Issuu on Google+

MEŞHURLARDAN ESPRİLER Abdullah Arıdoru Editör: Cemil Tokpınar Mizanpaj: Nesil Basım Yayın ,(0.212)55186 74 Baskı-Cilt: Nesil Matbaacılık A.Ş. (0.212) 654 22 04 Kapak: Nesil Grafik - Muhammed Uzun Vinyetler: Demirhan Kadıoğlu Eylül, 2000 2. BASKI ISBN: 975-7055-98-0 Bu eserin yayın hakkı Nesil Basım Yayın A.Ş.'ye aittir. Merkez: Sanayi Cad. Bilge Sok. No: 2 Yenibosna-İstanbul Tel: (0.212) 551 32 25 pbx Fax: (0.212) 551 26 59 Şube: Nuruosmaniye Cad. No: 10, Cağaloğlu-İstanbul Tel: (0.212) 520 70 72 pbx Fax: (0.212) 513 70 88 Internet: www.nesil.com.tr e-posta: nesil@doruk.net.tr "Evet, ben de şaka yaparım, fakat şaka yaparken bile sadece hakikati söylerim." Peygamberimiz (S.A.V.) Tebessüm edenlere ve tebessüm ettirenlere... TEBRİK Abdullah Arıdoru ehl-i kelâm bir insandı. Bismillah diyerek ehl-i kalem oldu. İnşaallah ehl-i kemâl olur. Elinizdeki ilk kitabı. Umarız bu kitap bir buğday tanesi olur, başak verir, her tarafa bereket saçar. Yazmak bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı duymak önemli. okuyunca da başkasına duyurmadan edemezsiniz. Yazmak bir paylaşım. Bu paylaşımı benimsemek başta gelir. Yazdıkça paylaşım zevkiniz artar. Yazmak bir değişim. Yazdıkça değişirsiniz. Değiştikçe de başkalarının değiştiğini fark edersiniz. Ve yazmak bir mutluluk. Yazdıkça mutlu olursunuz. Mutluluk dağıttıkça yazarsınız. İlkbaharla birlikte "nükte" tohumları saçtı genç yazarımız. Peygamberlerden sahabilere, velilerden âlimlere, padişahlardan paşalara hakikat incileri derledi. Bu vesileyle fikir dünyamız zenginleşir, tebessüm çiçeklerimiz daha çok açar, büyüklerle aşinalığımız daha da gelişir. Arıdoru'nun kulağına fısıldayalım: Bir çiçekle bahar gelmez. Nice çiçekler derlemesi niyazıyla. Hayırlı olsun. Mehmed PAKSU ÖNSÖZ Gülümsemek... Gülümsetmek... Herkes espri yapar: İyi ya da kötü, doğru veya yalandan oluşan... Peki meşhur insanlar espri yaparlar mıydı? Onların esprileri sadece güldürmek için miydi? Bu eserde peygamberlerin, velilerin, padişahların, sadrazamların, kısaca yabancısı olmadığınız hatta birçok hususta kendinize örnek aldığınızı düşündüğüm insanların esprilerini bulacaksınız. Meşhurlardan Espriler isimli çalışmanın başlamasından sona ermesine kadar emeği geçenlere, bilhassa Mehmed PAKSU hocama, editörüm Cemil TOKPINAR'a ve kitap henüz çıkmadan bile yoğun ilgi gösteren dinleyicilerime teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Bu eserin her safhasında bana uygun bir çalışma ortamı hazırlayan, güzel fikirleriyle eserin olgunlaşmasına büyük katkısı olan sevgili eşime duacıyım... Güleceğiniz, ama sadece gülüp geçemeyeceğiniz esprilere hoşgeldiniz. Gülümser misiniz? Abdullah ARIDORU Mayıs 2000, Fatih Hatalarımı hatırlayınca


Hz. İbrahim (a.s.) cehennemi her hatırlayışında ağlardı. Hatta, bu esnada kalbinin atışı bile duyulurdu. Bir gün Cebrail (a.s.) gelip ona: "Yâ İbrahim! Sen hiç dostun dostuna azap verdiğini gördün mü? Sen Allah'ın dostusun. O halde Allah'ın azabı olan cehennemden korkup ağlaman niyedir?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) cevaben şöyle buyurdular: "Yâ Cebrail, hatalarımı hatırlayınca, dostluğumu unutuveriyorum." Şimdi canımı al Hz. İbrahim (a.s.) ruhunu almaya gelen ölüm meleğine: "Hiç dostun dostunu öldürdüğünü gördün mü?" diye sorması üzerine Allah-ü Teâla da İbrahim (a.s.)'a: "Hiç dostun dostuna kavuşmayı kötü gördüğünü duydun mu?" diye vahyetti. Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) ölüm meleğine şöyle dedi: "Şimdi canımı al." Açların hâlini nasıl anlayabilirim? Hz. Aişe (r.a.) rivayet etmektedir: Mısır'da kıtlık olduğu yıllarda Hz. Yusuf (a.s.) üç günde bir yemek yerdi. Ona (a.s.): "Bütün zahire ambarları senin elinin altında olmasına rağmen neden üç günde bir yemek yiyorsun?" diye sordular. Hz. Yusuf (a.s.) kendisine sorulan bu soruya şu soruyla karşılık verdi: 7 "Benim karnım tok olsa, etraftan zahire almaya gelen açların hâlini nasıl anlayabilirim?" Sabaha nasıl çıktınız? Hz. Dâvud (a.s.), Lokman Hekim'e: "Sabaha nasıl çıktınız?" diye sormuş ve ondan şu cevabı almış: "Varlığım başkasının elinde olduğu halde..." Acı söz yedirmeyin de Lokman Hekim'e: "Hastamıza ne yedirmemizi tavsiye edersiniz?" diye sorduklarında, ondan şu cevabı almışlar: "Aman, acı söz yedirmeyin de, ne yese olur." Acaba sandıkta ne var? Lokman Hekim, ailesine bir sandık bırakarak şöyle demiş: "Ben öldükten sonra bu sandığı açmadan satışa sunun, oradan alacağınız paralar sizindir." Lokman Hekim vefat edince ailesi onun bu isteği üzerine sandığı satmış. Sandığı alan şahıs ise heyecanla "acaba sandıkta ne var" düşüncesiyle sandığı açınca, üzerinde şöyle yazan bir kemikle karşılaşmış: "Ayağını sıcak tut, başını serin; Kendine bir iş bul, düşünme derin..." Bilgeliği kimden öğrendin? Lokman Hekim'e: "Bilgeliği kimden öğrendin?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar: "Körlerden öğrendim. Çünkü onlar elindeki değnekle tam araştırmadan adım atmazlar. Basacakları yerin sağlam olduğundan emin olduktan sonra adım atarlar... Bundan dolayı ben de bir şey yapacağım zaman düşünür, faydalı ise konuşur, yararlı ise yaparım... Faydasız ise bırakmayı ve susmayı tercih ederim." Âşıkların sözü Hüdhüd kuşu dişisini yanına çağırdığında dişisi nazlanıp onun davetini kabul etmez. Bunun üzerine Hüdhüd kuşu: "Ben senin için dünyayı Hz. Süleyman'ın (a.s.) tahtı da dahil alt üst edebilecekken niçin beni reddediyorsun?" der. Süleyman (a.s.) Hüdhüd'ün bu sözünü duyunca onu yanına çağırıp: "Sen kimsin ki böyle yapacaksın? Ne cesaretle böyle konuştun?" diye sorar. Hüdhüd, Hz. Süleyman'a (a.s.) şu cevabı verir: "Ey Allah'ın Peygamberi! Âşıkların sözü ciddiye alınmaz ki." Tutun, işte hırsız budur


Adamın biri Hz. Süleyman'a (a.s.) gelerek, kazlarının çalındığını ve bunu komşularının yaptığını iddia etmiş. Hz. Süleyman (a.s.) hemen halkı mescide toplamış ve: "İçinizden biri hem komşusunun kazlarını çalıyor, hem de çaldığı kazların tüyleri kafasında olduğu halde utanmadan mescide geliyor," demiş. Hırsız bu sözleri duyar duymaz eliyle başını sıvazlamaya başlamış. Onun bu hâlini gören Hz. Süleyman (a.s.) şöyle buyurmuş: "Tutun, işte hırsız budur." Nasıl dua ederim? Bilindiği gibi Hz. Eyyûb (a.s.) sabır ve metaneti ile dillere destan olmuştu. Bir rivayete göre o meşhur hastalığını on sekiz sene çekmişti. Hiçbir zaman isyan etmeyen Hz. Eyyûb'e (a.s.) hanımı bir gün şöyle sordu: "Bu hastalığın bitmesi, çektiğin dertlerin gitmesi için Cenâb-ı Hakka dua etsen olmaz mı?" Hz. Eyyûb (a.s.), hanımına şu cevabı verirler: "Benim bolluk ve refah içinde yaşadığım müddet 80 yıldır. Çekmiş olduğum darlık ve sıkıntılı zaman ise daha bu süreye 10 ulaşmamıştır. Bu durumda ben Allah'tan utanırım. Ona (c.c.) bu hâlin üzerimden gitmesi için nasıl dua ederim ki..." Bu çengeller nedir? Rivayete göre, İblis'in elinde farklı çengeller olduğu halde, Zekeriyya'ya (a.s.) göründü. İblis'i o halde gören Hz. Zekeriyya (a.s.) ona şöyle sordu: "Bu çengeller nedir?" İblis'in cevabı şu oldu: "Ben Âdemoğlu'nu bunlarla yakalar ve bunlarla aldatırım." Hz. Zekeriyya (a.s.): "Bana da bir çengel vurabilir misin?" diye sorunca, İblis: "Evet, karnını iyice doldurduğun zaman, namaz ile zikirden sana ağırlık veririz." Hz. Zekeriyya (a.s.) bu cevabı alır almaz şöyle buyurdular: "O halde ben de asla karnımı tam doldurmayacağım." Bunun üzerine iblis söylediğine pişman oldu ve dedi ki: "Ben de daha hiç kimseye fikir vermeyeceğim." Yaşlılara ne oluyor ki? Hz. İsa'ya (a.s.) bir gün sormuşlar: "Yaşlılara ne oluyor ki dünyaya gençlerden daha fazla bağlanıyorlar?" Hz. İsa'nın cevabı ise şöyle olmuş: "Çünkü onlar, dünyadan gençlerin tadamadıklarını da tatmışlardır." 11 Doktorun işi Hz. İsa'yı (a.s.) insanlarca iyi bilinmeyen birinin evinden çıkarken gören havarileri: "Orada sizin nasıl bir işiniz olabilir ki?" diye sorarlar. Hz. İsa'nın (a.s.) cevabı şöyle olur: "Doktorun işi, hastaların bulunduğu yerdedir." Böyle denir mi? Hz. İsa'nın (a.s.) yanından geçen bir domuza: "Selâmetle geç," dediğini duyanlar: "Domuza da böyle denir mi? derler. Hz. İsa (a.s.) ise şöyle cevap verir: "Dilimi kötü söze alıştırmak istemedim." Ne parlak dişleri var Malik bin Dinar anlatıyor: İsa (a.s.) havarileri ile birlikte bir köpek leşinin yanından geçerken havarilerin: "Bu ne pis kokuyor," demesi üzerine İsa (a.s.) ise şöyle buyururlar: "Ne parlak dişleri var." Herkes yanındakinden verir Bir gün adamın biri Hz. İsa'ya (a.s.) hakaret etmiş. O sırada orada bulunup da hakareti duyanlar Hz. İsa'ya (a.s.): "Niçin karşılık vermediniz? diye sorduklarında Hz. İsa'dan (a.s.) şu cevabı alırlar: "Herkes yanındakinden verir; onda bulunan benim yanımda yoktu ki." Devenin yavrusu Günün birinde Allah Resulü bir adama:


"Seni dişi devenin yavrusuna bindireceğim," diye söylediler. Peygamberimizin muhatabı şaşkınlık içerisinde: "Yâ Resûlâllah, ben devenin yavrusuna nasıl bineyim?" diye sordu. Allah Resulü (S.A.V.) şöyle karşılık verdiler: "Bütün develeri dişi deve doğurmamış mıdır?" Arkadaş! Titreme Abdullah bin Yusr bir gün Peygamberimizi (a.s.m.) ziyarete gelmişti. Efendimizi görünce birden titremeye başlamıştı. Bu durumu fark eden Peygamberimiz (a.s.m.) buyurdular ki: 12 13 "Arkadaş! Titreme! Ben kral değilim, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum." Yanındaki kim? Hicret sırasında Hz. Peygamber (a.s.m.) önde, Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise arkadaydı. Uğradıkları yerlerde Hz. Ebu Bekir'i tanıyanlar çıkıyordu. Bir yere Hz. Ebu Bekir, daha önce geldiği için kendisini tanıyanlar çıkmış ve: "Ey Ebu Bekir! Yanındaki kim?" diye sormuşlardı. Bu soruya Ebu Bekir Efendimiz şu cevabı vermişlerdi: "Bana yol gösterendir." Kim satın alır? Resûlüllahın (a.s.m.) Zahir isimli bir sahabisi vardı. Zahir, çölde yaşardı. Arasıra Allah Resulüne, çöl çiçek ve meyvelerinden hediyeler getirir, Peygamberimiz de onu çölde lâzım olabilecek hediyelerle sevindirirlerdi. Efendimizin şakalaştığı sahabilerden biri de Zahir idi. Onun için Peygamberimiz: "Zahir, bizim çölümüz, biz de onun şehriyiz," buyururlardı. Ticaretle uğraşan Zahir, yine bir gün bir şeyler satmak amacıyla şehre gelmişti. Resûlüllah Efendimiz, o görmeden arkasından gelip, kollarından tuttuktan sonra gözlerini kapadılar. Zahir, telâşlı bir şekilde: "Kimsin? Beni bırak," diyerek geri döndü. Peygamberimiz olduğunu görünce de sevindi ve başını, Resûlüllahın şefkatli sinesini koydu. Allah Resulü şakalarına şu soruyla devam ettiler: 14 "Bu köleyi kim satın alır?" Bu soruya Zahir: "Pek alıcı bulamazsınız, benim ne değerim olabilir ki," diye cevap verince, Peygamberimiz şöyle buyurdular: "Sen görünüşte belki öylesin, fakat Allah katında değeri yüksek, pahası ağır bir kölesin." Geçimini kim sağlar? Hz. Isa (a.s.) bir adama: "Ne yapıyorsun?" diye sormuş ve: "İbadet ediyorum," cevabını almış. Bu kez de: "Geçimini kim sağlar?" diye sormuş: "Kardeşim," cevabını alınca da şöyle buyurmuş: "Asıl ibadet eden kardeşimdir, desene." Ödeştik Peygamberimiz eşleriyle de şakalaşırdı. Hatta Hz. Aişe Validemizle şakalaştıkları gibi, yarış bile yaparlardı. Birinci yarışta Hz. Aişe Annemiz onu (a.s.m.) geçmişti. İkinci yarışta ise Allah Resulü Hz. Aişe Annemizi geçmiş sonra da tebessüm ederek, şöyle buyurmuşlardı: "Ödeştik." Kristalleri götürüyorsun Allah Resulü (a.s.m.) hanımlarıyla birlikte yolculuk yapıyorlardı. Bir ara, Enceşe isimli bir köle, şiirler okuyarak hanımların 15 bindiği develeri hızlandırınca Resulü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurdular: "Enceşe, dikkatli ol. Kristalleri götürüyorsun." Hayır, hayır, var Ümm-ü Eymen isimli bir kadın, Efendimize gelerek: "Yâ Resûlâllah, kocam sizi davet ediyor," dedi. Peygamberimiz: "Kocanız iki gözünde de beyazlık olan adam mı?" diye sordular. Kadın:


"Hayır onun gözünde beyazlık yok," diye cevap verdi. Peygamberimiz tekrar: "Hayır, hayır, var," dediklerinde kadın yine: "Hayır, yok," diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdular ki: "Gözünde beyazlık olmayan adam olur mu?" Otuz üç yaşında Hz. Hasan rivayet ediyor: Bir gün Resûlüllâha yaşlı bir kadın geldi ve: "Yâ Resûlâllah, beni Cennete koyması için Allah'a dua et," dedi. Peygamberimiz de: 16 "Ey falanın annesi, yaşlı kadınlar Cennete girmeyecek," buyurunca kadın ağlayarak oradan ayrıldı. Resûlüllah (a.s.m.) sözündeki inceliği şu açıklamasıyla daha da anlaşılır yaptılar: "Ona haber verin, yaşlı kadınlar böyle yaşlı olarak Cennete girmeyecek, genç olarak otuz üç yaşında girecekler." Ben öldükten sonra Rivayete göre, Allah Resulü (a.s.m.) vefat etmeden önce eve geldiklerinde Hz. Aişe'nin: "Vah başım," diye rahatsızlığından şikâyetçi olduğunu görürler ve: "Asıl vah benim başım ey Aişe," buyururlar. Hz. Peygamberin başının çok ağrıdığını anlayan Hz. Aişe, kendi acısını unutarak onun (a.s.m.) acısını dindirmek için elinden geleni yapar. Allah Resulü (a.s.m.) o acı içinde dahi Hz. Aişe ile şakalaşarak ona: "Benden önce ölürsen, seni kefenleyip namazını kıldırıp defnedersem hâlin nice olur?" diye sorarlar. Hz. Aişe Validemizin bu söz üzerine kıskançlığı kabararak, Peygamberimizi tebessüm ettiren şu cevabı verir: "Ben öldükten sonra evime gidip orda hanımlarından biri ile zifafa girdiğini görür gibiyim." Ne yemiş, içmişsin? Allah Resulü (a.s.m.) her gün bir hanımının yanına gidiyordu. Bir gün Hz. Zeyneb'in yanında uzun süre kalmıştı. Hz. Aişe ile Hz. Hafsa aralarında bir plân yapıp hemen uygulamaya koydular. Peygamberimiz, Hz. Zeyneb'in yanından Hz. Aişe'nin yanına geldiklerinde, Hz. Aişe: 17 "Zeynep'in yanında ne yemiş, içmişsin? Ağzından hoş olmayan bir koku alıyorum," der. Allah Resulü (a.s.m.): "Zeynep bana bir bardak bal içirmişti," buyururlar. Hz. Aişe: "Herhalde arı balını mafagirden yapmış," der. (Mafagir; yapışan bir çiçek olup, kokusu hoş değildir.) Peygamber Efendimiz bu sözlere fazla önem vermez. Hz. Aişe'nin ya kıskançlığından yahut gerçekten söylediği gibi sanmasından bu sözü söylediğini düşünür. Ancak Hz. Hafsa'nın yanına gittiğinde, o da Peygamberimiz'e (a.s.m.) tıpkı Hz. Aişe'nin dediği gibi der. İkisinin de aynı şekilde konuşması Allah Resûlü'nün onlara inanmasına vesile olur. Ağız kokusuna hassas olan Allah Resulü (a.s.m.) bir daha bal yememeye karar verir. Ancak oyun fazla sürmez. Vahiy devreye girerek oyunlarını şöyle açığa çıkarır: Ey Peygamber, eşlerin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (Tahrim Sûresi, âyetler: 1,2,3) Konuyla ilgili ayetin devamında Allah onları şöyle tevbeye çağırır: "Eğer ikiniz de Allah'a (c.c.) tevbe ederseniz, yanlışa yönelen kalbiniz düzelmiş olur. Ve eğer Peygambere (a.s.m.) karşı birbirinize destek olursanız bilin ki onun dostu Allah, Cebrail ve salih mü'minlerdir." (Tahrim Sûresi, âyet: 4) Bu âyet inince Hz. Aişe ve Hz. Hafsa hemen tevbe ederler. Yüce Rabbimiz de onların tevbesini kabul eder. Ağrımayan gözümün adına yiyorum Süheyb'in (r.a.) açlık canına tak etmişti. Bir yandan da tek gözü ağrımaya başlamıştı. Süheyb (r.a.) Medine'ye gelince önüne konan hurmaları hemen yemeye başlamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle sordular: "Bir gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyorsun Süheyb?" Efendimizi tebessüm ettiren şu karşılığı verdi Süheyb (r.a.): "Yâ Resûlallah, ben yaş hurmayı ağrımayan gözümün adına yiyorum."


Şaka yapıyor, diyemem mi? Nuayman (r.a.) şakayı seven biriydi. Arkadaşı Süveybit'e (r.a.) karnının acıktığını söyleyerek ondan bir şeyler istedi. Süveybit (r.a.) ise Ebu Bekir'in (r.a.) gelmesinin gerekli olduğunu, ona şimdilik bir şey veremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Nuayman (r.a.): "Ya bana karnımı doyuracak bir şeyler verirsin veya seni köle diye satarım," dedi. Süveybit (r.a.) bu söze şu karşılığı verdi: "Sen beni köle diye satarsın da benim ağzım, dilim yok mu? Ben köle değilim, şaka yapıyor, diyemem mi?" dedi. Yaparsın, yapamazsınlar çoğalınca Nuayman (r.a.) kendilerini tanımayan, az ötede deve otlatan kişilerin yanına gidip: "Size bir köle satmak isterim, alır mısınız?" dedi. Onlar da: "Şayet köleni deve ile değiştirirsen alırız," dediler. Nuayman (r.a.): "Yalnız kölemin ezberlediği bir çift söz var, kime satsam 'ben köle değilim, şaka yapıyor,' diyerek kendini kurtarıyor. Eğer ona 18 19 inanmayacaksanız satayım," dedi. Onlar ise: "Sen fiyatını söyle, gerisine karışma," dediler. Nuayman (r.a.) da: "Fiyatı on deve," dedi. "Kabul," dediler. Alıcılar, az sonra da Bedir Gazisi Süveybit'in (r.a.) başına kölelik işareti koydular. Süveybit'in (r.a.): "Bu benim arkadaşımdır, size şaka yapıyor," sözlerine: "Biz senin bulduğun bu oyunu önceden haber aldık, yürü bakalım," diyerek alıp develerin yanına götürdüler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) durumdan haberdar olur olmaz Nuayman'ın (r.a.) aldığı on deveyi götürerek Süveybit'i (r.a.) geri aldı... Bu şaka daha sonra Peygamberimize anlatılınca o da (a.s.m.) tebessüm buyurdular. Bunu kim yaptı? Bir köylü devesini mescidin kapısına bırakıp, mescide girdi. O sırada orada bulunan topluluk Nuayman'a (r.a.): "Nuayman! Uzun zamandır et yiyemiyoruz. Şu deveyi kesiver," dediler. Nuayman (r.a.) ise bu istek karşısında şöyle sordu: "Kesmesine keserim; ama sahibi ödetirse, kim verecek?" Böyle bir durum söz! konusu olursa Resûlüllaha ödettireceklerini söylediler. Bunun üzerine, şakalarıyla şöhret yapmış Nuayman (r.a.) deveyi götürüp kesti. Köylü mescidden çıkınca durumu farkeder etmez: "Devem! Devem!" diye bağırmaya başladı. Köylünün bu bağırtısını işiten Efendimiz (a.s.m.) de dahil olmak üzere insanlar oraya toplandılar. Resûlüllah (a.s.m.): "Bunu kim yaptı?" diye sordu. "Nuayman," dediler. Nuayman'ın (r.a.) saklandığı yeri bulan bir sahabi de eliyle onun bulunduğu yeri göstererek: "Buralarda yoktur," dedi. Peygamber Efendimiz, bulunduğu yerden Nuayman'ı (r.a.) çıkartıp: "Bunu sana kim yaptırdı?" diye sordular. Nuayman'ın (r.a.): "Beni size gösterenler yaptırdı," demesi üzerine tebessüm buyuran Efendimiz köylüye devenin parasını verdiler. Sonra da hep birlikte gülüşe gülüşe eti yediler. İşitmiyor musun? Hz. Aişe anlatıyor: Allah Resulü (a.s.m.) bana gelerek kapıyı çaldı. Fakat ben kapıyı açma hususunda ağır davrandım. Birkaç kez daha çaldıktan sonra kapıyı açtım. Bana: "Kapının çalınmasını işitmiyor musun?" diye sordu. Ben de şöyle dedim: "işittim. Ancak kapıyı çok çalarak böylece senin bana karşı olan alâkanı diğer hanımlarına göstermek istedim." Atfınızı isteyin Zeyd b. Eşlem anlatıyor: Hz. Peygamberin son hastalığında Hz. Safiyye, ona (a.s.m.): "Vallahi ey Allah'ın Nebisi, senin yerine ben hasta olmak isterdim,’ 20 21


deyince diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Ancak Allah Resulü (a.s.m.) onların bu yaptıklarını: "Allah'dan affmızı isteyin," buyurur. Onlar: "Neden?" diye sorarlar. Allah Resulü (a.s.m.) şöyle buyurur-^ "Birbirinize göz kırpmanızdan dolayı. Vallahi o, sözlerinde samimîdir." Merhamet etmeyene Allah Resulü (a.s.m.) Hz. Hasan'ı öperken yanında bulunan Akra bin Habis bu tabloyu görünce: "Benim on çocuğum olduğu halde şimdiye kadar hiçbirini öpmedim," der. Allah Resulü (a.s.m.) şöyle buyururlar: "Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz." Ne kadar bereketliymiş Bir gün Peygamberimizin (a.s.m.) cebinde on dirhemi vardı. Bunun dört dirhemi ile gidip elbiseciden bir gömlek aldı. Gömlekçiden dışarıya çıkınca fakir biri: "Yâ Resûlâllah! O gömleği bana verir misiniz, benim o gömleğe çok ihtiyacım var," diyerek, o gömleği istedi. Peygamberimiz de fakirin istemiş olduğu, kendisinin ise az önce aldığı gömleği ona hediye etti. Sonra dükkâna tekrar girdi ve yeni bir gömlek daha satın aldı. Dışarıya çıktığında bu kez de küçük bir kızın ağladığını gördü. Hemen yanına yaklaşıp ağlamasının sebebini sordu. Bu kız bir evde hizmetçi olarak çalıştığını söyleyere1 şöyle dedi: "Un almam için ev sahibim bana iki dirhem vermişti; yalnız ben onu kaybettim. Ağlamamın sebebi budur." Peygamberimiz (a s m.) bu sefer de o kız çocuğuna, geride kalan iki dirhemini verdi. Ama çocuk hâlâ ağlıyordu. Efendimiz buyurdular ki: "Kaybettiğin iki dirheme kavuştun. Hâlâ niçin ağlıyorsun?" Bu soruyu kız çocuğu, şu şekilde cevaplandırdı: "Ben eve oldukça geç kaldım. Şimdi de beni dövmelerinden korkuyorum." Bunun üzerine Efendimiz onun elinden tutup: "Korkma yavrum, gel benimle," dedi ve onu evine kadar götürdü. Önce selâm verdi, ama kapı açılmadı. İkinci seferki selâmında da kapı açılmadı. Ancak üçüncü selâmında kapı açılmıştı. Bu gecikmenin sebebini şöyle sordu Peygamberimiz: "İlk selâmımı duymadınız mı?" Şu şekilde cevap verdiler: "Duyduk; ama çok selâm vermenizi ve sesinizi çok duymayı istedik. Canımız sana feda olsun yâ Resûlâllah. Buraya kadar zahmet etmenize sebep nedir?" diye sorduklarında şu cevabı aldılar Peygamberimizden: "Şu kızcağız geç kaldım diye dövülmekten korkuyordu da size kadar getirdim." Bunun üzerine ev sahibi: "Yâ Resûlâllah! Sizin evimize gelmenize vesile olduğu için bu hizmetçi kızı (cariyeyi) âzâd ediyorum; artık hürdür," dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdular: "Allah'ın (c.c.) bana verdiği on dirhem ne kadar da bereketliymiş. Allah (c.c.) onunla Peygamberine ve Medineli bir yoksula birer gömlek giydirdi, bir kız çocuğunu da sevindirdi, hürriyetinin 22 23 bağışlanmasına vesile oldu. Şüphesiz bize sonsuz gücüyle rızık veren Odur(c.c.)." Şeytan kimlere vesvese verir? Peygamber Efendimize (a.s.m.) bir gün şöyle bir soru soruldu: "Yâ Resulâllah! Şeytan, kimlere vesvese verir?" Efendimiz şu cevabı verdiler: "Hırsız, içinde bir şey olmayan eve girmez." Kalbimden anarım Günün birinde Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Aişe Validemize: "Ben senin bana kırgın olup olmadığını anlarım," buyurdular. Hz. Aişe Validemiz de: "Bunu nasıl anlarsın?" diye sordu. Peygamber Efendimin (a.s.m.) de bunu nasıl anladığını şöyle ifade buyurdular: "Kırgm olmadığın zaman, 'Muhammed'in Rabbi Hakkı için,] kırgın olduğun zaman da, 'İbrahim 'in Rabbi Hakkı için,' dersin.! Hz. Aişe Validemiz şöyle dediler:


"Doğru söylüyorsun. Ancak ben senin adını dilimden anmaj sam da, kalbimden anarım." Kanatlı at Hz. Aişe Validemiz (r.a.) rivayet ediyor: Resûl-i Ekremin yanında iken, oyuncak bebeklerle oynardım. Yaşıtlarım ve dostlarım oynamak için bana geldiklerinde, Resûl-i Ekremden çekinirlerdi. Fakat Resûl-i Ekrem onların bana gelmesine sevinirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem bana: "Bu (oyuncaklar) nedir?" diye sordu. Ben: "Bunlar benim kız çocuklarımdır," dedim. Resûl-i Ekrem (a.s.m.): "Şu ortalarındaki nedir?" diye sordu. "O da attır," dedim. "Şu üzerlerinde takılı olan nedir?" dedi. "Kanatlarıdır," dedim. "Hiç kanatlı at olur mu?" diye sorunca: "Duymadın mı, Hz. Davud'un (a.s.) oğlu Hz. Süleyman'ın (a.s.) kanatlı atları vardı," dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, dişleri görünecek şekilde gülümsedi. Benden sonra Rivayete göre Ebu Süfyan —Müslüman olmadan önce— kızı Üm-mü Habibe'nin evine geldiğinde, Ümmü Ha-bibe ona oturması için yer göstermemiş. Ebu Süfyan oturmak için kendine bir minder alınca kızı Ümmü Habibe, 24 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 25 hemen minderi onun elinden çekip almış. Ebu Süfyan, çekinerek kızma bu yaptığının nedenini sorunca ondan: "O, Allah Resûlü'nün (a.s.m.) döşeğidir. Müşrik birinin onun üzerine oturması caiz değildir," cevabını almış. Ebu Süfyan, kızının bu tavrından dolayı şöyle diyerek oradan ayrılmış: "Ey kızım, benden sonra sana şer isabet etmiş." Benden mi çekiniyorsunuz? Peygamberimiz (a.s.m.) bir grup kadınla sohbet ediyordu Kureyş kadınlarından oluşan bu grupta bulunan kadınlar daha fazla hak istiyorlardı. Bu arada seslerini de ResûlüUahm sesinij üzerine çıkarmışlardı. O esnada Hz. Ömer geldi ve Peygamberi! mizin huzuruna çıkmak için izin istedi. Hz. Ömer'in geldiğini duyan kadınlar seslerini kısarak, hemen kendilerine çeki düzen verdiler. Resûlüllah izin vermesine müteakiben Hz. Ömer içeri girdi. Efendimiz (a.s.m.) de bu sırada gülüyorlardı. "Allah, gülmeni eksik etmesin yâ Resûlâllah," diyerek gülmesinin sebebini merak ettiğini îmalı bir şekilde sordu. Peygamber Efendimiz (a.s.m.): "Yanımda olup, senin sesini işitince hemen örtülerine bürünen kadınların bu hâli tuhafıma gitti," buyurdular. Bunun üze rine Hz. Ömer, Peygamber Efendimize: "Siz çekinmelerine daha lâyıksınız," dedi. Kadınlara da: "Ey kendilerinin düşmanı kadınlar! Resûlüllah'dan (a.s.m. çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diye sert çı* ti. Kadınlar ise Hz. Ömer'e: "Evet, sen katı ve kabasın," dediler. Bunlardan sonra Efendi miz, Hz. Ömer'e dönerek şöyle buyurdular: "Evet, Ey Hattaboğlu! Allah'a yemin ederim ki; şeytan hiçb zaman senin bir yola girdiğini görmez ki, hemen yolunu değiştirip kendisi başka bir yola girmesin." Sizi uyanık bilirdik Bir gün Hz. Ömer'in huzuruna bir kadın gelerek: "Bu gece evime hırsız girerek, neyim varsa almış, ey müminlerin emiri," demiş. Halife Hz. Ömer'in: "Evini baştan aşağı soyup gidiyorlar da sen uyanmıyorsun? Bu ne uykusu?" diye sorması üzerine kadın, şöyle demiş: "Biz, sizi uyanık bilirdik." Çokdarlaştırdın Bir gün Allah'ın (c.c.) rahmet ve mağfiretini yaptığı duayla yalnız kendisine ve Allah'ın Resulüne ait kılan bir kişiye Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurdular: "Allah'ın (c.c.) lütuf ve rahmet dairesini çok darlaştırdm."


Hâlâ Efendimiz (a.s.m.) bu-|yuruyorlar ki: "Bir adamın yaşı kırkı geçtiği halde hâlâ sevabı günahını geçmiyorsa, rı şerrine galip bulunmuyorsa, şeytan bu idamın karşısına geçer ıhımdan öper, 'Benim 'idik dostum,' diye te-'essümle bakar!" 26 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 27 İkisini de affeyle Sahabilerden biri Hz. Ebu Bekir'in yanına gelip ona şöyle djj yerek bir dua istemiş: "Çok günahkârım, benim için dua eder misin?" Hz. Ebu Bekir Efendimiz de şu şekilde bir dua etmiş: "Yâ Rabbi, bir günahkâr bir diğerinden dua istiyor, ikisini d affeyle." Sorduğuma pişman oldum Amr b. As (r.a) anlatıyor: Bir gün Peygambe: miz'in (a.s.m.) yanım en sevgili olduğum za: nma kapıldım ve sın sıyla kendisine 'Ebu Bi kir, Ömer, Osman yoksa ben mi hayır yım,' diye sordum. Üçij ne de; sırasıyla 'Ebu Bı kir, Ömer, Osman' diy cevap verdi. Bu esna ben böyle bir soru1 sorduğuma pişman oldum. Zannımda yanılmıştım. Meğer Ra1 sulüllah'm (a.s.m.) bana hüsn-i muamelesi bana iltifat içinmiş!" Allah'ın takdirinden mi kaçıyorsun? ; Suriye'ye gelen Hz. Ömer, burada veba salgını olduğunu ög renince geri dönmek istedi. Geri dönme kararı aldığı için Hî Ebu Ubeyde Hz. Ömer'e itiraz etti ve: "Allah'ın takdirinden mi kaçıyorsun?" diye sordu. Bu soruya Hz. Ömer'in cevabı şu oldu: "Keşke bunu senden başka biri söyleseydi. Evet, ben Allah'ın bir takdirinden diğer takdirine kaçıyorum." Seni kılıçlarımızla doğrulturuz Huzeyfetübnü'l-Yemân anlatıyor: Bir gün Hz. Ömer'in yanına gittiğimde onu üzgün ve düşünceli bir halde gördüm. Ve hemen: "Ey mü'minlerin halifesi, seni üzen şey nedir?" diye sordum. Bu soruma Hz. Ömer şu cevabı verdi: "Ben bir kötülük yaptığımda, bana olan korku ve saygı sebebiyle, içinizden beni yaptığımdan men eden kimse çıkmaz diye endişe ediyorum." Bunun üzerine ben de ona şöyle dedim. "Allah'a yemin ederim ki; biz senin Haktan ayrıldığını gördüğümüzde seni bundan men ederiz. Eğer sen böyle bir durumda o şeyden vazgeçmezsen bu kez seni kılıçlarımızla doğrulturuz." Bundan sonra Hz. Ömer biraz rahatladı ve sevincini şöyle dile getirdi: "Bana, yoldan saptığımda beni düzeltecek arkadaşlar veren Ulah'a (c.c.) hamd olsun." Arkadaşını da getir iki kişi birlikte gelerek, Kureyş'ten bir kadına 100 dinar emanet etmişler ve: ikimiz birden gelmeden bu parayı birimize verme," diye de tembihlemişlerdi. Aradan bir müddet zaman geçtikten sonra, baranın emanet edildiği kadına adamın biri gelerek: 28 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 29 "Arkadaşım öldü, parayı bana ver," dedi. Kadın ise: "İkimiz birden gelmeden verme, dediniz, ben bu parayı sana veremem," diye isteği reddetti ise de adam, ailesi ve komşuları il^ birlikte baskı yaparak 100 dinar parayı aldı. Bunun üzerinder birkaç gün geçtikten sonra diğer adam da gelip parayı istedi. Parayı emanet alan kadm sonra gelen adama: "Arkadaşın geldi ve senin öldüğünü iddia etti ve benden pa rayı aldı," dedi. Bu ifadeleri duyan adam, kadını Hz. Ömer'^ şikâyet etti. Kadın Hz. Ömer'e:


"Allah aşkına yâ Ömer, bizi Ali'ye gönder," diyerek bu davaj ya Hz. Ali'nin bakmasını rica etti. Hz. Ömer de onları Hz. Ali'ye gönderdi. Kadına tuzak kurulduğunu anlayan Hz. Ali, sonra* dan tek olarak gelip parasını isteyen adama: ! "Siz, ikimiz birden gelmeden parayı birimize verme, demediniz mi?" diye sordu. Adamın: "Evet, dedik," demesi üzerine de şöyle buyurdu: "O halde paranız bizde, git arkadaşını da getir, ödeyelim." Sırtımdan geçinmek mi istiyorsunuz? Hz. Ömer dîvan kurup askerleri ve hak sahiplerini sırayla bı liste hâlinde yazdırmaya başlayınca kendi kabilesinden bi grup gelerek: "Sen halifesin, Hz. Peygamberden sonraki sıraya kendini aileni yazdırman gerekir," dediler. Bunun üzerine Hz. Öm şöyle dedi: "Beni manen iflâs ettirip sırtımdan geçinmek mi istiyo: sunuz?.. Araplar, Resûlüllah (a.s.m.) sebebiyle şeref kazanmı: lardır. Ona soy bakımından ne kadar yakın olursak olalım, Aİ lah'a yemin ederim ki; diğer milletler iyi amel ile gelir de bij amelsiz gelirsek, kıyamet gününde onlar, Hz. Peygamber'e bizden yakın olacaklardır..." Allah'a (c.c.) iftira ediyorsunuz Hz. Osman'ı (r.a.) şehid edenlerden bazıları onu öldürenin kendileri olmadığını, onu Allah'ın (c.c.) öldürdüğünü ileri sürmüşlerdi. Hatta Hz. Osman'a, evini kuşatıp ok atarken de şöyle demişlerdi: "Bu okları sana attıran Allah'tır (c.c.)." Bu söze karşılık olarak da Hz. Osman'dan (r.a.) şu cevabı almışlardı. "Allah'a iftira ediyorsunuz ey yalancılar! Eğer oku Allah (c.c.) attırsa idi hedefe isabet ettirmez miydi?" Gölgesini döv Hz. Ali Efendimize (r.a.) bir adam, bir başka adamı tutup getirdi ve: "Bu adam, anam ile ihtilâm olduğunu söylüyor," diye şikâyette bulundu. Sonra da o adama ceza verilmesini istedi. Bu istek üzerine Hz. Ali Efendimiz şöyle buyurdular: "Onu güneş vuran bir yere götür, yere düşen şölgesini döv." 30 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 31 Bunun sebebi nedir? Hz. Ali Efendimize (r.a.) bir gün biri gelip şöyle bir soru sordu: "Ebu Bekir ve Ömer'in döneminde karışıklık, kavga, düşmanlık yoktu. Senin ve Osman'ın halifeliği döneminde ise karışıklık, düşmanlık, savaş oldu. Bunun sebebi nedir?" Hz. Ali Efendimiz, bu soruyu şöyle cevaplandırdı: "Zira ben ve Osman, Ebu Bekir'e ve Ömer'e yardımcı olduk. Sen ve senin gibiler de bana ve Osman'a yardımcı oldular." Nasıl hesaba çeker? Biri, Hz. Ali Efendimize (r.a.) gelerek: "Yâ Ali! Allah bu kadar insanı nasıl hesab; çeker?" diye sorduğu da Hz. Ali'den şu ceva almış: "Nasıl rızıklandırıyor? sa, öyle." O benden büyüktür Hz. Abbas'a soruldu: 1 "Sen mi büyüksün, yoksa Hz. Peygamber mi?" Peygamberimizin amcası olan Hz. Abbas, şu cevabı verdiler: "Ben ondan önce doğdum; ama o (a.s.m.) benden büyüktür." Nasıl bilir? Biri Hz. Aişe Validemize sormuş: "Ey mü'minlerin annesi, bir insan kendisinin iyilerden olduğunu nasıl bilir?" 32


MEŞHURLARDAN ESPRİLER Hz. Aişe Annemiz: "Kendisinin kötülerden olduğunu bildiği zaman," diye cevap vermiş. Bunun üzerine aynı şahıs: "Peki kendisinin kötü insanlardan olduğunu nasıl bilir?" diye ! sormuş. Hz. Aişe Annemiz bu kez de şöyle demiş: "Kendini iyilerden gördüğü zaman." Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) mirası Günün birinde Ebu Hureyre (r.a.) sokakta gördüğü insanlara: "Burada boşu boşuna ne dolaşıp duruyorsunuz? Mescide koşun; orada Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) mirası bölüşülüyor. Siz de aim," der. Bunu işiten kişiler hemen mescide giderler. Ama orada herhangi bir mal varlığının paylaşıldığını göremeyince de geri gelip, Ebu Hureyre'ye (r.a.): "Biz senin söylediğin şibi bir taksim görmedik," derler. Ebu Hureyre (r.a.): MEŞHURLARDAN ESPRİLER 33 "Peki ne gördünüz?" diye sorar. Onlar da: "Mescidde kimi Kur'an okuyor, kimi zikir yapıyor, kimi ilini öğreniyor," derler. Bunun üzerine Ebu Hureyre (r.a.) şöyle der: "İşte Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) mirası odur..." Söyle ey nefis Şam yakınlarında Mûte'de hicretin 8. yılında on bin kişili İslâm Ordusu ile yüz bin kişilik Haçlı Ordusu karşı karşıya gel diler. Savaş başlamıştı ve şiddetli bir şekilde devam ediyordu..., Abdullah bin Revaha (r.a.) yaralıydı; arkadaşı Cafer'in (r.a şehid edildiğini öğrenince bulunduğu yerden ayağa kalktı, atj na bindi ve tekrar çarpışmaya başladı. Dışarıdaki düşmanlara yanısıra içindeki düşmanla da aynı anda savaş ediyordu. İçin deki düşman bir ara ona: "Dön geri... Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak arkadaşla nnm öldüğü gibi az sonra sen de öleceksin. Oysa Medine'de se ni ömür boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla bil likte seni bekleyen bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerii var..." Abdullah bin Revaha (r.a.), içindeki düşmanı şöyle diyere! mağlûp etti. "Eşini mi düşünüyorsun? O zaman bil ki; ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleler mi? Haberin olsun ben onL rın hepsini âzâd ettim. Medine'de bulunan bağ ve hurmalıkla gelince, onların hepsini Resûl-ü Ekrem'e hediye ettim. Söyle e nefis, başka diyeceğin bir şey kaldı mı?" Gerisini anlayın artık Halid b. Velid'den (r.a.) Peygamber Efendimizi anlatmasını istemişler. Bu hususta o mükemmel komutan şöyle söylemiş: "Ben bu konuda son derece âcizim." Soruyu soranlar ısrar edince de şöyle demiş: "Gönderilen gönderenin şanına lâyık olur. Onu (a.s.m.) gönderen Allah (c.c.) olduğuna göre gerisini anlayın artık." Cahil olan senin kavmindir Bir gün Muaviye (r.a.) Sebe kabilesine mensup olan bir adama: "Senin kavmin ne kadar da cahilmiş; baksana bir kadını, yani Belkts 'ı kendilerine hükümdar yapmışlar," diyerek sitemde bulunmuş. Sebe'li o adam ise Hz. Muaviye'ye şöyle demiş: "Ya Muaviye! Aslında cahil olan senin kavmindir. Yüce Allah, Hz. Muhammed'i onlara peygamber olarak gönderdiğinde onlar Kur'an-ı Kerim için: 'Ey Allah 'im! Eğer bu, senin katından gelmiş hak kitabın kendisi ise, durma, bizim üzerimize taş yağdır, yahut bize daha acıklı bir azap getir,' (Enfal Sûresi, 32) dediler. Böyle bir durumda onların şöyle demeleri gerekmez miydi? 'Ey Allahım, eğer bu senin katından gelmiş hak bir kitap ise bizi ona tâbi kıl.' Kaldı ki; Allah bizi o kadın vesilesiyle hidayete ulaştırmıştır." Duydunuz mu? Hz. Muaviye Ukayl bin Ebi Talib (r.a.) yanlarında başkalarının da olduğu bir yerde sohbet ediyorlardı. Bir ara Hz. Muaviye şöyle bir soru sordu: "Ey Şam halkı! Siz hiç Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ'nm 'Ebu 34 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER


35 Leheb 'in eli kumsun' buyurduğunu duydunuz mu?" Bu soruyu dinleyenler; "Evet," dediler. Hz. Muaviye sözüne devam ederek şöyle dedi: "Şimdi bilin ki; Ebu Leheb, Ukayl'm emmisidir." Ukayl ise sö^ sırasının kendisine geldiğini anlayınca şöyle dedi: "Ey Şamlılar, Allah-ü Teâlâ'nın yine aynı sûrede "onun karu "Kur'an-ı Kerim'i ezbere biliyor musunuz?" "Hayır." "Ezberinizde hadis-i şerif var mı?" "Hayır," "Peki herhangi bir bilginin bilgilerinden, herhangi bir şairin dirinden ezberlediğiniz var mı?" odun hummalıdır," dediğini duydunuz mu?" Bu soruya da orad; ,,Q konularla hiç ügüenmedim." bulunanlar; "Evet, evet," dediler. Bu cevabı alan Ukayl ise sözünü şöyl "Hikmetli bir söz veya olay bilir misiniz?" sorusuna ise: noktaladı: "Bunlara karşı herhangi bir ilgim olmadı," cevabını vermiş "Şimdi, bilmiş olunuz ki; odun hammalı, Muaviye'nin halası misafir olarak gelen kişi. Velid, sorduğu sorulara aldığı bu cedır." vaplardan sonra Abdullah'a şöyle demiş: "Abdullah, getir satrancı, biz oyunumuzu tamamlayalım. Ya-OyunumUZU tamamlayalım jlmmizda utanılacak birisi yok." Evimi değil, komşumu sattım Büyük Kur'an hizmetkârı Ebu'l-Esved (r.a.) komşularından memnun değilmiş. Bu yüzden evini değiştirmeye karar vermiş ve evini satıp başka bir yerden ev almış. Onun evini sattığını duyanlardan biri: "Yazık oldu," demiş. "Evini satmışsın." O ise şöyle karşılık |vermiş: "Hayır, ben evimi değil, komşumu sattım. Evimi satmış olsaydım şimdi evsiz kalmıştım. Lâkin komşumu sattığım için şimdi omşumdan uzakta ve huzur içerisindeyim." Mervâni Meliklerinden Velid, Abdullah ile satranç oynadı bir sırada kapıcı gelip: "Efendim, ulu bir kişi geldi, sizinle görüşmek istiyor," demi: Hemen satrancı saklamışlar ve söz konusu kişiyi içeriye dave etmişler. Gelen şahsın başında büyük bir sarık varmış. Sakaj uzun olan bu şahıs, il] görünüşte takva sahil] biri intibaını veriyo^ muş. Az sonra da şöyli demiş: "Ben savaştan geliyöj rum, sizi de bir ziya edeyim dedim." Veli şu soruyla başlatm: aralarındaki sohbeti: 36 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 37 Atılan taşlar boşa gittiğine göre Ebu'l-Esved (r.a.), İmam-ı Ali'yi sever ve onu düşmanların; karşı korurdu. Bunun için de Basrahlarla arası iyi değildi. Ba; ralılar, onu çocuklarına taşlatırlar, ona rahat vermezlerdi. Yiı böyle bir gün bir Basr; lı, şöyle dedi: "Senin de gördüğı gibi Allah (c.c.) seni Baj ralılara recmettiriyor." Ebu'l-Esved (r.a.), şö; le karşılık verdi: "Hâşâ, Allah (c.c.) bej recmettirmiş olsayı atılan taşların hiçbiri boşa gitmezdi. Atıl; taşlar boşa gittiğine göre, bu Allah'ın (c.c.) recmi değil, sizi] nefsinizin arzusudur." Sana istediğin verildi


Ebu'l-Esved (r.a.), israfı sevmeyen birisiymiş. Bazıları onu: bu yöndeki tutumunu cimrilikle karıştırdıkları gibi onu da cin rilikle itham etmişler. Ebu'l-Esved (r.a.), bir akşam eve döneı ken yolunun üstündeki bir dilenci: "Allah rızası için karnımı doyuracak kadar ekmek parası v rin," demiş. Ebu'l-Esved (r.a.), dilenciyi evine getirmiş, karnuj°yle cevap vermiş: bir güzel doyurmuş. Bir müddet sonra dilenci, başka birilı rinden de bir şeyler almak amacıyla hazırlanıp gideceği sıra Ebu'l-Esved (r.a.) onun kolundan tutup şöyle demiş: "Otur şuraya. Bu akşam sana istediğin verildi. Şimdi dışarı çıIkıp başka insanları huzursuz etmeye, onların merhametini istismar etmeye hakkın yok. Bu gece şu yatakta yatarsın." Bu nasıl hayırlı dua? Haccâc-ı Zalim, bir dervişe: "Hakkımızda hayırlı bir dua yapın," demiş. ! Derviş de hemen ellerini açıp şöyle dua etmiş: "Bu adamın canını al yâ Rabbi." Haccâc şaşırmış tabiî. Sonra da hemen sormuş: "Bu nasıl hayırlı dua?" Derviş, bu soruya şu :evabı vermiş: "Bu, hem senin için hem de bizim için hayırlı duadır." Neden ölümü sevmiyoruz? Emevî halifesi Süleyman bin Abdülmelik, İslâm büyüklerinden olan Ebu Hâzim'e: "Biz neden ölümü sevmiyoruz?" diye sormuş. Ebu Hâzim, 38 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Çünkü siz bütün yatırımınızı bu dünyaya yapıp, ahiretinizi harap ettiniz. İnsan elbette yatırım yaptığı bir yerden, harap et-'iği bir yere gitmek istemez." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 39 Sana şer olarak yeter Bu göreve o atanmalıdır Ömer b. Abdülaziz (r.a.), son derece âdildi. Zulümden nef eder, zâlimi ve zâlime yardımcı olanı asla sevmezdi. Halife duktan sonra tayin ettiği bir memurun daha önce Haccâc Zâlim tarafından da memur olarak atandığını öğrenince oı görevden almıştı. Mj mur kendine aynı gör vin verilmesi için kene sini savunmak amacıyj halife Ömer bin Abdj laziz'in yanına gelip: "Ben Haccâc ile çok sa bir zaman görev yaj mıştım," deyince, adu tarihe altın harfle yazdıran halifeden cevabı almıştı: "Zâlim bir adamla yaptığın bir günlük dostluk dahi, sana olarak yeter..." Neden burnunuzu kapadınız? Halife Ömer bin Abdülaziz'e (r.a.) gösterilmek amacıyla ha2 neden misk getirilmişti. Halife miskin kokusunu alır almaz h< men burnunu kapadı. Yanında bulunanlar halifeye: "Neden burnunuzu kapadınız?" diye sorduklarında şöyle bir cevap aldılar: "Millete ait, hakkım olmayan bir kokuyu koklamaktan Allah! iülümsedi ve şöyle dedi: Halife Ömer bin Abdülaziz (r.a.) Basra'ya bir hâkim tayin edecekti. Bu amacını gerçekleştirmek için Basra Valisi Adiyy'e Cazdığı mektupta şöyle diyordu: "Basra'da bulunan büyük âlimlerden olan İyas ve Kasım'ı in-Lele. Hangisi bu makamın hakkını verecekse onu hâkim tayin et Ve neticeyi bana bildir." Adiyy bin Ertât, verilen emri yerine getirmek için bu iki âlimi oir araya getirdi. Ömer bin Abdülaziz'den (r.a.) aldığı mektubu aynen olduğu gibi onlara da okudu. İkisinden birisini hâkim alarak tayin edeceğini söyledi. Bu iki büyük âlim bir an önce bu -takama ulaşmak için birbirleriyle mücadele etmediler. Bilâkis, birbirlerinin bu işi daha iyi yapacağını, kendilerinin bu işe liyakatli olmadıklarını söylediler. Aslında bu işin hakkını İyas verirdi. Lâkin mesuliyet hissi onu bu görevden uzaklaştırıyordu. Birbirlerinin görüşlerine saygı duyan bu iki büyük İslâm âlimi, bu şekilde neticeye varamaymca İyas şöyle dedi: "O zaman Hasan-ı Basrî Hazretlerine soralım; o kimin lâyık blduğunu söylerse o geçsin bu makama." Hasan-ı Basrî Hazretleri Iyas'ı pek tanımıyordu; ama Kasım'ı iyi tanıyordu. Bu se-peple bu makama Kasım'ı lâyık görecek, bunun neticesinde de


bu sorumluluktan İyas kurtulacaktı. Fakat istediği gibi olmadı. Casım, İyas'ın bu düşüncesine karşı çıktı ve şöyle dedi: "Vallahi ben bu makama İyas'tan daha liyakatli biri değilim, yas'ın hem fıkıh bilgisi hem de tecrübesi çok iyidir. Eğer ben »u sözümle yalan söylemiş oluyorsam, zaten yalan konuşanın :adı olması caiz değildir. Yok eğer doğru söylüyorsam sözüm urulmalı ve bu göreve İyas atanmalıdır." Bunun üzerine İyas sığınırım. 40 MEŞHURLARDAN ESPRİLER ikimiz de Cehennemin kenarına getirildik, sen kendini kurMEŞHURLARDAN ESPRİLER 41 tardm, beni ise uçurumun kenarında bıraktın. Bakalım bu «Onuyorum. Şimdi bu ziynetlerin hepsini geri alabilirsin," dediFt Slt' bl klt sonu ne olacak?" Ona isyandan sakınırım , Fatıma Sultan'm şu cevabıyla karşılaşmıştı: "Vallahi, kabul etmem. Ben kocam Ömer'e sağlığında itaat ettiğim gibi, vefatından sonra da aynı şekilde itaata devam eder, ona isyandan sakınırım..." Bu harap evde mi oturuyorsunuz? Ömer bin Abdülaziz (r.a.) halife olduktan sonra, hanımı Fafc ma Sultan'a şöyle bir teklif yaptı: "Bak hanım! Ben artık kendisi sadece ev halkıyla ilgilenece olan Ömer değilim. Üzerime yüklenen büyük görevler sizleri Halife Abdülaziz'in (r.a.) evine Iraklı fakir bir kadın çocukla-yeterince ilgilenmeme mânidir. Bunun için dünya zevki iste» rıyia birlikte misafir olarak gelmişti. Bu kadının amacı halifeden sen, babanın evine dönebilirsin. Yok, bu hâlime razı olup boyardım istemekti. Halife'nin evinin içinde doğru dürüst eşya nimle kalmak istersen üzerindeki ziynetleri çıkarıp Beytülgöremeyince çok şaşırmış ve halifenin eşi Fatıma Sultan'a: Mal'e (devlet hazır! ,,giz bu harap eyde mi oturuyorsunuz?" diye sormuştu. Fatısine) vermen gerel4 ma Sultan'm cevabı şu oldu: Bunca fakir Müslümaî lar zor durumda kıvr; nırken Müslümanlar: halifesinin hanımı bo; nunda kıymetli ziyne lerle dolaşamaz..." Fat ma Sultan, eşi Ömer bi Abdülaziz'in bu sözler ni pürdikkat dinledi ten sonra, hiç tereddi etmeden ziynetlerini çıkarıp devlet hazinesine göndermişti. ( "Evet, biz bu harap evde oturuyoruz. Yalnız bizim böyle bir evde oturmamız sizlerin mamurelerde yaşamanız içindir..." Sade yaşamanızın sebebi Ömer bin Abdülaziz'in (r.a.) zühd ve takvasını cimrilikle karıştıran bir kısım insanlar: "Ey mü'minlerin halifesi! Siz bütün imkânları elinde bulunduran bir halifesiniz. İsterseniz, istediğiniz gibi giyinir, istediğiniz gibi de kuşanabilirsiniz. Hal böyle iken siz böyle yaşamıyorbu davranışıyla Ömer bin Abdülaziz'e (r.a.) yakışır bir zevce ı ma özelliğini de göstermişti. Bu olayın üzerinden yular geçi]TUnuz- Böylesine sade yaşamanızın sebebi nedir?" diye sorduk-halife Ömer bin Abdülaziz (r.a.) vefat edince onun yerine geç|larmda Halıfe Omer bın Abdülaziz'den şu cevabı almışlar: Yezid bin Abdülmelik, Fatıma Sultan'm ziynetlerini Beyti» iktisadın efdali, varlık zamanında olandır, affın efdali de, ce-Mal'den getirtip Fatıma Sultan'a takdim ederek şöyle demişti: za vermeye muktedir iken yapılandır." "Ben bu ziynetleri senin gönülden razı olarak vermediğini c 42


MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 43 Rüşvet yerine geçer Ömer bin Abdülaziz'i (r.a.) ziyarete gelen biri, yanında on» yemesi için bir elma getirmişti. Bu küçük hediyesini kabul efc mesi için de ısrar ediyordu. Halife, bu ısrara rağmen hediyew alamayacağını vurgulamaktaydı. Bir ara misafir, halifeye: "Peygamberimiz ^ hediyeyi kabul ederdi,! deyince, Halife bun üzerine misafirine şöyl| dedi: "Evet, Peygamberim; ze verilen elbetteki h diye idi. Yalnız, bize v rüşvet yerirj tun 1 rilenler geçer. Ben ölümden korkuyorum Ölümden korkan biri, Hasan-ı Basri'ye (r.a.): "Ben ölümden korkuyorum," dediğinde ondan şu cevabı a mış: "Aslında sen malını geride bıraktığın için korkuyorsun; ma nı ileriye göndermiş olsaydın peşinden gitmeyi isterdin." En beceriksiz insan Halid bin Safvan'a: "En aciz, en beceriksiz insan kimdir?" diye sormuşlar. O da soruya şu cevabı vermiş: En aciz, en beceriksiz insan; dost aramayandır. Ondan daha acizi, daha beceriksizi ise, bulduğu dostu kaybedendir." Makbul bir dua Hicrî 136 yılında II. Abbasi Halifesi olan el-Mansûr, cülusu sırasında bir medrese arkadaşını görür ve ona sorar: "Buyrun, bir isteğiniz mi vardı?" Eski arkadaşı şöyle der: "Halife seçildiğinizi öğrenince sizi tebrik etmeye geldim." El-Mansur teşekkür ettikten sonra adamlarına şu talimatı verir: "Bu şahsa bin dinar verin, tebrik vazifesini yerine getirdiğini ve bunun için tekrar zahmete girmemesini söyleyin." Verilen bu emir hemen yerine getirilir. Yalnız, bir müddet sonra aynı şahıs Itekrar halifenin meclisinde bulunur. Mansûr sorar: "Niçin geldiniz?" Aynı şahıs, bu sefer şu cevabı verir: "Hasta olduğunuzu duydum da, o yüzden ziyaretinize geldim." Halife, tekrar teşekkür eder ve bin dinar daha verilerek gönderilmesini, bununla birlikte yeni bir zahmete girmemesinin de söylenmesini ister. Bu emir de yerine getirilir. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra aynı şahıs tekrar gelir. Mansûr 3u defa da: "Niçin zahmet ettiniz?" diye sorar. Bu soru muhatabı tarafınan şu şekilde cevaplandırılır: "Çok makbul bir dua öğrenmişsiniz, onu okurmuşsunuz. Bu efa da o duayı yazmaya geldim." Bu şahıstan iyice canı yanan alife sonunda şöyle der: "Bizde nerede böyle bir makbul dua birader. Şayet öyle bir lua bilmiş olsaydım, sizin burada bulunmanız mümkün müyü? Sizin her gelişinizde bir daha dönmemeniz için dua ediyourri, yi^c de geri dönüyorsunuz. İşte sizin buraya tekrar tekrar çelişiniz benim duaıîuT1 kabul olunmadığının fiilen ispatıdır." 44 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 45 Başka bir arzun var mı? Abbasi halifesi olan Mansûr'un hicrî 150 yılında vefat etme: üzerine yerine oğlu el-Mehdî geçti. Halife el-Mehdi; fakiri kollayan, şiire, edebiyata önem veren, ilim adamlarını deste' yen biriydi. Bir gün huzurunda Ebu Dilâme'nin bir şiirini o dular. Okunan bu şiiri çok beğenen Halife, adamlarına bu şii: şairini saraya getirmeleri talimatını verdi. Şair, günübirlik ya; yan fakir biri olduğu halde çıktı Halifenin huzuruna. Halife, ç resizlik içerisinde biri olarak gördüğü şaire:


"Senin gibi edebî ligi olan biri maddî s kmtı içerisinde olm, malı. Ne ihtiyacın var! söyle de hemen karş: tayım." Şâir oldukça zı ki biriydi. Şöyle dedi: "Efendim, bir köp< veriniz yeter." Ha şaşkındı. Bu da ne nesi diye düşündü ve: "Bizimle alay mı ediyorsun? Biz sana yardımcı olmak istiy ruz, senin ise istediğin şeye bak," dedi. Şâir oldukça sakin bj şekilde: "İstek benim mi, yoksa sizin mi?" diye sordu. Halife soruya: "Senin," cevabını verdi. "Öyleyse," dedi Ebu Dilâme: "İstediğimi veriniz." Bunun ü rine Halife iyi av yakalayan bir köpek verilmesini emretti. Ş. tekrar söz aldı ve: "Efendim, ben avda bu köpeğin arkasmd^ nası\ yetişet lirim?" diye sordu. Halife: "Bir de at verilsin ki; binip de köpeğin arkasından yetişebi-eSin," dedi. Bunun üzerine Şâir: "İyi ama ben şiir mi yazacağım, yoksa seyislik mi yapaca-ım?" diye sordu Halife'ye: Bir de bakıcı verilsin," emrini verdi Halife el-Mehdi. Şair, ekrar sordu: Çok üzgünüm efendim, ben kendi yemeğimi bile yapamı-orum. Bu bakıcının yemeğini nasıl yapacağım?" demesi üzerice de: "Bir de mutfak hizmetçisi verilsin," dedi. Şâir bu defa da: "Şimdi ben kara kara düşüneyim ey Mü'minlerin Halifesi," dedi. Halife sordu. "Niçin?" Endişesini şöyle dile getirdi. Ebu Dilâme: "Bu köpek, bu at, bu bakıcı, bu hizmetçi nerede kalacaklar?" 1-Mehdi bu kez de: "Tamam tamam, al sana bir de saray. Başka bir isteğin var il?" diye sordu ve: "Yok efendim, yalnız..." cevabını aldı. Sözü bitmemişti Şairin, lalife: "Söyle ne oldu?" diye sorunca da: "Ben bunların geçimini nasıl sağlayacağım?" dedi Ebu )ilâme: "Doğru," dedi el-Mehdi. "O zaman sana bir de hurma bahçesi seriyorum." Şairin isteyecekleri bitmişti, şöyle teşekkür etti: "Hediye ettiğiniz köpek için, çok teşekkür ediyorum efen-iim." Halife şöyle karşılık verdi bu teşekküre: "Aldığın çiftlik mübarek olsun ey Ebâ Dilâme." 46 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 47 İşten bile değil Ömer bin Abdülaziz Hazretleri, halife olduğu zaman, ken sini ziyarete gelenler arasında Hicaz heyeti de varmış. Bu hey te bulunan bir genç heyet adına söz söy mek isteyince, Ömer! Abdülaziz (r.a.): "Senden büyükler rurken senin söz söy men uygun olur mu diye sormuş. Genç, şöyle cevaplan dırmış halifenin soruş nu: "İnsan iki küçük uzvuyla insandır: Kalbi ve dili. Allah'ın ka dişine açık bir dil, temiz bir kalp verdiği kimse söylemez d kim söyler? Söylemek ve öne geçmek hakkı yaşlıların olmuş o saydı, sizin yerinize o tahta oturacak birçok yaşlı bulmak işte bile değildi." Siz bulunduğunuz müddetçe Abbasiler, Ebu Müslim Horasani'nin gayretleri ile işbaşıı gelmelerine rağmen zamanla ondan hoşlanmamaya başlamı lar. Bir gün halifenin olduğu bir mekânda Ebu Müslim de bu| nuyormuş. Oraya sonradan Ebu Cafer Mansur'un gelmesi| rağmen Ebu Müslim hiç istifini bozmadan sohbetine devam t miş. Orada bulunanların bir kısmı Ebu Cafer Mansur'a saygK bulunmuş. Halife, Ebu Müslim'e: "Galiba sen oğlumu (Ebu Cafer Mansur'u) tanımıyorsun?" di-orduğunda Ebu Müslim şöyle cevap vermiş: "Elbette tanıyorum. Lâkin Müslümanların en büyüğünün huzurunda başkalarına saygı göstermeyi, terbiyeme yakıştıramıyorum. Burada siz bulunduğunuz müddetçe ben başka kimseyi tanımak istemem." Develerimi kalbime bağlamam ki Biri İmam-ı Âzam'a gelerek: "Yâ İmam, ben namazlarımı huşu içerisinde kılamıyorum. Namazda iken develerimi otlatıyor, onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz. Peki siz


ibadet zevkine nasıl erişiyor, ibadetlerinizi huşu içerisinde nasıl yapıyorsunuz?" diye sormuş. İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri şöyle cevap vermişler: "Ben develerimi kalbime bağlamam ki; ahıra bağlarım..." " Sonunu kendi hazırlıyor İmam-ı Azam'm torunu dedesine ait hatıraları naklederken şöyle çok enteresan bir hadiseyi de anlatıyor: "Bizim bir komşumuz vardı. Edepsiz bir rafizî olan bu komşumuz iki tane de katır edinmişti. Bu katırlardan birine 'Ömer,' diğerine de 'Ebu Bekir,' ismini vermişti. O, katırların yanına varınca; "Ömer, şöyle yap, Ebu Bekir, böyle dur,' şeklinde konuşur, sıkıştığı zaman da te'villi sözlerle kendini kurtarırdı... Bunları duyunca biz son derece üzülürdük, dedem ise: Siz bu adama karışmaym, bu sonunu kendisi hazırlıyor," 48 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 49 der, böylelikle hem kendini, hem de bizleri sakinleştirirdi. BJ bu şekilde sabırla beklerken bir sabah erkenden bir haber gele Gelen haberde şöyle deniliyordu: "Rafizî'yi katırı teperek öldürmüş!" Dedem bu haberi alır hemen: "Gidin bakın, onu 'Ömer' öldürmüştür/1 dedi. Biz de gic baktık gerçekten Ömer ismini verdiği katır öldürmüştü onu. haberi de dedeme ulaştırınca o şöyle dedi: "Ömer'le uğraşılmaz, onun, mukabelesi peşin ve sert olur!" Gözleriniz ne zaman kör oldu? İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri bir gün hamama gitmiş ti. Hamamda yıkanırken bir ara peştemalmı tam örtmemiş, ts settürüne riayet etmeyen birinin hamama geldiğini görür göı mez gözlerini kapatmıştı. Bir yandan da yıkanan İmam-ı Âzai Hazretleri, bir ara su tasını kaybetti. El yordamıyla onun su ti sim aradığını gören tesettürüne tam riayet etmeyen şahıs, taş bulup kendisine vererek şöyle dedi: "Yâ İmam! Söyler misiniz, sizin gözleriniz ne zaman kör du? Şimdiye kadar böyle bir durum söz konusu değildi." Hanife Hazretleri ise şu cevabı verdi: "Senin bu tesettürsüzlüğünü gördüğüm andan itibaren gö; rim kör oldu. Şayet sen tesettürüne dikkat eder, kendine ç( düzen verirsen gözlerim yine eskisi gibi görebilecek, böylt ben de tasımı, tarağımı aramaktan kurtulmuş olacağım." Bum üzerine o şahıs örtülmesi gerekli olan kısımları tamamen kapat] ti. Az sonra da İmam, gözlerini açtı ve şöyle dedi. "Şükürler olsun, gözlerim açıldı. Bir daha da tesettürsüz gj mez inşaallah." Hakkını helâl et İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri bir gün yolda giderken karşıdan gelen bir adamın yolunu değiştirerek karşı tarafa geçtiğini görünce sormuş: 'Beni görünce neden yolunu değiştirdin?" Soruya muhatap [olan şahıs utana sıkıla: 'Size olan borcumu I hâlâ ödeyemediğim için sizden utanıyorum. Ben >u yüzden sizi görünce 'olumu değiştirmek Eçirt karşıya geçtim. Si-dnle karşılaşmaktan itanıyorum," demiş, îunun üzerine İmam-ı izam Hazretleri şöyle lemis: "Bundan sonra bana artık herhangi bir borcun yok. Şu andan İtibaren bana olan borcunu siliyorum. Bu zamana kadar beni ler gördüğünde seni huzursuz ettiğim için bana hakkını helâl :t." Şimdilik senin ismini vermedim Bir adam İmam-ı Âzam'm yanına gelerek; Ben malımı emanet olarak şu şahsa vermiştim; ama o şimdi lalı inkâr edip geri vermiyor. Ne yapmam lâzım?" diye sordu. Tiam-ı Âzam Hazretleri ona: Sen şimdi git, ben bu işi hallederim, sen kimseye bir şey söy50 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 51


leme," dedi. Bunun üzerine adam o mekândan ayrıldıktan ra İmam-ı Âzam emânet edilen şahsa haber gönderip yanı| gelmesini istedi. Söz konusu şahıs yanına gelince de: "Vali olacak münasip birisini arıyorlar. Bu konuda benim fikrimi soruyorlar. Ben de seni düşündüm, bu hususta sen j dersin? Böyle bir görevi ister misin?" diye sordu. Emane adam bu teklifi sevinerek kabul etti ve oradan ayrıldı. İmar Âzam, daha sonra da mal sahibini yanına çağırarak ona ise şc le dedi: "Sen o emanetçi şahsa git ve ona şöyle de: 'Senin unuttuğu^ zannediyorum. Sana şu kadar mal emanet etmiştim. Şayet sana en net olarak verdiğim malımı vermeyecek olursan durumu Ebu Ha\ fe'ye bildireceğim." Mal sahibi söylenen şeyi yaptı. Emaneti böyle bir durumdan İmam-ı Âzam'm haberdar olması dur munda valiliğin elinden gideceğini düşünerek hiçbir zorluk karmadan mal sahibine malını iade etti. Bir sonraki gün İmam-ı Âzam'a gelip durumun ne olduğunu sorduğunda Hanife'den şu cevabı aldı: "Şimdilik senin ismini vermedim. Çünkü ben seni daha ti yük görev için saklıyorum." Adam bu cevaba elbette sevir medi. Üstüne üstün iade ettiği mallara da üzülerek oradan kez hüzünle ayrıldı. Onun boynuzları var İmâm-ı Âzam Hazretleri, bir gün kendisine doğru gelmei olan bir hayvana yol verip kenara çekilmiş. Orada bulunan^ Ebu Hanife'ye niye kenara çekildiğini sorduklarında ondan cevabı almışlar: "Onun boynuzları var, benim ise aklım." Ben fakir değilim Zenginlerden biri, İbrahim bin Edhem Hazretlerine bir kese altm getirmiş ve takdim ederken şöyle demiş: "Bunu kabul buyurun." İbrahim bin Edhem Hazretleri: "Ben fakirden bir şey almam," demiş. Zengin olan şahıs: "Ben fakir değilim ki," üyerek kendisinin zencin olduğunu îma edince ise İbrahim bin Ed-nem Hazretleri şu sorulu sormuş: "Peki bu sahibi oldum servetten daha fazlasına sahip olmak ister lisin?" Zengin olan bahsin: "Elbette," diye cevap vermesi üzerine şöyle demiş ibrahim bin Sdhem Hazretleri: "Peki bu hâlin fakirlik değil de nedir? Sen bana verdiğin şeye, menden daha fazla muhtaçsın." Ben o yüzden ağlamıyorum Behlül Dânâ, bir gün Harun Reşid'in huzuruna gelmiş. O sırada Halife tahtında olmadığı gibi odasında da yokmuş. Fırsattan stifade eden Behlül Dânâ tahta geçip oturmuş. Biraz sonra ko-"uma görevlileri bakmışlar ki; tahtta biri oturuyor, onu hemen aradan aşağı indirmişler ve başlamışlar dövmeye. Bir müddet sonra, Halife gelince bakmış ki, Behlül ağlıyor... Hemen sormuş: 52 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 53 "Niçin ağlıyorsun, ne oldu?" Halife, muhatabından cevap al mayınca koruma görevlilerine sormuş aynı soruyu: "Ne oldu buna?" Görevliler şöyle demişler: "Ey Mü'minlerin Emîri, bu sizin makamınızda oturuyorcj Biz de akıllansın diye bir iki vurduk, o yüzden ağlar." Behlj söze karışıp Halifeye şöyle demiş: "Hayır! Ben o yüzden ağlamıyorum, senin için ağlıyor Ben ömrümde bir kez bu makama oturduğum için bu daj yedim. Sen ki; her gün oturuyorsun, acaba ne kadar dayak' çeksin?" Neden boşuna para alıyorsun? İmam Ebu Yûsuf'a birisi öğrenmek istediği bazı konularc sorular sormuş. Ebu Yûsuf, soruların bazılarına: "Bilmiyorum" cevabını vermesi üzerine sorduğu soruların ] kısmına cevap alamayan şahıs: "Bilmiyorsun madem devlet hazinesinden neden boşuna pl alıyorsun?" diye fırça atmaya kalkınca, İmam Ebu Yûsuf şöl diyerek muhatabını susturmuş: "Ben devlet hazinesinden bildiklerim için para alıyorum, mediklerim için para almış olsaydım devlet hazinesinde p| kalmazdı." Diğerinin iki gömleği vardı


Fudayl bin İyaz anlatıyor: "Rüyamda bir gün Muhammed bin Vâsi ile Yusuf bin Est gördüm. İkisi de Cennetin kapısı önünde bekliyorlardı. Beni , fya hangisi daha önce cennete girecek' diye merakla onlara bakı-ordurn. Az sonra da Yusuf bin Esbat, Muhammed bin Vâsiden önce Cennete girdi. Ben oradaki bir meleğe: "Niçin Yusuf bin Esbat Cennete daha erken girdi?" diye sordum- O melek bana şu cevabı verdi: "Onun bir gömleği diğerinin ise iki gömleği vardı." İsabet oldu Behlül Dânâ Hazretleri, av yaparken Harun Reşid'in hedefi ıskaladığını görünce: "Büyük isabet oldu lefendim," der. Halife'nin kendisine I şaşkın şaşkın baktığını görünce de sözünü şöyle sürdürür: "Yani kuşun hayatı açısından isabet oldu.' Sizin vasıtanızla Bir gün Halife Harun Reşid'in huzurunda devrin musikişiFaslarından olan İbrahim Musuli Efendi yeni bestelediği bir üfteyi okur. Okunan bu güfte halifenin çok hoşuna gittiği için: Çok güzel," der. "Allah sana ihsan etsin." Bunun üzerine İb-|rahim Musulî Efendi, şöyle der: Allah'ın bize ihsanı sizin vasıtanızladır efendim." 54 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 55 Bu söz halifenin çok hoşuna gider ve üzerine düşeni ye getirir. Hangisi daha güzel Harun Reşid, bir gün Ebu Yûsuf'a iki yemek ismi söyled Sonra da: "Bunların hangisi daha güzeldir?" diye sordu. Ebu Yûsuf: "Ey Mü'minlerin Halifesi! Sözünü ettiğiniz yemeklerin hang sinin en güzel olduğunu ben tatmadan bilemem ki..." Bu sözü üzerine Halife, sözü edilen yemeklerden birer tabak getirt) Ebu Yûsuf hangisini daha güzel olduğua karar verebilmek bir ondan bir diğeri den tatmaya başlaş Tabaktaki yemekL bitmesine az kala Yûsuf, Harun Reşit dönüp şöyle dedi: "Ey Mü'minlerin fesi! Ben birbirleri] böylesine yarışan has görmedim. Tam birini birinci ilân edeceğim, hemen diğeri di reye girip bir başka delil takdim ediyor." Daha güzel Mu'tasım bir gün veziri Hakan'ı ziyarete gitmiş. O sırada ; nüz küçük olan Hâkân'm oğlu Fetih'e, Halife şöyle sormuş: .jylü'rninlerin emîrinin sarayı mı, yoksa babanın sarayı mı daha güzel?" Fetih ise şu cevabı vermiş: "IVlü'minlerin emîri içinde olunca, babamınki daha güzel." Daha değerlisi Halife Mu'tasım'm çok değerli bir yüzüğü varmış. Bir gün nedimlerinden birine bu yüzüğü gösterip: 'Dünyada bundan daha kıymetli bir şey gördün mü?" diye sormuş. Halife'nin sorusuna muhatap olan kişi: "Evet efendim," demiş. Sonra da halifenin şaşkın bakışları arasında şöyle devam etmiş sözlerine: "O yüzükten daha değerlisi, o yüzüğü takan parmaktır." Yumuşak bir ses Vaizin biri, Abbasi Halifelerinden Me'mun'a sert ve acı bir dille nasi-ıat etmeye başlamış. lalife, vaizin sözlerinin 'itmesini beklemeden >na şöyle demiş: "Biraz halîm-selîm ol. Ülah-ü Teâla senden }aha hayırlı olan Mu3a'yı, benden daha şerli 56


MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 57 olan Firavun'a gönderirken şöyle emretmişti: Ona yumuşak sesle nasihat edin, belki bu sayede öğüt alır veya Allah'tan korkar (Tâhâ Sûresi, âyet: 44) Şimdi siz Halife Mütevekkil bir gün meclisindekilere: "Müslümanlar Hz. Osman'a neden kızdı biliyor musunuz? diye sordu. Orada bulunanlar da: "Bilmiyoruz," diye cevap verdiler. Halife Mütevekkil, konuyl ilgili düşüncesini şu şekilde dile getirdi. "Ebu Bekir (r.a.) minberde Hz. Peygamberin (a.s.m.) durduj basamağın bir altında durdu. Ömer de (r.a.) Ebu Bekir'inkiniı (r.a.) altında durdu. Osman'sa (r.a.) minberin en üst basamağıı çıktı..." O mekânda bulunan Abbâd ise bu düşünceyi tasvip etmedi ğini şöyle ifade etti: "O halde sizin için en büyük insan Hz. Osman olmalı. Eğt öyle yapmasaydı ve arkasından gelen her halife bir basam; aşağı inseydi şimdi siz hutbeyi Calula kuyusunun dibinde irâı ediyor olurdunuz." Onu kırk yıldır arıyorum Bâyezid-i Bistami'yi tanımayan birisi, ona gelip: "Ben Bâyezid-i Bistami'yi arıyorum, nerede bulabileceğimi 1 na söyler misiniz?" diye sormuş. Aranılan kişi kendisi olmasına rağmen soru soran şahsa cevabı vermiş Bayezid-i Bistami: gen onu kırk yıldır arıyorum; ama bir türlü bulamıyorum Ne zamana kadar? Büyük mezhep imamlarmdanAhmed bin Hanbel, ak sakallı biri olduğunda bile elinden kalemini ve mürekkebini hiç bırak-namış- Yaşlılığında onun bu hâlini gören biri: "Ey Ebu Abdullah! |lim açısından oldukça bilgilisin. Hal böyle ol-aakla beraber elinden hâlâ kalemini ve mürekkep şişesini hiç düşür-nüyorsun. Bu ne zama-ka kadar böyle devam pdecek?" diye sormuş. Ahmed bin Hanbel şöyle cevaplandırmış bu Boruyu: "Mezara kadar!" Devası olmayan dert Ibn-i Sina'ya: Dünyada devası olmayan bir dert var mı?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar: Derdin devasızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır." 58 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 59 Doğru söylüyorsun, dersin Bir gün Câhiz'e biri gelerek demiş ki: "Sen çok susturucu cevap bilirmişsin, onlardan bazılarını ba da öğret de ben de başkalarını susturabileyim." Câhiz: "Bu bir kabiliyet işi," diyerek adamı ikna etmeye çalışır, nız ne kadar uğraştıysa da adamı ikna edemeyip, sonunda le sorar: "Peki nasıl bir susturucu cevap istiyorsun, söyle bakalım?! şahıs sevinerek hemen şu soruyu sorar: "Meselâ; bana birisi 'aptal adam' dedi. Böyle bir durumda] nim ona ne demem gerekir?" Câhiz şöyle verir cevabını: "Ne diyeceksin ki; doğru söylüyorsun, hakkın var, dersin." Şeytanın resmi Câhiz başından geçen ilginç bir olayı şöyle anlatır: Günün birinde bir kadın bana gelerek: "Sizinle bir işim var benimle gelir misiniz," dedi. Ben de ki dişine yardımcı olmak amacıyla onunla birlikte gittim. Ker siyle birlikte bir kuyumcu dükkânına gelince kuyumcuya: "İşte bunun gibi," deyip oradan ayrıldı. Bundan hiçbir şey! lamadığım için kuyumcuya neler olup bittiğini sordum. ı yumcu da olayı şöyle anlattı:


"Bu hanım bana gelerek yüzük taşına bir şeytan resmi ya] mı istedi. Ben de kendisine, ben hiç şeytan görmedim ki biı nek getir de yapayım" dedim. O da sizinle gelip şöyle dedi: "İşte bunun gibi." Cehenneme gidecek değilim Ernevi Halifesi Muted'in vezirlerinden Ebu'l-Hüseyin, kendi-i hicveden şair İbni'r-Rumî'yi evine davet ederek, hizmetçilerie zehirletmişti. Şair, az sonra zehirlendiğini anlayınca kalkıp i gitmek istemiş. Ebu'l-Hüseyin ona: Ey Üstad, nereye gidiyorsun?" diye sormuş. O da: "Göndermek istediğin yere," diye cevap vermiş. Ebu'1-Hüse-n bir istekte bulunarak şöyle demiş: "Öyle ise babama selâm söyle." Şair, şöyle diyerek bu isteği rerine getiremeyeceğini îma etmiş: "Cehenneme gidecek değilim." Tekrar sormanın manası Büyük zatlardan biri Cüneyd-i Bağdâdî'yi (r.a.) vefatından onra rüyasında görmüş. Ve Cüneyd-i Bağdâdî'ye (r.a.): "Münker ve Nekir'in suallerine nasıl cevap verdin?" diye sor-nuş. Hz. Cüneyd-i Bağdadî şöyle anlatmış: "O iki melek bana gelip: 'Men Rabbüke (Rabbin kimdir?)' diye ordular. Ben de onlara öyle sordum: 'Allah eâlâ benim ruhumu aratıp 'elestü birabbi-üm (Ben sizin Rabbiniz eğil miyim?)' diye sor-uğu zaman, ben, 'Sen izim Rabbimizsin' ceabım vermiştim. Şimdi i bu soruyu tekrar imanızın mânâsı nei 60 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 61 Sen yukarı gel de Âlemin fazlalıkları Câhiz anlatıyor: Bir gün ordugâhta kerler arasında uzun boylu bir kat; gördüm. Kendisine: "Aşağı gel de yenj ye," diye taş atınca, na şöyle dedi: "Asıl sen yukarı gejj dünyayı gör." Doktora hasta göndermişim Devrin Halifesi Hz. Şiblî'nin hastalandığını duyunca onu davi etmesi amacıyla bir doktor göndermişti. Mecûsî olan de tor hastasına: "Bir isteğin var mı? Ne istiyorsun?" diye sordu. Hz. Şiblî şul teğini söyledi: "Senin Müslüman olmanı istiyorum." Doktor: "Peki ben Müslüman olursam sen iyileşip hasta yatağmc kalkacak mısın?" diye sorunca da ondan şu cevabı aldı: "Evet." Mecûsî doktor bunun üzerine Müslüman olduğunu açıkla Doktorun Müslüman olduğunu işiten Hz. Şiblî hasta yatağ dan kalkıp iyileşti. Bu haber halifeye iletildiğinde ise halife şİ le dedi: "Ben hastaya doktor gönderdiğimi zannetmiştim, oysa dol ra hasta göndermişim." İlhanlı hükümdarı Hülâgü Han (1217-1265) Suriye Seferi'ne derken, yolda saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı perişan halde bir kısım insanları görmüş. Ve hemen yanında bulunan âlim Nasirüddin Tusî'ye: "Bu acaip kılıklı insanlar kimlerdir?" diye sormuş. Nasirüddin Tusî şöyle cevap vermiş: "Dünyada dört sınıf halk vardır: Bunlar; tacirler, sanatkârlar, çiftçiler ve beylerdir. Bu acaip kılıklı kişiler ise bu saydıklarımın dışındadır. Yani sizin anlayacağınız bunlar âlemin fazlalıklarıdır." Arasındaki fark Selçuklu Sultanlarından biri Mevlânâ'yı ziyaret etmek istemiş. Bu ziyaretini gerçekleştirdiğinde ona, saltanatları arasında ne gibi bir farkın olduğunu sormuş. Hz. Mevlânâ söz konusu soruya şu cevabı vermiş: "Senin saltanatın gözlerin açık olduğu müddetçe vardır. Oysa I benim saltanatım, gözlerimi kapadığımda başlar." O zaman gör kardeşliklerini


Mevlânâ Hazretleri, müridleriyle birlikte bir gün yolda giderlerken birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler. O esnada müridlerinden biri, bu güzelliğe gıpta eder ve şöyle der: Ne güzel bir kardeşlik örneği, keşke bütün insanlar bundan ibret alsalar." 62 MEŞHURLARDAN ESPRİLER 63 İhtiyar olmuş olsaydı Mevlânâ Hazretleri tebessüm buyurarak şöyle karşılık verir^ DÜğÜlTl OtlTiayi İhmal etme "Aralarına bir kemik atıver de o zaman gör kardeşliklerini." ]-[er baba gibi Nasreddin Hoca da kızının iyi yetişmesi için elinden gelen herşeyi yapmış. Hoca, kızma iğneye ip takmasına kadar bütün bildiklerini öğretmenin sevincini yaşa-Osmanlı Padişahlarından I. Murat, Birleşik Avrupa Ordusl maktaymış. Nihayet hocanın kızı gelin olmuş. Ata bindirilip ba-nu I. Kosova Savaşı'nda yendikten sonra savaş meydanını ge ba evinden ayrılıp dünya evi, diye tavsif edilen yeni bir hayatın miş ve yaralılar arasında yaşlı olan kişileri göremeyince hayn başlayacağı eve doğru bir hayli mesafe almış. Bu sırada Nasred-düşmüştü. Padişahın şaşkınlığını yanında bulunan komutan] din Hoca, koşa koşa gelin olan kızının arkasından gelip çok rından biri şöyle gidermişti: , önemli bir şey unutmuşçasına kızının kulağına gizlice şöyle de"Padişahım, bunların yanında akıllı ve uslu bir ihtiyar olm miş: olsaydı hiç böylesine bir harekete girişirler miydi?" Ne tarafa böyle? "Kızım, aman dikkat et! Sakın ola iğneye ip taktıktan sonra İHdüğüm atmayı ihmal etme. Sonra dikiş tutturamazsın." Nasreddin Hoca, bir gün eşeğe binmiş yolda giderken birden koşmaya başlamış. Kontrolünden çıkan eşeği durdurrril ya çalışsa da hoca, başarılı olamamış. Eşeğin sırtında iken hoc nın rüzgâr gibi geçtiğini görenler: "Hayırdır hocam, telâş da neyin nesi, tarafa böyle?" diye sc muşlar. Hoca, geride bırakt topluluğa eşeğin sırt dan başını geri çevir rek şöyle cevap vermişi "Merak edilecek şey yok. Eşeğin acele 1 işi çıktı da, birlikte ya gidiyoruz." Siz dışarı çıkın Nasreddin Hocanın kadılık yaptığı zamanlarda, bir adam tarafından bir köpek öldürülmüş. Bu suçundan dolayı o şahsı lahkemeye vermişler. Gün gelince mahkeme salonu tıka-basa lolmuş tabiî. Salonu dolduranların gürültü yapmaları dolayı-iiyla rahatsız olan devrin kadısı Nasreddin Hoca, sinirlenerek öyle demiş: "Bu kalabalık da neyin nesi? Yahu! Siz dışarı çıkın da ölenin krabalarından kimler varsa onlar gelsin içeri." Şunu baştan söylesene Nasreddin Hoca tarlasında çalışırken oradan geçmekte olan 'irisi sormuş: Bey Amca! Falan köye kaç saatte gidebilirim?" Hoca, bu so64 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 65 rüya herhangi bir cevap vermemiş. Adam aynı soruyu üç tekrarlamış; ama herhangi bir cevap alamayınca yoluna devd etmiş. Biraz yürüdükten sonra arkadan Hocanın: "Evlât, gel!" dediği! işitmiş. Adam geline de Hoca soruyu şu kilde cevaplandırmış: \ "Sen tam üç saatte ı ya varırsın," der Adam sinirli bir sekile "Be bey amca! Madl biliyorsun, şunu base söylesene,"deyince, Nasreddin Hoca şöj savunmuş kendisini: "İyi de, ben senin nasıl yürüdüğünü nereden bilebilirim ki.İ İnşaallah ben geldim Hoca, bir akşam hanımına: "Yarın hava iyi olursa çifte gideceğim, yağışlı olursa da odujj gideceğim," demiş. Hanımı da:


"İnşaallah de efendi, inşallah de," sözleriyle onu uyarmış. H<j ca Efendi, hiç oralı olmadığı gibi: "Yahu hanım, bunun maşaallahı inşaallahı mı olur? Havalil ya iyi olur, ya yağışlı olur," demiş. Ertesi günü havalar yağışlı olduğu için hoca odun getir amacıyla baltayı eline alıp yola koyulmuş. Yolda sipahilere r, lamış. Sipahilerden biri Hocaya: "Hey, bana bak, değirmene nereden gidilir?" diye so Hoca, soruyu hiç dikkate almamış. Onun bu umursamaz tavrı gipahilerin hiç de hoşuna gitmemiş. "Düş önümüze," demişler. "Bizi değirmene sen götüreceksin." Kendilerini, hocaya zorla o yağmurda değirmene kadar gö-tiirtmüşler. O yağmurda iyice ıslanan Hocanın eve dönüşünde ise hava iyice kararmış. Evinin kapısına gelmiş ve kapıyı çaldığında içeriden hanımı: "Kim o?" diye sorunca, şöyle cevap vermiş Nasreddin Hoca: "Aç hatun, inşaallah ben geldim." Daha ne kadar gideceğiz? Hoca ile hanımı dört günlük yola daha yeni çıkmışlar. Hoca yola çıkar çıkmaz hanımına: "Daha ne kadar gideceğiz hatun?" diye sormuş. Hanımı hocanın sorusunu şu şekilde cevaplandırmış: "Bugün ile yarın gidersek daha iki günlük yolumuz kalır." Bunun üzerine hoca: "Desene hatun, yolu yarıladık." Yemesi kolay olsun diye Timur'un hesaplarıyla ilgilenen memurun hesapta yanlışlık yaptığı anlaşılınca; Timur, yanlışlık yapılan kâğıtları önce meMEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 67 mura yedirmiş, sonra da memuru görevden atıp yerine Nasrea din Hoca'yı getirmiş. Hoca göreve geldikten sonra hesapla yufkaların üzerine yapmaya başlamış. Bunu gören Timur, şa kmlıkla Hocaya sormuş: "Neden hesaplan yufkaların üzerine yapıyorsun?" Hoca, şöyle karşılık vermiş Timur'a: "Neden olacak, yemesi kolay olsun diye..." Allah'a (c.c.) sığınırız Timur, Hocaya: "Abbasi halifeleri kendilerine el-Mutasım billah, el-Muteve| kil alâllah şeklinde lakaplar takmırlarmış... Ben de Abbasi hal fesi olsaydım benim lakabım ne olurdu?" diye sorunca, Ho< nm cevabı; "Allah'a (c.c.) sığınırız" anlamında şu ifade olmuş: "NeûzubülâhL" Bunu kim yıktırıyor? Timur'a vezirlik yapan Hoca Şihabettin bir gün yerine yenisi; ni yaptırmak amacıyla eski bir mescidi yıktırıyormuş. O sırad^ oradan geçmekte olan bir adam işçilere sormuş: "Bunu kim yıktırıyor?" İşçilerden biri şöyle cevap vermiş: "Hoca Şihab." Sorduğu soruya böyle bir cevap alan o şahıs, ikinci olarak di şu soruyu sormuş: "Şihab, Timur'un sağlığında iken insanların evlerini haraf ederdi. Şimdi de Allah'ın evini mi harap ediyor?" Kaç para yapar? Timur Anadolu'ya gelince oranın ariflerinden "İskender-nâme" sahibi Ahmedî, has adamları arasına girer ve sohbetlerinde bulunur. Bir gün Timur'la hamamda iken Timur'un şu sorusuna muhatap olur: "Şu benim meclisimde bulunan insanları satılığa çıkarsak acaba her biri ne kadar para yapar?" Ahmedî, Timur'un hizmetinde bulunanların her birine bir fiyat biçer. Timur: "Peki ben ne kadar yaparım. Beni pazara çıkarsalar kaç para ederim?" diye sorunca Ahmedî:


"Otuz beş akçe der." Timur, hemen kendisine haksızlık yapıldığını şöyle ifade eder: "Böyle bir şey olur mu? Benim belimdeki peştamalı satılığa çıkarsak, sadece o eder o kadar akçe." Ahmedî ise şöyle der: "Ben de zaten otuz beş akçeyi o peştamal için demiştim. Yoksa siz bir buçuk akçe bile etmezsiniz." Kıyamete kadar düşmanlık edeceğiz Çelebi Sultan Mehmed, Karamanoğlu Mehmed Beyi mağlup edip oğlu Mustafa'yı da esir almış. Bir ara tutsağı Mustafa'ya: "Osmanlı'ya bir daha düşmanlık besleyip silâh çekecek mi-Sırt?" diye sormuş. Esir Mustafa: 68 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 69 "Bu can bu tende kaldıkça asla Padişahım, yemin ederim," dj miş. Esirinden böylesine bir söz alan Padişah, onu affeti Mustafa, Padişah'ın yanından ayrılınca daha önceden koynuj saklamış olduğu kuşu çıkarıp şöyle diyerek serbest bırakmış: "İşte bu can bu tenden çıktı. Böylelikle yemin de hükümsü?] kalmış oldu. Biz, Osmanoğullarma kıyamete kadar düşmanh edeceğiz." Saltanat benim ise Padişah II. Murat, henüz 13 yaşında bulunan oğlu Fatih Me met'e tahtı bırakmıştı. Bu sırada Balkanlarda ortaya çıkan dü man tehlikesi yüzünden kendisinden tekrar tahta çıkması ist misti. II. Murat söz konusu istek üzerine oğluna şöyle bir hab göndermişti: "Bizim tahtı oğlumuza bırakmaktan maksadımız, istirahat etmek ve geri kalan beş on yılımızı ibadetle geçirmekti. Saltanat kendisine lazımsa din ve devleti savunsun." Fatih Mehmed bu haberi alır almaz babası II. Murat'a şöyle mukabelede bulunmuştu: "Saltanat senin ise düşmanlar İslâm ülkelerini alarak ilerlemektedir. Osmanlı Devletini ve İslâm ulusunu bu felâketten kurtarmak asıl görevinizdir. Yok saltanat benim ise, yine ordu< nun başına geçmeniz için padişahın fermanı vardır. Göreviniz ihtar olunur." Teşekkür beklemeyiniz Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethedip şehre girdiğindi Bizans'ın ileri gelenlerini huzuruna çağırmıştı. Gelenler araş: a Bizans'ın Başbakanı Notaras da bulunuyordu. Notaras huzu-girer girmez, Fatih'i memnun bırakıp hayatını garantiye almak düşüncesiyle Padişahın ayaklarına kapanarak şöyle dedi: "jvjeyim varsa hepsini sana takdim ediyorum, lütfen kabul buyurunuz." Fatih, Notaras'm ne yapmak istediğini biliyordu. Verdiği hediyelerle Padişahı bir nevi teşekküre zorluyordu. Fakat Fatih, Hotaras'ın arzu ettiği gibi davranmadı, onun ayağa kalkmasını işaret ettikten sonra: "Bu şehri bana veren kimdir?" diye sordu. Başbakan haç çıkararak: "Elbette Allah'tır," diye cevap verdi. Söz sırası tekrar Fatih'e geçince şöyle dedi: "O halde bana verdiğiniz şeylerden dolayı teşekkür beklemeyiniz. Allah dururken kimseye teşekkür edemeyeceğim." En iyi yemek İstanbul'u aldıktan sonra Fatih Sultan Mehmed'e birçok şair kaside sunup bahşişlerini alırmış. Onlardan biri olan Türkmen saz şairinin beyti ise şu şekildeymiş: "Devletli Hünkârım, sabahınız hayırlı olsun Yediğin bal ile kaymak, güzergâhınız çayır olsun." i adişah sözkonusu şairin bu mısralarını çok beğenmiş ve ona tyi bir bahşiş vermiş. Padişahın adamları bu işe şaşırmışlar ve: 70 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 71


"Padişahım," demişler. "Bundan daha iyi şiirlere az bahşiş verdiğiniz halde buna neden çok bahşiş verdiniz?" Şöyle cevap vermiş Fatih Sultan Mehmed: "Bu şair diğer şairlerin hepsinden daha samimî ve yalandan arınmış. Zavallı ömründe hiç iyi yemek ve yumuşak bir yatak görmemiş. En iyi yemeğin bal ile kaymak, en iyi yerin ise çayır olduğunu sanıyor." Hangi yöne sefere gideceğiz? Padişah Fatih Mehmed, nereye sefer düzenleneceğini hiç kim- a şeye söylemezmiş. Bir gün Kazasker merak ederek sormuş: "Padişahım, hangi yöne sefere gideceğiz?" Padişah bu soruya devlet sırrının ve bazı sırların hiç kimseye j söylenmeyeceğine dair mesajlar içeren şu cümleyle karşılık vermiş: "Eğer sakalımın tellerinden biri düşüncelerimi bilseydi, onu hemen koparıp yakardım." | Herkes yediğinden gönderir '"* Uzun Hasan, Fatih'e kutu içinde bir hediye gönderir. Kutu açılınca içinden akrepler ve yılanlar çıkar. Bunun üzerine Fatih de Uzun Hasan'a hediye olarak bal gönderir. Bu durum bazılarının şu soruyu sormalarına vesile olur: "Padişahım neden böyle yaptınız?" Fatih, şöyle yapar açıklamasını: "Herkes yediğinden gönderir." 72 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Beni de kabul ediniz Fatih Sultan Mehmed bir gün yine hocası Akşemseddin'i dinlerken onun sohbetinden bir ara öylesine etkilendi ki; hemen şöyle dedi: "Hocam, halvetinize beni de kabul ediniz." Hocası bu isteğe: "Hayır, olmaz," diye karşılık verdi. Padişah, hayretler içerisinde hocasına: "Niçin olmaz?" diye sordu. Ve ondan şu cevabı aldı: "Halvet çok tatlıdır. Bu manevî havaya giren insan dünyayı unutur. Oysa bu dünyanın işlerinin düzene girmesi ve yürütülmesi için sizin gibi büyük bir padişaha ihtiyaç vardır." Hasta olursun diye korktum Fatih Sultan Mehmed bir Anadolu seferi dönüşünde, Balıkesir'den geçiyordu. Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaktan herkes gibi Fatih Sultan Mehmed de nasibine düşeni almıştı. Öylesine yorgundu ki... Kendisini bu halde gören bir köylü kadını bir tas içerisinde ona ayran ikram etti. Ayranın üstünde iki üç tane saman çöpü vardı. Padişah saman çöplerini üfleye üfleye ayranı içti. Sonra da kendisini bir ana şefkatiyle seyreden ihtiyar köylü kadına: "Allah razı olsun," dedi. "Ama şu saman çöpleri ayranı bir nefeste içmeme engel oldu." İhtiyar kadın Fatih'in bu sözlerine anne şefkatinin boyutlarını gözler önüne seren, şu cevabı verdi: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 73 "Oğul, ben onları ayranın üzerine kasıtlı koydum. Sen uzak| yoldan geliyorsun. Sonra terlemişsin de. Soğuk ayranı bir yu-; dumda içersin de hasta olursun diye korktum. Hasta olmayasın 1 diye böyle yaptım." Unutma Fatih, İstanbul'u fethetmişti. Şimdi atının üzerinde ordusuyla şehre giriyordu. Dervişlerden biri Fatih'in atının yularına yapı-, şıp Padişaha şöyle dedi: "Padişahım! İstanbul'u biz dervişlerin duaları sayesinde aldı-| ğını unutma. Fatih, dervişin bu hâline ve sözüne hafifçe gülümsedi ve: "Doğru söylersin" dedi. Eliyle kılıcını işaret ettikten sonra da şöyle dedi: "Ama sen de şu kılıcın hakkını unutma." Alçak sesle söyle Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak şöyle bir soru sordu: "Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir altın verirsin?" Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu: "Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?" Dilenci şu açıklamayı yaptı:


"İkimiz de Âdem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi? Böyle bir durumda kardeş sayılmıyor muyuz?" Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi: "Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez." 74 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Fatih böyle demekle birlikte, dilencinin cevabı hoşuna gittiği için bir kese altın verilmesini emretti: Sizden yaşlıyım Mısır seferinde iken Yavuz Sultan Selim, bir yeniçeriye yaklaşıp: "Söyle bakalım," demiş. "Sen mi yaşlısın, yoksa ben mi yaşlıyım?" Yeniçerinin cevabı şu olmuş: "Ben yaşlıyım Padişahım; ama yaşadığım yıllar itibariyle genç de olsam, sizden yaşlı olurdum," diye de ilâve etmiş. Padişah: "Bu ne demek?" diye sorarak açıklama isteyince de yeniçeri şöyle demiş: "Bizim gibi fakirler iki şekilde yaşlı olurlar Padişahım. Benim hem kendim yaşlı hem de gözüm. O yüzden ben her zaman sizden yaşlıyım." Niye sen vermiyorsun? Fatih, Edirne'de bir gün kıyafetini değiştirip çarşıda gezmeye başlamış. Bir ara bir bakkala uğrayıp yağ istemiş. Yağı aldıktan sonra da bal istemiş. İstemiş istemesine ya bakkal balı vermeyip şöyle demiş: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 75 "Bal var, yalnız onu da şu bakkaldan alın efendim." Padişah şaşkınlık içerisinde şu soruyu sormuş: "Niye sen vermiyorsun?" Bakkal, şu şekilde cevaplandırmış Fatih'in sorusunu: "Yalnızca ben kazanırsam öteki bakkallar açlıktan ölürler. Onların da çocukları var, onlar da kazansınlar." Padişah, hayretler içerisinde diğer bakkallara da uğramış ve hep aynı cevabı almış: "Sadece ben kazanmayayım, onlar da kazansın," demişler her biri. Bunun üzerine şöyle söylemiş Fatih Sultan Mehmed: "Birbirlerine bu derece bağlı, birbirlerini böylesine düşünen bir halkım olduktan sonra ben değil İstanbul'u, bütün dünyayı bile alırım." Ölünceye kadar Fatih, bir gün hocası Akşemseddin'e şu soruyu sorar: "Hocam, bir insan açlığa ne kadar dayanabilir?" Hocasının cevabı şöyle olur: "Ölünceye kadar." İstanbul'u niçin fethettin? Fatih'e: "İstanbul'u niçin fethettin?" diye sormuşlar. O ise şöyle cevaplandırmış bu soruyu: "Önce o benim gönlümü fethettiği için." Hayır! Öyle değil Kendini şair zanneden biri, Molla Cami'ye gelip: "Dün gece Hızır (a.s.) rüyamda ağzının tükrüğünden bir parça benim ağzıma verdi," demiş. Bu sözüyle kendisinin çok büyük bir şair olduğunu anlatmak isteyen kişiye, Molla Cami şöyle demiş: "Hayır! Öyle değil, aslında Hızır (a.s.) senin yüzüne tükürmek istemiş; ama o esnada senin ağzın açık olduğu için tükrük yüzüne geleceğine ağzına girmiş..." Boş yere masraf Padişah Yavuz Sultan Selim günün birinde, şehzadelerine bütçeden 600 kuruş verilmesini emreder. Kadı, bu emri şöyle diyerek kabul etmez: "Devlet şu sıralarda donanmaya yeni gemiler yaptırmaktadır. Böyle bir durumda şehzadelere para ayrılamaz." Padişah bu sözleri yerinde bulur. Aradan bir hayli zaman geçer. Bu sefer de Kadı, görevine rahat gidip gelebilmek için padişahtan bir merkep ister. Padişah, Kadının isteğine şu cevabı verir: "Bu mümkün değildir; çünkü İstanbul kadısının görevine merkeple gidip gelmesi boş yere masraf demektir." 76 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 77 Yalan söylüyor


Şairliği ile de meşhur olan Çâkeri, Sultan Bayezid'in sancak beylerinden biridir. Çâkeri, geçirdiği bir hastalık nedeniyle sakalı ak olmuştu. O da bu duruma üzülüp sakalını boyarmış. Günün birinde Sultan Bayezid böyle yapmasının sebebini öğrenmek için sorduğunda Çâkeri, şöyle yapmış açıklamasını: "Devletli Padişahım, muhakkak ki ben yaşımı biliyorum; ama sakalım yalan söylüyor. Bu yüzden ben de sakalıma kara çalmakla ondan intikam alıyorum." Allah rızasını kazanmak için Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi'nden başarılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu. Sonunda büyük âlimlerden olan İbni Kemal: "Padişahım, bir maruzatım var," dedi. Padişahın: "Efendi, ne isteğin varsa hiç çekinmeden söyle," demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu: "Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş, sizi alkışlamayı beklerken siz hâlâ şehre girmezsiniz. Bunun sebebi hikmeti nedir?" Yavuz şu şahane cevabı verdi: "Efendi, sen bizi hâlâ tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil, Allah rızasını kazanmak için savaşırız." 78 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Hovardalık edenin sonu Kanunî Sultan Süleyman bir gün şehri gezerken birçok şair gibi sevgilisine her şiirinde ayrı beldeleri hibe eden bir şairi son derece pejmürde bir kılıkla görünce hafifçe gülümser ve ona şöyle der: "Eee, sevgilinin bir benine Semerkant ile Buhara'yi verecek kadar hovardalık edenin sonu işte budur. Ben bir beldeyi alıncaya kadar bin bir zorluk çekiyorum. Sen ise her mısraında beşini onunu kolayca harcıyorsun." Kılıcın ağzı kestikçe Yabancı bir elçi, Yavuz Sultan Selim'in huzuruna çıkacaktı. Vezirler, Padişah'm şanına yaraşır gösterişli bir elbise giymesini istiyorlardı. Bu isteklerini kendisine ilettiklerinde Padişah bu isteğe yanaşmadı. Ve gelen elçinin huzuruna sade bir kıyafetle çıktı. Yavuz Sultan Selim, elçiyi kabul etmeden önce tahtının dibine bir kılıç koydurtmuştu. Elçi, Padişah ile görüşüp dışarı çıktıktan sonra kendisine Yavuz Sultan Selim'in emriyle şu soruyu sordular: "Padişahımızı nasıl buldunuz?" Elçi bil soruya vezirlerin beklemediği şu cevabı verdi: "Tahtın yanındaki kılıca bakmaktan Padişahınıza bakamadım ki..." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 79 Elçinin bu sözleri Padişaha iletildiğinde ondan şu tarihî cevabı aldılar: "İşte Paşalar, mesele budur. Bir kılıcın ağzı kestikçe, düşmanın gözü ondan ayrılmaz. Ama kesmesi azaldıkça, nazarları yükselip yavaş yavaş bizlere isabet eder. Ve Allah göstermesin, bir gün tamamen kesmez olursa, o zaman bize tepeden bakarlar." Anan ne giyinsin Süleyman? Yavuz Sultan Selim devlet harcamalarında olduğu gibi şahsî harcamalarında da sadeliği ön plânda tutardı. Lüks ve israfa kaçan süslü elbiseleri giymeyi sevmezdi. Süslü elbiselerin kadınlara yakıştığını düşünür ve erkeklerin böyle giyinmelerini de doğru bulmazdı. Günün birinde oğlu Şehzade Süleyman, pek süslü ve parlak elbiseler giyinmiş ve pahalı mücevherleri takınmış olduğu halde huzuruna çıktı. Oğlunun bu süslü giyimini gören Padişah, şöyle dedi: "Sen böyle giyinirsen anan ne giyinsin Süleyman? Anana takacak ziynet bırakmamışsın." Senin gibi gammaza ise lanet Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi devletin ekonomisini oldukça sıkıntıya düşürmüştü. Ordunun masraflarını devlet hazinesi tam karşılamayınca bu ihtiyacı gidermek için Galata'daki sarraflardan senet karşılığında borç alınmıştı. (Bu borçlardan hepsi sefer tamamlanınca kuruşuna gelinceye kadar ödenmiştir.) Yalnız borç alınan tüccarlardan biri devletten alacağını alamadan ölmüştü. B'JgÜ'nkü tabiriyle zamanın maliye bakanı, durumu padişaha iletip tüccarın çocuklarına bu kadar para verme-


80 MEŞHURLARDAN ESPRİLER nin doğru olmayacağını gerekçe göstererek bir kısım para ve malın devlet hazinesine alınmasını yazılı halde teklif etmişti. Yavuz Sultan Selim bu öneriye çok sinirlenmiş, kendisine yazılı halde iletilen bu kâğıdın altına şu notu yazarak iade etmişti: "Müteveffaya rahmet; malına, mülküne, parasına bereket; evlâdına afiyet; senin gibi gammaza ise lanet." Kiminle savaşacağız? Bir Avusturya Elçisi, Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmet Paşa'nın huzuruna gelerek 1664 yılında imzalanan Vas-var Barışının 40 yıl daha devam etmesini istemiş. Bu teklifte farklı niyetler sezen Sadrazam, isteği yersiz bularak şöyle demiş: "Biz sizinle 40 yıl barış hâlinde olursak, peki kiminle savaşacağız?" Niçin itaat etmediniz? Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethettikten sonra, Mısır Ordusu Başkumandanı Kurtbay'ı karşısına alıp savaşın sonuçları hakkında konuşmaya başlamış. Kurtbay, Yavuz Sultan Selim'e yenilmelerinin sebebini şöyle ifade etmiş: "Hünkârım, bizim mağlûp olmamızın sebeplerinden birisi de ölüm saçan o dehşetli toplarmızdır. Zamanında bir Berberi, VeMEŞHURLARDAN ESPRİLER 81 nedik'ten bir top getirip bize satmak istemiş. Ama bizim devlet büyüklerimiz o zaman: "Top, Hz. Peygamber'in: 'Kılıç ve ok kullanınız,' emrine aykırıdır, top bir bid'attir, kullanmak caiz olmaz" diyerek almamışlar... Yavuz Sultan Selim, Kurtbay'ı dikkatle dinledikten sonra şöyle demiş: "Hiç şüphemiz yok ki; kuvvet Allah'tandır (c.c). Madem siz böylesine Kur'an'a ve Sünnete bağlıydınız da Hz. Peygamberin: 'Silâha aynı silâhla mukabele edin,' emrine niçin itaat etmediniz? Hz. Peygamberden bu yana 900 sene geçti, o zaman kılıç ve ok devriydi. Bugün ise top devri..." Hâkimi değil, hadimiyiz Yavuz Sultan Selim Şam'ı fethetmişti. Cuma namazını kılmak için de Şam'ın en büyük camiini seçmişti. Cumanın ilk sünneti edâ edildikten sonra İmam hutbeye çıktı. Son derece heyecanlıydı. Hutbede ilk defa bugün Sultan Selim'in adı okunacaktı. İşte şimdi hutbenin bu kısmında Padişahın isminin anılması vardı. İmam sesini yükseltti ve şöyle dedi. "Mukaddes yerlerin hâkimi, Sultan Selim Han..." İmam Efen-di'nin söyleyecekleri henüz bitmeden, Padişahın sesi duyuldu: "Hayır! Biz mukaddes yerlerin hâkimi değil, hadimiyiz (hizmetkârıyız). Hutbe bu şekilde değiştirilsin..." Ve öyle de oldu. Hutbede bu ifade Yavuz Sultan Selim'in isteği üzerine imam tarafından değiştirilerek şöyle okundu: "Hâdimü'l-Hârâmeyn eş-Şerefeyn Sultan Selim Han bin Baye-zid Han..." Taşı toprağı Mevlevîdir Mısır seferinden dönerken Yavuz Sultan Selim Konya dolaylarında mola verir. Bu sırada korkunç bir kasırga çıkar. Herkes, yerden kalkan tozların döne döne göğe yükselişini hayretle seyreder. Padişah, bu durumu çok değer verdiği, her zaman yanında bulundurmaktan zevk aldığı büyük âlim Kemâl Paşazâde'ye sorar: "Bu neyin nesidir, hocam?" Hoca şu cevabı verir Yavuz Sultan Selim'e: "Burası bildiğiniz gibi Mevlânâ'nm şehridir efendim. Taşı toprağı Mevlevîdir. İşte böyle gördüğünüz gibi durmadan dönerler." Ben de bilirim Osmanlı Padişahlarından bazıları gibi Yavuz Sultan Selim de yapacağı sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. İşte böylesine bir sefer hazırlığı esnasında vezirlerinden biri ısrarla Padişaha seferin nereye yapılacağını sorunca Yavuz şöyle demiş: "Sen sır saklamasını bilir misin?" Vezir sorduğu soruya cevap alacağı ümidiyle: "Evet hünkârım, bilirim," dediğinde Yavuz, şu susturucu cevabı vermiş: "Ben de bilirim." 82


MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 83 Besmele çekmez Biri Şeyhülislâm ibni Kemal'e gelerek Şair İşreti hakkında de- 'I dikodu yapmaya başlamış. Ve bir ara şöyle demiş: "Haberiniz var mı efendimiz, Şair İşreti şarap içerken Besmele çekiyormuş. Bu küfür değil mi? Bunun hakkında ne buyurursunuz?" Şeyhülislâm İbni Kemal Efendi, başkası hakkında ileri geri konuşan o adama dersini şöyle diyerek vermiş: "İşreti'yi ben çok iyi tanırım. O, su içerken bile Besmele çek- < İl mez. Seni pek iyi görmüyorum Çok güzel bir yaz günüydü. Sarayın bahçesinde Kanunî Sultan Süleyman ile Barbaros Hayreddin Paşa, birlikte geziyorlardı. Kanunî, Barbaros Hayreddin Paşa'yı çok sever ve beğenirdi. Çünkü Barbaros, kocaman haçlı donanmasını Preveze'de mağlûp etmiş, Cezayir gibi bir ülkeyi Osmanlı sınırlarına dahil etmişti. Padişah bir ara: "Paşa, seni pek iyi görmüyorum, canını sıkan bir şey mi var?" diye sordu. Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a geleli bir ay kadar olmuştu. Ama gelir gelmez denizlere özlem çekmeye başlamıştı... Hayreddin Paşa, çok açık sözlü biriydi. Bu yüzden Pa-dişah'a derdini rahatlıkla söyleyecekti. Şöyle dedi: "Allah'a (c.c.) hamdolsun. Sayenizde sıkıntılarımız kalmadı Padişahım. Şu anki derdimiz denizlere olan hasretimizden ileri gelir. Bundan başka da bir derdimiz yoktur." Kanunî gülümsedi bu cevaba ve: "Denizlerden kaç gün ayrı kaldın ki?" diye sordu. Hayreddin Paşa: 84 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Bir ay Padişahım. Evet tam bir ay oldu denizlerden ayrı kalışım." Bunun üzerine Padişah: "Haklısın," dedi. "Denizlerin sultanı olduğun için, hemen hasretlik çekiyorsun." Barbaros şu karşılığı verdi Kanunî'ye: "Ne yapayım Padişahım. Denizde iken karayı, karada iken de denizleri özlüyorum. Çünkü denizlerde kendimi, kara da ise sizi buluyorum." Bu cevap Kanûni'yi öylesine sevindirdi ki, Barbaros'a, hemen denizlere açılması için izin verdi. Bin bir altın yeter Kanunî Sultan Süleyman avlanmaya çıktığı bir gün sağanak yağmura yakalanınca o civardaki evlerden birine sığınır. Sıcak ateşin karşısında ıslanan elbiselerini kuruturken: "Gerçekten şu ateş bin altına bedel," der. Padişah geceyi geçirdikleri evden ertesi gün ayrılırken ev sahibi olan köylüye: "Borcumuz ne kadar?" diye sorar. Uyanık köylü: "Bin bir altın yeter," diye cevap verir. Padişahın hayretler içerisinde kaldığını gören köylü, onun soru sormasına fırsat vermeden sözüne devam eder: "Akşamki ateşin bin altın değerinde olduğunu zaten siz söylemiştiniz. Konaklama ücreti için ise bir altın çok mu fazla?" MEŞHURLARDAN ESPRİLER 85 İnsan derin uyur mu? Evi hırsızlar tarafından soyulmuş olan bir kadın, Kanunî Sultan Süleyman'a gelerek şikâyette bulunur. Padişah kadını dinledikten sonra ona şöyle sorar: "Hırsızların evini soyduğunu duymayacak kadar da insan derin uyur mu?" Evi soyulan kadın, Padişah'm sorusuna şu ilginç cevabı verir: "Biz sizi uyanık bildiğimiz için o kadar derin uykuya dalmıştık." Ne güzel muhariplersiniz 1543 yılında Barbaros Hayreddin Paşa, Fransızlarla beraber Nis'e saldırmıştı. Nis muhasarasının en çekişmeli bir anında Fransızlar Barbaros'a müracaat edip barutlarının bittiğini bildirip ondan barut istediler. Barbaros, bu duruma oldukça kızdı ve yanında bulunan Dük Dankiyen'e şöyle dedi:


"İstanbul'da iken devletiniz büyük ölçüde savaşa hazırlandığını söylemişti. Yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ne güzel muhariplersiniz. Gemilerinizi şarap fıçıları ile doldurup, baruttan başka bir şey unutmuyorsunuz." Hangi düğün daha güzel? Kanunî Sultan Süleyman'ın kız kardeşi Hatice Sultan ile Sadrazam Makbul İbrahim Paşa'nm düğünleri çok güzel olmuştu. Bu düğünden altı yıl sonra şehzadelere yapılan sünnet düğününün de Hatice Sultan ile Sadrazam Makbul İbrahim Paşa'nın düğünlerinden aşağı kalan tarafı yokmuş. Padişah, Sadrazama: "Hangi düğün daha güzel?" diye sorduğunda ondan şu cevabı almış: "Benim düğünüm gibi bir düğün şimdiye kadar yapılmadı ve yapılmayacaktır." Bu cevabı alan Padişah şaşırmış ve: "Nasıl yani?" demiş. Bu soruyu da şu şekilde cevaplandırmış Sadrazam Makbul İbrahim Paşa: "Çünkü sizin düğününüzde benim düğünümde olduğu gibi bir davetli yoktu. Benim düğünüm ise zamanın Süleyman'ı ile şeref lenmişti." Allah (c.c.) dilerse II. Selim henüz şehzade iken yakını olan Celâl Bey'e: "Halk benim hakkımda ne düşünüyor?" diye sorar. Celâl Bey, şu cevabı verir: "Annen ve baban kardeşin Bayezid'i çok sev-mekteler. Asker ise babanın yerine diğer kardeşin Mustafa'nın geçmesini istiyor. Şimdiye kadar senin hakkında ise bir şey söyleyen olmadı." II. Selim kendisine verilen bu haberi şöyle yorumlar: "Annem babam Bayezid'i çok sevse de; asker, Mustafa'nın padişahlığını istese de; eğer Allah (c.c.) dilerse saltanat bana kalacaktır." 86 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 87 Sakal yeniden çıkar Osmanlı Donanması İnebahtı Deniz Savaşı'nda yenilince Sad-1 razam Sokullu Mehmet Paşa, Venedik elçisine şu sözleri söyler: "Siz İnebahtı'da donanmamızı bozmakla sadece sakalımızı traş ettiniz. Ama biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Sakal yeniden çıkar; lâkin kesilen bir kolun yeniden yerine gelmesi mümkün değildir." Kazandığımın yarısı Padişah III. Murat'a oynadığı oyunu bitirdikten sonra kendi-| sine bahşiş verileceği sırada maskara, şöyle der: "Bugün altın istemiyorum, padişahım. Onun yerine yüz değnek vurulsun." III. Murat, bu isteği oyunun bir parçası zannederek isteğin yerine getirilmesini emreder. Elli sopa yedikten sonra maskara: "Hele bir durun," der. "Geride kalan elli sopayı da ortağıma atın." Padişah haklı olarak: "Ortağın da kim?" diye sorar. Maskara: "Her zaman beni buraya çağıran saray bahçıvanı 'benim yü-' zümden para kazanıyorsun' diyerek kazandığımın yansını elimden alıyor. Bu yüzden bugünkü kazandığımın yarısını da o al-sm istiyorum." Konuşmadaki ince espriyi anlayan Padişah onun bu isteğini de yerine getirtir. Burada ne yapıyorsun? Osmanlı tarihinin en renkli simalarından biri de Mehmet Pa-şa'dır. Onu çekemeyenler tarafından "Öküz" lâkabı yaygınlaştırılmıştır. Günün birinde Öksüz Mehmet Paşa'mn çadırında çok sayıda insanın olduğu bir zamanda bir öküzün içeri bakıp bö-ğürdüğü görülmüş. Orada bulunanlar bu tablo karşısında gülünce Paşa, şöyle demiş: "Biliyor musunuz, o, bana ne dedi?" Hiç kimse bir şey demeden meraklı bakışlarla Mehmed Paşaya bakmaya devam etmişler. Paşa, şöyle sürdürmüş sözlerini: "Bana, bu eşeklerle burada ne yapıyorsun, dedi." Kaç çeşit dost var? "Söyler misiniz, kaç çeşit dost var?" şeklindeki soruya Şair Baki, şu cevabı vermiş: "Üç çeşit dost vardır: Bir dost vardır; gıda gibidir. Sen onu her zaman ararsın. Bir dost vardır; ilâç gibidir. Lâzım olduğunda ararsın. Bir dost daha vardır ki; hastalık gibidir. O seni arar."


Negibidir? Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri, bir gün Padişah Ahmed'in gönderdiği hediyeyi kabul etmeyip, geri iade etmiş. Bunun üzerine Padişah da o hediyeyi bir başka âlim olan Abdülmecid Sivasî'ye göndermiş. Abdülmecid Sivasî ise Padişahın gönderdiği aynı hediyeyi kabul etmiş. Bunun üzerine Padişah: 88 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 89 "Abdülmecid Efendi! Aziz Mahmud senin kabul ettiğin hediyeyi kabul etmemişti," dediğinde Abdülmecid Efendi şöyle demiş: "Aziz Mahmud, anka kuşu gibidir. O böyle şeylere itibar etmez ki..." Sultan Ahmed, bu kez de Aziz Mahmud'a: "Senin kabul etmemiş olduğun hediyeyi Abdülmecid Sivasî kabul etti," dediğinde, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri şöyle demiş: "O deniz gibidir; içine bir damla necasetin düşmesiyle pislenmez." Adama göre adam Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralı'na gönderilen İncili Ça-vuş'un elbisesinin bazı yerlerinde yama varmış. Kral, kıyafetinden dolayı yadırgadığı İncili Çavuş'a: "Bana senden başka gönderecek adam bulamamışlar mı?" diye sormuş. Bu soruya İncili Çavuş şu cevabı vermiş: "Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin sebebi bu olsa gerek." Eğer o seni öldürürse Padişahın isteği üzerine bir gün İncili Çavuş, vezirlerden birinin taklidini yapmış. Taklidi yapılan vezir bunu duyunca çok kızmış ve: "Ben onu öldüreyim de âleme ders olsun," demiş. İncili Çavuş vezirin bu sözlerini işitince can derdine düşmüş ve Padişaha gidip durumu anlatmış. Padişah İncili Çavuş'a: "Sen korkma, o seni öldüremez, eğer o seni öldürürse ben de onu asarım," demiş. Bunun üzerine İncili Çavuş, şöyle bir istekte bulunmuş: "Aman Padişahım, o beni öldürmeden önce siz onu assanız olmaz mı?" Ne dediğiniz anlaşılmıyor Padişah IV. Murat, Bağdat'ı almayı düşündüğü sıralarda devletin ileri gelenleriyle bir toplantı yaptı. Bu toplantıda padişah ve yakın çevresi Bağdat'ı almak fikrinde birleşmişlerdi. Ordu komutanlarından biri ise kesinlikle savaştan vazgeçilmesini istiyordu. Tam o esnada dışarıdan bir merkep sesi gelmeye başladı. İşte bu anda IV. Murat, sesini yükselterek şöyle dedi: "Hep bir ağızdan konuşmayın, ne dediğiniz anlaşılmıyor." Bilek ve yürek işi Günün birinde IV. Murad'a katmerli fil derisinden bir kalkan hediye edilmişti. Hediyeyi getiren kişi, bu kalkana ne okun, ne mızrağın, ne de kılıcın işlemediğini övünerek söylüyordu. Sultan IV. Murad, aynı zamanda devrinin en ünlü okçularından biriydi. Padişahın emriyle kalkanı dışarıya çıkardılar ve yine Pa90 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 91 dişahm emriyle birkaç okçu kalkana ok attı; ama delemediler. Şimdi de Padişah deneyecekti. Okunu yayını eline alıp, nişan aldı ve: "Yâ Allah!" diyerek o-ku fırlattı. Sonra da elçiye dönerek: "Git bak bakalım elçi, ok kalkana isabet etmiş mi?" diye sordu. Elçi gidip kalkana bakınca onun delinmiş olduğunu gördü ve şaşkınlığını gizleyemeyerek: "Bu nasıl bir iştir Padişahım?" diye sordu. Padişah: "Bu bilek ve yürek işidir," cevabını verdi. Sonra da, gülerek şöyle şakalaştı elçiyle: "Sakın getirdiğin kalkan önceden delik olmasın..." İmamzâde'nin günahları senin olsun Padişah IV. Mehmed'in divanında tahsildar olarak görev yapan Kara Abdullah, bir gün işleri arz ettikten sonra ellerini havaya kaldırarak Sadrazam ve Kazasker


için de dua etmiş. Rüşvetin had safhaya ulaştığı bugünlerde Kara Abdullah'ın Sadrazam ve Kazasker için de dua etmesi Padişahın dikkatini çeker ve bunun sebebini sorduğunda Kara Abdullah'tan şu cevabı alır: "Çocuğum hasta olduğunda denediğim hiçbir ilâç fayda vermedi. Ben de hastalığa; 'Ey sıtma, çocuğumu bırakmazsan şayet, Anadolu Kazaskeri İmamzâde'nin günahları senin olsun,' dedim-Sonrasında da çocuğum hemen iyileşti." Padişah bu kez de: "Neden Rumeli Kazaskerinin günahlarını yollamadm?" diye sorar. Kara Abdullah, bu soruya da şu cevabı verir: "Ben onu böyle küçük şeylere harcamam, çocuğumun veba olmasına saklarım." Ya boğulurlarsa? Nezir Ağa adlı biri, Boğaz'dan geçen elçi kayığını Sadrazam Daltaban Mustafa Paşaya göstermek amacıyla onun yanına gelir ve şöyle der: "Şu küstahlığa bakınız Paşam. Baldırı çıplak Frenkler, nispet yaparcasına Padişahımızın kullandığı iki kürekli kayığın aynısına binmişler. Üstelik de onun gibi kırmızı şemsiye kullanıyorlar. Kadirşinas bir vezir nasıl olur da böyle bir rezalete sessiz kalır?" Sadrazam, hemen emir çavuşunu çağırarak emreder: "Derhal denize açılarak şu gördüğünüz elçi kayığına yaklaşıp adamların başlarından şemsiyeyi, altlarından da kayığı çekip alın." Çavuş, korku dolu gözlerle Sadrazam'a bakarak endişeyle sorar: "Ama paşam, ya boğulurlarsa?" Paşa, şöyle cevap verir: "Onu da ben düşünecek değilim ya, orasını da yüzmeyi öğretmeyen annesi ile babası düşünsün." 92 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 93 Buyurun cenaze namazına Sizin soracağınız Tütün içme yasağı koyan Padişah IV. Murat, yasağın uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmek maksadıyla bazı geceler sokaklarda dolaşıyordu. Böyle bir gecede Edirnekapı civarında bir yerde ışığın yandığını görüp o tarafa gider. İçeriye girdiğinde, içilen tütünün duman ve kokusuyla karşılaşır. Ve hemen Padişah, o yerin sahibine sorar: "Tütün içmenin yasak olduğunu bilmez misiniz?" Adam, Padişah'ı tanımadığı için umursamaz bir tavırla şu cevabı verir: "Erenler, uzun etme, haydi sen işine git." IV. Murat daha sert bir sesle sorar: "Padişahın emrine karşı gelenin sonunun ne olduğunu hiç görmedin mi?" Bu sorulardan şüphelenen mekân sahibi: "İsminizi bağışlar mısınız?" der. Padişah sadece: "Murat," der. Adam yutkunarak: "Sultanlığı da var mı bu Murat'ın?" diye sorar: "Evet," cevabını alınca da hemen yere uzanarak şöyle söyler: "Öyle ise buyurun cenaze namazına." Bir Ramazan günü III. Mustafa'nın veziri Koca Ragıp Paşa'nın konağında yapılan sohbet esnasında Ragıp Paşa Şair Haşmet'e hitaben: "Senin de borcun var mı Haşmet," diye sor- > muş ve ondan şu cevabı almış: "Evet Efendim, var." "Ne kadar?" diye sorunca da: "Mahalle bakkalına bin kuruş, kasaba beş yüz kuruş..." şeklinde cevap almış. Ragıp Paşa sorusunun anlaşılmadığını düşünerek şu açıklamayla birlikte tekrarlamış sorusunu: "Ben onu sormuyorum, oruç borcun var mı onu soruyorum." Şair Haşmet, bu soruyu da şöyle cevaplamış: "Paşam oruç borcunu Allah sorar. Sizin soracağınız kul borcudur." O, Hamal Ali Paşa olur Hekimoğlu Ali Paşa, doğru, cesur ve iş bilen bir vezirdi. Yalnız Padişahla arası pek iyi değildi. Çünkü III. Osman, çevresindekilerin etkisiyle sürekli fikir değiştiriyordu. Yine bir gün Hekimoğlu Ali Paşa, Padışanm İ^ni yerme getirmemişti. Duruma kızan III. Osman, Ali Paşa'ya: "Ben şimdi seni azleder, yerine de hamallar kâhyası Ali 94


MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 95 Ağa'yı vezir yaparım," dediğinde Hekimoğlu Ali Paşa'nm cevabı şu oldu: "Elbette yaparsınız Padişahım; lâkin o, Hammal Ali Paşa olur, Hekimoğlu Ali Paşa olamaz." Telâşlar bu kadar tutuşmazdı ki Sultan III. Mustafa 'telâş' ile 'talaşı birbirine kar ıştır irmiş. Her zaman 'talaş'a 'telâş', 'telâş'a da 'talaş' dermiş. Kendisini bu hususta uyarmak istemişler; ama buna kimse cesaret edememiş. Saraydakiler uygun bir şekilde bu konuda Padişahı uyarmayı plânlıyorlarmış. Bu sırada Padişahın Nedimi: "Ben bu işi hallederim, siz merak etmeyin; ama bana bir hafta müsaade edin. Eğer beni Padişahımız soracak olursa, 'Bir kaza geçirdi, evi yanıyordu, kendisi kurtuldu kurtulmasına ya biraz rahatsız. Birkaç güne kadar gelir,' deyin," demiş. Ve Nedim bir hafta sonra saraya gelip Padişahın huzuruna çıkmış. Padişah: "Geçmiş olsun, bir kaza geçirmişsiniz, anlat bakalım, nasıl o' du?" diye sormuş. Nedimi, plânını şöyle uygulamaya koymuş: "Refikam bir gün patlıcan kızartmaya başlamış. Talaşları yığarak tutuşturmuş. Talaşlar birden alev alınca hanımı bir telâş almış ki, sormayın. Ne yapacağını bilemez olmuş. Talaşlar ya-nmca bizimki telâşlanmış, bizimki telâşlandıkça talaşlar alevlenmiş. Neyse efendim, alev alev talaş, bizim hanımda ise yine öylesine bir telâş ki..." Padişah Nedimin sözünü keserek şöyle demiş: "Canım, hanımın o kadar talaş etmeseydi, telâşlar bu kadar tutuşmazdı ki." Aptallar defteri Şair Haşmet, aptal olduklarına inandıkları adamlar için bir aptallar defteri oluşturmuş. Bu çalışmadan Sadrazam Koca Ragıp Paşa'nın haberi olunca Haşmet'e: "Bu defterde benim de ismim var mı?" diye sormuş. Haşmet: "Var efendim," diye cevap verince Sadrazam şaşırmış ve: "Neden benim ismim var?" diye sormuş. Haşmet bunun sebebini şöyle izah etmiş: "Çünkü siz, geçenlerde bir adama borç para verdiniz?" Sadrazam yine şaşkınlıkla şu soruyu sormuş: "Ya o adam bana borcunu öderse ne olacak?" Haşmet bu soruya da şu cevabı vermiş: "O zaman defterden sizin adınızı siler, yerine size borcunu ödeyenin ismini yazarım Paşam." Aynı şeyi hatırlatıyor Padişah III. Ahmet, günün birinde yanında bulunan adamlarından birine şöyle der: "Musiki bana, Cennet kapısı açılırken çıkan ses gibi geliyor." Adam, Padişahın gözüne girmek için: "Aman Hünkârım, musiki bana da aynı şeyi hatırlatıyor," der. 96 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 97 III. Ahmet, kendisine yaranmak gayesi ile kılıktan kılığa giren adamı şöyle diyerek susturur: "Sana gelen Cehennem kapısı kapanırken çıkardığı gıcırtıdır." Size de mi yemin ettirdi? Padişah III. Mustafa, bir gün Ragıp Paşa'yı huzuruna çağırtarak şu isteğini söyler. "Bana Haşmet'i çok kişi methetti. Bir gün şu Haşmet'i çağır da kendisini bir dinleyeyim." Ragıp Paşa: "Ferman Padişahımızmdır," diyerek huzurdan ayrılır. Hemen Haşmet'i buldurup ona şöyle der: "Bak Haşmet. Padişahımız seni huzuruna istedi. Onu eğlendirmek için elinden geleni yap. Yalnız, bilmen gereken bir husus var o da şu: Efendimizin huzurunda paradan puldan söz açarsan kellem orada bırakırsın ona göre. İşte bu yüzden onun yanında paradan puldan söz etme." Bunun üzerine Haşmet de Paşaya: "Sen merak etme Paşam," der. Ragıp Paşa yine de işi garantiye almak istediği içinşöyle diyerek onun yemin etmesini ister: "Sana güvenilmez Haşmet, hele sen Besmele çekip bir yemin et bakalım." Bunun üzerine Haşmet, istek üzerine birkaç kez yemin ettikten sonra sarayın yolunu tutar. Padişah onu bekletmeden huzuruna kabul eder. Haşmet yaptiğl ssprilerlç,anlattığı nüktelerle Padişah III. Mustafa'yı doyasıya güldürür. Bu arada da


'Padişah, bunca güldürmeme elbetteki bir şeyler verir,' diye düşünür. Ama böyle bir düşünce Padişahın aklının ucundan bile geçmez. Yalnız, para yerine Haşmet'e sıkça iltifatta bulunup memnuniyetini: "Çok güzel Haşmet, durma devam et," diyerek dile getirir. Bir müddet sonra da: "Seni yine çağırtacağım Haşmet," şeklindeki sözlerle uğurlar onu. Haşmet düşünceli düşünceli saraydan çıkmak üzere iken bir mabeyincinin: "Sizi oldukça düşünceli görüyorum, bir sorun mu var?" diye sorması üzerine Haşmet de: "Padişah'a arzedilecek bir husus vardı, onu söylemeyi unuttum da onu düşünüyorum," der. Padişah, durumdan haberdar edilince Haşmet'i tekrar huzuruna kabul eder. Haşmet, Padişaha şöyle der: "Özür diliyorum Padişahım. Size bir şey sormayı unuttum. İzninizle onu soracaktım. Ben huzurunuza çıkmadan önce Ragıp Paşa bana 'Sakın ola Padişah'ın huzurunda paradan puldan bahsetme' dedi ve üstüne üstün bir de bunun için yemin ettirdi. Acaba benden önce huzurunuza çıkıp; 'Haşmetin yanında sakın paradan puldan söz etmeyin,' diye size de mi yemin ettirdi?" Haş-met'in meseleye böylesine yaklaşımı ve bu zekâsı Padişahın hoşuna gittiği için ona yüklü bir bağışta bulunur. Tebrik ederim seni Koca Ragıp Paşa bir gün kendi adını vermiş olduğu kütüphaneye gitmiş. Bir de bakmış ki; rafların, kitapların üstünde bir karış toz, her köşeyi örümcek ağı sarmış, her taraf pislik içerisinde. Hemen kütüphane memurunu bulup şöyle demiş: "Tebrik ederim seni, doğrusu çok emniyetli birisin; sana teslim edilen hiçbirşeye elini bile sürmemişsin." 98 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 99 V Ben de yemin edeceğim Sadrazam Koca Ragıp Paşa, bir gün meclisinde bulunanlara sorar: "Kim rüşvet almadığına dair yemin edebilir?" Orada bulunan herkes rüşvet almadıklarını söyleyerek yemin eder. Sadrazam, Şair Haşmet'in ses çıkarmadığını görünce ona dönerek: "Hayırdır Haşmet. Sen herhangi bir şey söylemediğine göre çok rüşvet almış olmalısın." Haşmet şöyle cevap verir: "Paşam, yalan yere yemin edenlerin çatlayacağına dair bir inanç vardır. Ben şimdi bu efendilere bakıyorum, şayet bunlar çatlamaz ise ben de yemin edeceğim." Bu kadar çok bile Bir arife günü Sadrazam Koca Ragıp Paşa ile şair Haşmet, Sadrazam Kuyucu Murat Paşa Türbesini ziyarete giderler. Koca Ragıp Paşa, türbedârı kızdırmak maksadıyla ona şöyle der: "Efendi! Burada yatan kişi sıradan biri değildir. Bu kişi gazi ve savaşçı bir vezirdir. İşte bu yüzden sandukasına, kavuğuna, sarığına çok dikkat etmelisin." Türbedâr: "Baş üstüne Paşam," der. Sadrazam devam eder: "Kendisi büyük adamdır. Ona göre ilgi gösterip, hizmetinde kusur etmemelisin." Oruçlu türbedâr iyice sinirlenir; ama susmaya devam eder. Sadrazam konuşmasını şöyle sürdürür: "Türbedâr efendi, anladın değil mi? Merhumun kavuğunda, sarığında toz toprak namına bir şey bulunmamalı." Türbedâr bakmış ki sadrazamın sözleri bitecek gibi değil, daha fazla dayanamayarak şöyle der: "Efendim, bu adam bu gece yerinden kalkıp da yarın sabah, bayram namazına gidecek değil ya. Bu kadar çok bile." Satıp yesene Kaptanıderya Çenge-loğlu Tahir Paşa görevinden atıldıktan sonra kendisini ziyarete gelen bir dostuna geçim sıkıntısı çektiğini, zor günler geçirdiğini söylemiş. Arkadaşı ÇengeloğluJ-nun kendisine anlattığı şeyler için oturup ağlamaya başlamış. Tahir Paşa, arkadaşı ağlarken bir yandan da konuşmasını şöyle sürdürmüş:


"Aslında çok değerli bir kılıcım var; ama bir türlü kıyamıyorum; ne de olsa Padişahımızın armağanı. Bir de çok süslü bir çubuk takımım var; ama o da padişahımızın hediyesi. Padişahımızın bir başka hediyesi ise süslü bir kutu. Onu da elden çıkarmak istemiyorum..." Çengeloğlu, böylesine değerli eşyalarının varlığından bahsedince arkadaşı, sinirli bir şekilde şöyle demiş: "Bu kadar çok malın var da beni ne diye bir saattir ağlatıyorsun be adam. Ne duruyorsun, satıp yesene." Çok katı yüreklisiniz Sadrazam Koca Ragıp Paşa aynı zamanda bir divan şairidir. O devrin kadın şairlerinden olan Fitnat Hanım ile aralarında bir 100 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 101 gönül ilişkisi yaşandığı söylenir. Bir gün Sadrazam, Fitnat Ha-nım'a: "Elmasım, çok katı yüreklisiniz," der. Fitnat Hanım hiç düşünmeden Sadrazama şöyle karşılık verir: "Katılık, elmasın yapısı gereğidir." Perhizine devam etsin Kendisinin şair olduğuna inanmış biri, yazdığı saçma sapan şeyleri İzzet Molla'ya göndermiş. İzzet Molla, kendisine gönderilen dosyaya şöyle bir bakmış ve dosyayı getiren uşağa: "Beyefendiye selâm söyle, perhiz etsin," demiş. Buradaki inceliği anlamayan, şair geçinen o şahıs bir müddet sonra başka şeyler de karalayarak tekrar göndermiş. İzzet Molla, ikinci kez gönderilen şiirlere de şöyle bir baktığında yine: "Beyefendiye selâm söyle, perhiz etsin," demiş. Buradaki inceliği yine anlayamayan o şahıs birkaç gün sonra üçüncü bir dosyayı da gönderdiğinde uşak henüz daha dosyayı çıkartmadan İzzet Molla: "Hiç zahmet etme. Sen efendine söyle, o perhizine devam etsin," dediğinde uşak: "İyi ama efendim, beyefendi perhiz yapa yapa bir deri bir kemik kaldı," deyince İzzet Molla şöyle demiş: "Söyler misin, beyefendi perhiz ediyorsa bu herzeleri ortaya kim çıkartıyor?" Görevslz memurlar Halet Efendi, bir gün Padişah II. Mahmut'un yanında konuşurken görevsiz memurlar diye bir ifade kullanmış. Bu tabir Padişahın son derece ilgisini çekmiş ve hemen sormuş: "Hiç görevsiz memur olur mu?" Tabirin sahibi: "Olmaz olur mu Hünkârım?" demiş ve eklemiş. "Sadrazamın imamı, Şeyhülislâmın berberi ve bir de bendeniz." Bu açıklamadan tam bir şey anlayamayan Sultan: "Nasıl yani?" diye sorar. Halet Efendi, hemen şu açıklamayı yapar: "Padişahım, Sadrazamın dairesinde imam namaz kıldırmaz; maaşını alır. Şeyhülislâm'ın başı keldir, saçı kesilmediği halde berberi yine de para alır. Ben de bir iş yapmamama rağmen sadece konuşmakla maaşımı alırım." Halet için ne buyurursun? Padişah II. Mahmut, idam edilen Sait Halefin mezarının bulunduğu Galata Mevlevihanesine gelir. Kendisini karşılayan Mevlevi Şeyhi Kudretullah Dede'ye Halefin mezar taşını gösterip: "Şeyhim, bu Halet için ne buyurursun?" der. On yıldan fazla bir süre, halkı canından bezdiren bu şahıs için halk arasında şöyle bir şey söylenirmiş: "Ne kendi eyledi rahat, ne verdi halka huzur Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur." Şeyh Efendi, Padişahın sorusuna engin hoşgörüsüyle şöyle cevap verir: "Efendimiz, o da bir Halet idi, geldi geçti." 102 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 103 Rahat bir uyku uyusam Rusya'nın istekleri karşısında Padişah II. Mahmut, Divan şairi Keçecizâde İzzet Molla'nm fikrini öğrenmek ister. Keçecizâde, düşüncelerinin yer aldığı bir tasarıyı Padişaha sunar. Bunun sonucunu öğrenmek amacıyla da sık sık saraya gidip gelir. Yine bir gün böyle bir maksatla saraya geldiğinde, cahil olan Kızlara-ğası ona şöyle der:


"Molla Efendi, o Rus Çarı'na tacı biz vermedik mi? Sen niye endişe ediyorsun ki; padişahımız ondan tacı almasını da bilir." Adamın bu tavrı karşısında, İzzet Molla, ellerini havaya kaldırıp şöyle dua eder: "Allah'ım, şu adamın aklını bir gece olsun bana versen de, hiç değilse rahat bir uyku uyusam." Neden Müslüman olmuyor? Şair Keçecizâde İzzet Molla'nm evinde yapılan sohbetlerin birinde Menas Efendi adlı bir gayri müslimin, İslâmî bilgilerden pek çoğunu bildiği konuşuluyor-muş. O mekânda bulunan cahil bir adam: "İyi de bu adam bu ka—^—ıı, ______ dar bilgili olduğu halde neden Müslüman olmuyor?" diye sorunca, Keçecizâde İzzet Molla şöyle demiş: 104 MEŞHURLARDAN ESPRİLER I "Peki sen bu kadar cahil olduğun halde neden Hıristiyan olmuyorsun?" Elmas parçası Bir gün Sadrazam M. Emin Ali Paşa, Sadrazam Mustafa Reşit Paşaya şöyle sormuş: "Ahmet Vefik Paşa'yı sık sık nazır yapıp, sonra da görevinden alıyorsunuz. Böyle yapmanızın sebebi ne ola ki?" Mustafa Reşit Paşa, hafifçe tebessüm ederek soruyu şöyle cevaplandırmış: "Ahmet Vefik Paşa, kaldırım taşı büyüklüğünde bir elmas parçasıdır. Bu yüzden sokakta bırakmak mümkün olmadığı gibi bir yüzüğe taş olarak da kullanmak mümkün değil." Gerisini sonra konuşuruz Padişah Abdülmecit, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşayı yeniden Serasker (Milli Savunma Bakanı) olarak tayin etmek istemiş. Padişahın bu düşüncesini bilen yakınları, Paşanın böyle bir görevi almayacağını söylemişlerse de Padişah derhal Paşayı huzuruna çağırıp şöyle demiş: "Sana bir teklifim var. Yalnız şimdi bunun üzerinde uzun konuşamayacağım. Seni Serasker olarak tayin ettim. Bunun üzerinde benimle uzun süre konuşmak isteyeceğini biliyorum. Ama benim şu an için buna zamanım yok. Hele sen bu görevi bir kabul et. Sonra bunu detaylı bir şekilde konuşuruz. Tamam mı?" Paşa, görevi kabul etmeden üzerinde konuşmak istediğini söylemişse de Padişah, şu cümle ile onu ikna ederek göreve atamış bile. MEŞHURLARDAN ESPRİLER 105 "Dedik ya işim çok, zamanım yok diye. Hele sen tamam, de gerisini sonra konuşuruz." Bu ne cesaret? Kaptamderya Çengeloğlu Tahir Paşa İzmir Valiliği yaptığı sıralarda bir gün redif askerleri ayaklanıp konağına saldırmışlar. Paşa, hemen hazırlanıp ayaklananların arasına dalmış ve: "Siz Çengeloğlunu öldü mü sanırsınız?" diye bağırmış. Paşayı aralarında böylesine cesaretli gören isyancılar hep birden dağılmış ve sözkonusu isyan böyle bastırılmış. Bu başarısı dolayısıyla kendisini tebrik etmeye gelenler: "Bu ne cesaret Paşam," demişler. "Ya isyancılardan biri çıkıp da tüfeğini size doğrultup ateşleseydi?" Çengeloğlu Tahir Paşa şöyle cevaplandırmış soruyu: "Bilmez misiniz? Çengeloğlunu vuracak tüfeğin tetiğini çekmek için on iki manda lâzımdır." Beş yüz beş kuruş Rodos adasında bir Konsolos Hıristiyan halkını devamlı hükümet aleyhine kışkırtırmış. Durumdan haberdar olan Kaptamderya Çengeloğlu Tahir Paşa, Konsolosu birkaç kez: "Size buranın havası pek yaramıyor," diyerek kibarca uyarmış. Konsolos, bu uyanları hiç dikkate almadığı gibi faaliyetini de kendi çapında sürdürmeye devam etmiş. Paşa bu duruma daha çok sinirlenerek Konsolosun adadan ayrılmasına vesile olacak olan şu sözleri söylemiş: "Siz beni beş yüz beş kuruş zarar ettireceksiniz. Sizi vurup öldürmesi için önce beş yüz kuruşa bir köle alacağım. O seni öldürdükten sonra da beş kuruşa bir ip alıp köleyi asacağım." Neyse, siz geldiniz ya


Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, İstanbul'a gidecek olan Nedimi Şair Nihat Bey'den gelirken getirmesi için beyaz renkli, çok iyi bir eşek istemiş. Fakat Nihat Bey eşeği almayı unutmuş. Mısır'a geldiğinde ise Paşa haklı olarak hemen sormuş: "Nihat Bey, bizim eşek nerede kaldı?" Şair şaşkınlıkla şöyle demiş: "Vallahi unuttum Paşam, şimdi sizi gördüm de hatırıma geldi." Paşa, aldığı cevaba hiç memnun olmamış; ama yine de gülümseyerek şöyle demiş: "Neyse, siz geldiniz ya, artık lüzumu kalmadı." 106 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 107 Aman üstad Hattat Yesarîzâde Mustafa İzzet, kalabalık bir insan topluluğuna, karanlık bir gecede Boğazı kayıkla nasıl geçtiğini şöyle anlatmaya başlamış: "İftara gidiyordum. Deniz çok dalgalı olduğu için gideceğimiz yere oldukça geciktik. İftar topu biz denizde iken patladı. Yanımızda yiyecek bir şey olmadığı için çubuğumu yakarak orucumu açayım, dedim. Bir kutu kibrit yaktığım halde bir türlü çubuğumu yakamadım. Bu arada dalgalar kayığı öylesine kaldırıyordu ki; bir ara Ortaköy Camii'nin minaresinin kandillerine kadar çıkmaya başladık." O mekânda bulunanlardan biri Yesarîzâde Mustafa İzzet'in bol keseden attığını görünce daha fazla dayanamayıp şöyle demiş: "Aman üstad, Ortaköy Camii'nin minaresinin kandillerine kadar çıkmışken neden çubuğunuzu kandillerden yakmadınız ki?" RagıpAğa Mabeynci Ragıp Ağa, Paşa olarak valiliğe atanmış. Göreve başlamadan önce büyük adamlara uğrayıp, onlarla vedalaşmak istemiş. Uğradıkları arasında emekli olduktan sonra yalısında istirahata çekilen Sadrazam Koca Hüsrev Paşa da varmış. Hüs-rev Paşa, ziyaretine gelen Ragıp Paşayı: "Buyurunuz Ragıp Ağa," diye karşılamış. Sohbet boyunca Ragıp Paşaya, Koca Hüsrev Paşa, devamlı Ragıp Ağa diye hitap ettiği için Ragıp Paşa, içinden herhalde Paşaya, Paşa olduğumu anlatamadım demiş ve Paşa olarak atandığını bir kez de şöyle anlatmayı denemiş: "Paşam, Efendimiz, bendenizi huzura çağırıp; 'Sana vezirlik verdim, artık paşa oldun,' deyince öyle sevindim ve öyle şaştım ki anlatamam." Sadrazam bu kez de şöyle demiş: "Evet, Ragıp Ağa oğlum. Size vezirliğin verilmesini işittiğimizde biz de çok şaştık." Domuz eti yemek haramdır Şeyh Şamil, esir düşmüştü. Önüne getirilen yemeği büyük bir iştahla yediğini gören Rus Generali, Şeyh Şamil için; "Beni yemesinden korktum," der. Bu söz Şeyh Şamil'e iletildiğinde o da Rus Generaline iletilmek üzere şöyle der: "Generaliniz boşuna korkuyor. Ona söyleyin, bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır." Maaşının yarısı Padişah Abdülmecit'e, Maliye Nazırı Abdurrahman Nafiz Paşa: "Fuat Paşa'nm giydiği mestin değeri 150 kuruştur. Hem de Frenk sahtiyan derisinden (cilalanmış keçi derisi)'dir," şeklinde şikâyette bulunmuş. Padişah da bu sözleri Sadrazam Keçeci-zâde Fuat Paşaya söyleyince ondan şu cevabı almış: 108 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 109 "Doğrudur efendim. Ben izzet-i nefsim olduğundan öyle giyerim. Onun ise izzeti nefsi olmadığı için Kayseri sahtiyan derisinden 30 kuruşa mest giyer. Sayenizde ikimiz de aynı maaşı alıyoruz. 0,30 kuruşa mest giyiyor da maaşının yarısını hazineye mi veriyor?" Avrupa'yı alt üst ederler


Serasker ve Kaptanıderya Süleyman Refet Paşa, Paris elçiliğinden yurda döndükten birkaç gün sonra resmî bir törene katılmış. Törende vezirlerden biri önce askerlere sonra da Paşaya bakıp: "Acaba bu askerler gibi kaç askerimiz daha olsa Avrupa'nın altını üstüne getiririz Paşam?" diye sormuş. Paşa, gülümseyerek şu cevabı vermiş: "Askere lüzum yok ki. Efendilerimizden bir ikisi gidip de yönetimi ellerine alsalar Avrupa'yı altüst ederler." Sigorta şirketlerinin levhaları Eski Türk evlerinin dış duvarlarına da Yâ Hafız levhaları (Muhafaza eden Allah (c.c.) anlamında) asılırdı. İngiliz Büyükelçisi böyle bir levhayı görünce Keçecizâde Fuat Paşaya: "Bunlar nedir?" diye sormuş. Fuat Paşa da tam ingiliz'in anlayacağı bir şekilde şu cevabı vermiş. "O gördükleriniz, Osmanlı sigorta şirketlerinin levhalarıdır." i Neyle yapıldı? Keçecizâde Fuad Paşa; ileri görüşlü ve yenilikçi birisiydi. Onun yaptığı bazı işler kimilerince beğenilmezdi. Bu yüzden hasımları onu sık sık eleştiri yağmuruna tutarlar, hakkında ileri geri konuşurlardı. İstanbul sokaklarını bir ara yer yer kaldırımlarla süslemesi de ayrıca hakkında dedikoduların çıkmasına neden oldu. Bir gün devletin ileri gelenlerinden biri ona: "Bu kaldırımlar neyle yapıldı?" diye sordu. Fuat Paşa'nm cevabı şöyle oldu: "Bize atılan taşlardan yapıldı." Ben daha çok İftihar ederdim <u Çarlık idaresi tarafından yakalanıp esir edilen Şeyh Şâmil'e Çar II. Aleksandır: "Sizin gibi büyük bir insanı misafirim görmekle iftihar ediyorum," dediğinde Şeyh Şamil'den şu cevabı almış: "Siz benim misafirim olsaydınız, ben daha çok iftihar ederdim.' 110 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 111 Nasıl huzurunuza çıkabilirdim ki? Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşanın huzuruna bir gün Antep-li halk şairi Hasırcızâde Hafız Mehmed Ağa gelir. Sadrazamın huzurunda kendisini bugünkü ifadesiyle şöyle tanıtır: "Ayağının toprağına başımı koymaya hazırım. Bu, benim yaratılışımda vardır; zira ben Hasırcızâde'yim." Fuat Paşa önce gülümsemiş sonra da: "Duyduğuma göre İstanbul'a geleli hayli zaman olmuş. Siz hasırcı, ben de keçeci olduğuma göre, neden şimdiye kadar gel-medin?" diye sormuş. Bu soruyu şu şekilde cevaplandırmış Hasırcızâde Hafız Mehmed Ağa: "Doğru söylersiniz efendim, lâkin şahsınız keçeyi sudan çıkardınız. Bizim hasır ise hâlâ ayaklar altında. Ben bu hâl ile nasıl huzurunuza çıkabilirdim ki?.." Ahmed müsaade etmez Yetmişlik bir kadının otuz yaşındaki bir gençle evlenmek istediğini Sadrazam Keçecizâde Fuat Paşaya söylemişler. Fuat Paşa: "Ahmed müsaade etmez," demiş. "Hangi Ahmed?" diye sorduklarında da şu cevab�� almışlar: "Karacaahmed." Bırakın, öyle kalsın Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil, esir olduğu sıralarda, Ruslardan namaz kılmak için kendisine bir yer göstermelerini ister. Bu isteği üzerine onu sarayın kilisesine götürürler. Kilisede Şeyh Şâmil namaz hazırlığı yaparken, Ruslar da onun rahat etmesi için kilisedeki putu örtmeye çalışırlar. Bunu gören Şeyh Şâmil hemen onlara: "Bırakın, öyle kalsın," der. Sonra da şöyle sürdürür sözlerini: "Şâmü'in esarette ve burada namaz kıldığına mahşerde o da şehâdet etsin." Hiç utanmıyor musun? Sultan Abdülaziz son derece hoşgörülü bir padişahtı. Kendisi oldukça sade giyinmeyi severdi. Sarayda genellikle bir entari giyer, ayaklarına terlik geçirir, başına da takke örterdi. Bir gün Sadrazam Âli Paşa, Padişah'm huzuruna


girmek için izin istedi. Sultan Abdülaziz bu sırada odasında istirahatta bulunuyordu. İzin verilince Başmabeyinci, Sadrazamı aldı ve Padişahın huzuruna götürdü. Fakat Âli Paşa, Padişahı gecelikle karşısında görünce hemen odadan çıktı. Sonra da sesini Padişaha duyurmak için yüksek sesle Başmabeyinci'ye: "Hiç utanmıyor musun be adam? Padişahımız gecelik entarisiyle dinlenirlerken, nasıl olur da beni onun huzuruna çıkarırsın?" Sultan Abdülaziz bunu duyar duymaz taşın kime atıldığını anladı ve şöyle dedi: "Adam bize ders verdi." Sonra da hemen giyindi ve Sadrazamı bundan sonra hep giyinik olarak karşıladı. 112 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 113 İyilik gözü verilmediğinden Mısırlı Mustafa Fâzıl Paşa, Mısır hidivliğini alamadığı için Sultan Abdülaziz'e oldukça kızgındı. Henüz Paris'e kaçıp Padişah aleyhine propagandalara girişmemişti... Şu anda Padişah'm yanında kalıp çevresini kötüleyerek sonuç alma düşüncesin-deydi. Bir gün Padişah'a, Keçecizâde Fuad Paşa'yı kötüledi. Bu duruma Padişah fena halde sinirlenmişti. Bir sebeple Mustafa Fazıl Paşa'yı huzurundan çıkarttı. Sonra da Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa'yı huzuruna çağırttı. Kendisi hakkında Mustafa Fazıl Paşa'nm neler anlattığını söyledi. Bunun üzerine Fuad Paşaya: "Ne düşünüyorsun?" diye sordu. Fuad Paşa tarih sahnesinde hazır cevaplılığı ile şöhret bulmuş ender isimlerden birisiydi. Gülümseyerek Padişah'a şöyle dedi: "Cenâb-ı Hak bir insana iki göz vermiştir Padişahım. Bu gözlerden biri iyi şeyleri öteki de kötü şeyleri görür. Mustafa Paşaya iyilik gözü verilmediğinden, o her gördüğü şeyi kötü görmektedir." Milletin gözü açılırsa Sultan Aziz, Mustafa Fazıl Paşaya sormuş: "Hürriyet ve maarif sayesinde milletin gözü açılırsa ne olur? Hiç düşündünüz mü?" Mustafa Fazıl Paşa, bir iki saniye düşündükten sonra şöyle cevap vermiş: "Ne olacak, millet bizim cahilliğimizi ve kendi ıztırabını feci bir şekilde işte o zaman anlar." Kahve içme bahanesi Sadrazam Ahmet Ve-fik Paşa, Adalet Bakanı iken borcunu ödemeyen bir adamı kahve içme bahanesiyle dairesine çağırmış. Adam içeride oturup kahvesini yudumlarken Paşa, onun kapıda duran atını sattırıp borcunu ödetmiş. Sonra da borçlu şahsa şöyle demiş: "Borçlu olarak at üstünde gitmektense, borçsuz olarak yürümek daha iyidir." Ecnebi bir cisim Sultan Abdülaziz'in mabeyincisi olan Nevres Paşa, bir gün nasıl olduysa yemek yerken kemik yutmuş. Midesindeki kemiğin kendisini rahatsız etmesi üzerine bir doktor çağırmışlar. Gelen doktor Nevres Paşa'yı bir güzel muayene ederken bir ara aradığı kemiği bulup, şöyle müjde vermiş: "İşte burada ecnebi bir cisim var." Nevres Paşa heyecanla hemen sormuş: "Aman hekim bey, ecnebi dediğiniz o cisim sakın Rus sefareti baştercümanı olmasın?" 114 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 115 Efendimin hiddeti Padişah Abdülaziz, günün birinde Kazasker Mustafa İzzet'e çok kızdığı için onu meclisinden uzaklaştırmış. Kazasker buna çok üzülmüş tabiî. Bir müddet sonra da Cuma günleri Ayasof-ya Camiinde hutbe okumaya başlamış. Bir Cuma günü Padişah Abdülaziz, Cuma namazı kılmak için Ayasofya Camiine geldiğinde hutbe okuyanın kim olduğunu hemen tanımış. Sonra Kazaskeri yanına çağırıp, üzerindeki elbiseyi göstererek: "İzzet, bu ne hâl?" diye sormuş. Kazasker Mustafa İzzet, Padişahın kendisini affettiğini söylemesinden önce bir derviş gibi eğilmiş sonra da şöyle demiş: "Efendimin hiddeti, derviş etti İzzet'i." Bir örnekle açıklayayım Padişah Abdülaziz, Sadrazam Keçecizâde Fuat Paşaya sormuş: "Ali ve Rüştü Paşalarla senin aranda nasıl bir fark var?"


Fuat Paşa, hemen cevaplandırmış soruyu: "Bu farkı bir örnekle açıklayayım efendim. Yeni bir köprü yapılmış olsa üzerinden ben düşünmeden geçerim. Ali Paşa, köprünün ne kadar sağlam olduğunu inceledikten sonra geçer. Rüştü Paşa ise köprüden bir alay asker geçirdikten sonra geçer." Birazcık insaf edin Sadrazam Keçecizâde Fuat Paşaya, Ermeniler arasında bir sorun olduğu bildirilmiş. İstanbul'da ölen zengin bir Ermeniye sahip çıkmak için Katolik Ermeniler ile Gregoriyen Ermeniler arasında olay çıkmış. Her iki taraf da sözkonusu Ermeninin kendi116 MEŞHURLARDAN ESPRİLER lerine verilmesini istiyormuş. Sadrazam ilk önce Katolik Ermenileri dinlemiş sonra da: "Ölen zengin Ermeninin Katolik olarak öldüğüne emin misiniz?" diye sormuş. Ermeniler hep birden: "Evet," demişler. Sadrazam, sonra da şöyle sormuş: "Demek ki ölenin ruhuna siz sahip çıkıyorsunuz?" Katolik Ermeniler yine hep birlikte: "Evet," demişler. Fuat Paşa, daha sonra olayı şöyle sonuçlandırmış: "O halde birazcık insaf edin de; hiç değilse cesedi Gregori-yenler alsın." Seni selâmlıyorlar Sadrazam Ahmet Ve-fik Paşa, Bâbıâliye arabası ile görevine gelirken yanına hiçkimseyi almazmış. Bu yüzden kapıdaki görevliler onu tanımadıkları için selâm vermezlermiş. Sonunda Sadrazama, arabasının yanına uşaklarından birini aldırmışlar. Bundan sonra Sadrazamın arabasına selâm verilmeye başlanmış. Günün birinde böyle bir selâmlama anında Ahmet Vefik Paşa, yerinden kalkıp uşağa şöyle demiş: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 117 "Ne duruyorsun? Bak seni selâmlıyorlar, haydi sen de onları selâmlasana." İftira etmişler II. Abdülhamid, Edirne Valisi İzzet Paşayı çok severmiş. Baba yadigârı olması dolayısıyla da onunla özel ilgilenip sık sık hatırını sorarmış. Yine bir gün huzuruna çağırıp hâlini hatırını sorduktan sonra şunu sormuş: "İzzet Paşa, bana senin herkese 'teres' diyerek hakarette bulunduğunu söylediler. Bu doğru mu?" İzzet Paşa kendisini ispiyonlayanlara sinirlenip bir an boş bulunarak, II. Abdülhamid'e şöyle cevap vermiş: "Söylediğinizin aslı yoktur efendim, teresler bana iftira etmişler." Duydun mu? Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa'nm yalısına, Sadrazam Mithat ve Rüştü Paşalar yemeğe davet edilmişler. Yusuf Kâmil Paşa, yemekten sonra getirilen çileği yanlışlıkla tuza banarak yedikten sonra: "Aman, ne kadar da leziz oldu," demiş. 118 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Şirvanizâde Rüşdü Paşa da aynı şekilde çileği tuza banarak yedikten sonra: "Evet Paşam," demiş. "Gerçekten çok leziz oldu." Bu tabloyu dikkatlice izleyen Mithat Paşa, hemen yanında bulunan Menas Efendi'ye: "Duydun mu?" diye sormuş. Menas Efendi'de şöyle cevap vermiş: "Hiç duymaz olur muyum efendim. Çilek meclisinde zararı yok; ama Bakanlar Kurulu'nda da maalesef böyle oluyor." Sen sağ ol paşam II. Abdülhamid'in sadrazamlarından olan Cevad Paşa ile Sarraf Hayimaçı bir araya gelmişler. Cevad Paşa Sarrafa takılmak için: "Nasılsın, şeytanın sol bacağı," demiş. Sarraf Hayimaçı şöyle cevaplandırmış bu soruyu: "Sen sağ ol paşam."


Sen zurna çalmasını bilir misin? II. Abdülhamit zamanında Münasebetsiz Mehmed Efendi adıyla anılan biri varmış. Bu şahsın ünü Sultan Abdülhamit'e kadar ulaşmış. Padişah 'niye bu insana münasebetsiz diyorlar,' diye düşünmüş ve onu bir iftar yemeğine davet edip onunla tanışmak, sohbet etmek istemiş. "Böylelikle belki de ona niye münasebetsiz dediklerini öğrenebilirim," diye düşünmüş. Ve hemen adamlarından böyle bir organize yapmalarını istemiş. Emir derhal yerine getirilmiş... İftar sofrası kurulmuş, davetliMEŞHURLARDAN ESPRİLER 119 w ler gelip sofrada yerlerini almış. Münasebetsiz Mehmed Efendi denilen şahıs da davete icabet etmiş ve gösterilen yere oturmuş. Vakit girince hep birlikte oruçlarını açmışlar, namazlarını kılmışlar. Sonra da sohbet meclisi kurulmuş. Padişah da aralarında olduğu için bir ara özellikle herkes Osmanlılardan, Osmanlı Sultanlarından, onların başarılarından konuşmaya başlamış. Bu konu üzerine sohbet öylesine koyulaşmış ki, herkes öyle aşka şevke gelmiş ki; sohbetin tadına denilecek hiçbir şey yokmuş. Bu arada Münasebetsiz Mehmed Efendi, Sultan Hamit Hazretlerine: "Hamit Efendi! Sen zurna çalmasını bilir misin?" diye sormuş. Bu soruyu duyan herkes 'böyle bir sorunun konuyla ne alâkası var' gibilerinden birbirlerine bakmışlar. Derken Sultan Hamit Hazretleri sorulan bu soruya: "Hayır, ben zurna çalmasmı bilmem," diye cevap verince Mehmed Efendi az önce münasebetsizce söylenen sözü gölgede bırakacak şu sözü söylemiş: "Bizim çocuk da bilmez de onun için sordum." Yanacak olan II. Abdülhamit devrinin müneccimbaşılarmdan Osman Efendi bir gece yıldızlara bakmış ve: "Bu gece yangın çıkacak ve İstanbul tamamen yanacak," demiş. Bu sözlerden sonra da evinin çatısına çıkıp etrafı gözetlemeye başlamış. Düşündüğü yangınla ilgili herhangi bir hareket göremeyince de aşağı inip beklemeye başlamış. Az sonra bir ses duymuş ve hemen lâmbayı alıp pencereden dışarı bakarken, perde lâmbadan tutuşmuş ve o sırada duvarda asılı bulunan İs120 MEŞHURLARDAN ESPRİLER tanbul manzarası tamamen yanıp kül olmuş. Osman Efendi, evde çıkan yangını söndürdükten sonra biraz hüzün, biraz sevinçle şöyle demiş: "Hay Allah. Demek ki, yanacak olan bizim duvardaki İstan-bul'muş." Bizim aşçıbaşımız Padişah II. Abdülha-mit'in aşçıbaşısı, günün birinde devletin yönetimi hususundaki düşüncelerini bir dosya içinde Padişaha iletmiş. II. Abdülhamit, dosyaya şöyle bir baktıktan sonra Ma-beyn kâtibini yanına çağırıp şu talimatı vermiş: "Sadrazama haber ver de gelsin bana Hünkârbeğendi tatlısı yapsın. Baksanıza, bizim aşçıbaşımız devlet işleriyle uğraşmaya başlamış." Kars Madalyası Padişah II. Abdülhamit, Kars Savaşlarında üstün başarı gösterenlere verilmek üzere Kars Madalyası adı altında madalya hazırlatmış. Daha sonra bu madalyalardan Kars Savaşlarına katılmayanlara da verilmiş. Kars Savaşlarına katılmadığı halde söz-konusu madalyalardan biri de Şeyhülislâm'a verilmiş. Müşir Deli Fuat Paşa, Kars savaşlarına katılmayanlara da madalya veMEŞHURLARDAN ESPRİLER 121 !ı . rilmesine çok kızmış ve kendisi kazandığı madalyayı takmayıp çıkarmış. Padişah, Fuat Paşa'nın göğsünde madalyasını göremeyince: "Paşa, siz Kars Madalyasını takmıyor musunuz?" diye sormuş. Fuat Paşa, şöyle cevap vermiş: "Padişahım, bendeniz Kars Savaşlarında bulunmadım ki; isterseniz Şeyhülislâm'a sorunuz." En güzel salata nasıl yapılır? Padişah II. Abdülhamit, bir Ramazan günü Yıldız Sarayı'nda vezirlere iftar yemeği vermiş. Yemekte bir ara, en güzel salata nasıl yapılır, sorusunun cevabı


aranmış. Bu soruya cevap vermek için söz alan birisi, en güzel salatanın yapılışını şöyle tarif etmiş: "İyi bir salatanın yağını cömert olan birine koydurmalı, sirkesini ise bir cimri koymalıdır. Sonra da bir deli tarafından karış-tılmalıdır." Bu tarife herkes gülmüş tabiî. Bu tarif üzerine orada bulunan gazeteci Ebuzziya Tevfik söz alarak şöyle demiş: "O zaman salatanın yağını Padişahımız koymalı, sirkesini ise Sadrazam Paşa. Daha sonra da karıştırtmak için Çırağan Sara-yı'na gönderilmeli." (O sırada Çırağan Sarayı 'nda aklını kaybeden V. Murat ikamet ediyordu.) Sonuna geldik derken Hiciv Şairi olan Eşref, Padişah II. Abdülhamit'in bir oğlu olduğunu duyunca: 122 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Şehzadeye ne isim koydunuz?" diye sormuş. "Ertuğrul," diye cevap vermişler. Şair Eşref bu kez: "Eyvah," demiş. Sonra da ellerini dizlerine vurup şöyle devam etmiş: "Biz tam bitirdik, sonuna geldik derken yeniden baştan mı başlıyor." O sadece fil Birinci Dünya Savaşı esnasında bir toplantıda İttihat ve Terakkici-lerden söz edilmiş. Biri: "Enver Paşa Cermeno-fil, Cemal Paşa Franko-fil," diye fikrini söylemiş. Bir başka kişi: "Peki Halil Bey için ne diyeceksiniz?" diye sormuş. Dâhiliye Nâzın olan Halil Menteşe şişman olduğu için, sorulan soruya Sadrazam Talat Paşa, şu cevabı vermiş: "O sadece fil." Önce siz binmelisiniz Sultan Abdülhamid devrinde, Ferik (Orgeneral) Hasan Paşa ile oğlu Müşir (Mareşal) Deli Fuat Paşa birlikte bir merasime gideceklerdi. Baba-oğul arabanın yanına kadar birlikte yürüyerek gelmişlerdi. Yalnız arabaya önce kimin binmesinin gerekli olduğuna dair ihtilâfa düştüler. Rütbeye göre önce Müşir olan MEŞHURLARDAN ESPRİLER 123 oğulun arabaya binmesi gerekirdi. Bu ise âdaba aykırı düşmekteydi. Müşir Fuat Paşa bu düşünceyle arabaya önce babasının binmesi için ona: "Buyrun," dedi. Fakat babası oğlunun rütbesinin daha yüksek olması dolayısıyla bunu kabul etmeyip: "Hayır, arabaya önce siz binmelisiniz; çünkü siz Müşirsiniz. Rütbece benden üstünsünüz," dedi. Müşir Fuat Paşa, rütbesine dayanarak meseleyi hemen şöyle diyerek halletti: "Öyle ise, Paşa Hazretleri, emrediyorum, arabaya önce siz binin..." Böylelikle hem rütbeye hem de babaya saygı yerine getirilmiş oluyordu... Bu hâdise sonradan Sultan Abdülhamid'e iletildiğinde baba ile oğul arasındaki bu hürmet duygusu onu öyle memnun etti ki... Ve hemen Ferik Hasan Paşa'yi da Müşir rütbesine yükseltti... Böylece babayı rütbeye karşı saygısızlık; oğulu da babaya karşı saygısızlık etmek endişelerinden uzaklaştırmış oldu. İçimiz rahat etsin Mâliye Nâzın Yusuf Ziya Paşa bir gün vapur ile Üsküdar'a giderken vapurda gördüğü dostlarına: "Şu Frenkler adamı öldürüyorlar. Bir gün ellerinden ne çektiğimi bir bilseniz," demiş. Eski vezirlerden İrfan Paşa, Yusuf Ziya Paşanm Üsküdar'da inmesi üzerine yanındaki arkadaşlarına şöyle demiş: "Bu adamları biz öldüremiyoruz. Hiç değilse Frenkler öldürsün de içimiz rahat etsin." 124 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Bir şölen vermeden Mâliye Nâzın Kani Paşa, Bosna Valisi iken çağrıldığı şölenlere gittiği halde kendisi kimseyi çağırmazmış. Günün birinde:


"Paşam, hiç değilse konsolosları çağırsanız," demişler. Kani Paşa bu söze de hiç aldırış etmemiş ve eski uygulamasına devam etmiş. Günün birinde kendisine valilikten azledildiğine dair haber geldiğinde şöyle demiş: "Şu adamlara bir şölen vermeden gidiyorum ya, oh olsun." Gencin dersi Komutan ve şair olan Musa Kâzım Paşa, Üsküdar vapuru ile karşıya geçerken yanı başında oturan iki gencin sohbetine istemeyerek kulak misafiri olmuş. Türk olmayan bu iki genç kendi aralarında Avrupa hakkında konuşuyorlarmış. Bir ara gençlerden biri şöyle demiş: "Avrupa'yı görmeyenler eşektir." Paşa, bu sözü duyar duymaz sinirlenmiş ve sözün sahibine: "Sen Avrupa'yı gördün mü?" diye sormuş. Genç: "Elbette gördüm," diye cevap verince Paşa şu soruyu sormuş: "Peki baban görmüş müydü?" Genç: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 125 "Şey ben gördüm; ama babam görmemiş," diye cevap vermiş. Paşa, hemen şu cümleyle gencin dersini vermiş tabiî: "Öyleyse sen eşek değil, eşşek oğlu eşşeksin." Susmalarının belâsı Maarif Nâzın Tahir Münif Paşa nazır olunca, Menas Efendi de onu tebrik etmeye gelmiş. Paşa, Menas Efendi'yi diğer dostlarıyla şöyle tanıştırmış: "Menas Efendi, benim kalem arkadaşımdır. Ben vezir oldum; ama o dilinin yüzünden vezir olamadı." Menas Efendi hemen araya girip cümleyi şöyle sürdürmüş: "Paşa'nın söylediği doğrudur. Yalnız, dilimin konuşmasının belâsını sadece ben çekiyorum. Vezir efendilerimizin susmalarının belâsını ise bütün Osmanlılar çekiyor." Kurumundan belli Şeyh Hüseyin Fahrettin Dede, Eyüp'te Bahariye Mevlevîhane-sindeki odasında misafirleriyle sohbet ederken, Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Mehmet Celâlettin Dede gelmiş. Herkes ayağa kalktığı halde sarayın koyun yetiştirici ağası kurulduğu yerden hiç kımıldanmamış bile. Yeni gelen Celâlettin Dede, gayet nazikçe: 126 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Şurada oturan kişi kim oluyor?" diye sormuş. "O, Ocak Ağasıdır," diye cevap gelince de, Celâlettin Dede, şöyle demiş: "Kurumundan belli." Gelmediğimi söylersiniz Maarif Nâzın Recaizâde Mahmut Ekrem, Danıştay'da genç bir memur iken tarihçi Ahmet Cevdet Paşaya misafir olarak gitmiş. Paşanın uşağı kapıda kendisini karşılamış ve: "Ahmet Cevdet Paşa evde yoklar," demiş. Recaizâde Mahmut Ekrem, Paşanın evde olduğunu bildiği için şu notu bırakmış: "Peki öyleyse, Paşaya benim gelmediğimi söylersiniz." Titiz olmasının sebebi Sadrazam Küçük Mehmet Sait Paşa, kimseye kolay kolay inanmayan, çok titiz birisiymiş. Arkadaşlarından biri ona, böylesine titiz olmasının sebebini şöyle sormuş: "Paşam, bu kadar titiz olmanızın sebebi Padişahtan korkmanız mı?" Sait Paşa, şu cevabı vermiş: "Hayır, Padişahtan korkmuyorum. Böylesine titiz olmamın sebebi ise tarihten korkmamdır." Endişe etmeyin paşam Sadrazam Küçük Mehmet Sait Paşa, bir gün bakkaldan kaşar ekmek aldırıp onu çalışma masasında yerken içeriye Sadaret MEŞHURLARDAN ESPRİLER 127 Kâtibi olan yazar İbnü'1-Emin Mahmut Kemal İnal girmiş. Paşa kalan ekmek parçasını minderin altına saklarken karşısında bir fare görüp birden irkilmiş ve şöyle bağırmış: "Aman efendim, şurada fare var." İbnü'1-Emin gayet sakin bir şekilde şöyle demiş: "Hiç endişe etmeyin Paşam, kaşara yardım etmek için gelmiştir."


Enver Beyin katili Harbiye Nâzın Enver Paşa, Meşrutiyet sırasında Hürriyet Kahramanı olmuştu. Herkes tarafından sevilen birisiydi. Fakat İttihat ve Terakki Partisi'nde Harbiye Nâzın ve Başkomutan Vekili olduktan sonra ise yaptığı hatalardan dolayı pek sevilme-miştir. Bir gün Enver Paşayı otomobili içinde geçerken gören Süleyman Nazif şöyle demiş: "Görüyor musunuz? Şu giden kişi Enver Beyin katilidir." Kardeş değil arkadaşsınız Padişah V. Mehmet Reşat, Başkâtibi yazar Halit Ziya Uşaklı-gil ile Baş Mabeyincisi Hurşit Beyin arasındaki sıkı ilişkiye dayanarak şöyle demiş: "Sizin birbirinizi çok sevdiğinizi görüyor ve bundan dolayı çok mutlu oluyorum." Yazar Halit Ziya Uşaklıgil ise: "Doğru söylüyorsunuz efendimiz, biz âdeta k: -deşizdir," demiş. Padişah V. Mehmet Reşat, ağabeyi II. Abdülhamit'ten yana İ derdi olduğu için Başkâtibinin sözüne şu cümle ile müdahale etmiş: "Yok, yok. Siz kardeş değil, arkadaşsınız." Girilemez Maarif Nâzın Emrul-lah Efendi oldukça dalgın biriymiş. Bununla birlikte çalışırken rahatsız edilmekten hiç hoş-lanmazmış. Bu yüzden dairede çalışırken sık sık rahatsız edilmemesi için bir levhaya 'Nazır Bey Meşguldür, girilemez" yazıp kapının üzerine asmış. Bir iş için bir ara dışarı çıkan Emrullah Efendi, biraz sonra geri döndüğünde kapının üzerinde 'Nazır Bey Meşguldür, girilemez" yazısını görünce geri dönmüş ve şöyle demiş: "Nazır Bey meşgulmüş. O halde benim de içeri girmemem lâzım." Herkes küser Sadrazam Talât Paşa, Dâhiliye Nâzın iken şair ve vali olan Süleyman Nazif hakkında şu yorumu yapmış: "Süleyman Nazif'in yazılarının yayınlanmasına izin vermediğimiz zaman kendisi küser, izin verdiğimizde de ondan başka herkes küser." ı ! ı 128 MEŞHURLARDAN ESPRİLER MEŞHURLARDAN ESPRİLER 129 İkisi de güzel Sadrazam Talât Paşa, kendi aleyhinde yazılar yazmış olan yazar Süleyman Nazif'i hiç sev-mezmiş. Dâhiliye Nâzın iken yazarı, Basra Valiliğine atandırmış. Süleyman Nazif günün birinde Basra'dan Dâhiliye Nezâretine (İçişleri Bakanlığına) bir telgraf göndermiş. Yazar, söz konusu telgrafta Barzanî aşiretinden şikâyette bulunan şu ifadelere yer vermiş: "Ya ben onları mahvedeceğim, ya da onlar beni." Talât Paşa, telgrafı alınca şöyle demiş: "İster öyle olsun, ister böyle. Bunların ikisi de çok güzel." Banyonun suyu Sadrazam Talât Paşa, bir yaz gününde Maarif Nâzın Emrul-lah Efendi'nin sakalları arasında son derece bariz kirleri görünce: "Emrullah Efendiciğim," demiş. "Herkes yıkanmanın sağlık açısından çok faydalı olduğunu söyler. Bu konuda sen ne düşünürsün?" Emrullah Efendi: "Ben de aynı şekilde düşünüyorum Paşam," diye cevap vermiş. Paşa: "Öyleyse neden hiç yıkanmıyorsun?" diye sorduğunda ise Emrullah Efendi şöyle savunmuş kendisini: 130 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Ben mi? Ben her gün yıkanırım." Talât Paşa, bu sefer de şöyle demiş: "Demek her gün yıkanıyorsun. O halde muhakkak birkaç yıldır banyonun suyunu değiştirmiyorsun." Kiralık daire


Bazı büyük adamların ölümlerinden sonra yaşadıkları evlerin üzerine birbirinden farklı ifadelerin yer aldığı levhalar asılırmış. İşte böylesine bir konunun konuşulduğu bir toplantıda Şair Florinalı Nazım, Süleyman Nazif'e sormuş: "Üstad! Sizce ben öldükten sonra evimin kapısının üstüne ne yazarlar?" Soruya muhatap olan Süleyman Nazif, şu cevabı vermiş: "Kiralık daire!..." Gerçekten mi? Süleyman Nazif, Midhat Cemal'e bir kitap hediye etmiş. Birkaç gün sonra da: "Son kitabımı okudun mu?" diye sormuş. Midhat Cemal de şaka olsun diye, henüz küçük olan oğlunu kast ederek: "Vedat'a verdim, o okuyor," demesi üzerine Süleyman Nazif, hiç düşünmeden şöyle demiş: "Ya, gerçekten mi? Demek senin kitaplarını bitirdi." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 131 Keşke Harbiye Nâzın Enver Paşa'nm babası Hacı Ahmet Paşa hakkında Süleyman Nazif'in de hazır bulunduğu bir mekânda biri şöyle demiş: "O çok iyi bir adamdır. Son derece temiz olmakla birlikte oldukça saygılıdır da. İçki içmeyen, kumar oynamayan birisidir. Şundan da oldukça eminim ki; o hayatında bir kez bile harama yaklaşmamıştır." Yazar Süleyman Nazif, biraz sitem ederek şöyle demiş: "Keşke, helâline yaklaşmayıp başımıza şu Enver'i de çıkart-masaydı." Telgrafınız iade edilmiştir Bağdat Valisi ve Üçüncü Ordu Komutanı Hafız İsmail Hakkı Paşa, Basra'da Vali olan Yazar Süleyman Nazif'e çektiği telgrafta özetle şöyle demiş: "On bin okka çayın yirmi dört saat içerisinde orduya gönderilmesi gerekiyor." Basra Valisi Süleyman Nazif, söz konusu telgrafa şu şekilde karşılık vermiş: "Çin imparatoruna gönderilmesi gerekirken yanlışlıkla Basra Valiliği'ne çekilen telgrafınız iade edilmiştir." "S" harfi çıkmayınca Meşhur hainlerden olan Abdullah Cevdet'e ait makalenin bir satırında "Ben bu vatanın öksüzüyüm" yerine "s" Ziarfi çıkmayınca "Ben bu vatanın öküzüyüm" şeklinde basılmış. Bir müret-tib hatası oldu denilerek durum Süleyman Nazif'e iletilir. Bunun üzerine Nazif, şöyle der: 132 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Mürettib hatası olur mu kardeşim, buna düpedüz mürettib savâbı (doğrusu) derler." Böyle bir dua Tuluat komiği Kel Hasan'ın burnu çok küçükmüş. Bir gün dilencinin birine sadaka vermiş. Dilenci, kendisini sevindiren Kel Hasan'ı, şu duayla uğurlamak istemiş: "Allah gözlerine sıhhat versin. Hiç bozulmasın." Tuluat komiği Kel Hasan bu söze çok şaşırmış ve hemen sormuş: "Neden böyle bir dua ettin? Benim gözlerim ağrımıyor ki." Dilenci, bu soruya şu cevabı vermiş: "Gözleriniz bozulursa, burnunuzun küçük olması sebebiyle gözlük takamazsmız da, o yüzden böyle bir dua yaptım." Siz Nehri Abdülhak Şinasi Hisar, çok zarif ve kibar birisiymiş. O kadar ki hiç kimseye "sen" demez, hep "siz" diye hitap edermiş. Süleyman Nazif, Abdülhak Şinasi Hisar'm devamlı olarak "siz" diye hitap ettiğini bildiği için bir ara şöyle demiş: "Yahu kardeşim, sen zaman zaman Paris'e gider orada bir müddet kalırsın. Söylesene ünlü Sen (Sein) Nehri'ne de Siz Nehri mi diyorsun?" MEŞHURLARDAN ESPRİLER 133 Beyefendinin suyu Bir gün Süleyman Nazif ile Abdülhak Şinasi birlikte yemek yedikleri sırada Şinasi, garsondan su ister. Eldivenle el sıkacak kadar kirden ve mikroptan korkan edebiyatımızın bu zarif şahsiyetini yakından tanıyan Süleyman Nazif, garsona şöyle seslenir.


"Beyefendinin suyunu yıka da öyle getir evlâdım." Belki Yazar Süleyman Nazif, Malta'da sürgünde iken Enver Paşanın babasına şöyle diyerek takılırmış: "Hacı Ahmet Paşa, gel seni bir de burada evlendirelim. İstanbul'da bir oğlun doğdu; koca Osmanlı Devleti'ni batırdı. Belki; Malta'da bir başka oğlun doğar da İngiltere İmparatorluğu'nu batırır." Hiç yumurtlamadım ki Neyzen Tevfik'in yakinen tanıdıklarından biri roman yazmış. Bu romanı bastırmadan önce de Neyzen Tevfik'in düşüncelerini almak için müsveddeleri ona vermiş. Neyzen Tevfik, romanı okuduktan sonra: "Beğenmedim," demiş. Romanın yazarı bu cevaptan hoşlan-mayıp şöyle demiş: "İyi de, böyle bir yargıya nasıl varırsınız. Hem siz hiç roman yazmadınız ki..." Buna mukabil Neyzen, şöyle savunmuş kendini: 134 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Ben yumurtanın bayat mı olduğunu, taze mi olduğunu anlarım; ama hiç yumurtlamadım ki..." Ayrı bir tabakta Bir gün Neyzen Tevfik bir lokantada yemek yerken, yemekten bir kıl çıkmış. Hemen kılı alıp bir kenara bırakmış. Az sonra bir ki' daha çıkmış. Aynı şekilde o kılı da alıp diğer kılın yanına bırakmış. Birazdan bir kıl daha çıkmasın mı? Bu sefer de garsonu çağırıp şöyle demiş: "Bu kılları ayrı bir tabakta getirseniz de, isteyen istediği kadar alsa daha iyi olmaz mı?" Elimi daha yeni yıkadım Mehmed Akif elini yıkadıktan sonra kendisine Neyzen Tevfik elini kurulaması için bir havlu uzatmış. Uzatılan havlunun kirini gören Mehmed Akif şöyle demiş. "İstemem kalsın. Elimi daha yeni yıkadım." Bir cenaze mi çıkması lâzım? Annesi İstanbul'da vefat ettiğinde Mehmed Akif Mısır'daydı. Çok samimî arkadaşlarından biri olan Ferid Kam, uzun zamanMEŞHURLARDAN ESPRİLER 135 dır görüşemediği Akif'e başsağlığı mektubunu da biraz geç yazmıştı. Dostuna yazdığı mektupta Mehmed Akif, sitemini şöyle ifade etmişti: "Yahu sizden ses çıkması için bizim evden bir cenaze mi çıkması lâzım?" Ne kanadını bıraktı, ne kuyruğunu Bir gün Tâceddin Der-gâhı'nda biri Akif'in "Bülbül" şiirini okumuş. O sırada o mekânda Mehmed Akif de varmış. Yapmacıklı jest-mi-miklerle şiir okuyan bu şahsın okumasını hiç beğenmeyen Mehmed Akif, tepkisini şöyle dile getirmiş: "Bu bülbül bizim bülbül'e benziyordu; ama adam ne kanadını bıraktı ne de kuyruğunu." Yalanınız yok, yanlışınız var Mehmed Akif görevli olarak Berlin'e gittiğinde orada tanıştığı bir Alman kadını kendisine şu soruyu sormuş: "Affedersiniz, merhametli bir kalbiniz olması lâzım; çünkü şairsiniz. Diyorlar ki; sizler memleketinizde kadınların sokağa çıkmalarını engellemek için onları içeri kilitlermişsiniz. Söyler misiniz, onlara acımıyor musunuz?" 136 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Mehmed Akif kendisine sorulan bu soruya şu cevabı vermiş: "Yalanınız yok, yanlışınız var madam. Biz kadınların içeriden dışarıya çıkarmıyor değiliz dışarıdan içeriye alamıyoruz." Bir yeriniz mi ağrıyor? Zamane gençlerinden biri Mehmed Akif'i küçük düşürmek amacıyla: "Affedersiniz, siz baytar mısınız?" demiş. Mehmed Akif, ard niyetli gence dersini şu soruyla vermiş: "Evet, yoksa bir yeriniz mi ağrıyor?" Siz kimin ayakkabılarını boyarsınız? Bir gün Abdülhak Hâmid kapısının önünde ayakkabılarını boyarken, o sırada oradan geçen bir komşusu şu soruyu sormuş:


"Ne o, yoksa siz kendi ayakkabılarınızı mı boyuyorsunuz?" Abdülhak Hâmid: "Evet," dedikten sonra o da komşusuna şu soruyu sormuş: "Ya siz kimin ayakkabılarını boyarsınız?" Dünya işleri Osmanlı Meclisi Mebusan Reisi Ahmet Rıza Bey, Şair Abdülhak Hamit Tarhan'a ünlü eseri Makber için şöyle demiş: "Maşallah, Abdülhak Hamit Bey, Cenâb-ı Hak'la aranız oldukça iyi." Şair: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 137 "Evet," demiş. "Sık sık görüşüyoruz." Ahmet Rıza Bey bu kez de bir istekte bulunmuş şairden: "Peki bir dahaki buluşmanızda söyleseniz de şu Sultan Ha-mit'in canını alıverse olmaz mı?" Abdülhak Hamit Tarhan, buna oldukça sinirlenmiş ve kaşlarını çatarak şöyle demiş: "Hayır. Biz Onunla (c.c.) buluştuğumuzda öyle dünya işlerini konuşmayız." Tekrar etmeyiniz Mehmed Akif Ersoy'-un doğruluğunu anlatırken Ertuğrul Düzdağ şöyle diyor: "Yalan nedir bilmezdi. Onun her sözü doğruydu. Hiçbir insan onun hayatı boyunca yalan söylediğini işitmemiştir. Bırakın yalan konuşmayı o yalan söyleyenlere öylesine kızardı ki... Her söze karışmayan birisiydi. Söylediği zaman mutlaka doğruyu söylerdi..." Merhum Mehmed Akif hakkında bir olayı Şefik Kalaylı ise şu şekilde aktarıyor: Akif, bir gün birisiyle konuşurken, muhatabı bir ara Akif'e: "Bu söylediğin doğru mu?" diye sordu. Mehmed Akif, bu söze öyle kızdı öyle kızdı ki; hemen o şahsı şu şekilde azarladı: "Bana, bu kelimeyi, bir daha kesinlikle tekrar etmeyiniz." 138 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Şeytana bir mektup Yazar İbnü'1-Emin Mahmut Kemal İnal bir gün kütüphaneci Ali Emirî'yi ziyarete gitmiş. Bekâr bir hayat yaşayan Ali Emirî, yıkanmayı zor bulduğu için nadiren hamama giden birisiymiş. Ali Emirî misafiri İbnü'1-Emin Mahmut Kemal İnal ile bir müddet sohbet ettikten sonra şöyle demiş: "Kemal Bey, beni şeytan aldattığı için bu sabah hamama gitmeye mecbur oldum biliyor musunuz?" Yazar İbnü'1-Emin Mahmut Kemal, Ali Emirî'nin çok az yıkandığını bildiği için şöyle demiş: "Ya, demek şeytan aldattığı için hamama gittiniz öyle mi? Bana bir kâğıt kalem verin de, şeytana bir mektup yazıp sizi her gece aldatmasını söyleyeyim." Haberiniz olsun Bir Ramazan günü iftara yazar İbnü'1-Emin Mahmud Kemal İnal'a misafirler gelmiş. Top patlar patlamaz sofraya oturmuşlar. Yemeklerini yemişler, çaylarını içmişler. Tam namaza kalkacakları sırada İbnü'1-Emin bir de bakmış ki misafirler tek tek gidiyor. Hemen şu uyarıyı yapmış misafirlerine: "Haberiniz olsun. Bir dahaki sefere namaz yemekten öncedir." Yarın Kurban Bayramı Bediüzzaman Hazretleri, bir Kurban Bayramı arifesinde, davet üzerine geldiği Ankara'da, o sıralarda Siverek Mebusu olan Yüzbaşı Abdülgani Ensarî'ye şöyle bir soru sormuş: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 139 "Ensarî, haberin var mı? Yarın Said'in başını kesecekler." Ensarî bu sözleri duyduğuna inanamamış ve öylesine bir telâşa bürünmüş ki... Bediüzzaman Hazretleri Ensarî'ye yaptığı latifeyi onun anlamadığını görünce şöyle bir açıklama yapmış: "Said kelimesinin başındaki 'Sin' harfini kesersen, geriye İyd' kalır. İyd ise bayram demek. Biliyorsun yarın Kurban Bayramı. Ne alırsınız? Yahya Kemal şişman birisiydi. Bir gün bir yokuşu çıkarken yorulmuş ve bir lokantanın önünde dinlenmeye başlamış. Kendisini müşteri zanneden garson, Yahya Kemal'in yanına gelmiş ve:


"Hoşgeldiniz efendim, ne alırsınız?" diye sormuş. Yahya Kemal, tebessüm ettikten sonra şöyle karşılık vermiş: "Müsaade edersen bir nefes alacağım?" Yeterince yoğurdumuz var Hacı Cemal Öğüt'ün günün birinde sokaktan geçen yoğurtçunun sesi dikkatini çeker, hemen kızını çağırarak o anda sokaktan geçen yoğurtçudan yoğurt almasını ister. Kızı: 140 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Ama babacığım, yeterince yoğurdumuz var," der. Hacı Cemal Öğüt: "Olsun kızım, biz yine de alalım," der. "Zararı yok, fazla olsun sen onu harcayacak yer nasılsa bulursun. Hiç satabilseydi gariban bu soğukta aynı sokaktan üçüncü defa geçer miydi?" Yüzde iki buçuk Mahir İz Hoca'nın öğrencilerinden olan Mustafa Uzun, imamlık vazifesinden ilk maaşını aldığında Mahir Hoca ona: "Hemen bunun yüzde iki buçuğunu zekât vereceksin," demiş. Mustafa Uzun: "İyi de hocam, zekât için belli bir ölçü var," deyince de Mahir İz Hoca şöyle demiş: "Bir sürü ihtiyaç sahibi insan var. Onların ölçü beklemeye tahammülü yok." Evlilikten memnun olan var mı? İktisat Profesörü Şükrü Baban'a bir gün sormuşlar: "Bu dünyada evlilikten memnun olan var mı, bu konuda ne söylersiniz?" "Ben memnunum" demiş. "Bu nasıl olur? Siz bekârsınız, evli değilsiniz ki," dediklerinde ise şu cevabı almışlar: "İyi ya, ben de o yüzden evlilikten memnunum zaten." Özel arabanız yok mu? Necip Fazıl Kısakürek'e bir gün sorulmuş: "Sizin özel arabanız yok mu?" Şair, şu cevabı vermiş: "Ona en son bineceğiz." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 141 Peygamber niye gönderildi ki? Necip Fazıl vapurla Karaköy'e giderken yanına kendisini tanıyan biri gelmiş ve şu soruyu sormuş: "Biz kendi kendimize yolumuzu bulabilirdik. Peygamber niye gönderildi ki?" Necip Fazıl, o sırada bir kitap okumakta olduğu için kendisine bu soruyu soranın yüzüne bile bakmadan şöyle demiş: "Yüzerek geçsene karşıya, niye vapura bindin ki." İkincisi kim? Necip Fazıl'a: "Fransa'da yayınlanan bir ansiklopediye Türkiye'den sadece iki şair almışlar," dediklerinde şu soruyu sormuş: "Söyler misiniz, ikincisi kim?" Kovdum treni Necip Fazıl'm tren istasyonundan sinirli bir şekilde döndüğünü görenler: "Üstad! Nedir bu sinir? Yoksa treni mi kaçırdın?" diye sormuşlar Yenilgiyi kabul etmeyen Necip Fazıl Kısakürek, şu cevabı vermiş: "Ne münasebet! Ben kovdum treni." 142 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Bu bir suçtur Hâkim, Osman Yüksel Serdengeçti'ye: "Siz konuşmanızda sık sık Allah!., demişsiniz. Bu bir suçtur." deyince Serdengeçti hayretini gizleyemeyerek şöyle demiş: "Allah, Allah!.." Uğur getirir mi? Osman Demirci Hoca, Kadıköy Camii'nde vaaz vermekte iken şöyle bir soruyla karşılaşır: "Evimizin kapısına at nalmı asarsak uğur getirir mi hocam?" Demirci Hoca, şu ce-vabı verir:


"Zannetmiyorum; her atta o nallardan dört tane olmasına rağmen gün boyu kamçı yiyip duruyorlar." Saçtan mı geçemiyorsun? Osman Yüksel Serdengeçti, bir Cuma günü namaz kılarken saçı önündeki şahsın ayaklarının altında kalır. Serdengeçti, bir iki kez denemesine rağmen saçını kurtaramaması nedeniyle kendisine kızar. Sonra da şöyle diyerek saçını çeker: "Osman, serden (baştan) geçtin de saçtan mı geçemiyorsun?" MEŞHURLARDAN ESPRİLER 143 Hangi duayı yapalım? Mehmed Kırkıncı Hocaya sormuşlar: "Kabe'yi ilk defa görenin yapacağı dua, mutlaka kabul olacağı için hangi duayı yapalım?" Kırkıncı Hoca, şu cevabı vermiş: "Yâ Rabbi, burada edeceğim bütün duaları kabul eyle." Fena mı oldu? Mehmed Kırkıncı Hocaya: "Hz. Âdem (a.s.) Cennetten niçin dünyaya gönderildi?" diye sorulduğunda ondan şu cevabı almışlar: "Fena mı oldu? İki kişi geldiler; ama milyarlarca insanla beraber döndüler. Hep Cennette kalsalardı bu sayı hiç değişmeyecekti ki... Şeytana uyup, imtihanı kaybedenlerin sayısı önemli değildir. Önemli olan imtihanı kazananlardır. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan seksen tanesi bozulup yirmisi civciv olsa, zarar oldu denilmez ki..." Â-Ferin Bilindiği gibi Ahmed Hulusi Yahyagil Bediüzzaman'ın has talebelerinden biridir. Hasta olduğunda doktoru kendisine Â-Ferin ismini taşıyan bir ilâç verince Ahmed Hulusi Yahyagil şöyle demiş: "Eskiden çalıştığımız zaman Â-Ferin alırdık, şimdi ise hasta olduğumuzda alıyoruz." 144 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Fazla kilo almışsınız Hekimoğlu İsmail'e: "Ramazan ayında olmamıza rağmen biraz fazla kilo almışsınız," diye birisi fikrini söyleyince, ondan şu cevabı almış: "Maalesef öyle oldu; iki kişilik yemek yiyor, bir kişilik oruç tutuyorum. Kul hakkı Vehbi Vakkasoğlu Almanya'da eğitimci olarak görev yaptığı yıllarda sınıfın birinde kul hakkı konusuna giriş mahiyetinde öğrencilerine şöyle bir soru sorar: "Kul hakkı nedir, bilen var mı?" El kaldıranlar arasından bir öğrencinin sesi yükselir, "Hocam, ben biliyorum. Kul Hakkı bizim komşumuzdu; ama şimdi başka bir yere taşındı," der. İnsanlar bazı ülkelerde Almanya'da olduğu gibi önce soyadı sonra adı söylenerek anılırlar. Almanya'da yaşayan öğrencinin tanıdığı Kul Hakkı, Hakkı Kul isimli bir kişiymiş. Bu genç Vehbi Vakkasoğlu hocamızın ve bazı öğrencilerin tebessümleri arasında sözlerini şöyle sürdürmüş: "Çok iyi bir adamdır hocam, biz uzun süre komşuluk yaptık Kul Hakkı ile. Ailece de çok severdik onu ve ailesini..." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 145 Bu söz karşısında hocamız şöyle der: "Öyleyse, ilişkinizi kesmeyin kul hakkıyla, unutmayın onu." O mantığa göre Seyyid Ahmed Arvâsi Hazretlerine, Selim Gündüzalp: "İnsan maymunun gelişmiş şeklidir, diyorlar hocam, ne dersiniz?" diye bir soru sorunca ondan şu cevabı almış: "O mantığa göre çınar ağacı da maydanozun gelişmiş şeklidir." Bir şeyim kaldı mı? Sigara tiryakisi olan Selahaddin Şimşek sigara içmeyen arkadaşını ziyarete gitmiş. Çok sigara içtiği için de odayı dumana boğmuş tabiî. Oradan geri dönerken sağa sola bakmıp: "Acaba bir şeyim kaldı mı?" diye sormuş.


Bu sorunun üzerine Selim Gündüzalp, şöyle cevap vermiş: "Evet, dumanın kaldı?" Size ne getirmemi arzu edersiniz? Tatilini geçirmek amacıyla zamanın Rus elçilerinden biri, Rusya'ya gitmeden önce Sadrazam Kâmil Paşa'ya giderek: 146 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Rusya'dan size ne getirmemi arzu edersiniz efendim?" diye sorduğunda Sadrazam şöyle demiş: "Aman, herhangi bir sorun getirme de, başka bir şey istemem." Kanûnîzamanında olmadığımıza şükret Osmanlı Elçisinin 19. Asrın sonlarında katıldığı bir törende Fransız Valisi de varmış. Vali, Osmanlı Elçisini törende görmekten hoşnut olmamış. Ve bunu ona sordurduğu şu soruyla ifade etmiş: "Sen kendini Kanunî zamanında mı zannediyorsun ki; gelip aramıza oturdun?" Fransız Valisine Osmanlı Elçisi, şu cevabı göndermiş: "Kanunî zamanında olmadığımıza şükret. Eğer Kanunî zamanında olmuş olsaydık buraya değil de gelip senin oturduğun yere otururdum." Bu adam Gümrükçülük yapan Tekirdağlı Ahmed Ağa, Beylerbeyi'nde saray yakınlarında büyük bir yalı yaptırmış. Bu yalı İzzet Molla'nm sinirlerine dokunduğu için iki de bir: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 147 "Şu adam saray kadar yalı yaptırdı. Acaba bu kadar parayı nereden buldu?" diye her yerde söyleniyormuş. Durumdan haberdar olan Ahmed Ağa, bu adam beni diline doladı, başıma bir iş açacak, diye düşünmüş ve Molla'yı yalısına davet etmiş. Molla, kızmış kızmasına ya, davete de katılmış tabiî. Kendisine son derece ilgi gösterip, çok güzel ziyafet çekmişler. Dönerken de önüne içi değerli hediyelerle dolu büyük bir bohça bırakmışlar. Buna rağmen İzzet Molla, ayrılırken Ağa'mn kethüdasına dönerek şöyle demiş: "Ağa'ya selâm söyle. Bohça büyük; ama yalı da büyük." Bana değil, Allah'a (c.c.) sığın Bir Ramazan ayında İzzet Molla iftar yemeğine davet edilmiş. Gittiği yerde oburun biriyle aynı sofraya oturmuş. Aceleyle ve hırsla yemek yiyen o şahıs bir ara tatlıya kaşığı daldırmaya kalkınca tatlı tabaktan İzzet Molla'nm üzerine sıçramış. İzzet Molla tatlıya acıyarak bakmış ve şöyle demiş: "A mübarek! Şu adamın elinden bana değil, Allah'a sığın." Eyvah, yetişemedik Şair İzzet Molla, oldukça cüsseli bir adammış. Bir akşam Fatih Camii'nde teravih namazı kılarken imamın namazı hızlı kıldır148 MEŞHURLARDAN ESPRİLER ması dolayısıyla biraz yorulmuş. Bu nedenle imama yetişmekte güçlük çekiyormuş. Namazın ortalarına doğru elinde feneriyle bir adam gelmiş. Gelen şahıs, imamın selâm verdiğini görünce üzüntüsünü şöyle dile getirmiş: "Eyvah, yetişemedik!" Bunu duyan Şair İzzet Molla, şöyle demiş: "Birader, biz namazdayken de yetişemiyoruz. Sen dışarıdayken nasıl yetişeceksin?" Maaşın ne kadar? Halit Fahri'ye Yahya Kemal: "Ne işle meşgulsünüz?" diye sorduğunda ondan: "Edebiyat öğretmeniyim," cevabını almış. "Maaşın ne kadar?" diye sorunca da Halit Fahri: "Seksen lira alıyorum," diye cevap vermiş. Bunun üzerine Yahya Kemal şöyle demiş: "Yaa, demek öyle. Desene, bedavadan bu milletin seksen lirasını alıyorsun." Bugün ne İş yaptınız? Yahya Kemal'e sormuşlar: "Bugün sizi hiç görmedik, ne iş yaptınız?" Şair, bu soruya: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 149 "Bir şiir üzerinde çalıştım," şeklinde cevap verince şu soruyu sormuşlar:


"Peki şiirinizi tamamladınız mı?" Yahya Kemal bu soruyu da şu şekilde cevaplandırmış: "Yoo. Sabahleyin bir virgül koymuştum; yalnız akşama kadar düşündüm o virgül de hoşuma gitmedi. Ben de bu yüzden akşam olduğunda o virgülü de sildim." Hâlâ çulsuz musun yoksa? Orta oyuncu olarak şöhret bulmuş olan Kavuklu Hamdi, uzun zamandır görmediği bir arkadaşı ile karşılaşmış. Görüşmeyeli oldukça zengin olan arkadaşı bir ara sohbet esnasında: "Yahu sen hâlâ çulsuz musun yoksa?" diye sorunca, Hamdi Efendi: "Çulu merkepler örtünür," şeklinde cevap vermiş. Bu kez, sonradan görme olan arkadaşı şöyle demiş: "İyi ya, sen de o da yok." Meşhur orta oyuncu, haddini aşan arkadaşını şöyle susturmuş: "Sen bütün çulları almışsın, bize bir şey bırakmamışsın ki..." Yanıldığımı sanıp yanılmışım Emin Erişirgil bir gün: 150 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Hayatımda bir kez yanıldığımı hatırlıyorum," deyince oradakiler: "Aman Üstad, siz hiç yanılır mısınız? Bunda bir yanlışınız var," demişler. Bu kez Emin Erişirgil şöyle demiş: "Evet, doğru söylersiniz, sonradan öğrendim ki, yanıldığımı sanıp yanılmışım." Orada dırlar Ahmet Ateş Bey, hanımının yüzünden tatil günlerini bile fakülteye gidip oradaki odasında çalışarak geçirirmiş. Birkaç öğrenci bir tatil gününde onu evde bulabilecekleri umuduyla evinin kapısını çalmışlar. Dışarıya hanımı çıkınca, öğrencilerden biri kibarca: "Ahmed Ateş Bey burada mıdırlar?" diye sorduklarında hanımından şu cevabı almışlar: "Burada dırlaması hiç mümkün mü? O fakülteye gidip orada dırlar." Diğer nimet nedir acaba? Hilâl-i Râî'nin bir dostu vardı: Kör şair Beşşar. Hilâl bazen onunla şakalaşırdı. Yine bir gün şöyle sormuş: "Hazret, Allah-ü Teâlâ bir kimseyi bir nimetten mahrum ederse ona bir başka nimet verirmiş. Sizin gözleriniz görmediğine göre size verilen diğer nimet nedir acaba?" Kör Şair Beşşar'm cevabı şu olmuş: "Sizin gibilerin yüzünü görmemek..." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 151 Atlarıma ne oldu? Meşhur Cimri Paşa, atları için seyisinin bir şeyler yemesi gerektiğini söyleyince her defasında kızarmış. Kızarmış kızmasına ya, bir de "Lâ havle" çekermiş. Günün birinde arabasının atları halsiz bir şekilde yığılınca şaşırmış tabiî. Ve sinirli bir şekilde sormuş: "Söyleyin ne oldu atlarıma?" Seyisi şu cevabı vermiş: "Ne olacak efendim, 'lâ havle' yiye yiye 've lâ kuvvete' (kuvvetsiz) oldular." Ölülerimizle birlikte Yahya Kemal'in Madrit Büyükelçiliğimizi yaptığı yıllarda nüfusumuz 14-15 milyon kadarmış. Bir vesile ile kendisine ülkemizin nüfusu sorulduğunda: "Türkiye'nin nüfusu 50 milyondur..." diye cevap vermiş. Orada bulunanlar bu cevaba şaşırmışlar tabiî ve hayretlerini gizle-yemeyerek: "Bu nasıl olur?" demişler. Bunun üzerine Yahya Kemal şöyle demiş: "Bunda şaşılacak ne var ki? Biz ölülerimizle birlikte yaşarız." 152 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Bekârlık cenneti Refii Cevad Ulunay'a: "Niçin, evlenmeye 'Dünya evine girmek' denilir?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar: "Bunu anlamayacak ne var ki; bekârlık cennetinden, evlilik dünyasına göç edildiği için tabiî" Size bir yalan


Kenan Rıfâi Hazretleri bir gün pencereden dışarıya bakarak: "Size şimdi bir yalan söyleyeceğim," demiş. Sonra da: "Ayşe Hanım buraya geliyor," diyerek sözlerini noktalamış. Sonra herkes pencereye koşuşmuş; ama hiçkimse Ayşe Hanımı görememiş. Bunun üzerine Kenan Rıfâi Hazretleri şöyle demiş: "Size bir yalan söyleyeceğim dediğim halde gidip yine de hepiniz pencereden dışarıya baktınız. İşte dünya da böyledir. Yalan olduğu biline biline ona kanılıyor." Aklıma orada geldi Ebu'l-Hasan Büşenci, günün birinde banyoda yıkanırken hizmetçisini çağırmış ve kapı arkasından gömleğini uzatıp: "Bunu hemen falan fakire verin," demiş. Hizmetçi: "Peki efendim," deyip, gömleği söz konusu fakire vermiş. Daha sonra da Ebu'lHasan Büşenci'ye: "Efendim, gömleğinizin o fakire verilmesini banyodan çıktıktan sonra söyleyemez miydiniz?" diye sormuş. Ebu'l-Hasan, MEŞHURLARDAN ESPRİLER 153 hizmetçiye şu açıklama yi yapmış: "O hayırlı düşünce aklıma orada geldi. Dışarı çıkıncaya kadar nefsimin beni bu düşünceden vazgeçirebileceğini düşündüm. Öyle yapmamın sebebi; çok kısa bir süre de olsa, nefsime güvenimin olmayışıdır." Arasında nasıl bir fark var? Vehbi Vakkasoğlu anlatıyor: Bir gün Hacı Muzaffer Ozak'a şöyle bir soru sordum: "Hazret, yerli ve yabancı müridleriniz arasında nasıl bir fark var?" Şöyle cevap verdi: "Arkadaşlarımın hepsi çok iyi insanlardır, ben hepsinden de memnunum. Yalnız yabancılar lehine bir puan var. O da şu: Yerlilerin hepsinin, ya evlendirecek bir kızı, ya işi bulunacak bir damadı, en azından da dua edilecek bir hastası vardır. Onlar bunun için gelir ve kalırlar. Yurt dışından gelenlerin böyle bir dertleri yoktur. Hatta onlar çok daha büyük imkânları bırakmak üzere, gönüllerin arayıcı sesine kulak vererek bana gelirler. Almak istedikleri dünya ötesinde, bıraktıkları ise bu dünyadadır." 154 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Sübhanallah Zünnûn-u Mısrî'den: Ben bir gece Ken'an Vadisinden ayrılarak yola koyulmuştum. Vadide ilerlerken bir ara önümde bir karartı belirdi. Sonra da bana doğru yaklaşmaya başladı. Ben hemen: "Bu karartı kim?" diye sordum. O da soruma şu soruyla karşılık verdi: "Bu adam kim?" Ben, bana sorduğu bu soruya: "Bir garîp," diye cevap verdim. Bu kez o şöyle dedi: "Sübhanallah! Allah, kuluna şah damarından bile daha yakınken, insan için gurbet sözkonusu olabilir mi?" Şairin çalındığını bilmezdim Meşhur Şair Enverî, bir gün Belh'te bir şahsın, kendi şiirlerini, 'benimdir' diyerek okuduğunu, halkın da onu Şair Enverî sanıp dinlediğini görünce, adamın yanına yaklaşıp: "Sen Enverî'yi tanır mısın?" diye sorar. O şahıs da kendisinden emin bir şekilde: "Enverî denilen kişi benim," diye cevap verir. Bunun üzerine Şair Enverî, gülerek o şahsa şöyle der: "Çok tuhaf; şiirin çalındığını bilirdim de şairin çalındığım bilmezdim." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 155 Allah (c.c.) bize fazlıyla tecelli etsin Bir gün birisi Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin yanında şöyle bir dua etmişti: "Allah (c.c.) bize adliyle tecelli etsin." Bu duayı işiten Abdülhakim Arvasî Hazretleri, duada şöyle bir tashih yapmıştı: "Allah (c.c.) bize fazlıyla tecelli etsin, bizi lütfûyla korusun. Adliyle tecelli ederse yanarız çünkü." Kızımın güzelliği


Abdullah ibni Zübeyr'in oğlu Mis'ab, Hz. Hüseyin'in kızı Sakine ile evliydi. Sakine çok güzel biri olduğu gibi kızı da çok güzeldi. Bir gün Mis'ab'ı kızının üzerine inciler serperken görenler: "Yâ Mis'ab, neden böyle bir şey yapıyorsun?" diye sormuşlar. Mis'ab ise şu cevabı vermiş: "Kızımın bu güzelliğinin yanında incilerin parlamadığmı göstermek için." Kim o Ebu Nuaym'a bir gün bir misafir gelmiş ve kapıyı çalmış. Ebu Nuaym kapıyı tıklayan kişinin kendisini tanıtması için: "Kim o?" diye sormuş. Gelen misafir bu soruyu: "Benim, ben," şeklinde cevaplandırmış. Bunun üzerine Ebu Nuaym: "Sen de kimsin be kardeşim?" diye sormuş. Bu soruya verilen cevap az öncekinden daha da ilginçmiş: 156 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Ben âdemoğullarmdan bir âdemim!.." Bu kez Ebu Nuaym kapıyı açıp bir yandan gelen misafire sarılırken bir yandan da şöyle demiş: "Ben de âdemoğullarının neslinin tükendiğini zannediyordum. Demek ki; anlayışsız kısmı hâlâ devam ediyormuş." Hani, nerede? Basra'ya daha yeni kadı olduğu günlerde, Kadı İyas, Basra halkıyla birlikte gökte bayram hilâlini aramaya çıkar. Herkes semada bayram hilâlini ararken kafilede bulunan yaşlı bir zat kısa bir süre sonra hilâli gördüğünü iddia ederek I parmağını göğe doğru uzatır, işaret edilen yere herkes pür dikkat baktığı halde hilâli kimse göremez. "Hani, nerede?" sorularına yüz yaşını aşkın ihtiyar şahıs: "İşte orada," diye cevap verir. Kadı İyas, yaşlı şahsın nurlu yüzüne baktığında uzamış beyaz kaşlarının içinde bir küm onun gözü önüne hilâl gibi şekillenerek sarktığını görür ve hemen o zatın kaşlarını düzeltip sorar: "Hilâli şimdi de görebiliyor musun?" Nûrânî şahıs, aynı yere tekrar baktığında endişeyle şu cevabı verir: "O kaybolmuş, artık göremiyorum yâ İyas." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 157 Şeytanın emrini ml icra ederler? İstanbul kadısı olan Molla Hüsrev'in, işini yapmak üzere yine mahkemeye geldiğini gören bir kişi şöyle der: "Zebaniler başı geliyor." Molla Hüsrev, bunu haber alınca o şahsı önüne çağırır ve sorar: "Sen bana neden Zebaniler başı dedin? Ben Allah'ın (c.c.) emrini icra ediyorum." Soruya muhatap olan şahıs şöyle der: "Yâ Sultânım! Zebaniler şeytanın emrini mi icra ederler? Onların yaptıkları da Allah'ın (c.c.) emri değil mi?" Zavallı altıncıya Mekke Kadısı Mutta-lib b. Muhammed el-Hanzabi, daha önce dört kez evlenmiş ve kocalarının dördü de ölmüş olan bir kadın ile evliydi. Muttalib bir gün hastalanmıştı. Ba-şucunda duran hanımı bir ara: "Beni kime bırakıp da gidiyorsun?" diye sorması üzerine ondan şu cevabı aldı: "Zavallı altıncıya." Yerhamükellah Adamın biri İbnü'l Mübarek'in yanında hapşırdı ve elhamdülillah demedi. İbnü'l Mübarek hemen adama: 158 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Hapşıran ne söyler?" diye sordu. Adamın: "Elhamdüllilah, der," demesi üzerine, İbnü'l Mübarek de şöyle dedi: "Yerhamükellah." Şeytanın hanımlarının ismi Hz. Şâbi'ye sormuşlar: "Şeytanın hanımlarının ismi nedir?" Şu cevabı vermiş Hz. Şâbi: "Nikâhında şahitlik yapmadım." Allah'a (c.c.) ne cevap vereceksin? Dihekî, Mevlânâ Câmî Hazretlerinin huzurunda bir gün kendi üstünlüklerini anlatıyormuş. Bir ara:


"Hüsrev'e şöyle cevap verdim. Kemâl'e şöyle dedim. Zâhir'e böyle konuştum..." gibilerinden lâflarla övünürken Mevlânâ Câmî Hazretleri, şöyle diyerek muhatabını susturmuşlar: "Bugün onlara böyle cevap verebilirsin; ama yarın Allah'a (c.c.) ne cevap vereceksin sen onu söyle?" İstanbul'a mı gidiyorsunuz? Ziverpaşazâde Yusuf Bahaeddin Bey ile Mahmud Nedim Pa-şa'nın kardeşi Ahmed Bey, kulaklarından rahatsız oldukları için gayet ağır işitirlermiş. Bir gün Boğaziçi vapurunda karşılaşınca, aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 159 "Beyefendi, İstanbul'a mı gidiyorsunuz?" "Hayır efendim, ben İstanbul'a gidiyorum." "Ya, öyle mi? Ben de sizi İstanbul'a gidiyor zannetmiştim." Ben onu Müslüman ettim Bir zamanlar bazı kişiler baston taşımanın günah olduğunu söylerlermiş. Kethüdazâde Arif Efendi, elinde baston olmadan dolaşamayan birisi olduğu için kendisine bu tür şeyleri söyleyenlere vereceği cevabı önceden hazırlamış. Yine bir gün kendisine: "Bu gâvur icadını niçin kullanıyorsun?" diye sormuşlar. Kethüdazâde Arif Efendi, bastonun yuvarlak şekilde kesilip yontulan başını göstererek şu cevabı vermiş: "Ben onu çoktan Müslüman ettim." Sırtın yere gelmez Edirne Valisi İsmail Paşa, eşkiyalığı engellemek için her türlü silâh taşınmasını, av tüfeğine gelinceye kadar hepsini yasaklamış. Avcılığa ilgi duyan bir genç günün birinde dağda bir ceylan görmüş. Onu avlamak için elini hemen silâhını almak için arkasına atmış; ama silâhı bulamamış. Silâh taşıma yasağına uyanlardan biri de oymuş çünkü. Bu arada ceylan durur mu, 160 MEŞHURLARDAN ESPRİLER kaçmış tabiî. Kaçan ceylanın arkasından bakan genç, fırsatı de-ğerlendirememenin hüznü içerisinde şöyle demiş: "Kaç bakalım, kaç. Senin İsmail Paşa gibi bir arkan varken bu dünyada sırtın yere gelmez." Atına binsene Amr bin Ma'dikerb çölde dolaşırken uzaktan bir at gördü. Atın yanına vardığında başka kimseyi göremeyince atın sahibini aramaya başladı. Sonunda onu bir çukura inmiş ihtiyacını giderirken gördü. Ve: "Hemen toparlan, seni öldüreceğim," dedi. O şahıs: "Sen kimsin?" diye sorduğunda ondan: "Ben Amr b. Ma'dikerb," cevabını aldı. Bunun üzerine: "Bu adaletsizliktir; sen at üzerindesin ben ise yerdeyim. Senin bana insaf etmen lâzım. Benim de atın üzerine çıkmam için bana süre vermelisin. Atıma binmeden bana dokunmamalısın," dedi. Amr b Ma'dikerb, atma bininceye kadar ona dokunmayacağına söz verince, o şahıs bu kez bulunduğu çukurdan çıkıp bir başka yere oturdu. Amr b. Ma'dikerb şaşırmıştı. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen adam hâlâ atma binmemişti. Daha fazla dayanamayıp sordu: "Sen ne yapıyorsun? Atına binsene," dedi. O şahıs: "Ne atıma bineceğim, ne de seninle dövüşeceğim, sözünden dönmenin ne demek olduğunu sen çok iyi bilirsin," dedi. Bunun üzerine Amr bin Ma'dikerb adamı bırakıp yoluna devam etti... MEŞHURLARDAN ESPRİLER 161 Söyler misin? Bir Yahudi: "Ben Müslümanların aklına şaşıyorum. Onlar, Cennette hem her türlü yiyecek maddelerini yiyeceklerini söylüyorlar, hem de dışarı çıkarmayacaklarını iddia ediyorlar," deyince İyas, şöyle demiş: "Bırak sen Cenneti," demiş. "Söyler misin? Sen burada yediğin şeylerin tamamını dışarı atıyor musun, yoksa vücudunda bir kısmı kalıyor mu?" Bu soruya Yahudi'den şu cevap gelmiş: "Vücudumda bir kısmı kalıyor tabiî."


İyas da zaten bu cevabı beklediği için şu soruyla susturmuş Yahudi'yi: "Peki öyleyse, durum böyle iken küçük numunesini burada yaşadığımız bir şeyin asimi niçin inkâr ediyorsun?" Bunu hiç duymadım Bir genç, Hz. Şâbi'nin yanında bir şey söyledi. Hz. Şâbi: "Ben bunu hiç duymadım," dedi. Genç bu sefer Hz. Şabi'ye: "Sen bütün ilmi okudun mu?" diye sordu. Hz. Şâbi'nin: "Hayır," diye cevap vermesi üzerine de: 162 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Ya ilmin yarısını okudun mu?" diye sordu. Genç: "Hayır, yarısını da okumadım," diye cevap verince Hz. Sabi, genç şöyle devam etti: "İşte benim bu söylediklerim, ilmin senin okumadığın diğer yarısmdadır." Gözümde çıkmadığına şükrediyorum Muhammed bin Vasi Hazretlerinin bacağındaki yarayı gören bir adam üzüntüsünü saklayamayarak: "Sana acıyorum," demiş. Muhammed bin Vasi, bacağındaki yarayı daha farklı bakış açısı ile değerlendirdiğini o adama şöyle söylemişti: "Ben ise o yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum." Hastalığını devam ettiryâ Rabbi Hatemü'l-Esam Hazretleri, cimri bir şahsın hastalığı sırasında sadaka dağıttığım görünce onun için Allah'a (c.c.) şöyle dua etmiş: "Bu kulunun hastalığını devam ettir yâ Rabbi. Çünkü onun bu hastalığı kendisinin günahlarına keffaret, fakirler için ise bir rahmettir." Nereden geliyorsun? Muhammed Emin Erbilî Hazretleri, bir gün cenazeden gelen bir talebesine: MEŞHURLARDAN ESPRİLER 163 "Nereden geliyorsun?" diye sormuş. Talebe hocasının sorusuna: "Kabristandan geliyorum hocam," diye cevap vermiş. Bunun üzerine Muhammed Emin Erbilî Hazretleri, onu şu sözüyle düşünmeye davet etmiş: "Bu sefer kabristandan döndün. Ama unutma ki; kabristana gidip de geri gelemeyeceğin bir gün mutlaka gelecektir." Gülecek değil ya Veliyüddînzâde Bursa'da Sancakbeyi iken satm alması için birkaç köle getirirler. İçlerinden birini beğenir gibi olur. O anda kardeşi Kasım çıkagelir. Veliyüddinzâde ona: "Bu köleye bir de sen bak. Beğendiysen alalım," der. Kasım, köleye şöyle bir baktıktan sonra: "Sultanıma lâyık ve hizmet etmeye de uygun birisidir," der. Bunun üzerine Veliyüddînzâde: "Bana da iyi gibi geldi, yalnız bir kusuru var, güldüğü zaman dişleri fazla açılıp gözleri yumuluyor." Kasım, şöyle diyerek söz konusu endişeyi de izâle eder: "Bunu alınız sultanım. Tereddüt etmeyiniz. Sizin kapınızda gülecek değil ya." Bizim zannetmesinler Veliyüddinoğlu Ahmed Paşaya sorulmuş: "Sultanım, niçin bir mahlas kullanmadınız da şiirlerinizde değerli isminiz Ahmed'i kullandınız." Şöyle cevap vermiş: "Ahmed gibi değerli bir ismi değiştirmeyi uygun görmedim." 164 MEŞHURLARDAN ESPRİLER "Doğru söylersiniz. Yalnız Gelibolulu Ahmed'in boş ve lüzumsuz şiirleri bazı yerlerde meşhur olmuştur. Bazıları sizin şiirlerinizi onun zannediyorlar," deyince de şöyle demiş Ahmed Paşa: "Gam değil. Şiirlerimden istediği kadar alsın. Bizden yana helâl olsun. Sermayeden zarar mı edeceğiz. Yalnız, onun saçmalarını boş sözlerini bizim zannetmesinler." Kimse çalmasın diye Malik bin Dinar Hazretlerinin evinde; Mus-haf-ı Şerif, hasır ve ibrikten başka şey yokmuş. Günün birinde ona birisi yeni bir ibrik hediye etmiş. Sabah olunca Malik bin Dinar Hazretleri de kendisine hediye edilen o ibriği bir başka arkadaşına şöyle diyerek hediye etmiş:


"Şu ibriği al kardeşim. Akşamdan beri bu 'kimse çalmasın diye' kalbimi öylesine meşgul etti ki..." Şûrada mısın evlâdım? Eski Şûrây-ı Devlet Reislerinden olan Kürt Sait Paşa'nm gözleri çok bozuktu. Muhataplarını seçmekte oldukça zorlanıyordu. Hâriciye Nezâretini yürüttüğü zamanlarda bir gün odaMEŞHURLARDAN ESPRİLER 165 sına bir memur girmişti. Kürt Sait Paşa, bu memurun ne iş yaptığını hatırlayamayıp sordu: "Şûrada mısın evlâdım?" Memur şu şekilde cevaplandırdı soruyu: "Hayır efendim, ben buradayım." Merak etmeyin Edirne Valisi olan İzzet Paşa, cimriliği ile de şöhret bulmuş. Bir gün kâhyasına kaybolan çok sevdiği köpeği için: "Acaba bizim köpek nereye gitmiş olabilir?" diye sormuş. Kahya, uzun süredir maaşını alamamanın sıkıntısı içerisinde şöyle cevaplandırmış İzzet Paşa'nın sorusunu: "Cehennemin dibine bile gitse paşam, merak etmeyin ve emin olun ki; yine de burdan daha iyi karnı doyar." O, babandır, baban Osmanlı Meclis-i Me-busan'ında yoklama yapılırken yoklamacı şaka olsun diye bir gün Ba-banzâde İsmail Paşa'nın ismini: "Yabanzâde İsmail Hakkı..." diye okur. Ba-banzâde, hemen müdahale eder ve der ki: "Efendi o, babandır, baban!.." 166 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Hiç değilse dilin tatlı olsun Aynı zamanda Osmanlı Vezirlerinden olan Biber Mehmed Paşa, Budin'de valilik yaptığı sıralarda bir fakir yolunu kesip ondan yardım istemiş. Biber Mehmed Paşa arkasından gelen kâhyaya: "Şu adama yarım akçe ver," talimatını vererek yoluna devam etmiş. Kâhya parayı yoksula vermeye hazırlanırken yardım isteyen kişi tekrar Paşa'nın yanına sokulmuş ve şöyle demiş: "Paşa, Paşa, adın Biber de olsa, hiç değilse dilin tatlı olsun." Saçınız neden ağardı? Üsküdar kadılarından biri olan Molla Hüsameddin Efendi yaşlılığı hiç sevmediği gibi kendisine yaşlılık merkezli sorulan sorulan farklı bir şekilde cevaplandırırmış. Yine bir gün kendisine sorulan sorulara şöyle cevap vermiş: "Söyler misiniz, saçınız neden ağardı?" "Nezleden." "Beliniz niçin iki büklüm oldu?" "Gezmeden." "Dizleriniz neden titriyor?" "Çizmeden." "Peki, dişleriniz niçin dökülmüş?" "Yiyip içmeden." Baksanıza Hileci esnafa karşı acımasız davranan İstanbul Efendilerinden (Belediye Başkanı) olan Osman Bey, yine bir gün çarşıyı denetlemeye çıkmış. Çarşıyı bir güzel denetlemiş. Tavuk satıcılarının MEŞHURLARDAN ESPRİLER 167 tavuklarının kursaklarında yem var mı, yok mu bunlara gelinceye kadar kontrol etmiş. Tavukların kursaklarında yem bulamadığında ise sahiplerini falakaya yatırırmış. Bir ara gezginci bir tavukçuyu yine tavukları aç bırakması sebebiyle falaka için yere yatırmış tam sopa faslı başlayacağı sırada tavukların sahibi şöyle demiş: "Tavukların kursağında yem var mı, yok mu diye baktınız efendim. Yalnız bir de sahibinin kursağında bir şeyler var mı, yok mu diye baksanıza..." Gözlüğümü yine nereye koydunuz?


Sadrazam Kâmil Paşa yanında çalıştırdıklarının çok zeki ve yetenekli olmasına özellikle özen gösterirmiş. Günün birinde masasının üzerine bıraktığını zannettiği gözlüğünü bulamayınca hemen hademeyi odasına çağırıp sinirli bir şekilde sormuş: "Şu benim gözlüğümü nereye koyduğunuz hiçbir zaman belli olmuyor. Söyle bakalım, gözlüğümü yine nereye koydunuz?" Hademe, gözlüğün Sadrazam Kâmil Paşa'mn alnında olduğunu görmüş ve Paşaya şöyle demiş: "Sinirlenmeyiniz efendim, siz şimdilik alnınızdaki gözlükle idare ediniz, biz de hemen ikinci gözlüğünüzü bulalım." 168 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Bu ne demek oluyor? Bir yardım toplanıyormuş. Bu yardıma Köprülü Mehmed Paşa elli altın bağışlamış. Aynı yardım yeri için oğlu Fazıl Ahmed Paşa ise yüz altın bağışlamış. Oğlunun yüz altın bağış yaptığını Köprülü Mehmed Paşaya ilettiklerinde çok öfkelenmiş ve hemen oğlunu çağırtıp sormuş: "Bu ne demek oluyor?" Fazıl Ahmed Paşa, babasına şu açıklamayı yapmış: "Babacığım, buna şaşırmamak lâzım. Ben Köprülü Mehmed Paşanın oğluyum, elbette yüz altın vereceğim, sen ise Ahmed Ağa'nm oğlusun, tabiî ki elli altın vereceksin." Senin ismin ne? Kâmil Paşa, sadaret kâtiplerinden birini yanına çağırtmış ve ondan acele bir yazı yazmasını istemiş. Bir süre sonra da yazının yazılıp yazılmadığını sormuş. Söz konusu işle ilgilenen kâtip: "Şimdi getiriyorum, Paşam," demiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra Paşa yazıyı tekrar istemiş. Kâtip yine: "Tamam, Paşam, hemen getiriyorum," demiş. Demiş demesine ya, bu olay birkaç kez tekrarlanınca iyice sinirlenen Paşa kâtibe: "Senin ismin ne?" diye sormuş. Kâtip de: "İsmim Şahin, Paşam," diye cevap vermiş. İsmiyle yaptığı işin uyum sağlamadığını düşünen Paşa, şöyle fırçalamış kâtibi: "Haydi oradan, ben şahini çok severim, senin adın Şahin olamaz. Olsa olsa pis tavuk olur, şimdi yıkıl karşımdan." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 169 Biz de onlar gibi kaçalım mı? Sultan Mahmud'un Padişahlığı döneminde bir adam ısrarla onun huzuruna çıkmak istiyormuş. Günün birinde bu istek Padişaha iletildiğinde onu huzuruna kabul etmiş. Bu adam Padişaha derdini özetle şöyle anlatmış. "Padişahım! Ben çok tembel bir adamım, bir türlü çalışamıyorum. Bir de çoluk çocuk sahibiyim. Onlara da bakamıyorum. Sizden bana bir iyilik yapmanızı istiyorum." Sultan Mahmud, huzuruna çıkan ve böylesine ilginç bir mazeret göstererek yardım talebinde bulunan o şahsa acıyarak adamlarına emir vermiş: "Bu zata maaş bağlansın." Bir sonraki gün bu olayı duyan bir başka adam gelmiş ve aynı mazereti ileri sürerek kendisinin de maaşa bağlanmasını istemiş. Bu adama da aynı şekilde Padişahın talimatı üzerine maaş bağlanmış. Bu iki olayı duyan bir başkası da aynı istekle gelmiş... Derken bunların sayıları beş yüzü bulmuş. Sultan Mahmud bakmış ki iş olacak gibi değil, yanına en iyi adamlarından birini çağırarak şöyle demiş: "Filân yerdeki ahşap binaya tembel olduklarını söyleyen bu adamları doldurun. Binanın arka kapısını açık tutarak binayı ön kapıdan ateşe verin. Sonra da onlara dikkatlice bakın bakalım kaçacaklar mı? Böylelikle onların ne kadar tembel oldukları ortaya çıkmış olur." 170 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Padişahın isteği hemen yerine getirilmiş. Binanın ateşe verildiğini gören tembel kişiler tabana kuvvet vererek arkalarına bakmadan kaçmaya başlamışlar. İçeride sadece iki kişi kalmış. Biri diğer köşede, biri ise bu köşede. Ateşin kendilerine oldukça yaklaştığını gören diğer köşedeki, bu köşedekine seslenmiş: "Ne diyorsun arkadaş, biz de onlar gibi kaçalım mı?" Bu köşedeki sorulan bu soruya yattığı yerden şu cevabı vermiş.


"Yahu hiç üşenmeden konuşuyorsun." Durumdan haberdar olan Padişah şu emri vermiş: "Kaçmaya üşenen bu iki kişinin maaşları devam etsin, diğerlerinin maaşlarını ise kesin." Osmanlı'yı hâlâ yıkamadık Diplomatlar toplantısında en kuvvetli devletin hangi devlet olduğu üzerine görüşler açıklanıyormuş. Kimisi en kuvvetli devletin kendi devleti olduğunu, kimileri de o zamanlarda teknik açıdan çok iyi olan devletlerin en kuvvetli devlet olduğunu söylemiş. Aynı toplantıda bulunan Keçecizâde Fuat Paşaya söz gelince şöyle demiş: "En kuvvetli devlet Osmanlı Devleti'dir." Diğer diplomatlar sözün devamını beklemeden: "Bu nasıl olur, şu an Osmanlı hasta adam konumunda, siz nasıl onun en kuvvetli devlet olduğunu söyleyebilirsiniz ki?" demişler. Bunun üzerine Fuat Paşa şu açıklamayı yapmış: "Buna niye hayret ettiniz ki; siz dışarıdan biz içeriden yıllardır uğraşıyoruz da hâlâ yıkamadık Osmanlı'yı." MEŞHURLARDAN ESPRİLER 171 Neden köpekleri kovalamıyorsunuz? Malik bin Dinar Hazretleri, yanına bir köpek gelip otursa, ona hiçbir şey yapmaz, onu kova-lamazdı. Bir gün kendisine: "Yanınızdan neden köpekleri kovalamıyorsunuz?" diye soruldu. Malik bin Dinar Hazretleri şöyle cevap verdiler: "Bu köpek, kötü arkadaştan daha iyidir." Diğer ayağın da İttihat ve Terakki Partisi'nin iktidarı döneminde levazım işlerine bakan Topal İsmail Hakkı Paşa'nın hırsızlığı herkes tarafından bilinir olmuş. Mâliye Nâzın Cavit Bey'in Nişantaşı'ndaki evi soyulunca, Topal İsmail Hakkı Paşa, bekçiye kızmış ve: "Ha kendisi hırsızlık yapmış, ha görevini ihmal edip hırsızlığa yol açmış hiç farketmez," deyip bekçiyi falakaya yatırmak istemiş. Bunu Sadrazam Talât Paşa duyar duymaz İsmail Hakkı Paşaya şöyle demiş: "İsmail'ciğim, eğer bu senin dediğin usulü uygulayacak olursak; senin diğer ayağın da falakadan topal olur." 172 MEŞHURLARDAN ESPRİLER Osmanlı Beyefendiliği Nişancı Mehmet Sait Halet Efendi ile Şair Keçecizâde İzzet Molla birlikte otururlarken, Halet Efendi'nin birçok zulmüne mâruz kalmış Morali Osman isimli bir memur yanlarına gelir. Halet Efendi'nin memura son derece saygı göstermesi Keçecizâde'nin dikkatini çeker ve dayanamayıp ona sorar: "Pek çok kötülük ettiğiniz bir kimseye böylesine kibar davranmanızın sebebi ne ola ki?" Halet Efendi, şöyle cevap verir: "Elinden memurluğunu aldım, nüfuzunu yok ettim. Dilesem boynunu da vurdururum. Ama gör ki; üzerinde bir Osmanlı Beyefendiliği var, ne yapsam onu alamıyorum. Benim ona saygı göstermemin sebebi yalnızca budur." 173 Faydalanılan Eserler ALGÜL, Hüseyin. Peygamberimizin (a.s.m.) Şemaili Ahlak ve Âdabı, Nil A.Ş. APUHAN, Recep Şükrü. Hedefe Yürürken, Timaş Yay. BAHADIROGLU, Yavuz. Osmanlı Padişahları Ansiklopedisi, Nesil Yay. BAYRAK, M. Orhan. Osmanlı Meşhurlarından Fıkralar, Veli Yayınları, 1981 BAYTAN, Enver. Merkeplerin Kongresi, Fıkralar, Mevsim Yayıncılık, Mart 92. CEM, Hasan. Osmanlı Dönemi Padişah-Sadrazam-Vezir ve Devlet Adamlarından Fıkralar, Milliyet Yay. ÇELEBİ, Lamiîzâde Abdullah. Latifeler, Tercüman 1001 Temel Eser, Hazırlayan. Yaşar Çalışkan, İstanbul, 1978. DİKMEN, Mehmed. İslâm Büyüklerinden Latifeler, Cihan Yay. DİKMEN, Mehmed. Peygamberlerden Menkıbeler, Cihan Yay. DÖĞEN, Şaban. Resûl-ü Ekremin Eşsiz Ahlâkı, Gençlik Yay.


DUMAN, Mahir, SUROĞLU, Osman. Güller ve Dikenler, Türdav Yay, Aralık 98, İstanbul. 175 DUMAN, Mahir. Güldüren Düşünceler, Türdav, Aralık 98. Hazır Cevaplar, Zafer Yayınları. İbnü'l-Cevzî. Kitâbu'l-Ezkiyâ (Zekiler Kitabı), Türkçesi, Enver Günenç, Şule Yay. 1998,, KARAMAN, Hayreddin. İslâm Hukuk Tarihi, Nesil Yay. KOTAN, Necati. Tarih Fıkraları, Öğretmen Yazarlar Dizisi, M.E.B. İstanbul, 1992 SUR, Aylık fikir ve yorum dergisi, Sayı 261, Aralık 1997. SUR, Aylık fikir ve yorum dergisi, Sayı 262, Ocak 98. ŞAHİN, Ahmed. Ateşte Yanınayanlar, Cihan Yay. ŞAHİN, Ahmed. Geçmişten Günümüze İbretli Bakışlar, Cihan Yay. ŞELUBİ, Ahmet. Allah Rasûlünün Örnek Aile Hayatı, İhtar Yayıncılık. 176 Arka kapak yazısı: Meşhurlardan ESPRİLER Birçok alanda kendimize örnek aldığımız tarihin ender şahsiyetleri de gülüp güldürürlerdi. Onların hayatı, ibretli nükteler, tebessüm ettirici esprilerle süslüydü. Meşhurlardan Esprilerde onların gülen, güldüren, gerektiğinde muhatabı susturan, düşündüren, öğreten yönlerinden örnekler bulacaksınız. Asırlar öncesinden günümüze kadar uzanan bu yelpazede peygamberlerin, sahabelerin, maneviyat büyüklerinin, padişahların, paşaların, yazarların esprilerini, nüktelerini görmeye, en azından gülümsemeye ne dersiniz?


Abdullah arıdoru meşhurlardan espiriler