Issuu on Google+

ORTAÖĞRETİM

TARİH


ORTAÖĞRETİM

TARİH 11 YAZARLAR Yasemin OKUR Mehmet AKSOY Hakan KIZILTAN Akın SEVER Mehmet ÖZTÜRK Mülver KARAMAN

DEVLET KİTAPLARI BİRİNCİ BASKI BASKI: İhlas Gazetecilik A.Ş. İ S T A N B U L - 2 0 1 0


MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI YAYINLARI DERS KİTAPLARI DİZİSİ

4894 1478

10.34.Y.0002.4036

Her hakkı saklıdır ve Millî Eğitim Bakanlığına aittir. Kitabın metni, soru ve şekilleri kısmen de olsa hiçbir surette alınıp yayımlanamaz.

Editör Dil Uzmanı Görsel Tasarım Uzmanlar Ölçme ve Değerlendirme Uz Program Geliştirme Uzmanı Rehberlik Uzmanı

: Doç. Dr. Osman KÖSE : Semra ÇAKIR : Mehmet Fatih ŞELE Ahmet Suat KEÇECİOĞLU : Ahmet CANSIZ : Berna SERDAR OTUZ : Mustafa KARA

ISBN 978-975-11-3428-8

Millî Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulunun 10.02.2010 gün ve 9 sayılı kararı ile ders kitabı olarak kabul edilmiş, Yayımlar Dairesi Başkanlığının 03.03.2010 gün ve 873 sayılı yazısı ile birinci defa 261.000 adet basılmıştır.


İSTİKLÂL MARŞI K o r k m a , sönmez bu ş a f a k l a r d a yüzen al sancak; S ö n m e d e n y u r d u m u n üstünde tüten en son o c a k . O benim milletimin yıldızıdır, p a r l a y a c a k ; O benimdir, o benim milletimindir a n c a k .

Bastığın yerleri " t o p r a k ! " diyerek geçme, tanı: D ü ş ü n altındaki binlerce kefensiz y a t a n ı . Sen şehit o ğ l u s u n , incitme, yazıktır, atanı: Y e r m e , d ü n y a l a r ı alsan da, bu cennet v a t a n ı .

Ç a t m a , k u r b a n o l a y ı m , çehreni ey nazlı hilâl! K a h r a m a n ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl? S a n a o l m a z d ö k ü l e n k a n l a r ı m ı z s o n r a helâl... H a k k ı d ı r , H a k k ' a t a p a n , milletimin istiklâl!

K i m bu cennet v a t a n ı n uğruna o l m a z ki fedâ? Ş ü h e d â fışkıracak t o p r a ğ ı sıksan, ş ü h e d â ! C a n ı , c â n â n ı , bütün v a r ı m ı alsın d a H u d a , E t m e s i n tek v a t a n ı m d a n beni d ü n y a d a cüda.

Ben ezelden beridir hür y a ş a d ı m , hür y a ş a r ı m . H a n g i çılgın bana zincir v u r a c a k m ı ş ? Ş a ş a r ı m ! K ü k r e m i ş sel gibiyim, bendimi çiğner, a ş a r ı m . Y ı r t a r ı m dağları, enginlere s ı ğ m a m , taşarım.

R u h u m u n senden, ilâhi, şudur a n c a k emeli: D e ğ m e s i n m a b e d i m i n göğsüne n â m a h r e m eli. Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeliE b e d î y u r d u m u n üstünde benim inlemeli.

G a r b ı n âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu g ö ğ s ü m gibi serhaddim var. U l u s u n , k o r k m a ! N a s ı l b ö y l e bir imanı boğar, " M e d e n i y e t ! " dediğin tek dişi k a l m ı ş c a n a v a r ?

O z a m a n vecd ile bin secde eder -varsa- taşım, H e r c e r i h a m d a n , İlâhi, b o ş a n ı p kanlı yaşım, Fışkırır ruh-ı m ü c e r r e d gibi yerden n a ' ş ı m ; O z a m a n yükselerek arşa değer belki başım.

A r k a d a ş ! Y u r d u m a a l ç a k l a r ı u ğ r a t m a , sakın. Siper et gövdeni, d u r s u n bu hayâsızca akın. D o ğ a c a k t ı r sana va'dettiği günler H a k k ' ı n . . . K i m bilir, belki y a r ı n , belki y a r ı n d a n da y a k ı n .

D a l g a l a n sen de ş a f a k l a r gibi ey şanlı hilâl! Olsun artık d ö k ü l e n k a n l a r ı m ı n nepsi helâl. Ebediyen sana y o k , ırkıma y o k izmihlal: H a k k ı d ı r , hür y a ş a m ı ş , b a y r a ğ ı m ı n hürriyet; H a k k ı d ı r , H a k k ' a t a p a n , milletimin istiklâl!

Mehmet  k i f E R S O Y


ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


İÇİNDEKİLER I. ÜNİTE: TÜRKLERDE DEVLET TEŞKİLATI A. İLKTÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI 1. İlk Türk Devletlerinde Devlet 2. Türklerde Ordu 3. Devlet Yönetimi B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE DEVLET 1. Türk-İslam Devletlerinde Devlet 2. Merkez Teşkilatı 3. Taşra Teşkilatı 4. Ordu Teşkilatı C. OSMANLI KLASİK DÖNEM DEVLET TEŞKİLATI 1. Osmanlı DevletAnlayışı 2. Merkez Teşkilatı 3. Taşra Teşkilatı 4. Ordu Teşkilatı Ç. TANZİMAT DÖNEMİ OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI 1. XVII ve XVIII. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nde Meydana Gelen Değişmeler 2. XIX. Yüzyıl Islahatları 3. Tanzimat Dönemi D. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI 1. Kanunuesasi'nin Kabulü ve I. Meşrutiyet'in ilanı 2. ilk Osmanlı Parlamentosu 3. II. Meşrutiyet'in İlanı E. CUMHURİYET DÖNEMİ DEVLET TEŞKİLATINDA GELİŞMELER ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM II. ÜNİTE: TÜRKLERDE TOPLUM YAPISI A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI 1. Toplumsal Yapı 2. Yaşayış 3. Dinî Hayat B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI 1. Yönetenler 2. Yönetilenler (Halk) 3. Toplumsal Yaşantı C KLASİK DÖNEM OSMANLI TOPLUM YAPISI 1. Osmanlı Toplum Yapısı 2. Sosyal Hareketlilik 3. Millet Sistemi 4. OsmanlıAilesi 5. Sosyal Yardımlaşma 6. Toplumsal Yaşantı Ç. TANZİMAT'TAN SONRA OSMANLI TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞİM 1. Toplumsal Değişim 2. Sosyal Yardımlaşma D. ÇAĞDAŞ TÜRK TOPLUMU ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM III. ÜNİTE: TÜRKLERDE HUKUK A. İLKTÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK 1. Hukuk Anlayışı 2. İlk Türk Devletlerinde Hukuki Yapı B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HUKUK 1. Türk-islam Devletlerinde Hukuk Sisteminin Gelişimi 2. Türk-islam Devletlerinde Hukuki Yapı C OSMANLI DEVLETİ'NDE HUKUK 1. Klasik Dönemde Osmanlı Hukuku 2. Tanzimat Döneminde Osmanlı Hukuku 3. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Hukuku Ç. CUMHURİYET DÖNEMİNDE HUKUK 1. Hukuk Alanında Yenilikler 2. Laik Hukuk Sistemine Geçiş 3. Anayasalarda Yasama, Yürütme ve Yargı ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM

Anlayışı TEŞKİLATI Anlayışı

4 4 9 13 21 21 22 26 27 30 30 31 35 37 40 40 42 44 47 47 48 51 55 60 64 64 68 71 72 73 73 77 79 80 83 84 85 86 88 90 91 94 95 98 102 102 103 105 106 107 109 109 116 121 125 126 126 128 130


IV. ÜNİTE: TÜRKLERDE EKONOMİ A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EKONOMİ B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EKONOMİ 1 Türk-islam Devletlerinde İktisadi Kurumlar C. XIXIII. YÜZYILLARDA ANADOLU'DA EKONOMİK Ç. OSMANLI EKONOMİSİ 1. Klasik Dönemde Ekonomik Yapı 2. Üretim Yapısı 3. Tüketim 4. Ticaret ve Ulaşım Sistemi 5. Para ve Finansman Sistemi 6. Esnaf Birlikleri 7. Narh Sistemi 8. Osmanlı Ekonomisinde Meydana Gelen Değişmeler 9. Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme Dönemi D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EKONOMİ (1938'E KADAR) ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM V. ÜNİTE: TÜRKLERDE EĞİTİM A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM 1. Eğitim Anlayışı 2. Askerî Eğitim 3. Mesleki Eğitim 4. Türklerde Bilim B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EĞİTİM 1. Eğitim Anlayışı 2. Medreseler 3. Yaygın Eğitim-Ahilik 4.Atabeylik 5. Türk-islam Devletlerinde Bilim C OSMANLI DEVLETİ'NDE EĞİTİM (XIII-XVIII. YÜZYILLAR) 1. örgün Eğitim Kurumları 2. Yaygın Eğitim Kurumları 3. XVIII ve XIX. Yüzyıl Başlarında Eğitimde Yenileşme Hareketleri 4. Osmanlıda Bilim Ç. TANZİMAT SONRASI OSMANLI EĞİTİMİ 1. İlköğretim 2. Ortaöğretim 3. Yükseköğretim (Darülfünun) 4. Mesleki Eğitim 5. Azınlık ve Yabancı Okulları D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİM (1938'E KADAR) 1. Cumhuriyet Dönemi Eğitim 2. Eğitim-öğretimAlanındaki Diğer Gelişmeler ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM VI. ÜNİTE: TÜRKLERDE SANAT A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE SANAT B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE SANAT 1. Mimari 2. Süsleme Sanatları C OSMANLI SANATI 1. Mimari 2. Süsleme Sanatları 3. El Sanatları Ç. CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK SANATI 1. Mimari 2. Güzel Sanatlar ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM SÖZLÜK KAYNAKÇA

Anlayışı

HAYAT

134 137 138 140 141 142 144 148 149 151 151 152 153 156 163 166 170 170 171 172 173 175 175 176 179 180 180 182 182 187 187 188 191 192 192 194 195 195 198 198 200 204 208 214 215 221 223 223 233 234 235 235 236 238 240 244


ORGANİZASYON ŞEMASI Ünitenin numarasını gösterir. Ünitenin adını belirtir. Üniteyle ilgili ana başlıkları içerir. Ünitenin içeriği ile ilgili görselleri kapsar.

Ünitenin içeriği ile ilgili görselleri kapsar. Ünite ile ilgili hazırlık çalışmalarının verildiği bölümdür.

gitavlafi 6J*M fOyH idi Mu'i(Mi*n «arara Mftwm. yaPano alpaarın ararlarında».! torma*bMa<ı rıuırlamah MüUımdaraı va üavtotın matyaa»

BİYOGRAFİ (BEN KİMİM): Metinlerde adı geçen önemli kişilerin hayat hikâyelerinin kısaca verildiği bölümdür. EŞ ZAMANLILIK: Tarihsel süreç içerisinde meydana gelen olayları incelerken aynı zamanda dünyanın farklı bölgesinde gerçekleşen aynı türden olayları belirtmek için kullanılmıştır. ETKİNLİKLER: Konu ile ilgili farklı kaynaklardan örnekler sunarak öğrencinin sorgulama, kavrama becerilerini geliştirmeyi amaçlar.

Öğrencinin ders içi performansına yönelik soruları kapsar. öğrencinin ders dışı etkinliklerini kapsar.

BİLGİ: Anlatımları desteklemek, bilgileri pekiştirmek amacı ile hazırlanmıştır. Metinlerin

anlatımını

açıklamak ve

destekleyici görseller.

IT^taTaaUlM

Tvi?^%afSrw^^^^r'^^J^^

¡35»

*w"'l!wı|il

*S**'ûim£<m£x ı ı'ıaa'-Sr'J' " " "** "™"

M#MM S um*** ımmm m ,.—:<*••• *»—' nü» trm* m

.. SaKtAU»/-» un MffkMında uygulara K.ırarjnlrtaıîocı*ı,tLir.ierı)e».»i( fc!U<e ı.,-jtjtm».»• Oo^lat OOOÜ va bau olma* U**a *. koltiar, rU*mi Tûrk-lalam tovlMarlnda ıAa 'atalar <xUr«) ad. Oan b Algılara ayrıhraan fturattra aıfcfl vaat naradan ûyatarl gûrvAmOtUMt. Manadan İ^rjSarayfca^dSSrathaa ayn tt!ıâ4l latMIMir • M' Anca»vaa^ Waa<ndaa»bWnaaıı^ıwda^aM» âraMDarin onama «Mriyta ağlanan mamurİM rratrkanMrı gOndarardı


1. UNITE Türklerde Devlet Teşkilatı A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLAT!

1

pH

İÜ

B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI C. OSMANLI KLASİK DÖNEMİ DEVLET TEŞKİLATI Ç. TANZİMAT DÖNEMİ OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI

ı ı

D. MEŞRUTİYET DÖNEMİ OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI E. CUMHURİYET DÖNEMİ DEVLET TEŞKİLATINDA GELİŞMELER

m

j ( V

ıs; *

o


•t ,

i 1İ

TÜRKİYE | BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HAZİRLİK ÇALİŞMALARİ 1. Ünite kapağındaki bayrakların hangi Türk devletlerine ait o l d u ğ u n u araştırınız. 2. İlk Türk devletlerinin kuruldukları yerleri tarih atlası üzerinde gösteriniz. 3. Türk devletlerinin k u r u l d u ğ u bölgelerin coğrafi özelliklerini araştırarak bu özelliklerin devlet teşkilatını nasıl etkilediğini tartışınız. 4. Orhun Kitabeleri'nde Türk devlet teşkilatına ait hangi bilgilerin o l d u ğ u n u araştırınız. 5. İlk Türk devletlerinde halkın yönetimdeki r o l ü neler olabilir? 6. Türk-İslam d e v l e t l e r i n i n k u r u l d u k l a r ı yerleri dikkate alarak T ü r k l e r i n devlet teşkilatında hangi medeniyetlerden etkilenmiş olabileceklerini belirleyiniz. 7. İlk Türk-İslam devletlerinin devlet teşkilatı hakkında b i l g i alabileceğimiz kaynaklar hangileridir? 8. Osmanlı Devleti'nin k u r u l d u ğ u bölgeyi dikkate alarak devlet teşkilatının o l u ş u m u n d a hangi medeniyetlerin etkileri görülmektedir? 9. Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesinin sebepleri nelerdir? 10. Monarşi ve meşrutiyet nedir? İki y ö n e t i m şeklinin benzer ve farklı yönlerini araştırarak belirtiniz. 11. Güçler birliği ve güçler ayrılığı ne demektir?

Â


Türklerde Devlet Teşkilatı A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI 1. İlk Türk Devletlerinde Devlet Anlayışı

Oğuz Kağan oğullarına ok ve yay verirken

OK VE YAY MÜNASEBETİ Oğuz Kağan altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihangir olduktan sonra anayurduna döndü. Büyük bir kurultay topladı ve halka şölen verdi. Üç büyük oğlu "Bozoklar" sağda, üç küçük oğlu "Üçoklar" solda oturdu. Oğuz Kağan oğullarına şöyle seslendi: "Ey oğullarım, ben çok savaştım, artık çok yaşlandım. Düşmanlarımı ağlattım; dostlarımı sevindirdim. GökTanrı'ya borcumu ödedim." Daha sonra Oğuz Kağan yurdunu oğullan arasında taksim etti. Ok-yay münasebetine göre Üçokların Bozoklara tabiyetini bildirdi. Töreye ve birliğe bağlı kalmalarını vasiyet etti. Prof. Dr. Osman TURAN, "Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi", Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 846

ÇİNLİLERE GÖRE UYGURLAR MS X. yüzyılda Turfan'a gelen Çin elçisi Uygurlar hakkında şunları söylemiştir: "Onların devletinin içinde hiçbir fakir insan yoktur; yiyeceği olmayanlara devlet hesabından yardım edilir. Onların birçokları yüz yaşına kadar yaşar. Olgunluk çağına erişmeden ölenler hiç görülmemiştir."

SOSYAL ADALET "Aşina" adlı bir Köktürk beyi de maddi refahı artırmak için halktan 10 yıl hiç vergi almamış ve bu yüzden kendisi yoksul duruma düşmüştür. Bazı beyler, onun bu durumunu alay konusu yapmak istemişlerdir. Fakat o "Ben ancak halkım zengin olunca huzur duyarım." diyerek cevap vermiştir.

Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültür Tarihine Giriş, C 1, s. 121

Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilat", Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 831

Yukarıdaki resim ve metinleri inceleyerek Türklerdeki devlet anlayışının esaslarını tespit ediniz. Türklerde bugünkü anlamda devlet, "il" (el) kelimesi ile ifade edilmiştir. Budunların (milletlerin) bir yönetim altında birleştirilmesiyle oluşan il, vatanı koruyarak milleti huzur ve barış içinde yaşatmayı amaçlayan siyasi bir teşkilattır. "il" kelimesi aynı zamanda barış anlamında da kullanılmıştır. Bunun temel sebebi Türklerde devletin ve barışın birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülmesidir. Bu iki unsurun sürekliliğini sağlamak isteyen devlet yöneticileri, devletin temelini adalet üzerine oturtmuşlar, ülke içinde adaleti sağlamayı en önemli yükümlülük olarak kabul etmişlerdir. Buna bağlı olarak halkın da devlet adamlarında aradığı ilk özellik herkese adil davranmaları olmuştur.


Türklerde Devlet Teşkilatı Türk devletlerinde yönetme yetkisini Gök Tanrı'dan alan kağan, bu yetkiyi sadece kendi devletinde değil yeryüzündeki bütün insanlar üzerinde kullanmıştır. Bu doğrultuda kağan, dünyayı hâkimiyeti altına alarak yönettiği bütün insanları adaletli bir yönetim ile huzur, refah ve barış ortamında yaşatmayı görev kabul eder. "Türk cihan hâkimiyeti" olarak adlandırılan bu görev ilk Türk devletlerinden başlayarak süreklilik arz eden millî bir ülkü hâline gelmiştir. Eski Türklerde "İl (devlet) gider, töre (hukuk kuralları) kalır." sözü kullanılmaktadır. Bu söz dikkate alınarak devlet, töre vb. ile ilgili neler söylenebilir? Türk devletlerinde hiçbir zaman keyfî bir yönetim uygulanmamış ve devlet belirli kurallara göre idare edilmiştir. Yeni kurulan devlette ya da iktidar değişikliğinde kağanın yaptığı ilk icraat töreyi tespit etmektir. Töreye uymayan kağanlar, Tanrı ve halk nezdinde saygınlığını kaybederek iktidardan uzaklaş­ tırılmıştır. Türklerde devletin halkla ilişkisi baba-evlat anlayışı şeklindedir. Devlet halkın her türlü ihtiyacını karşılayıp sosyal adaleti sağlamak, halk da devlete karşı üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundadır. TÜRKLERDE DEVLET ANLAYIŞI • Devlet için "baba" sıfatı kullanılmıştır. Toprak ise "devlet baba"nın koruduğu "ana vatan" şeklinde ifade edilmiştir. • İcraatlarından memnun olunmayan yöneticileryönetimden uzaklaştırılmıştır. • Halk, yöneticiler tarafından Tanrı'nın emaneti olarak kabul edilmiştir. Yrd. Doç.

Dr. Bülent ATALAY, Türk Devlet Geleneğine Göre Devlet Adamlarında Bulunması Gereken Asgari Hususiyetler", Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 865 (Düzenlenmiştir.)

İlk Türk devletlerindeki devlet anlayışı ile bugünkü devlet anlayışı arasında ne gibi benzerlikler vardır? Türklerde devlet "bağımsızlık, halk, ülke ve teşkilat" olmak üzere birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelmiştir. a. Bağımsızlık (Oksızlık) Aşağıdaki metinlere göre Türklerin bağımsızlık anlayışı ile ilgili neler söylenebilir?

TÜRKLERDE BAĞIMSIZLIK ANLAYIŞI MÖ 36'da savaşta ölen Hun Hü­ kümdarı Çi-çi, kendisini imha edecek Çin hücumunu beklerken aşağıdaki konuşmayı yaptığı rivayet edilir: "Boyun eğmeyeceğiz. Zira öteden beri Hunlar kuvveti takdir eder, tabi olmayı hakir görürler. Savaşçı özel­ liklerimiz sayesinde adı yabancıları titreten bir ulus olduk. Zira bilirler ki savaşta muhariplerimizin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlı­ ğımızın şöhreti kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır." Prof. Dr. Laszlo RASONYI, Tarihte Türklük, s. 63

TÜRK MİLLETİNİN ÖZELLİKLERİ Çinliler, Doğu Köktürk Hakanlığı'nı işgal ettikten sonra Türkleri Çince konuşmaya, Çinliler gibi giyinmeye, Çin âdetlerini kabul etmesi için işbara Kağan'a baskı yapmaya başladılar. Bunun üzerine işbara Kağan Çin imparatoru'na gönderdiği mektupta şöyle cevap verdi: "Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediye ede­ ceğim. Fakat dilimizi değiştiremem, uzun saçlarımızı kestiremem, halkı­ ma Çin elbiseleri giydiremem. Âdetlerinizi, kanunlarınızı almama imkân yoktur. Çünkü bu bakımdan bütün milletim hassasiyetle çarpan tek kalptir." Prof. Dr. Osman TURAN, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi, s. 162


"Oksızlık" olarak adlandırılan bağımsızlık, Türklerde çok eski zamanlardan beri var olan karakteristik bir özelliktir. Bağımsızlık duygusunun oluşması ve gelişmesinin temelinde bozkır kültürü önemli rol oynamıştır. Türklerin atlı göçebe hayat tarzını benimsemeleri, özgür bir yapıya sahip olmalarına, dolayısıyla bağımsızlığın millî bir karekteristik özellik hâline gelmesine sebep olmuştur. Orhun Kitabeleri'ndeki "(Çin'in) Tatlı sözüne yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok Türk milleti öldün... (Eğer) Güney'de Çagay Ormanı'na, Tögültün Ovası'na konayım dersen Türk milleti öleceksin." cümlelerinden anlaşıldığı gibi bağımsızlığı yitirmek, Türk milleti için en büyük felaket olarak görülmüştür. Aynı zamanda Türk devleti ve milleti siyasi istiklal ile birlikte kültür istiklalinin de korunmasına önem vermiştir. Türk tarihinde bu konuyla ilgili pek çok örneğe rastlanmaktadır.

"O gece gökteki yıldızlar titreşip yanıyor. Ötüken'den gelen sert rüzgâr ciğerlere dolup taşıyordu. Kürşad'ın evinde toplantı vardı. I Kürşad'la Bögü Alp güvendikleri Türk beylerinden bir kaçını çağırmışlardı... Yedi kişi * az ışıklı bir odada büyük bir iş konuşuyorlardı. Her zamanki gibi ciddi idiler. Fakat başladıkları işin ululuğundan habersiz gibi idiler. Kürşad DH söze başladı: Türk beyleri! On yıl süren tutsaklık sona kjpjm erecektir. Ötüken'de devlet kuran atalarımızın *|H ruhunu daha çok incitmemek, ıssız kalmış | J H bozkırları daha çok güldürmemek, budunu | J H ünsüz bırakmamak, Türk Tanrısı'nı daha çok | H l öfkelendirmemek için devleti yeniden kuracağız. Devleti diriltmek için de Çin kağanına karşı mücadeleyi başlatacağız. Bögü Alp'le bunu kararlaştırdık, dedi." Hüseyin

Çin'e karşı bağımsızlık mücadelesi veren Kürşat ve arkadaşlarının temsilî resmi

Yukarıdaki

metin

I.

Köktürk

Devletinin

Nihal ATSIZ,

Bozkurtların Ölümü, s. 389-390

yıkılmasından

sonra

Çin

esaretine giren Türk milletini yeniden bağımsızlığa kavuşturmak isteyen Kürşat ve arkadaşlarının mücadelesini konu alan bir romandan alınmıştır. Siz de Kürşat'ın ağzından yeni nesillere iletilmek üzere yaşadıklarını anlatan bir mektup yazınız. M e k t u p t a mücadelenin hangi şartlarda ve hangi amaçlayapıldığını, bağımsızlığın neden önemli olduğunu vurgulayınız. b. Halk (Millet) METE'NİN ÇİN İMPARATORU'NA YAZDIĞI MEKTUP "Tanrı'nın yardımı ve şefaati, subay ve askerlerimin yüksek savaş yeteneği atlarımın gücü ve kuvveti ile bütün Yüeçileri ezdik. Böylece göğün altında (yani dünyada) asayiş ve dirlik kurulmuş oldu. Bundan sonra yirmi altı kavmi daha hâkimiyetim altına aldım. Bunların hepsi Hun oldu. Yay çekebilen bütün kavimler tek bir aile gibi birleştiler.Şimdi kuzeydeki bütün ülkelerde dirlik ve düzeni kurdum. Şimdi silahları bir tarafa koymak, subay ve birliklerimi dinlendirmek, atlarımızı beslemek istiyorum... Çocuklarımız ve gençlerimiz büyüsünler, yaşlılarımız ise huzur içinde yaşasınlar." Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s.

65-66


CENGİZ HAN VE TÜRKLER Cengiz Han devleti kurduktan sonra hızla ülke sınırlarını genişle­ tirken buradaki nüfus yapısının da değişmesine yol açtı. Bu durumdan rahatsız olan "Tapan" adlı bir Uygur Türk'ü, Cengiz Han'a şunları söyledi: "Siz, insanları öldürüp toprağı boş bırakıyorsunuz. Hâlbuki devlet, insan ve topraktan meydana gelir, insansız devlet olmaz!" Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları II, s. 28

TÜRK DEVLETLERİNDE HALK Hazar kağanı ve idarecileri halkın mülküne el uzatmazdı. Bulgarlar arazilerinden elde ettikleri üründen hükümdara bir şey vermeyebilirdi. özgür olmak isteyen Çin'deki köleler Asya Hun Devleti'ne sığınmışlardır. MÖ 300'lerde Çin'de köle olarak satılan Hunlar köle isyanını başlatmış ve kendi hükümetlerini beğenmeyen bir Bizanslı, Avrupa Hun Devleti'nde kendi ülkesinden daha hür ve korkusuz yaşadığını ifade etmiştir. Prof.

Dr. ibrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, s. 224-225 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinler dikkate alındığında Türklerde devlet-halk ilişkisi hakkında neler söylenebilir? Türklerde devleti yaşatan ve hükümdarı başarılı kılan millettir. Bu yüzden Türk milletinin sahip olduğu değerler Türk kağanları ve devlet adamları tarafından hassasiyetle korunmuştur. Türk devletlerinde halk sınıflara ayrılmamıştır. Ayrıca fertler özel hukuk, ekonomik ve sosyal hürriyet ile özel mülkiyet hakkına sahip olmuştur. "Halk devlet için değil, devlet halk içindir." anlayışının benimsendiği Türk devletlerinde hükümdarın en önemli görevlerinden biri, halkın mutluluğunu ve refahını sağlamak ve kendini halka sevdirmektir. Bütün bu özellikler Türk devletlerindeki temel unsurun millet olduğunu göstermektedir. c.Ülke "Yerinden ayrılan yedi yıl, yurdundan ayrılan ölünceye değin ağlar." (Bir Türkmen Atasözü) Asya Hun Devleti'nin hükümdarı Mete, tahta çıktığı günlerde komşu Moğol Tunguzların (Tung-hu) vergi olarak istediği bir çok şeyi kabul etmiş, onların arazi istekleri üzerine devlet meclisinde yaptığı konuşmada "vatan toprağının kendisine ait bir mülk değil milletin malı ve devletin temeli" olduğunu söylemiş, kimseye arazi vermeye yetkisinin bulunmadığını belirt­ miştir. Prof. Dr. Osman TURAN, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi, s. 155, 167 (Düzenlenmiştir.)

Yukarıdaki atasözü ve metne göre Türklerin vatan anlayışı ile ilgili neler söylenebilir? Devletin bir diğer unsuru olan "yurt", Türklerde devletin sahip olduğu ve halkın üzerinde yaşadığı topraklardır. "Ülke", "uluş" gibi adlarla da ifade edilen yurt "vatan" kavramı gibi kutsal bir anlam taşımıştır. Türklerde ülke, siyasi bağımsızlıkla birlikte düşünülmüştür. Bu yüzden Türkler, özgür olarak yaşadıkları ve hükümranlık haklarım tam olarak kullandıkları sınırlarla ayrılan topraklar "yurt" olarak nitelendirmişlerdir. Bununla birlikte yurdun sınırları devletin gücüne göre daralıp genişleyebilmektedir. Türklerde yurt, kağanın korumakla yükümlü olduğu ata yadigârı olarak görülmüştür. Türk hü­ kümdarları vatan toprağını korumayı ve savunmayı kendilerine başlıca görev edinmiş, şartlar ne olursa olsun bu hususta en küçük bir tavize bile yanaşma­ mışlardır.

Vatan sevgisinden ilk kez bahseden Mete Han'ın temsilî resmi


Türklerde Devlet Teşkilatı ç. Teşkilatlanma YABANCI GÖZÜYLE TÜRKLER Çin kronikacısı, büyük küçük bütün savaş vakalarını aynı derece sağlam bir doğrulukla gelecek nesillere devret­ miştir. Bundan başka Hun âdetleri, hayat tarzları üzerine faydalı ve tespite değer bulduğu ne varsa onları da toplamıştır. Cemiyetin en küçük birliği olan aileden Hun Imparatorluğu'na varıncaya kadar tam bir nizam ve teşkilat vardır, impara­ torluğun bütünü sağ ve sol taraf olarak ikiye ayrılmış; daha küçük birlikler bu ikisi içinde taksim edilmiştir. Askerî, siyasi her birliğin başında, rütbesi ve salahiyeti tam olarak tayin edilmiş bir şef bulunmaktadır. L. LIGETI, çev.: Sadrettin KARATAY, Bilinmeyen İç Asya, s. 45-47 (Düzenlenmiştir.)

TÜRKLERDE TEŞKİLATÇILIK Geniş ülkelere ve birçok kavme birden hükmedebilmek, ancak merkeze bağlı ve iyi işleyen güçlü teşkilatlar sayesinde mümkün olabilmiştir. Türkler, çok iyi işleyen idari ve askerî teşkilatlar kurarak tarih sahnesine çıkmışlar, geniş sahalara ve büyük topluluklara hük­ metmişlerdir, özellikle Oğuz Kağan Destanı'nda da belirtilen boy teşkilatı ile Büyük Hun Hükümdarı Mete'nin askerî ve idari teşkilatı, bütün Türk tarihi boyunca devam etmiş ve devlet kurucularına örnek olmuştur. Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilat", Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 827

Metinlere göre Türklerin devlet teşkilatı hakkında neler Avar, Peçenek, Kuman Türkleri, o zamana kadar devlet kuramamış olan Romenleri ve Balkan Ulahlarını teşkilatlandırarak tarih sahnesine çıkmalarına ön ayak olmuşlardır. • Türkler, Çin, Afganistan, Belucistan, Hindistan, Rusya, Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkelere teşki­ latlanma konusunda örnek olmuştur. Prof. Dr. Bahaeddin ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 73-75'ten özetlenmiştir.

İdari teşkilatta Mete Han ve temsilî resmi

örnek alınan oğullarının

söylenebilir? Türklerin devlet teşkilatında gösterdikleri başarılar, medeniyet tarihinde ön plana çıkmalarını sağlamıştır. Devletin millî varlığı koruyan, yaşatan ve geliştiren vazgeçilmez bir kurum olduğu bilincine erken ulaşan Türkler Orta Asya'nın tamamına hâkim büyük devletler kurmuşlardır. Zaman zaman bu bölge dışına da çıkarak yeni devletler meydana getir­ mişlerdir. Türkler tarihin hiçbir devrinde devletsiz kalmamış ve birçok topluluğa devlet teşkilatlanması konusunda örnek ol­ muşlardır. Boylar hâlinde yaşayan Türkler, atlı göçebe kültürünün getirdiği özellikler ve her an düşmanla karşılaşma ihtimalinden dolayı disiplinli ve teşkilatlı olmak zorundadır. Her boy kendi beyinin başkanlığında sosyal, iktisadi ve idari bir teşkilata sahiptir. Boy beyi, boya ait bölgeleri idare ederek göçlerde boyun düzen ve disiplinini, diğer boylarla ilişkilerini düzenlemekte ve güvenliğini sağlamaktadır.


Devleti oluşturan Türk boyları,genellikle kendi isteği ile birleşir. Amaç birlik ve beraberliği sağlayarak güven içinde güçlü bir şekilde yaşamaktır. Boylan bir araya getirip birleştiren boy beyi tahta çıkarak kağan olur, daha sonra yeni devletin teşkilatlandırılmasına geçilirdi. Kağanın yakınları ile ona destek veren boy beylerine devletin en önemli görevleri verilirdi. Bu görevlileri idari teşkilatın çekirdeğini oluştururken kendi alt kadrolarını da kurardı. Yeni hükümdarın komşu ülkelerle diplomatik ilişkileri başlatması (elçi göndermek ve kabul etmek, devletlerle ittifaka girmek, anlaşmalar imzalamak vb.) kurulan devletin hukuken tanınmış olması anlamına gelmekteydi. 2. Türklerde Ordu •

Aşağıdaki görsele ve metinlere göre Türk ordusu hakkında neler söyleye­

bilirsiniz? •

Metinlerdeki anlatımlar dikkate alındığında Türklerin savaş taktikleri

hakkında neler söylenebilir? SEYYAHLARA GÖRE TÜRKLER Savaş hevesi azalır diye barış zamanlarında büyük avlar tertip ederlerdi, irili ufaklı birlikler hâlinde toplanarak düşman üzerine, hem de şaşırtıcı bir hızla baskınlar yapar­ lardı. Eğer tesadüfen karşılarına hakkından gelemeyecekleri bir kuvvet çıkmış bulunursa karma­ karışık bir hâlde kaçmaktan çekin­ mezlerdi. Ama onlar kaçışı bile bir harp tuzağı hâline getirirdi. Bir aralık şimşek hızıyla geri döner, çabucak ve sıkı bir intizamla sıraya girerek ne olduğunu anlamayan düşmanın üzerine saldırırlardı. Savaşta göste­ rilen cesaret ve yararlığa çok kıymet verdikleri söylenebilir. L. LIGETI, çev.: Sadrettin KARATAY. Bilinmeyen İç Asya, s. 47

YABANCILARA GÖRE TÜRK ASKERİ Ammianus: "(Hunlar) piyade olarak savaşmaya hiç alışkın değillerdi. Şaşılacak kadar uzak mesafelere attıkları ve demir kadar sert ve öldürücü sivri kemikten uçlu oklarını atmada gösterdikleri maharete hiç kimse erişemezdi... (Hunlar) İyi savaşçılar olup yay ve kement kullanmakta eşsizdiler." S T. Efraim: "(Hunların) Haykırmaları aslanların kükremesini andırır. Atları üzerinde ufukta bir fırtına gibi uçarlar. Ordularıyla bir tufan gibi kapladıkları bütün arz üzerinde dehşet uyandırmışlardır. Silahlarına karşı gelebilecek kimse mevcut değildir." Çinliler: "Türkleri üstün yapan atlıları ve okçularıdır. Kendilerine uygun gelirse şiddetle saldırırlar, tehlikede olduklarını sezerlerse rüzgâr gibi kaçarlar, şimşek gibi kaybo­ lurlardı." Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilat", Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 839-840


Türklerde Devlet Teşkilatı Türklerin büyük devlet kurmalarındaki en önemli etkenlerden biri güçlü ordulara sahip olmalarıdır. Bu yüzden ordu Türk devletlerinin hem temelini hem de başlıca güç kaynağını oluşturmuştur. Bozkır • Roma ordusunda onlu sistem uygulandı. IV. hayatının zor şartları Türkleri mücadeleci ve disiplinli |P yüzyıl sonlarında bu orduda yay kullanılan en bir yapıya sahip olmalarını gerekli kılmıştır. Günlük önemli silah oldu. yaşantı içinde var olan bu disiplin anlayışı, savaş • Batı'da ceket ve pantolon giyilmeye sırasında da bütün milletin iç teşkilatını bozmadan bir başlandı. ordu gibi harekete geçmesini kolaylaştırmıştır. • Avrupa'da üzengi kullanımı Avariarla W yaygınlaştı. Askerliğin özel bir meslek sayılmadığı Türklerde ailesini ve malını korumak isteyen herkes asker • V. yüzyıl başlarında "Turan' taktiğinin uygulanmaya başlandığı. Bizans ordusunda olarak yetişmek zorundadır. Bu yüzden Hazar Türk giyim tarzı ve saç biçimi de tercih edildi. Hakanlığı'ndaki yabancı askerler istisnai olmak üzere % • IX. yüzyıl ortalarında Ruslar, Hazar, Türklerde ücretli askerî bir sınıf yoktur. Halk içinde Peçenek ve Kuman; Balkan Slavları ise Tuna kadın erkek ayrımı yapılmaksızın hemen her Türk, iyi Bulgarları aracılığı ile hem eğitim hem teçhizat bir asker ve her an savaşa hazır durumdadır. Bu (silah, tuğ) yönlerinden Türkleri örnek alan yüzden Türk milleti için "ordu-millet" deyimi kullanıl­ askerî güçler oluşturdu. mıştır. • Cengiz Han ordusunda onlu sistem Sürekli bir ordunun bulunduğu Türk devletlerinde uygulandı. ordunun temeli süvarilere dayanmıştır. Bununla • Süvari tekniğini Türklerden öğren Çinliler . birlikte Türk ordusunda az da olsa "yaya birlikler" yer Türk süvari kıyafeti olan ceket, pantolon ve almıştır. Örneğin Ilteriş Kağan, 680 yılında istiklal çizme kullanmaya başladı. mücadelesine başladığı zaman komuta ettiği • Çinliler ve Avrupalı kavimler et konservesi ordunun üçte ikisi atlı, üçte biri ise yayadır. yapmayı da Türklerden öğrendi. İlk düzenli ordu Büyük Hun Hükümdarı Mete Prof. Dr. Laszlo RASONYI, Tarihte Türklük, s. 68-74 (Düzenlenmiştir.) tarafından kurulmuştur. Türk ordusu günümüze kadar gelen ve başka devletlerin ordularına da örnek olan "onlu sistem'e göre; teşkilatlandırılmıştır. Onlu sisteme göre; en büyük birlik 10 bin kişilik olup bu birliğe "tümen" adı verilmiştir. Tümenlerde 1000'li, 100'lü ve 10'lu olmak üzere kademeli olarak küçülen birliklere ayrılmaktadır. Bu birliklerin başlarında da derecelerine göre, "tümenbaşı", "binbaşı", "yüzbaşı", "onbaşı" gibi unvanlar taşıyan birer komutan bulunurken en küçüğünden en üst rütbesine kadar ordu belli bir kumanda zincirine bağlanmıştır. Devletin güçlerinin tamamı öncelikle kabile, soy vb. ayrılıklarına bakılmaksızın 10'lu sisteme göre taksim edilip sonra da merkezden tayin edilen kumandanlar ile tek elden sevk ve idare edilmiştir. TÜRKLERİN ASKERÎ ALANDA ETKİLERİ

Aşağıdaki Kara Kuvvetlerine ait bröve ve tablodan hareketle bugün Türk Silahlı Kuvvetlerinde ilk Türk ordusundan itibaren sürekliliğini koruyan unsurları tesvit ediniz. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE VE GÜNÜMÜZDE ORDU Komutam

sayısı

Tümen

Tümenbaşı

10.000

Tabur

Binbaşı

1.000

Bölük

Yüzbaşı

100

Takım

Onbaşı

10


Türk kağanı her savaşta ordunun başında bulunur ve orduya bizzat komuta ederdi. Ordunun diğer komuta heyetini de hükümdar ailesinin fertleri ile akraba boyların başkanları meydana getirmiştir. İdarecilerin hepsi aynı zamanda ordu kumandanları idi. Ordu merkez, sağ ve sol olmak üzere üç sistemli bir yapıya sahipti. Ayrıca bu asıl ordu dışında sınır boylarında doğrudan doğruya kağana bağlı askerî birlikler de vardı. Başlarında "şad" denilen komutanları bulunan bu askerler, asıl ordu ile irtibat halindeydi ve merkezin haberi olmadan hiçbir hareket yapamazdı. Hunlar zamanında Çin'den alınan sınır bölgelerine Türk boyları yerleştirilirdi. Bu bölgelere yerleştirilenlere toprak verilip vergiden de muaf tutularak askerî başarının kalıcı olması sağlanmaya çalışılırdı. Köktürk kağanlarının bahadırlardan seçilmiş özel bir muhafız birliği bulunmaktaydı. Bu muhafız birliğinin askerleri ise "böri" (kurt) adıyla anılmaktaydı. İlk Türk devletleri ordularında önemli askerî faaliyetler için kullanılan bazı özel birlikler de bulunmaktaydı. Örneğin savaş zamanında düşman ordusunun durumunu öğrenmek için "yelme" denilen keşif kolu gönderilmekteydi. Mani dinini kabul eden Uygurlar, yerleşik hayata geçip et tüketimini bırak­ tıkları için zamanla askerî özelliklerini kaybettiler. Türk orduları her çağın tekniğine göre donatılırdı. Çift kavisli yaylar ve Mete'nin icat ettiği ıslık çalan oklar o dönem kullanılan en etkili silahlardı. Üç tarafında delik bulunan bu oklar, atıldığında rüzgârın etkisiyle ses çıkarır ve düşmana korku salardı. Aynı zamanda Türkler dört nala at üzerinde, dört ayrı yönde isabetli ok atmada ustaydılar. İyi kement atarlar, yakın dövüşte mızrak, kargı, süngü, kılıç kullanırlardı. Türk savaşçılarının çeşitli savunma silahları da vardı. Bunların başında kalkan, zırh ve tolga geliyordu. Aşağıda ilk Türk ordusuna ait araç ve gereçlerin numaralandırılmış resim ve isimleri verilmiştir. Bunları eşleştirerek boşluklara yazınız.

Ok sadağı - kılıç - mızrak uçları - eyer - yay sadağı - kemer kılıç - kılıç kını - ok ve yay


Türklerde Devlet Teşkilatı TÜRK ORDUSUNDA STRATEJİ Türklerde savaş için ayın birinci ve ikinci yarısı zamanın gece ve gündüz havanın da yağışlı ya da yağışsız olması gibi durumlar çok önemliydi, örneğin Hunlar, genellikle ayın ilk yarısında hücuma geçmekteydiler, ayın ikinci yarısında geri çekilmeye başlamaktaydılar. Sürpriz baskınlarda da özellikle ayın dolun hâlinde bulunduğu geceyi tercih etmekteydiler, öte yandan Türkler yağmurlu havalarda da savaşmaktan daima kaçınıyorlardı. Çünkü yağmurda yayın üzerindeki zamk eriyip kiriş gevşediği için yayın kullanılmasını son derece güçleştirmekteydi. Prof. Dr. Salim KOCA,

f

"Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilat", Türkler Ansiklopedisi. C 2, s. 840

Türk savaş sistemi "hareket ve sürat" üzerine kurulmuştu. Savaşta hareket ve sürat üstünlüğünü sağlayan başlıca unsur at idi. Türkler aynı zamanda, savaşta kendilerine avantaj sağlayacak stratejik yer ve mevkileri düşmana kaptırmamaya büyük özen gösterirlerdi. Bu yüzden savaş meydanına düşmandan önce gelerek stratejik yerleri ORDUDA DÜZEN tutarlardı. Ayrıca düşmanın askerî faaliyetlerini önceden Türk ordusunun ideal sayısı 400 öğrenip gerekii tedbirleri zamanında alabilmek için gözetleme bin idi. Tarihî kayıtlara göre, 400 bin kuleleri oluştururlardı. Genellikle çevreye hâkim tepelerde kişilik ordu ilk defa Hun Türklerinde bulunan bu kuleler, bir bakıma ordunun ileri karakollarıydı. görülmüştür. Mete, Çin ordusunu MÖ Düşmanın durumu ile ilgili haberler, gece kulelerde yakılan 203 yılında Peteng Kalesi çevresini ateşler ve gündüz bu ateşlerden çıkan dumanlar vasıtasıyla 400 bin atlıdan oluşan ordusuyla dört çok kısa bir sürede merkeze iletilirdi. taraftan kuşatmıştır. Bu kuşatmada Yeni ülkelerin fethedilmesi, keşif seferleri ve yıpratma Hun ordusu, ana yönler ve bu yönleri ifade eden renkler esas alınarak dört savaşları sayesinde olurdu. Alınması planlanan bölgeler önce kısma ayrılmıştır. Kuzeyde 100 bin akıncılar tarafından gözden geçirilirdi. Bu keşifler olumlu ise yağız (kara=siyah) atlı, batıda 100 bin yıpratma harekâtına başlanırdı. Düşmanın yığınak merkez­ kişilik ak (beyaz) atlı, güneyde 100 bin lerine, yol kavşaklarına, yiyecek ve malzeme depolarına seri kişilik doru (bordo) atlı, doğuda da 100 baskınlar yapılırdı. Bu seferler sırasında düşmanın moralini bin kişilik demir kırı atlı bulunuyordu. bozmak için çeşitli rivayetler anlatılırdı. Bu harekât, düşman Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilat", Türkler güçsüz duruma gelinceye kadar devam ederdi. Ansiklopedisi, C 2, s. 836 Türklerin en önemli savaş usulleri sahte ricat (geri çekilme) ve pusuydu. Savaşın başlangıcında düşmanın gücünü ölçen Türk komutanlar, onların yüz yüze savaşta yenilmesinin zor olduğunu düşündüklerinde bu taktiği uygularlardı. Süvari birlikleri kaçıyor gibi yaparak geri çekilirdi. Kaçarken ok atmaya devam eden Türk ordusu düşman askerlerini pusu kurduğu araziye çekmeye çalışırdı. Arazinin istenilen yerine kadar ilerleyen düşman burada pusu kuranlar tarafından çembere alınarak yok edilirdi. Türklerin başarıyla kullandığı bu usule Türk yurdunun adından dolayı "turan taktiği" denilmiştir.


Türklerde Devlet Teşkilatı 3. Devlet Yönetimi Türk devletlerinde merkezî yönetim, kağan, ayukı ve kurultaydan oluşmak­ tadır. a. Kağan KÜL-TİGİN ANITI DOĞU CEPHESİ

KAĞAN OLMA TÖRENİ Tann'nın kut verdiğine inanılan ve kurultay­ da seçilen kişi, ülkenin hakanı olurdu. Sonra cülus (tahta çıkma) merasimi düzenleniyordu. Göğe çıkar gibi tahta çıkma töreni denilen bu tören şu şekilde cereyan ediyordu: Kağan, keçe üzerine oturtuluyor ve dokuz defa döndürülüyor, her dönüşte halkı selamlıyor, sonuçta doku­ zuncu semadaki Tann'nın yanına ulaştığına inanılıyordu. Muhtemelen bu törenin devamı olarak beyler, vezirlerle bir araya gelip saray ortasına bir siyah keçe döşeyip kağanı getirip keçenin üzerine oturtuyorlardı. Beyaz elbise içindeki beyler, yeni kağana bağlılıklarını "Yukarıda güneşe bak, baki olan Tanrı'yı itiraf eyle. Sen onun gölgesisin. Kendi tedbirini onun muradına uydur. Aksi hâlde sana sadece bu siyah keçe kalır." şeklinde dile getiriyorlardı. Sonra kırmızı elbiseler giyip başlarına birer sorguç (kotuz) takıyor ve kağana taç giydi­ riyorlardı. Bunun ardından seçilen kağanın boynu ipek bir kaytanla sıkılıyor ve kaç yıl kağan olarak kalacağı soruluyordu. Bu bir nevi "hizmet isteme andı" olarak değerlendirilmektedir. M Yrd. Doç. Dr. Osman KAŞIKÇI, 'Eski Türklerde Devlet Başkanlığı - Hakanlık". Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 890

Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye millet olsun diye babam llteriş Kağanı, annem İlbiige Hatun'u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yet­ miş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt ol­ duğu için düşmanı koyun gibi imiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kunkan, Otuz Tatar, Kitay, Tatabı hep düşman imiş. Babam Kağan ... kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizleştirmiş, kağanlıyı kağansızlaştırmış, düşmanı tabi kılmış. Dizliye diz çöktürtmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece töreyi kazanıp uçmuş.

\

Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Orhun Abideleri, s. 21-22 (Düzenlenmiştir.)

Yukarıdaki metinlere göre kağanlar hangi güçlere sahiptir ve bu gücü nereden almaktadır? Türk devletlerinde devletin başkanı ve hâkimiyetin temsilcisi hükümdardı. Ancak Türklerdeki inanışa göre hâkimiyetin asıl sahibi Tanrı'ydı. Tann'nın bu hâkimiyeti kağanlar vasıtasıyla kullandığına inanılırdı. Bu yüzden doğumları ve yaşadıkları bazı olaylar, kutsal olarak yorumlanan ya da yakıştırılan hüküm­ darın Tanrı tarafından üstün güç ve yeteneklerle donatıldığı kabul edilirdi. Tanrı bağışı olan bu güç ve yetenekler Köktürk Kitabeleri'nde; kut, ülüg, küç olarak ifade edilmiştir. Ülüg veya ülüş

Türk kağanının "hükmetme, hükümdarlık güç ve yetkisi" yani "siyasi iktidar" sahibi olması demekti.

"Pay, hisse, nasip, kısmet" demekti. Tann'nın Türk ülkesinde bolluk ve bereketi artırarak "iktisadi bir güç" kazandırması kağanın da bunu adil bir şekilde halka dağıtmasıydı.

Güç anlamındaydı. Tann'nın Türk kağanının savaş yeteneğini artırıp onu savaşlarda başarılı kılmasıydı.


Türklerde Devlet Teşkilatı Türklerde Gök Tann'nın kut verdiğine inanılan hükümdar ailesinin erkek üyeleri "kağan" olabilirdi. Töreye göre hükümdar kurultayda seçilir ve bu Sosyolojide kaynağı "Tanrı bağışı"na seçimlere halk da katılırdı. Türk devletlerinde Türk dayanan iktidar tipine "karizmatik iktidar" olan baş hatunun büyük oğlu hükümdar olurken denilmektedir. Eski Türk devletlerinde bu ikti­ küçük tiginler (şehzadeler) ise "şad" yani "ordu dar tipine rastlanmakla birlikte hükümdar hiçbir komutanı" olarak görev alırdı. Ancak bu durum zaman olağanüstü varlık, yani "Tanrı-kral" sayılmamıştır. Hükümdarın diğer insanlardan kesin bir kural değildi. Kağan yerine veliaht farkı, sadece ilahî bağışa sahip olmasıdır. gösterse bile diğer tiginler tahta geçmek için Ayrıca Türk kağanı kendisini daima Tanrı'ya ve mücadele etme hakları vardı. Bu yüzden sık sık "Türk töresi"ne karşı sorumlu saymıştır. Bu taht kavgalarının yaşandığı Türk devletlerinde düşünce tarzı hükümdarın icraatlarının millet başka devletlerin kışkırtması ve desteği ile bu taht tarafından kontrolüne imkân sağlamıştır. Bu kavgaları bir iç savaş hâlini alır ve devletin parça­ kontroller de meclisler vasıtasıyla yapılmıştır. Kısaca Türklerde iktidar hem "ilahî" hem de lanmasına yol açardı. "kanuni" birtemele dayanmaktadır. Kağanın çocuklarının olmaması veya küçük olmaları durumunda kardeşleri de hükümdar Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Devlet seçilirdi. Örneğin, Kültigin ve Bilge kardeşler, Geleneği ve Teşkilatı", Türkler Ansiklopedisi, babaları Ilteriş Kağan öldüğü zaman çocuk yaşta C 2, s. 828 oldukları için tahta amcaları Kapgan Kağan geçmiştir. Bununla birlikte Uygurlarda ve Köktürklerin son dönemlerinde yabancı eşlerden olan çocukların da tahta geçtikleri görülmüştür. Eski Türklerde yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında otururdu. Ancak yönetiminde siyasi ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağandan Tann'nın verdiği "kut"u geri aldığına inanılır, töreye göre kağan tahttan indirilirdi. Örneğin Köktürk Kağanı Kapgan'ın yerine geçen oğlu İnal, hüküm­ darlık görev ve sorumluluklarını yerine getirememiş iç karışıklıkları önleye­ mediği gerekçesi ile tahttan indirilmiş ve yerine Bilge ve Kültigin kardeşler yönetime geçmiştir. Eski Türk devletlerinde hükümdarlar, "kağan, han, yabgu, il-teber" gibi unvanlar almışlardır. Hunlar, hükümdara sonsuzluk ve genişlik anlamına gelen "şanyü" unvanı vermişlerdir. Köktürk hükümdarları daha çok kağan unvanını kullanırken Uygurlarda da "İdikut" unvanı yaygınlaşmıştır. Türk devletlerinde her hükümdarın belirli hükümdarlık ve hâkimiyet sembolleri vardı. Hükümdarlık sembolü otağ (hakan çadırı), örgin (taht), tuğ sancak), davul, kotuz (sorguç), kemer (kur), kılıç, yay, kama, kamçı (berge) idi. Özellikle, hükümdarın oturduğu yer, yani devletin merkezi olan "ordu" (çadır kent) ve çeşitli vesilelerle verilen "toy" (şölen) da hükümdarlık sembolü sayıl­ maktaydı. HÂKİMİYETİN KAYNAĞI

KÜL-TİGİN KİTABESİ DOĞU CEPHESİ "Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta ikisinin arasında insan oğlu kılınmış, insan oğlu üzerinde ecdadım Bumin Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş. Orduyu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış hep tabi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş... Bilgili kağan imiş. Yine buyruk (devlet adamı) yine bilgili imiş tabi, cesur imiş tabi. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabii, il tutup töreyi düzenlemiş" •

"I^k t

P r o f

\

|

Dr

M u h a r r e m ERGİN, Orhun Abideleri, s. 20 (Düzenlenmiştir.)

UYGUR KİTABESİ'NE GÖRE "Bu kağan (Kutluğ Bilge) dünyaya geldiği günden beri Uygurlara saadet vermiş. Küçüklüğünden daha ölümü­ ne kadar görülmemiş ve duyulmamış bir savaşçı olduğundan kağan olarak memleketi idare ederken her alanda üstün bir başarı göstermiş. Otağında oturarak yaptığı planlarla binlerce kilometre uzaklıktaki savaşları kazan­ mış. Esirgeyici, koruyucu kendi mille­ tinin hakkını herzaman koruyan yalnız Uygur ülkesi için değil, dünya düzeni için bile kanunlar yapan bir kağan imiş." Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları I, s. 72

Yukarıdaki metinlerden hareketle Türk kağanlarının hangi özellikleri taş��­

dığını belirtiniz?


Türklerde Devlet Teşkilatı Eski Türklerde hükümdar, devletin ve toplumun geleceğini tayin etmekteydi. Bu yüzden onun bazı özel niteliklere sahip olması gerekirdi. Bunların başında cesaret, kahramanlık, bilgili ve erdemli olmak geliyordu. Özellikle bilgili olmak sadece Türk kağanları için değil devletteki üst düzey memurlar ve komutanlar için de aranan bir özellik olmuştur. Türk hükümdarı devletteki büyük güç ve yetkileri kendi şahsında topluyordu. Devletin her kademesindeki görevliler ve halk, onun emirlerine uymak zorundaydı. Diğer taraftan da en büyük yargıç sıfatını elinde bulunduran hükümdar, yüksek mahkemeye başkanlık ederdi.

UygurKağanı'nı eden temsili

tasvir resim

Aşağıdaki Köktürk Kitabeleri'nden alman bölümleri inceleyerek karşıla­ rındaki boşluklara Türk kağanlarının görevleri ile ilgili açıklamaları yazınız.

Tanrı buyurduğu için devletim, kısmetim var olduğu için ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.

1

1

Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış düşmanı tabi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş.

Doğuda Kadırgan Ormanı'na kadar, batıda Demirkapı'ya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilatsız Köktürk'ü düzene sokarak öylece oturuyormuş.

Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı, sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan,İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.

1 1

Milleti besleyeyim diye kuzeyde Oğuz kavmine doğru; doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru; güneyde Çin'e doğru on iki defa ordu sevk ettim.

Dört taraftaki milleti hep tabi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti.

1


Türklerde Devlet Teşkilatı

Türklerin yaşadığı çadırın temsilî resmi

Kağanın en önemli görevi ülkeyi ve halkı düşmandan korumak, bütün toplulukları bir devlet çatısı altında toplamaktı. Ayrıca töre kurallarını uygulamak, düzeni sağlamak, halkı adil idare etmek ve baskı yapmamak, ekonomik açıdan halkı refaha ulaştırmak kağanın diğer görevleri arasındaydı. Bunlar dışında Türk kağanı; iç ve dış siyaseti düzen­ ler, savaş ve barışa karar verir, savaşta ordu­ lara komuta eder, elçiler gönderir, elçiler kabul eder, devlet görevlilerini tayin eder veya görevlerinden alırdı. Bununla birlikte Türk kağanlarının Tanrı tarafından kendilerine verildiğine inandığı dünya hâkimiyetini sağlamak gibi evrensel bir görevleri de vardı. Bunlara karşılık halk da kağanın emirlerine uymak zorundaydı. Orta Asya'nın güneyi aşılmaz çöller ve Tibet Dağları, kuzeyi ise Sibirya ile çevril­ diğinden Türkler doğu ve batı yönünde top­ raklarını genişlettiler. Topraklar genişleyip devletin idaresi zorlaşınca Büyük Hun Devleti hariç devlet teşkilatı, doğu ve batı olmak üzere iki koldan yönetildi. Kağan "doğu"da (sol) oturduğu için doğu daima üstün kabul edilmiştir. "Batı" (sağ) bağımsız bir hükümdar gibi icraat ve kararlar almakla birlikte kağanın hâkimiyetini tanıyıp iç ve dış işlerini onun adına yürütürdü. Devleti ilgilendiren bütün meseleler, kurultayda (mecliste) alınan kararlara göre çözümlenirdi. Ortak yapılan seferlere ise kağanın komutasında bütün askerler ve beyler katılırdı. Türk devletlerinin yönetiminde kağan dışında hatun, hanedana mensup tiginler vb. hanedan üyeleri de etkili olmuşlardır. • Hatun HATUN (KATUN)LARIN TAHTA ÇIKIŞ TÖRENİ Çin kaynaklarında hatunun tahta çıkışı şu şekilde anlatılmıştır: Konçuy'u Uygur katunluğuna tayin için uğurlu gün seçilmişti. Kağan önce kulesine çıkarak doğuya dönmüştür. Kulenin altında, prenses için büyük bir keçe çadır kurdurmuştu. Bir grup insan Çinli elbiselerini çıkarıp Uygur elbiselerini giyerler. Konçuy her ikisi de kırmızı olan renkli bir elbise ve büyük bir manto ile altın işlemeli bir başlık giymişti. O, kuleye doğru dışarı çıkıp kağanı selamlamıştı. Uygurlar, küçük bir taht tanzim etmişler, dalgalı perdeli bir tahtırevan hazırlamışlardı. Bazı bakanlar prensesi tahtırevana bindirdiler. Dokuz Uygur kabilesinin her birinin başkanı tahtırevanı taşıdılar. Güneşi takip ederek sarayın etrafında dokuz defa döndüler. Sonra prenses, tahtırevandan indi. Kuleye gitti. Doğuya dönük olarak kağanla birlikte oturdu. Ondan sonra, bakanlar ve yardımcıları kağan ve katuna hürmetlerini bildirmişlerdir. Prof. Dr.

TÜRK DEVLETLERİNDE HATUN Bizans tarihçisi Priskos, Avrupa Hun Devleti'ne giden Doğu Roma elçilerinin Attila'nın huzuruna çıkmadan önce karısı Arıkan tarafından karşılanıp ağırlandığını söylemiştir. Prof. Dr. Gülçin ÇANDARLIOĞLU, Türk Destan Kahramanları, s. 62

m

Sadettin GÖMEÇ,

Kağan ve Katun,

(www.dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/25/144.pdf:)

Türk devletlerinde hatunlara da kağanlar gibi törenler düzenlen­ mesinin nedenleri neler olabilir? İlk Türk devletlerinde kağanın ilk eşine "hatun" veya "katun" unvanı verilirdi. Hatunlar, kağanlar gibi töreye uygun olarak hatunluk tahtına oturur, kurultaya katılarak kararlarda oy kullanır ve elçileri kabul ederlerdi. Kağanlar gibi sarayı ve askerleri bulunan hatunlar, eşlerinin yanında savaşa katılırlardı. Kağan öldüğünde tahta geçe­ cek tigin küçük ise hatun, devleti oğlu adına yönetebilirdi.


Türklerde Devlet Teşkilatı • Tigin Türk kağanının oğulları "tigin" unvanı ile anılırdı. Tiginlerin her birine devlet teşkilatının en yüksek kademesinde görevler verilirdi. İdari ve askerî alanda tecrübe kazanması amaçlanan tiginlerin idaresine devletin önemli bölgeleri bırakılır; emrine de bir birlik (tümen) verilirdi. • Diğer Yöneticiler Büyük Hun Devleti, "orta", "doğu" ve "batı" olmak üzere "üçlü" devlet düzenine göre teşkilatlanmıştır. Bu düzenlemeye göre; "orta"da Hun Hükümdarı Mete, "doğu"da veliahtlar, "batı"da ise Mete'nin akrabaları ile soylu Hun prensleri yer almıştır. Köktürklerde ise devlet, "doğu" ve "batı" olmak üzere ikili teşkilat ile idare edilmiştir. "Doğu"da büyük kağan bulunurken "batı"da "yabgu" unvanıyla kağana bağlı ola­ rak hanedan üyeleri yer almıştır. Köktürk egemenliğinde Uygurlar da bu devletin teşkilatını benimsemişlerdir. Çin yıllıklarından edinilen bilgilere göre Köktürklerde 28 çeşit unvan ve memuriyet vardır. Diğer Türk devlet­ lerinde görülen unvan ve memuriyetlerle bu sayı daha da artmaktadır. Yandaki tabloda bu memuriyetlerden bazıları ve anlamları verilmiştir. b. Hükümet (Ayukı) Hunlardan itibaren yönetimle ilgili kararlar almak ve alınan kararları uygulamak amacıyla devlet yetkililerinin bulunduğu ayukı (bakanlar kurulu) adı verilen kurul oluşturulmuştur. Ayukının başında "aygucı" veya "üge" adı verilen bugünkü başbakan bulunurdu. Bunlar hanedan mensupları dışında, devlete hizmet etmiş yetenekli, bilgili ve halkın sevdiği kişiler arasından seçilirdi. Asya Hunlarında "Kutuhou", Avrupa Hunlarında "Onügez", Köktürklerde "Tonyukuk", Uygurlarda "Kutlu" bu vezirlere örnektir. Türk devletlerinde "buyruk" adı verilen hükümet üyelerinin sayısı zaman zaman değişirdi. Özellikle Uygurlarda buyruklar büyük önem kazanmışlardır. Kağan'ın gücünün zayıflamasıyla eş zamanlı olarak buyrukların güçlenmesi, Uygur Hakanlığı'nda ileride çökmesine neden olan temel faktörlerden biri olmuştur. Bu değişimi yansıtan ilk olay eski Büyük Buyruk Baga Tarkan'ın 776'da iktidarı ele geçirmesidir.

ilteber / erkin

yüksek devlet memuru, idareci

kül erkin

Oğuzlarda hükümdar

apa tarkan / tarkan / baga tarkan / buyruk

bakan, nazır, komutan

inanç/inal/ataman

tigin eğitmeni

tudun

vergi memuru

tutuk

askerî vali

bitikçi

katip

emçi / otacı

tabip

subaşı

ordu komutanı

agıçı

hazinedar

tamgaçı (tuğracı)

mühürdar

Atalarımın kurduğu devlet 630'da yıkılmış ve milletim Çin hâkimiyeti altına girmişti, işte ben bu esaret yıllarında Çin'de doğdum. Hayatımın ilk yılları esaretin getirdiği zorluklar içinde geçti. Çin esaretinden kurtulmak için llteriş (Kutluk) Kağan la birlikte kurtuluş savaşını idare ettim. Devleti kurduktan sonra devlet adamı (aygucı) ve danışman olarak llteriş, Kapgan ve Bilge Kağan zamanlarında devletime hizmete devam ettim. Sahip olduğum bilgi ve tecrübemle devletle ilgili önemli kararlarda etkili oldum. Milletimim Budizm'e girmesine ve surlarla çevrili şehirlere yerleşmesine engel olarak Çinliler tarafından yeniden köle durumuna düşürülmemize imkân vermedim. 720-725 yıllarında Moğolistan'da adıma diktirdiğim kitabede kendi hayatımdan, Çin esaretindeki zorluklardan, bu devletin bize karşı hile ve planlarından bahsettim. Amacım halka öğütler vermek ve yaşananları gelecek nesillere ulaştırmaktır. Bu anlamda ben devlet adamlığımın yanında ilk Türk yazarı ve tarihçisi olarak da bilinirim.

Uygur

tiginleri


Türklerde Devlet Teşkilatı c. Kurultay

BOY

Toy şenlikleri

(2. Resim)

Yukarıdaki görseli inceleyerek kurultayın yapısı ve işleyişi hakkında çıkarımlarda bulununu:


Türklerde Devlet Teşkilatı Eski Türklerde "Geniş elbise parçalanmaz, danışmakla gelişen bilgi bozuk ve kötü çıkmaz." sözünün rehber edinilmesi Türk devlet yönetimini nasıl etkilemiştir? İlk Türk devletlerinde siyasi, askerî, ekonomik, sosyal ve kültürel konuların görüşülüp karara bağlandığı meclislere "toy", ya da "kurultay" denilirdi. Toylarda devlet meseleleri görüşülür; dinî tören, yarışma ve çeşitli eğlenceler düzenlenirdi. Bütün toyların sonunda halkın da katıldığı şölenler (ziyafet) milletin kaynaşması ve devletin temellerinin sağlamlaştırılması için önemli bir fırsattı. XIII. yüzyıldan itibaren bu meclisler için "kurultay" adı ön plana çıkarken "toy" kelimesi ise sadece şölenler için kullanıldı. Türklerde her boyun kendine ait bir kurultayı (küçük kurultay) vardı. Burada halkın da katılımıyla boy beyi seçilirdi. Devlet meseleleri ise gerektiği zamanlarda boyun ileri gelenlerinin toplanmasıyla çözümlenirdi ( 1 . Resim). Büyük kurultaya kağan başkanlık ederdi. Onun olmadığı zamanlarda ise aygucı (vezir) başkanlığında toplanılırdı. Kurultay üyelerine "toygun" adı verilirdi. "Hatun" başta olmak üzere askerî ve idari yüksek görevliler, kurultayın tabi üyeleri idi. Bunlar dışında halkın ileri gelenleri, devlete tabi beyler ve yabancı zümrelerin temsilcileri de bu meclislere katılabilirdi. Kurultaya katılan boy beyinin halk tarafından belirlenmesi, Türk devletlerinin yönetimde halkın da etkili olduğunun bir göstergesidir. Kurultay belirli zamanlarda toplanırdı. Ancak savaş, barış, göç, isyan, tabi olma gibi bazı olağanüstü durumlarda da LAĞANÜSTÜ KURULTAYLAR • Yeni bir devletin kurulması ve törenin kurultay toplanabilirdi. Önemli meselelerin görüşüldüğü ve tespit edilmesi, kurultayın toplanmasını katılım sayısının yüksek olduğu kurultaylar belirli bir disiplin gerektirirdi. içinde geçerdi. Burada "orun" ve "ülüş" törelerine göre kimin • MÖ 68'de Hun Kağanı Çin ile barış nereye oturacağı bir kurala bağlanmıştı. Kurultaylarda yapmak için devletin ileri gelenlerini bir kağanın sağ tarafında vezirler, beyler ve komutanlar yer alır; araya getirdi. sol tarafında ise memleketin ileri gelenleri ve memurlar • MÖ 53'te Hun Kağanı Hohanyeh otururdu (2. Resim). Çin'e bağlanmak için kurultayı toplamıştı. Devletten devlete farklılık göstermekle beraber kurultayın Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL. "Devlet Meclisi ve aldığı kararlar genellikle bağlayıcı nitelikteydi. Kağan Kurultayı", Türkler Ansiklopedisi, C 2, s. 876-878 kurultayın kararlarını dikkate almak zorundaydı. Alınan karara uymazsa ortaya çıkan sonuçlardan sorumlu tutulurdu. Kurultay, hükümdarın uygulamalarını kabul etmeyebilirdi. Örneğin Köktürk Devleti'nde Bilge Kağan'ın (716-734) şehirlerin surlarla çevrilmesi ve Budizm'in kabul edilmesi istekleri kurultay tarafından reddedilmiştir. Kurultay, üyelerinin temsilî niteliğinin olması, kanun yapma, hakan seçme, hakanı denetleme ve onun yetkilerini kısıtlama; gerekirse azletme gücüne sahip olmaları demokratik bir nitelik taşıdıklarını göstermektedir. Büyük Hun Devleti'nde Mete'den itibaren senenin başında, ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere üç kere kurultay toplanırdı. Bu kurultaylarda Diğer Türk Devletlerindeki devlet adamları devlet meseleleri ile ilgili fikirlerini belirtmekle birlikte son Kurul ve Meclisler kararı Mete Han verirdi. Hunlarda yılın başında yapılan ilk toplantı genellikle dinî mahiyetteydi, Seçkinler Avrupa ilkbaharda yapılan ikinci toplantı bağlılık kurultayı olarak nitelendirilir; bu Hunlan Meclisi kurultaya tabi Hun boyları ve yabancı zümrelerin temsilcileri mutlaka katılırdı. Bu toplantıda hükümdar seçimi yapılır ya da tasdik edilir, töreye Nazırlar yeni hükümler getirilir ve bütün ülke meseleleri görüşülüp karara T a b g a ç M eclisi D e v l e t i bağlanırdı. Üçüncü kurultay ise sonbaharda yapılırdı. Savaş ve sayım kurultayı da denilen bu toplantıda ordu teftiş edilir, halk ve atların sayımı ihtiyarlar yapılır, savaş kararı görüşülürdü. Bu mevsimde atların yetişip güçlenmesi H a z a r Meclisi ve Çin'de harman mevsiminin olması sebebi ile Hunlar bu bölgeye doğru H a k a n l ı ğ ı savaş hareketlerini başlatırdı. Köktürklerde kurultay; halkın da katılımıyla mayıs ayında yapılır, burada Komenton Peçenekler devlet işleri görüşülür, iktisadi ve kültürel meselelere çözüm bulunurdu. Taht değişikliği durumunda da yeni kağan bu kurultayda seçilirdi. Uygurlarda da buna benzer kurultay bulunmaktaydı. Çin kaynak­ T u n a B u l g a r Millet Meclisi larından edinilen bilgilere göre onlarda halk ile kağan arasındaki mesafe D e v l e t i oldukça azalmıştı.

JMEI


İLK TÜRK DEVLETLERİ KAVRAM ŞEMASI H

C: 2 İs 3 §

Millet

CD

O

ı/y ı/ı

CD <

3C Doğu

DEVLET

Hükümdar

(0 (A E

>5> T

•BFFLBRR Değiştirilebilir.

4~j

Kurultay

1 > O Süvari

T Özellikler

T KAVRAMLAR ' D e v a m l ı l ı ğ ı sağlar. "Bağımsızlık 'İkili idare edilir. 'Töre 'Ülke ' B a ş k a n l ı k eder. 'Ordu

'Ücretsiz 'Daimi 'Yönetir 'Teşkilatlanma 'Batı 'Onlu 'Mete

E S s

co

T |-*

İlk kez u y g u l a n d ı .

Şemada boş bırakılan yerleri verilen kavramları kullanarak tamamlayınız.

|—•


B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI Talaş Savaşı'ndan sonra İslamiyet, Türkler arasında hızla yayılmaya başladı. X. yüzyıldan itibaren Türklerin İslam medeniyetinin etkisi altındaki bölgelere yerleşmesiyle Türk ve İslam kültürleri etkileşim sürecine girdi. Uzun bir süreçte gerçekleşen bu etkileşim neticesinde her iki kültürün değerlerini de bünyesinde barındıran "Türk-lslam kültürü" ortaya çıktı. 1. Türk-İslam Devletlerinde Devlet Anlayışı GAZNELİLER Bir gün Sultan Mahmud mezalimgâhda iken bir tüccar şikâyette bulundu. Şehzade Mesud kendisinden 60.000 dinarlık kumaş almış ve para­ sını ödeyememişti. Tüccar, Mesud ile kadı huzuruna çıkarılmak ve hakkını talep etmek istediğini söyledi. Sultan onu haklı bularak oğluna kızdı ve alacağının hemen ödenmesini emretti. O da parasının yetişmediğini, sadece bir kısmını ödeyebileceğini bildirdi, Sultan da "Şunu bil ki bu parayı tamamıyla tüccara ödemediğin müd­ detçe, benim yüzümü bir daha göre­ mezsin." uyarısında bulundu. Sonun­ da iş tatlıya bağlandı. Mesud ve tüccar teşekkür için birlikte Sultan'ın huzu­ runa çıktılar. Mahmud, adaletin yerine geldiğini görerek memnun kaldı. Bu haber hızla ülke içinde ve dışında yayılınca Türkistan'dan, Çin'den, Mısır'dan, Bağdat'tan tüccarlar Gazne'ye akın etmeğe başladılar. Prof. Dr. Enver KONUKÇU, "Gaznelilerde İnsani Değerler ve Hukuk". Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, s. 371-372 (Düzenlenmiştir.)

SELÇUKLULAR Ermeni asıllı Urfalı Mateos, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın ölümün­ de şunları söylemişti: "Herkesin baba­ sı ve bütün insanlara karşı merhametli ve hoşgörü sahibi, büyük Sultan Melikşah öldü. Onun ölümü bütün dünyayı büyük bir matem içine düşürdü." islam müellifi Îbnü'l-Esir, Melikşah'ı ve dönemini şöyle anlatmıştır: "Fiziki ve ruhi bakımdan insanların en güzellerindendir. Hükümdarlık yılları geniş bir saha içinde olmasına rağ­ men genel bir huzur, emniyet ve adalet içinde geçti." İranlı müellif Râvendî ise onun hakkında "Bu padişah eski hükümdar­ ların yüksek huyları ile iyi ahlâklarının yolunu takip eder ve onlara benzer. Geçmiş sultanların memnun kalına­ cak eserlerini kendine önder ve kıla­ vuz yapmıştır. Selçuklu sultanların eskiden göstermiş oldukları adaleti ve siyaset yollarını kullanmış ve yeni kaidelerini ilave ederek tazelemiş ve canlandırmıştır." demektedir. Prof. Dr. Coşkun ALPTEKİN. "Selçuklularda İnsani Değerler ve Hukuk". Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, s. 381 (Düzenlenmiştir.)

Yukarıdaki metinlerden hareketle Gazneli ve Selçukluların kendinden önceki Türk devlet anlayışından hangi özellikleri taşıdığını ve Türk-lslam devlet anlayışının hangi temeller üzerine kurulduğunu tespit ediniz. Orta Asya'da kurulan ilk Türk-İslam devleti Karahanlılardı. Mâveraünnehir ve doğusunda Türklerin yaşadığı bölgelerde hâkimiyet süren Karahanlılar, bu özelliklerinden dolayı başlangıçta eski Türk devletlerinin genel özelliklerini devam ettirdi. Ancak zamanla devlet yönetiminde İslam devletlerinden etkilenen Karahanlılar, Türk-İslam devlet yapısının oluşumunda bir köprü vazifesi gördü. Bundan sonra, Gaznelilerle devam eden gelişme, Selçuklularla tamamlandı ve olgunluk safhasına ulaştı. İlk Türk devletlerindeki "ülkenin töreye uygun ve adaletli olarak yönetilmesi", "Devlet halk içindir." anlayışı Türk-İslam devletlerinde de devam etti. İlk Türklerdeki Türk cihan hâkimiyeti ülküsü ise "cihat" anlayışıyla birleşerek İslamiyet'in dünyaya hâkim olması şekline dönüştü. Ancak Emeviler Döneminde fethedilen yerlerdeki halkın İslamlaştırılması ve Arapçanın yaygınlaştırılması politikaları Türk-İslam devletle­ rinde uygulanmadı. Fethedilen ülkelerde çeşitli din ve mezhepten toplulukların, geleneklerine müdahale edilmeksizin yaşamaları sağlandı.

Gazneli Sultan

Hükümdarı Mahmut'un temsilî resmi


Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'i gösteren minyatür

Türklerin İslam dünyasına hâkim olması islam devlet hukukunda da önemli değişiklikler meydana getirdi. Emevi ve Abbasi devletlerinde devlet başkanı olan halife, Müslümanların başı olarak hem dünyevi hem de dinî işleri idare ederdi. Büyük Selçuklu Devleti'ne kadar İslam dinini kabul eden devletlerin hükümdarları halifenin yüksek otoritesini tanımaktaydı. 1058'de Abbasi Halifesi temsil ettiği siyasi otoriteyi bir törenle Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'e devretti. Böylece, ilk defa resmen dinî ve siyasi otorite birbirinden ayrıldı. Buna göre, halife sadece İslam topluluklarının dinî lideri hâline gelirken devlet hayatındaki görevi sultanların saltanatlarını onaylama ve Türk sultanlarına hilat ve unvan verme gibi sembolik işlerden ibaret oldu. Devlet hayatındaki dünyevi ve dinî işleri birbirinden ayıran anlayış diğerTürk-İslam devletlerinde de devam etti. Örneğin Memlûklu Sultanı Baybars, Abbasi ailesinden bir kişiyi Mısır'da halifelik tahtına oturtarak sadece dinî işleri kendisine bıraktı. Yeni Delhi Sultanlığı'nda Sultan Alaeddin Kalaç, bu durumu, "Devlet ve şeriat ayrı ayrı şeyler olup biri hükümdara, diğeri kadı ve müftülere ait işlerdir." şeklinde ifade etti. Böylece dinî otorite ile devlet otoritesinin ayrı ellerde olması gerektiği düşüncesi, bütün Türk-lslam devletlerinde hâkim oldu. Türklerin diğer Müslüman devletlerdeki uygulamalardan farklı bir uygula­ ması da kadının devlet yönetimindeki yeri ile ilgili olmuştur. İslamiyet öncesi Türklerde "hatunlar"ın devlet yönetiminde söz sahibi olması İslami dönemde de devam etmiştir. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HATUN Tuğrul Bey'in eşi Atuncan Hatun devlet hayatında da onun en büyük yardımcısı oldu. Melikşah'ın eşi, Karahanlı Prensesi Terken Hatun, devlet idaresinde son derece etkiliydi. Ayrı bir divanı (büro) vardı. Bazı meseleler, onunla olgunlaştırıl­ dıktan sonra sultana sunulurdu. Harezmşahlar Hükümdarı Alaeddin Tekiş'in eşi Terken Hatun da devlet idaresinde söz sahibi idi. Onun da ayrı divanı, sarayı, iktaları ve hatta başkenti bile vardı. Devlet memurlarını tayin eder veya görevden alabilirdi. Daha da önemlisi, sultanın emirleri onun imzası (tuğra) olmadan geçerli sayılmazdı. Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU. Türk Milli Kültürü, s. 348

Türk devlet geleneğinde hükümdar ailesine mensup kadınların faaliyet­ lerinin yönetime etkilerini araştırınız. 2. Merkez Teşkilatı İlk Türk-lslam devletlerinde merkezî yönetim, hükümdar, saray ve hükü­ metten oluşmaktadır. "Babası bey ise oğul da bey doğar; o da babaları gibi bey olur." (Yusuf Has

Hacip,

Kutadgu

Bilig)

"Tanrı'nın devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hükümdar yaptı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı; dünya milletlerinin idare dizginlerini onların eline verdi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi." (Kaşgarlı Mahmud,

Divan-ı Lügat'it

Türk)

"Aç görsem doyurdum, yalıncak görsem donattım, tepe gibi et yığdırdım; göl gibi kımız sağdırdım." (Dede

Korkut

Hikayeleri)

Yukarıdaki tabloda Türk-İslam kaynaklarına ait alıntılar vardır. Bu alın­ tılardan yola çıkarak Türk-İslam devletlerinde İslamiyet öncesi Türklere ait hangi özelliklerin devam ettiğini karşılarına yazınız.


Türklerde Devlet Teşkilatı a. Hükümdar İlk Türk devletlerindeki "kut" inancı Türkler İslamiyet'i kabul ettikten sonra Islami bir anlam kazanarak "Allah'ın takdiri veya nasibi" olarak yorumlanmıştır. Kutun belli bir hanedana verildiği düşüncesi ise aynı şekliyle devam ettirilmiştir. Örneğin Timur, Oğuz Han soyundan gelmediği için han ya da sultan unvanı alamamış ve emir olarak kalmıştır. Bazen istisnai durumlara da rastlanmıştır. Memluklularda da kabiliyetli kişiler ordunun onayı ile sultanlığa yükselmiş ve ancak belli bir süreden sonra devamlı bir hanedan kurulabilmiştir. Türk-islam devletlerinde de ilk Türk devletlerinde olduğu gibi tahta geçme konusunda aynı şartlar geçerli olmuştur. Bu durum hanedanın erkek üyelerinin ülke içinde mücadelelerine yol açmıştır. Tahta kimin geçeceği konusunda değişen tek şey aile mensupları ve beylerin yerine zamanla devlet adamlarının etkili olmasıdır. Türkiye Selçuklularında büyük şehzadenin tahta geçmesi geleneği kabul edilmişse de her zaman buna uyulmamıştır, örneğin I. Gıyasettin Keyhüsrev ve İzzettin Kılıçaslan büyük şehzade olmadıkları hâlde hükümdar olmuşlardır. Türkiye Selçuklularında da tahta geçecek kişinin belirlenmesinde gelenek ya da sultanın vasiyetinden çok devlet adamları etkili olmuştur. Türk-islam devletlerinde hükümdar cesur, kahraman, akıllı ve bilge, halkı refah içinde yaşatan, hukuk yoluyla halkı adil idare edip birlik ve dirliği sağlayan, devleti emniyete alıp fetihler yapan, insan onurunu koruyan ve onlara eşit davranan biri olarak nitelendirilmiştir. Türk-islam devletlerinde de hükümdar geniş yetkilere sahipti. "Saray", "hükümet", "ordu" ve "adalet" olmak üzere dört müessesenin de başı olarak "yasama" (kanun yapma), "yürütme" (icra) ve "yargı" yetkilerini de kendi • Hutbe: Cuma ve bayram namaz­ şahsında toplamıştır. ları esnasında hükümdarın adının, unvan ve lakaplarının "hatip" tarafın­ Sultanın belirli kurallar dâhilinde bildirdiği emirler, kanun dan zikredilerek kendisine dua edil­ hükmünde olup herkes itaat etmekle yükümlüdür. Ordulara mesidir. kumanda etmek, vezirleri ve yüksek memurları tayin etmek • Tıraz: Abbasî halifelerinin hüküm­ hükümdarın yetki ve görevleri arasındadır. Ayrıca sultan darlara gönderdikleri elbisedir. "Divan-ı Mezalim"e de başkanlık yapar ve zulme uğrayan • Hilat: Abbasi halifeleri tarafından halkın doğrudan kendisine ulaşmasını sağlardı. tıraz ile birlikte "külah, kemer, kılıç, at, Müslüman Türk hükümdarları, ilk Türk devletlerindeki hâ­ eğer takımı, askerî mızıka, bayrak, kimiyet sembollerinin yanında yeni "unvan" ve "lakaplarla para" gibi mal ve eşyaların hüküm­ "hutbe" ve "hilat" gibi bazı maddi ve manevi unsurları hâkimi­ dara gönderilmesidir. yet ve hükümdarlık sembolleri olarak kullandılar. Karahanlı Prof. Dr. M. Altay KÖYMEN, Büyük Selçuklu hükümdarları ilk Türk devletlerindeki "ilig", "hakan" ve "han" İmparatorluğu Tarihi, C 3, s. 77, 84 (Düzenlenmiştir.) gibi unvanlarını devam ettirdiler. Türk-İslam devletlerinde "Sultan" unvanını ilk kez Gazneli Mahmut kullanmıştır. Selçuklular ilk zamanlarda "melik" ve "emir" unvanlarını kullandılar. Melikşah ile birlikte Selçuklu hükümdarları "sultan-ı azam" (büyük sultan) unvanını almaya başladılar.

Gazneli Mahmut'un giyme törenini eden temsilî

hilat tasvir resim


Türklerde Devlet Teşkilatı

Yusuf Has Hacip'in temsilî resmi

KUTADGU BİLİG'E GÖRE HÜKÜMDAR Kün-Toğdı: İnsanlar arasında büyük, küçük, kötü, iyi bilgili, bilgisiz, fakir, zengin, akıllı, akılsız ve küstah olanlar vardır. Bey hangi özelliklere sahip olursa memleket düzene girer. öğdülmış: Bey beylikle doğar; görerek öğrenir ve böylece işlerin hangisinin daha iyi olduğunu bilir. Kün-Toğdı: işi yapan kendi vazifesini yapar; bunun kusur veya fazilet olduğunu gören takdir eder. Ben iş yapan insanım, sen ise onu gören insansın. öğdülmış: Bey ilk önce asil soydan gelmelidir; cesur, kahraman, kuvvetli, yürekli bilgili, akıllı ve uyanık olmalıdır. Bey tok gözlü, haya sahibi ve yumuşak tabiatlı olmalı, sözünde ve hareketinde açık davranmalıdır. Dili dürüst ve kalbi doğru olmalı ki halka faydalı olsun. Bir memleketin bağı ve kilidi ihtiyatlık ve kanundur. Bey ihtiyatlı ise memleketini muhafaza eder. Doğru kanun koydu ise memleketini tanzim eder. Bey iki şey ile kendi beyliğini bozar. Bunlardan biri zulüm, biri ihmalkârlıktır. Bey cesur, kahraman ve atılgan olmalıdır. Aslan köpeklere baş olursa köpeklerin her biri kendi karşısındakine aslan kesilir. Eğer aslanlara köpek baş olursa o aslanların hepsi köpek gibi olur. Bey bir de şu beş şeyi kendinden uzak tutmalıdır. Acelecilik, cimrilik, hiddet, inatçılık ve şüphesiz, yalancılıktır. Ey hükümdar, birçok memleketleri elde etmek istersen sağ elin ile kılıç sallar ve vururken sol elin ile mal dağıt ve ağzından çıkan sözler şekerden daha tatlı olsun. Beyler örf ve kanuna nasıl riayet ederlerse halk da onu örnek alır ve öyle davranır. Memleketin temeli, sağlamlığı, halkın hakkı olan kanuna ve hizmette bulunan­ lara dağıtılan gümüşe bağlıdır. Kanun himayesinde halk sevinç içinde yaşamalı ve parayı görerek hizmet edenlerin de yüzleri gülmelidir. Bu iki zümre beyden memnun olursa memleketi ve idaresi düzene girer. Yusuf Has Hacip, çev.: Reşit Rahmeti ARAT, Kutadgu Bilig, s.

147-160 (Düzenlenmiştir.)

Yukarıda Yusuf Has Hacip'in Kutadgu Bilig adlı eserinden alınmış bir metin

(Yay ayraç hares emîri vekil-i hâss silahdâr abdâr çaşnigîr şarabdâr (idişçibaşı) câmedâr candar alemdar emîr-i ahur (ilbaşı) hânsâlâr jaşçı başı) emîr-i şikâr

bulunmaktadır.

Bu

metinden hareketle

Türk-İslam devletlerinde

hükümdarın özellikleriyle görev ve yetkilerini tespit ediniz. b. Saray Saray Görevlileri Türk-İslam devletlerinde saray, hükümdar ve cindeki isimler Karahanlılara aittir.) ailesinin oturduğu yer (harem), devletin de idare Devlete ve hükümdara karşı suç edildiği merkez (selamlık) ve aynı zamanda her çeşit işleyenleri yakalayıp cezalandırır. memurun yetiştirildiği (enderun) okul konumundaydı. Bu yüzden saray, ordu ve hükümetle birlikte devletin en Saraya ait bütün işlerle ilgilenir. önemli üç temel unsurundan birisiydi. Hükümdarın silahları ile ilgilenir. Karamanlılarda saraya "kapu" denilirdi. Sarayın bu şekilde ifade edilmesi halkın nezdinde devlet kapısı olarak kabul edildiğini gösterirken devlet idaresindeki Hükümdarın temizliği ile ilgilenir. merkezî konumuna da vurgu yapmaktaydı. Karahanlılardaki bu anlayış Osmanlılarda da Babıali (yüksek Hükümdarın yiyecekleri ile ilgilenir. kapı) kelimesi ile devam ettirildi. Selçuklularda ise saray "dergâh" ya da "bargâh" şeklinde adlandırıldı. Ziyafetlerde içecekler ile ilgilenir. Türk-İslam devletlerinde sarayda hükümdarın Hükümdar ve ailesinin elbiseleriyle resmî ve özel işlerinden s o r u m l u , doğrudan ilgilenir. hükümdara bağlı birçok görevli bulunurdu. Güvenilir kişiler arasından seçilen bu görevlilerin büyük bir kısmı Sarayı korumakla yükümlüdür. yüksek rütbeli subaylar olup emirlerinde de hizmetli bir Savaşlarda bayrak ve sancağı taşır. grup yer alırdı. Bunlar içinde en önemlisi "hacipler"di. Haciplerin başında Karahanlılarda "tayangu" veya Atların bakım ve terbiyesi ile "uluğ hacip", Selçuklularda "büyük hacip" unvanlı kişi ilgilenir. | bulunurdu. Büyük hacip, Selçuklu devlet teşkilatında Saray mutfağı ve hükümdarın protokol bakımından sultan ve vezirden sonra üçüncü sofrası ile ilgilenir. sırayı alırdı. Sarayın her türlü işinden sorumlu olan Hükümdarın av işlerini tertip ve büyük hacip, "gulam sistemi"ne göre sarayda yetişmiş tanzim eder. yüksek rütbeli subaylar arasından belirlenirdi.


Türklerde Devlet Teşkilatı Hükümdar ile halk ve hükümdar ile hükümet arasındaki ilişkileri düzenlemek, haksızlığa uğrayanları Divan-ı Mezalim'e çıkarmak, elçilerin her türlü işiyle ilgilenmek, törenlerde ve toplu kabullerde protokolü düzenlemek de görevleri arasındaydı, c. Hükümet Türk-lslam devletlerinde devlet yönetiminde hükümdardan sonra en etkili kişi vezirdi. Hükümdar adına devleti yöneten vezir; Karahanlılarda "yuğruş", Gaznelilerde "hâce-i buzurg" unvanını taşırdı. Tayini bizzat hükümdar tarafından yapılan vezir, icraat ve faaliyetlerinde KUTADGU BİLİG'E GÖRE VEZİR doğrudan doğruya ona karşı sorumluydu. Vezirlerin kendi­ lerine ait divanları da bulunur ve buna "vezirlik divanı" "Vezir hükümdarın eli demektir. Onlar işlerini bu eller ile görürler. Beyle­ (Dîvânü'l-Vezâret) adı verilirdi. rin yükünü yüklenen beyliğin temelini Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklularda devlet yöneti­ sağlamlaştıran vezirdir. Vezir iyi olursa minde vezir önemli bir yere sahipti. Ancak Gaznelilerde vezir bey rahat uyur. Beyden sonra hareket ve devlet yönetimiyle ilgili bütün konularla meşgul olmakla söz ile memlekete hükmeden insan birlikte son karar hükümdara aitti. Hatta hükümdar isterse vezirdir." vezir tayin etmek zorunda değildi. Yusuf Has Hacip, çev.: Reşit Rahmeti ARAT, Selçuklularda vezirler bilgi ve kültür bakımından iyi Kutadgu Bilig, s. 164 yetişmiş kimseler arasından seçilirdi. Sultanın en büyük yardımcısı sıfatıyla bütün memleket işlerinden sorumlu olan vezir, geniş yetkilere sahipti. Vezirlik divanından da tıpkı hükümdar gibi fermanlar çıkarır; tayinler yapar ve gerektiği zaman azillerde bulunurdu. Savaş zamanlarında da hükümdarla birlikte savaşlara katılırdı. Türk-lslam devletlerinde devlet meseleleri, konularına göre "divan" adı verilen dairelerde görüşülerek karara bağlanırdı. Divanlar bir araya gelerek "büyük divan"ı yani hükümeti meydana getirirdi. Vezir başkanlığında diğer divan başkanlarının oluşturduğu hükümette devlet idaresi ile ilgili alınan kararlar hükümdarın onayından geçtikten sonra uygulamaya konulurdu. Karahanlılarda büyük divana "meciis-i âlî", Selçuklular da ise "divan-ı saltanat" adı verilmiştir. Divanı saltanat devlet yönetiminde oldukça etkiliydi; sultanın kendi başına aldığı kararlar bile bu mecliste tartışılırdı. Gaznelilerde ise merkez teşkilatında beş ayrı divan bulunurdu. Aşağıdaki tabloyu incelediğinizde Karahanlı, Gazneli ve Selçuklularda aynı Karahanlılar

Gazneliler

Divan-ı Âlî Bugünkü anlamda hükümet Divan-ı Vezaret (bakanlar kurulu)tir. Mali ve genel yönetim işleriyle Vezirin başkanlığında devletle ilgilenir, başkanı vezirdir. ilgili kararlar burada alınır.

Selçuklular Divan-ı Saltanat Karahanlılardaki Divan-ı Âlî'- nin aynı özelliklerini taşır.

Dlvan-ı Tuğra İç ve dış yazışmaları yönetir.

Divan-ı Risalet Hükümdarın iç ve dış resmî Divan-ı Tuğra yazışmalarını yapar. Başında Başında bulunan s a h i b - i divan-ı r i s a l e t tuğraidır. bulunur.

Divan-ı İstifa Mali işlerle ilgilenir. Devletin gelir ve giderleri bu divanda tutulurdu. Başında bulunan devlet adamına agıcı denilirdi.

Divan-ı israf Divan-ı İstifa Devletin iç haberleşme ve gizli Başında bulunan devlet haber alma işleri ile ilgilenirdi. adamına da müstevfî denir. Başında müsrif bulunur.

Dlvan-ı İsraf Mali ve idari isleri kontrol ve teftiş eden divandır. Başında baş müsrif bulunur.

Divan-ı Vekâlet Hükümdar ve ailesine ait mali Divan-ı İsraf işlede ilgilenir. Başında vekîl-i Başında baş müsrif bulunur. has bulunur.

Divan-ı Arız Askerî işlerle ilailenir. basında emir-i arız bulunur. üç devlette iki devlette tek devlette

görevli


Türklerde Devlet Teşkilâtı Türkiye Selçuklularında da Büyük Selçuklu Devleti benzeri divan teşkilatı oluşturulmuştur. Büyük divan (Divan-ı âlâ)da Büyük Selçuklulardaki divan üyeleri dışında naib-i saltanat (sultanın temsilcisi), emirü'l ümera (beylerbeyi), pervaneci (arazi işleri ile ilgilenir) gibi görevliler bulunurdu. Divanın görevleri özetle şöyle idi: Divana gelen davaları karara bağlamak, dış işleriyle ilgili bürokratik işleri yürütmek, hükümdarın ve devletin maliyesini düzenlemek. 3. Taşra Teşkilatı

1018'de Tus'ta doğdum iyi bir eğitimden sonra Gazne Devleti'ne bağlı Horasan valisi emrinde idarecilik hayatına başladım. Daha sonra Selçukluların hizmetine girdim Alparslan'ın Selçuklu sultanı olmasıyla 1064 yılında vezirliğe getirildim ve Melikşah Döneminde de aynı görevi üstlendim. Malazgirt Savaşı hariç, diğer savaşlarda sultanların yanında yer aldım. Büyük Selçuklu Devleti'nin idari teşkilatının oluşmasında yaptığım çalışmalar ile devletin sağlam temeller üzerine oturmasını sağladım. Sultan Melikşah'ın tavsiyesi ile yaşadığım dönemi anlatan önemli bir siyaset kita ı yazdım. islamiyet'te birliği sağlamak için eğitime önem verdim. Bağdat'ta Nizamiye medre­ selerini kurdum. Yaptığım hizmetler Abbasi halifesi tarafından da takdir edildi ve bana önemli unvanlarverildi. 1092'de dilekçe vermek bahanesiyle huzuruma çıkan bir Batınî fedaisinin saldırısı sonucunda hayatımı kaybettim.

SİYASETNAME'DEN Dergâhtan (saraydan) birçok mektuplar yazıyorlar; önemli bir iş olmadıkça saraydan bir şeyler yazmasınlar. Yazılan şey öyle etkili olmalıdır ki kimse ona el ve dil uzatmaya cesaret edememeli, verilen emirleri mutlaka yerine getirmelidir. Eğer bir kimsenin yüce divandan çıkan bir fermana hakaret ile baktığı, ona itaat etmekte gevşeklik ettiği anlaşılırsa o kişi sarayın yakınlarında da olsa şiddetle cezalandırılsın. Padişah ile diğer insanlar arasındaki fark hükümranlıktır. Hikâye Nişabur'dan bir kadın, zulüm gördüğü iddiasıyla Gazne'ye Sultan Mahmud'un huzuruna çıkarak "Nişabur âmili benim kaybolan bir malımı alıp kendi tasarrufuna geçirmiştir." diye şikâyette bulundu. Ona, "Bu kadının kaybolan malını geri ver." diyebir ferman verdiler. Âmil, kayıp mal hakkında delili olduğu için "Bu mal benimdir, onu her an yüce divana getiririm." dedi. Kadın ikinci defa Gazne'ye giderek şikâyetçi oldu. özel bir görevli göndererek âmili Nişabur'dan Gazne'ye getirdiler. Sultan sarayına ulaşır ulaşmaz cezalandırılması emredildi. Âmil delillerini arz etti, araya önemli kişiler koyarak cezasını paraya çevirtmek istedi. Hiç birinin faydası olmadı ve âmil cezalandırıldı. "Kaybolan bu malın senin olduğu doğrudur, fakat niçin fermanın hükmünü yerine getirmedin? Emredilen her şeyin yerine getirilmesinin vacip olduğunu şimdi gördün." dediler. Bunu, kimsenin sultanın fermanına karşı gelmeye cesaret etmemesi için yaptılar. Herkes padişaha ait, padişahla ilgisi olan veya padişahın emrettiği şeyi yapmak zorundadır. Eğer bir kimse zimmetine bir dirhem geçirse böyle yapması lazımdır. Diğerlerine örnek olması için onu cezalandırmalıdır." Nizamülmülk. hzl.: Prof. Dr. M. Altay KÖYMEN, Siyasetname, s. 51-52

Yukarıdaki

metinden

Türk-Islam

devletlerinin

yönetim anlayışı hakkında hangi bilgilere ulaşılmaktadır?

r

SELÇUKLULARDA ATABEY Selçuklular, bölge veya eyaletlerin başında idareci olarak tayin ettikleri "melik" adı verilen şehzadelerin yanına "atabey" unvanlı kimseleri de verirlerdi. Bunlar devlet ve askerlik işlerinde iyi yetişmiş, tecrübeli kimselerden seçilirdi. Onlar şehzadeleri en iyi şekilde yetiş­ tirirlerdi. Ancak merkezî iktidar gücünü kaybettiğinde durumdan yararlanan bazı atabeyler, şehzadelere ait toprakları ele geçirerek bağımsız devletler kurabiliyor­ du. Bu devletlere atabeylik denilmiştir. Prof. Dr. Salim KOCA, 'İlk Müslüman Türk Devletlerinde Teşkilat", Türkler Ansiklopedisi, C S, s. 148-149

Türk-İslam devletleri ile İslamiyet öncesi Türk

devletlerinin yönetim açısından benzer ve farklı yönleri nelerdir? Devleti, hanedan ailesinin ortak malı sayan eski Türk hâkimiyet anlayışı, Türk-Islam devletlerinde de geçerliliğini sürdürdü. Bu anlayış özellikle Karahanlı ve Selçukluların taşra teşkilatında uygulandı. Hatta Karahanlılarda eski Türklerdeki ikili idare uygulanarak devlet doğu ve batı olmak üzere iki koldan yönetildi. Türk-İslam devletlerinde ülke, "eyalet" (vilayet) adı verilen idari bölgelere ayrılırken buralara askerî valiler ya da hanedan üyeleri görev­ lendirilirdi. Hanedan üyesi valiler ise idaresi altındaki bölgeleri özerk olarak yönetirler; kendilerine has ayrı idari, askerî teşkilatlar oluşturup bu bölgeleri miras olarak bırakabilirlerdi. Ancak valilerin idaresindeki bölgelerin sınır


Türklerde Devlet Teşkilat» değişikliği sultanın fermanı ile yapılırdı. Bununla birlikte eyaletlerin önemli işleriyle ilgilenen memurlar merkezden gönderilirdi. Eyaletlerde güvenlik, idari, ve adli işler merkezden gönderilen ve yetki alanları birbirinden farklı görevliler tarafından yürütülürdü. Ayrıca reis olarak adlandırılan ve merkez tarafından halkın içinden seçilen kişiler, mülki amire yardımcı olurlardı. Belediye işleriyse muhtesipler tarafından yürütülürdü. Türkfslam devletlerinde eyaletler kendi içinde şehir, kasaba ve köylere ayrılırdı. Buralarda da eyalet yönetimini örnek alan idari, askerî ve adli teşkilatlanma oluşturulurdu. Şehirdeki mülki idareciye "amid" adı verilirdi. Türklerde çabuk haber almak ve hükümdarın merkezî idareden gönderdiği ferman, mektup vb. ulaştırmak için bir posta teşkilatı oluşturuldu. Ayrıca gizli istihbarat memurları görevlendirilerek taşradaki uygulamalar kontrol altına alınırdı. Gaznelilerin taşra teşkilatında daha merkezî bir yapılanma söz konusu idi. Bu yapılanma içinde önemli bir birim olan "berîd", gerek resmî görevlileri ve gerekse halkı ilgilendiren bütün konuları raporlar hâlinde başkente sunardı. Türkiye Selçuklularının taşra yönetimi Büyük Selçukluların küçük bir modelini oluştururdu. Merkeze bağlı eyaletler "subaşı", hanedan üyelerinin yönetimindeki eyaletler ise "melik"ler tarafından yönetilirdi. Meliklerin yönetimindeki eyaletler özerk bir statüde olmakla birlikte Büyük Selçuklulardan farklı olarak daha merkezî bir yapıya sahipti. Devletler Karahanlı Selçuklu Gazneli

Türk-islam Devletlerinde 1 yaletlordéki Idareclle r Askrıı Milli Adli

Mülki

Askerî vali Hanedan üyesi vali Şıhne (askerî vali) Melik (hanedan üyesi vali) Sahib-i divan

Belediye

Kadı

Amil/ Muhtesip ımga

Sahibu'sşurta

Kadı

Amil

Muhtesip

Sâlâr(sipehsâlâr)

Kadil kudat Amil

Muhtesip

4. Ordu Teşkilatı

Yandaki resmi inceleyi-

• Türkmen tasvir ediniz.

askerini

• Gulam askerini tasvir ediniz. • Türkmen ve Gulam askeri arasında ne gibi farklılıklar var? Tespit ediniz.

Büyük Selçuklu ordusundaki davulcu (1), Türkmen (2) ve gulam (3) askerleri

• Türk-İslam devletleri askerlerinde ilk Türk devletlerindekilere göre ne gibi değişiklikler görüyorsunuz? Belirtiniz.

Türk-İslam devletlerinde ordu, büyük ölçüde Türklerden meydana gelmişti. Karahanlı, Türkmen Beylikleri, Delhi Sultanlığı ve başlangıçta Türkiye Selçuklu

L


Türklerde Devlet Teşkilatı TÜRKLERDE İKTA iktalar; arazi iyi işletildiği, iyi bakıldı­ ğı sürece verilen kişide kalırdı. Ancak aksi hâlde en geç üç yıl sonra ondan alınıp başka birine verilirdi. Bir bölgenin vergilerini toplamak suretiyle dirliğe sa­ hip olan eyalet askerlerinin (sipahiler), I zamanla derebeyliğe dönüşmemesine dikkat edildi. Çok zengin olmaları ve kale yaptırmalarını engellemek için iki yılda bir yerleri değiştirildi. Halka iyi davranmalarına da dikkat edilirdi. Böylece devlet ikta sistemi ile hiçbir harcama yapmadan çok sayıda askere sahip olduğu gibi vergi toplama işini de hâlletmiş oluyordu. Selçuklu ikta usulü aslında Türk "Mîrî" toprak hukukunun yeni şartlara uygun hâle getirilmesiydi. Prof.

Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Türk Millî Kültürü, s. 348

orduları Türklerden oluşturuldu. Diğer Türk-lslam devletleri ise ordularında yerli unsurlara da yer verildi. Karahanlı ve Selçuklu ordularında Hunlardaki onlu sistem birtakım değişikliklerle devam ettirilirken diğer Türk-İslam devletlerinde pek uygulanmadı. Türk-İslam devletlerinde eski Türk devletlerinden farklı olarak getirilen yenilik, orduya "gulam sistemi"nin yerleştiril­ mesi oldu. Gulam askerleri, çoğunluğu Türklerden olmak üzere, satın alma yoluyla savaşlarda esir edilenlerle küçük yaşlarda toplanan çocukların gulamhane adı verilen asker yetiştirme merkezlerinde yetiştirilmesi ile oluşturuldu. En önemli gulam yetiştirme merkezi saraydı. Burada askerî konuların yanı sıra yönetim ve protokol kurallarıyla ilgili eğitim de verilirdi. Gulamlar, aldıkları eğitim sonucunda askerî ve idari görevlere getirilirlerdi. Asker olarak yetişenler sultanın özel muhafız ordusu Gulaman-ı Sarayı (saray köleleri) ve ordunun asıl vurucu kısmı olan hassa ordusunu oluştururdu. Selçuklu Devleti hariç olmak üzere bu askerler (hassa ordusu), hazineden yılda dört kez maaş alırlardı. Bu uygulama Karahanlılardan başlayarak Osmanlılara kadar birçok Türkİslam devletlerine de örnek teşkil etti.

İlk kez Hz. Ömer Döneminde kullanılan askerî iktanın, Büyük Selçuklular tarafından geliştirilip Türk ordusunda uygulanması İslami­ yet'le birlikte Türk askerî sisteminde meydana gelen diğer önemli farklılık oldu. "İkta sistemi", ülke topraklarının vergi gelirlerine göre bölümlere ayrılarak her birinin askerî ve sivil devlet görevlilerine hizmet karşılığında maaş olarak verilmesidir. Görevliler elde ettikleri gelirlerden maaşlarını aldıktan sonra kalan bölümü ile atlı asker beslerlerdi. "Sipahiyan" adı verilen bu askerler savaş zamanında orduya katılırlardı. Bu askerler Selçuklu ordusunun en büyük bölümünü meydana getirirdi. Türkiye Selçuklularında da devam eden bu sistem, Osmanlılarda "tımar" adını aldı. Gazneli ordusunda birçok Müslüman yerli unsura da yer verildi. Fetih politikasını "gaza ve cihat" anlayışıyla gerçekleştirmek isteyen Sultan Mahmut, İslam ülkelerinden "gaziler" toplattı. Selçuklu ordusunda uzmanlaşmaya gidilerek çeşitli sınıflar oluşturuldu. Bu sınıflardan en önemlileri şunlardır; • Mancınıkçılar: Mancınıkla taş fırlatarak kale surlarına zarar veren sınıf. • Neftçiler: Kale kuşatmalarında surlara tırmanmaya çalışan düşman askerlerinin üzerine yağ dökmekle görevli askerî sınıf. • Lağımcılar: Kale kuşatmalarında tünel kazarak kaleye girmekle görevli askerî sınıftı. Ayrıca orduda okçular, mızrakçılar ve gürzcüler adıyla bu silahları kullanan askerî sınıflar da vardı.

Türk-lslam Türkmen gösteren

devletlerinde askerlerini temsilî resim


3"

mm 3

C

2 =i

CD c

C

CD Eft

3

JH£-(m

03 -2>CQ;

en

» - * " - & # - § t

=3

a)

m

F

m

3

ro

.E^aS'S

3

?

t

t

t

-

t

1

ww— CD

?

3 3 8.

I

TURK-İSLAM DEVLETLERİNDE ORDU Genel özellikler

özellikler

Kısımları

Türklerden oluşmuştur.

Saray Muhafızları

İlk k e z s a t ı n a l ı n a r a k e ğ i t i l e n g e n ç l e r d e n g u l a m askerleri (paralı asker) oluşturul­ muştur.

Hassa Ordusu

O k , y a y , m ı z r a k , kılıç, b a l t a , h a n ç e r , t o p u z , tolga, zırh, kalkan vb. silahlar kullanılmış-

Eyalet O r d u s u Türkmenler

O r d u ç o k uluslu bir y a p ı y a sahiptir. Gulamlar başlangıçta Türklerden oluşur­ ken sonraları yabancı unsurlar da yer almıştır. Savaşta düşmanın düzenini bozmak ve ağır silahlar taşımak amacıyla ç o k sayıda fil k u l l a n ı l m ı ş t ı r . B u n l a r ı n s a y ı l a r ı 1.700'e kadar ulaşmıştır.

^ ra E ro =

Gulaman-ı Saray

Hassa Ordusu

Sarayı ve hükümdarı korumakla görevli maaşlı askerlerdir.

Türk-İslam devletlerinde ordu komutanı hüküm­ dardır

H ü k ü m d a r a bağlı maaşlı askerlerdir.

Türk-lslam orduları sefer ve s a v a ş e s n a s ı n d a i s l a m d e v l e t l e r i n d e o l d u ğ u gibi tertiplenmiştir: M e r k e z , s a ğ k o l , s o l k o l , ö n c ü birlik v e a r t ç ı birlik.

Ş e h z a d e , valiler ve devlet a d a m l a r ı n a ait kuvvetlerdir. S a v a ş d u r u m u n d a b i r l e ş e r e k asıl o r d u y a katılırlar.

Türk-İslam devletleri ordularında g u l a m adı verilen ve g u l a m h a n e l e r d e eğitilen askerler yer almıştır.

Çiğil, Y a ğ m a Karluk, vb. t o p l u l u k l a r d a n o l u ş a n birliklerdir.

T u r a n taktiği kullanılmıştır.

O r d u n u n asıl k ı s m ı n ı o l u ş t u r u r l a r .

Sultanın özel muhafız ordusunu oluştururlar.

Tabloyu

Y ı l d a d ö r t k e z m a a ş alırlar.

farklı

inceleyiniz ve ilk Türk ordularıyla benzer ve

yönlerini aşağıdaki Benzerlikler

O r d u n u n asıl v u r u c u kısmıdır.

boşluklara yazınız. Farklılıklar

A y a k l a n m a l a r ı bastırmakla görevlidir. Y ı l d a d ö r t k e z m a a ş alırlar.

Eyalet Ordusu

K a r a h a n l ı e y a l e t a s k e r l e r i ile a y n ı ö z e l l i k l e r i t a ş ı r l a r .

Ücretli Askerler

Kuzeyden seçilirler.

O r d u n u n b ü y ü k bir k ı s m ı süvaridir. O k , y a y , g ü r z , kılıç, m ı z r a k g i b i s i l a h l a r kullanılır. A s k e r l e r z ı r h g i y e r v e k a l k a n taşır.

Ortak

gelen

Oğuz,

Karluk

ve Yağma Türklerinden

Ü c r e t l i a s k e r î sınıftır. Gönüllüler

İslam ülkelerinden askerlerden oluşur.

sefer

zamanlarında

orduya

katılan

Y a l n ı z s a v a ş g a n i m e t l e r i n d e n p a y alırlar.

G a z n e l i o r d u s u ö r n e k alınmıştır. Orta Çağın en güçlü Osmanlılar başta olmak d e v l e t e örneklik etmiştir.

ordusu olup üzere birçok

Diğer Türk-İslam askerlerinden farklı olarak kargı, nacak, kamçı, tolga, arrede, mancınık, s a p a n , k e m e n d , kule, koç başı ve neft gibi silahlar kullanılmıştır. Seferlere seyyar götürmüşlerdir.

hastane

ve

O r d u d a s a v a ş a n sınıf y a n ı n d a h i z m e t g r u b u d a y e r almıştır.

. ro E

Gulaman-ı Saray

Sultanı ve sarayı k o r u m a k l a görevlidirler. Y ı l d a d ö r t k e z m a a ş alırlar. Süvarilerin yanında piyade (4.000) a s k e r l e r d e bulunur. O r d u n u n savaşçı kısmını oluşturan süvari gruptur.

Hassa Ordusu

T ü r k l e r d e n seçilir. B a ş k a işlerle uğraşamazlar. M a a ş y e r i n e ikta g e l i r l e r i alırlar.

İkta A s k e r l e r i

ikta verilen melik, vali ve devlet a d a m l a r ı n ı n b e s l e m e k z o r u n d a oldukları askerlerdir.

Türkmenler

O ğ u z b o y l a r ı n a ait kuvvetlerdir. Başlangıçta o r d u n u n temelini oluşturur. D a h a s o n r a batı sınırlarına akıncı o l a r a k yerleştirildiler.

Bağlı Devletlerin Askerleri

Bağlı devletlerin gerektiğinde gönderdiği askerlerdir.

hamamlar yardımcı

H e

i i

< i 5*

m

X"

5*

I


Türklerde Devlet Teşkilat» C. OSMANLI KLASİK DÖNEM DEVLET TEŞKİLATI 1. Osmanlı Devlet Anlayışı OSMANLIDA DEVLET ANLAYIŞI İlk Türk hakanları açık alanlarda halka büyük toy ve şölenler sunmayı kendilerine vazife edinmişlerdi. Böyle toy vermeyen hakanların saygınlığı olmazdı. Kutadgu Bilig'de hükümdara şu öğütler verilir: "Hazineni aç ve servetini dağıt. Uyrukların çoğalınca gaza yapar hazineni doldurursun çünkü halkın aklı fikri hep karnındadır... Yiyip içmeyi esirgeme onlardan." Derviş Sarı Saltuk, Osman Gazi'ye şu öğüdü verir: "Adil ol, yan tutma; yoksulun ahım alma, tebana kötü davranma. Kadı ve valilerini denetle ki iktidarda kalasın ve halk bağlılığını yitirmesin." Osmanlı kaynaklarına göre "Osmanlı sarayında 'Halk gelsin, yesin.' diye yemekler hazırlanır, bunu duyurmak için de ikindi vakti nevbet çalınırdı." Fatih Sultan Mehmet'in veziriazamı, "Devlet hazinesini zenginleştirmen ancak hü­ kümdar askerden parayı esirgememeli cömert hareket etmelidir." demiştir. Prof. Dr. Osman TURAN,

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi, s. 183 (Düzenlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre Osmanlı Devleti, Türk devlet anlayışı­ nın hangi esaslarını devam ettirmektedir? Osmanlılar, devlet teşkilatlanmasında kendinden önceki Türk devletlerinin tecrübelerinden yararlanmakla birlikte Türkiye Sel­ çuklularını ve İlhanlıları da örnek almıştır. Bir süre Selçuklular ve Fatih Sultan Mehmet'e ait İlhanlılara bağlı bir uc beyliği statüsünde bulunan Osmanlıların minyatür devlet kurma aşamasında Türkiye Selçuklu Devleti'nde görev yapmış devlet adamlarını idari alanlarda istihdam etmesi bunda etkili olmuştur. Osmanlı klasik dönem kültür ve medeniyetinin oluşumunda Orta Asya Türk gelenekleri, islamiyet'in getirdiği kültürel değerler ve hâkim olduğu coğraf­ yadaki kültür unsurları etkilidir. Bu üç unsur zamanla imparatorluk özelliklerine göre şekillenmiştir. Ancak bu sentez kültürde, Türk karakteri her zaman hâkim olmuş; devlet yönetimi, ordu, dil, musiki, mimari, edebiyat, folklor vb. kendini hissettirmiştir. İlk Türk devletlerindeki adil yönetim, Türk cihan hâkimiyeti ülküsü ve kanun üstünlüğü anlayışı ile Osmanlı Devleti'nde de devam ettirilmiştir. Bu anlayış "devleti ebet müddet", "nizamı alem" ve "kanunu kadim" esasları ile süreklilik kazanmıştır. "Devleti ebet müddet" anlayışı ile devletin sonsuza kadar yaşatılması hedeflenmiş, "nizamı alem" de bu hedefin bir uzantısı olmuştur. Anlam itibarı ile dünya düzeni olan bu anlayışta asıl amaç Osmanlı ülkesindeki kamu düzenini sağlamaktır. Bunu her şeyin üstünde gören Osmanlı sultanları, nizamı alemin sürekliliğini sağlamak için halkın adaletli yönetilmesini ve memuriyetlerin ehline verilmesini ön şart olarak görmüşlerdir. MACARLARA GÖRE ilk Türk devletlerinde olduğu gibi adaletin sağlanmasını devletin OSMANLI kanunlara göre yönetilmesine bağlayan Osmanlılar, örfi kuralları Tekirdağ'da yazdığı mektuplarıyla Macar edebiyatında kanunlaştırmıştır. Fatih Kanunnamesi ile Osmanlı devlet hukuku r önemli yer edinen Mikes gerçek anlamda düzene konulmuş; devletin işleyişinde memurların Kelemen, 1725'te şöyle diyordu: statü ve yerleri belirlenmiştir. Böylece devlet-toplum, devlet-fert **». "... Başka hiçbir memlekette arasındaki ilişkileri düzenleyen kanunlar meydana getirilmiş ve sığıntıya bu kadar yardım bütün tebaanın genel olarak kanun önünde eşitliği kabul edilmiştir. edilmez. Hiçbir yerde buradaki Başlangıçta bir uc beyliği olan Osmanlılar, doğudan göç eden f gibi sakin ve rahat olamayız. Türk boyları ile beslenip kısa sürede gelişip güçlenmiş, istanbul'un Tanrı'ya şükür şimdiye kadar fethinden sonra çeşitli unsurlara hâkim büyük bir cihan devleti hâline aramızda en küçük bir kırgınlık gelmiştir. Devleti meydana getiren bütün unsurlar Türk ahlak ve olmadı. Türklere nerede rastlasak bizi hep iyilikle karşıladılar, kültür değerlerini benimsemiş ve zaman içinde kendilerini "Osmanlı" • çünkü Türkler en çok Macarları olarak ifade etmişlerdir. İlk Türk-lslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti de severler." bünyesinde her türlü inanç sistemine anlayış gösteren bir yapıya Prof. Dr. Laszlo RASONYI, Tarihte M Türklük, s. 213 sahiptir. Devlet içindeki gayrimüslimler din, mezhep, vicdan özgürlüğü yanında kendi kültürlerini cemaat sistemleri içinde


Türklerde Devlet Teşkilatı yaşatma hakkına da sahip olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet, Rum, Yahudi ve Ermenilerin devletin müdahalesi olmaksızın kendi dinî kuruluşlarını tesis etmelerine müsaade etmiştir. Ancak sahip olunan hak ve ayrıcalıkların, devletin genel yapısına ve işleyişine yansıtılmasına izin verilmemiştir. Osmanlı Devleti'nde güçlü bir merkezî otorite tesis edilmiştir. Özel mülkiyet sınırlandırılmış, kentler, zanaatlar ve ticaret yakından denetlenmiştir. Ayrıca zaman zaman insan, mal ve servet sayımları yapılmış ve sonuçları "tahrir defteri"ne (yazım defteri) kaydedilmiştir. 2. Merkez Teşkilatı 1 PADİŞAH 1 önceki Türk ve Türk-İslam devlet­ mm lerinden farklı olarak Osmanlı Devleti'nde daha merkezî bir yönetim oluşturulmuştu. DİVANIHÜMAYUN Hükümet, ordu ve eyaletler doğrudan mm doğruya padişahın şahsına bağlı bir bütün olarak d ü ş ü n ü l m ü ş , bütün birimler ŞEYHÜLİSLAM devletin merkezi olan İstanbul'dan KADIASKER yönetilmişti. Merkez teşkilatı; hükümdar, SEYFİYE İLMİYE saray ve Divanıhümayun olarak sıralan­ Yargı-öğretim-Dinî İşler mıştı. idare-Askerlik

*

NİŞANCI 1 ) 1 | II KDAH KALEMİYE Yazışma-Maliye

a. Hükümdar Aşağıdaki metinleri okuyunuz. Ok yay münasebetini de dikkate alarak ilk Türk ve Türk-İslam devletlerindeki hangi özelliklerin Osmanlı Devleti'nde devam ettiğini tespit ediniz.

OK-YAY MÜNASEBETİNE GÖRE Bilecik'in fethinden sonra Dursun Fakih, cuma namazının kılınması için sultandan izin almanın gerekli olduğunu Osman Gazi'ye kayınbabası Şeyh Edebalı vası­ tasıyla bildirdi. Osman Gazi, "Bu şehri kendi kılıcımla aldım. Onda sultanın ne hakkı var?" cevabını verdikten sonra ilave etti, "Ona sultanlık veren Allah bana da hanlık verdi. Eğer o ben Al-i Selçuk'um derse ben de Gök Alp oğluyum." sözleriyle hâkimiyet hakkının kendisine intikal ettiğini ileriye sürdü. Karacahisar'da cuma, Eskişehir'de bayram hutbesini kendi adına okuttu.

KANUNİ'NİN OĞLUNA NASİHATİ I. Süleyman tahtı ele geçirmek için düzen kuran oğlu Beyazıt'a "Gele­ ceğin için her şeyi Allah'a bırak­ malısın çünkü hükümdarlıkları ve yönetimlerini düzenleyen, kişiler değil, Allah'ın taktiridir. Allah ülkenin benden sonra senin olmasını iste­ mişse yaşayan hiç kimse bunu engelleyemez." demiştir. Prof. Dr.

Halil İNALCIK,

Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, s. 65

Sefa ÖCAL, "Dursun Fakın", Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 34, s. 25-27 (Düzenlenmiştir.)

Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Döneminde yönetimde eski Türk töresine uygun olarak boy sistemi usulleri tatbik edilmişti. Yönetim hakkına sahip olan Osmanlı ailesinin reisi aynı zamanda memleketin de yöneticisiydi. Başlangıçta "bey", "gazi" unvanlarını taşıyan Osmanlı hükümdarları daha sonra "hüdavendigar", "sultan", "han" ve "padişah" unvanlarını da kullanmışlardır. Yukarıdaki unvanları kullanan padişah­ lara örnekler veriniz. ilk Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarlığın ilâhi takdire göre belirlendiğine inanıldı ve hükümdar olma hakkı "Âl-i Osman" olarak adlandırılan

Osman Gazi'yi komutanları Akçakoca ve Konur Alp ile birlikte gösteren temsilî resim


Türklerde Devlet Teşkilatı Osmanlı ailesine verildi. Başlangıçta ülkenin hanedanın ortak malı sayılması düşüncesi ve hükümdarlığa hanedan ailesinden kimin geçeceği konusunda bir kuralın olmaması geleneği devam ettirildi. I. Murat'a kadar devlet adamları ve askerlerce sevilen ve takdir edilen şehzade hükümdar olurken I. Murat'tan itibaren "Ülke hanedanın ortak malıdır." anlayışının yerini "Ülke padişahın oğullarınındır." anlayışı aldı. Ben bir Osmanlı şehzadesiyim. Ben ve diğer Osmanlı şehzadeleri, Selçuklularda olduğu gibi 12 yaşımıza geldiğimizde yönetim ve askerî alanda tecrübe kazanmak için "Çelebi Sultan" unvanıyla sancaklara vali olarak gönderilirdik. Buralarda "lala" adı verilen hocalarımızın nezaretinde başkenttekine benzer saray ve yönetim oluşturulurdu. Ancak bize Selçuklu melikleri kadar geniş haklar verilmezdi. Biz buralarda babalarımız sultanın emirlerine göre davranır, yakından denetlenir ve sadece bize ayrılan gelirleri alabilirdik. Mehmet Döneminden (XVI. yüzyılın sonları) itibaren şehzadelerin sancaklarda görev alma usulünün kaldırılması biz Osmanlı şehzadelerinin yönetimde tecrübe kazanmasını engelledi.

Yabancı gözüyle Osmanlı şehzadesini gösteren temsilî resim

V. Mehmet Reşat'ın kılıç kuşanmak için Eyüp Sultan'a gelişi

Fatih Kanunnamesi, devletin bekasının sağlanması ve taht kavgalarının önüne geçilmesi için tahta çıkan hükümdarın gerekli tedbirler almasına izin verdi. XVII. yüzyıla kadar devam eden bu usul I. Ahmet'ten itibaren, "ekber ve erşed" (yani hanedanın en büyük erkek evladının Osmanlı tahtına geçmesi) şeklinde değiştirildi. 1876'da hazırlanan kanunuesasi ile hanedanın en yaşlı erkek üyesi, veliaht olarak kabul edildi. I. Murat'tan itibaren tahta geçme usulünde yapılan bu yeniliklerle veraset konusunda Osmanlı Devleti diğer Türk devletlerinden ayrılmış oldu. Osmanlı Devleti'nde padişah cülus töreni ile tahta çıkardı. Cülus töreni Osmanlı padişahlarının tahta çıkmalarını takip eden ilk günlerde Eyüp Sultan Türbesi'nde kılıç kuşanmaları dolayısıyla yapılan merasimdi. Padişah; yasama, yürütme ve yargıya ait her türlü yetkiyi şahsında toplardı. Ancak kanun, nizam, örf, âdet ve geleneklere uymak zorundaydı. Bir işe başlamadan önce padişahın, devlet adamları, komutanlar ve şeyhülislama da­ nışması gerekirdi. Bütün bunlar onun otoritesini bir nevi sınırlandırmaktaydı. XVII ve XVIII. yüzyıllarda padişahın yetki ve görevlerinde bir değişiklik olmadı. Ancak siyasi ve askerî şartlar gereğince padişahların otoritesi; yeniçeri, ümera ve ulemanın nüfuzu ile sınırlandırıldı. Yeniçeri ve ulemanın desteği olmadan ıslahat ve yeniliklere teşebbüs eden padişahlar, bu girişimlerinde başarılı olamadı.


Türklerde Devlet Teşkilatı b. Saray Osmanlı Devleti'nde saray, Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi hem padişahın özel hayatının geçtiği evi hem de devlet işlerinin yürütüldüğü merkezdi. Divan toplan­ tıları, cülus töreni, yabancı elçilerin kabulü ve bayram­ laşma törenleri burada yapılırdı. Devletin yürütme organı olan hükümet, sarayın "babüs sade" denilen kısmında toplanırdı. Osmanlı Devleti'nde XVI. yüzyıla kadar idareci kadrolar, genel olarak ilmiye ve seyfiye sınıflarından seçilirdi. İlmiye sınıfı ilim adamlarından, seyfiye ise askerlerden oluşurdu. Bürokratik işler bu sınıflara mensup kişiler tarafından yürütülürdü. Bu yüzyıldan itibaren bunlara bürokratların oluşturduğu kalemiye sınıfı eklendi. Yönetim ve askerlik konusunda önemli görevleri olan seyfiye, devşirme kökenli kişilerden oluşurdu. Devşirme, Türk-İslam devletlerindeki gulam sisteminin, bazı farklılıklarıyla Osmanlı Devleti'nde uygulanmasıydı. Bu sistemi Türkiye Selçuklularından alan Osmanlılar, yalnızca Hristiyan kökenli çocukları eğitmeleri ve onları hem askerî hem de idari alanda istihdam etmeleriyle diğer Türk-İslam devletlerinden ayrıldı. Yandaki

Topkapı

Sarayı'nı

gösteren

minyatürü

inceleyiniz. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız. •

Sarayda kimler yaşamaktadır? Tespit ediniz.

Çizili alan neresi olabilir?

Minyatürde

görünen

kısım

sarayın

hangi

bölümüdür? Topkapı Sarayı'nı Devşirme sistemine göre alınan çocuklar Anado­ gösteren minyatür lu'daki Türk ailelerinin yanına gönderilerek Türk-İslam kültürüne göre yetişti­ rilirlerdi. Daha sonra bir kısmı eğitilmek üzere küçük saraylara (Edirne, Galata, Ishak Paşa ve İbrahim Paşa sarayları gibi), diğerleri de Acemioğlanlar Ocağı'na gönderilirlerdi. Saraylara gönderilen çocuklar gerekli eğitimi aldıktan sonra seçime tabi tutulur, bir kısmı Topkapı Sarayı'na diğerleri kapıkulu süvari ve silahtar bölük­ lerine yerleştirilirdi. Topkapı Sarayı'nda eğitimlerini tamamlayanlar merkezde ve taşrada önemli mevkilerde görevlendirilirdi. Eyaletlerde görev alan beylerbeyi, sancakbeyi ve vezir rütbesindeki devşirmeler haremde eğitim alan cariyelerle evlendirilirdi. Böylece bu yöneticilerin eyaletlerde yerli büyük ailelerin kızlarıyla evlenmeleri önlenerek merkezî otorite korunur ve taşradaki adil yönetimin sürekliliği sağlanırdı. DEVŞİRME SİSTEMİ Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında devlet idaresinde Devşirme sistemi özellikle Rumeli'deki ön planda olan Türk kökenli vezir ve beyler, Veziriazam Hristiyan köy ve kasabalarında uygulanırdı. Devşirme kanununa göre görevli Çandarlı Halil Paşa'dan sonra bu özelliklerini kaybetti. memurlarca 8-20 yaşları arasında kırk Bunların yerini devşirmeden yetişen devlet adamlarının haneden bir kişi alınırdı. Tek çocuklu almasıyla Osmanlı yönetiminde devşirme ve Türk kökenli ailelerin çocukları alınmazdı. Aile şece­ devlet adamları arasında rekabet görülmeye başladı. resine dikkat edilerek alınan bu çocuklarla c. Divanıhümayun ilgili her türlü bilgi defterlere kaydedilirdi. Osmanlıların Kuruluş Döneminde, yönetimle ilgili karar­ m Osmanlı padişahları bu şekilde yete­ lar alınırken eski Türk töresi ve boy usulleri uygulanırdı. nekli kişileri seçerek sadece kendilerine Orhan Bey'den itibaren devletle ilgili önemli meseleler, bağlı askerî ve bürokrat bir sınıf oluşturmayı hükümdarın başkanlık ettiği ve bir kısım devlet adamının amaçlardı. Prof. Dr. Abdülkadir ÖZCAN, "Askeri Teşkilat", Os­ oluşturduğu "Divanıhümayun"da görüşülürdü. Fatih manlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 97-98 (özetlenmiştir.) Dönemiyle birlikte sadrazam Divanıhümayuna başkanlık etmeye başladı.

1


Divanıhümayunda toplumu ilgilendiren, idari, mali ve askerî konular ve yöneticilerin kendi başlarına karar veremedikleri meseleler görüşülür, karara bağlanır ve padişahın onayına sunulurdu. Burada alınan kararlar şeyhülislamın fetvasından sonra kanun olarak yürürlüğe girerdi. Bu şekliyle Divan, Osmanlı Devleti'nin en önemli yasama ve yürütme organı niteliğini taşımakta, Türk-İslam devletlerindeki Divan-ı Mezalimin yürüttüğü görevi de üstlenmekteydi. Kaza mahkemelerinde karara bağlanan davalar itiraz durumunda ikinci kez burada görüşülürdü. Divanıhümayunda alınan kararların uygulanması ve kayıtlarının tutulmasın­ da beylikçi, tahvil, ruûs ve amedi kalemleri görevliydi.

Başçuhadar (Sadrazamın giyecekleri ile ilgilenen görevli)

Defter Emini (Arazi kayıt defterlerini muhafaza eden

Darphane

görevli)

Klasik Dönem (XVI. Yüzyıl) Osmanlı Divan Üyeleri

PADİŞAH

SADRAZAM (Veziriazam) D e v l e t i n iç ve d ı ş s i y a s e t i n i y ü r ü t ü r ve politikalar geliştirir.

KUBBEALTI VEZİRLERİ Devlet işlerinde sadrazama y a r d ı m c ı olur.

NİŞANCI

DEFTERDAR

Tahrir defterini tutar. G e r e k t i ğ i n d e örfi hukuk hakkında b i l g i verir.

Mali işlerle ilgilenir. Anadolu ve Rumeli olmak üzere s a y ı l a r ı ikidir.

KADIASKER

YENİÇERİ AĞASI (Rütbesi vezir ise)

Divana gelen d a v a l a r a bakar. İlmiye sınıfının tayin

KAPTANIDERYA

ve terfi işleriyle ilgilenir. A n a d o l u v e Rumeli olmak üzere s a y ı l a r ı ikidir.

İstanbul'da bulunursa Divanıhümayuna katılır.

Emini


3. Taşra Teşkilatı OSMANLI BEYLIĞI'NDE TOPRAK YÖNETİMİ Oruç Bey tarihinde beyliğin ilk yılları şöyle anlatılır: "Osman Gazi aldığı mem­ leketleri bağışladı. Karahisar Sancağını oğlu Orhan'a, subaşılığı kardeşinin oğlu Alp Gündüz'e, Yarhisar'ı Hasan Alp'e, Inegölü Turgut Alp'e verdi. Kayınpederi Edebalı'ya Bilecik gelirlerini tahsis etti. Konur Alp Gazi ve Akça Koca ahrete göçtüler. Orhan Gazi dahi o illeri sancak yapıp oğlu Süleyman Paşa'ya verdi, inönü Sancağını diğer oğlu Murad Gazi'ye verdi. Orhan Gazi gelip izmit'i fethetti. Karamürsel derler bir yiğit vardı, o kıyıyı ona verdi. Ülkesini tımar olarak üleştirdi."

Aşıkpaşazade Tarihi'nde Osman Bey'in dilinden tımar sisteminin esaslarını ihtiva eden şu cümleler yer alır: "Kime bir tımar verirsem, elinden sebepsiz yere al­ masınlar. O ölünce oğluna versin­ ler. Çok küçük dahi olsa versinler. O, savaşa yarayacak hâle gelin­ ceye kadar sefer vaktinde hizmet­ kârı sefere gitsin. Her kim bu kanu­ nu tutarsa Allah razı olsun. Eğer neslime kanundan başka kanun koyduracak olurlarsa eden ve ettirenden Allah razı olmasın."

Oruç Beğ Tarihi, s. 29-33 ve Aşıkpaşazade Tarihi, s. 24 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki

metinleri

okuyarak

Osmanlı

Beyliği'nin kuruluş yıllarında ilk Türk devletlerine ait hangi özelliklerin devam ettirildiğini belirtiniz. Osmanlı Beyliği'nin ilk dönemlerinde ülke bir hünkâr sancağı ile beyin oğulları tarafından yönetilen sancaklara bölünmüştü. Osmanlı Devleti, merkezî bir devlet yapısını hedefleyerek fethedilen bölgelerdeki idari yapıyı buna hizmet edecek şekilde kurdu. I. Murat Döneminde Rumeli'deki topraklar, sancak statüsüne getirilerek Rumeli Beylerbeyliği'ne bağlandı ve başına Lala Şahin Paşa getirildi. Yıldırım Beyazıt zamanında da Anadolu Beylerbeyliği kuruldu. XV ve XVI. yüzyılda sınırların genişlemesine paralel olarak beylerbey­ liklerin sayıları arttı. Ancak derece itibariyle Rumeli Beylerbeyi hepsinin üstündedir. XVI. yüzyıldan sonra da eyalet terimi kullanılmaya başlandı.

GÜÇLER AYRILIĞI Osmanlılar bir bölgenin adil bir şekilde yönetilmesini temin edebilmek için ilk dönemden itibaren buralara iki farklı yetkili atamıştır. Bunlardan biri hükümdarın yürütme yetkisini temsil eden asker kökenli bey, diğeri ise sultanın yasama yetkisini temsil eden ulema kökenli kadıydı. Bir nevi güçler ayrımını gerçekleştiren bu yönetimde bey, kadının hükmü olmadan hiçbir ceza veremez kadı da hiç bir kararını kendi başına icra edemezdi. Kadı kararlarını uygula­ mada beyden bağımsızdı, emirleri doğrudan doğruya sultandan alır, sultana doğrudan doğru­ ya dilekçe verebilirdi. Prof. Dr. Halil İNALCIK, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, s. 108

FEODALİTE VE TIMAR Osmanlı Devleti'nde tımar sistemi uygulanırken Avrupa krallıklarında derebeylik sistemi bulunmaktaydı. Tımar ile derebeylik arasında büyük farklılıklar vardı. Feodaller toprağın gelirini almakla birlikte idari, hukuki ve mali bağımsızlığa sahipti ve kralın bunları azletme yetkisi yoktu. Ayrıca bulundukları yerde halkı kendi malı olarak görürlerdi. Tımar sisteminde ise tımar sahibi kendisine tahsis edilen topraklarda kiracı durumunda olup elindeki arazinin değil, belli görevleri yerine getirmek karşılığında buralardan elde edilen ürünün devlet adına topladığı verginin sahibiydi. Tımar sahibi, kanunlara ve devlet düzenine uymazsa arazisi alınır, yetkileri de devletin koyduğu kanunlar çerçevesinde sınırlandırılırdı. Prof.

Dr.

Yusuf HALAÇOĞLU, "Klasik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı", Türkler Ansiklopedisi, C 9, s. 808 (özetlenmiştir.)

Osmanlı Devleti'nde tımar yerine derebeylik sistemi uygulansaydı devlet açısından neler değişebilirdi? Osmanlı Devleti, topraklarının genişlemeye başlamasıyla farklı ekonomik yapı ve kültürlere sahip toplulukları idare etmek durumunda kaldı. Merkezî otoriteyi güçlendirmek, aynı zamanda da topluluklar arasındaki dengeyi sağlamak isteyen Osmanlı Devleti bu amaca hizmet edecek bir idari yapı oluşturdu. Bundan dolayı Osmanlı taşra teşkilatında farklı idari uygulamalar görüldü.


Türklerde Devlet Teşkilatı Almanya Avusturya Fransa Krallığı

Rusya

Lehistan

Macaristc Kanije

Erdel

Venedik

NBoğdan Silisire KARADENİZ

İspanya Anadolu

Sivas ( T r a b z o t W K a r s l \Erzurum Van;

Karaman

¿0* Haleo/

Cezayi A

K

D

E

N

İ

urfa

, MusulS

Z Şam

Bağdat

Trablusgarp

Mısır

^ Bağlı hükümet ve beylikler

• • • [

Salyanesiz (yıllıksız) eyaletler

Salyaneli (yıllıklı) eyaletler Özel yönetime tabi devletler 0 200 400 600 km

Klasik Dönem Osmanlı Devleti'nde eyaletler

YURTLUK - OCAKLIK

İMTİYAZLI HÜKÜMETLER

SALYANELİ

• Tımar sistemi uygulanmaz ve vergiler iltizam usulüne göre toplanırdı. • Eyalet gelirleri buradaki görevlilerin maaşları çıktıktan sonra merkeze gönderilirdi.

SALYANESİZ

EVALI

OSMANLI TAŞRA İDARESİNİN ÖZELLİKLERİ

• Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. • Tahrir defterlerinin tutulması, tımarların teftiş edilmesi bu eyaletlerde merkeze bağlılığı kuvvetlendirdi. • • • • •

Osmanlı Devleti'nln hâkimiyetini kabul ederlerdi. İç işlerinde serbest, özel statülü birimlerdi. İdareciler, devlet tarafından seçilirdi. Vergi verirler ve gerektiğinde seferlere asker gönderirlerdi. Hicaz, diğerlerinden farklı birstatüye sahipti (Vergi ve asker göndermezdi.).

• Bazı toprakların tasarruf hakkı yerli beylere verilirdi. • Arazi satılamaz, bağışlanamaz, vakfedilemez ancak miras bırakılabilirdi. • Beyler, beylerbeyine karşı sorumlu ve eyalet kadısı tarafından kontrol edilirdi. • Vergilerden, gerekli pay alındıktan sonra kalanı merkeze gönderilirdi. • Barış zamanlarında kale tamiri vb. İşlerle uğraşan bey ve askerleri, savaş durumunda beylerbeyinin emrine girerdi. • Tımardan farkı, hizmet karşılığı verilmeyişi ve sahibinin bir kısım kazaî yetkilere de sahip olmasıydı.

Yukarıdaki haritayı tablodaki açıklamaları dikkate alarak inceleyiniz. Osmanlı Devleti'nde taşradaki idarenin sınıflandırılmasında nelere dikkat edilmiştir?

1


Türklerde Devlet Teşkilatı Osmanlı taşra teşkilatı büyükten küçüğe doğru; beylerbeyi tara fından idare edilen eyaletler, sancaklar, kazalar ve kazalara bağl köylerden oluşmaktaydı. Devletin taşradaki en yetkili temsilcisi, ataması padişah tarafından yapılan "beylerbeyi" idi. Başlangıçta eyaletlerin askerî işlerinden sorumlu olan beylerbeyi, zamanla mülki amir durumuna geldi. Beylerbeyi hizmetleri karşılığında kendisine tahsis / edilen "has"lardan devletin belirlediği ölçüde vergi alırdı. Eyaletin merkezinde "paşa sancağı" da denilen yerde oturur ve burayı yönetirdi. Bulunduğu eyalette sadece mülki amir durumundaydı. Yargı yetkisi merkezden ı yollanan kadıya, mali yetki ise defterdara aitti. Beylerbeyinin eyalete bağlı bulunan ve merkez tarafından atanan sancak beylerinin üzerindeki yetkisi ise sadece teftişten ibaretti. Taşra yönetiminde beylerbeyinden sonra en yetkili yönetici sancak beyiydi. Bunların maaşları da "haslar­ dan alınan vergi gelirleriyle karşılanırdı. Sancak beyi, emrindeki askerlerle birlikte beylerbeyinin emrinde . savaşa katılırdı. Kazalarda sivil ve adli işlerden sorumlu olan kadılar merkezden atanırdı. Aynı zamanda kazanın belediye işleri de kadılartarafından yürütülürdü. OSMANl 1 Kİ ASİK

DÖNI M [ASRA ("•()K'I VI II 1 Rİ

YÖNETİCİ

GÜVENLİK

ADALET

Eyalet

Beylerbeyi

Subaşı

Kadı

Sancak

Sancakbeyi

Subaşı

Kadı

Subaşı

Kadı

Subaşı

Kadı Naibi

Kaza Köy

Güvenlik işlerinden sorumlu subaşının temsili resmi

Köy Kethüdas.

|

4. Ordu Teşkilatı Osmanlıların kuruluşunda ordu, beylik kuvvetlerinden meydana geliyordu. Orhan Bey Döneminde kurulan ilk düzenli ordu, yaya ve müsellem olmak üzere iki kısımdı. Aynı dönemde küçük çaplı bir donanma da oluşturuldu. Türklerin Rumeli'ye geçmesinden sonra bu kuvvetlerin ihtiyaca cevap verememesi üzerine I. Murat zamanında kapıkulu ocakları denilen askerî teşkilat meydana getirildi. Osmanlı ordusu kara ve deniz ordusu olmak üzere ikiye ayrıldı.

Bazı kapıkulu piyade askerlerini gösteren temsilî resim


KAPIKULU

ASKERLERİ

EYALET ASKERLERİ

Pençik ve d e v ş i r m e kaynaklıdır. P a d i ş a h a b a ğ l ı d ı r v e h a z i n e d e n m a a ş alır. Piyade ve süvari olarak sınıflandırılmıştır.

Kapıkulu Piyadeleri Acemi Ocağı

Diğer ocaklara asker ye­ O ğ l a n l a r - » tiştirmek üzere ilk eğitimin verildiği ocaktır.

Ordunun en kalabalık bölümüdür. Taşrada bulunur.

Kapıkulu Süvarileri Sipah —

-Tımarlı Sipahiler->

Eyalet a s k e r l e r i n i n e n önemli kısmıdır. Maaşları dirliklerden karşılanır.

İstanbul, Gelibolu, Rus­ çuk, Süveyş, Sinop, İzmit, Basra

-Akıncılar

Sınır ve uçlarda bulunur. Atlı birliklerdir. Keşif sa­ vaşları yaparlar.

Çektin, karamürsel, kalite, kadırga ve mavna

-Gönüllüler

Sınır şehir ve kasabalarını korurlar Sınırlarda halkın içinden seçilir.

Savaş sırasında padişa­ hın çadırını korurlar.

- Yeniçeri Ocağı->

Savaşta merkezde bulu­ nur ve padişahı korur.

Silahtar —

- Cebeci Ocağı->

Silahların yapım, onarım ve korunmasıyla görevli­ dir.

Sağ Ulufe Savaş sırasında saltanat sancaklarını korurlar.

Top dökmek ve topları kul­ lanmak için kurulmuştur.

- Topçu Ocağı -

Top Arabacı ları-> Ocağı Humbaracılar -» Ocağı Lağımcılar Ocağı

>

Topların nakli için gerekl top arabalarını yapar.

Havan topu ve humbara (el bombası) yapar ve kul­ lanır. Kale kuşatmalarında sur­ ları yıkıp köprü inşa eden teknik bir sınıftır.

•Beşliler

Sınır boylarında bulunur Kaleleri korurlar. Beş aile­ den bir kişi alındığı için bu ismi alırlar.

Sağ Garip

•Azaplar

Bekâr erkeklerden oluşur. Savaşta yeniçerilerin önü­ nü açar.

Sol Garip

|- Yayalar

Ordunun geri hizmetinde bulunur. Yollarını açar ve köprüleri tamir eder.

-Müsellemler

Ordunun geri hizmetinde bulunur. Yollarını açar ve köprüleri tamir eder

-Deliler

Sınırları koruyan hafif sü­ vari birlikleridir. Cesaretle­ rinden dolayı bu ismi alır­ lar.

Sol Ulufe -

DONANMA Başında kaptanıderya bulunur. As­ kerine "levent" denir. XVI. yy'ın önemli denizcileri; Salih, Pîrî, Şeydi Ali, Murat reislerle Barbaros Hay­ rettin Paşadır.

Savaş sırasında savaş araç gereçlerini ve hazine­ yi korurlar.

Tersaneler -

Kullanılan Gemiler


|

Tabloyu inceleyerek Türk devlet yönetiminde değişim ve süreklilikle ilgili boş bırakılan yerleri doldurunuz. İLK TÜRK DEVLETLERİ • Devlet Anlayışı

• • •

Hâkimiyet

Devlet t ö r e y e g ö r e yönetilir. Halkın mutlu edilmesi esastır. Adil y ö n e t i m uygulanır. "Türk cihan hâkimiyeti anlayışı" egemendir. " D e v l e t h a l k içindir." a n l a y ı ş ı e s a s t ı r .

Süreklilik

Değişim

Süreklilik • "Türk cihan hâkimiyeti anlayışı" islamiyet'in yayıl­ ması şekline dönüşmüştür.

H â k i m i y e t ( k u t ) T a n r ı t a r a f ı n d a n verilir.

Anlayışı

Veraset Anlayışı

Hâkimiyet Sembolleri

Hükümdarın özellikleri ve Görevleri

Hükümdar Unvanları

Devlet Yönetimi

• Y ö n e t i m i n b a ş ı n d a h ü k ü m d a r vardır. • D e v l e t ikili k o l d a n y ö n e t i l i r . • B o y l a r ı n b i r l e ş m e s i y l e o l u ş a n f e d e r a l bir y a p ı vardır. • ö n e m l i meseleler kurultayda görüşülür.

Taşra Yönetimi

• Topraklar h a n e d a n üyeleri ve boy beylerinin yönettiği idari birimlerden oluşur.

S u l t a n u n v a n ı kullanılır.

Ücretli askerî oluşturulur. Ordu

T ü r k l e r d e n oluşur.

\

OSMANLİ

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ

birlikler

• G u l a m ve ikta s i s t e m i yeni asker kaynaklarıdır. • İlk d o n a n m a k u r u l u r .

Halk adil yönetilir.

Değişim


Ç. TANZİMAT DÖNEMİ OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI 1. XVII ve XVIII. Yüzyılda Osmanlı Devletinde Meydana Gelen Değişmeler

r

XVII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ

Sultan Süleyman divana katılmaz ancak işler hususunda bilgi sahibi olurdu. Onun huzuruna çıkmak kolay olup her zulüm gören hâlini ona arz eder ve padişah nice hâllere vâkıf olurdu. Nedimler ve padişahın yakınları, Sultan Murad Han'ın ilk zamanlarına kadar güngörmüş, işten anlar, fikir sahibi, iyilik düşünen akıllı kimseler idi. Veziriazamlık, bir ulu ma­ kamdı ve sebepsiz azlolunmazdı. Eski zeamet ve tımar kimseye arpalık, has ve paşmaklık olmazdı. Tımar sahipleri devletin iyiliğini isteyen temiz ve inzibatlı bir taife idi. Hepsi baba ve dedelerinden kalma dirliğine sahipti. Yararlılığı görülmeyenin maaşı artırılmazdı. Seferlerde yararlılık ve bahadırlık gösterenler zeamete hak kazanır­ dı. Tımar erbabının zeamet ve tımarları olan sancaklar dışında oturmaları yasaktı. İstanbul'dan kimseye dirlik verilmezdi. Eğer beylerbeyi yolunu bulup ehliyetsiz bir kimseye tımar verirse hak sahibi olanlar, istanbul'a gelip şikâyet ederlerdi. O beyler­ beyi de makamından azlolunurdu.

XVIII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ Padişahın yönetimde başarılı olması için yetişmiş vezirlere ve harbi kazanacak askerlere ihtiyaç vardır. Tanrı'nın emaneti olan reayanın güven ve rahatını, dirlik ve düzenliğini korumaya çalışan, dindar, doğru ve akıllı bir veziri tam yetkiyle vekil tayin olunmalı ve hükümet işlerinde tam bağımsız kılınmalıdır. Bu veziriazam da çok çalışarak halkın durumlarını iyileştirmeli haksızlıkları ve kötü usulleri ortadan kaldırmaya çok çaba harcamalıdır. Veziriazamın padişahla olan işlerine ve sırlara ilişkin konularda vezirler bile bilgi sahibi olmamalıdır... özellikle sadrazam o makama şeref veren devletli, halktan para cezası ve rüşvet adıyla mal toplamak sevdasına düşmemelidir. Ve veziriazam ya­ kın ve tarafsız kimselerden sorarak devlet hizmetini hak eden fakir ve güçsüzlere me­ muriyetleri vermelidir. Taşraya gönderilen buyrukların yerine getirilmesinde dikkat gösterilmeli. Güvenilen bir kadı ve vali tavsiyesi olmadıkça dilekçe ile vazifeler verilmesi, uygun ve beğenilir bir iş değildir. Haksızlık ihtimali çoktur.

Zuhuri DANIŞMAN, Koçi Bey Risalesi, s. 5-8 (özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir.)

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, hzl.: Hüseyin Ragıp UĞURAL, Devlet Adamlarına öğütler, s. 21-26 (Özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir.)

Yukarıdaki metinleri inceleyiniz. Kanunrnin temsilî resmi

Osmanlı devlet teşkilatındaki bozulmaların sebeplerini tespit ediniz. •

Osmanlı Devleti'nin hangi alanlarda ıslahatlar yapması gerekti­

ğini belirtiniz. Osmanlı Devleti'nin en parlak zamanını oluşturan Kanuni Devri, aynı zamanda Osmanlı devlet düzeninde bozulmaların da başladığı dönem olmuştu. Bu dönemde mevcut kanunlara riayet edilmemesi daha sonraları devlet düzenini bozacak suistimallere yol açtı. Tımarların rüşvetle alınıp satılmaya başlanması, sadarete ve serdarlığa usulsüz atamaların yapılması bu döneme ait usulsüzlüklerden bazılarıydı. Kanuni'den sonraki padişahlar yönetimi daha çok veziriazamlara bıraktı. Avrupa'da Rönesans'la birlikte bilim ve teknik alanında sağlanan gelişmeler sonucunda teknolojik silahlarla donatılan Avrupalı ordular, Osmanlı Devleti'ne karşı askerî başarılar elde etti. Bu da Osmanlı Devleti'nin askerî, siyasi ve ekonomik alanda gerilemesinde etkili oldu. XVI. yüzyıl sonlarından itibaren dirliklerin usulsüz olarak verilmesi tımar sisteminin bozulmasına sebep oldu. Buna bağlı olarak toprak yönetimi, zirai üretim, eyalet orduları ve iç güvenlikte aksaklıklar görüldü. XVII. yüzyılda tımarlı sipahi­ lerin geri hizmetlere alınması üzerine taşradaki asker ihtiyacı vezir ve valilerin maiyetlerindeki "saruca-sekban" ve "levend" gibi derme çatma, nizamsız kuvvetlerle karşılandı.


Türklerde Devlet Teşkilatı Sadece savaş döneminde maaş alan bu askerler, boş kaldıkları zamanlarda isyan çıkarıp bölgede huzursuzluklara neden oldu. Osmanlı klasik döneminde taşra yönetici ve görevlileri merkez­ den atanmış, mülki, askerî, adli ve mali konularda ayrı ayrı görev­ lendirilip görev ve yetki sınırları belirli kurallara bağlanmıştı. Böyle­ ce ülkede güçlü bir merkezî otorite oluşturulmuştu. Ancak daha sonraki dönemlerde taşrada vazifelendirilen mültezim, mütesellim ve ayan gibi görevliler bulundukları yerlerde bir siyasi güç hâline gelmesiyle Osmanlı merkezî otoritesi sarsıldı. Osmanlı Devleti'ndeki merkez ve taşra teşkilatında görülen bozulmalar XVII. yüzyıldan itibaren gittikçe artarak devam etti. Ülke içindeki sorunları klasik dönem devlet düzeninin tam olarak uygulanamamasına bağlayan devlet adamları, bu bozulmaları önlemek ve askerî başarısızlıklara son vermek için ıslahatlara yöneldi. Ancak istenilen sonuç alınamadı. XVIII. yüzyılda sadrazamın güçlenmeye başlamasıyla divan, Babıalide (sadrazamın konağı) toplanmaya başladı ve görüşülen konular toplantı sonrasında padişaha sunuldu. Yine bu dönemde divana bağlı olan kalemiye önem kazandı ve bu sınıfın başı olan ///. Selim'in temsilî reisülküttap bu yüzyılda yetkilerini genişleterek hariciye işlerini resmi yürütmeye başladı. Bu yüzyıldan itibaren askerî alanda Avrupa'dan geri kaldığını anlayan Osmanlı Devleti, çareyi Batılı kurumları örnek alan ıslahatlar yapmakta buldu. Lale Devrinde Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile başlayan ıslahatlar III. Selim zamanında farklı bir ivme kazandı. III. Selim zamanında idari yapılanmada bazı değişiklikler görül­ dü. Atamalarda rüşvet ve iltimasın önüne geçmek için valilerin, bizzat padişah ve onun birinci derecedeki yardımcısı tarafından seçilmesine çalışıldı. Ancak istenilen sonuç elde edilemedi. Dış politikada denge siyaseti uygulanarak Viyana, Paris, Batılı devletler, Sanayi Devrimi'ni Londra ve Berlin gibi diplomatik ağırlığı olan Avrupa başkentlerinde gerçekleştirdi. daimi elçilikler açılarak bu yeni politikayı yürütecek dış işleri • Sanayi Devrimi köklü sosyo­ ekonomik değişimlere sebep oldu. kadrolarının oluşturulmasına başlandı. 1807'de III. Selim'in tahttan indirilmesiyle onun döneminde • 1789 Fransız Ihtilali'nin getirdiği yeni fikirler tüm dünyaya yayıldı. yapılan reformlarda sona erdi. III. Selim Avrupa usulü ordu tanzim ve tertip edilirse devletin • XIX. yüzyıl boyunca Rusya, kurtulacağına, ulema ise bunun devleti yıkacağına inanıyordu. Avusturya-Macaristan İmparator­ İngiltere de Osmanlı Devleti'nin Fransa'dan öğretmenler ve askerî luğu, İngiltere ve Fransa gibi güçlü danışmanlar getirmesinden endişelenmişti. Aşağıda bu konularla devletler Osmanlı'yı hedef alan politikalar yürüttü. ilgili örnekler yer almaktadır.

I

Islahatlara içten ve dıştan gelen tepkilerin yer aldığı aşağıdaki metinleri okuduğunuzda bu tepkilerin sebepleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

ISLAHATLARA İÇ TEPKİLER "Askere setre pantolon giydirip imanına halel getiren; önlerine muallim diye Frenkleri düşüren bir padişaha elbette Allah tevfikini çok görür. Hadimülharemeyn unvanı­ na liyakati olmadığı ve bu suretle meydana çıkarır... Efendi şimdi ne yeniçeri var ne de sipahi! Cümlesi başı şapkalı Frenk oldu!.."

ISLAHATLARA DIŞ TEPKİLER Türkiye'deki ıslahat karşıtı hareketlere İngiltere'de katıldı. O sırada İngiliz donanması istanbul önlerine gelmişti. İngilizler, şu tür dedikodular yaydılar: "Padişah İngiliz ve Ruslarla anlaştı... Yeniçeriler ortadan kaldırılacak... Donanma bu iş için geldi... Yeniçeriler yerine Nizam-ı Cedit askerleri geçecek."

Durmuş YILMAZ, Osmanlı'nın Son Yüzyılı, s.

100-101


Türklerde Devlet Teşkilatı BİR SAATİN ÇARKLARI Devlet bir bütündür; onu meydana getiren sosyal kurumlar bir saatin çarklarına benzer; devlet işlerinin yürütülmesi için bu çarkların iyi işlemesi gerekir. Bir çarktaki aksaklık diğerlerini de bozar. Bu tesadüfün ilham ettiği bir benzetiş değildir. Aynı kanaat çeşitli vesilelerle tekrarlanır. Hatta denilebilir ki bu tespit bütün teşhislerin temelinde yer alır, tavsiye edilen reform tedbirlerinin genişliğini ve bütünlüğünü de açıklar. Osmanlı Devletinde bir görev farklılaşması vardır. Bunlar birbirlerini denetlemez, tamamlar. Prof. Dr. Ümit MERİÇ, Cevdet Paşa'nın Toplum ve Devlet Görüşü, s. 104

SENEDİ İTTİFAK Ayanlarla padişah arasında "Senedi ittifak'ın imzalanması ile •' ayanlar, padişahın egemenliğini tanırken padişah da onların eyalet yönetimindeki varlığını ve iktidarını f kabul etti. Böylece daha adil ve eşit vergi yönetimi vaat edilerek padişahın yetkileri ilk kez sınırlandırıldı. Doç. Dr. Mehmet SEYİTDANLIOĞLU, "Yenileşme Dönemi Osmanlı Devlet Teşkilâtı", Türkler Ansiklopedisi, C 13, s. 563

«a**£^7 İ zfjP^^ | 1821-1829 yılları arasındaki Yunan i ayaklanması ve Mısır meselesi (1830- | 11841) askerî ıslahatları oldukça guçleş- 3 ır ' - "" ~~\ " '

Bb

2. XIX. Yüzyıl Islahatları II. Mahmut, Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın yardımı ile tahttan indirilen III. Selim'in yerine padişah oldu. Daha sonra merkezî idarede iç çevrelerin desteğini kazanmak ve otoritesini güçlendirmek amacıyla ayanlarla 1808'de "Sened-i İttifak"ı imzaladı. Islahat konusunda tecrübe kazanan II. Mahmut, merkezî otoriteyi güçlendirerek ülkedeki dirlik ve düzeni sağlamayı amaçladı. Önce ayanları etkisiz hâle getirdi ve Yeniçeri Ocağı'nı da kaldırarak "Asakir-i Mansure-yi Muhammediye" adıyla yeni bir ordu oluşturdu. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla seyfiye (askerî) sınıfı­ nın siyasi etkisi azaltıldı. II. Mahmut'un iktidarı güçlenirken ıslahatların yapılması için de uygun zemin hazırlandı. İlk olarak askerî alanda başlayan ıslahatlarla genelkurmayın çekirdeğini oluşturan "Babıali Seraskerliği" kuruldu. Avrupa'dan subaylar getirtilerek eğitimli subay yetiştirmek maksadıyla askerî okullar açıldı, Yönetimde merkez teşkilatına yeni bir biçim vermeye | sadrazam ve şeyhülislamda toplanan ça |şan N M a n m u t yetkileri nazırlıklar arasında paylaştırdı. Şeyhülislamlık hükümete alınarak ilmiye sınıfının ve şeri yargı örgütünün


Türklerde Devlet Teşkilatı başkanı durumuna getirildi. Böylece Islahatlar önünde engel olarak görülen seyfiye sınıfından sonra ulema sınıfı da kontrol altına alındı. Hukuki ve idari alanda yapılan yenilikler neticesinde laik bir yönetime doğru gidildi. İdari yetkiler nazırlar arasında paylaştırılıp "Heyeti Vükela" (Bakanlar Kurulu) oluşturuldu. Başvekillik konumuna getirilen sadrazamlık, kurulan bakanlıklar arasında iş birliği ve koordinas­ yonu sağlayan bir üst makam oldu. Yine bu dönemde hükümet işlerinin düzenli yürütülmesini sağlamak amacıyla meclisler ve komisyonlar meydana getirildi. Bu düzenlemeler "kuvvetler ayrılı­ ğı" ilkesinin başlangıcını oluşturdu. II. Mahmut Dönemi Meclisleri Görev Alanları

Adları

Askerlik

Dar-ı Şura-yı Askerî

Adalet

Meclis-i Ahkâm-ı Adliye

Yönetim

Dar-ı Şura-yı Babıali

TERCÜME ODASI XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti yaptığı anlaşmalarda lisan bilen iyi diplomatlara ihtiyaç duydu. O döneme kadar Osmanlı yönetici ve i uleması Avrupa devletlerini küçük görerek yabancı dillere karşı ilgisiz kalmıştı. XVIII. yüzyılın başında ticari faaliyetleri sayesinde Avrupa lisanlarını ve geleneklerini kolayca öğrenen Fenerli Rumlar, tercüman­ lık yaparak Osmanlı diplomasisinde de görevler aldı. Rum tercümanların 1821 Mora Isyam'na ilgi göstermeleri, devletin Rum memurlara olan itimadını sars­ tı. Bunun üzerine II. Mahmut, Babıalide açtırdığı "tercüme odasf'yla tercümanlık görevlerine Müslüman­ ların alınması ve yetiştirilmesini sağf ladı. Tanzimat Dönemi aydınlarının bir kısmı burada yetişti. Rumlar ter­ cümanlık görevlerinden uzaklaştırıl­ dı. Bu uygulama Mustafa Reşit Paşa zamanında da devam etti. Ancak onun yerine geçen Ali Paşa'nın Müs­ lüman tercümanları kademeli olarak tasfiye etmesiyle bunların yerini Ermenileraldı.

Osmanlı hükümeti gibi kalemiye sınıfı da modern bir yapıya kavuşturuldu, ilk kez iç ve dış işleri olmak üzere iki ayrı sınıfa ayrılan memurların maaşları hazineden ödenmeye başlandı. Müsadere usulü kaldırılarak memurlar güvence altına alındı. Böylece Tanzimat Döneminde daha da gelişen çağdaş Osmanlı bürokrasisinin temelleri atıldı. II. Mahmut, Rumeli ve Anadolu'daki vilayetleri merkeze bağla­ Prof. Dr. Bilal ERYILMAZ. Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, s. 59-61 yarak ülkede devlet otorite ve hakimiyetini sağlamlaştırmak istedi. Valilere, maaş bağlamak suretiyle onları memur statüsüne getirdi. Tımar sistemini kaldırdı. Valileri "redif adı verilen modern bir yöntemle asker yetiştirmekle de görevlendirdi. II. Mahmut Döneminde mahalle ve köylerde köy kethüdası (muhtarlık) kurularak ayanların taşradaki görevlerini üstlenmesi için önemli bir adım atıldı. Ancak istenilen başarılar elde edilemedi. Aşağıdaki

tabloda

Klasik

Dönem

divan

üyeleri

ile

Heyeti

Vükela

üyelerinden bazıları verilmiştir. Boş bırakılan yerlere uygun gelen karşılıkları yerleştiriniz.

KLASİK DÖNEM

XIX. YÜZYIL

DİVAN ÜYELERİ

HEYETİ VÜKELA

VEZİRİAZAM

SADRAZAM

MALİYE NAZIRI

VEZİRLER KADIASKER

NİŞANCI KAPTANIDERYA

KAPTANIDERYA +

ŞEYHÜLİSLAM


3. Tanzimat Dönemi MUSTAFA REŞİT PAŞA (1800-1858)

Mustafa Reşit temsilî resmi

Paşa'nın

13 Mart 1800'de İstanbul'da doğdu. Babası Mustafa Efendi ve eniştesi Ali Paşa (eski sadrazam)'nın devlet kademelerinde üst düzey memur olması sebebiyle devlet bürokrasisinde hızla yükseldi. Ordu kâtibi olarak görev aldığı 1828 Osmanlı-Rus Savaşı'nda, II. Mahmut'a gönderilen telhislerle dikkat çekti ve Amedî odasında görev aldı. 1829 Edirne ve 1833 Kütahya Antlaşması görüşmelerine kâtip olarak katıldı. 1834'te Paris, 1836'da da Londra Büyükelçisi daha sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı oldu. 1837'de vezirlik rütbesiyle Dışişleri Bakanlığına getirildi. İngiltere sefaretinde bulunduğu sıralarda İngiliz hükümet teşkilatını ve devlet ricalini yakından tanıdı. 1839'da İstanbul'a dönen Reşit Paşa, Gülhane Hatt-ı Hümayun'un ilan edilmesi konusunda Abdülmecit'i ikna etti. Bu dönemde Mısır ve Boğazlar meselesi, milliyetçilik isyanları vb. olaylar vardı. Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Devleti'nin geleneksel kurum ve siyasetinin artık şekil değiştirmesi gerektiğini fark eden bir devlet adamı olarak kendinden sonraki reformcu çalışmaların öncüsü oldu. Ancak eski devlet geleneği ve bünyevi farklılıklar, Tanzimat'ın getirdiği müessese ve hükümetlere karşı muhalefeti daima canlı tuttuğu için Mustafa Reşit Paşa Tanzimat'tan umduğunu bula­ madı. Karşılaştığı problemleri çözebilmek için bir aydın grubun desteğinden ve elverişli bir sosyal zeminden mahrum olan Paşa, sivil bürokrasiyi güçlendirerek bu olumsuzluğu etkisiz hâle getirmeye çalıştı. Onun açtığı devir; aydınların yetişmesini, Osmanlı Devleti'nin geleceği için yeni düşünce, ıslahat ve yönetim şekillerinin tartışılmasını sağladı. Mustafa Reşit Paşa bu görevleri sırasında; kutsal yerler, Rusya ve azınlıklar, Macar ve Leh mültecileri meseleleriyle uğraştı. Karma ticaret mahkemeleri, Mekâtib-i Umumiye Nezâreti, Meclis-i Âli Tanzimat, Hazine-i Evrak, Encümen-i Daniş ve Şirket-i Hayriye'nin kurulması rüştiye mektebinin açılması, işkencenin önlenmesi, esir ticaretinin yasaklanması gibi pek çok kurum ve kanunların oluşmasında etkili oldu. Bu dönem içinde altı kere sadaretten, üç kere de Hariciye Nazırlığından azledildi. Mustafa Reşit Paşa'nın ingiliz yanlısı politikaları, Tanzimat ideallerine bağlılığının bazı çevreleri rahatsız etmesi ve istanbul'da İngiliz ve Fransız nüfuzunun azalıp çoğalması buna neden oldu. 1854'te dördüncü kez sadrazam olan Mustafa Reşit Paşa, Kırım Savaşı sırasında Rusya'ya karşı İngiltere ve Fransa'yı Osmanlı Devleti'nin yanına çekmeyi başardı. 1856'da yetiştirdiği yeni sadrazam Âli Paşa'nın hazırladığı Islahat Fermanı'nı devletin çıkarlarına aykırı bulduğunu belirten bir raporu Abdülmecit'e sundu. Dr. Nevin YAZICI. Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, s. 15 (Düzenlenmiştir.)

Mustafa Reşit Paşa'nın biyografisini inceleyerek aşağıdaki soruları cevap­ landırınız. •

Tanzimat Fermanı'nın yayınlanmasına neden olan iç ve dış etkenler

nelerdir? •

Metinden hareketle Tanzimat Döneminde hangi alanlarda yenilikler

yapılmıştır? •

Mustafa Reşit Paşa'nın Fermanla ilgili amaçlanan hedeflere ulaşama­

masının sebepleri nelerdir? Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda içte ve dışta karşılaştığı sıkıntıları aşabilmek için Avrupa'dan destek alma ihtiyacı hissetti. O dönemde devlet adamları içinde Avrupa'yı en iyi tanıyan çeşitli yerlerde elçilik görevlerinde bulunan Mustafa Reşit Paşa, padişah Abdülmecit'in onayıyla Avrupa usulüne benzeyen nitelikte ıslahat çalışmalarına girişti. 3 Kasım 1839'da Gülhane Parkı'nda Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı ile anılan Tanzimat Fermanı'nı ilan etti. Bu tarihten 1876 kanunuesasinin (anayasa) ilan edildiği zamana kadar geçen döneme "Tanzimat Döne­ mi", yapılan yeniliklere de "Tanzimat reformları" denildi.


Türklerde Devlet Teşkilatı Tanzimat Fermanı'nı hazırlayanlar padişahın yetkilerini sınırlamayı esas almışlardı. Padişahların tahta çıktıklarında yayınladıkları bir ahidname niteliğinde olan fermanın yaptırım gücü yoktu. Fermanla getirilen hakların nasıl uygulanacağı konu­ sunda bir planlama yapılmadı. Bu yüzden ülke yönetiminde verimli bir işleyiş sağla­ namadı. 1854'te Kırım Savaşı'ndan sonra Rusya'nın uzun bir süre Osmanlı için tehlike olmaktan çıkarılması, reformcuların önüne yeni bir barış ve huzur dönemi açtı. Öte yandan 1856 Paris Konferansı ile Avrupa devletleri Tanzimat Fermam'nın hükümle­ rinin genişletilerek uygulanması için bas­ kılarını arttırdı. Bunun üzerine Babıali 1856'da "Islahat Fermanf'nı ilan etti. Yeni ferman, gayrimüslimlere geniş haklar tanıd Gayrimüslim tebaanın gerek merkezî gerekse taşra yönetiminde görev almasına imkân sağlandı. Böylece idare daha geniş ve katılımcı bir yapıya kavuşturulmak istendi. a. Merkez Yönetimi II. Mahmut Döneminde yapılan ıslahatlar Tanzi­ mat Dönemi reformlarının temelini oluşturmuştu. Yine bu dönemde ortaya çıkan sivil bürokrasinin Tanzimat Döneminde önemli bir güç hâline gelerek yönetim alanında yapılacak yeniliklerde belirleyici rol oynadı. II. Mahmut Döneminde merkez teşkilatında yapı­ lan düzenlemeler Tanzimat'la birlikte geliştirilerek bazı değişiklikler yapıldı. Başvekâlete çevrilen sadra­ zamlık eski durumuna getirildi. Şeyhülislamlık kuru­ munun siyasi danışmanlık niteliği azaltılarak sürdü­ rüldü. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına yönelik bu çalışmalar laik bir sisteme geçiş için önemli bir adım oldu.

giderken

gösteren

temsili resim

i». Islahat Fermanı Osmanlı tebaasında hoşnut­ suzluklara sebep oldu. Fermanın tebaya getirdiği eşitlik ilkesi Müslü­ manlar, askerlik yükümlülüğü ise gayrimüslimler tarafından hiçbir şekilde benimsenmedi. Bu yüzden Balkanlar ve Orta Doğu'nun çeşitli yerlerinde (1861) ayaklanmalar baş gösterdi.

Tanzimat Döneminde yüksek mahkeme işlerini gören ve yönetmelik hazır­ layan meclisler kuruldu. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, yeniden düzenlenerek yönetimde etkin duruma getirildi. Kanun ve yönetmelik hazırlamanın yanı sıra yüksek bir mahkeme gibi görev yaptı. Ancak bu meclis kanun ve yönetmelik hazırlama görevini 1854'te kurulan Meclis-i Âli-i Tanzimat (Tanzimat Yüksek Meclisi)'a devretti ve sadece yüksek mahkeme olarak kaldı. 1861'de bu iki meclis birleşti. 1868'de ise bu günkü Danıştay'ın görevlerini üstlenen Şura-yı Devlet ve Yargıtay'ın görevlerini üstlenen Divan-ı Ahkâm-ı Adliye kuruldu. Böylece yürütme ve yargı birbirinden ayrılmış, yargının bağımsızlığı tanınmış oldu.


Türklerde Devlet Teşkilatı

TANZİMAT DÖNEMİ MECLİSLERİ

Meclis-ı Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye

Abdülmecit'in resmi

temsilî

Meefe-i: Aü Tarcsrrsaî

Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (Yargıtay)

Şura-yı Devlet (Danıştay)

b. Taşra Yönetimi Tanzimat Fermam'nın getirdiği prensiplerin hayata geçirilmesi, eyalet yöne­ timinde düzenlemeler yapılmasını zorunlu kıldı. Fermanın herkesten eşit miktarda vergi alınması kararı uyarınca II. Mahmut Döneminde uygulanan iltizam usulü kaldırıldı. Merkezden gönderilen memurlarla vergilerin toplanması kararlaştırıldı. Ancak usulsüzlüklerin yaşanması üzerine iltizam usulüne geri dönüldü ve taşra yönetimini yeniden şekillendirecek bir dizi mali ve idari düzenlemeler yapıldı. Buralarda merkezî teşkilata benzeyen kademeli bir idare ve meclis hiyerarşisinin yer aldığı yeni bir yapı oluşturuldu. Taşra teşkilatını düzenlemek amacıyla 1840'ta çıkarılan nizamnameye göre en büyük birim eyaletti. Eyaletler sancaklara, sancaklar da (sancağın bir birimi olarak ilk kez kurulan) kazalara, kazalar da köylere ayrıldı. Eyalet yönetiminde eskiden olduğu gibi merkezden gönderilen vali (müşir) etkili oldu. Sancaklara kaymakam atanırken kazalarda halkın tercihine göre seçilen kaza müdürü, köylerde ise muhtar idareci oldu. Eyalet sisteminde yeni bir yapılanmaya gidilerek valinin ve taşradaki diğer görevlilerin (defterdar, zaptiye müdürü, kaymakam ve kaza müdürü) görev ve yetkileri belirlendi. 1842'de devlet görevlileri yanında halkın seçtiği Müslüman ve gayrimüslim tebaayı temsilen üyelerin yer aldığı eyaletlerde "büyük meclis" (1849'dan sonra adı eyalet meclisi)ler, sancaklarda ise "küçük meclis" (1849'dan sonra adı, sancak meclisi)ler kuruldu. Bu meclisler, mülki yöneticiye bölge sorunlarının çözülmesinde yardımcı olmak ve merkezden gönderilen emirleri uygulamak, bölge yönetimiyle ilgili her türlü icraatı yerine getirmek gibi görevleri üstlendi. Böylece taşra teşkilatında yöneticilerin yetki ve sorumlulukları, diğer görevli memur ve meclislere paylaştırılarak geniş yetkileri sınırlandırılırken daha merkezî bir idari yapı oluşturulmak istendi. Taşradaki meclislere gayrimüslimler de dâhil olmak üzere halktan belirli bir kontenjan ayrılarak halkın yönetime katılması sağlan­ maya çalışıldı.

OSMANLı TAŞRA TEŞKILATı (1840)

Islahat Fermam'nın yayınlanmasından sonra ülke içinde ortaya çıkan bazı tepkisel hareketleri önlemek ve daha merkezî bir yönetim kurmak için taşra yönetiminde yeni düzenlemelere gidildi. Hazırlanan vilayet nizamnamesi 1864'te önce Tuna vilayetinde, 1867'de bütün ülkede uygulandı. Eyaletler "vilayet" adını aldı. Her vilayet sancak (liva), kaza ve köylere ayrıldı. Vilayetin başında vali, livada liva kaymakamı, kazada müdür, köylerde ise seçimle gelen muhtarlar görevlendirildi. Bunlara yardımcı olmak üzere halktan temsilcilerin de yer aldığı "vilayet idare meclisi", "liva idare meclisi" ve köylerde "ihtiyar heyeti" oluşturuldu. Ayrıca vilayetlerde her yıl belirli zamanlarda toplanmak üzere "vilayet umum meclisleri" kuruldu. Livadan seçilen yerel temsilciler bu mecliste halkın isteklerini merkeze iletme şansına sahip oluyorlardı. Bu şekilde Osmanlı Devleti'nde halkın da yönetime katılımıyla oluşturulan bir dizi danışma meclisi ile merkezden taşraya uzanan merkezî bir idari yapı tesis ediliyordu.


Türklerde Devlet Teşkilatı 1871'de yayımlanan Vilayet Nizamnamesi 1913'te çıkarılan yeni vilayet kanununa kadar yürürlükte kaldı. Bu nizamname ile merkezin denetim ve kontrolü artırıldı. Taşradaki her idari birimin yönetimi ayrıntılı bir biçimde düzen­ lendi. Mülki amirlerin görev ve sorumlulukları belirlendi. Livada mutasarrıf, kazada kaymakam ve ilk kez oluşturulan nahiyede nahiye müdürü, köylerde ise seçimle gelen muhtarlar yönetici oldu. Liva, kaza, nahiye ve köylerde bölge halkını temsilen Müslüman ve gayrimüslim üyelerin katılmasıyla teşekkül edilen meclisler köylerden başlayarak kademeli bir şekilde vilayet umûmi meclislerini oluşturdu. Böylece halk meselelerini yönetime ulaştırarak çözüme ortak oldu. 1871 nizamnamesi ile vali ve mutasarrıfın bulunduğu her merkezde bir belediye örgütünün yer alması kararlaştırıldı. Buna göre kurulan belediye idare meclislerinin memurlar arasından seçilen bir meclis reisi vasıtasıyla kentin belediye işlerini yönetmesi sağlandı. O S M A N L I TAŞRA T E Ş K İ L A T I k

YÖNETİCİLER VE GÖREVLİLER

^1 1

Kâtiüler

SANCAK İ'i/ı Mutakarrıf, Kaymak*" M a l Müdürü. Nutııa MuıJurıı pullular

fk

KAZA

1871 K a y m a k a m , Kaza Müdürü, Kâtipler

[b

NAHİYE

1871 Nahiye Müdürü

Sancak Mediai

MECLİSLER

[h

KÖY

Muhtar

İhtiyar H e y e t i

I. Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının ilk işlerinden biri Osmanlının yerel yönetim ve belediye hizmetlerini yeni baştan ele almak oldu. 1877'de çıkarılan belediye yasası 1 Eylül 1930 tarihine kadar yürürlükte kaldı. D. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI 1. Kanunuesasinin Kabulü ve I. Meşrutiyetin İlanı

ZİYA PAŞA'NIN CUMHURİYET İDARESİNİ ANLATAN MAKALESİNDEN "Cumhuriyet idaresinde padişah, imparator, sadrazam, vb. yoktur. Bunların hepsi memleketin ahalisidir. Halk birkaç şahsın hüküm ve keyfine esir olmayıp zengin ve fakir herkes temel hak ve hürriyetini muhafazada serbesttir. Cumhuriyet idaresinde azasını halkın seçtiği bir millet meclisi olur. Ve ahaliden bir zat geçici olarak bu meclisin reisliğine getirilirdi. Cumhuriyet idaresinde herkes temel hak ve hürriyetler konusunda ne kadar hür ve serbest ise kanunlara uyma konusunda o kadar esir ve mec­ burdur. Millet meclisinin millî ahlaka, memleketin durumuna ve anayasaya göre tanzim ve tesis olunan hüküm ve nizamları vardır. Meclis üyeleri ve reisi bütün uygulamaların bu kanuna bağlı olarak yapılmasını sağlar. Halktan asla fark ve imtiyazları olmayan meclis üyelerinin ahaliden tek farkı geçici bir süre için seçilmiş olmasıdır." Dr.

Nevin YAZICI,

Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, s. 121 (Düzenlenmiştir.)

TANZİMAT DÖNEMİNDE BİR OSMANLI BÜROKRATININ İNGİLTERE NOTLARINDAN İngiliz milletinin başı kraliçedir. Devlet "Avam Kamarası" adlı altı yüz küsur azalı bir millet meclisi ile "Lordlar Kamarası" isimli dört yüz küsur azalı asiller meclisinden oluşur. Avam Kamarası yedi senede bir, büyük eyalet merkezi ve kasabalardan seçilen temsilcilerden meydana gelir. Lordlar Ka­ marası ise büyük ailelerin mensupları arasından seçilip daimi olarak tayin edilirdi, ingiltere'de halk eskiden beri iki partiye oy verir. Bu partiler adeta İngilizler ile Fransızlar gibi bölünmüş olup arala­ rında çekişmeler hiç eksik olmazdı. Millet meclisinde çoğunluk hangi partide ise kraliçe bütün bakanların oradan seçilmesini talep ederdi. Parti başkanı bakanların isimlerini bir dosya içinde kraliçeye sunardı. Bu isimlerin kabulü hem mevcut kanunların hem de siyasi değerlerin bir gereğiydi. Ancak adalet ve güvenlik işleyişi milletin kendisinde olup bu sahalara müdahale olunmazdı. Seyahatname-i Londra, çev.: Fikret TURAN, s. 54-56 (Düzenlenmiştir.)

İngiltere'deki yönetim şekliyle Ziya Paşa 'nın görüşlerini karşdaştırınız.

Aradakifarkları belirtiniz. •

Genç Osmanlılar Cemiyetinin üyelerinden Ziya Paşa'ya ait metinden

hareketle bu cemiyetin yönetimdeki amaçlarının neler olduğunu belirtiniz.


Türklerde Devlet Teşkilatı GENÇ OSMANLILAR Yönetime karşı ilk teşkilatlı muhalefet hareketi Genç Osmanlılar Cemiyeti ile başladı. Bu Cemiyetin sabit bir merkezi, şubeleri ve siyasi liderleri yoktu. Farklı zamanlarda Mustafa Fazlı Paşa, Ziya Paşa, Mithat Paşa gibi kişiler lider olarak vasıflandırılmıştır. Cemiyetin programları; Osmanlı tebaasına eşit haklar sağlanması, bu hakların kanun güvencesi altına alın­ ması; meşrutiyet idaresinin kurulması ve vatanseverlik hissi ile fertlerin birbirlerine bağlanmasından ibaretti, izledikleri yol ikna ve telkindi. Fikirlerinin oluşmasında Türk, islam ve Batı kültürünün etkisi vardı. Amaçlarını tam anlamıyla gerçekleş­ tiremeyen Genç Osmanlılar, bununla be­ raber meşrutiyetin ilan edilmesi, anaya­ sanın hazırlanmasında başarılı olmuşlar ve genel anlamda ilk demokratik fikirlerin oluşmasını sağlamışlardı. Dr. Nevin YAZICI, Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, s. 129-130

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyada anayasal yönetim hareketleri güçlenmeye başlamıştı. Osmanlı Devleti de bu gelişmelerden etkilendi. Ülke içinde 1860'lardan itibaren "Genç Osmanlılar Cemiyeti"ne üye aydınlar bu doğrultuda çalışmalarını hızlandırdı. Tanzimat Fermam'nın ilanı ile yönetim alanında başlayan yenilikler Genç Osmanlıların çalışmalarıyla anayasal düzene doğru ilerleme kaydetti. Mithat Paşa, daha şehzadeliği sırasında II. Abdülhamit ile görüşmüş ve anayasanın ilan edilmesi sözünü almıştı. II. Abdülhamit padişah olunca "Şura-yı Devlefte bir komisyon oluşturdu. Mithat Paşa başkanlığında toplanan 28 kişilik bu komisyon, ilk Türk anayasası olan "kanunuesasi"yi hazırladı. Bu sırada Balkanlarda çıkan azınlık ayaklanmalarının devleti zordurumda bırakması ve İstanbul'da bu meselenin çözümü için büyük devletlerin katıldığı bir konferansın toplanması, kanunuesasinin ilan edilmesinde etkili oldu. Dış devletlerin baskılarını bertaraf etmek ve "Balkan buhranı"nı sona erdirmek isteyen II. Abdülhamit, 23 Aralık 1876'da kanunuesasiyi kabul etti. Böylece Osmanlı Devleti meşruti monarşi ile yönetilen bir devlet oldu. Aşağıdaki kanunuesasi maddelerini

temel hak ve

özgürlükler ile yönetim açısından değerlendiriniz. KANUNUESASİNİN BAZI MADDELERİ Madde 3- Osmanlı hükümdarlığı, halifeliği de kapsayacak şekilde Osmanlı hane­ danının en yaşlı üyesine geçmektedir. Madde 5- Padişahın kişiliği kutsaldır ve padişah yaptıklarından kimseye karşı sorumlu değildir. Madde 7- İcra (hükümet) meclislere karşı değil, saltanata karşı sorumludur. Padişahın meclisleri toplama ve dağıtma hakkı vardır. Madde 12- Neşriyat, kanun dairesinde serbesttir. Madde 113- Ülkenin herhangi bir yerinde karışıklık olduğunda idarenin sıkı yönetim ilan etme yetkisi bulunmaktadır. Padişah, soruşturma sonucunda bir kimsenin siyasi suçlu olduğuna karar verebilir ve onu doğrudan sürgüne gönderebilir.

t

www.marmara.edu.tr

Abdülhamit

ve

düzenlenmiştir.)

1876 Anayasası padişaha çok geniş yetkiler vererek eski mutlakıyetçi geleneği yeni rejimde de devam ettirdi. Temel özgürl lükler, kişisel güvenceler ve "Kanunsuz suç ve ceza olmaz." gibi prensipler kanunuesaside tam anlamıyla uygulanamadı, ö n c e gazete ve dergilere belli ölçüde bir yorum hürriyeti verildiyse de kısa birsüre sonra sıkı birsansüruygulandı. 2. ilk Osmanlı Parlamentosu Osmanlı parlamentosu (Meclis-i Umumi), "Mebusan Meclisi" ve "Ayan Meclisi" olmak üzere iki meclisten oluşmaktaydı. Ülkemizde yapılacak ilk seçimler için taşra ile istanbul ve çevresi için ayrı bir seçim talimatı yayınlandı. Mebus seçilmek için emlak sahibi olmak şartı getirildi. Merkez İstanbul için beşi Müslüman, beşi gayrimüslim olmak üzere on mebus seçilecekti. Seçilecek mebus sayısı halkın sayısıyla orantılı değildi. İstanbul'da Müslüman sayısı, diğer milletlerden birkaç kat fazla olmasına rağmen yirmi seçim bölgesine ayrılıp her bölgeden bir müslim, bir de gayri­ müslim mebus seçildi. Taşrada ise mebuslar vilayet meclisi üyeleri tarafından kendi içinden seçildi. Ancak her vilayet belirlenen sayıdaki mebus seçerek istanbul'a gönderemedi. Ocak 1877'de çoğunluk esasına göre yapılan seçimlerden sonra Mebusan Meclisi ilk toplantısını 20 Mart'ta yaptı. m

II.

(Sadeleştirilmiş


Türklerde Devlet Teşkilatı İLK OSMANLI PARLAMENTOSUNDA MİLLETLERİN TEMSİLİ XIX. yüzyıl, Avrupa'da parlamentolar çağıdır. Yüzyılın ilk yarısında, Avrupa ülkelerinde imtiyazlı sınıfların dışında geniş yığınlar parlamentoyu oluşturmak hakkından yoksundu. 19 Mart 1877'de Osmanlı başkentinde ülkenin dört yanından gelen rengârenk bir heyet toplandı. Arabistan vilayetlerinden gelen çeşitli din ve mezhepteki temsilcilerin yanında, Anadolu ve Rumeli'den gelen Türk, Rum, Bulgar ve Arnavut temsilciler, ilk Osmanlı parlamentosunu oluşturuyordu. Meşrutiyet rejimi, içeride olduğu kadar, dışarıda da şaşkınlık ve sorulara sebep oldu. Devletin hâkim unsuru olan Müslümanların yanında, gayrimüslim unsurların, hele, etnik oranlama yapılırsa Türk olmayan unsurların hayli yüksek bir oranda temsil edildiği görülmekteydi. O dönemde Avusturya-Macaristan monarşisinde Çek, Hırvat, Sloven, Slovak, Polonez, Ruten gibi unsurların temsilî, oran bakımından son derece düşüktü. Macar milletvekilleri ise çifte monarşinin kurulmasına kadar aynı haksızlığa maruzdular. Rusya'da ise 1905'ten sonra kurulan Duma'da Rus olmayan milletlerin düşük oranda temsili, özel bir statü ile sağlanmıştı. Prof.

Dr.

Ilber ORTAYLI,

Osmanlı'da Değişim

ve Anayasal Rejim Sorunu,

s.

251-260 (Düzenlenmiştir.)

MECLIS-I UMUMİ

• B B 9 İ

Ü y e l e r i h a l k t a r a f ı n d a n h e r elli b i n e r k e k n ü f u s a bir t e m s i l c i g e l e c e k ş e k i l d e , iki d e r e c e l i b i r s e ç i m l e belir­ lenirdi. Bu

meclise gelenler vilayet mec­

lislerinin üyeleriydi. Çalışmalarını yürütürlerdi. •

açık

oturumlarda

Padişah gerektiğinde meclisi fesh

edebilirdi. Üye Sayıları Müslüman Gayrimüslim

AYAN MECLİSİ • Üyeleri padişah tarafından seçi­ lir v e ö m ü r b o y u g ö r e v d e k a l ı r l a r d ı . Üye

sayısı

Mebusan

Meclisi

ü y e l e r i n i n ü ç t e birini a ş a m a z d ı . ö n e m l i görevler yapmış bürok­ r a t l a r l a b i r k a ç u l e m a sınıfı ü y e s i n ­ den oluşmaktaydı. Çalışmalarını da yürütürdü.

kapalı

115

oturumlar­

26

69 46 Yrd. Doç. Dr. Yılmaz KIZILTAN, 7. Meşrutiyetin İlanı ve İlk Osmanlı Mebusan'ı", GÜ Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi. C 2, Sayı: 1, s. 267

Yukarıdaki tablo, kanunuesasiye göre oluşturulan ilk Osmanlı

meclisine

aittir. Tabloyu inceleyiniz ve soruları cevaplandırınız. •

Osmanlı tebasının meclislerdeki temsili ile ilgili

neler söylenebilir? • Meclis-i Mebusanla Meclisi Ayanı özellikleri açı­ sından karşılaştırınız. Kanunuesasiye göre padişah Heyeti Vükela, başkan ve üyelerini atamak ve azletmek yetkisine sahipti. Heyeti Vükela görüşülecek bazı konuların padişahın iznini alır ve alınan kararları mutlaka onun onayına sunardı. Mebusan Meclisi ve Ayan Meclisi padişahın izniyle yeni yasa ya da yasa değişikliği teklifinde bulunabilirdi. Şura-yı Devlet tarafından hazırlanan yasa tasarıları Mebusan Meclisinde görüşüldükten sonra Ayan Meclisinde anayasaya göre denetlenir ve padişahın onayı alındıktan sonra yürürlüğe girerdi. Ayrıca padişahın meclisi toplamak ve dağıtmak yetkisi de vardı. Kanunuesasiye göre padişahın yetkilerini değerlen­ diriniz.

ŞURA-YI DEVLET Genç Osmanlılar Fransa'daki Conseil d'Etat (Konsil Datoı)'yaya benzer bir mües­ sese oluşturmak istemiştir. Sultan Abdülaziz'in Fransa gezisi sırasında böyle yapılan­ maya sıcak bakması üzerine Müslüman ve gayrimüslimlerin birlikte temsil edildiği bir kurum oluşturulması kararlaştırılmıştır. II. Mahmut Döneminde kurulan (1837) Meclisi Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, Şura-yı Devlet , (Danıştay) ve Meclis-i Ahkâm-ı Adliye (Yargı­ tay) olarak ikiye ayrılmıştır. Şura-yı Devlet hem kanun tasarılarını hazırlama hem de idarî uyuşmazlıklara çözüm getirme görev­ lerini üstlenmiştir, ilk kurulduğunda 28'i Müs­ lüman, 13'ü gayrimüslim olmak üzere 41 üyesi bulunan Şura-yı Devlet, bu özelliğiyle adeta bir millet meclisi görünümü oluştur­ muştur. Yrd. Doç. Dr. Ayhan CEYLAN, "Parlamentoya I Süreçte Türk Kamu Hukukunda Danışma Ansiklopedisi, C 13, s. 591-592 (özetle


Türklerde Devlet Teşkilatı

Fransa'da XIX. yüzyılın ortasına kadar Fransız "İnsan Hakları Bildirisi"nin insani ilkelerine rağmen, seçimlerde ancak mülk sahiplerine veya belli miktardan fazla vergi ödeyenlere seçmenlik hakkı verilmiş ve diğer yurttaşlar oy kullanma hakkından yoksun bırakılmıştır. İlk parlamentonun vatanı olan İngiltere'de bile XIV. yüzyılın sonlarına kadar genel oy ilkesi benimsenme­ miştir.

İki meclisli parlamentoyu, bağımsız bir yargıyı, bürokrasiyi idare eden bakanlar kurulu sistemini, inanç özgürlüğünü, vergilerin kişilerin gelirlerine göre düzenlenmesini öngören kanunuesasi için "bir geçiş devri anayasası" demek mümkündür. II. Abdülhamit, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nde alınan yenilgiyi gerekçe göstererek kanunuesasinin kendisine verdiği yetkiyle meclisi tatil etti (14 Şubat 1878). Meclisin kapatılmasından 1908'e kadar olan dönemde kanunuesasi yalnız devlet salnamelerinde yazılı kaldı. Bundan sonra padi­ şah, devlet içerisinde merkezî otoritesini artırdı.

SAİT HALİM PAŞA'YA GÖRE KANUNUESASİ

Sait Halim Paşa

1876 Anayasası toplumsal ve siyasal yapımızla açık bir çelişki içindedir. Batılıların düşünce ve inanç­ larına göre siyasal birlik; soy, din ve mezhep ortaklığının birbirine bağladığı insanların birleşme­ lerinden oluşur. Oysa Osmanlı siyasal birliği soy ve dil ortaklı­ ğından, hatta çoğu zaman gelenek ve görenek ortaklığından bile uzaktır. Ne yazık ki bizim düşünürlerin pek çoğu, bir ulusun hakettiği mutluluk derecesinin, onun Batılı ulusların toplumsal ve siyasal örgüt­ lenmesini taklit yete­ neğinin düzeyi ile orantılı olduğu inancındadırlar. Bu nedenle siyasal birliğimizin temel­ lerine bütünüyle aykırı Batılı meşruti­ yet yönetimini bizde uygulamaya kalkışmanın büyük bir yanlış olduğu görüşündeyiz. Batılı ulusların siyasal örgütlen­ mesini taklit etmek, bizdeki siyasal bağlantıların özel niteliğini gözardı etmek ve sonuç olarak da Osmanlı siyasal birliğini parçalamak demektir. Bir anayasanın gerçekleştireceği ilk şart, o anayasayı kabul eden ulusun siyasal birliğini güçlendirip mükemmelleştirmesi olduğuna göre anayasamızın seçiminde çok aklan­ dığımızı itiraf etmek zorundayız. Prens Sait Halim Paşa, Buhranlarımız, s. 27-28 (Düzenlenmiştir.)

AYDINLARIN NAZARINDA MEŞRUTİYET İnkılap gazetesinin farklı tarihlerde yazılan makalelerinden alınmıştır. [1. makale, 18 Temmuz 1325 (1909); 2. makale, 5 Eylül 1325 (1909) tarihlidir.] (1) "Osmanlı kelimesi siyasi bir millet namıdır. Millet kelimesinin asrımızdaki siyasi manası, bir hükümet teşkil eden ve bir bayrak altında yaşayan insanların birleşmesi şeklinde ifade edilir. Bugün her kim kendini Osmanlı kabul eder ve vazifelerini tamamıyla yerine getirirse bu devletin sahibidir, hisseda­ rıdır. ... Memleketin istikbali bugün Os­ manlıyı oluşturan bütün ahalinin elete vererek aynı gaye ile çalışmalarını ge­ rektiriyor... Açıkça itiraf edebiliriz ki biz çoktan beri aramızdaki kardeşlik ve dostluk bağını zayıflattık. Kutlu bir hükümete sahip olursak öncelikle cehaletten kurtulur ve yabancı emelleri destekleyenlerin kötü propa­ gandalarına fırsat vermez ve bir birlik oluştururuz. Allah için olsun, artık birbirimize ya­ bancı nazarıyla bakmayalım. Hükümeti takviye ederek istiklâlimizi onun eline bırakalım." (2) "Meşrutiyet tüm Osmanlılara eşit­ lik şartını getirdi. Şimdi bütün herkesi hürriyet, eşitlik, kardeşlik dairesinde birleştirmek gerekiyor. Osmanlıyı oluşturan ahalinin meşru­ tiyeti anlamak suretiyle ona bağlılığı ne derece sağlanırsa, tüm ahalinin barış içinde yaşaması o nispette kuvvetlene­ cektir. Meşrutiyet aslında siyasi ve sosyal barış demektir." Dr. Nevin YAZICI, Osmanlılılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, s.162-163 (Düzenlenmiş ve sadeleştirilmiştir.)

Yukarıdaki metinleri inceleyerek aşağıdaki soruları cevaplandırınız. •

Osmanlı aydınlarının meşrutiyetten beklentileri nelerdir?

Sait Halim Paşa Osmanlı aydınlarını hangi konularda eleştirmiştir?

• I. Meşrutiyet Dönemi sonrasındaki gelişmeleri dikkate alarak bu eleşti­ rileri değerlendiriniz.

50


Türklerde Devlet Teşkilatı 3. II. Meşrutiyetin İlanı Osmanlıca olarak "hürriyet, adalet, müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik)" ifadelen yer almaktadır.

Fransızca olarak "özgürlük, eşitlik, adalet ve yaşasın anayasa" ifadeleri yer almaktadır.

İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ 1889'da gizli olarak İstanbul'da "ittihadı Osmani Cemiyeti" adı ile kuruldu. Kısa bir süre sonra yurt içinde ve dışında destek bulan cemiyet, özellikle Rumeli'deki teşkilatlanmaya hız verdi. İtalyan Birliği'nin kazanılmasında büyük rol oynayan "Carbonari Cemiyeti"nin gizlilik ve disiplinini örnek alarak kurulan cemiyet, üyelerini çok sıkı ve gizli deneyimlerden geçirdikten sonra seçerdi. Cemiyetin yayın organları, "Meşveret" ve "Mizan" gazeteleri yurt dışında çıkarılır ve yabancı postaneler kanalıyla yurda sokulurdu. Merkezi Paris olan Cemiyet, Os­ manlı Devleti'nde farklı görüşlerin yaygın olduğu Makedonya'yı kendi­ lerine propaganda ve yayın sahası olarak seçti.

//. Meşrutiyetin ilanından önce ve ilan edildiği günü göste­ ren yukarıdaki kartpostalları inceleyiniz ve aşağıdaki soruları cevaplandırınız. •

Kartpostalda Osmanlıca ve Fransızca yazıların olmasının

nedeni neler olabilir? •

//. Meşrutiyetle birlikte nasıl bir yönetim anlayışı hedef­

lenmektedir? •

//. Meşrutiyetin ilanı Osmanlı halkı tarafından nasıl kar­

şılanmıştır? Memleketin kurtuluşunun II. Abdülhamit yönetiminin sona ermesiyle mümkün olacağını düşünen birçok aydın, gizliden gizliye Genç Osmanlılar (Jön Türkler) hareketi altında bir mücadele başlattılar. Jön Türkler gerek memleket içinde gerekse dışarıda birçok gizli dernekler kurup yayın yoluyla mücade­ lelerine devam ettiler. Bu teşkilatların en güçlüsü ve başarıya ulaşanı "İttihat ve Terakki Cemiyeti" oldu. 1906-1908 yıllarında ülkede ekonomik sıkıntıların yaşanması ve maaşların zamanında ödenmemesi hoşnutsuzlukları arttırır­ ken meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi için uygun ortamı hazır­ ladı.

M*.

Prof. Dr. Necdet HAYTA. Uğur ÜNAL. Osmanlı Devleti'nde Yenileşme Hareketlen, s. 194


Türklerde Devlet Teşkilatı

//. Meşrutiyet Dönemine ait seçim sandıkları

I

Osmanlıda içte bu gelişmeler yaşanırken Reval görüşmeleriyle (Haziran 1908) İngiltere ve Rusya'nın devleti paylaşmaya karar verdiklerini düşünen İttihatçılar, bunu önlemek için meşruti idarenin yeniden kurulması yönünde harekete geçtiler. 3 Temmuz 1908'de Rumeli'de bulunan III. Ordu subaylarından Kolağası Niyazi Bey ve arkadaşları, a n a y a s a n ı n t e k r a r y ü r ü r l ü ğ e k o n m a s ı için ayaklandılar. II. Abdülhamit, ayaklanmaları bastırmak için Makedonya'ya kuvvet gönderdiyse de bu kuvvetler istenilen sonuca ulaşamadı. İttihatçıların burada faaliyetlerini hızlandırmasıyla anayasa tekrar yürürlüğe konuldu ve Meşrutiyet (23 Temmuz 1908) yeniden ilan edildi. Kasımda yapılan seçimlerin sonucunda İttihat ve Terakki Cemiyetinin adayları seçimi kazandı. Mebusan Meclisi ve Ayan Meclisinden kurulu Osmanlı parlamentosu 17 Aralık 1908'de açıldı. Meşrutiyetin ilanı ile parlamenter ve anayasal düzene geçilip çok partili dönem başlamış, hürriyet ve özgürlükler getiril­ miş ve kadın hakları gündeme geldi. Fakat kısa süre­ de memleket içindeki görüş ayrılıkları, muhalefetiktidar çatışmaları had safhaya çıktı. Devlet bünyesindeki çeşitli din ve ırktaki değişik unsurları "Osmanlıcılık" zihniyetiyle birleştirmek ve merkezî otoriteye bağlamayı amaçla­ yan ittihat ve Terakki politikaları gereği yapılan uygulamalar, huzursuzluklara yol açtı.

II. Meşrutiyet Döneminde Mebusan Meclisi Üyelerinin Daçjilımı Millet

Türk

Arap

Arnavut

Sayı

147

60

27 Prof. Dr.

II. Meşrutiyet'te açılışını gösteren

Rum 26 Necdet HAYTA,

Ermeni

Musevi

Slav

Toplam

4

10

288

14 Uğur ÜNAL,

Osmanlı Devleti'nde Yenileşme Hareketleri, s.

parlementonun temsilî resim

mm

m

196


Türklerde Devlet Teşkilatı

//.

Meşrutiyetin ilanı ile basılan kartpostal

Meşrutiyetin ilk seçimlerinde İttihat ve Terakki büyük bir çoğunluk sağlama­ sına rağmen kabine kurma görevini üzerine almadı ve sadece kurulan hüküme­ te bir iki üyesini yerleştirdi. Bununla birlikte Cemiyet kurulan hükümetin her işine karışarak onları perde arkasından yönetmeye çalışması kısa zamanda iktidar için saray, hükümet ve cemiyet olmak üzere üçlü bir mücadeleye yol açtı. II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ İttihat ve Terakkinin hükümetin işlerine karışması, birçok PARTİLERİ aydını da rahatsız etti ve Cemiyete karşı muhalefete geçmelerine 1908 seçimlerinde çoğunluğu neden oldu. Bu durumun ve demokratik düzenin bir sonucu sağlayan ittihat ve Terakkinin hükü­ olarak İttihat ve Terakkinin karşısında birtakım partiler ortaya met işlerine karışması birçok aydını çıktı. rahatsız etmiş ve muhalefetin doğ­ Gazetelerin yönetimi eleştiren yazıları ülkede etkili oldu. Bu masına neden olmuştur. İttihat ve Te­ durum İstanbul'daki avcı taburlarının "Şeriat isteriz." diye ayak­ rakkinin karşısına birtakım partiler lanmalarına yol açtı. Bu isyan nedeniyle 27 Nisan 1909'da çıkmıştır. Bu partiler şunlardır: Hareket Ordusu, Selanik'ten İstanbul'a gelerek ayaklanmayı • Hürriyet ve İtilaf Fırkası bastırdı. İttihat ve Terakki, bu olaydan sonra II. Abdülhamit'i • Osmanlı Ahrar Fırkası tahttan indirip yerine kardeşi V. Mehmet Reşat'ı tahta geçirdi. • Fedekârân-ı Millet Cemiyeti • ittihad-ı Muhammediye Fırkası Kanunuesaside yapılan değişiklikler sonucunda Osmanlı Devleti • Osmanlı Demokrat Fırkası gerçek anlamda meşruti (anayasalı bir monarşi) düzene geçti. • Mu'tedil Hürriyetperveran Fırkası Padişah, yasama ve yürütme üzerindeki yetkilerini yitirdi. • Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Yürütme organı olarak hükümet, devlet idaresindeki yerini aldı. Fırkası Kabinenin sadece parlamento önünde sorumlu kabul edilmesi Prof Dr. Necdet HAYTA, Uğur ÜNAL, Osmanlı esası benimsenerek demokratik bir denetim sistemi kuruldu. Devleti'nde Yenileşme Hareketleri, s. 198 Meclisin feshedilebilmesi şartları zorlaştırılarak parlamentonun konumu güçlendirildi. Parlamento, yalnızca hükümetin (bakanlar kurulu) güvenoyu almaması hâlinde feshedilebilecek ve bu durumda da üç ay içerisinde seçimler yapılarak yeni parlamento oluşturulacaktı. Yasaların ve anlaşma akdinin yapılması yetkisi de parlamentoya geçti. Kişi hak ve özgürlükleri alanında da demokratik gelişmeler meydana geldi. Sansür ve sürgün kaldırıldı. Toplantı ve dernek kurma hak ve hürriyetleri kabul edildi. Haberleşme belgelerinin gizliliği benimsenerek kişi hürriyeti güçlendirilip açıklığa kavuşturuldu. Kanunun belirlediği nedenlerin dışında bir sebep ile cezalandırma usulleri kaldırıldı. 1909'da yapılan bu düzenlemeler dışında zaman zaman kanunuesasi toplam yedi kez değiştirildi. Tüm bu anayasal gelişmeler yanında İttihat ve Terakki uygulamaları, belirtilen demokratik ilkelerin hayata geçirilmesine izin vermemiş; parti, 1913'ten sonra iktidarın tek ve rakipsiz sahibi durumuna gelmiştir. II. Meşrutiyet Döneminde 1908,1912,1914 ve 1919 yıllarında olmak üzere dört genel seçim yapılmış ve 24 hükümet kurulmuştur. Bu dönemde Osmanlı Devleti'nde 1913 yılına kadar çok partili, daha sonra ise tek partili bir rejim görülmüştür.


1 ve II. Meşrutiyet Döneminin Karşılaştırılması II. Meşrutiyet (1909 düzenlemelerine göre)

1. Meşrutiyet

Padişah

• • • •

Padişahın mecliste anayasaya uyacağına dair yemin etmesi kuralı ile anayasaya Padişah yaptıklarından sorumlu değildir. bağlanmıştır. Meclisi fesh etme yetkisine sahiptir. • Meclisi feshetme yetkisi zorlaştırılmıştır. Mebusan Meclisi başkanını ve Ayan Meclisi (İttihat ve Terakkinin önerisi ile 1915 ana­ üyelerini seçme yetkisi vardır. yasa değişikliğinde bu yetki iade edildi.) Yasama ve yürütme yetkisine sahiptir. • Padişaha mutlak veto yetkisi veren 54. madde değiştirilmiştir.

• Yasama yetkisi meclise geçmiştir. Yetkiler padişahta toplanmaktadır. • Kabinenin sadece parlamento önünde Mebusan Meclisini ilgilendiren konular sorumluluğu esası benimsenmiştir. padişahın izniyle bu mecliste görüşülmek­ • Yasaların yapılması ve anlaşmamaların tedir. akdi de parlamentonun kontrolündedir. • Mebusan Meclisi üyeleri kanun teklifinde bulunamaz, kanunları oylayamaz ve kanun • Yasaların yapılması Mebusan Meclisi ağırlıklı olmak üzere Ayan Meclisi ve tasarılarında değişiklik yapamaz. padişah arasında paylaştırılmıştır. • •

Yasama

Yürütme

• •

Şeyhülislam ve sadrazamın belirlenmesi padişahın seçimine bırakılırken bakanla­ Hükümet üyelerini padişah belirler. rın tespiti sadrazama verilmiştir. Hükümet üyeleri padişaha karşı sorumludur. • Yürütme yetkisi hükümetin eline geçmiş­ tir. •

Maliye ile anayasa değişik­ liklerini tartışma ve kabul etme ile bütçeyi onaylama haklarına sahiptir. Danışma • meclisi durumundadır.

Meclis başkanını padişah belirier.

Mebusan Meclisinden çıkan yasaları reddetme hakkına • sahip olan organdır. Üyelerini padişah seçer.

Mebusan

Meclisler Açısından

Ayan •

Meclisin feshedilebilmesi şartları ağırlaştırılarak konumu güçlendirilmiştir. Mebusan • Meclis başkanı üyeler ta­ rafından seçilmiştir.

• Ayan

Ayan Meclisi üyelerinin padişah tarafından seçil­ mesi ve ömür boyu görev­ de kalması kuralı devam ettirilmiştir.

Kişi Hak ve özgürlükleri

• •

• Diğer özellikler

Sansür getirilmiştir. Sürgün cezası uygulanmıştır.

Kişi hak ve özgürlükleri alanında demok­ ratik gelişmeler yapılmıştır. • Sansür ve 113. maddenin sürgün fıkrası kaldırılmıştır. Haberleşme belgelerinin gizliliği benimsenmiştir. • Kanunun belirlediği nedenler dışında bir sebep ile cezalandırma usulleri kaldırıl­ mıştır.

İlk kez seçim kuralı getirilmiştir. Ancak • Osmanlı halkı (erkekler) oy kullanarak taşrada meclis üyeleri vilayet meclisindeki seçime katılmıştır. temsilciler tarafından belirienmiştir. • Seçimler iki aşamalı ve birçok partinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. • Halk direk olarak seçime katılmamıştır.


Türklerde Devlet Teşkilatı

r

E. CUMHURİYET DÖNEMİ DEVLET TEŞKİLATINDA GELİŞMELER AMASYA GENELGESİ KARARLARINDAN • Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. . Milletin durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş millî bir kurulun varlığı gereklidir. • Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin mümkün olan süratle hemen yola çıkarılması gerekmektedir. Prıtl

İH

II. mı,.,

ERZURUM KONGRESİ KARARLARINDAN • Kuvayımilliyeyi ve iradeyi milliyeyi hâkim kılmak esastır. • Mebuslar Meclisinin derhâl toplanmasına ve hükümet işleri­ nin milletin kontrolüne (mura­ kabesine) konulmasının teminine çalışılacaktır.

I l'(K.1

II

I,ııh

İnkıl.,,,

hu İlli,

:

11/

l/l,

Yukarıdaki metinleri inceleyiniz ve kararların Osmanlı yönetim şekliyle farklı olan özelliğini tespit ediniz. Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması ile Osmanlı Devleti yenilgiyi kabul etti. Bir ay sonra ittihat ve Terakki Cemiyeti kendisini feshederken 21 Aralık 1918'de de Meclis dağıtıldı. Bu gelişmelere paralel olarak Anadolu'daki işgalleri önlemek için millî nitelikli bölgesel cemiyetler kurulmaya başlandı. Sonuca ulaşabilmek için halkın desteğine ihtiyaç duyan bu cemiyetler, faaliyetleri sırasında millet iradesini ön planda tutup karar alma ve alınan kararları uygulama aşamasında demokratik ilkeleri benimsedi. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışını değerlendirirken "Yalnız Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi kuvvet vardı, işte ben bu millî kuvvete, Türk milletine güvenerek işe başladım." diyerek millete ve onun egemenliğine dayanacağının mesajını vermekteydi. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan kararlarla, halk ortak bir mücadele etrafında birleştirilmeye çalışılırken aynı zamanda millî egemenliğe ulaşma da hedefleniyordu. Kurtuluş mücadelesine ait bu belgeler bağımsızlık arayışında ve millî egemenlik yolunda atılmış önemli adımlardı. Millî mücadelede önemli yere sahip olan kongreler, halkın sivil kişilerce temsilini ilke edinerek bu mücadelenin millet iradesine dayandırılması nokta­ sında etkili oldu. Demokratik temsil, seçim, demokratik meşruiyet, kurallara ve

Kongresi'nde

Atatürk Sivas arkadaşlarıyla

55


ve hukuki usullere saygı bu kongrelerde dikkate alınan temel esaslardı. Katılı­ mın oldukça yüksek olduğu bu kongrelerde demokrasi başarıyla uygulandı. Bu durum Kurtuluş Savaşı'nın millî bir karakter almasında ve savaşın TBMM tarafından yürütülmesinde etkili oldu. 12 Ocak 1920'de açılan son Osmanlı Mebusan Meclisi, 16 Mart'ta İtilaf Devletlerinin İstanbul'u resmen işgal etmesiyle çalışamaz hâle geldi. Bunun üzerine millî bir meclisin oluşturulması için hemen harekete geçildi. Seçimler yapılarak I. Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920'de Ankara'da açıldı. Mustafa Kemal Paşa'nın şu sözleri: "Efendiler, millet bizi buraya gönderdi. Fakat ömrümüzün sonuna kadar biz burada ve bu milletin idaresini ve hâkimiyetini miras kalmış mal gibi temsil etmek için toplanmış değiliz. Ve sizi toplamak ve dağıtmak kudretine hiç kimse sahip değildir. Millet bilmelidir ki bir günde vekillerini toplar ve gönderir. Burayı, hiç kimsenin kayıt ve şarta bağlamaya hak ve salahiyeti yoktur ve olmamalıdır." hedeflenen rejimi açıkça ortaya koymaktaydı. Anadolu'daki bağımsızlık mücadelesinin kazanılması üzerine askerî alanda kazanılan başarılar siyasi alanda da pekiştirilmek istendi. TBMM'ye bir anayasa taslağı ile meclisin mahiyeti ve görevlerini açıklayan bir program sunuldu. Bu, cumhuriyet rejiminin temelini oluşturmak için atılan ilk adımdı. 20 Ocak 1920'de Teşkilatı Esasiye Kanunu olarak adlandırılan 1921 Anayasası ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartların gerektirdiği acil ihtiyaçları karşılamak üzere hazırlanmış yirmi dört maddelik kısa bir metinden ibaretti. Amasya Tamimi ile Erzurum ve Sivas kongrelerinde olgunlaşıp kuvvetlenen X I X . yüzyılda Osmanlı Devleti'nde yönetim alanında köklü yenilikler yapıldı. Padişahın yetkilerinin kısıtlı bir şekilde sınırlandırılmasıyla başlayan bu gelişmeler aşamalı olarak günümüzdeki demokratik yönetimin oluşmasını sağladı. Aşağıda verilen t a r i h şeridine yönetimle ilgili görülen önemli değişiklikleri yerleştiriniz.

:

Hill


Türklerde Devlet Teşkilatı

Mustafa Kemal TBMM balkonunda

"millî irade" ve "millî egemenlik" ilkelerini esas alan bu anayasa, olağan durumlarda bir devletin yönetimi için yeterli değildi. Buna rağmen 1921 Anayasası "millet egemenliği"ni yansıtan ilk siyasi belge olması bakımından önemliydi. 1876 kanunuesasi ve 1909'da kanunuesaside yapılan düzen­ lemeler ile padişahın yetkilerinin bir kısmını halkın temsilcisi olan parlamentoya devredilmişti. Ancak padişahın devleti yöneten en üstün güç olma statüsü korunmuştu. 1921 Anayasası, hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve milletin tek temsilcisinin TBMM olduğunu hükme bağlayarak padişahın bu statüsünü bozmuştur. 1921 Anayasası ile "meclis hükümeti" sistemi ve güçler birliği ilkesi benimsenmiş ve yetersiz olduğu konularda 1909'da düzenlenen kanunuesasinin ilgili hükümlerinin yürürlükte olduğu kabul edilmiştir. Savaş şartlarında Ankara'da geçici olarak kurulan hükümetin çalışma usullerini düzenleyen kurucu meclisin yapmış olduğu 1921 Anayasası olağan şartlarda bir devletin yönetilmesine yeterli değildi. Anayasada temel hak ve özgürlüklere hiç yer verilmemişti. Millî mücadele kazanılıp barış dönemine girildiğinde "meclis hükümeti sistemi" uygulamasında sıkıntılar yaşandı. Anayasada bir değişiklik yapılmadığı için devletin şeklinin de ne olduğu belli değildi. Bir hükümet buhranının yaşanması 1921 Anayasası'nda değişiklik yapılarak cumhuriyetin ilanını hızlandırdı. 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildi ve çıkarılan bir kanunla "Türkiye Devleti'nin şekli cumhuriyettir." ibaresi 1921 Anayasası'na eklendi. 20 Nisan 1924'te Cumhuriyet Döneminin ilk ana­ yasası "Teşkilatı Esasiye Kanunu" kabul edildi. İlk dönemlerde cumhuriyet rejimi; laik hukuk sistemi, kuvvetler birliği ve görev ayrılığına dayanan devletçi sistemi özellikleriyle Osmanlı Devleti yönetim şeklinden ayrılmış oldu. 1921 Anayasası'nda benimsenen "güçler birliği", 1924 Anayasası ile az da olsa "güçler ayrılığı" ilkesine doğru değişiklik göstermeye başladı. 1921 Anayasası'nda bakanlar kurulu, TBMM tarafından tek tek seçiliyordu. Yani

4

.

'>İ|k|..t|...l...|..at/^..l.|1i....|.|tlâl|/

• I

1875

L

1

1

1

1890

1905

1920

* 1

*

1940 . ..

w


Türklerde Devlet Teşkilatı

Cumhuriyet'in ilanının 10. yıl dönümünde Atatürk törenlere giderken

meclisin yürütmeyle (hükümetle) ilişkileri arasın­ da sıkı bir bağ vardı. 1924 Anayasası'nda 1921 Anayasasındaki gibi TBMM'nin yürütme yetkisi­ ne sahip olduğu kabul edilmekle birlikte TBMM ile hükümet ilişkileri daha serbest hâle getirildi. Ayrıca TBMM ile hükümet arasındaki iş bölümü daha açık belirtildi. Buna göre yürütme yetkisi hükümete verilirken hükümeti oluşturmada cum­ hurbaşkanına daha geniş yetkiler tanındı. Yönetim işlemlerinin devlet şurasınca (Danıştay) denetlenmesi kararlaştırıldı. Yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelere verildi. 11 Nisan 1928'de çıkarılan bir kanunla "Devle­ tin dini islamdır." ile "Şeri hükümler uygulanır." hükümleri anayasadan çıkarılarak laik devlet düzenine geçildi. 1937'de yapılan bir eklemeyle Atatürk İlkeleri anayasaya girerek Türkiye Devleti'nin "cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı" olduğu belirtildi. Cumhuriyetin ilanından sonra demokratik reji­ min tam anlamıyla yerleşmesi yolunda çalışmalar yapıldı. 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırka­ sı ve 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurula­ rak çok partili hayata geçiş yapılmak istenmişse de bu geçiş ancak 1945'ten sonra tam anlamıyla sağlandı. Yeni kurulan Türk Devleti kadınlara siyasi haklar getirdi. 1930'da Belediye Kanunu ile bele­ diye seçimlerinde, 1934'te ise anayasada yapılan değişiklik ile genel seçimler­ de Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış oldu.1935 seçimlerinde kadınlar ilk kez oy kullandı ve 18 kadın milletvekili parlamentoya girdi. PERFORMANS GÖREVİ

İçerik Düzeyi TARİH 11 Ünite Adı: Türklerde Devlet Teşkilatı Kazanım: islamiyetin kabulü ile Türk devletlerinde yönetim anlayışındaki değişimi analiz eder.

Sınıf Düzeyi

Beklenen Performans

Ortaöğretim 11. sınıf

Araştırma Yapma • Eser İnceleme • Çıkarımda Bulunma • llişkilendirme • Sunum Becerisi

Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Kutadgu Bilig adlı eser Türk-lslam devletleri dönemine ait yönetim ile ilgili önemli bilgilerin edinildiği ana kaynaklardan birisidir. Yirmi üçüncü sayfada hükümdarın görevleriyle ilgili örnek bir çalışma yapılmıştır. Siz de bu çalışmadan esinlenerek aynı kitaptan vezirlerin görevlerini ve özelliklerini belirten kısımları tespit ediniz. Bu bilgileri kullanarak drama tekniğinde metin hazırlayınız. Sınıfta sununuz. Sevgili öğrenciler, Sizden istenen Kutadgu Bilig adlı eserin ilgili bölümünü inceleyip sadeleştirerek bir metin hazırlama­ nız. Çalışmanızı yaparken aşağıdakilere dikkat etmelisiniz: • Çalışmanız için Kutadgu Bilig'den yararlanmalısınız. • Çalışmanızı grup olarak drama tekniğine göre yapmalısınız. • Çalışmanızı sunarken o döneme ve kişilere ait kostümler kullanabilirsiniz. • Bu çalışmayı aldıktan iki hafta sonra teslim etmelisiniz. Çalışma; İçerik (Türk-lslam devletlerindeki vezirin özellikleri, görevleri ve yetkilerinin tespit edilmesi), Araştırma süreci (Bilgiye ulaşma, inceleme ve metin hâline getirme), Sunu becerisi (Zamanında, drama tekniğinde sunumu gerçekleştirme), Materyal kullanımı (Çalışmada döneme ait giysi ve aksesuarlardan yararlanma), Zaman kullanımı (Sunuyu verilen sürede tamamlama) açısından değerlendirilecektir.


Türklerde Devlet Teşkilatı PROJE GÖREVİ DEMOKRASİYE DOĞRU 1876 Anayasası ile Osmanlı Devleti anayasal bir yapıya kavuşarak meşruti monarşi hâlini almıştır. 1877 yılında yapılan seçimlerle birlikte ilk Osmanlı parlamentosu açıldı. 1878'de meclisin tatil edilmesinden 1908'e kadar parlamenter sistem uygulanamadı. Kanunuesasi ile başlayan bu gelişmeler bugünkü yönetimimizin oluşmasında da etkili oldu. Sevgili Öğrenciler, I ve II. Meşrutiyet Dönemindeki seçimlerin nasıl yapıldığını, seçme ve seçilme şartlarının neler olduğunu araştırınız. Edindiğiniz bilgileri kullanarak bugün ülkemizde yapılan seçimlerle karşılaştırıp benzer ve farklı yönlerini tespit ediniz. Çalışmanızı bir sunu şeklinde hazırlayınız. Bu çalışmayı başarıyla tamamlayabilmeniz için aşağıdaki adımları izlemelisiniz. 1. Çalışma sürenizi iyi kullanmak için çalışma takvimi ve planı hazırlayınız. 2. Halk ve üniversite kütüphanesi, Internet, vb. yerlerde konu ile ilgili araştırma yapınız. 3. Elde ettiğiniz verilerin tümünü bir araya getirip inceleyiniz ve sınıflandırınız (Hangi bilgileri nerede, nasıl kullanacağınıza kararveriniz.). 5. Proje bittikten sonra sınıf içinde sözlü ya da projeksiyonla sunum yapınız. 6. Çalışma süreniz bir aydır. PROJE DEĞERLENDİRME FORMU öğrencinin Adı Soyadı: Sınıfı:

GÖZLENECEK

ÖĞRENCİ

Projeye uygun çalışma planı hazırlama Bilgi t o p l a m a Projeyi plana g ö r e g e r ç e k l e ş t i r m e TOPLAM II. P R O J E N İ N İ Ç E R İ Ğ İ Türkçeyi etkin kullanma Bilgilerin d o ğ r u l u ğ u Elde edilen bilgilerin karşılaştırılması Toplanan bilgileri d ü z e n l e m e TOPLAM III. S U N U Y A P M A Sunuyu hedefe yönelik materyalle besleme Verilen s ü r e d e s u n u y u y a p m a TOPLAM TOPLAM

öğretmenin düşünceleri:

Ç o k iyi

İyi

Orta

Zayıf

Çok zayıf

5

4

3

2

1

KAZANIMLARI

1. P R O J E H A Z I R L A M A S Ü R E C İ

GENEL

DERECELER

Nu.:


Türklerde Devlet Teşkilatı ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM A. Aşağıdaki ç o k t a n seçmeli soruları cevaplandırınız. 1.

I. Devlet yönetiminde hanedan üyeleri görev almıştır. II. Doğunun yöneticisi Batının yöneticisinden üstündür. III. Toplumsal sınıflaşma ve kölelik vardır. IV. Boylar iç işlerinde özerktir. V. Hükümdarlar halk tarafından seçilmiştir. Yukarıdakilerden hangileri ilk Türk devletlerinin özellikleri içinde yer almaz? A. Yalnızlll

B. II - IV

C. III-V

D.III-IV-V

2. İlk Türk devletlerinin yıkılmasında aşağıdaki gelişmelerden söylenemez?

E.l-V hangisinin etkisi olduğu

A. Türklerde veraset sistemi B. Türklerin yabancı dinleri benimsemeleri C. Türk boylarının birbirleriyle mücadele etmeleri D. Merkeziyetçi bir yönetim belirlemeleri E. Türk yöneticilerinin Çinli prenseslerle evlenmeleri 3. Küçük yaşta esir edilen veya para ile satın alınan gençlerden oluşan orduya ilk Türk-islam devletlerinde ne ad verilir? A. Ikta Askerleri B. Hassa Ordusu C. EyaletAskerleri D. Atabeylik Askerleri E. Kapıkulu Askerleri 4. "Türkiye Selçuklu melikleri kendilerinin yönetimine verilen vilayetlerde söz sahibiydiler. Ancak kendi adlarına para bastırma, hutbe okutma ve siyasi görüşmeler yapma hakları yoktu." Buna göre aşağıdakilerden hangisi Türkiye Selçuklularının amaçladıkları hedefler arasında yer alır? A. Taht kavgalarının engellenmesi B. Ülke bütünlüğünün korunması C. Sınırların denetim altında tutulması D. Ordudaki Türkmenlerin etkisinin azaltılması E. Dinî serbestliğin yaygınlaştırılması 5. Osmanlı Devletinde parlamenter sisteme geçiş aşağıdakilerden hangisiyle gerçekleşmiştir? A. Senedi İttifak'la B. Tanzimat Fermanı'yla C. Islahat Fermanı'yla D. I. Meşrutiyet'le E. Babıali Baskını'yla 6.

I. Üyeleri padişah tarafından seçilirdi. II. Ömür boyu görevde kalabilirlerdi. III. 26 üyeden oluşuyordu. Yukarıda özellikleri verilen I. Meşrutiyet Dönemindeki meclis aşağıdakilerden hangisidir? A. Heyeti Vükela D. Ayan Meclisi

B. Divan-ı Ahkâm-ı Adliye E. Meclisi Âli

7. Aşağıdakilerden hangisi I. Meşrutiyet Dönemine ait değildir? A. Padişahın meclisi açma ve kapatma yetkisi vardır. B. Kanunlarda son karar padişaha aittir. C. Yasama ve yürütme hakkı padişaha ve hükümete aittir. D. Ayan Meclisi üyeleri padişah tarafından seçilmiştir. E. Hükümet meclise karşı sorumludur.

C. Mebusan Meclisi


Türklerde Devlet Teşkilatı 8. Aşağıdaki gelişmelerden hangisinde Batı etkisi görülmez? A. Tanzimat Fermam'nın ilanı C. Kanunuesasinin kabulü E. I. Meşrutiyet'in ilanı

B. Senedi Ittifak'ın imzalanması D. Islahat Fermam'nın ilanı

9. |. TBMM Hükümeti, meclisin kendi içerisindeki delegelerden seçilmiştir. II. YasalarTBMM tarafından çıkarılır. Bu durum aşağıdakilerden hangisine kanıt olabilir? A. Güçler birliğini benimsemiştir. B. Millet egemenliğini benimsemiştir. C. Demokratik değildir. D. Kabine sistemine geçilmiştir. E. Meclis hükümeti değildir. B. Aşağıdaki ifadelerden d o ğ r u olanlara " D " , yanlış olanlara "Y" harfi yazınız. (

) Türklerde hâkimiyetin kaynağı töreye dayanmaktadır.

(

) llkTürk devletlerinde ordunun önemli bir bölümü ücretli askerlerden oluşmaktadır.

(

) Türk-lslam devletlerinde saray devletin idare edildiği merkezdir.

(

) Tuğrul Bey, Abbasi halifesinin dünyevi sorumluluğunu üzerine alarak din ve devlet işlerini bir­ birinden ayırmıştır.

(

) Osmanlı Devleti'nde tımar sisteminin bozulması merkezî otoriteyi arttırmıştır.

(

) Tanzimat Fermanı ile ilk kez Batılı anlamda yenilikler yapılmıştır.

(

) KanunuesasiTürkiye Cumhuriyeti'nin ilkanayasasıdır.

(

) Laiklik 1937'de anayasaya dahil edilmiştir.

C. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun öncüllerden biriyle tamamlayınız. Karahanlılar, kurultay, töre, nizamı alem, kanunu kadim, Divan-ı Saltanat, İttihat ve Terakki, II. Mahmut, Gazneliler, III. Selim, aygucı, Divan-ı Vezaret, 1930,1934 1. llkTürk devletlerinde devlet işleriyle ilgili önemli kararlar

alınırdı.

2. llkTürk devletlerinde hükümet başkanının görevini üstlenen kişiye

denirdi.

3. Türk-islam devletlerinde Gulam sistemi ilk kez

görülmüştür.

4. Büyük Selçuklu Devleti'nde devlet meselelerinin görüşülüp karara bağlandığı kuruma adı verilir. 5. Osmanlı Devleti'nde kamu hukukunun her şeyin üzerinde tutulması

olarak

adlandırılmıştır. 6. Tanzimat Fermam'nın yayınlanmasına yol açan yenilikler 7. II. Meşrutiyet'in ilanında

Döneminde yapılmıştır.

etkili olmuştur.

8. Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkı

yılında tanınmıştır.

Ç. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız. 1. Türklerin devlet teşkilatında başarılı olmalarının sebepleri nelerdir? 2. llkTürklerde devlet halk ilişkisi nasıldır? 3. Türk cihan hâkimiyeti düşüncesi nedir? Bu düşünce Türklerin Islamiyete girişi ile nasıl bir değişikliğe uğramıştır? 4. Gulam sistemi ile devşirme sistemi arasında benzer ve farklı yönler nelerdir? 5. Osmanlı taşra teşkilatında farklılıkların görülmesinin sebepleri nelerdir? 6. Sultan II. Mahmut Döneminde merkezî otoriteyi güçlendirebilmek için hangi ıslahatlaryapılmıştır? 7. Tanzimat Döneminde halkın yönetime katılması nasıl sağlanmıştır ? 8. Mebusan Meclisi ile Ayan Meclisi arasında ne gibi farklar vardır? 9. Cumhuriyetin ilanıyla devlet yönetiminde hangi değişiklikler olmuştur?


2. ÜNİTE Türklerde Toplum Yapısı A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI C. KLASİK DÖNEM OSMANLI TOPLUM YAPISI Ç. TANZİMAT'TAN SONRA OSMANLI TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞİM D. ÇAĞDAŞ TÜRK TOPLUMU


"it

HAZIRLIK ÇALIŞMALARI 1. Türklerin ana yurdunu Asya fiziki haritasından inceleyerek sosyal hayata etkilerini araştırınız. 2. Atın bozkır yaşantısındaki yeri ve önemini araştırınız. 3. İslamiyetin kabulü ile Türk toplum yapısında ve yaşam biçiminde hangi değişiklikler olmuştur? 4. Osmanlı Devleti'nin kuruluş, yükselme ve yıkılış dönemlerini gösteren harita incelemesi yaparak Osmanlı toplumunu oluşturan toplulukları bulunuz. 5. Osmanlı Devleti'nde sosyal yardımlaşma anlayışı ile ilgili kurumları araştırınız. 6. XIX ve XX. yüzyılda Osmanlı toplum yapısını etkileyen önemli olayları araştırınız. 7. Cumhuriyet Döneminde vatandaşlık olgusunun ne anlama geldiğini araştırınız. 8. Cumhuriyet Dönemi toplum yapısını yansıtan resim ve görsellerden yararlanarak toplumun çağdaşlaşması hakkında yorum yapınız.

.

*A


A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI TÜRKLERİN YAŞADIĞI BÖLGE Ülkede şartlar çetin ve acımasızdı. Ancak tabiat yasalarına uyanlar sağ kalabilirdi. Çünkü bu bölge, yükseltisi 1200-1400 metre arasında değişen bir yayladır. Büyük çöküntüler ve yüksek­ liklerden oluşan bu arazide Altay Dağlarının yüksekliği 4600 metreden fazladır, ötüken'in bulunduğu Hangay Dağlarının yüksekliği 4000, Tannu Ola sıradağlarının ise 3000 metreye yakındır. Bölge çok az yağış almaktadır. Çungarya'da, Gobi Çölü'nde yağışlar yılda 100 milimetreden azdır ve yüksek yerler dışında hiçbir yerde yılda 200 milimetreyi geçmez. Kışı soğuk ve şiddetlidir. Sıcaklık -50 dereceye kadar düşer, o zaman da akarsular ve göller donar, ayrıca her şey ince bir kar tabakası altında kaybolur. Yazın hava birden çok sıcak olabilir ama kötü geçen bazı yıllarda güneş toprağı yeterince ısıtamaz ve fırtınalar görülür. Sık ladin, çam, köknar ormanlarıyla kaplı yüksekliklerin eteklerinde çayırlar vardır. Çukur yerlerdeyse ağaçlıklı otlaklara rastlanır ve zayıf çalılıklaryavaş yavaş çöle dönüşür. Jean-Paul ROUX, Türklerin Tarihi, s.

118 (Özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metin ve fotoğraftan yararlanarak Türklerin yaşadığı yerler ve yaşamları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Türkler içinde yaşadıkları tabiat şartlarına uygun "atlı göçebe" (konargöçer) hayat tarzını benimsemişlerdi. Yaşanılan coğrafya toplumun karakterinin şekillenmesinde oldukça etkili olmuş, "sert, mücadeleci, bağımsız yaşama" karakteristik özellik halini almıştır. Eski Türk topluluklarının göçebelikleri, amaçsız gezgincilik arzusundan değil, sürülerine daima taze ot ve su bulmak içindi. Hayatları kışlak ve yaylak arasında düzenli gidip gelme şeklindeydi. Türkler ilkbaharda yaylaların bulunduğu kuzeye ve yükseklere çıkıyorlardı. Her boyun veya oymağın belirli yaylası ve otlağı vardı. Boy beyinin emri ile başlayan göç, çift hörgüçlü develer veya dört tekerlekli, üstü kapalı ve öküzlerle çekilen arabalarla (kağnı) yapılmaktaydı. Yaylalara göçerken güzel elbiseler giyilir, neşeli şarkılar söylenirdi. Günümüzde Karadeniz yaylalarına yapılan göçler benzer özellikler taşımaktadır. 1. Toplumsal Yapı ORUN VE ÜLÜŞ Oğuz boylarının ananesine göre toplantılarda her boyun oturacak yeri (orunmevki), "damga"sı, "ongun"u ve hatta ziyafet için kesilecek hayvanın etinden alacak payları (ülüş) da "Gün Han" tarafından tayin edilmişti. Altın çadırda en şerefli yerde (törde) Gün Han oturmuştur. Milletin en meşhur olanları, bütün kavmin ittifakı üzere koyunun başını, sağrısını Gün Han'a takdim ettiler ve dediler ki: Kim han olursa bu onun "ülüş"üdür. Kapı yanında Irkıl-Hoca oturmuştu; ona koyunun döşünü takdim ettiler, kim vezir olursa bu onun hakkıdır." Sağ taraftaki birinci çadıra Gün Han'ın büyük oğlu Kayı'yı oturttular. Ona sağ ayağın uyluk kemiğini verdiler; "Bayat" et doğradı; "Sorki" atlara baktı, ikinci çadıra "Alka-Evli"yi oturttular. Ona ön sağ ayak kemiğini verdiler. "Kara-Evli" doğradı, "Lale" atlara baktı. Üçüncü çadıra "Ay Han"ın büyük oğlu "Yazır"ı oturttular. Ona sağ tarafın kalça kemiğini verdiler. "Yazır" doğradı, "Komi" atlara baktı. Dördüncü çadıra "Dodurga" oturdu. "Döker" et doğradı, "Mürdeşöy" atlara baktı. Beşinci çadıra "Yıldız


Türklerde Toplumsal Yapı Han'ın oğlu "Avşar" oturdu. Ona but kemiğini verdiler. "Kızık" doğradı, "Turumcu" atlara baktı. Altıncı çadıra "Bekder" oturdu. Ona sağ taraftaki kürek kemiğini verdiler. "Karkın"doğradı, "Karaşık"atlara baktı. (Sol taraf da sağ tarafa benzer şekilde düzenlenmişti). Prof. Dr. Abdülkadir İNAN, "Orun ve Ülüş Meselesi",

Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 38-39 (Derlenmiştir.)

Toplantılarda herkesin oturacağı yerin ve kesilen hayvanlardan alacağı payın belirlenmesini toplum yapısı açısından değerlendiriniz. Türk devletlerinde kağanın sarayında, kurultayda ve ziyafetlerde her boyun oturacağı yer "orun" ve kesilen hayvanın etinden alacakları pay "ülüş" olarak belirlenmişti. Sosyal bir kurum hâline gelen bu kurallar zamanla Türk devlet teşkilatının değişmez prensipleri oldu. Bu kurallar günümüzde Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde de uygulanmaktadır. Türk toplumsal yaşayışını düzenleyen kurallar (töre), toplumda hâkim ve geçerli olan tek değerdi. Türk toplumu töre sayesinde daima dinamik ve güçlü olmuş, devletler zaman zaman yıkılırken Türk toplumu daima varlığını koruyarak yeni devletler kurmuştur. Türklerde birey, toplum ve devlet daima birbirleri ile sıkı bir ilişki içindeydi. Türk toplumunda bireyin devletten en önemli isteği adaletti. Devlet bunu sağlarken birey de devlete bağlı olmak, vergi vermek askerlik görevini yapmakla yükümlüydü. Yöneticilerle yönetilenler arasında karşılıklı görev ve sorumlulukların yer aldığı "tüz" adı verilen yazılı olmayan bir anlaşma mevcuttu. İlk Türk devletlerinde toplumsal yapı; oğuş (aile), ailelerin birleşmesiyle urug, urugların birleşmesiyle boy, boyların birleşmesi ile de bodun oluşuyordu. Aşağıda Türk toplumsal yapısını oluşturan bölümler verilmiştir. Görseli inceleyerek boş bırakılan yerleri doldurunuz. rının ima"


Türklerde Toplumsal Yapı

ATAERKİL AİLE Başlangıçta anne egemenliğine dayalı olan Çin ailesi sonradan pederşahi (babaerkil) sisteme geçmiştir. Geniş aile tipine sahip Çinlilerde düzen, mutlak yet­ kilere sahip baba tarafından sağlanmak­ taydı. Çin'de doğan erkek çocuk pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. Erkek çocuğun oyuncakları, kız çocuğun oyuncaklarından daha güzel olurdu. Kadın ise kocasının önünde fazla konuşamaz kocası ve çocuklarıyla yemeğe oturamazdı.

MENDİL Evliliğin ilk aşaması olan söz kesme, kız ve oğlan tarafının at üzerine binmiş olarak karşılaşması ve antlaşmaları ile gerçekleşmekteydi. Evlilik kararında kızın söz hakkı ve razı olması gerekmekteydi. Söz kesiminde kız evlenmeyi kabul ettiğini belirten bir rızalık sembolü olan mendil veriyordu. Dede Korkut Hikâyeleri'nde erkek, nişanlandığı kızın parmağına kendi yüzüğünü takmakta, kız da nişanlısına düğün­ de giymesi için kendi diktiği kırmızı renkli kaftan göndermektedir. Dr. Latife Kabaklı ÇİMEN. Türk Töresinde Kadın ve Aile. s. 129-130

a.Aile(Oguş) Türk sosyal hayatı, akrabalık bağları üzerine kurulmuştu. Toplumun çekirdeğini oluşturan ailede babanın yanında annenin de söz hakkı vardı. Başta ev olmak üzere ailenin bütün maddi varlığı, eşlerin ortak malı idi. İş bölümü anlayışının hâkim olduğu ailenin bütün faaliyetlerine erkekle birlikte katılan kadın ata binmekte, silah kullanmakta ve avcılık yapmaktaydı.İlk Türklerde babaya "kang" anneye ise "ög" denilirdi. Eski Türk ailesi bugün olduğu gibi "küçük aile" yani "çekirdek aile" tipindeydi. Evlenen erkek çocuklara çadır ve bir miktar mal verilirdi. Ancak küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında kalmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadırın ve babasının kalan malının sahibi olmaktaydı. Kız çocukları evlenirken babasının yaptığı çeyiz nedeniyle daha sonra baba malından hak talep etmezdi. Türklerde genellikle dışarıdan evlilik (exogamie) tercih edilmekteydi. Bu tür evlilikle akraba sayısı arttırılarak karşılıklı olarak birbirlerine destek ve himaye sağlanırdı. Ayrıca akraba boylar arasındaki çatışmalar önlenerek iç barış sağlanıyordu. Türk toplumunda tek eşle evlilik (monogamie) yaygındı. Türklerde evlilik, erkek ve kızın ortak iradesi ile ailelerinin karşılıklı rızasına bağlıydı. Evlenme; söz kesme, nişan ve düğün töreniyle tamamlanırdı. Kadının mülkiyetinde olmak üzere kız tarafı erkek evinden "kalıng" (kalın) alırdı. Eğne (yumuş) adı verilen gelinin çeyizi, günümüzde olduğu gibi eskiden de herkesin görmesi için düğünden önce kız evinde sonra da erkek evinde sergilenmekteydi. Köktürkler düğünlerde "törün" (düğün yemeği) verirlerdi. Evlenen kıza "gelin", erkeğe de "güvey" denilmekteydi. Evlilik, yapılan nikâh ile hukuki bir nitelik kazanmaktaydı. Ailede eşler arasında sadakat vardır. Evli erkek ve kadın gayri meşru ilişkide bulunduğunda cezası ölümdü. Türk hukuk sisteminde eşlerin karşılıklı olarak sebep göstermek ve ispat etmek şartıyla boşanma hakları vardı. Aile ve toplum arasında bir köprü görevini gören kadın sosyal sistemin ilerleyişine katkı sağlardı. Türk kadını sadece çocuğun topluma hazırlanmasında değil ailede sağlıklı bir iletişim ortamının kurulmasında da etkiliydi. Ayrıca ekonomik hayatta da yapıcı ve üreticiydi. ORTA ASYA TÜRKLERİNDE KADIN

Hotan halkı çiftçilik, ipekçilik ve kenevircilikle uğraşır. Kadınlar şalvar, kürk giyer ve saçlarını örerler. Erkekler gibi ata binerler. Törenlerde hakan ve hatun beraber otururlar. Selamlaşmada kadınlar da erkekler gibi dizlerini yere kadar bükerler. Diğer bir Orta Asya şehri olan Kaşgar halkı için de yine Çin kaynakları şu bilgiyi verir: "Müslüman olan Kaşgarlılar çok yumuşak huyludurlar, müzik ve oyundan hoşlanırlar. Toplum hayatında kadın ve erkekler hep beraberdirler. Kuça şehrinde ise kadın ve erkekler saçlarını keserler." Prof. Dr. A. Afet İNAN. Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s. 34-35

İlk Türk devletlerinde toplum yapısında kadının yeri nedir? Türk aile sisteminin ilkeleri, bütün kuruluşlara ve fertlerin davranışlarına yansımıştır. Eski Türk toplumunda devletin "baba" olarak kabul edilmesinde Türk ailesinin ana, baba ve evlat ilişkilerinin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz.


Türklerde Toplumsal Yapı Eski Türk ailesinin meskeni; kağnılar, develer ve katırlar üzerinde bir yerden başka bir yere taşınabilen çadırlardan ibaretti. "Yurt" veya "keregü" olarak adlandırılan bu çadırların yanı sıra daimi nitelikli evlerde bulunmaktaydı.

• •

4 L Y

YURT Sıcağa ve soğuğa dayanıklı olan çadır bir saat içerisinde kurulup sökülebiliyordu. Çadırın doğuya açılan tek kapısı vardı. Çadırın tam ortasında "ocak" yer almaktaydı. Ocağın hemen arkası tör (başköşe), ailenin yaşlılarına, reisine ve misafirlere ayrılmaktaydı. Sedir veya kanepe şeklinde olan tör, çeşitli renk ve desenlerde yapılmış keçeler, halılar, kilimler ve hayvan postlarıyla döşenmekteydi. Törün üst kısmındaki çadır kafeslerine, aile efradına ait silahlar ile binit ve koşum takımları asılmaktaydı. Çadırın orta direğinde daima keçeye sarılmış bir kımız tulumu asılı durmaktaydı. Çadırın zeminine ise keçeler, halılar, kilimler ve hayvan postları serilmekteydi. Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat", Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 18 (özetlenmiştir.)

Türklerin yaşadıkları çadırın içten görünüşü

b. Urug (Aileler Birliği) Türk toplumunda ailelerin birleşmesiyle urug oluşmaktaydı. Bu aileler genellikle birbirlerine yakın akrabalık bağları ile bağlıydı. Sosyal ve ekonomik bakımdan dayanışma, güvenlik ihtiyacı aileleri bir araya getirirdi. Urug ile ilgili kararlar aile reisleri tarafından alınır ve uygulanırdı. c. Boy (Uruglar Birliği) Urugların birleşmesiyle meydana gelen boyun başında bey unvanı ile anılan bir boy başkanı bulunmaktaydı. Bey, cesareti, mali kudreti, hizmeti, adaleti ve doğruluğuyla tanınmış aile reisleri ve urug reisleri arasından seçilmekteydi. Boy başkanının görevi, boydaki iç dayanışmayı korumak, hak ve hukuku sağlamak, gerektiğinde boyunun çıkarlarını savunmaktı. Buna göre boy siyasi bir nitelik kazanmaktaydı. Her boy topluluğunun belli bir toprağı ve askerî gücü bulunurdu. Devlet teşkilatında görülen meclislerin küçük bir örneği boyda da vardı. Meclis üyeleri, aile ve urug reislerinden oluşmaktaydı. Bir siyasi birliğe katılan boya "ok deniyordu. Her boyun kendine ait kışlağı ve yaylağı vardı. Yaylak, bütün boyun ortak malı olduğu hâlde, kışlak yani kışlık konaklar, ferdin özel mülkü sayılıyordu. Her boyun kendisine özgü bir damgası (tamga) vardı. Boya mensup aileler ise sürüler hâlinde besledikleri hayvanlarını komşularının hayvanlarından ayırt edebilmek için onları işaretlemekteydiler. ç. Bodun (Millet) Bodun (millet) akraba boyların bir teşkilat etrafında toplanması ile meydana gelmekteydi. Başında "kağan, han, il-teber, yabgu, şad, erkin" gibi unvanlar taşıyan bir başkan bulunmaktaydı. Bodun, devleti meydana getiren temel unsur olduğundan siyasi bir topluluk niteliğindeydi. Devlet, sadece tek bir "bodun"dan meydana gelmiyordu. Aynı zamanda bodun başkanı olan Türk hükümdarı, diğer bütün bodunları aynı devlet çatısı altında toplamaya çalışmaktaydı. Budunların ve boyların iş birliği ile oluşan devlet; toprağı, halkı, töresi ile yurdu koruyan; milleti huzur ve barış içinde yaşatan siyasi bir kuruluştur.


Türklerde Toplumsal Yapı 2. Yaşayış BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ'NDEN Atlılar geniş çayırlığa dağılmışlar, dinleniyorlardı. Atından inmemiş olan Işbara Alp buyruklar veriyordu. Ortalık iyice kararınca o da atından inerek çerilerin yaktıkları ateşe doğru yürüdü. Bu gece yüzbaşı sıkıntılıydı. Çerilerden birisi ona bir çamçak kımız sundu. Kımızı isteksizce içen işbara Alp diğer bir erin sunduğu et kızartmasını almadı. Biraz ilerideki ağacın dibine giderek oturdu ve uzaklara baktı... Onbaşı Pars, İşbara Alp'in kılıç oyununda Tunga Tigin'e yenilmesi nedeniyle üzgün olabileceğini söyledi. Yamtar ise "Tunga Tigin'i kılıç oyununda kimse yenemez, onun için İşbara üzülmez." dedi. Ayrıca "Yüzbaşı at yarışında ve ok atmada Tunga Tigin'e üstün geldi." dedi. İşbara Alp börkünü başından, sadağını sırtından çıkardı sıkıntısını gidermek istedi. Biraz sonra askerin toplanmasını emretti. Gece birdenbire karardı, ay görünmez oldu. Yüzbaşı "Ardımdan gelin." diye haykırdı. Karşı dağın eteklerindeki sığınaklara ulaşabilmek için yüz atlı harekete geçti. Ancak rüzgâr ve yağmur onları engelledi. Akan sel karşısında kayalıklara tutunarak kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Her şey normale döndüğünde yapılan sayımda ön üç er ve bir onbaşının öldüğü anlaşıldı. Ertesi gün gelen haberci Çin'e akın yapılmayacağını Çuluk Kağan'ın zehirlenip uçmağa vardığını bildirdi ve Bağatur Şad'ın ordusuna katılma emrini getirdi. ... Sonsuz bozkırda 86 atlı uçuyordu. Dakikalar geçtikçe atların hızı artıyor, kaşlar çatılıyordu. Atların yeleleri, çerilerin uzun kumral saçları havada dalgalanıyordu. Hüseyin Nihal ATSIZ,

Bozkurtların ölümü,

s.

9-20 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinden Türklerin yaşantısı ile ilgili hangi TÜRKLERDE AT Türklerin günlük hayatında en çok kullandığı vasıta at idi. Atlarına yapışmış gibi binen Hun Türkleri at sırtında alışveriş yapabilir, yiyip içebilir, hatta atın ince boynuna sarılarak uyuyabilirlerdi. Çadırın önünde daima koşumlu bir iki at bulunurdu. Türk çocukları küçük yaşlarda ata binmeyi öğrenirlerdi. Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat", Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 21-22 (özetlenmiştir.)

Atış talimini gösteren temsilî resim

çıkarımlarda bulunulabilir? At, Türklerin hayatında en önemli unsurlardan birisiydi. Atın ve koyunun etinden, sütünden, derisinden faydalandıkların­ dan en çok bunları beslerlerdi. Türkler, kışın korunaklı vadilerdeki kışlaklarda, yazın da otlakların yer aldığı yaylalarda yaşarlardı. Yaylaklarda çadır, kışlaklarda ise genellikle kerpiçten yapılan evler bulunurdu. Ancak ahşaptan evleri de vardı. Türkler temizliğe önem verdiklerinden evlerinde hamam da bulunurdu. Türklerde töre ile sosyal düzen ayrıntılarıyla planlanmıştı. Herkesin yeri, görevleri, düşman saldırısında nerede yer alacağı belliydi. Atın sürati sayesinde hızlı hareket etme, toplum hayatında davranış hâline gelmişti. Türklerin yaşadıkları bu hayat, mücadele kabiliyetlerini de arttırmak­ taydı.


Türklerde Toplumsal Yapı

VI. YÜZYIL ÇİN KAYNAKLARINDA UYGURLAR "Uygurlar sayı bakımından çok değillerdi. Fakat disiplinleri ve cezaları çok şiddetli kendileri de çok cesur idiler. Yüksek tekerlekli arabaları vardı. Göçlerde ve harplerde bu arabalarına çok güveni­ yorlardı. Ata binmede ve ok atmadaki maharetleri fevkalade idi. Hayatlarını çoğu zaman akın yapmakla devam ettirirlerdi. Çünkü toprakları çok verimsizdi. Selenga, Orhun ve Tola nehirlerinin kıyılarında oturan bu oymakların atları çok azdı. Fakat koyun ve sığırları pek çoktu. Köktürk Devleti kurulunca bu oymaklar devletin hâkimiyetini tanıdılar ve kendilerine, Baykal Gölü'nün güneyindeki bozkırlar verildi." Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 85-86 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinlerde verilen

UYGURLARIN YAŞAYIŞI Şehirde yapılar, kuleler, bahçeler çoktur. Uygurlar anlayışlı, doğru sözlü ve namuslu insanlardır. Altın, gümüş ve bakır eşya yapmakta gayet beceriklidirler. Uygur topraklarında yalnız buğday değil hububat da yetişir. Garip şey, en fakir insanlar bile etle beslenirler. Kibarları at eti yerlerse de halk; koyun, ördek ve kaz etiyle de yetinir. Uygur erkekleri ata binmeye ve okçuluğa bayılırlar, kadınlar ruganlı başlık giyerler. Uzunca bir geziye çıktıklarında yanlarında musiki aletleri götürürler. Şehirde tahminen elli kadar Budist tapınağı bulunmakta ve bunların ne zaman yapıldıkları üzerlerindeki yazıtlarda görülmektedir. Manastırlarda yığınlarla Budist kitap muhafaza edilmektedir. L. LİGETI, çev: Sadrettin KARATAY. Bilinmeyen İç Asya, s. 248

Uygurların yaşayış biçimlerini karşılaş­

tırarak toplumsal değişimi ve sürekliliği analiz ediniz. Türkler, yerleşik hayata Uygurlar zamanında geçmişler ve şehirler kurmaya başlamışlardı. Evlerini genellikle kerpiçten inşa eden Uygurlar temel yaşam biçimlerini özünde devam ettirerek değişim ve süreklilik ilkesine uymuşlardı. Türklerin Hunlardan beri bayram ve festival türünden birçok tören ve etkinlikleri vardı. Hunlar ve Köktürkler beşinci ayda topluca büyük bir bayram yapmaktaydılar. Aynı bayram ve festivaller Uygur Türklerinde 9 Martta yapılmaktaydı. Bu törenlerde "Gök Tanrı" ve kutsal sayılan "yer" için atların kurban edilmesinin ardından bayramın yarışma ve eğlence kısmına geçiliyordu. Bu kısımda Türklerin en çok sevdikleri spor olan at yarışları yapılıyordu. At yarışları sekizinci ayda bir kere daha tekrarlanmaktaydı.

mm

W

Eski

bir

Uygur evi


Türklerde Toplumsal Yapı

Baharın ve Kardeşliğin

vvruz

Coşkusu

21 mart

Eski Türk toplulukları, bayramlarını ilkbaharın gelişi olan mart ayında kutlamaktaydılar. Bu ay aynı zamanda yeni yılın ilk ayıdır. Bundan dolayı Türkler bu aya "baş ay" adını veriyorlardı. Bayram yapılan gün, Türk toplulukları arasında "yeni gün" (yengi kün) şeklinde adlandırılıyordu. Bu kelime Farsça "nevruz" kelimesinin tam karşılığıdır. Prof. Dr. Salim KOCA, "Eski Türklerde Bayram ve Festivaller", Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 54 (Derlenmiştir.)

Türkiye ve Türkiye dışındaki Hunlara ait erkek giysisi

T ü r k l e r tarafından kutlanan Nevruz

bayramı ile ilgili afiş çalışması yapınız. Eski Türk toplumunda "yardımlaşma ve yarışma" iç içeydi. Yardımlaşma, toplumu daima birlik ve dayanışma içinde tutuyor yarışma ise rekabet ortamı oluşturarak toplumun bütünüyle ilerlemesini sağlıyordu. Her ikisi de birleşince ortaya daima canlı, hareketli, dinamik ve güçlü bir toplum çıkıyordu. At ve koyun etinden yapılan çeşitli kebaplar Türklerin en önemli yiyecekleri arasındaydı. Ayrıca et, konserve olarak da tüketilmekteydi. Etten sonra en çok süt ve sütten yapılan peynir ve yoğurt önemli yiyecekler arasındaydı. Türkler, çeşitli hamur işlerini de biliyor bunları da tüketiyorlardı. Kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen kımız en önemli içecekti. Türklerin giydikleri elbiseler genellikle ipek, pamuk, deve tüyü ve yünden imal edilen kumaşlardan yapılırdı. Kışlık giysiler ve başa giyilen "börk" hayvan kürklerinden yapılmaktaydı. Türk erkekleri genellikle uzun saçlı ve bıyıklıydı. Türklerin hayat tarzlarına çok uygun olan pantolon ve ceketleri vardı. Kaftan, çizme ve kemer bu kıyafeti tamamlardı. Türklerin bu askerî kıyafeti Avrupa'da ve Bizans'ta askerlere giydirilmiş, böylece bütün dünyaya yayılmıştı. Kemer, kemer tokası ve düğmeyi ilk kullananlar arasında Türkler de vardı. Romalılar, keten gömlek giymeyi Türklerden öğrenmişlerdi. Çiçekli Uygur kumaşları çok meşhurdu. Türklerde kara renkli kumaştan yapılan elbiseler yas tutarken giyilirdi. Ak renkli kumaş ise uğur sayılırdı.


Türklerde Toplumsal Yapı Toplumda yaz aylarında günlük işlerin dışında sosyal, kültürel etkinlikler de düzenlenmekteydi. Genellikle ok atma ve at yarışlarının düzenlendiği faaliyetlerde aynı zamanda güreş tutulmakta, çeşitli oyunlar oynanmaktaydı. Bunların dışında cirit, çevgan, kılıç ve tepik diğer sporlardandı. Günümüzde de Türk dünyasında cirit, güreş, okçuluk ve binicilik sporları yapılmaktadır.

GÜREŞ Güreş sözcüğünün kökeni, Özbek ve Başkurt Türklerinin "kures" sözcüğünden gelmektedir. Zorlu tabiat şartları ile müca­ dele eden Türklerde güreş günlük hayatın bir parçası olmuştur. Düğünlerde, bazı kişilerin cenaze törenlerinde, ölüm yıldönümlerinde ve diğer özel günlerde at yarışları ve koşuların yanında güreş, çok önemli bir yer tutmuştur. Türklerde büyük bir tutku olan güreş sporunun tarihi Asya Hunlarına kadar gitmektedir. www.tgf.gov.tr.

Anadolu'da cirit

3.

oynanan oyunu

Dinî Hayat ORHUN KİTABELERİNDEN Kültigin vadesi gelince "kerkek buldı" öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır. IX. Asır Köktürkçe Irık Bitig'den Kara-yol (Kanun-hak)Tanrı'nındır. Kırılanları birleştirir. Yırtılanları birbirine ular... İnsan Tanrı'ya yalvarır, Tanrı isterse verir.

TÜRKLERDE CENAZE TÖRENLERİ ölüm, Türklerde "uça barmak", yani uçarak gitme şeklinde ifade edilir. Ruhun uçarak tanrı katına ulaştığına inanılırdı. Köktürklere göre,insan ölümlü türemişti. Bu anlayışa göre insan ölümlü, Tanrı ölümsüzdür. Bu dönemde cenaze "eşük" denilen kefen ile toprağa verilirdi.

Prof.

Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 307

Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, s. 309

J

Yukarıdaki metinleri inceleyerek Türk inanç sisteminin genel ilkelerini tespit ediniz. Eski Türk topluluklarının dinî inanışlarına göre, Gök Tanrı tek yaratıcı olarak görülmekte ve din sisteminin merkezinde yer almaktaydı. Türk toplumlarında kendisine kurban sunulan varlıkların başında ve hepsinin üstünde Gök Tanrı vardır. Ayrıca yıldız, ay ve güneş bu dönemde önemli bir yere sahipti. Gök Tanrı inancına göre; Tanrı tektir ve en yüce varlıktır. Sonsuz bir hayata sahip ezeli ve ebedi olan Tanrı, kâinatın yaratıcısı ve hâkimidir. Ahiret inancı olan bu inanç sisteminde iyi insanların "uçmag"a (cennete), kötülerin ise "tamu'ya (cehenneme) gideceklerine inanılırdı. Toplumsal yapıda özel bir statüsü olmayan din adamlarına "kam" adı verilmekteydi.

TÜRK İNANIŞLARI Türk hükümdarları ve kahramanları öldükleri zaman mezarlarının başına hayatta iken savaşıp öldürdükleri tanınmış kişilerin sayısı kadar insan biçiminde yontulmuş taş (balbal) dikilirdi. Köktürkler beşinci ayın ikinci yarısında Gök Tanrı'ya ve atalara kurtata mağarasının önünde kurbanlar takdim ederlerdi. Hunlar, Köktürkler, Uygurlar ve Oğuzlar ölünün hatırasına "yuğ" törenleri düzenlerlerdi. Prof Dr. İbrahim KAFESOĞLU, "Eski Türk Dini", Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 294 (Derlenmiştir.)


Türklerde Toplumsal Yapı Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına da inanıyorlardı. Dağ, tepe, kaya, ırmak, su, ağaç, orman, demir, gök gürültüsü, şimşek gibi unsurlar kutsal varlıklar olarak tasavvur edilmiş ancak bu varlıklar put hâline getirilmemişti. Türkler gök, güneş, ay, yer-su için kurban keserlerdi. Toplumda ölen kişilere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılırdı. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna inanılır, onlar için kutsal mağaralar önünde kurban kesilirdi. Atalara ve onların mezarlarına yapılan saldırılar savaş nedeni olabilirdi. Türkler arasında Gök Tanrı inancından başka dinlerde kabul görmüştü. Uygurlar, Budizm ve Maniheizm inançlarını benimsedi. Macarlar, Bulgarlar, Kumanlar ve Peçenekler ise Hristiyanlığı kabul ettiler. Hazarlarda ise Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet kabul edilen dinlerdendi. Ancak bu dinlerin yayıldığı dönemlerde bile Türkler eski inançlarını kaybetmemişlerdi. Örneğin Mani Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün dini et yemeyi yasak etmişti. Fakat bu dinin en kuvvetli Çağları, s. 73-74 (özetlenmiştir.) savunucusu durumunda olan Uygurlar, et yemeye devam etmişlerdir. B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE TOPLUM YAPISI

DİNÎ MÜSAMAHA Avarlar, düşmanlarının kutsal günlerine saygı gösterirlerdi. Bizans kaynaklarına göre Avarların kutsal günleri ve bayramları, zaman zaman büyük şenliklerle yapılı­ yordu. Kendileri Hristiyan değildi. Fakat Bayan-Kağan 600 senesinde, Dalmaçya'da bir şehri kuşatırken şehirdeki halk, aç ve susuz kalmış ve bunun için de dinî yortularını kutlayamamışlardı. BayanKağan bunu duyunca şehre hemen arabalarla yiyecekler göndermiş ve yortunun sonuna kadar, Hristiyanların bayramlarını kutlamalarına müsaade etmişti. Bizans kaynakları Avarları bir barbar kavim olarak göstermelerine rağmen, bu olayı anlatarak onların insanlık taraflarını da övmekten kendilerini alamamışlardı. Prof. Dr. Gelişme

TÜRKLER VE DİN "Karakterlerine uymayan farklı inançları benimseyen bazı Türk boyları yalnız eski düşünce ve anlayış tarzlarını değil millî kimliklerini de kaybederek Türklükten uzaklaşmışlardır. Tabgaçların Budizm'i kabul etmeleri Çin kültürünü benimsemeleri ile sonuçlanmıştır. Balkanlarda siyasi alanda etkili olan Uzlar, Kumanlar ve Peçenekler Hristiyan halk arasında kaybolup gittiler. Yöneticiler tarafından Museviliğin benimsendiği Hazarlar da benzer bir akibete uğramışlardır. Budist ve Maniheist Uygurlar kısa zamanda dağılmış Avrupa'ya giden Avarlardan ve Hunlardan eser kalmamıştır. Hristiyan­ lığı benimseyen Macarlar ve Bulgarlar ise Avrupa'da Osmanlılara karşı uzun süre rakip oldular." Prof.

Dr.

İbrahim

KAFESOĞLU.

"Türklerin kabul ettikleri dinler arasında sadece islâmiyet olumsuz etkiye neden olmamış aksine mille­ timize çok daha büyük hamleler yapma imkânını sağlamıştır. islamiyet diğer dinlerin aksine Türklerin manevi cephesini yenilemiş ve tamamlamıştır, islamiyet'in insani ve ahlaki değerlerinin yanında herkesi çalışmaya, faaliyete, icabında cihada yani bedeni fedakârlığa teşvik etmesi mücadeleci ve hareketli Türklerin ruhuna hitap etmiştir. Türklerin içinde bulunduğu bu manevi ortamda Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlı Devleti vd. doğmuş, gelişmiş ve yaşamıştır."

Türkler ve

Medeniyet,

s.

66-67 (Özetlenmiştir.)

Türklerin İslam dinini tercih etmeleri toplumsal yapıda hangi değişikliklere neden olmuştur? Talaş Savaşı'ndan sonra Türkler arasında yayılmaya başlayan İslam dini Türk kültürünü etkilemeye başladı. Özünde kendini koruyan Türk bozkır kültürüyle İslam kültürünün kaynaşma süreci, Karahanlı Devleti döneminde başladı. Karahanlılar Türk-islam toplumunun oluşturulmasında köprü görevi gördü. Gazneliler ve Büyük Selçuklu Devleti farklı etnik toplulukların bulunduğu bölgede kurulup genişlediğinden bütün siyasi, iktisadi ve dinî faaliyetlerini bu toplumların özelliklerini dikkate alarak yerine getirmişti. Aynı zamanda Türk ve yerli Müslüman halkın istek ve ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran Büyük Selçuklu Devleti toplumlar arası kaynaşmayı gerçekleştirerek Türk-islam toplumunu meydana getirmeyi başarmıştı.


X. yüzyılın ilk yarısında Oğuz Türkleri Hazar Denizi'nden başlayarak Ivlaveraünnehir'i içine alan bölgede yaşıyorlardı. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızla İslamlaşmaya başlayan bölgede eski Türk toplum yaşantısının özelliklen hâlâ devam ediyordu. Büyük Selçuklu Devleti'nin merkezî ve güçlü bir devlet olarak kurulmasıyla toplum yapısı büyük ölçüde değişti. Selçuklular zamanında toplum, yönetenler (hanedan ve idareciler) ve yönetilenler (halk) olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı. 1. Yönetenler Hanedan üyeleri, asker, vali ve din adamları yönetici sınıfı oluşturmaktaydı. Toplum yapısının en üstünde yer alan sultanın : toplumsal konumu, idarecilere ve halka karşı „„-' • .> ' p sorumluluk ve görevlerini yerine getirmesine bağlıdır. Görevi ihmal, adaletten ayrılma ve toplum refahını sağlayamama iktidarı kaybetmek için önemli sebeplerdir. İlk Müslüman Türk devletlerinde idareciler genelde Türk'tü. Halk ise farklı ırk ve boylardan meydana gelmekteydi. Karahanlı Devleti'nde toplum tamamen Türk'tü. Gaznelilerde Gurlular, Hindular gibi farklı unsurlar da yer almaktaydı. Büyük Selçuklu Devleti'nde devleti kuran Türklerin yanı sıra İranlı ve Arap unsurlar yer alırken Tolunoğulları, Ihşidiler ve Memluklularda ise halkın büyük çoğunluğunu Arap, Rum, Ber­ beri, Mısırlı vb. Türk olmayan unsurlar oluştur­ maktaydı. mai 2. Yönetilenler (Halk) Türk-lslam devletlerinde yönetilen halk ilk Türk devletlerinde olduğu gibi aile, ailelerin birleşmesiyle boy ve boyların birleşmesiyle bodun ş e k l i n d e t e ş k i l a t l a n m a k t a y d ı . Bu dönemde devlet, t o p l u m u Müslüman ve gayrimüslim şeklinde kabul ederek hukuki düzenlemeleri bu çerçevede yapmaktaydı. a. Aile

m

m

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ DÖNEMİNDE EVLENME XI. yüzyılda Türkler arasındaki evlenmelerde genellikle "arkuçı" veya "savcı" adı verilen aracılar vardı. Görücü usulü ile ya da gençlerin birbirlerini görüp beğenmeleri sonucunda, erkek tarafı kızı isteme işini gerçekleştiriyordu. Dünürler arasında iki gencin evlenmesi kararı Türkçe "Aldum." ve "Virdüm." kelimeleri ile ifade ediliyordu. "Aldum." kelimesini dünür söylüyor, bununla nikâhın yapılmasını vaat etmiş oluyordu. "Virdüm." kelimesini ise kızın büyükleri söylüyor, bununla bu vaade bağlı kalacaklarını bildiriyorlardı. Daha sonra damat adayının ailesi (babası ve annesi), kız tarafına bir at veriyordu. Buna "başlık" deniliyordu ki kızı yetiştiren babanın hakkı demekti. Yine kızın annesine süt hakkı olarak "südlük" denilen bir elbise verilirdi. Erkek tarafı ayrıca kızın kardeşine "ağırlık", kız kardeşlerine ve kendisine ise "yandış" adı verilen elbiseler verirdi. Evlenme sırasında düğün yapmak zorunluluğu vardı. Düğünde "küden" adı verilen düğün yemeği ikram ediliyordu. Hükümdarlar ise düğünlerde ve bayramlarda otuzarsın uzunluğunda "kençliyü" adı verilen bir sofra hazırlatıyorlardı. Bu sofra, Türk âdeti gereğince yemekten sonra davetliler tarafından yağma ediliyordu. Prof. Dr. M. Altay KÖYMEN, Alp Arslan ve Zamanı, C 2, s. 308 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinde anlatılan Selçuklular Dönemine ait evlenme töreni ile günümüz evlilik törenleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar nelerdir?

Sultan Sencer'i yaşlı bir kadının şikâyetini dinlerken gösteren minyatür


Selçuklular devrinde aile bugün olduğu gibi ana, baba ve çocuklardan meydana gelmekteydi. Baba sağ bulunduğu müddetçe ailede ayrılma söz konusu değildir. Hatta baba, torun sahibi olduğunda da aile bütünlüğü muhafaza edilmektedir. Evlenmenin Türk aile ve toplum hayatında büyük bir yeri vardır. Samimilik ve açıklık Türk evlenme sisteminin başlıca özelliğini teşkil etmektedir. Bu özellik yalnız oğula kız alırken değil, kıza eş seçerken de kendini göstermektedir. Türk-islam toplumunda genellikle tek eşlilik hâkimdi.

DEDE KORKUT HİKAYELERİ'NDEN Beri gelsene, başım bahtı, evim tahtı! Evden çıkıp yürüyende selvi boylum, Topuğuna sarmaşanda kara saçlım, Kurulu yaya benzerçatma kaşlım, Güz elmasına benzeral yanaklım, Kadınım, direğim, marifetlim.

RADLOFF ANLATIYOR "Altaylılarda kadın ve erkek arasın­ daki konuşma ve görüşme tamamıyla serbesttir. Kadınlar erkeklerle konuşur­ ken hiçbir zaman yüzlerini örtmeyi düşünmezler. Bu sırada terbiyesizlik sayılabilecek hiçbir şaka veya takıntıya rastlamadım."

Dr. Latife Kabaklı ÇİMEN,

Türk Töresinde Kadın ve Aile, s.

114-115

Toplumda aile pederşahi (babaerkil) olmasına rağmen Türk aile yapısında annenin de nüfuz ve ağırlığı bulunmaktaydı. Sosyal hayatta etkin rol alan kadın ailede alınan kararlara da katılırdı. Aile içi iletişimde saygı ve sevgi esastı. Bu sayede toplumun temel yapı taşı olan aile, sağlam olarak ayakta kalmaktaydı.

Hülagu Han ve eşi Dokuz Hatun

İBNİ BATUTA SEYAHATNAMESİ'NDEN Kırım'dan ayrılırken Bey'in zevcesini görme fırsatını elde ettim. Baştan aşağı mavi ağır kumaşlarla kaplı, pencere ve kapıları açık bulunan arabasına binmişti. Hatun konağın koridorlarında azametle ilerledi ve en sonunda Bey'in huzuruna geldi. Bey de ayağa kalkıp onu karşıladı ve yanına oturttu. Ardından yemek hazırlandı ve beraberce yediler. Bey, zevcesine bir kat elbise takdim ettikten sonra, hatunu yanından ayrıldı. Esnaf ve satıcıların zevcelerine gelince bir tanesi atların çektiği bir arabaya binmişti. Başında, ön tarafında tavus tüyünden bir sorgucu bulunan, mücevherlerle donatılmış bir hotoz (bağtak) vardı. Hatunun arabasının pencereleri açıktı, ayrıca yüzü de örtülmemişti. Aynı şekilde hareket eden bir başka kadın daha gördüm. Hizmetkarlarıyla birlikte pazara süt ve yoğurt getirip satar, karşılığında da güzel kokular satın alırdı. Burada kadınlar genellikle kocalarıyla birlikte gezerler. Erkeğin hürmetini gören, onu âdeta kadının hizmetkârlarından biri zanneder. Ibni Batuta,

Büyük Dünya Seyahatnamesi, s. 246

Yukarıdaki metinde Türk kadının toplumdaki y e r i anlatılmıştır. Siz de bu dönemde Avrupa kadınlarının toplumdaki yeriyle ilgili bir araştırma yapınız.


AVAM İLE İLİŞKİLER Avam halkın tabiatı tamamen ayrıdır; onun bilgisi, aklı ve tavrı da tabiatı gibidir. Onlara karşı iyi muamelede bulun. ÂLİMLERÎLE İLİŞKİLER Diğer birzümre de âlimlerdir, onların ilmi halkın yolunu aydınlatır. Onları pek çok sev ve onlardan hürmetle bahset; çok veya az onların bilgilerini öğren. ÇİFTÇİLER İLE İLİŞKİLER Başka bir zümre de çiftçilerdir; bunlar da lüzumlu insanlardır. Sen bunlar ile de temas et, ilişki kur ve böylece boğazın hususunda endişesiz yaşa. SATICILAR İLE İLİŞKİLER Bundan sonra gelenler satıcılardır; bunlar ticaret yaparak hayatlarını devam ettirirler. Hayatlarını kazanmak için dünyayı dolaşırlar. HAYVAN YETİŞTİRENLER İLE İLİŞKİLER Bundan sonra hayvan yetiştirenler gelir; hayvan sürülerinin başında bunlar bulunurlar. Bunlar doğru ve dürüst insanlardır, hiç bir gizli-kapaklı tarafları yoktur ve kimseye de yük olmazlar. ZANAATKARLAR İLE İLİŞKİLER Başka birzümre de bu zanaat erbabıdır; kendi hayatlarını kazanmak için, zanaat ile meşgul olurlar. Bunlarda sana lüzumlu insanlardır; ey yiğit, onları kendine yakın tut, faydaları dokunur. Yusuf Has Hacib, çev.: Reşit Rahmeti ARAT, Kutadgu Bilig, s. 312-324 (Derlenmiştir.)

Yukarıdaki metinde yönetenlere verilen öğütlerin

Türk-İslam

toplum

yapısının oluşumuna katkısı nedir? Türk-İslam toplumlarında halk yaşayış şekillerine göre; göçebeler, köylüler ve şehirliler olmak üzere üç grupta toplanmaktayd ı. Tacirler, zanaatkarlar, devlet memurları, askerler şehir ve kasabalarda yaşarlardı. Türk şehirlerinin etrafını çeviren surların içerisinde saray, hükümet konağı, kışla, cuma camisi, meydan, pazar yeri, ribat veya çarşı, medrese, hamam ve hastane bulunmaktaydı. Ayrıca sultanların yaptırdığı mimari eserler ve su kemerleri de şehirleri köylerden farklılaştırıyordu. Zaviye, imaret ve hanlaro dönemdeki şehirlerin en belirgin özelliğiydi. XI. yüzyılda Türk şehirlerinde ve köylerinde nüfus çok farklı dinî ve etnik unsurlardan oluşuyordu. Büyük Selçukluların hâkim olduğu coğrafyada nüfusun belli başlı etnik unsurlarını Türk, Fars, Yahudi ve Araplar oluşturu­ yordu. Bu etnik yapı Mısır hariç diğer Müslüman Türk devletlerinde aynıdır. Hazar toplum yapısını Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve Gök Tanrı inancına sahip çeşitli topluluklar oluşturmaktaydı. Türkiye Selçuklu Devleti'nde ise Türklerin yanı sıra Rum ve Ermeniler, toplumu oluşturan diğer unsurlardı. b. Hoşgörü Toplumu YUNUS EMRE'DEN Ben gelmedim dava için, Benim işim sevi için. Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldim. Yılmaz ELMAS, Yunus Emre, s. 30

AHMET YESEVİ'DEN Garip, fakir, yetimleri kıl sen Parçalayıp aziz canın eyle kurban Yiyecek bulsan canın ile kıl sen ihsan Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen; Hûda, bizardır katı yürekli gönül incitenden Allah şahit, öyle kula hazırdır siccin. İbrahim HAKKULOV, Ahmet Yesevi (Hikmetler), s.

56-57

M EVLANA'DAN Yine de gel... Yine de gel! Ne olursan ol, yine de gel! Hristiyan, Mecûsî, putperest olsan yine de gel... Bu bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel... Ahmet KABAKLI, Türk Edebiyatı, C II. s. 284

Yukarıdaki metinlerde Ahmet Yesevi, Yunus Emre ve Mevtana Türk toplumuna hangi insani değerleri kazandırmaya çalışmışlardır?


Türklerde Toplumsal Yapı Türk şehirlerinde askerler ve din adamları çoğunluktaydı. Devlet adamları din ve bilim adamlarına hürmet göstermekte ve destek olmaktaydı. Şehirlerde Türkler tarafından çok sayıda medresenin kurulması birçok din alimi ve sufinin yetişmesini sağlamıştı. Türkler arasında yayılma eğilimi gösteren sufılik aynı zamanda, bir meslek kuruluşu gibiydi. Sufilerin çok az bir kısmı tecrit hayatı yaşarken önemli bir kısmı esnaflık yapıyor ve teşkilatlı bir şekilde ticaret ile meşgul oluyordu. Bunların içinde ilk Türk mutasavvıfı olan Ahmet Yesevi'ye göre "Kemale erebilmek için inanmayanlar MESUDİ'NİN YAZDIKLARINDAN dâhil hiçbir insanı incitmemek gerekir." Yesevi'de kendini Hazarların eskiden başkentleri aşmak ve hoşgörü temel esastı. Mevlana ise insanlara Semender şehri idi. Daha sonra hoşgörü, neşe ve umut telkin ediyordu. Onun fikir ve düşün­ merkez olan İtil şehri halkını celeri etrafında bilginler devlet adamları, halk ve gayrimüslimler Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler toplanıyorlardı. Yunus Emre; bütün insanlar, hatta bütün canlı ve putperestler oluşturmaktaydı. ve cansızlar, Tanrı'nın yaratığı ve mazharı oldukları için Hakan, saray halkı ve Hazar asıllı "Yaratılanı yaratandan ötürü hoş görme." felsefesi ile soy, din, olanlar Musevi idiler. Hazar ülke­ millet, renk, mevki ve refah farkı gözetmeksizin insanları sev­ sinde yedi büyük hâkim bulunuyor. mek gerektiğini söylemekteydi. Her üç mutasavvıfın ortak Bunlardan ikisi Müslüman, ikisi felsefesi; insanlar arasında hiçbir farkın gözetilmemesi, hoş­ Musevi, ikisi Hristiyan ve biri de görü ve sevgidir. Bu mutasavvıflar, toplumun daha hızlı bir Türklerdendi. önemli bir hadise şekilde İslamlaşmasını sağlamışlardı. meydana geldiğinde ve kendi Çeşitli ırk ve dinlerin bulunduğu Türk-lslam devletlerinde hâkimleri karar veremedikleri t o p l u m s a l i l i ş k i l e r i n ş e k i l l e n m e s i n d e İslam hukuku takdirde Müslüman kadılarına baş­ belirleyiciydi. Dolayısıyla fertlerin toplum içerisindeki tutum ve vuruyorlar ve onun verdiği hükmü davranışları ile giyim ve kuşamları da bu çerçevede ele kabul ediyorlardı. alınmaktaydı. Müslümanların giyimleri ve dış görünüşleri Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, "Hazarlarda İnsani Değerler ve Hukuk", Hristiyan ve Musevilerden farklıydı. Türklerin, Arapların, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, Hinduların ve diğer etnik grupların giyim kuşamları da s. 156-157 (Derlenmiştir.) birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmekteydi. Ancak temelde Müslüman ve gayrimüslim kıyafetlerinden farklılık en belirgin olandı. Türk toplumu eski inancının etkisiyle farklı din ve mezheplere karşı olan hoşgörüsünü devam ettirmişti. Türk-lslam şehirlerinde gayrimüslimler kültürel ve dinî yönden her türlü özgürlüğe sahipti. Türkler hâkimi­ yetleri altında yaşayan çeşitli mezhep ve fırkalara ayrılan Müslümanlara da herhangi bir müdahalede bulunmamışlardı. Türklerin islamlaşma sürecinin başlangıç dö­ nemlerinde âdet, anane ve dinî inançlarda eski Türk toplumunun izleri tamamen silinmemişti. Sonraki dönemlerde tarikatların kurulmasıyla hızla İslam­ laşma görüldü. Türklerin hâkim olduğu coğrafyada doğup gelişen Kadirilik, Kübrevilik, Ekberilik ve Yesevilik en çok müridi olan tarikatlardı. Bu tarikatlar sayesinde Türkler adeta kendi sosyal yapılarına ve anlayışlarına uygun birdin düşüncesi geliştirmişlerdi, Amasya Darüşşifası c. Sosyal Yardımlaşma SOSYAL VE İKTİSADİ REFAH Türk-lslam toplumlarında "servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılma" politikası izleniyordu. Halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması bir görev sayıldığı için özellikle vakıflar vasıtasıyla sosyal refahı arttırmaya yönelik birçok yatırım yapılmaktaydı. Sağlık ve sosyal yardım kurumları, hastaneler (bimaristan, darüşşifa) ve hamamlar çok ileri ve yaygındı. Koruyucu hekimliğe çok önem veriliyordu. Anadolu'da bugün hâlâ kullanılabilen bu hastanelerin en eskisi Gevher Nesibe Darüşşifa'sıdır. Anadolu'da özellikle tedavi amacıyla kullanılan 300 kadar kaplıca da vardı. Bunlardan başka yetim mektepleri, aciz yurtları, kütüphaneler, zaviyeler, misafirhaneler, imaretler, medreseler ve kervansaraylarda bulunmaktaydı. Prof. Dr. Ahmet TABAKOĞLU,

Türk İktisat Tarihi, s. 96-97 (özetlenmiştir.)

Türklerde sosyal yardımlaşma amacıyla hangi kurumlar oluşturulmuştur?


Türklerde Toplumsal Yapı Türk-islam devletlerinde vakıflar aracılığı ile birçok sosyal yardımlaşma kurumu yapılmıştı. Yolcuların özellikle tüccar kafilelerinin yolculukları emniyet içinde gerçekleştirebilmeleri için kervansaraylar kurulmuştu. Selçuklular sağlık hizmetlerine büyük önem vermişler hemen her şehirde darüşşifa, darülâfiye ve bimaristan gibi adlarla hastaneler inşa etmişlerdi. Vakıflarla idare edilen bu kuruluşlar Selçuklu yardım kuruluşları arasında önemli bir yere sahipti. Bu kurumlarda hastalar ücretsiz olarak uzman hekimler tarafından tedavi edilip eczanelerde hazırlanan ilaçlar da ücretsiz olarak dağıtılmaktaydı. Kervansa­ raylarda konakladıkları sırada hastalananlar da tedavi edilmekteydi. Selçuk­ lular zamanında oluşturulan "Ahi" teşkilatları sosyal yardımlaşmada önemli bir yer tutmaktaydı. Selçuklu hâkimiyetinde Türkler arasında yardımlaşma sosyal hayatın ayrılmaz bir unsuruydu. Köylerde gündelik hayat, genelde tarım faaliyetleri ile şekillenmişti, imece sosyal hayatta hemen her alanda uygulanmaktaydı. Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan konargöçerlerin keçe dikme, çadır kurma ve sökme gibi pek çok faaliyette yardımlaştıkları görülmekteydi. 3. Toplumsal Yaşantı SEYYAH GÖZÜYLE ANADOLU Lazkiye'de bir Cenevizlinin gemisi ile Anadolu'ya doğru yola çıktık ve on günlük bir yolculuktan sonra Alanya'ya ulaştık. Burada Müslümanların yanı sıra Hristiyanlar da yaşamaktaydı. Şunu özellikle belirtmeliyim ki Anadolu, dünyanın en güzel memleketidir. Ahalisi güzel yüzlü ve temiz giyinişlidir. Yemekleri ise çok nefistir. Anadolu'da bir zaviye ya da bir eve indiğimizde komşularımız kadın olsun erkek olsun yardımcı olurlardı. Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar. Ayrılacağımız sırada sanki akrabaymışız gibi bizimle vedalaşırlar ve bu ayrılıktan duydukları üzüntüyü gözyaşları ile ifade ederlerdi. Bu memleketin âdetine göre ekmek haftada bir defa pişirilir ve bu pişirilen ekmek de bir hafta yeterdi. Ekmek pişirildiği gün, bulunduğumuz beldenin erkekleri bize sıcak ekmeklerle birlikte nefis yiyecekler getirirlerdi. Alanya deniz kıyısında büyük bir şehirdir ve ahalisi Türkmen'dir. Mısır, isken­ deriye ve Şam tüccarları alışveriş yapmak üzere buraya gelirler. Burada bol miktarda kereste imâl edilmekte olup İskenderiye, Dimyat ve diğer Mısır şehirlerine ihraç olunurdu. ibn-i Batuta,

Yukarıdaki

metne

göre

Büyük Dünya Seyahatnamesi,

Türkiye

Selçukluları

s.

202-203

(özetlenmiştir.)

Döneminde

toplumsalyapı veyaşayışla ilgili neler söylenebilir? Türkler Müslüman olduktan sonra da kendilerine has "Türkmen" kıyafetlerini kullanmaya devam etmişlerdi. Giysilerde kırmızı ve yeşil renkler tercih edilirken kumaş olarak da pamuk, yün, ipek ve kürk kullanılmaktaydı. Kadınlar geniş elbiseler giyerken takı olarak inci, gümüş ve altın küpeler ile gerdanlık, bilezik ve yüzük kullanıyordu. Erkekler ise vücuda yapışık dar kıyafetler giyiyorlar başlarına da çene altından bağlanan kırmızı bir börk takıyorlardı. Bir diğer Türk kıyafeti olan kaftan muhtelif uzunlukta ve dört parçalıydı. Yağmurluk da hırka, gömlek, ceket gibi diğer kıyafetler arasındaydı. Bu dönemde Türkler kemer, tokalı kemer, deri veya keçeden imal edilen çizme kullanıyorlardı. Oğuz erkekleri uzun saç, kâkül ve bıyık bırakmaktaydı. Türkler nişan ve düğün yemekleri vererek toplum hayatını canlı tutarlardı. Dinî bayramlar ve festivaller bir diğer eğlence sebebiydi. Mısır'da Türk-islam devletleri zamanında çeşitli din mensupları tarafından farklı zamanlarda kutlanan bayramlar sosyal bir faaliyete dönüştürülürdü. Mısır'da askerî geçit töreni ile başlayan bayram sultan tarafından verilen bir ziyafetle sona ererdi.

^

Temsili

Türkmen

resmi


Türklerde Toplumsal Yapı Türk toplumunun eğlence hayatında müziğin de ayrı bir yeri vardı. Türkler önceki dönemlerdeki müzik aleti çalma ve türkü söyleme geleneğini devam ettirmişlerdi. "Kopuz" en sevilen çalgılardan birisi olarak artık daha geniş bir coğrafyada tanınıyordu. Halay, grup olarak oynanan, sevilen bir oyundu. Askerî orkestra (mızıka) da Türklerin önce Horasan ve daha sonra Orta Doğu'ya getirdikleri bir âdetti. Hun Türkleri, Köktürkler ve Uygurlarda birçok çeşidi bulunan askerî mızıka, yeni kurulan Türk devletlerinde de varlığını devam ettirdi. Türk-lslam devletlerinde günde beş defa saray kapısının önünde nevbet vurulurdu.

Çevgan

oyununu

gösteren

minyatür

Zafer sonrası toy merasimi ile ilgili minyatür

Yukarıdaki görsellerden yararlanarak Türklerin sosyal yaşantısı

hakkında

neler söyleyebilirsiniz ? Avcılık, çöğen eğme, kuş uçurma, top kapma en çok tercih edilen sportif etkinlikler arasındaydı. Yürüme, dağa çıkma ve koşma da Türk toplumunda yaygın olarak yapılan sporlardı. Bunların dışında Türkler arasında ok atma, yay çekme gibi talim yerine geçen yarışmalar da yapılıyordu. Cirit ve güreş ise bütün Türk dünyasının ortak oyunu olarak o zaman da biliniyordu. Değişik bir çevreye göç etmelerine rağmen Türkler Orta Asya yemek kültürünü yaşatmışlardır. Selçuklular Dönemi Türk TUTMAÇ toplumunda et, bal, yumurta, süt, yoğurt, peynir, kaymak ve Bir yumurta, su, un ve tuz karış­ tereyağı gibi yiyecek maddeleri Türklerin beslenme anlayışında tırılarak hamur yoğrulur. Açılan önemli bir yer tutuyordu. Bunların yanında buğday, arpa, darı, hamurlar kare şeklinde kesilerek pirinç ve muhtelif sebzeler de tüketilmekteydi. İtil Bulgarları gibi suda haşlanır. Süzme yoğurt ile bazı Türk boylarında balık da önemli gıdalar arasında yer karıştırılır ve üzerine nane atılır. Yağ, alıyordu. XI. yüzyıl Türk toplumunun millî yemeği olarak tabir kıyma ve salça yakılarak servis edebileceğimiz "tutmaç" bugün Anadolu'da ramazan aylarında edilen çorba daha çok ramazan özel olarak yapılan yemekler arasında önemli bir yer ayının ilk akşamı yapılmaktadır. tutmaktadır. Meyve suyu ve İtil Bulgarlarının baldan imal ettikleri M. Sabri KOZ, Yemek Kitabı, s. 297 bir içecek olan "sücüv" gibi içecekler de Türkler tarafından tüketilmekteydi.

r


C. KLASİK DÖNEM OSMANLI TOPLUM YAPISI

XVI. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ

Harita ve görsellerden yararlanarak Osmanlı toplum yapısı ile ilgili hangi bilgilere ulaşılabilir?


Türklerde Toplumsal Yapı

ORTA ÇAĞ AVRUPA'SINDA SOSYAL SINIFLAR • Asiller: En imtiyazlı sınıftır. Devlet yönetimi ve askerlik bu sınıfın elindeydi. • Rahipler: Asillerden sonra en imtiyazlı olan bu sınıf papaya bağlı olarak çalışır­ lardı. • Burjuvalar: Kasaba ve şehirlerde oturup ticaret ve sanayi ile uğraşırlar, para karşılığında senyörlerin himayesinde ya­ şarlardı. • Köylüler: Serf ve serbest köylü olarak iki bölüme ayrılmışlardır. Sertlerin hiçbir hakkı olmayıp toprakla beraber alınıp satılırdı. Serbest köylüler ise kazançlarının bir kısmını senyöre vergi olarak verirlerdi.

Anadolu XI ve XIV. yüzyıllar arasında yapılan yoğun göçler sonucunda Türk yurdu niteliğini kazanmıştı. XIV. yüzyıl başında kurulan Osmanlı Devleti'nin nüfusunu Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçuklu Devleti ile beyliklerden devraldığı unsurlar ve gayrimüslimler oluşturmaktaydı. Balkan fetihleriyle buradaki gayrimüslimler de Osmanlı toplumunun bir parçası olmaya başladı. Fethedilen bu topraklarda "istimalet" adı verilen iskân siyaseti uygulanarak Türkmenler bu bölgeye yönlendirildi. Bu politika ile boş bulunan yerler yerleşime açılırken yerli Hristiyan halk, her türlü dinî ve kültürel etkinliklerinde serbest bırakılmıştı. Böylece Balkanlarda değişik inançlara sahip farklı milletler barış içinde bir arada yaşamaya başladı. Osmanlı Devleti'nin sınırları XVI. yüzyılın ikinci yarısında; Basra'dan Viyana'ya, Kafkasya'dan Fas'a ve Kırım'dan Yemen'e kadar genişledi. Bu bölge halklarının da katılımıyla Osmanlı toplumu değişik dinlere mensup çok milletli bir hâle geldi. Farklı kültürlere mensup bu toplumlar Osmanlı Devleti'nin yönetiminde yüzyıllar boyunca barış içinde yaşamışlardı. 1. Osmanlı Toplum Yapısı

OSMANLI TOPLUM YAPISININ TEMEL DAYANAKLARI "Toplum hayatının oluşması ve sağlıklı işleyebilmesi için Allah insanları farklı kabiliyetlerde yaratmıştır. Her toplum üyesinin, kendi kabiliyeti ve bilgi birikimine göre iş yapması ve emeğine uygun bir gelire sahip olması gerekir. Toplum hayatının uyumlu bir biçimde işleyebilmesi ancak bu yolla sağlanabilir. Diğer bir ifadeyle toplumda yapılan işe göre sınıflandırma gereklidir. insanlar, farklı mizaç ve tutumlara sahiptirler. Toplum hayatı için bunlar arasında meydana gelebilecek haksızlıkların önüne geçmek, emniyeti sağlamak ve adalete dayalı bir toplum düzeni kurmak ve bunu sürdürebilmek için bir yönetici güce -devlet gücüne- dolayısıyla bir hükümdara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Osmanlı toplum düzeninin temeiini oluşturan ve "hakkaniyet çemberi" olarak adlandırılan anlayışa göre: "Dünya barışı adaletle sağlanabilir; dünya duvarı devlet olan bir bahçedir; devletin düzenleyicisi kanundur. Kanunun koruyucusu mülk (hükümranlık)tür; mülke, yani ülke ve halkı bütünleştirecek devlet kuracak iktidara sahip olmak için sağlam bir ordu gerekir; ordunun bakımı için servete ihtiyaç vardır; bu serveti sağlayabilmek için bolluk ve huzur içinde yaşayan bir halka (raiyyet) sahip olunmalıdır; halkın bolluk ve huzur içinde yaşaması adaletle yönetilmesine bağlıdır." Prof. Dr. Bahaeddin YEDİYILDIZ,

"Klasik Dönem Osmanlı Toplum Yapısına Genel Bir Bakış", Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 184-185 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre Osmanlı toplum yapısının oluşumunda etken unsurları belirleyerek hakkaniyet çemberini tamamlayınız.

^^^^ Hakkaniyet

çemberi

Toplum düzeni ve barışının temeli olarak kabul edilen bu sistemin (hakkaniyet çemberi) sorunsuz işletilmesi düşüncesiyle Osmanlı toplumu askerî (yönetici) ve reaya (yönetilenler) olmak üzere iki büyük sınıfa ayrılmıştı.


a. Yönetenler Askerî sınıf, padişahın dinî ve idari yetki tanıdığı her türlü vergi yükümlülüğünden muaf olan devlet görevlilerinden oluşuyordu. Bu sınıfın başında padişah ve saray görevlileri bulunmaktaydı. Müslüman olması şartı aranan yönetici sınıfın üyelerini saray halkı, seyfiye, ilmiye ve kalemiye mensupları oluşturmaktaydı. Saray Halkı Osmanlı padişahları üç buçuk asır süresince Fatihin yaptırdığı Topkapı Sarayı'nda oturdular. Padişahın meskeni olan bu sarayda halkla ilişkiler.yabancı devlet temsilcileriyle görüşmeler ve devlet törenleri yapılırdı.

Seyfiye Arapça "seyf kelimesinin anla­ mı kılıçtır. Bu kelime isim olarak kul­ lanıldığında yönetim görevinde bulunan askerî zümreyi ifade eder. Bu sınıfın tabanını eyaletlerde tımarlı sipahiler, merkezde kapıkulu askerleri teşkil ediyordu. Sadrazam, vezirler, beylerbeyi ve sancak beyleri, kapıkulu zabitleri ve neferleri ile tımarlı sipahiler ve deniz askerleri bu gurubun üyele­ riydi. Ayrıca vergi muafiyeti ile ken­ dilerine çeşitli hizmetler yaptırılan muaf ve müsellemler de seyfiyenin diğer üyeleriydi.

İlmiye Din, adalet ve eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunanlar ve bilginler ilmiye sınıfını oluştur­ maktaydı. Şeyhülislam, kadıasker, kadılar, müftüler, müderrisler, imamlar, müezzinler ve medrese öğrencileri bu sınıfının üyeleriydi, ilmiye sınıfı mensupları eğitimin ücretsiz olduğu medreselerde ye­ tişiyordu.

Kapıkulu askerleri, enderun hizmetlileri, kale muhafızları, subaşıların maaşları (ulufe) hazineden nakit olarak verilirdi. Tımarlı sipahiler, sancak beyleri, beyler­ beyi ve vezirler ise hizmet karşılığı

Padişah

Sadrazam

Subaşı

Müderris

Şeyhülislam

Kalemiye Devlet dairelerinde çalışan her seviyedeki idari memurların oluşturduğu üst seviye bürokrat zümre, kalemiye sınıfını oluştur­ maktaydı. Defterdar, nişancı, reisülküttap ve divan kâtipleri bu sınıfın üyeleriydi. Müslüman ailelerden seçilen kalemiye üyeleri, çalıştıkları bürolarda, usta-çırak ilişkisi içinde yetiştirilirlerdi. Çıraklar sabahları görevli bulundukları kalemlerde mesleki eğitimlerini görür, öğleden sonra islami bilgilerini ve genel kültürlerini arttırmak için medrese­ lerde veya büyük camilerde derslere devam ederlerdi Bunlar yetenek ve başarı durumlarına göre kalfalığa ve ustalığa yükselirlerdi.

Defterdar

Nişancı


1 b. Yönetilenler Tüccar ve Esnaf Tüccarlar reayanın en önemli gruplarından biri olup zorunlu tüketim maddelerini alma. taşıma, depolama ve üretim için gerekli malzemeyi teminle ilgileniyorlardı. Başta istanbul olmak üzere büyük şehirlerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılama işini tacirler ve toptancılar üstlenmişti. Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerin yanı sıra Türkler de ticaretle uğraşıyorlardı. Osmanlı şehir halkının bir diğer grubu da esnaftı. Mahalli üretim ve ticaret esnaf tarafından yapılmaktaydı. Osmanlı Devleti'nde XVII. yüzyılda iki yüz yirmi beş değişik meslek sahibi yani esnaf vardı. Kâğıtçı, ciltçi. terzi, kürkçü, kalaycı, telci, kılıççı, kalkancı, çadırcı, bıçakçı, iğneci ve berberler bunlardan bazılarıydı. Küçük ticaret erbabından ve zanaatkarlardan oluşan esnaf, hem iş kollarıyla ilgili ham maddeyi işleyerek üretim yapıyor hem de bunların satışıyla meşgul oluyorlardı.

Köylüler Osmanlı nüfusunun büyük kısmı köylerde yaşamaktaydı. Tımar beyleri, çiftçi aileleri, mukataa usulüyle toprağı işleyenler, mülk sahipleri, müsellemler ve muaflar köy nüfusunu oluşturmaktaydı. Köylülerin büyük bir bölümü ise "çifthane sistemi" ile devletin kendilerine tahsis ettiği raiyyet çiftliklerini işleten ailelerden oluşmaktaydı. 100-150 dönüm arasında tahsisi yapılan bu çiftlikler satılamaz, hibe olarak verilemez ve vakfedilemezdi. Fakat babadan oğula bir işletme olarak geçerdi. Köylü işlediği bu toprağa karşılık "çift vergisi" öderken ürettiği ürün için de ayrıca vergi öderdi. Hukuken bir dirlik sahibinin reayası olan köylünün temel görevi toprakları işlemekti. Kürekçilik, marangozluk, kuşçuluk, madencilik ve çeltik işleri de köylüler tarafından yapılırdı. Köylerde çiftlik sisteminin korunması ve sürekli denetimin yapılması maksadıyla tımar sahipleri de oturmaktaydı. Ayrıca dizdar,

Göçebeler (Konargöçerler) Osmanlı toplumunda hayvancılıkla uğraşan göçebeler şehirlerin et. yağ, yoğurt, tereyağı ve peynir ihtiyaçlarının çoğunu karşılarlardı. Hayvan sayısına göre devlete "ağıl resmî" ve otlakların kullanılmasına karşılık "kışlak ve yaylak resmî" öderlerdi. Çok az da olsa tarımla uğraşanlar vardı. Sefer yolları üzerinde bulunanlardan geçici askerî hizmete alınanlar nakliye işlerinde görevlendirilirlerdi. Ayrıca vergi muafiyeti karşılığında yol kavşak ve dağ geçitlerinin korunmasında görev alırlardı. Sahillerde yaşayanlar donanma için malzeme sağlamak ve gemi yapımında çalışmak zorundaydılar. Yeni fethedilen yerlere göçebelerin yerleştirilmesi sonucu Anadolu'da Van Gölü çevresi, Diyarbakır, Maraş ve Sivas arasında Bozok ve Toroslar'da yoğun olarak göçebe nüfusu oluşmuştu.


Türklerde Toplumsal Yapı 2. Sosyal Hareketlilik BUSBECO'E GÖRE OSMANLI TOPLUMU Biz huzurda iken büyük bir kalabalık vardı. Bütün hassa alayı, süvariler, sipahiler, gurebalar, ulufeciler, yeniçeriler burada idiler. Bu koca mecliste bulunan herkes haiz olduğu mevkii ve rütbeyi kendi liyakati ile almıştı. Hiç kimse filanın neslinden, falanın soyundan gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden yüksek bir mevkie çıkamaz. Herkesin vazife ve memuriyeti ne ise ona göre itibar edilir. Bundan dolayı Türkler arasında merasimlerde üstünlük kavgası yoktur. Herkesin ifa ettiği vazifeye göre tayin edilmiş bir mevkii vardır. Herkese sultan bizzat memuriyet ve vazifesini tevcih eder. Bunu yaparken ne zenginliğe ne anadan doğma, babadan gelme asalete bakar ne istirhamlara ne tavsiyelere... Bir namzedin sahip olabileceği nüfuz ve şöhreti hiç nazarı itibara almaz. Yalnız liyakatla dirayete bakar, seciye arar, fikrî kabiliyet ve istidadı düşünür. Türkiye'de herkes kendi mevki ve istikbalinin banisidir. En yüksek mevkilere çıkmış olanlar çoğu zaman çobanlıktan * yetişmişlerdir.

Sokollu Mehmet Paşa

G. D. BUSBECQ, Kanuni Devrinde Bir Sefirin Hatıratı (Türk Mektupları), s. 40-41 (özetlenmiştir.)

Busbecq'in

anlatımına

göre

Osmanlı

toplum

yapısının özellikleri nelerdir? Osmanlı toplumunda ayrı fonksiyonlara sahip zümrelerin bulundukları görevlerden ayrılmamaları arzu edilmekle birlikte, sınıflar arasında geçişler için bir engel yoktu. Yönetenler sınıfına geçebilmek için devlete ve islam dinine hizmet ile görevinde başarılı olmak gerekiyordu. Enderun'da alınan eğitimden sonra askerî sınıfa girilebilir ve genellikle seyfiye içinde en yüksek mevkilere ulaşılabilirdi. Ayrıca medrese öğrenimi görmüş, kabiliyetli ve liyakat sahibi kişiler de adalet, eğitim, din ve sivil bürokraside en üst makamlara gelebilirlerdi. Yönetici sınıfa geçebilmenin en önemli şartı Islahat Fermanı'na kadar "Müslüman olmak"tı. Osmanlı Devleti'nde sınıflar arası geçişe imkân sağlayan bu sisteme dikey hareketlilik denilmekteydi. Köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye göçerek yerleşme; bulunduğu bölgenin sosyoekonomik yapısını bozmamak şartıyla serbestti. Toplumda yatay hareketlilik olarak adlandırılan bu hareketlerden bir kısmı kendiliğinden gerçekleştiği gibi bir kısmı da devletin imar ve iskân politikasının uygulanması sonucu gerçekleş­ mekteydi. Yatay hareketliliği teşvik eden uygulamalardan biri de bataklık ve ıssız yerlere vakıf tesisler kurarak o yerlerin şenlendirilmesi ve dolayısıyla bölgenin sosyal ve ekonomik hayatının canlandırılması metoduydu. Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve genişleme döneminde bazı zümreler, kendiliklerinden sürekli batıya doğru göç etmişler zaviyeler kurarak yerleştikleri bölgeyi imar etmişlerdi. Askerî hareketlerle birlikte buralara gelen oymaklar ve topraksız köylülerin de bu zaviyeler çevresine binalar yapması ve yerleşmesi sonucunda köyler ortaya çıkmıştı.

OSMANLI SADRAZAMLARI 1453-1566 yılları arasında görev yapan yirmi dört veziriazamdan, ulema kökenli olan dördü hariç diğer yirmisi devşirmeden yetişmişlerdi, yani bunlar Hristiyan reaya çocukları iken devşirilerek belli bir eğitim ve öğretimden geçirilmiş ve devletin en yüksek mevkine getirilmişlerdi. XVI. yüzyılda, Osmanlıların en yüksek eğitim kurumlarından biri olan Fatih Medresesi Müderrisliğine yükselenlerin sosyal tabanına baktığımızda, % 47'sinin reaya kökenli olduğunu görüyoruz. Geriye kalanların % 39'u ulema ailelerinden, % 14'ü de diğer askerî zümrelerden geliyordu. Prof. Dr. Bahaeddin YEDİYILDIZ, "Klasik Dönem Osmanlı Toplumuna Genel Bir Bakış". Türkler Ansiklopedisi. C 10, s. 205

İSKAN SİYASETİ II. Murat, 1443'te Edirne yakınlarında Ergene Irmağı üzerine 392 m uzunluğunda bir köprü, köprünün girişine yolcuların misafir edilebileceği han, imaret, cami ve medreseden oluşan bir külliye inşa ettirmiş; topluma karşılıksız hizmet sunan bu sosyal kuruluşlara bir gelir kaynağı olarak da hamam ve dükkânlar yaptırmıştı. Vergiden muaf tuttuğu bir göçebe grubunu köprünün bakımı ve korunması için buraya yer­ leştirmişti. Daha sonra ülkenin diğer yerlerinden her zümreye mensup insanlar gelerek Ergene'ye yerleşmişler ve burası köprünün yapılışından sadece 13 sene sonra, 1456'da 431 ailenin yaşadığı Uzunköprü kasabası hâline gelmişti. Prof. Dr. Halil İNALCIK. Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ. s. 153 (Derlenmiştir.)


3. Millet Sistemi

BEN İSTANBUL FATİHİ MEHMET HAN Bosna Ruhbanları ve halka hiçbir zarar gelmeyecektir. Kiliseler devlet korumasındadır. Rahiplerin can ve malları ayrıca bu topraklarda yaşa­ yanlar devletin güvencesi altında olacaklardır.

Osmanlı padişahlarına ait fermanlardan hareketle Osmanlı toplumu ile ilgili hangi çıkarımlarda bulunabilirsiniz?


Türklerde Toplumsal Yapı Osmanlı toplumunun büyük bölümünü Türkler oluş­ turmasına rağmen toplumun diğer unsurları Rum, Ermeni, Yahudi, Rumen, Slav ve Araplardı. Devlet, toplum yapısını şekillendirirken din temeline dayalı bir model uyguladı. Osmanlı Devleti'nin ülkede yaşayan toplulukları din ya da mezhep esasına göre örgütleyerek yönetme biçimine "millet sistemi" deniliyordu. Devlet, her inanç topluluğunu kendi içinde serbest bırakarak onlara belirli bir özerklik tanımıştı. Osmanlı toplumunda Türk, Arap, Acem, Boşnak ve Arnavutlar, Müslüman çoğunluğu oluştururken Ortodoks, Ermeni ve Yahudiler diğer üç temel millet olarak kabul ediliyordu. Sayı bakımından en kalabalık olan Ortodoksların dinî ve idari merkezleri Fener Patrikhanesi'ydi. Ortodoksların büyük kesimi Rum olduğu için bu patrikhaneye Rum Patrikhanesi de denirdi. Eflak-Boğdan halkı, Karadağ, Sırp ve Bulgarlar da bu kiliseye bağlıydı. Osmanlı toplumu içinde ayrı bir statüsü olan diğer Hristiyan millet de Ermenilerdi. Bunlar Hz. İsa'nın tek bir doğası olduğunu savunan "monofizit" denilen bir öğretiye sahiptiler. Fatih, İstanbul'un fethinden sonra Bursa'daki başpiskoposu İstanbul'a getirdi. Onu Ermeni Kilisesi Patriği tayin ederek Rum Patriği ve Hahambaşı ile eşit yetkiler verdi. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ermeniler arasında Katolik ve Protestanlığı benimseyenler de oldu. Osmanlı toplumunda yer alan dinî gruplardan bir diğeri de Museviler olup daha çok istanbul, İzmir, Selanik gibi liman şehirlerinde; Bağdat, Halep gibi nüfusu kalabalık olan yerlerde oturuyorlardı. Ayrıca İspanya, Polonya, Avusturya ve Bohemya'da karşılaştıkları kötü muamele nedeniyle Yahudiler Osmanlı ülkesine yerleşti. Bunun dışında sayıları az olmakla birlikte Süryani, Nasturi, Yakubi ve Maruni gibi Hristiyan kiliseleri de vardı. 4. Osmanlı Ailesi

İSTANBUL VE BEYOĞLU istanbul ne kadar da garip bir şehir! Dünyanın başka şehirlerine nazaran, kendi başına daha bir buyruk, daha bir hür. Dört ayrı millet, büyük ihtilaflara düşmeden bir arada geçinip gidiyor. Hepsi aynı toprağın çocukları. Bir­ birlerine karşı, bizimkilerden daha müsamahakârlar. Evet, çeşitli yerlerin ve çeşitli toplulukların insanları. Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler. Gerardde

NERVAL,

KINALIZADE YE GÖRE OSMANLI AİLESİ Aile, anne, baba, ve çocuklardan oluşur. Aile reisi olan baba, idare sanatını bilen iyi bir yönetici ve doktor gibi olmak zorundadır, insan, ticaret, ziraat ve zanaat yollarından birinde çalışarak mal kazanmalı, bunun gerektiği kadarını da harcamasını bilmelidir. Hayatını devam ettirecek kadar yiyecek ve giyecek temin etmelidir. Mal hayatın rahatlığı içindir, yoksa hayat mal toplamak için değil. Kadın sağlıklı, iffetli ve evi korumada kudretli ve yeterli olmalıdır. Erkek, eşinin üzerine başka kadın ve cariye almamalıdır; "Erkek evde tendeki can gibidir. İki bedende bir can olamayacağı gibi, iki evin düzenini de bir erkek sağlayamaz." Dr. Ayşe Sıdıka OKTAY, Kınalızade Ali Efendi ve Ahlak-ı Alai, s.

322-353 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre Osmanlı aile yapısının hangi özelliklere sahip olması gerekmektedir? Osmanlı ailesinin temel yapısını islam hukuku ve Türk töresi şekil­ lendiriyordu. Aile, devlet müdahalesinden uzak özel bir kurumdu. Kendi iradesiyle veya ailelerine danışarak evlenmeye karar veren kişilerin bizzat ya da taraflardan birinin veya her ikisinin kadıya başvurusu ile evlenme işlemleri başlardı. Şahitlerin huzurunda evlenmek istediklerini beyan eden tarafların nikâhları kıyılır ve akdin kadı defterine kaydedilmesi ile evlilik gerçekleşirdi. Köylerde ise nikâh imam tarafından kıydırdı. Bazı gayrimüslimler de evlenmede bu yöntemi izlemişlerdi.

çev.:

Muharrem TAŞÇIOĞLU, Doğuya Seyahat, s. 27

Gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarına ait bir fotoğraf


Türklerde Toplumsal Yapı

^

Osmanlı toplumunda düğün töreni geleneğe uygun olarak önce kız evinde kadın davetlilerin toplanması ile başlardı. Kadınlar kendi aralarında sohbet eder, eğlenirlerdi. Daha sonra damadın davetlileri ile kız evinden gelin almak için "düğün alayı" yapılırdı. Bu sırada %M TEREKE DEFTERLERİ damat evinde yemekler hazırlanırdı. Bütün davetlilerin damat Osmanlı mahkemelerinde ka­ dıların tuttuğu "kadı sicilleri" içinde evine gelmesiyle düğün eğlenceleri başlardı. bulunan "tereke defterleri" önemli bir Erkek evlenirken kıza "mehir" denilen bir nikâh bedeli yer tutar. Bu defterlerde ailenin çocuk veriyordu. İslam dini, mehri kız lehine düzenlemiş, bunun sayısı (kız-erkek), mirasçıların duru­ tamamen ona ait olduğu, başkasının hiç bir hakkı olmadığı mu ve birden fazla evliliğin hangi prensibini getirmişti. Evlilikte İslam hukukuna göre mal amaçlarla yapıldığı yazılıdır. Tereke ayrılığı rejimi esastı. Tek eşliliğin hâkim olduğu Osmanlı, defterlerinin tek eksikliği vefat eden çocukları kayıt altına almamasıdır. ailesi genellikle karı-koca ve çocuklardan ibaretti. Kasaba ve Defterler sayesinde elde edilen veri­ şehirlerde büyük aile tiplerine de rastlanılmaktaydı. lerle Osmanlı aile yapısının özellikleri Osmanlı toplumunda doğum ve ölüm sadece aileyi tespit edilebilmektedir. ilgilendiren olay olarak görülmezdi. Doğum, mahallelinin de Doç. Dr. Said ÖZTÜRK, "Osmanlıda Çok katıldığı geleneksel tören hâlinde kutlanırdı. Vefat eden kişi, Evlilik". Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 381 aile, akraba ve mahalle sakinlerinin katılımıyla defnedilir, cenazenin ardından dua edilip cenaze yemeği verilirdi. 5. Sosyal Yardımlaşma AHİ TEŞKİLATI Antalya'ya geleli henüz iki gün olmuştu ki ahilerin biri gelerek yanımızdaki şeyh ile konuştu. Ne konuşulduğunu şeyhe sorduğumda: "Seni ve arkadaşlarını yemeğe davet ediyor." dedi. Hayrete düştüm ama o an için teklifi de kabul etmek zorunda kaldım. Ahi çıkıp gittikten sonra şeyhe, "Görünen o ki bu adam fakirdir. Bizi ağırlamaya gücü yetmez. Kendisini rahatsız etmek istemeyiz." dedim. Bunun üzerine şeyh tebessüm etti ve "Bu konuda tereddüt etmene hiç gerek yok. Seni davet eden kişi ahilerin reislerinden biridir. Kendisi kunduracıdır ve cömertliğiyle tanınmıştır. Yöredeki sanat sahiplerinden aşağı yukarı iki yüz arkadaşı vardır. Bunlar onu reis seçtiler ve bir zaviye inşa ettiler. Şimdi gündüz kazandıklarını geceleri sarf etmektedirler." Ibn-i Batuta, ^

unıır

ııı

ıı

Büyük Dünya r

""'

111

-

Seyahatnamesi,

s. IHI

204-205 (özetlenmiştir.) ...»-1'H

.1...

Metinde Ahi teşkilatının hangi özelliklerinden bahsedilmektedir? Osmanlı Devleti'nin kurulduğu yıllarda Anadolu'da Ahi birlikleri toplumsal yardımlaşma ve dayanışmada önemli rol oynamışlardır. Ahiler; şehir ve kasabalarda faaliyet gösteren teşkilat olup sosyal yardımlaşmanın dışında, topluma zarar veren kişi ve kuruluşları da ıslah etmiştir. VAKFİYE Doğanşah oğlu Şemsüddin Ahi Ahmet Hakkın rızasına uyup sevabını isteyerek Kur'an-ı Kerim'in emirlerine gönül bağlayarak Niksar şehrine bağlı Fidi Köyü'nün tamamını vakıf ve sadaka etti. Fidi Köyü'nün hasılatının üçte biri Fidi Köyü'ne, üçte biri Niksar'daki zaviyeye, geri kalan üçte biri de mütevelliye verilecektir. Hayatta kaldığı müddetçe kendisi, kendisi öldükten sonra nesilleri devam ettikçe evlatları bu vakfın mütevellileri olacaklardır. Vakfedilen topraklar hiç bir sebep ve bahane ile satılamaz, bağışlanamaz, rehin edilemez, üç seneden fazla icara verilemez ve mülk olamaz. Dünya, varislerin hayırlısı olan Allah'a kalıncaya kadar kimseye miras kalamaz. Mütevelli, fakih, vali, hâkim, kadı ve sultandan Allah'a ve Ahiret gününe iman eden bir kimse bu hükmü bozamaz. Bu vakfiye 690 yılı şevval ayının ortasında yazıldı. Vakfiyenin sonunda onun doğruluğuna şahitlik edenler: Alioğlu Ahmed, İmamoğlu Hüseyin, muhtesip Ahmet oğlu Mehmet, Hafız Mahmut oğlu Murat, Yusuf oğlu Ahmet, Ahmet oğlu isa oğlu Mehmet, Kazvinli Ömer oğlu Ebulfazıl, ismailoğlu Ali, Hüseyin oğlu Yusuf. www.ankara.edu.tr

Metinden vakıflar hakkında hangi çıkarımlara ulaşabilirsiniz ?


Türklerde Toplumsal Yapı Osmanlılar Döneminde en önemli sosyal yardım Kuruluşu vakıflardır. Uygurlar zamanında başlayan vakıf XVI. YÜZYILDA ANADOLU EYALETİNDE İŞLETİLEN OSMANLI VAKIFLARI aeleneği Türklerin İslamiyet'i kabul etmelerinden sonra dinî bir özellik kazanarak devam etti. Vakıf; bir malı, menfaati VAKIF TÜRÜ SAYISI kamuya bırakılmak üzere özel mülkiyetten çıkartmaktır. İmaret 45 Vakıflar; hayır yapmak, topluma faydalı olmak, dinî Cami ve mescid 1.397 ihtiyaçları gidermek; sağlık, kültür ve bayındırlık alanlarında toplumun ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun kültür ve sanat Medrese 110 düzeyini yükseltmek amacıyla kurulmuştu. Bunlardan Zaviye ve hankah 626 başka Türk kültürünün yeni fethedilen topraklarda 154 yerleşmesi ve yayılması, sınırlar dışında yaşayan Türklerin Muallimhane Kalenderhane 1 Anadolu'ya gelişlerinde kolaylık sağlanması amaçlarına yönelik vakıflar da kurulmuştur. Mevlevihane 1 Vakfın kurucusu, kuruluşun şartlarını belirleyen vakfiyeyi Büyük han ve kervansaray 75 belde kadısı ve şahitlerin huzurunda düzenlerdi. Mütevelli XVI. YÜZYILDA ANADOLU adı verilen yönetici tarafından idare edilen vakfın kuruluş VAKIFLARINDA ÇALIŞAN SAYISI sebepleri ortadan kalkmadıkça varlığı devam ederdi. Vakıflar yoluyla cami, mescit, mektep, kütüphane, çeşme, Müderris 121 yol, köprü, imaret, hastaneler inşa edilerek işletilmişti. Hatib 3.756 Böylece vakıflar aracılığı ile eğitim, din, sosyal ve İmam ve müezzin 3.756 bayındırlık hizmetleri görülmüştü. Osmanlı Devleti'nde Kayyum, talebe ve diğerleri 3.299 vakıfların bir diğer türü de "avarız" vakıflarıydı. Bu vakıflar Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU. Osmanlılarda Devlet avarız vergilerini ödeyen, mahalle, köy ve esnaf teşekkül­ Teşkilatı ve Sosyal Yapı, s. 139 lerinin ihtiyaçlarını karşılayan, yerleşim birimlerinde bulunan cami, mescit , su yolları gibi yapıların bakım ve onarımını gerçekleştiren vakıf binalarında çalışan görevlilerin ücret ve maaşlarını ödeyen yardımlaşma kurumlarıydı. Vakıf müessesi Osmanlı toplum hayatında; iskân, istikrar, şehircilik, eğitim, kültür, sosyal hizmet ve ekonomik açılardan önemli rol oynamıştır. Bu sistem sayesinde ülke zenginlikleri paylaşılmış ve adil devlet yönetimi tesis edilmiştir. Toplumda kadın, çocuk ve yaşlıların korunması ve özürlülerin bakımı vakıflar aracılığı ile gerçekleşmekteydi, özellikle "avarız vakıfları", mahalle veya köylerde hastalananların tedavisi, hastalık nedeniyle çalışamayanların bakımları ile kimsesizlerin ve yetimlerin korunmasını amaç edinmişti.

İznik Hatun

Nilüfer İmareti


Türklerde Toplumsal Yapı 6. Toplumsal Yaşantı a. Saray Osmanlı Devleti'nde Fatih Sultan Mehmet zamanından Sultan Abdülmecit'e kadar 380 yıl devletin idare merkezi ve padişahların resmi ikametgahı olan Topkapı Sarayı harem, birun ve enderun bölümlerinden oluşmaktaydı. Mütevazi bir yaşantının hüküm sürdüğü sarayda günlük hayatı islam dininin kuralları ve sarayın kendi gelenekleri şekillendirmekteydi. Padişahın ailesi ile birlikte özel hayatını yaşadığı bölüm haremdi. Padişahın annesi, eşleri, çocukları ve onların PADİŞAHIN hizmetlerini yapacak dadı, sütanne, kalfa ve cariyeler bu KIZININ DÜĞÜNÜ bölümde yaşardı. Çocuklar okuma çağına gelince kendisine (istanbul, 5 Mayıs 1836) hoca atanır ve törenle derse başlanırdı. Bu çocuklara Kur'an, ... Sultanın ikinci kızı Mihrimah'ın okuma yazma, Arapça, Farsça, Türkçe, matematik, tarih, düğünü şerefine her yanı pencereli coğrafya dersleri verilirdi. ve Beyoğlu'nda denize nazır bir Haremde padişah ve ailesi dışında beş altı yaşlarında iken köşkte toplanıldı. Pencerelerin buraya alınan cariyeler de yer alır ve eğitilirdi. Disipline dayalı altında ip ve at cambazları, iranlı pandomimacılar ve sayısız seyirciler temel değerleri esas alan eğitim veren haremde, cariyelere 6vardı. Kadınlar geniş feraceleri ve 20 kişilik gruplar hâlinde özel hocalar tarafından okuma beyaz yaşmaklarıyla yüksek bir yazma ve sarayın görgü kuralları öğretilirdi. Ayrıca kopuz, yamacın ta yukarıs��na kadar sıra­ keman, kanun, ney, def, tambur, çalpare, çöğür, musikar gibi lanmış oturuyorlardı. Gün batımüzik aletlerini kullanma becerisine yönelik çalışmalar da mından bir saat önce bizi gayet yapılırdı. Dikiş dikmek, dantela ve örgü de günlük işler büyük bir eski Türk çadırına götürdü­ arasındaydı. ler, burada yüz kişilik bir sofra kurul­ muştu. Bronz tepsiler, gümüş Sarayın bölümlerinden biri olan enderunda, devşirme takımlar ve porselenler gerçekten yöntemiyle alınan çocuklar eğitilirdi. Birun ise sarayın çeşitli muhteşemdi. 200'den fazla mum, hizmetlerini gören görevlilerden oluşmaktaydı. Her iki yabancı temsilcilerle padişahın bölümde de devletin resmî kurallarına uygun bir yaşantı vardı, damadı, vezirler ve imparatorluğun b. Şehir üst rütbelilerinden mürekkep heyeti Müslüman halkın gündelik hayatı sabah namazıyla başlar aydınlatıyordu. akşam namazı ile sona ererdi. Haftalık dinlenme günü ilk Feldmareşal H. Von MOLTKE, Türkiye dönemlerde perşembe iken sonraları cuma olarak belirlendi. Mektupları, s. 52 Bayramlar ile diğer bazı panayır ve şenlikler de yıllık "dinlenme günleri" olarak değerlendirilirdi.

Görsele göre Türklerin yemek yeme kültürü hakkında neler söyleyebilir­ siniz?


Osmanlı toplumunda gündelik işlerden sayılan yemek az masraflı ve çabuk hazırlanan türdendi. Sofrada bir iki çeşit yemek olduğunda bununla yetinilirdi. pirinç, koyun eti, sebze çok tüketilirdi. Süt mamulleri, özellikle yoğurt önemli nidalardandı. İçecek olarak en çok boza, müselles, pekmez, bal suyu gibi şerbetler tüketilirdi. Yemekler bir sini üzerine konan kalaylı tas ve sahanlarda, •örselen ya da pişmiş topraktan çanaklarda yenirdi, istanbul'da Eyüp semtinde bulunan ünlü kaymakçı dükkânları önemli sohbet yerleriydi. İlk defa istanbul'da 1554'te açılan kahvehane, kısa zamanda birçok şehirde moda olmuş, sohbet yerleri hâline gelmiştir. Şehrin belli yerlerinde bulunan iş yerlerine yaya gidilirdi. Dükkânlar hem imalathane hem de satış yeriydi. Ticaret kervanlarıyla gelen mallar önce büyük hanlarda depolanır, esnafa dağıtımı buradan yapılırdı. Osmanlı şehirlerinde akşam olunca iş yerlerinin bulunduğu mahalleler gece bekçilerine terk edilerek gün batmadan eve dönülüyordu. Akşam yemeği ve yatsı namazından sonra hayat duruyor ve dinlenme saati başlıyordu. Şehirlerde yaşayanlar çeşitli nedenlerle eğlenceler düzenlerlerdi. Padişahların tahta çıkmaları, dinî bayramlar, Ramazan ayı, şehzade sünnet­ leri, sünnet düğünleri ve hıdırellez bu eğlenceler için birer fırsat olarak değerlendirilirdi. Müslüman olmayan halk da kendi geleneklerine göre eğlenirdi. Büyük yerleşim yerlerinde halkın gezmesi ve eğlenmesi için ayrılmış; içinde çayırlar, akarsu ve ağaçlıklar bulunan mesire yerleri mevcuttu. Osmanlı toplumunda kadın aile içi düzenin sağlanması ve çocukların eğitiminden sorumluydu. Bu dönemde ekonomik faaliyetlere pek katılmayan kadın toplumda anne olarak saygı görürdü.

c. Köy Osmanlı ülkesinde dağınık olan köylerin birçoğu beş altı haneden oluşuyordu. Dört, beş yüz hanelik yerler kasaba sayılıyor ama buralarda da köy hayatı yaşanıyordu. Birbirinden ayrı Müslüman ve Hristiyan köyler olduğu gibi karışık olanlar da vardı. Bu köylerde halk, cami bazen zaviye ya da kilisenin etrafında karşılıklı hoşgörü içinde yaşıyorlardı. Köylerde yaşayanların temel uğraşısı tarımdı. Yörenin coğrafi ve iklim özelliklerine göre; buğday, arpa, yulaf, mısır, pirinç, meyve ve sebze gibi çeşitli ürünler yetiştirilirdi. Tarımı destekleyen en önemli unsur hayvancılık olduğu için öküz ve manda gibi hayvanlar beslenirdi. Bunların yanı sıra at, eşek, inek, tavuk ve keçi de beslenirdi.

Bir Osmanlı mesire yeri olan Kâğıthane


Köy halkı gıdasını beslediği hayvanlarından ve ziraatttan temin ederdi. Beslenmede süt, yoğurt, çeşitli peynir, hububat, yaş veya kuru meyveler, koyun eti, bal, ceviz, vb. besinler en önemli yer tutardı. Bölgesine göre değişik malzemelerden inşa edilen evlerin döşemesi üzerine kilimler, halılar veya keçeler serilirdi. Ahır genellikle, evlerin altında veya yanındaydı. Isınmak için mutfağın ocağında odun veya tezek yakılırdı. Mobilya bulunmayan evlerde elbiseler için deri çanta veya ağaç sandıklar kullanılırdı. Hububat, et ve kuru meyveler gibi gıda maddeleri ise ambarlarda veya küplerde korunurdu. Köylüler kendi gereksinimi dışında kalan bahçe ve tarla ürünlerini satarak veya takas ederek aile bütçelerine katkı sağlardı. Cuma günlerinde olduğu gibi Ramazan ve Kurban bayramlarında da camisi olan merkezî köylerde şenlikler yapılırdı. Bütün ülkede baharın gelişi de bayram havası içinde karşılanırdı. Her bölge kendi mahalli örf ve âdetlerine göre oyunlar oynar ve şarkılar söylerdi. ç. Göçebeler (Konargöçerler) Göçebeler hayatlarını yaylak ve kışlak arasında sürdürüyorlardı. Bunlar at, koyun, keçi, katır ve deve besliyorlardı. Bir yere yerleşecekleri zaman çadırlarını yazın genellikle köy, harabe veya eski iskân mahalleri yakınına, kışın ise kasaba çevrelerine kurarlardı. İlk Türk toplumlarında kullanılan çadır (yurt) göçebeler tarafından da kullanılmaktaydı. Bu çadırlar çok çabuk kurulup kaldırılabilir nitelikteydi.

Günümüzdeki yaylalara yapılan göçten bir görünüm

Göçebelerin hareketli bir hayat sürmelerinden dolayı at ve deve gibi o günün ulaşım ve taşıma vasıtaları günlük yaşamlarında önemli bir rol oynuyordu. Kışlakla yaylak arasında gidip gelmekle bir yılını geçiren halk, bakımıyla meşgul olduğu hayvanlarının kılından çadırlar dokur, yününden de elbise yapar ve dikerlerdi. Bunun dışında halı, çuval, heybe, çul ve kilim de dokurlardı. Bazı yiyecekler besledikleri hayvanların etinden ve sütünden üretilirdi. Göçebeler mevsimlik uzun yolculukları sırasında konakladıkları yerlere yakın pazarlarda hayvancılığa dayalı yoğurt, yağ, peynir, yapağı gibi ürünlerini satıyor veya takas ediyorlardı. Ç. TANZİMAT'TAN SONRA OSMANLI TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞİM ISLAHAT FERMANI'NDAN 1. Müslim ve gayrimüslim Osmanlı tebaası kanun önünde eşit olacaklar, 2. Devlet hizmetine, askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecek, 3. Irk, din, dil farkı gözetmeden mezhepler eşit olacak. Bülent TANÖR,

Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s.

Islahat Fermanı Osmanlı toplum yapısını nasıl etkilemiştir?

86


Türklerde Toplumsal Yapı II. Mahmut'un Osmanlı toplumunu oluşturan bütün unsurları tebaa olarak kabul etmesiyle toplum yapısında yeni bir dönem başladı. Tanzimat Fermanı'nda "Yüce devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür milletler fermanın belirttiği bütün haklardan yararlanacaklardır." hükmünün yer alması önemli bir yenilikti. Böylece devlet-toplum ilişkilerine yeni bir dönem başlamaktaydı. Salkın tabii hakları ve devlete karşı vazifelerinin tespit edildiği bu ferman ile halkın hak ve vazifeler yönünden eşitliği kabul ediliyordu. Padişah, devlet erkânı ve bütün memurlar, halk huzurunda Tanzimat esaslarına riayet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Tanzimat prensipleri ile tezat teşkil edecek hususları ihtiva eden kanun ve uygulamalar da yasaklanmıştı. Yapılan bu yeniliklerle "reaya" yerine "tebaa" oluşturarak eşit hak ve görevler ile "tek vatandaşlık" hedeflenmişti. 1856 Islahat Fermanı bu prensipleri genişleterek açıklığa kavuşturdu, özellikle uygulamaya yönelik somut reformları sıraladı. Islahat Fermanı'nda bütün yurttaşlara memuriyet hakkının tanınması ile toplumsal yapıda yeni bir dönem başlıyordu. Yapılan bu çalışmalar ile Osmanlı tebaasının din ve ırk ayırımı gözetilmeksizin kaynaştırılması ve devletin geleceği ile ilgili bir Osmanlı toplumu hedeflenmişti. Bu düzenlemelerden sonra açılan yeni okullarda yenilikçi anlayışa sahip insanlar yetişti. Bunun yanında Osmanlı geleneği ve eski eğitim kurumları da devam ediyordu. Bu durum Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar toplumda Osmanlıcı, Türkçü, islamcı ve Batıcı fikirakımlarını ortaya çıkardı. 1 . Toplumsal Değişim XVIII ve XIX. YÜZYILLARDA OSMANLI DEVLETİNE YAPILAN GÖÇLER Göçün Zamanı

Göçün Nereden Yapıldığı

Göç Eden Kişi Sayısı

1775-1799

Kırım, Kazan, Kafkasya ve Özi

400.000

1806-1812

Balkanlar

200.000

1820-1830

Eflak, Boğdan ve Mora

1854-1864

Kırım

1877-1878

Kafkasya

Sayı belli değil 600.000 1.000.000

Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU, Osmanlı Devleti Tarihi, C 2, s. 507

Tabloyu dikkate alarak Osmanlı Devleti'nde yaşanan nüfus hareketleri hakkında neler söylenebilir? Osmanlı Devleti'nde XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren nüfus yapısında değişiklikler oldu. Savaşlara bağlı olarak Kırım ve Kafkasya'dan Anadolu'ya göçler yoğunlaştı. 1860'ta "Muhacirin Komisyonu" kurularak göçmenlerin nakli, iskânı ve yer-yurt sahibi olmaları sağlandı. Bu dönemde meydana gelen göç olayları 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda da devam etti. Bu durum Osmanlı nüfus yapısında değişikliklere neden oldu. Bir taraftan Osmanlı genel nüfusu toprak kayıpları ile azalırken diğer taraftan daralan Osmanlı sınırları içindeki nüfus gitgide arttı. Buna bağlı olarak Osmanlı sınırları içinde yaşayan Müslü­ man halkın nüfusu gayrimüslimlere oranla daha da arttı.

Deniz yoluyla Anadolu'ya geçen göçmenler


Türklerde Toplumsal Yapı Rus işgalleriyle Kafkasya ve Balkanlardan göç ederek Osmanlı topraklarına yerleşmek isteyenlerin sayısı milyonları bulmaktaydı, iltica talebinde bulunan yabancıları da ülkesine kabul eden Osmanlı Devleti göçmenleri verimli ve yaşanabilir topraklara yerleştirdi. Böylece pek çok yeni köy, şehir ve kasaba kuruldu. XIX. yüzyılda Osmanlı şehirleri, İstanbul ve bazı büyük şehirler dışında genellikle 10 bin kişinin altında nüfusa sahip yerleşim yerleriydi. Tanzimat'la beraber şehirler hızlı değişim gösterdi. Batı ile ticari ilişkilerin gelişmesi ve yabancı sermayenin ülkeye girmesi kentlerin değişiminde önemli rol oynadı, istanbul, Selanik ve izmir gibi şehirlerde bankalar, iş hanları, istasyon binaları, hastaneler, kışlalar, fabrikalar ve yabancı ülke temsilcilikleri oluşturuldu. Osmanlı köylüsü sosyal yapıdaki değişikliklerden daha az etkilendi. Devletin son döneminde köylüler hâlâ nüfusun önemli bir bölümünü oluşturmaktaydı. Bu dönemde göçebeler de yerleşik düzene geçmeye başlamışlardı.

XIX. yüzyıl mesire yerlerinden Beykoz

XIX. yüzyılda bayram günleri dışında eğlence yerleri olan mesireler önceki dönemde olduğu gibi önemini korudu. Göksu, Kâğıthane, Beykoz, Çamlıca ve Kavacık gibi mesire yerlerinde beyler ve hanımlar ayrı ayrı kayıklar ya da arabalarla gezmeye çıkarlardı. Büyük pazarlarda sportif yarışmalar, çeşitli oyunlar ve farklı kültürel etkinliklerin gerçekleştirildiği panayırlar düzenlenirdi. Ayrıca büyük şehirlerde Ramazan aylarında akşamları karagöz, orta oyunu ve meddah eğlenceleri düzenlenirdi. Batı'da başlayan kadın-erkek eşitliği tartışmaları 1864'te istanbul'da doğdum, ilk Osmanlı toplumunu kademeli olarak etkilemiştir. Ahmet romanım 1892'de "Muhaderat" adıyla Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye Hanım yaptığı ça­ yayınlandı. Farklı alanlarda yazılar ve eserler yazarak başladığım yazı hayatım II. lışmalarla Osmanlı t o p l u m u n d a ilk kadın hakları Meşrutiyet ve mütareke yıllarında da devam savunucusu olmuştur. Kadının sosyal hayatta etkili rol etti. alması gerektiğini vurgulayan çalışmalarda bulunan yazar, Kadınlara mahsus gazetede kadın sonraki dönemlerde kadınlar ile ilgili birçok eserin ortaya sorunlarına ilişkin makaleler yazarak kadın çıkmasında öncü olmuştur. Yine bu dönemde sayıları sınırlı haklarını savundum. 1892'de yayımlanan da olsa kadınlar bazı iş kollarında çalışma hayatında yer Nisvan-ı islam adlı kitabımda Avrupalı almaya başlamışlardır. kadınlara İslam'da kadının durumunu Tanzimat Dönemi reformları Osmanlı aile yapısını da anlattım. etkiledi. Şehirlerde modern aileler oluşmaya başlarken ilk Türk kadın yazarı olarak tanındım. Hayatım 1936'da istanbul'da son buldu. kasaba ve köylerde geleneksel aile yapısı devam etti. Ancak 1858'de çıkartılan Arazi Kanunnamesi geniş ailenin ortadan kalkmasına zemin hazırladı.


XIX. yüzyıl her alanda olduğu gibi giyim kuşamda da değişim yaşandı

GAYET MÜHİM İLAN A. MAYER VE ORTAKLARI Beyoğlu'nda tünel yanında erkek ve kadınlar için bu seneye özel olarak Avrupa'dan getirtdiğimiz birbirinden şık elbise, bütün kostüm, pardesü, redingot, gecelik, alaturka setreler, kışlık palto, rob dö şambr, kürklü paltolar, pantolonlar, ceket, kadın mantoları, kalpak, baston, şemsiye, çorap ve fanila , mendil, yelpaze, boyunbağı, şal vesairenin âlâsı satılır. 17 Ocak 1884 Prof. Dr. önder KÜÇÜKERMAN, Feshane, s.

162

Yukarıdaki görsel ve metinden hareketle Osmanlı toplum yapısında Klasik Dönemden farklı olarak hangi değişikliklerin görüldüğünü tartışınız. Osmanlı Devleti'nde toplumsal değişim orduyla başlamıştı. Askerî kıyafetlerde görülen Batı tarzı giyim toplumun diğer kesimlerinde de kullanıldı. Devlet memurları ve İstanbul halkı, baştaki sarığı bırakıp fes, cübbe; şalvar yerine setre ve pantolon giymeye başladı. Kadın giyiminde ferace ve yaşmak tarihe karışırken şık çarşaflar, maşlah (süslü başörtüsü) ve yeldirme (hafif manto) kullanılmaya başlandı. Önceki dönemlerde siyah olan çarşaf artık renkli olarak kullanıldı. Batılılaşma her alanda olduğu gibi yeme içme alanında da yeni alışkanlıklar ortaya çıkardı. En başta yeme biçimi değişti. Taşınabilir sini yerine yemek masası, sandalye kullanılırken çatal ve bıçakla yemek yeme alışkanlık hâline geldi. Toplumda yeni kurumların oluşmasına bağlı olarak bir memur sınıfı oluştu. Geleneksel kesimlerden ayrılan bu sınıf, sosyal hayatta modern hayat tarzının öncüsü oldu. Ulaşım teknolojisinin gelişmesi ve dış pazarlarla ilişkiler kurulması, bazı şehirlerin nüfusunun artmasına sebep oldu. istanbul'un nüfusu XIX. yüzyılın sonunda bir milyonu aşmıştı. Nüfus bakımından gelişen diğer şehirler arasında Selanik ve izmir de bulunmaktaydı. XIX. yüzyılda köylerde önemli değişiklikler ve gelişmeler yaşandı. Sayıları çok az olan ova köyleri XVII ve XVIII. yüzyıllardaki karışıklıklar nedeniyle oldukça azalmış ve köy yerleşmeleri yamaç ve dağlara çekilmişti.


Türklerde Toplumsal Yapı XIX. yüzyılda dışarıdan gelen göçmenler.tarımı geliştirmek için Konya, Adana ve kıyı ovalarına yerleştirildi. Çünkü dışarıya satılan tarım ürünleri limanlardan ihraç ediliyordu. Diğer taraftan, merkezî idareyi güçlendirmek için denetim altına alınmak istenen göçebeler de bu ovalara yerleştirilmekteydi. Yapılan bu iskân, ovaların nüfusunu ve buralardaki köy sayısını artırdı. XIX. yüzyılda şehirlerin yapısında da değişmeler gözlendi. Ulaşımın buharlı gemiler ve demir yolları ile yapılmaya başlanması, istasyon, rıhtım, depo ve otellerin yapılmasına yol açtı. Şehirlerde bankaların çevrelerinde iş hanlarının inşa edilmesi bedestenlerin önemini kaybettirdi. Yönetim işleri için oluşturulan devlet daireleri şehrin merkezi hâline geldi. Bu dönemde zenginler Boğaziçi gibi farklı mekânlara yerleşirken diğerleri bitişik düzen evlerde oturmaya başladı. Göçmenler ve köyden gelenler ise şehrin kenar bölgelerine yerleşti, istanbul'da ulaşım hizmetine giren otomobil, tramvay ve vapur ile hayat hızlandı. II. Meşrutiyet sonrasında telgraf ve telefon da gündşlik hayatın önemli unsurları hâline geldi. Tanzimat Dönemi değişimleri toplumun eğlence kültürünü de etkiledi, önceki dönemlerin dinlenme ve gezme mekânları olan mesire yerlerinin yanında parklar da açıldı.İstanbul ve bazı büyük şehirlerde birkaç aile bir araya gelerek akşamları müzikli eğlenceler tertip ediyordu. Dönemin bir diğer eğlencesi olan tiyatro o zamanki adıyla "kumpanyalar", şehir şehir dolaşılarak tanıtılıyordu. Böylece toplumda tiyatro kültürü oluşmaya başladı. istanbul'daki bu değişmelere karşılık taşrada hareketsizlik hâkimdi. Buralarda gündelik hayat, yine eski mahalle düzeni ve gelenekler çerçevesinde sürmekteydi. Halk eski meslekler ve geleneksel usullerle mal üretmeye devam ederek hayatını devam ettirmekteydi. 2. Sosyal Yardımlaşma Osmanlı Devleti kadın, çocuk ve yaşlıların korunması ve özürlülerin bakımına yönelik kurumlar oluşturmuştu. 1895'te bu kurumların başında Darülaceze (yoksullar evi) gelirken Anadolu'nun çeşitli vilayetlerinde kurulan "gureba" hastaneleri de önemli yer tutmaktaydı. Bir başka kurum ise çocuk hastanesi olan Hamidiye Etfal Hastanesi'ydi. Dönemin bir diğer sosyal etkinliği toplu sünnet törenleriydi. 1899'da şehzadelerden birinin sünnet töreninin ardından iki bin yoksul çocuk padişah tarafından sünnet ettirildi. Daha sonraki dönemlerde toplu sünnet hizmetleri bir gelenek hâlini aldı. XX. yüzyıl başlarında sosyal yardımlaşmada fakir sever cemiyetler öne çıktı. Dönemin önemli sosyal yardım kurumlarından biri Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) diğeri de Donanma Cemiyetiydi. I. Dünya Savaşı sırasında yetim kalan binlerce çocuk, İstanbul'a ve işgale uğramayan diğer vilayetlerimize getirildi. Bu çocuklar mevcut okullara, yurtlara yerleştirildiler. Bu okullara "yetimler yurdu" manasına gelen "darüleytam" adı verilerek yetim çocukların eğitimi sağlandı.

Darüleytam,

Söğüt


Türklerde Toplumsal Yapı D. ÇAĞDAŞ TÜRK TOPLUMU

FATİH MİTİNGİ'NDEN (19 MAYIS 1919) Halide Edip Hanım'ın Konuşması ... Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece fakat insanın hayatında sabah olmayan bir gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp parıldayan bir sabah meydana getireceğiz. Bugün elimizde top ve tüfek denilen alet yok. Fakat ondan büyük, ondan kudretli bir silahımız var, hak ve Allah. ... Arkadaşlar, bugün buraya toplanan şu halk kitlesinin bir tek isteği var; O da en tabi haklarının kendisinden alınmamasıdır. İsteğimiz sa*de, yüksek ve yüce bir haktır. Bizim sözümüzü onlar dinlemeyebilir. Biz erkeklerimizle beraber milletin kalbinden gelen en kuvvetli, en akıllı, en cesur ve milleti en çok temsil edecek bir kabine isteriz.

Yrd.

Doç.

Dr.

Ömer AKDAG,

KADIKÖY MİTİNGİ'NDEN (22 MAYIS 1919) "Heyecanlarımız söndürülse bile göğsümüzde milliyetten yapılmış bir kalp vardır. Hürriyeti kaybedilmiş bir milletin kızı olarak istiklalime nasıl ulaşacağımı ilan etmem, kollarımızı bağlamak isteyenler için dikkate şayan olmalı. Oğluma masallarda Fatihleri, Yavuzları anlatacağım. Mendilinde, kitabında, cüzdanında, fesinde hep İzmir'i görecek, ölürken ona, babamdan kalan altın Fatihalı kılıcı, rafta sarılı duran bayrağı bir miras olarak vereceğim. Kulağına bir vasiyet söyleyeceğim, işte o günden itibaren galiplerin taktığı zincirler çözülmeye mahkûmdur. Çünkü o gün oğlumun kalbine ektiğim hürriyet çiçekleri açacak, bir isyan olarak taşacak."

"istiklal Savaşının İlk

Safhasında Mitingler",

Türkler Ansiklopedisi,

Metinlerde vurgulanan temel düşüncenin toplum yapısına etkisi ne olabilir? XX. yüzyılın başlarında Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonunda yaşanan göçler nedeniyle Osmanlı nüfus yapısında önemli değişiklikler oldu. İşgal yıllarında halkın maneviyatını yükseltmek ve moral gücünü arttırmak maksadıyla çeşitli isimler altında cemiyetler kuruldu, istiklal Savaşı'nın başarı ile sonuçlanmasından sonra imparatorluktan ulus devlete geçildi. ANAYASALARDA VATANDAŞLIK Kanunuesasi'den (1876) Madde 8 - Osmanlı Devleti tabîyetinde bulunan herkes din ve mezhebi ne olursa olsun "Osmanlı" sayılır. Madde 9 - Osmanlılar kişi özgürlüğüne sahiptir. Madde 10 - Kişi hürriyeti her türlü saldırıdan korunur. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebeplerdışında cezalandırılamaz. Madde 17 - Osmanlı Devleti tabiyetinde bulunan herkes yasa önünde hak ve ödevler bakımından eşittir. 1921 Anayasasından Madde 1 - Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın geleceğini doğrudan ve etkin idare etmesi esasına dayanır. Madde 2 - İcra kudreti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisine aittir. Madde 3 - Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" unvanını taşır. 1924Anayasası'ndan Madde 69 - Türkler kanun karşısında eşittirler ve fark gözetilmeksizin kanuna uymak ödevindedirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve yasaktır. Madde 70 - Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, yolculuk, bağıt, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma hakları ve hürriyetleri Türklerin tabii haklarındandır. Madde 71 - Cana, mala, ırza, konuta hiçbirtürlü dokunulamaz. Madde 88 - Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla "Türk" adı verilir. Bülent TANÖR,

Osmanlı-Tün\ Anayasal Gelişmeleri, s.

145,

252,

253 (Düzenlenmiştir.)

1876, 1921 ve 1924 anayasalarında vatandaşlık olgusu nasıl yorumlan­ mıştır? Benzer ve farklı yönlerini tespit ediniz.

C

15,

s.

748


1876 tarihli Kanunuesasi'de ülkede yaşayan herkes, hiçbir fark göze­ tilmeksizin Osmanlı olarak ifade edilerek bir "Osmanlı toplumu" oluşturulmaya çalışılmıştı. 1921 Anayasası'nda ise olağanüstü şartlar nedeniyle vatandaşlık ile ilgili hükümler bulunmamakla birlikte, milletten ve millet egemenliğinden bahsedilmekteydi. 1924 Anayasası'na göre Türkiye'de yaşayan herkes din ve ırk farkı gözetilmeksizin "vatandaş" olarak tanımlanmıştı. ATATÜRK'ÜN KASTAMONU KONUŞMASI (30 Ağustos 1925) ... Büyük ve fiilî eserlerin kahramanı olan milletimizin sağlam bir anlayışa sahip olduğuna kimsenin şüphe etmeye hakkı kalmamıştır. Bu anlayış daima ileriye ve yeniliğe götürme olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti halkı, ileriye ve yeniliğe uzun adımlarla yürümeye devam edecektir. Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen zamana uygun ve bütün anlam ve biçimleri ile medeni bir sosyal toplum durumuna ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın temel ilkesi budur. kwvw.afam.gov.fr

Cumhuriyet Dönemi fotoğraflarında Türk toplumu

Yukarıdaki metne göre Atatürk'ün hedeflediği toplum yapısı nasıldır? Aynı ülküler etrafında birleşen Türk insanının çabalarıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde tam bağımsızlık ilkesi esas alınmıştı. Türkiye Cumhuriyeti oluşturduğu bu millî devlet modeli ile birçok topluluğa da örnek olmuştu. Atatürk Türk toplumu için muasır medeniyete ulaşmayı hedef olarak belirlemişti. Amaca ulaşmada eğitimin önemi üzerinde durulmuş ve Tevhidi Tedrisat Kanunu çıkartılarak çalışmalara başlanmıştı. Böylece bilimsel düşüncenin kazandırıldığı bireylerin ortak ülküler etrafında toplanarak devletine bağlanması ile tüm nüfusu kapsayacak şekilde "vatandaşlık bilinci" oluşturulacaktır. Bilinçli vatandaşın oluşturulmasında Atatürk'ün "tam bağımsızlık" ve "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." ilkeleri belirleyici olmuştu. Hür bakış açısı, çağa uygun toplumsal davranışlar, kalkınma yolunda birlikte çalışma vatandaş olgusunda temel değerler olarak kabul edilmişti. Sonuçta yeni Türk toplumunu oluşturan bireylerin üstün nitelikleriyle birlikte çağın ileri vasıflarını bağdaştıran yeni bir kimlikle dünyaya dâhil olması amaçlanmıştı. Kadınların toplum hayatına katılması, onların toplumsal ve siyasal haklarda erkeklerle eşit tutulması, kıyafetin çağdaşlaşması, tekke ve türbelerin kapatılması, eskiden kullanılan lakap ve unvanların kaldırılması Türk inkılabının toplumsal alanda gerçekleştirdiği başlıca çağdaş atılımlardır. Ancak sosyal alanda en önemli çağdaşlaşma hareketi ülkemizde gerçekleştirilen ve yerleştirilen "yeni hukuk düzeni"dir. 1926'da Medeni Kanun'un kabul edilmesiyle laik hukuk sistemine tam olarak geçildi. Yeni Medeni Kanun'da aile içinde ve miras konusunda erkeğin bütün ayrıcalıkları kaldırılmış, kadın ve erkek arasında mutlak eşitlik sağlanmıştı. Toplumsal alanda çağdaşlaşmanın sağlanabilmesi için Cumhuriyet Döneminde önemli kurumlar açılarak faaliyete geçirilmiştir. 1927'de radyo kurularak yapılan inkılapların halka duyurulması sağlandı. Daha önceden açılan Darülbedayi istanbul Belediyesine bağlanarak İstanbul Şehir Tiyatrosu adını almış ve bu kurumun bünyesinde çocuk tiyatrosu açılmıştır. 1930'da Opera Cemiyeti kuruldu. Yükseköğretim alanında da Darülfünun, İstanbul Üniversitesi adını alarak eğitim öğretim faaliyetlerine başladı. Halkın eğitilmesi amacıyla "Halkevleri" açıldı.


Türklerde Toplumsal Yapı PERFORMANS GÖREVİ İçerik Düzeyi

Sınıf Düzeyi

Beklenen Performans

TARİH 11 (Jnite Adı: Türklerde Toplum Yapısı Kazanım: İlk Türk devletlerinde toplum yapısının temel özelliklerini kavrar.

Ortaöğretim 11. sınıf

• • •

Araştırma yapma Değişim ve sürekliliği kavrama Sunum becerisi

İlk Türk devletlerinde çeşitli isimler altında spor etkinlikleri düzenlenmekteydi. Bu spor dallarında biri de "cirit" oyunuydu. Bu oyun bazı değişiklikler gösterse de Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde ve toplumlarında oynanmış ve günümüze kadartaşınarakyaşatılmıştır. Sevgili öğrenciler, Sizden istenen cirit oyununun başlangıçtan günümüze korunan ve değişen temel ilkelerini ve Türkiye'nin hangi bölgelerinde oynandığını araştırmanızda. Çalışmanızı yaparken aşağıdakilere dikkat etmelisiniz. . Çalışmanız için Internet, ansiklopedi, dergi vb. kaynaklardan yararlanabilirsiniz. • Çalışmanızı resim, fotoğraf vb. materyallerle destekleyebilirsiniz. • Çalışmanın sonunda hangi kaynaklardan yararlandığınızı belirtmelisiniz. • Bu çalışmayı aldıktan en geç 15 gün sonra teslim etmeniz gerekmektedir. Çalışma; İçerik (Cirit oyununun temel ilkeleri, oynanış şekli ve ülkemizde cirit oyunu oynanan bölgeler), Araştırma süreci (Bilgiye ulaşma, toplama ve bir araya getirme), Sunu becerisi (Zamanında, açıklayıcı birdilde sunumu gerçekleştirme), Materyal kullanımı (Çalışmada resim, yazı ve fotoğraftan yararlanma), Zaman kullanımı (Sunuyu verilen sürede tamamlama) açısından değerlendirilecektir. PROJE GÖREVİ SELÇUKLU DÖNEMİ EVLENMELERİ İLE GÜNÜMÜZ EVLENMELERİ Sevgili öğrenciler, Türk-lslam devletleri toplum yapısı bölümünde verilen "Türklerde evlenme" bilgisi ışığında günümüzde Anadolu'da yapılan düğünler ile ilgili araştırma yaparak, iki dönem düğünleri arasındaki benzerlik ve farlılıkları tespit ediniz. Bu çalışmayı başarıyla tamamlayabilmeniz için aşağıdaki adımları izlemelisiniz. 1. Çalışma sürenizi iyi kullanmak için çalışma takvimi ve planı hazırlayınız. 2. Halk ve üniversite kütüphanesi, Internet, vb. yerlerde konu ile araştırma yapınız. 3. Günümüz düğünleriyle ilgili olarak çevrenizde araştırma ve gözlem yapınız. 4. Elde ettiğiniz bilgileri sınıflandırarak benzerlik ve farklılıkları tespit ediniz. 5. Proje bittikten sonra sınıf içinde sözlü ya da projeksiyonla sunum yapınız. PROJE DEĞERLENDİRME FORMU ö ğ r e n c i n i n Adı S o y a d ı : Sınıfı:

Nu.: f-\ ? \ - y i C k l C O C I / A A O C L I / ^ I 1 / A 7 A M İ M İ A D I

GÖZLENECEK ÖĞRENCİ KAZANIMLARI 1. P R O J E H A Z I R L A M A S Ü R E C İ Projeye u y g u n çalışma planı hazırlama Bilgi t o p l a m a Projeyi plana g ö r e gerçekleştirme

TOPLAM II. P R O J E N İ N İ Ç E R İ Ğ İ Türkçeyi etkin kullanma Bilgilerin d o ğ r u l u ğ u Elde edilen bilgilerin karşılaştırılması T o p l a n a n bilgileri d ü z e n l e m e

TOPLAM III. S U N U Y A P M A Sunuyu hedefe yönelik materyalle besleme Verilen sürede s u n u y u y a p m a

TOPLAM GENEL

TOPLAM

DERECELER

Çok

iyi

İyi

4

Orta

Zayıf

Çok zayıf

2

1


Türklerde Toplumsal Yapı ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM A. Aşağıdaki çoktan seçmeli soruları cevaplandırınız. 1. Tarihte Türkler atı ehlileştirip günlük yaşantılarının her alanında Aşağıdakilerden hangisi bu gelişmenin sonuçları arasında yer almaz?

faydalanmışlardır.

A. Uzak bölgelere göç etmeleri B. Atın toplumsal yaşayışı kolaylaştırması C. Yerleşik hayata geçmeleri D. Savaşlarda üstünlük sağlamaları E. At kültürünün başka toplumlar tarafından öğrenilmesi 2. Orta Asya Türk devletlerinde ailelerin birleşmesiyle aşağıdakilerden hangisi meydana gelmiştir? A. Budun 3.

B. Urug

C. Halk

D. Boy

E. İl

I. Toplumda farklı inançların yayılması II. Halkın yerleşik yaşam biçimini benimsemesi III. Farklı dinlere inananların barış içinde yaşaması IV. Tapınak sayısının azalması Yukarıdaki yargılardan hangileri Türk devletlerinin dinî inanışlara hoşgörülü yaklaşmalarının bir sonucudur? A.l-ll

B.l-lll

O. II - III

D. II - IV

E. III - IV

4. Aşağıdakilerden hangisi ilk Türk topluluklarında halkı oluşturan alt birimlerden biri değildir? A.Oguş

B. Urug

C.Boy

D. Şad

E.Bodun

5. Osmanlı yönetim felsefesini açıklayan "hakkaniyet çemberi'nin asıl unsuru aşağıdakilerden hangisidir? A. Adalet

B. Servet

C. Devlet

D. Hâkimiyet

E. Mülk

6. Osmanlı toplum yapısına göre aşağıdaki meslek ve sınıf eşleştirmelerinden hangisi yanlıştır? A. Vezir-seyfiyye D. imam - ilmiye

B. Kadı-ilmiye E. Yeniçeri - kalemiye

C. Nişancı-kalemiye

7. Osmanlı Devleti'nde toprağını boş bırakan köylüden alınan vergiye ne ad verilir? A. Çiftbozan

B. Öşür

C. Avarız

D. Haraç

E. Cizye

8. Aşağıdakilerden hangisi, XIX. yüzyılda Anadolu'ya yapılmış olan en büyük göç olayının sebebidir? A. Yunan İsyanı B. Cezayir'in Fransızlar tarafından işgali C. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı D. Bulgar İsyanı E. Rusların, Kırım ve Kafkasya'daki faaliyetleri 9. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında "Ahi Teşkilâtı" Anadolu'da büyük bir güçtü. Aşağıdaki açıklamalardan hangisi bu kurumu anlatmaktadır? A. Bizans'a karşı cihad yapmak isteyenlerin kurduğu bir teşkilattır. B. Osmanlı padişahlarının nüfuzlarını artırmak için kurulmuştur. C. Devletin bütün eğitim öğretim faaliyetlerini yürütmüşlerdir. D. Her iş kolunda Anadolu esnafının dayanışmasını sağlamak ve usta yetiştirmek amacıyla oluş­ turulmuştur. E. Ticaretle uğraşanların kendi aralarındaki dayanışma için kurdukları teşkilattır. 10. Osmanlı toplum yapısında yönetilenlere verilen genel ad aşağıdakilerden hangisidir? A. Millet

Efcl

B. Cemaat

C. Gayrimüslim

D. Milleti sadıka

E. Reaya


Türklerde Toplumsal Yapı <j«l. ||. Mahmut'un "Uyruğumdaki Müslümanları camide, Hristiyanları kilisede, Musevileri de havrada tanımak isterim." sözüyle nasıl bir uygulamadan yana olduğu söylenebilir? A. İslamiyet temeline dayanan devlet düzenini değiştirme B. Din kurallarına, kanunlardan daha çok önem verme C. Halkını, din ve kültür yönünden birleştirme D. Halk arasında din farkı gözetmeme E. Azınlıklara özel haklar verme B. Aşağıdaki ifadelerden doğru olanlara "D", yanlış olanlara "Y" harfi yazınız. 1. (

) Oğuz boylarının ananesine göre toplantılarda her boyun oturacak yeri (orun) belirlenmiştir.

2. (

) llkTürklerde kışlak bütün boyun ortak malıdır.

3. (

) İlk Türklerde Gök Tanrı inancının dışında başka bir inanç yoktur.

4. (

) Türk-islam devletlerinde han ailesinden olan beyler toplumda önemli bir konuma sahiptiler.

5. (

) Türk-İslam devletlerinde köylüler genellikle hayvan beslerler, çiftçilik de yaparlardı.

6. (

) ilmiye, Osmanlı toplumunda yönetim görevinde bulunan askerî zümreydi.

7. (

) Osmanlı Devleti'nde reaya; tacirler (tüccar), esnaf, köylüler ve göçebeler şeklinde alt gruplardan oluşmaktaydı.

8. (

) Osmanlı Devleti'nde köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye gidip gelme ya da oraya göçerek yerleşmeye (dikey hareketlilik) denilmekteydi.

9. (

) Osmanlı ailesinin temel yapısını sadece İslam hukuku şekillendiriyordu.

10. (

) 1924 Anayasası'na göre Türkiye'de yaşayan herkes din ve ırk farkı gözetmeksizin "vatandaş" olarak tanımlanmıştı.

C. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun öncüllerden biri ile tamamlayınız. Ahmet Yesevi, Gök Tanrı, yurt, vatandaşlık, bodun, nevbet, millet, vakıflar, tebaa, çevgan 1. llkTürklerde ailenin meskeni

adı verilen çadırlardı.

2. llkTürklerde halkın büyük bölümü tarafından

inancı kabul edilmişti.

3. Türklerde boyların birleşmesiyle

oluşmaktaydı.

4. llkTürk mutasavvıfı 5. Türk-islam devletlerinde sarayların önünde günde beş defa

vurulurdu.

6. Osmanlı Devleti'nde toplumların din ve mezhep esasına göre yönetilmesine sistemi denilmektedir. 7. Osmanlı

Devleti'nde

iskân,

şehircilik,

8. Cumhuriyet Dönemi Türk toplumunun amaçlanmıştı.

eğitim

ve

kültür

faaliyetleri

aracılığı ile yapılırdı.

bilinciyle ortak ülküler etrafında toplanması

Ç. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız. 1. Konargöçer hayatın özellikleri nelerdir? 2. Türk boy beylerinin görevleri nelerdir? 3. Büyük Selçuklu nüfusunu oluşturan topluluklar hangileridir? 4. Türk-islam devletlerinde toplumsal tasnifte nelere dikkat edilmiştir? 5. Osmanlı Devleti'nde seyfiye sınıfının yetişme tarzı ile ilgili neler söylenebilir? 6. Klasik Dönemde Osmanlı toplumunda ailenin yeri ve önemi nedir? 7. Osmanlı toplumunda dikey hareketlilik ne şekilde gerçekleşmiştir? örneklerle belirtiniz. 8. Cumhuriyet Döneminde hedeflenen toplumun genel özellikleri nelerdir?

dm


3. ÜNİTE Türklerde Hukuk

T Ü R K İ Y E CUMHURİYET A N A Y A S A S İ

ANKARA. 1 9 8 2


ADALET

MÜLK^^

HAZIRLIK SORULARI 1. Hukuk nedir? Bir toplumda hukuk kurallarının oluşmasında etkili olan unsurlar nelerdir? 2. Töre, yasa, yargu, yargan. şeri, örfi, ulüTemr, kısas ve had kavramlarının anlamlarını öğreniniz. 3. Orhun Kitabelerinin hukuk ile ilgili bölümlerini araştırınız. 4. Divan-ı Mezalim hakkında araştırma yapınız. 5. Divanıhümayunda hangi davalara bakıldığını araştırınız. 6. Osmanlı padişahlarından hangileri kanunnameler düzenleyerek ülkeyi yönetmişlerdir? 7. XIX. yüzyılda Osmanlı adliye teşkilatında hangi mahkemelerin bulunduğunu öğreniniz. 8. Tanzimat ve Islahat fermanları metinlerinden yola çıkarak Osmanlı topluluklarının hukuki statülerini araştırınız. 9. Cumhuriyet Döneminde hukuk inkılabının yapılmasının sebepleri neler olabilir? 10. Cumhuriyet Döneminde kabul edilen medeni hukuk hakkında araştırma yapınız.


Türklerde Hukuk A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK 1. Hukuk Anlayışı Türklere ait

"İl gider,

töre kalır." sözünden hangi

yargılara ulaşılabilir? Hukuk, fertlerin bir arada barış ve güven ortamı içinde yaşamasını sağlamak amacıyla oluşturulan hak ve kanunların bütünüdür. Bir devletin uzun ömürlü olabilmesi toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir hukuk sisteminin olmasına bağlıdır. Türk devletlerinde de bu anlayış doğrultusunda belirli kurallara göre halkın adil olarak yönetilmesi temel ilke olarak kabul edilmiştir. Tahta çıkan hükümdarın ilk icraat olarak hukuk kurallarını düzenleyip yürürlüğe koyması bu anlayışa güzel bir örnektir. Türklerde "töre" olarak adlandırılan hukuk kuralları, yazılı olmamasına rağmen nesilden nesile aktarılarak toplum ve devlet içine yerleşip farklı Türk devletlerinde de sürekliliğini devam ettirmiştir. Orhun Kitabeleri'nde "töre" kelimesi on bir yerde geç­ mekte, bunun altısında "il" ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer beş yerde de yine "il" ile alakası açıkça belirtilmektedir.

^

İLK YAZILI KANUN Dünyanın ilk yazılı kanunu MÖ 2375 yılında Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapıldı. Bu kanunlar ile özel mülkiyet ve aile hukuku düzenlenmiş, kimsesizler ve güçsüzler korunmuştur. Sümer ka­ nunlarından esinlenen Babil Kralı Hammurabi MÖ 1700'lerde daha sert kanunlar hazırlamıştır. Günümüz Avrupa Hukuku'nun temelini oluşturan Roma Dönemine ait 12 Levha Kanunları on kişilik bir komisyon tarafından MÖ 450'de hazırlandı.

Bumin Kağan, istemi Kağan tahtta oturmuş, Türk milletinin ülkesini, töresini İdare etmiş, düzenlemiş. Devleti ellerine alıp töreyi tesis ettiler. ilsizleşmiş, kağansızlaşmış, köle olmuş halkı, Türk töresini bırakmış milleti. Bu zamanda kendim oturup bunca önemli töreyi dört taraftaki halka yaydım.

Turk

töresi

cihana

hâkim

kılınmak

istenmiştir.

Töre gereğince amcam tahta oturdu. O (ilteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilatlandırdı. Orhun Kitabeleri 'nden Kültigin Anıtı'nm doğu yüzü

Üstte gök basmasa, altta yağız yer delinmese Türk milleti, senin ilini töreni kim bozabilir. Yukarıda Orhun Kitabeleri'nden bazı cümleler alınmıştır. Bunlarla ilgili "töre"nin özellikleri hakkında neler söyleye­ bilirsiniz? Türk devletinin temeli töreye dayanmakta, devlet ve toplumun teşkilatlanması da töreye göre şekillendirilmek­ teydi. Devletin uzun süre varlığını devam ettirmesi için töreye uyulması gerektiği inancı hâkimdi. Türklerdeki töre hükümleri yenilikçi bir yapıya sahipti. Zamana ve çevre şartlarına göre devletin ve toplumun K ihtiyacı göz önünde bulundurularak gerekli düzenlemeler f yapılırdı. Bununla birlikte "adalet, iyilik, eşitlik ve insanlık" törenin değişmez hükümleriydi. Bu hükümler dışında


Türklerde Hukuk gerektiğinde kurultay tarafından törede değişiklikler yapılırdı. Kağanın töre kurallarında değişiklik yapılmasını teklif etme yetkisi vardı. Ancak bu teklif kurultay tarafından kabul edilirse yürürlüğe girerdi. Kurultayı oluşturan üyeler arasında halkın da bulunması Türklerde yasama yetkisinin halk, kurultay (toy) ve kağan arasında paylaşıldığını göstermektedir (bk. I. ünite). Yasama yetkisinin kullanımında kurultayın da önemli bir yeri vardır. Asya Hun Devleti'nde kurultayda yapılan görüşmelerde son kararın Mete Han'a ait olması buna örnektir. Türklerde kağan da dâhil olmak üzere herkes töre hükümlerine uymak zorundadır; töreye uymamak en büyük suç olarak görülmektedir.

Kurultayın

Töreye uymamanın büyük suç olarak kabul edilmesi Türk devletlerinin hangi özelliğini göstermektedir? 2. İlk Türk Devletlerinde Hukuki Yapı Türklerin konar göçer hayat tarzı hukuk sistemlerini nasıl etkilemiştir? Türk tarihinde kurulan bütün Türk devletlerinin temel felsefesi, Tanrı buyruğuna göre tebaanın adaletli bir şekilde idare edilmesine dayanıyordu. Halkın maddi ve manevi açıdan refaha ulaşmasını amaç edinen bu anlayış beraberinde iyi bir adalet sistemini getirmiştir. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE UYGULANAN CEZALAR • Dövme ve yaralama suçlarının cezası hayvanla ödenen tazminattan ibaretti. • At veya madenden yapılmış şeylerin çalınması karşılığında suçlu, çaldığı eşyanın sayı ve değerinin on mislini öderdi. • Ordudan kaçma, vatana ihanet, adam öldürme ve barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası idamdı. • Hayvan kaçıran hırsızın mallarına el konulur, aile fertlerinin hürriyetleri kısıtlanırdı. • Ciddi bir tehlike olmadan ok ve yay kullanmak yasaktı. • Hafif suçların işlenmesi karşılığında hapis cezası on günü aşmazdı. • Bir kişi karşısındakinin bir yerini kırarsa ceza olarak atını verirdi. Prof.

Dr.

İbrahim KAFESOĞLU,

Türk Millî Kültürü,

s.

279-280 (Derlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre ilk Türk devletlerinde hafif suçların karşılı­ ğında hapis cezalarının uzun süreli olmamasının nedenleri neler olabilir?

temsilî

resmi


Türklerde Hukuk Türk devletlerinde adalet sisteminin başında bulunan kağan, ölüm dâhil her türlü cezayı verirdi. Adli teşkilat, "yargu" adı verilen siyasi meselelerle ilgilenen yüksek mahkeme ile adi suçlara (hırsızlık, yalan vb.) bakan yerel mahkeme­ lerden oluşurdu. Yarguya kağan, yerel mahkemelere ise yargan (yargucu) başkanlık ederdi. Türkler adaletin sağlanmasına büyük önem vermişler ve caydırıcı etkisi olan cezalar uygulamışlardı. Suçlar ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. İsyan, vatana ihanet, adam öldürme, barış zamanı kılıç çekme, bazı hırsızlık türleri (bağlı atı çalma gibi) ağır suçlardan kabul edilerek idamla cezalandırılırdı. Ayrıca suçluların mallarına devlet hazinesi adına el konulup diğer aile fertlerinin hürriyetleri de kısıtlanırdı. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ilk Türk devletlerinde cezalar bizzat suçu işleyen şahsa verilmekle birlikte bazen s u ç l u l a r ı n y a k ı n l a r ı n a da ceza uygulanmıştır. Yazılı vesikalar, Köktürkler ve özellikle Uygurlarda ilerlemiş bir hukuk sisteminin olduğunu göstermektedir. Bu vesikaların bir kısmı; nüfus sayımı, eşya ve para karşılığında ödenen vergilerle ilgili kamu hukukuna aittir. Diğerleri ise vasiyetname, evlat edinme, evlilik ve boşanmayla ilgili aile hukukuna ait vesikalardır. "Oguş" kavramıyla ifade edilen aile müessesesi Türklerde büyük öneme sahipti. Evlenme birbirine denk kimseler arasında olur, aile, törenle yapılan bir evlilik ile kurulurdu. Çocuklar babanın velayeti altındaydı. Eski Türk hukukunda eşler arasında mal ayrılığı anlayışı geçerli olduğundan, kadın kendi mal varlığı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilirdi. Boşanma genellikle kadın ve erkeğin karşılıklı rızası ile gerçekleşirdi. Miras hukukunda ilke olarak bütün çocuklar anne ve babalarının mirasından hisse alırdı. Fakat babası hayattayken babasından mal alarak evlenmiş erkek çocuklarla babasından çeyiz alarak evlenmiş kız çocuklarının anne ve babalarının mirasından pay alamayacakları esası kabul edilmişti. Uygurlar Döneminde yerleşik hayata geçilmesiyle ticaretin gelişmesi, özellikle borçlar ve eşya hukuku alanında yenilikleri zorunlu hâle getirmiştir. Mal edinme, satış sözleşmesi, malı ve eşyayı kiraya verme, parayı faize verme, ortaklık kurumu, evlatlık verme, iş sözleşmesi, köle satışı, vakıfname, vasiyetname, ipotek senedi gibi hukuki işlemler bu dönemde başlamıştır.

tupm

Uygur Dönemine ait duvar resmi

CEZA YAPTIRIMLARI Terbiş adlı bir kişiye para gerektiğinden, babasından miras kalan bir üzüm bağını 100 yastuk'a, mahalli adetlere göre, bir başka kimseye satmaktadır. Terbiş, büyük ve küçük kardeşleri, yeğeni, dayısı bu satışa itiraz etmeyeceklerdir. Şayet ederlerse başkentteki devlet hazinesine bir altın yastuk, iç hazineye bir gümüş yastuk, beylerin her birine ceza olarak birer binek atı vereceklerdir. www. ankara.edu. tr

(Derlenmiştir.)

Not: Yastuk, Çin'de, 50 Liang ağırlığındaki gümüş karşılığıdır.

Yukarıdaki metin Uygurlarda hukukun hangi özelliğini göstermektedir?

1


Türklerde Hukuk Hukuki belgeler belli bir usule göre düzenlenmiştir. Sözleşmelerde ilk olarak akdin tarihi yazılmıştır. Sırasıyla sözleşmeyi yapanların isimleri, anlaşmanın yapılma sebebi ve konusu belirtilmiştir. Borç oluşturan akitlerde borcun niteliği, miktarı, ödeme usul ve şartları; faiz ile borç alındığı takdirde faizin miktarı ve ödeme zamanı, borçlu bulunamadığı zaman kefil olacak kişinin belirlenmesi gibi önemli konuların da yer aldığı görülmektedir. Unsurlarda hukuk alanında görülen değişimin temel nedeni nedir? Türkler, uluslararası hukuk alanında yapılan anlaşmalara uyulduğu sürece komşularına ve sınırlarına karşı saygılıydılar. Yabancı devlet elçilerinin dokunulmazlığı vardı. Savaşta "aman dileyene" kılıç çekilmezdi. Savaş ganimetini dağıtma konusunda da adaletliydiler. Bütün bu bilgiler Türklerde adalet anlayışının çağdaşlarına göre çok ileri ve medeni olduğunu göster­ mektedir. B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HUKUK KUTADGU BİLİG'DEN Bir memleketin bağı iki şeyden ibarettir: Biri ihtiyatlılık, biri kanun; bunlar esastır. Hangi bey memlekette doğru kanun koydu ise O memleketini tanzim etmiş ve gününü aydınlatmıştır. Zulüm yanan ateştir, yaklaşanı yakar. Kanun sudur, akarsa nimet yetişir. Ey hâkim memlekette uzun hüküm sürmek istersen Kanunu doğru yürütmeli ve halkı korumalısın Kanun ile ülke genişler ve dünya düzene girer. Zulüm ile ülke eksilirve dünya bozulur. Beyler gönüllerini temiz tutar ve kanunu tatbik ederlerse Beylik bozulmaz ve uzun süre ayakta durur. Memleket tutmak için çok asker ve ordu lazımdır Askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir. Halkın zenginliği için de doğru kanunlar konulmalıdır. Yusuf Has Hacib,

Yukarıda kanunla

Kutadgu ilgili

beyitler

Kutadgu Bılig.

s.

152-154

(Sadeleştirilmiştir.)

Bilig'den yer

almaktadır. Bu beyitlerden hareketle Türk-İslam devletlerinde hukukun önemini ifade eden bir metin yazınız. Türk-lslam devletlerinde de ilk Türk devletlerinde olduğu gibi adaleti devletin temeli sayan bir hukuk anlayışı hâkimdi. Bu anlayışta kanun gücü, her şeyin üzerinde tutulmaktaydı. Ayrıca doğru kanunlar yapmak ve onu adaletle uygulamak ve haksızlık yapan kim olursa olsun, eşit muameleyi terk etmeme anlayışı esastı.

Yusuf Has Hacib'in temsilî resmi


DRAMA ÇALIŞMASI: Kutadgu Bilig'den (Hükümdar Kün-Toldı adaleti, vezir Ay-Toldı mutluluğu temsil etmektedir.) Bir gün hükümdar vezir Ay-Toldı 'yı huzuruna çağırttı; Ay-Toldı huzura gelince hükümdarı gümüşten bir taht üzerine oturmuş elinde bıçak, solunda bir Hind otu ve sağında tatlı bulunduğunu gördü. Meraklı bakışlarla bunların neyi simgelediğini anlamaya çalıştı. Kün-Toldı: Bana söyle bakayım şimdi neye hayret ettin? Ay-Toldı: Ey devletli hükümdar merak ettiklerim birden fazladır, öncelikle bu oturduğun ne biçim bir tahttır; Kün-Toldı: Bak, bu üzerinde oturduğum tahtın üçayağı vardır. Bu ayaklardan biri iyiliği, ikincisi doğruluğu,sonuncusu ise adaleti temsil eder. Üç ayak üzerinde olan hiç bir şey bir tarafa meyletmez; her üçü düz durdukça taht sallanmaz. Bu yüzden ben iyilik, doğruluk ve adaletten taviz vermem, işlerimi bunlara göre yürütür ve hüküm verirken insanları, bey veya kul olarak, ayırmam. Ay-Toldı: Ey devletli hükümdarım bu bıçak ne içindir? Kün-Toldı: Ey becerikli insan, elindeki bu bıçak biçen ve kesen bir alettir. Ben işleri bıçak gibi keser atar; hak arayan kimsenin işini uzatmam. Ay-Toldı: Peki hükümdarım sağınızda duran tatlı neyi ifade eder? Kün-Toldı: Tatlı, zulme uğrayarak benim kapıma gelen ve adaleti bende bulan insan içindir. O insan benden tatlı tatlı ayrılır; sevinir ve yüzü güler. Ay-Toldı: Solunuzda yer alan Hind otunun hikmeti nedir? Kün-Toldı: Hind otu zehir gibi acıdır. Bu yüzden zorbalar ve doğruluktan kaçan kimseler içindir. Bunlar kavga edip bana gelirler ve ben hüküm verince bakarsın, acı Hind ilacı içmiş gibi yüzlerini ekşitirler. Beyliğin temeli doğruluk üzerine kurulmuştur; doğruluk yolu beyliğin esasıdır. Yusuf Has Hacib.

Kutadgu Bilig, s. 67-70 (Derlenmiştir.)

1. Türk-islam Devletlerinde Hukuk Sisteminin Gelişimi

Selçuklularda Hukuk Sisteminin Dayanakları • Köktürk, UygurveAkhun gelenekleri, • islamiyet'e girişle birlikte Karahanlılar ve Gaznelilerle beraber Abbasilerden alınan uygulamalar, • imparatorluğun asıl kurucusu olan Oğuzların kabile gelenekleridir. Prof. Dr. M. Fuad KÖPRÜLÜ, "Orta Zaman Türk Hukuki Müesseseleri: İslam Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk Amme Hukuku Yok mudur?", Adalet Kitabı, s. 71 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre Türk-İslam devletlerinde hukuk sisteminin gelişimi­ ni, değişim ve süreklilik açısından değerlendiriniz.


Türklerde Hukuk

Jen

Türklerin islamiyet'i kabul etmeleriyle hukuk sistemlerinde de değişiklikler olmuştur. Toplum ve devlet hayatında etkili olan törenin yanında şeri hukuk da uygulanmaya başlamıştır. Şeri hukuk, islam hukuku kaynaklarına (Kur'an, sünnet, icma, kıyas) dayanan ortak görüşlerden oluşmuş olup devlet yönetiminde ve sosyal hayatta etkisini göstermiştir. Diğer taraftan Türk-lslam devletlerinde, fethedilen topraklardaki yerel halkın örf ve adetleri de dikkate alınarak şeri hükümlere aykırı olmamak üzere yeni kanunlar yapılması örfi hukukun gelişmesini sağlamıştır. Devlet başkanları kamu zarureti ve geleneklere uyma düşüncesi ile şeri hükümlerin karşı çıkmadığı konularda, kanun çıkarma yetkisini kazanmıştır, örneğin Melikşah Döneminde büyük hukukçulardan oluşan bir heyet toplanarak medeni hukuka ait tartışmalı konular hakkında açık ve kesin hükümleri olan kanunlar yapmış, bu kanunlar ülke genelinde uygulanmıştır. Türk-lslam hukukunda Karahanlılarla başlayan bu geçiş dönemi Selçuklularla en gelişmiş hâline ulaşmıştır. Cengiz Han, Orta Asya Moğol ve Türk kavimlerini egemenliği altına alarak 1206'da cihan imparatorluğu kurmuştur. Onun zamanında, Moğolların hukuk ve askerlik işlerini düzenlemek amacıyla Uygurca yazılan ve kaynağını Türk töresinden alan Cengiz Yasası oluşturulmuştur. Bu yasalara "Yasaname-i Büzürg" adı verilmiştir. Daha sonra yasalar Cengiz'in Müslüman halefleri tarafından yazılan kanunlarla geliştirilmiştir. Hükümdarın sadece kendi iradesi ile koyduğu kanunlar, İlhanlılardan sonra gerek Osmanlılar gerekse Doğu Anadolu ve İran'da kurulmuş olan Türkmen devletlerinde yasa veya yasakname adı altında toplanmıştır.

CENGİZ YASALARI

Cengiz Han her suça bir ceza koydu. Moğolların kendilerine ait yazıları olmadığı için Uygur yazısı­ nın öğrenilmesini emretti. İsteği üzerine yasalar yazılı hâle getirildi. Bu yasanın bazı hükümleri şöyledir: • Kim bilerek yalan söyler veya sihirbazlıkla uğraşır veya bir başkasını gözetler veya kavga eden iki kişinin birinden yana kavgaya karışırsa ölümle cezalandırılır. • Kadınlar, erkekler savaşta iken bunların iş ve vazifelerini üzerlerine almak mecburiyetindedirler. • Bir kimse öldüğü zaman mirası, yakını varsa ona, yoksa yanında çalışanlara verilirdi. Moğollar, çok kıymetli dahi olsa bir ölünün malını hazineye koy­ mazlardı. İnsanlar dinine göre ayırt edil­

mez, biri diğerine üstün tutulmazdı. Hangi dinden olursa olsun âlim ve zahitlere iyi davranırlardı. Ülke büyüdükçe haberleşme ve ulaşım zorluklarını önlemek için menziller kuruldu. Buralardan çalınan eşyalar için ağır cezai hükümler kondu. Menzilhanedeki demirbaşlar her yıl sayılır, eksik varsa o bölgede oturan halktan alınırdı. İdare altındaki şehirlerin nüfusu sayılır. Buradaki insanlar onlara, yüzlere, binlere ayrılır. Her birinin başına onbaşı, yüzbaşı ve binbaşı tayin edilirdi. Bu şekilde hem askerî hem de menzilhanelerin hizmetleri yerine getirilirdi.

i

Alaaddin Ata Melik Cüveyni, Tarih-i Cihan Guşa, C I, s. 95-102 (Derlenmiştir.)

Cengiz Han'ın temsilî resmi

Yukarıdaki metinleri inceleyerek soruları cevaplandırınız. •

Günümüzdeki

hangi

hukuk

kuralları

ve

kişi

haklarının

Cengiz

Yasası 'nda da yer aldığı söylenebilir? •

Cengiz Yasası'nın hangi yasalardan esinlendiğini tespit ediniz. Buna

göre Moğolların hangi kültürün tesiri altında kaldığını belirtiniz. 2. Türk-lslam Devletlerinde Hukuki Yapı Türk-lslam devletlerinde adli teşkilat, şeri ve örfi yargı olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Şeri yargı; aile, miras, ölüm ve ticaret konularıyla ilgilenirdi. Şeri davalara kadılar bakardı. Hayır işleri ve vakıfların idaresi gibi görevleri de


Türklerde Hukuk bulunan kadıların verdikleri kararlara itiraz edilirse dava ikinci kez Divan-ı Mezalim'de görüşülürdü. Kadılar, aynı zamanda bulundukları yerlerde merkezî idarenin de temsilcisiydiler. Hükümdar tarafından ataması yapılan kadıların başı "kadi'lkudat", kadıların tayin ve denetimini yapardı. Haklarında detaylı araştırma yapıldıktan sonra atanan kadılar, hukuk alanında uzman, kültürlü ve halk tarafından güvenilir kişiler olmalıydı. Kadılar, rütbelerine ve hayat standartlarına uygun maaş alırdı. SİYASETNAME Vezir Nizamülmülk, kadılık görevinin mühim ve nazik olduğunu belirtmektedir. Ona göre, Müslümanların canları ve malları kadıların elindedir. Nizamülmülk, memurların kadıyı desteklemelerini ve onun saraydaki ihtişamını muhafaza etmelerini, herhangi bir kimsenin güçlük çıkarıp mahkemeye gelmemesi hâlinde, ne kadar yüksek makam sahibi olursa olsun, onun zorla mahkemeye getirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Nizamülmülk,

Siyasetname,

s.

28

(Derlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre Türk-İslam devletlerinde hukuk anlayışıyla ilgili neler söylenebilir? Örfi hukuk genel olarak; yönetim, askerî ve mali hukuku ilgilendiren konuları kapsardı. Başında Emir-i Dad'ın bulunduğu örfi mahkemelerin ağır siyasi suçlar için verdiği kararlar, sultanın başkanlığındaki özel mahkemede hükme bağlanırdı. Türkiye Selçuklularında örfi yargıya "darü'l-adl" (adalet evi) adı verilirdi.

S İ Y A S E T N A M E ' Y E G Ö R E DİVAN-I MEZALİM

"Padişah için haftada iki gün mezalim divanı kurup zalimlerden mazlumların haklarını almaktan, suçlulara ceza vermekten başka çaresi yoktur. Zulme uğrayanların da hükümdara dilekçe vermeleri hükümdarın da verilen her bir dilekçeye yazılı emir vermesi gerekir. Zira sultanın mazlumları ve adalet isteyenleri haftanın iki gününde sarayına çağırıp onların şikâyetlerini dinlediği memlekete yayılınca zalimler, sultanın kendilerine vereceği cezadan korkarak ellerini millet malından ve zulümden çekerler."

SULTANIN ADALETİ

Hükümdarın biri ağır işitiyordu. Bu yüzden davalara baktığında kendisine tercümanlık ediyorlardı. Ancak hacip tercümanlık sırasında ona doğruyu söylemiyordu. Böylece o da suç işlemiş oluyordu. Hükümdar hadiseyi bilmeyince doğru karar veremiyor ve uygun olmayan bir şey emrediyordu. Durumu anlayan hükümdar şöyle buyurdu: "Zulme uğrayanlar kırmızı elbise giysin, ondan başka hiç kimse kırmızı elbise giymesin ki onları tanıyalım." Bu emirden sonra bu hükümdar bir file binip ovada dururdu. Kırmızı elbiseli herkesin toplanmasını emreder ve kimsenin bulunmadığı bir yerde otururdu. Onları huzuruna getirir, durumlarını yüksek sesle sorar ve hakkını verirdi. Nizamülmülk.

Siyasetname, s. 10 (Derlenmiştir.)

Yukarıdaki metinleri inceleyerek aşağıdaki soruları cevaplandırınız. •

Türk-Islam devletlerinde nasıl bir adalet anlayışı vardır? İslamiyet

öncesi Türk devletleriyle benzer yönleri nelerdir? • Divan-ı Mezalim, getirmektedir?

EEEh

bugünkü

hangi yargı

organının

işlevini yerine


Türklerde Hukuk Ordu mensuplarının davalarına ise kadıasker bakmak­ taydı. Türkiye Selçuklularında bu görevi "kadıleşker" yürüt­ DİVAN-I MEZALİMİN GÖREVLERİ müştür. Kadılara, görevlerinde ve aldıkları kararlarda herhangi bir baskı yapılmazdı. Bu durum yargı bağım­ • idareciler ve memurlar hakkındaki sızlığına önem verildiğini göstermektedir. şikâyetlerin incelenmesi, Anadolu'da kurulan beyliklerin adli teşkilatlanması daha • Divan kâtipleri ile vakıfların dar kapsamlı olmasına rağmen, Selçuklu adalet sistemine denetlenmesi, göre işlerdi. • Kadı mahkemelerinde verilen Divan-ı Mezalim, Türk-islam devletlerinde adli teşkilatın kararların uygulanması, temel organlarından biriydi. "Yasama, yürütme ve yargı" • Muhtesibin yerine getiremediği görevlerinin yanı sıra "idari, dinî ve mali" alandaki görevleri de kararların uygulanması. yerine getirirdi. Divan-ı Mezalimde kadıların kararlarına Prof. Dr. Vecdi AKYÜZ. "Müslüman Türk Devletlerinde Divan-ı Mezalim Kurumu", Türkler yapılan itirazlar görüşülürdü. Siyasi suçlular ve devlet Ansiklopedisi. C 5, s. 218 (Derlenmiştir.) düzenini bozanlarla birlikte yüce divan sıfatıyla şikâyetçi olunan devlet memurları da burada yargılanırdı. Sultanın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanır, sultan olmadığı zaman vezir başkanlık ederdi. Divan-ı Mezalim, Müslüman Türk devletlerinde değişik isimler almakla birlikte, işlevlerini birbirine yakın şekilde devam ettirmiştir. Yargılama idari ve adli yargı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Mahkemede kararlar seri ve örfi hukuka göre alınırdı. Türk-lslam devletlerinde sınırların genişlemesi taşrada haksızlığa uğrayanların merkeze gelerek şikâyetlerini bildirmelerini zorlaştırıyordu. Bu nedenle buralarda da merkezdekine uygun bir modelde Divan-ı Mezalim oluşturuldu. Divan-ı Mezalim, o dönemde hukuk devleti anlayışının yerleşmesini sağladı. C. OSMANLI DEVLETİ'NDE HUKUK 1. Klasik Dönemde Osmanlı Hukuku

OSMANLI HUKUKUNUN GELİŞİMİ Osmanlılar, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın yasalarını 15141515'de Doğu Anadolu ve 1537'de Irak'ın fethinden sonra devam ettirmişlerdi. Mısır ve Suriye'de Memlûk Sultanı Kayıt Bay'ın yasaları muhafaza olundu. Ancak 1540'tan sonra Akkoyunlu yasalarının yerini Osmanlı kanunu aldı. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Macaristan vergi yasaları temelde Osmanlıya dayansa da kimi ana vergiler Macar kralları zamanlarından kalmaydı.

Kıbrıs ve Gürcistan'ın fethinden sonra da büyük ölçüde Osmanlı yasaları korunmuştur. Ancak, yerel uygulamalar erken dönemde Osmanlı düzenlemelerinde daha önemli bir yer tutmuş ve Kanun-i Osmani'nin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Prof. Dr. Halil İNALCIK, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600), s. 76-82 (Derlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre Osmanlı hukuk sisteminin gelişiminde etkili olan unsurlar nelerdir? Osmanlı Devleti hukuk alanında kendisinden önceki Türk-İslam devletleri gibi İslam hukukunu esas almıştır. Ancak bu hukukun açıklık getirmediği devlet yönetimi gibi bazı konularda gerekli düzenlemeler yapılarak "örfi hukuk"a göre hareket edilmiştir. Osmanlı hukukunun oluşumunda İslam hukuku ve örfi hukukun yanı sıra fethedilen yerlerin mevcut hukuku da etkili olmuştur. Bir bölgenin yönetiminde meydana gelecek köklü değişiklikler halkın yaşantısı ile vergi gelirlerini olumsuz etkileyeceğinden fethedilen yerlerin mevcut yasaları ve örfleri büyük ölçüde muhafaza edilirdi. Sadece Osmanlı hukukuyla uyuşmayan uygulamalar değiştirilir; vergi, yönetim, askerlik ve adalet ile ilgili düzenlemeler ise örfi kurallar esas alınarak gerçekleştirilirdi.


Türklerde Hukuk

FATİH K A N U N N A M E S İ ' N D E N

Fatih Sultan Mehmet'in Teşkilat Kanunnamesi'nin başında "Bu kanunname atam, dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur, evlad-ı kirâmım nesilden nesile uygulamaları buna göre yapalar." denilmek­ tedir. Prof. Dr. Halil İNALCIK. "Osmanlı Hukukuna Giriş", Adalet Kitabı, s. 90 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinden Osmanlı hukuk anlayışı hakkında hangi çıkarımlarda bulunulabilir? Osmanlı Devleti'nde kapsamlı şekilde kanunları düzenleme çalışmaları Fatih Sultan Mehmet zamanında gerçekleştirilmiştir. Fatih, merkezî otoriteyi kuvvetli tutmak için devlet teşkilatında ve mevcut kanunlarda yenilikler yaparak örfi hukuku ön plana çıkarmıştır. Bu kanunlar olgunlaştırılmış, yukarıdaki metinde görüldüğü üzere sonraki dönemlerde yaygın şekilde uygulanmıştır. Böylelikle Osmanlı kanunları, kendine has özellikleriyle yerleşip süreklilik kazanmıştır. Kanunnameler, daha düzenli bir yargı mekanizması oluşturmak amacıyla şeyhülislamın fetvasına dayandırılırdı. Divan görüşmeleri sonucunda hazırlanan ve nişan­ cılar tarafından kaleme alınan kanunlar sadrazam başkanlığındaki divan üyeleri tarafından padişaha arz edilirdi. Padişahın onayladığı kanunlar nişancı tarafından "mühimme defteri"ne kaydedilirdi. Padişahın tuğrasının çekilmesinden sonra resmiyet kazanan ferman, hüküm, kanunname vb. uygulanmak üzere ait olduğu beylerbeyi, sancakbeyi veya kadılara gönderilir, böylece yürürlüğe girerdi. Kanunname-i Âli Osmani'yi hazırlatan Fatih Sultan Mehmet'in temsili resmi

KANI INN AM! I I KİN MA/IKI ANMA ASAMAI AKI Nişancı - Mühimme defteri - Divan görüşmeleri - Ferman - Padişaha arz - Divan üyeleri

Ferman

LUı

Nişancı

m Yukarıdaki tabloda kanunun hazırlanması sırasında geçirdiği aşamalarla ilgili kelimeler karışık olarak verilmiştir. Aşamaları ifade eden kelimeleri sırasıyla boşluklara yazınız. Osmanlı kanunnameleri düzenlenişi, içeriği, uygulama alanı vb. özelliklerine göre farklılıklar arzeder. Kanunnamelerin çeşitliliği ve yasal düzenlemelerin çokluğu Osmanlı hukuk sisteminin gelişmişliğini göster­ mektedir.


Türklerde Hukuk

KANUNNAMELER

İÇERİĞİ

1. UMUMİ KANUNNAMELER

A) Kanunname-i Âli Osmani

Ceza, tımar nizamı, sipahi, reaya, mali vergiler vb. konulara ait hükümleri içermektedir. Fatih Döneminde başlayan bu kanunnameler Tanzimat Dönemine kadar yürürlükte kalmıştır.

B) Teşkilat Kanunnameleri

Devletin idare organları, protokol esasları, padişahlara ait merasimler ile devlet memurlarının idari suçları ve unvanlarına ait hükümleri içermektedir.

2. HUSUSİ KANUNNAMELER A) özel Askerî Gruplara Ait Kanunnameler

Kapıkulu, eyalet askerleri, donanma ve yardımcı kuvvetlerle ilgilidir.

B) İktisadi Gruplara Ait Özel Kanunnameler

Madenci, pazar yerleri, çiftçilere ve esnaflara yönelik hazırianmıştır.

C) Sosyal Gruplara Ait Hususi Kanunnameler

Savaş esiri olarak alınıp sonra da "haslarda istihdam edilen ve ilmiye sınıfı ile ilgili kanunnameler bu gruba girmektedir.

3. FERMAN, BERAT VE YASAKNAME TARZINDAKİ KANUN HÜKÜMLERİ A) Fermanlar

Padişahın herhangi bir konuda tuğra veya nişanını taşıyan yazılı emridir.

B) Beratlar

Osmanlı Devleti'nde bir göreve atanan, aylık bağlanan; san, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğudur.

C) Yasaknameler

İdari, askerî ve mali konularla ilgili kuralların çiğnenmesi hâlinde uygulanacak cezaları ihtiva etmektedir. Yasaknameler, madenler ve tuzlaların işletmeleri, para dolaşımı, gümrüklerin düzeniyle de ilgilidir.

4. SANCAK KANUNNAMELERİ Kanunname-i Âli Osmani'ye ait hükümlerin eyalet ve sancaklara uyarlanmış hâlidir. Her bir sancağın özel durumu ve yerel şartları dikkate alınır, örneğin toprak vergisi, arazinin verimlilik durumuna göre "onda birden sıfıra kadar derecelendirilerek" alınır. 5. MİRÎ ARAZİ VE TIMAR NİZAMINA AİT KANUNLAR Devlet hazinesi (mirî)ne ait arazinin kullanımı ve niteliğiyle ilgili bütün hükümler bu kanunlarla düzenlenir. 6. ADALETNAMELER Devlet memurlarının görevlerini kötüye kullanmaları ve kanunlara aykırı hareket etmeleri durumunda, halkı zulme karşı korumak amacıyla yayınlanmıştır. Kadı, beylerbeyi ve sancak beylerine hitaben yazılan adaletnamelerin halka duyurulması şarttır.

Yukarıdaki tabloyu inceleyerek "Osmanlı hukuk kuralları" hakkında hangi çıkarımlarda buluna­ bilirsiniz?


w

Türklerde Hukuk a. Osmanlı Devletinde Hukuki Yapı

YABANCI GEZGİNLERİN OSMANLI HUKUKUYLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ Osmanlı Devleti'nin hukuki yapısı, gezginlerin ilgisini çekmiştir. XVI. yüzyılda Anadolu'yu gezmiş olan G. Postel, Türkiye'de Avrupa'da olduğu gibi davaların sonuçlanmasının uzun zaman almadığını ve hükmün hemen verildiğini belirtmiştir. Kadıların herkesin hakkını koruduğunu; davacı ve davalının dini, uyruğu, sosyal sınıfı ne olursa olsun aynı dikkatle dinlendiğini ifade etmiştir. Dr.

Gürsoy ŞAHİN,

Yukarıdaki

İngiliz Seyahatnamelerinde Osmanlı Toplumu ve

metne

göre

Osmanlı

hukuk

Türk İmajı, s.196-197 (Dedenmiştir.)

sisteminin

işleyişi

hakkında neler söylenebilir? Osmanlı Devleti'nde, devletin ve toplumun var olabilmesi "adalet" kavramıyla eş değer tutulmuştur. Adalete büyük önem veren Osmanlı Devleti bunu gerçekleştirmek için ilk dönemden itibaren adli teşkilatını kurmuştur. Osman Bey'in ilk tayin ettiği iki memurdan birisi kadıdır. Kadıları yetiştirecek bir kurum henüz mevcut olmadığından, ilk Osmanlı kadıları, Iran, Suriye, Mısır ve Anadolu beyliklerinden getirilmiştir. Sonradan fethedilen her idare merkezine bir kadı tayin edilmiştir. Örfi davalara bakacak özel görevli mahkemeler mevcut olmadığı için şeri ve örfi bütün davalar, şeri mahkemelerde çözüme kavuşturulmuştur. Osmanlı Devleti'nde, mahkemelerde hâkimlik yapan, aynı zamanda idari bazı görevleri de yürüten kişi kadı idi. Medrese eğitimi alan kadılar derecelerine göre atanırlardı. Anadolu'daki kazalarda görev yapan kadıları Anadolu Kadıaskeri, Rumeli tarafında görev yapanları ise Rumeli Kadıaskeri tayin ederdi. Osmanlı gösteren

kadısını temsili resim

OSMANLIDA KADI Kadılar, yetki açısından bir­ birlerine eşit olsalar da unvan ba­ kımından aralarında derece sıra­ laması vardı. Derecelerine göre maaş alırlardı. Buna göre kadılığın en yüksek derecesi "taht kadılarfydı. Bursa, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı Devleti'nin kenaisine merkez kabul ettiği yerlerin kadılık­ ları bunlardandı. Taht kadılarından bir derece aşağısı "mevleviyet kadılarıydı. Kaza kadılıklarının en yüksek dereceli olanları sancaklara tayin edilirdi. Bir kadılığa birkaç kişi talip çıkarsa aralarında imtihan yoluna gidilirdi.

SİLİSTRE KANUNNAMESİ Osmanlı hukuku, âdet ve misale büyük önem verirdi. Fermanların sık sık yalnızca "uygulanagelmiş âdete göre" davranmalarını buyurduğu kadılara geniş, kişisel karar yetkisi vermiştir. Kanuni Sultan Süleyman Döne­ minin Silistre Kanunnamesi der ki: "Kanunnamenin açık, yazılı bir buyruğunun olmadığı bir durumda, kadı konuyu resmen başkente danışmalıdır. Gelen buyruğa göre hareket ederek sorunu çözen bir karar vermelidir. Bunu karar defte­ rine kaydetmeli ve benzer durum­ larda ona göre hüküm vermelidir."

Prof. Dr. I. Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, C II, s. 589 (Dedenmiştir.)

Prof. Dr. Halil İNALCIK, Osmanlı Imparatoduğu Klâsik Çağ (1300-1600), s. 81 (Dedenmiştir.

Yukarıdaki metinleri inceleyerek soruları cevaplandırınız. •

Osmanlıdaki kadıları ve günümüz mahkemelerindeki hâkimleri atanma

usulleri, görev ve yetkileri vb. açısından karşılaştırınız. •

Osmanlı kadıları karar verirken nelere dikkat etmek zorundadırlar?


Türklerde Hukuk

OSMANLIDA KADILIK TEŞKİLATI

I 1 1 I "1

Taht Kadılıkları

Eyalet Kadılıkları

Sancak Kadılıkları

Kaza Kadılıkları

Nahiye Kadılıkları

Davalar, şikâyetçilerin mahkemeye müracaatı ile açılırdı. Şikâyetin kabul edilmesi ile naib tarafından ilk soruşturma yapılır ve sonuç kadıya bildirilirdi. Yargılama; davacı, davalı ve bunların şahitlerinin bulunduğu ortamda açık yapılırdı. Kadı tarafından verilen karar, gerekçesiyle birlikte davacı ve davalıya yazılı olarak bildirilip mahkeme kararının bir nüshası mahkeme siciline kaydedilirdi. Dava ile ilgili yeni bir delil gösterildiği takdirde daha önce verilen karar değiştirilebilirdi.

Yukarıdaki karikatürde Osmanlı Klasik Dönemindeki bir duruşma ortamı resmedilmiştir. Sınıfta üçer kişilik bir grup oluşturunuz. Bir kişi davalı, bir kişi davacı ve bir kişi de kadı olarak Osmanlı ülkesindeki bir mahkemede olduğunuzu hayal ediniz. Sizden istenen dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak rolünüze uygun ifadeleri karikatürde boş bırakılan konuşma balonlarının içerisineyerleştirmenizdir. Divanıhümayun Osmanlı Devleti'nin en yüksek yargı organıydı. Ülkedeki tüm yargı örgütünü denetleme yetkisi vardı. Divan bu yetkisini halktan gelen şikâyetler ya da kendi gönderdiği mehayif (gezici) müfettişleri aracılığı ile doğrudan kullanmaktaydı. Valiler, askerî görevliler, kadılar ve vakıf yöneticilerinin uygulamalarından şikâyetçi olanlar, mahallî kadı tarafından hakkında yanlış hüküm verildiğine inananlar dil, din, ırk ve sınıf farkı gözetilmeksizin doğrudan divana başvurabilirlerdi. Şikâyetler yazılı ya da sözlü olarak yapılabilirdi.


Türklerde Hukuk

Divan-ı Mezalim

Divanıhümayun

Memluk Sultanı Baybars'a, Muhammed Bin Ebî Mansur adında bir vatandaş, Sultan Aybek zamanında bahçesinin elinden alınıp ikta olarak verildiğini şikâyet etti. Konu araştırıldı ve Dîvânu'l-Ceyş'teki (askerî divan) kayıtlardan bu bahçenin devlet malı olmadığı anlaşıldı. Aybek'in kararı iptal edilerek bahçe, dava sonunda sahi­ bine iade edildi.

1661'de Denizli'de bir grup, yöre eş­ rafından birinin zulmünden şikâyet için İstanbul'a bir temsilci heyeti göndermişti. Ancak, sanığın etkisinde kalan "Divanıhü­ mayun" üyeleri suçlamaları önemsememiş, bunun üzerine davacılar "Adaleti burada da bulamazsak nereye gidelim?" diye serzenişte bulunmuşlardır. Perde arkasından davayı dinleyen Sultan IV. Mehmet, ertesi gün Divanıhümayun'un özel olarak toplanmasını emretmiş, davacılar haklı bulunarak sanık derhâl cezalandırılmıştır.

Prof. Dr. Vecdi AKYÜZ. "Müslüman Türk Devletlerinde Divan-ı Mezalim Kurumu". Türkler Ansiklopedisi, C 5. s. 218 (Dedenmiştir.)

Prof. Dr. Halil İNALCIK, Osmanlı Imparatoduğu Klasik Çağ (1300-1600), s. 97 (Dedenmiştir.)

Yukarıdaki tabloda verilen metinleri dikkate aldığınızda bu iki kurumun adaleti sağlaması hakkında neler söylenebilir? Bununla birlikte genellikle m a h k e m e kararına itiraz edenlerin Divanıhümayun'a başvurduğu tespit edilmiştir. Divanıhümayun'da çalışmalar tam bir uyum içinde yürütülürdü. Uzmanlık gerektiren durumlarda, yetkili kişinin düşüncelerine saygı gösterilir, davaların sağlıklı neticelenmesi için veziriazam da dahil olmak üzere karara karışılmazdı. Yapılan ititrazlarda örfi ve şeri hukuk davaları farklı divan üyeleri tarafından karara bağlanırdı. Örfi hukuku ilgilendiren şikâyetlere nişancının bilgisinden yararlanan veziriazam; şeri hukuk alanına girenleri ise kadıasker denetlerdi. Yargı kararında haksızlık yoksa hüküm hemen yerine getirilirdi. Hukuka uygun olmayan durumlarda kadının yargı kararı iptal edilirdi. Mahkeme kararının bozulmasından sonra kadıasker yeni bir hüküm verir ya da kadının davaya yeniden bakmasını isterdi. Kadının verdiği kararlarda haksızlık çok büyük ise görevinden alınır ve başka bir kişi görevlendirilirdi. Divanıhümayun'da verilen kararlar "arz" yoluyla padişaha bilgi verildikten sonra kesinleşirdi. Padişahlar da adaletin sağlanması için yargı kararlarına müdahale etmezlerdi.

"Kadrnın kolluk güçleriyle birlikte teftiş sırasındaki temsili resmi


Türklerde Hukuk b. Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler Sultan II. Mahmut'un tahtta çıktığı dönemde ayanlar oldukça güçlenmişti. Dönemin Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın da desteğiyle II. Mahmut padişah oldu. Sultan II. Mahmut, kendisinin tahtta çıkmasında etkili olan Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Alemdar Mustafa Paşa, Anadolu ve Rumeli ayanlarını İstanbul'da topladı ve "Senedi İttifak" adı verilen bir sözleşme imzalandı. Böylece ilk defa padişah ayanların varlığını istemeyerek de olsa resmen kabul etmiş, padişahın otoritesi sınırlandırılmış, mahalli otoritelerin varlığı yasallaşmış oldu. II. Mahmut bu gelişmelere karşı bir süre sonra merkezî otoritenin gücünü etkisiz hâle getirmek isteyen yerel otoriteleri ortadan kaldırarak ülkedeki birlik ve düzeni sağladı.

Osmanlı kadısının cemaat temsilcileriyle görüşmesi

DEVLET TEBAA İLİŞKİSİ Sultan II. Mahmut, "Ben tebaamın Müslümanını camide Hristiyanını kilisede, Musevisini de havrada fark ederim. Aralarında başka türlü bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim sağlamdır ve hepsi hakiki evladımdır." diyerek Osmanlı halkını hukuk ve kanun yönünden eşit saydığını göstermiştir. Bülent TANÖR,

Osmanlı

Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 69 (Derlenmiştir.)

padişahının

tehaasıyla

görüşerek

antlaşma yapması, hukuki açıdan nasıl değerlendi­ rilebilir? Sultan II. Mahmut Dönemindeki hukuki düzen­ lemeler Tanzimat Dönemine zemin hazırlamıştır. Batılı anlamda "medeni hukuk" kavramı hukuk sistemimize bu dönemde girmiştir. İmparatorlukta Müslüman olmayan halkı ifade etmek için kullanılan "reaya" tabiri terk edilmiştir.

Döneminde birçok yeniliğe imza atan Sultan II. Mahmut'un temsili


Türklerde Hukuk MÜSADERE USULÜ Müsadere, yasak edilen bir şeyin kanun gereği elden alınması veya suçlu görülen bir kimsenin malının devlet tarafından zapt edilmesi anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti, adaleti tesis etme sırasında suç işleyenlere karşı caydırıcı bir * unsur olması düşüncesiyle müsa^1 dereyi uygulamıştır. Müsadere daha çok; ceza, emniyet tedbiri ve yapılan zararı ödetmede kullanılmıştır. J

Prof. Dr. Bilâl ERVILMAZ. Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, s. 63 (Dedenmiştir.)

II. Mahmut, Avrupa'da yaygınlaşan ve geniş kitleler tarafından benimsenen "eşit vatandaşlık" anlayışının devlette egemen olması için "müsadere"yi kaldırmıştı. 1838'de her rütbe ve mevkideki memurun belli suçlarına belli cezalar verilmesini öngören ceza kanunnamesi çıkarılmıştı, ilk kez bu kanunlarda rüşvet ile ilgili hükümler yer almıştı. Yeni ceza kanununa göre, artık memurlar "kısas" ve "had" cezaları dışında ölümle de cezalandırılamayacaktı. Böylece "Kanunsuz suç ve ceza olmaz." ilkesi Osmanlı hukuk siste­ mine girmiştir. II. Mahmut Döneminde, adalet işlerine bakmak üzere "Nezaret-i Deavi" (Adalet Bakanlığı) kuruldu. Bakanlığın bünyesinde değişik kurullar oluşturulmuş, bu kurullar memurları denetlemek, devlet ile kişi arasındaki uyuş­ mazlıkları çözmek, kendilerine gönderilen sorunları inceleyerek rapor hazırlamakla görevlendirilmiştir. Bütün bu gelişmeler, modern hukuk anlayışının benimsendiğini de göstermektedir.

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde kullanılan Adalet Bakanlığı binası

Osmanlı Devleti'nde var olan kanunlar XIX. yüzyıla gelindiğinde, değişen şartlar karşısında yetersiz kaldı. Yürürlükteki kanunların bıraktığı boşluklar, bir yanda mevcut kanunların ıslahıyla diğer yandan da Batı'dan esinlenilerek oluşturulan yeni kanunlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Bu tür çalışmaların dönüm noktası Tanzimat olmuş, modern anlamda kanunlaştırma hareketleri bu dönemde hukuk alanındaki yeniliklerle başlamıştır. 2. Tanzimat Döneminde Osmanlı Hukuku f

• • • • • •

TANZİMAT FERMANI'NDAN... Halkın can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır. Askerlik vatan hizmeti hâline getirilecek, askere alma ve terhis işlemleri belirli kurallara göre yapılacaktır. Vergiler, herkesin gelirine göre alınacaktır. Kanunlar herkese eşit uygulanacak ve mahkemeler açık olacaktır. Herkese mal, mülk, edinme ve istediği gibi tasarruf hakkı sağlanacaktır. Rüşvet ve iltimas önlenecektir. Bülent TANÖR,

Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri,

s.

86 (Derlenmiştir.)

Metne göre Tanzimat Fermam Osmanlı tebaasına kişi hak ve özgürlükleri açısından ne gibi yenilikler getirmiştir?Bu yenilikleri günümüz hak ve özgürlükleri ile karşılaştırınız.


Dünyanın farklı coğrafyalarında yer alan devletler, Orta Çağda genel olarak tebaaları ile ilişkilerinde dinî sınıflandırmayı esas almıştı- Avrupa'daki derebeylik sisteminde, sınıflara göre değişen faklı kanunlar vardı. Osmanlı Devleti'nde ise Türklerde var olan adalet anlayışı gereği, kadı önünde Müslümanlarla zimmilere aynı kanun uygulanıyordu. Osmanlı Devleti, gayrimüslim tebaaya tanıdığı din ve vicdan hürriyeti bakımından çağdaşları arasında en önde gelen devletti. II. Mahmut Dönemindeki düzenlemelerle Osmanlı toplumunda, gelişen "devlet-vatandaş" ilişkisi doğal olarak "vatandaşlık bağı"nın oluşmasını sağlamıştı. Bu anlayış Tanzimat Döneminde de devam etti­ rilerek hukuk alanındaki ıslahatlara temel teşkil etmiştir. Tanzimat Fermam'nın ilan edilmesinden sonra öncelikle kanunlar hazırlanarak yürürlüğe konulmuş, Ferman'la kanun üstünlüğünün esas alınacağı bildirilmiştir. Hukuk belli kurallara göre düzenlenerek kanunlaştırma kavramı ortaya çıkmıştır, idari alanda tüm sivil ve askerî görevlerin bir kişide toplanmasına son verilmiş, devlet görevleri ayrıma tabi tutulmuştur. Tanzimat Fermanı'yla padişahın yasama ve yargı yetkileri sınırlandırılarak her türlü yargılama yetkisi mahkemelere verilmişti. Mahkermeler herkese açık tutulmuş, yargıdaki aksaklıklar giderilerek adil yargılamaya özen gösterilmiştir. Ferman'dan Osmanlı vatandaşlarının hepsinin yararlanması öngörülmüş Müslümanların hukuki ayrıcalığı sona ermiştir. Şeri hukuk yanında Batılı tarzda düzenlenen yeni kanunlar hukuk birliğini daha da parçalamıştır. Tanzimat D ö n e m i n d e k i gelişmelerle yönetilenler lehine hukuki düzenlemeler yapılmış ve halkın eşit olduğu kabul edilmiştir. Fermanla kanun önünde bütün tebaanın mal, can ve namus emniyeti güvence altına alınmıştır. Siz de Tanzimat Fermanı'yla tebaaya tanınan haklar ile ilgili olarak aşağıdakine benzer bir afiş çalışması yapınız.

Bre Dimitri nasılsın, neden bu kadar heyecanlısın?

Duymadın mı? Tanzimat Fermanı ilan edildi, önceden var olan haklarımız kanunla güvence altına alındı.

Tanzimat Fermam'nın ilan edilmesinde etkili olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa


Tanzimat Fermanı'nı ilan eden Sultan Abdulmecit

Bu dönemde Rusya'daki Yahudiler ve Katoliklerin temel hak ve hürriyetleri Osmanlı Devleti'ndeki azınlıklara göre son derece kısıtlıydı. Avusturya, Osmanlıdakine benzer eşit hakları kendi ülkesi için tehlikeli buluyordu. Fransızlar ise Osmanlı ülkesinde yaşayan azınlıklardan sadece Katoliklerin hakları ile ilgileniyordu. İngilizler ise bu konuda daha samimi görünse de sömürgelerindeki yerli halklara bu tür hakları tanımamışlardı.

Dr. Ali İhsan KARATAŞ, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C 15, Sayı 1 s. 267-284

Islahat Fermanı, Osmanlı

aileye

ait bir fotoğraf

1856'da ilan edilen Islahat Fermanı, hukuki a ç ı d a n Tanzimat Fermanı'yla benzerlik göstermektedir. Bu fermanla gayrimüslimlerin (zımmiler) haklarının genişletilerek kanuni güvence altına alınması ve onların Müslüman­ larla eşit tutulması amaçlanmıştır. Bu bakım­ dan, fermanda yer alan ilkeler Tanzimat Fermanı'nı olumlu bir biçimde tamamlamak­ tadır. Fakat gayrimüslimlere ve yabancılara yargılama bakımından tanınan ayrıcalıklar, hukuk birliğini bozucu niteliktedir.

ISLAHAT FERMANI ÖNCESİ ZİMMİLERİN HAKLARI • Zimmilerin mülk edinme ve seyahat etme hakkı vardı. • Mabetlerinin işleyişi, yönetimi, gelir ve giderlerinin kontrolü din adamlarına bırakılmıştı. • Zimmiler ferdî ve toplu ibadetlerini serbestçe yapma hakkına sahipti. • Osmanlı Devleti'nde zimmileri zorla Müslümanlaştırma yasaktı. • Zimmiler, aile hukukuyla ilgili meselelerini kendi din adamlarının nezaretinde çözüyorlardı. • Çocuklarının eğitim öğretimlerini kendi dinlerinin gerektirdiği şekilde yapıyorlardı. • Zimmilerin hakları Osmanlı Devleti'nin koruması altındaydı.

açmıştır?

Gayrimüslim

ISLAHAT FERMANI İLE ZİMMİLERİN ELDE ETTİĞİ HAKLAR • Zimmilere tanınmış eski haklar aynen devam etmektedir. • Tanzimat Fermanı'ndaki ilkeler her din ve mezhepteki vatandaşlara uygu­ lanacaktır. • Zimmilerin kendi işlerini görebil­ meleri için her cemaat bir kurul seçecektir. • Zimmiler devlet hizmetine alına­ caklar, askerî veya sivil okullara da kabul edilecektir. • Ticaret ve ceza davalarında eğer iki taraftan biri Müslüman ve biri zimmi, ya da bir taraf zimmi ve öbür taraf yabancı ülke vatandaşı ise yargılama, karma mahkemeler önünde ve açıktan yapılacaktır. Prof. Dr. Halil İNALCIK, "Osmanlı Hukuk Sisteminde Adaletin Üstünlüğü", Adalet Kitabı, s. 140-141 (Dedenmiştir.)

toplum anlayışında ne gibi değişikliklere yol


Yukarıda Osmanlı tebaasının Islahat Fermanı ile ilgili bazı düşünceleri konuşma balonları içinde verilmiştir. Boş olan yerleri örneklere uygun olarak doldurunuz. Buna göre ferman hakkında hangi çıkarımlarda bulunabilirsiniz? Tanzimat Döneminde Osmanlı yargı teşkilatında önemli değişiklikler olmuş, yeni mahkemeler kurulmuştur. Bu dönemde yapılan hukuk reformunda özellikle Müslümanlarla gayrimüslimlerin kanun önünde eşit tutulma ilkesi etkili olmuştur.

m ' I B ı T T ' v T ^ l * ' " I T T * " ' 1 1f' *VWMWWKMWWrTr*1


Türklerde Hukuk

OSMANLı DEVLETINDE MAHKEMELER Müslümanlar arasındaki bütün davalara, gayrimüslimlerin sadece kamu hukuku alanındaki anlaş­ mazlıklarına, Osmanlı tebaası ile yabancı devletlerin tebaası ara­ sındaki davalara bakardı.

Müslümanların evlenme, i boşanma ve miras hukuku ile ilgili W davalara bakacak şekilde yetkileri daraltılmıştır.

Gayrimüslimlerin davalarına Cemaat mahkemelerinde kendi dinlerinin hukuk kurallarına göre bakılırdı. Bu mahkemelerin yönetimi o dinin cemaat teşkilatı tarafından yürütürdü.

Tanzimat Fermanı öncesin­ deki hak ve yetkilerini devam ettirmiştir.

KONSOLOSLUK

KONSOLOSLUK

Kapitülasyonlardan yararla­ nan yabancı devletlerin, kendi vatandaşları arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmekle görev­ liydi. Konsolosluk mahkemeleri, Kanuni'nin Fransa'ya verdiği ticari imtiyazlarla birlikte kurulmuştu.

Tanzimat Fermanı öncesin­ deki hak ve yetkilerini devam ettir­ miştir.

k

NİZAMİYE 1869'da Müslümanların ve gayrimüslimlerin davalarına bakmak için kurulmuştur. Başkanı kadı olup üyeleri Müslüman ve gayrimüslimlerden meydana gelmiştir. Hukuk ve cinayet dava­ larıyla ticaret mahkemelerinin yetkileri dışında kalan davalara bakardı.

Yandaki temsili resimde soldan sağa Mekke Kadısı, Nakibül Eşraf ve İstanbul Kadısı görülmektedir.

TİCARET MAHKEMELERİ Müslüman tüccarlarla ya­ bancılar arasında meydana gelen ticari davaların büyük bir kısmını, tercüman kullanma imkânına sahip oldukları için yabancı tüccarlar kazanmıştır. Müslümanlar ise bu konuda uzman vekiller bulamamış­ lardır. Prof. Dr. Bilâl ERYILMAZ. Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, s. 235 (özetlenmiştir.)

Osmanlılar ile yabancı ülkelerin vatandaşları arasındaki ticari anlaşmazlıkları çözmekle görevlidir. 1847'de yabancı üyelerin de katılmasıyla Karma Ticaret Mahkemesi adını almıştır.

Yukarıdaki tabloyu dikkate alarak soruları cevaplandırınız. • Osmanlı mahkemelerini Tanzimat Fermanı öncesi ve sonrasın­ daki görev veyetkileri bakımından karşılaştırınız. • Tanzimat Döneminde yapılan düzenlemeler Osmanlı yargı sistemini nasıl etkilemiştir? Tanzimat Döneminde çok farklı mahkeme türleri faaliyetteydi. Her mahkemenin kendi ilkeleri ve alt örgütleri vardı. Bu karmaşık yapı pek çok sorunun çıkmasına sebep oluyordu. Yeni kurulan mahkemelerde görev yapacak yeterli eleman bulunamadığından istenilen netice elde edilememiştir. Tanzimat Döneminde ceza, ticaret, deniz ticareti, arazi ve vatandaşlık kanunları kabul edilmiştir. Ayrıca o güne kadar Osmanlıda bulunmayan avukatlık, savcılık, noterlik gibi müesse­ selerde Batı örnek alınmıştır.

Müslüman tüccarların Ticaret mahkemelerinde tercüman kullanamamaları niçin mağdur olmalarına sebep olmuştur?


Türklerde Hukuk CERİDE-I MAHÂKİM Osmanlı tebaasının, şikâyetlerini Divanıhümayun'a bildirmesi konusunda imparatorluğun geniş coğrafyaya sahip olması bazı zorlukları beraberinde getirmişti. Tanzimatın ilanı ile hukuk sisteminde yapılan düzenlemeler, adalet dağıtma fonksiyonunu daha uygulanır hâle getirmiştir. Reform gayretleri içinde 21 Nisan 1873'te padişah iradesiyle "Ceride-i Mahâkim" adıyla yeni bir gazete çıkartılmaya başlanmıştır. Gazetenin amacı mahkemelere ait kanunları ve yargı kararlarını yayınlamaktı. Ceride-i Mahâkim'in yayınlanışı, modernleşme çabaları içerisinde, hukuk devleti olma yolunda atılmış önemli adımlardan birisidir. 6 Ekim 1901'den sonra, ismi "Ceride-yi Mahâkim-i Adliyye"ye çevrilmiş, süreç içerisinde isminde değişiklikler yapılarak "Ceride-yi Adliye" adıyla 1928'e kadar varlığını sürdürmüştür. Yrd.

I L _ _ I— '

Doç.

"

Dr. Sedat BİNGÖL, "Osmanlı Mahkemelerinde Reform ve Ceride-i Mahâkim'deki Üst Mahkeme Kararları", Tarih İncelemeleri Dergisi, C 20, Sayı:1, s. 21-22 (Derlenmiştir.) T

r

• J

L

^

.

> «MU

l ı ü n — i — • ! ! ı » n i l ı ı » # ı j

-

Yukarıdaki metne göre Osmanlı Devleti'nin böyle bir gazete yayınlaması hukukun işleyişini nasıl etkilemiştir? 3. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Hukuku

Sultan

Bülent

TANÖR.

Osmanlı-Türk Anayasal

Gelişmeleri,

s.

120-132

(Düzenlenmiştir.)

Yukarıdaki metni inceleyerek soruları cevaplandırınız. •

Meşrutiyet yönetiminin istenmesine sebep olan etkenler nelerdir?

Meşrutiyet Döneminin,

alanlarda olmuştur?

Cumhuriyet Dönemine kazanımları hangi

II.

Abdülhamit


Türklerde Hukuk

AHMET CEVDET PAŞA (1822-1895) XIX. yüzyıl Türkiye'sinin önde gelen bilim ve devlet adamlarındandır. Bulgaristan'ın Lofça Kasabası'nda doğdu, ilköğrenimini Lofça'da yaptı. Daha sonra İstanbul Fatih'teki Papasoğlu Medresesine girdi. Medreseyi 1844'te bitirdikten sonra bugün Arnavutluk'ta bulunan Premedi Kazası kadılığına atandı. "Tarih-i Cevdet" namıyla şöhret bulan kıymetli eserinin üç cildini 1854 yılında bitirip Sultan Abdülmecit'e sundu. Eseri çok beğenen Sultan, rütbesini yükseltti. Bir sene sonra da devletin resmî tarihçisi oldu. 12 ciltlik bir Osmanlı tarihi yazmış, Mecelle'nin hazırlanmasında önemli rol oynamıştır. Kadılık ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Reisliği yapmıştır. "Mecelle-i Ahkâmı Adliye" isimli hukuk metnini oluşturanların başında gelmiştir. Divanı Ahkâm-ı Adliye Reisliği, bakanlığa çevrilince adalet bakanı olmuştur. Daha sonra eğitim, evkaf, dâhiliye, ticaret ve ziraat bakanlıklarında görev almıştır. "Tarih-i Cevdet", en önemli eseridir. Ahmet Cevdet Paşa 26 Mayıs 1895 günü vefat ederek Fatih Camii'ne bitişik türbesine gömülmüştür. www.yargitay.gov.tr

(Derlenmiştir.)

Osmanlı Devleti, meşrutiyet yönetimine kanunuesasiyj ilan ederek geçti. Devlet yönetimi yeniden yapılandırıldı. Türk tarihinde ilk defa anayasal sisteme geçildi. Buna göre halkın seçtiği temsilcilerden oluşan parlamento, padişahın yetkilerinden bir kısmına ortak oldu. I. Meşrutiyet yöneti­ mine 1878'de padişah tarafından son verildi. Kanunuesasi ile vatandaşların temel hak ve özgürlükleri anayasal güvence altına alındı. Kanun önünde eşitlik, kamu hizmetine girme, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı Osmanlı tebaasına tanınan temel hak ve özgürlüklerin başlıcalarıydı. Meşrutiyet Döneminde hukuk alanında atılan en önemli adımlardan biri de Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye'nin hazırlanmasıdır. 1868-1878 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki ilmî bir heyet tarafından, islam hukukuna bağlı kalınarak hazırlanan Mecelle, şeri mahkemelerde 1877-1926 yılları arasında hukuki kaynak olarak kullanılmıştır. Bu kanun, medeni konuları (şahıs, aile ve miras) içermektedir. Mecelle, adliyede hukuk birliğinin temelini de atmıştır. Meşrutiyet yanlılarının çalışmaları sonucu 1908'de meşrutiyet yönetimine ikinci kez geçildi. 1909'da kanunuesaside bazı değişiklikler yapıldı. Osmanlı Devleti'nin geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluş, görev ve yetkilerinde önemli değişmeler oldu. Hak ve özgürlüklerin sınırları genişletildi. Padişahın mutlak otoritesi sınırlandırıldı. Yeni hazırlanan anayasa ile padişah, anayasayı uygulayacağına, devletin ve milletin haklarını koruyacağına yemin edecekti.

II. Meşrutiyet Döneminde halk, şikâyetini adli makama topluca iletirken

1909'da kanunuesaside yasama organının oluşumunda bir değişiklik yapılmadı. Padişahtan izin almadan kanun çıkarma yetkisi kazanan parlamento, devletin en güçlü organı hâline geldi. Mebuslar Meclisi padişahın iznini almaksızın kanun teklifi getirebilecekti. Böylece yasama, padişahın tekelinden çıkmış, milletin temsilcilerinden oluşan meclisin görevleri arasına girmişti. Meclisin kabul etmiş olduğu kanunlara karşı, padişah 1876 Anayasası'nda olduğu gibi mutlak veto yetkisine sahip değildi.


Türklerde Hukuk

1. .

II. Meşrutiyet Anayasası (I. Meşrutiyet Anayasası'na eklenen maddeler)

Meşrutiyet Anayasası

.

V a t a n d a ş l ı k h a k k ı , kişi h ü r r i y e t i , kişi g ü v e n l i ğ i v e i b a d e t • hürriyeti k a n u n g ü v e n c e s i n e alındı. Basın hürriyeti, şirket k u r m a hürriyeti, dilekçe v e r m e hakkı •

. . . .

sağlandı. ö ğ r e t i m d e eşitlik ilkesi u y g u l a m a y a k o n u l d u . Herkese devlet m e m u r l u ğ u n a girme hakkı tanındı. M a l î g ü c e g ö r e vergi a l ı n m a s ı ilkesi k a b u l edildi. Konut dokunulmazlığı sağlandı.

. .

K a n u n dışı t u t u k l a m a yasaklandı. Postanelere verilen evrak ve mektuplar m a h k e m e kararı o l m a d a n a ç ı l a m a y a c a ğ ı esası kabul edildi.

Toplantı ve gösteri y ü r ü y ü ş ü ö z g ü r l ü ğ ü tanındı.

Dernek kurma hakkı tanındı.

Basın hürriyeti ç e r ç e v e s i n d e : basının hiçbir suretle ön d e n e t i m e tabi tutulamayacağı esası kabul edildi. K i m s e n i n k a n u n l a b a ğ l ı o l d u ğ u m a h k e m e d e n b a ş k a bir m a h k e m e y e g i t m e y e z o r l a n a m a y a c a ğ ı h ü k m ü kabul edildi. • Padişaha tanınan s ü r g ü n e t m e yetkisi kaldırıldı. Müsadere, angarya ve işkencenin yapılamayacağı yasallaştı. Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 196-197 Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 145-147 (Derlenmiştir.) (Derlenmiştir.)

Yukarıdaki tabloda I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet anayasalarında yer alan hakları günümüzde var olan temel hak ve özgürlükleri dikkate alarak değerlen­ diriniz. XIX. yüzyılın başlarından itibaren adli alanda düzenlemeler yapılmasına rağmen nitelikli eleman ihtiyacını karşılamayı amaçlayan okullaşma geç başlamıştı. Adliye teşkilatında yaşanan nitelikli eleman sıkıntısını çözmek amacıyla 1875'te "Galatasaray Sultanisi"nin bir şubesi olarak "Mekteb-i Hukuk-i Sultani" kuruldu. Bu okulun kapatılmasından sonra, 1880'de Mekteb-i Hukuk adıyla yeni bir okul açıldı. Günümüzdeki İstanbul Üniversitesi'ne bağlı hukuk fakültesinin temelini oluşturan bu okulun kuruluş amacı Batı hukukunu bilen hâkim ve avukat yetiştirmekti. Adli teşkilatlanmada eğitim almış uzman kişiler yetiştirilmişse de mezun öğrenci sayısının azlığından dolayı tam olarak ihtiyacı karşılayamamıştır. Aşağıda karışık şekilde verilen kavramları ve anlamlarını doğru olarak eşleştiriniz. ANLAMI

KAVRAM (

) 1. Mecelle

A. Vatandaş.

( ) 2. Mühimme defteri

B. Devlet tarafından cemaat olarak tanınmış kişilerin sahip oldukları mahkeme.

(

) 3. Kısas

C, 1839'da devlet yönetiminde, toplumsal yaşayışta, düşüncede Batı'ya yöneliş dönemine verilen ad.

(

)4.Naib

Ç. Bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü kendisine aynı biçimde uygulayarak cezalandırma.

(

) 5. Tanzimat

D. islam devleti tebaasında olan ve haraç veren Hristiyanlar, Yahudiler.

(

)6.Zimmi

E. Askerlikle ilgili kural ve karartaslaklarını hazırlar.

(

) 7. Tebaa

F. Osmanlı Devleti'nde ilk medeni kanun.

(

) 8. Berat

G. Bir göreve atanan, aylık bağlanan, san, nişan veya ayrıcalık verilenler için çıkarılan padişah buyruğu.

(

) 9. Nişancı

G. Tanzimata kadar her türlü davaya, Tanzimat sonrasında ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları.

(

) 10. Dar-ı Şura-yı Askerî

H. Divanıhümayun toplantılarında görüşülen konulara ait karariarın kaydedildiği defterlerdir.

(

) 11. Kadı

I. Divan üyesi olan, antlaşma, berat, name ve fermanlara tuğra çeken görevli.

(

) 12. Cemaat Mahkemesi

I. Kadının vekili.


HUKUK KAVRAM HARİTASI Kavram haritasında boş bırakılan yerlere alttaki kutuda verilenleri yerleştiriniz.

lerna

jGörenek

Sancak Kadılığı Nahiye Kadılığı

Anadolu'daki Kadıları Tayin Ed

Rumeli'deki Kadıları Tayin Eder

KAVRAMLAR Anadolu Kadıaskeri •Divanıhümayun • Rumeli Kadıaskeri • Şeri Hukuk • Kadıasker • Kur'an • Taht Kadılığı «Sünnet • Eyalet Kadılığı • Töre


Türklerde Hukuk D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE HUKUK Büyük Millet Meclisinin açılması Millî Mücadele'nin başarıya ulaşması açısından son derece önemliydi. BMM'nin 24 Nisan 1920 tarihli toplantısında Mustafa Kemal Paşa, yaptığı konuşmada Mondros Mütarekesi'nden BMM'nin açılışına kadar ki süreci değerlendirdi. Türk milletinin yüzyıllardır özenle koruduğu bağımsızlığının devamı için İstanbul'un işgaliyle ortaya çıkan hukuki durumun acele düzeltilmesi gerektiğini belirtti. Millet egemenliğine ara verilmesinin düşmanların hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştıracağını söyledi. Bu nedenle milletin haklarını korumak ve idari boşluğu doldurmak gerektiğini "... İşte, anayasal durum ve hukukumuzun neden olduğu bu zorunluluk dolayısıyla, millî egemenliğin her şeyden önce sağlanması için Büyük Meclisimiz olağanüstü yetki ile toplanmıştır." sözleriyle ifade etti. BMM'nin, millî mücadelenin temelini oluşturacağı ve buna yönelik kararlar alacağını belirterek BMM başvurulacak tek yetkili makam kılındı. Türk milletinin varlık yokluk mücadelesi olan Millî Mücadele Döneminde bile kararların Mecliste alınarak gerçekleştirilmesi,

MUSTAFA KEMAL PAŞANIN BMM'NİN AÇILIŞINA YÖNELİK GENELGESİNDEN 22 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından bütün valilik­ lere, bağımsız sancaklara, kolordu­ lara... "Dakika geciktirilmeyecektir." kaydıyla bir bildiri gönderilmiştir: "Tanrı'nın lütfuyla Nisanın 23'üncü cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askerî ve sivil kurumlarla bütün milletin tek mercinin Büyük Millet Meclisi olacağı bil­ gilerinize sunulur." Heyet-i Temsilîye adına Mustafa Kemal Uzman Mukaddes ARSLAN, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 57, C 19, Kasım 2003 (Derlenmiştir.)

.» m m m m m m

kanun gücünün üstünlüğüne dikkat edildiğini göstermektedir. BMM'nin 23 Nisan 1920'de açılması, yeni bir Türk Devleti'nin kurulmasının yanında "egemenliğin sadece Türk milletine ait olduğu"nun da göstergesidir. Yasal düzenlemelerin yalnız millet iradesine dayandırılması aynı zamanda hukuk inkılabının başladığının bir delilidir. Çünkü BMM'nin açılışı, saltanat ve hilafetin konumlarının sorgulanmasına neden olmuştur. Mutlak biçimde millete ait olan egemenlik ilkesinin padişahlık ve hilafet kurumlarıyla bağdaşmaması ileride yapılacak olan hukuk inkılabının en önemli basamağını teşkil etmiştir. 1921 Anayasası'nda hâkimiyetin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ifade edilmiştir. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin halk adına TBMM tarafından kullanılacağı ve "Türkiye Devleti'nin TBMM tarafından idare olunduğu" belirtilmiştir. Böylece, egemenliğin Osmanlı hanedanından TBMM ye hukuken geçtiği ifade edilmiştir. Lozan Antlaşması'ndan önce saltanatın kaldırılması, egemenliğin millete geçmesi, Cumhuriyetin ilanıyla demokratik bir devlet sisteminin benimsenmesi ve hilafetin kaldırılarak teokratik yapıya son verilmesiyle hukuk inkılabının ön hazırlıkları tamamlanmıştır.

•illlllllll

Atatürk'ün

Meclisten çıkışı


Türklerde Hukuk 1. Hukuk Alanında Yenilikler ATATÜRK DİYOR Kİ: "Hükümet, memlekette yasayı egemen kılmak ve adaleti iyi dağıtmakla görevlidir. Bu itibarla adalet işi pek önemlidir. Bu sebeple adalet siyasetimizi de açıklamayı faydalı buluyorum. Adliye siyasetimizde izlenecek amaç, evvela halkı yormaksızın hızla, isabetle, güvenle adaleti dağıtmaktır. İkinci olarak toplumumuzun bütün dünya ile teması doğal ve zorunludur. Bunun için adalet düzeyimizi, bütün medeni toplumların adalet düzeyi derecesinde bulundurmak zorunluluğundayız. Bu hususları karşılamak için mevcut yasa ve usullerimizi, bu görüş noktalarından düzeltmekte ve yenilemekteyiz ve yenileyeceğiz (1922)." Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri,

Yukarıdaki

metinden

hareketle

Atatürk'ün

C I, s. 217 (Derlenmiştir.)

hukuk alanında yapmak

istediklerini "Türk adalet anlayışı "nın sürekliliği açısından değerlendiriniz. Atatürk, Batılılaşmayı tüm ilkeleriyle birlikte sistemli kalkınma ve aydınlanmanın bir aracı olarak görmüştür. Bu nedenle diğer alanlarda olduğu gibi hukuk alanındaki çalışmalara da ayrı bir önem vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ilk hukuki düzenlemeler "var olan hukuk düzeninin yenilenmesi" amacına yöneliktir. Bu nedenle 1923 yılında Adalet Bakanlığı yürürlükteki kanunların yenilenmesi amacıyla komisyonlar kurmuş, Batılı kanunlar incelenmiş ve ülkemizin ihtiyaçlarına uyarlanarak yeni kanunlar oluşturulmuştur. 2. Laik Hukuk Sistemine Geçiş

Mustafa Kemal Paşa'nın 1 Mart 1924 Tarihli Meclis Açılış Konuş­ masından "... En önemli nokta, adalet telak­ kimizi, kanunlarımızı, adli örgütümü­ zü... Asrın icaplarına aykırı bağlardan kurtarmaktır... Millet seri ve kati adaleti temin eden medeni usuller istiyor... Medeni hukukta, aile huku­ kunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır." Hüseyin

TOSUN, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, C II, s. 79 (Derlenmiştir.)

Atatürk'ün Ankara Hukuk Fakül­ tesi Açılış Konuşmasından "Büsbütün yeni kanunlar meydana getirerek eski hukuk kurallarını teme­ linden sökme girişimindeyiz. Ve yeni hukuk kuralları ile yeni alfabesinden öğrenime başlayacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu kuruluşları açıyoruz. Bütün bu uygulamalarda dayanağımız milletin yeteneği ve kesin iradesidir." Hâkimiyet-i Milliye (06.11.1925) www.atam.gov.tr

(Derlenmiştir.)

Yukarıdaki metinler dikkate alındığında Atatürk'ün hukuk inkılabına yönelik düşünceleriyle ilgili neler söylenebilir?


Türklerde Hukuk Cumhuriyet Döneminde yapılacak yeni kanunlarla tüm vatandaşların kanun önünde eşitliğinin sağlanması ve diğer inkılapların da güvence altına alınması amaçlanmıştır. Bu amaçla Avrupa ülkelerinin medeni kanunları incelendikten sonra isviçre Medeni Kanunu, Borçlar Kanunu ile birlikte tercüme edilip düzenlenerek yürürlüğe girdi. Medeni kanunla evlenme, boşanma, miras gibi konularda varolan eşitsizlik giderilmiştir. Kişinin hak ve özgürlükleri güvence altına alınmış, kişinin devlete karşı olan ödevleri yeniden düzenlenmiştir. Ayrıca resmî nikâhla kurulan modern aile yapısı hedeflenmiştir. Kadın ve erkek bütün vatandaşlar medeni ülkelerin vatandaşlarıyla aynı haklara kavuşmuş, yeni mahkemeler ve barolar kurulmuştur. Cumhuriyet ile birlikte Türk kadını, ekonomik özgürlüğüne, siyasi haklarına pek çok Avrupa ülkesinden daha önce kavuşturularak demokratik katılım ve kanun önünde eşitlik sağlanmıştır.

Atatürk, Ankara Hukuk Mektebinin açılışında

Evlenme ve boşanma devlet kontrolüne alınarak resmiyet kazandırıldı.

1926'da kabul edilen Medeni Kanun'la evlenme, boşanma, miras gibi konularda gerçekleşen yeniliklerden biri tabloda verilmiştir. Siz de bu kanunla getirilen diğer yenilikleri tablodaki boşluklara yazınız.


Türklerde Hukuk J

3. Anayasalarda Yasama, Yürütme ve Yargı 1876 1909'da 1876 Anayasası'nda

1876 Anayasasına

yapılan

göre;

1909

Anayasası

ile

1982

yapılan

1982 Anayasası'na göre;

değişiklikleri

değişikliklere göre;

padişah yetkileri

'daki

değişiklikler

1909'da

ve

ile

anayasasını devlet

başkanlarının konumu

açısından

ve

yetkiler

açısından

karşılaştırınız.

karşılaştırınız. • Cumhurbaşkanı, TBMM t a r a f ı n d a n gizli oyla seçilir ( m d . 101).

Osmanlı

soyunun

en b ü y ü k evladı saltanat Devlet başkanlarının konumu

ve

hilafet

makamının

sahibidir ( m d . 3).

Padişah,

Umumide bağlılık

Padişah, yürütme organının başıdır. Ba­ kanlar Kurulunun üyeleri olan sadrazamı, şey­ hülislamı ve vekilleri kendisi seçer, atar ve gerektiğinde görevden alır(md.7,27).

Yasama meclisi, Meclis-i Umumî adını t a ş ı m a k t a o l u p iki k a n a t ­ lıdır. Bunlardan Ayan Meclisi üyeleri ve başka­ nını, p a d i ş a h s e ç e r ( m d . 60). Mebusan Meclisi üyeleri ise h e r dört yılda bir y a p ı l a n s e ç i m l e bu göreve gelirler. Me­ busan Meclisi başkanı i l e iki y a r d ı m c ı s ı n ı , m e c ­ lis t a r a f ı n d a n g ö s t e r i l e n üçer aday arasından yine padişah seçer ve atar ( m d . 77).

ede­

Padişah

ve

ailesi

yasaya

g ö r e a l a c a k t ı r ( m d . 6).

Padişah, sadra­ zamı ve şeyhülislamı atayacak, sadraza­ m ı n seçtiği vekilleri de usulen atayacaktır (md.7). Bakanlar Kurulu padişaha değil, Mebusan Meclisine karşı sorumludur, (md. 30).

Mebusan birinci

ve

başkanlarını kendisi

Padişahın yetkileri

ödeneklerini

lisi,

ye

anayasaya

yemini

cektir ( m d . 3).

P a d i ş a h a karşı hiç­ bir m a h k e m e d e , h i ç b i r şekilde dava açılamaz (md.5).

Cumhurbaşkanının

Meclis-i

seçer

Mec­ ikinci bizzat (md.

77). • Meclisten çıkan yasayı padişah veto etse dahi; meclis veto e d i l e n y a s a y ı ü ç t e iki çoğunlukta kabul ederse padişah bunu onaylamak zorundadır(md.54).

kısıtlanmıştır.

bağlı olmaksızın

kimse­

imzaladığı

Meşrutiyet anayasasına

k a r a r l a r v e e m i r l e r a l e y h i n e y a r ­ göre

devletin

gı mercilerine başvurulamaz.

Cumhuriyet

başı

• Cumhurbaşkanı, v a t a n a anayasasında i h a n e t t e n d o l a y ı , T B M M ü y e olduğu gibi t a m s a y ı s ı n ı n e n a z ü ç t e b i r i n i n seçimle teklifi üzerine, ü y e t a m sayısı­ belirlenmiyor. nın en az dörtte üçünün vere­ ceği kararla suçlandırılır ( m d . 105).

• Cumhurbaşkanı; başbaka­ nı milletvekillerinin i ç i n d e n atar, başbakanının seçtiği Bakanlar Kurulu listesini onaylar, gerekli gördüğü hâllerde Bakanlar Kuruluna başkanlık eder, ana­ yasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunar (md 113).

Y a s a m a yetkisi T ü r k milleti

adına

TBMM'nindir.

Bu

yetki

d e v r e d i l e m e z ( m d . 7). Kanun

teklif

kanlar Kurulu

ve

etmeye

Ba­

milletvekilleri

yetkilidir ( m d . 8 8 ) . • Cumhurbaşkanı, yayımlan­ masını uygun bulmadığı kanun­ ları , bir d a h a g ö r ü ş ü l m e k ü z e r e , T B M M ' y e geri gönderir. T B M M , geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse kanun cumhur­ başkanınca yayımlanır (md. 29).

Yukarıdaki boş bırakılan yerleri yasama ve yürütme erklerinin kullanımı açısından değerlendirerek doldurunuz. Cumhuriyet ilan edildiğinde 1921 'de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yürürlükte bulunuyordu. Bu kanun, TBMM'nin varlığını yasal hâle getirmek ve yeni devletin dayandığı temel ilkeleri belirlemek amacı ile ilan edilmişti. 23 maddelik kısa bir kanun olan Teşkilat-ı Esasiye, Osmanlıdan devralınan kanunuesasiyi de yürürlükten kaldırmamıştı. Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılmasından sonra yeni devletin ihtiyaçlarını karşılayacak bir anayasanın yapılması gerekmiştir. Bu sebeple 20 Nisan 1924'te Cumhuriyet Döneminin ilk anayasası kabul edildi. 1924 Anayasası, Kanunuesasi'yi yürürlükten kaldırmıştır.


PERFORMANS GÖREVİ İçerik Düzeyi

Sınıf Düzeyi

TARİH 11 Ünite Adı: Türklerde Hukuk Kazanım: Osmanlı Devletinde Tanzimat Döneminde hukuk alanındaki değişimi kavrar.

Ortaöğretim 11. sınıf

Beklenen Performans • Araştırma Yapma • Eser inceleme • Çıkarımda Bulunma • llişkilendirme • Sunum Becerisi

Sevgili öğrenciler, Osmanlı Devleti 1876'da "kanunuesasi"nin ilanı ile meşrutiyet yönetimine geçmiş ve hukuk alanında büyük bir reform gerçekleştirmiştir. Sizden istenen Meşrutiyet Dönemindeki anayasal gelişmelerin Türk hukuk sistemine getirdiği yenilikleri ve günümüze etkilerini araştırman izdir. Çalışmanızı yaparken aşağıdakilere dikkat etmelisiniz. • Çalışmayı hazırlarken kaynak kitaplardan, dönemin gazetelerinden, internet'ten yararlanabilirsiniz. • Bu çalışmayı en geç 15 gün içinde tamamlamalısınız. Çalışma; İçerik (Kanunuesasi ile padişahın yasama yetkisinin sınırlandırılması ve tebaanın yasal kazanımları), Araştırma süreci (Bilgiye ulaşma, inceleme ve metin hâline getirme), Materyal kullanımı (Çalışmada döneme ait fotoğraf, hatıra vb. unsurlardan yararlanma), Zaman kullanımı (Gazeteyi verilen sürede tamamlama) açısından değerlendirilecektir.

PROJE GÖREVİ CUMHURİYET DÖNEMİNDE HUKUK Sevgili öğrenciler, Cumhuriyet Döneminde hukuk alanında yapılan inkılapların amaçlarını ve bu gelişmelerin günümüze yansımalarını araştırarak sunu hazırlamanızdır. 1. 2. 3. 4.

Bu çalışmayla ilgili dikkat edilecek hususlar şunlardır: Çalışma sürenizi iyi kullanmak için çalışma takvimi ve planı hazırlayınız. Halk ve üniversite kütüphanesi, internet, vb. yerlerde konu ile araştırma yapınız. Proje bittikten sonra sınıf içinde sözlü ya da projeksiyonla sunum yapınız. Çalışma süreniz biraydın PROJE DEĞERLENDİRME FORMU

öğrencinin Adı Soyadı: Sınıfı: GÖZLENECEK

ÖĞRENCİ

KAZANIMLARI

1. P R O J E H A Z I R L A M A S Ü R E C İ Projeye uygun çalışma planı hazırlama Bilgi t o p l a m a Projeyi plana g ö r e g e r ç e k l e ş t i r m e TOPLAM II. P R O J E N İ N İ Ç E R İ Ğ İ Türkçeyi etkin kullanma Bilgilerin d o ğ r u l u ğ u Elde edilen bilgilerin karşılaştırılması T o p l a n a n bilgileri d ü z e n l e m e TOPLAM III. S U N U Y A P M A Sunuyu hedefe yönelik materyalle b e s l e m e Verilen sürede s u n u y u y a p m a TOPLAM GENEL

DERECELER

Nu.:

TOPLAM

öğretmenin yorumu:

Ç o k iyi

5

İyi

«

Orta

Zayıf

Çok zayıf

3

2

1


ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM A. Aşağıdaki çoktan seçmeli soruları cevaplayınız. 1. İslamiyet öncesi Türklerde herkesin uymakla zorunlu olduğu yazılı olmayan kurallara töre denirdi. Buna göre aşağıdaki yargılardan hangilerine ulaşılabilir? I. Yasa üstünlüğü vardır. II. Törenin oluşmasında en etkili güç halktır. III. Hükümdar töreyi tek başına değiştirme hakkına sahip değildir. IV. Töre hükümleri değişmesi mümkün olmayan kurallardır. A. Yalnızl

B. Yalnız III

C. İve II

D. İve III

E. II ve IV

2. Töreye göre Türklerde suçların cezalandırılması kısa sürede gerçekleştirilirdi. Uzun süreli hapis cezaları na az rastlan ı rd ı. Bunun sebebi olarak aşağıdakilerden hangisi söylenebilir? A. Hapishane kurmanın zor olması B. Adalette çabukluk ilkesinin geçerli olması C. Göçebe bir hayat tarzının olması D. Törenin ağır hükümler taşıması E. Merkezî otoritenin güçlenmenin istenmesi 3. Kurultayın yasama ile ilgili görevleri arasında aşağıdakilerden hangisi yoktur? A. Hükümdar olacak kişiyi belirlemek B. Devlet ile ilgili davaları görüşmek C. Töre hükümlerinde değişiklik yapmak D. Savaş ve barışa karar vermek E. Vezirlerin atamasını yapmak 4. Aşağıdakilerden hangisi Divan-ı Mezalim kurumunun özel görevlisidir? A. Kadıleşker B. Emir-i Dad C. Kadıasker D. Darü'l-adl E. Sahib'ul-mezalim 5. Osmanlı Devleti'nde, Divanıhümayun'un mahkeme özelliği taşıdığına aşağıdaki durumlardan hangileri kanıt olarak gösterilebilir? I. Son sözün padişaha ait olması II. Büyük davalara bakması III. Divana gelen şeri sorunların kadıaskertarafından sonuçlandırılması A.Yalnızl

B.YalnızII

C. İve II

D. İve III

E. IIveIII

6. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı hukuk sistemiyle ilgili bir kavram değildir? A. Kadı 7.

C. Kapan Emini

D. Mecelle

E. Kanunname

Osmanlı Devleti'nde hukuk sistemi şeri ve örfi hukuk olmak üzere ikiye ayrılırdı, örfi hukuk aşağıdakilerden hangisine dayanmaktadır? A. Dinî kurallara D. Geleneklere

8.

B. Kadıasker

B. Tanzimat Fermanı'na E. Mecelle'ye

C. Islahat Fermanı'na

Osmanlı Devleti'nde birçok alanda farklı hukuk kurallarının uygulanmasında hangisi etkili olmamıştır? A. Devletin çok uluslu bir yapıya sahip olması B. Çeşitli dinlerden insanların bulunması C. Hukuk alanında yeterli çalışma yapılmaması D. Yabancı devletlere kapitülasyon verilmesi E. İslam hukukunun diğerdin mensuplarına uygulanmaması


9.

"Osmanlı Devleti'nde, İslam hukukuna ters düşmemek şartıyla eski Türk geleneğinden ve fethedilen yerlerdeki uygulamalardan faydalanılarak kanunlar yapılmıştır. Bununla birlikte ülkenin her köşesinde padişahın otoritesi egemendir." Bu bilgiler aşağıdakilerden hangisinin bir göstergesi olamaz? A. Osmanlı Devleti'nde, gelişmiş bir hukuk sistemi bulunmaktadır. B. Osmanlı Devleti, töre hükümlerini tamamen geçersiz kılarak yeni bir oluşum sergilemektedir. C. Merkezî otoritenin sağlanması için çalışmalaryapılmıştır. D. Osmanlı Devleti şeri bir karaktere sahiptir. E. Osmanlı, egemenlik kurduğu bölgelerde esnek davranmıştır.

10. Hukuk inkılabının yapılmasında aşağıdaki özelliklerden hangisi etkili olmamıştır? A. Boşanma hakkının erkeğe verilmesi B. Kadın erkek eşitliği olması C. Miras konusunda erkeğe fazla pay ayrılması D. Tanıklıkta kadının erkeğe eşit sayılmaması E. Mecelle'nin Osmanlı kuruluş devrinde yapılmış olması 11. Aşağıdakilerden hangisi hukukalanındaki inkılaplardan biri değildir? A. Medreselerin kapatılması B. Şeriyye ve Evkaf Vekâletlerinin kaldırılması C. Kabotaj Kanunu'nun kabulü D. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun kabulü E. Kara ve Deniz Ticareti Kanunu'nun kabulü B. Aşağıdaki ifadelerden doğru olanlara "D", yanlış olanlara "Y" harfi koyunuz. 1. (

) İlk Türk topluluklarında töre adı verilen örfi hukukun kaynağı halk, kurultay, kağandır.

2. (

) Büyük Selçuklularda ordu mensuplarının davaları kadıleşker tarafından görülüyordu.

3. (

) Tanzimat Fermanı'yla, devletin tebaası belli bir milliyet merkezinden ayrılarak Osmanlı Vatandaşlığı esası getirilmiştir.

4. (

) Genel kanunnameler, ceza, tımar, sipahi, reaya, mali vergilere ait hükümleri içermektedir.

5. (

) 1869'da kurulan Nizamiye Mahkemelerinin en önemli özelliği üyelerinin Müslüman ve gayrimüslimlerden oluşmasıdır.

C. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun öncüllerden biri ile tamamlayınız. Divan-ı Mezalim, yargan, Sened-i ittifak, kadi'l kudat, 1921 Anayasası, Islahat Fermanı 1. llkTürk devletlerinde kağan adına örfi hukuku uygulayan görevlilere

denirdi.

2. Türk-lslam devletlerinde şeri mahkemelere bakan kadıların amirine

denirdi.

3. Osmanlı Devleti'nde padişahın yetkileri ilk kez

ile sınırlandırılmıştır.

4. Türk-lslam devletlerinde en yüksek yargı organına 5. Millî Mücadele Döneminde yasama, yürütme ve yargı erkleri elde toplanmıştır.

denirdi. ile tek

Ç. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız. 1.

Törenin Türk devlet geleneğindeki önemini belirtiniz.

2. Kurultayın işlevini günümüzde hangi kurumlar yerine getirmektedir? Açıklayınız. 3. llkTürk topluluklarında, Uygurlardan itibaren hukukunun gelişmeye başlamasının sebepleri nelerdir? 4. Türklerin İslam dinini kabul etmeleri hukuk sistemlerini nasıl etkilemiştir? 5. örfi hukukun ortaya çıkmasına ortam hazırlayan sebepler nelerdir? 6. Divan-ı Mezalim ile Divanıhümayun arasındaki farkları belirtiniz. 7. Mecelle'nin Türk hukuk tarihindeki önemini belirtiniz. 8. Genç Osmanlıların, meşrutiyetin ilanından neler beklediklerini açıklayınız. 9. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde hukuk alanındaki uygulamaların günümüze etkileri nelerdir? 10. Atatürk, hukuk inkılabını gerçekleştirirken devlet ve millet ile ilgili hangi kazanımların gerçekleşmesini hedeflemiştir?


4. ÜNİTE

Türklerde Ekonomi


HAZIRLIK SORULARI 1. İthalat, ihracat, muhtesib, mültezim, enflasyon, emisyon terimlerinin anlamlarını araştırınız. 2. Coğrafi şartların ekonomik faaliyetleri nasıl etkilediğini araştırınız. 3. ilk Türk devletlerinde iktisadi yapının oluşumunda hangi unsurlar etkili olmuştur? Araştırınız. 4. İpek Yolu'nun Doğu- Batı ticareti açısından önemini araştırınız. 5. islamiyet'in kabulü Türk devletlerinin vergi sisteminde hangi değişikliklere neden olmuştur? 6. Anadolu'da kurulan devletlerin ekonomik açıdan gelişmesinin nedenlerini açıklayınız. 7. Türk-islam devletlerinin, farklı kültür ve devletlerden, hangi iktisadi kurumları devraldıklarını araştırınız. 8. Coğrafi keşiflerin Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkilerini araştırınız. 9. Osmanlı Devleti klasik dönemde reayayı korumak için ekonomik açıdan hangi tedbirleri almıştır? 10. Sanayi İnkılabının Osmanlı sanayisine etkileri neler olabilir? 11. Osmanlı Devletinin dış borçlanması ekonomik ve siyasi açıdan hangi sonuçları doğurmuştur? 12. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda ekonomide devletçi politikalar izlenmesinin nedenleri neler olabilir?


A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EKONOMİ

Görsellerden

hareketle

Türklerin

ekonomik faaliyetleriyle

ilgili

neler

söylenebilir? Tarih boyunca toplumların ihtiyaçları arasında beslenme, giyim ve bir arada yaşama arzusu ön plandadır. Bunları karşılamak için yapılan faaliyetler de ekonomiyi doğurmuştur. Türklerde iktisat anlayışının oluşumunda en önemli efken yaşadıkları geniş Asya stepleri idi. Bölgenin iklim şartları ve bozkırlarla kaplı olması insanları konar-göçer yaşamaya mecbur bırakmıştır. Bozkır hayatının başlıca ekonomik faaliyeti hayvancılık olup at ve koyun yetiştiriciliği önemliydi. Bu kültürün en önemli gıda maddesi de hayvansal ürünlerdir. Uygurlarla ilgili seyahatnamelerde "Beşbalık" dolaylarında yetiştirilen pek çok at sürüleri olduğu, Uygur soyluları ve boylarının ayrı renkte ve özel cinste atlar yetiştirdikleri, zenginlerin at, fakirlerin ise koyun ve Bozkır hayatıyla ilgili olarak ünlü ördek eti yedikleri; bu ülkede fakir insan olmadığı Türkolog Radlof şöyle demektedir: ihtiyacı olana devletin ve halkın yardım ettiği ifade "Göçebeliğin, bozkırlarda başıboş bir edilmektedir. yaşam tarzı olduğunu sanmayalım... Göçebeler hayvanlarının yemlerini Kısrak sütünden üretilen kımız, darıdan yapılan düşünmek ve sürülerine zarar vermeyecek begni-bekni ve boza Türklerin bilinen içecekleriydi. alanlara göçmek zorundadırlar... Her Sütlü darı, peynir, yoğurt da bozkır yemeklerindendi. besicinin, hayvanları için en uygun yeri Türk bozkırlarında yaygın olan yoğurdun kiraz veya seçmesi gerekir... Hayvanlar için yaz ve kış kayısı ile tatlılaştırılması şeklinde ve Çincede "lo" adı ile konaklama yeri önemlidir. Zira gelişigüzel geçen bir içki Hunlar arasında yaygındı. , 0 * her hangi bir yer, mevsimlere göre elverişli Türkler hayvancılıkla beraber tarımı, sadece olmayabilir, ilkbahar ve sonbahar nerede akarsu boyunca uzanan ovalarda yapmışlardı. Eski olsa geçirilebilir... Kışın, barınabilmek için Türk toplumunda tarıgçı/tarıdacı adıyla anılan bir çiftçi ormanlık yahut rüzgârlardan korunaklı derin bir vadi seçmek gerekir. Aynı kesimi bulunuyordu. "Tarla" ve "ekin" Türkçenin en eski zamanda buranın ağaç ve meralarının bol, kelimelerindendir. Buğday, arpa, mısır Hunlar karı az olan bir yer olması şarttır. Yazın ise döneminden beri yetiştirilmekteydi. Ayrıca fasulye bunun aksine sulak ve aynı zamanda açık cinsinden baklagiller ile kendir gibi sanayi bitkileri de * w bir yer olması tercih edilir. Bunun için yetiştirilmişti. Saban, orak, düven tarımda kullanılan göllerin, ırmakların kenarlarında haşarat­ başlıca aletler olup üretilen buğdaylar değirmenlerde tan korunmuş yerler elverişlidir." un hâline getirilmekteydi. Köktürkler ve Uygurlarda su kenarlarında kurulmuş Prof. Dr. Laszlo RASONYI, Tarihte Türklük, s. 48-49 (özetlenmiştir.) şehirler, tarımsal açıdan ileri bir durumdaydı. Köktürk Hükümdarı Kapgan Kağan, Çin'den vergi olarak 1250 ton tohumluk buğday ile üç bin adet tarım aleti almıştır. Bozkır ikliminin hâkim olduğu bazı bölgelerde özellikle Uygurlar tarafından yapılan ve bazılarından bugün de yararlanılmakta olan sulama kanalları büyük önem arz ediyordu. Uygurlar üzüm yetiştiriyor, pekmez ve şarap imal ediyorlardı. Uygur seyahatnamelerinde Uygurların açtıkları kanallarla nehirlerin akışını değiştirerek bahçeler ve tarlaları suladıkları, bu sularla büyük değirmenler işlettikleri belirtilmektedir.


Türklerde giyim eşyasının başlıca malzemesi koyun, kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayı derisi, koyun ve deve yünü ile keçi kılıydı. Türkler bez dokurlar giyecek için kendir yetiştirirlerdi. Yün ve bezden iç çamaşırı giyerler hatta bunlardan fazla olan yünlü kumaş ve keçeleri de ihraç ederlerdi. Seyahatnamelerde Uygurların, kürk ve süslü şapkalar giymeyi çok sevdiği, Uygur ülkesinin samur derileri, beyaz keçeleri ve çiçeklerle süslenmiş kumaşlarının da çok ünlü olduğu, Turfan'da dokunan çiçekli Uygur kumaşlarının hertarafta ün saldığı yazılmaktadır. İlk Türk devletlerinde vergi konusu, Hunlarda ve diğer Türk devletlerinde askerlikten sonra gelen en önemli devlet işiydi. Milattan önceki dönemlerde Çin'den sonra Hunlara bağlanan büyük ticaret şehirlerinden birikmiş vergiler, hatta gecikme cezaları bile isteniyordu. Köktürklerde "tudunlar" hakan adına vergileri tahsil ediyordu. Turfan Uygurlarında "ağıcı" denen devlet memurları genel olarak halktan "mesken, hayvan ve toprak vergileri" olmak üzere üç çeşit vergi topluyordu. Asya'nın en geniş devletlerini bozkırda kuran Türkler, çağdaşı olan diğer topluluklara göre silah üretiminde ileri bir teknolojiye sahipti. Özellikle demir işleyiciliği Türklerin çok önem verdiği bir zanaat idi. Demiri ve madenleri iyi işleyen Türkler, bundan hem kendi silah ihtiyaçlarını karşılamakta hem de ticaretini yapmaktaydılar. Bakır, bronz, altın işleyiciliği de döneme göre oldukça gelişmiştir. Aşağıdaki haritada İpek ve Kürk yollarının güzergahım çizerek Orta Asya'da kurulan Türk devletlerinin kimlerle ticaret yapabileceğini belirtiniz. Türklerin yaşam tarzından hareketle ticarette aldıkları ve sattıkları ürünlere ilişkin aşağıdaki tabloyu tamamlayınız.

orta Asya'da tarihî ticaret


Yandaki metinden hareketle İpek Yolu Türk devletlerinin

İşlenmeye hazır hâle getirilmiş ipek

1

İPEK... Eski çağlarda asilzadelere özgü bir mal olan ipek, dayanıklı ve çok değerli idi. ipek ticaretinde tüccarlar yüksek kazançlar elde ediyorlardı. III. yüzyılda Çin'in başkentinde ipek, ketenden iki kat daha pahalıydı. Çin'in batı sınırında bu oran 4-6 kata kadar çıkabiliyordu. Roma'da IV. yüzyıl başında 1 kg boyanmamış ipek için 4000 altın dinar ödeniyordu. VIII. yüzyılda Bizans'ta bile ipek hâlâ altınla ölçülüyordu. Doğu ve Batı pazarlarında önemini koruyan ipek aynı zamanda takas aracı olarak da kullanılı­ yordu. Bu nedenle devletler ticaret kervanlarından önemli miktarda gümrük vergisi geliri elde ediyorlardı. Prof. Dr. B. Y. STAVISKY, "İpek Yolu ve İnsanlık Tarihindeki önemi", Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 222 (özetlenmiştir.)

UYGURLAR'DA TİCARET "Domuz yılı, beşinci ayın on altısında bana Terbiş'e kullanmak üzere çav (para birimi) lazım olup babamdan bana kalan, Taysang'daki on altı amelelik bağın bana ait, Çırkuş'tan başlayarak ön tarafındaki yarım bağımı Udçi Buka ile Esen'e, her ikisine yüz yastuk çav karşılığında usûlüne uygun sattım. Bu senet tanzim edildiği gün bağın satış bedeli olan çavı tamamen sayıp aldım." Prof. Dr. A. Melek ÖZYETKİN, "Eski Türklerde Ödeme Araçları: Kâğıt Para Çav'ın Kullanımı", Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, C 1, Sayı 1, s. 101 (özetlenmiştir.) J İpek Yolu'nun Asya güzergâhı

dış politikasını nasıl etkilemiş olabilir? MÖ IV. yüzyıldan itibaren Hunların Orta Asya'da sağladığı güvenli ortamda ticari faaliyetler gelişmişti. İpek Yolu'nun Orta Asya kısmı bazı dönemler dışında Hunlardan itibaren 1000 yıl süreyle Türk devlet ve topluluklarının hâkimiyetindedir. Türkler bu yolu daima açık ve güvenlik altında tutmaya yönelik siyaset izlemişlerdir. Bu durum ticaretle beraber siyasi ilişkilerin de gelişmesine neden olmuş kültürel hayat da canlanmıştır, özellikle Çin-lran güzergâhı sayesinde muhtelif kavimler Türkistan'da buluşmuş; böylece tarımın yanında ipekli dokuma, çini, cam ve silah üretimleri gelişmişti. Kâğıt, çini, cam ve ipek Doğu ve Batı ülkeleri arasında önemli bir yol olan İpek Yolu'nun esas ticari mallarını oluşturmaktaydı. Bir başka önemli ticaret yolu da Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayarak Altay-Sayan dağları üzerinden Çin'e ulaşıyordu. İpek Yolu'na kuzeyden paralel uzanan bu yola "Kürk Yolu" denilmektedir. Buranın asıl ticari malları sincap, sansar, tilki, samur, kunduz, vaşak vb. hayvan kürkleri idi. Ticari faaliyetlere önem veren Türk devletleri ticaretin gelişmesi için Bizans ve Çin gibi devlet­ lerle anlaşmalar yapmışlardı. Örneğin Köktürkler dönemin­ de İstemi Yabgu Bizansla bu yönde anlaşma imzalamıştı. Ticari faaliyetler yerleşik hayatı öyle geliştirmişti ki Talaş ve Çu nehirleri havzasında 424-452 yılları arasında 400 kadar şehir ve kasaba mevcuttu. Doğu Avrupa'da ise VII ve X. yüzyıllar arasında hüküm süren Hazarlar, ticaret yollarının ülkelerinden geçmesi nedeniyle güven ve asayişi sağlayarak ticareti geliştirmişler ve "Hazar Barış Çağı'nı yaşatmışlardır. Bu dönemde Rus, Bizans, Arap ve diğer Türk toplulukları gibi birçok milletle ticari ilişki kurulmuştu. Yandaki metne göre Uy gurlarda ticari hayatla ilgili hangi yargılara ulaşılabilir? Ticari ödemelerde geçerli olan en yaygın uygulama­ lardan biri mal veya hizmet karşılığı mal takası şeklindeki ayni ödemelerdi. Külçelerin bile ödeme aracı olarak kullanılabilmesi, takasın ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Bunun dışında Uygurlarda ticarette ödeme aracı olarak kumaş cinsinden olan böz (mühürlenmiş kumaş materyaller) ve kuanpoyu (resmî formatta bez/kumaş) önemli ölçüde kullanılmıştır. Yine madeni paralar ile yapılan ödemeler içinde altın, gümüş ve bakır paralar dikkati çekmektedir. Uygurlarda kullanılan bir diğer önemli ödeme aracı kâğıt paradır. İlk olarak VIII. yüzyılın ortalarında Tang hanedanı döneminde başlayan ve "çav" olarak adlandırılan bu kâğıt paranın kullanımı, Uygurlarla birlikte Türk-Moğol devletlerinin ticaret hayatına da büyük kolaylıklar getirmiş ve canlandırmıştır. Ayrıca Uygurlu tüccarlar kâğıt paranın uluslararası yaygınlaştırılmasında da önemli rol oynamış­ lardır. oc 5

25 gün öküzle

«

9 gün g e m i ile

2 0 gün develerle

¿5

35-40 gün develerle

4 5 gün eşeklerle

|

70 gün eşeklerle

|

4 5 g ü n at üstünde


B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EKONOMİ Yandaki metne göre Türk-İslam devletlerinde izlenen ekonomi politikaları ile ilgili hangi yargılara ulaşılabilir ? ilk Müslüman Türk devletlerinde bir SİYASETNAME'DEN Padişah, dünya malı ve taraftan halkı zengin kılmaya yönelik "Vilayetlerin hesapları bu tür işlerde orta yolu tercih önceki i k t i s a d i a n l a y ı ş d e v a m yazılarak gelir ve gider belir­ edip insaflı davranmalıdır. ettirilirken diğer taraftan İslam dininin lenmelidir. Bunun faydası, Eski âdetler, iyi olarak anılan etkisiyle yeni anlayışlar ekonomide harcamaların düşünülerek meliklerin kanunları üzerinde hâkim olmaya başlamıştır. Bunlar; yapılmasıdır. Eğer faydalı ise yürümeli, kötü gelenekler üzerine kalem çekilmeden çıkarılmalıdır. Vergi memur­ israftan kaçınma, devletin üretimden yerine getirilmelidir. Gelirleri ları ve onların işlemlerini ince­ çok denetimle ilgilenmesi, servet ve artırma konusunda sözcünün lemek, geliri ve gideri bilmek, mülkiyetin yaygınlaştırılması ile adil bir fikri olursa dinlenmelidir. devlet mallarını korumak, ha­ gelir dağılımının sağlanması olarak Sözlerinde hakikat payı var­ zinelerin ve ambarların dolu özetlenebilir. sa yerine getirilmelidir. Bütçe olup olmadığını ortaya çıkar­ Asya'da kurulan Karahanlılardan hakkında gizli bir durum mak için kontrol etmek, padi­ şahın vazifesidir." Mısır'da kurulan Tolunoğullarına kalmamalıdır. kadar bütün Türk-İslam devletleri, ilk Nizamülmülk, Siyasetname, Türk devletlerinde olduğu gibi tarım ve s. 271 (Derlenmiştir.) hayvancılıkla beraber ticarete de büyük önem vermiş, özellikle İpek Yolu'nu kontrol altına almak ve ticaret yollarını askerî muhafızlar idaresinde emniyetli bir duruma getirmeyi amaç edinmişlerdi. Selçuklular kademe kademe İpek Yolu üzerindeki şehirleri ele geçirmeye çalışmışlardır. XI-XIII. yüzyıllarda bütün Türk devletleri Orta Asya, Doğu Avrupa yine Uzak Doğu, Hindistan, Akdeniz limanları arasındaki ticari faaliyetlerden pay almaya çalışmış ve bunda çok başarılı olmuşlardır. Selçuklular ayrıca şehirlerin imarına önem vererek yeni fethedilen kentlerde vergi indirimlerine yönelik siyaset izlemişlerdir. Horasan'ı aldıktan sonra, yöre halkından bir yıl süreyle vergi alınmayacağını ilan eden Tuğrul Bey, İsfahan'ı fethettikten sonra kent halkına üç yıl vergi muafiyeti tanımıştır. Böylece savaşta harap olan şehirler, kısa zamanda eski canlılığına kavuşmuştur. Melikşah Döneminde elde edilen gelirler; ülkenin her yanında yaptırılan cami, medrese, kütüphane, türbe, saray, ribat, han, köprü, kale ve su tesislerine harcanmıştır. Mısır'da kurulan Türk devletleri ise Baharat Yolu'nun Akdeniz'e açılan limanlarını kontrolleri altında tutmayı ve bu yoldan azami gelir elde edecek politikalar geliştirmeyi ihmal etmemişlerdir. Bu amaçla başta Venedik olmak üzere Avrupa ülkeleri, ticaret toplumları ile ilişkileri sıkı tutmayı dış politikaları için önemli görmüşlerdir. İpek Yolu'nda bir


1. Türk-İslam Devletlerinde İktisadi Kurumlar a. ikta Sistemi Türk-lslam devletlerinde iktisadi hayatın en önemli kurumlarından biri de ilk kez Hz. Ömer devrinde uygulanan ikta sistemidir. Fethedilen yerlerin askerlerin mülkü sayılması, orduyu ve maliyeyi sarsacak bir gelişmeydi. Hz. Ömer'in arazileri eski sahiplerine bırakarak bunların ödediği vergileri hazine hesabına tahsil edip askerlerin maaşlarına tahsis etmesi sonucunda ikta sistemi ortaya çıktı. Emevi ve Abbasilerde uygulanan bu sistem daha sonra Selçuklular tarafından geliştirilmiştir.

Orta Çağ'da Avrupa'da iki kısma ayrılan köylüler feodalite sisteminin en alt sınıfını oluşturuyordu, özgür insanların çocukları olan serbest köylüler, Selçuklularda olduğu gibi ektikleri topraklardan kazandıklarının bir kısmını himayesine girdiği senyöre vergi olarak verip istediği zaman yer değiştirebilirken esir köylüler (sertler) böyle bir hakka sahip değildi.

Selçuklular Orta Asya'dan gelen Oğuz Türklerine yer bulmak, onlardan askerî kuvvetler oluşturmak, memleketi ve çiftçileri korumak amacıyla ikta sistemini uygulamışlardır. Uygulamada merkez tahsildar göndermiyor, vergiler bizzat ikta sahiplerinin kendileri (kumandan ve askerler) tarafından maaşlarına karşılık olarak toplanıyordu. Maaşlardan fazla olan gelirler ise senelik maktu bir vergi olarak devlete intikal ediyordu. İktalar özel mülkiyet olmadığından bunların hibe, vakıf ve satışına müsaade edilmezdi. Bununla beraber toprak babadan oğula geçmekteydi. Bu durum daha çok küçük iktalarda söz konusuydu. Devlet, feodal yapılanmayı önlemek için büyük iktalarda bu duruma izin vermiyordu.ikta sahipleri halktan kanunlarla tespit edilen vergiden başka talepte bulunamazlardı.

Türkiye Selçuklu Devleti bu sistemi Anadolu'da küçük iktalar şeklinde uygulamıştı. Zamanla mirî toprakların vakıf veya nüfuzlu kimselerce geniş malikaneler hâline getirilmesi, Moğol istilası, iç çatışmalarda sultanların taraftar kazanmak için ikta topraklarını bazı kimselere özel mülk olarak dağıtması, sistemin zayıflamasına neden olmuştur. Bütün bunlara rağmen ikta sistemi yine de beylikler tarafından muhafaza edilmiş, Osmanlı Devleti tarafından devralınarak geliştirilmiş ve tımar sistemi oluşmuştur. Bu sistem ayrıca Musul atabeyleri vasıtası ile Mısır'a geçmiş, Eyyubi ve Memlûk devletlerinde uygulanmış ve hatta Hindistan'a kadar yayılmıştır. b. Vergi Sistemi Büyük Selçuklu atlı askerinin temsilî resmi

ilk Türk devletlerinde olduğu gibi Türk-İslam devletlerinde de vergiye önem veriliyor ve toplanan vergiler önemli gelir kaynağı oluşturuyordu. Türk-İslam devletlerinde uygulanan islam hukuku, vergi sisteminin oluşumunda da etkili olmuş ve vergi sistemi, bu doğrultuda şekillenmiştir, islam vergi hukukunda zekât, Müslüman halktan, belli bir sayıda hayvanı, değerli maden ve ticari eşyası olan kişilerden 1/40 oranında alınırdı. Öşür, Müslüman, haraç ise gayrimüslim halktan yetiştirdiği ürün üzerinden alınıyordu. Cizye ise devletin koruması karşılığında askerlik çağındaki gayrimüslim halkın erkeklerinden alınan bir vergiydi. Çocuklardan, kadınlardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından bu vergi alınmazdı. iktisadi teşkilatlanmanın da temeli olan ikta sistemiyle zirai vergiler hazineye girmeden sipahilerin maaşlarını karşılıyordu. Vergiye esas olan toprak birimine çift-i avâmil deniyordu. Çift başına yıllık vergi 1 dinardı. XII. yüzyılda bu tür vergiler Anadolu'da nakden toplanıyordu. Ayrıca bağlı devlet ve beyliklerin ödediği vergiler, kervanlar, çeşitli iş kolları, tüccarlar ve pazarlardan (bac) alınan vergiler devletin önemli gelir kaynaklarını oluşturuyordu. Yol, köprü yapımı ve bakımı veya herhangi bir sosyal hizmetle meşgul olan köylerden bazı vergiler alınmazdı. Türk-İslam devletlerinde vergi sistemine ilişkin bu uygulamalar daha sonra Osmanlı Devleti Döneminde daha da geliştirilerek uygulanmaya devam etmiştir.


c.Ahilik Aşağıdaki

metne

göre

ahiliğin

kuruluş

amacını

açıklayınız Ahi Evran Letaif-i Hikmet adlı kitabında ahiliğin kuruluş felsefesiyle ilgili şöyle demektedir: "Allah insanı, medenî tabiatlı yaratmıştır, insanların yemek, içmek, giyinmek, evlen-mek, mesken edinmek gibi çok şeylere ihtiyacı vardır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk, dericilik gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi bu meslek dallarının gerektirdiği âlet ve edevatı imal etmek için de birçok insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerinin üretimi için lüzumlu olan bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bununla da kalmayıp insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir." Prof. Dr. Mikail BAYRAM, "Türkiye Selçukluları Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğin Doğuşuna Etkisi", Türkler Ansiklopedisi, C 7, s. 260-261 (Derlenmiştir.)

Yandaki metne göre ahilerin hiyerarşisi ve ekonomideki işlevleri ile ilgili hangi yargılara ulaşılabilir? Türk-lslam devletlerinde ekonominin diğer bir önemli unsuru da ahilerdi. Şehirlerde kurulan ve gayrimüslimlere kapalı olan meslek birlikleri olan loncalar ahilerce işletiliyor ve böylece iktisadi faaliyetlerin önemli bir kısmının Müslüman Türkler tarafından yürütülmesi sağlanıyordu. XIV. yüzyılın ünlü seyyahlarından Ibn-i Batuta eserinde, Anadolu'ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her beldede ahilerin, bekâr ve sanat sahibi gençlerden müteşekkil, birbirleriyle çok sıkı bir dayanışma içinde olan bir tür cemiyet olduğunu, gençlerden her birinin halk içinde gözde bir mesleği icra ettiğini belirtmektedir. Mesleki yeterliliği benimseyen, kaliteli, bol ve ucuz üretimi gerçekleştiren ahi birlikleri üretim ve dağıtımın düzen içinde gerçekleşmesini sağlayarak halkı refaha kavuşturmuş ve Osmanlılar Döneminde de faaliyetlerini sürdürmüşlerdi.

Dericilerle ilgili Bir Fermandan... "... Pirlerin taksimi budur ki ahi baba 3 hisse ala, muhalefet olunmaya. Kethüda iki hisse, ... 30 yıllık üstatlar ikişer hisse, yirmi yıllık üstatlar birer buçuk hisse, 15 yıllık üstatlar birer hisse alalar ve muhalefet olunmaya... Muhammedi çekilip selametle dağıla. Şöyle biline ki üstatlar önünde kalfalar ellerini sallayıp söz ile mücadele ederlerse tekrar şakirdliğe vereler. Kabul etmez ise merdut oluna ve 10 yıllık kalfa serkeşlik ederse cezalandırıldıktan sonra suçu affoluna... Üstatlar herkes paylarını dükkânlarına götüreler. Duyulur ki başka yerlerden gelen üstatlar derileri toplayıp fukaralara zulmedip ziyade baha ile alırlarmış... Bu durumda Sultan Mahmut Ahi Evran pirimizin şecere-i şerifinde yazılı olan budur ki kadı efendiler şeriatı icra edeler, şecere-i şerife itimat edeler. Gaflet olunmaya." denilmiştir. Ergin TANER, Osmanlı Esnafı, Ticari ve Sosyal Hayat, s. 12-13 (özetlenmiştir.)

Bu dönemde Avrupa'da Gild ve Hansa birlikleri ticaret ve ekonomide oldukça etkili olmuş ve ticaretin daha organizeli yapılmasında ve gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bunlar iktisadi birlikler olduğu kadar dini birliklerdi. Zira kilisenin gücü nedeniyle birlikler bütün kadrosuyla dinî tören ve merasime katılıyorlardı.

ç. Vakıf Sistemi İktisadi refahı toplumun tüm kesimlerine yayma aracı olan vakıfların kökeni Türklerde Uygurlara kadar gitmektedir. Çin vakayinamelerinde, Uygur ülkesinde fakirlik olmadığı ve bir kişinin maddi sıkıntı içine düştüğü takdirde toplumun ona yardım ederek muhtaçlıktan kurtardığı kaydedilmektedir. İslam tarihinde Abbasiler Döneminde hukuki bir statüye kavuşan vakıf kurumu Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde görülmesine rağmen Büyük Selçuklu Devleti'nin kurulması ve doğudaki Müslü­ manların Türk hâkimiyeti altına girmesiyle hızla yayılmıştır. Selçukluların İslam dünyasının liderliğine yönelik siyasetleri, ülkenin her tarafında birçok dinî müessesenin açılmasına, özellikle vakıfların kurulmasına yol açmıştır. Büyük bir mali güce sahip olan Selçuklu sultanları, şehzadeleri, devlet adamları ve ileri gelen zenginler, vakıf tesisinde birbirleri ile adeta yarışmışlardır. Selçuklulardan sonra diğer Türk-lslam devletleri de hâkim oldukları yerlerde vakıflara önem vermişlerdir. Vakıfların gelişmesinde İslam dininin hayrı teşvik etmesinin yanında artan gelirlerin lüks ve ihtişamdan ziyade sosyal refahı yükseltmeye yönelmesi de etkili olmuştur. Türkiye Selçuklularında sosyal ve iktisadi refah XIII. yüzyıl başlarında I. Keykavus ve I. Keykubad zamanlarında zirveye ulaşmıştı. Bu yüzden XIII. yüzyıl Orta Çağ Avrupa yazarları Türkiye'yi efsanevi zenginlikler diyarı olarak göstermişlerdir. Vakıfların işlevine yönelik afiş ve slogan çalışması yapınız.

Vakıflarla hazırlanmış bir

Sosyal refahın yolu Vakıflardan geçer

ilgili afiş


C. XI - XIII. YÜZYILLARDA ANADOLU'DA EKONOMİK HAYAT Bir ülkede iç ve dış ticaretin geliştirilmesi için neler yapılmalıdır? Aşağıdaki haritaya göre Türkiye Selçuklularının izlediği ticari politikalar hakkında neler söylenebilir?

Türkiye Selçukluları Döneminde ticaret yolları ve kervansaraylar

Coğrafi konumu itibariyle çok eski devirlerden beri tarım, ticaret, sanayi vb. alanlarda önemli bir merkez olan Anadolu, bu özelliğini Türkiye Selçukluları döneminde de devam ettirmiştir. İklim şartları ve toprakların elverişli olması, ikta sisteminin uygulanması ile tarımsal alanda büyük artış sağlanmıştır. Ahiler tarafından teşkilatlandırılan sanayi, zirai ve hayvani ürünleri değerlendirip madenleri işleyerek ticari faaliyetleri desteklemiştir. Türkiye Selçuklu sultanları Karadeniz ve Akdeniz limanlarını fethetmiş, buralara Türk tüccar ve sermayedarlarını naklederek ithalat ve ihracat müesseseleri kurmuştur. Latinlerle ticaret anlaşmaları imzalamış ve çok düşük gümrük tarifesi uygulamışlardır. Ayrıca saldırıya uğrayan tüccarın zararlarını hazineden tazmin eden uygulamanın, bir nevi "devlet sigortasının gerçekleştirilmesi dünya ticaret tarihi bakımından da çok önemlidir. Bu tedbirler yanında da Anadolu'nun kervan yolları üzerinde inşa edilen kervansaraylarda yolcular, hayvanları ile birlikte 3 gün ücretsiz kalıyor, yemek yeme imkânına sahip bulunuyor, hastalar tedavi ediliyor ve fakir yolculara ayakkabı dâhi veriliyordu. Büyük kervansaraylarda hastahane, mescid, tabib ve ilaç bulun­ durulması da Selçukluların ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Sultanlar MOĞOLLAR ANADOLU'DA konuşup anlaşarak İlhanlılara ... Kösedağ Savaşı'ndan verilecek miktarı belirlediler. ve vezirler tarafından yapılan sonra Moğol Komutanı Baycu Elbiseden, altından, attan, kervansaraylarda, zengin-fakir, hürNoyan, Selçuklularla barış deveden, kısraktan, sığırdan köle, Müslüman-Hristiyan farkı şartları hakkında görüşmeye ve koyundan verilecek şeyleri gözetilmeden bütün yolcuların eşit başladı ve "Selçuklu ülke­ ayrıntılı olarak kaleme alıp muameleye tabi tutulacağı vakfiye­ sinden ordunun noyanlarına Noyan'a gönderdiler... Liste lerde belirtilmiştir. Bütün bu uygula­ ne kadar gelir gelir?" diye Baycu Noyan'ın isteğine malar Anadolu'nun iktisadi açıdan sorunca Selçuklu veziri uygun hâle getirilerek noyanson derece gelişmesini sağlamıştır. toplantıdan çıkarak kadı ile ların huzurunda barışın yalnız görüştü. Hizmette temelleri atıldı... Yandaki metinden hareketle görevli kimselerle görüş alış Moğolların egemenliğindeki Ibn-i Bibi, Selçukname, s. 78 verişinde bulundu. Birbirleriyle (özetlenmiştir.)

Anadolu'nun

iktisadi

durumuyla

ilgili hangi yargılara ulaşılabilir?


Selçukluların Kösedağ Savaşı'ndan sonra Anadolu'da zayıflamasıyla mevcut durum değişmeye başlamıştır. İktisadi refah Moğollar devrinde bir süre daha devam etmiştir. 1260'tan sonra Mogollara karşı başlayan aralıksız isyanlar, uç beylerinin itaat etmemeleri, Anadolu'da artık her türlü huzurun sona erdiğini göstermekte idi. Selçuklu hükümetinin, Mogollara taahhüt ettiği vergileri verememeleri, paranın değerinde yaşanan düşüşler, İlhanlı hazinesinden alınan borçlar iktisadi düzenin bozulmuş olduğunu göstermektedir. Yine bu dönemde Mogollara karşı başlayan çarpışmalar, bölge devletleri arasındaki savaşlar toprak düzeninin bozulmasına, dış ticaretin zayıflamasına ve Anadolu'nun iktisadi yönden gerilemesine neden olmuştur. Tarlaların ekilememesi ve ekinlerin göçebeler yahut savaşan taraflarca hasara uğratılması köylünün ekim gücünü azaltmıştır. Ayrıca sık görülen kuraklık ve çekirge âfeti memlekette çok ağır bir açlık ve sefalete yol açmıştı. Bu dönemde ziraat, sanayi, ticaret ve transit yollarının eski önemlerini kaybetmeleri bakımından Türkiye ciddi bir buhran geçirmiş, fakat uçlarda başlayan yeni fetih hareketleri memleketin iktisadi hayatına tekrar bir canlılık getirmiştir. Kösedağ Savaşı'ndan sonra Anadolu'da kurulan beylikler kısmen de olsa ekonomiyi canlandırmışlardır. Hâkim oldukları bölgelerde siyasi istikrar tarım ve ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Venedik, Ceneviz, Floransa, Napoli gibi devletler beylikler döneminde de ticari faaliyetlerine devam etmişler, bu devletlerle ticari anlaşmalar yapılmıştır. Konumu ve kaynaklarıyla bazı beylikler ekonomik açıdan ön plana çıkmıştır. Karamanoğulları kurulduğu bölgedeki geçitlerden; Ramazanoğulları Çukurova'daki tarımdan, hac ve ticaret yollarından; Saruhanoğulları ve Menteşeoğulları gibi beylikler sahip oldukları donanmayla ticaretten; Candaroğulları da demir ve bakır madenlerinden önemli ölçüde gelir elde etmişlerdir. Ekonomi o kadar canlanmıştı ki bazı Anadolu beylerinin kendilerine ait sikkeleri de mevcuttu. Türkiye Selçukluları Döneminde, Anadolu'ya gelen bir tüccarın ağzından sigorta - kervansaray - liman - t i c a r e t yolları - enflasyon kelimelerini kullanarak Anadolu'da t i c a r i hayatı anlatan bir tavsiye mektubu yazınız. Ç. OSMANLI EKONOMİSİ Bir ülkenin iktisadi sistemi, o ülke toplumunun hayat tarzı ve toplumsal değerleriyle yakından ilişkilidir. Osmanlı iktisadi anlayışının oluşmasında örfler, islamiyet ve devletin hâkim olduğu coğrafyadaki kültürler vb. unsurlar etkili olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kurumlarının oluşmasında özellikle geçmişteki Türk ve İslam devletlerinin büyük bir önemi vardır. Osmanlı Devleti tımar, lonca, ihtisap vb. kurumları bu d e v l e t l e r d e n miras olarak d e v r a l m ı ş ve geliştirmiştir. Tarihî süreç içinde Osmanlı ekono­ misinde klasik dönemde üç ana ilke etkili olmuş­ tur. Bunlar; iaşecilik, fiskalizm ve gelenekçilikdir. iaşecilik: Bu ilkeye göre reayanın refahını sürekli kılmak için öncelikle piyasalarda istenilen kalitede uygun fiyata yeterli miktarda mal bulunmalıdır. Bu nedenle Osmanlı ekonomisinde üretime büyük önem verilmiştir. Büyük çapta ve seri üretiminin olmadığı bir ortamda, küçük işletmelere dayalı yüksek bir üretim potansiyeline erişilmişti, ithalat serbestti. Ahiliğin günlük hayattaki hizmet anlayışı, dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştı. Hayır amaçlı harcama (infak) arz yönlü toplumu oluşturmanın maddi yönünü teşkil etmekteydi. Toplum ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bütün bu uygulamalar arz yönlü bir ekonomiyi ortaya çıkardı.


Gelenekçilik: Bu ilke sosyal ve iktisadi ilişkilerde mevcut dengeleri korumayı ve varolan düzeni bozacak değişme eğilimlerini engellemeyi ifade etmektedir. Üretimde küçük bir düşme veya tüketimde küçük bir artış, mevcut ulaşım imkânlarının yetersizliği karşısında kolayca kıtlığa dönüşebileceğinden, tüketimi artıracak nitelikteki değişme eğilimleri kontrol altında tutulurdu. Bu anlayış, israf ve lüks tüketime yönelik yasaklamaların önemli bir kaynağıydı. Dengenin korunmasında yalnız tüketimin değil üretimin de kontrol altında tutulması gerekiyordu. Devlet, ihtiyaç duyulan miktarda ithalata müsaade ediyordu. Fiskalizm: Hazineye ait gelirleri mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesini engellemeyi amaçlıyordu. İktisadi kararlar alınırken devletin bir yandan gelirleri yükseltmesi, diğer yandan harcamaları kısması olarak özetlenebilen fiskalizm, Osmanlı ekonomi anlayışını diğer iki ilke ile birlikte şekillendirmişti. "Saban giren yer, mülk olmaz, "sözünden hareketle Osmanlı ekonomisinin

Osmanlı ekonomisinde günlük ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir anlayış hâkimdi.

tabii kaynakları hakkında çıkarımlarda bulununuz. İlk dönemlerden itibaren ülke topraklarının hanedana ait ve tarımın Osmanlı ekonomisinde en önemli faaliyetlerden biri olması devletin toprağı, miri arazi olarak kendi egemenliğinde tutmasında etkili olmuştur. Bu toprakların işletme hakkı ise reayaya bırakılmıştır. Devlet, nüfusun ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak her köylü ailesinin geçimini sağlayacak büyüklükte toprağı kullanmasına özen göstermiştir. Tarımsal teşkilatlanmayı da tımar sistemiyle gerçekleştir­ miştir. Diğer taraftan insan faktörü tarımla beraber sanayi, ticaret vb. tüm sek­ törlerde e k o n o m i n i n önemli kaynağını oluşturmaktadır. Kuruluş Döneminden XVII. yüzyılın sonlarına kadar nüfusun giderek çoğalması beraberinde ekonomik canlan­ mayı da getirmiştir. 1. Klasik Dönemde Ekonomik Yapı Klasik Dönemde Osmanlı Devleti'nin mali teşkilatı; merkez maliyesi, tımar ve vakıf sistemleri olmak üzere üç kısımda ele alınabilir. a. Merkez Maliyesi: Gelir ve gider hesaplarının tutulduğu bu teşkilatın başında sadrazama karşı sorumlu olan baş defterdar bulunurdu. Baş defterdar olan Rumeli Defterdarı mali yargının ve hazine işlem­ lerinin en üst makamıydı. Yönetiminde hazinenin çeşitli gelir ve gider hesaplarının tutulduğu ve koordinasyonun sağlandığı bürolar vardı. Rumeli ve Anadolu eyalet­ lerinin dışında kalan diğer eyaletlerde baş d e f t e r d a r a bağlı taşra defterdarlıkları kurulmuştu. Merkezdeki maliye dairelerinde çalışan memurlar hazineden maaş almayıp geçim­ lerini kayıtlar ve tescillerden tahsil ettikleri vergi ve harçlarla sağlarlardı. Bütün devletlerde olduğu gibi Osmanlı maliyesinin en önemli gelir kaynağı reayadan alınan vergilerdi. Osmanlı Devleti'nde önceki Türk-lslam devletlerinde olduğu gibi İslam hukukunun uygulanmasından dolayı bir taraftan şeri vergiler toplanırken diğer taraftan geleneklere dayanılarak konmuş olan örfi vergiler toplanmaya devam etmiştir.


^ • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • ^ • • • • • • • • • • • • • • • • M

Türklerde

Aşağıdaki tabloda tanımı verilmeyen vergilerin karşılarına tanımlarını yazınız. O s m a n l ı Devleti'nin Farklı D ö n e m l e r i n d e Tahsil Edilen Bazı Şeri ve Örfi Vergiler Verginin mükellefi, konusu

Verginin adı

Ağıl, sipahinin arazisine yaptığı ağıl için, a ğ n a m ise k o y u n ve keçi ü z e r i n d e n alınırdı.

1 Ağıl, a ğ n a m vergisi

İstanbul dışındaki yerlerde sürülerin geçitlerden geçişi veya İstanbul'a şevki nedeniyle

Geçit vergisi

sürü s a h i b i n d e n , hayvan başına alınırdı. Miktarı b ö l g e y e g ö r e değişirdi. D ı ş a r ı d a n g e l i p dirlik t o p r a k l a r ı n d a k o y u n v e d i ğ e r h a y v a n l a r ı n o t l a t ı l m a s ı ü z e r i n e alınırdı.

Otlak, yaylak vergileri öşürvergisi

R e a y a d a n sipahilere tahsis e d i l m i ş o l a n t o p r a k l a r d a b u l u n a n l a r d a n , ekip biçtikleri yerlerin d ö n ü m ü n e g ö r e yıllık o l a r a k a l ı n a n v e r g i l e r d i .

D ö n ü m vergisi

Müslüman

Çift h a n e vergisi

reayadan,

bir

çift

öküzün

işleyebileceği

büyüklükteki

çiftlik

karşılığında

alınıyordu.

Çift b o z a n vergisi Tapu vergisi

Ü z e r i n e bina, h a r m a n v b . yapılan mirî arazinin z i r a a t t a n a l ı k o y u l m a s ı n e d e n i y l e alınırdı.

Ihtisâb vergisi

Şehir ve kasabaların pazar ve p a n a y ı r y e r l e r i n d e alınırdı.

Cizye vergisi D e v l e t e ait b a z ı g e l i r l e r i t a h s i l e t m e y e t k i s i n i n v e r i l m e s i k a r ş ı l ı ğ ı n d a a l ı n a n b e d e l d i .

iltizâm vergisi Maden, gümrük vergileri Haraç vergisi Imdadiyye-i

seferiyye vergisi

imdadiyye-i

hazariyye

lâne-i cihâdiyye vergisi Derbend resmi vergisi Kürekçi bedeli vergisi Izn-i s e f i n e v e r g i s i Avarız vergisi

vergisi

H a n e reislerinden s a v a ş h a r c a m a l a r ı n ı k a r ş ı l a m a k için tahsil edilirdi. H a n e reislerinden savaş o l m a y a n z a m a n l a r d a ihtiyaç d o ğ m a s ı hâlinde personel ücretleri vb. için alınırdı. H a n e reislerinden s a v a ş a y a r d ı m için alınırdı. Tüccarlardan geçtiği kapılarda,

geçitlerde vb.

yerlerde bulundurulan

bekçilerin ücretle­

riyle, h a n v e k ö p r ü l e r i n y a p t ı r ı l m a s ı , k o r u n m a s ı m a s r a f l a r ı n a karşılık alınırdı. Hane

reislerinden gemilerde

kürek çeken ve yelken

açıp toplayanların

ücretlerinin

ö d e n m e s i için t a h s i l e d i l i r d i . Yabancı

tüccarlardan

Karadeniz ve Akdeniz boğazlarından geçen tüccar gemilerine

verilen izinlere karşılık alınırdı. İlk ö n c e s a v a ş d a h a s o n r a s e l , y a n g ı n g i b i d e v l e t i n p a r a y a i h t i y a ç d u y d u ğ u d u r u m l a r d a sıkça toplandı.

Prof. Dr. Can AKTAN vd., "Osmanlı Vergi Sistemi ve Anayasal İktisat Perspektifinden Bir Değerlendirme" adlı makalesinden, s. 13-18 (Özetlenmiştir.)

b. Tımar Sistemi Yandaki metne göre tımar sisteminin Osmanlı ekonomisindeki işlevini ve konumunu değerlendiriniz Bütün ekonomilerde olduğu gibi Osmanlı ekonomisinde de tarım en önemli faaliyetlerden biri olmuş ülke toprakları da tımar sistemiyle teşkilatlandırılmıştı. Osmanlı mali siteminde tımar; bir kısım asker ve memurlara geçim, hizmet veya masraflarına karşılık belirli bölgelerin vergi kaynaklarının tahsis edilmesidir. Geçmiş İslam devletlerinden özellikle Selçuklulardaki ikta sisteminin geliştirilmesiyle oluşturulan bu sistemde vergiler o dönemde para ekonomisinin gelişmemesi nedeniyle ayni olarak toplanmıştır. Topraklar "dirlik" adı altında gelirine göre üç kısma ayrılırdı: Yıllık geliri 100.000 akçeden fazla bölgelere "has", 20.000-100.000 akçe gelirli bölgelere "zeamet", 20.000 akçeye kadar olan topraklara "tımar" ismi verilmiştir. Tımar, "sipahi" denen eyalet askerlerine tahsis edilirdi.

ı TIMAR GELİRLERİ 1527-1528 bütçesine göre 537.929.006 akçe olan devlet gelirlerinin % 37'si irili ufaklı 37.521 kılıçtaki tımar sahibinin tasarrufunda idi. Bu tımarlardan "cebelü" denilen silahlı ve zırhlı askerlerle 70-80 bin kişilik bir eyaletler ordusu teşkil edilmiştir. Aynı dönemde kapıkulu ocaklarının mevcudu ise 27 bin civarında idi. XVII. yüzyılın sonlarında ise devletin nakdi gelirleri 600 milyon akçeden fazlaydı. Tımar gelirleri toplam gelirlerin % 40'ına yaklaşıyordu Prof. Dr. Ahmet TABAKOĞLU, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, s. 51-52 (özetlenmiştir.)

Tımar topraklarının devlet mülkü olmasından dolayı miras bırakılması, vakfedilmesi ve bağışlanması yasaktı. Toprak, sipahinin ve köylünün elinden keyfi olarak alınamazdı. Buna karşılık sipahilerin merkezî otorite aleyhine toprak kazanmasına izin verilmezdi. Sipahi-reaya ilişkileri kanunla düzenlenmişti. Sipahi ve diğer dirlik sahipleri tımar sisteminin sürekliliğini sağlamakla yükümlüydü. Köyde oturan sipahiler reayanın toprağında güvenle çalışmasını sağlamakla yükümlü olup elde edilecek vergi gelirlerini toplamakla mükellefti. Reayası kaçan sipahi, gelirini kaybederdi. Bu nedenle reayanın toprağı terk etmesi yasaktı. Sipahi kadının emri gereğince kaçak köylüyü on beş yıl içinde toprağa dönmeye zorlayabilirdi. Köylü kentte iş edinmişse sipahiye çiftbozan vergisini ödemesi gerekiyordu.


Köylü toprağını bir başkasına devretmek isterse sipahi yeni durumu onaylar ve toprağın yeni sahibine tapusunu verirdi. Sipahiler reaya üzerinde egemenlik hakkına sahip değildi. Suç teşkil eden bir olay sonucunda ceza verme yetkisi kadıya aitti. Kuralları ihlal eden sipahinin tımarı elinden alınırdı. Köylünün de sipahiye karşı yükümlülükleri vardı. Köyde sipahinin evini, ambarını yapmak, sipahinin ambardaki mahsulünü bir günlük mesafeye kadar olan pazarlara taşımak, onun çayırını biçmek köylünün görevleri arasındaydı, c. Vakıf Sistemi

VAKIFLAR İstanbul'da Fatih Külliyesi yıllık 1,5 milyon akçe gelire sahipti ve gelirin taksimatı şöyleydi: Maaşlar için 869.280, darülacezenin yiyecek gideri için 461.417, hastane masrafları için 72.000, tamirat giderleri için 18.522 akçe ayrılmış idi.

Fatih

Yandaki metne göre vakıfların Osmanlı ekonomisindeki işlevini

ve konumunu değerlendiriniz. Türk-islam devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da servet ve mülkiyetin toplumun tüm katmanlarına mümkün olduğunca eşit yayılması ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasına büyük önem verilirdi. Bunu gerçekleştirmek için özellikle vakıflar, sosyal refahı arttırmaya yönelik bir çok yatırım yapmışlardı. Vakıflar Prof. Dr. Halil İNALCIK. 'İstanbul: sayesinde hayır amaçlı kurumlar finanse edilip yüzyıllarca Bir İslam Şehri", İslam Tetkikleri Dergisi, C 9, s. 254-256 (Derlenmiştir.) korunabilmiş; mahalleler maddi sıkıntıya düştüğünde destek­ lenmiş; arazilerin aşırı parçalanması önlenmiş; yaşlılık ve maluliyet maaşları verilmiş; lonca ya da mahalle üyeleri için basit de olsa sigorta güvencesi sağlanmış hatta şehir duvarları ve kaleler inşa edilerek savunma çabalarına dahi katkıda bulunulmuştur. Vakıflar bu faaliyetleri karşılığında vergi vermemişlerdir. Faaliyetlerini gerçekleştirmek için vakıflar, ,nakit para bağışlanması, kira getiren bir gayrimenkulun bağışlanması, bağışlanan herhangi bir varlığın satılarak nakite dönüştürülmesi, vakfedilmiş arazinin ekilmesi gibi farklı yollardan gelir elde etmekteydiler. Vakıflar ekonomide düzenli ve muazzam bir para akışının gerçekleşmesini sağlamaktaydı .1527'de Osmanlı Devleti'nin vergi gelirleri toplamı 537 milyon 927 bin akçe kadardır. Merkezde toplanan bütçe gelirlerinin % 12 kadarını, vakıf paraları oluşturmaktadır. 2. Üretim Yapısı Osmanlı Devleti iaşe ilkesi gereği ihtiyaç duyulan her türlü malın karşılanması için tarımsal ve sınai üretime büyük önem vermiştir. Tarımsal üretim, tımar sistemi çerçevesinde,sınai üretim de loncalarca gerçekleştirilirdi. Devlet, üretimde devamlılığı sağlamak için zirai toprakların mülkiyet hakkını fertlere bırakmaz, fertler ancak muhafaza görevini üstlenir ve üretim yapardı. "Mirî" adı verilen bu mülkiyet rejiminde toprak, çiftçilere babadan oğula geçecek şekilde kiralanmış sayılır, alımı satımı devletin sıkı kontrolü altında tutulur, vakfedilmesine ve bağışlanmasına müsaade edilmezdi. Çiftçilerin zirai üretimi düşürmeye sebep olacak şekilde şehirlere ya da başka bölgelere göç etme­ lerine izin verilmezdi. Zirai üretimden gelen gıda maddeleri ile ham maddeleri kaza merkezinde satın almak, işlemek ve satmak, kasaba esnafının tekelindeydi. Devlet üretim ve tüketim arasındaki dengeyi korumaya önem verirdi. Üretimin hedefi, yurt içi ihtiyaçlarının karşılanmasıydı. Yurt içi ihtiyaçlarının tümü karşılandıktan sonra kalan mal varsa onun ihraç edilmesine de müsaade edilirdi. Külliyesi Osmanlı iktisadi sisteminin diğer özelliği de "eşitlikçi" eğilimin hâkim bulunmasıydı. Ziraat, madencilik, sanayi, ticaret ve esnaflıkta kaynakların bölüşümünde büyük farklılaşmaların oluşmaması esastı. Bütün bu sektörlerde, üretim faktörlerinin mümkün olduğu kadar eşitliğe yakın bir dağılım içinde kalması amaçlanırdı. Örneğin ekonominin hakim sektörü ziraatte, toprağın üretici köylü aileleri arasında eşite yakın oranlarda bölüştürülmüş oldu­ ğu XV ve XVI. yüzyıla ait tahrir defterlerinden öğrenilmekte­ dir.


5

È£** t

--

§

i "

J

- -

re (D O) - 3 -. T ^ u »)

i? üt z 9? - E#*

O . û)

CD

Û)

OSMANLI DEVLETİ'NDE EKONOMİ L E H İ S T A N A V U S T U R Y A

• S e b z e ve meyvecilik S

Dokumacılık Hayvancılık

X

Tahıl «^•Topçuluk

Bakır

Demir

Dericilik

0

Gümüş Barut

Kurşun E

Altın

Halıcılık

Ticaret yollan »- S o l K o l » • •

Orta Kol S a ğ Kol D e n i z Yolları

^

Liman T R A B L U S G A R P

0 200 400 600 K m

Yukarıdaki haritada Klasik Dönemde Osmanlı ekonomisine ilişkin verilerin bir kısmı yer almaktadır. Diğer verileri de araştırarak haritaya siz yerleştiriniz.


a. Zirai Üretim Çiftbozan Ve şunlar ki fakirliğe Kanunnamesi'nden... düşüp ve doğal afetlere Bir kimse üzerine uğrayıp çifti bozulmuş kayıtlı toprağı ziraat olanlardan resm-i çift ve edebilecekken bozup terk boz behre talep olun­ edip yeri boz kalsa o maya, hemen resm-i yerden sipahisine bir pay bennâk ve ırgâdiyye ve vergi hâsıl olsa onun alına. Bunlar üç yıl geçtiği gibilerden resm-i çift ve hâlde, ziraat yapamıyorsa boz behre talep olunur... tımar sahibi o yeri kime dilerse verip ziraat ettirebilir.

Fırıncıların şenlikte pişirdikleri ekmeklerin sergilendiğini gösteren bir minyatür

Önceki bilgilerinizden ve yandaki metinden faydalanarak devletin tarımsal üretime yönelik aldığı tedbirleri belirtiniz. Osmanlı ekonomisinde zirai faaliyetlerin ve toprağın hukuki çerçevesi tımar sistemiyle belirlenmiştir. Ülke toprakları ihtiyacı karşılayacak bir tarım kapasitesine sahipti. Hububat üretimi önemliydi. Bunun dışında şehirlerin çevresinde bağcılık, bahçecilik ve sebzecilik yapılmaktaydı. Tarım için suni sulama sistemleri geliştirilmiş, sudan f a y d a l a n m a durumu Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ. kurallara bağlanmıştı. Sulamayı kendi imkân­ Osmanlı Kanunnameleri, larıyla sağlayan çiftçiler veya bahçeciler yarı öşür(% 5) vergi ödüyorlardı. Devlet, zirai ürün arzını yüksek tutmak ve fiyat istikrarını sürdürmek için zaman zaman ihraç yasakları koymuş ve stok politikası izlemiştir. Konar göçerlerin esas geçim kaynağı mera hayvancılığı idi. Koyun ve keçiden başka sığır, manda, at, katır gibi hayvanlar da besleniyordu. Ayrıca çiftlik hayvancılığı da önemliydi. Ulaşım için deve, at, katır, eşek gibi hayvanlara da talep artmıştı. Ordunun et ihtiyacı, istanbul, Bursa ve Edirne gibi büyük şehirlerin et tüketiminin fazla oluşu, dericilik ve dokuma sanayilerinin gelişmiş olması, canlı hayvan ve hayvan ürünleri satışı hayvancılığı kârlı kılıyordu. XVI ve XVII. yüzyıllarda çıkan Celali ayaklanmaları, savaşlar vb. nedenler köylülerin topraklarını terk etmelerine ve tımar sisteminin bozulmasına sonuçta üretimin düşmesine neden oldu. XVII ve XVIII. yüzyıllarda çiftlikler ve büyük üreticiler ortaya çıkmasına rağmen hâkim üretim tipi küçük zirai işletmecilikti, b. Sınai Üretim Yandaki metni inceleyiniz.

1682 tarihli fırıncılar esnafıyla ilgili bir f e r m a n d a şöyle denilmektedir: "... Ekmekçilerin işlediği ekmeklerin çöreklerin yanığı olmaya, gözlenip eksik ölçü ve dirhemine bir akçe cerime alına. Çörek, ekmeğin yarısı kadar işlene ve bir muduna (400 gr kadar) bir vakıyye (40 gr) yağ koyalar ve değirmenciler değirmende tavuk b e s l e y i p halkın ununa ve buğdayına zarar etmeyeler. Ve kimsenin buğdayını değiştirmeyeler ve değirmeni başıboş bırakmayalar ve yabana gitmeyeler ve taşlarını vakit geldikçe düzelteler ve haklarından artık tereke almayalar." Taner ERGİN. Osmanlı Esnafı, s. 202

EEEk

Günümüzde

benzer

nitelikteki

düzenlemelere

örnekler

veriniz. Belgeyi kalite, üretim, fiyat standartları açısından değerlendirerek loncaların sanayi üretimi üzerindeki etkilerini belirtiniz. Osmanlı Devleti'nde sanayi küçük işletmelerden oluşmuş olup "lonca" adı verilen esnaf teşkilatının elindeydi. Seçuklular Dönemindeki ahiler, Osmanlılarda kuruluş dönemi sonlarından itibaren askerî ve siyasi özelliklerini kaybederek esnaf teşkilatına dönüşmüş, geleneklerini ve eğitimlerini bu alanda devam ettirmişlerdir. Bu süreç sonunda ekonominin geliş­ mesiyle kentlerde çarşıların her köşesinde bir lonca oluşmuş, her loncada da aynı mesleğe mensup esnaf bir araya gelmişti. Kentler büyüdükçe iş bölümü ve uzmanlaşma da derinleşmiş, lonca sayısı artmıştı. Loncalar bir beldede üretilen malın miktarı, kalitesi ve fiyatının belirlenmesinde söz sahibiydi. Sanayi sistemi; deri işlemeciliği, ipekli ve yünlü dokumacılıkta olduğu gibi hayvancılık, pamuklu dokumacılık ve tarımla yakın ilişki halindeydi. Gemi inşa sanayisi ise devletin bizzat organize edip işlettiği büyük sanayiye örnek olarak verilebilir.


Avrupa'da daha yüksek fiyat verilmesi Osmanlı sanayi ham maddelerinin de Batı'ya taşınmasına yol açıyordu. Devlet ticaret serbestisini benimsemesine karşılık ülke için büyük önem taşıyan buğday, tuz gibi gıda maddeleri; deri, pamuk ve pamuk ipliği gibi sanayi ham ve yarı mamul maddeleri ile silah, top, gülle, barut gibi savunma araçlarının ihracını yasaklıyordu. Fakat Batı, yine fiyat farkından yararlanarak ihtiyaç duyduğu ham maddeyi kaçak olarak Osmanlı ülkesinden edinebiliyordu.

:ıraı

• Tarım ve Hayvancılığa Dayanan Sanayiler Bu alanda önemli bir dal olan dokuma sanayii, lifli bitkileri (keten, kenevir, pamuk vb.) ham madde olarak kullananlar, yünlü kumaş üretenler ve ipekli dokumacılar olmak üzere üç kısımda ele alınabilir. Birinci tür lifli bitkilere dayalı üretim Anadolu'nun her tarafında yaygındı. Batı, Orta ve Güneydoğu Anadolu'nun ve Suriye'nin pamuklu dokumaları oldukça tanınmıştı. Ege, İstanbul ve Kastamonu çevresinde gelişmiş bir keten dokuma sanayii vardı. Bursa ve Bilecik ipekli dokuma ve kadife merkeziydi. Ayrıca Bursa alacası, peştemal, nefti, mavi bez, çeşitli renklerde kadifeler, kutni denen pamuklu-ipekli kumaş Bursa'nın ünlü kumaşları arasındaydı. Yine Bursa'da altın (sırma) ve gümüş telli (sim) kumaşlar dokunmaktaydı. İstanbul'da dış pazarlar için de üretim yapan kaliteli basma imalathaneleri bulunuyordu. Fener Tahta Minare'de iltizamla işletilen bir çuha fabrikası vardı. Burada 1720'den sonra kalın ipekli kumaş da dokunmuştur. İstanbul'da XVIII. yüzyılda üstün kaliteli ipekli dokuma sanayii gelişmişti. Deri sanayii İstanbul, Edirne, Kayseri, Ankara, Bursa, Konya gibi şehirlerde önemli bir yere sahipti, isjanbul ve Edirne'de belli kalite ve standartlara uygun olarak üretimde bulunan kürkçü esnafının faal olduğu bilinmektedir. Halıcılık, Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri önemli bir üretim alanıydı. Bu dönemde Uşak, Gördes, Kula, Milas, Ladik (Denizli) halıcılığı meşhurdur. Buralarda dokunan halılar Avrupa'da büyük talep görmüştür. Ankara ile çevresinde dokunan yünlü dokumaya (sof), büyük bir iç ve dış talep vardı. XVIII. yüzyılda Ankara civarında tiftik sofu üretimi devam etmiş ve dışarıda da yüksek talep görmüştü. Selanik'te de çuha ve keçe üretilmekteydi. Dericilik ve d o k u m a s a n a y i i n d e k i gelişme, b o y a c ı l ı ğ ı n da g e l i ş m e s i n i sağlamıştı. Hatta Avrupa'nın lüks kumaşları Bursa ve diğer şehirlerdeki boyahanelerde boyanıyordu. XVI. yüzyıl sonlarındaki uzun savaşlar ve Celali isyanları tarımla beraber sanayii de olumsuz etkilemiştir. Bir çok sermaye sahibi ve kalifiye elemanın Iran ile yapılan savaşlarda ölmesi Bursa'da bazı atölyelerdeki tezgah sayısının azalmasına bazı atölyelerin ise tamamen ortadan kalkmasına yol açmıştı. Ayrıca bu yüzyılın ikinci yarısında (1563'te olduğu gibi) Batı'nın yüksek ham madde talebi bazen Osmanlı Devleti'nin güvenliğini tehlikeye düşü­ rebiliyor, iç üretimdeki yetersizliği artırıyor ve yerli sanayii darboğaza itiyordu. Böyle durumlarda ham madde (tiftik ve sof ipliği vb.) ihracatı yasaklanıyordu. Osmanlı ekonomisi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar Batı'nın fabrika üretimine karşı başarıyla direnmiştir. Pahalı fakat kaliteli olan Osmanlı malları ucuz fakat kalitesiz olan Avrupa mallarına, özellikle yelken bezi gibi stratejik ü r ü n l e r d e , Avrupa'da bile tercih edilmiştir. XIX. yüzyıldan itibaren A v r u p a mallarının Osmanlı pazarında rağbet görmesi Osmanlı sanayisinin çökmesine neden olmuştur.

Osmanlı Devleti'nde halı dokumacılığı önemli zanaatlardandı.


Madencilik ve Maden Sanayii

Yandaki metinden hareketle Osmanlı Devleti'nin madencilik politikası

ile ilgili hangi çıkarımlarda bulunulabilir? •

Günümüzdeki madenlerden hangileri stratejik

açıdan önemlidir? Nedenini belirtiniz. Osmanlılar madenî para sisteminin gereklerine ve savunma sanayinin ihtiyaçlarına göre maden II. Mehmet Dönemine ait (1455) Novoberdo işletmeciliğini geliştirmişlerdir. Maden işlemeciliği Maden Yasaknamesi'nden... tarım aletleri, ev gereçleri ve savaş malzemeleri Emrimdeki Hasan'ı Novoberdo Madenlerini üzerine yoğunlaşmıştı. Savaş ihtiyaçlarının baskısı işletmeye gönderdim ve büyürdüm ki: yeni işletmelerin açılmasını zorunlu kılmıştı. Bu 1. Varıp madenleri ve bütün ürünleri nedenle gülle döküm fabrikaları açılmış ve savaş koruyup gözete. Çarhları, kuyuları işlete. Emrim gemisi yapımı yoğun birtempoda sürdürülmüştür. gereğince çalışmayıp avare gezen kuyucuları ve çarhçıları çalıştırıp kuyuları işlettire. XVII. yüzyılın sonlarında yeni para politikasının bir İşletmeyenlerin hakkından gele. uzantısı olarak Rumeli ve özellikle Anadolu'da kapan­ 2. Madenlere ve işçilerine benim memurla­ mış maden ocakları yeniden işletmeye açılmış veya rımdan ve adamlarımdan başka kimse karış­ yenileri kurulmaya başlanmıştır. maya. Hasan kulum her kim karışacak olursa XVII. yüzyılın sonlarından itibaren Batı teknik onları dururup hakkından gele. açıdan Osmanlılardan daha ileri seviyedeydi. Örneğin 3. Ve büyürdüm ki ilan verip kuyucu, çarhçı teknik açıdan Avrupa topları Osmanlı toplarından ve madencilerinden uygun olan bu işten üstündü. Tersane'deki gemi inşa faaliyetlerinde anlayanları getirtip madenleri işlete. Avrupalı teknisyenler görev almaktaydı. Kalyonlar için Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı İktisadi Kurumları, gerekli olan 70-80 kantar (1 kantar=yaklaşık 56 kg) s. 55 (Sadeleştirilmiştir.) ağırlığındaki demir, yurt içinde üretimi mümkün olmadığından, İngiltere'den ithal edilmekteydi. Bir humbaracı ustasının bulduğu yöntemle XVIII. yüzyıl başında tersanede 70-80 kantarlık büyük demir kütükleri üretecek bir fabrika kurularak faaliyete geçti. Ancak XVIII. yüzyılın sonlarına doğru iktisadi daralma diğer sektörlerde olduğu gibi madenciliği de olumsuz etkilemişti. 3. Tüketim Ekonomide üretim kadar tüketim faaliyetleri de önemlidir. Toplumun alışkanlıkları, yaşam standartları tüketimin özelliklerini belirlemek açısından önem taşımaktadır. Osmanlı Devleti'nde tüketim alışkanlıkları köylerde, kasabalarda ve şehirlerde yaşam şekillerine göre farklılık göstermiştir. Geliri çok olan insanlar Osmanlı esnafından tüketime daha fazla yönelmişlerdir. Şehirlerde yaşayanların tüketim alışkanlığı, bir görünüm köylere oranla çok çeşitli ve fazlaydı. Başkent İstanbul, tüketimin en yoğun olduğu yerdi. Kalabalık nüfusu beslemek için Anadolu'dan ve Rumeli'den un, et, tahıl gibi temel gıda maddeleri düzenli olarak istanbul'a getirilirdi. Tarıma bağlı yaşayan köylerde kendi ürettiklerini tüketme alışkanlığı yaygındı. Osmanlı Devleti'nde dış ülkelerden gelen lüks malların tüketimi XVII. yüzyıldan itibaren, artmaya baş­ ladı. Bu lüks tüketim üst düzey devlet yöneticileri ile şehir halkı arasında kabul görürken, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal kesime ulaşamadı. Osmanlı Devleti'nde ihtiyaç malları ve ham maddeler şehirlerdeki kapan adı verilen toptancı hâllerine getirilirdi. Burada kapan emini adını taşıyan görevlilerce eşit olarak satıcılara ya da imalatçılara dağıtılırdı. Böylece bir malın üretim safhasından satış noktalarına kadar tek elden dağıtımı sağlanıyor ve aracısız olarak tüketiciye ulaştırılarak fiyat artışı engelleniyordu. Ayrıca bölgedeki arz-talep dengesine göre fazla gelen ürünler ihtiyacı olan diğer eyalet ve sancaklara gönderiliyordu.


4. Ticaret ve Ulaşım Sistemi Anadolu'nun konumu ve yandaki metinden hareketle Osmanlı Devleti'nin hangi nedenlerle ticarete önem verdiğini açıklayınız. Osmanlı Devleti de Türkiye Selçukluları gibi ticarete büyük önem vermişti. Devlet, güvenli bir piyasa ortamının oluşmasını, serbest ticaretin, transit ve dış ticaretin geliştirilmesini bir görev GÜMRÜK GELİRLERİ bilmiştir. Bu nedenle ticaretin denetimi ve yol Ceneviz kayıtlarına göre, 1475'te İstanbul ve güvenliğinin s a ğ l a n m a s ı devletin sorumluluğu Gelibolu gümrük geliri üç yıllık iltizam karşılığı 120 altındaydı. Ticari faaliyetlerde tekelci eğilimlerin bin Venedik altınına (yaklaşık 6 milyon akça) güçlenmesine, üretici ve tüketiciyi zarara uğratacak varıyordu. Osmanlı arşiv kayıtlarına göre, birçok durumların ortaya çıkmasına izin verilmezdi. Dış limanı içine alan İstanbul gümrük bölgesinin ticarette devlet denetimi, dışarıya altın ve gümüş 1481'de bölge gümrük geliri üç yıl için 9.500.000 çıkışının yasaklanması ve bunun için yabancı tüccarın akça hesaplanmıştır. Mültezimlerin artırmaları yine mal ile ülkesine dönmesinin sağlanması, bazı sonucu aynı yıl içinde dört yıllık gelir tahmini stratejik malların (pamuk, demir, kurşun, hububat, (mukataa) 12.500.000'dir. Gümrük gelirindeki kalay, çelik, barut vb.) ihracının yasaklanması, para artış bu bölgenin, Osmanlı Döneminde Avrupa ve darlığına neden olduğu için ithal edilen altın ve gümüş Akdeniz'le başlıca ticaret limanı olarak son derece üzerinden gümrük alınmaması şeklinde bir politika gelişmiş birAvrupa limanı olduğunun kanıtıdır izleniyordu. Prof. Dr. Halil İNALCIK. Doğu Batı. s. 284-285 Osmanlı toprakları, Doğu ve Batı ekonomilerini birbirine bağlayan İpek ve Baharat yollarının üzerinde bulunuyordu. Bu yollardan elde edilen gümrük gelirleri devlete önemli bir kaynak sağlıyordu. Bu nedenle Osmanlı devlet adamları ticari vergileri artırmak ve mal kıtlığı yaşamamak için kapitülasyonları vermekte tereddüt etmemişlerdi. Kapitülasyonların verilmesinin bir başka nedeni de uluslararası yeni ticaret yollarının keşfi ile XVI. yüzyılda okyanuslara kayma eğilimine giren Avrupa transit ticaretini Akdeniz'de tutma düşüncesiydi. Çeşitli ülkelerden ve özerk yönetimlerden oluşan Osmanlı Devleti'nin merkezî bir devlet olabilmesi ancak sağlıklı bir haberleşme ve ulaştırma ile sağlanabilirdi. Devletin ulaştırma sistemi su ve kara yolları olarak iki kısımda incelenebilir. a. Deniz ve Nehir Ulaşımı Anadolu'nun coğrafi konumu ve ilk çağlardan beri transit ticaret bölgesi olması deniz ulaşımını gerekli kılıyordu. Selçuklulardan beri Kırım, Avrupa, Mısır ve Suriye limanlarıyla Kuzey ve Güney Anadolu limanları arasında yoğun bir ticaret vardı. Selçuklular ile Aydınoğulları ve Menteşeoğulları gibi beyliklerden denizciliği devralan Osmanlılar, sınırlar genişledikçe su ve deniz yollarını da ele geçiriyordu. Osmanlı Devleti İstanbul'un fethinden sonra denizciliğe daha çok önem verdi. Karadeniz'de Azak, Kefe, Akkerman gibi Kuzey Karadeniz limanları XV. yüzyıl sonunda fethedildi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında donanma Kuzey Afrika'yı fethedecek ve Akdeniz'de hâkimiyet kuracak güce erişti. Sınırlarının en geniş olduğu dönemlerde Karadeniz, Marmara, Kızıldeniz

XX. yüzyıl başında İstanbul Limanı'na mal getiren tekneler


Türklerde Ekonomi

Develer kervan en önemli vasıtalarındandı.

ticaretinin

gibi iç denizlerin yanı sıra Akdeniz ve Basra Körfezi'nde de büyük ölçüde hâkimiyet sağlandı. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Azak Denizi'ne açılan Don Nehri'yle Hazar Denizi'ne dökülen Volga Nehri'nin birleştirilmesini amaçlayan kanal projesiyle Karadeniz ile Hazar Denizi arasında irtibat sağlanacağı ve dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin Türkistan'a yönelebileceği düşünülmüştü. İşe başlandıysa da önemlerinin azalacağını düşünen Kırım Hanları projenin gerçekleşmesini engellemiştir. Ticaret yolları savaş malzemesi naklinde de kullanılıyordu. Karadeniz limanları (örneğin Trabzon) İran'da savaşan ordulara Tuna buğdayının veya Macaristan'da savaşan ordulara Kığı (Bingöl) demiri ve top güllesinin ulaştırılmasında önemli bir araçtı. Osmanlılarda nehir ulaşımının çok önemli olmadığı söylenebilir. Zira Kuzey Anadolu Bölgesinin dik ve hızlı akan dar nehirleri, ulaştırmaya elverişli değillerdi. Fırat ve Dicle üzerlerinde sınırlı bir ulaştırma faaliyetiyle Tuna Nehri'nin ulaştırma ve nakliyata elverişliliği bu konuda istisna oluşturmaktadır. b. Kara Yolu Ulaşımı Osmanlı ulaştırma şebekesi içinde kara ve deniz ulaşımı bütünleşmişti, istanbul, izmir, Antalya, Alanya, Sinop ve Trabzon gibi limanlar aynı zamanda kara yollarının bitiminde bulunuyorlardı. Osmanlılar, Bizans ve Selçuklulardan devraldıkları yol, kervansaray, köprü gibi bayındırlık tesislerini koruyup geliştirmiştir. Ayrıca yeni fethedilen Rumeli'de bir çok kervansaray, han, köprü, imaret, misafirhane yaptırılmış ve bunlar da zengin vakıf gelirleriyle finanse edilmiştir. İç ulaşımda da deve ve tekerlekli araçlar yaygın olarak kullanılmıştır. Bu durumda taşıma maliyetleri oldukça yüksekti. Osmanlı Devleti geniş sınırlara sahip olduğundan değişik ticaret yolları ülkeden geçmekte olup işlek bir ulaşım ağı ve şebekesi kurulmuştu (sayfa 145'teki haritayı inceleyiniz). Yol ağı üzerindeki menziller arasında at, katır ve deve kervanlarının seferler yapmalarına imkânlar hazırlanmıştı. Menzil örgütü ile devlet, resmî haberleşmedeki güven ve hızı sağlamak için her menzilin çevresindeki köy ve kasabaları dinlenmiş ulak hayvanı bulundurmak ve habercileri ağırlamakla yükümlü kılmıştı. Ayrıca buralarda esnaf örgütü kuralları içinde taşımacılığı meslek edinmiş Mekkâri taifesi, özel ulaşım ve ticari mal naklini üstlenmişlerdi. Ulaşım güvenliğinin sağlanması için zaviyeler yaptırılmış, yol, geçit ve köprülerde dervişler istihdam edilmiştir. Sonraları bu amaçla derbent teşkilatı oluşturulmuş, Anadolu'da ve Rumeli'de binlerce aile, avarız vergilerinden muaf tutularak bu işle görevlendirilmiştir. Osmanlı ekonomisinde tüccarlar niteliklerine göre üç gruba ayrılmıştı. Tacir-i mütemekkin yani sermayedarlar, malı ucuz ve bol olduğu _ — ^ . .. dönemde depolayıp fiyatlar arttığında satıp kâr | ""'V ederdi. •^^•^^^^^MMBİ


Tacir-i seffar, bir bölgeden malın fiyatının yüksek olduğu başka bir bölgeye mal taşıyarak kâr ederdi. Bir de belli bir yerde mal gönderebileceği güvenilir temsilcileri bulunan ve bu yolla ticaret yapanlar vardı. 5. Para ve Finansman Sistemi • Yandaki metne göre Osmanlı Devleti'nin madenî vara sistemine yönelik aldığı tedbirleri ve bunun nedenlerinin neler olabileceğini belirtiniz. •

Günümüz

hangisidir?

ekonomisinde

Paranın

kullanılan

vara

sistemi

değerini korumak amacıyla hangi

II. Mehmet tarafından Serez Darphane eminine verilen kanun­ nameden... 1. Oraya varıp tam bir emanet ve doğruluk ile emin olarak zaman kaybetmeden işleri kaydede. Eminin bilgisi olmadan hiçbir şey yapılmaya. 2. Halkın gümüşü darphaneye geldi­ ğinde emin terazi yanında otura ve kontrol ede. Gümüş tartılıp alındıktan sonra gümüşün eritildiği yere varıp kepçeyi gözetleye. Gereği gibi kontrol ede ki arasında yaramaz nesne kalmaya.

tedbirler alınmaktadır? Bütün geleneksel ekonomilerde olduğu gibi Osmanlı 3. Darphane içinde sikke emiri ustalar ekonomisi de madenî para sistemine dayanıyordu. Devlet sikke kalıplarını evlerine alıp gitmeyeler altın ve gümüşün eşya olarak kullanılmasının önüne geçmeyi hazinede bırakalar... ve özellikle para olarak kullanılmasını amaçlıyordu. Ülkedeki 4. Darphane emini gümüş akçeyi altın ve gümüş miktarının değişmesi ekonomik dengelerin sahibine vere. Ayar sahibi gümüşü tartıp bozulmasına yol açıyordu. Bu nedenle ülkeye kıymetli maden alırken sahibine zulüm etmeye, vezni tam girişi teşvik edilmiş çıkışı ise yasaklanmıştır. Böylece ayarlaya. Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı Ekonomisi piyasanın ihtiyacı olan para finanse edilerek para arzının ve Kurumlan, s. 75 (Sadeleştirilmiştir.) yeterli seviyede olması amaçlanmıştır. Maden darlığı durumunda yandaki tabloda da görüldüğü üzere paranın < w — ı — — içindeki bakır oranı çoğaltılarak (kızıl akçe) veya paranın OSMANLI AKÇESİNİN kenarları kırpılarak (tağşiş) devalüasyon gerçekleştiriliyordu. AYAR SEYRİ Osmanlı Devleti'nde paranın basıldığı darphaneler üçer senelik dönem­ Yıllar ler için iltizam yöntemiyle kiraya verilen işletmelerdi. Para basılması için 1 3 2 8 - 1 4 4 5 9 0 gerekli olan sikke kalıpları, mahallî darphanelere İstanbul'dan gönderilirdi. 1 4 4 5 - 1 4 7 2 9 0 Ülkede kullanılan yabancı paralar ve madenler tartıyla alınır, karşılığında 1 4 7 2 - 1 5 1 4 8 5 yeni basılan Osmanlı parası verilirdi. Bu şekilde serbest darp hakkıyla hem 1 5 1 4 - 1 5 6 7 8 5 darphane hem de hazine sürekli gelir elde ederdi. Osmanlı ülkesinde birçok 1 5 6 7 - 1 5 8 4 8 5 şehirde (Edirne, Bursa, Urfa, Üsküp vd.) darphane açılmasının bir sebebi 1 5 8 4 - 1 6 0 1 8 5 de ulaştırma ve nakliyat imkânlarının kısıtlı olmasıydı. 1 6 0 1 - 1 6 0 4 8 5 Osmanlılar XIX. yüzyıla kadar madenî para kullanmışlardı. Madenden 1 6 0 4 - 1 6 2 3 8 0 kesilen yassı, yuvarlak parçacıklara sikke; gümüşten kesilen sikkelere 1 6 2 3 - 1 6 4 8 7 5 akçe; altından kesilen sikkelere sikke-i hasene denirdi. Akçe piyasadaki 5 0 1 6 4 8 - 1 6 8 8 diğer sikkelerin değerlerini belirlemede kullanılan bir ölçekti (Başlangıçta 1 6 8 8 - 1 7 0 4 7 0 1 altın= 60 akçe idi.). Zamanla içerde ve dışarıdaki iktisadi şartların 1 7 0 4 - 1 7 5 8 6 8 değişmesiyle akçe değer kaybettiği için XVIII. yüzyılda kullanılmaz hâle 1 7 5 8 - 1 7 7 4 6 0 geldi. Muhasebe kayıtlarında para, günlük yaşamda ise daha çok kuruş ve 1 7 7 4 - 1 7 8 9 4 6 altın kullanılmaya başlandı. Tanzimat Döneminde 1839'da çıkarılan Kaime 1 7 8 9 - 1 8 1 9 4 6 adlı kâğıt para karşılığı olmayıp bono olarak düşünülmüştü. 1844'te 20 Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK, "Genel kuruş değerinde "mecidiye" adıyla yeni para çıkarıldı. 100 kuruş bir Osmanlı Hatlarıyla Osmanlı Para Tarihi", lirası olarak belirlendi ve temel para birimleri kuruş ve mecidiye oldu. Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 805 6. Esnaf Birlikleri Osmanlı iktisadi hayatında, geçimini ticaret ve zanaatla sağlamak, bir dükkân açmak "gedik" denilen bir işletme iznine tabiydi. Ahi geleneğine göre yetişen esnaf ve sanatkârlar loncalar hâlinde teşkilatlanmıştı. Lonca mensupları sıkı bir hiyerarşi ile loncaya bağlanmıştı. Gedik sahibi ölünce dükkân veya imalathane o işin başında bulunmak, çalışmak şartıyla evladına kalırdı. Evladı yok ise veya baba mesleğini terk etmiş ise o "gedik" devlete kalmış sayılır ve lonca tarafından, layık görülen bir kalfaya devrolunurdu. Eski gedik sahibinin mirasçısına da işi terk eden evladına da dükkânda kalan mallar, âlet ve edevatın değer bedeli ödenirdi. Her loncanın reisi olarak bir "pir"i, güvenlik amiri olarak da bir "yiğitbaşfsı vardı; bunlar o lonca mensupları tarafından seçilir ve hayatları boyunca o mevkide kalırlardı. Her loncanın hükümetle olan münasebetini temin Fatih Devrinde eden bir de "kâhya, kethüda"sı vardı; bunlar memuru olduğu loncanın idari ve bastırılan altın para mali işleriyle ilgilenirdi. Ayrıca lonca mensuplarının devletçe olan işlerini takip eder, herhangi bir yolsuzluktan ve suistimalden devlete karşı mesul olurdu.


Her loncanın bir tasarruf sandığı vardı. Lonca mensupları; gedik sahibi, kalfası, çırağı, ustası ve amelesi kazancından, yevmiyesinden yüzde birveya iki bu sandığa belirli bir para yatırmaya mecburdu. Herhangi bir felaket karşısında veya kendisine işletme izni alınacağı zaman parası yetişmezse sandık borç verirdi. Kethüdaların yevmiye hesabıyla alacakları da bu sandıktan ödenirdi. Onun içindir ki başlı başına bir sandık idare edemeyecek kadar az olan esnaf, kendilerine iş olarak bağlı daha kalabalık bir esnaf zümresine "yamak" adıyla bağlanırdı. Örneğin uncular, un elekçileri, buğday çalkayıcılar, kalburcular ve nişastacılar değirmencilerin yamağı addedilmişti. Aynı işle meşgul zanaat ehli ve esnaf umumiyetle bir büyük han içinde yahut bir çarşıda, toplanmış olurdu. Örneğin İstanbul'da Büyük Saraç Hanı (Saraçhane), Mısır Çarşısı (baharatçılar). Zanaat ehli olan esnafın bekâr uşakları bekâr hanlarında otururlar, bu hanlara da lonca kefaletiyle alınırlardı.Şehir asayiş ve huzurunu bozacak hâllere izin verilmezdi.

Mimarlar loncası geçit töreninde

resmî

Ahi Ahlakının Bazı Kuralları Şunlardır: İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak; sözünü bilmek ve sözünde durmak, hizmette ayırım yapmamak, yaptığı iyilikten karşılık beklememek, tatlı dilli güler yüzlü olmak; dostluğa önem vermek, tevazu sahibi olmak, dedikoduyu terk etmek, komşularına iyilik etmek, başkasının malına hıyanet etmemek, sabırlı, cömert olmak, sır saklamak; maiyetinde ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek...

Ahi ahlakına sahip Osmanlı esnafının müsterisiyle ilişkilerini içeren bir metin yazarak sınıfta dramatize ediniz. 7. Narh Sistemi BURSA BELEDİYE KANUNU'NDAN * (1502) iktidar sahibi padişahtan gelen emirde; Bursa'da olan iş adamları ve bilirkişilerin hazır bulundurulup her alanda alınan, satılan ve işlenen şeylerin tümüne konulmuş ve uzun zamandan beri geçerli narhlar tespit edilerek ayrıntılı bir defter hazırlanması, narhlarda değişiklik yapılan hususların zaman geçirilmeden deftere yazılıp gönderilmesi istenmekte... ... Narhların durumu soruldukça bütün narhların beş altı yıldan beri tamamen değiştiği, bozulduğu ve narhla katiyen amel edilmediği tespit edilmiştir. Mutfak tuzu bol olduğu vakitlerde dört okkası bir akçaya olup azaldığında üç okkası ve kışın iki okkası bir akçaya olacak. Kirazın ilkin yüz elli dirhemi bir akçaya ve üç günden sonra iki yüz dirhemi bir akçaya, daha sonra iki yüz elli dirhemi bir akçaya ve her üç günden sonra yüz dirhem artırılarak en son okkası bir akçaya olacak. Çilingirlerle ilgili araştırma yapıldığında eskyj narhı uyguladıkları görüldüğünden olduğu gibi bırakıldı... www.tse.org.tr

(özetlenmiştir.)

Yandaki "Bursa Belediye Kanunu" adlı metinden hareketle

narh

uygulamasını

tüketici

hakları

açısından değerlendiriniz ve günümüzle karşılaştırmayavınız. Eksik rekabet şartlarından dolayı fiyatlara müdahale edilmesi olarak tarif edilen narh sistemi klasik d ö n e m O s m a n l ı e k o n o m i s i n d e fiyat politikasına esas teşkil etmiştir. Osmanlı narh uygulamasında temel ölçü, arz ve talep şartları olup tekelci eğilimlerin önlenmesi istenmiştir. Özellikle zirai ürünlerde arz şartlarının çok değişken olması böyle bir uygulamayı zorunlu kılmıştı. Yine talebin arttığı Ramazan ayı öncesinde fiyatların yeniden tespiti gerekirdi. Muhtesiplikçe onaylanmış bir narh defterinin her ay İstanbul şehreminine teslim edilmesi bir gelenekti. Kuraklık, ulaşım zorlukları, harp, abluka vb. sebeplerden dolayı üretimin azalması sonucu arzda bir daralma olduğunda narh fiyatları yükseltilir, arzın genişlemesi hâlinde düşürülürdü. Para birimi olan akçenin değer kaybetmesi narh fiyatlarında bir yükselmeye, değer kazanması ise topyekûn bir azalmaya yol açardı. Fakat bu yükselme veya düşme


Türklerde Ekonomi oranları her malda aynı olmazdı. Narhların tespiti kadıların başkanlığında kurulan komisyonların göreviydi. Bir malın fiyat tespit komitesi, ilgili esnafın şeyh, kethüda, yiğitbaşı, ehli hibre gibi yönetici ve uzmanlarıyla halkın temsilcilerinden oluşuyordu. Esnaftan fiyatların yükseltilmesi talebi geldiğinde malın ham madde hâlinden son hâline gelinceye kadar geçirdiği safhalardaki maliyetleri, iş saatleri ve ücretler bilirkişilerce tespit edilir, yeterli kâr bırakması hâlinde fiyatların yükseltilmesine gerek duyulmazdı. Ortalama kâr, işin özelliğine göre genellikle % 10-20 arasında değişmektedir. Gerekli belgelerle tespit edildikten sonra kadı sicillerine geçirilir, esnaf ile halka ilan olunurdu. Narh, toptancı ve perakendeci için ayrı ayrı tespit edilirdi. Toptancıların dükkân açıp perakendecilik yapmaları yasaktı. Malın toptancıdan peraken­ decilere ulaşması belli bir düzen içinde gerçek­ leştirilir, esnafın malsız kalmaması amaçlanırdı. Ürünlerin kalite denetimi ve standardizasyonu hem üreticilerin hem de tüketicilerin uzun vadeli çıkarlarının korunması açısından önemliydi. Tespit edilen standartlar kadı sicillerine kaydedilmiş olup ülkenin uzak bölgelerinde de standartlara uyulması, bu arada ölçü ve tartı birimlerinin damgalattırılması istenirdi. Kaliteyi bozanlar ve mesleklerinde ehliyetsiz olanlar takip edilerek cezalandırılırdı. Yine kaliteli mal üretimi için esnafın kredi kullanmamaları ve öz sermayelerini arttırmaları istenirdi. Fiyat ve kalite denetiminde bizzat esnaf teşkilatının iç denetimi önemlidir. Daha sonra muhtesip, kadı, sadrazam ve nihayet padişah denetimlerde bulunuyordu. Sistemi bozmak isteyenler cezalandırılıyordu. 8. Osmanlı Ekonomisinde Meydana Gelen Değişmeler

TIMAR VE ZEAMET ERBABININ DÜZELTİLMESİ İÇİN DÜŞÜNÜLEN YOLDUR Kİ... Zeamet ve tımar topraklarını daha fazla genişletmek şu şekilde mümkündür ki padişaha ait has topraklardaki köyler her sene bölük halkına (askerlere) hizmet olarak verilmekte olup aralarında açık arttırma ile satılmaktadır. Topyekûn padişah parası adı ile ancak yüz yük akçe hazineye girmektedir. O da askerin aylığına sarf olunur. O taifeye, ulufe vermektense o topraklar zeamet ve tımar olarak verilip ulufeleri

hazineye kalsa hem bunca asker meydana gelmiş olur hem o taifenin yükü hafifletilmiş olurdu. Devlet hazinesine de büyük fayda hâsıl olurdu... Padişahımıza bildirile ki hukuka aykırı bazı vakıflar vardır. Bunlar hayır amaçlı görünse de hazineyi zarara uğratmaktadırlar. Çünkü islam memleketlerinde olan köy ve tarlalar ... düşmanla dövüşenlerin hakkıdır. Hukuken belirli yeri vardır. O toprakların vakıf yapıl­ ması ne kadar doğru olur? Zuhuri DANIŞMAN. Koçi Bey Risalesi, s. 40-41 (Düzenlenmiştir.) Not: 1 yük, 200 keseyi, 1 kese ise 10 altını ifade etmektedir.

Metne göre tımar sisteminin bozulmasının nedeni ve sonuçları neler olabilir?

XIX. yy'dan itibaren halk pazarlarını muhtesipler yerine zabıtalar denetlemeye başladı.


Sultan I. Ahmet Döneminde (1603-1617) bastırılan paralardan örnekler

XVII ve XVIII. yüzyıllar Osmanlı ekonomisi için bunalımlı dönemler olmuştur. Bunun nedenleri arasında içeride ve dışarıda özellikle Avrupa'daki gelişmeler önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devleti'nin XVI. yüzyılın sonlarından itibaren yapmış olduğu yoğun savaşlar, Celali isyanlarıyla Anadolu'da üretimin düşmesi ve taşrada devletin etkinliğini kaybetmesi sonucu toplanan vergilerin azalması gibi nedenlerden dolayı ortaya çıkan bütçe açıkları tağşişlere neden olmuş ve hızlı enflasyon görülmüştü. 1580'deki ilk büyük devalüasyonun ardından 1600'de ikinci devalüasyon yapılmış bu durum aralıklarla 1648'e kadar sürmüştü. Devlet ek gelir oluşturmak için padişaha ait olan iç hazineden merkezî hazineye para aktarmak, müsadere sistemini işletmek, tağşişler yapmak zorunda kalmıştı. Osmanlı Devleti'nin mali bunalım yaşamasının en önemli iç nedenlerinden biri askerî, idari ve mali düzenin temelini oluşturan tımar sisteminin XVI. yüzyılın sonlarına doğru çeşitli sebeplerle bozulmaya başlamasıdır. Nüfuzlu kişilerin kanunlara aykırı olarak tımar ve zeametleri kendi çevrelerine vermeleri, fetihlerin durması, aşırı nüfus artışı ve toprak yetersizliği, tımarların dağıtımındaki usulsüzlükler, tımarların zamanla vakıf veya özel mülkiyete geçmesi bu sistemin bozulmasına neden olmuştur. Ayrıca Avrupa'da kurulan ateşli silahlara sahip merkezî ordular karşısında, eyalet (tımar) askerlerinin yetersiz kalmaları, devletin merkezî ordu kurmak istemesine neden olmuştur. Devletin gelirlerini merkezde toplamak amacıyla tımarları yüksek bedeller karşılığında iltizama vermesi tımar sisteminin çözülüşünü hızlandırmıştır. Önceki bilgilerinizi kullanarak tımar sisteminin bozulmasının ekonomik sonuçlarını açıklayınız? Devletin XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra ekonomide nakit ihtiyacının artmasıyla vergi gelirlerini merkezî hazinede toplama çabaları ilk dönemlerden itibaren tımar sistemiyle beraber merkezden uzak eyaletlerde uygulanan iltizam sisteminin yaygınlaşmasına neden oldu. Daha sonra malikane sistemi geliştirilerek 1695 yılında bir ferman ile yürürlüğe konuldu. MUKATAA (İLTİZAM) SİSTEMİNDE Devlete ait mukataa denilen işletmeler (maden, orman, tuzla vb. işletme) üç yıllığına mültezime kira­ lanıyordu. Devlet süre dolmadan mukataayı ihalede gerçekleşen miktardan daha yüksek bir meblağa almak isteyen başka bir girişimciye de devredebilirdi. Mukataalar ihaleye çıkarıldığında devlet, girişimciden kendisine daha önceden saptanmış bir miktarın ödenmesini istiyor, bunun karşılığında da mültezimi toplayacağı vergi konusunda serbest bırakıyordu. Sistem, gelir toplama konusunda oldukça yavaştı.

MALİKANE SİSTEMİNDE Bu sistemae mukataa malikaneciye ömrü boyunca kiralanmıştır. Buna karşılık girişimci devlete iki ayrı ödeme yapıyordu: İlk ödeme bir kereye mahsus ve oldukça yüksek meblağlara varabilen muaccele, ikincisi ise daha az bir meblağ olup heryıl yapılan mal idi. Muaccele meblağları, iltizamda olduğu gibi açık arttırmalarda oluşuyor, mal meblağları ise devlet tarafından belirleniyordu. Girişimci öldüğünde malikane mirasçılarına devredilemiyordu. Bu durumda devlet malikaneyi yeniden açık arttırma yöntemiyle satıyordu. Malikaneci hayatta iken mali­ kanesini üçüncü şahıslara satma hakkına sahipti. Bu satış işleminden devlet, orijinal muaccele miktarının % 10'unu vergi olarak almaktaydı.

Tımar sisteminden mukataa sistemine geçmek devlete hangi avantajları

sağlamıştır? •

Mukataa ve malikane siteminin üretici ve girişimci açısından yarar ve

zararları neler olabilir? •

Malikane sistemine geçmek devlete hangi avantajları sağlamıştır?


1695-1844 arası yıllık ortalama muaccele geliri Yıllar

muaccele geliri

1695-1703

1 8 0 . 0 0 0 kr.

1718-1722

3 8 5 . 5 1 3 kr.

1764-1767

7 6 8 . 0 0 0 kr.

im

Osmanlı Bütçeleri (Osmanlı g ü m ü ş parası kuruş olarak)

Hüüfl

^njn

9.852.728

10.094.824

113,06

1704/05

10.451.135

10.847.892

100,25

1710/11

10.840.971

8.339.041

-

1701 / 0 2

1780-1585

9 5 6 . 6 5 2 kr.

24,56

1746

12.857.190

9.278.000

1793-1798

8 7 1 . 6 8 4 kr.

-8,88

1748

13.741.281

14.255.470

1808-1814

1 . 6 8 3 . 3 3 6 kr.

93,11

1761 / 6 2

14.514.288

14.064.788

1832-1837

1 . 8 3 0 . 6 0 6 kr.

8,74

1784

14.488.382

15.808.250

1838-1844

2 7 5 . 4 3 0 kr.

-84,95

1785

14.809.666

18.693.336

Mehmet GENÇ,

Osmanlı

İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 115

Mehmet

GENÇ,

Yönetici tabaka malikane sisteminden en çok yararlananların başında geliyordu.

Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, s. 222

Mukataa sistemiyle devlet peşin olarak vergi tahsil etmişse de mültezimin vergi kaynağını ne kadar bir süre ile kontrolü altında tutabileceği belirgin değildi. Çünkü devlet mukataayı süresi dolmadan daha yüksek bir bedel karşılığında başka bir girişimciye devretme hakkına sahipti. Böylelikle mültezimin ilk planlamış olduğu süre ile gerçekleşmiş süre arasında bir farklılık doğmaktaydı. Mukataanın yeniden açık arttırmaya çıkarılması sistemin rekabete dönüşmesine ve maliyeye de önemli bir gelir aktarılmasına yol açmıştır. Bu sistemde vergi kaynağının kontrol süresinin belirsiz olması, mukataanın mültezim tarafından aşırı ölçüde sömürülmesine yol açmıştır. Mültezim, en kısa zamanda yatırımının karşılığını vergi kaynağından karşılamaya çalışmıştır. Malikane sistemine geçişle hem devletin acil para ihtiyacı hem de yıllık olağan giderlerini finanse etmek amacı güdülmüştü. Bu sistem seksen yıl içinde Osmanlı finans sistemine hâkim olmuş ve bu zaman zarfında sağlamış olduğu toplam gelirler de yüzde bin dört yüz oranında artmıştı. Sağlanan gelirlerdeki bu büyük artış, malikane olarak satılan vergi kaynaklarının çok gelir getiren bir yatırım aracı olmasından kaynak­ lanıyordu. Zira bu sisteme en çok yatırım yapanlar devletin ileri gelenleri, elit zümresiydi. Askerî sınıf olarak bilinen bu zümrenin ise mülkiyet hakları çok sınırlıydı. Böylelikle ekonomik durumu çok iyi, ancak mülkiyet edinme hakkı oldukça sınırlı olan bu sınıfa, kişinin yasam süresiyle sınırlı olsa da rahatça mülkiyet edinme fırsatı doğmuş oluyordu. Malikane sistemi XVIII. yüzyıl boyunca devam etti. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'nın getirdiği ağır yük nedeniylel 775'te esham adı verilen senetler piyasaya sürülerek iç borçlanma süreci başladı. Bu mukataların yıllık karlarının paylara ayrılarak bu payların satılması işlemiydi. Malikane sistemi zamanla ayanlığın güçlenmesinde ve daha sonra büyük toprak sahiplerinin ortaya çıkışında etkili olmuştur. MERKANTALİZM Osmanlı ekonomisinin bozulmasında dış gelişmeler de Merkantalizm, XVI. yüzyılın etkili olmuştur. Coğrafi Keşifler sonunda sömürgelerden gelen ortasından XVII. yüzyılın sonlarına kadar Batı Avrupa'da etkili olmuş bir kıymetli madenler (özellikle gümüş) Avrupa'dan sonra ekonomik anlayıştır. Bu anlayışa göre Osmanlı topraklarında da hızla yayıldı. Avrupalı tüccarlar bir ülkenin zenginliği sahip olduğu aldıkları mala karşılık merkantilist anlayışla altın yerine altın, gümüş gibi değedi madenlerin gümüşle hatta mal ile ödeme yapıyorlardı. Bu durumda ülkede miktarıyla ölçülebilir. Merkantalizme gereğinden fazla gümüşün bol, ucuz ve kolay bulunur olması göre, yönetim ekonomide korumacı bir madenlerin işletilmesini ekonomik olmaktan çıkardı. Bu rol üstlenmeli, dış satımı desteklemeli nedenle Rumeli'de pek çok maden ocağı kapandı ve bu ve dış alımı sınırlandırmalıdır. madenlerin çevresindeki darphaneler de aynı şekilde Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı-Türkiye kapanmak zorunda kaldı. Ekonomik dengelerin bozulmasıyla İktisadi Tarihi, s. 88 (özetlenmiştir.) güç durumda kalan devlet daha hafif akçe basmak suretiyle


Türklerde Ekonomi DOĞU TİCARET YOLLARI 1554'te sadece Venedikliler, İsken­ deriye'den 6000 kental baharat aldılar. 15601564 arasında Orta Doğu'da yıllık 12 bin kental baharat alımı, Vasco de Gama'nın Hint yolunu keşfinden önceki miktar kadardır. 1564'te bir Portekiz casusu, İskenderiye'ye 30 bin kental baharat geldiğini hükümetine bildirmekteydi, ingiliz kayıtlarına göre1583'te, her ay Basra Limanı'na yanaşan Hürmüz gemilerinin Hint eşyası, baharat, ecza, indigo boyası ve Kaliküt kumaşları getirdiklerini yazar. Bu kayıtlar XVI. yüzyıl sonlarına kadar Kızıldeniz yolunun Hint ticaretine kapanma­ dığını göstermekle kalmıyor, ticaretten elde edilen gümrük vergilerinin ne kadar önemli olduğunu da gösteriyordu. Prof. Dr. Halil İNALCIK, Doğu Batı, s. 186 (Özetlenmiştir.)

1584'te büyük devalüasyonu gerçekleştirmek zorunda kaldı. Bundan sonraki süreçte akçenin değerini sabit tutmak mümkün olmadı. XVI. yüzyılda Avrupa'da fiyatların artması ham maddenin daha ucuz bir şekilde Osmanlıdan temin e d i l m e s i n e b u n u n d a O s m a n l ı Devleti'nde enflasyonun ve fiyatların artmasına, para değerinde düşüşe neden olmuştur. Uluslararası ticaret açısından Doğu ticaret yolları hemen önemini kaybetmemiştir. Osmanlıların Basra Körfezi ve Hint Denizi'nde Portekizlilerle mücadelesi, bu eski ticaret yolunun tamamen önemini kaybet­ mesini önlemiştir. Baharat yolu bir yüzyıl daha Lizbon'la rekabet etmiştir. XVI. yüzyılın ilk yarısında Akdeniz üzerinden Avrupa'ya Doğu'nun ticari malları gelmeye devam ediyordu. Kızıldeniz ve Basra Körfezi yoluyla gelen bu kıymetli mallar Halep, Şam, Trablus ve Kahire pazarlarında Avrupalı tüccarlar tarafından satın alınmaktaydı.

9, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve B ü y ü m e D ö n e m i , TANZİMAT DÖNEMİNDE OSMANLI EKONOMİSİ ... Memleketin iktisadi durumu gelirlerin azalmasıyla kendini açıkça göstermektedir. Boş yere konulan birçok vergi sadece bunları toplayanları zengin etmektedir. Memuriyet satışı devlet gelirinin en büyük kaynağını teşkil etmektedir... Vilayetler başkentten gönderilen paşaların kendilerini soyacaklarına inanmaktadır... Hediye, bütün Doğu'da olduğu gibi burada da âdettir; memurlar ve subaylar bahşiş alırlar. Paranın ayarının bozulması artık son haddine gelmiştir. Burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır ve servet çok defa şu ya da bu fertte toplanan paradan ibarettir. Avrupa'daki gibi üretimden doğmamıştır... Ziraatin durumu bundan da kötüdür. Zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatları birkaç kat artmış.Boğdan, Eflak ve Mısır gibi İstanbul'un büyük zahire ambarları kapanmıştır. Memleketin içinde kimse büyük ölçüde tahıl ziraatıyla uğraşmak istemiyor, çünkü hükümet, satın almalarını, kendi kendine tayin ettiği fiyatlarla yapmaktadır. Böylelikle hükümet, uçsuz bucaksız verimli topraklar ekilmeden dururken buğdayı Odessa'dan satın almak zorunda kalıyor. Feldmareşal H.

Von MOLTKE.

Moltke 'nin Mektupları,

s.

45-48 (Derlenmiştir.)

Metin, görsel ve ön bilgilerinizi kullanarak Osmanlı Devleti, Tanzimat Döneminde ekonomi alanındahangi düzenlemeleri yapmıştır?

XIX. yüzyılda nüfus artışı ve ekonomik şartların iyileşmesi şehirlere olan göçü hızlandırmıştır.


Türklerde Ekonomi XIX. yüzyılda demografik gelişmeler Osmanlı ekonomik ve toplumsal yapısında da değişime neden olmuştur. Klasik dönemde durağan seyreden nüfus, XIX. yüzyılda iyileşen yaşam koşulları ve göçler ile artış göstermiştir. Nüfus artışı ve ekonomik yapıdaki değişim kentleşmeyi de hızlandırmıştır, önemli liman kentleri, demir yollarının geçtiği kentler ve diğer yerleşim alanlarında nüfus artışı yaşanmıştır. • Tüketim

ARABA SEVDASI'NDAN ... Bihruz Bey, kalem dairesine gitmediği günlerde ise saçlarını kestirmek, terziye elbise ısmarlamak, ayakkabıcıya ölçü vermek gibi önemsiz sebeplerle Beyoğlu'nda, vakit geçirir, sokakları arşınlar durur­ du... istanbul'a geldikten sonra üç şeye merak sarmıştı: Birincisi araba kullanmak, ikincisi ala­ franga beylerin hepsinden daha şık, daha süslü gezmek, üçün­ cüsü de Beyoğlu'ndaki frengi berberler, ayakkabıcılar, terziler ve gazinodaki garsonlarla başını gözünü yararak, Fransızca ko­ nuşmaktı...

Giyimine çok düşkün olan Bihruz Bey; mevsimin modasına göre, bazen koyu, bazen açık renkte, gayet dar elbisesini, bal rengi eldivenlerini, fesini frenk gömleğini giyerek ... arabasıyla geziye çıkardı... Hemen bütün mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de babadan kalma serveti yemekle bitmez tüken­ mez sanıyor, har vurup harman savuruyordu... Böylece önce paralar harcandı sonra en az gelir getiren dükkânlar birer birer satıldı. Recaizade Sevdası,

Mahmul Ekrem, Araba s. 22-28 (Derlenmiştir.)

Metne ve görsele göre Dlasik Dönem Osmanlı toplumundaki tüketim anlayışında görülen değişiklikleri belirtiniz Ekonomik koşullardaki değişim özellikle dış borçlanma, tüketim alışkanlıkları ve giyim kuşamdaki değişimi de hızlandırdı. Artık ithal edilen yabancı kaynaklı ürünler zenginler arasında olduğu kadar halk arasında da yer almaya, bu yeni yaşam tarzı ve tüketim eğilimleri giderek kendini hemen her alanda göstermeye başlamıştır. Artık yeni tüketim mekânları, farklı eğlence biçimleri yeni hitap tarzları, giyim ve modada Avrupai bir stil vb. formlar özellikle başkentte Osmanlı tebaası arasında yayılma göstermiştir. Bu dönemde basın ve reklamın da Osmanlı gündelik hayatında yer alması ile birlikte bütün bu saydığımız yeni formlar halk arasında daha kolay yayılır olmuştur. Anadolu'ya uzak olan bu kültür artık Anadolu'da sınırlı bir kesimle de olsa yayılmaya, en azından tanınmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sürecinde Batılı tüketim adına yaşanan en önemli gelişme­ lerden birisi de kuşkusuz geleneksel tüketim mekânlarına (bedesten, arasta, pazaryeri gibi) karşılık Batılı ve çok çeşitli ürünleri içinde barındıran alışveriş merkezlerinin ortaya çıkmasıdır. Bu durum tüketim sürecine yeni bir

Ekonomik şartların değişmesiyle beraber giyim kuşamda da değişiklik yaşandı.


boyut ve şekil kazandırmıştır. Artık geleneksel mekânların dışında yeni mekânlarda, yeni alışkanlıklarla yeni insan tipleri görülmeye başlamıştır. Gerek bürokratlar gerek tacir ve bankerlerden oluşan bu sınıf, Batı tarzı yaşam biçiminin Osmanlı Devleti'ndeki temsilcileri olmuşlardır. Osmanlı toplumunda t ü k e t i m anlayışında görülen değişimi ifade eden giyim mağazasına a i t bir gazete ilanı hazırlayınız. • Ticaret Aşağıdaki fotoğrafları ve Osmanlı Devleti'nde lonca üretimini dikkate ala­ rak Sanayi İnkılabı'nın Osmanlı ticari hayatı üzerindeki etkilerini tartışınız.

XX. yüzyılın başında Osmanlı esnafı

Osmanlı ülkesinin canlı bir ticari merkez olmasında önemli rol oynayan kapitülasyonların erken dönemlerde iç üretim üzerinde olumsuz etkileri görülmemişti. Kapitülasyonlara rağmen iç imalat ve üretim yabancı mallara karşı uzun süre başarıyla rekabet etmiş; ithalat, sadece yünlü kumaş, madenler ve kâğıt gibi bir kaç kalemi olumsuz etkilemişti. Yıkıcı rekabetin etkisi ancak Sanayi İnkılabı ortaya çıktıktan sonra XIX. yüzyılın ortalarına doğru görülmeye başlamıştır. Sanayi Inkılabı'yla Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin önemli bir pazarı ve sanayileri için de gerekli ham madde kaynağı olan bir ülke hâline geldi. Devlet hem serbest dış ticaret antlaşmaları hem de yabancı sermaye yatırımları ve dış borçlanma ile Avrupa devletlerinin denetim ve nüfuzu altına girdi. Bu bağlamda 1838'de İngiltere ile yapılan Balta Limanı Ticaret Antlaşması Osmanlı ekonomisinde önemli değişimlere neden oldu.

Sanayi İnkılabı sonucunda fabrikaların kurulmasıyla seri üretime geçilmiştir.


Aşağıdaki

metne

ve

tabloya

göre

Balta

Limanı

Serbest

Ticaret

Antlaşması'nın Osmanlı ekonomisine etkileri neler olabilir?

OSMANLI DIŞ TİCARETİ (milyon Sterlin) YILLAR

İHRACAT

İTHALAT

1830- 1840

4,2

5,1

1840-1850

6,0

6,9

1850-1860

9,8

12,3

1860-1870

15,4

18,3

1870-1880

18,6

20,8

1880-1890

15,5

16,0

1890-1900

17,7

18,6

1900-1910

23,0

26,0

Prof. Dr. Şevket PAMUK, '

Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme, s. 33-34 (Dedenmiştir.)

Balta Limanı Ticaret Antlaşması'nın benzerleri kısa bir süre sonra diğer Avrupa devletleriyle de imzalandı. Bu anlaşmalar, Osmanlı pazarlarının ve hammaddelerinin Avrupalı tüccar ve sanayicinin çıkarları doğrultusunda dış ticarete açılması için hukuki çerçeveyi hazırlamış oluyordu. • Sanayi

Balta Limanı Ticaret Antlaşması'ndan (1838) 1. İngiliz tüccarına ait her cins mal hangi yol ve vasıta ile gelirse gelsin Osmanlı hudutları dâhilinde bütün yerlerde kabul olunarak kıymetleri üzerinden % 3 gümrük resmi alınacak­ tır. 2. İngiliz tüccarları % 3 ihraç vergisi dışında şimdiye kadar çeşitli adlarla alınmakta olan dahili vergilerin hepsinin yerine geçmek üzere ihracatta % 9, ithalatta ise % 2 ödeyecektir. Böylece ihraç mallarında ödenecek vergi toplam % 12, ithal mallarında ise toplam % 5 olarak tespit edilmiştir. 3. İngiliz tüccarına ait gemiler boğazlar-dan geçerken yükleme veya boşaltma yapsalar dahi vergi ödemeyecektir. 4. Gerek iç, gerek dış ticaret amacıyla İngiliz tüccarları, ortakları ve adamları memleketin her tarafında, her çeşit emtiayı istinasız alıp satabi­ leceklerdir. 5. İngiliz tüccarları, ortakları ve adamları, iç ticarette en imtiyazlı yerli tüccardan fazla vergi ödemeyecektir. Prof. Dr. Bilal ERYILMAZ, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, s. 84 (özetlenmiştir.)

1910 tarihli bir gazete yazısı "Vatandaşlar, Ecnebilerin süslü, yaldızlı fantazi eşyalarını, kumaşlarını, hile ve terkipleri sağlık ve sıhhati ihlal eden ve memleketlerinde satılamayıp gönderilen malları almamayı taahhüt edelim. Biz onların süslü fakat hileli eşyalarına aldanarak kendi mallarımıza rağbet etmiyoruz. Bu sebepten eskiden epeyce gelişmiş olan sanat ve ticaretimiz mahvolmak üzeredir. Bizim paralarımızla ecnebiler mesut yaşıyorlar. Hâlbuki köylülerimiz odun yerine tezek yakıp ağaç kökü yiyor, arpa bulmaya çalışıyor. Fakir sanatkârımız karın tokluğuna çalışıyor. Vatandaşlarımızı unutmayalım... Elbisemizi Hereke, Karamürsel ve Anadolu'nun güzel ve dayanıklı, yünlü kumaşlarından yapalım. Bursa'nın Halep'in vesair Osmanlı ülkesinin ipekli kumaşları Avrupa'nınkinden kat kat üstündür. Ayakkabıları Osmanlı malzemesi ile Osmanlı işçilerine sipariş edelim. Feslerimiz yerli malı olsun... İktisat edelim ve paralarımızı belli müesseselerimize, Emniyet Sandığına, Ziraat Bankası'na verelim ve evimizi öz sigorta kumpanyalarına sigorta ettirelim..." Prof. Dr.

önder KÜÇÜKERMAN, Feshane,

s.

205 (Dedenmiştir.)

Yukarıdaki metni inceleyerek neden böyle bir yazı yazılmış olabileceğini belirtiniz. Mevcut duruma karşı devlet hangi tedbirleri almalıdır? XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunda artan ekonomik talepler, yaşanan göç vb. sosyal hareketlilikler, şehirlerdeki esnaf teşkilatlarında değişime neden olmuş, teşkilat dışından insanlar da artık bu sınıfta yer almaya başlamıştır. Osmanlı sanayini etkileyen diğer olumsuz gelişme Sanayi Inkılabı'dır. Avrupa'daki bu gelişme sonrası rekabet gücünü kaybeden Osmanlı, tarımsal ve sanayi işletmeleri bilgi, teknoloji ve sermaye birikiminin yetersizliği gibi olumsuz koşullar nedeniyle çöküş sürecine girmiştir.


Türklerde Ekonomi Osmanlı Devleti bu süreçte tedbir olarak ithal ürünlerden aldığı vergiyi artırdı. Kapi­ tülasyonlar nedeniyle bu tedbirden istenilen sonuç alınamamıştır. Ayrıca askerî giderlerden tasarruf sağlanması ve paranın yurt dışına çıkışının önlenmesi için büyük sanayi kuruluş­ ları oluşturulmuştur. Sanayinin yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamak için eğitime büyük önem verilmiştir. Avrupa'dan getirilen ustalarla, mo­ dern teknolojinin yerli usta ve işçilere öğretil­ mesine çalışılmış, yurt dışına öğrenci gönde­ rilmeye başlanmıştır. Bu dönemde açılan fabrikalara Feshane, İzmit Çuha Fabrikası, Veliefendi Basma Fabrikası, Hereke Kumaş İstanbul'da Feshane Fabrikası, Bursa İpek Fabrikası, Zeytinburnu fabrikasının Demir Fabrikası örnek gösterilebilir. Bu fabrikalar kârlı birer kuruluş olarak dıştan görünümü devlete büyük gelir sağlamışlardır. Bu faaliyetlerden başka 1860'lı yılların ortasında kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu 1873'e kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu komisyonun teşviki ve birçok kişinin sermaye katmasıyla sanayi şirketleri kurulmuştur. Özel sermayeye destek verilerek 1897'de çıkarılan teşvik kanunu ile yeni kurulacak fabrikalar on yıl vergiden muaf tutulmuştur. Meşrutiyetle birlikte sanayide yerli atılımlar gerçekleştirilmek istendiyse de oldukça sınırlı sanayi girişimleri yabancı ve azınlık sermayecilerinin yatırımlarından ibaretti. Yatırımların çoğu Avrupa sanayileri için gerekli tarım ve madeni ürünleri limanlara taşıyabilmek için altyapı tesislerine harcandı. En büyük yatırım demir yolu inşasına yapıldı. Sanayi kesiminde ağırlık, gıda ve dokuma sanayilerindeydi. • Tarım Tanzimat Döneminde uygulanan politikalar ve dışarıdan kaynaklanan hammadde talebi zirai alanda değişimlere neden olmuştur. Tarım üretimini arttırma, ürünleri çeşitlendirme, dış talebi olan tarımsal ürünlerin üretiminin teşviki, yerli sanayi ham maddelerinin içerde üretilmesi ve ziraatın modern­ leştirilmesi için Ziraat ve Sanayi Meclisi, Ziraat Meclisi ve Nafia Hazinesi kurul­ du. 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunnamesi ile toprak mülkiyeti pekiştirildi. Zirai eğitim ve uygulama kurumları oluşturuldu. Gerekli yolların yapılması ve nehirlerin ulaşıma elverişli hâle getirilmesi, kredi dağıtılması, vergi yükünün hafifletilerek bölgeler ve kişiler arasında dağılımın âdilleştirilmesi için program­ lar hazırlandı. Üretim alanlarını genişletmeye, ticari değeri yüksek ürün üret­ meye, modernleşmeye yönelik teşvik tedbirleri uygulanarak geçici vergi ve gümrük muafiyetleri sağlandı. Zirai ürün ticareti serbestleştirildi. Devlet tekelleri büyük ölçüde tasfiye edildi. Uygulanan bu ziraat politikaları ve Osmanlı ülkesinde hammaddenin ucuz olması nedeniyle Avrupa'dan zirai ürünlere gelen talep tarımda genişlemeye yol açmıştır. OSMANLI DEVLETİ'NDE YABANCI Böylece Osmanlı ülkesinde yapılan tarım özellikle Avrupa YATIRIMLARIN SEKTÖREL devletlerinin hammadde ihtiyacını karşılayacak üretime DAĞILIMI (%) dönüştü. SEKTÖR 1888 1914 • Yabancı Yatırımlar Demir yolları 33,4 63,1 • Yandaki tabloya göre yabancı yatırımlar genel olarak Limanlar 4.3 hangi alanda yoğunlaşmıştır? Bunun nedenleri neler 9,3

5,1

olabilir?

31,6

12,0

Ticaret

8.1

5.8

Sanayi

12,0

5,3

5,6

3,7

Belediye hizmetleri Bankacılık

Madencilik

Prof. Dr. Şevket PAMUK, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme, s. 74-75 (Dedenmiştir.)

Ülkemizde yabancı yatırımlar günümüzde en fazla

hangi alanlarda yoğunlaşmıştır? XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde yabancı sermaye yatırımları artış gösterdi. Bu yatırımlar daha çok demir yolları, limanlar, fenerler, su, havagazı, tramvay, elektrik hizmetleri ve madencilik gibi Batılı yatırımcıların Osmanlı Devletindeki ekonomik çıkarları ile ilgili altyapı alanlarında yoğunlaştı.


Türklerde Ekonomi Ulaşımda İstanbul başta olmak Üzere İzmir, Selanik, Şam ve Beyrut gibi büyük şehirlerde toplu taşıma işletmeleri faaliyete geçti. Taşıma konusunda aynı zamanda ilk Osmanlı anonim şirketleri kurulmaya başlandı. 1843'te "Fevaid-i Osmaniye Vapur Kumpanyası" kuruldu. Bundar. sonra Ali, Fuad ve Cevdet paşaların Şirket-i Hayriye'yi kurmalarıyla (1851-1945) İstanbul ve civarında vapur işletmeci­ liğine geçildi. Bu gibi şirketleşmeler Midhat Paşa'nın Tuna ve Bağdat valilikleri sırasında da gerçekleş­ tirilerek buralarda nehirtaşımacılığı ve tramvay işletmeciliği yapıldı. Kara ulaşımında 1872'de İstanbul Tramvay Şirketi kurularak İstanbul'da atlı tramvaylar i!e raylı ulaşım için ilk adımlar atılmaya başlandı. Osmanlı ülkesinde demir yolları 1860'lardan itibaren hizmete girdi. Osmanlı Devleti'ndeki gerekli teknoloji ve finansman yetersizliği nedeniyle demir yolları Avrupalı devletler tarafından inşa edildi. Osmanlı yöneticilerinin demir yolu yatırımlarından bekledikten yararların başında, iç güvenliğin sağlanması, idarenin gücünün ülkenin uzak bölgelerine kadar ulaştırılması, savaş dönem­ lerinde cepheye asker ve malzeme sevk edilebilmesi ve tarımsal vergilerin az kayıpla tahsil edilebilmesi geliyordu. Yine demir yolları ulaştırma maliyetlerini düşürerek yeni alanların zirai üretime ve piyasaya açılmasını sağlayabilirdi. Devlet bu nedenlerle yabancı sermaye şirketlerine demir yolu imtiyazı veriyor ve onlara her yıl kilometre garantisi adı altında ek ödeme yapmayı taahhüt ediyordu. Bu garanti, demir yolu geçen vilayetlerin aşar gelirleri idi. Avrupalı devletler alacakları adına bu yerlerin aşar gelirlerini topluyordu. Bu nedenle demir yolları devlete umduğu mali yararları sağlayamamıştır. Yabancıların demir yolu yatırımlarına önem vermelerinin nedenleri neler olabilir? Bu işe giren İngiliz, Fransız, Avusturyalı, Belçikalı ve Alman sermayedarlar açısından ise demir yolları kârlı bir yatırımdı. Demir yollarının inşası ve işletmesi esnasında yabancı şirketlere devletçe kilometre garantisi veriliyor aksi takdirde zarar devletçe karşılanıyordu. Güzergâhların geçeceği araziler üzerindeki taş ve maden ocakları bedelsiz olarak şirketlere devrediliyordu. Bu nedenle yabancılar yer altı ve yer üstü kaynaklarından daha fazla faydalanmak için gerekmediği hâlde "S" şeklinde güzergâhlar çizmişlerdi. Ayrıca bu yatırım yabancılara nüfuz bölgesi edinme imkânı sağlıyordu. Öyle ki ülkenin herhangi bir bölgesinde demir yollarının yapımıyla birlikte bir yandan özellikle dış pazarlara yönelik zirai üretim genişliyor, öte yandan yabancı mamullerin pazarlanma imkânları artıyordu. 1850'lerin sonu ve 1860'ların başında İzmirAydın, daha sonra Izmir-Turgutlu-Manisa hattının yapımı Batı Anadolu'da İngiliz sermayesini güçlendirmiş, bölgenin İngiltere ile ticareti hızla büyümüş, İngiliz sermayedarlar madencilik, sanayi ve beiediye hizmetleri alanlarında yatırımlara yönelmişlerdir. • Para ve Bankacılık XIX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Osmanlı Devleti'nin Avrupa ülkeleri ile kurduğu siyasi, ticari vb. ilişkiler iç ve dış ticaret hacmini aynı yüzyılın başlarına göre neredeyse on katına çıkarttı. Ticaretin artmasıyla piyasada paraya olan ihtiyaç arttı. Reformları finanse etmek, bütçe açıklarını kapatmak ve piyasanın para ihtiyacını karşılamak için 1840'ta bastırılan ve "kaimei muteberei nakdiye" adını taşıyan ilk kâğıt para 1863'e kadar kullanıldı.

Hayfa limanında, Hicaz Demiryolu için alınan lokomotiflerin gemiden indirilmesi


Bankacılık alanında devletin iç borç aldığı Galata bankerlerine banka kurma iznini verilmesiyle 1847'de Bankı Dersaadet adıyla ilk banka kurulmuşsa da bu banka Kırım Savaşı'ndan önce iflas etti. Diğer yandan köylüye kredi vermeyi amaçlayan memleket sandıkları geliştirilerek 1888'de Ziraat Bankası kuruldu. • İç ve Dış Borçlar OSMANLIDA DIŞ BORÇLANMA ... Osmanlı hükümetinin paraya ihtiyaç duyduğunu bilen ve Bağdat demir yolu imtiyazını almak isteyen Almanya, ön sözleşme imzalanmadan Osmanlı Devleti'ne % 7 faizle 200.000 sterlin borç vermeyi kabul etmişti. Yine Osmanlı Devleti 1910'da mali krize girdiğinde Fransa ve İngiltere'den borç para almak istediyse de başarılı olamadı. Bunun üzerine Almanya ile yine % 4 faizli 11 milyon altınlık borç anlaşması imzalandı. Bunun karşılığı olarak Osmanlı Devleti 11 Mart 1911'de Bağdat demiryolu için ek bir sözleşme imzalamak zorunda kaldı. Yrd. Doç. Dr. İsmail YILDIRIM, "Osmanlı Demiryolu Politikasına Bir Bakış", Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C 12, Sayı: 1, s. 318 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinden hareketle ekonomide dışa bağımlılığın

Galata XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin finans merkeziydi.

siyasi ilişkilere etkisiyle ilgili çıkarımlarda bulununuz. XVIII. yüzyıldan itibaren açık veren Osmanlı maliyesi bu açıklarını padişaha ait iç hazineden aldığı borçlarla ve olağanüstü vergilerle kapatmaya çalışıyordu. XIX. yüzyıldan itibaren artan para ihtiyacından dolayı devlet kâğıt para bastırarak ve Galata bankerlerinden para alarak iç borçlanmaya gitti. 24 Ağustos 1854'te iç kaynakların tükenme noktasına varması nedeniyle Kırım Savaşı'nın finansmanı için ilk dış borç alındı. Bu tarihten sonra tahvil karşılığı borçlanmalar sürekli I yükselme gösterdi. 1863'te kurulan Osmanlı Bankası â O | aracılığıyla devlete yeni borçlanma kaynakları sağlandı. 1874 yılı sonlarında devlet, borçları ödenemeyecek bir düzeye ~ ulaştı. 1875'te borç ödemeleri durduruldu ve "moratoryum" ilan edildi. 1881'de Muharrem Kararnamesi adı verilen bir yönetmelikle, Osmanlı Devleti'nin borçlarının tahsili için Duyun-u Umumiye İdaresi kuruldu ve Osmanlı Devleti'nin mali kaynaklarına yabancılar tarafından el konuldu. Devlet tekellerinden ve gümrük vergilerinden gelen paralar bu teşkilatın yönetimine verildiyse de bir süre sonra bu kaynaklar da dış borçları ödemekte yetersiz kaldı. XIX. yüzyıl Osmanlı ekonomisi adeta bir yarı sömürge ekonomisi durumuna geldi. Birçok işletme, yabancılar tarafından işletilmeye başlandı. Bütün olumsuzluklara rağmen XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de bir kalkınma hamlesi görülmüştür. Tanzimat'tan itibaren Osmanlı devlet adamları ekonominin ve özellikle sanayinin çöküşünü önlemek, onu geliştirmek amacı ile bir gayret içine girmişlerdir. Ancak iç çekişmeler, isyanlar ve savaşlar gibi sebeplerin yanında kapitülasyonlar ve bazı ticaret anlaşmalarının olumsuz etkisiyle, bu kalkınma çabalarından istenilen sonuç alınamamıştır. Bu süreçte devletin önemli gelir kaynaklarının Avrupalı alacaklıların denetimine verilmesi, olumsuz mali şartlar, büyük miktarlarda dış borçlanma girişimleri iktisadi bağımlılığın yanında dış politikada dışa bağımlılığı da beraberinde getirmiştir. X 7 X . yüzyılda Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlılığı hangi sonuçları doğurmuştur? Bu sonuçları yandaki kavram haritasına yerleştiriniz.


D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EKONOMİ (1938'E KADAR)

17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi'nin bazı kararları şunlardır: 1. Ham maddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurul­ malıdır. 2. Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ hâline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulama­ yan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır. 3. özel teşebbüslere kredi sağlaya­ cak bir devlet bankası kurulmalıdır. 4. Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulma­ sı gerekir. 5. Yabancıların kurdukları tekeller­ den kaçınılmalıdır. • 6. Sanayinin teşviki ve millî ban­ kaların kurulması sağlanmalıdır. www.atam.gov.tr

Yukarıdaki

metne

göre

Cumhuriyet

Döneminde

izlenen

ekonomik

politikaların amaçları nelerdir? Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı ve sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile siyasi, askerî ve ekonomik açıdan tam bir yıkıma uğramıştır. Türk halkı yeniden bağımsızlığına kavuşmak için dört yıl sürecek bir kurtuluş mücadelesine girmiştir. Mustafa Kemal ekonomik bağımsızlığa verdiği önem dolayısıyla Kurtuluş Savaşı bitmeden savaş sonrası bağımsız yeni Türk devletinde uygulanması gereken ekonomi politikasının hazırlıklarına başlamıştır. O siyasi, askerî zaferlerin ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferler ile taçlandırılmazlarsa elde edilen zaferlerin kalıcı olamayacağını ve sağlanan faydalı sonuçlardan yararlanabilmek için ekonomimizin, ekonomik egemenliğimizin sağlanması, güçlendirilmesi ve genişletilmesi gerektiğinin bilincindeydi. Bu inanç doğrultusunda ulusal bağımsızlık savaşı henüz sona ermeden yeni Türk devletinin ekonomik politikasını belirlemek üzere 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir'de Türkiye İktisat Kongresi toplanmıştır. Atatürk, bu kongrede tarihimizdeki zaferlerin yahut bozgunların tümünün iktisadi durumumuzla bağlantılı olduğunu, çağımızda ekonominin önceliğe sahip olması ve ülkemizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için buna büyük önem verilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Kongrede alınan kararların uygulanması için öncelikle Osmanlıdan kalan ve ülke ekonomisini olumsuz yönde etkileyen kapitülasyonlar, Lozan Anlaşması'yla tamamen kaldırılmıştır. Diğer bir sorun olan dış borçlar imparatorluk üzerinde kurulan yeni devletler arasında paylaştırılmıştır. Sanayicilerin kredi ve sermaye ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1924 yılında Atatürk'ün desteği ile "Türkiye İş Bankası" kurulmuştur. Daha sonra bu çalışmalara devam edilerek 1925 yılında tarımda öşür vergisi kaldırılmış, 1926'da "Kabotaj Kanunu" kabul edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik kalkınmanın özel sektöre dayalı olarak gerçekleştirilmesine çalışılmış girişimcilere kredi açmak için bankalar kurulmuştur. 1924'te kurulan Türkiye İş Bankasından sonra 19 Nisan 1925'te


bankacılık ve madencilik faaliyetlerini yürütmek üzere "Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası" kurulmuştur. 28 Mayıs 1927'de Sanayi Kolları İşletme Sayısı İşçi Sayısı "Teşviki Sanayi Kanunu"nun kabulü ile özel sektörün sanayi faaliyetleri desteklenmiştir. Tarım 28.439 110.480 Cumhuriyetin ilk on yılında özel sektörün devletten beklenti içinde olması, yeterli Dokuma 48.025 9.353 sermaye, nitelikli iş gücü ve teknik elemana Maden, Makine 14.752 33.866 sahip olunmaması vb. nedenlerden ekonomik gelişmede istenilen sonuç elde edilememiştir. 24.264 Ağaç 7.896 Diğer taraftan bu durum karşısında devlet bir girişimci olarak sanayi faaliyetlerine Diğer 40.220 4.805 başlamış ve özellikle 1929'da ortaya çıkan Dünya Ekonomik Bunalımı'yla birlikte özel Toplam 65.245 256.855 sektördeki düzenleyici ve güçlendirici Prof. Dr. Haydar KAZGAN vd.. T.C. Merkez Bankası, s. 59 müdahalesi artmıştır. Bu dönemde özel kesimin ülke sanayisini gerçekleştirmesinin imkânı olmadığından, 1930'larda devletçi politika benimsenmiştir. 1931'de para piyasasını düzenlemek, fiyat istikrarını sağlamak üzere "Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası", 1933'te tekstil, demir-çelik, kâğıt vb. olmak üzere farklı alanlardaki 1929'da ortaya çıkan dünya fabrikaları bünyesinde toplayan ve aynı zamanda bir banka olan ekonomik krizinin ardından başta "Sümerbank" kurulmuş, 1934'te "Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı" ABD ve Avrupa'da olmak üzere uygulamaya konulmuştur. 1935'te yer altı kaynaklarını işletmek ve Türkiye'nin de içinde bulunduğu değerlendirmek üzere "Etibank", ardından da "Maden Tetkik Arama birçok devlet ekonomide devletçi Enstitüsü" kurulmuştur. politikalar uygulamaya başladı. Esnaf ve sanatkârın kredi ihtiyacının karşılanması amacıyla kurulan "Halkbankası" 1938'de faaliyete geçmiştir. Tarımsal alanda çiftçiye damızlık, fidan, tohum dağıtmak üzere devlet sermayeli büyük çiftlikler kurulmuştur. Dış ticaret ise ithalatı yasaklama ve kontenjanlarla denetim altında alınmış, denge sağlanarak Türk lirasının değeri korunmuştur. Atatürk millî ekonomi modeliyle toplumun içinde bulunduğu zor şartlara ve dünyanın değişen koşullarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti'ni güçlü ekonomik temeller üzerine inşa etmeyi başarmış ve bağımsızlığımızı tam olarak gerçeklesmesiadınabüvükbir devlet adamı olarak tarihteki yerini almıştır. 1927'DE TÜRKİYE'DE SANAYİ

özel sektör tarafından kurulan Uşak Şeker Fabrikasının içinden bir görünüm (1926)


İçerik Düzeyi

Sınıf Düzeyi

TARİH 11 Ünite Adı: Türklerde Ekonomi Kazanım: Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ekonomi anlayışını kavrar.

Ortaöğretim 11. sınıf

Beklenen Performans • Araştırma Yapma • Eser inceleme • Çıkarımda Bulunma • İlişkilendirme • Sunum Becerisi

Sevgili Öğrenciler, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da önemli atılımlar gerçekleşmiştir. Sizden istenen bu dönemdeki ekonomik gelişmeleri yansıtan bir duvar gazetesi hazırlamanızdır. Çalışmanızı yaparken aşağıdakilere dikkat etmelisiniz. • Çalışmayı hazırlarken kaynak kitaplardan, dönemin gazetelerinden, İnternet'ten varsa dönemi yaşayan insanlardan yararlanabilirsiniz. •

Bu çalışmayı en geç 15 gün içinde tamamlamalısınız.

Çalışma; içerik (Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik gelişmelerin tespit edilmesi), Araştırma süreci (Bilgiye ulaşma, inceleme ve metin hâline getirme), Materyal kullanımı (Çalışmada döneme ait fotoğraf, hatıra vb. unsurlardan yararlanma), Zaman kullanımı (Gazeteyi verilen sürede tamamlama) açısından değerlendirilecektir.

XIX. YÜZYILDA OSMANLI EKONOMİSİ Sevgili Öğrenciler, Osmanlı ekonomisi XIX. yüzyılda bir yandan dışa bağımlı hâle gelmiş, büyük borçlanmalar olmuş, diğer yandan da hızlı büyüme gerçekleştirilmiştir. Sizden istenen bu dönemdeki ekonomik gelişmeleri anlatan bir sunu hazırlamanızdır. 1. 2. 3. 4.

Bu çalışmayla ilgili dikkat edilecekler şunlardır: Çalışma sürenizi iyi kullanmak için çalışma takvimi ve planı hazırlayınız. Halk ve üniversite kütüphanesi, İnternet vb. yerlerde konu ile araştırma yapınız. Proje bittikten sonra sınıf içinde sözlü ya da projeksiyonla sunum yapınız. Çalışma süreniz bir aydır. rama

HHHBBHBHHHHHE3BSBB öğrencinin Adı Soyadı: Sınıfı: GÖZLENECEK

ÖĞRENCİ

KAZANIMLARI

1. P R O J E H A Z I R L A M A S Ü R E C İ Projeye uygun çalışma planı hazırlama Bilgi t o p l a m a Projeyi plana g ö r e g e r ç e k l e ş t i r m e TOPLAM II. P R O J E N İ N İ Ç E R İ Ğ İ Türkçeyi etkin kullanma Bilgilerin d o ğ r u l u ğ u Elde edilen bilgilerin karşılaştırılması T o p l a n a n bilgileri d ü z e n l e m e TOPLAM III. S U N U Y A P M A Sunuyu hedefe yönelik materyalle b e s l e m e Verilen s ü r e d e s u n u y u y a p m a TOPLAM GENEL

DERECELEF t

Nu.:

TOPLAM

öğretmenin yorumu:

Ç o k iyi

iyi

Orta

Zayıf

Çok zayıf

5

4

3

2

1


1. Büyük Hun Devleti ile Çin arasında imzalanan bir antlaşmada "Çinliler Hunlara hatırı sayılır ölçüde darı, beyaz pirinç, simli kumaş, ipek, pamuklu kumaş ve değişik eşyalar gönderecekti." maddesi yer almıştır. Bu maddeye göre aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir? A. İpek Yolu'nun Orta Asya'dan geçtiği B. Çinlilerin Hunlara vergi ödemeyi kabul ettiği C. İki devlet arasında ticari ilişki olduğu D. Hunlarda tarımsal üretimin yeterli olduğu E. İki taraf arasında sürekli savaşlar yapıldığı 2. Aşağıdaki ifadelerden hangisi Türk-İslam devletlerinin iktisat anlayışı için geçerlidir? A. Halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına öncelik verilmiştir. B. Dış ticarete önem verilmemiştir. C. Dinî kurallar ekonomide etkili değildir. D. Vakıflar ekonomik hayatta etkin değildir. E. Hayvancılığa önem verilmemiştir. 3. İslam öncesi Türk devletleri döneminde; I. Mete, İpek Yolu'nu kontrol altına aldı. II. İstemi Yabgu, Akhunlara karşı Sasaniler ile ittifak kurdu. III. Uygurlar Mani dinini kabul ettiler. IV. KarlukTürkleri Talaş Savaşı'nda Arapları desteklediler. Bu gelişmelerden hangileri "Türk devlet hayatında ticaret önemli bir yere sahiptir." diyen bir tarihçinin öne sürebileceği doğrudan kanıtlardır? A. İveIV 4.

B. II v e I V

C. İveIII

D. II veIII

E. İveII

Büyük Selçuklularda "ikta topraklan", geliri komutanlara, askerlere ve devlet memurlarına maaş karşılığı olarak verilen topraklardır. Iktalar kişilere görevleri süresince verilir, görevlerinin sona ermesiyle geri alınırdı. Kendisine verilen ikta toprağının vergisini toplayan ikta sahibi bir kısmını kendisine ayırır bir kısmıyla da atlı asker beslerdi. Yukarıdaki bilgilere göre ikta sistemi ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez? A. Devlet otoritesinin artması B. Vergi toplamanın kolaylaşması C. Özel mülkiyete geçişin teşvik edilmesi D. Hazine harcamalarının azalması E. Ülke içinde asayiş ve güvenliğin sağlanması

5. Uygurlara ait vasiyetname, borç alıp verme, kira ve alım satım vesikalarına rastlanmıştır. Buna göre Uygurlarla ilgili aşağıdaki yargılardan hangilerine ulaşılabilir? I. Özel mülkiyet gelişmiştir. II. Yazı kullanılmıştır. III. Tarımla uğraşılmıştır. A.Yalnızll

B.Yalnızlll

C.lvell

D. II ve III

E.l.llvelll

6. Türkiye Selçukluları ticari canlılığı artırmak, Anadolu'yu bayındır hâle getirmek için aşağıdakilerden hangisine başvurmamıştır? A. İllere merkezden vali atanması B. Avrupalı tüccarlara düşük gümrük vergisi tanınması C. Malları gasbedilen tüccarların zararlarının devletçe karşılanması D. Antalya, Sinop gibi liman şehirlerinin alınması E. Kervansaraylar yapılması


7. Aşağıdaki ifadelerden hangisi klasik dönemdeki Osmanlı iktisat anlayışı için geçerli değildir? A. Piyasada ihtiyacı karşılayacak kadar mal bulunmasına özen gösterilirdi. B. Devlet, ticaret ve üretim için gerekli olan huzur ve güveni sağlamakla yükümlüydü. C. Devlet üretime doğrudan doğruya müdahale ederdi. D. Her türlü malın ihracatı, kısıtlama olmaksızın gerçekleştirilirdi. E. Temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik geçimlik bir iktisadi anlayış vardı. 8. Aşağıdakilerden hangisi, XIX. yüzyılda Osmanlı ekonomisine ait gelişmelerdendir? A. Kapitülasyonların devam etmesi B. Pamuk, tütün gibi sanayi tarım ürünlerinin yetiştirilmesinin yoğunluk kazanması C. Dış borçların azalması D. Sanayide Avrupa'yla rekabet edilmesi E. İşsizliğin azalması 9. Esnaf lonca örgütünün kendine ait özel bir yapısı vardır. Aşağıdakilerden hangisi lonca örgütünün özelliklerinden değildir? A. Hata yapan esnaf, lonca tarafından cezalandırılır. B. Esnaflar, lonca sistemi ile kendi kendilerini denetlemektedir. C. Loncalar piyasa için kaliteli üretim gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. D. Çırak ve kalfaların iyi bir biçimde yetişmeleri sağlanmaktadır. E. Esnafın zararı, lonca tarafından karşılanmaz. I

B. Aşağıdaki ifadelerden doğru olanlara "D", yanlış olanlara "Y" harfi yazınız. 1. 2. 3. 4. 5.

( ( ( ( (

) ) ) ) )

İpek Yolu ilkTürk devletlerinin dış politikasının belirlenmesinde önemli faktörlerden biridir. İlkTürk devletlerinde en önemli ekonomik faaliyet hayvancılıktır. Osmanlı ekonomisi dış dünyadan etkilenen bir ekonomik yapıya sahiptir. Müsadere sisteminin uygulanması Osmanlı sanayisinin gelişimini olumlu etkilemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan liberal ekonomik politikalar başarılı olmuştur.

C. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun öncüllerden biri ile tamamlayınız. Duyun-u Umumiye İdaresi, lonca, gedik, tahrir, Balta Limanı Ticaret Anlaşması, ahi, narh, fiskalizm, Türkiye İktisat Kongresi 1. Türk-lslam devletlerinde esnaflar

geleneğine göre yetiştirilirdi.

2. Aşağıdakilerden hangisi, XIX. yüzyıl sonlarında bazı Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'nden alacaklarını tahsil etmek için kurmuşlardır. 3. Osmanlı Devleti'nin bağımsız dış ticaret politikası uygulaması engellenmiştir. 4. Osmanlı iktisadi hayatında dükkan açma hakkına

ile denilirdi.

5. Cumhuriyet Döneminde millî ekonomi ile ilgili kararlar ilk olarak toplantısında alınmıştır. Ç. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız. 1. 2. 3. 4. 5.

İlkTürk devletlerinde hükümdarların ekonomiye verdiği önemi açıklayınız. Anadolu'da kurulan devletlerde ticaretin gelişmiş olmasının nedenleri nelerdir? Osmanlı ekonomisinin arz yönlü bir ekonomi olduğunu nedenleriyle açıklayınız. Loncaların işlevini günümüzde hangi kurumlar yerine getirmektedir? Osmanlı Devleti'nde Klasik dönemde tüketicinin nasıl korunduğunu belirtiniz.

Sanayi inkılabı'nın Osmanlı ekonomisine etkilerini açıklayınız. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması'nın Osmanlı iktisat tarihindeki yerini belirtiniz. Osmanlılarda para ve fiyat hareketleriyle ilgili gelişmeleri açıklayınız. XIX. yüzyıl sonları ile XX. yüzyıl başlarında Osmanlı ulaşım sistemlerindeki gelişmelerin ekonomiye etkilerini belirtiniz. 10. Yabancı yatırımların hangi alanlarda yapıldığını, bunun olumlu ve olumsuz etkilerini belirtiniz.

6. 7. 8. 9.


5

.

Ü

N

İ

T

E

Türklerde Eğitim A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM

V

B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EĞİTİM C. OSMANLI DEVLETİ'NDE EĞİTİM (XIII - XVIII. YÜZYILLAR)

V V

Ç. TANZİMAT SONRASI OSMANLI EĞİTİMİ J| D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİM (1938'E KADAR)

n\ l


HAZIRLIK SORULARI 1. Eğitim nedir? Bir toplumun eğitim anlayışını etkileyen faktörler neler olabilir? 2. Bir devletin varlığını sürdürmesinde eğitimin önemini belirtiniz. 3. İlk Türk devletlerine ait destanlardan yararlanarak destanlardaki eğitici unsurları araştırınız. 4. İslamiyet'in eğitim ve bilime verdiği önemi araştırınız. 5. İlk Türk-islam devletlerinde fen bilimleri alanında yapılan çalışmalar hakkında araştırma yapınız. 6. Medrese, külliye, muid, müderris, suhte, danişmend, rüştiye, idadi, darülfünun kelimelerinin anlamlarını araştırarak günümüzdeki karşılıklarını bulunuz. 7. Osmanlılarda örgün ve yaygın eğitim kurumlarının hangileri olduğunu araştırınız. 8. XIX. yüzyılda Osmanlı topraklarında açılan yabancı okulların çalışmaları hakkında bilgi edininiz. 9- Osmanlıdan günümüze kadar varlığını sürdüren okullar hangileridir? Araştırınız. 10. Cumhuriyetin İlk yıllarında eğitim alanında hangi çalışmalar yapılmıştır?


A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM 1. Eğitim Anlayışı

Köktürklerde Bilginin önemi Mokan Kağan'ın bıraktığı tahta kardeşi Tapo Kağan oturmuştu. Bu yeni kağanın devlet içindeki işleri az zamanda bitmiş ve gözleri büyük kültür ülkelerine çevrilmişti. Meraklıydı, oralarda neler olup bittiğini hep soruyordu... Çin tarihleri bize çok daha önemli haberler iletiyor, oldukça zengin bir kitap listesi de veriyordu. Çin edebiyat ve felsefesinin en önemli kitapları da bu listedeydi. Tapo Kağan bu kitapların Türkçeye tercüme edilmesini emretmiş ve buyruk da yerine getirilmişti. Bu çok derin Çin fikir eserlerinin Türkçeye tercüme edebilmesi için o derece gelişmiş Türk diline ve yazısına da ihtiyaç vardır. Prof. Dr. Bahaeddin ÛGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları I, s. 21-22 (Düzenlenmiştir.)

Niye "Bilge" Kağan Bilge Kağan, "Bilge" unvanını, Mete ve Hun devlet düze­ ninden kalan inançlara göre alıyordu: "Bilge" sözü Bilge Kağan'ın öz adı değil; yalnızca unvanı idi. Eski Türk devlet anlayışına göre iyi bir kağanın başlıca iki özelliği olmalıydı. Her şeyden önce "bilge" yani bilgili olması gerekti. Bilge Kağan daha kağan olmadan önce devlet içinde "Sol Bilge" (idarecilik görevi) mevkiinde bulunuyordu, öyle anlaşılıyor ki Bilge Kağan hakan olunca tahtına eski unvanı da taşımıştı. Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağlan I, s. 44

Türklerin ilk yazılı eserlerinden Orhun (Köktürk) Kitabesi

(Uygurlara ait Turfan da bulunan bir mecmuadan) Bilgili insan beline Taş kuşansa kaş olur. Bilgisizin yanına Altın konsa taş olur. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ. Türk Eğitim Tarihi, s. 14

AVRUPA'DA İLK YAZILI BELGELER ' • Almancanın en eski yazılı metinleri 750'lerden sonraya ait olan "Merseburg Büyü Tekerlemeleri" olarak adlandırılan iki küçük metindir. • ingilizcenin ilk yazılı belgeleri, 750'ler­ den sonraya ait küçük şiir parçalarıdır. • 842 tarihli antlaşma, Fransızcanın en eski yazılı belgesidir.

Yukarıdaki metinlere göre Türklerin bilgiye verdiği önemi değerlendiriniz. Yukarıdaki metinlerden anlaşıldığı gibi ilk Türk devletlerinde bilgiye ve bilgili insana önem verilmiştir. Bilgili olmak sadece yöneticilerin sahip olması gereken bir özellik olarak görülmemiş; bilgelik, toplumun diğer fertlerinde de aranarak "alp insan" anlayışı ortaya çıkmıştır. Alp insan, cesur ve bilgili olarak nitelendirilmiştir. MÖ V. yüzyıla ait Esik Kurganı'nda bulunan yarısı kırık bir kabın üzerindeki 11 harflik iki satır yazı; Türklerde yazının çok eskiden beri kullanıldığını göstermiştir. Yine Hunlara ait ev araç gereçleri, süs eşyaları, silahlar, at koşum takımları vb. kalıntıların üzerinde de yazılara rastlanmıştır.

Esik Kurgan ı'nda kabın çizimi

bulunan

Kurganlardan çıkarılan eserler üzerinde yazıların bulunmasıyla ilgili neler söylenebilir?


Türklerde Eğitim "Baba gören ok yontar, ana gören elbise biçer." atasözünden de anlaşılacağı üzere Türklerde eğitimin toplumsal bir görev kabul edildiği söylenebilir. Atlı göçebe kültürünü benimseyen Türkler genellikle bilgi ve tecrübelerini sonraki kuşaklara ailede ve sosyal yaşam içinde aktarmışlardır. Sosyal hayatta aileden başlayıp millete kadar uzanan belirli bir nizam ve kaideye sahip Türklerin yazılı olmayan töre kurallarını nesiller boyu aktarmaları onların eğitim konusuna önem verdiklerini göstermektedir. Bu doğrultuda töre, eğitimin yeni kuşaklara aktarılmasında da önemli bir yere sahiptir. Eğitimde ailenin önemli rol oynadığı, erkek ve kızlar arasında bir ayrım yapılmadığı da bilinmektedir. Uygurlara ait "Çocuğunu öğretmene ver, ondan alıp saraya ver?" atasözü onlarda nasıl bir eğitim anlayışının olduğunu gösterir? Yaşam tarzı olarak da diğer Türk devletlerinden ayrılan Uygurlar ilk kez örgün eğitim kurumlarını oluşturmuşlar; bilim, sanat, eğitim ve öğretimde öncülük yapmışlardır. Uygurların, bilgi ve kültür düzeylerindeki gelişmişlik; onların yüzyıllarca çeşitli Türk ve yabancı devletlerin saraylarında kâtiplik, bürokratlık, danışmanlık, tercümanlık, öğretmenlik ve kültür elçiliği görevlerini yapmalarını sağlamıştır. Dönemlerine ait çeşitli alanlarda bir çok yazılı belge bırakan Uygurların kâğıdı ve matbaayı Avrupalılardan önce kullandıkları, kendilerine ait mabetlerde dinî nitelikli eser­ lerin yer aldığı ve kütüphanelere sahip oldukları bilinmektedir.

Köktürk alfabesi Türklerin kullandıkları ilk alfabedir. VI. yüzyıla ait Yenisey Yazıtları bu alfabenin ilk şeklini, Köktürk Kitabeleri ise en gelişmiş hâlini göstermektedir. Köktürk alfabesi sadece kitabelerde değil Doğu Türkistan'da bulunan muhtelif yazma eserlerde de kullanılmıştır. Aynı alfabe Bulgar, Hazar ve Peçeneklerde bazı değişikliklerle devam ettirilmiştir. Köktürk alfabesi 38 harf olup bunlardan 4'ü sesli, 26'sı sessiz, 8'i de birleşik harflerdir. Türklerin kullandıkları bir başka alfabe de Uygur alfabesidir. Bu alfabede 18 harf vardır bunlardan üçü seslidir. Elimizdeki en eski Uygurca metinler IX. yüzyıla aittir. Bu alfabe Timur İmparatorluğu ve devamında kurulan devletlerde de kullanılmıştır. Dr. Hatice ŞİRİN, "Türklerde Alfabe ve Kimlik", Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 740-745 (özetlenmiştir.)

2 . Askerî Eğitim TÜRKLERDE AD KOYMA Türklerde ilk zamanlardan beri çocuğa ad koymanın bile bir mücadele, kahramanlık, güç gösterisi ile ilgisi vardı. Doğduğunda çocuğa verilen ad onun gerçek ve sürekli adı değildi; o, ilk gençlik yıllarında dikkati çeken bir başarı ile adını kendi kazanırdı. Türklerde günümüze kadar uzanan ad koyma töreni Dede Korkut Hikâyeleri'nde şöyle anlatılır: "Bir gün dört çocuk meydanda aşık oynuyorlardı. Azgın bir boğa ahırdan dışarı salınmıştı. Ol boğa katı taşa boynuz vursa un gibi öğütürdü. Oğlancıklara 'kaçın' dediler. Üçü kaçtı. Dirse Han'ın on beş yaşındaki oğlancığı kaçmadı. Ak meydanın ortasında baktı durdu. Boğa, oğlana sürdü geldi. Diledi ki onu helak ede. Oğlan, boğanın alnına yumruğuyla katı çaldı. Boğa oğlana sürdü geri geldi. Oğlan gene boğanın alnına katı vurdu, alnına yumruğunu dayadı, sürdü meydanın başına çıkardı. Boğayla oğlan bir hamle çekiştiler. Boğa iki arka bacağının üstünde durdu. Ne oğlan yener, ne boğa yener. Oğlan düşündü, dedi: 'Bir dama (çatıya) direk vururlar ol dama dayak (destek) olur. Ben bunun alnına niye dayak olur dururum?' Boğanın alnından yumruğunu çekti, yolundan savuldu. Boğa düşüp tepesinin üstüne yıkıldı. Oğlan bıçağına el vurdu, boğanın başını kesti. Oğuz beyleri oğlanın üstüne toplandılar, övdüler, ona güzel bir ad verdiler ve 'Boğaç'dediler." Orhan Şaik GÖKYAY, Dede Korkut Hikâyeleri, s. 6-7

Ad koyma usullerinden hareketle Türklerdeki yaşam tarzının eğitimi nasıl etkilediğini tespit ediniz. Atlı göçebe hayat tarzını benimseyen Türkler, sürekli savaş tehlikeleri ile karşı karşıya oldukları için her an hazırlıklı olmak durumundaydı. Toplumun her

Uygur yazısı ve yazı yazan kâtipleri gösteren minyatür


Türklerde Eğitim ferdi gerektiğinde nerede ve nasıl hareket edeceğini önceden bilmeliydi. Bu yüzden Türklerde askerî eğitim zorunluluk hâlini almıştı. Türklerin çocukluk çağlarında oynadıkları oyunlar askerî eğitimlerinin başlangıcını oluştururdu. Hiçbir ayrım yapılmaksızın her çocuk, ata binmeyi ve at üzerinde ok atmayı öğrenirdi. Böylece gençlik çağına gelip Türk ordularına katıldıklarında çok iyi ata binerek ok ve yay başta olmak üzere at sırtında her türlü silahı rahatlıkla kullanabilirdi. Özellikle ordunun eğitimine de önem verilirdi. Barış zamanında yapılan sürek avları bir nevi askerî tatbikat niteliğindeydi. 3. Mesleki Eğitim

Türk sanatına ait çeşitli eserler: 1. Balbal 2. Halı 3. Altın işlemeli süs eşyası 4. Altın Elbiseli Adam 5. Kılıç 6. Ahşap disk 7. At eyer takımı

DEMİRCİLER Türklerde kutsal sayılan gökdemirden yapılmış silah (kılıç) üzerine ant içilirdi. Altaylarda yaşayan Türklerin demir işlemeciliği ve yapımında çok usta oldukları bilinirdi. Altay Dağlarında bulunan mezarlarda Türk yapısı demir kazanlar ve silahlar bulunmuştur. Altay Türklerinin demircilik şöhretleri yakın zamana kadar sürmüştür. Hatta XVII. yüzyılda Ruslar bu bölgeyi işgal ettikleri zaman buraya "Demirciler Aladağı" adını vermişlerdir. Birçok Türk boyları demiri mukaddes saymışlar Köktürk Devleti'ni kuran Bumin ve istemi hanlar demirci idiler. Bu gelenek sonraki zamanlarda çeşitli Türk topluluklarında da devam ettirildi. Kırgız ve Kazakların demirin kötü ruhları kaçıracağına inanmaları buna bir örnektir. Ahmet KABAKLI,

Türk Edebiyatı, C 2. s. 46

TÜRK ORDUSU ilk Türk devletleri gelişmiş silah üretim teknolojisi ve eğitimli savaş atlarıyla örnek teşkil etmekteydiler. Savaşlarda kullanılan silahlarının birçok çeşidi, yaylar, oklar ve hançerler Orta Çağa en uygun şekilde geliştirilmiştir. Demir başlıklar ve vücudu koruyan kıyafetleri askerlerin savaşta vazgeçilmez aksesuarları olmuştur. Savaşçılar kıyafetlerine bir de toplama kemerler dâhil ediyorlardı. Savaş atları için de özel sert palan ve üzengi kullanılmaktaydı. Savaşta atlı askerin rolü büyüktür. Atlı asker özel koruyucu kıyafetleri ve kullandığı silahlarla ordunun direği olarak nitelendirilmekteydi. Prof. Dr. YulıyS. HUDYAKOV, "Eski Türklerde Silah", Türkler Ansiklopedisi. C 3. s. 468 (Özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metin ve görsellerden hareketle Türklerde hangi meslekler yaygındır? Bu mesleklerde başarılı olunmasının sebepleri nelerdir?

-1


T

Türklerde Eğitim Genel anlamda hayvancılık ve tarımla uğraşan Türkler, savaşçı bir karaktere sahip olduklarından bu yaşantıya uygun gerekli araç ve gereç yapımına önem vermişlerdir. Böylece çadır, kürk, halı, kilim, madenî eşya ve silah yapımında ileri gitmişlerdir. Bu mesleki eğitim, usta-çırak ilişkisi içinde becerilerin aktarılması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Araç gereçlerin yapımında farklı madenlerin kullanılması Türklerde madenciliğin (altın, demir, bakır vb.) gelişmesini sağlamıştır. Tahta oymacılığını da bilen Türkler Uygurlar Dönemin­ de bunu geliştirerek matbaacılığa zemin hazırlamıştır. 4. Türklerde Bilim DESTANLARDA BİLİM Köktürklerin en ünlü destanları Ergenekon'da, Türklerin buradan çıkışları şu şekilde anlatılır: Dört yüz yıl Ergenekon'da kalan Türkler kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki sığmadılar. Biryere toplanıp konuştular. Dediler ki: -'Atalarımızdan işittik. Ergenekon'un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz eskiden o yerlerdeymiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım..." (O zaman) Bir demirci dedi (ki): "Burada bir demir madeni var. Yalın kata benziyor. Şunun demirini eritsek bir yol olur." Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Sonra yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular. (Ateşleyip) Körüklediler. Tanrı'nın gücüyle ateş kızdıktan sonra demirden dağ eriyip akıverdi. Yüklü bir devenin geçebileceği kadar yol açıldı." Nihat Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, s. 26 (Kısaltılmıştır.)

ÇİÇEK AŞISI Uygur metinlerinde çiçek hastalıklarıyla ilgili şu açıklamaya rastlanmıştır: Çiçek hastalığı geçiren hastanın yaralarından alınan kabuklar, genellikle ceviz kabuğu içinde saklanmıştır. Çiçek salgını görüldüğünde, bu kabuklar dövülüp sulandırılarak ve tercihen de kol çizilerek çizilen yere sulandırılmış olan mikroptan biraz konur. İnsan çiçeği ile aşılanmış kişi, çiçek hastalığına normal yoldan yakalanmış kişiye göre daha hafif olarak geçirir. Bu aşı hastaya bağışıklık sağlar; o hasta bir daha çiçek hastalığına yakalanmaz. Daha sonra, Anadolu'ya gelen Türkler arasında da çiçek salgını görüldüğünde, aynı tedavi uygulanmıştır. Prof. Dr. Esin KAHYA. "Eski Türklerde Bilim".

Türkler Ansiklopedisi. C 3. s. 416 (Dertenmiştir.)

SİHİRLİ YÜZÜKLER Türklerde belli aralıklar bırakılarak verilen sayı dizeleri ve sayı bilmeceleri vardı. Bunların yanı sıra her ne yönde toplanırsa toplansın, aynı sayıyı veren sayısal bilmeceler vardı. Bu bilmecelere bugün gazetelerde rastlanmaktadır. Sihirli yüzükler denen ve iç içe geçmiş halkalardan oluşan takılara ilk kez eski Türklerde rastlanmıştır. Halkalardan oluşan bu yüzüklerde halkalar belirli şekilde bir araya getirilmezse, yüzük oluşmamaktadır. Prof. Dr. Esin KAHYA. "Eski Türklerde Bilim". Türkler Ansiklopedisi. C 3. s. 409

Uygur metinlerinde hakanın tahta çıkışı ile ilgili olarak şu sözler yer almaktadır: "Kutlulanmış toprak unsurlu maymun yılında seçilmiş iyi zamanda mesut anda dokuzuncu ayın yirmi dördünde puvra-phalguni yıldızı altında, Güneş ve Ay'a benzer ışıklı, ilahî ve hâkim hükümdarımız Kül Bilge'nin tahta oturduğunun ikinci yılında..." Prof. Dr. Esin KAHYA. "Eski Türklerde Bilim". Türkler Ansiklopedisi. C 3. s. 411 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki

metinlerden

geliştiğini tespit ediniz ?

hareketle

Türklerde

hangi

bilim

dallarının

İç içe geçmiş halkaların belli bir düzene göre yerleştirilmesiyle oluşturulan sihirli yüzük


Türklerde Eğitim İlk Türklerin yaşadıkları bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda çıkarılan çeşitli kaplar, giysi, takı ve hayvan kalıntıları eski dönemlerden itibaren onların bazı basit tekniklerle kimya, ilaç yapımı, veterinerlik ve tıp ile ilgili bilgilere sahip olduğunu göstermiştir. Türklerin bilimsel çalışmaları geliştirmesinde belirleyici unsur diğer alanlarda olduğu gibi yaşam tarzıdır. Konargöçer bir hayat sürdüren Türkler yer değiştirmek, yerleşik hayata geçtiklerinde de tarımsal faaliyetlerini gerçekleş­ tirmek için astronomi bilimine ilgi duymuşlardır. Güneş ve Ay'ın hareketlerini izlemişler, Venüs ve Merkür gezegenlerinin varlığını tespit ederek onları sabah yıldızı ve akşam yıldızı olarak adlandırmışlar ve yıldızlara bakarak yön tayin etmeye çalışmışlardır. Bugün "Nevruz Bayramı" olarak kutlanan gün, Dünya'nın kendi ve Güneş etrafındaki hareketlerinin gözlenmesiyle tespit edilmiştir. Orta Asya'da yaygın olarak kullanılan "On İki Hayvanlı Türk Takvimi"ni ilk kez Türkler düzenlemiştir. On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre yılların hangi hayvanlara denk geldiğini gösteren cetvel.

Aşağıdaki On İ k i Hayvanlı Türk Takvimi cetveline göre hangi yılda

doğduğunuzu ve öğrenime başladığınızı belirleyiniz. İpek Yolu güzergâhındaki bölgelerde yerleşmiş olan Türklerin önemli geçim kaynaklarından biri de ticaret olmuştur. Bu yüzden Türkler matematikle ilgilenmişlerdir. Erken tarihlerden itibaren on tabanlı (desimal) sistemi kullanmış, bu sistemle çeşitli m a t e m a t i k işlemlerini de yapmışlardır. Genel olarak Türklerdeki mate­ matik bilgisi günlük hayatta kullanılan dört işlemden ibaretti. Türkler ağırlık ve uzunluk ölçüleriyle ilgilenmiş olup takas alış verişine uygun belli birim ölçülerini kullanılmışlardır. Zaman içinde bazı ağırlık ve uzunluk ölçüleri ile para birimlerinin kullanıldığı hukuk metinlerinden anlaşılmaktadır. Türkler madenleri bıçak, kama, kap kaçak, süs vb. eşya yapımında kullanmış­ lardır. Türklerin kullandıkları ilk maden olan bakırın alaşımlarından tunç ya da bronz elde etmişlerdir. Köktürkler Dönemine yönelik yapılan araştırmalar neticesinde demirin eritilmesinin bilindiği, aynı zamanda çelikten çeşitli silahlar yapıldığı anlaşılmıştır. Çin kaynaklarından Uygurların maden kömürü kullandıkları tespit edilmiştir. Ayrıca Uygurların, nisadır ticareti yaptıkları, boraks elde ettikleri bakırcılık ve kuyumculukta bir hayli ileri oldukları çeşitli kaynaklarda yer almıştır. Türkler tıp alanında çalışmalar yapmışlardır. Genel olarak erken dönemlerde basit yara, kırık, çıkık vb. tedavisi şeklinde görülen tıp bilgisi, zaman içinde çok GÖZ TEDAVİSİ ÜZERİNE hızlı olmasa da belli bir çizgide gelişim göstermiştir. Uygurlara ait tıp kitabında göz "Otacı" adı verilen şifacılar halkın tedavisinde görev hastalıklarına ilişkin olarak şu açıklama almıştır. verilmektedir: Uygurlar tıp alanında, diğer Türklerden daha ileriye <t" "Eğer göz puslansa, gözden çok fazla soğuk yaşlar aksa sığır ödü üzerine gitmişlerdir. Hint ve Çin uygarlıklarına ait tıp bilgisinden sürülürse göz tekrar berraklaşır." Yine aynı de çeviriler yapmışlar, cerrahi müdahale yerine ilaçla eserde bulunan bir başka ilaç da göz tedaviyi tercih etmişlerdir. Bu yüzden eczacılıkta gelişen W şikayetleriyle ilgili olarak "Gözden akan Uygurlar, çeşitli bitkisel ve hayvansal ürünlerden ilaçlar ^ sıcak yaşlara, kamış şekeri ve sarı munga yapmışlardır. Onlardan günümüze kadar gelen bir tıp toz hâline getirilip inek yağı ile karıştırılarak kitabında; baş ağrısı, göz, kulak, burun ve zihin has­ buruna sürülürse iyi gelir." denilmektedir. talıkları gibi birçok hastalık hakkında bilgi bulunmak­ Prof. Dr. Esin KAHYA, "Eski Türklerde Bilim". tadır. Türkler Ansiklopedisi, C 3, s. 414 Ayrıca Uygurlar, Çinlilerde görülen akupunktur benzeri birtedaviyi de uygulamışlardır.


-T

Türklerde Eğitim B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE EĞİTİM 1. Eğitim Anlayışı FARABİ'YE GÖRE EĞİTİM Eğitim, toplumun tüm kesimleri için gereklidir. Çünkü eğitim olmazsa mutluluğa ve mükemmelliğe ulaşmak mümkün değildir. Bununla birlikte toplumu oluşturanlar arasındaki fark, eğitimde uygulanacak yöntemlerin de farklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu yöntemler "ikna" ve "göstererek açıklama"dır. İkna daha çok emek gücüne dayanan işlerin öğretilmesinde kullanılan yöntemdir. Sıradan insanlar yeniliğe açık değildir ve ancak yenilikleri ikna oldukları zaman kabullenirler. Bu nedenle yaptıkları işi benimsemeleri ve kendilerine gösterilen şekilde yapmaları ancak ikna edilmelerine bağlıdır. Teorik bilgilerin öğretilmesinde göstererek açıklamaya (demostrasyon) dayanan yöntem kullanılmalıdır. Bu yöntemde gerçek bilgiyi (doğruyu) öğretmek ve onu çıkaracak şekilde anlatmak gerekmektedir.

İBNİ SİNA'YA GÖRE EĞİTİM Eğitim; bireyin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimlerini sağlamalıdır. Bireyin' içinde yaşadığı toplumda yeteneklerine uygun bir meslek seçmesini sağlayarak gelişiminin tüm aşamalarında ona yardımcı olmalıdır. Bu nedenle Ibni Sina'nın eğitim görüşü, fiziksel gelişme ve gereksinimleri (bedensel hareketler, beslenme, uyku, temizlik vb.) ihmal etmemekte, onu üstü kapalı da olsa kapsamaktadır. Eğitimin bireysel gelişimi ve bilgi birikimini sağlama yanında motive edici tarafı da bulunmaktadır. Ibni Sina'ya göre eğitim, bireyin kişiliğinin bir bütün olarak bedensel, zihinsel ve karakter bakımından gelişimine katkı sağlaması­ dır. Bu eğitim anlayışında eğitim iyi bir vatandaş olmanın yanında toplumsal gelişmeye katkıda bulunacak şekilde hazırlanmalıdır. Prof. Dr. Sebahattin ARIBAŞ, Dr. İbrahim GÖRÜCÜ. "İslamiyet'in Kabulünden Sonraki Dönemlerde Türklerde Eğitim", Türk Eğitim Tarihi, s. 27-29 (özetlenmiştir.)

Yukarıda verilen metinleri dikkate alarak soruları cevaplayınız. •

İlk Türk devletlerinde eğitim ile Türk-İslam devletlerindeki eğitim

anlayışı arasında ne gibi benzerlik ve farklılıklar vardır? •

Türk-İslam devletlerinin eğitim anlayışı hakkında neler söyleyebilirsi­

niz? Karahanlılar Dönemi Türk eğitim tarihinde bir dönüm noktası oldu. İlk Türk devletleri döneminde dağınık bir şekilde verilen eğitim, bu dönemde belli bir plan ve program çerçevesinde verilmeye başlandı. Eğitimin tüm toplum kesimleri için gerekli olduğu görüşü yaygınlık kazandı. Bu doğrultuda eğitimde yöntem ve teknikler belirlendi. Eğitim bir bütün olarak düşünülerek kurumsal­ laşmaya gidildi. Türk geleneğindeki "eğitime önem verme" bu dönemde devam ettirildi. Devlet adamlarının bilim insanlarının eğitim konusundaki önerilerini dikkate almaları, Türk-İslam dönemi eğitim çalışmalarını ileri boyutlara taşıdı. Ayrıca bilim ve kültüre verilen önem sayesinde ünlü bilim insanları Türk-İslam devletleri bünyesinde toplanmaya başladı.


2. Medreseler BİR MEDRESE VAKFİYESİ Medresede bilim ve din adamları için toplantı yeri olacak, cami, çalışma odaları, kütüphane; halk için Kur'an-ı Kerim okuma salonu, öğretmen ve öğrenci odaları, bir avlu bir bahçe bulunacaktır. Medresenin "fakih" denen bir müderrisi bulunacak, kendisine ayda 300 dirhem maaş verilecektir. öğrencilerin tümüne ayda 1500 dirhem maaş verilecektir. Bu para, müderrisin görüşü alınarak onlar arasında eşit veya farklı biçimde dağıtılabilecek, ya da bazılarına hiç maaş verilmeyecektir. Fakat en yüksek öğrenci maaşı ayda 30 dirhemi geçmeyecektir. Öğrencilere maaşlarını dağıtana ayda 50; Kur'an-ı Kerim öğreten öğretmene 100; Kur'an-ı Kerim okuyan ve duaları bilen okuyucuya ayda 125 dirhem, medresenin hizmetlerini yerine getiren görevlilerine 50 dirhem verilecektir. Ayrıca bir bekçi ve bir de kütüphaneci bulunacak, onların da her biri ayda 50 dirhem alacaktı. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 22-23 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metni dikkate alarak aşağıdaki soruları cevaplayınız. •

Bu medresede öğrenciler için hangi kolaylıklar sağlanmıştır?

Günümüz

eğitim

yapısı

ve

kurumlarıyla

karşılaştırma

yaparak

benzerlik ve farklılıkları tespit ediniz.

Uluğ Bey Özbekistan

Medresesi,

' • Maaş miktarının eşit ya da farklı biçimde dağıtılmasının amacı nedir? ilk Türk devletleri döneminde düzensiz ve sistemsiz olan eğitim öğretim çalışmaları, Türk-İslam devletlerinde medreselerde yapılmaya başlandı. Medreselerin kuruluşunda Uygurlar Döneminde tapınaklarda yapılan eğitimin etkisi vardır. Ayrıca Türklerin İslam dinini kabul etmeleri ve diğer İslam devletlerindeki "Darül Hikme, Beytül Hikme ve Darül İlim" adlı eğitim-öğretim kurumlarının da etkisi oldu. Türk-İslam eğitim kurumları olan medreseler, Karahanlılar zamanında yapılmaya başlandı. Dönemin ilk medresesi Semerkant'ta Tabgaç Buğra Han tarafından kuruldu. Bu kurumların oluşturulmasında Uygurlarda başlayan tapınaklardaki eğitim çalışmalarının yanı sıra, islamiyeti yeni kabul eden Türk boylarının inançlarının pekiştirilmek istenmesi etkili oldu. Gazneliler Döne­ minde de medreseler kurularak eğitim-öğretim faaliyetinde bulunmuşlardır. Medreseler; cami, kütüphane, genel eğitimin verildiği oda, çalışma odaları, halkın ders dinlemek üzere katılabileceği çalışma salonları, öğrencilerin ve öğretmenlerin kalacağı odalar ile dinlenme alanlarından oluşmaktaydı. Böylece öğretmen ve öğrenci arasında gerçekleşen eğitim çalışmasına halkın da katılımı sağlanmıştı. Medreselerin fizikî yapısı da eğitimin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine ve burada bulunanların rahat bir ortamda çalışmasına uygun hâle getirilmişti. Karahanlılarda medresenin yöneticilerine "fakih" öğretmenlerine "müderris" denilirdi. Medrese mü­ derrisinin ve yöneticisinin seçimi Semerkant'taki ilim adamlarınca gerçekleştirilmekteydi. Bu uygulama ile eğitim kurumlarının dış etkilerden uzak tutulması, akademik özerklik ve özgürlüklerinin sağlanması bakımından önemliydi. Öğrencilere verilen burslarla onların sadece eğitime odaklanmaları sağlanmaktaydı. Medrese çalışanlarına verilen ücretler y a p t ı k l a r ı işe g ö r e b e l i r l e n m e k t e y d i . Medreseye vakfedilen gelirin ekonomik şartlardaki değişimden olumsuz etkilenme­ mesi amacıyla gerekli tedbirler de alınmak­ taydı.


Türklerde Eğitim Kendinden önceki eğitim kurumlarını örnek alarak daha da geliştiren Büyük Selçuklular, ileri bir düzeyde eğitim sistemi oluşturmuşlardı. Bu dönemde eğitim çalışmaları; okuma-yazma, temel dinî bilgiler ve Kur'an-ı Kerim öğretimi ile başlamaktaydı. Planlı, programlı ve kurumsal nitelikte olmayan bu eğitim, cami ve mescitlerde yapılmaktaydı. Büyük Selçuklular Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde açılarak faaliyet gösteren medreseleri geliştirdiler. İlk Selçuklu medresesi Tuğrul Bey tarafından Nişabur'da açıldı. Nizamülmülk tarafından ilki Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medresesi Türk eğitim tarihinde bir dönüm noktası oldu. önceki dönem medreselerinin süreklilik göstermemesi, sistemli bir yapı ve eğitim programlarının olmaması gibi olumsuzluklar giderilerek medrese eğitimi kurumsallaştırıldı.

1. 2. 3. 4. 5.

Müderris odası Medrese çalışanları odası öğrenci odası Mescit Darül hadis bölümü

6. 7. 8. 9.

Ders odaları Kütüphane Abdesthane Eyvan

MEDRESELERDE OKUTULAN DERSLER I DİN VE H U K U K DERSLERİ

DİL, EDEBİYAT DERSLERİ

FELSEFE DERSLERİ

MÜSBET BİLİM DERSLERİ

Kur'an okuma

A r a p Edebiyatı

Felsefe

Tıp

Tefsir

Farsça

Mantık

Cerrahi

Hadis

Nahiv

Riyaziye

Fıkıh

Sarf

Hesap

Kelam

Hitabet

Hendese

Şiir

Müsellesat

C e r h v e Tadil

Nücûm

Tarih

Heyet

Edeb

Tabiiyat Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 44

Yukarıdaki medrese krokisi ile tabloda verilen derslere göre medreseleri eğitim ve kurumsal açıdan değerlendiriniz. Ayrıca bu kurumların günümüz eğitim-öğretim kademelerinin hangisine denk olabileceğini tartışınız.


Türklerde Eğitim Nizamiye medreselerinde hukuk, din ve dil eğitimi ağırlıklı bir program uygulanmaktaydı. Tıp eğitimi hastane-tıp okulu niteliğindeki "bimaristan" ve "darüşşifa'larda yapılmaktaydı. Heyet (astronomi bilimi) eğitimi ise rasathanelerde verilmekteydi. Medresede bulunan derslerin sayısı, içeriği ve tüm medrese birimleri incelendiğinde bu kurumların dönemin ilk üniversitesi niteliğinde olduğu ortaya çıkmaktaydı. Nizamiye medreselerinde eğitim, vakıf ve devlet yardımları ile ücretsiz hâle getirilmesi isteyen herkesin bu hizmetten yararlanabilmesini sağladı. Her yaşta Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 44 insana öğrenci olma imkânı verildiği gibi öğrenciler istedikleri dersi ve öğretmeni de seçebiliyorlardı. Medreselerdeki öğrencilere eğitim gördüğü yerde barınma imkânı da sağlanmaktaydı. Ayrıca öğrencilerin tüm ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda burs verilmekteydi. Medreselerde eğitim dili Arapçaydı. Bu öğretim kurumlarında ders veren ; müderrisler "bilimsel yeterlilik" ilkesiyle seçilmekteydi. Müderrislerin bilimsel çalışmalarında bağımsız olabilmelerini sağlamak maksadıyla görev süreleri ömür boyu olarak belirlenmişti. Medreselerde zaman zaman eğitim vermek üzere uzman kişilerden de yararlanılmaktaydı. Böylece öğrencilerin medrese dışında etkinlik gösteren bilim insanlarından bilimsel olarak yararlanmaları sağlanmaktaydı. Medreselerden başarı ile mezun olanlara meslek ruhsatı anlamına gelen "icazetname (diploma)" verilirdi. Meslek ruhsatını alanlar ilgili mesleklerde çalışmalarına başlardı. Bunlardan bir bölümü devlet memuru olurken diğerleri ( farklı meslek gruplarını (hukukçu, müderris, din adamı) oluşturmaktaydı.

Nizamiye Medreselerinin Kuruluş Amaçları: • Selçuklu topraklarında yıkıcı ve bölücü faaliyetleri önlemek için bilim insanı yetiş• tirerek fikre fikir ile karşılık vermek, • Genişleyen devletin yönetim kademeleri için memur yetiştirmek, € • Din adamı ihtiyacını karşılamak ve Oğuz­ ların İslam inançlarını pekiştirmek, • Bilim insanı yetiştirmek ve onların bilgi­ lerinden devlet ve ülke yararına faydalan­ maktır. Prof. Dr.

NİZAMİYE MEDRESELERİ MÜDERRİSLERİ Nizamiye Medreselerinde müderrislik yapabilmek için önceden müderris olarak çalışmış olmak gerekmekte­ dir. Ders vereceği alanda kendini ispat etmiş olma veya bir müderris tarafından referans verilmesi şart koşulmuştur. Müderrislerin atanması, vezir ya da hükümdar emriyle olmaktadır. Böylece eğitim verecek kişilerin atanması devletin en üst makamlarının kontrolünde olmaktadır. Atanmaları ömür boyu olarak yapılan müderrislerin ilmî I çalışmalarında yönetim karşısında tam bağımsız olması ve gelecek endişesi olmadan çalışması sağlanmıştır. Bununla birlikte müderrislerin çalışma süreleri kendi iradelerine bağlı olarak belirlenebilmektedir. Müderrislerin ders verirken kullandıkları siyah cübbe ve sarıktan oluşan özel kıyafetleri bulunmaktadır. Bu özel kıyafet, kişinin ders vermeye yetkili olduğunun işaretidir; fakat görevlerinden ayrılmaları durumunda cübbe ve sangın iadesi gerekmektedir. Prof.

Türkiye Selçukluları Dönemine ait Karatay Medresesi, Konya

Dr. Sabahattin ARIBAŞ, Dr. İbrahim GÖRÜCÜ, Dönemlerde Türklerde Eğitim", Türk Eğitim

İslamiyet'in Kabulünden Sonraki Tarihi, s. 42-43 (özetlenmiştir.)

Nizamiye Medreselerine müderris seçilmesinde titiz davranılmasının ve müderrislere

bir

takım

ayrıcalıklar

verilmesinin sebepleri neler olabilir? A n a d o l u ' d a k u r u l a n ilk T ü r k beylikleri ve Türkiye Selçuklularının kurdukları medreseler bir külliye niteliğindeydi. Tokat Niksar'da Danişmentliler tarafından yaptırılan ve tıp eğitimi veren Yağıbasan Medresesi, Anadolu'nun ilk medresesi olarak bilinir. Anadolu'da başlayan medrese kurma geleneği diğer beyliklerle devam ederken Türkiye Selçukluları zama­ nında Anadolu'ya yayılmıştı. Türkiye Selçuklu medreselerinin yapısı ve eğitim düzeni Büyük Selçuklularınkine benzerdi.


Türklerde Eğitim

ÜÇ* H m

t

İh...

«-..w

oy»

MM»

U 0

Medrese

10^

200

300 km

İlk Beylikler ve Türkiye Selçukluları Döneminde kurulan medreseleri araştırarak yukarıdaki haritaya yerleştiriniz. Mısır'da kurulan Tolunoğulları inanç farkı gözetmeksizin bilim insanlarına büyük önem vermişlerdi. Bu durum Mısır'ı bilim merkezi hâline getirmişti. Fakihler, âlimler ve murraddisler ülkeye yerleştirilerek halkın eğitimine katkı sağlanmıştı. Mısır'da kurulan diğer Türk-lslam devleti olan Ihşidoğulları zamanında da bir önceki dönem uygulamaları devam ettirilmişti. MEDRESE YILLARIM Adım Alaaddin Bin Mehmet. Bağdat Nizamiye Medresesine tahsil yapmak için 1070 yılında Horasan'dan geldim. Amacım iyi bir eğitim alıp Selçuklu Devleti'nde yüksek düzeyde bir memur olmaktı... Medreseler konusunda öğrendiğiniz bilgiler ışığında yukarıdaki metni tamamlayan bir öykü yazınız. 3. Yaygın E ğ i t i m - A h i l i k Ahiler arasında, ahinin yetişmesi için sanatın okumakla değil üstattan görerek öğrenmesi şartı getirildi. Yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesiydi. Gündüz işinde çalışan ahiler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahilerin ahlaki terbiyesi ihmal edilmezdi. Ahmet DEMİR,

"Fütüvvet

Teşkilatının Kökeni ve Türkiye Selçuklularındaki Durumu", Türkler Ansiklopedisi, C 7, s. 264-270 (Özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre ahilikte hangi tür eğitim modeli uygulanmaktadır? Belirtiniz. Türkiye tarihinde ilk defa Türkiye Selçukluları tarafından oluşturulan "ahi" teşkilatının üyeleri usta, kalfa ve çıraklardır. Bu teşkilat; üyelerinin dayanışmalarını, mesleklerini iyi bir şekilde yapmalarını ve eğitilmelerini amaçlıyordu. Ahilikte eğitim, iş dışında veya işbaşında gerçekleştirilirdi. İş dışında eğitim, teşkilatın zaviyelerinde muallim ahi ve pîr denen öğreticiler tarafından verilmekteydi. Teşkilat üyelerine dinin esasları, okuma, yazma, ahlak, temizlik, kurumun düzeni ve geleneği öğretilirdi. Ayrıca silah kullanımı ve beden eğitimi konusunda da talim yaptırılırdı. Ahiliğin işbaşında uyguladığı eğitim o dönemlerde çarşı ve dükkânların bedesten gibi yerlerde topluca bulunmaları nedeniyle kolay ve etkiliydi. Her meslek sahibi, yanında mutlaka bir çırak çalıştırmak zorundaydı. Zaanaat dalında belli kademeleri geçen çırak icazet alır ve kendi işini kurabilirdi. Bu durum ilk Türk devletlerinden farklı olarak mesleki kurumsallaşmayı getirdi.

•ES


Türklerde Eğitim Esnaf ve zanaatkarlara namaz saatlerinde dükkânlarını kapatma, sonra açma gibi zaman ve düzen alışkanlığı kazandırma, müşteriye saygılı davranarak dürüst olma, üretimi artırma, komşularının da kazanmalarını isteme, çırakları iyi yetiştirme gibi tutum ve davranışlar edindirilmeye çalışılıyordu. Cami, mescitler, bilim insanlarının evleri, ilmî toplantıların yapıldığı yerler ve kütüphaneler yaygın eğitimin verildiği mekânlardı. Ayrıca medreselerde öğrencilerin yanı sıra halka da okuma yazmaya yönelik olarak eğitim verilmesi ve dinleyici kabul edilmesi yaygın eğitimin bir parçasını oluşturmaktaydı. Bunlar dışında ahi teşkilatının zaviyelerde verdiği eğitim de yaygın eğitimin bir türüydü. 4. Atabey lik Türklerde şehzadelere devlet idaresi ve askerî alanda eğitim verilmesi amacıyla tecrübeli ve bilge kişiler görevlendirilmekteydi. Köktürklerde Tonyukuk, Bilge Kağan'ın eğitimini ve danışmanlığını üstlenmişti. Büyük Selçuklu Devleti'nde şehzadelerin eğitimi ve yönetim tecrübesinin kazandırılması işi "atabeylere verilmişti. Atabeyler şehzadelerin en iyi biçimde yetiştirilmesini üstlenmiş hem teorik hem de uygulamalı olarak görev yapan eğitimcilerdi. Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan'ın oğlu Melikşah'ın atabeyliğine getirilen Nizamülmülk bu görevde bulunmuş önemli bir isimdi. Osmanlı Devleti zamanında devam eden bu uygulamada atabeyin yerini "lala" aldı. 5. Türk-islam Devletlerinde Bilim Oku! Seni yaratan Rabb'inin adıyla oku. (Ayet) Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Ayet) İlim Çin'de de olsa alınız. (Hadis) Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum. (Hz. Ali) insan bilmezse öğrenir, bilir; bildikten sonra arzusuna kavuşur. insan doğuştan âlim doğmaz, sonradan öğrenir; dil doğuştan konuşmaz, zamanla konuşmaya başlar. İnsan öğrenerek, âlim olur; bilgi sahibi olduktan sonra her işi yoluna girer. Yusuf Has Hacib. çev.: Reşit Rahmeti ARAT, Kutadgu Bilig, s

291

Yukarıdaki sözlere göre Türk-İslam devletlerinin bilime verdiği önemi Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ı Lügat'it Türk'te yer alan Dünya haritası

değerlendiriniz. İslamiyet'in bilime önem vermesiyle Müslüman bilim insanları, Abbasiler Dönemi ile birlikte Yunancadan ve Hintçeden yaptıkları çeviriler ve orijinal fikirleri sayesinde felsefe, matematik, g e o m e t r i , a s t r o n o m i , tıp gibi bilim dallarında büyük ilerlemeler kaydettiler. Böylece İslam dünyasını dönemin en önemli ilim ve kültür merkezi hâline getirdiler. Bilim insanlarının devlet tarafından d e s t e k l e n m e s i , bilimsel çalışmaların özendirilmesi ve açılan medreseler Türkİslam devletlerindeki bilimsel gelişmeleri hızlandırdı. Türk devlet adamlarının bilime ve bilim insanlarına verdikleri değer Semerkant, Buhara, Fergana ve Bağdat gibi şehirleri dönemin birer ilim ve külıür merkezleri hâline getirdi. Medreselerde yetişen değerli bilim insanları sayesinde dinî ilimler yanında tıp, astronomi, matematik, kimya, tarih ve coğrafya alanlarında dünyayı etkileyecek buluşlar yapılmış, çeşitli eserler yazılmıştır.


Türklerde Eğitim CEZERÎ'NİN TAVUS KUŞLU MAKİNESİ Makine kaide üzerine oturtulmuş bir leğen, leğenin zemininden yük­ selen dört sütun ve sütunlar üzerinde de tavus kuşunu taşıyan iki kapılı bir hisardan oluşmuştur. Tavusun boynu yay gibi uzanmış ve gagası leğene doğrudur. Kuyruğu ise diktir. Tavusun gagasından su akar. O anda kapılardan biri açılır ve elinde sabun kavanozu tutan bir çocuk çıkar. Su akışı durduğunda diğer kapı açılır ve buradan da elinde havlu tutan bir çocuk çıkar. Yrd. Doç. Dr. Yavuz UNAT, "El-Cezeri'nin Makine Yapımında Yaradı Bilgiler ve Uygulamalar Adlı Eseri", Türkler Ansiklopedisi, C 7, s. 572

Atomun parçalanması konusunda Cabir Bin Hayyan şunları söylemiştir: "Maddenin en küçük parçasında (atomda) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öyle bir güç (enerji) meydana gelir ki bir anda Bağdat'ın altını üstüne getirebilir..." Bu sözlerden asırlar sonra yapılan atom bombası, atıldığı şehirleri yerle biretmiştir. Abdülhakim KOÇİN,

"Modern Kimyanın Kurucusu Cabir Bin Hayyan", Bilim ve Teknik, Kasım 1989, Sayı: 264, s. 37

Yukarıdaki metinlere ve görsele göre Türk-îslam devletlerinde bilimsel çalışmalar hakkında neler söylenebilir? TURK-İSLAM DEVLETLERİ DÖNEMİNDE YAŞAMIŞ BİLİM İNSANLARI

IX-X.

yüzyıl

Felsefe, tıp,

matematik,

müzik

Bilimleri sınıflandırdı. Musiki aletlerinin yapılma

Tıp

• •

Rasathane kurdu. Dünyanın çapını buldu. Jeodezi ilmini kurdu.

alanında

yazdığı

eserler

ilkelerini ders

Harezmi

ibni Sina

Yusuf Has Hacip

X-X(.

yüzyıl

Matematik, astronomi,

coğrafya, tıp

Biruni

Harezmi

Cabir Bin H a y y a n

Cezerî (Ebu'l-izz)

Yukarıdaki tabloda Türk-İslam devletleri zamanında yaşamış bazı bilim insanları ve çalışmaları verilmiştir. Siz de araştırma yaparak tablodaki boşlukları tamamlayınız. Ayrıca bu dönemde yaşamış diğer bilim insanları ve çalışmalarını tabloya ekleyiniz.

ortaya kitabı

koydu. olarak

okutuldu.


Türklerde Eğitim C. OSMANLI DEVLETİ'NDE EĞİTİM (XIII-XVIII. YÜZYILLAR)

KLASİK DÖNEM OSMANLI EĞİTİM SİSTEMİ

SARAY EĞİTİMİ

3

OC LU Z UJ

ÜJ

SIBYAN MEKTEBİ

oÜJ LU

2 o İ Ş

MEDRESE

OC

MAHALLELER

x

uy

3 _J 3 DE D £ U. S z OT LU

LU

Saray Cerre Çıkma Konak-Ev Tekke-Zaviye-

İ <

H A Y A T I

Yukarıdaki tabloya göre Osmanlı eğitim sistemiyle ilgili neler söylenebilir? Klasik Dönemde Osmanlı yönetimi, halkı bulunduğu mekânda yaşamaya yönlendirmişti. Kuruluş Döneminde okuma yazma halk için zorunlu bir ihtiyaç değildi. İnsanlar kendileri için gerekli bilgileri bulunduğu bölgede yaşayarak öğrenmek durumundaydılar. Bu anlayışla kişiler, kendine yetecek kadar bilgi ve beceri edinecek, okuma yazmayla temel dinî bilgileri öğrenecekti. Her insanı kendisine yetecek kadar bilgilendirmek Osmanlı eğitiminin ilk hedefiydi. Okuma yazmayı geliştirmek, düzenli bilgi edinmek ve bunu kullanma hakkı ulemaya verilmişti. Osmanlı eğitim anlayışının bir başka hedefi de topluma öncülük ve rehberlik yapacak, yöneticilik vasıfları bulunan insanlar yetiştirmekti. Bu yüzden devletin eğitim faaliyetleri XVIII. yüzyıla kadar genel olarak ilmiye, seyfiye ve kalemiye için yetişmiş eleman kazandırmaya yönelikti. Osmanlı Devleti'nin eğitim anlayışı ideal insan tipini yetiştirmek temeline dayanmaktadır. Hedeflenen insan itaatkâr, vatanını seven, dindar, sevecen ve vefakâr olmalıdır. Osmanlıda eğitim faaliyetleri, düzenli eğitim kurumları (örgün eğitim kurumları) ve sosyal kurumlarda (yaygın eğitim) yapılmaktadır. 1. Örgün Eğitim Kurumları SIBYAN MEKTEPLERİNDE EĞİTİM

Ayasofya Sıbyan Mektebi, İstanbul

Sıbyan mektebi öğretmeni Amasyalı Hüseyin oğlu Ali, 1453'te eğitimle ilgili yazdığı kitabında şöyle demektedir: "Çocuk yavaş yavaş ve yumuşak davranışlarla mektebe alıştırıldıktan sonra az az eğitim ve öğretime geçilmelidir. İlk yapılacak şey çocuğun yaratılışını tanımaktır. Eğer uyanık, zeki ve anlayışlı ise dersi yavaş yavaş artırmalıdır. Geç ve zor anlar yaratılışta ise yapabildiği kadar ders verilmelidir... Verilen bir ders ı öğrenilmeden ötekine geçilmemeli, bir harf ya da kelimeyi bilemediği için k cezalandırılmamalı, anlatımı kolaylaştırarak öğretmeye çalışmalıdır. Bazı zihinler birçok tekrardan sonra anlayabilir. Hiçbir çocuktan ümit kesilmemeli. Çok zor anlayan çocuk, alıştırma yapa yapa zeki olanları bile geçebilir, öğretmen usanmadan çaba göstermeli, zihinleri geç gelişen öğrenciler üzerinde daha çok durmalıdır." Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, "Türklerde Eğitim", Türk Tarihi ve Kültürü, s. 359 (Derlenmiştir.)

Yukarıdaki

mekteplerindeki

metne

eğitim

göre

anlayışı

sıbyan hakkında

neler söylenebilir? •

Metindeki

eğitim

anlayışını

müz eğitim sistemiyle karşılaştırınız.

günü­


Türklerde Eğitim a. Sıbyan Mektepleri Osmanlı Devleti'nde eğitim ve öğretimin yapıldığı ilk okul, sıbyan mektebi (mahalle mektebi) idi. Külliyelerin içerisinde, camilerin bitişiğinde veya müstakil bir yapı hâlinde kurulan sıbyan mektepleri her köy, mahalle ve semtte açılmıştır. Ayrıca bu mektepler kız, erkek veya karma olmak üzere farklı binalar şeklindedir. Okulları, devlet adamları ya da varlıklı kişiler vakıf yoluyla kurar ve giderleri vakıf gelirleriyle karşılanırdı. Köylerde, mahallelerde halk iş birliğiyle de mektep yapar, o zaman öğretmen ücretlerini veliler öderdi. Okula kayıt-kabul gibi herhangi bir işlem söz konusu değildi. Müslüman olan her ailenin çocuğu bu mekteplere gidebilirdi. Burada ders verenlerin özel eğitimleri yoktu. Okuma yazma bilen ve bu iş için uygun olduğu kabul edilen imam, müezzin, kayyum vb. kişiler bu mekteplerde ders verirlerdi. Kız çocukları da bilgili, tecrübeli ve hafız olan kadınlar tarafından eğitilirdi. Okulların genel amacı çocuğa okuma yazma ile İslam dininin kaidelerini ve Kur'an-ı Kerim okumayı öğretmekti. Bundan dolayı mekteplerde elifba, Kur'an talimi, bazı surelerin ezberletilmesi, temel ilmihâl bilgileri, tecvit, yazı yazma ve dört temel işlem öğrencilere öğretilmeye çalışılırdı. Mezuniyet yaşının belirtilmemiş olmasına rağmen mezun olabilmek için en az bir defa Kur'an'ı hatmetme mecburiyeti vardı. Osmanlı Devleti'nde ilköğretim, II. Mahmut Döneminde İstanbul'da zorunlu hâle getirildi. Sıbyan mektepleri Tanzimat Dönemine kadar görevlerini devam ettirdi. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesinden sonra burada yaşayan Rum ve Galata Latinlerine kendi dinî inanış ve ibadetlerini sürdürmeleri için kolaylık sağlanmıştı. Daha sonra ülkenin değişik yerlerinde yaşayan Ermeni ve çoğu Avrupa'dan getirilen Yahudiler de bu imkândan faydalanarak İstanbul'da okullar açmışlardı. Bu okullar tamamen bağlı oldukları kiliseler, havralar tarafından denetlenirdi. Devletin herhangi bir denetimi yoktu, öğreticileri büyük oranda papaz ve hahamlar idi. Ayrıca Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri, kurdukları matbaalarda bastıkları kitaplardan da eğitimde faydalanmışlardır. b. Medreseler Osmanlı Devleti'nde orta ve yükseköğretim kurumlarının temeli medrese teşkilatına dayanmaktaydı. Osmanlı fetih politikasına göre fethedilen yerlerde ilk önce cami ve yanında medrese açılması bir gelenek hâlini almıştı. Medreseler ile topluma ve devlete gerekli din, ilim ve eğitim hizmetleri yanında devlet idaresinde ihtiyaç duyulan idari (ilmiye, kalemiye) ve adli personelin yetiştirilmesi de sağlanmıştı. Böylece Osmanlılar devlet işlerinde bilgili ve aynı zamanda yapılan işlerin kanunlara uygun olması hususlarına riayet eden yetişkin insan gücüne sahip olmuşlardır. Bu da merkezî idareyi sağlam ve güçlü kılmıştır. Osmanlılarda ilk medrese, 1330'da Orhan Bey tarafından İznik'te yaptırılmıştır. Devlet genişle­ dikçe Bursa, Edirne gibi birçok şehirde medreseler yapılmıştır. İlk dönemlerde Mısır, Suriye, iran, Türkistan ve Anadolu beyliklerinden gelen âlimler de Osmanlı medreselerinde ders vermişlerdir. S e l ç u k l u l a r d a n Fatih D ö n e m i n e kadar Osmanlı medreselerinde eğitim, Nizamiye medreselerinin geleneğini devam ettirmiştir. Dinî ilimlerin okutulması ve özellikle fıkıh tahsilinin yaygınlaştırılması eğitimin esas hedefini oluştur­ muştur. Yıldırım Bayezid ve II. Murat Döneminde bazı medreselere hazırlık bölümlerinin eklen­ mesiyle gelişme kaydedilmiştir. Fatih Döneminde okutulacak derslerden müderrislere ödenecek maaşlara kadar değişik

Osmanlıda medrese eğitimini gösteren bir minyatür


Türklerde Eğitim düzenlemeleri içeren plan hazırlanmış ve medrese eğitimi bir sistem üzerine oturtulmuştur. 1463-1470 yılları arasında Fatih Külliyesi (Sahnı Seman) yaptırılmıştır. Ayrıca Fatih, camiye çevrilen Ayasofya'nın içinde ve bu günkü Eyüp Camii'nin yanında medreseler açtırmıştır. Sahnı Seman medreseleri, Kanuni'ye- kadar tefsir, hadis, kelam, fıkıh, Arap dili ve edebiyatını okutan birer ilahiyat fakültesi veya İslam akademisi seviyesindeydi.

Fatih Sultan Mehmet ve Ali Kuşçu'yu birlikte gösteren minyatür

SAHNI SEMAN MEDRESELERİ... ... Fatih'in vakıf eseri olarak yaptırdığı Semaniye medreseleridir ki ' hocalarının derecesi yüksektir... Büyük bahçesinde Müslüman çocukları için Kur'an kursu medresesi de vardır... Bu medreselerde uzaktan gelen hastalar ve fakirler için hastane bulunur. Medreselerin kuzeyi ve güneyinde 360 kadar oda vardır. Her odada 4 veya 5 öğrenci oturur. Odaların her birinin vakıftan ödeneği vardır. Medrese hocaları için yemekhanesi ve yetmiş kubbeli bir mutfağı vardır ki fakirlere günde iki defa bol yemek verilir... Evliya Çelebi,

Seyahatname,

s.

84 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre vakıfların eğitim sistemi içindeki OSMANLI MEDRESELERİ Klasik dönemde Osmanlı medre­ ı konumunu değerlendiriniz. seleri genel ve ihtisas medreseleri Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan'a İstanbul'da olarak ikiye ayrılmaktaydı. Süleymaniye Camii ve medresesini yaptırmıştır. Osmanlı Genel medreseler, devrindeki ilimlerin birlikte okutulduğu, dereceleri eğitim ve öğretimini en yüksek noktaya ulaştıran Süleymaniye müderrislerinin aldığı yevmiyeye göre Medresesi, fen ve tıp ilimlerinin verildiği bir eğitim kurumu belirlendiği medreselerdir. Bunlar hâline getirilmiştir. Hariç ve dâhil medreselerini bitiren talebe, haşiye-i tecrid (yirmili) (20 akçe), miftah dilerse Sahnı Seman ve Süleymaniye medreselerine devam (otuzlu) (30 akçe), kırklı (40 akçe), ellili eder ve medrese öğrenimini tamamladıktan sonra icazet (hariç ve dâhil) (50 akçe), Sahnı alırdı. Seman (50 akçe ve üstü), altmışlı (60 Zamanla Fatih'in yaptırdığı medreselerden ilham alınarak akçe ve üstü) medreseler şeklindeydi. yapılan klasik Osmanlı medrese düzeni her tarafa yayıldı. İhtisas medreseleri ihtisas gerek­ tiren bir alanda eğitim veren medre­ Kurulan medreseleri, orada öğretim yapan müderrisin ilmî selerdi. Bunlar Darul Kurra (Kur'an değeri belirlediğinden zamanla farklı düzeylere ulaşmıştır. Orta düzeydeki medrese öğrencilerine "softa", yükseköğ­ okunuşu), Darul Hadis (hadis ilmi), DarutTıp medreseleri şeklindeydi. retim düzeyindeki öğrencilere de "danişmend" denirdi. Sahn'ı Doç. Dr. Cahit BALTACI, "Eğitim Sistemi", bitirenlere "icazetname" denen diploma verilirdi. Her Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 248-251 medresede esas olarak bir müderris bulunur, yardımcısına da (özetlenmiştir.) "muid" denirdi. Müderrisler, Sahn düzeyindeki bir medreseyi bitirenlerden "mülazemet" denen ve esası sıra beklemeye dayanan bir sistemle atanırdı. Medreselerden mezun olanlar müderris, müftü, kadı, defterdar, hekim, imam ve nişancı vb. S* olurlardı. AVRUPA'DAKİ GELİŞMELER Rönesans ve Reform ile beraber Avrupa'da, ilahiyat fakülteleri eski saygınlıklarını yitirmiş, müspet bilimler önem kazanmıştı. Üniversite dışında da birçok âlim, buluşlar yapmış, eserler vermişti. Buna rağmen Avrupa'da, 1600'lerin ilk yarısında bile hâlâ, dinî dogmalara ters düşen bilimsel görüşler kilise tarafından hoş karşılanmasa da akademi denen bilim kurumları açılmıştı.

pSfr

Mimar Sinan'ın eserlerinden Süleymaniye Medresesi

O

ES}


Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da eğitim öğretim hizmetleri vakıf yoluyla sağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk yıllarında Anadolu ve Rumeli'de vakıflarca yönetilen toplam 216 medrese bulunmaktaydı. Medreselerin her kademesinde eğitim, ücretsiz yapılmakta olup büyük medreselerde öğrencinin yeme, içme, yatma, giyim-kuşam, öğrenim ile ilgili masrafları medreselerin vakıfları tarafından karşılanır, ayrıca kendilerine medrese gelirlerinden karşılıksız burs verilirdi. Buradan da anlaşılacağı gibi medreselerin büyük çoğunluğunda yatılı öğretim yapılmaktadır. Medreselerde önceleri matematik, felsefe (hikmet), astronomi gibi müspet bilimler de okutuluyordu. Zamanla medreselerden müspet bilimler çıkarıldı, yalnızca dinî ve hukuki bilimler kaldı. KOÇİ BEY'E GÖRE... Bugün ilim yolu dahi fevkalade bozulmuştur. Aralarında yürürlükte olan eski kanun işlemez olmuştur... (Eskiden) ilim yolu, gayet temiz ve derli toplu idi. O yüzden içlerinde cahil ve yabancı olmayıp her biri yolu ile geldiğinden kadı ve müderrislerden hepsi, bilgisi ve dini mükemmel, ırz ve vakar sahibi adamlar olup müderris olduğu takdirde mübarek ilme, mansıp sahibi olduğu takdirde din ve devlete doğrulukla hizmet edip halka gayet faydalı olurdu... Giderek her işe hatır karışmakla ve her işe göz yummakla hak sahibi olmayanlara hadden aşırı mevkiiler verilip eski kanun bozuldu... işlerinde tamah sahibi ve haris olanlar, bulunduğu mevkii ve fırsatı nimet bilip memuriyetlerin çoğunu rüşvet ile ehliyetsizlere verir oldular. Mülazımlıklar dahi yolu ile verilmeyip satılmaya başlayalı voyvoda ve subaşı kâtipleri ve avam tabakasından birçokları beş-on bin akçe ile mülâzım oldu, sonra az zamanda müderris ve kadı olup ilim sahası cahillerle doldu, iyi ve kötü belirsiz oldu. Yüce bilginlerin halk gözünde itibarı kalmadı. Zuhuri DANIŞMAN,

Koçi Bey Risalesi, s. 20-22 (Kısaltılmıştır.)

İLMİYE SINIFINDA BOZULMA II. Mustafa Döneminde şeyhülislamlık yapan Feyzullah Efendi aile fertlerinden olanlara bol bol memuriyet ve rütbeler aldı. Henüz yirmi beş yaşında bulunan büyük oğlu Fethullah Efendi'yi Selanik kadılığına bir müddet sonra kazaskerliğe tayin ettirdi. Bununla da kalmayarak şeyhülislamlık payesi de almak suretiyle kendisinden sonra, şeyhülislamlığı oğluna temin etmek istedi. Ortanca oğlu Mustafa Efendi'ye iki senede medreseleri devrettirerek önce Selanik Kadılığı sonra Anadolu Kazaskerliği payesiyle Mekke Kadılığı ve arkasından kazaskerlik verdi. Ayrıca on sekiz yaşındaki üçüncü oğluna Anadolu payesiyle Bursa Kadılığını vermiş ve on yaşındaki en küçük oğlu ibrahim'i de Rumeli payesiyle Yenişehir Kadısı tayin ettirmişti. Gerek kendisi ve gerek oğulları ve mensuplarına tahsis ettiği yüksek mevkilerle ulema silsilesini tıkayan, vezir, beylerbeyi ve diğer hizmetlere kendi adamlarını tayin ettiren Feyzullah Efendi Osmanlı tarihinde ilmiye sınıfındaki bozulmayı hızlandırmıştır. Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, C 3, 2. Kısım, s. 484 (özetlenmiştir.)

MEDRESELERDE AKLİ BİLİMLER Fatih, Sahnı Seman medreselerini inşa ettirdikten sonra felsefi ağırlıklı derslerin okutulmasını emretmiş, XVII. yüzyılda "Bu dersler felsefiyattır." denilerek programdan çıkarılmıştı... III. Murat devrinde 1575'te istanbul'da ilk rasathane kurulmuş, fakat Kadızade Ahmet Şemseddin Efendi'nin gökyüzünü incelemenin uğursuzluk getirdiği ve nerede teşebbüs edilmiş ise devletin perişan olduğu konusunda padişahı ikna etmesi üzerine 1580'de rasathane yıktırılmıştı. Prof. Dr. Cahit BALTACI, "Osmanlı Eğitim Sistemi", Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, s. 255 (Kısaltılmıştır.)

• Yukarıdaki metinlere göre ilmiye sınıfının bozulmasının sebeplerinin neler olduğunu sınıfta tartışınız. XVII. yüzyıldan itibaren medreselerin bozulmasında; okutulmakta olan felsefe, mantık gibi akli bilimlerin boş ve gereksiz olduğunun düşünülmesi, müderris atama sisteminin bozularak kanunlara aykırı devlet adamlarının müdahalesiyle bazı ulema çocuklarına küçük yaşlarda müderrislik verilmesi (beşik uleması), öğrencilerin yeterli öğretim yapmadan müderris olmaları sayılabilir. Cer yoluyla Anadolu köylerini dolaşıp vaaz veren medrese öğrencileri bunun karşılığında yiyecek ve para alarak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bunlar yeterli olmayınca öğrencilerden Celali denen isyancılara katılanlar olmuştur. Medrese öğrencilerinin işsiz kalma korkusu, öğrenci disiplinin bozulmasına da sebep olmuştur. Padişahlar zaman zaman kanunnameler çıkararak medreseleri ıslah


etmeye çalışmışlardır. Bu kanunnamelerle müderrislerin öğrencileri ciddi çalıştırmaları, makamların ehline verilmesi, atama sistemine uyulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Koçi Bey ve Kâtip Çelebi gibi düşünürler medrese ve ilmiye sınıfının ıslahına yönelik raporlar sunmuşlardır. Bulundukları çağın gerisinde kalıp kendilerini yenileyemeyen medreseler yapılmak istenen ıslahatlara da karşı çıktılar. Medreselerin ıslahının mümkün olmaması nedeniyle padişah II. Mahmut, Avrupa usulü eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti. Çıkardığı bir fermanla İstanbul'da ilköğretimin mecburi ve parasız olacağını ilan etti. II. Meşrutiyetle beklenen ıslahatlar yapılmış, Farsça, Osmanlıca, tarih, coğrafya, kimya vb. dersler okutulmaya başlanmıştır. Daha sonra 1914'te "medreseleri ıslah nizamnamesi" çıkarılarak öğrencilerin durumu düzeltilmeye çalışılmıştır, c. Saray Eğitimi

Kâtip Çelebi'nin temsilî rçşrni^

SARAYDA

EĞİTİM

HAREM

ENDERUN Ben bir Osmanlı veziriyim. Ben XVIII. yüzyılda Filibeli beş çocuklu Hristiyan yaşayan bir Osmanlı bir ailenin üçüncü oğluyum. 15 şehzadesiyim. Altı yaşına geldiğimde devlet yaşında Şeyhülislam ^ tarafından ailemin de rızası tarafından törenle • ^ • ^ B alınarak devşirildim. Anaderse başlatıldım. dolu'ya bir Türk ailenin İlk olarak Kur'an İL "^-MCH y a m n a yerleştirilerek Türk okumayı öğren­ İ E İ f l ve İslam kültürüne uygun dim ve sonra yetiştirildim. Iki-üç yıl saray içinde şehsonra bu aileden alınarak acemi oğlanlar zadelerin ilköğretimine mahsus ocağına getirildim. Gösterdiğim başarılar okul olan Şehzadegân Mektebine sonucu Topkapı Sarayı'nda bulunan devam ettim. Enderun'a seçildim. Gençlik dönemimde eğitimim Enderunda devlete sadrazam, vezir, sarayda devam etti. Büyüklerimin ordu komutanı, vali gibi yöneticiler anlattığına göre şehzadeler XVII. yetiştirilmektedir. Burada eğitim yedi yüzyıla kadar devlet tecrübesi kademeden oluşmaktaydı. Bir üst kazanmak için lala gözetiminde kademeye geçmek için başarılı olmak sancaklara yönetici olarak şarttı. Başarısız olanlar, disiplin cezası atanırlarmış. Eğitimlerine özel alanlar "çıkma" adıyla taşradaki çeşitli hocalarla devam ederlermiş. Ben görevlere gönderilirdi. ise bu usul terk edildiği için Ben Enderundaki eğitimi başarı ile sarayda "kafes ya da şimşirlik" j tamamladım. Çeşitli görevlerden sonra denen dairelerde inziva hayatı vezirlik makamına kadaryükseldim. yaşamaktayım.

Ben bir padişah kızıyım. Harem, sarayda ailemizin ve hizmetlilerin kaldığı bölümdür. Burada eğitimimizle annemiz, dadımız ve kalfalar ilgilenmek­ tedir. Okuma çağına geldi­ ğimizde babamızın katıldığı merasimle eğitimimize başladık. Harem ayrıca ailemizin hizmetkârları ve cariyelerin kalfalar denetiminde eğitim aldığı bir kurumdur. Cariyeler okuma-yazma ve dinî eğitimin yanında yeteneklerine göre musiki, resim, edebiyat, nakış, dikiş, örgü gibi dersler de görmektedir. Eğitim süresi yedisekiz yıldır. Her kademede başarılı olanlar bir üst eğitime geçmektedir. Buradaki eğitimin diğer amacı yüksek derecedeki askerî, idari görevlilere iyi eğitim almış eş yetiştirmektir. Böylece saraya sadık bir yönetici sınıf meydana getirilmesi amaçlanmıştır.

Yukarıdaki metinlere göre aşağıdaki soruları cevaplandırınız. •. Endenun. ve Jwem, eğitiminin Osmanlı Devletinde, merjcezî otoriteye etkileri neler olmuştur? • Şehzadelerin sancağa çıkma usulünün terkedilmesi Osmanlı devlet yönetimini nasıl etkilemiştir? TÜRKLERİN EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM "Türkler olağanüstü bir insan bulduklarında değerli bir nesne edinmişçesine coşku duyarlar ve özellikle de savaşa yatkın biriyse onu yetiştirmek için hiçbir emek ve çabadan kaçınmazlar. Bizim (Batı Avrupalıların) yaptığımız ise çok farklıdır. Biz iyi bir köpek, şahin ya da at bulduğumuz zaman çok sevinir ve onu türünün en mükemmeli durumuna getirmek için elimizden geleni yaparız. Ama bir insanda olağanüstü nitelikler varsa, onu geliştirmek için kendimizi zahmete sokmaz, onu eğitmenin bize düşen bir iş olduğunu düşünmeyiz. Oysa Türkler, iyi yetiştirilmiş insandan büyük zevk alırlar." Prof. Dr. Yahya AKYÜZ. Türk Eğitim Tarihi, s. 95

XVI. yüzyılda Osmanlıları yakından tanıyan Albert Hozve Lybyer'in yukarıdaki anlatımları doğrultusunda Osmanlıların eğitime verdiği önem hakkında neler söyleyebilirsiniz ?


Türklerde Eğitim ç. Asker Eğitimi Osmanlı kara ordusunun en önemli bölümünü kapıkulu ocakları ile tımarlı sipahiler oluşturmaktaydı. Kapıkulu ocaklarına devşirme usulü ile alınan genç erkekler acemi oğlanlar ocağı denilen kışlada askerî ve bedenî bakımdan eğitilirlerdi. Eğitim gören bu gençlerden yetenekli olanlar tespit edilip Enderun Mektebi'ne alınır, geri kalanlar eğitim sonrası yeniçeri ocağına gönderilirlerdi. İlk kez I. Murat zamanında Gelibolu'da bir acemi oğlanlar ocağı açılmış, sayıları zamanla artırılmıştı. Acemi oğlanlar ocağı askerî ve bedenî birer eğitim ocağı olmakla beraber, kısmen birer sanat okulu niteliği de taşımaktaydı. Tımarlı sipahiler, gelirlerine göre belli sayıda "cebelü" denilen atlı askerleri toplar ve bunlara gerekli askerî eğitimi verirdi. Deniz kuvvetlerinin askerlerine "levent" denilirdi. Leventler Batı Anadolu'daki Türk gençlerinden seçilir, tersane ve gemilerde eğitilir­ lerdi.

Yeniçerileri

gösteren

ACEMİOĞLANLAR OCAĞI SANAT OKULLARI 1—ı

ı—1

ı

l

l

l

Mehterhane

Cambazhane

Tophane

Humbarahane

Tüfekhane

Kılıçhane

(Askerî mızıka eğitimi

(Saray cambazlarını yetiştirme)

(Top d ö k ü m ve yapımı)

(Havan topu dökümü,

(Tüfek yapımı)

(Kılıç ve kesici

el bombası yapımı)

silahlar yapımı)

2. Yaygın Eğitim Kurumları a. Esnaf Eğitimi: Osmanlılarda esnaf kuruluşları da birer eğitim kurumudur. Osmanlıda esnaf birlikleri ahiliğe (sonraları lonca) dayanıyordu. Ahi teşkilatı mensuplarına mesleki, dinî ve ahlaki eğitim vermekteydi. Esnaf olmak isteyenler küçük yaşta çırak (şakird) olarak işe başlardı. Gerekli eğitimi alan çıraklar sınavla kalfalığa, en az üç yıllık kalfalıktan sonra yine sınavla ustalığa hak kazanırdı. Usta unvanı alanlar yeni bir iş yeri açabilirlerdi. Loncalar mesleki eğitim görevlerini XIX. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir. b. Halk Eğitimi: Ulaşım ve haberleşme imkânlarının sınırlı olması nede­ niyle Osmanlı toplumu Tanzimat Dönemine kadar dışa kapalıydı. Toplumu oluşturan kişilerin çoğu doğdukları ve yaşadıkları bölgeden dışarı çıkma­ dığından bilgi ve becerilerini de çevrelerinden edinirlerdi. Halk; cami, mescit, tekke, kütüphane, cem evleri, yaren sohbetleri, sıra geceleri, sahaf, konaklarda çeşitli vesilelerle eğitilirlerdi. 3. XVIII ve XIX. Yüzyıl Başlarında Eğitimde Yenileşme Hareketleri XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin Avrupalı devletlerle yaptığı savaşların büyük bir kısmını kaybetmesi, askerî alanda yenilikler yapma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Daha sonra diğer alanlara da yayılan bu yenilik hareketlerinde Avrupa'dan getirilen uzmanlardan da yararlanılmıştır. I. Mahmut Döneminde Humbaracı Ahmet Paşa (Kont de Bonneval)'nın çalışmalarıyla kara subayı yetiştirmek için OSMANLIDA MATBAA "Hendesehane" (kara mühendishanesi) açılmıştı (1734). Bu Osmanlılar matbaayı 1727'de okul III. Selim Döneminde Nizamı Cedid düzenlemeleri kullanmaya başlamışlardır. Bunda, çerçevesinde daha da genişletilerek istihkâm ve topçu subayı Lale Devrindeki kültür faaliyetleri ve Batıyı anlama düşüncesi etkili olmuş­ yetiştiren bir okula dönüştürülürken adı da "Mühendishane-i tur. III. Ahmet, İbrahim Müteferrika'ya Berri-i Hümayun"a çevrilmiştir (1795). III. Mustafa Döneminde -dinî olanlar hâriç- kitap basım izni deniz subayı yetiştirmek için "Deniz Mühendishanesi" (1773) vermiştir. Basılan ilk kitap, medrese adıyla açılan okul, III. Selim Döneminde daha genişletilerek adı öğrencilerinin çok yarariandığı "Van"Mühendishane-i Bahri-i Hümayun" olmuştur (1793). kulu" adıyla bilinen Arapça-Türkçe Dönemin yenilik hareketlerinden birisi de Osmanlıların sözlüktür. matbaayı kullanmasıdır. Matbaa zamanla gelişmiş, birçok XIX. yüzyıl başlarında Batı teknolojisini öğrenmek üzere kitap yayınlanmış, kitap fiyatları ucuzlamış ve bu da eğitim-öğretimin Avrupa'ya öğrenciler gönderilmeye başlanmıştır. II. Mahmut gelişmesinde çok yararlı olmuştur. Döneminde ordunun doktor ihtiyacını karşılamak üzere TıphaProf. Dr. Mustafa AKBULUT, İbrahim ne-i Âmire ve Cerrahhane-i Mamure (1827) ve yeni kurulan Müteferrika ve İlk Türk Matbaası". Türkler Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusuna subay yetiştirmek Ansiklopedisi, C 14, s. 919-921 (özetlenmiştir.) amacıyla da Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye (1834) açılmıştır.


Türklerde Eğitim XVIII ve XIX Yüzyıllarda Eğitimde Yenileşme Hareketleri Diğer Yenilikler

Açılan Yeni Eğitim Kurumları Mükendishane-i

Berri

Hümayun

(1734)

İlköğretim

zorunlu

hâle

getirildi

(12Z4).

XVIII ve XIX. yüzyılın başlarında eğitimde yenileşme ile ilgili tablo yuka­ rıda verilmiştir. Yapılan diğer yenilikleri tabloda boş bırakılan yerlere yazınız. 4. Osmanlıda Bilim

Takiyüddin Rasathanesi'nde gözlem yapan bilim insanlarını gösteren minyatür

Hastasını tedavi eden Sabuncuoğlu Şerafeddin'i gösteren minyatür

Devletimiz kuruluşundan itibaren bilimsel faaliyete, bilgiye büyük önem vermiştir. Bu amaçla birçok şehirde medreseler kuruldu. Dedem Orhan, Iznik'e ilk medreseyi açtı ve başına müderris olarak Davud-i Kayseri'yi atadı. Davud-i Kayseri aynı zamanda tasavvuf ilimlerinde kendini göstermiş değerli bir düşünce adamıydı. V Medreselerde daha çok dinî ilimler öğretiliyor, fıkıh tahsilinin yaygınlaştırılması amaçlanıyordu. Dinî ilimlerin kapsamına girmeyen felsefi, riyazi (geometri) ve tabii ^| ilimlerle ilgili çalışmalar medrese dışı ilim adamlarının evinde veya şifahanelerde £s yürütülüyordu. Ben dahi atalarım gibi ilmî faaliyetlere destek oldum hatta içinde yer aldım. Bilim ve felsefeye ilgi gösterip âlimlerle tartışmaktan zevk duydum. Fen ve teknoloji alanın­ daki gelişmelere büyük önem verdim, istanbul'un alınmasında önemli rol oynayan "şahi" toplarının dökülmesinde olduğu kadar onların çalışmasındaki matematiksel hesaplarla hemen her ayrıntıyla yakından ilgilendim. İlmî faaliyetlerin yapılabilmesi için "Sahnı Seman" adıyla medreseler inşa ettirdim. Değişik memleketlerden Ali Kuşçu gibi birçok alimi bu çatı altında topladım. Benim dönemimde medreselerde dinî ilimlerle beraber pozitif bilimler okutulmaya başlandı. Bu zamana kadar yazılan kitaplar genellikle çeviriler ve ansiklopedik nitelikte eserlerdi. Ben farklı lisanlarda birçok eserin bulunduğu kütüphane kurarak orijinal eserlerin yazılmasına, Osmanlı düşüncesinin Batı kültürü ile temasa geçmesine önem verdim. Ceddim Kanuni Sultan Süleyman Döneminde inşa edilen Süleymaniye medreseleriyle medreseler gelişimini sürdürdü, öğrenci ders kitabı olarak Ibni Sina ve Farabi'nin eserleri okutuluyordu. XVII. yüzyıldan itibaren askerî yenilgiler, ekonomik sorunlar, halkın fakirleşmesi, içeride ve dışarıda siyasi ortamın değişmesiyle birlikte birçok kurumda olduğu gibi medreseler de bozulmuş, pozitif bilimlerden uzaklaşılmıştır. XVIII. yüzyıldan itibaren Batı ile kurulan ilişkiler sonucu kısmen gelişme kaydedilmiştir.

1


Türklerde Eğitim •

Osmanlıda bilimin gelişmesini etkileyen

unsurlar

ALİ KUŞÇU Fatih Döneminin en dikkate değer siması, • Bilimsel alanda gerileme devlet ve toplum hayatını Ali Kuşçu'dur. Babası, Uluğ Bey'in doğancısı olduğundan Kuşçuzade diye tanındı. Ali nasıl etkilemiştir? Kuşçu, Uluğ Bey'in sarayında yetişti ve başta Osmanlı Devleti'nde XVIII. yüzyıla kadar bilimsel Bursalı Kadızade ve Cemşîd el-Kâşî olmak çalışmalar, dinî ve pozitif bilimler olmak üzere ikiye üzere, Uluğ Bey'in etrafındaki diğer a y r ı l ı y o r d u . B u n l a r ı n her ikisi de m e d r e s e l e r d e âlimlerden ders aldı. Kadızade'nin ölümün­ den sonra Semerkant Rasathanesi'nin başına okutuluyordu. Dinî bilimler Kur'an, hadis, fıkıh, kelam ve getirildi. Uluğ Bey 1450'de öldürülünce Ali Arapça; pozitif bilimler ise araştırmaya, deneye ve gözleme Kuşçu Tebriz'e, Uzun Hasan'ın yanına gitti. dayanan matematik, kimya, fizik, tıp, astronomi vb. dir. Uzun Hasan, Ali Kuşçu'yu, istanbul'a elçi Osmanlı yöneticilerinden himaye gören bilginler, olarak gönderdi. Sultan Fatih, Ali Kuşçu'ya Fatih'ten önceki dönemde daha çok dinî bilimlerle İstanbul'da kalmasını teklif etti. Ali Kuşçu, elçilik görevini tamamladıktan sonra ilgilenmişlerdir. Fatih ile birlikte sosyal ve fen bilimleri ön plana çıkmıştır, İstanbul'a geri geleceğine dair söz vererek Uzun Hasan'ın yanına döndü. Vazifesini istanbul'u bir bilim merkezi hâline getiren Fatih, Batı yerine getiren Ali Kuşçu, Osmanlı başkentine dillerinden birçok eseri tercüme ettirerek bizzat incelemiştir. gitmek için yola çıktı. Osmanlı padişahı bu XV ve XVI. yüzyıllarda önemli bilim insanları yetişmiştir. değerli bilim insanın istanbul'a gelene kadar rahat etmesini sağlamak amacıyla her konak için bin dirhem harcadı. Ayasofya Medresesi Ben Kadızade-i Rumi. 1337-1421 yılları a r a s ı n d a müderrisliğine tayin edilen Ali Kuşçu hayatının y a ş a d ı m . B u r s a ' d a k i ilk e ğ i t i m i m d e n s o n r a i l i m t a h s i l i son iki-üç yılını istanbul'da geçirmiş, 1474 için H o r a s a n v e M a v e r a ü n n e h i r ' e gittim. S e m e r k a n t ' t a yılında istanbul'da ölmüştür. Ali Kuşçu, Ulug Bey'in kurdurduğu medresede müderrislik, matematik ve astronomiye dair eserlerinin r a s a t h a n e d e m ü d ü r l ü k y a p t ı m . U l u ğ Bey, Ali K u ş ç u v e yanında kelam ve filoloji konularında da Fethullah Şirvânî öğrencilerim arasındadır. A s t r o n o m i eserler kaleme almıştır. v e m a t e m a t i k a l a n l a r ı n d a e s e r l e r i m vardır. nelerdir?

Ben Sabuncuoğlu Şerafeddin. 1 3 8 6 - 1 4 7 0 yılları arasında yaşadım. A m a s y a Darüşşifasında hekimlik y a p t ı m . Fatih Sultan M e h m e t ' e ithaf e t t i ğ i m Kitâbü'lCerrâhiyyetü'l-Hâniyye adlı eserimde hasta tedavi metotlarını en ince ayrıntılarına kadar minyatürlerle d e s t e k l e y e r e k anlattım. M ü c e r r e b n a m e adlı e s e r i m d e h a y v a n l a r v e k e n d i ü z e r i m d e d e n e d i ğ i m i l a ç l a r ile tedavi metotlarına yer verdim.

B e n Altuncuzade. Fatih Sultan M e h m e t D ö n e m i n d e hekimlik yaptım. Özellikle idrar yolu hastalıkları ü z e r i n d e başarılı ç a l ı ş m a l a r ı m o l d u . Bitkilerden ilaç y a p m a k o n u s u n d a u z m a n l a ş a r a k birçok hastalığı ilaçla tedavi ettim.

Ben Ebussuud Efendi. 1 4 9 0 - 1 5 7 4 yılları a r a s ı n d a y a ş a d ı m . 3 0 yıl ş e y h ü l i s l a m l ı k g ö r e v i n d e b u l u n d u m . Kanuni Sultan Süleyman'ın oluşturduğu kanunların h a z ı r l a n m a s ı n a k a t k ı d a b u l u n d u m . Tefsir, f ı k ı h g i b i i l i m dallarında eserlerim bulunmaktadır.

Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU. Osmanlı Medeniyeti Tarihi. C 2, s. 375-376 (özetlenmiştir.)

Osmanlıda bilimsel alanda bu gelişmeler yaşanırken Avrupa'da Kopernik (1473-1543) dünyanın kendi ekseni ve güneşin etrafında döndüğünü öğrenmesine rağmen o dö­ nemdeki Hristiyan taassubundan dolayı bu düşüncesini sır gibi saklamak zorunda kalmıştı, italyan Galile (1564-1642) Kopernik'i teyid eden eserlerinden dolayı Engizisyon Mahkemesi'nde yargılanmıştı. Yine İtalyan Bruno "kainatta birçok dünyalar ve güneş sistemleri" bulunduğunu söylediği için Roma Engizisyon Mahkemesi'nce idam edildi.

B e n Pîrî R e i s . 1 4 7 5 - 1 5 5 5 yılları a r a s ı n d a y a ş a d ı m . O s m a n l ı d o n a n m a s ı n d a k a p t a n ı d e r y a l ı k y a p t ı m . Kitab-ı B a h r i y e a d l ı e s e r i m d e A k d e n i z , K ı z ı l d e n i z v e Hint O k y a n u s u h a k k ı n d a bilgiler v e r d i m . E s e r i m d e A m e r i k a ' n ı n k e ş f i n d e n v e dünyanın yuvarlak olduğundan bahsettim.

B e n Ş e y d i A l i R e i s . 1 4 9 8 - 1 5 6 3 yılları a r a s ı n d a y a ş a d ı m . Bir O s m a n l ı denizcisiyim. Hint deniz seferlerinde b u l u n d u m . Mir'atü'l-Memâlik adlı e s e r i m d e b u seferi v e d ö n ü ş ü m ü anlattım. Kitâbü'l-Muhit'te ise y ö n tayini, b ü y ü k f ı r t ı n a l a r , l i m a n l a r , r ü z g â r l a r , z a m a n h e s a b ı g i b i d e n i z c i l i k l e ilgili bilgiler v e r d i m .

DEE


ISLAHAT ÖNERİLERİ XVII. yüzyılın bir diğer önemli eserler topluluğu ise "hükümdarlara nasihat" şeklinde kaleme alınan, siyaset ve ıslahat eserleridir. Koçi Bey 1631 yılında IV. Murat'a ünlü Risale'sini sundu. Kâtip Çelebi 1656 yılında yazdığı eserinde, Osmanlı Devleti'nin gerçekten bir zayıflama içinde bulunduğunu, ancak temel gücünün sağlamlığı yüzünden yüzyıllarca daha yaşayabileceğini söyleyip ıslahat yollarını göstermekteydi.

B e n T a k i y ü d d i n M e h m e t . 1 5 2 5 - 1 5 8 5 yılları a r a s ı n d a yaşadım. Astronomi, matematik ve mühendislik alanlarında çalışmalarım oldu. Osmanlının ilk rasathanesini ben kurdum. Eserlerimde astronomi aletlerinin kullanımını, astronomi cetvellerini ve m ü h e n d i s l i k l e ilgili ç a l ı ş m a l a r ı m ı a n l a t t ı m .

)

B e n Kâtip Ç e l e b i . 1 6 0 8 - 1 6 5 6 yılları a r a s ı n d a y a ş a d ı m . Tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındaki çalışmalarımın yanı sıra medreselerdeki eksiklikleri eleştirdim. "Keşf-üz-Zünûn" adlı e s e r i m on b e ş bine y a k ı n kitap ve on b i n e y a k ı n yazarı tanıtan b ü y ü k bir bibliyografya ansiklopedisi mahiyetindedir. C i h a n n ü m a adlı e s e r i m ise çeşitli ülkeler h a k k ı n d a bilgi v e r d i ğ i m c o ğ r a f y a kitabıdır. B u n l a r d ı ş ı n d a y i r m i y e y a k ı n e s e r i m daha bulunmaktadır.

Ben Hezarfen A h m e t Çelebi. XVII. yüzyılda yaşadım. Benden önce uçuş denemeleri yapan bilim insanlarının eserlerini inceledim. Yaptığım kanatları t a k a r a k IV. M u r a t ' ı n h u z u r u n d a G a l a t a K u l e s i ' n d e n atladım. Boğazı uçarak geçtim ve Üsküdar'ajndim. B u o l a y i n s a n l ı k t a r i h i n i n ilk u ç u ş u d u r .

FÜZE İLE UÇUŞ Lagari Hasan Çelebi, füze ile uçan ilk Türk'tür. 1633 yılında IV. Murat'ın kızı ..Kayq .Şültap'ın .dçğdüğu gece yapılan şenlikler sırasında roketle uçma hünerini gösterdi. Evliya Çelebi, Seyahatname'de roketle uçma olayını şu şekilde anlatmak­ tadır: "Murat Han'ın Kaya Sultan isimli kızı dünyaya geldiği gece akika kurbanı şenliği oldu. Bu Lagari Hasan elli okka barut macunundan yedi kollu bir fişek icat eyledi. Sarayburnu'nda Hünkâr huzurun­ da fişeğe bindi ve şakirtleri (yardımcıları) fitili ateşlediler. Lagari, 'Padişahım seni Huda'ya ısmarladım. Isa Nebi ile konuşmaya gidiyorum.' diyerek semaya fırladı. Yanında olan diğer fişekleri ateşleyip rûy-u deryayı çırağan eyledi (deniz yüzeyini aydınlattı). Fişeki kebirinin (büyük) barutu kalmayınca zemine doğru inerken kartal kanatlarını açarak Sinan Paşa Köşkü önünde deryaya indi ve padişahın huzuruna geldi. Zemini bûs (öperek) ederek 'Padişahım, Isa Nebi sana selam söyledi.' diyerek şakaya başladı. Bir kese akçe ihsan olunup 70 akçe ile sipahi yazıldı." Osmanlı Ansiklopedisi, k

C 8 (Bilim), s. 698-699 (Kısaltılmıştır.)

Ben Lagari Hasan Çelebi. XVII. yüzyılda y a ş a d ı m . IV. M u r a t ' ı n k ı z ı n ı n d o ğ u m g ü n ü n d e (1633) yapmış o l d u ğ u m roketle yaklaşık 300 metre kadar havalandıktan sonra taktığım k a n a t l a r l a İ s t a n b u l B o ğ a z ı ' n a iniş y a p t ı m . B u i n s a n l ı k t a r i h i n d e k i r o k e t l e ilk u ç u ş d e n e m e s i d i r .

B e n E v l i y a Ç e l e b i . 1 6 1 1 - 1 6 8 2 yılları a r a s ı n d a yaşadım. Hayatım boyunca başta Osmanlı toprakları olmak üzere k o m ş u ülkelerde gezip g ö r d ü ğ ü m yerlerin c o ğ r a f y a s ı n ı , tarihini, idari y a p ı s ı n ı , ö r f v e a d e t l e r i n i 1 0 ciltlik " S e y a h a t n a me"mde topladım.

B e n Koçi Bey. XVII. y ü z y ı l d a y a ş a m ı ş bir d e v l e t a d a m ı y ı m . IV. M u r a t ' a O s m a n l ı D e v l e t i ' n i n d u r a k l a m a s ı n ı n s e b e p l e r i v e ç a r e l e r i y l e ilgili raporlar s u n d u m .

B e n Humbaracı A h m e t Paşa. Asıl adım Kont de B o n n e v a l o l u p bir F r a n s ı z s u b a y ı y ı m . 1 6 7 5 - 1 7 4 7 yılları a r a s ı n d a y a ş a d ı m . S ı ğ ı n d ı ğ ı m O s m a n l ı Devleti tarafından Humbaracı Ocağını ıslah etmekle görevlendirildim. Osmanlıda modern manada topçu okulunun kurulmasını sağlayarak topçu subaylarına matematik dersleri verdim.

B e n A h m e t C e v d e t P a ş a . 1 8 2 2 - 1 8 9 5 yılları a r a s ı n d a y a ş a d ı m . D e v l e t a d a m ı o l m a n ı n y a n ı n d a tarihçi v e h u k u k ç u olarak t a t a n ı n m a k t a y ı m . Başkanı olduğum komisyon tarafından Mecelle adındaki Osmanlı h u k u k k i t a b ı o l u ş t u r u l d u . B u n u n d ı ş ı n d a Tarih-i C e v d e t a d l ı e s e r i m d e O s m a n l ı n ı n s o n d ö n e m i n i n tarihini anlattım. Kısas-ı E n b i y a adlı e s e r i m d e i s e p e y g a m b e r l e r i n h a y a t ı , h a l i f e l e r d ö n e m i v e II. M u r a t ' a kadarki Osmanlı tarihinden bahsettim.


Türklerde Eğitim OSMANLI DEVLETİ'NDE BİLİM İNSANLARI VE ÇALIŞMALARI

XIV v«e XV. yy.

Yy.

6

i

Bilim İnsanları

yy.

XVIII.

;

Bilim insanları

Şeyh Edebâli Aşıkpaşazâde

Tarih

T e v a r i h - i Âl-i O s m a n

Kaşifî

Tarih

Hacı

Tıp

Müntehâb-i Şifa

Enverî

Tarih

Şair A h m e d î

Tıp, Tarih

Tervihu'l-Ervah

Tursun Bey

Tarih

Mukbilzade Mümin

Tip

Zahîre-i Muradiye

Beişti Sinan Çelebi

Takiyüddin M e h m e t

Astronomi

Molla Lütfi

Astronomi

Mevzuâtü'l Ulûm

Ahi Ahmet Çelebi

Tıp

Muslihiddin Bin S i n a n

Astronomi

Risâle-i

Kemal

Tarih

Altuncuzade

Tıp

Kâtip Çelebi

Coğrafya, Tarih

Paşa

Oruç Beg

Tarih

Idris-i Eflâtuniyye

Paşazade

—————————

Gazaname-i

Rum

Tevarıh-i Âl-i O s m a n

Bitlisi

Neşri Mehmet Efendi Cihannüma

1

Heşt Behişt R i s a l e fı't-Tıp

Tarih

Cihan-nüma

Sarı Abdullah Efendi

Dinî

Cevahir-i Mesnevi

Bavahir-i

Tarih-i N a i m a

İbrahim Peçevi

Tarih

Fıkıh

Hadikat'il Fukaha

Müneccimbaşı

Tarih

Sahayifül-Ahbar

Müneccimbaşı Ahmet Dede

Tarih

Sahaifül Ahbar (Câmiü'd-Düvel)

Hazerfen Efendi

Hukuk

Telhisü'l-Beyan fi K a v a n i n - i Âl-i O s m a n

Ayaşlı

Tıp

Naima

g

Eserleri

Alanı Dinî

Hibri Ali E f e n d i

Şifaî

M e h m e t Fatin G ö k m e n

Hüseyin

Astronomi

Yukarıdaki tabloda Osmanlı bilim insanlarından bazıları ve çalışmaları verilmiştir. Boş bırakılan yerlere de diğer bilim insanlarını ve yaptıkları çalışmaları yazına:. " "

*

Ç. TANZİMAT SONRASI OSMANLI EĞİTİMİ Klasik dönem Osmanlı eğitim sisteminin yetersiz kalması eğitim alanında yeni arayışlara neden olmuştur. Tanzimat Dönemi aydınları medresenin dışında yeni eğitim düzeni kurmak için çalışmaya başladı. Tanzimat Döneminde siyasi alanda olduğu gibi eğitim alanında da "Osmanlıcılık" ilkesi hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Yeni okullar açılarak Müslüman ve gayrimüslim herkesin buralarda aydınlanıp Osmanlı vatandaşlığı bilincine erişmesi hedeflenmiştir. Tanzimatçılar, rüştiye sayısını arttırarak Osmanlı tebasını kaynaştırmayı; bir yandan da Batı'daki eğitim kurumlarının benzerlerini açarak her alanda eleman ve uzman yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Tanzimat Dönemindeki bir diğer yenilik de "usûl-i cedid" (yeni usul, yöntem)dir. Buna göre eğitim öğretimde ders araç ve gereçleri konusunda y e n i l e ş m e , özellikle öğretmenlerin geleneksel öğretim yöntemlerini bırakıp yeni ve etkili öğretim yöntemlerini uygulaması hedeflenmiştir. Yandaki fotoğraf ile günümüz öğrenci kıyafetlerini karşılaştırdı­ ğınızda neler söyleyebilirsiniz ? Medrese dışındaki örgün eğitimde ilk, orta ve yükseköğretim şeklinde bir derecelemeye gidilmiş ve kapsamlı düzenlemeler düşünülmüştür. 1856'da bütün eğitim işleri "Maarif-i Umumiye Nezareti"ne bağlandı. 1869'da çıkarılan "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi" ile o güne kadarki uygulamalar bir sisteme bağlanmış, ayrıca XIX. yüzyılın sonuna kadar yapılacak işler için planlar hazırlanmıştır. Bir eğitim meclisi kurularak ders kitaplarının yazımı ve çevrilmesi, öğretmenlerin tayini,

• - • * Tanzimat Döneminde sayıları artırılan rüştiye mekteplerindeki öğrenciler


• • i

Türklerde Eğitim

•••••••••••^••••••••••••••••••^

devlet okullarının denetimi bu meclise verilmiştir. 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi (Genel Eğitim Düzeni)'nin bazı maddeleri: • Her mahalle ve köyde en az birer sıbyan okulu bulunacaktır. Müslüman ve gayrimüslim okulu ayrı olmak üzere okulların eğitim süresi dört yıldır. Devam mecburiyeti kızlar için 6-10, erkekler için 7-11 yaşları arasıdır. • 500 evden fazla olan bir kasaba halkının hepsi Müslüman ise yalnız Müslüman, hepsi Hristiyan ise yalnız Hristiyan olanlara birer rüştiye okulu açılır, kız okullarının öğretmeni kadın olur. • İdadi okulları, rüştiyelerden mezun olan Müslim ve gayrimüslim çocukların bir arada öğrenim gördükleri yerlerdir, 1000 haneden fazla her kasabada bir idadi açılacaktır. • Darülfünun; felsefe ve edebiyat, hukuk, tabi ilimler ve matematik eğitimine yönelik üç fakülteden oluşacak, dersler halka açık olacaktır. • Okullarda (azınlık ve yabancı okulları) ahlâk kurallarına ve devlet politikasına aykırı ders okutturulmaması, ders programları ve kitaplarının Maarif Nezareti ya da mahallî maarif idaresi ve vali tarafından tasdik edilmesi, resmî izin verilmesi gerekmektedir. Mahmut Cevad Ibnü'ş -Şeyh Nâfı,

Maârif-i Umûmiye Nezâreti Tarihçe-i

Teşkilât ve İcrââtı, s. 405-425 (Kısaltılmıştır.)

Bu nizamname ile Osmanlı eğitim sisteminde ne gibi değişiklikler

yapılmıştır? '

Bu nizamnameyi günümüzdeki eğitim sistemiyle karşılaştırdığınızda

ne gibi farklılıklar ve benzerlikler vardır? Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'ne göre; 1. İlköğretim Sıbyan mekteplerinde düzenleme yapılarak okutulacak dersler, sınav sistemi, öğretmenlik şartları ve okulların inşası ve tamiri, öğretmen maaşları, diğer masrafların nasıl karşılanacağı hükme bağlanmıştır. Yönetimi Maarif Nezaretine bağlı okullara "mekteb-i iptidai" (ilkokul) denirken Evkaf Nezaretine bağlı okullara "sıbyan mektebi" denilmeye devam edilmiştir. İptidai mektepler usûl-i cedide göre eğitim yaparken sıbyan mektepleri eski sistem üzerine eğitimlerini sürdürdüler. 1876'da kabul edilen kanunuesasiye göre ilköğretim zorunlu hâle getirilmiştir. II. Meşrutiyet Döne­ minin sonlarına doğru sıbyan mektepleri tamamen kapanarak yerlerini iptidai mekteplerine bırakmıştır. 1913'te rüştiyelerin ilköğretime dahil edilmesiyle bu mekteplerde eğitim 6 yıla çıkarılmıştır. 1910'dan itibaren Osmanlıda azınlıkların girişimiyle özel okul öncesi eğitim kurumları (anaokulu) açılmaya başlandı. 1914'te ise ilk resmî okul öncesi eğitim kurumu açıldı. 2. Ortaöğretim Klasik dönemde ortaöğretim, medrese çatısı altında gerçekleştirilmekteydi. Teşkil edilen maarif meclislerinin ele aldıkları meselelerden birisi de ortaöğretimin yeni bir düzene kavuşturulması olmuştur. a. Rüştiyeler: II. Mahmut Dönemine kadar sıbyan mektepleri ile askerî okullar arasında bir öğretim kademesi bulunmuyordu. Özellikle askerî okullara öğrenci yetiştirmek amacıyla rüştiyeler açılmıştır. İlk rüştiyenin olumlu sonuçlar vermesi üzerine hızla yenileri açıldı. Bu okullar, ilk zamanlarda ilkokul üstü hazırlık okulu, daha sonraları ise ortaokul karakterine sahip bir öğrenim kurumu hâline geldi. Sıbyan mekteplerini bitirip şehadetname alan öğrenciler sınavsız rüştiyelere kabul edilirdi. İstanbul'da kızlar için bir kız rüştiyesi açıldı. 1910 yılında 80 kız rüştiyesi bulunmaktaydı. II. Meşrutiyet Döneminde idadiler, rüştiye sınıflarını da içine alarak orta öğretim görevini yerine getirmiştir. 1913'te çıkarılan kanunla rüştiyeler iptidai mektepleriyle birleştirilmiştir. Sayfa 193'teki tabloda da görüldüğü üzere rüştiyelerde kapsamlı bir ders programı vardı. Dinî ve pozitif bilimler birlikte okutulmaktaydı. Ticaretin yoğun olduğu bölgelerde yabancı dil dersi de (Fransızca) konulmuştur.

EEEh


T

Türklerde Eğitim 1902 YILINDA RÜŞTİYE OKULLARINDA OKUTULAN DERS PROGRAMI İ K İ N C İ YIL

BİRİNCİ YIL DERS İSİMLERİ

HAFTALIK SAAT

DERS İSİMLERİ

Ü Ç Ü N C Ü YIL HAFTALIK SAAT

DERS İSİMLERİ

HAFTALIK SAAT

Kur'an-ı Kerim

1

Kur'an-ı Kerim

1

Kur'an-ı Kerim

1

İlmihal

2

İlmihal

2

Ulûm-ı Diniye

2

Türkçe

6

Türkçe

4

Ahlak

1

Arapça

2

Arapça

4

Türkçe

3 3

Hesap(Hendese)

2

Farsça

2

Arapça

Muhtasar Coğrafya

2

Ahlak

1

Farsça

2

Hüsn-ı Hat

2

Hesap

2

Hesap

2

Ahlak

1

Coğrafya

2

Tarih-i Osmani

1

Muhtasar Tarih-i İslâm

1

Hendese (Hesap)

1

Malumat-ı Ziraiye

1

Coğrafya

2

Resim

1

Malümat-ı Ziraiye (Idare-i Beytiye)

1

Hüsn-i Hat

1

Hesab

1

Fransızca

Resim

1

Hıfzısıhha

1

Fransızca

Toplam Yrd

Doç

18

22

Dr. Muammer DEMIREL, ~Tuıh Eğitiminin Modernleşmesinde Rüştiye Mektepleri'.

22 Türkler Ansiklopedisi.

C 15. s. 58

Tabloya göre Tanzimat Döneminde rüştiyelerde (ortaokul) okutulan derslerle günümüz ilköğretim ikinci kademesinde okutulan dersleri karşılaştırınız. b. İdadiler: Tanzimat'Döneminin sonlarına doğru rüştiyelerin üzerinde ve yüksekokullara öğrenci yetiştiren bir okulun bulunmaması sorun oluşturmuştu. Bu amaçla 1868'de "Galatasaray Sultanisi" açılmıştı. Ancak vilayetlerde böyle bir okul yoktu. Hem bu ihtiyaç üzerine hem de bütün tebaanın çocuklarının bir arada eğitim görebilmeleri ve Osmanlı birliğini sağlamak için idadilerin açılması fikri, 1869 Maarif Nizamnamesi'yle gündeme geldi. İdadilerin öğreî'm süresi üç yıl olacaktı. Daha sonraki dönemlerde rüştiyelerin idadilerle birleştirilmesiyle kasabalardaki idadilerin eğitim süresi 5, şehirlerdeki ise 7 yıia çıkarıidı. Gün­ düzlü olan 5 yıllık idadiler, bulundukları yörenin işlerini idare edecek, imarını sağlayacak insanlar yetiştirmeyi hedeflerken yüksekokullara öğrenci göndermeyi amaçlamıyordu. Yatılı olan 7 yıllık idadiler ziraat, ticaret ve sanayi alanlarına eleman yetiştirmenin yanında öğrencilerini yüksekokullara hazırla­ yacaktı. İdadilere duyulan ihtiyaç açıkça belirtilme­ sine rağmen, ekonomik zorluklar yüzünden 1873 yılına kadar bu okulların açılması mümkün olmamıştır. İdadilerin ülke çapında yaygınlaşmaları II. Abdülhamit Döneminde olmuştur. Tüm yedi yıllık idadiler 1910-1913 yılları arasında önce "sultani" daha sonra da "lise" adını aldılar. c. Sultaniler: Sultanilerin açılmasında Fransız eğitim kurumları model alınmış ve idadilerin üzerinde eğitim vermeleri hedef­ lenmiştir. GALATASARAY SULTANİSİ Galatasaray Sultanisi (Mekteb-i Sultani), 1868'de eğitime başladı. Okulun eğitim süresi beş yıldı, ar.cak daha sonra hazırlık sınıfı ile birlikte bu süre sekiz yıla çıkarılmıştır. Okulun ilk müdürü gioi öğretmenlerinin çoğu da Fransızdı. Buraya her dinden ve milletten öğrenci alınmıştır. Benzeri okulların açılması amaçlanmışsa da bu mümkün olmamıştır. Bu nedenle Galatasaray Sultanisi tek başına sultani olarak eğitimine devam etmiştir. Daha sonraları "Galatasaray Lisesi" adını alacak olan bu kurum günümüzde de eğitimine devam etmektedir.

Sultani olarak açılan ve günümüzde de eğitimine devam eden Galatasaray Lisesi

Prof. Dr. Sebahattin ARIBAŞ. Türk Eğitim Tarihi, s. 122, 142, 165 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metne göre sultanilerin işlevi neler olabilir?

•fEE


Türklerde Eğitim 1873'te eğitime başlayan Dârüşşafaka, sultani seviyesinde eğitim veren bir okuldu. Fransız askerî lise programını uygulayan bu okulda kimsesiz ve fakir çocuklar okuyordu. Sultaniler yaygınlaştırılamayınca 1908'den sonra yedi yıllık idadilerin adı "sultani"ye çevrildi. İlk kız idadisi 1911'de İstanbul'da açıldı. Bu okul 1913'te "İstanbul Inas (Kız) Sultanisi", 1915'te de "Bezm-i Âlem Sultanisi" adını almıştır. 3. Yükseköğretim (Darülfünun) DARÜLFÜNUNUN KURULUŞU Osmanlı Devleti'nde XIX. yüzyılın başlarından itibaren bilim ve eğitim anlayışında meydana gelen değişmeler, medrese dışında yeni bir sivil yüksek eğitim kurumunun kurulmasına neden olmuştu. Darülfünun, "bilgi ve güzel ahlakça mükemmel olmak isteyen, bütün ilim ve fenleri okumaya istekli ya da devlet dairelerinde çalışmak isteyen herkese, gerekli bilgileri sağlayacak" bir kurum olarak tarif edilmişti. Medreselerin etkisi dışında eğitim verecek Darülfünun projesi, devletten gereken ilgiyi hemen gördü ve okulun inşasına başlandı. Darülfünunun inşası biten bazı bölümlerinde, dönemin sadrazamı Keçecizade Fuad Paşa'nın isteğiyle, halka açık serbest konferans şeklinde derslere başlanmasına karar verildi. 13 Ocak 1863'te fizik ve kimya alanında Derviş Paşa'nın vermiş olduğu bir konferansla eğitime başlandı. Halk ve devletin ileri gelenlerinde büyük bir ilgi uyandıran ve yakından takip edilen bu konferanslarda, yıl boyunca fizik, kimya, tabii bilimler, tarih ve coğrafya konularında serbest dersler verildi. Bu derslerin birbiriyle bağlantısı yoktu ve dinleyici olarak gelenlerde bu konferanslara çoğunlukla merakları nedeniyle katılıyorlardı. Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU,

Osmanlı Medeniyeti Tarihi, C 1, s. 322-323 (özetlenmiştir.)

Metne göre kuruluş amacı ve işleyişi yönüyle Darülfünunun önceki eğitim

Darülfünun'un (günümüzde İstanbul Üniversitesi) Beyazıt Meydanı'nda bulunan tarihî ana kapısı

kurumlarından farklıözellikleri nelerdir?' Osmanlı Devleti'nde 1845 yılında medrese dışında bir yükseköğretim kurumu olarak Darülfünunun açılması gündeme geldi. Açılacak okulda Müslüman ve gayrimüslim öğrenciler birlikte okuyacak ve mezun olunca devletin çeşitli kademelerinde görev alacaklardı. Darülfünuna rüştiyelerden mezun olan öğrencilerin alınması amaçlandıysa da bu okulların ortaokul düzeyinde olması sebebiyle bu mümkün olmadı. Bunun üzerine Darülfünuna öğrenci yetiştirmek için lise düzeyinde bir okul olan Darülmaarif kuruldu, öğretim elemanı yetiştirmek maksadıyla Avrupa'ya öğrenciler gönderildi. 1851'de okulların ve açılacak Darülfünunun ders kitaplarını hazırlamak ve bilim akademisi olarak çalışmak üzere "Encümen-i Dâniş" adıyla bir komisyon kuruldu. Bu komisyon on biryıl kadar çalıştı. Darülfünun ilk derslerini 1863'te halka açık konferanslar şeklinde vermeye başladı. Derslere rağbet azalınca eğitime son verildi. 1870'te tekrar derslere başlanan Darülfünunda felsefe, edebiyat; tabii ilimler, matematik ve hukuk olmak üzere üç bölüm bulunmaktaydı. Bölümlerde U r . ||i eğitim süresi üç yıldı. Ancak bir yıllık eğitimden sonra yine derslere ara verildi. İki defa daha açılıp kapanan Darülfünun, varlığını 1933 yılına kadar sürdürdü. Yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Ayrıca 1914'te sayıları artan kız idadileri ile kız muallim mekteplerinin öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere açılan "Inas (Kız) Darül­ fünunu" da 1921'e kadar eğitime devam etti.


Türklerde Eğitim 4 . Mesleki Eğitim Sait Paşa'nın Mesleki Okullarla İlgili Görüşleri II. Abdülhamit'in sadrazamlığını yapan Sait Paşa, padişaha sunduğu bir tasarıda, eğitimle ilgili görüşlerini belirtmiştir. Tasarının mesleki ve teknik eğitimle ilgili maddeleri şunlardır: 1. Her eyalet merkezinde birer tane din eğitimi, darülfünun, öğretmen okulu, tarım, yol ve köprüler, güzel sanatlar, orman ve ticaret okulu açılmasını, 2. Her sancak merkezinde bir el sanatları okulu açılmasını, 3. Teknik üniversitelerin sanayinin bütün bölümleri için mühendis, sevk ve idare elemanları yetiştirmesini, bu sebepten makine, belediye mimarlığı ve maden mühendisliği ile ilgili teorik ve pratik öğretim yapılmasını, 4. El sanatları okullarının öğretim programlarının demircilik, doğramacılık, dökümcülük ve madenlerden karışımlar yapma bilgisi öğretecek şekilde düzenlenmesini, bu okulları bitirenlerin başka bir okula girmemesini teklif etmiştir. Doç. Dr. Tayyip DUMAN, "Mesleki ve Teknik Eğitimin Gelişimi", Türkler Ansiklopedisi, C 15, s. 68 (özetlenmiştir.)

Osmanlı Devleti'ndeki mesleki eğitim anlayışında okullaşmaya gidilmesi­ nin nedenleri neler olabilir? Osmanlı Devleti'nde yerli sanayi kapitülasyonlar nedeniyle korumasız kalmış ve çöküş sürecine girmişti. Devlet adamları bu durumu önlemenin yollarından biri olarak da* teknik bilgi verecek okulların açılmasını zorunlu görüyorlardı. Tanzimat Dönemine kadar mesleki eğitim, loncalara alınan küçük çocukların yetiştirilmesi şeklinde devam ediyordu. Mesleki okulların açılmasına yönelik ilk uygulamalar Mithat Paşa'nın Niş ve Tuna valilikleri sırasında gerçekleşti. Bu bölgelerdeki kimsesiz çocuklara ıslahhanelerde terzilik ayakkabıcılık, matbaacılık eğitimi verildi. 1868'de İstanbul'da Sanayi Mektebi açılarak bugünkü endüstri meslek liselerinin temeli atıldı. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren öğretmenlik, ziraat, tıp, memurluk, hukuk, ticaret vb. alanlarda birçok meslek okulu açılmıştır. Bu dönemde kız çocuklarının eğitimlerine dair yeni düzenlemeler yapılmıştır. Tanzimat Dönemine kadar kız çocukları sadece sıbyan mekteplerinden faydalanabiliyor, idareci ve aydın kesimin kızları ise özel dersler alarak eğitimlerini devam ettiriyorlardı. 1869 Maarifi Umumiye Nizamnamesi ile kızlar için öğretmen okulu açılması, rüştiye sayısının artırılması kararlaştırıldı. Ayrıca kız sanat okulları ve kadın sağlığı için ebe mektebi açıldı. Bunlar dışında I ve II. Meşrutiyet dönemlerinde Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar) Mektebi, Hendese-i Mülkiye Mektebi (İktisat Okulu), Polis Mektebi, Darülelhan (Konservatuvar) gibi değişik alanlarda birçok okul açılmıştır. 5. Azınlık ve Yabancı Okulları a. Azınlık Okulları: Osmanlı Dev­ leti'nde gayrimüslimler, ibadethanelerinde açtıkları okullar vasıtasıyla eğitimlerini sürdürüyorlardı. Bu okullarda devletin herhangi bir denetimi yoktu. Ayrıca gayrimüslim vatandaşların birçoğunun maddi durumları iyi olduğu için Avrupa ülkelerine de çocuklarını gönderir, orada okuturlardı. Tablolarda da (sayfa 196'daki) görüldüğü gibi azınlıklar Tanzimattan sonra pek çok okul açtılar. Geniş imkâna sahip azınlık okullarının bazılarında matbaa bile bulunmaktaydı. Bu okullar zamanla azınlıklar arasında milliyetçilik fikirlerinin yayılmasında etkili olmuştur.

Fener Rum Erkek Lisesi (Kırmızı Mektep), İstanbul


Türklerde Eğitim Tanzimat Döneminde devletin açtığı bazı okullara gayri­ müslim öğrenciler de alınmaya başlanmıştır. 1869 Maârif-i Umûmiye Nizamnamesi ile azınlıkların özel okul açabileceği de hükme bağlanmıştır. Azınlıkların ayrı statü ve amaçla okul açmaları, Osmanlı vatandaşlığı düşüncesinin hayata geçirilmesini önlemiş, Müslüman ve Hristiyan halk arasındaki farklılığı derinleştirmiştir. b. Yabancı Okullar: Osmanlı Devleti, yabancılara ekonomik kapitülasyonların yanında eğitim alanında da ayrıcalık tanımıştı. Yabancılara tanınan bu serbestlik misyonerlerin Osmanlı ülkesine gelmesine neden oldu. Önceleri mezhepleri adına dinî faaliyet sürdüren misyonerler daha sonraları kiliseleri bünyesinde okullar açmaya başladılar. Bu okullar dışında yabancı elçilikler de birer elçilik okulu açmışlardır.

1897'DE OSMANLI SINIRLARI İÇİNDE AZINLIKLARIN VE YABANCILARIN SAHİP OLDUKLARI OKUL SAYILARI AZINLIK OKULLARI

Rum

4.390

Amerikan

131

Fransız

127

Ermeni

851

Bulgar

693

İngiliz

60

Yahudi

331

Alman

22

85

İtalyan

22

63

Avusturya

11

Katolik R u m

60

Rus

7

Katolik

50

iran

4

Sırp Ulah

(Romanya)

TOPLAM

6.523

TOPLAM

384

Prof. Dr. S. ARIBAŞ. vd.. Türk Eğitim Tarihi, s. 154-156

OSMANLI TOPRAKLARINDA AÇILAN YABANCI OKULLAR Kosova Manastır

K

.

Î

• Amerikan okulları • İngiliz okulları • Alman okulları • Avusturya okulları & Fransız okulları • Rus okulları • Iran okulları • italyan okulları O

A

D

E

N

İ

Z

K A F K A S Y A

/^-v

YUNANİSTAN YABANCİ OKUsv. LLAR _

R

BULGARİSTAN

Selanik

_

A

*• *k

y Manisa

Kayser,

<^ S Aydın

&T Mİ* #H #Elazıg

Burdur

• G p O Tîilaraş

M

ü a

u ş [jg

"

* Hakkâri *

Urfa 5) Halep

Mardin Si m

GH*«

Musul •

I R A K

S U R İ Y E

İşaretlerin üstündeki rakamlar okul sayısını göstermektedir.

Bağdat

A R A B İ S T A N

R A B L U S G A R P Fransa'nın Cezayir'de, İngiltere ve İtalya'nın Trablus'ta okulları bulunmaktadır.

M I S I R

200

400

600 Km

Yukarıdaki haritada Osmanlı topraklarında açılmış olan yabancı okulların kurulmuş oldukları yerler gösterilmiştir. Haritaya bakarak okulların buralarda kurulma amaçlarının neler olduğu söylenebilir? Özellikle XIX. yüzyıldan itibaren Osmanlılarla ilişki kuran devletler tablolarda ve haritada görüleceği üzere politik çıkarlarını koruma amacıyla Osmanlı topraklarında birçok okul açmışlardır. 1897'DE O S M A N L I SINIRLARI İÇİNDE AZINLIKLARIN VE YABANCILARIN SAHİP O L D U K L A R I OKUL, Ö Ğ R E T M E N , ÖĞRENCİ SAYILARI OKUL TÜRÜ İlkokul Rüştiye idadi

AZINLIK OKULLARI OKUL

I

ÖĞRETMEN

YABANCI OKULLARI

I ÖĞRENCİ

OKUL

| ÖĞRETMEN

ÖĞRENCİ

5.982

8.025

317.089

?

728

16.629

687

2.274

23.192

74

551

6.557

70

584

10.720

63

464

8.315

Prof. Dr. S. ARIBAŞ. vd., Türk Eğitim Tarihi, s. 154-156

reisli


Türklerde Eğitim Müslüman halk ilk başlarda yabancı okullara pek olumlu bakmamıştır. Ancak bu okulların eğitim kalitesinin ve imkânlarının daha fazla olması zamanla Müslümanların da çocuklarını yabancı okullara vermelerine yol açmıştır. XX. yüzyıla girerken Türkiye'de 7000'e yakın azınlık okulu ile başta Amerikan ve Fransız olmak üzere 400'e yakın yabancı okul bulunmaktaydı. İlk ve ortaöğretim seviyesindeki bu okulların Osmanlı Devleti tarafından kontrol edilmediği ya da edilemediği anlaşılmaktadır. Bu konuda Maarif Nazırı Zühtü Paşa, II. Abdülhamit'e sunduğu rapor ile tehlikeye dikkati çekmişti. Bu okullar Türk ve Müslüman öğrencileri, millî kültürlerinden uzaklaştırıyor, Hristiyanları da ayrılıkçılığa özendiriyordu. Sizce yabancı ve azınlık okullarının bu kadar çok sayıda olmasının sonuçları neler olabilir? 1914'te kapitülasyonların kaldırılması ile bu okulların çoğu kapatıldı. 1915 yılında çıkarılan talimatname ile de azınlık okullarına çekidüzen verilerek zararlı faaliyetleri önlenmek istenmişti. Buna göre azınlıklar oturdukları yerleşim birimlerinde okul açabilecekler, kendi dilleri ile öğretim yapabilecekler, ancak Türkiye tarihi ve coğrafyası dersleri Türkçe olarak okutulacak ve Türk öğretmenler tarafından verilecekti. Bu .tedbirler, 1918 yılında Osmanlı Devleti'nin savaştan yenik çıkması üzerine bir işe yaramadı.

Maarif Nazırı Zühtü Paşa'nın yabancı okullarla ilgili II. Abdülhamit'e sunduğu rapor (1893): Osmanlı ülkesinde o sırada erkek ve kızlara mahsus gündüzlü ve yatılı 392 Protestan ve Amerikan okulu mevcut olup bunlardan 284'ü önceden, 108i ise II. Abdülhamit'in tahta çıkmasından sonra açılmıştır. Bu okulların 33'üne padişah fermanı, 7'sine sadaret makamının, 11'ine de maarif nezaretinin izni ile ruhsat verilmiştir. Geriye kalan 341 okul ise yerel hükümet memurlarının hoşgörüsünden yararlanılarak ruhsatsız olarak açılmıştır. Bu okulların kitapları, programları ve öğretmenleri denetlenememekte, okulun kapıları müfettişlerin yüzüne çarpılmakta ya da birçok zorluk çıkarılmaktadır. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, "Abdülhamit Devrinde Protestan Okulları İle İlgili Orijinal İki Belge", AÜEBFD, C 3, Sayı: 1, s. 123, 126 (Sadeleştirilerek kısaltılmıştır.)

Yabancı okulların amaçları konusunda istanbul Alman Lisesi Müdürü Dr. Richard Pröyzer'in şu tespiti çok önemlidir: "Meşrutiyet Döneminde Avrupa kitaplarının noktası noktasına Türkçeye çevrilmiş örneklerini okuyan bir çocuğun kalbinde vatan ve yurt sevgisi, millî heyecan nasıl uyandırabilirdi?... Birçok yabancı okul bulundukları memlekete hizmet etmeye hiç önem vermiyordu. Memleketin lisanı bile ihmal ediliyor, çocuğun gözü okulun mensup olduğu memlekete çevrilerek oranın körü körüne hayranı olmasına çalışılıyordu... Çocuklar yabancı bir memleketin coğrafyasını öğrendikleri hâlde kendi vatanlarına dair hiçbir şey bilmiyorlardı... Okullarda Türk çocuklarına yapılan dinî telkinler küçümsenmeyecek kadar tehlikeli idi." Sezen KILIÇ,

"Cumhuriyet Döneminde

Yabancı

Okullar; Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,

C 21,

Mart 2005,

Sayı 61

(Kısaltılmıştır.)

Yabancı okulların Osmanlı eğitim sistemine ve toplum hayatına etkilerini belirtiniz. Yabancı okullar Osmanlı Devleti'ne modern eğitim yöntemlerini ve araçlarını getirmeleri, yabancı dil öğretilmesi ve Osmanlının Batı'ya açılmasında da etkin rol oynamıştır. Ancak bu okullardan yıkıcı faaliyetlere zemin hazırlamıştır. Özellikle gayrimüslim halk arasında milliyetçiliğin yayılmasını teşvik ederek Osmanlı birliğini bozmaya çalışmışlardır. Örneğin Bulgar, Rum ve Ermeni isyanlarına liderlik edenler genelde bu okullarda yetişmişlerdir. Tanzimat Döneminde yapılan değişikliklerle öğretim kurumlarında birlik olmadığı için, uzun yıllar "medrese", "tanzimat mektepleri", "askerî mektepler", "azınlık" ve "yabancı" mektepler gibi çeşitli kaynaklardan çok farklı bilgi, düşünce, ideal ve dünya görüşüne sahip insanlar yetişmiştir. Bu zıtlıklar toplumda olumsuz sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

1921'e kadar eğitimine devam eden Merzifon Amerikan Koleji


Türklerde Eğitim

ilgin

Ziya Paşa'nın Osmanlının Tanzimat Dönemi eğitim sistemiyle düşüncelerinden: "Uzağa gitmeye ne hacet, İstanbul'da Ermeni ve Rum mekteplerindeki çocuklar­ dan ikisi ile bizim mekteplerdeki çocuklardan ikisi birlikte imtihana çekilsin, o zaman fark belli olur. Onların içinde on yaşında çocuk az bulunur ki kendi lisanında yazı bilmesin ve gazete okumasın. Bizimkilerin içinde on beş yaşında çocuk pek nadir bulunur ki Türkçe iki satır bir mektup yazabilsin veyahut Takvim-i Vekayi'yi okusun. Bundan daha kolay bir tecrübe var. Anadolu ve Rumeli'nin hangi şehrine gidilirse iş için kâtip aranılsın. Millet-i islamiyenin yüzde ikisi yazı bilir çıkmaz. Diğer milletlerin yüzde yirmisi okuryazar bulunur..." Nevin YAZICI, Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, s.

Yukarıdaki

metinden

Osmanlı

eğitimiyle

ilgili

120 (Sadeleştirilmiştir.)

ne

gibi

sonuçlar

çıkarılabilir? D. CUMHURİYET DÖNEMİNDE EĞİTİM (1938'E KADAR) 1. Cumhuriyet Dönemi Eğitim Anlayışı KURTULUŞ SAVAŞI YILLARINDA EĞİTİM Kazım Karabekir Paşa (1882-1948) başarılı bir komutan olmasının yanında iyi bir eğitimciydi. Basında çıkan makalelerinden başka, eğitimle ilgili eserleri vardı. "Kuvvetli millet kuvvetli fertlerle olur." diyen Karabekir, disipline, ciddiyete, bedenî güce, ahlaki ve fikrî ilerlemeye dayanan bir eğitim anlayışını savunmuştur. O, çocuklar için "Şarkılı İbret" adında şiirler ve müzikli küçük tiyatro oyunlarından oluşan bir kitap yazmış, yurdun çeşitli yerlerinde gezdirdiği şehit çocuklarına bunları oynatmıştır. 15. Kolordu Komutanı olarak 1919 Mayıs başında Erzurum'a geldiğinde Ermeni zulmünün ve savaşların yetim bıraktığı çok sayıda Türk çocuğu ile karşılaşmıştır. Karabekir, bu çocukları koruyan ve çeşitli meslekler öğrenmelerini sağlayan okullar açmış ve sık sık okulları ziyaret ederek millî heyecanı öğrencilerin de teneffüs etmelerini sağlamıştır.

TBMM'nin eğitim bakanlığı konumundaki Maarif Vekâleti 15 Temmuz 1921'de Ankara'da "Maarif Kongresi"nde yurdun her tarafından gelen 250 kadar erkek ve kadın öğretmeni bir araya getirmiştir. Mustafa Kemal, 15 Temmuz 1921'de Ankara'da Maarif Kongresi'ni açarken; "Asırlardan beri idaredeki büyük ihmalin, devlet bünyesinde açtığı yaraları tedavi için bundan böyle en büyük gayretlerin eğitim alanında olması lazımdır." diyerek daha ülke düşman işgali altındayken eğitimcilere ve ülkeyi yönetenlere eğitim konusunda hedefler göstermiştir. O, konuşmasında başlıca üç konu üzerinde durmuştur: • O ana kadar izlenen öğretim yöntemleri, milletimizin gerilemesinde en önemli etken olmuştur. • Eğitim millî olmalı, millî ve tarihî özelliklerimizle uyumlu olmalıdır. • Çocuklarımıza, gençlerimize, millî varlığı ve hakkı ile çatışan tüm yabancı unsurlarla mücadele gereği öğretilmelidir.

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, s. 320. 324-325 (özetlenmiştir.)

Mustafa Kemal Adapazarı'nda Kız Numune Okulunda (Sabiha Hanım Okulu) öğretmen ve

Prof. Dr. Sabahattin ARIBAŞ, vd., Türk Eğitim Tarihi, s. 205-206 (özetlenmiştir.)

Yukarıdaki metinlerde verilen örneklerden hareketle Millî Mücadele r-...

j

i

,

Döneminde eğitime verilen önemi araştırınız. Millî Mücadele eğitimi derinden etkilemiş, Anadolu'daki işgal kuvvetleri, okullarda kendi propagandalarını yaparken bazı okulları da kapatmışlardır. Öğretmen ve öğrencilerimiz Millî Mücadele'ye destek verirken bazıları bizzat cephede yer alarak ülkenin işgalden kurtulması için canlarını vermiş­ lerdir. Halkın millî kurtuluş davası yolunda bilgilen­ dirilmesi ve birleştirilmesi amacıyla halk eğitimi çalışmaları yapılmıştır. Yine savaş yıllarında eğitimi planlama adına Maarif Kongresi toplanmış (1921), ilkokul ve ortaöğretim programları ile köy öğretmeni yetiştirilmesi konuları görüşülmüş, savaş dolayısıy­ la bir sonuca varamadan kongre erken bitirilmiştir. Millî Mücadele'nin bitmesiyle Lozan Anlaşma­ sında (1923) yabancı okullar meselesi de ele alınmıştır. Buna göre yabancı okullar Türk kanunlarına ve diğer okulların bağlı bulunduğu tüzük ve yönetmeliklere uyacaklardı. Bu okullardaki eğitim ve öğretimi Türk hükümeti düzenleyecekti.


Cumhuriyetin ilk yıllarında ülke nüfusunun ancak yüzde onunun okur­ yazar olmasının sebepleri sizce neler olabihr? • Cumhuriyet Döneminde eğitim alanında yapılan çalışmalar, Osmanlıdan miras kalan problem ve sıkıntıları ortadan kaldırmanın yanında, çağdaş dünyada eğitim alanında meydana gelen değişimleri de yakalamayı hedefliyordu. Öncelikle okuma yazma oranı yükseltilmeliydi. Cumhuriyetin ilk yıllarına bakıldığında nüfusun ancak yüzde onu okuryazardı, öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu mesleki eğitimden geçmemiş, öğretim programları günün ihtiyaçlarına cevap veremez durumdaydı. Okul binalarının çoğu eğitimöğretime elverişli değildi. Ayrıca ders araç gereçleri bakımından okullar yetersiz durumdaydılar. Eğitimle ilgili merkez ve taşra teşkilatı tam anlamıyla kurulamamıştı. Bu sıkıntı ve problemleri yakından bilen Atatürk ve arkadaşları, cumhuriyetin ilanıyla beraber, yukarıdaki problemleri ortadan kaldıracak adımlar atmışlardır. Atatürk'ün de amacı millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartmaktı. Bu amaca ulaşmak için takip edilecek eğitim politikasının da belli esaslara dayanması gerekiyordu. ATATÜRK'E GÖRE MİLLÎ EĞİTİM POLİTİKASININ DAYANDIĞI ESASLAR "Bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın hertürlü ilminden keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lakin unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz." "Milletimizi yetiştirmek için'asıl olan mekteplerimizin, darülfünunlarımızın teessüsünde aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, içtimai hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır." "Türk halkı iyi bir eğitim görmeli ve iyi bir hükümete sahip olmalıdır. Eğitim okul demektir. Türk köylüsünün pek azı okuryazardır. Ama bu köylüler yeniliklere isteklidir, çocuklarının iyi bir eğitim almasını ister."

Halkçı

olması

"Evlatlarımıza öyle bir ilim ve irfan vermeliyiz ki ticaret alanında, tarımda, sanatta ve bütün bunlarla ilgili faaliyetlerde verimli olsunlar. Bunun için de öğretim programımız gerek ilköğretimde gerekse orta öğretimde bu becerileri kazandıracak şekilde hazırlanmalıdır." "Genç neslin kafasını yormadan, onun her şeyi almaya ve kolaylıkla sindirmeye elverişli beyni, gerçeğin izleriyle süslenmelidir." "Yeni neslin donatılacağı manevi nitelikler arasında kuvvetli bir fazilet aşkı ve kuvvetli bir düzen ve disiplin fikri de yer almalıdır." www.atam.gov.tr

Yukarıdaki tabloda Atatürk'ün millî eğitim politikasının dayandığı esasları ifade eden sözleri verilmiştir. Bu esasların neler olduğunu tablodaki boşluklara yazınız. Cumhuriyet Döneminde 3 Mart 1924'te "Tevhidi Tedrisat (Öğreni­ min Birleştirilmesi) Kanunu"yl eğitim ve öğretim birleştirildi. Böylece eğitimdeki ikilik ortadan kaldırıldı. Bu kanunla azınlık okul­ ları ve yabancı okullar da dâhil olmak üzere bütün okullar Millî Eğitim Bakanlığına bağlandı. Devlet denetimine girmek isteme­ yen okullar kapatıldı.

Atatürk, Ankara Kız Lisesi öğretmen ve öğrencileri ile birlikte (24 Haziran 1933)


Türklerde Eğitim TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU (3 Mart 1924) Madde 1 - Türkiye'deki bütün ilim ve eğitim müesseseleri Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Madde 2 - Şer'iye ve Evkaf Vekaleti veyahut özel vakıflar tarafından idare olunan bütün medrese ve mektepler Millî Eğitim Bakanlığına devredilmiş ve bağlanmıştır. Madde 3 - Şer'iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mektepler ve medreselere tahsis olunan tutar Millî Eğitim bütçesine nakledilecektir. Madde4- Millî Eğitim Bakanlığı yüksek din âlimleri yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi kuracak, imamlık ve hatiplik gibi dinî CUMHURİYET DÖNEMİ hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de okullar OKURYAZARLIK ORANI (%) açılacaktır. Yıllar 1927 10,7 • Tevhidi Tedrisat Kanununa göre eğitim alanında hangi 1935 19,25 1940 1945 1950 1955 1960 1965 1970 1975 1980 1985 1990 2000

24,55 30,32 32,51 40,99 39,51 48,76 56,21 63,72 67,48 77,45 80,49 87,32

yenilikler yapılmıştır? •

Bu kanunla eğitim alanında Osmanlı eğitim anlayışına göre

nasıl bir anlayış getirilmeye çalışılmıştır? Eğitim alanında yapılan bir diğer düzenleme ise 1 Kasım 1928'de "Türk Harfleri Hakkında Kanun"un çıkarılmasıdır. Bu düzenleme ile Arap harfleri yerine Latin harflerine dayalı Türk alfabesine geçildi. Ülke genelinde "Millet Mektepleri" açılarak okuma yazma seferberliği başlatıldı. Harf Inkılabı'yla batılılaşma ve çağdaşlaşma yolunda önemli bir adım atılırken okuma yazma oranı da hızla arttı ve basılan kitap sayısında büyük artış oldu.

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ. Türk Eğitim Tarihi, s. 405. wv.-w.tuik.gov.tr

Yeni harflerin öğretilmesi için kurslar düzenlendiği dönemde Anadolu'da dolaşan bir Fransız yazarı izlenimlerini şöyle anlatmaktadır:

"Ankara'dan Diyarbakır'a, Sivas'tan Konya'ya kadar gittim. Hemen her köyde ve kasabada durdum. Büyük bir halk kitlesinin gayretine yakından tanık oldum. Gençlerin ve ihtiyarların yeni yazıyı öğrenmek için gösterdiği gayret pek dokunaklı idi. Diyarbakır'da genç bir bahçıvana ders verdim. Bu genç benimle buluşmak ve yeni yazıyı öğrenmek için her gün tam iki saatlik yol yürüyordu." İlhan BAŞGÖZ. Türkiye'nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, s.

Atatürk yeni harfleri halka anlatırken (28 Eylül 1928)

120

Yukarıdaki metinden halkın eğitime olan ilgisine yönelik çıkarımlarda bulununuz. 2. Eğitim-Öğretim Alanındaki Diğer Gelişmeler Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk ve arkadaşları güçlü, çağdaş, modern bir devlet oluşturmanın yolunun eğitimden geçtiğine inanmaktaydı. Bu doğrultuda cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren okul öncesinden, üniversiteye kadar eğitim kurumlarının yaygınlaştırılması için çalışmalar yapılmıştır. Cumhuriyeti kuran kadronun en önemli amaçlarından birisi, Türk insanını cehalet ve bilgisizlikten kurtarmaktı. Özellikle okuma yazma bilmeyen halkın eğitilmesi, vatandaşlara günlük yaşamlarında kullanabilecekleri bilgi ve becerilerin kazandırılması yaygın eğitimin öncelikleri arasındaydı. Bu doğrultuda Atatürk ve arkadaşları okula gidemeyen, okuma imkânı olmayan geniş halk topluluklarını bilgilendirmek ve eğitmek amacıyla yaygın eğitime önem vermişlerdi. Halk derslikleri ve halk konferansları, millet mektepleri, halk okuma odaları, halk evleri, eğitmen kursları, gezici köy kadın ve erkek kursları gibi faaliyetlerle ve kurumlarla Türk halkı eğitilmeye çalışılmıştır.


Türklerde Eğitim 1923 -1941 ARASI RESMÎ VE ÖZEL İLKOKUL, ORTAOKUL VE LİSELERDEKİ İSTATİSTİK SONUÇLARI OKUL

ÖĞRETİM

OKUL

TÜRÜ

YILI

SAYISI

İLKOKUL

ORTAOKUL

LİSE

1923-24 1930-31 1940-41 1923-24 1930-31 1940 - 41 1923-24 1930-31 1940 - 41

ÖĞRENCİ

4.894 6.598 10.596 72 83 252 23 57 82

SAYISI

ÖĞRETMEN

ERKEK

KIZ

TOPLAM

273.107 315.072 661.279

62.954 174.227 294.468

341.941 489.299 955.747 5.905 27.093 95.332 1.241 5.699 24.862

-

-

20.148 69.097

6.945 26.235

-

-

4.333 18.881

1.366 5.981

SAYISI

10.238 16.318 20.564 796 1.068 3.867 513 637 1.544

Prof. Dr. Yahya AKYÜZ. Türk Eğitim Tarihi, s. 350. 357

CUMHURİYET

1924'te ilköğretim

zorunluluğu getirildi. •

Erkek

Kız

Yapı E n s t i t ü s ü

Ticaret Okulları

EĞİTİM

Sanat Okulu

Sanat Okulu

1924'te ortaokullar

o r t a ö ğ r e t i m i n ilk kademesi olarak kabul edildi. •

DÖNEMİNDE

Liseler ortaöğretimin

ikinci k a d e m e s i olarak

öğretmen Okulu

Y. AKYÜZ.

Ankara Hukuk Mektebi

Orta Muallim Mektebi

ve Terbiye Enstitüsü

Musiki Muallim

Mektebi •

Güzel Sanatlar

Akademisi •

Ziraat

Enstitüsü

İstanbul

Millî M u s i k i ve T e m s i l

Akademisi

Üniversitesi

(Devlet

Konservatuarı) •

Dil-Tarih ve C o ğ r a f y a

Erkek Teknik Yüksek

öğretmen Okulu

Mülkiye Mektebi

(Siyasal

lise s a y ı s ı a r t ı r ı l d ı . Prof. Dr.

KADAR)

Fakültesi •

İlkokul, o r t a o k u l ve

(1938'E

Kız Teknik Yüksek

kabul edildi. •

KURUMLARI

Bilgiler Fakültesi)

Türk Eğitim Tarihi, s. 346-390, Prof. Dr. S. ARIBAŞ, vd.,

Türk Eğitim Tarihi, s. 217-228

Yukarıdaki tablolara göre Cumhuriyetin ilk yıllarında izlenen eğitim politikası ile ilgili neler söylenebilir? 1936 da köy okullarına eğitmen yetiştirmek için açılan kurslarla ilgili Müfettiş Emin Soysal' ın, Millî Eğitim Bakanlığına yolladığı raporlardan: "öğrencilerin birini sıtma tuttu. Baytar Salih gelerek kan aldı, sıtma mikrobunu boyadı. Mikroskopla öğrencilere gösterdik. Ve sıtma hakkında bilgi verdik, öğrencilerin mikroskop kullanması görülecek bir şeydi. Biri baytar Salih'e 'Efendim şimdi inandım, bana kırk yıl söyleseniz «mikrop var» diye inanmazdım. Kurbağa yavrusu gibi nasıl kuyruklarını sallıyorlar.' diyordu." "Bu hafta ot balyası makinesine giden gruplar balya yapmayı ve makineyi kullanmayı öğrendiler. Tarım uzmanının söylediğine göre bu makine ile ancak on dakikada bir balya yapılırmış. öğrencilerden dört dakikada balya yapanlar oldu. İşten sonra usta, makineyi söktü, haydi bakalım bunu takın ve kullanın dedi. öğrenciler makineyi taktı ve kullandılar." İlhan BAŞGÖZ,

Türkiye'nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk,

s.

174,

175

Cumhuriyetin ilk yıllarında böyle bir eğitim modelinin benimsenme­

sine niçin gerek duyulmuştur? •

Uygulanan, eğitim metodu ile ilgili neler söylenebilir ?

Hayvan hastalıklarında uzman olan baytarın hasta öğrenciden kan

almasının nedenleri neler olabilir?


PERFORMANS GÖREVİ İçerik Düzeyi TARİH 11 Ünite Adı: Türklerde Eğitim Kazanım: Cumhuriyet Döneminin eğitim anlayışının temel özelliklerini kavrar.

Sınıf Düzeyi

Beklenen Performans

Ortaöğretim 11. sınıf

• • • • •

Araştırma Yapma Eser İnceleme Çıkarımda Bulunma llişkilendirme Sunum Becerisi

ATATÜRK VE EĞİTİM "Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum hâlinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğa terkeder."

• ; ! j ; ; i ; ;

"Milletimizi yetiştirmek için asıl kaynak olan okullarımızın ve üniversitelerimizin kuruluşunda da ilim ve fen yolu izlenecektir. Ayrıca, milletimizin siyasî ve sosyal hayatında, fikrî eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen yardımıyladır ki Türk milleti, Türk sanatı, Türk şiir ve edebiyatı, iktisadiyatı bütün güzellikleriyle gelişecektir... Bunları yapmak istiyorsak gözlerimizi kapayıp bu dünyada tek başına yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilişkisiz yaşayamayız. Bilakis gelişmiş ve yükselmiş bir millet olarak uygarlık düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu da ancak ilim ve fen ile olacaktır. İlim ve fen nerede ise oradan j alacağız ve her yurttaşın kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için sınır ve şart yoktur." "Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntemin amacı bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı ya da medenî bir zevkten çok hayatta başarıya ulaşmayı sağlayan, uygulanabilir ve kullanılabilir bir araç hâline getirmektir. Millî Eğitim Bakanlığımız bu ilkeye önem vermektedir. Uygulamaya ! dayanan ve yaygın bir eğitim öğretim için yurdun önemli merkezlerinde çağdaş kitaplıklar, çeşitli bitkileri ve hayvanları içine alan bahçeler, konservatuarlar, atölyeler, müzeler, sergi salonları kurmak gerekli olduğu gibi, ilçe merkezlerine dek bütün yurdun basımevleriyle donatılması gerekmektedir." www.atam.gov.tr

Sevgili öğrenciler, Yukarıda Atatürk'ün eğitimle ilgili sözlerinden bazıları verilmiştir. Sizden istenen Atatürk'ün sözlerinden hareketle Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen eğitim faaliyetleri ile ilgili bir sunu hazırlamanızdır. Çalışmanızı yaparken aşağıdakilere dikkat etmelisiniz. • Çalışmayı hazırlarken kaynak kitaplardan, dönemin gazetelerinden, internet'ten varsa dönemi yaşayan insanlardan yararlanabilirsiniz. ' • Çalışmanızı resim, fotoğraf, vecize vb. materyallerle destekleyebilirsiniz. • Yaptığınız çalışmayı sunu hâline getiriniz. • Bu çalışmayı aldıktan iki hafta sonra teslim etmelisiniz. Çalışma; İçerik (Cumhuriyetle birlikte eğitim sisteminde meydana gelen gelişmeleri değerlendirme), Araştırma süreci (Bilgiye ulaşma, inceleme ve metin haline getirme), Sunu becerisi (Sunumu gerçekleştirme), Materyal kullanımı (Dönemi anlatan eserlerden ve kişilerden yararlanma), Zaman kullanımı (Sunuyu verilen sürede tamamlama) açısından değerlendirilecektir.


Türklerde Eğitim

PROJE GÖREVİ GAZETE

ÇALIŞMASI

Sevgili öğrenciler,

Yanda Osmanlı Klasik Dönem eğitim sistemi ve bilimsel çalışmalarını konu alan bir gazete örneği verilmiştir. Sizler de Türklerde eğitim ünitesinde yer alan konulardan birini (ilk Türk devletlerinde eğitim, ilk Türk-lslam devletlerinde eğitim gibi) seçerek benzer bir gazete veya dergi çalışması yapınız. H O C A S I [ Ş E H Z Bu

çalışmayı

yabilmeniz

için

başarıyla

tamamla­

aşağıdaki

adımları

A D E Y

j

izlemelisiniz. ° _?»"•» H. M u , . ,

1. Çalışma sürenizi iyi kullanmak için çalışma takvimi ve planı hazırlayınız.

'fin Molla Yegan Yf ,T

^ÎSSo"

G Ö M D Ü L E R

e

4"imı

2. Grup çalışması yapınız. 3. Halk ve üniversite kütüphanesi, Internet, vb. yerlerde konu ile araştırma yapınız. 3. Elde ettiğiniz bilgileri sınıflan­ dırarak benzerlik ve, farklılıkları tespit ediniz. 4. Çalışmanızı bitirdikten sonra projenizi sınıf veya okul panosun­ da sergileyiniz.

•««•»dTjîî

5,m,sı

belirir _

Kemal kc ' ** Çöker M , M ,'"'c »"Wk«lır Bell, rtJ1 8 "C k , , d " ""P"*" .-—'»». olniu,S Hancından ne diyecc' J . W , KM. "" İ J - tmılc-v, > r . . ' d c "»y'nda ili tini h „ . I " : --• oılememısü v . „ „ ,

^

1? S 5gJ*gB>fc «S w " " "o,,,ud'"

5. Çalışma süreniz bir aydır.

3

**•

Say/s <

öğrencinin Adı Soyadı: Sınıfı: GÖZLENECEK

ÖĞRENCİ

KAZANIMLARI

1. P R O J E H A Z I R L A M A S Ü R E C İ Projeye uygun çalışma planı hazırlama Grup içinde görev dağılımı y a p m a P r o j e y l e ilgili b i l g i t o p l a m a Projeyi plana g ö r e g e r ç e k l e ş t i r m e TOPLAM II. P R O J E N İ N İÇERİĞİ Türkçeyi etkin kullanma Bilgilerin d o ğ r u l u ğ u T o p l a n a n bilgileri y o r u m l a m a Elde e d i l e n bilgileri u y g u n y e r d e k u l l a n m a Toplanan bilgilerin g a z e t e d ü z e n i n e g e t i r m e TOPLAM III. S U N U Y A P M A Okul panosunda sergileme Çalışmayı hedefe yönelik materyalle besleme TOPLAM GENEL

DERECELEF t

Nu.:

TOPLAM

Öğretim e n i n y o r u m u : .

Ç o k iyi

İyi

Orta

Zayıf

Çok zayıf

5

4

3

2

1


Türklerde Eğitim ÖĞRENDİKLERİMİZİ DEĞERLENDİRELİM A. Aşağıdaki ç o k t a n seçmeli soruları cevaplandırınız. 1. ilk Türk devletlerindeki eğitimle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez? A. Hükümdarların eğitime önem vermemesi B. Dinî hayatın eğitim faaliyetleri üzerinde etkili olması C. Askerî eğitime önem verilmesi D. Yaşam tarzının eğitim anlayışı üzerinde etkili olması E. örgün eğitim kurumlarının olmaması 2.

I. Dinî yaşamları II. Kültürel açıdan ileri bir seviyede olmamaları III. Göçebe hayat tarzını benimsemeleri Hunlarda ve K ö k t ü r k l e r d e ö r g ü n eğitimin g ö r ü l m e m e s i n d e yukarıdakilerden hangileri etkili olmuştur? A.Yalnızl

3.

C.YalnızIII

D. İveIII

E. IIveIII

I. Kendilerine ait bir alfabelerinin olması II. Yerleşik hayata geçerek mimari eserler yapmaları III. Türk tarihinde ilk kez kâğıt ve matbaayı kullanmaları Yukarıdaki özelliklerden hangileri Uygurların kültürel alanda etkili olduklarını gösterir? A. Yalnızl

4

B.YalnızII

B. Yalnız II

C. Yalnız III

D. İve III

E. I,II ve III

İslamiyet öncesi kurulan Türk devletleri bir yılı 365 gün 5 saat olarak hesaplayıp yaptıkları bu takvime On iki Hayvanlı Türk Takvimi adını vermişlerdir. Yukarıdaki açıklama ilk Türk devletlerinin hangi bilim alanında ilerlediğinin bir kanıtıdır? A. Sanat

B. Astronomi

C. Fizik

D. Coğrafya

E. Matematik

5. Türk-İslam dünyasının ünlü bilim insanlarından İbni Sina'nın "El Kanun fit Tıp" adlı eseri Batılılar tarafından on beş defa Latinceye çevrilerek tıp öğretiminde kullanılmıştır. Bu bilgilere dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılamaz. A. Pozitif bilimler İslamiyetle birlikte doğmuştur. B. Tıp alanında da İslam bilgini yetişmiştir. C. Batı dünyası islam bilginlerinden yararlanmıştır. D. islam dini bilimsel gelişmelere açıktır. E. Pozitif bilimlerde Türk-İslam bilginlerinin de katkısı vardır. 6. Osmanlılarda XIX. yüzyıla kadar, kızlar sıbyan mektebinden sonra öğrenime devam edemezlerdi. İmkânları olanlar isterlerse evlerinde özel ders alırlardı. XIX. yüzyılda kızların ilkokuldan sonra devam edebilecekleri öğretmen ve sanayi okulları açıldı. XIX. yüzyıldaki bu gelişme aşağıdakilerden hangisine kanıt olarak gösterilebilir? A. Okuma-yazma seferberliğine geçildiğini B. Bütün okulların devletin denetimi altına alındığını C. Eğitim anlayışında değişiklik olduğunu D. Karma eğitime (kız-erkek) geçildiğini E. Din eğitimi ile çağdaş eğitimin birleştirildiğini 7. Osmanlı D e v l e t i n i n aşağıdaki kurumlarından hangisinde Batı etkisi g ö r ü l m ü ş t ü r ? A. Medrese D. Sıbyan mektebi

B. Enderun E. Lonca

C. İdadiler

8. Osmanlı Devleti'nde çeşitli meslek dallarında eleman ihtiyacını karşılamak için okul işlevini gören eğitim ve öğretim kurumları vardı. Enderun, devletin sivil memur ihtiyacının karşılandığı; lonca teşkilatları ise esnaf ve sanatkârların yetiştirildiği bu türden eğitim-öğretim kurumları idi. Osmanlıda bu k u r u m l a r d a yapılan eğitim ve ö ğ r e t i m hangi sistem ve y ö n t e m çerçevesinde gerçekleşmiştir? A. Deneysel metotlar D. Teorik bilgi eğitimi

B. Usta-çırak ilişkisi E. Temel eğitim anlayışı

C. Medrese plan ve programı

9. Aşağıdaki yazar - eser eşleştirmelerinden hangisi yanlıştır? A. Aşıkpaşazade - Tevarih-i Âli Osman C. Evliya Çelebi - Seyahatname E. Hoca Sadeddin Efendi - Mirat-ül Memalik

fspflh

B. Ahmet Cevdet Paşa - Kısası Enbiya D. Kâtip Çelebi - Keşf-üz Zünun


10. • Kültür bağımsızlığına ters düşmesi • Arapçanın ve Farsçanın etkisinde kalınması • Okuma ve yazmanın belli bir sınıfa ait olması Yukarıdaki gelişmeler Cumhuriyet Döneminde aşağıdaki yeniliklerden hangisinin yapılmasına neden olmuştur? A. Soyadı Kanunu'nun çıkarılmasına C. Halifeliğin kaldırılmasına E. Harf İnkılabı'nın yapılmasına

B. Medreselerin ve Darülfünunun kapatılmasına D. Medeni Kanun'un kabulüne

11. "Dünyanın her türlü ilminden, buluşlarından, ilerlemelerinden istifade edelim, yalnız asıl temeli, kendi içimizden çıkarmak mecburiyetinde olduğumuzu asla unutmayalım." sözüyle Atatürk eğitim ve öğretimin hangi özelliğine vurgu yapmıştır? A. Hukuk düzenlemesi D. Çağdaş ve millî olması

B. Demokratik olması E. Parasız olması

C. Yasa güvencesi

12. I. Tevhidi Tedrisat Kanunu'nun çıkarılması II. Azınlık ve yabancı okullarının da bazı derslerin Türk öğretmenler tarafından okutulması III. Devletin izni olmadan okul açılmaması Yukarıda verilenlerden hangileri Türkiye Cumhuriyeti'nde eğitim sisteminin devletin kontrolü altında olduğunu gösterir? A. İve II B. II ve III C. İve III D. I, II ve III E. Yalnız II B. Aşağıdaki ifadelerden d o ğ r u olanlara "D", yanlış olanlara "Y" harfi yazınız. 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8.

( ( ( ( ( ( ( (

) ) ) ) ) ) ) )

Uygur Alfabesi Türklerin kendilerine özgü ilk millî alfabesidir. Türk-islam devletlerinde ilk medreseler Gazneliler tarafından kurulmuştur. Türkiye Selçuklularında esnaf eğitimi Ahi teşkilatı sayesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlıda ilköğretim III. Selim Döneminde zorunlu hâle getirildi. Klasik dönem Osmanlı eğitim sistemi en zirve noktaya Kanuni Döneminde ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet'le birlikte Osmanlıda dinî bilimler daha ön plana çıkmaya başlamıştır. Sultaniler ilkokul düzeyinde eğitim vermek amacıyla açılan eğitim kurumlarıdır. Cumhuriyet Döneminde eğitimde birlik sağlamak amacıyla bütün okullar Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır.

C. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri u y g u n öncüllerden biri ile tamamlayınız. Nizamülmülk, idadiler, Köktürk, yaygın, Kanuni Sultan Süleyman, istanbul Üniversitesi, Büyük Selçuklu, Tevhidi Tedrisat, Fatih Sultan Mehmet, rüştiye, Mülkiye Mektebi 1. İlkTürk toplumlarının yaşam şekilleri örgün eğitim yerine eğitimi zorunlu kılmıştır. 2. Türk tarihinin önemli yazılı belgelerinde olan Orhun Kitabeleri'nde alfabesi kullanılmıştır. 3. Türk-İslam dünyasının gerçek manadaki ilk medreseleri Devleti zamanında tarafından kurulmuştur. 4. Osmanlı medreselerindeki eğitim en zirve dönemini Döneminde yaşamıştır. 5 XIX. yüzyıldan sonra Osmanlı eğitim sisteminde lise düzeyinde eğitim veren öğretim kurumlarıydı. 6. Cumhuriyet Döneminde Kanunu ile eğitimde birlik sağlanmıştır. 7. Osmanlı Döneminde açılan Darülfünun 1933'te dönüştürülmüştür. 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9.

Ç. Aşağıdaki soruları cevaplandırınız. Türklerin göçebe hayat tarzı nasıl bir eğitim anlayışını ortaya çıkarmıştır? Uygurların dinî inançlarında meydana gelen değişikliğin eğitimlerine etkilerini açıklayınız. Türklerin islamiyeti kabulü ile eğitim anlayışındaki değişimler nelerdir? Açıklayınız. Ahiliğin mesleki eğitim işlevini günümüzde hangi kurumlar üstlenmiştir? Osmanlı Devleti'ndeki eğitim anlayışının amacını belirtiniz. Osmanlı Devleti'nin eğitim ve bilim alanında gerilemesinin nedenleri nelerdir? Yabancı okulların Osmanlı Devleti ve toplumu üzerindeki etkilerini belirtiniz. Tanzimat Dönemi ile Osmanlı eğitim politikasında yaşanan değişimi açıklayınız. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan eğitim politikasının amacını belirtiniz.


6. ÜNİTE Türklerde Sanat A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE SANAT B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE SANAT C. OSMANLI SANATI Ç. CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK SANATI

M


HAZIRLIK ÇALIŞMALARI 1. Kurgan, balbal, stupa, grifon, aplike, revak, portal, eyvan, kemer, Türk üçgeni, fresko, minyatür terimlerinin anlamlarını araştırınız. 2. Sanatın oluşması ve gelişmesinde yaşanan doğal çevre, toplumların kültürel yapıları, dinî inançları ve ekonomik etkinliklerinin rolü nelerdir? 3. İslamiyeti kabul eden Türklerin sanat anlayışında ne gibi değişiklikler olmuştur? 4. Beylikler, Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Devleti dönemlerine ait çevrenizde hangi mimari eserlerin bulunduğunu araştırınız. 5. Osmanlı Devleti'nde XIV, XVI ve XIX. yüzyıllarda mimari alanda meydana gelen değişimleri araştırarak örnekler veriniz. 6. Türk el sanatlarının türlerini araştırınız. Bunlardan bugüne kadar korunan ve yaşatılanlar hangileridir? 7. Cumhuriyet Döneminde Ankara'da yapılan mimari eserlerle ilgili bir araştırma yapınız. 8. Atatürk'ün sanat hakkındaki görüşlerini araştırınız.


Türklerde Sanat • • M B B M B B B H H B B O H 1 A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE SANAT

'i İ

Tür/c çadırının kurulma aşamaları

Pazırık Kurganı'nda

bulunan

bir at

arabası

Pazırık Kurganı,

Hun keçe yaygısı,

detay

Bozkırlının nazarında sabit olan şeyin faydası yoktur. O, her an harekete hazır olmalı, kolayca yer değiştirebilmelidir. Bu yüzden eski Türkler mesken olarak süratle kurulup toplanan ve nakledilebilen çadırı seçmiştir. Bu seyyar evini Gök Tann'nın gölgesinde arzu ettiği yere diker. Pek sevdiği atını, onun eyer takımlarını altın ve gümüşle süsler. Şahsi ziynet eşyasının da yükte hafif, pahada ağır olmasına özen gösterir. Bu nedenle, Türk sanatının ilk devresinin ürünleri büyük binalar ve eserler değil, altın işlemeli kılıçlar, altın ve gümüş kemer tokaları, küpeler, ok mahfazaları, altın-tunç heykelcikler ve diğer mücevherat vb.dir. Prof.

Dr.

İbrahim KAFESOĞLU,

Türkler ve Medeniyet,

s,

39-40 (özetlenmiştir.)

Metni ve görselleri dikkate alarak Türk sanatının hangi alanlarda geliştiğini ve bunların nedenlerini söyleyiniz.


Türklerde Sanat Tarihin en köklü milletlerinden biri olan Türklerin yaşadığı Orta Asya, MÖ 4500'lere kadar uzanan çeşitli kültürleri de bünyesinde barındırmıştır. Anav, Andronova, Karasuk ve Tagar kültürleri ile MÖ 3000'lere kadar uzanan ve en eski Türk kültürü kabul edilen Afanesyova da burada yer almaktadır. Bu kültür bölgelerinde tuğladan evlere, topraktan ve çeşitli madenlerden yapılmış süs ve ev eşyalarına, dokumalara rastlanılması gelişmiş bir kültürün varlığını ortaya koymuştur. Orta Asya Türk sanatının temeli ilk Türk devletlerinde görülen atlı göçebe kültürüne dayanmaktadır. Konar-göçer bir yaşam tarzını benimseyen Hunlarda ve Köktürklerde taşınabilir sanat eserleri öne çıkarken yerleşik hayata geçen Uygurlarda farklı eser tipleri görülmüştür. Orta Asya'da yerleşik kültürlerle yanyana yaşayan Türkler sabit ev kültü­ ründen haberdar olmalarına rağmen konar-göçer yaşam tarzından dolayı çadırda yaşamayı tercih etmişler, bu da çadır sanatının gelişmesine neden olmuştur. Yurt adı verilen ve keçeden yapılan çadırlar alçak kubbeli olup iç çatısı ağaç iskeletlidir. Tepelerinde havalandırmayı sağlayan bir delik bulun­ maktadır. Çadır geleneği değişik yönlerden Türk kültürü KURGAN üzerinde günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Bu Türkler ölümden sonraki yaşama ait dinî etkilerden biri de dinî mimari eserlerinde kendisini inanışları sebebiyle "kurgan" adı verilen mezarlar göstermiştir. Türkler ölüyü çadıra koyup yas töreni yapmışlardır, özellikle Hunlarda rastlanılan kur­ düzenler; daha sonra ölünün mezarı üzerine ganlar, açılan çukurlar içerisine zemin ve tavanı kerpiçten, taş ve ağaçtan kulübe yaparlardı. Bu karaçam ağaçlarından oluşan bir mezar oda­ düşünceler doğrultusunda gelişen ve en eski mezar sından ibarettir. Bu odanın tamamı keçe yay­ gılarla örtülür, mumyalanmış ceset başı doğuya tipi olan kurganlar bir tümülüsü andırmış, sonraki gelecek şekilde buraya yatırılırdı. Mezar odasına dönemlerde de anıt mezar mimarisini etkilemiştir. ölen kişinin eşyaları ve bazı hediyelerle, atı da Çadır geleneği, mimarinin yanında süsleme sa­ yakınına kuyruğu kesilmiş veya düğümlenmiş bir natını da etkilemiştir. Orta Asya'da Türklerin kullan­ şekilde gömülürdü. Hunlardaki cesetlerin mum­ dıkları özellikle kağan çadırlarının süsleme yalanarak gömülmesi geleneği Anadolu'da bazı bakımından daha zengin ve daha büyük olduğu İlhanlı ve Selçuklu kümbetlerinde de uygulanmış­ tır. bilinmektedir. Otağlar renk renk kıymetli kumaşlar ve ipeklilerle süslenmiştir. Kumaş, keçe ve çadır Türk Dünyası Kültür Atlası, s. 54 (özetlenmiştir.) üzerine aplike tekniği ile yapılmış süslemeler hâkimdir. Süslemelerde genellikle; kaplanla dağ keçisinin, grifonla geyiğin ya da bu tür hayvanların mücadelelerini konu edinen betimlemeler vardır.

Esik

Kurganı

ve

içinde

mumyalanmış

bir

ceset

Kurgan'ın

içini

tasvir

eden

bir çizim


Türklerde Sanat Köktürkler Döneminde anıt mezar geleneği bazı değişikliklerle devam etmiştir. Anıt mezarlar dik­ dörtgen bir alan içinde, tören yolu ve bu yol üzerinde ölen kişinin yaptıklarından ve devletin durumundan söz eden kitabeler, çeşitli heykeller ve ortada bir sunaktan oluşur. Bu anıtların en ünlüleri Orhun Irmağı kıyılarında bulunan Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan anıtmezarlarıdır.

Kubbe geçişinde yer alan Türk üçgeni

Yerleşik yaşamı benimseyen Uygurlar anıt mezar­ ları, çadırdan esinlenerek kubbeli yapmışlardır. Karahohoça yakınlarındaki kubbeli anıt mezarları bu döne­ me ait ilk örneklerdir. Ayrıca "Stupa" denen kubbeli tapınaklarda duvar ile kubbe arasındaki bağlantıyı sağlamak için üçgenler kullanılmıştır. Daha sonraları Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde kullanılan bu üç­ genler "Türk üçgeni" olarak adlandırılmıştır. Uygurlar mimari alanda önceki dönemlere göre büyük gelişme kaydetmiş, birçok kent kurup etrafını surlarla çevirmişlerdir. Evler, saraylar, dinin etkisiyle yapılan manastır ve tapınaklar Uygur kent mima­ risinin önemli öğeleridir. Yandaki Uygur evi ile günümüz Türk evleri ara­ sında mimari yönden nasıl bir benzerlik vardır? Hunlar ve Köktürklerce bilinen kerpiç ve tuğladan yapılmış toprak damlı ev mimarisi Uygurlarda gelişme göstermiştir. Bu evler yarım metre yüksek bir tuğla duvar üzerine inşa edilir, genellikle tek katlı avlulu, dikdörtgen planlı olup evlerin pencereleri ilk zamanlar yuvarlak ve kemerlidir. Çatıları ise kiremitle örtülüdür. Uygur evleri plan açısından Anadolu'daki Türk evleri ile ortak özellikler göstermektedir. Bu dönemde yapılan manastır ve tapınaklar, mekân tasarımı ve avlu etrafındaki oda dizileri Türkislam devletlerindeki medreselere örnek olmuştur.

Uygur evi

Uygurlardan kalan Kızıl şehrindeki Budist tapınakları

ESE


Türklerde Sanat

Köktürklerden kalan bir balbal

Köktürklerden kalan Kültigin heykelinin başı

Uygurlardan kalan "Diz Çökmüş Adam" heykeli

Uygurlardan kalan Atbaşı heykeli

Yukarıdaki görsellere göre, Köktürkler ve Uy gurlara ait heykel sanatında ne gibi farklılıklar görülmektedir? Köktürkler Döneminde heykel sanatı önemli gelişme göstermiştir. Heykellerdeki yüz ve saç biçimi ile giyim tar­ zının gerçeğe yakın bir şekilde yontulması dikkat çekicidir. Ayrıca öldürülen düşmanları temsil eden balballar da diğer heykel örnekleri arasında yer almaktadır. "Bengütaş, baba taş, kadın taş" gibi adlarla da anılan balballar, mezar taşı olarak günümüze yansımıştır. Özellikle Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkleri bu geleneği yaşatmışlardır. Yakın zamana kadar Tunceli ve Muş yöresinde koç biçimli mezar taşları yapılmıştır. Uygurlar Döneminde heykel sanatındaki gelişme de­ vam etmiş; işlenmesi kolay alçı, toprak, ahşap, taş ve ma­ denden eserler yapılmıştır. Heykeller balbal donukluğun­ dan kurtularak hareketlendirilmiş, gerçek anlamda heykel sanatının doğuşu başlamıştır. At başı heykelinin kalıp döküm tekniğiyle yapılması bu ve benzeri heykellerin geniş bir kullanım alanı olduğunu ve aynı örnekten çok sayıda yapıldığını göstermektedir. Bu dönemde heykel sanatının gelişmesinde dinî inançlarda etkili olmuştur. Yandaki freskoya göre

Uygurların

resim sanatında

ulaştığı seviye ile ilgili neler söylenebilir? Resmin günü­ müz resim sanatıyla benzer yönleri nelerdir? Türk resim sanatının temeli Uygurlar Döneminde atılmıştır. Uygurların tapınakları süslemek için yaptıkları duvar resimleri (fresko)nde insan yüzü duyguları ifade ede­ cek şekilde resmedilmiş, portre sanatına geçiş yapılmıştır. Ayrıca kitapları süslemek için kullanılan minyatürlerin konu­ ları dinî ya da günlük hayattan seçilmiştir. Türk minyatür sanatının kaynağını oluşturan Uygur resim ve minyatür sanatı, Moğollar aracılığıyla Iran ve Anadolu'ya taşınarak Anadolu Türk sanatını etkilemiştir. Çini sanatının da ilk olarak Uygurlarda kullanıldığı da bilinmektedir. Uygurların yerleşim merkezi olan Karahoço'da yapılan kazılarda tapı­ nakların zeminlerinde çini parçaları bulunmuştur.

1965 tarihli "koç başlı mezar taşı" (Tunceli) Uyguriara ait bir fresko


Türklerde Sanat Aşağıdaki görsellere göre; •

Türk sanatında hangi motif yaygın olarak kullanılmıştır? Bu motiflerin

kullanılmasının nedenleri neler olabilir? •

Zaman içerisinde kullanılan motiflerde hayvan üslubunun yerine farklı

motifler kullanılmasının nedenleri neler olabilir?

X

Avrupa Hunlarına ait altın kolyeden detay

m

Hunlara ait keçeden detay

Türkiye Selçukluları Kubadabad Sarayı'ndan

tarafından yapılan çini örneği (Beyşehir)

Kurt başlı at koşum süsü

Büyük Selçuklulardan kalan Diyarbakır Ulu Camii'ndeki hayvan kabartmaları

Osmanlı halısından

bir motif

Türkler; demircilik, dokumacılık, dericilik, maden ve ahşap işçiliği gibi el sanatları ile uğraşmışlardır, yaptıkları eserleri çeşitli hayvan ve hayvan mücadele sahnelerini gösteren motiflerle süslemişlerdir. Türk sanatındaki bu süslemeye "hayvan üslubu "denmektedir. Türklerin yaşam tarzından kaynak­ lanan ve Hunlar Döneminde başlayıp tüm Orta Asya'da yaygın olarak kullanılan bu üslup, islamiyet'ten sonraki dönemde özellikle taş süslemelerde sıkça kullanılmıştır.


Türklerde Sanat

Türk maden sanatının ilk örnekleri altın, gümüş, demir ve bronz gibi madenlerden elde edilmiştir. Türkler ham demirden çelik elde ederek kılıç, kal­ kan, mızrak, ok uçları vb. eşyalar yapmışlardır. Ahşap işçiliğine önem veren Türkler, ihtiyaçlarına göre sandalye, masa, dolap, karyola gibi ev eşya­ ları, mutfak takımları, göçlerde kullanılan araba ile at koşum takımlarını da ustalıkla yapmışlardır. Türklerde yaşam tarzına bağlı olarak hayvancılık Türk sanatını da etkilemiştir. Hayvan ürünlerinin de­ ğerlendirilmesiyle ortaya çıkan dokumacılık önemli el sanatlarından biri olmuştur. Yünün kolayca işlen­ mesinden elde edilen keçe; çadır, giysi vb. yapı­ mında kullanılmıştır. Dokumacılığın bir dalı olan halıcılık da ilk dönemlerden itibaren Türklerde önem arzeden bir sanat dalı olmuştur. Pazırık Kurganı ve Doğu Türkistan mezarlarında (MS lll-IV. yüzyıl) bulunan Türk düğümlü halı parçaları Türklerde bu sanatın ilk dönemlerden itibaren yaygın olduğunu göstermektedir.

ı

I

Avariara ve Doğu Avrupa'da yaşayan diğer Türklere ait silah ve ev eşyaları

PAZIRIK HALISI 1,9 m eninde 2 m boyunda olan halı, ince yün iplik kullanılarak Türk düğümüyle dokunmuştur. Desi­ metre kareye 3600 düğüm atılmıştır. Halı üçü dar, ikisi geniş beş bordürle çevrilidir. Halı dört sıra hâlinde altışardan yirmi dört kareye ayrılmış her bölüm bitkisel motiflerle dokunmuştur. Bunların içi dört yapraklı bitkisel motiflerle doldurulmuştur. Halının en iç ve en dıştaki dar bordürlerinde aslan ve grifon, daha dıştaki geniş bordürde ise süvari figürleri yer alır. Kök boyayla renklendirilmiş halıda kırmızı, sarı ve mavi renkli iplikler kullanılmıştır. Prof. Dr. Selçuk MÜLAYİM, İlk Halı ve Yaygılar, Thema Larousse, C 6, s. 192 (özetlenmiştir.)

Yukarıda metin ve görselde yer alan halının özelliklerini dikkate alarak

hangi çıkarımlarda bulunabilirsiniz? •

Pazırık halısını renk, motif ve dokuma tekniği açısından günümüzdeki

el dokuması halılar ile karşılaştırınız. Benzer ve farklı yönlerini tespit ediniz. Aşağıdaki tabloda ilk Türk devletlerinde görülen sanat dallarıyla ilgili bazı kavramlar verilmiştir. Tabloda verilmeyen kavramları araştırarak siz tamam­ layınız.

SANAT OMU Mimari

HUN Çadır,

KÖKTÜRK

UYGUR Ev,

Heykel Anıt mezar El sanatları Süsleme sanatları

Kurgan, Maden,

ahşap, Fresk,


Türklerde Sanat

•••••••••••••!

B.TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE SANAT

Karahanlılar Dönemine ait Kalan Minaresi (Buhara)

Türkiye Selçuklu halısı, XIII. yüzyıl

Selçuklulara ait "Varka ve Gülşah" adlı minyatür

Selçuklular Döneminden kalma bir seramik tabak

Selçuklu

Döneminden kalan Kubadabad Sarayı 'na ait kabartma

Mengücekliler Dönemine ait Divriği Ulu Camii'nden hat örneği

Selçuklu

Kubadabad Sarayı'na ait çini süsleme (Beyşehir)

maden

sanatından

örnekler

Görsellerden faydalanarak aşağıdaki soruları cevaplayınız. •

İlk Türk devletlerinde görülmeyen, Türk-İslam devletlerinde görülen sanat dallarını belirtiniz.

• İlk dönemlere göre kullanılan motiflerde ne gibi değişiklikler görülmektedir?


Türklerde Sanat 1. Mimari Aşağıda Türk-İslam mimarisinde kullanılan bazı öğeleri gösteren görseller ve tanımlar yer almak­ tadır. Tanımlara göre görsellerin altındaki boşlukları doldurunuz: Revak Eyvan Portal Kemer Avlu

: Yapının ön yüzünde bir kemer dizisi ile dışa açılan üstü örtülü uzunlamasına mekân. : Üç tarafı ve üstü kapalı, bir tarafı avluya ya da diğer bir mekâna açılan bölüm. : Ana kapı, taç kapı. : iki sütun veya ayağı birbirine bağlayan mimari öge. : Biryapının veya yapı grubunun ortasında kalan üstü açık, duvarla çevrili alan.

Diyarbakır

Ulu

Camii'nin

Diyarbakır

Diyarbakır Ulu

Divriği

Ulu

Camii'nin

Camii'nin

Ulu Camii'nin

Divriği Ulu Camii'nin

İlk Müslüman Türk devletlerinde sanat alanında büyük gelişme kaydedilmiştir. Karahanlılar Döne­ minde, Türk-İslam sanatının temelleri atılmış ve bu dönemin mimari eserleri sonraki döneme örnek olmuştur. Gazneliler Döneminde Hint ve İslam sanatları kaynaşmış, bu dönemde gelişen Türk sanatı Selçuklularda ve Hindistan'da gelişecek olan Müslüman Türk sanatını etkilemiştir, iran ve çevresine egemen olan Büyük Selçuklular; Abbasi, Sasani ve Karahanlı sanat ve mimari geleneklerini geliştirerek yeni sentezlere ulaşmış ve Türkiye Selçuklu sanatına kaynak teşkil etmişlerdir. Anadolu'da kurulan devletler ise yeni yapı teknikleri ortaya koymaktan çok birikimlerini kullanarak yaşadıkları bölgenin yapı malzemeleri ve mimari özelliklerinden yararlanarak yeni eserler yapmışlardır, ilk Türk beylikleri tarafından yapılan eserlerde tuğla tekniği yerine kesme taşlar kullanılmıştır. Yüzeyler renkli taşlar,


kemerler ve halat motifi figürler ile daha da zenginleştirilmiştir. Süslemelerde bitki ve hayvan motifleri kullanılmıştır. Bu süreçte birçok yeni eser inşa edilirken mimaride revak, eyvan, portal vb. yeni öğeler görülmüştür. Saltuklulardan kalan Kale Mescidi ve Tepsi Minare (Erzurum) ile Mengüceklilerden kalan Divriği Ulu Camii (Sivas) ilk Beylikler Dönemine ait önemli eserlerdendir, a. Dinî Mimari Türk-İslam devletlerinde yerleşik yaşam tarzının önem kazanması imar faaliyetlerini ön plana çıkarmış; cami, medrese, kervansaray, köprü vb. eserler inşa edilmiştir. Camiler bu eserler arasında ilk sırada yer almıştır. Karahanlı camilerinde kubbe, önemli bir mimari unsur olarak öne çıkmış, Türk üçgeni kullanılmaya devam edilmiştir. Bu dönemdeki cami mimarisi Gazneliler devrin­ de de gelişimini sürdürmüştür.

Merv'deki

Talhatan

Diyarbakır Ulu

Baba

Camii

(Karahanlılar Dönemi)

Camii'nin içten görünüşü

Diyarbakır

Afyon

Ulu

Camii

Ulu Camii,

(Büyük

Selçuklular Dönemi)

(Türkiye Selçukluları Dönemi)

Dinî mimariye örnek verilen yukarıdaki görselleri dik­

kate aldığınızda iç mekânda görülen farklılıklar nelerdir? • XII. yüzyılda Fransa'da başlayıp tüm Avrupa'ya yayılan Gotik sanatı Rö­ nesans dönemine kadar etkisini sür­ dürmüştür. Gotik mimarisi özellikle dini alanda etkili olmuş ve bu dönemde sivri çatı ve kuleleriyle göğe doğru yükselen dev boyutlu katedraller yapılmıştır.

Büyük Selçuklu ile Türkiye Selçuklu camileri arasında

ne gibi benzerlikler vardır ? Büyük Selçuklular, Karahanlı ve Gaznelilere göre daha büyük çapta camiler yaparak "eyvanlı tip" cami şemasını geliştirmişlerdir. Ortaya çıkan bu klasik cami planı, daha sonraki dönemlerde de cami mimarisine temel olmuştur. Büyük Sel­ çukluların İran'da yaptıkları ve "Mescidi Cuma" olarak ad­ landırılan bu camiler kubbenin önem kazandığı ve planın kubbeye göre tasarlandığı ilk camilerdir. Türkiye Selçuklu camileri de Büyük Selçuklularda olduğu gibi çok sütunludur. Ayrıca bu dönemde Gazneliler zamanında ilk defa inşa edilen ahşap direkli camiler ve küçük mescitler de görülmektedir.


ALEM KÜLAH

PETEK

Mardin Ulu Cami minaresi (Artuklular)

Yukarıda Görsellere

Sivas Gök Medresedeki Çifte Adana Ulu Cami minaresi minare (Türkiye Selçukluları) (Ramazanoğulları Beyliği)

Türk-İslam

göre

ilk

devletlerine

dönemlerden

tüt

Osmanlı

minare

örnekleri

Devleti'ne

Edirne Selimiye Cami minaresi (Osmanlı Dönemi)

verilmiştir. İSHH

kadar

minare I

mimarisindeki değişimleri belirtiniz. islamiyet'in etkisiyle gelişen minare geleneği Türk-İslam sanatında önemli bir yere sahiptir. Barış zamanında müminleri namaza çağırmanın yanında savaş zamanında gözcü kulesi olarak da kullanılan minareler; fırınlanmış tuğlaların farklı dizilişi, çeşitli bitki motifleri, geometrik desenler, çini süsleme ve yazılarla zenginleştirilmiştir. Genellikle bir kaide üzerinde silindir gövdeli yukarı doğru daralan bir görünüme sahiptirler. Yukarıdaki örneklerde görüldü­ ğü gibi bu özellikleriyle Türk-İslam devletlerindeki minareler ağır ve hantal görünümlü Arap minarelerinin aksine biçimi ve süslemeleriyle sanatsal açıdan büyük bir önem taşımaktadır. XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu'da medrese ve camilerin taç kapılarında çifte minareler yapılmıştır. "Devleti sembolize ettiği anlayışı ve eserlerin daha ihtişamlı görünmesi amacıyla yapılan çifte minarelere Orta ve Doğu Anadolu kentlerinde sıkça rastlanmaktadır. Bu minareli cephe mimarisi XIII. yüzyılın sonuna kadar varlığını sürdürmüştür.

kufi

Ö B


T

Osmanlı minareleri önceki dönemlere göre daha ince ve süslü olup estetik bir görünüme sahiptir. Camilerde sayıları altıyı bulan minareler yapılmıştır. Farklı bölümlerden oluşan minarenin taş veya tuğladan olan gövdesi genellikle çokgendir. Bu gövdeler burmalı ve yivli yapılı olup kabartmalar ve motiflerle süslüdür.

-

a:

Sultan Sencer Türbesi, Merv, (Büyük Selçuklular Dönemi)

r

Türkler İslamiyet'ten önce olduğu gibi anıt mezarlara özel bir önem vermişlerdir. İlk Türk devletlerindeki anıt mezar mimarisi Karahanlılar Döneminde türbe mimarisi olarak devam etmiştir. Karahanlı türbeleri kare planlı, tuğla malzemeli ve süslemeli anıtsal yapılardır. Bu alanda Gaznelilerde bir gelişme olma­ mışsa da Selçuklular Döneminde büyük gelişme kaydedilmiştir. Seçuklularda anıt mezarlar "kümbet ve türbe" olmak üzere iki değişik şekilde inşa edilmiş, bu gelenek Beylikler Döneminde de devam etmiştir. Selçuklu türbeleri kare, çokgen veya yuvar­ lak planlarda yapılmıştır. Konik veya piramit bir külahla örtülen mezarlara kümbet, kubbeyle örtülü olanına da türbe denir. Bazı kümbetler hayvan figürlü taş süslemeleri ve alt kattaki mumyalık bölümleriyle dikkat çekmektedir. Anadolu'da taşın bol olması nedeniyle anıtmezarlarda tuğlanın yerini daha sonra taş almıştır. Başlangıçta tek olarak yapılan bu binalar daha sonra cami ve medreselere bitişik olarak inşa edilmiştir. Yukarıdaki bilgiler ile yandaki görsellerden faydalanarak kümbet mimarisinde eski Türk geleneklerinden hangi izler

Döner Kümbet, Kayseri, (Türkiye Selçukluları Dönemi)

görülmektedir? Dinî mimarinin bir diğer unsuru da medreselerdir. Türk-islam devletlerinde ilk medrese Karahanlılar Döneminde yapılmıştır. Gazneli medreselerinden ise hiçbir örnek kalmamıştır. Büyük Selçuklular, yaşadıkları bölgedeki iran kültüründen faydalan­ makla birlikte mimaride yeni bir tarz ortaya koyarak farklı bir medrese tipi oluşturdular. Bu medrese tipi yatılı öğrenci odaları ve dersanelerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Ayrıca evlerde mevcut olan eyvan unsuru da medrese mimarisine girmiştir. Bugün arkeolojik bir kalıntı durumunda bulunan Nizamiye Medresesi bu yeni tarzda inşa edilmiştir. Beylikler ve Türkiye Selçukluları tarafından yapılan Anadolu medreselerinin mimarisi, temel olarak Büyük Selçuklu gele­ neğine dayanır. Kubbeli ve eyvanlı olarak iki tip hâlinde gelişen Anadolu medreseleri daha küçük ölçülerde ve dikdörtgen şek­ linde yapılmış olup süslemeli taç kapıya sahiptir. Kubbeli medreselerde avlunun üstü bir kubbeyle örtülüdür. b. Sivil Mimari Türk-lslam devletleri dinî mimaride olduğu gibi sivil mima­ ride de özgün eserler inşa etmişlerdir. Bu alandaki eserlerden olan kervansaraylar ilk kez Karahanlılar tarafından yapılmış olup bunlara "ribat" adı verilmiştir. Güvenlik ve konaklama amacıyla yapılan ribatlar savunma duvarlanyla çevrili; mescit, ahır ve oda gibi bölümlerden oluşmaktaydı. Gaznelilerde görü­ len kervansaray mimarisi Selçuklular Döneminde geliştirilmiş anıtsal yapılar şeklinde kendisini göstermiştir.

Konya İnce Minareli Medrese'nin iç görünümü

Türkiye Selçuklu kervansarayları; anıtsallıkları, planları ve süslemeleriyle dikkat çekerek önceki dönemlere göre daha gelişmiştir. "Han" veya "Sultan Han" denilen bu yapılar; avlulu, kapalı ve karma olarak inşa edilmiştir. Avlunun ortasındaki köşk mescidiyle beraber kütüphane, revir, hamam, tamirhane gibi toplum ihtiyacına yönelik birçok bölüm de hanlarda yer almaktadır.


c. Beylikler Döneminde Mimari Alandaki Yenilikler Türkiye Selçuklularının Kösedağ Savaşı'ndan sonra dağılma sürecine girmesiyle Anadolu'nun farklı bölgelerinde birçok Türk beyliği kurulmuştur. Bu beyliklerin birçoğu siyasi yönden çok güçlü olmasalar da hâkim oldukları bölgelerde halkın ekonomik ve sosyal refahını yükseltmeye yönelik gerçek­ leştirdikleri imar faaliyetleriyle Anadolu'nun Türkleşmesini sağlamışlardır. Bu süreçte Türk beylikleri Anadolu Türk mimarisine bazı yenilikler getirmişlerdir. Osmanlı mimarisinin temelini oluşturan bu dönem, Türkiye Selçuklu sanatı ile Osmanlı sanatı arasında bir geçiş dönemi olmuştur.


Türklerde Sanat TÜRKİYE

SELÇUKLU

MİMARİSİ

İLE

BEYLİKLER

DÖNEMİ

MİMARİSİ

ARASINDAKİ

FARKLAR

Türkiye Selçuklu Dönemi

Ankara Arslanhane Camii

Yapılardaki mekânı genişletmek için mihrap önünde yer alan kubbe büyü­ tülür, sütunlar yükseltilerek sayıları azaltılır.

Avlu ya yoktur ya da revaklı değildir.

Malatya Ulu Camii

Adana Ulu Camii

Türkiye Selçuklu mimarisinde portal; cami, türbe, medrese ve kervansa- jg raylarda en önemli öğedir.

Portaller eski gösterişli özelliğini kaybetmiş, sade yapılmaya başlan| mıştır. Konya İnce Minareli Medrese

Selçuk (izmir) Isa Bey Camii

Yapılar portaller dışında dışa kapalıdır. Duvarlarda pencereler azdır.

Milas Firuz Bey Camii

Selçuklu yapılarında yalnızca ön cepheye önem verilmiştir.

Yapı bir bütün olarak ele alınmış, iç mekâna gösterilen önem dışa da yansıtılmıştır. Verilen örnekleri dikkate alarak tablodaki boşlukları doldurunuz.


Türklerde Sanat 2 . Süsleme Sanatları Türk-İslam devletlerinde süsleme sanatları ilk Türk devletlerine göre geliş­ miş ve çeşitlilik kazanmıştır. Uygurlardan itibaren kullanılan çini sanatı Karahanlılar ve Gaznelilerde de görülmektedir. Gazne saraylarındaki çiniler Uygur çinileri ile benzerlik göster­ mektedir. İran'da Büyük Selçukluların yeni teknikler kullanmasıyla büyük gelişme gösteren çini sanatı, onları takip eden Türkiye Selçuklularında özellikle iç mekânların dekarasyonunda başarıyla uygulanmıştır. Bu sanat Beylikler Döneminde de gelişimini devam ettirmiştir. Çinilerde yazı ve geometrik desenlersıkça kullanılmıştır.

Divriği

Ulu Cami portalindeki taş süsleme

Konya

Kalesi'nden

Kubadabad Saray ı'ndaki çini süsleme

taş süsleme

Konya taş

Diyarbakır Kalesi'nden

Yukarıdaki görsellere göre Selçuklular ve Beylikler Dönemindeki süsleme­ lerde farklı figürlerin kullanılmasının nedenleri neler olabilir? Türkler Anadolu'ya gelinceye kadar eserlerinde tuğla süslemeleri sıkça kullanmışlardır. Anadolu'da taşın öncelikli yapı malzemesi olması taş oyma­ cılığının gelişmesini sağlamıştır. Türk çadırının kubbesi, kapısının açılış şekli ve kordonları, taş mimarisine esin kaynağı olmuştur, örneğin portaller çadırın kapısına benzetilmiştir. Yukarıdaki görsellerde görüldüğü gibi taş süsle­ melerde çift başlı kartal, kartal, kuş, ejder, aslan, geyik, melek, yıldız gibi bir­ birinden farklı figürler yer almaktadır. Bunun nedeni Selçuklu sanatının iran ve Anadolu'daki yerli kültürlerle, islam öncesi Orta Asya Türk kültürü vb. öğelerden beslenmesidir.

Kalesi'nden süsleme

taş

süsleme


Konya Alaeddin Cami minberinden bir detay

Türkiye Selçuklu maden sanatından örnekler

Türkiye Selçuklu eserlerinde görülen gösterişli taş işçiliğine karşılık Beylikler Döneminde süslemede sade­ leşme görülür. Yapılarda mermer kaplamalar kullanılmaya başlanmıştır. Taş süslemelerin yanında Türk sanatında önemli bir yer tutan ahşap işçiliği; yapıların pencere ve kapı kanatlarında, cami minare ve minberlerinde uygulanmıştır. Ağaç işlerinin en anıtsal eserleri olan minberler, XII. yüzyıldan başlayarak Türkiye Selçuklu sanatında çok parlak bir gelişme gös­ termiş bu durum Beylikler Döneminde de devam etmiştir. Uygurlarda görülen fresk ve minyatür türündeki resim sanatı, Orta Asya'dan Anadolu'ya farklı kültürlerin etkisinde kalarak gelmiştir. Resim konusundaki dinî endişe, sanat­ kârları daha çok minyatür yapmaya yöneltmiştir. Türkiye Selçuklu minyatürlerinde sultan ve vezirlerin yaşamların­ daki olaylar, edebiyat eserlerindeki öyküler, manzara ve portreler vardır. XIII. yüzyılın önemli minyatürlerinden bazı­ ları El Cezeri tarafından yazılmış Otomata adlı kitapta yer almaktadır. Türkler İslamiyet'i kabul edince Kur'an'la beraber Arap harflerini de almış, fakat bunu estetik bir yazı hâline getirmişlerdir, ilk büyük Türk hattatı Amasyalı Yakut'un (XIII. yüzyıl) hat sanatının tüm kaidelerini ortaya koymasıyla Türk hat sanatının temelleri atılmıştır. "Güzel yazı yazma sanatı" olan hat, sadece kitaplarda değil seramik kaplar, madenî eşyalar ve mimari öğeler üzerinde de görülmektedir. 3. El Sanatları Büyük Selçuklularla parlak bir dönem yaşayan maden sanatı XII. yüzyılda Artuklular ve Selçuklularla Anadolu'da varlığını sürdürmüştür. Oyma, kakma, kabartma gibi çeşitli tekniklerin kullanıldığı bu sanat kandil, şamdan, buhurdan­ lıklar gibi gündelik yaşama ilişkin birçok madenî eşyada kendisini gösterir.

I İl ^ÜF*^ Selçuklu motifler

halılarından

****** Yukarıdaki görsellerde ilk Türk halılarından farklı olarak hangi motifler kullanılmıştır? İlk Türk devletlerinden itibaren yaygın olan halı ve kilim dokumacılığı gelişerek devam etmiştir, iran'da halıcılığın gelişmesinde Büyük Selçukluların önemli rolü olmuştur. Halıyı Anadolu'ya Türkler getirmiş ve halıcılık Orta Ana­ dolu'dan Batı'ya yayılmıştır. Halılarda baklava, yıldız gibi geometrik şekiller; bordürlerde bitki ve hayvan figürleri kullanılmıştır. Beylikler Döneminde halı­ cılık, gelişimini devam ettirmiş, İslamiyet'ten önceki genelde hayvan üslubuna bağlanan temalar hızla ayıklanmış; yerini bitkisel ağırlıklı süsleme, yazı ve geometrik şekillerden oluşan soyut kavramlara bırakmıştır.


C. OSMANLI SANATI OSMANLI MİMARİSİ Osmanlı mimarisi Türk mimarisinin zirveye ulaştığı bir dönem olup Türkis­ tan, Iran ve İslam geleneğinden etkile­ nerek yeni ve kendine özgün bir üslup ortaya çıkarmıştır. Bu üslupla camiden kervansaraylara, kalelerden bedesten­ lere uzanan geniş bir yelpazede eserler verilmiştir. Selçuklulardaki çok kubbeli yapılar yerine mihrap önü kubbesinden başlanmış, giderek gelişen merkezî kubbe tekniğine geçilmiştir. Tek kubbe­ de toplanabilecek en geniş mekânı sağlama düşüncesinin, zirve noktasına Edirne Selimiye Camii'yle ulaşılmıştır. İsmail GÜVEN, Uygarlık Tarihi, s. 353 (özetlenmiştir.)

MİMAR SİNAN'A GÖRE CAMİİ Mustafa Sâî Çelebi'nin Tezkiretü'l Bün­ yan adlı eserinde Mimar Sinan'ın kendi ağzından Edirne Selimiye Camii şöyle anlatılır: "Dört minaresi kubbenin dört yanın­ dadır... Bu minarelerin hem ince hem üçer yollu olmasının güçlüğü malumdur. 'Ayasofya kubbesi gibi kubbe Devlet-i Islamiyede bina olunmamıştır' deyü Hristiyanların mimar geçinenleri, Müslümanlara üstünlüğümüz vardır, derlermiş. O kadar kubbe durdurmak gayet müşkildir. Dedik­ leri benim kalbimde bir azim ukte olup kal­ mış idi. Edirne Selimiye Camii'ni inşa ederken kubbesini Ayasofya'dan daha yüksek ve geniş yaptım." Oktay ASLANAPA,

Türk Sanatı, s. 263-264 (özetlenmiştir.)

Metinlere göre aşağıdaki soruları cevaplandırınız •

Osmanlı mimaris