Page 1

HARİCİYE

ODTÜ DIŞ POLİTİKA ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER TOPLULUĞU AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ * KASIM 2010

ARAFTAKİ MÜSLÜMAN GÖÇMENLER

FRANSA'DA ROMAN SÜRGÜNÜ

AVRUPA'DAKİ GÖÇMENLER, YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK VE İSLÂM KARŞITLIĞI

WIKILEAKS: DUYULMASI İSTENMEYENLERİ DUYURMA HAKKI

GÂİBİ KURCALAYAN ÇİLİNGİR: NECİP FAZIL KISAKÜREK

LATİN AMERİKA'DA SOL YÜKSELİŞ: BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN MÜ?

 

 


HARİCİYE AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ

ODTÜ DIŞ POLİTİKA ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER TOPLULUĞU GENEL YAYIN YÖNETMENİ UĞUR CEM GÜRPINAR EDİTÖR VE GÖRSEL TASARIM A. CEM ÇAKIR YAZARLAR DENİZ AKKUŞ SEDEF ARDA GONCAGÜL ATA ÖZGE BOZTAŞ UTKU CANİKLİ MERVE DİYAR NAİL ELHAN AYŞEGÜL ERYİĞİT FATİH HAFIZMEHMET TUĞBA KARA MURAT KAYA İPEK MİSCİOĞLU GÜLBAŞAK ÖZCAN CANSIN ÖZDOĞAN BARIŞ ONUR ŞAHİN FURKAN USTA DİLEK UYANIK ADRES İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ B BLOK KAT:1 ULUSLARARASI İLİŞKİLER TOPLULUK ODASI İLETİŞİM TEL: (537) 513 01 31 www.hariciyedergisi.blogspot.com hariciyedergisi@gmail.com YAYIN TÜRÜ SÜRELİ, YEREL, ÜCRETSİZ


20 Mart 2003 tarihinde ABD liderliğindeki koalisyon güçleri Irak’ta bulunan kitle imha silahlarını yok etmek ve Irak’a ‘demokrasi’ getirmek vaadiyle ‘Irak’a Özgürlük Operasyonu’ adı altında 7 yıl süren işgal sürecini başlatmıştır. Aradan geçen 7 yılın içinde ne sözü edilen kimyasal silahlar bulunmuş ne de vadedilen ‘demokrasi’ ülke sınırlarına girebilmiştir. 7 yıl içinde 4400 askeri kayıp veren ABD bir yandan da işgalin ekonomik yükü altında ezilmektedir. İşgalin Amerikan ekonomisine 1 trilyondan fazlaya mal olduğu belirtiliyor ki ABD aynı zamanda küresel ekonomik kriz dolayısıyla da sancılı bir dönem geçiriyor. Eğer ABD çekilme takvimine bağlı kalırsa, 2011 sonunda Irak’taki askeri varlığını sona erdirmeyi planlamaktadır. Peki Irak kendi ayakları üstünde durmak için hazır mı ? ABD vaat ettiği ‘demokrasi’yi Irak’a getirebildi mi ? Getirse dahi Irak bu demokrasi için yeterli seviyedeki olgunluğa ulaşabildi mi? ABD akıllarda birçok soru işareti bırakarak çekiliyor. Reuters Haber Ajansı’nın yetkili kurumlardan elde ettiği verilere göre Irak’ta durum vahim. Mezhep çatışmaları nedeniyle en az 1,5 milyon Iraklı evlerini terk ederek ülke içinde başka bir bölgeye taşınmak zorunda kaldı. Her ay 200 ya da 300 sivil, bombalı saldırılarda yaşamını yitiriyor. Resmi açıklamarda %18 olarak belirtilen işsizlik oranının gerçekte %30 olduğunu düşünüyor uzmanlar. İşsizliğin gençlere şiddete meyletme yolunda yaptığı artırıcı etki ise

aşikar. Irak’ta nüfusun %23’ü fakirlik sınırının altında yaşıyor. Yolsuzluk savaştan sonra had safhaya ulaştı. Kamu hizmetlerinde elzem bir yere sahip olan elektrik, evlerin büyük çoğunluğuna günde sadece birkaç saat verilebiliyor.1 ABD’den geriye kalan yolsuzluğun, fakirliğin, terörün, şiddetin, parçalanmış iradenin, istikrarsız politikaların ağırlığı altında ezilen Irak’ın ciddi bir reform sürecine girmesi gerekiyor. Bu noktada ülkenin ihtiyacı olan şey; dış güçlerin oyunlarından bağımsız, Irak’a ihtiyacı olduğu istikrarı sağlayabilecek ve bunun için ülkede hem iç hem dış güçler tarafından yürütülen etnik, dini ve mezhepsel politikalara karşı çıkarak Irak için, Iraklılık için çalışacak bir hükümet. Irak, yeniden bir yapılanma sürecine girebilmek için onu merkezi birliğe kavuşturacak bir hükümete ihtiyaç duyuyor. Tam da bu ihtiyaç anında karşımıza çıkan tablo bizleri derinden sarsıyor. Çünkü Irak’ta yaklaşık 7 yıl süren işgalin ardından birlikler geri çekilirken, ülkede geçtiğimiz Mart ayında yapılan seçimlerin üzerinden 7 ay geçmesine rağmen hala yeni bir hükümet kurulamadı. 13 Ekim itibariyle Irak’ta 219 gündür bir hükümet kurulamaması siyasi tarihe bir rekor olarak geçti. Yeni bir hükümet kurabilmek için dünyanın hiçbir yerinde bu kadar uzun zaman harcanmadı. Bu bir dünya rekoru. Seçim sonuçlarına göre, Irak Eski Başbakanı İyad

5


6

Allavi liderliğindeki Irakiye İttifak’ı 91 sandalye, Irak Başbakanı Nuri El Maliki liderliğindeki Hukuk Devleti Koalisyonu ise 89 sandalye kazanmıştır. Hiçbir blok Irak’ta hükümet kurmak için gerekli olan salt 163 çoğunluğuna ulaşamamıştır ve buna ek olarak Allavi, Maliki liderliğindeki herhangi bir koalisyonda yer almayacağını açıklamıştır. Şii din adamı Mukteda el Sadr’ın önderliğindeki bir diğer Şii ittifak ise seçimlerden 39 sandalye ile çıktı ve geçtiğimiz günlerde Maliki’nin Şii ağırlıklı ittifakını desteklediklerini açıkladı. Fakat bu destek Maliki’ye hükümet kurmak için gerekli olan çoğunluğu kazandırmıyor. İşte bu noktada Kürtler devreye giriyor çünkü seçimlerde 57 sandalye kazanan Kürtler, Hukuk Devleti Koalisyonlarını desteklerlerse Maliki başbakan olacak ve Allavi bunu kesinlikle istemiyor. Iraklı Kürtler bu hassas terazide durdukları yerin bilincindeler ve yapmak istedikleri şey bu durumdan azami bir şekilde faydalanmak. Yani, taleplerine karşılık verecek bloğu destekleyeceklerini net bir şekilde belirtiyorlar. Bunun için ellerinde halihazırda 19 maddelik bir talep listesi bile var. Kendi bölgelerinde kontrolü tam anlamıyla ellerine geçirmek, Kuzey Irak’ta ayrı bir otorite ve peşmerge varlığı, bölge ülkerinin Irak’ın iç işlerine karışmasını engellemek fakat aynı zamanda ABD desteğini yitirmemek, petrol zengini Kerkük’ün statüsünü tamamen hakimiyetleri altına almak ve özel Kürt bölgesine ait petrol anlaşmalarını imzalama hakkının kendilerine verilmesi gibi talepler bunlardan birkaçı. Bu seçimlere Iraklı Kürt grupların dört ayrı listeyle girmesi Kürtlerin Irak parlamentosunda daha az temsil edilmesine yol açtı. Seçimlere ayrı listeler halinde katılan Kürtlerin özellikle Kerkük’te 2 sandalye, Diyala ve Musul’da da en az birer sandalye kaybettiği belirtiliyor.2 Fakat yeni hükümetin hassas dengeler üzerine kurulacak olmasından dolayı Kürtler bu sandalye kaybından asgari düzeyde rahatsızlık duyuyorlar çünkü seçim sonuçları çok hassas dengelerin ve güç pazarlıkların olacağının işaretini veriyor ve bu da Kürtler’e hayati bir önem atfediyor.

Bugünlerde Irak’ın gündemine baktığımızda ise gazetelerin manşetlerini siyasi liderlerinin hükümet kurmak için bazı ülkelere yaptıkları geziler süslüyor. Allavi’nin Suudi Arabistan gezisi, Maliki’nin Suriye gezisi gibi. Kürt parlamenter Sami Soreş geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada “Nuri Maliki Suriye’ye Irak’taki siyasi krizin aşılması için yardım istemek amacıyla gitti. Fakat sorunların çözümünün komşu ülkelerde aranması Irak halkının istemlerine cevap veremez. Maliki, Allavi ve diğer Iraklı üst düzey yetkililerin yeni Irak hükümetinin kurulması konusunda yaşanan sorunların çözümünü dışta değil içeride araması gerekiyor. Bu krizin çözümlenebilmesi için komşu ülkelerden medet ummamaları gerekiyor” diye belirtti.3 Çözümsüzlüğün hüküm sürdüğü Irak’ta, içeride bulunacak çözümün kapısını aralayacak olan grup Allavi ve Maliki’nin birleşmeyecekleri, ortak bir çözüm bulamayacakları ya da bulmayacakları neredeyse kesin olduğundan dolayı Iraklı Kürtler. Diyelim ki Kürtler Maliki’yi destekleme kararı aldı peki ABD buna izin verir mi? İşte bir açmaz da burada karşımıza çıkıyor.Eğer Kürtler Maliki’yi destekler ve Şiiler tek başına hükümet kurma hakkını elde ederse bu İran’ın yeniden Irak siyasetine dönmesi anlamına gelecek ki ABD’nin asla istemeyeceği bir tablo olur bu. ABD, işgal sonrası Baas’la bağlantılı grupları siyasetten dışlamış, ülkeyi bir nevi Şiilere emanet etmişti. Saddam’ın devrilmesinden sonraki süreçte Irak siyasetinden dışlanan Sünni Araplar, Şiilerin giderek güçlenmesi sebebiyle ­Şii iktidarı ve İran ilişkisi bakımından düşünüldüğünde­ ABD’yi Şiilerin gücünü kırmaya ve ülke siyasetindeki etkisini azaltmaya yönelik politikalara sevk etti. ABD’nin duyduğu rahatsızlığı son genel seçimlerde de net bir şekilde görüyoruz ve İran faktörünü de hesaba kattığımızda Allavi’yi desteklemesine şaşırmıyoruz. Siyasetin pamuk ipliğine bağlı olduğu Irak’ta eğer Şiiler güçlenirse ABD ülke siyasetinin daha da karışık bir hal alacağını düşünüyor, İran’ın ülkede nüfuzunu artırmasından çekiniyor ve bu çerçeveden bakıldığında Irak’tan çekilme takviminde gerileme


yaratabileceğinden korkuyor. Fakat tüm planlarını Irak’ta önce askeri varlıklarının azaltılması ve 2011 yılının sonuna kadar tamamen bitirilmesi üzerinden yapmış olan ABD bu planlarının bozulmasını istemiyor. Sünnilerin dışlandığı yeni bir hükümetin yaratacağı kaos ortamını da bildiğinden Allavi’yi desteklemek kaçınılmaz oluyor ABD için.

İşgal Irak’ı Sünni Araplar, Şii Araplar ve Kürtler olmak üzere böldü ve bu, yapılan seçimlerde açıkça karşımıza çıkıyor. Seçmenlerin oy verme dayanakları kimlikleri olmuştur. Yani Sünni Araplar Sünni Araplara, Şiiler Şiilere, Kürtler Kürtlere oy vermiştir. Şu an Sünni ve Şiiler arasında olan hükümet mücadelesinde Kürtler sahip oldukları yerin farkında ve bunu en iyi, en etkili şekilde kullanmaya çalışıyor. ABD ve İran’ın ülke iç siyaseti üzerinden yaptıkları

çatışmalar ise dış güçlerin iç siyasette bu kadar rol oynama potansiyeline sahip olmasını başka hiçbir yerde göremediğimiz Irak’taki siyasetin gerçeğinin sadece iç sebeplerden kaynaklanmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Irak’ta seçim sistemi, seçim sonrası beklentiler görüldüğü gibi çok karmaşık. Ülkeye hakim olan etnik, dini ve mezhepsel kimlikler üzerinden yapılan siyaset ve dış güçlerin müdahale olasılıkları Iraklılık kimliğini daha uzun bir süre arka plana atacak ve Irak’ın istikrarlı geleceği için umudumuz daha uzun bir süre ‘umut’ olarak kalacak gibi gözüküyor. Aristoteles, ‘Umut insanı uyandıran bir rüyadır’ diyor ama içeride; zaten ‘demokrasi’ getireceğini söyleyen işgal sebebiyle siyasi, ekonomik ve sosyal bakımdan parçalanan ve etnik, dini ve mezhepsel kimliklerin bölünmüşlüğü sebebiyle parçalanma süreci daha da hızlanan Irak’ta herhangi bir uyanma belirtisi yok. Bu yüzden Irak’taki genel durum aklıma geldiğinde gerçekliği ve çarpık düzeni anlatması açısından Yılmaz Güney’in ‘Umut, düzen bozukluğunun simgesidir.’ sözünü hatırlıyorum. Düzen o kadar bozuk ve umut edecek o kadar çok şey var ki… Ve biz Irak’taki bu düzen bozukluğunu malesef daha uzun yıllar izleyecek gibiyiz.

Referanslar 1.http://www.cnnturk.com/2010/dunya/08/26/abd.cekilirken.geride.kalan.irak/587863.0/inde x.html 2.http://www.dengeazad.com/en/NewsDetailN.aspx?id=3401&LinkID=114 3.http://www.dengeazad.com/En/NewsDetailN.aspx?id=7532&LinkID=116 4.http://www.haberturk.com/haberdetay/bbchaber/homepage/6666963

7


8

'Halka ait ilk istihbarat örgütü' olma söylemiyle ortaya çıkan Wikileaks , açıkladığı belgelerle dünya kamuoyunun ilgisini çekmeyi başarırken ,özellikle Amerika ve İngiltere'deki üst düzey yetkililerden büyük tepki topladı. Ayrıca geleneksel medya anlayışına karşın 'yeni medya' olgusununun ortaya çıkmasına sebep olan Wikileaks nasıl bir örgüttür ve dünyada önemli ölçüde bir farkındalık yaratmasının ve aynı zamanda tepki toplamasının nedenleri neler olabilir

dahil olmak üzere, sitede kuruluşundan itibaren bir yıl içinde yaklaşık 1.2 milyon doküman yayınladı. Ancak yayınlanan belgelerden en çok ilgi çekenleri kuşkusuz Irak ve Afganistan Savaşları ile ilgili olanlarıydı. Irak'ta iki Reuters muhabirinin Amerikan askerleri tarafından öldürüldüğünü gösteren video büyük yankı yarattı. Ancak Wikileaks'in yayınladığı belgelerden en etkili olanı Afganistan Savaşı ile ilgili belgeler içeren 'Afganistan Günlükleri' oldu.

Geleneksel habercilik anlayışının dışında alternatif bir medya olgusu yaratan, hükümetler ve diğer organizasyonlarla ilgili önemli belgeler toplayan ve bağımsız yayın yaptığı sitesinde bu belgeleri yayınlayan Wikileaks, örgütün kurucusu Julian Assagne ve dünyanın çeşitli yerlerindeki gönüllülerin katkıları aracılığıyla yayın yapan uluslararası bir organizasyondur. Yılda yaklaşık 200.000 dolarlık gideri olan sitenin giderleri bağışlar aracılığıyla sağlanmaktadır. Organizasyonun merkezi, modern medya insiyatifi yasası çıkaran İsviçre'de bulunuyor ve Assagne önemli telefon görüşmelerini telefon dinlemenin yasak olduğu Belçika'da yapma şansı buluyor. Ulaşan haberlerinin doğruluğu hakkında bilgi toplamak için sürekli seyahat eden ve bu sebeple belirli bir adresi bulunmayan Assagne hackerlıktan haberciliğe geçmiş bir aktivist.

Wikileaks'in alternatif habercilik anlayışını anlamak için öncelikle şu anki hakim medya düzenini ve bunun kamuoyu üzerinde yarattığı etkiyi irdelemek gerekmekte. Liberal bakış açısı, kitle iletişim araçlarınn özel mülkiyetin elinde bulunması ve doğru düşünceye düşüncelerin serbest pazarı içinde ulaşılabilmesini savunur. Ancak medyanın endüstriyelleşmesi ve haberciliğin medya kuruluşlarının ekonomik yapısına göre şekillenmesi, haber özgürlüğü yerine tekelleşmeye yol açmıştır. Bazı çevrelerce yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvet olarak kabul edilen hakim medyadan farklı olarak alternatif habercilik ihtiyacı doğmuştur.Geleneksel medya niteliğindeki haber kaynaklarında sürekli yer alan Orta Doğu'daki patlama ve bunun sonucu olarak asker ve sivil ölümleri haberlerine hemen her gün rastlanır olması, kamuoyu üzerindeki etkisini iki şekilde gösterdi: aynı anda hem sözde duyarlılık hem de duyarsızlık. Sürekli tekrarlanan bu tip haberleri duymak dünya kamuoyunda bir çeşit duyarsızlığa sebep oldu. Irak’ta bir pazar yeri ya da hastanenin bombalanması haberi günlük hayatın bir

Uluslararası Af Örgütü tarafından yeni medya ödülü verilen bu örgüt; Guantanamo'da esirlere yapılan işkenceler, İzlanda'daki bankacılık yolsuzlukları ve Kenya'daki yargısız infazlar ile ilgili çeşitli bilgi ve belgeler de


parçası, duyulması alışıldık bir havadis haline geldi. Haberlerin sürekliliği, bu tip olayların bu bölge için olağan karşılanmasına sebep oldu. Bu normallik algısı, şiddet olaylarının ve kaos ortamının buraya özgü gibi düşünülmesi 'duyarlılığına' yol açtı. Tezat olan nokta şu ki bir yandan, azınlık olan savaş karşıtları dışında, insanlar bu olaylara kayıtsız kalırken; diğer yandan şiddetin bu bölgeye ve hatta bu bölgenin insanlarına özgü olduğu anlayışı körüklendi. Edward Said'in 'Oryantalizm' söyleminde belirttiği üzere, Batıdaki bakış açısına göre, Doğudaki insanlar şiddete yatkın olarak tasvir edilmekte. Bu şarkiyatçılık algısı 11 Eylül olaylarıyla etkisini güçlendirmiş ve Huntington'ın kuramı 'Medeniyetler Çatışması' nda bahsedilen dini, kültürel ve bölgesel ayrışmalar ,Orta Doğu'nun şiddet olgusu ile yaftalanmasının yolunu açmıştır. Bu bakış açısıyla ülke giriş çıkışlarında Arap kökenlilere ve Müslümanlara vize verilmesinin zorlaşması, onların terörist olarak algılanması ve ayrımcılığa maruz kalmalarının bir çeşit göstergesi.

Wikileaks'in ilgi çekmeyi başarmasının bir sebebi olarak Assagne'nin 'Batılı' imajı görülebilir. Assange Avustralya yerine Orta Doğu kökenli ya da Müslüman olsa hakim oryantalist bakış açısı sebebiyle ortaya koyduğu belgeler bu denli rağbet görüp ciddiye alınmayabilirdi. Batının içinden bir bireyin Batıyı eleştirmesi elbette ki dünyanın gözlerinin o yöne çevrilmesinde önemli bir faktör oldu.Ancak Wikileaks'in yeni medya akımının dünya kamuoyunda bu kadar ses getirmesinin en büyük sebebi, hakim medya kuruluşlarının desteğiyle haberlerini

yayınlamasında yatmaktadır. 92.000 belge içeren 'Afganistan Günlükleri' ile ilgili haberler dünyanın büyük medya kuruluşları The New York Times, Der Spiegel ve The Guardians ile Wikileaks tarafından iş birliği yapılarak yayınladı.Belgeler farklı yayın kuruluşları tarafından farklı manşetlerle habere sunuldu. The Guardians sivil ölümlerini ,The New York Times Pakistan'ın Taliban'a desteğini, Der Spiegel ise Alman askerlerinin yaşadığı zorlukları vurguladı. Haber kuruluşlarının aynı belgeleri çok farklı şekillerde haber yapması, habercilikte yorumun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda bir noktanın daha önemini gözler önüne seriyor ki, o da alternatif haberciliğin kamuoyunda ses getirebilmek için yine hakim medyaya ihtiyaç duyuyor olmasıdır. Yeni medya akımı habercilikte çok sesliliğin artmasına önemli etkilerde bulunabilir ancak medya düzenindeki birtakım değişiklikler uzun bir süreçte mümkün olabilir . Değişimin şu anki başlangıç sürecinde hak haberciliğinin geleneksel medyaya gereksinim duyduğunu görüyoruz. Ancak beklendiği üzere, yaygın medyadan Wikileaks' e tepkiler gecikmedi. The Times, 'Afganistan'dan Çıkarsak Ne Olur' başlığı altında, kendisine işkence eden ailesinden kaçtığı için Taliban'ın kararıyla burnu ve kulakları kesildiği belirtilen Ayşe adlı Afgan kadını kapak resmi yaptı. Wikileaks'in Afganistan ile ilgili belgelerinin açıklanmasının hemen ardından yayınlanan bu haber cevap niteliğinde. The Washington Post'tan Richard Cohen ise ''ne idüğü belirsiz Wikileaks'in sağladığı muazzam veri çöplüğünün verdiği haber, ortada haber filan olmadığıdır.'' yorumunu getiriyor. Bunun aksine Colombia Journalism Review'a yazan Avustralyalı gazeteci Joel Meares' e göre ise ''son zamanlarda savaşa dair doğru dürüst bir şey yazılıp çizilmediğini ve belgelerin sakladığı ekstra bilginin işe yaramayacağını düşünmek ise zaten gazetecilik fikrinin kendisine aykırıdır.'' diyor. Assagne'e göre belgeler 1970'lerde Vietnam Savaşı'nı bitiren 'Pentagon Belgeleri(Pentagon Papers) ve Berlin duvarının yıkılmasıyla Doğu

9


Alman gizli servisi Stasi'nin arşivlerinin açılmasına denk ölçüde bir vaka olma özelliğini taşıyor. Hatta daha kısa zamanda daha çok belgenin dünya kamuoyuna ulaşması sebebiyle daha çok etki yaratacağına inanıyor. 92 000 belgeden açıklanmayan 15000 belgeyi de açıklamaya hazırlanan Wikileaks şimdiden dünya kamuoyundan olumlu ve olumsuz tepkiler toplamış durumda. Aslında aldığı

olumsuz yorumlar bile bu örgütün sesini duyurmakta şimdiden ne kadar başarılı olduğunu göstermekte. Yeni medya akımının geleneksel medyanın iç dinamiklerinde bir takım değişikler yaratabilmesi , Wikileaks'in kamuoyu üzerinde yarattığı etkiye ve hakim medyanın buna vereceği cevaba göre şekillenebilir.

10

Referanslar http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1216909898&news_code=1280488297&day=30&month=07&year=2010 http://www.milliyet.com.tr/wikileaks­gazeteciligi­degistiren­site/guncel/haberdetay/30.07.2010/1270029/default.htm http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/41142/Wikileaks­devler­liginde http://www.siyasaliletisim.org/dr­bahadr­kaleaas/yrd­doc­dr­emel­akca/455­habercilikte­yeni­araylar­ve­hak­habercilii.html http://www.dunyatimes.com/?p=8363 http://wikileaks.org/ http://anniepaulose.files.wordpress.com/2010/08/wikileaks_cartoon_main.jpg


Tarihlerinde çok sayıda darbe, isyan ve ekonomik karışıklık görmüş, ekonomilerini düzeltmeye çalışırlarken daha da borç batağına saplanmış ülkelerin yeridir Latin Amerika. Yıllarca diktatörler tarafından yönetilen kıta, bugün geçmişinden çok farklı bir yerde durmakta. Yıllar önce kıtaya damgasını vuran sol rüzgârlar bugün de Latin Amerika sahillerini kasıp kavurmakta… ABD’nin Vietnam kuşatmasıyla başlayan 68 Hareketi sonrasında, Sovyetler ve Çin’in rekabete dönüşen sosyalizm macerası, özgür Rusya’nın büyük komünizm rüyalarını tersine çevirişi ve modern Avrupa’nın sosyal demokrasiyi keşfedişi; dünya solu için dönüm noktaları olmuştur. Ancak unutulan bir dönüm noktası daha vardır, o da Latin Amerika’nın sol bilinci kazanma sürecidir.2 Dünya ekonomisiyle İspanyol ve Portekiz sömürgesi olarak bütünleşen Latin Amerika, ABD'nin 1823'te Monroe Doktrinini3 ilan etmesinden itibaren ABD'nin siyasi nüfuzu altına girmeye başlamıştır. II. Dünya savaşından sonra ABD'nin dünyanın iki süper gücünden biri haline gelmesiyle Latin Amerika'daki ABD etkisi de zirveye ulaşmış, bölgenin neredeyse tamamı Amerika'nın siyasi ve ekonomik hegemonyası altına girmiştir. Bu dönemden 1980'lere kadar bölge ülkeleri çoğunlukla Amerikan güdümündeki askeri diktatörlükler tarafından yönetilmiştir. Üzerindeki Amerikan hegemonyası sebebiyle Latin Amerika doğal olarak dünya ekonomisini başta ABD olmak üzere Batı

ülkeleri lehine yönlendirmeyi amaçlayan Dünya Bankası ve IMF'nin ürettiği politikaların başlıca laboratuarı olmuştur. Özellikle son 15 yıl içerisinde demokratik yollarla iş başına gelen solcu liderler mevcut sisteme karşı yaptıkları ortak çıkışlarla ve “başka bir dünya mümkün” sloganlarıyla küreselleşen dünya politikasına yeni bir boyut kazandırmışlardır. Soğuk Savaş Dönemi’nde askeri vesayet gölgesi arkasındaki “Amerikan Vesayeti” tarafından yönetilen ülkelerin çehreleri ve kaderleri seçimlerle iş başına gelen liderlerle değişmeye başlamaktadır: BOLİVARCI SEÇENEK 4

Latin Amerika’nın devrimci lideri Libertador Simon Bolivar (1783­1830); ulusal temelde büyük bir Latin Amerika Devleti’nin

11


12

kurulması, bölgedeki sömürgeci feodal düzenin tasfiyesi ve Aydınlanma Devrimi’nin Latin Amerika’ya taşınması için çalışmıştır. Günümüz Latin Amerika liderleri Bolivar’ı örnek bir şahsiyet olarak ele almaktadırlar. Örneğin Chavez’in ülke içindeki ve dışındaki politikalarına yön veren olgu, çerçevesini kendisinin çizmiş olduğu Bolivarcı Devrim’dir. Latin Amerika konusunda tanınmış bir uzman olan Marta Harnecker Bolivarcı Devrim’in beş farklı uzantısı olduğunu belirtmektedir. Harnecker’e göre devrimin siyasi uzantısı Bolivarcı demokrasiyi oluşturmayı amaçlamaktadır. Ekonomik uzantının amacı neoliberal/kapitalist sistemlere alternatif bir insancıl, sürdürülebilir, üretken ekonomik sistemin kurulmasıdır. Devrim’in sosyal adaleti inşa etmeyi hedefleyen sosyal uzantısı, ülke genelinde kalkınmayı savunan bölgesel uzantısı ve çok kutuplu dünyada ülke egemenliğinin güçlenmesini öngören bir de uluslar arası uzantısı mevcuttur.5 Barışçıl bir devrim olarak nitelediği Bolivarcı Devrim ile Chavez; Simon Bolivar’ın hayal ettiği bölgesel entegrasyonu amaçlamaktadır. Peki, kimdir bu Chavez? Nasıl bir liderdir? İktidara nasıl gelmiştir? ABD’nin İran’la ilişkisinin en gergin olduğu dönemde Tahran’a giden, ABD işgalinden önce Irak lideri Saddam’ı Bağdat’ta ziyaret eden, Libya’ya gidip Kaddafi ile el sıkışan, Rusya ve Çin’den silah satın alan, Küba’ya ucuz petrol veren bu lider gücünü nereden almaktadır? Ülkesinin dünyanın en çok petrol satan dördüncü ülkesi olmasından mı, OPEC içindeki etkinliğinden mi, ABD’nin Venezüella’nın en büyük petrol müşterisi olmasından mı? Chavez’in antiemperyalist tutumunun temelleri nelerdir? 1998 yılında oyların yarısından çoğunu alarak devlet başkanlığına gelen ve eski bir asker olan Hugo Chavez, kısa süre sonra ülkesinin adının önüne Latin Amerika’nın antiemperyalist, aydınlanmacı ve kamucu büyük devrimcisi Bolivar’ın adını ekleyerek Venezüella’nın resmi adını Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti olarak değiştirmiştir. Petrol üretimi, dağıtımı ve satışında devletçi politikalara yönelmiş ve büyük çapta

kamulaştırma gerçekleştirmiştir. Sağlık ve eğitimde köktenci adımlar atarak, bu hizmetleri ücretsiz hale getirmiş, toprak reformu ile topraksız köylüye toprak dağıtmış ve tarımda yaygın bir kooperatifleşmeye yönelmiştir. 2002 yılı Nisan ayında dışarıdan ABD’nin, içeriden ise ülkenin önde gelen zenginleri, büyük toprak sahipleri ve medya patronları tarafından desteklenen bir darbeye maruz kalmıştır. İki gün için Başkanlık Sarayı’nı terk etmiş olsa da, sokaklara dökülen milyonlar, ordunun darbeye destek vermeyen kesimi ve Latin Amerika’nın diğer liderlerinin destek açıklamalarıyla daha güçlenmiş olarak görevine dönmüştür.6 Kendisine karşı yapılan diktatör suçlamasına karşın Chavez, yöntem olarak doğrudan demokrasiyi benimsediğini, olabildiğince geniş ölçekli katılımdan yana olduğunu ve temsili demokrasiye eleştirel yaklaştığını vurgulamıştır ve bu yönüyle “jakoben” bir tavır aldığını göstermiştir. Rousseau’nun “Temsili demokrasi halk egemenliğini engeller” sözüne gönderme yapan Chavez, çok kutuplu bir dünyadan ve bölgesel dayanışmadan yana tavır alan bir liderdir. Venezüella’nın yanı sıra Bolivya da da, 500 yıldır, yerli halkın yaşam kültürüyle batının dayattığı kültürün çatışmasının galibi yerli halk olmuştur. Aynı zamanda eski bir sendika lideri de olan Bolivya’nın ilk Kızılderili başkanı Evo Morales, 2005 yılında seçimleri kazanarak işbaşına gelmiştir. Sömürge valisi gibi davranan Amerikan Büyükelçisinin net olarak “Terörist Morales seçilirse Bolivya’nın izole edileceğini” söylemesi bile Morales’in kazanmasını engelleyememiştir. Amerikan Büyükelçisi’nin bu yaklaşımına “Dünya’da tanıdığım tek bir terörist vardır, o da Bush’tur!”7 cevabını veren Morales, tıpkı mevkidaşı Chavez gibi anti­Amerikancı söylemlerle politikasını sürdürmektedir. Morales ve Chavez’in aksine daha az agresif bir politika izleyen Brezilya Devlet Başkanı Lula Da Silva 2003 yılında devlet başkanlığına seçilmiştir. Göreve geldiğinde önceki başkan Cardoso’dan dış borçlu ve özelleştirilen karlı kuruluşlar yüzünden çok fazla devlet geliri de


kalmamış bir ülke devralan Lula da Silva hemen bir dizi ekonomik düzenlemelere girişmiştir. Dünya’nın en büyük 20 ekonomisi arasında bulunan Lula liderliğindeki Brezilya, sol bir politika izlemesine rağmen Venezüella kadar muhalif olmamakta ya da Amerikan karşıtı çıkışlar yapmamakta, yapamamaktadır. Bunda küreselleşen dünya ekonomisine bağlı olarak orta ve uzun vadede geleceğin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacağı söylenen Brezilya’nın dünya ekonomisine entegre olmuş olmasını ve bu yüzden söylemlerine dikkat ettiğini vurgulamak gerektiği kanısındayım. Lula döneminde Brezilya, dünya politikasında etkili bir aktör olma çabası içine girmiştir. Örneklemek gerekirse İran ve ABD arasında ilişkilerin gerilmesine yol açan nükleer enerji­nükleer silah konusunda Brezilya da tıpkı Türkiye gibi sorunun diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini dile getirmiş, İran ile masaya oturmuş, üstelik BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a karşı yaptırımları onayladığı oylamada Türkiye ile beraber hayır oyu vermiştir. Bunların yanı sıra uluslararası platformlarda daha çok ses getirmek isteyen Lula Brezilyası, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi sayısının arttırılmasından ve çok kutuplu hale gelen dünyada temsiliyetin daha adil bir hal alması ve değişmesinden yanadır.8 Brezilya Anayasası’nın gereği üçüncü kez devlet başkanı olmasına izin verilmeyen Lula, eski bir gerilla lideri olan Roussef'i halefi olarak göstermiştir ve Roussef seçimlerde zafere en yakın adaydır. Sonuç olarak belirtmek gerekirse Soğuk Savaş boyunca diktatörlerle yönetilmiş ve askeri darbelerle yönlendirilmiş Latin Amerika artık çehresini değiştirmekte ve geçmişi bir kenara atmaktadır. Artık kıtada 1973’te Şili’de seçimle işbaşına gelmiş sosyalist lider Salvador

Allende’nin başına geldiği gibi,9 demokratik hükümetler darbe oyunlarıyla kolayca devrilmemektedir. Aksine Chavez’e ve Ekvador’un solcu lideri Correa’ya10 karşı yapılan darbe girişimlerinde olduğu gibi geri püskürtülmektedir veya Honduras’ın yakın bi zamn önce darbeyle görevinden uzaklaştırılan11 solcu lideri Manuel Zelaya gibi daha güçlü bir biçimde görevine geri dönmektedir. Yıllarca bölgeyi “arka bahçesi” olarak kabul eden ABD açısından olaya baktığımız zaman ise 11 Eylül saldırılarından beri Washington’un bölgenin meselelerine hep uluslararası terör merceğinden bakmış ve bu bölgedeki ülkelerin kendilerine has problemleri ile yardım ve işbirliği çağrılarını ikinci plana atmış olduğunu görmekteyiz. Bu ihmal, ilginç olmayan bir biçimde, teröre karşı savaşta Amerika’nın izlediği yol (özellikle Guantanamo Üssü’ndeki insan hakları ihlalleri) ve karşılaştığı hezimetlerle birleşince, ABD karşıtı söylemlerin bölgede itibar kazanmasına ve kimilerine göre “sol popülist” olarak adlandırılan solcu liderlerin Latin Amerika ülkelerinde güç kazanmalarına sebep olmuştur. Yeni Başkan Obama’nın bölge ile ilgili sözleri, Latin Amerika’ya yönelik güçlü ihtirasları olan eski ABD başkanlarının söylemleri ile büyük benzerlikler göstermektedir.12 Roosevelt’in “Dört Özgürlük”13 retoriğinden ve J.F.Kennedy’nin “İlerleme için İttifak” söyleminden yararlanan Obama, Latin Amerika’nın kurtarıcısı gibi davranmakta ve bu da haliyle tepkiyle karşılanmaktadır. Obama’nın Latin Amerika ülkelerinin geçmiş dönemlere kıyasla zaman içinde ciddi boyutlarda ilerleme kaydettiklerini, kendi bağımsız demokrasilerini kurduklarını ve diktatörlük yönetimlerini geride bıraktıklarını

13


göz önünde bulundurması gerekmektedir. Zira bu durum, onların birçoğunun artık geçmişte olduğu gibi ABD ile kolaylıkla işbirliğine gitmeyebilecekleri anlamına da gelmektedir. Aksine ABD’nin bu tip her davranışı bölgede popülaritelerini ABD hegemonyası karşıtlığı üzerine kurmuş olan liderlerin elini güçlendirmektedir.

14

Dünya çok kutupluluğa doğru hızla ilerlemekteyken ve yeni güç merkezleri ortaya çıkarken, eski güç merkezleri sömürge zihniyetinden artık vazgeçmelidirler. Dünya Sosyal Forumu’nun sloganında da olduğu gibi “Başka bir dünya mümkündür!”.

Referanslar 1. Barış DOSTER, Hugo Chavez, Cumhuriyet Strateji, sayı: 112 2. http://blog.milliyet.com.tr/Latin_Amerika_da_sol_ruzgarlar/Blog/?BlogNo=114899 3. Doktrinin öngördüğü hususlar şunlardır: 1. Elde ettikleri ve sürdürdükleri özgür ve bağımsız durumları ile Amerika Anakarası bundan böyle Avrupa devletlerinden herhangi birinin kolonileştirme isteklerine konu olamaz. 2. Kutsal İttifak Devletleri'nin siyasal sistemi Amerika'nınkinden tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini bu yarım kürenin herhangi bir yerinde yaymak için yapacakları herhangi bir girişimi barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz. 3. Avrupa ülkelerinin herhangi birinin mevcut kolonilerine; ya da ona tabi olan bölgelere hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz. 4. Avrupa devletlerinin kendilerini ilgilendiren sorunlar yüzünden yaptıkları savaşlarda hiçbir zaman taraf tutmadık ve böyle bir davranış siyasetimize de uymaz (izolasyon ilkesi). 4. Günümüzde Latin Amerikalı solcu liderlern dünyaya ilan ettikleri Bolivarcı Seçenek’in temel esasları şunlardır: ­ABD emperyalizminin ve siyasal­kültürel hegemonyasının kırılması ve Amerikan işbirlikçiliğinin temellerinin yıkılması ­İşbirlikçilerin yarattığı geri ekonomilerin yarattığı yoksulluğun aşılması ­Toprak reformu, kamulaştırma, yoksulluk ve cehaletle mücadele ­Demokratik hakların genişletilmesi ve bölgesel dayanışmanın arttırılması 5. Marta Harnecker’in “Hugo Chavez: Venezuella” adlı çalışmasından aktaran; Şerife Başaran, Chavez Venezuellası, Stratejik Analiz, sf: 70, sayı: 97, Mayıs 2008. 6. Barış DOSTER, Hugo Chavez, Cumhuriyet Strateji, sf: 17, sayı: 112. 7. http://www.haberpan.com/morales­butun­anlasmalar­gozden­gecirilecek­madrid­haberi/ 8. http://www.economist.com/media/pdf/LulaInterview.pdf 9. http://bultenler.ankara.edu.tr/dergiler/51/863/sayi863.pdf 10. http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2010/10/101001_vid_ecuador.shtml 11. http://www.ntvmsnbc.com/id/24979380/ 12. Şerife Başaran, Barack Obama’nın Latin Amerika Vizyonu, Stratejik Analiz, sf: 97, sayı: 102, Ekim 2008. 13. http://bianet.org/bianet/dunya/117283­dort­ozgurluk­uzerine


2003’te Irak’a giren Amerika, Saddam rejimini devirmeyi başardı ama bu ülkeyi başta vaat edilen noktaya halen getirebilmiş değil. Irak’ta 8 yıldır kurulamayan hükümet ve mezhepsel çatışmaların devamlı tırmanması, en iyi model olduğu sanılan yönetim biçimlerinin zorla uygulandığında nasıl sonuçlar verdiğinin en büyük göstergeleri. Amerika, her ne kadar Irak Savaşı’nda büyük zararlar verse de, Ortadoğu için birincil hassasiyetlerini tehdit eden büyük bir engeli kaldırmış durumda. Saddam gibi despotik ve agresif bir liderin bu bölgede ki varlığı, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarının hem kısa vadede hem de uzun vadede en büyük engeliydi. Amerika’nın çıkarları açısından bölgedeki iki büyük hassasiyetini görüyoruz ki, bunlar İsrail’in güvenliği ve petrol akışı. Saddam rejimi, bu noktada, hem petrol kaynaklarına sahip olmak isteyen hem de İsrail in varlığı için bölgede tehdit oluşturan bir yapıdaydı. Böyle bir rejimin yıkılmış olması, Amerika açısından, birincil önceliklerin güvence altına alınması anlamına geliyor. Fakat ülke içinde çıkan farklı grupların iktidar kavgaları ve İran gibi bir ülkenin Şiiler üzerinden gücünü arttırmak istemesi, birincil önceliklerin yeni bir tehditle karşı karşıya olduğunun göstergesi. Bugün, İran, Amerika’nın bahsedilen hassasiyetleri açısından, bölgedeki en tehlikeli güç. Rafsancani ve Hatemi gibi liderlerle; uluslararası arenada daha ılımlı politikalar güden İran, Ahmedinejad’dan sonra daha radikal ve daha çıkarcı politikalar gütmeye başladı. Bugün İran, %11’in üstünde işsizliğe sahip ve artan iş gücünün istihdam edilmesi için, büyümenin % 5’in üstünde olması gerekiyor. Genellikle petrol ve doğalgaz satışına dayanan ekonominin ülkelerin

alacağı herhangi bir kararla çok büyük sarsıntılar geçireceği malum. Bugünün İran dış politikasında, ülkenin batısında kalan, ekonomik açıdan daha avantajlı bir konuma sahip olan Ortadoğu’nun, ülkenin doğusunda ve kuzeyinde kalan bölgelerden daha fazla ilgi gördüğü ve daha aktif bir dış politika yürütüldüğünü görüyoruz. Bugün İran’ın elinde, koz olarak, devam etmekte olan nükleer faaliyetleri ve ülkenin Şii kimliği bulunuyor. Bugün İran, halen bir nükleer silaha sahip değil ama bu yöndeki çalışmaları, diğer ülkelerin haklı olarak tepkisini çekmekte ve bu çalışmalar bir yerde İran’ın elinde yaptırım gücüne dönüşebilmekte. İran’ın Ortadoğu’da aktif politika izlemesinin ikinci faktörü de buradaki devletlerin içinde yaşayan Şii nüfus. Hemen her Ortadoğu ülkesinde bulunan Şii nüfus, bu ülkelerin birçoğunun egemenliğini tehdit edici, potansiyel bir etkiye sahip. Bugün İran, Şii gruplarla yakın ilişkiler kurmakta ve bu grupların, bulundukları ülkelerde ki siyasal varlığını desteklemektedir. Böylece, İran, Ortadoğu’da kendini, sözü geçen ve ağırlığı olan bir ülke konumuna getirmeye çalışmaktadır. Böyle bir hareket, Ortadoğu devletlerinin egemenliğini de tehdit eden bir hal almaya başlamaktadır. İran’ın Ortadoğu’daki bu agresif ve yayılmacı politikaları, doğal olarak İsrail ve Amerika’nın bölgedeki çıkarlarıyla çatışmaktadır. İran’ın bu alanda gelişmesinden en çok endişe duyan İsrail için, kendisine karşı agresif politikalar güden İran’ın böyle bir yapılanmaya gitmesi, kendi varlığı için en büyük tehdit. Bu iki ülkenin yanı sıra, komşu ülkeler de yakınlarındaki herhangi bir ülkenin nükleer silahlara sahip olmasına ve bunu bir koz olarak kullanmasına karşıt durumdalar, fakat

15


sorunun silahla çözülmesine karşıt durumdalar.

16

Bugün, İran’ın nükleer sorununun çözümünde tam bir çözümsüzlük ile karşı karşıyayız. “Zero enrichment”, sıfır zenginleştirme, Batılı ülkeler tarafından İran için dile getirilmekte, fakat böyle bir şey teknik olarak imkansız çünkü İran NPT (Nuclear Non­Proliferation Treaty)’nin bir üyesi ve uranyumu %5 oranında zenginleştirmek İran’ın en temel hakkı. Fakat bu konuda, İran’ın dünya kamuoyuna tam bir güvence verememiş olması, uluslararası arenada yaptırımlara kadar giden kararların alınmasının en büyük nedeni. Ortada varılan ortak bir anlaşmanın yokluğu, hem İran açısından hem de diğer ülkeler açısından halen bir problem olarak durmakta. Sorunun çözümünde yaptırım kararları almaktan çok, bölgesel ülkelerin bu yolda atacağı adımlar ve oynayacakları rol çok daha önemli. Çünkü İran’ı tatmin etmeyecek ve soruna diplomatik yollardan çözüm bulamayacak olan her karar, İran’ı daha da agresif olmaya itecek ve sorunun daha da derinleşmesine neden olacaktır. Son yılarda Amerika’nın en büyük tehdit unsuru olarak gördüğü İran, nükleer faaliyetlerinin yanında Ortadoğu’da Şii yanlısı politikalarıyla da Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını tehdit eder durumda. Irak ta kaybedilen milyar dolarlar, askerler ve devam etmekte olan Irak’ın yapılanması, Amerika’ya çok pahalıya mal olmuştur. Bugün olası İran harekatının, arkasında belki de yıllarca sürecek bir direniş ve milyarlarca dolarla birlikte bir çok can kaybına mal olması muhtemel. Bunun da ötesinde, Amerika’nın dünyadaki prestiji de büyük oranda zarar görecektir. Sorunun çözümünde, komşu ülkeler, hem İran’a yakınlığı ile hem de var olan ekonomik ilişkiler bakımından çözüme ulaşılmasında çok önemli roller oynama kapasitesine sahipler. Aralarında ortak çıkarların daha fazla olduğu bölgesel ülkeler, işbirliği açısından birbirleri arasında daha sağlıklı ilişkiler kuracaklardır. Komşu ülkelerden Türkiye’ye baktığımızda, Sünni nüfusu, hızla gelişmekte olan ekonomisi ve güçlü bürokrasisiyle Türkiye, öteki ülkelerden daha sağlam bir yer arz ediyor. Son yıllardaki “komşularla sıfır sorun” politikasıyla Türkiye, sorunların çözümünde her zaman için

diplomasi seçeneğini birinci sırada kullanmakta ve komşu ülkelerde ortaya çıkma ihtimali olan sorunları daha gerçekleşmeden, diplomasi ve işbirliği yolu ile önceden engellemektedir. Geçen Mayıs ayında İran­ Brezilya­Türkiye arasında imzalanan uranyum zenginleştirme anlaşmasıyla Türkiye, anlaşmalar yoluyla sorunların çözümünde ilerleme kaydedileceğini göstermiş ama bu Amerika’yı ve diğer ülkeleri halen tatmin olmuş durumda değil. Brezilya­Arjantin arasında 1991’de imzalanan nükleer işbirliği anlaşması (ABACC)’nın benzeri İran­Türkiye arasında uygulanabilir. Önümüzdeki günlerde nükleer tesis açma hazırlığında olan Türkiye ile bu aktivitelerini devam ettirmekte olan İran arasında yapılacak olan benzer işbirliği, iki taraf için de birbirlerinin nükleer faaliyetlerinin denetlemesini mümkün kılacaktır. Uluslararası kamuoyunu tatmin edecek düzeyde bir anlaşma sorunun çözümünde önemli bir rol oynayacaktır. Mısır’da İran­Türkiye arasında yapılabilecek olan nükleer işbirliğine katılabilir. Bu üç ülke arasında, Avrupa’da ki ülkelerin kurduğu “Euratom” gibi bağımsız bir işbirliği topluluğu model olarak uygulanabilir. Her ne kadar Mısır, son yıllarda bölgede güç kaybetmiş gibi gözükse de, geçmişten gelen Arap milliyetçiliği ve Amerika ile olan yakın ilişkileri, bu ülkenin Ortadoğu’da halen güçlü bir konuma sahip olduğunu gösteriyor. Mısır’ın İran’a yapılacak herhangi bir saldırıya karşı çıkması ve mevcut rejimin zorla değiştirilmesinin sorunlara çözüm olmayacağı görüşü, Mısır’ın, Türkiye’nin İran’la yapacağı olası işbirliğinde, üçüncü bir aktör olarak yer alması tezini güçlendiriyor. Körfez ülkelerinde ise, 1981 yılında GCC (Körfez İşbirliği Konseyi), devrimle agresif politikalar gütmeye başlayan İran’a karşı, ortak hareket etme amacıyla kurulmuştur. İran’ın Bahreyn üzerinde hak iddia etmesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Hürmüz Boğazı’ndaki üç ada konusunda İran’la anlaşmazlığı düşmesi gibi sorunlar, bu ülkelerin İran’la aralarında olan sorunlardan bazıları. Körfez ülkelerinin coğrafi açıdan küçüklüğü ve askeri imkanlarının yetersiz oluşu, bu ülkelerin güç dengelerini Amerika ve İran arasında kurmasına neden olmuştur. Amerikan askerlerine üslerini açan bu ülkeler, aynı zamanda İran’ı kışkırtacak seviyede


bir Amerikan yakınlaşmasından da kaçınmaktadırlar. İran a uygulanacak herhangi bir yaptırım, İran’la ticaret bağları olan bu ülkelerin ekonomisini olumsuz yönde etkileyecektir. Bu ülkelerin, İran’ın nükleer sorununu çözmesi karşılığında yapacağı ticari anlaşmalar, iki tarafa da fayda sağlamasının yanında, tüm diğer bölge ülkeleri ve Batılı ülkelerin kaygılarının sonlanmasına neden olacaktır. Bölgedeki diğer bir ülke olan Suudi Arabistan ise, dünya petrol rezervlerinin dörtte birine sahip olması ve dünya pazarında ki en büyük petrol ithal eden ülke olması nedeniyle, İran sorununun çözümünde önemli bir rol alma potansiyeline sahip bir ülke. Sünni yapısıyla, Arabistan, İran’ın Şiileri kullanarak bölge ülkelerde üstünlüğünü arttırmasında, en rahatsız olan ülke konumunda. Körfezin, nükleer silahlardan arındırılmasını her fırsatta belirten Suudi Arabistan için İran büyük bir tehdit. Dış ticaret verilerine baktığımızda İsrail ve Amerika, Arabistan için İran dan daha yakın konumdalar çünkü bu ülkenin petrol satışı büyük ölçüde Amerika ve Batılı şirketlere bağlı. Geçtiğimiz günlerde Amerika ve Suudi Arabistan arasında imzalanan 60 milyar dolarlık silah anlaşması, Amerikan tarihinin en büyük bütçeli silah satış anlaşması olmasının yanında akıllara da bir çok soru işaretini getirmekte. Yürüttüğü dikkatli diplomasiyle birlikte içeride ve dışarıda silah kullanımını gerektirecek hiçbir sorunu bulunmayan Suudi Arabistan’ın, bu silahlarla İran ı vurma olasılığı akıllara gelen ilk senaryo. Bölgede ki en ufak bir silahlanma hareketinde bile sarsılan İsrail in, bu kadar yüklü bir silah satışına karşı çıkmaması, bu senaryoyu gerçekçi kılar nitelikte. Böyle bir senaryonun

gerçekleşmesi, Amerika ve İsrail’in, olaya yanlarına bir başka bölge devletini de alarak, sorunu güç kullanarak çözmesi anlamına geliyor. Olası bir savaşta, Amerika ile birlikte Suudi Arabistan tarafının tam üstünlük kurup kuramayacağı bilinemez fakat sorunun çözümünde diplomasi yetersiz kaldığında, Amerika’nın Suudi Arabistan üzerinden İran’a saldırma ihtimali yüksek. Suud kralının Amerika ve Batı ile olan ilişkilerinden bakıldığında, Suudi Arabistan’ın diplomatik yollardan, sorunun çözümünde çokta etkili bir rol oynayacağı gözükmüyor. Son resme baktığımızda, bir çok güç odaklarını görüyoruz. Hem ekonomik açıdan hem siyasal açıdan Ortadoğu’da güçlenmek isteyen İran, bölgesindeki her olası çatışmayı engellemek isteyen Türkiye, ekonomik varlığını devam ettirmek isteyen Körfez Ülkeleri, İran’ın nükleer gücünü koz olarak kullanmasından kuşku duyan Avrupa, kendi güvenliği için her adımı atmaya hazır olan İsrail, zenginliği, kimliği ile bölgede ki avantajlı konumunu devam ettirmek isteyen Suudi Arabistan ve Ortadoğu’da hegemonyasını kurmak isteyen bir Amerika. Bir noktada tıkanan diplomatik ilişkiler, yerini silah kullanımına bıraktığında ortaya çıkacak durum, salt çatışmadan daha öte bir durum ve sadece savaşan ülkeleri değil, Ortadoğu’daki tüm ülkeleri etkileyecek bir niteliğe sahip. Irak’ta olduğu gibi, belki mevcut yönetim uzaklaştırılır fakat yeni ve daha büyük sorunların ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Sorunun barışçıl, diplomatik yollardan çözümü, sadece İran’a değil bölgedeki diğer ülkelere de çok önemli avantajlar sağlayacaktır.

Referanslar 1. Shenna, John.C (2010). The Case Against The Case Against Iran: Regionalism as the West’s Last Frontier; Middle East Journal; Volume 64, No:3

17


Filmlerinde göçmenlerin Almanya'ya uyum

düşünmeye itmiş durumda. Yıllarca Alman

ülke arasındaki arafa sıkışmış insan hikayelerini

getirmeye cesaret edemediği göçmen sorunu,

sorunlarını, kültürel çeşitliliği, kökleriyle yaşadığı konu alan, büyük bir sadelik ve açık yüreklilikle Almanlar ile Türkler arasındaki toplumsal

farklılıkları işleyen Fatih Akın geçtiğimiz ay Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff

Sarrazin'in hem Almanya ham de dünya

gündemine birinci sıradan giriş yapan kitabı vesilesiyle tartışmaya açılmış oldu.

tarafından 'Alman kültürüne yaptığı katkılardan

Müslüman olmayan ülkelerden gelen

onurlandırıldı.¹ Göçmenlerin Alman kültürüne

sağladığını kabul eden Sarrazin, iddialarının

ötürü' liyakat nişanı (verdienstroden) ile

uyumunun bir göstergesi sayılabilecek bu başarı

18

halkının kafasını kurcalayan fakat kimsenin dile

adına Berlin'de düzenlenen törende, bu nişanı

alan ilk Türk kökenli Alman vatandaşı Akın ve

Cumhurbaşkanı Wulff objektiflere gülümserken

salonu dolduran kalabalığın aklındansa, şüphesiz, önlerindeki bu umut verici mutlu tablonun gerçeği ne kadar yansıttığı vardı.

göçmenlerin Almanya'ya başarıyla uyum

merkezine tüm göçmenleri değil, Türk, Arap

ayırt etmeden Müslüman göçmenleri koymasıyla klasik ırkçı söylemlerin dışına çıkıyor. Kitapta bugün üçüncü, dördüncü jenerasyona kadar

dayanmış olan Müslüman göçmenlerin hala tam

olarak Alman kültürüne uyum sağlayamamasının sebebi olarak İslam gösteriliyor. İslam

dünyasının büyük ölçüde içine kapanık

olduğunu, bunun da ’İslamcı saldırganlığın’ kaynağını oluşturarak birçok insanı

korkuttuğunu iddia eden Sarrazin, Müslüman göçmenleri 'Devlet yardımıyla yaşayan ve

devleti tanımayan, çocuklarının eğitimi için çaba göstermeyen ve devamlı olarak başörtülü küçük kızlar üreten insanlar' olarak tabir etmekte.

Kitapta geçen her milletin kendine has genler Ağustos ayında yayınlanan Eski Alman Merkez Bankası Yönetim Kurulu ve Sosyal Demokrat Parti üyesi Thilo Sarrazin'in ırkçı söylemle

kaleme aldığı kitabı ' Deutschland schafft sich

ab' (Almanya Kendini Yok Ediyor ) ülkedeki her kesimi göçmen sorunu üzerine tekrar

taşıdığı ve aptallığın genetik olduğu gibi

iddialarsa Hitler'in yasaklı kitabı 'Mein Kampf' ( Kavgam) ile benzerlikler taşımakta. Sarrazin' e göre Müslüman göçmenler eğitim seviyelerini arttırmak için çaba göstermediğinden

Almanya'yı 'aptallaştırarak' ülkenin entellektüel geleceği için tehlike arz etmekte.²


'Almanya Kendini Yok Ediyor'un en can alıcı kısmıysa içerden ve dışardan gelen tepkilere rağmen arkasına şaşırtıcı oranda kamuoyu desteği almış olması. Eski Almanya Başbakanı Helmut Schmidt ve Türk asıllı sosyolog ve yazar Necla Kelek, Sarrazin'i haklı bulan isimlerden sadece ikisi. Stern dergisi tarafından Forsa Araştırma Şirketi’ne yaptırılan kamuoyu araştırmasına göre , Sarrazin'in tezleri, Almanlar tarafında % 46 oranında kabul görmekte. Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir yaptığı açıklamada “Beni endişelendiren Sarrazin’in savundukları değil Alman toplumunun büyük çoğunluğunun da Sarrazin gibi düşünmesi” dedi.³ Yeni doğan her üç çocuktan birinin yabancı kökenli olduğu Almanya'nın hazır olduğundan çok daha hızlı ‘çokkültürlü’ hale geldiği bir gerçek. Fakat mevcut göçmen sorunu Thilo Sarrazin’n iddia ettiği gibi İslam ya da başka bir etmenden değil, göçmeleri yıllarca işleri bitince evlerine geri dönecek 'misafir'ler olarak gören yanlış Alman politikalarının bir sonucu. Almanya'nın göçmenlerle 'imtihanı' 1960 sonrası döneme dayanmakta. Berlin Duvarı yıkılmadan önce, iki Almanya'nın ( Federal Almanya Cumhuriyeti 'FAC' (Batı Almanya ) ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti 'DAC' ) var olduğu dönem her iki ülke de yabancı iş gücüne ihtiyaç duydular. FAC bu işçileri Türkiye, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerden getirirken, DAC ise Vietnam, Mozambik gibi ülkelerden yabancı işçi alıyordu. %14 ile mevcut göçmenlerin en kalabalık kesimini oluşturan Türkler aynı zamanda ülkenin en geniş Müslüman kesimini meydana getirerek tartışmasız Sarrazin’in asıl hedef aldığı kitle. 1961 ‘de Türkiye ve Batı Almanya arasında imzalanan 'İş Gücü Takviyesi Anlaşması' , Almanya’nın hızla büyüyen ekonomisine büyük katkı sağlayacak Türk işçilerinin ülkeye gelişinin ve yıllara yayılan bir kendini kandırış hikayesinin miladını oluşturuyor. Dönemin Alman şirketleri ve fabrikaları düşük maaşlı ve tercih edilmeyen işler için donanımsız ve yeteneksiz işçilere odaklanırken kimse Anadolu’nun ücra köşelerinden gelen bu insanların çoğunun okuma yazma bile bilmiyor oluşunu umursamıyordu. Çünkü bu işçilerden beklenen Alman toplumuna uyum sağlamak değil, fabrika etrafına inşa edilmiş binalarda bir arada yaşayıp, bir süre çalıştıktan sonra işlerini bitirip memleketlerine dönmeleriydi. Fakat Alman meslektaşlarından çok daha az talepte bulunan Türk

işçilerinin yetenekleri, talepkar Alman ekonomisinin yeni işçileri eğitmek için fazla cimri olması gerçeğiyle birleşince, işçilerin oturma iznini sınırlayan madde anlaşmadan kaldırıldı. Askeri darbelerle giderek belirsizleşen Türkiye’nin politik ve ekonomik durumu, bir gün mutlaka eve dönme hayalleriyle bavullarını her daim hazır tutan işçilerin ülkelerine dönüşü erteleyip durmasına yol açtı. İş yerlerinin ve sanayi sitelerinin etrafındaki , Almanların pek de rağbet etmediği mahallelerde bir arada yaşayan çoğu Türk işçi, Almanca kullanmaya ihtiyaç duymadan kendi sözde 'paralel toplum'larında yıllarca hayatlarını sürdürdü. 70 li yıllar misafir işçilikten 'göçmen'liğe geçişin dönemi oldu. Ne yazık ki bu göçmelik trendi devlet organları tarafından yakalanamadı ve 90 lara kadar uyumdan çok eve dönüşü teşvik eden politikalar izlendi.4 Bu dönemde pek çok okul, müfredatlarına Türkçe dersleri ekledi­ elbette çok dillilik gibi masum bir amaçla değil, çocukların Türkiye'de bir gelecek kurmasını tetiklemek için! Sonuç ne kendi dilini tam olarak öğrenebilmiş ne Almanca’yı iyi konuşabilen nesiller oldu. Göçmen kökenli ailelerden gelen gençler arasında diploma almadan okulu terk edenlerin sayısı hâlâ çok yüksek. Bunun yanı sıra göçmen kökenli gençler arasında, üniversitede öğrenim görmeye doğrudan olanak sağlamayan orta dereceli okul ”Hauptschule”ye gidenlerin sayısının yüksek olduğu vurgulanıyor. İyi Almanca bilmenin iyi bir eğitim için olmazsa olmaz bir koşul olduğu aşikarken, kötü Almanca’nın kökeni ilkokul öncesi eğitimden geliyor. Kreşler, gelen çocuğun zaten Almanca bildiğini varsayarak çalışıyor. Kreşlerde göçmen kökenli öğretmen sayısı ise yeterli değil.5 Fakat ne yazık ki eğitimde dil öğrenme durumunun düzeltilmesi hızlı sonuç alınabilecek bir süreç değil. Eğer şimdi başlanırsa ancak on yıl kadar sonra bir ilerleme kaydedilinebilir. Berlin Nüfus ve Gelişim Enstitütüsü'nün yaptığı araştırmalara göre sayıları yaklaşık 3 milyon olan Müslüman göçmenler diğer gruplara nazaran daha düşük seviyede eğitim, daha az ücret karşılığı çalışmak ve daha yüksek oranda işsizlik gibi en kötü verilerine sahip.

19


Bu kaygan yüzeyde hayatlarını devam etirmeye çalışan, ne kendi ülkelerine tam olarak aidiyet hissi geliştirebilen ne yaşadıkları ­hiç de dost canlsı olmayan ­ ülkeye ve onun disiplinine uyum sağlayabilen göçmenlerin giderek içlerine kapanmaları ve tutunabilecek son dal olarak gördükleri dine sarılmaları şaşılacak bir durum değil. Bu durumda Almanya'daki hayat tarzına uyum sağlamak şühhesiz Müslümanların en çok zorlandıkları konu. Kadın­ erkek eşitliğinin günlük hayata uygulanması hala ciddi bir sorun teşkil ediyor. Zorla evlendirmeler, akraba evilikleri, hatta namus cinayetleri gibi uygulamalar bu zorlanmanın birer yansıması.

20

Uzun vadeli göçmen politikası uygulayan ülkelerde ise Almanya'daki mevcut sorunlara rastlanmıyor. Cambridge Üniversitesi eğitim görevlisi Sara Silvestri, Pakistan ve Hindistan kökenli göçmenlerin entegre başarısıyla öne çıkan İngiltere'de, yerel politikadan sosyal hayata pek çok alanda Türklerin en uyumlu göçmen gruplarından biri olduğunu belirtiyor.4 Ne yazık ki son dönemde popülerleşen argümanlar dikkatleri asıl sorundan uzaklaştırarak Almanya'yı bir tür İslam fobisi geliştirmeye ve bir toplumu çözümsüzlüğün çıkmaz sokağına doğru itiyor. Bu sebeptendir ki Cumhurbaşkanı Wullf, Birleşik

Almanya'nın 20. yılı kutlamalarında yaptığı konuşmada, "Sadece Hıristiyanlık ve Musevilik değil, İslam da Almanya'ya aittir" deme ihtiyacı hissetti. Bugün Sarrazin'e ve onunla aynı fikirleri paylaşan aşırı kesimlere aksini kanıtlayabilmek için başarı hikayelerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan ülke futbola sarılmış durumda. Çokkültürlülüğün bir sembolü haline gelen, kadrosundaki 23 oyuncusundan 11'i yabancı kökenli olan Alman mili futbol takımı ve onun parlayan yıldızı Mesut Özil, ilahiyat profesörü Rauf Ceylan gibi göçmen sorununa optimistik bakış açısıyla yaklaşan uzmanlara göre akademik ve politik çabalar kadar önem arzediyor.4 Yaşadıkları ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye devam eden, kendi ülkelerinde ise 'Almancı' olarak kategorize edilen göçmenler, içine sürüklendikleri dipsiz araftan hangi kimliğe sarılarak çıkacaklarını bilemiyor. Bu insanları kimlik arayışına itecek politik,ekonomik ve sosyal tavırlardan artık vazgeçilmesi gerekiyor. Kendi ülkelerinde tehdit altında yaşadıkları inancına saplanmış Almanların ise artık korkularını dindirmesi ve farklılıkları dışlamak yerine içinde bulundukları kültürel zenginliği kabul etmesi gerekiyor. Çünkü dünyanın hiçbir demokratik sistemi, kendi içinde dışlanmış ikinci sınıf bir topluluğun barınması gibi bir aksaklıkla ayakta kalamaz.

Referanslar 1.http://www.ntvmsnbc.com/id/25137702/ 2.http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1016338&Date=30.08.2010&CategoryID=100&rf=1&ver=6 3.http://www.spiegel.de/international/germany/0,1518,714643,00.html 4.http://www.spiegel.de/international/germany/0,1518,716067­2,00.html 5.http://www.dw­world.de/dw/article/0,,5770996,00.html


♦ Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin yasadışı Roman kamplarının kapatılmasına ilişkin almış olduğu karar (Temmuz 2010) son dönemde ciddi tartışmalara neden oldu. Bu kararla beraber 300 Roman kampının kapatılmasını ve burada yaşayan Romanların sürgün edilmesi ve Sarkozy’nin Roman kamplarının kapatma nedenini olarak o kampların bir suç yuvası haline gelmiş olduğunu iddia etmesi kamuoyunda Fransa’nın insan hakları ve AB serbest dolaşım ilkesinin ihlalini gündeme getirdi. Genel olarak sayıları 10­12 milyon arasında olduğu tahmin edilen Romanlar Avrupa'nın birçok yerinde dağılmış durumda ve bu nüfusun yaklaşık 15 bin kadarı da halen Fransa’da yaşamaktayken Fransa ‘nın Roman sürgünü bir kaç senelik bir uygulama olup 2009 yılında 12 bin Romanın sınır dışı edilmesiyle başlamıştı. Veriler göz önüne alındığında olağan hale gelen sürgünlere rağmen, Sarkozy’nin 300 Roman kampının kapatılmasına ve bu kapsamda 700 Romanın sınırdışı operasyonuna ilişkin verdiği son kararın, kamuoyunda bu kadar dikkat çekmesinin nedeni ise kampların insan kaçakçılığı, çocuk istismarı ve fuhuş yuvası olduğu gerekçelerine dayandırılarak suç­göç ilişkisinin Romanlar üzerinden tartışma konusu haline getirilmesidir. Fransız hükümeti, “kamplardaki yaşam şartlarının şok edici olduğu” üzerinde durarak çoğunluğu Romanya ve Bulgaristan’dan gelen kaçak göçmenlerden oluşan kampların suç merkezi haline geldiğini savunuyor.1 Açıkçası Sarkozy'nin yapmış olduğu bu savunma pek gerçekçi görünmüyor çünkü yapılan bu sürgünler insan haklarına ve AB ‘de serbest dolaşım ilkesine aykırı.Bu durumda Fransa yasaları çiğnemiş oluyor.Ayrıca bu sürgünler, ülkedeki ırkçılık ve ayrımcılığın hangi noktaya geldiğini gösteriyor. Fransa hükümeti ülkeden gönüllü ayrılanlar için 300£ lük bir yardımın göç etmeye mecbur bırakılan bu insanlara faydası dokunacağına

inanıyor . Bu yardımın o insanlara faydası olacağına inanmak çok komik bir yaklaşım.Bu konuda tarşılacak diğer konulardan bi tanesidir. Fransa’da bulunan Romanların birçoğu Bulgaristan veya Romanya etnik kökenlidir. Bu ülkeler AB üyesi olup kendilerine verilen yasal süre içerisinde diğer AB üyesi ülkelerde serbest dolaşım hakkına sahiptir. Üç aydan daha fazla süre Fransa’da kalmak isteyen Romanlar ise çalışma izni veya oturma izni almak zorundadırlar. Fakat Fransız hükümetinin bu insanların yasal prosedürleri yerine getirirken karşılaşmış oldukları engelleri ve onların yaşam koşullarının yetersizliğini dikkate almadığını söyleyebiliriz. Tabii ki Fransız hükümeti Romanların belirtilen süre içerisinde gerekli izinleri almadığı konusunda haklı bile olsa Fransa’nın Romanların yaşam koşullarını ve imkânlarını göz ardı etmemesi ve bu koşulların iyileştirilmesi için önceden gerekli düzenlemeleri yapması gerekirdi. O yüzden bu durum göz önüne alındığında Romanlara karşı orantısız, sistematik ve ayrımcı sınır dışı uygulamalar olduğu söylenilebilir. Ayrıca bir suç–göç ilişkisi içerisinde değerlendirilen bu halkın topluma nasıl sağlıklı bir şekilde entegre olması beklenilir? Yine aynı şekilde bu suçlamalar altında bu insanların toplum içerisinde tutunmaları veya iş bulmaları ne kadar mümkün? Bu çerçevede düşünüldüğünde çalışma ve ya oturma izni almak Romanlar için uzak görünüyor. Birleşmiş Milletler (BM) Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Komitesi (CERD) de Fransız hükümetinin Romanları sınır dışı etme politikasını sertçe eleştirerek bunun ülkedeki ırkçılığı ve ayrımcılığı artıracağını belirtti. Ayrıca uygulanan bu politika AB’nin de gündemindedir. 29 Eylül 2010 tarihinde bir araya gelen Avrupa Komisyonu üyeleri önümüzdeki süre içerisinde Fransa’ya karşı ihlal prosedürünü

21


Sonuç olarak Sarkozy’nin birçok yasal gerekçenin arkasına sığınarak başlatmış olduğu Roman sürgünü, zorla yerinden edilen bu insanlar düşünüldüğünde hiç de adil bir uygulama değildir. Bu yüzden uluslararası toplum Romanları yalnız bırakmamalıdır.

22

işletebileceklerini belirtmişlerdir. Avrupa Komisyonu’nun dikkat çektiği en önemli nokta ise Roman sürgünün ayrımcılıktan ziyade serbest dolaşım ilkesinin ihlalini konusundadır.. Fakat Fransa uluslararası komitelerden büyük tepkiler almasına rağmen Romanlara karşı yapılan sınır dışı politikasını devam ettirmektedir. Aslında Sarkozy’nin uluslararası kamuoyunda ayrımcılık suçlamalarına maruz kalmasına rağmen bununla pek ilgilendiği söylenemez çünkü Sarkozy’nin asıl amacı bu sınır dışı politikalarıyla dikkatleri kendi hükümeti etrafında dönen yolsuzluk iddialarından başka tarafa çekmeye çalışmaktır. Ayrıca Sarkozy’nin yolsuzluk iddiaları ile zedelenen popülaritesini arttırarak sağ seçmenlerin desteğini almayı planladığı da söylenilebilir. Sarkozy’nin ülkede başlatmış olduğu ulusal kimlik tartışmalarıyla aşırı sağcı bir yaklaşım sergilemesi milliyetçi ortamdan faydalanarak aşırı sağdan oy toplamaya çalışmasının diğer kanıtıdır. Bu durumun ilginç yanı ise birçok Avrupalı’nın Roman sürgününe karşı sessiz kalmasıdır. Hatta bazılarının bu sürgünü desteklediği de söylenilebilir. Fransa’nın bu yaklaşımı diğer Avrupa ülkelerinin de buna benzer uygulamalar yapmaya başlamasına neden olabilir. Avrupa’daki genel durumu da göz önüne aldığımızda yükselen milliyetçiliğin ırkçılığa dönüşmesi bu noktada başlıyor olabilir çünkü göçmenlere karşı hoşgörüsüz olmak, kültür farklılığını bir çeşitlilik olarak görememek ve onları ötekileştirmek ırkçılığı tetikleyen şeylerdir. Her zaman hoşgörüsü ve örnek demokrasisi ile anılan Fransa’nın Romanlara karşı bu ayrılıkçı tutumu Avrupa’nın farklılıkları kucaklayıcı yapısından uzaklaştığını da gösteriyor. Herkes bilir ki göçmenler Avrupa’nın yapısını oluşturan parçalardan birisidir.İşte bu yüzden bu zenginliğe sahip çıkmak gerekir.

REFERANSLAR 1.http://www.usak.org.tr/haber.asp?id=454 2.http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Ar ticleID=1021328&Date=12.10.2010&CategoryID=83&rf=1&ver=28661 013641190111155208213737490115871509877316644517261423057 2832804898364508115929 3.http://www.euractiv.com.tr/abnin­gelecegi/analyze/recep­ korkut­fransann­roman­srgn­012038 4.http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/07/100729_france_ro ma_camps.shtml 5.http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=1706 6.http://www.yenihayat.de/?p=1941


♦ Yüzyıllar boyunca dünyanın yönetim merkezi olmuş Avrupa, yarım asır önce bu birincilik mevkiini A.B.D.’ye devrederken, ilk işçi göçlerini de almaya başlamıştı. Savaştaki kayıplar ve daha sonra refah düzeyinin yükselmesiyle düşen doğurganlık oranı, Avrupa’yı daha fazla göçmen işçi almaya mecbur etti. Göçmenler, bugün 731 milyon nüfuslu Avrupa’nın 70,6 milyonunu oluşturacak kadar büyüdüler.1 Her ne kadar AB’nin geleceğin yegane gücü olacağı yönünde fikirler olsa da, Avrupa’nın yavaş yavaş fakat sürekli gerileyen bir güç olduğu artık su götürmez bir gerçek. Bir zamanlar bölgedeki güç birikiminin etkisiyle bütün dünyaya yayılıp egemen hale gelen, ayrıca kendi nüfusu dünyanın muhtelif yerlerine göç eden Avrupa, şimdi baktığımızda sanki bu sürecin kısmen tersini yaşıyor gibi bir tabloyla çıkıyor karşımıza. Sürekli artan göçmen nüfusunun dışında, eskiden bütün dünyanın sanayi üretimini yaparken, bugün kıtaya girişi gittikçe artan yabancı ürünlerle karşılaşılıyor. Avrupa’nın bu gerileyen gücünün ve özellikle 2008 krizinin en çok burayı vurmasının, milliyetçiliği arttıran sebeplerden olduğunu söylersek abartmış olmayız. Zira tarihe baktığımızda, lider devletlerin bu konumlarını yitirdiklerinde milliyetçi akımlara ev sahipliği yapmış oldukları görürüz: Osmanlı’nın son dönemindeki milliyetçi İttihat ve Terakki hareketi veya 18.yy başında kısa bir süre dünya lideri olmuş Fransa’nın bu konumu yitirmesiyle gerçekleşen Fransız Devrimi’ndeki milliyetçi ruh. Fakat Avrupa’da milliyetçiliği asıl körükleyen göçmen sayılarındaki artıştır. Farklı yaşam tarzına sahip göçmenler, bölgede yaşanan sorunlarda, örneğin 2008 ekonomik krizinde, sorunun sebebi olarak hep ilk hedef gösterilen

olma talihsizliğini yaşamaktadırlar. Avrupa’daki aşırı milliyetçiler, refah devleti anlayışına da sert eleştiriler yönelterek, bundan göçmenlerin yüksek düzeyde fayda sağladığını ve devleti zayıflattıklarını öne sürmektedirler. Bu noktada, Avrupa’daki aşırı milliyetçilerin artık sembolü haline gelmiş Geert Wilders’ten söz etmek yerinde olacaktır. Hollandalı siyasetçi, ateist olmasına2 rağmen Avrupa’nın Hıristiyan­Yahudi değerlerine sahip olduğunu, bugün de Avrupa’da en büyük tehlikeyi, çoğalan Müslümanlar olarak gördüğünü belirtmektedir.3 Ayrıca kendisini bir liberteryen4 olarak göstermektedir. Wilders’in partisi PVV’nin 2010 seçimlerinde Hollanda meclisindeki sandalye sayısını 9’dan 24’e çıkarması ve hükümeti dışarıdan destekleyen parti olması, yükselen göçmen karşıtlığının ve refah devleti ilkesinden duyulan rahatsızlığın bir yansımasıdır. Göçmenlerin büyük bir bölümünü oluşturan Müslümanları ele aldığımızda ise Müslümanlar diğer göçmenlere göre daha zor entegre olan topluluk olarak göze çarpmakta ve bu nedenle de Avrupa’daki İslam karşıtı hareketlere zemin hazırlanmaktadır. Özellikle 11 Eylül’den sonra İslam’ı bir tehdit olarak algılayan ve Batı medeniyetine tam zıt, düşman bir olgu olarak görmeye başlayanların sayısında önemli bir artış olmuştur. Fakat Avrupa’da ateizmin ne kadar yaygın olduğunu düşünürsek bunun dini bir tepki değil kültürel bir tepki olduğunu anlarız. Konuya yerli halk açısından bakarsak, muhafazakâr kesimde, tarihsel önyargının yanında, Müslümanları her yerde görmek, ülkelerinin yabancılar tarafından ele geçirildiği zannına kapılmalarına yol açıyor. Öte yandan Müslümanlar da entegre olmamak için sanki elinden geleni yapıyor. Yeni bir kültür

23


karşılarına çıktığı zaman ya tamamen çizgilerini kaybedip değerlerini yitirmiş insanlar olarak potansiyel suçlulara dönüşüyor ya da tamamen içlerine kapanıp yobazlık derecesine varacak kadar dinin bile emretmediği bazı davranışlarda ısrar edip entegrasyona karşı çıkıyorlar. Mesela, Floransa’nın merkezindeki bir camide savaş narası atar gibi bir cuma hutbesi okunabiliyor; sanki düşmanlarla çevrilmiş gibi bir ruh halini sezebiliyorsunuz. Halbuki kendi değerlerini muhafaza edip yeni kültüre entegrasyon mümkün, ama bugün Avrupa’daki

Müslümanların maalesef çok azı bunu başarabilmiş durumda. Görüldüğü gibi Avrupa’nın gerileyen gücü, artan göçmen sayısı ve şiddetli milliyetçi rüzgarları yakın geleceğini değişimlere gebe hale getiriyor. Umarım bu değişimler yeni acıları da beraberinde getirmez. Temennim odur ki, göçmenler dinlerini, değerlerini koruyup, yeni buldukları kültürün de güzel taraflarıyla bütünleşip yerli Avrupalılarla beraber parlak bir medeniyete doğru yol alırlar.

24

Referanslar 1. "Rich world needs more foreign workers: report", FOXNews.com. 2 December 2008 2. Geert Wilders (July 19, 2010). "Moslims, bevrijd uzelf en u kunt alles [Muslims, you can free yourself and everything]" (in Dutch (translations: BabelFish;Google)). NRC Handelsblad. Retrieved 2010­10­03. "Zelf ben ik agnost. 3. http://www.geertwilders.nl/ 4. Liberteryenizm: devletin mümkün olduğunca küçültülmesi hatta ortadan kaldırılması ve bütün ahlaki sınırların kaldırılmasını savunan ideoloji.


♦ R ü z g a r ı n k a l d ı r d ı ğ ı d u v a ğ ı nı n a ç ı k t a b ı r a k t ı ğ ı k u z g u ni s a ç l a r ı i l e b e m b e y a z g e l i nl i ğ i k a d a r z ı t v e y a ny a na y d ı h e r ş e y . İ s y a n v e b o y u n e ğ i ş , i f t i r a v e m a s u m i y e t , ş i d d e t v e ç a r e s i z l i k … S ö y l e y e c e k b i r ş e y i v a r s a d i y e s o n b i r ş a ns v e r m i ş l e r d i o na . D i m d i k d u r d u k a nı na s u s a m ı ş k a l a b a l ı ğ ı n ö nü nd e , y a l v a r m ı y o r d u . O nu k o r k u t a n ö l ü m d e ğ i l d i ; a m a t a ş l a r , a c ı … “ B u nu b a na na s ı l y a p a r s ı nı z ? S a nk i b e ni h i ç t a nı m ı y o r m u ş s u nu z g i b i ! K a r ı l a r ı nı z ı n a r k a d a ş ı y ı m , k o m ş u nu z u m , s o f r a l a r ı nı z ı p a y l a ş t ı m ! N a s ı l y a p a c a k s ı nı z b u nu ; a nne ni z e , k ı z ı nı z a , k a r ı nı z a ? H e r h a ng i b i r i ne na s ı l y a p a r s ı nı z k i b u nu ! ” C e v a p ne t t i : “ K a nu n A l l a h ’ ı nd ı r ! ” v e t e k b i r s e s l e r i y ü k s e l d i . K a z ı l a n ç u k u r a b e l i ne k a d a r g ö m ü l d ü ğ ü nd e e l l e r i a r k a s ı nd a n b a ğ l a nm ı ş t ı . S o nr a s ı t a ş l a r , k ı r m ı z ı y a b o y a nm ı ş g e l i nl i k … ''The Stoning of Soraya M.''nin unutamayacağım sahnesinden bunlar. 2008 yapımı filmi Cyrus Nowrasteh, Freidoune Sahebjam’ın 1990 tarihli ''La Femme Lapidée'' adlı gerçek hikayeye dayanan romanından sinemaya uyarlamış. Filmde izleyenin tüylerini diken diken eden Soraya Manutchehri’nin dramına sadece “seyirci” kalıyor olmak. İnsanlıktan nasibini almamış kocası ondört yaşında bir kızla evlenecekti ve Soraya’dan boşanma için vermek zorunda olduğu parayı ödemeden kurtulmanın bi yolunu arıyordu; dayak, hakaret işe yaramamıştı onu ikna etmeye, artık çok oluyordu. Ne oğullarını annelerine karşı doldururken ne tehdit ve şantajla recm için tanık toplarken ne de Soraya’ya ilk taşı atarken tereddüt etti. Bugün dünya Soraya’ya ağlamıyor belki ama Sakine Muhammedi Aştiyani için tüm gözler İran’da. İki kadının ortak noktası ise “recm” cezası. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesinde recm şöyle açıklanıyor: “ Sözlükte taşla öldürmek, birine taş atmak, taşa tutmak, sövmek, lanet etmek, kovmak, birinin namusuna iftira etmek gibi anlamlara gelen recm, klasik fıkıh kitaplarında zina eden evli erkek ve kadınlara uygulanan bir nevi cezayı ifade etmektedir. Kur’ân­ı Kerim’de recm cezası ile ilgili bir hüküm bulunmamakta; bu ceza hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetlere dayanmaktadır. (İ.P)”¹ İran ceza hukuku hangi kaynaklara dayanıyor bilinmez ama

Sakine davası her gün yeni bir hal alıyor. Sakine Aştiyani 2006’da zina suçu ve kocasını öldürme komplosuna karışmaktan tutuklanmış ve recm cezasına çarptırılmıştı.Uluslararası kamuoyunda insan hakları örgütlerinin, siyasilerin, sanatçıların yoğun tepkisinden sonra İran, Aştiyani hakkındaki taşlama cezasını kaldırdığını açıkladı.Ancak cezanın “asılarak idam”a çevrilmiş olması kimseyi bu habere sevindiremedi.Bunu izleyen gelişme Sakine’nin avukatı Muhammed Mustafa hakkında olayları dünya basınına sızdırdığı gerekçesiyle çıkarılan tutuklama emriydi. Mustafa önce Türkiye’ye sığındı ardından Avrupa’ya. Bunlar konuşulurken İran devlet televizyonu Aştiyani’yi ekrana çıkardı. Güvenlik ve mahremiyet gerekçesiyle yüzü kapatılan Sakine, hakkındaki suçlamaları kabul ediyordu. İran’dan kaçan avukatına da olayları dünya basınına duyurarak saygınlık ve onuruna zarar verdiği iddiasıyla sitem ediyordu. Bu konuşma batı dünyasında tartışmalar yarattı. İngiliz The Guardian gazetesine konuşan Sakine’nin avukatlarından Hautan Kian ise “ Kamera önüne geçmeyi kabul edene kadar çok yoğun şekilde dövüldü ve işkenceden geçirildi.” dedi. Sakine’nin iki çocuğuna ne olacağı merak konusuyken 11 Ekim tarihli gazeteler İran’da bir mülakat sırasında Sakine’nin oğlu, avukatı ve iki Alman gazetecenin göz altına alınmış olabileceğini yazdı.² Almanya başbakanı Angela Merkel Alman gazetecilerin serbest bırakılması

25


için gerekli çalışmaları yapacaklarını belirttikten sonra artık onlar için endişelenmeye gerek yoktu. Evlilik sözleşmelerinin altını imzaladıkları anda kocalarının iznini almadan çalışamayacaklarını, boşanma halinde çocuklarının yasal varisi olamayacaklarını; yani ikinci sınıf olduklarını kabul ediyor İranlı kadınlar. İşte bu yüzden bir imza bazen hayatlarından vazgeçmek demek oluyor onlar için bazense; hayat. “Bir Milyon İmza”³ kampanyası düzenlemeleri de bundandı. Sakine için “hayat” olur umuduyla bu çağdışı uygulamayı durdurmak için

bütün dünya gibi bizim yaptığımız şey de bu şimdi. Yazdığımız maile ya da mektuba adımızı soyadımızı eklemek ve İran’a “Dur!” demek. Kaza halinde kadının alacağı diyetin (kan parası) erkeğinkinin yarısı kadar olduğunu, yani kadın hayatının erkek hayatının anca yarısı ettiğini kanunlarla belirlemiş bir ülkede bu ne kadar anlamlı olacak korksam da Soraya’ya olduğu gibi Sakine’ye de seyirci kalamayacağımdan, ben Hürriyet’in hazırladığı http://proje.hurriyet.com.tr/mailgonder/mailiran.aspx adresine girdim, ''Taşlama barbarcadır!'' dedim ve tıkladım. Ya siz ?

26

Referanslar 1. http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/DiniBilgilerDetay.aspx?ID=130 2. Davanın içeriğiyle ilgili bilgiler şu sayfalardan derlendi: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=15394861 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=15488671 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=15544417 http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1023221&Date=11.10.2010&CategoryID=81 http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/07/100709_iran_stoning.shtml 3. http://bianet.org/bianet/dunya/114900­iranda­kadin­haklari­adina­sonu­olmayan­bir­kampanya


1904 yılında, Çemberlitaş’ta, Necip Fazıl’ı doğuracak olan Mediha Hanım, acaba biliyor muydu neye gebe olduğunu, ya da içinden çıkacak bu çocuğun, eşya, zaman, hadise ve kelimelerle nasıl mücadele edeceğini? Necip Fazıl da bütün bunlardan bihaber, büyük bir konakta, ömrü boyunca sırrını ve hakikatlerini anlamaya çalışacağı dünyaya adımını attı.

bakmaktadır. Hastalığından dolayı Selma beş yaşında ölür. Necip Fazıl şöyle anlatır ilk vicdan azabım dediği olayı:

Daha çocukluk yıllarında zekâ parıltılarını hissettirmeye başlayan Necip Fazıl, 9 yaşlarındayken, mahallesindeki yaşlı bakkalın şişmiş damarlarına, çizgili yüzüne bakarken, yıllar sonra da kendisinin böyle olacağını düşünmeye başlamıştır ve fikir çilesinin öncülerini hissediyordur. İlk Vicdan Azabı Bir ceza hâkimi olan büyükbabasının en sevdiği torunudur küçük Necip. Konakta en çok onunla ilgilenir, sık sık ona harçlık verir. Kız kardeşi Selma ise, çelimsiz, devamlı hastadır ve dedesi tarafından fazla önemsenmez. Necip Fazıl’a hep yeni ayakkabılar, elbiseler alınırken, kardeşi boynu bükük

Bahriye Mektebi Bahriye Mektebi, Necip Fazıl’ın hayatında önemli bir yere sahiptir. Şiire burada başlar. Hocaları arasında


Yahya Kemal, Hamdullah Suphi gibi ünlü isimler de vardır. Nazım Hikmet de ondan birkaç sınıf önde, aynı okuldadır. Okuldaki lakabı şairdir ve kendi tabiriyle “Şeyh Galip’e kadar Divan şiirinin ve Anadolu halk şairlerinin soylu ve köklü hüviyetleri bir tarafa; Abdülhak Hamid’ine ve Tevfik Fikret’ine kadar bütün Tanzimat ve Tanzimat sonrası edebiyatı, gözünde her an kuklalaşmakta.”dır. Şiire olan ilgisi iyice artar ve yalnız Türk edebiyatına değil, Batı klasiklerine de merak sarmıştır. İçinde hayatının en güzel dört senesi geçmesine ve kişiliğinin temellerinin burada atılmasına rağmen, Necip Fazıl, Bahriye Mektebi’nde sıkılmaya başlamıştır ve aklına üniversiteye gidip felsefe okumayı koymuştur. Bahriye Mektebi’ne sonradan eklenen bir seneyi okumak istemez, sınavlarda boş kâğıt verir ve kaydı silinir. On yedi yaşında girdiği üniversite imtihanını kazanan Necip Fazıl, “Darülfünun”a girmeye hak kazanmıştır. İlk Şiir O zamanların meşhur gazetelerinden biri “İkdam” gazetesi ve başında Yakup Kadri bulunmakta. Necip Fazıl, onu görmek için bu gazeteye gider ve elindeki şiir defterini masasına bırakır. Felsefe talebesi olduğunu, beğenecek olursa, kendisinden bu şiirlerini yayınlamasını ister ve cevap beklemeden çıkıp gider. “Yeni Mecmua” da Yakup Kadri’nin idaresindedir. Bir kaç hafta sonra, en genç yazarı bile 35–40 yaşlarında olan Yeni Mecmua’da, 17 yaşındaki bir çocuğun şiiri yayınlanır:

Hasan Ali Yücel vasıtasıyla Peyami Safa’yla da tanışmıştır; ama Peyami Safa da, Necip Fazıl dava hayatına atılınca, onunla ilişkisini kesecektir. Paris Hayatı Cumhuriyetin ilanından sonra, Avrupa’ya gönderilecek olan ilk öğrenciler arasında Necip Fazıl da vardır ve karşılaşacağı büyük helezonlardan habersiz Paris’in yolunu tutar. Paris’i anlattığı kelimelerden, girdiği bunalımın gölgelerini sezmek mümkündür:

Paris’te, ayalarca gündüzü görmeden bir yaşayış ve yakasına yapışan kumar illeti… Bir yandan bu durumdan kurtulmaya çalışmak ve iyice batmak. Yine bir gün, gecenin en geç saatlerinden birinde kumarhanenin birinden çıkar, tüm parasını kumarda kaptırmıştır. Paris sokaklarında yalnız ve çaresizdir, kendi haline baktıkça akan gözyaşları… O gece, ünlü “Kaldırımlar” şiirinin oluştuğu gecedir:

Ona göre, dünyada geçirdiği bunalımın zerresine aşikâr kimse yoktur. Yalnızdır ve hep yalnız kalacaktır. Can verecek yumuşak bir kucak dahi yoktur onun için:

Bu dönemde üniversitede iyi arkadaşlıklar kuran Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Ahmet Kutsi Tecer’le vakit geçirmektedir; fakat onlar da dâhil, hiç kimsenin kendini tam olarak anladığını düşünmez.

Derslere gitmediği ve imtihanlarda başarı gösteremediği için, üniversiteyle ilişkisi kesilen Necip


Fazıl, yurda döner. Çeşitli bankalarda memurluk yapar, İstanbul’da daralır, Anadolu şehirlerine gider. Kısa zamanda geri döner ve bu gidiş dönüşler devam eder. Yirmi yaşını daha yeni bitiren Necip Fazıl’da sürekli derin bir bunalım, kendinden kaçma gayreti ve bataklığa iyice gömülme hali… 1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlayan Necip Fazıl’ın tüm şiirleri daha 120 sayfa civarındayken, ünü bunun kat kat üstündedir. Yakup Kadri, yazdığı makalelerde onu kendisi tarafından keşfedilmiş bir dahi olarak adlandırır. İsmail Habib, Necip Fazıl’daki his ve hayal yüksekliğine hiçbir şairin çıkmadığını söyler. Yaşar Nabi ise “bir mısrası bir millete şeref verecek şair” diye bahseder ondan. Necip Fazıl’a göre bunların hepsi “teneke madalya”dır; çünkü hemen hemen hepsi, Necip Fazıl’ın tabiriyle “O tepenin rüzgârını aldıktan ve Müslümanlığını bayraklaştırdıktan” sonra kendisinden yüz çevirmişler ve “sanatına kıyan adam gerici adam” diye kendisini yaftalamışlardır. Ona göre herkes, hayata sanki bir kartpostala bakıyormuş gibi bakmakta, onu resminden tanımaktaydı; fakat Necip Fazıl, içine girmeyi, ötesine geçmeyi istiyordu ve bunu yapamadıkça huzursuzluğun dibinde ve bohem hayatında buluyordu kendini; ama aslında çektiği bu sancılardan içine doğuyordu ilerde ne büyük meyveler vereceği:

Bu hâl, onda “efendim, kurtarıcım, mürşidim” dediği Abdülhakim Arvasi ile tanışmasına kadar devam eder. Hep fikir acısı, hep çile, ta ki O’nu tanıyana kadar… O'nu Tanıdıktan Sonra 1934 yılına kadar içine düştüğü amaçsız, nerde akşam orda sabah şekline girmiş hayatı ile Necip Fazıl, her geçen gün kendisine acımakta ve geceler boyu ağlamakta. En sonunda kurtarıcısı Abdülhakim Arvasi ile tanışır. Aslen Vanlı olan Arvasi’yi camide vaaz verirken dinler ilk defa. Sonra defalarca onun

sohbetinde bulunma ve ondan hiç ayrılmama durumu. O zamana kadar ki hayatı boş geçmiştir sanki:

Abdülhakim Arvasi’nin yanında yıllardır aradığı, kafasını delik deşen eden soruların cevaplarını tek tek bulmaya başlamıştır. Artık yazdığı şiirler, romanlar, makaleler tamamen cemiyetin sorunlarına dairdir. Şiir, Allah’ı aramaktır, topluma hizmettir artık Necip Fazıl’a göre. Şairi tanımlarken “Cemiyet, iç ve gizli hayatiyle uyur; ve rüyasını şair görür ve sayıklamalarını şair zapt eder” der. Artık büyük sanatkârlıktadır gözü:

Doymayan nefsinden çok çeken Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’den sonra, eski günlerini buruşturup bir kağıt gibi çöpe atacaktır. Gençliğin geçiciliğini, nefsin doymadığını iliklerine kadar idrak etmiştir şair:

Necip Fazıl, atıldığı dava hayatını ve savunduğu ideolojiyi topluma yaymak için 1943’te Büyük Doğu dergisini çıkarır ve Büyük Doğu’nun 35 yıllık macerası başlar. Yayın hayatı boyunca çeşitli zulüm ve baskılarla karşı karşıya kalacaktır Büyük Doğu. Tek parti dönemi ve ardından da Demokrat parti döneminde çeşitli baskılar ve fikirlere vurulmaya çalışılan kelepçeler.1943’ten 1978 yılına kadar, Büyük Doğu tam 16 kere kurulup kapatılır. Her defasında Necip Fazıl defalarca sorgulanır, yargılanır ve hapis yatar. 1960 ihtilâli öncesinde, hakkında mahkûmiyet kararları toplamı 101 yıla ulaşmıştır. Büyük Doğu, sadece dergininin değil Necip Fazıl’ın düşünce sisteminin de adıdır. Aslında yeni bir ideolojidir. Necip Fazıl’ın tabiriyle “kökü ezelde ve dalı ebedde olan bir ağacın meyvesidir Büyük Doğu:


Her ne kadar yollara taşlar koyulsa da, fikirlere hapisle karşılık verilse de, başlar yüksektedir, zindanlar gül bahçesidir:

Necip Fazıl, dava hayatına atıldıktan sonra başlıca iki grupla ölene dek mücadele etmiştir: Birincisi: Batı taklitçiliğine kendisini kaptıran din düşmanları; diğeri ise sözde İslam’ı yaşayan din yobazları. Din yobazlarını, İslam’ı anlamayan ve onu kendi nefisleri için kullanan, Güneş’i ceketlerinin astarı altında söndürmüş, marka Müslümanları diye tanımlar üstâd. Bugün, Necip Fazıl’ı anlayamayan, ya da anlamak istemeyen zümrelerin Necip Fazıl’ı din yobazı diye yaftalaması aslında ne kadar da gülünçtür ki Necip Fazıl’ın “ham yobaz ve kaba softa”lar hakkında söyledikleri aşikârdır:

Batı taklitçilerini ise bir maymunun, sahibinin şapkasını giyinip, bastonunu eline alıp ayna karşısına geçmesine benzetir. Bizim Avrupalı olduğumuz kadar, o maymun da insandır aslında onun gözünde. Hedefinde tabiki Avrupa’nın sadece kabuğunu anlamış kişiler vardır. Batı’dan alınan her türlü teknoloji ve ilim, Necip Fazıl’a göre Müslümanın kaybolmuş malıdır, nerede görülse alınır. Allah’ın varlığını inkar edenlere, basmakalıp terimlerle değil, gerçek anlamda fikirle cevap verir:


Şiirlerinde, ölümden sıkça bahseden Necip Fazıl, karamsar değil, iyimser bir tablo çizer. Tıpkı Mevlana’nın düşündüğü gibi, bu dünya bir gurbettir ve “ölmemek için ölünür” aslında. Peygamber bile öldüğüne göre, ölümden korkmak manasızdır:

Önemli olan geride kalanların dudaklarında manalı bir şarkı bırakmaktır. “Hayattan canlı ölüm, günahtan

baskın rahmet” derken, içinde ne bir ümitsizlik ne de bir korku vardır:

Üstâd Necip Fâzıl, 25 Mayıs 1983’te bu hayata veda eder. Ölmemek için ölmüştür artık. Doğduğu gün olan 26 Mayıs’ta, Eyüp sırtlarında toprağa verilir.


♦ 1985’te Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin başına geçen Mihail Gorbaçov’un izlediği perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnot (açıklık) politikalarının sonunda 1991’de Gorbaçov’un istifasıyla dağılan SSCB, Avrupa ve Asya’nın siyasi haritasının değişmesine neden olmuştur. Kırgızistan bu dönemde bağımsızlığını kazanmış ve Kırgızistan Cumhuriyeti adıyla yoluna devam etmeye başlamıştır. Kırgızistan, enerji ve diğer kaynaklara erişimin yanı sıra, ticaret yollarının ve Afganistan’daki operasyonlara malzeme tedarik yolunun üzerinde yer almasından dolayı önem taşımaktadır.1 Bağımsızlığından bu yana da Kırgızistan oldukça hareketli bir siyasi yaşam geçirmiş ve geçirmeye de devam etmektedir. Kırgızistan, 1991’deki bağımsızlığından sonra sadece 20 yıl zarfında birçok iç çatışma ve 2 devrim geçirmiştir.

32

1991 yılında yapılan seçimlerde %95 oy alan Askar Akayev bu yeni bağımsız cumhuriyetin başkanı olmuştur. Akayev’in başkanlığında Kırgızistan 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğuna(BDT) katılmış ve ardından 1992’de de Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) ’nün temeli olan Kolektif Güvenlik Antlaşmasını imzalamıştır. 15 yıllık görev süresinin sonunda, toplumun hükümet konusunda duyduğu rahatsızlıklar sonucunda 2005 lale mevsiminde iktidar el değiştirmiş ve bu devrimin adına da lale mevsimi olması bakımından lale devrimi denmiştir.2 Akayev’in ardından, muhaliflerden Bakiyev yeni devlet başkanı olmuştur. Ne yazık ki Akayev iktidarını suçlayan ve Akayev’i devleti ailesinin malı haline getirmesini eleştiren Bakiyev de aynı şeyleri yapmaktan çekinmeyip üstüne bir de kendinden sonra yerine oğlu Maksim Bakiyev’in geçmesi için kurultaya sunduğu yeni yönetim paketi gibi çalışmalar yapması büyük tepki toplamıştır. Eski iktidardan beridir var olan sorunlara hiçbir çözüm bulunmaması ve bunların görmezden gelinip üstüne bir de küresel ekonomik krizle sorunların çığırından çıkması halkın sabrını iyice zorlamaya başlamıştır. Rüşvetçiliğin, yolsuzluğun, mafya gruplarının faaliyetlerinin ve adam kayırmanın artmasına bir de Bakiyev’in aile siyaseti yapması, sosyal ve ticari işlerde kendi yakın çevresini en önde tutması ülke genelinde tepki uyandırmıştır. Hatta Bakiyev’e karşı çıkanların içinde, onları temsil eder göründüğü halde, güneyliler dahi mevcuttur. Bir diğer taraftan ülkenin etnik problemleri de artık göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir hal almış ve siyasette yer tutmaya başlamıştır. Kırgızlar ve nüfusun %15’ini oluşturan ve yoğunlukla ülkenin güneyinde yer alan Fergana Vadisi içerisindeki Oş, Celalabad ve Karasu şehirlerinde yaşayan Özbekler arasındaki etnik sorun Sovyetler Birliğinin kuruluşuna değin dayanmaktadır. Bu iki etnik arasındaki sorun, güney Kırgızistan’da kaynakların kullanılması ve siyasi temsil konularından kaynaklanmaktadır. Bağımsızlıktan önce de var olan sorunlar bağımsızlıktan hemen önce 1990’da patlak vermiş ve ortaya çıkan çatışmada resmi kayıtlara göre 1200 kişi ölmüştür.3 Bağımsızlıktan sonra Akayev bu etnik gerilimi yatıştırmak için “Kırgızistan ülkedeki tüm halkların ortak evidir” sloganını kullanarak ortamı yatıştırmaya çalışmıştır.


2005’ten sonra iktidarda yer alan Bakiyev ise zaten Güney kesimin temsilcisi olarak görülmüştür. Bunu da başbakanı Kuzey kesimini temsil etmesi amacıyla Feliks Kulov’un yapılmasıyla hükümet kadrosu bir anlamda dengeye oturtulmaya çalışılmıştır. Fakat Bakiyev’in otoriter tavrı, yönetimde güneyli Kırgızlara ağırlık vermesi ve dengeyi bozar şekilde hareket etmesi Özbekleri bir hayli kışkırtmıştır.4 Sonuç olarak da, Bakiyev’in iktidara gelmesi güney klanlarını güçlendirmiş ve kuzeydeki elitlerinin ülke yönetiminden uzaklaşmalarına neden olmuştur.5 Bütün sorunlara karşı olarak bir de hükümetin zayıflığı, güçlü bir liderliğin eksikliği onun devrilmesini kolaylaştırmıştır. Ve beş yıl sonra yine laleler açtıklarında Bakiyev alaşağı edilmiş ve İkinci Lale Devrimi gerçekleşmiştir. Rusya’nın önde gelen gazetelerinden İzvestiya’nın yorumcusu Maksim Yusin “ Bakiyev bütün politik güçleri karşısına aldığı için muhalefetin Bakiyev’i yıkması kolay oldu” yorumunda bulunarak olayın bir başka yönünü gözler önüne sermiştir. Rusya “Politik Fonu Başkanı” Vyaçeslav Nikonov ise Kırgızistan’da artık alışıldık hale gelen olaylar hakkında devrim döngüsü benzetmesini yapmıştır.6 Ülkede süregelen istikrarsızlık bu devrimle bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Geçtiğimiz Nisan ayında ortaya çıkan olaylardan sonra parlamento seçimlerine kadar iktidarda kalacak geçici, teknik, bir hükümet kurulmuş ve başına da Roza Otunbayeva getirilmiştir. Bu hükümet istikrarı sağlamak istemiş fakat yönetim değişiminden sonra geçici hükümete karşı olanların çıkardığı olaylar ve Haziran ayında Oş kentinde yine ortaya çıkan etnik çatışmalar süregelen istikrarsızlığın devam ettiğini ve bir süre daha devam edeceğini gösterir niteliktedir. Yaşanan hükümet karşıtı protestolarda yer alan Bakiyev yanlıları da bu karmaşaya epeyce katkıda bulunmaktadır. İktidar kavgasının yanında bir de belli çevrelerce ortaya atılan Bakiyev’in etnik çatışmaları da tetikler ve destekler olması iddiaları kafaları karıştırmaktadır. Bu iddiaların doğruluğunu kanıtlayan birçok veri de ele geçmiştir. Zaten kendi iktidarı döneminde de Güneye yönelerek Kuzey­Güney ayrışmasını artırmış ve aynı zamanda oğlu Maksim’in ele geçen ses kayıtlarında bu çeşit olayların içerisinde yer aldığını kanıtlayan sözler sarf ettiği ve planladığı kaydedilmiştir.7 Yani Kırgızistan’da çıkan olaylar hem etnik hem de politik temele dayandırılabilir bir nitelik taşımaktadır. Olaylara bir de uluslar arası güçler dengesi açısından bakarsak, Kırgızistan konusunda etkili olan 3 büyük güç ABD, Rusya ve Çin’in etkilerini görmek mümkündür. ABD’nin Kırgızistan’da bulunan askeri üssü Afganistan’da yürütülen operasyonlara malzeme tedarik etme bakımından çok önemli bir merkezdir. Buranın kapatılıp kapatılmaması durumu yeni iktidarın ABD ile olan ilişkileri ışığında belirlenecektir. Ancak Bakiyev döneminde Manas üssü ile alakalı problemler ortaya çıkmıştır. Bakiyev, Rusya’ya üssün kapatılacağı sözünü verip ardından ABD ile yeniden anlaşma yapınca, bu durum Rusya ile olan ilişkileri gerginliğe sürüklemiştir. Rusya ile olan gerginliğin başka bir unsuru da Bakiyev’in Çin ile olan yakınlaşmasıdır. Bakiyev’in verdiği sözleri tutmaması, Çin ve ABD ile yakınlaşması Rusya’yı epey rahatsız etmiş olacak ki seçimler öncesi açık açık Bakiyev karşıtlarını desteklediğini açıklamış ve Bakiyev’e karşı bir karalama politikası uygulamaya başlamıştır. Kırgızistan her ne kadar hukuki olarak bağımsız bir ülke de olsa politikalarını bağımsız bir şekilde yürütme gücüne sahip olmadığını ve politikalarının etrafında güçlere göre yönlendiğini açıkça görebilmekteyiz. Bu durumda ORSAM’ın hazırladığı raporda dendiği gibi Kırgızistan bir “failed state” yani “müteşekkil olmamış” devlettir ve bu nedenledir ki ülke istikrarı sağlanamamış ve devrimler süre gelmektedir.8 Haziran ayında yapılan anayasa değişikliğiyle Kırgızistan başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçiş yapmıştır. Bu değişikliğin ışığında yapılan 10 Haziran seçimleri bu değişikliğe gösterilecek tepki bakımından önem taşımaktaydı.

33


34

120 sandalye bulunan meclis için 29 partinin yarıştığı ve ülke genelinde katılımın yüzde 56,50 oranında gerçekleştiği seçimde Ata Yurt ili Partisi yüzde 8,67, Sosyal Demokrat Parti (SDPK) yüzde 8,17, Ar­Namıs Parti yüzde 7,59, Respublika (Cumhuriyet) Parti yüzde 7,10, Ata Meken Sosyalist Parti yüzde 5,77 oranında oy aldı. Merkez Seçim Komisyonu’nun (MSK) web sayfasında yer alan sonuçlara göre 5 partinin ülke ve bölge seçim barajını aştığı seçimde milletvekilliği dağılımının şu şekilde olması beklenmekte: Ata Yurt 29, Sosyal Demokrat Parti (SDPK) 26, Ar­Namıs Parti 23, Respublika (Cumhuriyet) Parti 23 ve Ata Meken Sosyalist Parti 19 milletvekili. Bu durum, hükümet kurmak için en az 3 partili bir koalisyon yapılmasını zorunlu kılmaktadır.9 Seçime katılımın bu derece olması herkesi sevindirerek, yeni sistemin kabul gördüğünü de gözler önüne sermiştir. Seçimler sonrası ABD Dışişleri Bakanlığının Güney ve Orta Asya ilişkilerinden sorumlu üst düzey yetkilisi Susan Elliott, basın toplantısında. “ Washington, Kırgızistan’ın yeni liderleriyle çalışacaktır. Manas askeri üssündeki varlığımızın devam etmesi konusunda da anlaşmaya ulaşmayı bekliyoruz” dedi.10 Buradan da anlaşılacağı üzere seçimlerde en yüksek oyu Bakiyev yanlısı olarak bilinen Ana Yurt partisi almasına rağmen, hükümet hangi partilerden oluşursa oluşsun ABD bu ülke içerisindeki çıkarlarından vazgeçmeye hiç de niyetli olmadığını göstermektedir. Ülkemizin Dış İşleri Bakanlığından seçim üzerine yapılan açıklamaya göre ise Kardeş Türk Cumhuriyetleriyle olan dayanışma ve işbirliğinin öneminden bahsedilerek seçimlerin demokratik olgunluk ve huzur içinde yapılmasından duyulan memnuniyet belirtilmiştir.11 Meclise giren partilerin 2 hafta içerisinde hükümet kurması gerekmektedir. Bu beş partiden ikisi, SPDK ve Ata Meken, iktidar yanlısı bir tutum sergilerken, Ata Yurt ve Ar­Namıs muhalefeti oluşturmaktadır. Respublika ise kilit nokta konumundadır ve diğer partilerle koalisyon kurmaya hazır olduğunu açıklamıştır.12 Koalisyon hükümeti kurma sürecinde ve sonrasında hükümetin üzerine çok büyük görevler düşmektedir. Farklı fikirleri konusunda uzlaşarak ülkenin yolsuzluk, etnik ve ekonomi gibi temel sorunlarına acil şekilde çözüm getirmeleri gerekmektedir. Bir diğer konu da Bakiyev’in izlediği devleti aile mülkiyeti haline getirme politikasından dolayı, Bakiyev iktidarının yatırımlara dair anlaşmalarının gözden geçirilmesi gerektiğidir. Seçimler ülkeye henüz bir istikrar getirmemiştir ve şuan için getirmesi de çok olası gözükmemektedir. Koalisyonu oluşturacak olan partiler arasındaki görüş ayrılıkları ve etnik problemler de bu amaca ket vuracak sebepler arasındadır. Hükümete giren 5 partiden hiçbiri tam olarak ülke genelinin görüşlerini yansıtmamaktadır. Ancak ülkede istikrarın sağlanması için yabancı ülkelerin desteğinin alınması ki bu durum ülkenin yine bağımsız bir şekilde hareket etmesini engeller bir durumdur ve etnik problemlere çözüm olarak da kullanılan dini söylemlerin ne derece etkili olacağı da henüz belli değildir. Yani Kırgızistan seçimleri sonucunda şu an için bir belirsizlik durumu hakimdir ve nelerin olacağını görmek için bekleyip izlememiz gerekmektedir. Referanslar 1. http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/04/100407_kyrgyz_analysis.shtml 2. http://bianet.org/bianet/bianet/121175­kirgizistan­lale­devri­ve­lale­devrimleri­arasinda 3. http://www.sde.org.tr/tr/kose­yazilari/436/kirgizistan­olaylari­ve­tarihsel­dusunceler.aspx 4. http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=1530 5. http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2010108_orsam.krg1tr.pdf 6. http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=1536 7. http://www.usakgundem.com/yazar/1623/k%C4%B1rg%C4%B1zistan%E2%80%99da­etnik­%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fma­bakiyev%E2%80%99in­ g%C3%B6lgesi­mi.html 8. http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2010108_orsam.krg1tr.pdf 9. http://www.avim.org.tr/bultentekli.php?haberid=26763 10. http://www.avim.org.tr/bultentekli.php?haberid=26814 11. http://www.mfa.gov.tr/no_­228_­11­ekim­2010_­kirgizistan_da­gerceklestirilen­parlamento­secimleri­hk_.tr.mfa 12. http://www.avim.org.tr/bultentekli.php?haberid=26681


“Modernizm” ve “postmodernizm” ; öncelikle ülkemiz açısından baktığımızda, hem yaşamakta geç kalınmış daha doğrusu geç farkına varılmış hem de bugün bile tam olarak anlaşılamamış ve dolayısıyla anlatılamamış iki kavram olarak çıkar karşımıza. 19.yüzyıl ortalarının Fransa’sında ortaya çıkan, Batı’da etkisini 1884­1914 yılları arasında gösteren ve “klasik ve geleneksel olana karşı bir varoluş biçimi” olarak tanımlayabileceğimiz modernizm, bizde 1950’lerden sonra anlaşılabilmiştir. J.M. Bernstein’ın “Sunuş” yazısında “modernizmin elitizmi karşısında demokratik bir tepki” olarak ele aldığı postmodernizm ise edebiyatımızda ancak 1980 li yıllara gelindiğinde tanınmış ve içselleştirilmeye başlanmıştır. Modernist ile postmodernist öykü ve roman anlayışlarının bizde Batı’daki kadar hızlı bir şekilde farkına varılıp içselleştirilememesinin suçunu direkt yazarlarımızın kendisinde değil de onlarda baştan bu yana yüksek bir sorumluluk duygusunu yaşatmaya çabalayan edebiyatımızda aramamız gerekir. Bu geri kalmaya ek olarak, yazınsal ve modernist değerler de edebiyatımızdaki bu çabaların yıkıcı etkisiyle karşı karşıya kalmış ve hiçbir dönemde öne çıkmayı başaramamıştır. Birbirlerinden son derece farklı görüş ve düşüncelerle örülü olan modernizm ve postmodernizmi, ne aynı kefeye koymak doğru bir davranış olur ne de bir karşılaştırmaya tabi tutmak. Bu yüzden biz de bu sık sık sözü edilen ama bir türlü açık seçik anlatılamayan iki önemli düşünce ve yaşam biçimini hem Türkiye hem de Dünya açısından şu şekilde inceleyebiliriz :

M O D ER N İS T B İR D Ü N Y A Modernist bir dünyada geleneksel ve toplumsal olan zamanını doldurmuştur ve bundan dolayı onlar, icat edilecek yeni bir kültüre tabi kılınmalıdır. Modernizm ile birlikte birey; edilgenlikten kurtulmuş, kendini keşfetmekle yetinmeyip yaşam tarzını kendinden başka bütün oluşumların üzerine çıkarmış ve davranış biçimini otoriteden bağımsızlaştırıp sınırsızlaştırma kararlılığıyla kendini yüceltmiştir. Seçkin kültürü kitle kültüründen ayrı tutan modernist dünya toplumu,endüstrileşmekte olan bir toplum olmanın yanı sıra kendinden sonra oluşan düşünce tarzlarının sahip olmadığı bir bakış açısına sahip olmuştur. Modernist dünyada hiçbir şey göründüğü gibi değildir,özellikle de insan; duygu, düşünce ve davranışlarıyla karmaşık bir varlıktır.Bu karmaşıklık nedeniyle modernist dünya romanında yazar, karakterlerin anılarını, bilgilerini, akıllarından geçenleri ve dillerinden dökülmeyenleri okuyucuya iletmek amacıyla bilinç akımı, iç konuşma ve iç diyalog gibi teknikler geliştirip bunları sıklıkla kullanmışlardır. Dahası modernist roman içe dönüktür; bireyin iç dünyasına, ruhuna, bilinçaltına yönelir ve olay örgüsünü estetik kaygılarla ve insana özgü gerçekliği ifade etmek üzere düzenler.

35


MODERNİST BİR TÜRK EDEBİYATI 1930’lara doğru edebiyatımızda yaşanan değişimlerle modernizm atılımının ülkemizdeki başlangıcı oluşturulmuş olsa da 1950 Kuşağı’na kadar hiç kimse modernist akımın olanaklarını tam olarak keşfedememiştir. Dahası 1950 Kuşağı’nda bile modernist bilincin açıkça görülmüş, görülebilmiş olduğu söylenemez. Edebiyatımıza kazandırdıkları ve edebiyatımız için taşıdığı anlam kendi zamanlarında yeterince derinleştirilememiş olsa bile günümüzde bu kuşağın önemi hiçbir kesim tarafından yadsınmıyor. Yadsınmaması da gerek zaten, çünkü 1950 Kuşağı’nın başlattığı bu yazınsal hareket edebiyatımızdaki en önemli dönüşümü, değişimi sağlamıştır.

36

1950 Kuşağı ile tanımlandırabildiğimiz modernizm, 1960’lı yıllara geldiğimizde hem yoğun bir verimlilik dönemiyle hem de postmodernizme doğru giden hareket için hazırladığı zeminle çıkar karşımıza. 1980’lerde ise eski ve yeni kuşaklar arasına giren kopukluğun etkisiyle artık edebiyatımız gözlerini postmodernizme çevirmeye başlamıştır bile. POSTMODERNİST BİR DÜNYA “Modernizm sonrası, ötesi” anlamına gelen postmodernizm, oluşturacağı dünyanın ilk ışıklarını, 1939 yılında Arnold Joseph Toynbee’nin “Bir Tarih İncelemesi” adlı eserinde yakmış olmasına rağmen postmodern bir dünyanın oluşum evresi ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlar. Postmodern dünya, hem globaldir hem de kültürler arası sınırları kaldırıp melez bir popüler kültür icat etmiştir. Yenilikçi olanın yerini romantik olanın aldığı postmodern dünyada modernizmin derinlere saklayıp unuttuğu benzerlik tekrar günyüzüne çıkarılırken, kültür ürünleri endüstriyel ürünlere dönüşmeye başlamıştır. Kitabı ucuz bir meta olarak gören postmodernistler, edebiyatın herkesçe anlaşılır, popüler romanlarla geniş yığınlara indirilmesini savunurlar; yazınsal dilin yerine işlevsel dili oturturlar ve başlangıçta demokratik olarak

görülüp sonrasında ise yoksullaştırıcı niteliğinin de bulunduğu anlaşılan bir aynılaştırma çabası içine girerler. POSTMODERNİST BİR TÜRK EDEBİYATI Postmodernizm, ondan çok da haberdar olmadığımız bir dönemde, 1980’den sonra edebiyatımızda kendini göstermeye başlamıştır. Orhan Pamuk bu dönem edebiyatında postmodernizmin ilk örneklerini veren isim olmuştur. Başlangıçta tam anlamıyla geleneksel roman anlayışı içinde olan ve daha çok modernizme yakın duran Pamuk, Berna Moran’ın Kara Kitap’ı ‘postmodern bir roman’ olarak yorumlamasının ardından bir yüzüyle hâlâ modernizme dönük olmasına rağmen postmodernizme yakın durmaya ve onunla bir düşünce ve duygu iletişimi kurmaya başlamıştır. Aslına bakalırsa Orhan Pamuk da dahil olmak üzere edebiyatımızda postmodern olarak tanımladığımız yazarlarımız, kendi roman anlayışlarıyla postmodernizm arasındaki ilişkiden hiç söz etmemişlerdir. Bu durumu, geleneksel tutuculuğumuzun, yazarları ürkütmüş olabileceğine bağlayanlar olduğu gibi romancılarımızın böyle düşünsel kaygılar taşımadığını savunanlar da vardır. Edebiyat öyle bir oluşumdur ki ne kendinden bıktığı anda yenisini üretmekten çekinir ne de içinde oluşan boşlukları doldurmakta gecikir. Bir yandan kendini sürekli yenilerken diğer yandan da geride kalanların değerlerini korumaya devam eder. Edebiyatın merkezini insan oluşturur. Çünkü edebiyat başka hiçbir yerde bulamadığı zenginliği insanda bulur . İnsanların çokluğu, çeşitliliği oranında edebiyat da renklenir, gelişir. Edebiyatın doğasındadır zaten çok renklilik, farklılık ve orada tek tipliliğe yer yoktur. İşte modernizm ve postmodernizmin çatışma noktası da burada kendini gösterir. Birbirlerini tamamladıkları imajını verseler bile aralarındaki tartışma ve hesaplaşma bugün bile bitmemiştir. Modernizm bireyi merkezinde görürken, postmodernizm bireyler arası sınırları kaldırıp global bir dünya oluşturur ve farklılıkları ortadan kaldırır. Modernizmi seçkincilikle suçlayan postmodernistler, “rüya görmeyen”,


M o d e r ni z m i n v e P o s t m o d e r ni z m i n T ü r k v e D ü ny a E d e b i y a t ı nd a k i B e l l i B a ş l ı İs i m l e r i D ü ny a E d e b i y a t ı

M o d e r ni z m T ü r k Ed e b i y a t ı

Karl MARX J.S. MILL Thomas Stearns ELIOT Ezra POUND James JOYCE Virginia WOOLF Franz KAFKA William FAULKNER Thomas MANN Marcel PROUST

D ü ny a E d e b i y a t ı Umberto ECO Italio CALVINO Jacques DERRIDA Paul AUSTER Philippe SOLLERS Jorge Luis BORGES Julio CORTAZAR Cabrera INFANTE William S. BURROUGHS Joyce Carol OATES Thomas BERNARD Peter HANDKE John BERGER

Oğuz ATAY Vüsat O. BENER Yusuf ATILGAN Nezihe MERİÇ Bilge KARASU Leyla ERBİL Sevim BURAK Sait Faik ABASIYANIK Orhan DURU

P o s t m o d e r ni z m

T ü r k Ed e b i y a t ı Orhan PAMUK İhsan Oktay ANAR Murat GÜLSOY Latife TEKİN Murathan MUNGAN Cemil KAVUKÇU Hasan Ali TOPTAŞ Faruk ULAY Doğan YARICI Murat YALÇIN Sema KAYGUSUZ Faruk DUMAN Hakan ŞENOCAK

Referanslar 1. GÜMÜŞ, Semih (2010); MODERNİZM ve POSTMODERNİZM (Edebiyatın Dünü ve Yarını)(1.Baskı) İstanbul: Can Yayınları 2. http://tr.wikipedia.org/wiki/Modernizm ve http://tr.wikipedia.org/wiki/Postmodernizm 3. YILDIZ, Pınar (2009); Modernizm­Postmodernizm http://www.on5yirmi5.com/genc/content.aspx?c=726 4. TOSUN, Necip (2007); ÖYKÜDE BİR İMKÂN OLARAK POSTMODERN AÇILIM http://www.edebistan.com/index.php/necip­tosun/oykude­bir­imkan­olarak­postmodern­acilim/2007/11/ 5. http://www.edebiyatforum.com/cumhuriyet­donemi­turk­edebiyati/modern­ve­postmodern­eserler.html 6. ÖNALAN, Cihangir (2008); Modernizm & Postmodernizm http://www.fatihbasaran.com/cihangir­onalan­modernizm­ postmodernizm/ 7. ASLAN, Seyfettin & YILMAZ, Abdullah ; MODERNİZME BİR BAŞKALDIRI PROJESİ OLARAK POSTMODERNİZM ,C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 2 8. http://www.aydinsofu.com/sanatpedi/Postmodernizm

37


♦ İ s r a i l na s ı l k u r u l d u ? 637 yılında Hz. Ömer önderliğinde yapılan Yermuk Savaşı’nda Bizanslıların yenilmesiyle, bölge Müslümanların kontrolüne geçmiş oldu. Bu gelişme Yahudilerin bu alanda yaşamalarına imkan sağladı. 1099’da Haçlılar bu bölgeyi işgal etti ve buraya Kudüs Latin Krallığı kuruldu. Krallığın kurulması bölgeye olan Yahudi göçünü engelleyen bir güç olmasının yanı sıra burada yaşayan Yahudilerin de Filistin’den gitmelerine sebep olmuştur.

38

1187’de Yahudilerin Filistin’e Selahaddin Eyyübi’nin Haçlıları yenmesiyle döndüler. Birçok çevre ülkeden (Mısır, Suriye, Mezopotamya, Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden) gelen Yahudiler tekrar Kudüs’e ayak bastılar. Antisemitizm ve Sonuçları Antisemitizm Yahudi düşmanlığı olarak da bilinir ve kökleri çok eskiye dayanır. İlk çağlarda Roma ve Bizans’ta başlayan bu düşmanlık, 1290’da Fransa’dan, 1392’de İngiltere’den, 1492’de İspanya’dan ,1497’de Portekiz’den ayrılmalarına sebep olmuştur. Böylece buralardan ayrılan Yahudiler Doğu Avrupa ve Osmanlı Devleti topraklarına sığınmışlardır. 1517’de ise artık Filistin, Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilmişti. Bu da bölgenin Yahudi göçü almasını büyük oranda etkiledi. Osmanlı Devleti onların Filistin’e yerleşmesine engel olmamıştır. Antisemitizmin bu büyük tırmanışı esasen Fransız Devrimi’nin ülkeler arasında yayılmasıyla gelişen süreçte ortaya çıkmıştır. Ülkelerde artan milliyetçilik fikirleri yabancı düşmanlığını da tetiklemiştir. Yahudiler böylece bulundukları yerlerden gitmek zorunda kalmışlardır. Bu zincirleme olaylar Yahudileri tek bir devlet olma ülküsü altında toplanmasına yol açmıştır.

Vaat Edilmiş Topraklar Tevrat’ta Tanrı’nın İbrahim’e “Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları senin milletine veriyorum” iddiası nedeniyle Yahudiler topraklar üzerindeki haklarını buna dayandırıyorlar. S es s i z A d ı m l a r Basel Kongresi 1897yılında İsviçre’deki Basel kentinde 1. Dünya Yahudi Kongresi yapılmıştır. Theodor Herzl’in 1896’da Der Jugendstatt ismiyle çıkan kitabındaki Siyonizm kaynaklı görüşleri toplantıda konuşuldu. Herzl kitabında bir “Yahudi ulusu olduğuna göre bir Yahudi devleti de olmalıdır.” fikrini savunmuştur.Diğer bir görüşü de maddi açıdan güçlü bir devletin desteği olmadan bir Yahudi devleti kurulamayacağıdır. Bu fikirler Kongre’de desteklenmiştir. 1904’te Theodor Herzl’in ölümüyle yerine geçen Weizmann 1914’te C.P. Scott’a yazdığı mektupta Yahudilerin Süveyş Kanalı için bir koruma sağlayacağından ve bu yüzden bölgenin İngiltere sömürgesi olmasına takiben İngiltere’nin Yahudileri desteklemesi gerektiğine değinmiştir. Balfour Deklarasyonu 1917’de Lord Rotschild’e yazılan mektupta açıkça bir Yahudi devleti kurulmasının İngiltere hükümeti tarafından desteklendiği, Yahudi ve Yahudi olmayan halka hiçbir şekilde zarar verilmeyeceğinden bahsedilmiştir. 25 Nisan 1920’de Milletler Cemiyeti İngiltere’ye Filistin mandasını vermiştir. King Crane Komisyonu’nda yerli halkın buna karşı olduğu ve yaptırımlara zorlamanın hukuksal açıdan yasalara uygun olduğu bilinse de, bir devletin geleceğine yönelik aynı zamanda insan hak ve özgürlüklerine zarar verecek olduğu da belirtilmiştir. Ancak, bu ne Yahudilerin ne de İngiltere’nin önemsediği bir şeydi.


Peel Komisyonu 1937’de yapılan eski İngiltere Dışişleri Bakanı Peel Komisyonu’nda Filistin’in İngiliz mandasından çıkmasını ve bölgenin Yahudi ve Arap devleti olmak üzere ikiye ayrılmasını desteklemekteydi. Peel Komisyonu Yahudilerin tam da beklediği gibi bir anlaşma sunmuyordu. Göçlerle ilgili bazı kısıtlamalar ve İsrail Devleti’nin sınırlarının daraltılması konusunda görüşler belirince Yahudiler bu kararı iyi karşılamadılar. Kısıtlamalar yılda 12.000 Yahudinin göç etmesini içeriyordu. İleriki beş sene içinde de göç sayısının 75.000’de kalmasını önermişlerdi. Birleşmiş Milletler’e Uzanan Süreç 1945’te Harry Truman’ın başkanlığı devralmasıyla 1946’da güç durumdaki 100.000 Yahudinin Filistin’e göçü gündeme gelmiş ve Amerika tarafından bu konu İngiltere’ye iletilmiş ancak İngiltere Hükümeti ve Araplar buna karşı çıkmıştır.Amerika, İngiliz mandasının sürekliliği, Filistin’in ikiye bölünmesinin engellenmesi, Yahudilere yerleşke edinimini sağlamada kısıtlamaya gidilmemesini desteklemiştir. Böylece 2 Nisan 1947’de İngiltere, Yahudi ve Filistin sorununu Birleşmiş Milletler’e götürdü. 1920’den beri hızla göç alan Filistin toprakları 1947’ye kadar ki süreçte toplam nüfusun üçte birine ulaşmıştı. İsrail Devleti kuruluyor 1948’de İngiliz askerlerinin bölgede ölmesiyle artan tansiyon Amerika’nın baskılarıyla daha da hiddetlenmişti ve Filistin’de bir etnik temizlik yapılması istenmekteydi. 400 Filistin köyü, bağımsız İsrail Devleti’nin yanında bir başka bağımsız Filistin Devleti’ne yol açacak şekilde kurulmaması için yok edildi. Araplardan kalan mallar yasayla Yahudilerin eline geçmiş oldu.Böylece %6 lık toprakla başlayan Yahudi hareketi 1947’den sonra % 90 lık toprak hakimiyetine yükselmiştir. Tel Aviv’de 14 Mayıs 24:00’la biten İngiliz mandası sonrasında 14 Mayıs 16:00’da Yahudi Devleti kurulmuştur. Bu süreçte Mısır, Suriye, Ürdün, Irak ve Lübnan ;bölgenin doğusuna ve güneyine saldırdılar ancak İsrail tarafından püskürtüldüler. Ürdün eski Kudüs’ü ,Mısır da Gazze Şeridi’ni aldı. Bu işgaller 1967’ye kadar devam etti.

FKÖ­Filistin Kurtuluş Örgütü 1964’te İsrail saldırılarına direniş amaçlı bağımsız bir örgüt kurulması isteniyordu. 1948’den bu yana İsrail’e saldırılar düzenleyen El Fetih örgütü Araplar için büyük övünç kaynağıydı. 1969’da kendisi de bir inşaat mühendisi olan Arafat Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başına geçmiştir. M er m i s es l er i 6 Gün Savaşları 1967’de 5 Haziran 7:45’te başlayan İsrail tarafından Mısır’a yönelik bu savaş daha en başında İsrail’in büyük üstünlüğüyle sürmekteydi. Mısır’da İsrail’e cevap verecek hava güçlerinin olmayışı ve diğer kara yolundan gitmekte olan tankların hava güçlerince inflak edilmesiyle sonuçlanmıştır. İsrail, Gazze ve Sina Yarımadası’nı Suriye’den de Golan Tepeleri’ni aldı. BM ‘de 242 sayılı kararla İsrail’in işgal edilen bölgeden çıkması isteniyordu. Böylece vatanlarından olan Araplar Mısır, Filistin,Ürdün ve Suriye’ye göç ettiler. Bu savaştan aralarında çekişmeler bulunan Arap Devletleri İsrail’e karşı birlik olmaya başlamış, ancak Ürdün, Batı ile ilişkilerini de iyi tutmak istemiştir. 1969’da dönemin İsrail Başbakanı Golden Meir “bir Yahudi Devleti istiyorum. Ezici bir Yahudi çoğunluğu olsun…Ben her zaman Siyonizm’in bu olduğunu düşündüm.” demiştir. 1973’te 6 Ekim’de Yahudilerin kutsal gününde (Yom Kippur Günü) Mısır tarafından başlatılan çatışmada İsrail ve Filistin arasında arasında ateşkes yapıldı. BM, ateşkese varılmasının ardından bölgede barış destekçisi olarak bulundu. Çarpışmalar durdu ve müzakereler başladı. Z ey t i n D a l ı 1974’de barış sürecinde İsrail’e “Zeytin dalını düşürmeyin” sözünün üzerine geçen bir yıllık sürenin ardından ABD Dışişleri Bakanı Harnold Saunders Filistinlilerin haklarının da korunması gerektiğini dile getirmiştir.

39


İlk Barış Harekatı­Camp David

yerine Şimon Perez başbakan olarak geçti.

1979’da Sina Yarımadası İsrail tarafından terk edildi ve bölge Mısır’a bırakıldı. Böylece Araplarla ilk barış anlaşması sağlanmış oldu. 1980’de Kudüs İsrail’in başkenti ilan edildi

20 Ocak 1996’da Yaser Arafat, %88 oy oranıyla Filistin Özerk Yönetimi’nin başkanı oldu.

1982’de İsrail Lübnan sınırını korumak için içeriye asker sokarak ve aynı zamanda bombalayarak FKÖ’yü buradan çıkarmıştır.

17 Ocak Hebron Protokolü imzalandı.

İlk intifada 1987 yılında başladı 1992’ye kadar devam etti. Diğer adı Filistin ayaklanmasıdır. Bu protestolar sonucunda binlerce Filistinli hayatını kaybetmiştir. 1987’de Hamas kuruldu. 15 Kasım 1988’de Bağımsız Filistin Devleti Cezayir topraklarında kuruldu. Oslo Süreci

40

1993 yılında Washington’daki müzakereler sonucunda karşılıklı tanıma ve İsrail’in Gazze ve Eriha’dan çekilmesi gündeme gelmiştir. 13 Eylül 1993'te imzalan İlkeler Anlaşması sonucunda her iki taraf da birbirinin hakkına saygı duyacağını ve barış ortamını destekleyeceğini bildirmekteydi. Böylece Gazze ve Eriha’da geçici özerk bir yönetim kurulacak ve dört ay içinde İsrail askerleri bu bölgelerden çekilecekti. 4 Mayıs 1994’te imzalanan anlaşmayla resmen Gazze ve Eriha Filistin topraklarına katıldı. İkinci Oslo Anlaşması 28 Eylül 1995’te Gazze Şeridi’nde uzun süredir devam eden çatışmalar sonucunda Mısır’ın Taba kentinde imzalan anlaşmayla Batı Şeria Bölgesi üç parçaya bölündü. A bölgesi : Toprakların %7 ‘si olan Doğu Kudüs ve El Halil dışındaki bölgeler Filistin’e teslim edilecekti. B bölgesi: Batı Şeria’nın % 21’i olan bölge Yahudi ve Arapların kontrolü altında olacaktı. C bölgesi: Filistinli esirler serbest kalacak ve bu bölge kontrolü İsrail’de olacaktı. Bu sonuçların ardından sinirlenen aşırı dinci bir Yahudi, başbakan Yitzak Rabin’i öldürdü. Sonrasında,

29 Mayıs 1996’da Natenyahu Perez’in yerine geldi.

23 Ekim 1998’de Wye Anlaşması, Oslo’nun tekrardan uygulanması için görüşüldü ve onaylandı. 17 Mayıs 1999‘da Ehud Barak başbakan oldu. B el i r s i z B i r Y o l H a r i t a s ı 2000’ li yıllar­ İkinci intifada ­ İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi üzerine Arafat’la birlikte ABD ve İsrail yeniden müzakerelere başladılar. Camp David’te Filistinli mülteciler sorunu ve Kudüs’ün durumu tartışıldı. Ancak, bir sonuca varılamadı. Ariel Şaron’un Kudüs’te ki Mescid­i Aksa’ya gidişi yine tansiyonun yükselmesine yol açtı ve 28 Eylül 2000’de ikinci ayaklanma başladı. Ehud Barak 10 Aralık’ta istifa etti ve George Mitchell’in kontrolündeki grup, ayaklanma için araştırmalar yürüttü. Mitchell komisyonu barışı getirmek adına görüşmelerin yapılmasını destekledi. 2002 ­ Uluslarası Af Örgütü İsrail ordusunu Cenin ve Nablus’taki saldırılarını savaş suçu olarak nitelendirdi. İki yıldır ilerlemeyen barış sürecini canlandırmak için AB, ABD, Rusya ve BM tarafından bir yol haritası belirlendi. 2003­ Bush’un politikası teröre taviz verilmemesini öngörüyordu. 2004­25 Şubat’ta İsrail’in Batı Şeria’daki güvenlik duvarı Lahey Adalet Divanı’nda ele alındı.1­3 Nisan’da İsrail Batı Şeria ve Gazze’den çekileceğini bildirdi. 15 Nisan’da bu hareket Bush tarafından tarihi ve cesur bir karar olarak adlandırıldı. 11 Kasım’da Arafat öldü. Yerine Mahmud Abbas getirildi. 2005­ Arial Şaron Gazze’den çekildi. 2006­Filistin’deki seçimler Hamas’ın galibiyetiyle sonuçlandı. Hamas iktidara geldi. Ehud Olmert sağlık problemleri yaşayan Şaron’un yerine geldi. 2007­Çatışma ortamının artmasıyla iç savaş tehlikesi


yüzünden Mekke’de Hamas ve El Fetih bir araya geldi ve ulusal birlik hükümeti kurulmasında anlaşıldı. George Bush Barış müzakerelerinin devam etmesi gerektiğini yineledi ve uluslararası bir toplantı yapılması gerektiğinden bahsetti. Bu tarihi gelişim sürecinden de anlaşılacağı gibi bitmek bilmeyen bir mücadelenin varlığı gün kadar açık. Peki bu süreci barışa bağlayabilmek için neler yapılabilir? Temel konulardan biri iki halkında uzlaşmasıdır. Aynı çatı altında yaşamayı kabullenmesiyle sağlanabilir. Ancak üstünde anlaşılamayan birçok sorun var. Bunların ilki Oslo sürecinde de askıda kalan mültecilerin Filistin’e dönüşü. Şayet bu sağlanırsa Yahudi nüfusu Araplara oranla azınlık durumuna düşecek. Yahudiler bu durumun güvenliklerini tehlikeye sokacağını düşünüyor. Bu yüzden bu teklifi şiddetle reddediyorlar. Kudüs meselesine gelince kutsal yerlerin paylaşımı oldukça tartışılmaktadır. Yıllar boyu 3 dinin egemen olduğu bu bölge sadece İsrail ve Filistin’in değil dış devletlerin de gündemindedir. Ayrıca yönetimde de belli zafiyetler vardır. Filistinin iki ayrı koldan yönetilmesi ve fikir uyuşmazlığı, süreci Filistin aleyhine çevirmektedir. Bunu gidermek için her iki taraf da temel konularda anlaşmalıdır. Ülkede çatışmaların dinmesi için iki ülke yetmeyecektir. Barış süreci kesin suretle diğer ülkelerin özellikle ABD’nin Filistinli mültecilerin durumunu gözeten ve Arapların bu bölgede yaşama hakkını kanıksayan bir politika gütmesine bağlıdır. Her iki taraf da barış istemeden bu kanlı mücadele bitmeyecektir.

Referanslar http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201093_bar is.sureci.orsam.pdf http://www.filistinzulmu.com/siyonizmneyihedeflera.html http://www.turkcebilgi.com/peel_komisyonu/ansiklopedi http://arsiv.sabah.com.tr/ozel/arafat206/dosya_212.html http://bianet.org/bianet/bianet/53881­israil­filistin­sorununun­ tarihcesi#1917 http://www.bilgiportal.com/v1/idx/54/1910/Tarih/makale/Filistin­ Tarihi.html Arı, Tayyar [2004] (2008). Geçmişten Günümüze Orta Doğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi. Mkm yayıncılık. ISBN: 978­605­5911­ 06­5.


♦ Ö nc e l i k l e r ö p o r t a j i s t e ğ i m i z i k a b u l e t t i ğ i ni z i ç i n t e ş e k k ü r ç o k e d e r i z h o c a m . M a l u m u nu z g e ç e n p a z a r , B o s na ­ H e r s e k ’ d e b i r s e ç i m o l d u . İ s t e r s e ni z i ş e s e ç i m l e r i n b i r a na l i z i y l e b a ş l a y ı p d a h a s o nr a 1 9 9 2 ­ 1 9 9 5 a r a s ı s ü r e n s a v a ş a r d ı nd a n g e l e n D a y t o n A nl a ş m a s ı v e b u a nl a ş m a ü z e r i nd e n b u g ü ne g e l e l i m . S e ç i m l e r i B o ş na k l a r d a n B e k i r İ z z e t b e g o v i ç , H ı r v a t l a r d a n Z e l i j k o Ko m s i ç v e S ı r p l a r d a n N e b o j s a R a d m a no v i ç k a z a nd ı . B u k o nu d a y o r u m l a r ı nı z l a ba şl a y a l ı m .

42

Üçlü başkanlık üyelerinden bahsediyorsunuz. Burada ilginç olan nokta bunun Hırvatlar ve Sırplar tarafından beklendik bir sonuç olması iken Boşnak tarafı için böyle olmaması. Bilindiği üzere Sladziçin yeniden kazanabileceği ihtimalinden söz ediliyordu ama Sladziç üçüncü sırada yer alabildi. Onun dışında aslında sonuçlar beklendiği gibi, yani daha önceki genel eğilimin dışında bir şey değil. B u nl a r d a n İ z z e t b e g o v i ç i l e K o m s i ç B o s na ­ H e r s e k ’ t e b i r b i r l e ş m e d e n y a na y k e n R a d m a no v i ç v e S ı r p t a r a f ı b i r a y r ı ş m a d a n s ö z e d i y o r . H a t t a s e ç i m k a m p a ny a s ı nı d a b u nu n ü z e r i nd e n y ü r ü t t ü . B u nu na s ı l d e ğ e r l e nd i r i y o r s u nu z ? Bu seçim kampanyaları sürecin aslında geldiği noktayı gösteren bir şey. Biraz geçmişe doğru gitmekte yarar var. Bosna Hersek Devletinin, altını çiziyorum burası bir cumhuriyet değil, Bosna Hersek Devleti, iki birimden oluşuyor: Biri federasyon diye tanımlanan Hırvat ve Boşnaklardan oluşan federasyon diğeri ise Sırplardan oluşan Sırp cumhuriyeti. Şimdi nasıl oldu da böyle bir yapılanmaya gidildi, aslında asıl sorun bu ve Bosna­Hersek’teki yaşananları anlayabilmek için bu bir anahtar. Ben burada açıkçası, son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim, Holbrooke’u suçlu buluyorum. Önemli devletlerin önemli insanları çok sorun çözdükleri iddiasındadırlar ama buradaki duruma baktığımız zaman çok ciddi bir hata yaptılar: Devlet içindeki bir bölgeye cumhuriyet adı verildi: Sırp Cumhuriyeti.

H a t a d e r k e n D a y t o n’ u m u k a s t e d i y o r s u nu z ? Anlaşması yapılırken Holbrooke burada en önemli aktörlerden birisiydi. Aslında Dayton Anlaşması’nın mimarı da o. Orada imzacılar da çok ilginçtir: Miloseviç oradadır daha sonra savaş suçlusu olarak yargılandı, Aliya İzzetbegoviç oradadır ki onun orada olması çok doğal çünkü Bosna­Hersek üzerine yapılan bir anlaşmanın en doğal üyesi o bence. Diğer üçüncüsü Tudjman ki onun da orada olması bence tuhaf. Bu anlaşmaya göre ortada sürekli transforme edilen, A formundan B formuna taşınan bir sorun var ve bu sorun devam ettiriliyor. Bosna­Hersek’te asıl sorun olarak karar alınamaması gibi bir durum ortaya çıktı. Niye karar alınamıyor ? Seçimleri yakından takip edenler ayrıntılı bilirler; bir üçlü başkanlık sistemi için bir yarış var ve bunu etnik gruplar kendi içinde seçiyor. Tabii diğerleri de oy kullanabiliyor. Ama normal olarak hiç kimse başka bir etnik gruba oy vermiyor . Bu üçlü başkanlık 8 aylık dönemlerde değişiyor. Aslında onlar(başkanlar) çok belirleyici değil, onların üstlendiği rol daha çok devlet düzeyinde. Mesela Bosna­Hersek devleti içindeki Sırp cumhuriyetinde ayrı bir başkanlık var. Parlamento başkanı var, Devlet Başkanı var, Başbakan var. Yani aslında Dayton Anlaşması’na göre tanımlandığı biçimde devlet tanımlıyorsun, yani devletin bütün ayrıntılarını tanımlıyorsun. Ondan sonra da diyorsun ki hadi bu birlikteliği koruyalım. Karar alma sürecine gelince Sırp tarafı diyor ki benim hoşuma gitmeyen noktaya ben evet demem. Dolayısıyla süreci tıkıyorsun. Peki nasıl tıkıyorsun? Karar alınırken, isimleri de tuhaftır, Represantatives of House of People diye geçer, aslında bunlar bu üçlü etnik yapı içerisindeki seçimler sonrasında oluşturulan meclislerin merkeze atadığı isimlerdir. Orada mesela o üçlü yapı içerisinde üçte iki oy çoğunluğu olması gerekir, ama bu da yetmez karar alınması için. Üçüncü taraftan en az bir oy da olması gerekir. Yani Hırvatlarla Boşnaklar, Hırvatlarla Sırplar veya Sırplarla Boşnaklar bir araya gelip üçte iki çoğunluğu biz oluşturuyoruz, dolayısıyla karar alırız diyebilirler. Ama böyle değil, sistem böyle çalışmıyor. Çok


demokratik bir toplum da olsa bu sistemin çalışması yine zor. Yani başta böyle adem­i merkeziyetçi bir yapıyı, demokratikleşmenin ön adımı olarak görebilirsiniz ama burada sorun demokratikleşmeyle sınırlı bir sorun değil. Başka bir sorun var ve bunu doğru okumak lazım.Demokratik olmadıkları için karar alınamıyor, böyle değil. Burada aslında üç farklı kimlik kendi pozisyonunu sürdürebilmek için mümkün olduğunca diğerlerinin yolunu tıkamak gibi bir yöntem izliyor ve bunun dışındaki formülleri ancak pazarlık usulüyle götürmeye çalışıyorlar. Şimdi sorunuza dönersek seçimlerle yapı arasındaki ilişkisi bağlamında, seçim sonuçları süregelen bu yapıyı yansıtıyor. Burada iki tane farklı duruş var son 15 yıl içerisinde ve tartışmalar şu noktada: Boşnaklar ve uluslararası toplumun önemli bir kısmı diyor ki karar alınabilmesi için bir merkezileşme sürecinin yaşanması gerekli. Uluslararası toplumun kendisi açısından şöyle bir açmazı ortaya çıkıyor, yani tutarlılığını bu anlamda tartışmaya açan bir şey: Birçok ülkeye adem­i merkeziyetçiliği yani decenralization’ı bir temel politika olarak benimsenmesini önerirken burada bu adem­i merkeziyetçiliğin sorun yarattığının farkına varıyorsun. Burası aslında üzerinde durulması gereken bir nokta. Her adem­i merkeziyetçi, decentralizasyon, demokratikleşme mi getir bunun hakikaten düşünülmesi gerekir. Şu, şu olduğu zaman demokratikleşme olur diye algılamanın eksik olabileceğini görme açısından önemli bir örnek teşkil ediyor Bosna’daki tartışmalar. Şimdi bu üçlü yapıdaki etnik kimlik olarak tanımlanan pozisyonda karar almanın adeta imkânsız olduğu bir noktaya gelindiğinde dönüp uluslararası toplum diyor ki bu üçüne de ‘siz anayasanızı değiştirin’. Peki, bu anayasa ne zaman yapılmıştı? 1995’te Dayton imzalanırken ona ek bir anayasa monte edildi. Burada üçlü yapının eşit koşullarda bütün politikaları sürekli müzakere edeceği varsayılmış. Ama uluslararası toplum kendisine çok fazla güveniyor bu tür şeylerde. Yani bence bu çok ciddi bir açmaz. Biz her şeyi yaptırabiliriz. Nasıl yaptırırız? Gerekirse mali sıkıntıya sokarız ya da birilerini mali olarak destekleriz ve dolayısıyla ortaya bir tablo çıkar ve sonuçta biz istediğimiz kararı aldırırız ve bu politikalarla demokratikleştiririz .Fakat burada yanıldılar çünkü önce Sırp Cumhuriyetine ciddi bir mali baskı uygulandı ama bu model işlemedi. Bu mali konulardaki belli dönemlerde pompalama, belli dönemlerde sıkıştırmanın yarattığı şey, o kendilerini milliyetçi partiler diye tanımlayan aktörlerin her

zaman daha güçlü olarak yenide ortaya çıkmasına yol açtı. Şimdi bu durumda söylem olarak bakıyorsunuz bir taraftan deniyor ki milliyetçi partilerin zayıflatılması gerekir. Niye? Çünkü eğer bu üç tane farklı etnik grup bir araya gelecekse, milliyetçi söylemlerle olmaz bunlar, başka, liberal söylemlerle gerçekleşmesi beklenebilir. Böyle bir varsayımdan hareket ediyorlar. Ama izlenen politika bunu destekliyor mu? Hayır desteklemiyor. Ben uzunca bir süre seçimleri gözlemci olarak takip ettim ve her seferinde açıkça gördük. Uluslararası toplum açıktan, çok açık olarak söylüyorum bunu, milliyetçi olmayan partileri, liberal partileri, açıktan desteklerdi. Buna rağmen her seçimin sonucunda milliyetçi partiler kazanırdı. Şimdi bunun nedeni açıkçası şu: Toplumlar kendilerini güvende hissetmiyorlar. Yani öyle bir ortamdalar ki, güvenli hissetmedikleri için sürekli milliyetçi söylemlere sarılmak durumunda kalıp kendi varlıkları idame ettirmeyi o söylem üzerinden gerçekleştiyorlar. Ben bu durumu normal bir süreç diye düşünüyorum. Çünkü başka türlü neye sarılacaklar? Düşünün bir toplum kendini idame ettirmek istiyor ve ilişkiler bütününe baktığı zaman, geçmişte yaşanılanlara baktığı zaman dayanacağı şey neresi? Uluslararası toplum dediğin bugün var yarın yok. Dolayısıyla bunun ileride garantisini, güvencesini hiçbir zaman hissedemez. Toplumsal dayanakları da yok. İşsizlik %45 civarında Bosna Hersek’te. %45 işsizliğin olduğu yerde senin hiçbir şeye güvencen olamaz. Dolayısıyla burada milliyetçi söylemlerin var olması bence kendi içinde normal, beklendik bir şeydir. Olmaması bence tuhaf olurdu. Varılan sonuçlarda da görüyoruz ki toplum mühendislikleri hep fiyaskoyla sonuçlandı. H ı r v a t l a r ı n H ı r v a t i s t a n’ ı , S ı r p l a r ı n S ı r b i s t a n’ ı v a r k e n B o ş na k l a r ı n b ö y l e d e r t l e r i ni a nl a t a b i l e c e k l e r i v e s a r ı l a b i l e c e k l e r i b i r d e v l e t l e r i y o k . S o nu ç o l a r a k k e nd i l e r i ni B o ş na k m i l l i y e t ç i l i ğ i ni n y a nı nd a k e nd i l e r i ni İ s l a m ’ a , d i ne k a y d ı r m ı ş d u r u m d a l a r . B u k o nu d a ne d ü ş ü nü y o r s u nu z ? (Gülüyor) Tabii şimdi burada şöyle bir sonuç çıkarmak üzere sorulmuş bir soru olmadığını düşünüyorum. Onların her birisinin bir ana devleti var ve Boşnakların ana devleti de Türkiye olsun. Böyle şeyleri dile getirenler var ama senin sorunun arkasında böyle bir şey yatmadığını biliyorum. Boşnakların durumu hakikaten kolay değil. Çünkü federasyon içinde dahi ilişkiler aslında pamuk ipliğine bağlı. Niye pamuk ipliğine bağlı? İddia ediyorum siz

43


44

yaşınız itibariyle göreceksiniz bunu, Hırvatistan AB’ye katıldıktan sonra Bosna Hersek’teki Hırvatların tutumu bugünkünden çok farklı olacak. Niye farklı olacak? Şu anda Hırvatistan yönetimi Bosna Hersek’teki Hırvatlardan desteklerini çektiler önemli ölçüde. Niye çektiler? Çünkü AB’nin uyarıları var ve ilişkilerde sorun yaşamak istemiyorlar. Yani şart koşma politikasının değişik bir versiyonunu görüyoruz burada. Bu politika daha ne kadar sürdürülür bilemiyorum. Nasıl ki Slovenya Hırvatistan’ın AB’ye üye olduktan sonra tabiri caizse canına okudu Hırvatlar da üye olduktan sonra Boşnaklara çok ciddi eziyet çektireceklerini düşünüyorum. Bunu isteyerek beklediğim anlamında düşünmeyin. Tam aksine bu çok ciddi sorunlar ortaya çıkaracak ve sorun başka boyutuyla yeniden transforme edilmiş olacak. Sırpların pozisyonuna geldiğimizde burada aslında devleti muhafaza etmek isteyen üçünün arasında kim? Boşnaklar. Çünkü varlıklarını ancak ve ancak böyle bir devlet olduğu ölçüde sürdürebilir. Aksi halde Sırpların bağımsızlığını ilan ettiğini düşünün. Bir de Hırvatların Hırvatistan’la belli ilişkiler yumağı içerisinde federasyondan ayrıldığını düşünün. Bu durumda Boşnakları orada muhafaza edebilecek yapılanma çok zor olacaktır. Dolayısıyla burada Bosna hersek devletinin varlığının devam ettirilmesi ve de merkezileşmiş devletin devam ettirilmesi Boşnaklar açısından elzem. Yani bu olmadığı durumda Boşnaklar zaman içerisinde kaybolup çok ciddi sorunlarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara rağmen AB’nin kendi içerisinde farklı kültürleri bir arada yaşatabilme gibi bir derdi var. Aslında Bosna’ya da hep böyle baktı. Onu bir laboratuar olarak gördü. Birçok şeyi burada test etti. Şimdi bütün bunların sonucu Bosna Hersek’in tamamen dağılıp ortadan kalkması gibi bir durum söz olursa bu AB açısından da büyük bir felaket olur. Böyle bir durumda basta şaka yollu söylediğim ‘mother state’ kim tartışması gündeme geliyor.Boşnaklar Müslüman, Müslüman ise o zaman kim bunlara hamilik yapacak. Yani farklı aktörler devreye girecek, oradaki bu insanların masum kimliklerinin artık global düzlemde araçsal bir hale geldiği bir süreç yaşanacak. En makul şey burada Bosna Hersek’in varlığını muhafaza edecek bir formülün yerel düzlemde üretilmesi. Yerel düzlemde üretilmeyen ve yerel düzlemde bir uzlaşma olmadığı durumda sorun global düzleme çekilir ancak yine çözümler buna katkı sağlamaz: Sorun ya dondurulur, ya belli bir seviyede tutulur, ya da transforme edilir.

B o s na ­ H e r k e s l i l e ş m e k m ü m k ü n m ü s i z c e ? Y e ni b i r u lu s y a r a t ı lm a s ı ? Tito dönemindeki Yugoslavya’ya baktığımız zaman aslında herkes kendini Bosnalı diye tanımlardı. Bu Bosnalı tanımlaması şimdi neye dönüştü? Kendi içinde üçe ayrıştırdılar: Sırp, Hırvat ve Müslüman Boşnak. Artık herkes kendini Bosnalı olarak değil, Sırp, Hırvat,Müslüman olarak tanımlıyor. Savaş hakikaten acı ve kalıcı etkisi olan bir olay. Yani 2­3 jenerasyon geçmeden bu insanların o yaşananların unutması hiç kolay olmaz diye düşünüyorum. Hele hele ­burada yani biraz Kültür Bakanı’na da referansta bulunalım­ bu tür çıkışlar, o geçmişi hiç unutturmaz. Tam aksine onu yeniden üretmek ve canlı tutmak için araç haline gelebilir. Burada esas nokta, geçmişte yaşanmış olan acılı şeyleri yeniden üretmemek. Kültür Bakanı’na ben kişisel olarak açıklamalarını yakıştıramadım. E m i r K u s t u r i c a , s i z c e y a nl ı ş m ı a nl a ş ı l d ı y o k s a ı r k ç ı s ö y l e m l e r i v a r m ı g e r ç e k t e n b u k o nu d a ? “Underground” filmi, Yugoslavya’nın parçalanışının hikâyelendirilmesi olarak ürettiği bir şeydir. Orada “Yugoslavya’yı acaba muhafaza etmek mümkün müdür?” tartışmasını açar. Şimdi bu bağlamda o duruşu bence yanlış bir duruş değil; ancak savaş başladıktan sonraki süreçte artık Yugoslavya’yı bir arada tutmanın mümkün olmadığı çok hızlı bir şekilde ortaya çıktı. Ondan sonraki süreç de Kusturica’nın tutumu Sırpların tarafında yer almak oldu. Emir Kusturica’nın filmlerine baktığınız zaman tutarlı bir çizgi çizer ama günlük yaşamında sıradan insanların büyük bir çoğunluğunda olan aymazlıklar, onda da vardır. Hani, ‘bu konuyu çok da abartmayın’ demiş olması bile ciddi bir durumdur, ciddi bir yanlıştır; ama buna oradaki sıradan insanların büyük bir çoğunluğu da böyle bakar, böyle tanımlar. H o c a m s i z c e B o s na ’ nı n b u b e l i r s i z l i ğ i nd e S ı r p C u m h u r i y et i bi r a y r ı l m a y a g i t m i y o r m u ? Ayrılmaz demiyorum. Sırp Cumhuriyeti’nin yakın gelecekteki politikası şu: merkeziyetçilik tartışmasını açıyorsanız o zaman ya bize referandum yapma hakkı verir ve sonucunu tanıyacağınızı garanti edersiniz, ya da yeniden bir anayasa yapılacaksa burada Sırp tarafının avantajlı olacağını sağlarsınız, yoksa Dayton yapısını muhafaza etmek isterim. Onun dışında gerekli olursa bağımsızlığımı da ilan edebilirim.


Bu ilginç bir konu, mesela Kosova adalet divanının da net olarak söylediği, Kosova’nın bağımsızlığı için bir uluslararası hukuk engelinin olmadığıdır. Bu herkes için geçerli olan bir şeydir. Fakat gelecekte ne olacak diye sorulması pek mantıklı değildir. Zira 18. Yy.da belki 50 sene sonrasını tahmin etmek mümkün olabilirdi ama 19.yy’da bu 20 seneye, 20yy’da da 10 seneye indi. 21.yy’da ise ne olacağını tahmin etmek hiç kolay değil. Mesela Sovyetler Birliği’nin çökeceğini hiç kimse tahmin edemedi. Onun için Sırp Cumhuriyeti şu tarihte bağımsız olur diye bir şey kesinlikle söyleyemeyiz. Avrupa Birliği bu gibi durumlarda bütünleşmeyi hızlandırmaya çalışıyor fakat bu Bosna için hiç de kolay değil. Zaten üye olsalar sorun ortadan kalkmayacak aksine oraya da taşınacak, Avrupalılar da bunu biliyor. Göksu Göz ile birlikte bir makale yazmıştık.Yaptığımız araştırmalar sonucunda ‘Neither Total Explosion Nor Rapid Entegration’adlı bir sonuç çıkarmıştık. Bu şu anlama geliyor: Aslında Avrupa Birliği’nin Batı Balkanlara yönelik

politikasındaki ana odak bu ülkelerin ne tamamen hızlı bir entegrasyonu ne de tamamen dışarıda bırakılmasıdır. Onun için kusursuz çözüm diye tanımlanabilecek bir şey maalesef yok. Herkesi tatmin edecek bir çözüm yok, bir tarafın üstün konuma gelmesi gibi bir şey de yok. Boşnakları bir kenara koysan Sırp­Hırvat rekabeti ortaya çıkıyor, bu da sorunların kolay çözülmeyeceğini gösteriyor. Sırplar bağımsızlık ilan etse sorun çözülecek bir şey de söz konusu değil. Madem öyle hepsi ayrılıp devlet kursunlar, sorun kökten çözülsün diye bir şey söylenemez, çünkü kursalar başka sorunlar ortaya çıkacak. Sorun çözelim diye atılan bir adım başka sorunlar yaratıyor. B e l k i d e e n i y i ç ö z ü m b e l i r s i z l i ğ i n d e v a m e t m e s i d i r ... Bu çözüm değil gerçeklik. Belirsizlik her zaman süregelen gelen bir şeydir ve o belirsizliğin içinde politikalar üretiliyor.

45


♦ Sanırım 18 yaşına bastığım yılın yazıydı onunla tanıştığım zaman. Afyon gibi küçük bir şehirde kitap satan yer sınırlı olduğundan,

satılan kitapların orijinal olduğu bile şüpheli olduğundan ben de ikinci el kitap okumaya alışmıştım. Gittiğim yer de hep aynıydı bu yüzden. İşletenleri tanımasam da, onlar beni tanımasa da yazın artan okuma seanslarım sayesinde haziran ayından itibaren sık sık gitmeye

başlardım oraya. Bu sık ziyaretler ağustosa kadar sürerdi ya, bu süre içinde işletmecilerle bir aşinalığımız olurdu.,

İşte o yaz, o kitapçıya her gidişimde gözüme bir kitap takıldı, "Baba

ve Piç". Kitabın kapağında bir nar. Kitabın isminden dolayı bir türlü elime alıp da incelemiyordum kitabı, çekiniyordum. "Piç" de neyin

nesiydi öyle? Bu kitap nasıl bir kitaptı, ne anlatıyordu? En sonunda

cesaret edip elime aldım, inceledim kitabı. Sonra evde romanı okurken buldum kendimi. Özellikle geceleri okurdum, herkes yatınca, ortalık

sessizleşince. Elif Şafak'la bir sırrı paylaşıyor gibiydik, baba kimdi, piç olan kim?

Kitap bir solukta okundu bitirildi tabii. Altı çizili bir dünya cümle

bıraktı kendinden geri. Bu cümleler adeta birer atasözüydü ne bir

kelime ekleyebiliyordun ne bir kelime çıkarabiliyordun. Okudukça da anlamı değişiyordu, her seferinde başka bir açıyla bakabiliyordun.

Divan Edebiyatı da öyledir ya hani, özellikle tasavvufi şiirlerde, her bir mısrada binbir sanat vardır. Sen yüzeysel olanı görür okur geçersin ama bilen bilir o mısra pek çok şey anlatır. Bu cümleler de öyleydi işte. En son okuduğum "Aşk" da öyleydi, iştah açan çikolataları

kendine kapak edinen "Araf" da, ismi beni cezbeden romanlar olan "Bit Palas" ve "Siyah Süt" de...

Elif Şafak'ı ben de hayli tanındıktan sonra, yazar popülerleştikten, en

çok satanlar listesine girdikten sonra tanısam da "Aşk"tan sonra iyice genişleyen o kitleden kıskanmaya başladım kendisini. Onun kitapları ve ben gizliydik "Mahrem"dik. Ben romanları okurken eğer ki

seversem, o sayfaları, cümleleri, sözcükleri birer sokağa benzetirim. Size de olur mu bilmem, hani bazı sokaklar vardır, "Şehrin

Aynaları"ndan uzaktır, oraya adımını attığın anda bir ferahlık


hissedersin, esaretliğinden kurtulmuş gibi olursun,

ince bir çizgiyle sağlayan bir yazar Elif Şafak...

doldurursun, "Baba ve Piç" o sokaktı, "Araf", ”Siyah

O romanlarını ince ince kurguladığı için ince ince

kalmak ister, uzaklaşmak ister, yalnız başına volta atar

etmediğin bir ayrıntı romanın sonunda yine pek hoş

ağaçların yeşillendirdiği o havayı ciğerlerine

Süt”, "Aşk"... Sıkıntılı olduğun zamanlarda "Pinhan"

ya insan, ben de o sayfalarda, kendi sokaklarımda volta atıyordum.

Kitaplarını okudukça fark ettim ki Şafak'ın karakterleri

de romanın konusu, olayların akışı kadar sıradışı ve ilgi çekiciydi. Hep kadın çoğunluğu vardı zaten

okuduklarımda. Kadının onun hayatındaki yeri ayrıydı. Bu da hayli hoşuma gitmişti. Çünkü çoğu romanda,

çoğu türk romanda, pek çok romancıda bu görülmez. Karakterler, özellikle güçlü, kahraman, baskın

karakterler hep erkeklerdir. Ama yazar bunu kırmıştı işte. Pekala bir kadın karakter de güçlü olabilirdi,

hayata karşı dimdik durabilirdi tek başına da olsa,

omzuna yüklenen onca yük olsa da. Romanlarında

okumak gerekir. Kitabın bir yerinde hiç dikkat

bir raslantıyla karşına çıkabilir. O yüzden yüzeysel okumamak gerekir onun romanlarını ya da hızlı

okumaya çabalamamak gerekir. Şafak'ın kitapları

aceleye getirilmemelidir. Aslında onun kitabını okumak için en güzel zamanlar şu yağmurlu günlerdir.

Dışarıda kıyametler koparken kurulursun bir koltuğa, sarılırsın yumuşacık battaniyene, sıcacık kahveni

yudumlarlarsın onun sözcüklerini yudumladığın gibi. Kadınlara çokça yer veriyor dedik ya toplulumuzda kadınların bütünleştiği mutfağa,yemek sofralarına, iştah açıçı yemeklere de yer verir, kitabını bu ince

ayrıntılarla süsler. Onu okurken kendinizi canınız fena halde aşure isterken bulabilirsiniz.

idealize ettiği kadın karakterler bana göre Elif Şafak'ı

Yerleşik hayata alışamamış, göçebeliği seven, herhangi

altından kalkmış, şimdiyse hem "anne" kimliğinin

uğraşmayan hatta bundan rahatsız olan (ki bence bu

yansıtıyor. O da tek başına onca yükün, babasızlığın

elinden tutmakta, hem "yazar" kimliğiyle daha önce hiç kitap okumamış anne­babalarımıza bile kitap okuma şevki kazandırıyor. Onun kitaplarını okudukça hem

gündelik hayatın yoruculuğundan kaçıp farklı şeyler buluyoruz, hem de karakterlerin, olayın, kurgunun

gündemden olmasıyla kitap bizi kendine çekiyor. Bunu

bir kadının aksine fotoğraflarında güzel çıkmaya

yüklemlerinin güzelliğini öznesi örtmesin diyedir), bir oğlu, bir kızı olan, Habertürk'te köşe yazarlığı yapan,

bunlar gibi içinde pek çok farklılık yatan bir yazar Elif Şafak. O içinde varolan tüm farklılıkları pek güzel

harmanlayıp yazarlık serüvenine devam ediyor. Bize de kitaplarını diğer okuyuculardan kıskanmak kalıyor.

47


48

“Futbol asla sadece futbol değildir.” Simon Kuper'ın bu sözü futbolu ve etrafındaki dünyayı anlatmak için en iyi söz olabilir, fakat konu İtalya olunca biraz yetersiz kalıyor bence. 58 milyonluk bu Akdeniz ülkesinde 37 milyon futbol fanı olması sadece futbolun güzelliğiyle, çekiciliğiyle açıklanması pekte mümkün gözükmüyor. İtalyan halkının sosyokültürel yapısının, dinsel görüşlerinın,ekonomik durumlarının futbol ile birleşmesi, anlaşılması zor bir futbol kültürü kurmuş İtalya için. Adeta dünyanın içinde varolan bir futbol değil de futbolun içinde varolan bir dünyada yaşamaktır İtalyanlar için hayat... Kuzeyi, güneyi, doğusu, sahil kesimi, hatta başkenti bile ayrı bir hikaye barındırır içinde İtalyanın... Başkent'te İki Ayrı Kutup: Roma ve Lazio Lazio bölgesinin ve İtalya'nın başkenti olan Roma belki de dünyanın en büyük derbisine ev sahipliği yapmaktadır. Bir tarafta sağ görüşlü, zengin ve faşist S.S. Lazio; diğer tarafta ise sol görüşlü göçmenlerin kurduğu, nispeten fakir ve i şçi takımı olan A.S. Roma. Ortak noktaları olarak adlandırabileceği miz ender şeylerden birisi olan Roma Olimpiyat stadında (diğeri roma polisine karşı olan tutumları) laziolıların bölgesinde gamalı haçı her maç görme şansınız vardır. Bir çok klüp faşizmin uyandırdığı nefret duygusundan kurtulmak için isimlerinin başındaki S.S. Kısaltmasını kaldırırken; lazio ise taraftarın yoğun baskısıyla bunu yapamamıştır. Zamanında Lazio kulübü yöneticileri üstlerinde ki bu faşist damgayı biraz olsun kırmak için çok uğraşmışlar. Hatta Lazio tarihinin ilk siyahi

oyuncusu olan Cesar'ı Lazio kadrosuna katmışlar. Peki ya sonuç? Laziolu taraftarlar oyuncunun evine bomba koymuşlar. Ertesi gün Cesar ülkesine gönderilmiş haliyle. Lazionun efsane oyuncusu ve kaptanı Paolo di Canio ise faşist olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. Hatta yine bir Roma­Lazio maçında Roma tribünlerine nazi selamı yapmaktan da geri kalmaz. Roma taraftarı ise daha çok sosyal konularla ilgilenir, fakat konu Lazio olunca her Romalı'nın yüzünde oluşan kızgınlık ifadesini rahatlıkla görebilirsiniz. Romalı taraftarlar laziolular için “her Laziolu faşist değildir ama bütün faşistler Lazioludur” der. Bu ifade aralarındaki uyuşmazlığın en basit örneklerinden birisidir. Maalesef iki kulüp de aralarındaki bu husumeti gidermek için hiçbir çaba göstermemektedir. Aksine daha geçen sezon yaşandığı gibi bir tarafın kendi maçını kaybetmesi diğer tarafın aleyhine oluyorsa hiçbir çekince göstermeksizin antremanı basıp kendi oyuncalarını maçı kaybetmeleri yönünde tehdit edecek kadar düşmandırlar hala birbirlerine. Forza Livorno İtalya'nın Toscana bölgesinde küçük nüfuslu bir şehir olarak gözükebilir Livorno gözünüze. Fakat işçi ve komünist hareketlerin en ateşli merkezi olan bu şehrin futbol tribünlerinde dünyanın en “kızıl” görüntülerini bulabileceğiniz aşikardır. Açtıkları koyu kızıl bayraklarının üstünde orak ve çekiç, boyunlarına doladıkları koyu kızıl atkılarının üzerinde ise che guevara'nın resmi bulunuyor bu taraftarların.2003 senesinde Irak'ta ölen 17 asker için yapılan saygı duruşu sırasında Livorno tribünlerinde “on, yüz, bin nasiriye” tezahuratı yükseliyordu. Daha sonra bu


davranışlarını şu şekilde açıkladılar: “ Bunlar işgalci askerlerdi. İtalya'da her yıl 1500 kişi iş kazasında ölüyor. onlar için niye devlet töreni düzenlenmiyor? “. Standart tribün şarkıları olan “bandiera rossa” ve “bela ciao” ise başbakana hakaret içerdiği için kulüp neredeyse her maç binlerce euro ceza ödemek zorunda kalıyor. Kaptanları, taptıkları oyuncuları (artık eski oyuncuları) Lucatelli ise daha henüz 16 yaşındayken milli bir maçta attığı golden sonra formasının altından bir Che t­shirtü gösterdi ve o zamandan beri İtalya milli forması giyemiyor. Pablo di Canio'nun karşıt kutbu olarak nitelendirebileceğimiz Luca her fırsatta başbakan Berlusconi'ye saldırmaktan geri kalmıyor. Luca sol görüşlü takımların yönetim tarafından küme düşürüldüğünü gayet keskin bir dille: "Geçen yıl Serie A'da dört kulübün taraftarı Che Guevara bayrağı açtı. Bu kulüpler Modena, Perugia, Ancona ve Empoli idi. Belki bu bir tesadüf ama bu dört takım da küme düştü.” sözleriyle dile getirmiştir. Hiç şüphesiz kuzeyin bu küçük takımı her zaman ezilenin yanında olacak ve aykırı tutumuna devam edecek. İnsanın sadece saygı duyası ve FORZA LİVORNO! diyesi geliyor içinden. Güney ve Kuzey İtalya tarihine baktığımızda gerek sanayi anlamında gerekse tarihi anlamda hep öne çıkan şehirlerin kuzey şehirleri olduğunu görmekteyiz. Ekonomik durumu iyi olan kuzeyliler, güneylilerin kendileri için bir nevi ayak bağı olduğunu düşünmektedirler. Hatta bir grup aşırı İtalyan milliyetçisinin “ lega nord” ismi verilen bağımsız bir Kuzey İtalya kurma düşüncesi bile mevcuttur. Tabii ki bu durum güneyliler arasında, kıskançlık ve dışlanmışlık duygularını kabartıyor, buna paralel olarak kendilerini sürekli kuzeylilerle karşılaştırma ve yenme isteği içinde oluyorlar. Bununda en bariz örneklerini futbolda rahatlıkla görebiliyoruz. Güneyin başkenti olarak görülen ve sayılan Napoli, futbol konusunda hiç kuşkusuz en başarılı güney şehri olmuştur geçmişten beri. 1986'da Maradona önderliğinde kazanılan şampiyonluk güneyin Serie A'nın kuruluş yılı olan 1930 dan beri güneyin kazandığı ilk şampiyonluktur. Napoli halkı, futbol

takımları artık bir başarı kazansın ve kuzeylilerin egemenliğine son versin diye takımları için ­onca parasızlığa rağmen­ kendi aralarında para toplayarak Maradona'nın transferini gerçekleştirmiştir. Maradona da bu olaya kayıtsız kalmamış İnter'in dudak uçuklatan teklifini geriye çevirmiş, kalbinin Napoli'den yana olduğunu ve oraya gideceğini söylemiştir. Arkasından gelen 4 sene içersinde kazanılan iki şampiyonluk ve iki tane lig ikinciliği bizi unutulmaz 1990 İtalya Dünya Kupasına getirmiştir. Çeyrek finalde İtalya Arjantin ile eşleşmiştir ve maçın oynanacağı yer Napoli'dir. 80.000 Napolili o gün kendi ülkelerini destekleyeceğine Arjantini desteklemiş, top italyan oyuncuların ayağına geldiğinde tüm stadta ıslıklar yükselmiştir. Hatta italyan milli marşına bile çok az sayıda insan eşlik etmiştir. Napolililer bu durumu şöyle ifade etmişlerdir: “(kuzey İtalya'da yaşayanları kastederek) Bizi adam yerine koymazlar. Ayrılmak isterler. Kuzey takımlarında İtalyan bile oynatmazlar. Milli takım’a Güney'den oyuncu almazlar. Üstelik onların bize karşı oynadıkları her maçın topu da yuvarlak değil dört köşedir. Bir köşesinde para, öbüründe mafya, üçüncüde şike, dördüncü köşede de başkanlarının ismi vardır. Hep ezildik, ezdiler bizi. Başımızı, ilk defa bizi şampiyon yapan Maradona ile kaldırdık gururla. 80 bin Napolili 1990 Dünya Kupası’nda boşuna mı bağırdık Arjantin diye.” Bu sözler güneylilerin olaya ne kadar duygusal yaklaştıklarını en güzel şekilde gösterir. Her ne kadar Napoli taraftarlarının Roma maçına yetişebilmek için trenlere el koyduğunu görseniz de, sadece Napoli'de değil bütün güney kesimde aynı duygular yaşanır. Leccelileri bir kuzey galibiyetinden sonra sokaklarda kutlama yaparken görebilirsiniz, Barililer Catania'yı yendikten sonra sevinmezler, ama bir Milan galibiyetinden sonra erken kapanan bir barı, “kutlamaları erken bitiriyor” diye taş yağmuruna tutabilirler. İtalya'nın bu mozaik yapısının ve iç çekişmelerinin futbola yansıması İtalya ligini çok daha keyifli hale getiriyor. Ülkeyi sadece tribünlere bakarak gözlemleyebilmek herhalde İtalya dışında hiçbir ülkeye nasip olamayacak bir güzelliktir.

49


50

Resimde gördüğümüz kişi Bertolt Brecht, kendisinin kim olduğunu araştırırken genelde rastlayacağımız fotoğrafıyla karşımızda. 1898 yıllında doğup 1954 yılında ölen Alman şair, oyun yazarı ve yönetmeni ve epik tiyatronun kurucusu… Dünya tarihinin önemli zamanlarında yaşamış, I. Dünya Savaşı ve sonrasını, Nazizmin yükselişini, II. Dünya Savaş ve sonrasının yakından görmüş ve yaşamış birisi... Ve kendisinin de söylediği üzere o bir komünist. Bu yazımızda daha çok Brecht’in sahip olduğu politik düşünce ve bu düşünce ile birlikte gelişen Epik tiyatro üzerinde durmaya çalışacağız. Brecht’in kendisini tanımladığı gibi o, Marksist bir dünya görüşüne sahip. Brecht varolan dünya sisteminin değiş(tiril)ebileceğine; insanların özgürce konuşabilecekleri, fırsat eşitliğine ulaşabilecekleri, adaletli bir dünya düzenine inanıyor.1 Herkesin düşüncelerini ifade etmek için bir yol seçtiği gibi, Brecht de düşüncelerini ifade etmek için tiyatro ve edebiyatı seçiyor. İşçi sınıfını, ezilen, sömürülen emekçileri bilinçlendirmeye, durumu veya olayları ve onların çelişkilerini gözler önüne sererek insanlarda farkındalık yaratmaya çalışıyor. Fakat yazdıkları Nazist dönemde olumlu karşılanmıyor, Almanya’dan ayrılmak zorunda kalıyor ve böylece sürgün hayatı başlıyor. Bazı Avrupa ülkelerinde sürgün hayatı yaşarken, 1935’te Alman vatandaşlığından çıkarılıyor. Avrupa’dan sonra 1941’de ABD’de yaşamaya başlıyor; ama orada da politik düşünce yapısı yüzünden 1947’de "Amerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma

Komisyonu" tarafından sorgulanıyor. Komünizmin yayılması korkusu ile yaşayan bu bölgeden ayrılıp, İsviçre’ye geçiyor. 1948’de Doğu Berlin’e dönüp burada tiyatro topluluğu Berliner Ensemble’i kuruyor. Başta dediğimiz gibi Brecht’in siyasi düşünceleri yazdığı metinlerde vücut buluyor; hani söz uçar da yazı kalır ya o misal… Düşüncelerini, sömüren, ezen sisteme karşı eleştirilerini yazıya aktarıyor ve onları kalıcı hale getiriyor. Brecht’in yaşamında bir şeyler değiştikçe ama gene Brecht’in siyasi düşüncesinin olgunlaşması ile paralel olarak Epik Tiyatro kuramı da adım adım gelişiyor. Peki, Epik Tiyatro İçin?

Tiyatro için böyle diyor, Bertolt Brecht. Peki, epik tiyatro için ne diyor? Haydi bakalım… Brecht Epik Tiyatro Üzerine adlı kitabında belirttiğine göre, artık seyircisinin oyun kahramanları ile özdeşleşmesini, oyun karakterleri ile gülüp ağlamasını istemiyor; ama seyircinin oyunu uzaktan izlemesine, gözlemci olarak kalmasına çalışıyor. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle özdeşleşme ile izleyenlerin sahnedeki olayı doğru bir şekilde irdeleyemeyeceğini, seyircinin duygularının esiri olacağını düşünüyor. Sonra oyunun içinde yer alan izleyicinin oyundaki karakterle bütünleşip günlük hayatında yapmadığı


ya da yapamadığı şeyi karakterin yapması ile üzerindeki yükün kalkmasını ve bir arınma yaşıyor olmasını istemiyor, Brecht. Bu sebeple de yabancılaştırmayı (oyunun olay örgüsünde veya metninde ya da sahneye aktarılırken ) kullanarak seyircinin sahneye uzaktan bakmasına çalışıyor. Seyirciyi oyunu izlerken aktif olmaya, düşünmeye, yorumlamaya, çıkarımlar yapmaya –belki de oyundaki eleştirilen konular için­ yeni çözüm yolları bulmaya davet ediyor. Çünkü Brecht’e göre insan, sorgulayan, değişen ve değiştiren olmalıdır. Brecht’in söylediğine göre Epik Tiyatro seyircisi şöyle demeli:

Brecht oyunlarında toplumsal olayları ezen­ezilen, sömürülen­sömüren ilişkisi içinde eleye alıyor. Epik tiyatro ilk aşamada ahlak dersi vermeyi amaçlamaz. Onun yerine seyirciye bazen durumların görüldüğü gibi olmadığını göstermeye, farkındalık yaratmaya, uyandırmaya, bilinçlendirmeye çalışır. Adam Adamdır, Üç Kuruşluk Opera, Galile’nin Yaşamı, Cesaret Ana ve Çocukları, Sezuan’ın İyi İnsanı, Kafkas Tebeşir Dairesi, Turandot ya da Aklayıcılar Kongresi... Brecht’in bu amaçla yazdığı sadece birkaç oyunu. Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi Oyunu

Gelin sizinle bu sene Odtü Oyuncuları tarafından oynanmış Kafkas Tebeşir Dairesi üzerine biraz konuşalım. Bu oyunda iç içe iki oyun var. Metnin orijinalinde dış oyun, Sovyet döneminde Gürcistan’da varolan iki kolhozlar arasında geçiyor. Savaş nedeni ile topraklarından ayrılan bir kolhoz halkı savaş bitiminde topraklarına geri döndüklerinde

topraklarında onların orada olmadığı dönemde o toprağa emeğini vermiş olan başka bir kolhoz bulurlar. Anlaşma yolu ile “Toprak kimindir?” sorusunu çözmeye çalışırlar. İç oyunun bir bölümünde; Valinin sarayında çalışan Gruşa’nın Vali’nin çocuğuna anne olma süreci işlenir. Başta sahiplenmek istemediği çocuğa, Gruşa oyun süresince başlarına gelen olaylarla ona bağlanır ve onu evlat edinir. Verdiği emekle ona sahip olur, fakat çocuğun biyolojik annesi çocuğu geri almak için mahkemeye gider. İç oyunun ikinci kısmında ise mahkemenin yargıcı olan Azdak’ın nasıl yargıç olduğu ve davaları anlatılır. Kargaşa döneminde yargıç olan Azdak’ın, daha çok duyguları doğrultusunda karar verdiği görülür; ama verdiği kararlar doğrudur, yani baş aşağı duran adalet sistemini ayakları üzerine oturtur. Bu oyunda açık bir şekilde “Mülk kimindir?” sorusu üzerinden giderek emek­mülkiyet ilişkisi ortaya koyuyor; zira Brecht oyunun sonunda çocuğu Gruşa’ya vererek mülkün onun için emek verenin olduğunu söyler. Böylece de bu oyunda Brecht’in diyalektik materyalizm, Marksist bakış açısını görebiliyoruz. Bana göre, bu oyunda sistem eleştirisi, sınıf farklılıkları(en azından feodal düzendeki), ezen­ ezilen ilişkisi net bir şekilde görülüyor. Odtü Oyuncuları, dış oyunda bahsedilen Gürcistan ile günümüz Gürcistan’ı arasında fark olduğu için ve “ülkeler işgal edilmiş ve bununla birlikte kendi ülkelerinde sığınmacı konumuna düşmüş insanların oynamasını” uygun buldukları için oyunda bazı güncellemeler yapmaya çalışmışlar. Eğer, Epik tiyatro örneklerinden birini izlemek isterseniz, Kafkas Tebeşir Dairesi Odtü Oyuncuları tarafından 29, 30 ve 31 Ekim tarihlerinde oynanacak.

Referanslar 1. Bertolt Brecht Biyografisi, http://www.muhsinyazici.com/egitim/index.php/cocuk­ve­ tiyatro/1771­bertolt­brecht­1898­1956­biyografisi.html, Erişim Tarihi: 15 Ekim 2010. 2. Bertolt Brecht, Epik Tiyatro Üzerine, s. 27.

51


♦ Her zaman adı duyulan, ‘’bu fotoğraf da Pulitzer almış canım’’ diye insanların bahsettiği bilinen, ancak pek de ne olduğundan emin olunamayan Pulitzer adlı ödüle dair gerçekten birkaç gerçek bilmek isteyenler..Buraya! Pulitzer ismi nereden geliyor ?

52

Joseph Pulitzer 1847 yılında Macaristan’dan Macar­ Yahudi kökenli bir baba ve katolik bir annenin oğlu olarak dünyaya gelmiş.Hayatını sıradışılık sınırlarına sokacak kararı 17 yaşında asker olmak isteyerek vermiş. Sağlık sorunları dolayısıyla katılma isteği reddedilmiş,ancak Hamburg’da şansı yaver giden Pulitzer Amerikan İç Savaşı’na katılmak için adını listeye yazdırmayı başarmış.Amerika’da, iyi Fransızcası ve Almacası dolayısıyla St Louis’de Alman askerlere katilan, ayni zamanda İngilizce’sini geliştirmek için Mercantile Library’de çalışan Pulitzer, hayatını değiştirecek hamleyi kütüphanenin satranç odasında iki oyuncuya hamleleri üzerine fikirlerini söylerek yapmış. Bu oyunculardan biri dönemin önde gelen Alman gazeteleriden Westliche Post un editörü imiş ve kendisi Pulitzer’e medya dünyasındaki ilk iş teklifini yapmış. Takip eden seneler içinde Pulitzer başarılı bir gazeteci olarak nam salmış ve 25 yaşında batmanın eşiğinde olan bir gazetenin başına gelerek medya dünyasında yerini oluşturmaya başlamış. 600.000 tirajlı gazetesi The World ile beraber Joseph Pulitzer asıl ününe kavuşmuş. Çalışkanlığı ve gaztesinin her detayına eğilmesini sağlayan titizliği başarısının temel taşlarını oluşturmakla beraber;

sağduyulu olmasına bağladığım bir başka yönü medya dünyasına bu günün gazetecilik değerlerinin kapısını açmış: hükümet yolsuzlukları ve vergi kaçıran iş adamları hakkında yazdığı makaleler döneme ve hatta genel gazetecilik anlayışına damgasını vurmuş. Pulitzer’ün başarısı bazı çevreleri rahatsız etmiş olacak ki Yahudi kökeni temel alınarak olusturulmuş asılsız aiddialara zaman zaman maruz kaldigi soyleniyor. Joseph Pulitzer’ün medya ve Amerikan politik yaşamına etkileri hakkında bazı örnekler portresini daha görünür kılacaktır: 1896­98 yılları arasında Küba’nın İspanya’ya karşı isyan etmesi ve bir Amerikan zırhlısının Havana Limanı’nda batması medya kurumları arasındakı rekabete yansımış ve durum The World’ün İspanya’ya karşı savaş çığırtkanlığı yapmasına kadar gitmiştir. Mesele ise Kongre’nin savaş ilan etmesiyle sonuçlanınca medyanın ne kadar etkili olduğu anlaşılmış ve Pulizer ‘’yellow journalism ‘’ denilen bu tur girşimlerden elini eteğini çekmiştir. Yolsuzluk ve haksızkların üstüne gidişi ve sosyal adalete katkıları dolayısıyla ‘’yellow journalism’’ hatası The World’ün kamuoyundaki değerini düşürmemiştir. Bir diğer önemli olay ise, 1909 yılında The World’ün, Amerika Birleşik Devletleri’nin French Panama Canal Company’e $40 milyon dolar değerinde usulsüz bir ödeme yaptğını ortaya çıkarmasıdır. Buna karşılık federal hükümet The World ‘e başkan Theodore Roosevelt ve J.P Morgan ‘ı suçladığı için dava açmış, dava ise gazetenin aklanması ile sonuçlanmıştır.Bu olay The World’ün ve Joseph Pulitzer’ün basın özgürlüğü konusunda önemli bir yere ulaşmasını sağlamıştır. 1912 yılında hayatını kaybeden Joseph Pulitzer arkasında bir medya efsanesi bırakmış ve Columbia Universitesi’nde Basın departmanı kurulmasiyla beraber 1917 yılında Universite Pulitzer adına ödül vermeye başlamıştır.


Pulitzer Ödülü’nün kazanılmasına dair : • Edebiyat, müzik, drama ve gazetecilik gibi alanlarda verilen ödülleri almak için ilginç kriterler var. Gazetecilik alanında herkes ödüle aday olabiliyor, ancak haberin veya resmin Amerikan basınında yer almiş olması gerekiyor. Edebiyat ,drama ve muzik alanlarında ise sadece Amerikan vatandaşları aday olabiliyor. Amma ve lakin, tarih alanında herkes aday olabiliyor eğer konu Amerikan tarihiyle alakalı ise! • Ernest Hemingway, John Steinbeck, John F. Kennedy ve William Faulkner, Pulitzer almış ünlü isimler. • Aday olabilmek için 50 dolarlık bir katılım ücreti alınıyor ve kişinin aday olduğu dalın spesifik katılım dallarından birine uyması bekleniyor. Bununla beraber, adayların değerlendirilmesinde net bir kriter yok. Herşey ödülü verecek jüriye bırakılıyor. Doğal olarak her yıl her dalda ödül de verilmiyor. Gördüğümüz gibi çok katı bir sistemi yok aslında Pulitzer’ün. • Ödülü alan bir kişi, grup veya bir gazetenin çalışanları olabilir. 21 kategoride verilen ödül, 10.000 dolar ve de bir sertifikadan oluşuyor. Ayrıca, gazeteciliğin ‘’public service’’ alanında,ödül bir gazeteye veriliyor ve altın madalya da ödüle dahil. • Pulitzer ‘’ Pull­it­sir’’ şeklinde okunuyor. Pulitzer Almış Bir Türk

Bahsetmiş olduğum şartlar altında herkes gazetecilik alanında ödül alabildiği için araştırmam sırasında bir Türk’ün de Pulitzer almış olduğunu fark ettim. Murad Sezer ,1997­2009 yılları arasında Associated Press’te savaş muhabirliği yapmış. Kosova, İsrail­Filistin, Afganistan ve Irak görev yapmış olduğu yerler. Ödül getiren fotoğrafını ise 8 Nisan 2004’te Irak­Felluce’ de çekmiş. Sunni direnişin sembolü olan ve yoğun Amerikan işgaline maruz kalan bu şehirde Sezer’in fotoğraf çekmesi özellikle Amerikan askerlerince pek hoş karşılanmamış, fakat ödüllü fotoğraf birliğe yaralı

bir Amerikan askeri getirildiğinde Sezer’in çektiği 3 gizli kare arasından çıkmış. Ertesi gün Irak’taki Amerikan işgalinin birici yıl dönümü haberlerini gözden geçiren Sezer, 1yıl önce­1yıl sonra fotoğraflarına bakarken Saddam’ın yıkılan heykelinin fotoğraflarının yanında kendi karelerini bulmuş. Daha fazla söze gerek yok, Murad Sezer diyor ki:

Gerçek sanat Pulitzer ile ölçülebilir mi? Sona yaklaşırken eleştirel bakış açılarına da değinmek istiyorum.Genel olrark ödül sadece Amerikan vatandaşları veya Amerika ile ilgili meselelere dair verildiği için eleştiriliyor. Buna ek olarak internette gezerken Seth Godin adlı bir blog yazarının görüşlerine yer vermek istiyorum. Kendisi bu ödülün­ her ne kadar belirli bir kriteri yok dense de­ aynı tıp romanlar veya filmler ortaya çıkardığını, bunun sanat olup olmadığını ve sanatçıların asıl yapmak istediklernin bu ödülü almak mı yoksa gerçek sanat eserleri üretmek mi olduğunu sorguluyor. Pulitzer, dünyaya mal olmuş, gazetecilik anlayışını modernize etmiş bir nevi geçtiğimiz 93 yılın­özellikle Amerikan tarihi tabii­ özetini çıkarmış olan bir ödüldür. Çarpıcı haberlerde, kült filmlerde, çok satan romanlarda veya Amerikan başkanlarında onun izine rastlamamız mümkün. Bu yazıyı okuduktan sonra Pulitzer için internette şöyle bir gezinmenizi öneririm, tabii bahsettigim bilimum eleştirileri de aklınızda bulundurarak!

53


Erasmus'tan Mektup Var “Kültür şoku grafiği” size ne ifade eder? Yeni bir ülkeye gittiğiniz ve tüm seyahat süresinin bitiminde kendi ülkenizin şartlarına tekrar alışma sürecinin aşamalarını gösteren bu grafiği bize İngiltere’deki geldiğimiz günün sabahı gösterdiler. Grafikte yeni gelinen ülkeyle ilgili tüm o pozitif hisleri keskin bir düşüşle yaşanan “şok” takip eder. Uzmanların söyledikleri şudur; istisnasız herkes, fark etmese bile bir noktada bu şoku yaşayacaktır. Benim bu 2. aşamaya geçmem uzun sürmek bir yana, olabildiğince keskindi. Koskoca kampusun tüm lavabolarındaki sıcak su ve soğuk suyun ayrı çeşmelerden çıktığını ve iki suyu birbiriyle karıştırıp ılıtmanın imkansız olduğunu fark etmemle kendimi o eğrinin dibinde buldum. “Ee şimdi nasıl yapacağız bunu?” sorusu ve çeşme gerçeği şoku Keele Üniversitesi’ne bu sene giriş yapmış 77 uluslararası öğrencinin istisnasız ilk kültür şoku olduğuna dair istatistikler mevcut. 1949 yılında Newcastle­under­Lyme’de kurulmuş bir kampus üniversitesi Keele. Ormanlar, göllerin ve 16. Yüzyıldan kalma idari binaların içerisinde yağmuru eksik olmayan bir kampus burası. Buraya alışamayanların başında gelen Türkler ve Yunanlılar, tarihi çatışmalarını bırakıp güneşe özlemlerini birbirleriyle paylaşıyorlar. Bir de Kıbrıslı buldular mı işte o zaman topluluktaki Kültür Şoku Grafiği diğer en az altı milletten insan sohbete Fransız kalmak deyimini yaşıyor. Tüm aklınızdaki o stereo tipleri kenara bırakın zaten. Çünkü Erasmus’ta içki içmeyen Alman, fast­food sevmeyen Amerikalı, hayatı ferah içinde olmayan İsveçli, çat pat Fransızcanızı duymaktan zevk duyan Fransız ve hiç de soğuk olmayan onlarca İngilizle tanışabilirsiniz. Adlarını düzgün söyleyemediğiniz bu insanlarla hayatınız boyunca süreceğini hissettiğiniz arkadaşlıklar kuracaksınız. Her şeyden önemlisi, zaman içerisinde ne kadar bulunduğunuz yere ayak uyduracağınızı fark edecek, Türkiye’de alışık olmadığınız kadar özür dilemeyi öğreneceksiniz. Tek kişilik, yüksek standartlı odalarınızda sabahlara kadar arkadaşlarınızı kimseden izin almadan ağırlayabilecek ve her gün yeni yerler, yeni kültürler keşfedeceksiniz. Yerel halka uyum sağlayıp birbirinize “Hey Duckie/Duck/Love!” diye selamlayıp “Cheers/ Taa” diyerek teşekkür etmeyi öğrenceksiniz. Sonra yürürken ülkenizde bıraktığınız bir arkadaşınıza ya da ailenizden birine çok benzeyen bir gölge görüp koskocaman bir iç çekme eşliğinde o an itibariyle ne bulunduğunuz şehre ne de geldiğiniz ülkeye ait olmadığınızı fark edecek ve kendinizi kayıp hissedeceksiniz. İçerisinde bulunup katkı sağlayabileceğiniz tüm çalışmalarınızı kilometrelerce uzakta bırakmış olmanın, özlemenin ve bununla başa çıkıp hayatta kalmayı öğrenmenin yollarını öğreneceksiniz. Erasmus’a hoş geldiniz! Buraya alıştığınızı fark ettiğiniz anda geri dönme yolunda uçakta olma ihtimaliniz hayli yüksek. Şaşırmayın. Cheers!! Deniz Akkuş


Atatürk Bulvarı 127 / Kat: 6­7 06640 Bakanlıklar 0(312) 418 79 73 ­ 0(312) 419 03 10

Ümitköy Şubesi: Mutlukent Mah. 1964. Sok. 5­A 0(312) 235 70 60 ­ 0(312) 235 70 39


Wireless

30 Dk.dan Sonra

Yeni Yönetim ve Kadromuzla!

Gelen Siparişlerden Ücret Alınmaz

0 (312) 210 00 16­17

Hariciye Dergisi  

Kasım 2010

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you