Page 1

1


NİHAYET TANIŞIYORUZ...

Endüstriyel Tasarımcılar Derneği – ENTA yaklaşık bir yıllık çalışmanın sonucu olarak 11.12.2014 tarihinde bürokratik işlemlerini tamamlayıp, 34-209/146 nolu belge ile resmi gazetede yayınlanarak kurulmuştur. Bu süreç içerisinde çeşitli gelir gruplarından, sektörlerden, şehirlerden ve kültürel arka planlardan mesleğini icra eden ya da etmeyen pek çok endüstriyel tasarımcı, akademisyen ve endüstriyel tasarım öğrencisi ile temasa geçilmiştir. Enta’nın kurucu üyeleri, yönetimi ve kuruluş sürecinde hiç bir zaman desteğini esirgemeyen ekibi, ağırlıklı olarak daha önce de çeşitli projelerde beraber çalışmış olan öğrenci, yeni mezun ve profesyonellerden oluşmaktadır.

Kendi cümlelerimizi paylaşmak için çok kısa bir süre önce yeni bir alan oluşturmaya karar verdik. İşe başlamanın en güzel yolu ise ‘Paylaşım’ idi. Biraz kendi hikayelerimizi, en çok da etrafımızdaki topluluğa ait yerleri, yüzleri, sesleri, fikirleri yeniden keşfetmeliydik. Bu ‘Yeniden’ keşiflerin; ortak bir paydada, hepimize ilham vereceğini hissediyoruz. Tüm bu koşuşturmalar içerisinde tasarım deneyimlerimizi paylaşmak adına belki de bir araya gelmek için bahane bizimkisi... Hislerimizi, fikirlerimizi birbirimizle paylaştığımızda, çok daha heyecanlı bir serüveni beraber oluşturacağız! Kendi dünyamıza, yenilerini katmak istiyoruz. ‘Biz’ buradayız ve en önemlisi ‘Sizi’ de bekliyoruz. Filiz Ersin / Genel Yayın Yönetmeni


50

TASARIM SÖZLÜĞÜ : KITSCH :

UZAKLARDAN CHICAGO & İSTANBUL

İMTİYAZ SAHİBİ ENTA Endüstriyel Tasarımcılar Derneği Genel Başkanı ONUR KOÇAN GENEL YAYIN YÖNETMENİ FİLİZ ERSİN GÖRSEL YÖNETMEN CEYLİN ULUSEL FOTOĞRAF EDİTÖRÜ SERA SAÇLI REKLAM SATIŞ KOORDİNATÖRÜ AYDIN KEÇELİ aydin.keceli@enta.org.tr KAPAK FOTOĞRAFI ALEXANDER GEBETSTROITHER KATKIDA BULUNANLAR SİMGE SOYEL ÖZLEM YALIM AREN EMRE KURTGÖZÜ CAN ÇAĞLAYAN ALEXANDER IMNADZE ZEYNEP TOY DENİZ ASLAN CAN FIRAT GİRAY BATITÜRK

72 SİNEMADA TASARIM OBJECTIFIED

36 PRO RÖPORTAJ ŞULE KOÇ

BASKI İMAK OFSET Merkez Mah. Atatürk Cad. Göl Sk. No:1 Yeni Bosna 34192 Bahçelievler - İSTANBUL

HEŞTEG INSTAGRAM & PINTEREST

ELDEN GELEN WOL & CEM OĞUZ

NO.0 TEMMUZ - AĞUSTOS - EYLÜL 2016

#TANIŞMA ENTA

EntaMag

PRO RÖPORTAJ DENİZ KARAŞAHİN

06

ÜRÜN KRİTİĞİ EASTMEETSWEST AREN EMRE KURTGÖZÜ

entaMag entamag@enta.org.tr

Veysel Karani Mah. Çolakoğlu Sk. No: 10 / 36 Rings İstanbul Residence, K: 2 Sancaktepe - İSTANBUL

YILDIZ TAKIMI SPICA & NAKED

26 58

34

32 18 ATÖLYE BAKIR & NEJDET USTA

16 42 66

MALZEME ROTASI BAKIR

ORTAK MEKAN JOIN+IDEA


www.derindesign.com/derin2016


Röportaj EntaMag

Fotoğraflar sulekoc.com

“ BENİM ŞANSIM Ç ÖP BİR ÜRÜN YAPMAMIŞ OLMAM ”

ŞULE KOÇ PRO

RÖPORTAJ


ODTÜ ENDÜSTRİ ÜRÜNLERİ TASARIMI BÖLÜMÜ’NDEN MEZUN OLDUKTAN SONRA İYİ İŞLER YAPMAYA BAŞLAYAN; KENDİ YARATTIĞI MARKASINI BAŞARILI BİR ŞEKİLDE SÜRDÜREN VE SON OLARAK GERMAN DESIGN AWARD 2016 İLE ÖDÜLLERİNE BİR YENİSİNİ EKLEYEN ÖNEMLİ TASARIMCI ŞULE KOÇ İLE BİR ARAYA GELDİK. TÜM TASARIM SERÜVENİNDE İŞİNE AŞIK KALABİLMEYİ BAŞARAN KOÇ İLE TASARIM VE SÜREÇ ESNASINDA YAŞADIKLARI ÜZERİNE KONUŞTUK.


TASARIMININ OLUŞUM AŞAMASINDA ZORLANDIĞI ANLARDA HİÇ BİLMEDİĞİ YERLERDE DOLANIP ÇIKIŞ NOKTASI ARAYAN, LONDRA OTELİ’NİN TERASINDA GÜNÜ BATIRMAYI SEVEN, BUGÜNE KADAR BİRBİRİNDEN BAŞARILI TASARIMLARA İMZA ATAN ŞULE KOÇ; SON OLARAK ULUSLARARASI DEV FİRMA BOMBARDIER İLE ÇALIŞMIŞ... ‘GEO’ PROJESİNDEN, YÜKSEK LİSANSIN ÖNEMİNE KADAR GENİŞ BİR PERSPEKTİFTE YAPTIĞIMIZ SÖYLEŞİMİZ SİZLERİ BEKLİYOR.

08

DOTS OF LOTS

Bir markayı ayakta tutmak çok zor... 2010 yılından bu yana geçen süreçte her şey yolunda ilerledi mi yoksa zorlandığınız anlar oldu mu? Şimdi düşününce hiç kolay olmadı diye düşünüyorum. Ben işimi çok severek yapıyorum. Bu harika bir şey; çünkü çok uzun zamandır ‘çalışıyormuş’ gibi hissetmiyorum. İşim, benim hayatımın bir parçasıdır; yüzünüzü yıkamak, yemek yemek, yürümek gibi... Biraz da kendi şirketimi kurduğum için elbette böyle; ama bu tempoyu artık biraz dengelemeye başladım. Bir de tabii şöyle bir taraf var: Şirketi kurmadan evvel ben Demirden Design’da çalışıyordum. Orada yaptığımız bir ürün koleksiyonu, daha sonra birçok yerden ödül aldı. Keza Black Diamond isimli mobilyam ile çok genç yaşta Red Dot kazandım. Bununla beraber o süreçte Kale ile beraber çalışmaya başladık. Benim en büyük şansım çöp bir ürün yapmamış olmam... Her yaptığım üründe mutlaka farklı bir şey geliştiriyorum. Dolayısıyla da bu, beraberinde başarıyı getiriyor. Bu açıdan bakıldığında ise pek zorluk yaşamadım.

Başka bir ödüllü ürününüzden, Ersa için yaptığınız bölücü panel Geo’dan bahsedelim... Ersa ofis mobilyaları üzerinde çalışan çok vizyoner bir firmadır. Ürünlerini üretirken bir strateji izleyerek projelendirmeye çalışıyor ve bunu da tasarımcılarla paylaşıyor. Bu projede yeni çalışma biçimleri üzerinden masa, sandalye gibi olmayan ne gibi ürünler geliştirilebilir diye baktık. Kimsenin kitabının, dokümanının olmadığı bir sistemde çok fazla dolap yapmanın da bir mantığı yok. Gerçek ihtiyaçların neler olduğu üzerinde düşündük. Geo açık ofis alanlarının daha verimli kullanımına yönelik, markanın diğer ürünlerini tamamlayıcı bir ürün. Açık ofislerin alanlarını ayırmak bir mesele; bir taraftan da insanlar arasındaki iletişimi tam kesmeden ayırabilmek başka bir mesele... Geo ise şeffaf; mekanları sadece ayırıyor. Biraz da psikolojik etki yaratan bir ürün nasıl olabilir düşüncesiyle ortaya çıktı. Geo’nun çok hafif bir yapısı var. Üründe fazlalık hiç bir şey yok, kendi iskeleti zaten yapısını oluşturuyor. ‘Buraya girmeyin’ demek istediğiniz yerde kullanabiliyorsunuz... Hem insanlar arasındaki iletişimi kesmiyor, hem de o alanda bir mekan tanımı yapıyor.

Geo ile ilgili projenin başında estetik kaygılarınız ön planda mıydı? Estetik olması sadece bir kriterdi. Mekanı ayırmamız gerekiyordu ve bir nevi duvar görevi görecek bir şey tasarlamamız lazımdı. Estetik yönü bu yüzden tabi ki çok önemli; çünkü mekanda görünecek yegane şey o olacak. Süreçte transparan, estetik bir ürün olması ise bir karardı. Diğer ürünleri tamamlayıcı bir ürün olacak, kendini gösterecek; ama çok da baskın olmayacak, aslında çok tanımlı bir formu var.

VERTICA


“ÇOK FARKLI SEKTÖRLERE İŞ YAPTIM VE BU DURUMU SEVİYORUM... HER SEFERİNDE YENİ BİR MÜCADELE OLUYOR, İNSANIN DÜŞÜNCE YAPISINI ESNEK TUTMASI HOŞUMA GİDİYOR.” Bu kadar geniş bir yelpazede iş yapmak ekstra bir efor gerektiriyor mu, daha mı zor? Çok farklı sektörlere iş yaptım ve bu durumu seviyorum... Her seferinde yeni bir mücadele oluyor, insanın düşünce yapısını esnek tutması hoşuma gidiyor. Belli bir alanda iş yapsaydım, belki daha rahat edebilirdim. Sadece o konuda kendimi geliştirirdim ve daha rahat müşteri bulurdum. Ancak inandığım, istediğim şey; kendimi hep geliştirmek oldu. Belli bir alana kaysaydım on sene sonra da iyi hissedebileceğimden emin değilim. Şimdi düşününce evet, muhtemelen daha zor; ama keyifli...

Benim de artık kendi yaptığım bir listem var, onları dolduruyorum. Projemizin sonunda amaçlarımız neler, ana ürün stratejimiz ne olacak, rakiplerimiz ya da kullanıcımız kimler, şirket hangi malzemelerde daha iyi, dışarıdan kimlerle çalışıyorlar ve neyi iyi yapabiliyorlar gibi maddeleri döküp onaylatıyorum. Gelecekte nasıl bir şey ile karşılaşacakları hazır oluyor. Aslında kafalarında form olarak olmasa da bir şeyler şekilleniyor ve dağınık olan müşteriyi böylelikle bir nevi sakinleştirmiş oluyorsunuz. Sonrasında araştırma kısmı bütün süreçlerde var. Fabrikaya gidiyorsunuz, bütün üreticilerle konuşuyorsunuz, teknikleri nedir ve neler yapabiliyorlar anlamaya çalışıyorsunuz. Araştırmadan sonra ilk konseptlerin çıkması aşamasına geçiyorsunuz. Ben genellikle konsept sayısını çok tutmamaya çalışırım. Ne yaptığını bilmedikten sonra A’yı veya B’yi yapmanın birbirinden çok farkı yok. Ürünün ne olduğuna göre de değişir; ama en az 3 ya da 5 konsept sunuyorum. Hangisi üzerine ilerlersek daha iyi olur, diye üzerine konuşuyoruz. 1 ve ya 2 ürün üzerinden geliştirmeye başlıyoruz, tabi revizyonlar geliyor. Üretim zorluklarını görüyorsunuz... Bunun da önüne geçmek için ben konseptleri yaratırken üretimle daima iletişim halinde oluyorum ve konsept kısmında da üretilemeyecek bir şeyi çıkarmamaya çalışıyorum.

Öğrenci okurlarımız için tasarım sürecinizden bahsedebilir misiniz? Belki en sevdiğiniz ürünün hikayesi üzerinden de dinleyebiliriz... Aslında en sevdiğim ürün olan Black Diamond, tasarım süreci açısından doğru bir örnek değil. Ürünü çalıştığım firmada yapmıştım. Her şeyi kendimiz yapıp, ürettiriyorduk ve müşteriye bir şey kabul ettirmek zorunda değildim. Bu nedenle profesyonel olarak müşterim olan firmalarla geçirdiğimiz süreci anlatabilirim: Kriterlerin düzgün karşılanması adına projenin başında iyi bir brief çerçevesi çizmeniz çok önemli. Yoksa kayboluyorsunuz, ki sizden bir ürün istedikleri zaman genelde firmaların bir stratejisi olmuyor. Ne istediklerini pek bilemiyorlar, toplantılarda anlatmaya çalışıyorlar; rakiplerde gördükleri ürünlerden, fuarda ürünlerine gelen olumlu olumsuz tepkilerden ya da Avrupa pazarına girmek istiyorlarsa oralardan örnekler veriyorlar... Kendilerini nerelerde konumlandırmak istediklerini aslında biliyorlar; ama ürünle ilgili brief veremiyorlar, yazıya dökemiyorlar.

GEO

09


10

GEO SEPERATOR


Süreç sonunda markalarla fikir ayrılığına düştüğünüz oluyor mu? Çok iyi olduğunu düşündüğüm bir ürün için ikna edemediğim oldu. Ben ‘Başta 3 ürün tasarlayacağım, konseptler sizin olacak. İstediğiniz zaman bunları geliştirebilirsiniz’ diye bir anlaşma yaptım. Belki de bu bir hataydı. Böylece ürün haklarını satın aldıkları için o ürünle ilgili bir şey yapamadım. Gerçekten güvendiğim ve iyi olacak dediğim bir ürün kaldı. Bu yüzden ölü bir şekilde duruyor, başka firmalar benzer ürünlerle sonrasında çıktılar. Oldukça üzülmüştüm...

Zorlandığınız anlar için özel bir formülünüz var mı? Konsept yaratma süreci çok sancılı oluyor, ortamdan ortama giriyorum. Bir tek tıkandığım zamanlarda değil; ama o zamanlarda da işe yarayacak bir yöntemim var. Çok büyük bir kağıt açıp, mind map yapıyorum. Aklıma neler geliyorsa onu yazıyorum; kavramsal şeylerden çok alakasız şeylere kadar... Diyelim ki konunun çok dışında aklıma bir şey geldi, her şeyi yazıp aralarında bağlantı kuruyorum. Ne düşündüğümü görüp, daraltıp konseptler çıkartıyorum. Bu yöntem haricinde bir de daha önce hiç görmediğim bir yere gitmek çok işe yarıyor. Bütün duyularını harekete geçiriyor, dikkat kesiliyorsun ve bu bütün algılarını açıyor. Uzun bir yolculuk olmak zorunda da değil, İstanbul’un hiç gitmediğim bir yerine gidiyorum... Bir de müzik dinlemek var tabi!

“PROJENİN BAŞINDA İYİ BİR BRIEF ÇERÇEVESİ ÇİZMENİZ ÇOK ÖNEMLİ. YOKSA KAYBOLUYORSUNUZ, Kİ SİZDEN BİR ÜRÜN İSTEDİKLERİ ZAMAN GENELDE FİRMALARIN BİR STRATEJİSİ OLMUYOR... BENİM DE ARTIK KENDİ YAPTIĞIM BİR LİSTEM VAR, BRIEF ALIRKEN ONLARI DOLDURUYORUM.”

11


Yüksek lisans yaptınız mı? Öneriyor musunuz? Ben yapmadım; ama şu anki çerçevede öneriyorum. Endüstriyel tasarımın eğitim ayağı aslında o kadar yeterli olmuyor. Dünya şu an öyle bir noktadaki yapılacak çok şey var. Tüm disiplinler birbirine bağlandı. Başka bir disiplin ile kendini birleştirmek, bana çok daha keyifli geliyor. Kişi ilgilendiği bir şeyi yapmalı ve onu yüksek lisans gibi görmemeli... İş bulamazsanız, yüksek lisans zaman kaybından öteye geçemiyor. Bu nedenle spesifik alanlara yönelinmeli! Düşünsenize hayatınızın iki senesini veriyorsunuz; ama zaman o kadar değerli ki, her şey o kadar hızlı ilerliyor ki... SOFIST

Tam yeri gelmişken bu sayımızda da yer verdiğimiz ortak çalışma alanlarında disiplinler arası bir çalışma ortamı yaratılmaya çalışılıyor... Siz hiç başka disiplinden insanlarla proje geliştirdiniz mi? Şu ana kadar olmadı; ama gelecekte çok isterim. Geçen seneden beri ben de bu konuyla ilgili iletişim halindeyim. İnsanlar neler yapıyor diye takip etmeye çalışıyorum. Daha farklı mesleklerden insanlarla tanışarak networkumu artırıyorum. Benim de aslında çok yapmak istediğim bir şey.

Son olarak yurt dışından bir firmayla çalıştınız mı? Kanada menşeli Alman bir firma olan Bombardier ile çalışıyorum. Uçak ve yüksek hızlı tren üreten bir firma... İki sene önce hızlı trenlerin iç mekan tasarımını yapmamı istediler. Güzel bir iş birliği oldu.

Çalışma sürecinde farklılıklar gözlemlediniz mi?

12

Kişinin kendini geliştirmesi mühim! Halbuki yeni mezunlar sevebileceği bir şeye konsantre olabilirse bu daha faydalı olabilir. Belki augmanted reality’de ilerlemek isteyecek, onunla ürünleri birleştiren bir tasarımcı olacak. Şu an iç organ nakilleri için tasarımcı çalıştırıyorlar. O organların nasıl yerleştirileceğine dahil ya da yeni 3d printer, robot, giyilebilir ürün teknolojilerine yönelik ilerleyen bir tasarımcı da olunabilir... Ama bu tarz şeyleri yapabilmek için o görüşü insanın kazanması gerekiyor. Benim dönemimde internet, stüdyolara 3. sınıfta geldi ve evde yoktu. Stüdyolarda 56 k modemle internete girmeye çalışıyorduk. Şimdi her şeyi aynı anda görebiliyorsunuz. Sürekli bir akış var. Dolayısıyla hem kendine zaman ayırma, hem de hangi konuda ilerleyeceğini görme açısından bir insanın istediği alanda yüksek lisans yapması çok iyi bir şey; özellikle yurt dışında!

Bombardier’in uluslararası bir yapısı var. Bir sürü farklı ülkede ofise sahip ve çözümleri dışarıda yaptırmayı seviyorlar. Dışarıda beraber çalıştıkları deneyimli tasarım ofisleri ya da firmalar var. Toplantı yaptığımızda telco üzerinden toplantı yapıyoruz herkes farklı bir milletten... Biri İngiliz, Kanadalı, Alman, İtalyan ve ben Türk... Genelde hep öyle bir topluluk oluyor. Süreçleri çok güzel yönetiyorlardı. Kimin ne yapacağı belli, timeline’ları var. Farklılık olarak ne kadar anlatılır bilmiyorum, daha çok hissedilebilir sanırım... Eleştirel tavırları her zaman yeni bir şey yaratmaya yönelik. Enerjiyi düşürmek istemiyorlar ya da neden kötü olduğunu düşündüklerini daha iyi tarif ediyorlar. Düşünce yapıları daha net! Bana nerede duracaklarını daha iyi biliyorlar gibi geliyor. Biz de hep daha iyi olabilir düşüncesi vardır ya... Oradaki netlik de benim hoşuma gidiyor, aslında boğmuyorlar.

/ SULEKOC.COM info@sulekoc.com


ECLIPSE


m ü n e d r B gö

. u d Ol


NOKTALARI BİRLEŞTİREREK BİR ŞEY YARATMAYI DENE VE BUNU BİZİMLE PAYLAŞ.

#ENTAMAG


16


17


Bakır Atölyesi & NEJDET YILDIRIM Röportaj EntaMag Fotoğraflar EntaMag

ATÖ

LYE


BAKIRI SIFIRDAN ALIP SON HALİNE KADAR MÜKEMMEL BİR USTALIKLA ŞEKİL VEREN NEJDET USTA’NIN ÜRÜNLERİ; İTALYA’DAN AMERİKA’YA GENİŞ BIR COĞRAFYAYA YAYILIYOR. EN İNCE AYRINTILARI, KUSURSUZ BİR İŞÇİLİKLE BİR ARAYA GETİREN NEJDET USTA’YI; ATÖLYESİNDE ZİYARET ETTİK.


USTALARLA, TASARIMCILAR ARASINDA ACI, TATLI ÇEKİŞMELER HEP YAŞANIR; HELE HELE TASARIMDAN ÜRETİME GEÇİŞ ESNASINDA... ANCAK ELBETTE AMAÇ HER İKİ TARAF İÇİN DE MUHTEŞEM BİR İŞE İMZA ATMAKTIR. BİZ DE BU SAYIMIZDA EL İŞÇİLİĞİNDE ÜN SALMIŞ, ÜRÜNLERİ DÜNYANIN DÖRT TARAFINDAN RAĞBET GÖREN NEJDET USTA’NIN ATÖLYESİNİN YOLUNU TUTTUK. ÜLKEMİZDE BAKIRCILIĞIN DİĞER ÜLKELERE GÖRE ÇOK DAHA İLERİDE OLDUĞUNU SÖYLEYEN NEJDET USTA’YA, BİR TASARIMCI VEYA İÇ MİMARLA ÇALIŞMANIN ARTILARINI VE EKSİLERİNİ SORDUK. 20

Nejdet Ustam, klasik bir soru olacak; ama bu işe nasıl başladığınızı biraz anlatır mısınız? Dayılarım 1977’li yıllarda Kapalı Çarşı’da çalışırken, ben de lisede okuyordum... Bazen okuldan sonra yanlarına giderdim. Gidip geldikçe yaptıkları işe karşı merakım arttı... Lise üçüncü sınıfa başladığımda, devamlı olarak onların yanına gitmeye başlamıştım; laf aramızda çıraklık dönemim orada geçti diyebilirim... Kapalı Çarşı’da 11 sene boyunca çok iyi ustalarla çalışma fırsatı buldum. Eski Ermeni ustalardan incelikleri, Trabzonlu Celal Usta’dan da mesleği öğrendim. 1994’e kadar ara ara ufak dükkanlar açtım, kapattım derken 1994’ten sonra şirket bazında işleri yürütmeye başladık. O günden bu yana da durmadan devam ediyoruz.

Sizin müşteri kitlenizi kimler oluşturuyor? Avrupa’da bir kaç ülkeyle çalışıyoruz... Önceden İtalyanlarla çok çalışırdık. Eski dönemlerde evlerde olan kap kacakları ve süs olarak kullanılan objeleri istiyorlardı... Bakırcılık bu topraklarda çok yaygın olmasına rağmen Fransa’da çok sahiplenilmiş bir kültürdür. Fransa’ya gittiğimde, restoranlarda veya otellerde herhangi bir bakır ürünü varsa bundan övgüyle bahsettiklerini gördüm. Bu yüzden Fransızlarla da çok çalıştık; ama şu sıralar daha çok Amerika’ya iş yapıyoruz.

Amerika’ya kadar nasıl ulaşıyorsunuz? Sosyal medyayı kullanıyor musunuz? Bunu net bir şekilde söylemem imkansız... Kimi eski müşterilerimiz, onlara katalog gönderiyoruz. Kimisi bizi buluyor; başka bir müşteri ya da eş dost aracılığıyla bize ulaşıyor. Bir kısmına da biz internetten ulaşıyoruz, yaptığımız işleri mail atıyoruz... Ancak Amerika ile ilgili şunu söylemeliyim ki; Amerika’ya Türkiye’ye sattığımızdan çok daha fazla bakır sattık.

Neden size geliyorlar? Bakır hem çok bulunan, hem de işlemesi kolay bir madendir. Bu nedenle dünyanın birçok yerinde ‘Bakırcılık’ bir meslektir. Hatta Afganistan, İran, Irak ve birçok Arap Ülkesi’nde bakırcılık yapılıyor; ama en güzel işçilik bizde! Osmanlı’dan günümüze uzanan muazzam bir kültüre sahibiz. Ve o kültürü bugüne kadar da yaşatabildiğimiz için bizim ürünlerimize her zaman talep daha fazla oluyor.

Daha önce bir tasarımcıyla çalışma şansınız oldu mu? Orada nasıl bir süreç izleniyor?

Bu atölyeye ne zaman geçtiniz? Atölyede bakır üzerine her şeyi bulabilir miyiz? Ya da özellikle iyi olduğunuz bir alan var mı?

Bu zamana kadar altı, yedi tane iç mimar ve tasarımcıyla çalıştım. Tasarımcının ya da iç mimarın çalışma şekline bağlı olarak değişiyor. Biri Selçuklu Dönemi ağırlıklı çalışırken, bir başkası kendi çiziyor. Bazısı internetten bulduğu yahut kendi çizdiği eski dönemlerden kalma bir objeyi, oradan referansla başka bir şeye dönüştürmek isteyebiliyor.

Ortalama beş yıldır bu atölyedeyiz. Burada bakırı sıfırdan alıp, bitmiş bir biçimde müşteriye sunuyoruz. Atölyede polisaj, kaplama, sıvama ve dövme teknikleri uygulanıyor.

Bazıları ise bizim tecrübemize bırakıyor... Bu nedenle herkesin çalışma stili farklı... Kimi kullanımlık, kimisi ise sadece süs objesi istiyor.


21


“ATÖLYEYE TASARIMCI YA DA İÇ MİMAR GELDİĞİ ZAMAN, KENDİ KAFASINDAKİ ÇİZİMİNİ GETİRİYOR. O ZAMANA KADAR GÖRMEDİĞİMİZ ŞEY, BİZE DE İLHAM VERİYOR. SİZ OKUYUP KAFA YORUYORSUNUZ, BİZ İSE ÇALIŞIP YORULUYORUZ. BU İKİSİ BİRLEŞİNCE ORTAYA ÇOK DAHA GÜZEL İŞLER ÇIKIYOR.” Biz okul döneminde de, profesyonel hayatta da bazen ustalara derdimizi anlatamıyoruz... Bir de size soralım, siz tasarımcıları nasıl bilirsiniz? 22

Çizim yapmak kolay; ama biz onu madene dökeceğiz... Olacak şey var, olmayacak şey var. Bu nedenle biz de tasarıma sadık kalarak, en yakını üretmeye çalışıyoruz. Yoksa rüyada gördüğünüzü çizmek gibi her şeyi kalemle çizebilirsiniz... Tasarımcılarla yan yana çalışıyoruz; çünkü gelen kişi işi hiç bilemeyebilir. Bazen gelip bizi izliyor, işin inceliklerini öğreniyor; bazen de beraber beyin fırtınası yapıyoruz. Hatta öyle işler geliyor ki biz bile başka ustalardan fikir alabiliyoruz. Ancak her halükarda orta yol bulunuyor. Herkesin içine sinen bir çözüm bulmak çok önemli! Bu nedenle bu güne kadar çalıştığım hiç bir tasarımcıyla işin sonunda anlaşmazlık yaşamadım.

Tasarımcılarla daha çok bir araya gelmeyi ister miydiniz? Kesinlikle, öyle bir imkan olduğunda biz de kendimizi geliştiriyoruz. Biz kendi başımıza, ancak eski Osmanlı’dan kalma ibrik, güğüm, şamdan gibi objelerin aynısını yapıyoruz. Tasarımcı ya da iç mimar geldiği zaman, o kendi kafasındaki bir şeyi çizip geliyor. O zamana kadar görmediğimiz şey, bize de ilham veriyor. Siz okuyup kafa yoruyorsunuz, biz ise çalışıp yoruluyoruz; ama bu ikisi birleşince çok daha güzel işler çıkıyor.


23

ADA BAKIRCILIK www.adabakir.com +90 532 158 50 36 Küçükçekmece - ISTANBUL

Atölye içerisinde, aynı zamanda kendi markanızın olduğu ürünleri de üretiyorsunuz. Bir tasarımcıyla yeni ürünler geliştirmeyi hiç düşündünüz mü? Mesela siz buraya geleceksiniz diyelim... Tamam, ben sizinle çalışayım; ama tasarladıklarınıza ne kadar vakit ayırabilirim ki... Tasarımcı 100 tane çizer, belki 1’i tutar. Bunun için zaman, sermaye, ürün tanıtımı gerek... Bunların hiç birini biz yapamayız. Bu ortamın oluşabilmesi için devletin desteklemesi lazım. El sanatlarına geçtiğimiz yıllarda destek sağlandı; ancak içerisine bakırcılık dahil edilmedi. Böyle olunca inanın atölyede çalışacak kişileri bile bulmak zor oluyor... Halbuki dünyanın en güzel mesleği bence bakırcılıktır. Anadolu insanı buna kıymet vermiş ve yıllarca bu işten ekmek yemiş; ama bu gidişle belki benimle beraber bu dükkan da ölecek.

Bakırcılığın değerinin bilinmediğini mi düşünüyorsunuz? Kesinlikle bilinmiyor... Avrupalılar bize bizlerden çok daha fazla değer veriyor. Ben Fransa’ya, Almanya’ya, İtalya’ya gittim... Oralarda ‘Bakırcı Ustası’ dedikleri zaman, patron bile ayağa kalkar. Saygı duyar; çünkü onlara yaptığımız üründen milyonlarca satacak. Bizim ülkemizde ise maalesef bu saygı kalmadı.

Nejdet Usta, son olarak bizimle bir anını paylaşır mısın? Bir tane iş vardı, ürünü yaptık; ama olmadı. Biz de hurdaya attık. Derken, İtalyan bir müşteri geldi; ‘Aaaa, bu çok güzel olmuş. Bakabilir miyim?’ dedi. Baktı, bizim hurda dediğimiz şeye talip oldu. Hayda, iyi güzel; ama onu biz olmadı diye atmıştık, attığımız şeyin aynısından yapmak zor olacaktı... Aynısı olmasa da, el emeğiyle eze eze benzerlerini yaptık. Ve inanır mısın, o adam ondan on binlerce aldı, sattı. Biz de şunu düşündük: Demek ki bu işin, bu malzemenin bir sınırı yok. Yeter ki tasarla, biri sana fikir versin, aklına gelsin!


ESKİZLERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN !

#ENTAMAG

Fotoğraf: Kutberk Kaya Kodak S100 ef Corum, İspanya


Röportaj Can Fırat Fotoğraflar Sera Saçlı & wolshop.net

deri üstü ahşap ELDEN

GELEN


ENDÜSTRİ ÜRÜNLERİ TASARIMI BÖLÜMÜ’NÜ BİTİRDİKTEN SONRA WOOD ON LEATHER (WOL) MARKASINI HAYATA GEÇİREN CEM OĞUZ, GİRİŞİM MACERASINI BİZLERLE PAYLAŞTI. Benzersiz el işçiliğiyle günlük hayatta değişik zevklere hitap eden Cem Oğuz; defterden kartvizitliğe, dosyalıktan cüzdana kadar geniş bir yelpazede kişiye özel tasarımlar yapıyor. Özellikle ahşap derinin asaletini ürünlerine yansıtan Oğuz ile hem tasarımları, hem de genç girişimcilere verdiği tüyoları konuştuk.

Ne zaman ‘Tasarımcı’ olmak istediğinizi fark ettiniz? Hayal ettiğiniz meslek bu muydu? Çocukluğumdan beri, ben hep bir şeyleri söküp takardım... Bu nedenle de ileride elektronik veya makine mühendisi olacağımı hayal ediyordum. Lisenin sonlarına doğru çizim maketler yapmaya başladım... Ancak endüstriyel tasarım diye bir bölümün olduğunu çok geç fark ettim. Halbuki ağabeyim de endüstriyel tasarım okuyordu ve ‘Sen ne iş yapıyorsun’ diye sormak benim hiç aklıma gelmedi... Endüstriyel tasarımın ne olduğunu öğrendikten sonra istediğim mesleğin bu olduğunu fark ettim.

Nasıl başladınız? Okul projesiyle başladım... Bir ürün tasarlayıp Etsy’de satmamız istendi. Benim ürünlerim de ciddi ciddi satıyordu. Hatta hafta sonları stok yapıp, hafta içi satmaya devam ettim. Bir süre sonra kendi kendime ‘Bu işe bütün vaktimi verirsem, iyi bir şeyler elde edebilirim’ dedim. Şu anda bütün günlerimi bu işe ayırıyorum.

27


28

“GENÇ GİRİŞİMCİLER ACELE ETMEYİN, FIRSATLARI DEĞERLENDİRİN! İMKANINIZ OLSA DA, TALEBİ KARŞILAYAMAYACAK DURUMA GELENE KADAR BÜYÜMEYİN! BİR NOKTADAN SONRA TALEPLERE YETİŞEMEDİĞİNİZDE SİZİ RAHATLATACAK BİR İŞ MODELİYLE ÇOK DAHA HIZLI BÜYÜYEBİLİRSİNİZ.”


WOL’u kurarken aklınızdan geçen bir çalışma ortamı var mıydı? Şu anda bulunduğunuz durum ve ortamdan memnun musunuz? Şu anki durumdan memnunum. WOL’u kurarken uzun süreli planlarım yoktu. Ben hep duruma göre planlar yaptım. Bir ürün yaptım, o sattı; bir tane daha yaptım, o da sattı... Bireysel müşteriden ziyade, kurumsal çalışmalara yöneldim. Onlara hediyeler gönderip, işlerimi büyüttüm. Tek tük dükkan ve internet satışları devam ediyor; ama kurumsal işler bu alanda büyümemi sağladı. İhtiyacım olduğu anda, ihtiyacımı gidermeden ilerleyemeyeceğimi fark ettim ve ileriye bir adım attım. İyi ki öyle yapmışım... Eğer öyle yapmasaydım, çoğu girişimci gibi, ‘Her şeye ileride ihtiyacım olabilir’ diyip yatırım yapsaydım; şu an belki de çoktan batmış olabilirdim.

Markanızı oluşturduktan sonra iş bulmakta zorlandınız mı? Dönemleri bilmediğim için zorlandığım zamanlar oldu. İnsanların daha fazla alışveriş yaptığı tarihler vardır: Örneğin özel günler, hediyelik eşya dönemleri gibi... Bu tarihleri bilmediğim için ilk zamanlarda çok zorluk çektim. WOL’u oluşturduğumuz ilk yaz sezonunda kapatmayı bile düşündüm... Ama araştırdıktan sonra yaz aylarında bu ürünlerin satışının azaldığını fark ettim. Hemen pes etmedim! İkinci sene bunun farkındaydım ve önceden idmanlı olduğum için zorlanmadım.

Neden WOL markalı ürünler için ‘Dürüst Tasarım’ diyorsunuz? Normal deri çalışması kolay bir malzemedir, karton gibi. Ancak süet öyle değil, çok esner. Ben ise WOL’da süetin yumuşaklığı ve ahşabın sertliğini kullanarak ürün yapıyorum. Normalde deri, karton bir plakanın üzerine kaplanır. Piyasada gördüğünüz çoğu ürün bu şekilde üretilir... Bense ‘Dürüst ürün tasarlıyorum’ diyorum. İki malzeme arasında hiçbir şey kullanmıyorum. Benzeri taklitlerde de durum aynı, sert malzemenin üzerine deri kaplamalar görürsünüz. Bu nedenle WOL markası kullanıcılara tamamen dürüstlükle hizmet sunuyor.

“ÇOĞU GİRİŞİMCİ GİBİ, ‘HER ŞEYE İLERİDE İHTİYACIM OLABİLİR’ DEYİP YATIRIM YAPSAYDIM; ŞU AN BELKİ DE ÇOKTAN BATMIŞ OLABİLİRDİM.” Bunlar tamamen el işçiliği yoğun ürünler... Peki, bir ürünün tasarımdan bitimine kadar tahmini ne kadar süre geçiyor? Mesela şu an otursam, bir defteri kaplamam yarım saatimi alacak. Yapıştırıcısının kuruması bir saat sürecek, vernik sekiz, dokuz saat sürebiliyor... Bu sebeplerden dolayı bir defterin yapımı bile oldukça vaktimi alabiliyor. Kurumsal bir firma için 240 defteri toplamda 14 günde tamamladım. Günde 18, 19 saatimi alıyor.

Özel günler için özel ürünler hazırlıyor musunuz? Tasarımlarımın malzeme ve dokunma hissi ön planda olmalarına özen gösteriyorum ve süslemelerden kaçınıyorum. Bu sebeple ürünlerimin tasarımını özel günler için değiştirmiyorum veya süslemiyorum.Kurumsal siparişlerde ürünlerimi müşterilerime özel tasarlıyorum. Eğer benden özel bir gün temalı bir ürün isterlerse, ürünlerimin tasarım çizgisi ve sadeliği çerçevesinde sunduğum tasarım tekliflerinde bu isteklerini karşılamaya çalışıyorum.

Genç girişimci adaylarına ne tavsiye edersiniz? Acele etmeyin, fırsatları değerlendirin derim... İmkanınız olsa da, talebi karşılayamayacak duruma gelene kadar büyümeyin! Bir noktadan sonra taleplere yetişemediğinizde sizi rahatlatacak bir iş modeliyle çok daha hızlı büyüyebilirsiniz. Çok yatırım sizi felakete de sürükleyebilir. İşiniz ne kadar iyi olursa olsun, ertesi gün oluşacak bir krizle batabilirsiniz. Firmanızı kurduğunuzda hiç kasanıza para girmese bile, bir sene boyunca sizi ayakta tutacak bir birikiminiz olmalı!

29


30

/ WOLSHOP.NET info@wolshop.net


REKLAM GELİRLERİMİZİN BİR KISMI, İHTİYAÇ DUYDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ EĞİTİM KURUMLARINA TEKNOLOJİ VE TASARIM DESTEĞİ OLARAK AYRILMIŞTIR.

Reklam vermek için aydin.keceli@enta.org.tr

31


Çeviren EntaMag İlüstrasyon Deniz Aslan

kitsch[kiç] /ˈkɪtʃ/ “KURTARICI SIRADANLIK” Kiç, gündelik kültürümüzün bir parçasıdır. Kiç olarak nitelendirilecek bir obje; kültürel kökeni, toplumsal bağlamı ve çoğunlukla da kişisel zevkler üzerinden değerlendirilir. Bazıları Bavaryan Barok kiliselerini ya da Meksika’ya özgü rengarenk sunakları kiç bulmakta, oysaki bu tip strüktürler, birçok kişi tarafından kendi inanç sistemlerinin gereklilikleri doğrultusunda oldukça değerli bulunmakta ve farklı şekillerde yorumlanabilmektedir.

32

Bir şeyin kiç olduğu algısı; bağlama, özgün kültüre, eğitime ve zeitgeist’a yani genel görüye bağlıdır. Bir zamanlar kiç olarak tanımlanmış bir obje, seneler sonra ender bulunması sebebiyle oldukça beğenilen, kült ya da sanatsal bir objeye dönüşebilir. Buna karşılık bir sanat ya da tasarım ürünü de seri üretim ve satış süreçleri sonucunda ulaşılması kolay bir hale gelerek sıradan ve bayağı bulunabilir, kiç olarak nitelendirilebilir.

TASARIM

SÖZLÜĞÜ

Kiç kavramı; estetik, yani güzellik ilmi kapsamında oldukça coşkulu tartışmaları tetiklemiştir. İlk olarak 19. yüzyıl sonlarında Münih sanat dünyasında ortaya çıkmış olan kelimenin kökeni dahi bir tartışma konusudur. Bir kısım, bu kelimenin Almancada sokak süpürmek anlamına gelen ‘kitschen’ kelimesinden türediğine inanmakta, çoğunlukla Alman sanat piyasasında bulunan Amerikan ya da İngiliz turistlerden oluşan başka bir kısım ise İngilizcede eskiz anlamına gelen ‘sketch’ kelimesinden geldiğini iddia etmektedir. Kökeni kadar anlamı da karışık gibi gözüken bu kavramın tanımı 20. yüzyılda netlik kazanmış; kiç’in kötü zevki, sanatın ise iyi zevki ifade ettiği kabul edilmiştir. Diğer bir deyişle bu dönemlerde kiç, eğitimli kaymak tabaka ve ‘kalitesiz’ alt sınıf arasındaki toplumsal ayrımı temsil etmiştir.


Bugün ise sanat ve kiç arasındaki yüzeysel ayrımlar, 1980lerde adından söz ettiren Jeff Koons ve Pierre et Gilles gibi sanatçılar sayesinde keskinliğini kaybetmiş ve bulanıklaşmıştır. Hakkında yapılan eleştiriler basmakalıp olmaya başladıktan sonra, ilgi çekmeye ve sorgulanmaya başlayan kiç, bağlamlandırma, hatta bağlamından koparma stratejileri sayesinde, sanata dönüştürülebilir hale gelmiştir. Günümüzde kiç olarak tanımlanan birçok örnek bulunmakta: Las Vegas’ın, ünlü şehirlerin en belirgin niteliklerini yalnızca taklit etmekle kalmayarak, abartılı olarak yansıtan mimarisi; taşra ve kırsal kesimin nostaljisini yeniden yaratmaya çalışan ve pleybek yapan starları ağırlayan Amerikan folk müzik programları; sayısız duygusal roman ve magazin dergileri; müzelerde ya da ünlü kiliselerde satılan hediyelikler; kristal ve porselen bebekler; bahçe cüceleri; Japon’lara özgü el sallayan kedi heykeli, ve daha niceleri.

33

Küreselleşen dünyada kiç bazı durumlarda, bölgesel özlük hissini, memleketi ve kökeni de temsil edebilmektedir: Amerika’da, Almanya’da ya da Japonya’da bulunan bir İtalyan restoranının dekorasyonunda kullanılan Madonna posterleri, romantik liman fotoğrafları ya da minyatür gondol figürleriyle, mekânın Italya’da olacağından çok daha ‘İtalyan’ gösterilmesi amaçlanır. Özel konutlarda rastlanan, duvarların farklı malzemelerin dokularında boyanması ya da bazı aksesuar, farklı ülkelerden toplanmış bibloların sergilendiği üniteler gibi aşırı süslemeler de kiçin bu bağlamda kullanımına örnek gösterilebilmektedir. Kiçin, bireysel ve subjektif zevkler dikkate alınmaksızın oldukça enteresan bir kavram olmasının yanı sıra, Jeff Koons’a göre, rasyonellik ve başarı üzerinden tanımlanan bir toplumda ‘kurtarıcı bir sıradanlık’ temsili olarak ifade edilmektedir. Kaynak: Design Dictionnary, Erlhoff & Marshall

Fotoğraf: Cansu Korkmaz Iphone 5 New York, 2015


frog_design

9,5k

H E Ĺž

34

david_whetstone

3k

teague1926


thesketchmonkey

32k

randcompanynyc 32k

T E G

35

INSTAGRAM

smartdesign

2k

3,5k


Röportaj EntaMag Fotoğraflar Deniz Karaşahin

DENİZ KARAŞAHİN “ BU LUTLARIN ARKASINDAKİNİ ÜRÜNLEŞTİRMEK İSTİYORUM ”

36

PRO

RÖPORTAJ


TIP ALANINDA YAPTIĞI TASARIMLARLA TÜM DİKKATLERİ ÜZERİNE ÇEKEREK ÇIĞIR AÇAN ÖDÜLLÜ TASARIMCI DENİZ KARAŞAHİN İLE BİR ARAYA GELDİK. FRANSA’YA YERLEŞİP ARDINDAN TEKRAR TÜRKİYE’YE DÖNEN, ULUSLARARASI ARENADA FAALİYET GÖSTEREN DEV FİRMALARIN TASARIM SÜREÇLERİNE İMZA ATAN KARAŞAHİN İLE TASARIMA BAKIŞ AÇISINA DEĞİNEREK; A’DESIGN AWARD SONRASI HAYATINDAKİ DEĞİŞİKLİKLERDEN BAHSETTİK.

37


TASARIM YAPARKEN DİNLEDİĞİ MÜZİKLERDEN, TÜRK PİYASASINA BAKIŞ AÇISINA KADAR ÇOK GENİŞ BİR YELPAZEDE HAZIRLADIĞIMIZ RÖPORTAJIMIZI OKUMAYA HAZIR MISINIZ? CİDDİ ANLAMDA TEKNOLOJİYE MERAKI OLAN DENİZ KARAŞAHİN’İN GELİŞTİRDİĞİ OSTEOID HAKKINDA MERAK ETTİĞİNİZ HER ŞEYİ YAZIMIZDA OKUYABİLİRSİNİZ. Endüstriyel tasarım bölümünü İzmir’de okudunuz ve sonra Fransa’ya yerleştiniz. Sonrasında Türkiye’ye tekrar döndünüz... Dönüşünüzde etkili olan neden ne idi?

38

Baba tarafından Fransız olduğum için Fransa’ya yerleşmek benim için dışarıya gitmek gibi değildi. Üniversitede ikinci stajımı Koray Özgen’in yanında, Paris’te yaptım. Orası çok ayrı bir dünya… Bu nedenle orada da neler oluyor, neler bitiyor görmek istedim. Ne yazık ki Türkiye’de yaygın olarak bir şey yaratma ve geliştirme alışkanlığı olmadığından onun değerini takdir etme alışkanlığı da yok. Türkiye’de insanlarla yaptığım işler üzerinden sürekli pazarlık yapmaktansa Fransa’da tasarımcıyla -yaratıcı insanla- nasıl çalışacağını bilen insanlarla çalışmayı denemek istedim. Fransa’da şirketi çok kolay kurdum, Türkiye’deki gibi değil. Belirli avantajlar var. Türkiye’nin de belli avantajları var ama önce orada iyi bir ‘lifehack’ yakalayabilir miyim anlamak istedim. Sonrasında projelerimle alakalı bana üretimin daha kolay olduğu bir yer gerekiyordu ve Türkiye’ye geri döndüm. Fransa’da ortaklaşa birileriyle çalışmaktansa burada kendim bir şeyler yapmayı tercih ettim. Türkiye’de sanayideki atölye kültürü çok daha ulaşılabilir…

Fransa’daki süreçten Osteoid’e kadar nasıl bir yol izlediniz? Yarışmayı kazandıktan sonra kendinizi daha iyi ifade edebilecek bir alan yaratmış oldunuz mu? Osteoid çok farklı bir şey… Normal tasarım işi gibi değil. Tıp alanında çalışmanın inanılmaz bir hazzı var. Duygusallık daha farklı işliyor, neticede hasta bireyler için bir şeyler

tasarlıyorsunuz; işin içerisinde hem tıp, hem mühendislik, hem de çok farklı bir insani boyut var, özellikle ortez ve protez alanında belirli ölçülerde hastanın psikolojik olarak süreci daha kolay yaşamasına yardımcı oluyorsunuz, hazırladığınız objelerle hasta kimliğinin yerleşmesine yardımcı oluyorsunuz… Konu olarak da çok güzel; Ar-Ge’nin sonsuz olması, sürekli bir şeyler yapıp, üstüne koyup ilerleyebiliyor olmanız, zaman içerisinde çok daha sofistike ürünler yaratabilmenize olanak sağlıyor. Sonsuz problem ve sonsuz çözümü bünyesinde barındırıyor, bir taraftan da 3D Printing kullanıyorsunuz… Kendimizi çok heyecan verici bir alanda konumlandırdığımızı düşünüyorum.

Bu alanda çalışmaya nasıl karar verdiniz? Mesleki olarak dünyada ne var ne yok sürekli takip ediyorum. Kim ne yapmış, teknoloji nereye gidiyor… Ciddi anlamda da teknolojiye merakım var. Neri Oxman, MIT MEDIA LAB oldukça ilgimi çekiyor. Tam tasarım da değil, tam bilim de değil, arada kalmış… Hem tasarımın hem de bilimin uygulamasını yapabiliyorsunuz. Ben de bu alanda yapabileceğiniz çok şey olduğunu gördüm. O dönem protez mi yapayım, ortez mi yapayım diye düşünüyordum. Uzuv yoksa protez takıyorsunuz, uzuv varsa ve belirli bir sorunu düzeltecekseniz ortez takıyorsunuz. Ortez üzerinde tamamen konsept olan bir kaç proje vardı. Bir şeyi yaratırken uzaktan bulutların arasından görürsünüz, üzerinde biraz çalıştıkça netleşmeye başlar, sonra teknik detaylarına girersiniz ve tamamen görürsünüz. Ortopedi endüstrisinin konuya uzaktan, bulutların arasından, baktığını fark ettim. O dönemde İzmir Ticaret Odası beni 3D Printing konusunda görüşmek için davet etti. Ben de madem çağırıyorlar bir şeyler çizeyim de üzerine anlatayım, konuşacak bir şeyim olsun düşüncesiyle protezler çizdim. O aşamada konuyla alakalı fikirlerim vardı. Sonrasında protezlerin sağlayacağı fayda ile Osteoid ve ona entegre edilen bir takım terapi teknolojilerinin sağlayacağı faydayı karşılaştırdım ve ortez üzerine çalışmanın daha doğru olduğuna karar verdim. Zaten bir taraftan ders veriyordum, bir taraftan ofisim var, kendime tamamen yapmak istediğim şeyleri yapabilmek için bir alan ayırmıştım… Osteoid de aslında bu fikrin ve ortamın bir ürünü.


“BİR ŞEYİ YARATIRKEN UZAKTAN BULUTLARIN ARASINDAN GÖRÜRSÜNÜZ, ÜZERİNDE ÇALIŞTIKÇA NETLEŞMEYE BAŞLAR, SONRA TEKNİK DETAYLARINA GİRERSİNİZ VE TAMAMEN GÖRÜRSÜNÜZ. ORTOPEDİ ENDÜSTRİSİNİN KONUYA UZAKTAN, BULUTLARIN ARASINDAN BAKTIĞINI FARK ETTİM..” Osteoid uygulamalarında hiç bulundunuz mu? Ve bir adım ötesinde bizleri neler bekliyor? Uygulamalarda bulunduk. Bir adım ötesi ise işin enteresan kısmı! Mevcut bir ortez ürününe baktığınızda ürünün fiziksel özelliği immobilizasyon veya hareket kısıtlaması sağlamak, yani vücudun bir tarafını düz/istenilen pozisyonda tutmak. Kırık örneğinden gidersek, kırık kolu iki tahta çubuğun arasına koyduğunuz zaman da iyileşiyor ve baktığınız zaman insanlık tarihinin en uzun süreli tasarım problemlerinden de biri… Alçının bulunmasıyla başlıyor hız kazanıyor, karbon fiber sonrası 3D Printing ile süreç devam ediyor. Yani hep süregelen bir tasarım problemi. O noktada ürünü sadece bir ortez değil, bir platform olarak düşünürseniz çok heyecanlı ve farklı bir yere gideceğini düşündüm. Ortezleri giyilebilir bir teknoloji platformu olarak düşündüğünüzde ve işin içine hastadan elde edilebilecek verileri, iyileştirmeye yardımcı olan bir takım teknolojileri eklediğinizde çok daha farklı vasıfta bir ürüne doğru gidiyorsunuz. Esas ilerlemelerimiz de oralarda oldu. Konuyla ilgili iki patent yazıldı, üçüncüsünü de yazmaya devam ediyoruz. .Oldukça kapsamlı bir ar-ge çalışması yürütüyoruz. Bir taraftan işin patent ve teknik kısmını ilerletirken, bir taraftan da mevcut uygulamaların yerini alacak bizim ‘Osteoid Birinci Nesil’ diye tabir ettiğimiz ürünlerin ticari uygulamaları konusunda da çalışıyoruz.

39

Kimlerle beraber çalışıyorsunuz? Olabildiğince çok insana yardımcı olmaya çalışıyoruz, bu nedenle olabildiğince çok kurumla çalışmaya özen gösteriyoruz. Çeşitli gruplarla ilişkilerimiz devam ediyor. Geçtiğimiz sene patentlere yoğunlaştık, tam bir öğrenme süreci oldu, mümkün olduğunca tasarım briefi almaya çalıştık. Değerli hocalarımızın anlattıkları süreç ve ihtiyaçlar üzerinden de tasarım çözümlerine ulaştık.


Osteoid ile A’ DESIGN AWARD & COMPETITION kazandıktan sonra nasıl tepkiler aldınız?

40

Bu noktada Türkiye’de son yıllarda çok fazla start-up olduğunu görüyoruz... Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? ‘Start-up ekosistemi’ diye tabir edilen şey ithal edilmiş bir yöntem. Zaten inovasyon kültürü olmayan, inovasyona değer vermeyen bir yerde inovasyon tabanlı bir start-up kurmak, bunu anlatmak ve insanları ikna etmek gerçekten başlı başına bir sorun. Esasen Biz çok şanslı bir startup’ız. Örneğin Intel Open Lab Istanbul ile çalışma fırsatı yakaladık. Intel ile birlikte Osteoid’in hastadan veri alabilen, normalde bir doktorun elle yaptığı ortopedik muayeneyi dijitalize eden, akıllı versiyonu üzerine çalıştık. Intel ile çalışmak gerçekten çok keyifli, Türkiye’den herhangi bir firma ile çalışmak gibi değil. Herkes ne dediğinizi anlıyor, bütün eleştiriler yapıcı, arka planda ego savaşı yaşanmıyor… Sonrasında, General Electiric’ten mentorlük almaya başladık. O zaman GE Türkiye’nin Bölgesel Stratejik Yatırımlardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Erdoğan Çeşmeli ile çalışma fırsatımız oldu. GE ile birlikte çalışmak gerçekten çok değerli. Onlarla çalışabiliyor, onlardan bir şeyler öğrenebiliyor ve o öğrendiklerimizi tekrar uygulayabiliyor olmak bizi çok farklı bir kulvara soktu. GE’nin ‘Evet, bu iyi!’ demesi yatırım alma esnasında çok büyük farklar yarattı.

Bilgisayarı açıyorum, 50 e-mail var... Hangisine cevap vereceğim derken böyle iki ay geçti. O sırada şöyle bir şey gözlemleme fırsatı buldum; bu mailler nereden, hangi tip insanlardan, hangi ülkelerden, hangi niyetlerle geliyor? Mesela bir derdi olup da derman arayanlar çok pozitifti, onları çok iyi bir öğrenme fırsatı olarak gördük. Bir tarafta yatırımcılar vardı. Büyük kısmı Amerikalı, “melek yatırımcı” Silikon Vadisi’nden mail atıyor, ikinci sırada Rus, üçüncü sırada İsrailliler var. Amerika’dan gelen tekliflerin hepsi melek yatırımcılık mantığında geldi… ‘Ben şu kadar para koyayım, bu işi önceden beri yapıyorum, medikal şirket kurup büyütüp sattım, gel beraber ürün yapalım. Bir oranla anlaşalım ve testlerini, klinik çalışmalarını da Amerika’da, şu üniversitede yaparız’ gibi iş modelleri geldi. Rusya’dan ‘Kaç para, ne lazım’ iş modelinde talepler geldi. Orası biraz daha kapital odaklı. İsrail’den gelen mailler ‘Bizim çok iyi kaynaklarımız var, devlet teşviklerimiz geniş, hükümetimiz teknolojiye çok büyük önem veriyor.’ gibi… Onun dışında sadece görüp beğenip, tebrik etmek için mail atanlar vardı. Türkiye’den ise bu süreç içerisinde iki, üç tane mail aldım. Bir tanesi bir üniversite; ‘Benim fikrim’ diyor; ama arkası boş, çoğunlukla negatifti…

Peki, bu kadar zor bir işi yaparken nasıl aynı hevesle ilerleyebiliyorsunuz? Farklı engeller karşınıza çıktıkça, konuya farklı pencerelerden bakıyorsunuz. Eğer bir süre daha Türkiye’de bir yatırım anlaşmasını yapamasaydık, ABD’ye tek yön bilet alacaktım. Bu kadar cebelleşmek, insanı bazen belirli konularda sertleştirebiliyor.


Şu an kolumuz kırılsa ve bir hastaneye gitsek Osteoid’i kullanabiliyor muyuz? Yaz aylarında ilk uygulamaları yapmayı planlıyoruz. Şimdi kolunuz kırılsa altı-sekiz hafta gibi bir süre boyunca alçı içerisinde kalıyor. Osteoid’in sağlayabileceği fayda, o süreç içerisinde sınırlı. Ama doğarken beyninize kan gitmedi ya da trafik kazası geçirdiniz, felçli kaldınız, omurganız yamuk … Bu tip ciddi problemleriniz varsa Osteoid’den elde edeceğiniz fayda çok daha fazla oluyor.

Türkiye’den takip ettiğiniz tasarımcı var mı? Açıkçası kimseyi takip etmiyorum, zaten genelde küçük bir kabarcıkta yaşıyorum şeklinde nitelerim kendimi. Facebook hesabımı insanlığa adadım, MIT’ Harvard, fütüristik sayfaları takip ediyorum, onun dışında pek bir şeyle ilgilenmiyorum. Doğru mu bilmiyorum; ama bu durum beni biraz daha iş odaklı tutuyor. Sadece tasarım değil; hem mühendislik, hem de teknoloji var. Ancak esas iş olarak da onları harmanlayıp, insan doğasına uygun bir şekilde bakıp, kabullenebileceğiniz bir tasarım yaptığım için işin mühendislik tarafındayım. Dediğim gibi bir kabarcıkta yaşıyorum; o yüzden pek de bir şeyden haberim yok. Kendi sektörüm başta olmak üzere ne politik, ne de apolitik olaylarla ilgileniyorum. Genelde böyle bir seçimim var.

Son olarak çalışırken genellikle ne dinlersiniz? Bilgisayar başındaysam, klavyeye basacaksam, biraz daha barok klasik dinliyorum; mesela Bach’i çok severim. (The Well Tempered Clavier). Müzik benim için çok önemli. Hi-fi merakımdan da belli, babamdan ve dayımdan kalan o kadar çok plak var ki… Bu plakları ne yapacağım derken plak çalar tasarladım. Ondan sonra o devam etti, tabi bir sisteme dönüştü. Ben müzikle alakalı saatlerce, günlerce konuşurum. Ama tasarım yaparken genellikle beni bir moda sokacak şeyleri tercih ediyorum; klasikler gibi…

/ OSTEOID.COM DENIZ.KARASAHIN @ OSTEOID.COM

41


Yazı Aren Emre Kurtgözü Görseller erdemakan.com

bir çay bardağı üzerine

ERDEM AKAN’IN -EASTMEETSWEST- ÇAY BARDAĞI TASARIMI ÜZERİNE ÜRÜN ELEŞTİRİSİ

42

ÜRÜN

KRİTİĞİ


Eastmeetswest - Erdem Akan Yıl 2003 Ölçüler Ø 65mm, h 105mm Sıvı kapasitesi 160 ml Ağırlık 23 g Malzeme Üfleme borasilikat cam

Türkiye’de tasarım denildiğinde önde gelen isimlerden Erdem Akan’ın “eastmeetswest” adını verdiği çay bardağı tasarımını bu yazıda inceleyeceğim... 2003 Yılında tasarlanıp piyasaya sürülen bu bardak, tasarımcının kişisel web sitesinde şu şekilde anlatılıyor: “Geleneksel Türk çay bardağının çağdaş bir yorumu. Görünüşü Avrupai; ancak hissi doğulu (oryantal). Çift cidarlı yüzeyi sayesinde parmaklarınızı yakmadan, içindeki çayı daha uzun süre sıcak tutar. Ve görsel olarak içindeki sıvıyı sanki havada yüzermiş gibi gösterir.” Bu tasarım, 2000’lerle birlikte canlanan “Türk Tasarımı” söyleminin önde gelen, adeta ikonlaşan örneklerinden birisi. 2000’lerin ilk on yılı tasarımcıların geleneksel çay bardağı tasarımına getirdikleri çağdaş yorumların ortaya çıkışına sahne oldu ve Erdem Akan’ın tasarımı, bu dönemde ortaya çıkan yeni çay bardaklarının içinde belki de en cesur ve radikal yorumu sunuyor. Geleneksel çay bardağını ele alış biçimi ve ürün aracılığıyla kurduğu söylem nedeniyle bu tasarım tek başına analiz edilip tartışılmayı hak ediyor. “TARTIŞMA AÇICI” NESNE Eastmeetswest geleneksel ince belli çay bardağını reddetmiyor. Aksine, onu yeni ve farklı bir söylemsel parantez içine alarak daha da görünür kılıyor ve bizleri doğu ve batı kültürlerini ayıran/birleştiren hatlar üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Ayrıca bu tasarım, bir yanıyla Phillipe Starck’ın meşhur limon sıkacağı tasarımı Juicy Salif ile benzer bir duruşa da sahip görünüyor. Starck kendi tasarımını anlatırken onun “limon sıkmak için değil, sohbet başlatmak amaçlı” bir tasarım olduğunu iddia etmişti. Limon da sıkabiliyordu şüphesiz; ama Starck’ın anlatmaya çalıştığı şey, Juicy Salif’te cisimleşen “nesneye dair” görüşün, işlev ve performansa dayalı bir sorgulamayı ikincil kıldığı idi. Eli yakmama ve çayı sıcak tutma gibi performansa dair tüm artılarına karşın, eastmeetswest de aslında belirli bir görme biçimini cisimleştiriyor ve bu anlamda bir “tartışma açıcı” nesne...

DOĞU-BATI FARKI Peki, bu tasarım nasıl bir görme biçimini ifadeye büründürüyor? Öncelikle doğu ve batı dünyaları arasında muhayyel bir ayrımı ortaya koyuyor. Doğu ve batı kültürlerinin görme ve eyleme biçimleri arasındaki farkın şüphesiz maddi ve tarihsel temelleri var. Ancak bu farkın “muhayyel” olmasından kastım şu: Batı-doğu ayrımı tıpkı Said’in Şarkiyatçılık adlı eserinin girişinde belirttiği gibi doğuyu anlamaya çalışan (ve buna muktedir olan) batının entelektüel bakışı ile birlikte düşünce ikliminde belirmiş bir sorunsal. Doğuyu bir inceleme nesnesi olarak kuran batılı gözün, doğu ile batı arasında epistemolojik ve ontolojik bir ayrım olduğu kabulünü kurumsallaştırması ile zihni meşgul etmeye başlayan bir ayrım. Bu bakımdan doğu, aslında batının gözünde ayrımlaşan bir entite. Ve elbette zaman içinde doğulu entelektüelin kendi coğrafyasına bakışını da güdüleyen bir çerçeve. Eastmeetswest’i incelediğimiz zaman, bu tasarımın söylemsel yapısını oluşturan doğu-batı farkının da şarkiyatçı çerçeveden mülhem olduğunu görüyoruz. Bunu açmak için evvela ince belli çay bardaklarının tarihine ve yaşattığı çay içme deneyimine dönüp bir bakmamız gerek. ÇAYA VERİLEN ÖNEM ARTTI Türkiye’de çay yetiştirme denemeleri 1924’te dönemin önemli çay üretim merkezi olan Batum’dan getirilen tohum ve fidanlar kullanılarak Rize’de başlamış. Alınan başarılı sonuçlar üzerine 1938 yılında başlayan çay üretimi, 1942 yılında devlet tekeli altına alınmış. Sosyalleşme mekanları olarak kahvehanelerin bulunduğu Osmanlı’da halkın tükettiği esas içeceğin kahve olduğunu biliyoruz. Fakat gerileme ve çöküş döneminde Afrika ve Orta Doğu üzerindeki hakimiyetin sona ermesiyle birlikte kahveye olan erişim de sınırlanmış görünüyor. Cumhuriyet rejimi ise bu boşluğu çay ile doldurmuşa benzer. Yeni kurulan Cumhuriyet hem ithal edilen malları yurtta üretmek, hem de modern yaşam ve sosyalleşme biçimlerini topluma benimsetmek amacıyla tıpkı sigara ve alkollü ürünlere olduğu gibi çaya da önem veriyor.

43


“EASTMEETSWEST GELENEKSEL İNCE BELLİ ÇAY BARDAĞINI REDDETMİYOR. AKSİNE, ONU YENİ VE FARKLI BİR SÖYLEMSEL PARANTEZ İÇİNE ALARAK DAHA DA GÖRÜNÜR KILIYOR. BİZLERİ DOĞU VE BATI KÜLTÜRLERİNİ AYIRAN/ BİRLEŞTİREN HATLAR ÜZERİNDE DÜŞÜNMEYE SEVK EDİYOR.” “İNCE BELLİNİN TARİHİ 100 YILDAN AZ”

44

Bugün Türk çayı ile özdeş hale gelmiş olan ince belli bardağın nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına dair kesin bilgi yok. Bir görüşe göre; ilk ince belli bardaklar, Beykoz’da kurulan cam fabrikasında üretilmiş. Bu fabrikanın kuruluş tarihi 1935. Fakat 1858-1930 yılları arasında yaşamış ressam Hoca Ali Rıza’nın “Semaver” adlı tablosunda ince belli bir bardağın olduğunu görüyoruz. Bundan çıkarılabilecek en makul sonuç, ince bellinin 1900’lerden itibaren cam üretim hanelerinde muhtemelen el emeğiyle üretilen bir bardak tipi olduğu, Beykoz fabrikasının zaten tedavülde olan bu tasarımı, kitlesel üretim ölçeğine taşıyarak yaygınlaştırdığı olacaktır. Yani neresinden bakarsak bakalım, Türkiye’de çayın halk tarafından yaygın olarak tüketilmeye başlamasının ve ince belli bardağın 100 yıldan daha eski bir tarihinin olmadığı görülüyor. Bu da aslında, Türk çayı denen mefhumun düpedüz icat edilmiş bir gelenek öğesi olduğuna işaret. Ne var ki, Türkiye’ye modernleşme döneminde Rusya üzerinden giren çay, esas ortaya çıktığı Çin ve Japonya’daki gibi kültürel temellere ve felsefeye sahip olmasa da çabuk benimsenmiş ve bugün hala yaygın olarak karşımıza çıkan ritüellerini oluşturmuş. İnce belli bardağa dönecek olursak, onun kadim bir şark geleneğinden ziyade modern bir icat olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu kısa geçmişe rağmen Türkiye’de o derece benimsenmiş ki, bugün Türk çayının ayrılmaz bir parçası gibi görülüyor. Bu özdeşleşme Batı tarafından da kabul edilmiş.

Öyle ki, bizim “ince belli” diye adlandırdığımız bu bardaklara “lale biçimli (tulip shaped) bardak” diyorlar. Asya’da yetişen ve Selçuklularla birlikte Anadolu’ya giren lalenin Osmanlı’nın kültürel ve estetik hayatına damga vurduğu malum. Böylece modern Türkiye’de ortaya çıkmış bir nesne, bir anda Osmanlı çağrışımları da kazanmış oluyor. Batılı göz için ince belli bardağı bu noktadan alıp şarka ait bir nesne olarak konumlandırmak artık zor değil. BİR DENGE VE ISI ALIŞVERİŞİ VASITASI İnce belli bardağın, Doğu’ya ait olduğu varsayılan duyusal zenginliği sınırsız olanak tanıması da bu konumlandırmaya kuşkusuz bir zemin oluşturuyor. Pek çok batılı eser, doğuyu tüm kapalılığına rağmen bir duyular imparatorluğu olarak tasvir eder. Gerçekten de ince belli bardaktan çay içmenin her tür duyuyu tatmin eden zengin bir yanı vardır. Dokunma duyusuna bir güzelleme gibidir adeta. Soğuk havada ince belinden tutup elimizi ısıtabiliriz; alttaki küreden kavradığımızda tam avucumuzun içine oturur. Ya da çok sıcak gelirse genişleyen ağzından hafifçe tutabiliriz. Alta doğru genişleyen haznesi, ağırlık merkezini aşağıda tutarak, dengeli bir biçimde taşımaya, bardaklarla dolu çay tepsisi ile yapılan akrobasiye, yani kinestetik duyuya yardımcı olur. İncecik camdan küresi, hangi yönden gelirse gelsin ışığı buyur edip yansıtır, görsel bir şölen sunar. Çiçek gibi açılan ağzı, kokuyu içimize çekmemiz için davet eder gibidir. İnce belli çay bardağının teknik üstünlüklerinden de dem vuranlar az değildir. Alttaki hazne çayı sıcak tutarken, yukarıya doğru genişleyen ağzının çayı dudakla buluşacak kıvamda soğuttuğu söylenir. İncecik camı, avuç ve parmaklarla buluşan şekli, içecek ile mesafemizi en aza indirir. Isıyı doğrudan hissederiz, hatta bazen elimiz yanar. Biraz sıkı tutsak avucumuzun içinde kırılabilir. İncecik ağzı çayı milimetrik bir hassasiyetle dudaklarımızla buluşturur. Kısaca, çay ile bedenimiz arasında bir denge ve ısı alışverişi vasıtası gibidir. Bizi ısıtır, biz onun ısısını alır, soğuturuz. Eastmeetswest’te ise bu duyusal zenginlik ötelenmiş, adeta görsel bir imgeye hapsedilmiş gibidir. İnce belli bardak siluetine sahip hazne, silindir biçimli ikinci bir zarfa alınmıştır. Dıştaki bu zarf da şeffaf olduğu için ince belli bardak biçimi, bizim için salt bir seyir nesnesine dönüşür. Ona dokunamayız, o adeta bir çerçeve içine alınmıştır ve biz onu uzaktan izleriz. Çift cidarlı bu yapı, termos vazifesi görerek ısıyı bizden uzak tutar ve muhafaza eder.


Burada, bir teknolojik devir teslim söz konusu gibidir. Tüm zenginliği ve muhtemel tehlikeleri ile birlikte, insan bedeni (el, dudak) ile bardak arasında kurulan termodinamik ilişki, salt bir teknolojik gereç olarak bardağa devredilmiş gibidir. O tıpkı bir termos gibi içindekini hep sıcak tutar ve elimiz hiç yanmaz. ERDEM AKAN: “DOĞU BATI BULUŞMASI” KONSEPTİ Bu analiz çerçevesinde, Erdem Akan’ın “Doğu Batı Buluşması” konseptine baktığımızda, tasarımcının bir buluşmadan ziyade, batı rasyonalitesine ve batının doğuya bakışına dair çarpıcı bir anlatım yakaladığını görürüz. Sahiden de yukarda değindiğim şarkiyatçı perspektiften baktığımızda, doğuya ait olduğu düşünülen bir nesnenin, batı gözüyle çerçevelenmesi söz konusudur. Bu çerçeveleme hem artistik, hem de teknolojik anlamda batı aklını yansıtır.

“BATI RASYONALİTESİ, DENEYİMİN VE DUYUSAL ZENGİNLİĞİN YİTİMİ PAHASINA İŞLEVİ SALTIKLAŞTIRIR. SAHİDEN DE, EASTMEETSWEST, İNCE BELLİ ÇAY BARDAĞI İLE KULLANICI ARASINA ADETA BİR ARAYÜZ KOYARAK, KULLANICIYI DUYULARIN AŞIRI UYARILMASINDAN KORUMAK İSTER GİBİDİR!”

Batının doğuya artistik anlamda bakışı, onu kalıp imgelere hapsederek dondurup, müzelik bir seyir nesnesine dönüştürmek şeklinde cereyan etmiştir. Batı, inceleyen, araştıran, değişim içinde olandır. Bu bakış altında doğu, kadim ve değişmez olarak kurgulanarak, tarihin berisine doğru ötelenmiştir. Bu bakımdan, Eastmeetswest’in ince belli bardağı bir fanus içine alıp imgeselleştirmesi son derece tutarlıdır. Teknolojik açıdan da nesneye özgül batılı bir bakış hakim olmuştur. Batı rasyonalitesi işlevi saltıklaştırır, deneyimin ve duyusal zenginliğin yitimi pahasına... Sahiden de, Eastmeetswest, ince belli çay bardağı ile kullanıcı arasına adeta bir arayüz koyarak, kullanıcıyı duyuların aşırı uyarılmasından korumak ister gibidir. Sonuç olarak Erdem Akan’ın Eastmeetswest adlı bu tasarımı, bize şarkiyatçılık perspektifinden bir doğu-batı okumasını mükemmel biçimde sunmaktadır. Bu tasarımın başarısı bence bir “tartışma açma” kapasitesidir. Ve tartışmanın sonu yoktur. Tasarımın da güzelliği bu değil midir? Yazı bittiğine göre; Eastmeetswest ile içeceğim bir bardak demli çayı hak etmiş sayabilirim.

YRD. DOÇ. DR. AREN EMRE KURTGÖZÜ

45


Ofisi yeniden düşünme zamanı.

CAP Tekil Çalışma Ünitesi | Studio Kairos

444 3069 www.koleksiyon.com.tr shop.koleksiyon.com.tr Adana / Ankara / Antalya / Bodrum / Gaziantep / İzmir İstanbul Caddebostan, Masko, Modoko, Tarabya / Tekirdağ


ESKİZLERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN !

#ENTAMAG


Anlatan Can Çağlayan

SAIC School of the Art Institute of Chicago’da bir gün

50

UZAKLAR

DAN

SAIC Department of Photography, 1976 / saic.edu


İSTANBUL’DA DOĞUP, SAN FRANCISCO’DA YÜKSEK ÖĞRENİMİNE 19 YAŞINDA BAŞLAYAN CAN ÇAĞLAYAN İLE KISA BİR SAN FRANCISCO TURU ATTIK... YURT DIŞI TECRÜBELERİNİ OKURLARIMIZLA PAYLAŞAN ÇAĞLAYAN’DAN AYNI ZAMANDA HIPSTER AKIMININ BAŞKENTİ SAN FRANCISCO HAKKINDA BİLGİLER ALIRKEN, TASARIM OKUYAN BİRÇOK ÖĞRENCİNİN HAYALİ SCHOOL OF THE ART INSTITUTE OF CHICAGO’NUN KANTİNİNDE DOLAŞIP, SINIFLARINI GEZDİK... NASIL MI? TASARIM VE SANAT, ÇİZİM YETENEĞİNDEN İBARET DEĞİL.

Deneyim kuşkusuz birçok kapının kilidini açmanızda önemli bir rol oynar... İşte yurt dışında okuyarak ufkunu genişleten, hayal gücünün sınırlarını zorlayan, kalemine ruhunu yansıtan genç tasarımcı Can Çağlayan’dan San Francisco ve School of the Art Institute of Chicago günlüklerini dinledik... Keyifle okuyacağınız ve okudukça kendinizi sanat kokan üniversite koridorunda bulacağınız yazımız sizleri bekliyor!

Hayatının en önemli kısmının; işin tasarım, sanat veya çizim yeteneğinden ibaret olmadığını anlamasından sonra geliştiğini söyleyen Can Çağlayan; rotasını yurt dışına çevirip, farklı diyarlarda okumaya karar verenlerden... Sayısız deneyimleri arasından San Francisco hikayelerini bizlere anlatan Çağlayan’dan öncelikle bu kararı nasıl verdiğini öğrendik: “1993 yılında İstanbul’da doğdum. İlköğretim ve lise yıllarında Türkiye’de çeşitli okullarda okudum. Spor, tasarım ve sanatın çizim yeteneğinden ibaret olmadığını anlayana kadar hayatımın en önemli kısmıydı. Bunu anladıktan sonra yurt dışında tasarım okumaya karar verdim. Yapmam gereken; not ortalamamı orta ya da yüksek tutmak, IELTS sınavına girmek, çeşitli sosyal aktivitelerde bulunmak ve en önemlisi yaratıcı bir dünyam olduğunu kanıtlamak için güzel bir portfolyo hazırlamak oldu. Türkiye’de bazı okulların tamamen yetenek üzerinden öğrenci aldığını duyuyorum ve bu beni gerçekten çok üzüyor ve şaşırtıyor. Ben, San Francisco’da yüksek öğretimime, 19 yaşında başladım.”

51


“SAIC’TE DEVAMSIZLIK HAKKINIZ NEREDEYSE YOK! OLSA DAHİ HİÇ BİR ÖĞRENCİ DEVAMSIZLIK YAPMAYI TERCİH ETMİYOR; ÇÜNKÜ İNSANLARDA İÇTEN GELEN BİR ÖĞRENME İSTEĞİ OLUŞUYOR. HERKES BU DURUMUN DEĞERİNİ ÇOK İYİ BİLİYOR VE ELİNDEN GELDİĞİNCE DERSLERDE AKTİF OLMAYA ÇALIŞIYOR.”


HIPSTER AKIMININ BAŞKENTİ: SAN FRANCISCO San Francisco! İnsan hakları ve azınlık haklarının başlangıç noktası, ifade özgürlüğünü her jenerasyonda geliştirmiş bir şehir... Böylesine büyüleyici bir şehirden bahsederken Can Çağlayan’ın şehre bakış açısını öğrenmek fena olmazdı: “Özellikle Amerika’nın vahşi dış politika kararlarında, muhalefetin merkezi olan bir şehir San Francisco... Vietnam, Irak ve Afganistan başta olmak üzere, gelecekte bizlere kötü anı olabilecek her türlü olaya karşı dik durabilen bir topluma sahip... Amerika’nın güney eyaletlerinde 1970’li yıllardan beri devam etmekte olan ırkçılık bir yana, San Francisco’da azınlıklar 1920’ler itibari ile pek çok hak elde etti. Akademisyenler, bilim ve iş dünyası insanları, sanatçılar, orta ve küçük işletmeler birbirileri ile mükemmel bir bağ kurmuş durumda... Dünya insanlarına yol gösterici olmuş bir toplumdan söz ediyoruz; sanata, tasarıma ve teknolojiye duyulan ilgi ve saygı, insanların ön yargılarını tamamen yıkmasında büyük bir etken olmuş. 1970’lerden bu yana Hipster akımının başkentinin San Francisco olduğunu biliyor muydunuz? Steve Jobs, bugün benim dolaştığım sokaklarda çıplak ayak ile yürüyordu... Benim okulum, tasarım ve sanat içerikli olsa da okulun bulunduğu konum nedeniyle tasarım bölümü çok daha ağır basmış... San Francisco ve çevresinde, Silikon Vadisi ve Bay Area diye adlandırılan bölgedeki yüzlerce şirket; grafik, endüstriyel ve iç mekan tasarımı üzerine odaklanıyor. Apple, Adobe, Skype, Airbnb, Uber, Youtube, Facebook, Google, Twitter gibi pek çok başarılı şirketin kuruluş yeri ya da yönetim merkezleri de San Francisco ve çevresinde bulunuyor.

“FORMÜLÜ ÖĞRENCİLERİ TAMAMEN SERBEST BIRMAK” Steve Jobs’un yürüdüğü yollardan yürümek fikri hoş elbette... Peki; ama ya SAIC nasıl bir yer: “California College of the Arts 1907 yılında kurulan bir tasarım, mimarlık, sanat ve edebiyat okuludur. San Francisco kampüsü tasarım ve mimarlık; Oakland kampüsü sanat ve edebiyat olmak üzere konumlandırılmış. Konular ve başlıklar ayrı gibi görünse de hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğunu görmek, belki de en önemli noktalardan biri. Okul bunu öğrencisine daha ilk seneden anlatmak, öğrencilerine bütün bu seçenekleri temas ettirebilmek için elinden geleni yapıyor. Formül mü? Öğrencileri tamamen serbest bırakmak! Endüstriyel tasarım okuyan bir öğrenci heykel, edebiyat, resim ya da başka bir bölümden ders alabiliyor. Bununla beraber, endüstriyel tasarım bölüm derslerinin mobilya tasarımı, ürün tasarımı ve iç mekan tasarımı ile ne kadar bağlantılı olduğunu da söylemeliyim. Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm başka bir özellik ise okulda devamsızlık hakkınızın neredeyse olmaması. Olsa dahi hiç bir öğrenci devamsızlık yapmayı tercih etmiyor; çünkü insanlarda içten gelen bir öğrenme isteği oluşuyor. Herkes bu durumun değerini çok iyi biliyor ve elinden geldiğince derslerde aktif olmaya çalışıyor.” SAYISIZ FIRSATLA KENDİNİ KEŞFET! “Kendini deneyerek tanıman için verilen sayısız fırsat, daha ilk seneden başlıyor” diyor Can Çağlayan... Ve son olarak okurlarımıza neler yapıldığından bahsediyor: “1D, 2D, 3D ve 4D ile ilgili derslerin hepsini ilk sene almak zorundasınız. Böylelikle hangi yönde devam etmek istediğinize karar veriyorsunuz. Bilgisayar üzerinden devam etmek isteyenler 4D ile tasarımcı ve heykeltıraşlar 3D, ressam ve çizer olmak isteyenler 1D ile devam ediyor... Tabi ki bölüm değiştirmek konusunda okulun fazlasıyla esnek olduğunu unutmayın. Aldığınız ana derslerin yanında pek çok farklı bölümün derslerini de denemeniz mümkün. Ben endüstriyel tasarım derslerimde pek çok çizim dersi üzerine uygulamalar yapıyorum.”

53


Anlatan Alexander Imnadze 54

UZAKLAR

DAN

Tiflis, Torino ve İstanbul üçgeninde bir tasarım yolculuğu


“GEÇMİŞTE MİMARLIK, ETKİNLİK TASARIMI, ÜRÜN TASARIMI VE OTOMOTİV TASARIMI GİBİ BİRÇOK SEKTÖRDE DENEYİMLER KAZANDIM” DİYEN ALEXANDER IMNADZE , BAKIN BU GÜNLERE GELENE KADAR YAŞADIKLARINI SİZLER İÇİN NASIL ÖZETLİYOR. TÜM BİLDİKLERİMİ OTOMOBİL TASARIMININ GELECEĞİNİ ÇİZEN İNSANLARDAN ÖĞRENDİM “Şu anda Ford Otosan’da ‘exterior interior’ tasarımcıyım. Daha öncesinde ise en eski otomotiv tasarım gruplarından olan, Lamborghini Miura/Contach ve Alfa Romeo Pandeon serilerinin de yaratıcılarından olan Bertone’de ve Alfra Romeo/Maserati tasarım stüdyolarında deneyimlerim oldu.

26 yaşında olmasına rağmen hikayesi birçok kişiye göre çok daha farklı gelişen bir tasarımcıyla buluştuk. Alexander Imnadze’nın ilginç ve bir o kadar da azimli öyküsünü kendi ağzından dinledik...

Torino şehrinde bulunan Institute Europeo di Design’da geçirdiğim eğitim hayatım süresince, BMW Group’un Eski Baş Tasarımcısı Chris Bangle ya da Pininfarina, Alfa Romeo/ Maserati, Ferrari gibi otomotiv sektörünün birçok önde gelen şirketinin tasarımcılarını tanıma ve daha da önemlisi onlarla çalışma fırsatı yakaladım. Özetle tüm bildiklerimi otomobil tasarımının geleceğini çizen insanlardan öğrendiğimi; ama en önemlisi onlara gerçek projelerde çalışmaya hazır olduğumu gösterebilmek için çok çalıştığımı söyleyebilirim.

55


ÇOCUKLUĞUMDAN BERİ HER YERE ESKİZ YAPARDIM. BÜYÜDÜĞÜMDE İSE BİLGİSAYAR OYUNLARINI KEŞFETTİM! BU SEBEPLE ‘CONCEPT ARTİST’ OLMAYA KARAR VERDİM.

56

ŞÜPHESIZ Kİ BU SÜREÇ BENIM IÇIN OLDUKÇA ZORDU... İlk olarak öğretmenlerimi etkilemek, ikincisi ise yabancı olduğumdan Avrupa Birliği çalışma izni çıkarmak istiyordum; çünkü devlet, her bölge için yılda yalnızca 200 kişiye çalışma vizesi veriyor. Bu sebeple sizin bir işi alabilmeniz için herhangi bir Avrupa Birliği vatandaşından en az üç kat daha başarılı olmanız gerekiyor. Eğer bunun altında bir başarı sergiliyorsanız kimse sizinle ilgilenmiyor; çünkü orada size benzer birçok insan da sırada beklemekte. Bu yüzden uykusuz geceler ve hayatınızın bir noktada bitmesi durumu öğrencilerin yüzde 85’inin başına gelen bir durum. Benim durumumda ise işleri daha da zorlaştıran şey yüzde 100 burs almış olmam ve bu sebeple de tüm sınavlarım ve teslimlerimden 30 üzerinden 27’nin üzerinde not almak zorunda olmamdı, aksi takdirde 12.000 avro para ödemem gerekiyordu. İtalya’da yaşama ve çalışma hayatımın ikinci kısmı ise ailemin maddi destek sağlayamaması sebebiyle girdiğim,

‘entertainment design’ yani bilgisayar oyunları için yaptığım 2d ve 3d konsept görsel çalışmalarıydı. Yani bu benim tasarım deneyimlerimin arasında oldukça önemli bir yere sahip diyebilirim. IED’NİN CREATİVE DIARY YARIŞMASIYLA GELEN BAŞARI Birçok tasarımcı gibi ben de çocukluğumdan beri her yere eskiz yapardım. Büyüdüğümde ise bilgisayar oyunlarını keşfettim. Bu sebeple ‘concept artist’ olmaya karar verdim; ancak üniversite seçimleri süresinde Gürcistan’da olduğumdan etrafta buna dair bir bölüm yoktu. Sadece mimarlık vardı. Bu yüzden mimarlığı seçtim ve üniversiteye başlamadan önce kendi kendime 3dsmax, Z bursh, Vray ve Archicad programlarını öğrendim. Bu sayede üniversitenin ilk yılında ufak bir mimarlık şirketinde çalışmaya başladım. Benim kendi kendime yaptığım ve geliştirdiğim çalışmalarımı gören bir müşterimiz bana Massimiliano Fuksas ile çalışmam için bir teklif sundu.


Tahmin edersiniz ki oldukça şaşırmıştım ve bu teklifi kabul ederek bir yıl boyunca Gürcistan’nın Tiflis ve Delisi şehirlerinde yapılacak projelerin görselleştirmeleri üzerine çalıştım. Bundan sonra ise okulumun 3. yılında üniversitem beni değişim programı kapsamında Torino’da bulunan Institute Europeo di Design okuluna gönderdi. Institute Europeo di Design’da geçirdiğim sürede bir kaç öğretmenim benim araba çizimlerimi gördükten sonra, IED’de okumak isteyen öğrenciler için açılan uluslararası Creative Diary yarışmasına katılmam konusunda beni yönlendirdiler.

DENEDIM! 36 burs içerisinden yalnızca iki tanesi ödenekleri yüzde 100 karşılıyordu, biri moda tasarımı diğeri ise otomotiv içindi. İlk aşamada bin katılımcı arasında çok fazla şansım olduğuna inanmamış olsam da, iki ay sonra yüzde 100 burs aldığıma dair bir mektup aldım. Bu dönemde hayalim olan bilgisayar oyunu işini de bırakmak istemediğimden her ikisi için de oldukça fazla çalıştım; ama bu emeğimin karşılığını şu anda konu ister otomobil tasarımı, ister mimarlık, ister farklı bir şey olsun aklımı sınırsız kullanabildiğim her alanda alabiliyorum. FARKLI MARKET/KÜLTÜR KURALLARI Hem Türkiye, hem de dünya çapında tasarım dünyası konusunda söylenecek çok söz var; ancak şöyle başlayabiliriz. İtalyanlar her gün makarna yiyor ve kahve içiyorlar, tıpkı Türk insanlarının çay içmesi gibi.. Kimse için bir doğru ya da yanlış yok; ancak kültür ve marketin getirdiği belirginlikler var. Örneğin; Türkiye’deki durumu şöyle görüyorum; 100 tasarımcıdan 60’ı mimari tasarım, 20’si grafik ve web tasarımı, son 20 ise şu an marketi gelişmemiş ya da ihtiyaç duyulmamış alanlara yönelmekte. İtalya için şu yönden durum daha farklı, tüm tasarım yönleri gelişmiş denilebilir. Bir ülkenin diğerinden daha gelişmiş olduğu iddiası yanlış olacaktır; ancak tasarım sektöründe İtalya’da başarılı olan şeyin Türkiye’de büyük ihtimalle farklı market/kültür kuralları sebebiyle başarılı olamaması çok normaldir. Tabi kitle pazarından bahsediyorsak; ama biz lüks marketten bahsediyoruz. O yüzden her şey zaten aşağı yukarı tüm dünyada aynı... Bu yüzden bana göre, Henry Ford’un model T ile yakaladığı başarıyı elde etmek için biz ürün tasarımcıları olarak amacımız kitle pazarına servis etmek olmamalı. Benim tavsiyem, her zaman hayal kurmaya ve çok çalışmaya devam edin. Şöyle dersem daha açık olabilirim; eğer arkadaşlarınız sizin yaşadığınızı hatırlıyorsa, yeterince çalışmıyorsunuz demektir. ”

57


SPICA KONSEPT GİYİLEBİLİR TEKNOLOJİ

58

ÖZELLİKLE KONUŞMA, BAĞIRMA VE ÇIĞLIK ATMA GİBİ EYLEMLERDE SESLERİN GÖRSELLEŞTİRİLMESİ VE DİYALOGLARIN FARKLI BİR ARAÇ İLE SENTEZLENEBİLMESİ KONUSU ÜZERİNDE DURAN BİR GİYİLEBİLİR TEKNOLOJİ KONSEPTİ: SPICA

YILDIZ

TASARIMCILAR EGE ACAR ÖZGÜÇ ÇAPUNAMAN SEDA ÖZNAL YILDIRIM ERBAZ

TAKIM

Seslerin, sensörler ve Arduino mikro işlemciler aracılığıyla ne şekilde görselleştirilebildiği üzerine yapılan ilk araştırmaların ardından, oldukça basit formda ‘Let it Out!/Serbest Bırak!’ kutusu olarak adlandırılan, çıkıntılı yüzeyin iç kısımda oluşan ses seviyesine göre bir kumaş tarafından itildiği bir protatip oluşturulmuş. Bu adım ile birlikte, sensör ve motorların ne şekilde çalıştığına dair daha derin bilgiler elde edilmiş.


“ÜRETTİĞİMİZ PROTATİPLER VE BU SÜREÇTE ELDE ETTİĞİMİZ BİLGİLER DOĞRULTUSUNDA, KULLANICI TARAFINDAN FARKLI GİRDİLER İLE EŞ ZAMANLANABİLEN BİR DİYALOG FORMU YARATMAYI BAŞARDIK.”

59

İkinci adım olarak ölçek biraz daha küçültülerek, bu tasarımın insan diyaloğu için kişisel bir eklenti olduğu hayal edilmiş. Tasarım ekibi, ilk prototipten edinilen bilgiler doğrultusunda kullanıcı tarafından eşik değeri, ses gecikmesi ve ses aralığı gibi farklı girdiler ile eş zamanlanabilen bir diyalog formunu yorumlamaya çalışmış. Bu şekilde diyaloglar esnasında, agresif ya da uygunsuz gibi nitelendirilen sözel dışavurumlar filtrelenerek, kendiliğinden bir sansür sistemi yaratılmış.


NAKED ÖZEL KOLEKSİYON TAKI TASARIMI

60

ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMCISI ÜLKER ARAL’IN MILANO TASARIM HAFTASI KAPSAMINDA ‘SBODIO32’ SERGİSİNİN BİR PARÇASI OLMAYA HAK KAZANAN, KENDİ ELLERİYLE ÜRETTİĞİ, ALIŞILMIŞIN DIŞINDA BİR TAKI TASARIMI KOLEKSİYONU: NAKED

TASARIMCI

YILDIZ

ÜLKER ARAL

TAKIM

Bir öz arayış serüvenini tasarım diliyle dışavurmayı amaçlayan koleksiyonda, malzeme kullanımı üzerine geliştirilmiş metaforik yaklaşımlar dikkat çekiyor. Ağırlıklı olarak kullanılan akrilik, şeffaflığıyla insan bedenini simgelerken; ikincil malzeme olarak tercih edilen pirinç ise ruh kavramını ifade ediyor. Koleksiyondaki çeşitlilik, her bir parçanın, bu iki kavramın arasında gelişen değişken dengeleri ifade etmeye çalışması ilkesine dayanıyor.


“YÜZÜNÜ GÖRMEK İSTEYEN CAMA BAKAR, ÖZÜNÜ GÖRMEK İSTEYEN CANA BAKAR.” RUMİ

61

Lazer kesim tekniğiyle kesilen akrilik parçaların her birine, evinde kurmuş olduğu atölyesinde kestiği pirinç çubukları kendi elleriyle yerleştirmiş olan tasarımcı, sade geometrik formlar ve malzeme kullanımındaki minimal yaklaşımı sayesinde, tasarımlarının oldukça ‘öz’ bir ifadeye sahip olmasına önem veriyor. Ülker Aral, koleksiyonunu geliştirme sürecinde en büyük ilham kaynağının ise Mevlana Celaleddin Rumi olduğunu belirtiyor.


/ richard_larue

275k

Board: Design Thinking

H E Ĺž / industrial_designers Board: Details

1.8k

/ etsy


/ reneekohl

51k

Board: Etsy Finds

T E G PINTEREST

/ dotandbo

87k

Board: Modern Clocks

726k Board: Etsy Finds


M A R K A & M AĞ A Z A L A R +150

Ö N E R İ L E N TA S A R I M N O K TA L A R I +100

TA S A R I M A 64

MAKALE & HABERLER +1500

S O S YA L A Ğ V E P AY L A Ş I M +1400


TA S A R I M D U AY E N L E R İ +250

YA R I Ş M A L A R +500

YO LC U LU K

.com M İ M A R İ TA S A R I M P R O J E L E R İ +1200

Ü R Ü N K ATA L O G L A R I +1000

65


Yazı EntaMag Fotoğraflar Join+ Idea

hayat kulübü

ORTAK

MEKAN

DERGİMİZDE YENİ NESİL ORTAK ÇALIŞMA ALANLARINI TANITMAYI KAFAYA KOYDUĞUMUZDAN BU YANA İNTERNETTEN, EŞTEN DOSTTAN MEKAN ÖNERİSİ BAKA BAKA BİR HAL OLDUK... LAKİN BU SÜREÇTE ARAYAN BULUR MİSALİ “LIFE WORKS CLUB” OLARAK KENDİLERINİ TANIMLAYAN JOINT-IDEA KARŞIMIZA ÇIKTI. JOINT-IDEA NE Mİ? BİZCE MUHTEŞEM DEMEK!


İnsanların aylık ya da yıllık masalar kiralayarak ‘co-working space’ mantığında çalışma fırsatı yakaladıkları ‘Life Works Club’ı ziyaret ettik. Daha bohem bir stilde tasarladıkları ve başlangıç noktaları olması sebebiyle evleri gözüyle baktıkları Arnavutköy’deki mekandan sonra Kanyon’daki yerlerine konuk oluyor, Marcus Lehto ve Elif Çakırlı ile görüşüyoruz. “KİMSE SONSUZA DEK BİR ŞİRKETTE ÇALIŞMAK İSTEMİYOR” Esnek tasarlanmış keyifli çalışma ortamlarını onlardan dinledikçe daha çok seviyoruz, sahipleniyoruz. Hangi mekanın işinize ve sizin hayat tarzınıza uygun olduğunun seçimi internetten mekanların-insanların fotoğraflarına bakmaktan ziyade o mekanın havasını biraz koklamaktan, oradaki insanlar ile birlikte ortamı biraz hissetmekten geçiyor... Joint-idea’nın Kurucusu Marcus William Lehto’nun markanın hikayesi ile ilgili anlattıkları tüm bu yaratıcı insanların bir çatı altında neden toplandıklarını, ortak mekan paylaşımının, nasıl işten daha fazla şeyler vaat ettiğini ve ileride bizi ne gibi sürprizlerin beklediğini anlatıyor. Markanın hayata geçişi uzun süreli kurumsal hayatlarından sonra Marcus ve partneri Ruşen Baltacı’nın kendi hayatlarından esinlenerek yeni nesil çalışma alanı ihtiyaçlarına uygun bir yaşam alanı yaratmak istemeleriyle ortaya çıkıyor. Bu projeyle şehrin trafik sorunu, gelişen teknolojinin insanların evden, kafelerden çalışmalarına olanak vermesi, freelance çalışan kişi sayısındaki hızlı artış, kurumsal şirketlerin çalışanlarını dışarıdan çalışma yönünde teşvik etmesi gibi etmenlerin yanında yeni neslin iş hayatına bakışını da çözmüş gibi görünüyorlar.

67


68

“NEW YORK, LONDRA, PARİS GİBİ YARATICI MERKEZLERDE YENİ NESİL ARTIK HİÇ KURUMSAL SEKTÖRDE ÇALIŞMAK İSTEMİYOR. ONLARIN HAYAT - KARİYER PATİKASI BAMBAŞKA! HEM KENDİ İŞLERİNİ YAPMAK, HEM ARKADAŞLARIYLA START-UP KURUP, AYNI ANDA FARKLI İŞLERDE OLMAK İSTİYORLAR. SONSUZA DEK BİR ŞİRKETTE ÇALIŞMAYI NEREDEYSE HİÇ KİMSE İSTEMİYOR. MEVCUT ÇALIŞANLAR BİLE ŞİRKETLERDEN NASIL KAÇABİLİRİZ, DİYE FIRSAT ARIYOR.”


Bu noktada Marcus tüm bu yeni nesil ofis ihtiyaçlarının bir araç olarak nasıl ortaya çıktığını şu sözleriyle özetliyor: “New York, Londra, Paris gibi yaratıcı merkezlerde yeni nesil artık hiç kurumsal sektörde çalışmak istemiyor. Onların hayat (kariyer) patikası bambaşka... Hem kendi işlerini yapmak, hem arkadaşlarıyla start-up kurup aynı anda farklı işlerde olmak istiyorlar. Sonsuza dek bir şirkette çalışmayı neredeyse hiç kimse istemiyor. Mevcut çalışanlar bile şirketlerden nasıl kaçabiliriz diye fırsat arıyorlar.” KOMPLE BİR HAYAT TASARLIYORLAR Joint-idea “Life works club” mottosuyla sadece bir çalışma alanının ötesinde insanların sosyalleştiği, fikir paylaşımlarında bulunduğu, ortak projelere başladığı, finans kaynakları bulabildiği, çok farklı alanlardan insanlarla tanışıp network’lerini genişletebildikleri ve öğrenmeye devam edebildikleri bir hayat tarzı vaat ediyor. Aslında kendilerinin de söylediği gibi komple bir hayat tasarlıyorlar. Tüm bu alanlar yeni olduğu ve hızlı geliştiği için çok sabit bir sistemden bahsedemiyoruz. Kendilerini hangi yönde değişeceği tam belli olmayan canlı bir organizmaya benzetiyorlar. Her gelen kişi, onlar için yeni bir macera. Ve her gelen ile beraber onlar da başka bir şey öğreniyor... Böylece mekanın kimliği daha da belirginleşiyor ve gerçek ihtiyaçları daha net ortaya çıkıyor.

PEKİ, NASIL MI ARALARINA KATILIYORUZ? Marcus’un kriterleri bu konuda çok açık: “Bizim baz noktamız yetenek. Multi-disipliner yetenek havuzu oluşturmaya çalışıyoruz. Bu hayat tarzını yaşayan ve buna açık olan kişilerle birlikte oluyoruz. Yaş aralığı gibi kriterlerimiz yok. Farklı nesillerin arasında koçluk gibi ilginç yeni sinerjiler de ortaya çıkabiliyor. Bazıları aramıza referans ile katılıyor. Zaten tasarım sektöründe portfolyonuzdan, bulunduğunuz işlerden tarzınız anlaşılıyor. Biz uzun vadeli kiralama da yapmıyoruz. Bir ay içerisinde enerjimiz tutuyor mu, yeni bir şey ortaya çıkıyor mu diye birbirimizi yokluyoruz. Zaten enerji tutmuyorsa insanlar gidebiliyor. Neticede her masada çalışabilirsiniz...

69


Bir noktadan sonra neresi daha ucuzsa oraya gidiyorsunuz; fakat ek bir şey varsa orada net bir şekilde devam ediyorsunuz. İyi bir start-up kurmak için aslında bir adım önde işinize başlıyorsunuz. Çevrenizde sizden daha deneyimli, fikir danışabileceğiniz, farklı disiplinlerden birçok kişinin bulunmasının yanı sıra yeni bir şirket olmak için gerekli olan ve büyük ihtimalle pek de tecrübenizin olmadığı, muhasebe işlerinden avukatlık, noter gibi tüm arka idari işlerle ilgili desteği de veriyorlar. Böylece çok daha hızlı ve rahat bir şekilde ilerleme kaydedip tüm enerjinizi işinize verebiliyorsunuz. Tüm bu arka ve mekansal avantajların ötesinde beraber proaktif bir şekilde ne yapılabilir diye destek sağlamaya çalışıyorlar. SÜRDÜRÜLEBİLİR İŞ VE HAYAT MODELİ Marcus’un da söylediği gibi “Joint-idea adı üstünde, bir iş yaşam kulübü (Life Works Club). Sadece ‘Ben geldim, kiraladım’ gibi kuru bir model değil, o daha ziyade otel gibi bir yapı...Bambaşka kişilerle bir süreliğine bir araya geliyorsunuz; ancak iletişim yok, arkadaşlık kurmak pek mümkün olmuyor. Bizim hedefimiz ise daha uzun vadeli sürdürülebilir iş ve hayat modeli sağlamak.” Bizim önerimize göre; 20 yıldır başka sektörlerde çok iyi işlere imza atmış bu ekibin enerjisine uygunsanız, mutlaka onlarla tanışmalısınız. Kendi deyimleriyle daha önce girdikleri hiç bir işte bu kadar pozitif bir enerji ile karşılaşmamışlar ve “güzel” insanları mıknatıs gibi çekiyorlar.

Arnavutköy 3-5 Tekkeci Sk. Arnavutköy, Beşiktaş 34345 E info@jointidea.com T +90 212 522 54 00 / JOINTIDEA.COM

Kanyon Büyükdere Cad. No: 185 Kanyon, Levent 34394

71


Yazı Zeynep Toy Görseller Filmden Alınmıştır

TASARIMCILARIN, TASARIM İŞLERİYLE İLGİLİ DENEYİMLERİNİ AKTARDIKLARI BU BELGESEL FİLMDE, GÜNÜMÜZDE TASARIMIN BİREYİN HAYATI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ, TOPLUMSAL BELİRLENİMLERLE TASARIMIN NASIL ŞEKİLLENDİĞİ GİBİ KONULAR, DEĞİŞİK COĞRAFYALARDAKİ TASARIMCILARIN DENEYİMLERİNDEN YOLA ÇIKARAK ANLATILMAKTADIR.

SİNE

MADA


Film temelde bir tasarımın nesne olarak nasıl kurgulandığını ve yaratıldığını anlatırken, bu tasarım nesnesiyle maddi bir ilişki kuran bireyin kanaatlerine ve hislerine de değinmektedir. Belgeselde, tasarım süreci ve onu fazlasıyla etkileyen tasarımcının iç dünyasında gezinirken, satın aldığımız ya da almayı arzuladığımız bir çok nesnenin üretim aşamasından görüntüler gözler önüne serilmektedir. Farklı şirketlerdeki tasarımcıların tasarım işine dair görüşlerinin anlatıldığı bu film, tasarıma (design) kavramsal olarak yoğunlaşırken tasarımcıların hareketlerini takip eden bir ritmi görsel olarak izleyiciye sunar. Belgesel filmin kurgusundan yola çıkarak günümüzde tasarım, kuşkusuz hayatımızın her evresinde bizi karşılıyor. Zorunlu ihtiyaçlarımız, estetik bakış açılarımız ya da gündelik yaşamda arzularımız; ancak bir tasarım dili dolayımıyla hayatımızda yer alır. Tasarıma ilişkin bu dil, bir yönüyle tasarım nesnesini belirliyor. Başka bir yönüyle bedenimizi, çevremizi ve yaşadığımız mekanı etkileyen bir olgu haline geliyor. Ne düşündüğümüz, nasıl konuşacağımız hatta nasıl güleceğimiz, ne hissettiğimiz ve ne hissettireceğimiz tasarlanmaya başlıyor. Gündelik hayattaki görüntümüz, çevremize karşı duruşumuz, tüm bunlarla özdeşleştirdiğimiz kimliklerimiz artık bir tasarım nesnesi halini alabiliyor. Kısacası, bütün hakikatimiz bir tasarım nesnesine dönüşebiliyor ya da arzuladığımız ve tercih ettiğimiz nesnelere. Onayladığımız bir dil dolayımıyla tasarım, kavramsal olarak hayatımızın olmazsa olmazı olarak görülüyor. Belgeselde bir çok tasarımcı, tasarım nesnesinin iyi olmasının ne demek olduğunu farklı tanımlar. Buna karşın hem fikir olunan bir kaç nokta da vardır. Bunlar tasarımın; yenilikçi, estetik, kullanışlı, anlaşılır, dürüst, göze batmayan, uzun ömürlü, her detayı ile uyumlu, çevre dostu ve en az tasarlanmaya izin veren olarak tanımlanıyor.

NESNELEŞTİRME aka Objectified TARİH 2009 SÜRE 75 dk TÜR Belgesel YÖNETMEN Gary Hustwit ROL ALAN KİŞİLER Paola Antonelli Chris Bangle Andrew Blauvelt Bouroullecs Anthony Dunne Agnete Enga .... ÖNERİLEN FİLM > Urbanized (2011) -> Helvetica (2007)

73


74

TEMEL YAPI: NESNELER VE İLİŞKİLER İnsanlık tarihiyle eş zamanlı olarak şekillenen tasarım kavramı, bir nesnenin üretim hikayesinin yanı sıra onları tüketen bireyler üzerinden de bir hikaye oluşturmayı içerir. Belgeselde buna en güzel örnek; kapitalist sistemin üretim basamağında, 19. yüzyıl gibi bir dönemde ortaya çıkan Henry Ford’dur. Ford’un insan gelişimiyle bağlantılı tuttuğu seri üretimdeki nesnelerin de bir hikayesi olması gerektiği kanaati tasarımcılar tarafından da benimsenmiştir. Belgeselin temel yapısının nesneler ve hikayelerden oluşması da bununla ilişkilendirilebilir. Aslında tasarımcının nesneyi yaratırken oluşturduğu hikayenin yanı sıra satın alan kişinin nesne ile beraber kurduğu bağ, yani onu satın almamızı sağlayan hislere ya da hayatımızda önemli bir yer etmesinin nedenlerine dair kanıtları aranmaktadır. Bu bağlamda, belgeselde her bir nesnenin tasarım olarak nasıl bir süreçten geçtiğini izlerken, toplumsal olarak bireylerin de reflekslerinden bahsedilmektedir.

Bireyler, bir nesne ile duygusal bir bağ kurduğunu tanımlarken aynı zamanda, belki de buna tezat olarak estetik yargılar, pahalılık ya da ucuzluk gibi değerler üzerinden de tasarımları değerlendiriyor. Ayrıca belgesel, toplumların demokratikleşmesiyle tasarımın her kesime ulaşabildiğini söyler. Tasarımın olgusal gerçeklik olarak yayılma eylemiyle özdeş olarak betimlenmesi düşündürücüdür.

TASARIM NE YÖNE DOĞRU EVRİLECEK? Bugün birçok büyük markanın değişik fiyat diziliminde nesneleri olabilir ya da bir tasarım nesnesini başka bir yerde daha ucuz ya da daha pahalı bulabiliriz. Buna bağlı olarak tüketim toplumunda, tasarım nesnesiyle maddi bir ilişki kuran çoğunluğun alım gücü, o topluluğun tüketim tercihlerini ve arzu nesnelerini belirlediğinden, bu nesnelerin bireyleri tek tipleştirdiği de başka bir konu olarak incelenebilir. Aslında seri üretim düşüncesinde, tasarım artık portatif ve kolay alınabilir ürünleri de ortaya çıkarmıştır. Bu, belki de tasarımın ne yöne doğru evrileceğini ima ediyor olabilir.


SIRADAKİ PROGRAM

Bir sonraki filmi herkese açık bir oturma odasında bizimle birlikte izlemek ister misiniz? Sizleri de aramızda görmek, sinema ve tasarım hakkında fikirlerinizi duymak isteriz! Önerileriniz ve katılım talepleriniz için lütfen Enta ile iletişime geçin. Sizden haber bekliyoruz! entamag@enta.org.tr

Çünkü belgeselde de gördüğümüz gibi bir diş fırçasını bile yaparken tasarımcı aylarca onun nasıl daha iyi olması gerektiğini araştırırken, alım gücü az olan çoğunluk da kaçınılmaz olarak tükettiği gündelik nesnelerle kurduğu maddi ilişkiye göre karar verecektir. Tasarım nesneleri, onu kurgulayan dil dolayısıyla aynı zamanda birer tüketim nesneleri olmaları sebebiyle tasarımcı üzerinde ne kadar düşünse bile, tüketildikten sonra mutlaka çöp olacaklardır. Bu kavramlar doğrultusunda belgeselde ortaya çıkan tasarım nesnelerini ikiye ayırırsak bunlar; gündelik hayatta kullandığımız kısa ömürlü tüketim nesneleri (bunların çöp olmaması imkansız), diğeri ise estetik olarak beğendiğimiz daha uzun ömürlü belki de bir ömür bağ kurabileceğimiz nesnelerdir. Milenyum çağı ile birlikte buna dijital ürünler de girmektedir. ÇIKIŞ NOKTASI: DENEYİM Branaghan’nın dediği gibi; “Bir ürünü tasarlamak demek; deneyimi tasarlamak, bir olayı, ruh halini ya da bir duyguyu tasarlamaksa” belgeselde de izlediğimiz gibi her bir

tasarımcının yapmış olduğu tasarımlar deneyimler sonucu ortaya çıkmaktadır. Bir tasarımın çıkış noktası deneyimler ise, bunu tüketen bireylerin de bu deneyimlerden bir pay çıkararak kendilerine yeni deneyimler, hikayeler oluşturması en temeldeki beklentidir. Buna bağlı olarak belgeselin sonunda söylenildiği gibi hayatımızdaki nesnelerden kısa bir süre içerisinde 20 tanesini seçmemiz istenilse seçeceğimiz nesneler ‘Tasarımı güzel’ deyip aldığımız değil; aksine daha çok tarihsel bağ kurduğumuz ailemizden, sevdiklerimizden bize yadigar olanlar ya da gerçekten bizim olduğunu hissettiğimiz, hikayesi olanlar olacaktır. Bu kadar heterojen bir dünyada yaşayan insanlara bir tasarım nesnesini ulaştırmayı hedefleyen bir tasarımcı da acaba bunları sorarak mı tasarımını kurguluyor? Belki yeni bir tartışma konusu da bu olabilir. Herkese İyi Seyirler!

75


ESKİZLERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN !

#ENTAMAG


AUTODESK DİJİTAL TASARIM KAMPI’NDA DRONE’LAR YARIŞTI

14. İSTANBUL BİENALİ - ŞİŞEDEKİ MESAJ

78

14. İstanbul Bienali kapsamında, TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy)’de gerçekleştirilen Şişedeki Mesaj adlı özel gecede, ENTA (Endüstriyel Tasarımcılar Derneği) Genel Başkanı Onur Koçan, sunumunda tasarımcıların sinemacılar ile buluştuğunda hangi formların ortaya çıkabileceğinin ilginç ve eğlenceli örneklerinden bahsetti.

ENTA

DAN

Autodesk ve Endüstriyel Tasarımcılar Derneği’nin (ENTA) 2015 Aralık ayında endüstriyel tasarım öğrencilerine yönelik düzenlediği “Autodesk Dijital Tasarım Kampı” kapsamında düzenlenen tasarım yarışmasının sonuçları belli oldu. Bahçeşehir Üniversitesi’nden Almila Ek, Marmara Üniversitesi’nden Onur Argun ve Kadir Has Üniversitesi’nden Uğurcan Akın’dan oluşan ekip, tasarladıkları “Arama ve Kurtarma Amaçlı Drone” modeli ile birincilik ödülünü kazandı. 19-20 Aralık 2015 tarihlerinde Kadir Has Üniversitesi’nde İstanbul’daki tüm üniversitelerin endüstriyel tasarım bölümü öğrencilerine açık ve ücretsiz olarak gerçekleştirilen Autodesk Dijital Tasarım Kampı’na 14 farklı üniversiteden 42 endüstriyel tasarım öğrencisi katıldı. Etkinliğin ilk gününde Autodesk’in yeni nesil 3B tasarım, imalat ve mühendislik aracı Fusion 360 üzerine uygulamalı bir eğitim verilen öğrenciler, ikinci gün düzenlenen tasarım yarışması ile yeni nesil 3B tasarım teknolojilerini deneyimleyerek öğrenme fırsatı buldular. 3 boyutlu insansız araç (drone) modelleri tasarımlarının rekabet ettiği yarışmada dereceye girenlere ödül olarak hediye çeki verildi.

BU MESLEK İÇİN ÖRGÜTLENMEK GEREK Kurulduğu ilk günden bu yana çalışmalarına hızla devam eden Endüstriyel Tasarımcılar Derneği (ENTA) meslek bilincini oluşturmak için Türkiye’deki endüstriyel tasarım bölümlerini gezmeye başladı. Ülkemizde yeni yeni tanınmaya başlayan endüstriyel tasarım mesleğinin gelişimi için daha öğrenciyken bu bilincin oluşması gerektiğini düşünen ENTA okul turlarına büyük önem verdi. Birçok bölüm başkanının desteklediği turlarda ENTA ilgiyle karşılandı. Meslek hakkında bilgilendirici bir sunumla başlayan etkinlikler soru cevap kısımlarıyla sonlandı.


SIRADAKİ ETKİNLİK: #DESIGNERNIGHT2016

BULUŞMA İÇİN 28 ÜNİVERSİTE 8 ŞEHİR Endüstriyel Tasarımcılar Derneği (ENTA) üniversitelerin tasarım bölümü öğrencilerini ve topluluklarını bir araya getirerek etkileşim ortamı yaratmak için 20 Şubat 2016’da Ankara Cer Modern Sanat Merkezi’nde buluştu. Birincisi düzenlenen ve gelenekselleşmesini temenni ettikleri etkinlikte Hakan Diniz, Sedat Öztürk, Özlem Yalım, Serkan Güneş gibi sektörün ve akademinin önemli isimleri ağırlandı. Etkinlik, konuşmacıların sunumları ile başlayıp, genç tasarımcı Barış Gür’ün sunumu ile sabah programını tamamladı. Verilen aralarda çamur modelci Eric Douglas Drummond öğrencilerin dikkatlerini üzerine çekerek eğlenceli bir çalışma sergiledi. Autodesk ve Poligon gibi markaların sunumu ile başlayan akşam programı ise ENTA Öğrenci Oluşumu Açık Oturumu ile bitti.

YENİ PLATFORMUMUZA BEKLİYORUZ

8 Şehir, 28 üniversitede bulunan yaklaşık beş yüz endüstriyel tasarım bölümü öğrencisinin katıldığı etkinliğe ilgi oldukça fazlaydı.

www.raklet.com/enta

Üyelerimize daha iyi bir hizmet vermek için yeni bir sisteme geçmiş bulunmaktayız. Sistemimiz, kurumsal ve bireysel üyelerimizi bir araya getiren, aralarındaki iletişimi kolaylaştıran ve kariyerlerine katkı sağlayacak online bir platformdur. Ayrıca bu platform üzerinden üyelik işlemleri yapılabilmekte, kredi kartı ile aidat ödenebilmektedir. ENTA’ya üye olmak ve sadece üyelerimize açık olan platformumuza girmek için tıklayınız.

29 Haziran Dünya Endüstriyel Tasarım Günü kapsamında bu sene belirlenen konsept #renew idi. Endüstriyel Tasarımcılar Derneği olarak 29 Haziran 2015 gecesini endüstriyel tasarımcılar ve adayları ile birlikte kutladık. Tüm üyelerimizi ve Endüstriyel Tasarım camiasını yeniden bir araya getireceğimiz yenisine hazırlıklarımız devam ediyor. Beklemede kalın.

79


Ikonlar Andres Arenas

01 02 03 04 05 06 07 08 09 10

07-2016

11 12 13 14 15

16 17

20 21 22 23 24 25 26

28

29 30 31

80

01 02 03 04 05

06 07

08 09 10 11

13 14

YARIŞMA

TAKVİMİ

08-2016

16 17 18 22

19

20 21

23 24 25 26 27 28

29 30

31


01 02 03 04

09-2016

05 06 07

08 09 10 11

12 13 14 15 16

17 18

19 20

21 22

24 25

26

28 29

MOSDER 12. ULUSAL EV MOBİLYALARI TASARIM YARIŞMASI 18 TEMMUZ JAMES DYSON AWARD 19 TEMMUZ ARÇELİK KIYAFET TASARIM YARIŞMASI 27 TEMMUZ FURNITURE DESIGN AWARD (FDA) 2017 COMPETITION 12 AĞUSTOS LIGHTING ARCHITECTURE MOVEMENT PROJECT COMPETITION 15 AĞUSTOS MAKSDER 7. MOBİLYA AKSESUAR ÜRÜNLERİ TASARIM YARIŞMASI 23 EYLÜL VMODERN MOBİLYA TASARIM YARIŞMASI 27 EYLÜL ARTZEP ULUSLARASI TASARIM YARIŞMASI 30 EYLÜL CEMER DÜŞTEN GERÇEĞE TASARIM YARIŞMASI 30 EYLÜL

81


Mevzularımız da buluştuğumuz toplulukla beraber değişiyor, genişliyor. Başka kafalarla bir araya gelmeden, düşünceleri test etmeden, eğlenmeden belki tartışmadan daha güzel şeyler doğacağını düşünmüyoruz. Bu zamana kadar çevirdiğin sayfalarda kendine yakın bir şeylere denk geldiysen uzak durma seni de aramızda görmek istiyoruz..


ENTA EntaDernek EntaMag Fotoğraf: Sera Saçlı Yashica fx 7 Klimanjaro, Bomontiada


Entamag No: 0  

Temmuz-Ağustos-Eylül 2016 #tanışma Röportajlar: Şule Koç & Deniz Karaşahin / Malzeme Rotası: Bakır Atolyeleri - Istanbul / Ortak Mekan: Joi...

Advertisement