Page 1

1


2

dilbilirime-dergi

içerik 4 10

dilbilirim haber Dilbilim ve Mizah Metin Özdemir

15

Ayran Buyurun. Ay İnanmıyorum! Aykut Sığın

19

Fotoğraf Okuma Didem Sultan Ardıç

23

Hint-Avrupa Dil Ailesine Karşılaştırmalı Dilbilim Açısından Bir Bakış Hüseyin Uysal

28

Bilgisayarlar Eski Yazıları Çözüyor. Mümkün mü? Pınar Bağcı

32

Kaybolan Dünyanın Sesleri Emre Yağlı

37

Siyasetin Dili Olsa Da Konuşsa Fırat Başbuğ


3

dilbilirim Türkiye'nin ilk ve tek magazinsel dilbilim portalı! dilbilirim e-dergi, Türkiye'nin ilk ve tek magazinsel dilbilim portalı dilbilirim.com tarafından aylık yayınlanan bir magazindir.

tasarım-düzenleme dilbilirim.com Dilbilirim e-dergi içerisinde yer alan yazıların hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir. Dilbilirim e-dergi içerisinde yer alan görsellerin telifleri üreticilerine aittir. Bu içerikler kullanılarak herhangi bir ticari amaç güdülmemektedir. E-dergi içeriklerinde yer alan görsellerin ve logoların tüm hakları üreticilerindedir, herhangi bir ihlale sebebiyet verilmemektedir. Üreticiden gelen isteğe göre bu görseller ve logolar kaldırılacaktır. Dilbilirim E-dergi'de yer alan reklamlar e-derginin yayınlanması aşamasında kırtasiye ve yazılım desteği veren sponsorumuza aittir. Bu reklamlardan herhangi bir gelir elde edilmemektedir.

Dilbilirim.com and dilbilirim e-dergi by dilbilirim are licenced under a Creative Commons AttributionNoncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported Licence Dilbilirim.com ve Dilbilirim e-dergi, Creative Commons BY-NC-ND aracılığıile lisanslanmıştır. Bu lisansa sahip eserleri kopyalabilirsiniz, üzerinde değişiklik yapıp yenisini üretebilirsiniz. Bu durumda sağlanması gereken üç koşul bulunmaktadır; 1. Eserin tüm kopyalarında eserin ilk sahibinin belirtilmesi, 2. Eserin hiçbir kopyasının ya da eserden üretilmiş yeni eserlerin ticari amaçlar doğrultusunda kullanılmaması, 3. Esere dokunulmaması ve özgünlüğünün korunması.


4

dilbilirim haber Politikacıların el hareketleri düşüncelerini ortaya çıkarıyor

T

emmuz 2010′da açık erişime sahip olan PLoS ONE‘da yayımlanan çalışmaya göre politikacıların yaptıkları el hareketleri düşüncelerini ortaya çıkarıyor.

.Nijmegen’deki Max Planck Psikodilbilim Enstitüsü’nden Daniel Casasanto, laboratuar testlerinde sağ ve sol elini kullananların dürüstlük ve zeki olma gibi olumlu düşünceleri baskın olan aralıklara ve olumsuz düşünceleri de baskın olmayan aralıklarla bağdaştırdığını belirtiyor. Baskın olan/olmayan bu aralıkları belirlemek için Casasanto ve makalenin ortak yazarı Kyle Jasmin, ABD başkanlık seçimlerinin son döneminde verilen doğal konuşmaları incelemişler. Araştırıcılar 2004 ve 2008 seçimlerinde iki sağ el baskın (Kerry ve Bush) ve iki de sol el baskın (Obama ve McCain) politikacının bulunduğunu belirtiyorlar. Araştırıcıların buldukları birincil sonuçlar sağ el baskın politikacıların olumlu düşünceleri açıklarken çoğunlukla sağ elini, olumsuz düşünceleri açıklarken de sol elini kullandıkları yönünde. Araştırıcılar bu durumla ilgili olarak “iyi” kavramının vücut temelli yerleşiminden bahsediyorlar. Kültürler arası süreçte doğrunun genellikle “sağ” ile bağdaştığı gibi. Buna örnek olarak da İngilizce “doğru” karşılığındaki “right” sözcüğünü veriyorlar. Konuyla ilgili yapılan geleneksel çalışmalar da bu genel sonuca ulaşıyor. Yani sağ elini kullanan politikacının olumlu düşünceyi sağ elle sunması ve olumsuz düşünceyi de sol elle sunması gibi. Fakat aynı durum sol elini kullananlar için genellenmemiş durumda. Burada da çalışmanın araştırma sorusu ortaya çıkmış. Bununla ilgili olarak Casasanto; “Veriler gösteriyor ki insanlar iyi olguları vücutlarındaki baskın bölgeler ile sunarlar, yani baskın olan akıcıdır, akıcı olan da iyidir.” diyor. Araştırıcılar çalışma boyunca konuşucuların hareketler için seçtikleri sağ/sol elin konuştukları şey hakkında ne düşündüklerini açığa çıkarmanın mümkün oldğunu belirtiyorlar ve konuşucuların bu mesajları dinleyicilerin farkında olmadan verdikleri varsayımıyla bilmediklerini ekliyorlar. Çalışma sonucunda verilen genel bulgular olumsuz düşüncelerin olumlu olanlara göre baskın olmayan el ile sunulduğunu


5 içeriyor. Bu durum Obama’da 2′de 1, Kerry’de 3′te 1, McCain’de 12′de 1 oranında gerçekleşmiş. Politikacıları bu yaklaşımla incelemek bilinçli bir seçmenin ilk yapacağı şeylerden biri olsa gerek. Önce izleyelim, sonra referandumda sandık başına gidelim. . Çalışmanın adı: Good and Bad in the Hands of Politicians: Spontaneous Gestures during Positive and Negative Speech

Daniel Casasanto ve Kyle Jasmin Çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz.

Beyin hasarlı çocuklar öykü anlatmada sorun yaşıyor

C

hicago Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma beyin hasarlı çocukların öykü anlatmada sorun yaşadıklarını belirtiyor. Oysa ki bu çocuklar sözcük kapasitesi bağlamında gelişme ile doğru orantılı olarak diğer çocuklar ile eş gelişim gösteriyor. . Chicago Üniversitesi’nde beyin hasarlı çocukların dil gelişimleri üzerinde çalışmalar yapan ve bu çalışmanın yazarı olan Özlem Ece Demir, beyin hasarlı çocukların dil işlevlerindeki esnekliğin üzerinde sınırlılıklar bulunduğunu söylüyor. 4000′de 1 çocukta rastlanan pre- ya da perinatal beyin lezyonları genellikle anne ve bebeklerde çarpmalar sonucu gerçekleşiyor. Araştırmacılar, beyin hasarlı çocuklar ile çalışmanın araştırmacılara beyin gelişimi hakkındaki kuramlarla ilgili bakış açıları sağladığını belirtiyorlar. Öykü anlatma üzerindeki bu çalışmada araştırma ekibi bu çocukları normal gelişim gösteren çocuklar ile karşılaştırmış. . Developmental Science’in bu sayısında yayımlanan “Narrative Skill in Children with Early Unilateral Brain Injury: A possible limit to Functional Plasticity” adlı çalışmada Demir’e Stella M. Rowley psikoloji profesörü Susan Levine ve Beardsley Ruml Distinguished Service profesörü Susan Goldin-Meadow destek vermiş. . Çalışmada durumlar verilen çocuklardan bu durumları anlatı şeklinde geliştirmeleri istenmiş. Bu yolla oluşan öyküler uzunluk, sözcük farklılığı, sözdizimsel karmaşıklık, genel yapı ve çıkarımlara göre incelenmiş. İncelemenin ardından beyin hasarlı çocukların normal gelişim gösteren çocuklardan daha kısa ve az karmaşık yapıda öykü oluşturdukları


6 gözlenmiş. Daha ileri düzeyde yapılan analizler de her iki grup çocukların benzer sözcük ve tümce içerme yetileri gösterdiklerini içeriyor. Bu durum için araştırmacılar öykü anlatmanın sözcük ya da tümce öğrenmeden daha karmaşık bir yeti gerektirdiğini belirtiyorlar çünkü öykü anlatma yeteneği sözcük kullanmada esneklik gerektiriyor ve gelişimsel gecikmelere daha fazla m aruz kalıyor. . İncelemeler okul çağı başlangıcında olan ortalama 6 yaşındaki çocuklar üzerinde yapıldığı için araştırmacılar bu bulguların zamanla değişip değişmemesi üzerinde bir kesinlik olmadığını söylüyorlar. Bununla birlikte diğer araştırmacılar anababaların çocukların öykü anlatma yetilerini anlatı çevresinde gelişen konuşmalar ile geliştirdiklerini belirtmişler. Bu yüzden de çalışma beyin hasarlı çocuklara sahip ailelerin çocuklardaki öykü anlatma yetilerini geliştirme konusunda yardımcı olmaları gerektiğini öneriyor. . Developmental Science’da yayımlanan “Narrative Skill in Children with Early Unilateral Brain Injury: A possible limit to Functional Plasticity” adlı çalışma National Institute of Child Health and Human Development and the Brain Research Foundation tarafından sağlanan fonlarca desteklenmiş.

Kuş gribinin pazarlanması: Salgının medya ve internet tartışma grubu ortamlarında pazarlanması

J

ournal of Language and Politics ‘in Ekim 2010 Sayısı‘nda yer alacak olan çalışmada Free University of Amsterdam’dan Iina Hellsten ve University of Notthingham’dan Brigitte Nerlich kuş gribinin medya ve internet ortamında nasıl yayıldığı üzerine açıklamalar getiriyorlar.Kuş gribi virüsü olarak da bilinen H5N1 virüsünün ortaya çıkması ve zamanla yayılması dünya genelinde gündeme yerleşmişti. İlk olarak 1997′de Hong Kong’da belgelenen ve bulaşmaya başlayan bu virus kümes hayvanlarından insanlara bulaştı. Fakat kuş gribi virüsünün medyanın eline geçmesi 2004 yılını buldu ve bu andan sonra kamuoyunda tartışma konusu olmaya başladı. Hellsten ve Nerlich tarafından yapılan bu çalışma 1997-2006 yılları arasındaki süre boyunca tıp dergilerini, gazeteleri ve kamuoyu tartışma alanlarını kapsam içerisine almış. Bu üç veri tabanında ölçülen şeyler ise kuş gribi ve ilişkili kavramların kullanım sıklıkları ve terim olarak yerleşme durumları. Çalışmada niceliksel bulguların yorumbilimsel açıklamalar ile desteklenmesi amaçlanmış. Çalışmada yazarların


7 belirttiği bir nokta da bu birincil bulguların medya ve internet ortamında pazarlama patlaması yapan benzer kavramların yayılmaları üzerine bir takım izler veriyor olması. . “Bird flu hype: The spread of a disease outbreak through the media and Internet discussion groups” adlı çalışmanın özetine buradan ulaşabilirsiniz.

Anneler ve bebekler arasındaki konuşmaların sinirsel mekanizması

N

euroImage dergisinin 15 Ekim’de çıkacak olan 53. sayısındaki Processing of infant-detected speech by adults adlı çalışmada araştırıcılar, bebeklerin konuşmalarındaki sinir kaynaklarını yürüttükleri görüntüleme çalışması ile açıklıyorlar. Çalışmanın geneli, anababaların bebekleriyle konuşmaları sürecinde beyindeki sinir işleyişinin, dil ediniminin erken dönemlerindeki bilinmeyen noktaları aydınlatma olasılığı üzerinde yoğunlaşmış. RIKEN Brain Science Institute’deki araşıtırıcılar deneyim, cinsiyet ve kişiliğin anababaların bebekleriyle konuşmaları sırasında nasıl etkili olduğunu araştırmışlar. . Bebek konuşması olarak da bilinen bebeklere yönelik konuşma insanların bebeklere hitap ederken tercih ettikleri yoldur ve yüksek ses yüksekliği, baskın tonlama ve basitleştirilmiş sözcükler ile uygulanır. Bebek konulmaları bağlamında her dilde ve kültürde mevcut olan bu durumun sinirsel mekanizmaları bilinmiyordu. Bu mekanizmaları ortaya çıkarmak ya da açıklamak için araştırıcılar fMRI (Functional Magnetic Resonance Imaging) kullanmışlar ve bunu ilk kez anababa olan ve bebekleri henüz konuşmaya başlamayan 35 kişi üzerinde, ve henüz bebek sahibi olmayan 30 erkek ve kadın üzerinde uygulamışlar. Ayrıca denekler arasına çocukları emekleme döneminde olan ve iki sözcüklü sözceler üreten 16 anne, ve ilkokul çağında olan 18 anne dahil edilmiş. Çalışmanın başında araştırmacıların amacı konuşma sırasındaki beyin aktivitesini ölçmek iken gelen sinyal seviyeleri bu amacı farklı bir yöne çekmiş ve araştırıcılar dinlemeye yönelmişler. Bu doğrultuda da bebek konuşmalarındaki denekler üzerinde yürütülen beyin taramaları, konuşmaya henüz başlamamış bebeklere sahip olan annelerin, beynin dili yöneten bölgesinde artan beyin aktiviteleri olduğunu vermiş. Bu yüksek aktivite konuşma sonrası dönemde çocukları olan anneler hariç diğer gruplarda gözlenmemiş.


8 Çalışmada bu ve bununla ilgili elde edilen bulgular insanların bebek konuşması sürecinde dilbilimsel aktarımı nasıl gerçekleştirdiğini ve bu gerçekleştirme anında beynin ne durumda olduğunu çalışmaya dahil edilen gruplar (ilk kez anababa olanlar, konuşmaya henüz başlamamış bebeklere sahip olan anneler, iki sözcüklü sözce üreten bebeklere sahip anneler, iki sözcüklü dönemi henüz geçmiş olan bebeklere sahip anneler) bağlamında anneden bebeğe yönelik bir şekilde veriyor ve dil edinimi sürecindeki sinirsel mekanizmayı açıklamada katkıda bulunuyor. . Processing of infant-directed speech by adults adlı çalışma araştırıcı Yoshi-Taka Matsuda başkanlığında Kenichi Ueno, R. Allen Waggoner, Donna Erickson, Yoko Shimura, Keiji Tanaka, Kang Cheng ve Reiko Mazukaa tarafından yürütülmüş.


9


10


11

Dilbilim ve Mizah Metin Özdemir metinozdemirs@hotmail.com

M

izah konusu çok uzun zamandır tartışılan bir konu olmuştur. Tartışma daha mizahın ne olduğu sorusunda başlar. Zaten tam anlamıyla tanımlanamayan bir kavram da her zaman tartışılır. Mizah işte bu bakımdan dile bir selam çakar. Dil tanımlanır ama tanımı en az mizah kadar yetersizdir. Durum böyle olunca devreye mizah kavramını açıklamak için birçok bilim dalı girer. Mizahın ortaya çıkması ve algılanmasına sosyolojik yönden bakılır, bu yetersiz görülüp daha sonra psikolojik yönden bakılır. Anlaşılır ki psikoloji de bir yerde tıkanıyor durumu bütün bilimlerin efesi bilinen felsefeye bırakırlar. Felsefe de topu anlambilime atar ve dilbilim ile mizah bir araya gelir. Dilbilim ile mizahın yakınlaşması 1980lerin ortalarında olmuştur. Elbette daha önce de dil ve mizah ilişkisini anlatan çalışmalar vardı fakat bakıldığında bu çalışmalar ya yaklaşım yönünden sistemli değildi ya da ana konusunu dil ve mizahın oluşturmadığı daha geniş projelerin yan ürünleri olmaktan ileri gidememiştir (Simpson, 2003). Olaya Rus dilbilimci Victor Raskin (1944 - ) el attığında yıl 1985’ti. Raskin yayımladığı Semantic Mechanism of Humor (1985) adlı eserinde ilk defa sistemli olarak mizahın (daha çok sözlü mizahın) dilbilimsel bir incelemesini yapmıştı. Kitap, mizahın dilbilimsel olarak nasıl inceleneceğini anlattığı kuramı ile ilgilidir. Kuramın adı ise “Semantic Script Based Theory of Humor” kısaca “SSTH” yani Türkçeye çevirecek olursak “Anlamsal Şemaya dayalı Mizah Kuramı”dır. Şimdi kuramdan bahsedecek olursak, üç kavramı bilmemiz gerekiyor. Bunlar: şema (script), şema uyumu ve şema zıtlığı. Kurama göre bir metin aşağıdaki durumları karşılıyorsa komiktir:

a) Metin, kısmen ya da tam olarak iki farkı şema (sözcük ile Viktor Raskin

aklımıza oluşan nesne, eylem, olay vs ile ilgili bilgi yığını) ile uyumlu olmalı (şema uyumu), b) Metnin uyumlu olduğu iki şema birbiri ile zıt olmalı (şema zıtlığı daha sonra detaylı açıklanacak) (Raskin, 1985: 99). Böyle bir durum ilk başta kafa karıştırıcı ya da bir şey anlatmıyor olabilir. Havada duruyor gibi de görünebilir. Bu kuramı daha iyi anlamak için ilk önce bilişsel bir kavram olan şemayı anlamamız gerekir. Şema, bir nesne, olay, eylem vs. gibi bir sözcük söylendiğinde kişinin aklında oluşan bilgi yığınlarıdır. Yani ben elma deyince sizin kafanızda onun bir meyve oluşu, yuvarlak oluşu, kırmızı ya da sarı oluşu, ne bileyim tatlıekşi oluşu, midenizi ağrıtması, kabuklu yendiğinde daha iyi olması gibi bilgilerin oluşmasıdır. Raskin de kitabında bir ‘doktor’ şemasını bize örnek olarak sunmuştur mesela (Raskin, 1985:85): DOKTOR Özne: [ + İnsan ] [+Yetişkin] Uğraş: > Tıp okumuş = Hastaları kabul eder, hasta doktoru ziyaret eder, doktor hastaların şikayetlerini dinler, doktor muayene eder. = Hastalığı tedavi eder: doktor teşhis koyar, reçete yazar. = (Hastanın parasını alır) Yer: > Tıp Fakültesi = Hastane ya da doktorun ofisi Zaman: > Birkaç yıl = Her gün = Her an


12 Durum: Fiziksel Temas (‘>’ geçmişi temsil eder, ‘=’ şimdiki zamanı temsil eder) Şema kavramını anladıktan sonra şemaların uyumu ve zıtlığı devreye giriyor. Bir metinde şema uyumu şemaların birbirleri ile bir şekilde bağ kurmasıyla oluşur. ‘Katil yakalandı’ tümcesinde katil ve yakalanmak şemaları uyumludur. Çünkü katil, [+ suçlu], [+ polisten kaçan] iken yakalanmak da aynı şekilde [ + suçlu ] [+ polisten kaçan] şeklinde özetlenebilir. Şema zıtlığı ise genellikle metnin son tümcesinde görülür ve ilk başta birbirleri ile uyumlu gibi görünün şemalar son anda birbirleri ile çelişir ve bu son tümceye de “tetikleyici” adı verilir. Kuramı daha iyi anlamak için bir fıkra verecek olursak (Özdemir, 2010): Temel bir gün kahveye girmiş. Üstü başı yırtıkmış. Ne oldu diye sormuşlar. Temel: Kaynanamı gömdük. Kahvedekiler: İyi de bu halin ne? Temel: Biraz direndi de. Fıkranın kurama göre incelenmesi de şu şekilde olur: Şema uyumu Temel [ + yetişkin ] [+ evli] Kaynana [+ yaşlı] Gömmek [+ ölü] Tetikleyici: Temel’in “Biraz direndi de” ifadesi Direnmek [+ canlı] Şema Zıtlığı: ‘Gömmek’ şemasına karşılık ‘canlı gömmek’ Gömmek [- canlı] Fıkrayı okuyunca, okuyucunun aklında bir gömme eylemi oluşur. Temel’in kaynanası ölmüştür ve gömülmüştür. Bu yüzden ilk şema ‘gömmek’ şemasıdır. Verilen ‘üstü başı yırtık’ şeması okuyucunun kafasında ayrı bir şema olarak yer edinmiştir; fakat fıkranın gelişimine göre ilk etapta daha az önemli bir şema gibi görülmektedir. Çünkü okuyucunun kafasında Temel’in ilk ifadesinin sonunda ‘kaynana’ ve ‘gömmek’ şemaları oluşmuştur ve ‘gömmek’ şeması beraberinde ‘kaynana’ şemasının da algılanmasına yol açmış bunun sonucunda da bir şema uyumu meydana getirmiştir. Temel’in yetişkin ve evli olduğu, kaynanasının da yaşlı olduğu düşünülürse ‘gömmek’ şeması ‘kaynana’ şeması ile bir uyum içindedir.


13 Metnin ikinci bölümünde, ilk bölümde geri planda kalan ‘üstü başı yırtık’ şeması ön plana çıkmaktadır. Ön plana çıkan bu şemanın sorgulanması beraberinde tetikleyiciyi ve ardından da şema zıtlığını getirmektedir. Temel’in ‘biraz direndi de’ ifadesi tetikleyicidir ve ilk anda oluşan’ gömmek’ şemasından ‘canlı gömmek’ şemasına geçişi sağlamıştır. Bu da bize ‘gömmek’ şemasına karşı ‘canlı gömmek’ zıtlığını göstermiştir. Bu ay dilbilim ve mizah ilişkisine anlambilimsel ve edimbilimsel bir açıdan bakan Raskin ile değindik. Çünkü bu kuram mizah metinlerini sistemli ve teorik bir şekilde irdeleyen ilk kuram olmuştur. Bu kuram daha sonra Raskin’in öğrencisi Attardo (2001) tarafından genişletilmiştir fakat bu ay sadece Raskin’e yer verebildik. Bu kuram şimdiye kadar genellikle kısa metinlerde uygulanmıştır ve yapılan çalışmalar kuramın güldürü öğesi içeren metinlerde başarılı bir şekilde uygulanabildiğini göstermiştir. KAYNAKÇA Özdemir, M. (2010) Neden Gülüyoruz? Temel Fıkralarının Anlambilimsel İşleyişi, Hacettepe Üniversitesi IV. Öğrenci Dilbilim Konferansı, Ankara Raskin, V. (1985) Semantic Mechanism of Humor, Dordrecht: Reidel Simpson, P. (2003) On the Discourse of Satire Towards a Stylistic Model of Satirical Humor, Amsterdam: John Benjamins Publishing Company


14


15


16

Ayran buyurun. Ay inanmıyorum! Aykut Sığın

H

epimizin bir arkadaşımızla konuşmamız esnasında ya da müzik dinlerken yanlış duyduğumuz ifadeler olmuştur. Bu yanlış duyulan ifadeler bir de yanlış “anlaşılırsa” ortaya zaman zaman içinden çıkılması güç durumlar ve hatta yeni sözcükler çıkar!

aykutsgn@hotmail.com

Literatüre “Mondegreen” olarak geçen bu durumun meydana gelişi de bir mondegreen örneğidir aslında. Amerika doğumlu yazar Slyvia Wright’ın 1954 yılında bir dergide yayınlanmak üzere yazdığı “The Death of Lady Mondegreen” adlı deneme yazısında kendisi daha küçük bir çocukken annesinin okuduğu bir şiirin son mısrasındaki ifadeyi yanlış anladığını belirtir: Ye Highlands and ye Lowlands, Oh, where hae ye been? They hae slain the Earl Amurray, And Lady Mondegreen. Şiirde geçen ifade aslında “And laid him on the green.” şeklindedir. Sylvia Wright, günlük hayatta bu tür örneklerle sık sık karşılaşıldığını ve bu durumun bir adının olması gerektiğini belirtmiştir. İronik bir şekilde bu duruma verdiği ad “Mondegreen” olmuştur ve İngilizce bu şekilde yeni bir sözcük kazanmıştır. Mondegreen teriminin doğuşu ve kullanımı ile ilgili daha fazla bilgi için http://encyclopedia.thefreedictionary.com/mondegreen adresini ziyaret edebilirsiniz. Mondegreen kavramı günümüzde dilbilimden ziyade edebiyat çalışmalarının konularından biri olarak görülmektedir. Dilbilimcilerin henüz fazla ilgisini çekmese de mondegreen’ler insanoğlunun bilişsel ve algısal süreçlerine ilişkin birçok bilgi vermektedir. Kişi neden kulağına gelen sesleri yanlış algılamıştır? Yanlış anlaşılmada konuşucunun rolü nedir? Söz konusu mondegreen tamamıyla fonolojik (örneğin, bir veya birden fazla sesin yanlış sesletilmesi), psikolojik (örneğin, kişinin iç dünyasıyla ilgili bir sebep dolayısıyla dikkatini tam olarak söylenilenler üzerinde toplayamaması), anlamsal (örneğin, yanlış anlaşılan ifadenin o anki bağlama daha uygun olduğunun düşünülmesi) ya da çevresel (örneğin, gürültülü bir ortamda söylenilenlerin tam olarak algılanamaması) bir sebepten mi, yoksa bunların hepsiyle ya da birkaçıyla ilgili bir sebepten mi kaynaklanmıştır? Bu ve benzeri soruların cevaplarının araştırılması şüphesiz ki dilbilimin zaten oldukça geniş olan araştırma alanına katkıda bulunacaktır.


17 Mondegreen’ler sadece İngilizcede bulunmazlar; her dilde kendilerini gösterebilirler. Özellikle henüz ergenlik çağına girmemiş çocuklarda sıklıkla mondegreen örneklerine rastlayabiliriz. Bunun için fazla uzağa gitmeye gerek yok; kendi çocukluğumuza şöyle bir dönüp baktığımızda görürüz ki o zamanlar dinlediğimiz kimi şarkıların sözleri şu gün bile yanlış anlaşılmış halleriyle aklımızda! 90’lı yıllarda ağızlardan düşmeyen şarkılardan biri olan “Ay İnanmıyorum” adlı şarkının nakaratı niceleri tarafından “Ayran buyurun!” şeklinde söylenmişti. Bir arkadaşım Özlem Tekin’in bir parçasındaki “Seni gördüm göreli aşka dilendim.” kısmını “Seni gördüm göreli aşka direndim.” olarak algılamıştı. Yine aynı arkadaşım bir şarkının “Sanırım hep seni sevecek kalbim.” kısmını “Sanırım hepsini sevecek kalbim.” şeklinde söylerdi. Sonuç itibariyle hayatımızın her evresinde karşılaşabileceğimiz bu “yanlış anlamalar” hatırlanıp gülünebilecek hatalar olarak da ortaya çıkabilir, daha büyük sorunlara yol açan baş belaları olarak da. İkinci durumu hiçbir zaman, hiçbir şekilde tecrübe etmemeniz dileğiyle!


18


19


20

Fotoğraf okuma

Didem Sultan Ardıç didemardic@hotmail.com

G

ünümüzün yoğun yaşam serüveninde, kısa zamanda çok fazla şey öğrenmemiz bekleniyor bizden.. Bunu yapmak için, okumak için adeta zaman yaratmalıyız, bu şekilde yoğun hayatlarımızdan zaman ayırarak nasıl daha hızlı ve daha etkili bir şekilde okuyabileceğimizi bilmek zorundayız. Eminim ki hepimiz hayatımızın bir döneminde, kısa bir zaman periyodunda çok fazla okuma konusunda çevreden baskı görmüşüzdür.. Bu olduğunda, acele ederek okumuş olduğumuz cümleleri yenisini okuduğumuz andan itibaren unuturuz ve bu nedenle bilgiyi anlatılmak isteneni alamayız. Ve söylemek zorundayım ki bu şekilde bir okuma, okuma eylemini stresli duruma dönüştürür ve zaman kaybettirir. Okullarda hepimize nasıl okumamız gerktiği bize öğretilmiştir. Temel düzey okuma tekniği, materyali bilinçli bir şekilde okumayı ve her kelimeyi anlamayı gerektirir. Fakat bilinçli bellek beyin gücünğn yalnızca yüzde ikisine tekabül eder, yani ya geri kalan % 98 i kullanabilseydik? Ya bilinçaltını kullanabilseydik ne olurdu? Eğitim psikoloğu ve “Einstein Faktörü” alı kitabın yazarı Profesor Win Wenger, beyinin bilinçsiz veritabanı bilinçli veritabanlarına göre ağır basmakta olduğunu iddia etmektedir. Aslında, bilinçli bellek saniyede yedi parça bilginin üstesinden gelebilirken, görüşü kontrol eden bilinçaltı bölümü saniyede 20.000 parça bilgiyi işleyebilmektedir.

Win Wenger

Nörolinguist programcı Paul R. Scheele tarafından geliştirilen fotoğraf okuma, öğrenme potansiyelini artırmak için geri kalan % 98 lik dilimden yararlanılabileceğini iddia etmektedir. Sistem, bilinçaltı ve üstü kapasiteyi birleştirerek “ bütün “ bir bellek sistemi oluşturarak çalışmaktadır. Fotoğraf okuma 5 basamaktan oluşmaktadır, hazırlama,önizleme, fotoğraf okuma,aktivasyon ve hızlı okuma. Fotoğraf okuma, 25.000 kelimelik yazılı metnin bilinçaltı seviyede “emilimini” sağlarken, bunu içerirken, aktivasyon, emilen kelimelerin bilinç altından bilinç üstüne transferini içermektedir. Fakat, fotoğraf okuma istendiği gibi çalışıyor mu?

Paul R. Scheele


21 Beyin dalgaları çizgesinden (electroencephalogram –EEG-) alınan kanıtlar çalıştğını gösteriyor. Fotoğraf okumanın, elde bulunan en yenilikçi okuma programı olduğu söylenmektedir. Tüm belleğmizden faydalanarak, onun ielrlemesi ve artışı beyin biliminde şüphesiz ki olumlu etkiler yaratacaktır. Bir çok kişi için bunun inanılmaz dercede zaman tasarrufu sağladığını düşünmektedir. Bir kısmı için de hayatı kökten değiştiren bir mucize.. Bunu ilerleyen zamanlarda yapılan çalışmalardan daha iyi göreceğiz.

Referanslar : http://www.photoreading.com/howthemindworks.asp http://www.winwenger.com/

http://www.learningstrategies.com/PhotoReading/Home.asp Taunton School Medical Journal “The Pulse” autumn 09


22


23


24

Hint-Avrupa Dil Ailesine Karşılaştırmalı Dilbilim Açısından Bir Bakış

Hüseyin Uysal huseyinuysal@gmx.com

D

ünya dillerinin kaynağını bulmak uzun zamandır dilbilimcilerin hayali olmuştur. Bunun için yapılmış olan girişimler 18. Yüzyılın sonlarında başlamış ve şu ana kadar da çok verimsiz olmuştur. Dilin süreç içerisinde değişkenliğini göz önüne aldığımızda, bir dili sınıflandırmak, o dilin birkaç yüzyıl öncesinde nasıl bir yapısı olduğunu gösteren bir kayıt olmadan, son derece zor gözükmektedir. Ne var ki sürekli yeni verilerin bulunması, çok farklı dil akrabalıkları üzerine ışık tutulmaktadır. Aksan’ın da ileri sürdüğü gibi, biçim ya da yapı bakımından dilleri öbeklere ayıran bugünkü sınıflamanın temelini-daha önce birtakım ilkeler konmuş olmakla birlikte-ünlü Alman dilcisi August Schleicher’e dayandırabiliriz. Bilginin ünlü soykütüğü kuramı (Stammbaumtheorie) Hint-Avrupa ailesindeki dilleri, tıpkı bir ağacın dallara ayrılması, dallanmasında olduğu gibi, bir kökten ayrılan dallarla göstermiştir.

Stammbaumtheorie – August Schleicher Çeşitli Germen dilleri arasındaki yakın bağı daha iyi anlamak için, İngilizcedeki good morning ifadesine bakmakta fayda var. Bu ifadenin karşılıkları; Almancada guten Morgen, Felemenkçede goeden morgen, İsveççede god morgon, Norveççe ve Dancada ise god morgen olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan sadece kelimeler arasındaki benzerliklerden yola çıkarak bir çıkarım yapmak bazen yanıltıcı olabilir. Örneğin, Türkçedeki tepe kelimesi, klasik Aztekçedeki ‘dağ’ anlamına gelen tepetl kelimesiyle benzerlik gösterir, ancak bu iki kelimenin kesinlikle bir akrabalığı söz konusu değildir.

Hint-Avrupa Ailesi Nasıl Düzenlenmiştir?

İ

ngilizce karşılığı Indo-European olan Hint-Avrupa ibaresi, ilk olarak tüm Avrupa’da ve Güney Asya’nın çoğu bölümünde yayılmış olan ve şimdi de sömürgeciliğin bir sonucu olarak tüm dünyadaki dillerin ailesine bilim adamlarının verdiği bir isimdir. Çoğunlukla Proto-Indo-European (PIE) olarak bilinen ata dil M.Ö 3000 yılında, Grek, Anadolu ve Hint-Iran dillerinin ilk olarak ortaya çıktığı zamanda konuşulmuştur. (Crystal) Bu ‘büyükanne’ ye verilen isim için Yule, bunun bir dilin orijinal şekli (Proto) olduğunu ki bu dilin Hindistan alt kıtasında (Indo) ve Avrupada (Europe) günümüzde konuşulduğunu ileri sürer. ‘’Tarihsel bağı açıklamak için kullanılan temel kavram, dil ailesi veya soy ağacıdır. Latin ailesinde, eski Latince anadildir, İspanyolca, Fransızca, vb. ise kökteş dillerdir. dolayısıyla da Fransızca, İspanyolca ve ailedeki diğer dillerin kardeş


25 dilidir. Aynı yaklaşım daha geniş gruplar için kullanılır. Hint-Avrupa ailesinde, Proto-Indo-European ana dil (veya anaç dil) Latince, Yunanca, Sanskritçe ve diğerleri kardeş dillerdir. Geniş bir ailede her birinin farklı diller ve yan-aileler içerebileceği farklı kollar açılması gerekir. ‘’ (Crystal) ‘’Tek bir ortak atadan türemiş olan bu gibi dillere genetik olarak bağlantılı denir. Bu teknik terimin biyoloji ile hiçbir ilgisi bulunmadığı gibi, farklı etnik gruplara ait bu dillerin konuşanlarının ırkları ve ataları için bir ipucu da değildir. (Fortson) Bu dilbilimci, bir çok farklı etnik gruptan insanın, İngilizce konuşulan bir ülkede anadili olarak konuştuğu İngilizceyi de bu duruma örnek olarak göstermektedir.

Bazı kardeş diller arasındaki benzerlikleri daha iyi görmek için, bazı sayılar ve dilbilgisel yapılara bakmakta fayda vardır. Fortson aşağıdaki örneği verir:

Farklı diller arasında muhtemel bazı aile bağlantıları kurma işlemi, cognate dediğimiz, soydaş kelimelere bakarak hareket etmeyi gerektirir. Bir dilde bir kelimenin soydaşı, başka bir dilde benzer bir biçimi olan, benzer bir anlamda önceden kullanılmış veya halen kullanılmakta olan bir kelimedir. Yule’un verdiği açıklamaya göre,mother, father, friend İngilizce biçimleri, Mutter, Vater, Freund Almancadaki biçimlerinin soydaşlarıdır. Bu soydaş grupların temeline dayanarak, İngilizce ve Almancada böyle grupların, Hint-Avrupa ailesindeki Germen kolunda ortak bir ataları olduğunu iddia ediyoruz. Aynı işlemle, birisi İspanyolcadak i madre, padre ve amigo, diğeri ise


26 İtalyancadaki madre, padre ve amico olan benzer gruba bakıp, bu yakın soydaşların aynı zamanda İtalik dalında ortak bir ataya ipucu mahiyetinde olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Ölü Bir Dil Hakkında Bir Bilgiye Nasıl Ulaşabiliriz?

İ

ngilizcenin de bir üyesi olduğu Hint-Avrupa ailesinin, muhtemelen M.Ö 4. Yüzyılda henüz tam olarak tespit edilememiş bir bölgede konuşulmuş olan Proto-Indo-European veya Indo-European diye bilinen tarih öncesi bir dilden türediği bilgisine ulaşmaktayız. Bununla birlilkte ‘karşılaştırma yöntemi’ sayesinde Hint-Avrupa’nın ses bilgisi, biçim bilgisi ve söz dizimi hakkında ve dilin kültürün bir parçası olduğunu da göz önünde bulundurursak konuşanlarının meydana getirdiği toplumun türü hakkında bir hayli bilgiye ulaşabilmekteyiz. Bu tür çalışmalar, tarihsel dilbilim ve karşılaştırmalı dilbilim alanlarında yürütülmektedir. Crystal, eski İngilizcenin yeniden kurulması hakkında şu ipuçlarını verir: ‘’Eski İngilizcenin nasıl seslendirildiği hakkında bir çıkarım yapmak için, dilin daha sonraki bir durumundan geriye dönük olarak çalışabiliriz. Çağdaş İngilizcenin seslerinin çoğunun (özellikle ağız biçimlerinin) eski İngilizceninkilerle yakın benzerlikler göstermesi muhtemeldir. Çoğu ünsüzlerin şimdi ve o zamanki seslendirilmesinde tam bir faklılığın olması pek mümkün değildir. Önde gelen sorunlar, değerlerinin yerlerinin belirlenmesi her zaman daha zor olan ünlülerdir.‘’ Ölü bir dilin nasıl seslendirildiğini belirlemedeki bir başka detay Fortson tarafından verilir: ‘’Şiir genellikle bir dilin nasıl seslendirildiğini öğrenmek için faydalı bilgi kaynaklarıdır. Birçok eski şiir, yüksek ve alçak hecelerin belirli bir sıralanmasına göre oluşturulmuştur. Plautus’un Antik Latince şiirinde, ‘baba tarafından’ anlamına gelen patre gibi bir kelime iki alçak heceden oluşmaktadır. Tanıma göre, alçak heceler kısa bir ünlüyle biter, dolayısıyla pa-tre kelimesi, tr ses demetçiği ile iki hece arasında bir boşluk olmadan seslendirilmekteydi. Ölçüm pratiği böyle Latin hecelemesi hakkında bir gerçeği ortaya çıkarmıştır.’’

Bir Dil Nasıl Yeniden Kurulabilir?

K

arşılaştırma yöntemi sayesinde, 19. Yüzyıl dilbilimcileri Jones, Bopp, Rask, and Grimm uzun süredir kayıp olan ve yaklaşık 6000 yıl önce konuşulmuş olan bu dilin yeniden kurulmasında başarı sağlamışlardır. Bu dil Proto-Indo-European’dır. Bu yöntem, torun dillerin ortak özelliklerini temel alarak, büyük annenin nasıl bir biçimi olduğunu anlamaya yöneliktir. Thieme, yeniden kurmaya (rekonstrüksiyon) ilişkin aşağıdaki kelime gruplarını örnek olarak vermektedir:

Yazarın “A glance at the IndoEuropean family of Languages with particular regard to comparative linguistics” adlı makalesine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

http://www.hotshare.net/en/ file/29254164203668be.html

‘’Pra (Sanskritçe), pro (eski Slav), pro (Grek), pro (Latince), fra (Gotça); tümü ‘ileriye’ anlamına gelmektedir. pitā (Sanskritçe), patēr (Grek), pater (Latince), fadar (Gotça), hepsi ‘baba’ anlamındadır. Görüldüğü gibi bu kelimeler orijinal Hint-Avrupa dilindeki iki tane kelimeden türemektedir. Anaç dildeki kelimelerin baştaki sesleri ne olabilir? Büyük bir ihtimalle, dillerin çoğunda gördüğümüz gibi ‘p’ sesidir. Sadece Gotçada ‘f’ olarak karşımıza çıkar ve bu istisna orijinal dilde baskın bir şekilde ‘f’ den ‘p’ ye değil, ‘p’ den ‘f’ ye dönüş olması yönündedir. Böylece orijinal Hint-Avrupa dili hakkında bir gerçeği biliyoruz: İlk ses olarak kullanılan ‘p’ bu dilde bulunmaktaydı. Bu ses bu kardeş dillerin çoğunda‘p’ olarak karşımıza çıkmaktadır. Sadece Gotçada (ve diğer germen dillerinde) ‘f’ olmuştur.


27


28


29

Bilgisayarlar eski yazıları çözüyor. Mümkün mü? Pınar Bağcı p_bagci_pb@yahoo.com

3

0 Haziran'da MIT News'ta ve 16 Temmuz'da da National Geographic'te yayınlanan haberlerde bilgisayarların eski dillere ait olan yazıları çözeceği yönünde duyurular yapılmıştı. 11-16 Temmuz 2010 tarihleri arasında Uppsala Üniversitesi'nde düzenlenen konferansta Regina Barzilay, Ben Synder ve Kevin Knight tarafından yapılan sunuda araştırmacılar yeni bir bilgisayar sistemini tanıttılar. Araştırmacılar tanıttıkları programda eski bir Sami dili olan Ugarit'e ait yazıları çözüyorlardı. Uzun yıllar önce yaşamış ve kaybolmuş dillere ait olan bu parça yazıları çözmek oldukça zor bir iş olsa gerek, en azından sinirleri yıpratır. Gelişmiş bir dilbilimsel bilgi gerektirme durumu olası. Hem bu dillere ait olan parçacıkları teker teker birleştirmek de bir süre sonra gelişmiş bir deneyim gerektirebilir. Birden fazla kişinin dahil olduğu çalışmaları da gerektirebilir. Zaten Rosetta Taşı'nın yardımıyla araştırmacıların Eski Mısır yazılarını 25 yıla yakın bir sürede çözümledikleri biliniyor.

National Geographic'te 16 Temmuz'da yayınlanan yazıda araştırmacıların MÖ 1200 yılına kadar giden ve Suriye dolaylarında var olan Ugarit'e ait olan yazı parçacıklarını çözdüğü bilgisi vardı. MIT blogunda ise bunun sadece birkaç saatte gerçekleştiği yazıyordu. Endüstriyelleşme ve sonrasında gelen makinalaşmanın insan gücünün yerine geçmiş olmasının bilimsel araştırmalarda da izlenmesi söz konusu. Evet 20 yıl önce 5 günde yapılan bir çalışma bugün 3 günde yapılabiliyor. Gözlenebilir bir gerçek bu. Fakat bu programı yazan araştırmacılar birkaç saatten bahsediyor. Ve bahsedilen bu birkaç saat, insan yönetimli bilgisayar programlarıyla yapılan çalışmalardan oluşuyor. Kaldı ki bazı Mısır yazılarının 25 yılda tama yakın çözüldüğünü düşünürsek, aynı ölçekte (zorluk, zaman) bir çalışmanın birkaç saatte tamamlanması oldukça ilginç geliyor. Aslında bu beklenen bir durum benzer çalışma kapsamları düşünüldüğünde. Yani eski metinleri çözme işlemleri bundan sonra benzer şekillerde yapılabilir. Yapılacak desek daha doğru olur.

Peki bu bilgisayar programının ihtiyaç duyduğu temel özellikler neler? Bu sorunun yanıtını 2002 yılından yayımladığı "Lost Languages" adlı kitapta Andrew Robinson vermiş. Evet, eski yazıları çözmek için yazılan bilgisayar programlarının sezgisel (intuition) ihtiyaçları var. Yani evrensel bir şeyler istiyor içeriğinde ki benzer ya da yakın dillerle bağlantılar kurarak işlemleri gerçekleştirebilsin. Bahsettiğim bilgisayar programını geliştiren araştırmacılar da bu durumu çalışmanın merkezinde tutmuşlar ve Ugarit'e yakın bir dil olan İbranice'yi bilgisayar


30 programının içerisine kodlamışlar. İbranice alfabenin de program içerisine kodlanmasıyla gerçekleşen kombinasyonlar Ugarit'e ait olan yazıların çözümlenmesinde kolaylık sağlamış. Genel olarak söylenebilir ki araştırmacıların yazdığı bu program sembol ve sözcük sıklıklarını İbranice ile karşılaştırıyor.

Ugarit'i 1920'lerin sonlarında Batı Suriye'de kazı yapan arkeologlar bulmuş. 1932 yılına kadar da uzmanlar yazıları sınırlılıklar doğrultusunda çözümlemiş ve bugünkü birçok İsrail kültürüne ve İncil'e ait bilgiler ortaya çıkarılmış. Bu bilgiler doğrultusunda araştırmacıların neden Ugarit'i seçtikleri hakkında bir şeyler canlanabilir akıllarda. Ugarit'in çözümlenmesinde kullanılan yöntem sonraki çalışmalar için girişim teşviği yaratabilir. Bu durumla ilgili olarak da MIT News'ta yazılanlar doğrultusunda Andrew Robinson; küçük ve basit yazı sistemine sahip olan Ugarit ele alındığında benzer dillerin bulunabileceğini ve bu durumun herhangi bir dil ele alındığında gerçekleşemeyebileceğini söylüyor. Zaten çalışmayı yürüten ekibin başındaki Regina Barzilay yazdıkları programı, "şifre çözme yöntemlerinde yardımcı olabilecek güçlü bir araç" olarak tanımlıyor ve insanların yerini alamayacağını söylüyor.

İlginç ve önemli bir çalışma. Merak edenler aşağıdaki bağlantıdan çalışmaya bakabilir. http://people.csail.mit.edu/bsnyder/papers/bsnyder_acl2010.pdf


31


32


33

Kaybolan dünyanın sesleri

E

thnologue'un verdiği sayıya göre şu an dünyada 6909 yaşayan dil var. Bu dillere ait sözlü edebiyatı kaydetme amacına sahip olan da yalnız bir tane proje var. World Oral Literature Project olarak bilinen Dünya Sözlü Edebiyat Projesi.

Emre Yağlı yagli.emre@gmail.com

Ocak 2009'da Cambridge Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi tarafından başlatılan bu projeyi Dr. Mark Turin yönetiyor. Proje şu ana kadar 2 görevini tamamladı ve geriye 9 proje kaldı. Projenin genel amacı; kaybolmaya doğru yaklaşan dillere ait sözlü edebiyat eserlerini kayıt altına almak ve bunları insanlara sunmak.

Kültürel hayatın köprü görevini üstlendiği sözlü edebiyat eserleri nesilden nesile hem gelişiyor hem de el değiştiriyor. El değiştiren ve proje tarafından merkezde incelenen bu sözlü edebiyat eserleri; dini metinler, dini tedavi nağmeleri, epik şiirler, müzik türleri, halk masalları, yaratılış destanları, şarkılari mitler, efsaneler, sözcük oyunları, yaşam tarihleri ve tarihi anlatılar olarak veriliyor, ve küreselleşme ve hızlı sosyo-kültürel değişim nedeniyle de şu an her biri kayboluyor. Çünkü bu sözlü edebiyat eserleri genellikle küçük toplumlara ait oluyor. Onlar da var olan ortamda dirençiz durumda yaşıyorlar. Uzmanların tahminlerine göre şu an hayatta olan 6000 dilin hemen hemen yarısı bu yüzyılın sonunda yok olmuş olacak. Bu doğrultuda da Cambridge Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen bu proje küçük toplumları hedefte bulunduruyor ve alan çalışması yapan araştırmacılara destekte bulunmayı amaçlıyor. Proje herkesten destek bekliyor. Online olarak destek vermek de mümkün. DSpace adındaki açık kaynakla yazılan dosya paylaşım yazılımı ile insanlar projeye araştırma alanına göre veri gönderebiliyor. Bu şekilde verilen ilk destek John Whitehorn'dan gelmiş. Whitehorn, 1950 yılında Tayvan'daki Paiwan konuşma kayıtlarını içeren veriyi işitsel ve görsel olarak sağlamış. Bu kayıtlara proje sitesinden ulaşılabiliyor.

Projenin Asya kıtasındaki inceleme alanları


34 Sözlü edebiyat kavramına biraz değinmek istiyorum. Aslında çok geniş bir terim "sözlü edebiyat". Yazının başında da belirttiğim gibi pek çok kültürel alışkanlıklardan ve yaşantılardan parçalar içeriyor. Hepsini tekrardan tek tek saymaktansa kısaca sözlü edebiyat; ağızdan ağıza zaman değişkenleri çerçevesinde aktarım ile gerçekleşen herhangi bir sözlü sanat eylemidir. Bu yüzden de kültürün parçasından çok kendisidir. Aslında kendisiydi. Sanırım bundan sonra böyle olmayacak. Dünyanın büyük bir bölümünde tabi. Hani yatmadan önce çocuklara masal anlatılırdı, bu sözlü edebiyat değil mi? Diye sorsak. Kitapçı rafları masal kitapları ile dolu.

World Oral Literature Project tarafından kapsam içerisine alınan projelere göz atalım. İki projenin tamamlandığı biliniyor. Bunlardan ilki Kolombiya'daki Vaupés Bölgesi'ndeki ilahi seremonilerini kaydetme üzerineydi. bu Kolombiya'nın güney-doğu bölgesindeki Vaupés Bölgesi'nde yapılan 6 haftalık alan çalışması 17 saatlık yüksek-kalite veri oluşturulması sonucunu vermiş. Bu iş için harcanan ödenek ise proje sitesinde £4,000 olarak belirtiliyor.Tamamlanan ikinci proje ise Nepal'in Mustang Bölgesi'ndeki Lo Monthang'da yaşayan yerel şarkıcı olan Tashi Tsering'in sözlü repertuarını kaydetme üzerineymiş. Bu bögede yapılan 4 haftalık alan çalışması boyunca Tashi Tsering ve Karma Wangyal Gurung ile gerçekleştirilen kayıtlarda 51 şarkı veri haline dönüştürülmüş, yazıya dökülmüş ve çevrilmiş. Projenin bu ayağının maliyeti de $10,000 olarak veriliyor. Bu iki çalışmaya ait örnek verilere de proje sitesinden ulaşılabilir.

Vaupés Bölgesi

Başlanan ya da başlanmak üzere olan diğer projelerden birincisi Kuzey Filipinler'de yaşayan Ifugao sözlü edebiyatının kayıt altına alınmasını kapsıyor. 6 hafta sürmesi beklenen alan çalışmalarında Ifugao'nun sözlü edebiyatının sınıflandırılması amaçlanıyor. Ödeneği $9.736 olarak veriliyor. İkinci proje ise kuzey-doğu Sino-Tibet sınırları boyunca yaşayan sözlü edebiyat kaydını içeriyor. Bir yıl sürmesi beklenen projenin bu ayağında amaçlanan şey ise yerel halktan 5 kişiye kayıt eğitimi vermek ve onların yaptıkları kayıtları veri haline dönüştürmek. Bunun sonucunda elde edilen verilerden yararlanılarak araştırmacılar tarafından bölgeyi ve bölgedeki sözlü edebiyatı tanımlayan makaleler yazmak amaçlanıyor. $9.960 da bu proje ayağının ödeneği. Bu iki proje ayağı şu an sürmekte ve iki örnek proje sitesinde merak edenler için yer alıyor.

Kayıt sırasında Tashi Tsering

Planı yapılan üçüncü proje ayağı ise Altay kahramanlık öykülerinin kaydedilmesi üzerine. Altay Dağları'ndaki 8 aylık çalışma planı ile işitsel ve görsel olarak veri kaydı amaçlanıyor. £6,201 ödenekli bu çalışmanın 2010 baharında bitmesi amaçlanıyordu. Bitip bitmediğine yönelik herhangi bir bilgi yok sitede. Dördüncü proje ise Ha kabilesi çerçevesindeki Mongghul sözlü edebiyatının kaydedilmesi üzerinde yapılacak olan çalışmalardan oluşuyor. Kayıtların yapılacak olan röportajlar ile sağlanması amaçlanıyor. Ödeneği ise $1,860. Beşinci çalışma Horchin Moğol halk şarkıları üzerine. Moğolistan ve Çin'de yapılacak olan 4 haftalık bir alan çalışması ile de bu projenin bitirilmesi amaçlanıyor. $7.810 ödeneği var. Planları hazırlanmış diğer proje ayaklarına http://www.oralliterature.org/grants/grantees.html bağlantısından ulaşabilirsiniz. Projelerin yapıldığı yerler ile ilgili olarak buraların dünyaca bilinen meşhur yerler ve bu yerlere ait kültürler olduğunu söyleyebilirim. Biraz bakındım buralara Google Earth vasıtasıyla. Ortalık buralara ait fotoğraf


35 dolu. Meşhur yerlerden kastım bu bölgelerin alan çalışmaları bakımından bilim insanlarının odaklarında bulunması ve çoğunun da şu an buralara kamp kurmuş olması. Yoksa kim gider Afrika'ya. Kaldı ki Afrika'da ölen dillerin büyük bölümü bir zamanlar sömürge olan topraklarda oluşan creole dediğimiz diller. Adamlar ne güzel sömürmüş; dil maruzlarını gerçekleştirmiş, kendi kültürlerini onlarınki ile kültürleştirmiş, sonra o bölgede ev sahibi olduklarında hammadde ve iş gücünü almış, işlemiş, bitirmiş ve gitmiş. Dili kalmış arkada. O da yok olmaya başlamış. Ortalıkta ölen bir sürü creole ve sömürge ülkeleri dilleri ile etkileşime girmiş kabile dili var ve bunların çoğu teker teker yok oluyor. İnsanlar buna kayıtsız kalıyor. Kayıt da yapmıyorlar zaten. Dese ki biri onlara; "o bıraktığınız yerde çok sağlam hammadde var" , o zaman gelirler işte geri. Geçenlerde bir haberde bir dönem Hollanda sömürgesi olan Guyana'da kaybolan birkaç dilden bahsediliyordu. Hollanda'nın bu konuda bir çalışma içerisine gireceği yazıyordu. Tabi adamlar haklı. Tekrar sömürmeye geldiklerinde ortama kolaylıkla uyum sağlamak için yaşayan bir dil lazım olacak. Hani benzer durum Fransızlar'ı ilgilendirse, onlar için pek bir sorun yok Afrika'da. Onlara her yer Fransa.


36


37


38

Siyasetin dili olsa da konuşsa Fırat Başbuğ firatbasbug@gmail.com

S

iyasetin dili her dönemde tartışılmıştır kuşkusuz. Siyasetçilerin meydanlarda esip gürlemesi, halkı etkilemek için her türlü konuşma taktiğini denemesi elbette ki alışık olduğumuz görüntüler. Üstün zekalı siyasetçilerimizin kendi doğup büyüdükleri yerlere özgüymüş gibi bazı konuşma kalıplarını, mimiklerini kullanmasını bir şekilde anlayabiliyorum. Ancak rakiplerinin siyasi ve fiziki özellikleriyle bırakın siyaset üslubuna, sıradan bir insan ahlakına bile yakışmayan bir şekilde dalga geçmesini anlamakta zorlanıyorum. Şöyle ki, eski meclis başkanlarımızdan biri çıktığı bir canlı yayında, muhalefet liderlerinden biri için “”ya şu kadar boyuyla birşeyler söylüyor”demişti. Muhalefet lideri de, “onu Leman ve Penguen’e havale ediyorum demişti”. Karikatür dergisi olmadığımız için, tabi ki bize havale etmelerini beklemiyorduk. Ancak, bu konuyu bir hayli ilginç bulduğumdan değinmek istedim. Açıkçası muhalefet liderlerinin kendi boylarıyla bir sorunu olmadığını en azından basından takip ettik. Haliyle Başbakan’ın da bir boy sorunu varmış gibi görünmüyor. Okuyucularımızın olası sorularına karşı, bizim de boyla ilgili bir sorunumuz olmadığını not düşmek gerekecek… Eski meclis başkanı, şimdinin Danıştay, BYEGM, TRT, Anadolu Ajansı ve RTÜK’den sorumlu devlet bakanının (görevlere bakarsak, bu üslup için “yahu insaf be adam” diyesi geliyor insanın) dille ilgili ciddi bir sorunu var gibi gözüküyor. Dili doğru ya da yanlış kullanmasıyla ilgili değil bu. Eş, dost, akraba ziyaretlerinde, günlerde annelerin, pikniklerde babaların her lafa karışan çocuklarına biraz sinirlice ama mutlaka “gülerek” söylediği bir söz aslında bu. (Tamam, fazla iyimser olmayalım. Birçoğumuz akşam evde mutlaka azar işitmişizdir fazlaca lafa karıştığımızdan) Ama hiçbirimiz, birer yetişkin olunca bir başka yetişkine -hele ki ulu orta-, bunu söyleyecek kadar haddimiz aşmadık. Her zaman dilin kullanımıyla ilgili hatalar yapabiliriz. Ama, milletin boyuna posuna laf atıp, ertesi gün ifadelerimizi savunmadık “fütursuzca”. Galiba bize öğretmişlerdi, yoksa her “insan” kendi mi öğrenir bilemiyorum. Başkalarını küçük düşürmüşsek eğer, ya da hata yapmışsak, özür dilemesini de bilirdik. Altımızdaki koltuğun, emrimizdeki bürokratların, aldığımız oyların hiçbir önemi yoktu. Sadece insan olmanın erdemiyle, Türkçemizin güzelliğiyle iki laf edecektik. Zor değildi. Ama olmadı. Bu olmayınca, efendi kendini savunmaya devam edince, gazetelerde boy tartışması devam etti. Yok filanca şirket araştırma yapmış, Türk erkeğinin boyu bilmem kaç santimetreymiş. TSE Türk Standartları Enstitüsü’ne göre ise Türk erkeğinin ideal boyu filanca santimetreymiş (bkz: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15451529.asp? gid=373). Eğer bu haber doğru ise, TC kimlik numarasının bir “hikmetini” daha öğrenmiş oluyoruz. Kimlik numaramız, yakında ulusal boy araştırmalarımız için kullanılacak herhalde. Ne güzel, çok sevindirici bir haber. Şimdi anladık ki, boyumuz 1.76 olduğunda, eski bir meclis başkanı olduğumuzda, şimdi de bakanlık yapınca, ülkenin gündemini de, standartını da, dilini de nasıl etkileyebiliyoruz. Keşke ekonomik şartlarımız el verse de, bu sayıda Dilbilirim okuyucularına mezura ve pergel hediye etsek. Malum bu boy işi çok önemli bir konu. Bundan sonra boyumuza göre yazı yazmamız gerektiğini, yoksa bizden uzun biri tarafından taşlanacağımızı düşünmeye başladım. Bu arada yıllar önce Hakkı Devrim Radikal’deki köşesinde bahsi geçen bakana, makam odasında argo sözlük bulundurmasını, anlamını bilmeden kullandığı sözcüklere bakmasını tavsiye etmişti. Biz de odasında sözlük bulundurması gereken diğer siyasetçilere, daha doğrusu hemen hemen hepsine sesleniyoruz. Sözlüğe ne gerek var, dilini düzelt başka bir şey istemiyoruz. ***


39

“Dilbilirim” diyen herkesin bu konuyu konuşması, tartışması gerekirdi elbette. Türk siyasi dili elbette ki sadece “boyabakan”lardan oluşmuyor. Önceden, siyasette mizah tartışılırdı. Şimdi argo sözlüklere bakmadan siyasetçileri anlamakta güçlük çekiyoruz. İktidarıyla, muhalefetiyle bir argo yarışı almış başını gidiyor. Topluma örnek olmak yerine -hoş halkımız örnek alacağı siyasetçi yerine, çalıp çırpmayan, demokrasiye saygılı, ülkeyi kalkındıracak siyasetçiler ararken- argo sözlüklere malzeme taşıyan bir siyaset anlayışını tercih ediyor büyüklerimiz. Aslında “üç noktalı” diyaloglarla bu yazıyı “süslemek” istemiyorum. Ancak, konumuz argo ve siyaset olunca örnekleri belirtmemek eksiklik olacaktı. Şimdiden okuyucudan özür diliyoruz. Buyrun yürütmenin başından başlayalım. Ne diyor Başbakanımız? Yattınız kalktınız, bakanıma belden aşağı vurmaktan başka bir iş yapmadınız. Oğlundan başladınız, eşinden çıktınız. Bir edep var, adap var ya!.. Müddei, iddiasını ispatla mükelleftir. İddiasını ispatlayamayan... Oraya üç tane nokta koyuyorum.. İyi ki üç nokta koydu. Maazallah! Bu sözlere cevap veren dönemin anamuhalefet lideri bakınız üç noktanın derecesini nasıl da kırmızı seviyeye çıkartıyor. Baykal:Üç nokta yakasına bir rozet gibi yapıştı. Ben üç nokta için yakasını uygun gördüm. Ama o uygun görüyorsa, oradan alıp başka bir yerine koysun. Ne kadar da güzel bir cevap, siyasi ders olarak okutulmalı herhalde. Bakınız tartışma nasıl devam ediyor: Baykal: Bu hâlâ başbakan olamamış. Lise münazara ekibinde hatip zannediyor kendisini. Kaba, küstahca bir üslup. Cumhurbaşkanı'na, ana muhalefete yönelik yakışıksız bir üslup. Erdoğan: Görüyorum ki, sizler de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına 'adam ol, adam', 'küstah' derken ayna karşısındaydınız herhâlde.. Benim kullandığım ifadeler, deyim olarak, atasözü olarak lügatlerimize geçmiş olan ifadelerdir. Oraya geçmiş ifadelerdir... Alıntılar “Ağzı bozuk siyaset altın çağını yaşıyor” http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=210913


40

Bakınız yeni bir şey daha öğrenmiş oluyoruz böylece. Demek ki başbakan ağır sözler söylediği zaman argonun kafiyesini meclis kürsüsünün nazarlığı olarak kullanıyor. Hatta kullandığı ifadelerin, deyim ve atasözü olarak lügatlarımızda yer aldığını iddia ediyor. Evet, haklıdır. Ne söylese, biz hemen özellikle kullanmaya başlıyoruz. “Makara kukarasız” ağzımız açılmıyor artık. Başbakan, bir diğer muhalefet lideri Bahçeli’yi eleştirirken de ilginç sözler söylüyor. “Siyasi tarihimizde bu kadar hakaret cümlesi, bu kadar tahkir kelimesi, bu kadar küfür, bu kadar aşağılama ifadesi yer olan başkaca bir konuşma olduğunu sanmıyorum. Adeta küfür ve hakaret antolojisi oluşturuyor. Türkçe argo sözcüğü didik didik edilmiş, o sözlükteki her kelime bir cümle içinde kullanılmış. Sayın Bahçeli'nin bu üslubu siyaset tarihine en çirkin üslup olarak geçecektir. Hiç bir zaman hatırlanmak istenmeyecektir." Aslında alkışlanmalı, çok güzel söylemiş. Keşke hem Bahçeli hem de Başbakan argo “antolojisi” oluşturmasaydı. Ne yalan söyleyeyim, hepimize kötü örnek. Yazıyı baştan okuduğumda, aman aman ben neler yazmışım diyorum. (Ama artık çok geç yazdık bir kere) Devam edelim… Hatta başbakan biraz daha garip bir biçimde aileleri uyarıyor, Bahçeli’nin konuşma yaptığı esnada çocukları televizyonlardan uzak tutun diyor. Ey, günümüzün siyasetçileri yüzümüzü güldürdünüz. Gülümsettiniz bu milleti üslubunuzla. Keşke üslubunuzla değil de, yaptıklarınızla gülümsetseydiniz. Erdoğan, Arınç, Baykal, Bahçeli, Ağar gibi isimler birçokları tarafından eleştirilebilir, sevilebilir ya da sevilmeyebilir. Bu açıkçası bizi çok da ilgilendirmiyor. Siyasetin ve demokrasinin herkese ve herkes için yapacağı katkıların çokseslilik temelinde zenginleştiğini düşünüyoruz. Hangi partiden olursa olsun, hangi düşünceyi savunursa savunsun, temelinde, hoşgörü, demokrasi, insana saygısı olan bütün sözlerin bizler için önemli olduğunu düşünüyorum. Ama, argoya, kabalığa bu kadar sık başvuran bir siyaset anlayışının ve dilinin bizlere bir şey kazandırmadığını da belirtmek gerekir. Aslında alkışlanmalı, çok güzel söylemiş. Keşke hem Bahçeli hem de Başbakan argo “antolojisi” oluşturmasaydı. Ne yalan söyleyeyim, hepimize kötü örnek. Yazıyı baştan okuduğumda, aman aman ben neler yazmışım diyorum. (Ama artık çok geç yazdık bir kere) Devam edelim…


41 Hatta başbakan biraz daha garip bir biçimde aileleri uyarıyor, Bahçeli’nin konuşma yaptığı esnada çocukları televizyonlardan uzak tutun diyor. Ey, günümüzün siyasetçileri yüzümüzü güldürdünüz. Gülümsettiniz bu milleti üslubunuzla. Keşke üslubunuzla değil de, yaptıklarınızla gülümsetseydiniz. Erdoğan, Arınç, Baykal, Bahçeli, Ağar gibi isimler birçokları tarafından eleştirilebilir, sevilebilir ya da sevilmeyebilir. Bu açıkçası bizi çok da ilgilendirmiyor. Siyasetin ve demokrasinin herkese ve herkes için yapacağı katkıların çokseslilik temelinde zenginleştiğini düşünüyoruz. Hangi partiden olursa olsun, hangi düşünceyi savunursa savunsun, temelinde, hoşgörü, demokrasi, insana saygısı olan bütün sözlerin bizler için önemli olduğunu düşünüyorum. Ama, argoya, kabalığa bu kadar sık başvuran bir siyaset anlayışının ve dilinin bizlere bir şey kazandırmadığını da belirtmek gerekir. *** Bu arada e-postama gelen bir tercüman fıkrasını aktarmak istiyorum son olarak. Yeni Dünya’nın zengin ama dil bilmeyenleri bir Arap ülkesinde yerel bir define avcısını yakalamışlar. Defineleri saklayan bu adamla anlaşmak ,definelerin yerini öğrenmek istiyorlarmış. Ama aralarında dil bilen olmadığı için Bülent Arınç’tan yardım istemişler. -Sor bakalım defineyi nereye saklamış. Arınç: (Arapça) Defineyi nereye sakladın. Defineci: Söylemem. Arınç adamlara dönerek: Söylemiyor -Söyle yoksa öldürürüz. Arınç çevirmiş hemen: Söyle yoksa, öldürecekler. Defineci: Pekala. Söylüyorum. Vadinin sonundaki iki ağacın ortasında. Arınç: (Göz yaşlarına boğularak) Bak şu kadarcık boyuyla söylemiyor. Öldürürlerse öldürsenler diyor. Değerli Siyasetçilerimiz…Siz bizleri kırdığınızda özür dilemeyi pek bilmiyorsunuz. Ama, biz yine de bilerek veya bilmeyerek sizleri kırdıysak…Özür dileriz…

NOT: Değerli Şair, Yazar ve Çevirmen Tozan Alkan, “Dilbilirim”i takip ettiğini belirten bir e-postayla bizi onurlandırdı. Kendisinden aldığımız bu e-posta bizim için gurur verici olmakla birlikte sorumluluğumuzu da artırıyor. İzninizle Tozan Alkan’a özellikle buradan nazik mesajı için çok teşekkür ediyorum.


42

Dilbilirim E-dergi Eylül 2010 10. sayıda yer almak için yazınızı; eposta@dilbilirim.com bağlantısına gönderebilirsiniz.

Duyuru: Ağustos 2010 9. Sayı için planlanan Andrew Carnie röportajı zaman kaynaklı gerçekleşen aksamalar nedeniyle sonraki sayılarda yer alacaktır. Okuyucularımızda bu röportaj üzerinde oluşturduğumuz beklentilerden dolayı özür dileriz.

dilbilirim e-dergi sayi 9 Ağustos 2010  

dilbilirim e-dergi 9. sayi Ağustos 2010

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you