..Göreceli tarihsel zaman algısından çıkan anlayışa göre tarih gelip geçici olan birey ve yapılarla değil evrensel nitelikteki zamanın tarihini merkeze alarak tüm zamanları 171


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

bütüncül olarak değerlendirmelidir.Bu kımıltısız hareketsiz zamandır(la lonque duree)”292 Mikro-Kod, uygun ortam bulup olaya dönüşme sağlayamayınca tutunduğu yapılarda gizil olarak ilerler. Dolayısıyla Broudel’in La lonque Duree adını verdiği evreye biz hipotezimizde Gizil Zaman adını veriyoruz. Tarihi olaylarda Gensel Devinim dediğimiz bu aktarım künyeleri, ırklara, vs etmenlerle ve zihniyetlerle , iklimlerle vs tüm doğal koşullarla örülü yeni alanlara nüfuz ettiğinde aynı Mikro-Kod’a bağlı ama çevresel faktörlerinde etkisiyle farklı ortamlarda farklı neticeler meydana getirmektedirler. Bu devinim hep sürmektedir. Bir toplumda meydana gelen herhangi bir olay, o toplum bünyesinde yarattığı sebepler sıklığıyla yaygın bir etki doğurur. Ve merkez kaç etki uyandırır.Bu etki yine kodlara tutunarak aynı mekanda ya hızlı değişiklikler oluşturur yada yavaş .Sebebler sıklığı kalıp olarak evrensel olsa bile içerik olarak aynı değildir. Tarih, gelip geçici olay, birey ve yapılarla değil evrensel nitelikteki zamanın tarihini merkez alarak tüm zamanları bütüncül olarak değerlendirir. Ve Gensel devinim sürerken Kımıltısız Zaman içinden de geçip ilerler. Gizil olarak ilerlediği gibi olgunlaşan ortamda kendini dışa da vurabilir.Burada özne kavramı yoktur.Beşeri olan ile coğrafi olan içseldir.Tarihte hiç bir tikel olgu yoktur ki İnsan zihninin ve coğrafiliğin izlerini taşımıyor olsun.Mesala bir olayın oluşum ağırlığını bir özneye atfederek onu açıklamaya çalışmak bazen bizi yanlış bilgilere ulaştırabilmektedir. Öyleki bir olayda diyelim insan faktörü onun meydana gelmesinde sonderece etkili olsun ve her şeyi , olayın oluşumu için hazır etsin . Bir anda çevresel faktörler ve vs etkisellik nedenleriyle malesef düşünülenin oluşamadığı da görülebilmektedir. Örneğin İslamiyet öncesi Türkler’ de yazlak, kışlak vardır ama klasik şehir kurmak olgusu yoktur. Bu, düşüncemiz doğrultusunda , Findley’in , Şehirler ,tüm stratejileri hareketliliğe dayanan Türk savaşçılar için bir engel olacağından dolayı Türklerde ilk etapta şehircilik pek önemsenmemiştir; tarzında bir açıklamaya binaen şöyle bir düşünce sarfettiği görülür: Osmanlı, Safevi ve Moğol ilişkileri eskiden yükselme gerileme açısından analiz edilirdi.Ama kökleri iç Asya’nın göçebe kabile mikropolitikalarında olan devletler için göçebe sisyasi birimlerinin kurulmasında hemen sonra birkaç kuşak içinde yükselen ve alçalan karakteristik yaşam döngüleri bize daha uygun bir analoji sunabilir. Haldun’un Afrika’da tespit ettiği gibi göçebe devlet oluşumu incelemesinden çıkarsadığı gibi bu bir yoksulluktan servete ulaşmanın sonra yine yoksulluğa düşüşün öyküsüdür.293 Bu öykü mevcut 292

Fernand Braudel, Maddi Uygarlık 1: Ekonomi ve Kapitalizm, Gündelik Hayatın Yapıları XV.-XVIII. Yüzyıllar, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 2004. s.9; Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, Çev. M. Ali Kılıçbay, Ankara 1996. 26 293

Findly, Dünya Tarihinde Türkler, Çev. Ayşen Anadol, İstanbul 2008 s.157

172


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yapılarda kodların işleyişi ve salınımlarıyla ilgilidir. Yükseliş ve alçalışlar, içine girilen ilişki kalıplarının, sosyolojik yaklaşımların, psikolojik hususların vs. etmenlerin ve ideallerin etkileriyle yürümektedir. Yine Dale’nin ifadesiyle : …..Doğudaki Türklerin dünyasında Babür’ün ‘Mülkgirlik’ yeteğine sahip biri olmayınca bir başka büyük imparatorluğun kurulması mümkün olmayacaktır.294 Buradan hareketle Mülkgirlik yeteneğine sahip birisi çıkarsa büyük bir imparatorluk kurmanın mümkün olacağıdır.Bu düşünce bize, olaylarda insan etkiselliğini göstermesi bakımından önemlidir. Demek ki Mikro-Kod , bazen kendisine uygun etkisellikte bulunan insan koşulundan olay’a dönüşüm hareketi gösterebilmektedir. Yine konumuzla ilgili olması açısından Moles’in aşağıdaki tespitleri ilgi çekicidir. …..Kitlenin büyüklüğünün kritik düzeyinin üstünde mikro Olayların yoğunluğu başka mikro Olaylara yol açar.Ve bunlarda kendileri bir başka eşiğin aşılmasına neden olabilir.Bir geri bildirim vardır.Neden, bir sonuca yol açar, sonuçda, birincil nedene eklenen ikincil bir neden meydana getirir. Sistemler teorisine göre, eğer eylemin ve geri bildirimin nitelikleri doğrusal ise bu süreç doğal olarak eksponansiyel tarzada uzar gider.Olgu veya Olayların bilimsel betimlemesi fiziksel değişkenler düzeyinde hiç bir zaman mükemmel olarak kesin değildir.Gözlenen şeyde daima bir değişiklikler , varyasyonlar marjı vardır.Ve gözlemci tanımı gereği genel yanlarla ilgili olan dar anlamda bir bilimsel çalışma yapmak istediğinde bunları ihmal edebilir sayar.Bilimsel gerçekliğin atomlarının incelenmesi ve nihai betimlemeler için alıkonacak boyutlardan her biri üstünde elemanter küplerin bir bütünün inşaa edilmesi Sosyal Bilimlerde araştırmacının görevidir. Dolayısıyla Olaylar, Olgular veya varlıklar arası farklardan söz etmek , bu farklar algısal eşikten daha küçük oldukları takdirde anlamsızdır. Bu tipteki tüm formüle edişler işlemsel nitelikten yoksun gibi görünürler.295 Temel çabamız Tarihi anlamak çabasıdır. Tarihi anlamanın olaylar sistematiğini anlamaktan geçtiğini düşünüyoruz. Eğer olayları anlayabilirsek Tarihte daha sağlam görüntülere ulaşabiliriz. Tarihi Olayların Mikro-Kod’larını düşünmek, onları yeniden okumak ve onlara anlam vermektir.Daha önceden verilmiş anlamlarla birlikte, başka başka anlamlar da yakalama süreci olduğu gibi, bilinmeyen bir takım hususlarıda daha anlaşılır kılma çabasıdır. Tarih, bilinen geçmiştir. Yada bildiğimiz geçmişin kavramlarla izahıdır. Pekiya bilmediğimiz, bulamadığımız geçmiş? Herşeyden önce şu söylenebilir ki geçmişi tam anlamıyla bilmemiz mümkün değildir.Örneğin aynı toplumun bugünü ile geçmişi tıpatıp aynı değildir. 294

Stephen F. Dale, The Garden of the Eight Paradises: Babur and the Culture of Empire, 2004 s. 94 Moles, Belirsizin Bilimleri - İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji, Çev. Nuri BİLGİN 4. Bakı,İstanbul 2002,s. 141-185-186 295

173


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Genel olarak Tarih, olayları ve geçmişte yaşanılanları belli bir kronolojiye göre sıraya dizme işlemidir.Bu sıraya dizme işine tarihçilik denilse bile burada anlama ve anlamlandırma işinin geri planda bırakıldığını düşünüyoruz.Oysa temel mesele anlama ve anlamlandırma işidir.

4-GENSEL DEVİNİM, MİKRO-KOD VE ZORUNSUZLUK (CONTİNGANCE)

Eylül 1986 yılında Milletlerarası X. Türk Tarih Kongresinde Süleyman Hayri Bolay’ın ele aldığı Tarihte Contingance mümkün müdür? yazısının Tarih çevrelerinde akis uyandırmamasını, mezkur yazar, 2006 yılında basılacak olan Felsefe Dünyasında Gezintiler adlı eserinde esefle anlatmakta ve en azından şu Contingance meselesine Tarih dünyasından gelmeyen akisin Felsefe dünyasından gelmesi umudunu taşımaktadır.296 Evet Tarih literatüründe akis uyandırmayan bu söylem umarız Felsefe literatüründe akis uyandırır. Tarihsel olaylarda Gensel Devinim konusunu ele alırken sözü Zorunsuzluk’a (Contingance) getirmemek olmazdı tabi ki. Tarihi determinizm ile, Tarihte determinizm konusunda çokça söz söylenmiş olsa da, tarihte Zaruret veya zaruriliğin olmadığını düşünüyoruz.Yani mevcut şartlar, Mikro –Kod’lara önlem alınmasını engeller. Yaşanılan sosyal, siyasal vs etkenler Mikro Kod’ların olay oluşumuna yol açma yada açmama dinamikliğini yada ataletini tetikler. ..…öyle ki hemen belli olmasada İç Asya’da Timurlu dönemi sonrasında sarkacın makropolitikadan mikropolitikaya doğru salınması bir Translatio- İmperi örneğidir. ‘’297 Translatio İmperi, bize, bir komuta aktarımı olarak, Gensel devinim işleviyle ilgili Mikro-Kod transeferini hatırlatmaktadır. Yine Findly’e göre Türk Moğol halkını bozkır dünyasının efendileri yapan bu aktarım kadar ciddidir.

296

Bolay, Felsefe Dünyasında Gezintiler,Nobel Akademik Yayıncılık,Ankara,2006,s.193; Bolay, Tarihte Contingance mümkün müdür? sorusuna. Eylül 1986 Uluslararası X. Türk Tarih Kongresinde konu ile alakalı bildirinin sunulduğunu ;ama tarihçilerde herhangi bir akisin uyanmadığını; şimdi ise düşüncesini Felsefe dünyasına sunduğunueserinde esefle ifade etmektedir. *Contingance yani zorunsuzluk düşüncesinin yeni tarih tasarımlarının düşünülmesinde bir etken olacağı tarafımızdan da düşünülmektedir. 297

Findly,a.g.e, s. 138

174


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Baraudel’i olayları basite indirgediği için eleştiriyoruz zira olaylar tarihi oluşum yapılarına yön veren çok önemli oluşumlardır.Şekil 4 de görüldüğü gibi Gizil Zaman, Braudel’in Kımıltısız Zaman dediği evre ile örtüşmektedir.Gizil ilerleme dediğimiz dönem özellikle Baraudel’in Kımıltısız Zaman dediği evrede anlamlı olmaktadır.Gizil olarak ilerleyen kodlar uygun ortam oluşunca yeni bir oluşum ortaya çıkarmaktadırlar.Bu durum sürerlilik arz etmektedir.Örneğin Türklerde bağımsızlık kodu vardır.Türk Devlet Geleneği’nin bu kodla işlediği muhakkaktır. Bu mevcut kod her halükarda alt bilinçte vardır.Ve fırsat bulunca ortaya çıkmaktadır. Mesala Kürşat olayı , bağımsızlık Mikro-Kod’unun geliştirdiği bir olaydır.Ama başarıya ulaşamamıştır. Eğer başarıya ulaşılsaydı, bugün bilinenin aksine farklı bir bilgi üzerinde zorunsuz oluşmuş bilgi ileri sürülüyor olabilirdi. Mevcut kodların Gensel Devinim’i sürekli bir biçimde sürüp gider. Önce mikro olaylar doğar; bu mikro olaylar zamanla beslenip , farklı tarzada olayları doğurur, sonra bu olaylar çeşitli olgular doğurur ;ve yine bu oluşum sistemi içerisinde ortama hatta ortamlara çok sayıda yeni oluşum künyesi ve etkiselliği bırakır. Bu sürekli bir biçimde devam eder. Tarihi olaylarda nedenlerle sonuçları bağlamında, olayların uzak nedenleriyle uzak sonuçları olduğu gibi; yakın nedenleriyle yakın sonuçlarıda vardır. Uzak neden ve sonuçlar, Mantıksal olarak uzamsallık sistemini, bize düşündürtmektedir Yine olaylarda uzam inceleniminin,onların türdeşlik tespitlerinde başat noktası olacağı kanaati taşımaktayız. Uzamsallığı tespit edilen olayların çıkış noktası ve vardığı sonuçlar iyi irdelendiğinde artık olayların Biraradalığ’ını konuşmak gündeme gelecektir. Olayların biraradalığı, onların evrenselliği anlamına içkin değil; aksine bu durumları evrenselliğe aşkındır. Tarihi olaylarda bir düzen vardır. Gensel Devinim zinciri içinde meydana gelen olay sistemleri,meydana getirildikleri Miko-Kod’un etkileştiği çevrenin , sosyal hayatın,vs daha bir çok modülün etkisini taşırlar. Miko-Kod’lar her çevrede aynı gelişim ve dönüşüm etkiselliğini yakalayamazlar.Bazı çevreler ve içine girilen yaşantı biçimleri mevcut Mikro-Kod’ları geliştirip dönüştürürken bazıları geriletir. Örneğin Türkler’in Müslümanlığı kabulüyle İslam dairesine girmeleri onların bilinçlerinde ve yaşantılarında taşıdıkları kodları geliştirip güçlendirip farklı yönlere yönlendirecek devinime yol açmışken ; yine aynı Türkler’in Hıristiyanlığı yada Museviliği benimsemeleri mevcut kodlarda atalet doğurmuştur. Ama bu durum o kodun silinmesi anlamında değildir.Sadece mevcut devinimden uzak modifik resesifliğe(çekinik karaktere bürünme) dönüşmüştür.Bu resesifleşen kodların uygun ortamda yine ön plana geçmeleri söz konusu olabilecektir. Örneğin Türk Cihan Hakimiyeti ideali, Türk bağımsızlık MikroKod’unun, dışsal çevreyi kendi üslubunda inşa etme modelinin gelişmiş ve dönüşmüş halidir. Genel olarak bir Mikro-Kod insan zihniyle, toplum bilinciyle, topluluk psikolojisiyle, kültürle, demeografik etmenlerle ve coğrafya gibi birçok etmen ile heran ilişki içindedir.Bu 175


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

Kodlar çatışma anlarında yada alanlarında çekinik yani resesif kalırlar. Mikro -Kod kozmosta hazır halde bulunmaz.En genel anlamında onun fabrikası , tarihinde lokomotifi olan insandır. Fakat bu duruma ragmen Mikro-Kod’lar topyekün insanın imzasını taşımazlar.İnsanın doğayla mücadelesinin film karelerinde bu kodlar da bulunur.İşte Tarihte Neler Oldu’nun film kareleri kuşkusuz bu kodlarda saklıdır. Olay, Şeyin özüdür. Biline-bilirlik işaretleri, Şeylerin bilgi değergamlarını ortaya koyarlar. Bilinebilmez olan yoktur.Ama bizi ona götürecek uzamlar kaybolmuş olabilir. Olaylarda nihailik de yoktur; Nihai hal, bir olayın en son merhalesi olarak düşünülse bile bu andan itibaren yine binlerce Mikro-Kod yayıp güçlü bir devingenlikle dışsala yayılım gösterirler. Örneğin Fransız İhtilali, mekansal olarak Fransa’da vuku bulmuşsa da ; uzamsal olarak Türkiye’de bile yankılanmıştır.Demek ki MikroKod , mekan ve uzamla’da ilgilidir. Tarihte suje ve obje vardır. Mikro-Kod’un varlığı ve devinimi zorunlu olacaklığı(Contingance) getirmez.Eninde sonunda olmayı da getirmez.Olay hiç olmayabilirde.Ama uygun koşul oluşuyorsa mevcut olabilirliği yükseltir.Zorunsuzluk (Contingance) bir gerçeklikse olguya ait bir gerçekliktir. Bu husuta Zorunsuzluk’u (Contingance) belki mantıki uzam desteklemektedir; ama onun öyle olabilirliği ; olmuş’a türdeş göstermesi, gerçekliğin farklı bir oluşu, olabilir kılmasıdır. Bu durum ise tamamen Mikro-Kod esasının yapılardaki taşınması ve olay gerçekleşiminin ifadesi olabilir. Hülasa Tarihi olaylarda Mikro-Kod sorunsalı, Zorunsuzluk’a(Contingance) ters düşmez; ve bir çok eklektik yönüyle Tarihi olaylarda Zorunsuzluk faktörü, Gensel Devinim’in sürekliliğini akla getirir. Zira Contingance zorunlu halleri olumsuzlar,olayların tabi akışkanlığı onların tabiatıyla ilgilidir. Kesinlikle öyle olacak sistemini bu kompleks etmenler bitirir.Her yapıda zorunluluk mümkün olsaydı Tarihte ‘’irade’’ etmeni sıfırlanırdı. Gezipyaşayan,yapan – eden, fiili irade sahibi insan başlı başına bir Tarih olduğu için ve olaylarda baskın olarak etkisi bulunduğu için , olaylar öyle olacak zorunluluğunu taşımazlar. Ayrıca, olayların nihai durumsallığı onların katiyen öyle olacak sisteminden bağımsızdır. Beşeri, siyasi,sosyal, psikolojik, iklimsel vs. etmenlerden doğup insan akılsallığıyla bir tözsel bir uzam kazanan Mikro-Kod, Zorunsuzluk’un (Contingance) mümkünlüğünün bir delili sayılabilir

176


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

5-GENSEL DEVİNİM’DE OLAYIN OLUŞUM BİÇİMİ VE ZAMAN KAVRAMI

Tarihi olaylar, mantıki olarak birbirine koşut yada öncül olan Mikro-Kod’ların çarpışmaları yada simetrik çıkamlarıyla oluşabilirken ; bazı görüşlere göre onların oluşumunun tez, antitez çarpışmasına dayandırılarak açıklanması bize göre pek tatmin edici gelmemektedir. Ama etkili olan sebebpler yada eşdeğişle illiyetler olayların kimliğine içseldir. Bu içsellik , söz konusu olaya rengini veren Mikro-Kod’un izlerini taşır. Olaylar , zamanın akış yönünde meydana gelirler. Bir olay içinde beşeri, sosyal , siyasal, psikolojik vs. künyeler vardır. Bu künyelerin incelenmesi yapılacak olursa , olay, kendisini oluşturan etmenlerin dokularına ayrılabilir. Olayın dokuları, onu meydana getirir ve yapısını belirler. İşte bu durumda bize zamanın bu hareketlilikte konumu sorulabilir ki biz, zamanın konum olarak bu durumda mevcut künyeye içsel olmayıp dışsal olduğu düşüncesindeyiz. Ayrıca zaman, olayın hem içinde hem dışındadır.İçindeki zaman (İÇ ZAMAN) bilinen zamandır; oysa dıştaki zaman(DIŞ ZAMAN) bilinmeyen yada başka bir deyişle zamansız zamandır. Olay dokularında , onlara Mikro-Kod’larla taşınan iç zaman eğilimleri vardır. İç zaman, bir olayın oluşumunda ve olgunlaşmasında etki gösteren zamandır. Dış zaman ise bir olayın dışındaki zaman olup, onun oluşumundan sonraki zamandır. Buna, Tarihte kontrol edilemeyen zaman da denilebilir.Burada kontrol edilemeyen zaman derken bilinemeyen yada bilmenin başarılamadığı veyahut bilgisine ulaşılamayan zaman akla gelmelidir.

177


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

SONUÇ

Tarihi Olaylarda Gensel Devinim anlatımı bir hipotez olarak bilimsel teoriye dönüşmeye muhtaçtır. Geçmişte varolmuş şeylerin, sonuçlarının bu günde yaşadığı ve gelecektede çok farklı biçimlerde yaşayacağı zannımızca söz konusudur. Gensel Devinim sistemi ile aslında ne siyasi olayları ne de sosyal olayları birbirinden üstün görüyoruz. İnsanla alakalı her şeyin tarihin yapısı içerisinde olması hasebiyle ve onun adeta sarıp sarmalayıcısı olan zamanın da varlığı ile bir sürekliliğin söz konusu olduğunu ifade etmek düşüncemizin en önemli taraflarından birini oluşturmaktadır. Zorunsuzluk yani Contingance ise herhangi bir şeyin kesinlikle öyle yada böyle olacağı durumunun olmadığını ifade eder ki, Gensel Devinim, zaten mevcut süreklilik içerisinde insan aklına da büyük değer verdiği için Contingance ile kesinlikle uyumsuzluk göstermez. Süleyman Hayri Bolay’ın Felsefe ve Tarih Kongrelerinde ısrarla bu kavram üzerinde durması boşuna değildir. Ve Tarih’te Zorunsuzluk imgeleminin yeni Tarih anlayışları üzerinde tıpkı Gensel Devinim hipotezinde olduğu gibi etkilerinin olacağı şüphesizdir. Tarihi olaylarda oluşum sistematiği, onların kökenlerinde yatar. Olayları irdelemek, onların oluşum künyelerine yani Kodlarına inmekle olur . Tarihin yapıtaşı olan olaylar, belki Tarihin sadece bir yönünü oluşturmaktadır; ama insan hayatını etkileyici dinamizme sahip olmaları ve toplumsalla ilişkili yönleri onları bizim açımızdan önemli kılmaktadır. İşte Tarihteki bu Gensel Devinim sistemi, Mikro-Kod’larla taşınır. Söz konusu kodların belli zaman içinde taşınarak olgunlaşması ve çevresel, iklimsel, kültürel, dinsel, psikolojik,sosyolojik vs daha birçok etmenle çok geniş alanlara yayılarak olayları oluşturması sözkonusudur. Unutulmuş, kültürel, sosyolojik ve antropolojik , psikolojik vs. toplumsal genomların durumu ve hareketi, bilinmeyen içerikte yatar.Bu, dilde, inançta,efsane’de dahası çeşitli normlarda bile yer alabilmektedir. Mesala 1915 Çanakkale Savaşları, yüzyıllardır sinmiş ve resesifleşmeye yüz tutmuş hatta son dönemde atalete uğramış Türklük ve bağımsızlık genomunun dışarı çıkarılmasıdır. Eğer dışarı çıkarılmasaydı bu denli başarı sağlanamazdı. Zaten Türklük hafızasında var olan, Findley’in tabiriyle dokunmuş halılarda motif motif yeralan bağımsızlık kodu dışarı çıkarılınca söz konusu olay(Çanakkale Svaşı) yaşanmıştır. Ve yaşanan Çanakkale Savaşları, Türk Kurtuluş Savaşı’nada prototip olmuştur.Yine Hilmi Ziya Ülken’in bu konudaki şu saptaması ilginçtir: İçtimai ırkın taşıdığı sosyo-biyolojik yetenekler içtimai veraseti teşkil eder.İçtimai ırkta biyolojik ve ruhi olaylar, sebep-sonuç zinciri içinde kenetlenmiş halde bulunur. İçtimai ve sosyolojik değişimler , sosyal olayların kendine göre 178


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

yorumlanmasını sağla r298 ifadesi Gensel Devinimde süreklilik esasının başka bir yorumudur. Kimi cemiyetler bazı olaylarda çok söz sahibi iken; kimileri daha geri planda kalmışlardır. Örneğin 14 ve 15. yy’larda Türkler, Osmanlı Devleti ile dünya olaylarında söz sahibi iken; 18. ve 19. yy’larda Avrupa Ülkeleri daha çok söz sahibi pozisyonuna yükselmiştir.Ama Gensel Devinim’in kesintisiz bir süreç oluşu ve yapılara taşınan Kodların kimi zaman Tarihi adeta tersine çevirdiği de unutulmamalıdır. Bugün birçok sahada söz sahibi gibi düşünülen Batı’nın bir Gensel Devinim’e uğrayarak herhangi bir konuda çok önceki bir durumuna gerisin geri dönüşebileceği içten bile değildir. Yine Gensel Devinim’in bir zamanların Türkistan’da rasathane kurarak yıldızları inceleyen Uluğ Bey’in bu bilgi mirasını Nasa’dan alıp Müslüman- Türklere vermeyeceğini kim garanti edebilir? Yada Ünlü Bilgin Tusi’nin yaptığı çalışma kırıntılarının birçok faktöre tutunarak Coğrafi Keşifler denilen gelişmelere ve Kolomb’un başarılarına belirli noktalarda tesir etmesi yine bu genomların ve Mikro-Kodların sürümüdür.

298

Ülken, Veraset ve Cemiyet,s, 209,211

179


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

KAYNAKLAR 1-BLOCH, Marc;2005,FeodalToplum,Çev.MehmetAli Kılıçbay,4.Baskı,Doğu BatıYayınları, Ankara 2- BRAUDEL, Fernand;1992, Tarih Üzerine Yazılar, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yayınları,Ankara 3- BRAUDEL,Fernand;1996, Uygarlıkların Grameri, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 4- BRAUDEL, Fernand; 2004, Maddi Uygarlık 1: Ekonomi ve Kapitalizm, Gündelik Hayatın Yapıları XV.-XVIII. Yüzyıllar, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 5- BOLAY, Süleyman Hayri; 2006, Felsefe Dünyasında Gezintiler, Nobel Yayınları,Ankara 6- CARR ,E.H; 1996, Tarih Nedir?, Çeviren, Misket Gizem Gürtürk,5. Baskı,İletişim Yayınları,İstanbul 7- COLLİNGWOD, R.G., 2005, Tarihin ilkeleri, Çev. Ahmed Hamdi Aydoğan,Yapı Kredi Yayınları ,İstanbul 8- DALE, Stephen, F.; ,2004, The Garden of the Eight Paradises: Babur and the Culture of Empire in,Printed in the Netherlands Usa 9- FEBVRE, L., 1985, Başka Bir Tarihe Doğru ,Çev.: İhan Selimoğlu-Ali Boratav. Tarih ve Tarihçi Annales Okulu izinde. İstanbul 10- FİNDLY, C. V; 2008, Dünya Tarihinde Türkler, Çev. Ayşen Anadol, Kitap Yayınevi İstanbul 11- GİBB, H.A.R;1988, “Tarih”, İslâm Ansiklopedisi, C. Xl. Ankara 12- HOBSBAWM,Eric; 1999, Tarih Üzerine, Çev. Osman Akınhay, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 13- İBNİ Manzur, Lisan’l Arab, Darul Lisan’l- Arabiyye, C. L,Beyrut 14- JENKINS,Keith;1997,Tarihi yeniden Düşünmek, Çev,Bahadır Sina Şener,Dost Kitab evi Ankara 15- KÜTÜKOĞLU, Mübahat; 2014,Tarih Araştırmalarında Usul, TTK ,Ankara 180


Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2014/Cild: 1/ Sayı: 2/ Mayıs Issn:2148-2292

16- MOLES,Abraham;2002, Belirsizin Bilimleri - İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji, Çev. Nuri BİLGİN Y.K.Y. 4. Baskı, İstanbul 17-MUHAMED b. ABDURRAHMAN es-Sahavi ( 831-902/1427-1492), el –İ’lân bi’tTevbih li –Men Zemme Tarih, tahkik ve ta’lik,Beyrut-Lübnan 18- ÖZBARAN,Salih;1997,Tarih,Tarihçi ve Toplum, Tarih Vakfı Yurt Yayınları İstanbul 19- TOGAN, Z. V.; 1981, Tarihte Usul, 3.Baskı İstanbul 20- TOPSES, Gürsen, Mehmet; 2010,Toplumsal Olayların Bilimi,Toplum Bilime Giriş, Anı Yayınları,Ankara 21- ÜLKEN,Hilmi, Ziya; 1957, Veraset ve Cemiyet,İstanbul 22- YEDİYILDIZ, Bahaeddin; 1990, Metodoloji Çağdaş Tarihçilik, Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ

181


Akademik tarih ve düşünce dergisi