Page 1

ikinci dönem, sayı: 3 15 aralık - 15 ocak 2011-12

kitaplığı ve okuma alışkanlıklarını anlattı:

Lawrence Block mitolojik kahraman

Athena

ayın fotoğrafçı konuğu:

Dilan Bozyel

çarpıcı yunan filminde özgürlük okumaları

Kynodontas bilindik çizgi romanlara taze kan geldi

DC Comics New #52

Camel James Birhan Keskin Alexander Trocchi


ilanlar bitti. Elimizde yayınlayacak ilan kalmadı, kapak içleri böyle simsiyah kaldı. İlan veren olmazsa gelecek sayıda kendimiz kurmaca reklamlar yapar eğleniriz.

“Uğraşmasın gençler, verelim ilanımızı” diyenleri boo@boodergi.com adresine alıyoruz.


Önsöz Bir Aylağın Günlüğü Yine dergiye dair her şey bitmiş, geriye sadece önsöz kalmış. Geçen ay dediğim “aslında önsözü ayın başlarında yazmalı” düşüncesini erteleye erteleye, “bugün olmaz başım ağrıyor” diye diye en sona bırakmışım. Söyleyecek bir sözüm de yoksa, nasıl dolabilir kocaman sayfa? Ne uzun bir önsöz alanı ayırmışım ben böyle, şimdi en çok özendiğim kişiler, kısacık önsözler yazan, “editörden” sayfasına dev fotoğraflar basıp alandan kaybeden, bütün bir yazıyı her ay olduğu gibi “bu ay da şöyle yaptık, filan kişiyle nefis bir röportaj yaptık, bilmemkim bu ay çok çalıştı, fişman dosya konusunu işledik” şeklinde bir nevi, “sözlü içindekiler sayfası”na çeviren vatandaşlar oldu. Hedef: Kaçmak / Araç-gereç: Bahane O baş ağrısı hakikaten her daim var. O baş ağrısı ki, esasında tam olarak ağrı değil de, bir ağırlık, aylaklığımın bir numaralı sorumlusu. İki saatte yarım yamalak yazılıp bitirilebilecek ödevlerin, raporların saatler bulmasının sebebi. Sürekli bir “kafa dağıtmam lazım biraz” diyerek alakasız işlere bulaşmamın müsebbibi. Ders çalışmak için nihayet bilgisayarı kapatabildiğimde, elimin kalem yerine doğruca kaset çekmeceme gidip yarım saat “hangisini dinlesem acaba” diye düşünmemin arkasındaki başrol oyuncusu. Nihayet dinleyeceğim kasete karar verip teybe takınca bu sefer ondan sonrakini seçmek için yarım saat harcıyor oluşum da baş ağırlığımdandır elbet. Nihayet kaleme sarılıp ders notlarına bakabilir hale geldiğimde, gözüm o güne kadar hiç okuma zahmetine girişmediğim dergi yığınına yönelir. Artık okumaz olduğum için almayı bıraktığım 20 küsur NTV Tarih’i karıştırır iki elim, sonra İtalyanca geliştirmek için alıp iki köşe yazısı çevirdikten sonra kenara attığım İtalyanca Max dergisine yönelir. O biter, 3 ayda bir yayınlandığı için almayı sürekli unuttuğum Git dergisinin yazılarına yönelir gözüm. Headbang açar, yazıları yorumlarım.

Bir delinin günlüğü varsa, aylağın da olacak illa ki!

Kasetin A yüzü biter, Kapıcı Cafer gibi bir “Anaaaam!” dedikten sonra öbür yüzü teybe takarak ders notlarına yönelirim yeniden. 5 saniye geçmeden kafam yine 5 kilo fazla çekmeye başlar omuzlarımda. Kafamı kaldırır, tam hizamdaki rafta duran bir Sünger Bob’a bakarım, sonra da küçük anahtarlık “Ayı Orhan”a. Boş zamanlarımda istesem çalışmayan hayal gücüm anında çalışmaya başlar, düşünceler kafamda uçuşuverir. Kağıtlar çıkarıp notlar yazmaya başlarım bu sefer. Aklıma yazmak istediğim kitaplarla ilgili fikirler gelir, roman olanların olay örgüsünü sağlamlaştırırım, belgesel olana bahsedilmesi gereken şeyleri eklerim. Ama ne zaman oturur, bunları yazmaya başlarım, bilemem. Kafam yine ağırlaşmaya başlar muhtemelen o esnada, sevmeden okuduğum şu bölümün derslerinden kaçmak için kullandığım şeyler, kaçılması gereken yeni şeylere dönüşür. Hayaller İnsanı Kuş mu Eder? Migren ağrısından çekenlere bir sormalı, nasıl bir ağrı hissettiklerinin tanımını dinlemeli. Ama şimdiye kadar anlattıkları kadarıyla, o ağrıyla durulmuyormuş hiç. Ben mesela, bu kafa ağırlığıyla koltukta bir Patrick Yıldız gibi oturabiliyorum, rahatsız etmiyor. Ne zaman ki bir şey düşünmem gerek, bir şey üretmem ya da kafa gerektirecek bir iş yapmam gerek, işte o zaman batıyor bu ağırlık. Şöyle alnıma doğru, göz kürelerimin biraz üzerinde bir yere biri dambıl koymuş gibi, nasıl sığdırabilmişse artık… Bütün bunlardan hayal kurarak kaçabiliyorum. Bir gün dinlediğim müziğin etkisine kapılıp, zaman makinesine atlayarak 1981 Londra’sına gittiğimi hayal ediyorum, daha sonra BBC HD’de Kuzey Kutbu’nu, elleriyle Eskimo evlerini yapanları görünce zihnim oraya ışınlanıveriyor. Sonra aklıma bizim basketçilerin başarısızlıkları geliyor, kendimi Mirsad’dan da beter hırs küpü bir basketbol oyuncusu olarak takımı tek başıma kurtarırken hayal ediyorum. “Fazla uçtun” deyip gözümü Kapadokya’da gördüğüm butik otele dikiyorum, her bir odası farklı renk temalarına sahip olan. Hesse’yi okurken bir an 100 yıl evvel Avrupa’da yazar hayatı sürme özlemi taşıyorum, Bizimkiler dizisini izlerken ondan vazgeçip Cenap abiye özenerek bu hayatı 90’lı yıllarda yaşamaya karar veriyorum. Yaman Okay’ın canlandırdığı Nazım’ın evi daha iyiydi ama doğrusu. Neyse, neticede önemli olan o tarihte pikap teknolojisinin var olması. Aylaklıklarla dolu bir sene daha geride kalırken, yeni yıldan kendi hedeflerimiz haricinde bir şey beklemememiz gerektiğini öğrenmiş olmamız gerek artık. Halen daha “Yeni yılın barış, mutluluk, sağlık getirmesini dilerim” diyen ünlü, dünyanın en samimiyetsiz insanıdır. Buyurun dergiye... Alper Demirci

Yazmıyonuz! 2 aydır burada “Bize yazın bize yazın” dedik, mektup yerine tek tük hikaye deneme yollamak isteyenler yazdı. Elektronik mektup yazınız, yorum, eleştiri, öneri, hal hatır yazınız :) boo@boodergi.com şeklinde adresimiz. PK bilmemkaçlı bir adres alana kadar e-posta ile idare edelim, sonrasında hakiki mektupları da bekleriz! 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 3


Ne Var Bu Ay?

15 Aralık 2011 15 Ocak 2012 Dönem: 2 Sayı: 3

38

50

James

Yeni #52

Manchester’ın iftihar sebebi, iki ay evvel İstanbul’da konser veren James şimdi Boo!’da sözkonusu.

DC Comics bilindik karakterlerini aldı, hepsinin yeni bir serisini başlattı. Tanıştırıyoruz...

54

58

36

26

Kynodontas

Alexander Trocchi

Birhan Keskin

Dilan Bozyel

Dizin Alexander Trocchi, sf. 58 Athena, sf. 34 Birhan Keskin, sf. 36 Camel, sf. 52 Contemporary Istanbul, 4 | Boo! Sayı: 3

sf. 20 DC Comics Yeni #52, sf. 24 Dilan Bozyel, sf. 26 İstanbul Animasyon Festivali, sf. 23 James, sf. 38 Kynodontas, sf. 54 Manchester Ruhu, sf. 41

Skyrim, sf. 60 Yakari, sf. 32

Güncel, sf. 6 Sandık, sf. 30 Raftaki, sf. 42 Ajanda, sf. 15


Genel Yayın Yönetmeni Görsel Yönetmen Alper Demirci Yazı İşleri Müdürü Melis Mine Şener Koordinatörler Ali Hıdımoğlu Armağan Kanca

Muhabirler Gökçe Altınbay Günhan Oral İllüstrasyon Ersin Karakoç Soner Aktaş

32

60

Yakari

Skyrim

Avlular Açıkhava Rock Festivali 1984, sf. 31 Akbank Sanat, sf. 16 Algı, sf. 14 Amy Winehouse - Lioness: Hidden Treasures, sf. 51 Assassin’s Creed: Revelations, sf. 49 Boğaziçi Üniversitesi Yapı Kulübü, sf. 11 Caddebostan Kültür Merkezi, sf. 18 Chris Cornell - Songbook, sf. 51 Cults - Cults, sf. 51 Dark Souls, sf. 49 Efsane Sahne: Say Anything, sf. 45 Entelköy Efeköy’e Karşı, sf. 44 Fast Break, sf. 31 Hugo, sf. 44 Hulusi Kentmen, sf. 30 Jedi Mind Tricks - Violence Begets Violence, sf. 50 Jurassic Land, sf. 17 Justice - Audio, Video, Disco, sf. 51 Kadıköy Nazım Hikmet Kültür

Merkezi, sf. 19 Kate Bush - 50 Words For Snow, sf. 51 Kinyas ve Kayra, sf. 46 Konuk Kitaplığı: Lawrence Block, sf. 47 Lykke Li - Wounded Rhymes, sf. 42 Manic Street Preachers National Treasures: The Complete Singles, sf. 51 Mayer Hawthorne - How Do You Do, sf. 50 Mekan: Kaset, sf. 10 Moneyball, sf. 43 Pandora, sf. 43 The Black Keys - El Camino, sf. 50 Tom Waits - Bad As Me, sf. 50 Yan Etkiler, sf. 46 Yok Yere..., sf. 46 1 Çocukluk Yaptım, sf. 32 5 Yıl Evvel Boo!, sf. 30 80’ler Alfabesi, sf. 31 Kara Bant, sf. 48 Küstah, sf. 12 N’aptın Müdür?, sf. 48 Spoilar, sf. 9 Tarihte Bu Ay, sf. 30 Yemek, sf. 8

Bu Sayıda Yazanlar Alper Kara, Aslı Alkan, Burak Sayın, Ceyda Zeynep Koyuncu, Furkan Emir, Gözde Karahan, Gülin Enüst, Irmak Keskin, Mert Günhan, Mert Serim, Merve Sevinç, Sinan Yorulmaz.

Boo! Aylık kültür-sanat dergisi. Parası olmadığı için internetten yayın yapar. Internetten yayın yapan dergiler arasında en uzun ömürlü olanıdır. Mühim adresler: http://boodergi.com http://issuu.com/boodergi http://facebook.com/boodergi http.//twitter.com/boodergi http://myspace.com/boodergi Dergide imzası belirtilen tüm yazılar ile röportajlarda konukların söyledikleri, kişilerin kendilerine ait düşünceleridir ve derginin görüşü olarak kabul edilemez. Her türlü görüş, öneri, eleştiri, teklif (öhöm, iş teklifi, reklam teklifi falan) için e-posta adresi: boo@boodergi.com 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 5


Güncel

Yakın geçmişten, günümüzden ve “günümüz” diyebileceğimiz günlerden manzaraların yeri burası: Röportajlar, etkinlikler, gelişmeler...

Smyrna Kazılarından Yeni Haberler Büyük İskender’in gördüğü rüyaya istinaden kurulan Antik Kent, Smyrna… İskender bir gün Pagos Tepesi (Kadifekale) üzerinde avlanır, avdan dönüşünde de Nemesisler’in Tapınağı önüne gelir. Tapınağın önünde bir kaynak ve onun suyu ile büyümüş bir çınar ağacı görür, burada durup dinlenmek ister. Çınar ağacının altında uyuyakalır ve Nemesisler ona görünerek burada bir kent kurmasını ve Smyrna halkını eski kentten çıkarıp oraya getirmesini buyururlar. Bunun üzerine İskender kâhinlerden fikir alarak yeni Smyrna’yı Kadifekale sırtlarında kurar. İşte bu Antik Kent’te yapılan kazı çalışmaları sırasında binlerce yıllık bir Roma Lahdi ve iki adet su kanalı bulunmuş en son. Kazıları Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Akın Ersoy’un başkanlığındaki bir ekip yürütüyor ve çocukluk hayallerimi süsleyen mesleğin

başarılı bir örneği olarak neredeyse iki bin yıllık su kanalları ve bir Roma Lahdi buluyor. Yerin 3-4 metre altında, biri 70 metre diğeri 50 metre boyunca uzanan iki adet su kanalı bulunmuş. Muhtemelen daha uzun oldukları, ancak çöküntüler sebebi ile henüz daha ileri çalışmalar yapılmadığı bildirilen bu kanallarda halen bulunan suyun içilebilir olması da verilen bilgiler arasında. Kanallar Roma döneminde şehir içindeki su kaynaklarını beslemek için inşa edilmiş. Ancak söylentiler arasında bu kanalların Romalılar tarafından gizlice Kadifekale’ye çıkmakta da kullanıldığı yönünde. Bu kanallardan birinin Osmanlı dönemi Ortodoks Hıristiyanlarınca “Süt Veren Anne” adıy-

la anıldığı, bu kanaldan gelen suları içen kadınların sütünün bollaştığına ve doğurganlığının arttığına inanıldığı da söyleniyor. Bu inançlar kuvvetle muhtemel Anadolu’daki anaerkil döneme kadar inen köklü inançların devamı, ancak “bunu irdelemek uzmanların işi diyor” ve sözü diğer buluntuya Roma Lahdi’ne getiriyorum: Lahdin Milattan sonra ikinci yüz yıla ait olduğu tahmin ediliyor. Boyutları 0.90x2.20 metre. Süslemelerini inceleyen uzmanlar Marmara Adası’nda yapılıp deniz yoluyla Smyrna’ya getirildiğini düşündüklerini ifade etmişler. Kazıyla ilgili daha fazla bilgi için antiksmyrna.com adresindeki, projenin internet sayfasına gidebilirsiniz. -Melis

Boo!’ya duyuru yollayın! Etkinlik mi düzenliyorsunuz? Haberiniz mi var? Yeni bir şey mi çıktı? Duyurmak için boo@boodergi. com adresine e-posta atıyorsunuz. Yerimiz yettiğince duyuruyoruz. 6 | Boo! Sayı: 3

Geçen Ay

Geçtiğimiz ay içerisinde ucu kültüre ve sosyal mevzulara dokunan olaylardan kesitler: Biri bize duyarlılık sahibi işler yapmamamızı söylüyor olsa gerek, elinden geldiğince köstek olarak. Mesela geçen ay, “Bedensiz Ruhlar” isimli belgeselin sahibi Sabite Kaya Ekinci’ye “seks işçisiyle öğretmen yan yana gelmez” bahanesiyle soruşturma açıldı. Ekinci, kadınların başına ataerkil toplum tarafından sarılan “namus” belası ve diğer tarafta erkeklerin “çapkınlıklarını ballandırarak anlatmaları, kendilerine sonsuz özgür kıldıkları bir dünyayı kadınlara dar etmeleri” gibi sebeplerle 6 farklı hayat kadınının hikayesini anlatan bir belgesel çekmeye karar vermişti. Bedensiz Ruhlar isimli belgesel yurtdışındaki festivallerde de gösterildi, 48. Altın Portakal Film Festivali’nde de “En İyi Belgesel” ödülünü aldı. Seçtiği konu sebebiyle çevresinde baskılar ve abuk tepkilerle de karşılaşan, öğretmenlik yapan Ekinci’ye, basında geçen haberlerde “öğretmen” ile “hayat kadını” sıfatlarının aynı yazıda geçmesine sebep olduğu için Milli Eğitim tarafından soruşturma açıldı. Kaynak: kazete.com.tr Nazım Kültür Ajandaları’nın 2012 için olanı çıktı. Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı tarafından hazırlanan ajandada bilindik takvimin yanı sıra her ay bir Nazım Hikmet şiiri, ölüm yıldönümünde andığımız sanatçılardan birinin hikayesi ve ölüm yıldönümü gelen diğer sanatçıların listesi var. Geçen yıl Nazım Hikmetle ilgili resimleri konu edinen ajanda bu yıl da kendisinden kalan eşyaları sergiliyor sayfalarında. Ajandayı belli başlı kitapçılarda bulmak mümkün.


GÜNCEL

Akbank Kısa Film Festivali Başvuru Bekliyor Bu seferki yarışma haberimiz, yine biraz son ana kaldı gibi. 19-29 Mart 2012 tarihlerinde gerçekleşecek olan Akbank Kısa Film Festivali, festival kapsamındaki yarışma için kısa film başvurularını kabul etmekteydi. Hala da ediyor aslında, başvuru için son tarih 31 Aralık 2011. Festival programında bol miktarda bölüm yer alacak, yarışmada elemeyi geçenlerin filmleri “Festival Kısaları” isimli bölümde gösterilecek. Festivaldeki diğer bölümleri de sıralayalım ki sütunumuz dolsun: “Uluslararası Bölüm”, “Kısadan Uzuna”, “Belgesel Sinema”, “Canlandırma Kısalar”, “Özel Gösterim” ve “Deneyimler”, “Atölye” ve “Söyleşi”.

filmler en azından festivalde gösterilme şansı bulacak. İki kategoride de jürilerin belirleyeceği “En İyi Film” ödüllerini kapacak olan iki filmin sahipleri (yönetmenleri) ise Akbank Sanat tarafından 8000 TL ile ödüllendirilecek.

Yarışmaya başvuracak filmler için beklenen kategoriler, “Kurmaca” ve “Belgesel” şeklinde. Bu iki kategoriden birinde başvurup elemeyi geçen

Bu haberi görüp başvurmaya niyetlenen yönetmenler akbankkisafilm.com adresinden başvuru formunu edinebilirler. -Alper D.

ADAP Bu sefer konumuz trafik adabı. Adapların en önemlisi belki de, ama uygulayan kim? Yaya olmak ayrı asabiyet sebebi, sürücü olmak apayrı. Yayalar yayalığını bilmez, sürücüler sürücülüğünü… Kavga kaçınılmazdır, direksiyon başında delikanlılaşmalar bambaşkadır. Esas yiğitler, kendini arabadan inince belli eder, yoksa yeterli kilosu bulunmadığı için basar gider. Akla bir internet benzerliği geldi ama konumuzdan sapmayalım. Son zamanlarda gözlemlediğimiz adapsızlıkların karşılıklarını, trafiğin kendine has asabi üslubuyla sıralayalım: -Sola ya da sağa dönüşlerde yayaya yol verilir. -Yoldaki hız sınırı 70 ise, sürücülerin 70’i geçmemeye çalışmaları gerekir, 77’yi değil. -Yeşilden sarıya geçen trafik ışığı, gaza değil, frene basmayı gerektirir. Kırmızı yandığı halde son saniyede kaynak yapmaya çalışan sürücüler duvara toslasa müstahaktır! -Yayalar kıs kıs gülmesin, onlar da kendilerine kırmızı yandığında artık karşıya geçmesinler! Ondan sonra üzerlerine sürdüğümüz zaman bağırıp çağırıyor eşşekler! -Tam da yaya geçidine park ederek ya da kırmızıda durmak için yaya geçidinin üzerinde kalarak yayaların hakkını geçen sürücülere hakkımızı helal etmiyoruz! -Üç şeritli yolda orta şeritte giderken önündeki aracı soldan değil de sağdan geçmeye çalışan sürücü ödleklerin, kaypakların, köşe dönmecilerin en önde bayrak sallayanıdır. -Emniyet şeridini ilerlemek için işgal edenler bir üstte bayrak sallayanın da önündedir. -Mecburi istikametler haricinde her türlü dönüş için sinyal yakılır. Yakmayanın ağzı çeksin, yüz felci geçirsin! -Korna çalmakla trafik açılmaz.

Alt Kültürler KONTAKT’ta Buluştu FRP de nedir? Üzerinde bir sis perdesi var sanki değil mi? Hele Cosplay, bu masaüstü oyunları filan... Nedir ki bunlar? İşte KONTAKT katılımcıları gördü ki alt kültür olarak saklı gibi duran bütün bu kültürler aslında hiç de saklı değil, gelip görebilecekleri, tanıyabilecekleri bir yerde, gözleri önünde... İşte KONTAK 2011 etkinliğinde olup bitenler... Sonbahar dönemi yeni çıkan

oyunlar, kitaplar ve dizilerle şenlenmesine rağmen büyük bir etkinliğin eksikliği hissediliyordu. Küçük çaplı etkinlikler düzenleyen üniversiteler, eski mezunlar, oyun ve edebiyat sevenler gittikçe büyüyen buluşmalarla bir araya geldiler ve sonuçta ortaya bağımsız bir Türkiye Alt Kültür Topluluğu çıktı. TAKT’ın büyük buluşmasının adı etkinlik tarihi kesinleştiğinde KONTAKT, ekibin çabalarıyla ve sevenlerin desteğiyle sayısız internet sitesinde, CNBC-e ve NTV’de 26 Kasım olarak duyurulduğunda

böyle bir etkinliğin özlemini çekenler ve “Bu nedir acaba?” diye merak edenlerin akınına uğradı. Ziyaretçi sayısı 1000’in üzerine çıktı ve alana girenlerin yorumu “Yurtdışındaki Convention’ları aratmayacak kadar muazzam” oldu. Renkli, eğlenceli ve dolu dolu geçen KONTAKT geride kalırken gözler sonraki etkinliğin haberini arıyor ve pek beklemek gerekmeyecek. -Mert G. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 7


GÜNCEL

Yemek (?): Muzlu Kurabiye Irmak Keskin irmak.keskin@gmail.com

Hollywood Yabancı Basın Birliği tarafından film ve televizyon dizilerine verilen, bu sene 69.’su düzenlenecek, Oscar ve Grammy’den sonra 3. en çok izlenen ödül töreni Altın Küre Ödülleri’nin 2012 adayları belli oldu. Los Angeles’da 15 Ocak’ta düzenlenecek ödül töreniyle 69. kez ödüller sahiplerini bulacak. Beverly Hills’deki Beverly Hilton Hotel’de gerçekleşecek töreni Ricky Gervais sunacak ve gece canlı yayınla NBC’den ekranlara yansıyacak.

Neler koymalı, ne kadar olmalı: •3 bardak un •1 bardak şeker •1 tatlı kaşığı tarçın •1 tatlı kaşığı zencefil •1 muz ve 150 gr tereyağ Tarif: Saar Keunen Yanında ne içmeli? Çay, kahve öneriyor Saar, bence sıcak çikolata ile de oldukça başarılı bir ikili! Nasıl yapsak, hangi sırayla koysak: Un, şeker, tarçın ve zencefil karıştırılıyor öncelikle, istenirse bir tutam tuz da konabilir karışıma. Muzu yumuşatıyoruz ve karışımın içine katarak tereyağ ile yoğurmaya başlıyoruz. Kurabiye kıvamına gelince, “kulak memesi” kıvamı tutturulunca, şekillendirilerek süslenip önceden 180 derece ısıtılmış fırına gönderiliyor. 15-20 dakika sonra sıcacık kurabiyeler servise hazır, afiyetle yiyiniz.

Hepimiz Elmo’yuz Aradan geçen yaklaşık 20 senenin ardından oturmuş sorguluyorum... Yahu! Nasıl almazsınız Elmo’yu, TRT’de yayınlanan Susam Sokağı’na? Şimdi kazık kadar halimle sevdiğim keratayı bir de çocuk halimle sevsem olmaz mıydı vaktiyle? Beraber girseydik gülme krizlerine, onun gibi üç buçuk yaşımda kalıp büyümeyeceğimi zannetseydim. Büyükken sevince Elmo’yu, ara sıra evde pıttık pıttık dolaşıp sorular sorsun istiyor insan, ama bir yandan nasıl ortaya çıktığını, kuklasını kimin oynattığını, bu şahsın kimlerden olduğunu merak etmeden edemiyor. Kevin Clash’i bir kısmımız ismen tanıyordu elbette, ama hikayesi de ayrı bir 8 | Boo! Sayı: 3

Dünyevi Mevzular

mevzu. İşte 2011’i “Elmo’nun Yılı” yapan şey de, 2011’in sonunda haberini verdiğimiz Being Elmo belgeseli. Kevin Clash’in, Susam Sokağı’nın babası Jim Henson’ın kapısını nasıl aşındırdığını, Elmo karakterini nasıl oluşturduğunu anlatıyor belgesel. Whoopi Goldberg’in de anlatıcı olduğunu hatırlatmak gerek. Bu yıl Ocak ayında gerçekleşen Sundance Film Festivali’nde ilk defa gösterime giren film, ABD sinemalarına ise geçen Ekim ayında uğradı. Muhtemelen Türkiye’de vizyona girmeyecek ve hatta DVD’si bile çıkmayacak olan belgeseli oynatması için buradan gelecek bütün film festivallerine çağrıda bulunuyoruz! -Alper D.

İki yıl önce Nasa’nın Kepler Uzay teleskopundan keşfedilen Kepler 22b Dünya’ya oldukça benziyor. Boyutu yaklaşık Dünya’nın iki katı olan ve ortalama sıcaklığı 22 derece olan gezegenin üzerinde yaşam potansiyeli görünüyor. Dünya’dan 600 ışık yılı uzakta olan gezegen dünya tarihinde keşfedilen ilk “Süper-Yer”. Bizim gibi bir güneş sistemine sahip olan Kepler’de kıtalar ve okyanuslar olabilir, bilim adamlarına göre Kepler’de su varsa yaşam da olabilir. Carnegie Enstitüsünden Dr. Alan Boss “Bu keşif kainatın yaşamla dolu olduğu inancını güçlü bir şekilde destekler nitelikte.” diyor. 20. yüzyılın en iyi filmi seçilen ve 9 dalda Oscar’a aday olan “Yurttaş Kane”in yönetmeni Orson Welles’in değeri 1 Milyon dolar civarında olduğu sanılan Oscar ödülü, Nate D. Sanders Auctions müzayede evi tarafından internet üzerinden düzenlenen bir açık arttırma ile satılacak. “Welles’in ödülü satmayacağına dair bağlayıcı bir anlaşması olmadığı” konusuna dikkat çeken Nate D. Sanders sözcüsü Sam Heller, 20 Aralık’a kadar tekliflerin alınacağını söyledi.


GÜNCEL

Spoilar

- Dizi Film Mevzuları

Ali Hıdımoğlu a.hidim@gmail.com

Okumadan Önce: Geçen ay da belirttiğim gibi, bu yazıyı okurken bilinçli olarak yerleştirilmiş birden çok spoiler (bölüm içi gerçekleşmesi muhtemel olaylar) ile karşılaşabilirsiniz. “Dizinin heyecanı kaçacak” diyorsanız bu yazıyı şimdi okumayınız. Öncelikle buruk haberlerle başlayalım. Bu aralar iptale yakın olan dizi listeleri genelde değişmiyor. Buna göre; Pan Am, A Gifted Man, Body of Proof, Nikita, Up All Night, Hart of Dixie, CSI: Miami ve Raising Hope dizileri tehlikedeler. Bu dizilerin takipçileri üzülebilir ama dahası da var. Fringe, Gossip Girl, CSI: NY gibi ünlü yapımlar da tehlikeye düşmüşler. Bu aralar klasik giden konuları seyirciyi pek tatmin etmiyor gibi gözüküyor. Yayıncı açısından tahmin edersiniz ki her şey para, fakat benim inancım bu diziler bir yerden sonra kendilerini düzeltecektir. İlk listedekiler olmasa da diğerleri düzeltir. İyi haberlere geçelim. Supernatural’da Castiel geri gelecekmiş, özlemiştik. Lost Girl seyredenler varsa üçüncü sezonu gelecek diyorlar ama ben bu habere bel bağlamazdım. 24 Aralık’ta biliyorsunuz ki Doctor Who Noel özel bölümü ‘The Doctor, the Widow, and the Wardrobe’ var, kaçırmayalım. Veee 27 Ocak günü gelecek olan Spartacus: Vengeance’ın ilk sahneleri yayınlandı. Efektlerinden bir şey kaybetmeyen sahneleri internetten izleyebilirsiniz. Diziler araya girdiği için pek de büyük haberler veremiyorum. Şu anlık en büyük haber The Walking Dead’de Sophia’nın sezon finalinde bulunması. İzlemeyenler sonraki cümlenin sonunu getirmesin, diğer cümleye kaçsın (bak bu iyiliği yapmam normalde). Sophia’nın ısırılmış ve bulun-

Boardwalk Empire madan önce çiftlikteki ahırda olması, hem karakterleri hem de bizi yıktı geçirdi ağladık sızladık. Diğer dizilere geri dönecek olursak zaten Aralık ayında devam edecek dizi sayısı bir elin parmakları kadar diyebiliriz. Şükran günü için bir haftalık ara verenler, siz bu yazıyı okurken yeni bölümleri ile geri geliyorlar. Bu aralar sık sık duyduğum diziler arasında American Horror Story geliyor, gerilim türündeki bu diziye başladım fakat yoğunluktan devamını getiremedim. Amma velakin aldığım yorumlar öylesine iyi ki, bu önümüzdeki kış arasında eksik olan bölümleri tamamlayacağım, size de tavsiye ederim. Ayrıca duymadığım ama ilgimi çeken Hell On Wheels dizisini izledim. Deadwood sonrası üzerimizde oluşan vahşi batı eksikliğini fazlası ile kapatıyor. Konu çok ileri değil ama çekim, karakterler, müzik o kadar güzel ki bir anda içinde buluyorsunuz kendinizi. İzleyin! (emir kipleri var) Türk dizilerine geçerdim ama her seferinde Leyla ile Mec-

nun dizisinden bahsediyorum, o yüzden bu seferlik izlemenizi istediğim bir başka diziye çekeceğim sizi; Boardwalk Empire. Dizi 1920 - 1930’larda Atlantic City’de geçmekte. Gangsterler, politikacılar, savaş sonrası dönen kahramanlar, kumarhaneler, genelevler ve içki yasakları var içinde. Ayrıca bolca entrika da eksik olmuyor. Oyuncuları arasında en dikkat çekeni Steve Buscemi tabii ki de. O kadar güzel bir oyunculuk sergiliyor ki, “Abi bu rolü senden iyisi oynayamazmış bunu öğrendik” diyorum izlerken. Ayrıca belirtilmese de karakterler gerçek gangster tarihinden ele alınmış; içinde dikkatinizi çekecek bir Al Capone var ki, daha çömez. Yapımcı listesi açılışta önümüze gelince iki ismi direk seçiyorum; Martin Scorsese ve Mark Wahlberg. Dizinin çekimi, kostümleri,

The Walking Dead

konusu (pek başlarda tatmin etmeyebilir), karakterleri ve özellikle müzikleri beni benden alıyor diyebilirim. “Acaba neymiş bu” derken “Nerede lan yeni bölümü” şeklindeki değişimimi sizin de yaşamanızı diliyorum. İzleyin! (yine bol emir kipi var burada) Ayrıca Heroes’ın yapımcılarından gelsin; Touch. İçerisinde Kiefer Sutherland var. Konusu da “Ya evrende her şey bir düzen içerisinde oluyorsa”. Promo videosu yayınlandı bakınız netten. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 9


GÜNCEL

Mekan: Kaset

Gözde Karahan gzdkarahan@gmail.com

Beşiktaş’ta zaman geçirecek pek çok mekân var kabul. Ama şahsen ben Beşiktaş’ta yaşamaya başladıktan sonra çok daha seçici oldum. Her zaman için, farklı seçeneklere sahip olmak güzeldir tabii, ama her durum için tek bir seçeneğinizin bulunması da fena olmaz sanırım. Kaset herkese hitap eden, ancak lezzetli yiyecek bol çeşit içecek ve uygun fiyatlarıyla özellikle öğrencileri çeken bir mekân. Kaset’i işletmecisinin “İnsanların, hayatın koşuşturmacasının ötesinde sakin bir ortamda bir araya gelerek sabahları kahvaltılarını yapabilecekleri, öğlen ve akşam yemeklerini yiyebilecekleri, çay ve kahvelerini sohbet eşliğinde yudumlayabilecekleri ve en güzeli de yaptığımız etkinliklere katılabilecekleri bir mekân hayal ettik” tarifiyle daha rahat anlayabiliriz. Kaset, işte o koşuşturmacada sanatçısı, esnafı, öğrencisi ve iş hayatının muhtelif alanlarında çalışanlarıyla dopdolu Beşiktaş sakinlerine ve misafirlerine bir soluklanma alanı sağlıyor. Beşiktaş’ı seçme sebeplerinden biri de bu; herkese, her kesime hitap etme istekleri… 8 Ocak 2011’de açılan Kaset o günden bu yana, bu gayesini inatla sürdürüyor. Menülerindeki en ince ayrıntı, menülerinin değiştirilmesi sırasında ortaya çıkıyor. Müdavimlerinin fikirlerini ve mevsim ürünlerini dikkate alı-

yorlar. Bu da hem yerel hem de farklı tatlar denemeye devam etmenizi sürekli hale getirmiş oluyor. Özellikle gözüm bile açılmadan, günü Kaset’te açmamı sağlayan kahvaltısını önerebilirim. Uygun fiyat ve bahçede upuzun kahvaltı keyfi… Bir hafta sonu sabahında daha ne beklenir ki? Tabii bu cümlem sizi kandırmasın hafta içi de gidip kahvaltı etmekte özgürsünüz. Kaset’i Kaset yapan bir diğer şey de, farklı etkinlikleri; etkinliklerde özellikle bu sıcak ve samimi mekân; hem misafirleriyle birlikte olmaya, hem de sanatla yakından ilgili olmaya dikkat ediyor. Bu yolda bugüne kadar illüstrasyon

sergisi, seramik-torna etkinliği, spreyle tişört boyama etkinliği gibi organizasyonlara imza attılar. Bu çalışmalarda yürütücü sanatçıların ve yine mekân müdavimlerinin katılımı etkinliklerin çok daha keyifli geçmesini sağlıyor. Yapılacak etkinlikler belirlenirken de yine fikirler alan ve sonra bunun üzerine kafa yoran Kaset elinden geldiğince çeşitli etkinlikler yapmaya çalışsa da, mekânda uygulanabilirlik ve sergileme koşulları bu etkinlikler arasından eleme yapmalarına sebep oluyor. Bir de etkinlikler önce atölye kıvamında, sonra da tadında olduğu için malzeme temini de önemli bir konu oluveriyor. Kaset işletmecilerinin size bir de önerisi var. “Sanatla buluşmayı, buluşturmayı çok seven Kaset; resim, heykel, seramik, fotoğraf, illüstrasyon gibi birçok alanda eserlerini sergilemek isteyenlere açıktır” diyorlar ve ekliyorlar: “Kısacası aklınıza gelebilecek neredeyse her sanat alanında bir şeyler yapmak isteğindeyiz ve ilgililerin bizim-

10 | Boo! Sayı: 3

le irtibata geçmesini isteriz”. Özellikle son zamanlarda film konusuna eğildikleri ve bu konuda fikir ve proje sahiplerini özellikle bekledikleri tüyosu da benden. Son olarak geçirdiğim en güzel doğum günlerinden biri kasetteydi, düzenlediğimiz bir etkinlikte bir hafta boyunca orada kahvaltıdaydık. Her birinde ilgilerini ve samimiyetlerini hiç eksik etmediler ve her türlü yardımda bulundular. Sadece çay kahveden ibaret olmayan, hem sizden bir şeyler kazanan hem de size bir şeyler katan bir yer arıyorsanız; orada yemek yemek, ders çalışmak, sohbet etmek istiyorsanız, Kaset’in kapısını şöyle bir itip içeri göz atmanızı öneriyorum. Adres şu şekilde: Sinanpaşa mah. Selamlık cad. No:5/1 Beşiktaş İstanbul Şöyle ulaşmak da makbul: info@kaset.com.tr 0212 227 33 69 0212 227 33 69


GÜNCEL

Topluluk: BÜ Yapı Kulübü

Furkan Emir b.furkanemir@gmail.com

Boğaziçi Üniversitesi Yapı Kulübü son yıllarda özellikle mühendislik toplulukları arasında adını oldukça duyurmaya başarmış bir topluluk. Bu alanda yaptıkları, muadil topluluklar için de örnek niteliğinde. Design & Construct, İlkokulumuz Projesi, Civil Career, Exchange (IACES işbirliği ile) ve Civil Meeting BÜYAP’ın olmazsa olmazları. Kulübü daha yakında tanımak için Mete Saraçoğlu, Ayça Yetişkin, Şafak Tekin, Önder Taşkıran ile uykumuz gelene kadar uzun bir söyleşi yaptık. BÜYAP nasıl kuruldu? Mete: Kulüp ilk kez 1987’de kuruluyor. 87’de kuruluyor fakat 2000’lere kadar pek aktif değil, daha çok okul içi teknik geziler düzenliyor. Okul dışına açılmaya Design and Construct ile 5 sene önce başlıyor, bir yandan da Civil News isimli bir dergi çıkarıyor her sene. Derken kademe kademe büyüyor. Bu noktada danışman hocamızın da yardımı büyük. Sosyal sorumluluk adı altında yaptığınız okul projesinden bahsedebilir misiniz? Mete: Kulüpçe bir okul onarımına imza attık iki sene önce. Düzce’nin Balatlı köyünün ilkokulunu hem onardık hem de ona ek bina yaparak civar köylerdeki öğrencilerin 5. sınıfa kadar devam edebilmelerini sağlayan bir kompleks yaratmış olduk. Ayrıca okul müdürü için de bir lojman inşa ettik, buna dair bütün detaylar ilkokulumuz.com adresinde mevcut. Eylül 2010’da da açılışını gerçekleştirdik, bu süreçte bütün kulüp üyeleri nöbetleşe şekilde Balatlı köyünde kaldılar. Şafak: Bu yine Türkiye’de öğrenci kulüpleri açısından bir ilk. Bu okulları nasıl belirliyorsunuz?

Mete: Okulu yapacağımız yeri biz araştırıyoruz. Bazen de bize gelen çağrılara kulak veriyoruz. Ayça: Ama bu okullardan hocaların da ihtiyaç için ayrıca bize ulaştığı da oluyor tabii. Mete: Gerçekten çok büyük emek gerektiren bir iş olduğundan büyük bir riski de yanında taşıyor. Oranın da anısı var mı? Mete: Benim hatırladığım gece köy kahvesinde İspanyaGana maçını izliyoruz bütün ahali, dünya kupası çeyrek final öncesiydi sanırım. Gana penaltıyı kaçırdı ağlayanlar oldu, sanki milli takım. Önder: Oranın her günü ayrı bir anıydı, mesela köylü bir amca patlayan bir boruyu tamire geldi. Boru yaklaşık 6 yerden daha patladı bu onarım sırasında. O sırada da temeli atıyorduk temele su basmasın diye. Şafak’la kazma kürek alıp temelin önüne topraktan set çektik. Boğaziçi’nde kulüp olmaktan bahsedelim, nasıldır? Ayça: Aslında Boğaziçi Üniversitesi bence en çok da bu yönüyle ele alınmalı, içinde ekstrem sporlardan, kariyer

kulüplerine kadar birçok sıra dışı kulübü barındırıyor. İnsanların kulüplerdeki arayışlarına göre ve ne istediklerine göre değişiyor. Tabii ki biz biraz spesifik kalıyoruz yapı kulübü olarak ama eş işleyişlerimizin olduğu da oluyor. Bu tip durumlarda Kak adı altında bulunan kulüpler birliğinde çözüm bulunulmaya çalışılıyor. Boğaziçi’nde kulüp yönetmelikleri nasıl? Kulüplerin kar elde etmesi sıkıntı yaratıyor mu? Mete: Kulüplerin bütün mali işlemleri vakıf üzerinden döndüğü için çok sıkı bir denetim var. Ayrıca kulübe yatan paraların bir kısmı vakıf tarafından kesiliyor, bununla amaçlanan olay maddi bakımdan darda kalan kulüplere fon oluşturabilme bu yüzden her kulübün gelirinin bir kısmi vakıf tarafından başka bir fona aktarılıyor. Muadil topluluklardan bir adım daha önde olduğunuzu düşünüyor musunuz? Şafak: En iyi inşaat kulübüyüz demek biraz iddialı olur ama bizden iyisi var mı bilmi-

yorum. Biraz da sektörden konuşalım, TOKİ hakkında neler düşünüyorsunuz? Mete: Mesela, TOKİ denince benim de aklıma hep birbirine benzeyen evler geliyor fakat gördüğüm kadarıyla güzel projeler de var. Bu noktada sanırım hangi tabakaya hitap ediyorsa ona göre tek düzelik değişiyor ve bir yandan da devlet için temiz iş, ihaleye veriyor konutlar yapılıyor, hem geçici istihdam sağlamış oluyor hem de arsayı değerlendirmiş oluyor. Peki ya şehrin betonlaşması hakkında? Estetiği bozuyor mu sizce? Mete: Kesinlikle her taraf site oldu, şimdi mesela şehri kuzeye doğru genişletmeye çalışıyorlar. Yaşanacak bir yer olmaktan çıkıyor İstanbul fikrimce. Manhattan gibi olsun istemiyorum ben, Central Park’ımız da yok! Özellikle yaptıkları başarılı etkinlikleri incelemek ve kendileriyle iletişime geçmek isteyenler, topluluğa buyap. boun.edu.tr adresinden ulaşabilirler. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 11


GÜNCEL

Küstah

Alper Kara kara.alper@gmail.com

Anadolu Rock Mevzusu S

aygıdeğer okuyucular selamlar… Takdir edersiniz ki işimiz müzik yazmak olduğundan, okumamız beslenmemiz gerekiyor. Wire dergisinin Aralık ayı sayısı için hazırladığı “Turkish Pyschedelia Primer” başlıklı makalede Anadolu rock mevzusundan bahis açacaklarını duyurup, konuya ilişkin hazırlanma maksadıyla “Listen to a Turkish Psych Compilation” şeklinde bir liste vermişler. İlgilenen arkadaşlar için linki de verelim (http://www.thewire.co.uk/articles/8009/). Malumunuz, bu konu memleketimizde çıktığı günden iti-

baren “Var mıdır? Yok mudur?”, “Doğrusu Anadolu pop mu ya da Anadolu rock mu?” şeklinde tartışılır da bıkılmaz. Günümüzde artık icra edilmeyen, yeni gruplar tarafından pek de iltifat edilmeyen bu dipsiz kuyu, tabii ki apayrı bir inceleme yazısı konusu (ancak buna cesaret etmek haddimizi ve çapımızı aşar) (aslında bascak büyük fotoğraf olsa yapılır ha! – Alper D).

Yukarıda bahsettiğimiz bu listeyle birlikte tekrar garp diyarı müzik basını Erkin Koray’ı gündeme getirdi. Wire listesinden sonra Pitchfork’ta yayınlanan “Erkin Koray’ı

Türkiye’nin Jimi Hendrix’i olarak tanımlamak, İngilizce konuşan eleştirmenler arasında çok yaygın” şeklinde başlayan yazıyla, tabiri caizse tekrar parlatılan yıldız Erkin Koray’ın “Meçhul: Singles & Rarities” plağı oldu (maharetli elleriniz az sonra gagul’a doğru gidecektir eminiz). Biliyorsunuz kendisi çok orijinal bi kişiliktir. Bu sütunda klişelerden, bildik beylik laflardan, şehir efsanelerinden, nefsimize yenik düşmemeye çalışarak uzak duruyoruz (malum hikayelerini tekrar ısıtıp getirmiycez). Fakat yeri geldi yapıştıralım; zamanında soruyolar “Barış Manço ile aranızdaki fark nedir?”, “Biz eve 8’de geliyoruz Barış o saatte işe gidiyo” diyor. Seversiniz/sevmezsiniz, ancak Cem Yılmaz’ın “5 derste Anadolu rock”ta söylediği gibi “hadi bizi boş verin, Wire’ın ve Pitchfork’un gazıyla dinleyin bu albümü”. Hayatınızdan en fazla bi 45 dakika kaybedersiniz ki bu da yolda, Dergideki makale için Savage Pencil’ın hazırladığı illüstrasyon, altta.

dolmuş sırasında ve dizi arası reklamlarda boş geçen değerli zamanınızdan kıymetli değildir sanırız. Modern müzik diye olmadık naneyi yiyor, en tahammül edilemez şarkıları/ grupları zaman zaman baş tacı etmiyor muyuz? Misal, bu sene, haşa huzurdan ismi Gotye olan bi grup çıktı. Evet bikaç şarkısını biz de beğendik, fakat önümüzdeki sene esamesi okunacak mı? Hatırlayan veya yıllar sonra “hacı bi Gotye dinleyip neşemizi bulalım” diyen olacak mı? Bahse konu Erkin Koray’ın müziğinden zerre hazzetmeyen antin kuntin arkadaşlar size sesleniyorum diye çağrı yapacağım, bu albümü dinleyin diyeceğim ama sallamayacaksınız. Zira hepimiz anamızdan indie dinleyerek doğduk. Şöyle açıklamaya çalışırsam: Globalizasyonun farklı taraflarından kişisel zevklerimize ayar çekildiği için şehirli, okuyan, ufak burjuva kimseleri olarak, değişik işler yapanları hor gördük veya onlardan tiksindik. Özellikle indie dinleye dinleye ve last.fm sayesinde dünyanın en iyi müzik zevki sanki kendimizin dinlediği şeylermiş gibi hissiyatlara kapılanlarımızı seziyorum. Bu vesileyle bir müzik türüne sıkışıp kalan bu insanları vizyonundan öpüyorum. Yukarıda andık rahmet istedi… Rolling Stone’un yaptığı (her sene ve canları sıkıldıkça ve yazacak bişey bulama-

12 | Boo! Sayı: 3


GÜNCEL

Fotoğraf: Ozan Eicher ozaneicher.com

lim. Ancak görünen köy gayet net: birbirinden enerjik konserleri, nefis videoları, beyaz takımları ve disko pabuçlarıyla dünyayı dans ettirmek istiyor Bedük. Adeta “tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek isteyen Conan” gibi… Niye alkışladık lan Maykıl’ı? Magazinle “grande finale”yi yapalım. Maykıl Ceksın’ı doktoru öldürmüş diyolar (desinler değişemem). Peki “rahmetli iyi adamdı” diycek kaç insan var gezegenimizde? Irkından utanması neticesinde, yüzlerce ameliyatla gelen pigment beyazlığı mı, onlarca taciz davaları mı, tuhaf tuhaf evlilikleri ve Liz Taylor aşkı mı? Neyi konuşcaz? Biliyosunuz her yerde bi dans yarışması falan olsa veyahut bi AVM açılışı, illa ki bi Maykıl benzeri çıkıp MUNVOLKIR dansı yapar. Artık kendisini öyle hatırlıycaz galiba. Bi kaç ay önce, her daim gittiğimiz bi rock barda, projeksiyondan Maykıl’ın bi konserini verdiler. Acayip koreografiler, über danslar ve olay bittiğinde barda kopan alkış fırtınası bizi derin bi dumur uçurumundan aşağı itmişti (uçak indiğinde kopan alkış gibi). Neyin peşindeydi bunca insan? Hani rock bardı? Niye alkışladık lan Maykıl’ı?

dıklarında her zamanki yöntemle yani) “Tüm Zamanların En İyi Gitaristi” rahmetlik Jimi Hendrix seçilmiş. Ya güzel kardeşim, bunu zaten dünya alem biliyorken bu neyin kolpacalığıdır? Ya koca Rolling Stone bunları yaparsa biz cemaat olarak ne yapalım a dostlar? Bu anketçi hareketin kime ne faydası var? Bir sihirbaz olarak Bedük Bedük’ü sanırız tanıyorsunuz. Memleket hudutlarında elektronik ve dans müzik adına hakikaten önemli işler yapan bir sihirbaz kendisi. Önceki albümlerinden birine verdiği isim gibi tek kişilik ordu; söz / beste / grafik tasarım / yapımcı / yönetmen / müzisyen… Bi ara kendisi için “atacak mermisi kalmadı, kendini tekrara geçti” diyenler şu an utançtan ve hasetten ateş topuna dönmüşlerdir eminiz. Nedeni şu; yeni albümü FUL’den “Ful Animasyon” şarkısına çektiği, memleketimizin ilk yeni nesil 3B klibi. Bunun yanı sıra Bedük’ün GO albümünde yer alan “Electric Girl” şarkısının VH1 kanalında hızla yükseldiğini biliyor muydunuz? İki akoru bi araya getirdiğinde, biraz da ecnebi müziği dinlemişliğinden hareketle, türlü triplere giren elentronik/depresif müzik yapan, hiç bi haltı be-

Bayıldığınızın farkındayım, biraz daha kasarsanız yazı kendiliğinden sona erecek. Bakın önümüz yılbaşı, (biliyorum olmayacak ama) bi kere olsun efendi gibi eğlenmeyi deneyelim. Zor değil aslında.

ğenmeyen grupların özellikle örnek alması gereken bi insan Bedük. Efendi, son derece esprili, zeki, iyi bir aile babası, yenilikçi ve çalışkan ve şu satırlara kadar sanıldığının aksine, kendisi ne üniversite ar-

kadaşım ne de bi’ sakal atmışlığı var bu yazıyı yazmam için. Bilakis, herhangi bi’ şekilde yamuğunuzu görmesin, Twitter’dan acayip ayar veren biri. Mütemadiyen albümlerini dinleyen bir kimse de deği-

Sonraki ay görüşünceye kadar sizleri her perşembe 22:00/01:00 arasında indie, post-punk, garage, new wave, modern rock ve diğer sevdiğimiz seslerle, Closedown programına radionovo. com adresinde bekliyorum (Radionovo’yu Facebook sayfasından takip edebilirsiniz. Evet reklamlar). Mutlu yıllar saygıdeğer okuyucular… 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 13


14 | Boo! Say覺: 3


Ajanda

Uzak Gözlüğü

Kış iyice bastırdı, yollar yağmur çamur, içeride mont taşımak dert, para suyunu çekti, zaten iki bayramı da daha yeni geride bıraktık, önümüz finaller vizeler derken nasıl yapmalı da okunur hale getirmeli Ajanda’yı zaten? Not alalım o zaman, unutmazsak ileriki sayılarda bedava etkinlikleri özel olarak işaretleyelim, sanatsever vatandaşın kesesine katkıda bulunalım.

18-19 Ocak: Jane Birkin 20 Ocak: The Pains of Being Pure at Heart 21 Ocak: Jaga Jazzist 21 Ocak: Tom Vek 27 Ocak: Arch Enemy 27 Ocak: Long Distance Calling 4 Şubat: Bratsch 16 Şubat: Paris Combo 16 Şubat: Julianna Avdeeva 18 Şubat: Mondo Diao 23 Şubat: Selah Sue 6 Mart: Opeth 7 Mart: Tony Macalpine 8 Mart: Brad Mehldau Trio 17 Mart: Seether 22 Mart: Richie Kotzen (Kotzen için ayrıca 23 Mart İzmir, 24 Mart Ankara)

Yılbaşını evde geçirecek olan her bir okurumuza selamlar, saygılar, hürmetler... -Alper D.

Not: Vilayeti yazmayan konserler İstanbul’dadır. Aşağıda sarı kutular Aralık, yeşil kutular Ocak’a aittir.

Hazırlayanlar: Gökçe Altınbay - gokce.asena@gmail.com Günhan Oral - gunhan.oral@gmail.com

Yav, bir takvim hazırlamışım, yarısı fotoğraf dolu!” diye özetlemiştim durumu Günhan’a, bu ayın etkinlik kıtlığından dert yanarken. Sahi, geçen ay ismini bile duymadığım onlarca indie, elektronik, klasik müzik icracılarının konserlerinin yığınları altında kalınca ne yapacağımızı şaşırmış, “yav Günhan ve Gökçe bunu yazmazlar, yer yetmez zaten” düşüncesiyle aylık etkinlik listesine ekleyip eklememek arasında gidip gelmiştim. Malum, iki saatlik kesintisiz bir araştırma sonucu oluşturu-

Pazartesi

lan listenin ardından gözler kan çanağına dönüyor, kafanın omuzlar arasında çektiği kilo birkaç miktar artmış gibi hissetmeden edilmiyor. Bir garip Ajanda karşınızda bu ay için. Hayat gailesinin içinde kaybolup haberleşemeyince ve üstüne yılbaşı heyecanına rağmen az miktarda büyük çaplı etkinlik eklenince İstanbul’un dışına da pek çıkamadık, Kısa Kısa sütunları Salon İKSV’ye ve yılbaşı etkinliklerine adandı, atölyeleri bile ajandalık etkinliklerden saydık, iki sayfa eksildik.

Salı

Çarşamba

Perşembe

15

Apparat Band bugün ve yarın İstanbul’da sahne alıyor.

19

Estella Morente konseri var İstanbul’da bu akşam.

20

Ayhan Sicimoğlu Ankara’da ve Sean Parker Band & Menace İstanbul’da.

27

Cem Adrian konseri bugün Ankara’da.

Leonard Elschenbroich ve Alexei Grynyuk ikilisi İstanbul’da konser verecek. Yaşar Kurt Bursa’da, Imam Baildi ise İstanbul İş Sanat Kültür Merkezi’nde.

Cuma

Cumartesi

16

Manga Ankara’da, Athena ise İzmir’de. Rox ve Auditive Connection İstanbul’da.

22

Seksendört Konya ilinde sahne alacak.

29

Atlantis Sirki bugünden 15 Ocak’a kadar Bursa’da.

Pazar

17

The English Pink Floyd Show dün İstanbulda’ydı, bugün Ankara’da.

24

Death metal grubu Undermost bugün Baht ve Impact’le Dorock’ta.

Bugün konser çok. Athena Ankara’da, Şebnem Ferah Eskişehir’de.

23

Atlantis Sirki yarın Eskişehirde sona eriyor. Şebnem Ferah Mersin’de.

30

Beyaz Tohumlayıcılar ve Jurassic Land sergilerinin son günü.

18

25

31

6

Oi Va Voi bir kez daha İstanbul’da, 9 Ocak’a kadar her akşam sahnede.

10

The Smiths’e saygı duruşu maksatlı kurulan The Smyths İstanbul’da.

Not: Burada yayınlanan etkinliklerin iptali ya da tarih değişikliğinden Boo! dergisi sorumlu değildir. Etkinliğe gitmeden önce kendiniz de internette bir araştırma yapınız.

14

Anouar Brahem Quartet ve The Field konserleri var İstanbul’da.

15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 15


AJANDA

Kısa Kısa

Bu ay etkinlik az olunca tematik, garip bir kısa kısa sütunlar dizisi oluştu: Salon İKSV kısaları: Şirin Soysal bu senenin sonuna doğru çıkardığı Bir Şeyler Var adlı albümünden şarkılarla 16 Aralık akşamında sahne alacak.

19 Aralık’ta ise Reşat Ekrem Koçu’nun bir öyküsünden uyarlanan Dans Etmek Ya Da adlı tiyatro / dans gösterisi yer alacak. Marmara Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Selçuk Mülayim, Mimar Sinan’ın kişiliği ve eserleri hakkındaki bir araştırma üzerine 20 Aralık akşamı bir konferans verecek. Yıllardır Avrupa’nın önemli kentlerinde bir çok ünlü ismi seyircilerle buluşturan Vans “Off the Wall” Music

Ay Boyunca / İstanbul

Akbank Sanat’ta Bu Ay... 2003 yılından bu yana düzenlediği çağdaş sergi ve atölyeler yanında, bünyesindeki konserler ile de dikkati çeken Beyoğlu Akbank Sanat, İstanbul’un göbeğinde sizlere bambaşka dünyalar vaat ediyor: Müzik dinleme odasından plastik sanatlar atölyesine, konser salonlarından tiyatro, panel, söyleşilere yer veren sanat merkezi bununla kalmayıp litografi ve serigrafi atölyelerinde sanatçılara baskı yapma imkânı sağlıyor. İstanbul’un orta yerindeki bu enteresan mekâna girdiğinizde neden kendinize uygun bir etkinlik bulmadan çıkasınız ki! Meselâ Aralık 2011 tam da bir “çağdaş etkinlik deryası” gibi önümüzde uzanmakta: Çok geçmeden siz de aşağıdaki etkinliklere bir göz atın; dikkatinizi ara ara akbanksanat. com’a ayırın derim. Johan Tahon’un Yeni Seramik Sergisi: Beyaz Tohumlayıcılar Belçikalı sanatçı Johan Tahon’u daha önce İznik çinilerinden esinlendiği Nicaea Starmap ve ARCHE isimli Arkeolojik kapsamlı sergiden hatırlıyoruz. “İnsan evrensel var oluşunu bilerek yaşayan tek varlıktır” cümlesi ile kendini açıklamaya çalışıyor serginin küratörü Bülent Kahraman (“Küratör

de nedir?”, diyen arkadaşlarıma: Kendisi düzenleyici demektir). Serginin bu açıklayıcı cümlesinden ve edindiğim izlenimlerden çıkardığım, açıklamasını “gerçekliğini sınayıcı varlık” olarak yaptığı ‘insan derinleri’ne inmeye çalıştığı... Başarılı olup olmadığını görmek ve kendimiz üzerine biraz daha düşünmek için, belki de sezgilerimizi yanımıza alıp Beyaz Tohumlayıcılar’ı gezmeliyiz (siyah ya da beyaz olalım!). Sergiyi 31 Aralık’a kadar her gün (Pazar-Pazartesi hariç) ücretsiz gezebilirsiniz. Taze Taze Geçen sene misafir öğrenci olarak MIAM’daki derslerine katılıp, samimiyetinden pek hoşlandığım değerli piyanist Jerfi Aji de bu ay Akbank Sanat’ta.

Merih Akoğul

Beyaz Tohumlayıcılar 16 | Boo! Sayı: 3

Jerfi Aji Özellikle Opera Eşlikçiliği konusundaki yetenek ve çalışmaları takdire şayan olan Aji, tam da Boo!’nun çıktığı gün olan 15 Aralık’ta, akşam 8’de Akbank Sanat’ta! İyisi mi siz bu satırları okuyorken bilgisayarınızı uyku moduna geçirip Aji’yi dinlemeye koşun. Dönüşünüzde bilgisayarınızı uykusundan uyandırın. Konserin repertuarına göz atmakta da fayda var: J.Adams, Schumann, Liszt gibi klasiklerin yanında Alican Çamcı, ve afili romantiklerden Chopin. Konseri dinleyebilmek için öğrenci iseniz 10, değilseniz 20 TL ödemeniz gerekiyor. Edip Cansever Sever misiniz? Bilhassa fotoğraflarıyla gönüllere taht kuran Merih Akoğul, 27 Aralık akşamı saat 19’da Edip Cansever’le ilgili bir söyleşi düzenliyor. İmgelerin, çağrışımların neredeyse fikir babası olarak tarihe ismini yazdıran Edip Cansever, İkinci Yeni Akımı’nın en bağımsız ve eşsiz yazarıydı. Hâl böyleyken bir de üzerine ücretsiz olan söyleşiye Edip Cansever okuyucuları kadar, Toplumcu Gerçekçi Kuşağı okuyucularının da merakla akın etmesini bekliyorum ben. Bildiğiniz gibi İkinci Yeni ve Toplumcu Gerçekçiler birbirinin taban tabana zıt konumlarında düşünceleri ve


AJANDA

Akbank Sanat Ocak’takiler

En Mutlu Kim?

Night, bu sene 23 Aralık’ta Haossaa, Kim ki O, Hayvanlar Alemi, Grup Ses Beats ve Berk Çakmakçı konserleriyle eğlenceli bir etkinliğe imza atacak gibi duruyor.

6 Ocak günü saat 20.00’de Can Yücel şiirlerinden uyarlanan CAN isimli oyun var. 7 Ocak günü “El Secreto de sus ojos” ve 14 Ocak günü “Mal dia para pescar” isimli filmlerin gösterimleri var, ikisi de 17.00’da. 11 Ocak günü saat 19.00’da Taner Birsel söyleşisi var, ücretsiz. çizgileriyle bilinir. Bu farklılığı seviyorum. Sırf bundan, kendimi orada görmeyi arzuluyorum. Oyun Oynamadığınız Gün Ölürsünüz Baylar! Akbank Çocuk Tiyatrosu ve tüm çocuk tiyatroları, muhteşem bir şey yapan insanlarla doludur: Dünyayı başka bir açıdan gösterenlerle... Bu yüzden onlara hayranım. Çocuk yaştaki-

lerin ve büyüklerin, bir de tabii ki çocukların çok seveceği “En Mutlu Kim”, göstereceği o başka açıdan izleyenlere sevginin ne demek olduğunu anlatacağa benziyor. Aradığımız soruların cevaplarını hikâye kahramanlarıyla bizlere anlatan çizgi filmler gibi, En Mutlu Kim’in oyuncuları da, içlerinde çok önemli bir sırrı saklıyor: “İnsanlar yaşlandıkları için oyun oynamaktan vazgeçmezler, oyun oynamaktan vazgeçtikleri için yaşlanırlar.”

Film Karelerinde Gizli Fotoğraflar 20 Aralık günü Akbank Sanat’ta Cafer Panahi rüzgârı esecek. Meslektaşlarında sık görüldüğü üzere sık sık tutuklanıp serbest bırakılan İranlı yönetmenin film karelerinin “okunacağı” etkinliğin adı Filmlerdeki Fotoğraflar. Fotoğrafçı Yalçın Savuran ve Neşet Kutluğ fotoğraf ile sinemanın arasında köprüler kuran bir çizgide katılımcılarla sohbet etmek üzere bu etkinliği düzenliyorlar. Saat 19’da başlayacak olan etkinlik ücretsiz. -Gökçe

31 Aralık’a kadar / İstanbul

Jurassic Land Sergisi Steven Spielberg denince aklınıza ne geliyor? Yönetmen, prodüktör, oyuncu, John Williams bunlardan birkaçı. Diğer birkaçı için ise eminim ki Jaws, E.T. ve Indiana Jones vardır. Spielberg sağ olsun, “denizde köpekbalığı korkusu”, “gezegenlerde uzaylı sevgisi”, “antik mezarlarda yuvarlanan taş paniği” yarattı her birimizde. Başka gezegenlere giden bir otostopçu ya da antik mezar gezen bir turist olsak... Neyse, Spielberg denince benim aklıma nedense bu saydıklarım dışında bir şeyler geliyor. Mesela tuvaletten adam yiyen T-Rex, mesela öğrenen raptorlar, mesela dinozorların gözüne ışık tutmamak (göz bebekleri küçülünce kızıyorlar). Jurassic Park reklamları ve özel efektleriyle öyle bir furya yarattı ki bir nesil Dinozor-

lar dergisiyle ve her sayıda verilen maketleriyle büyüdü. Yetmedi, ansiklopedilerde dinozor türleri araştırıldı. Dönemin çocukları paleontolojist olacak kadar bilgiyle dolmuşlardı. Hatta eminim bir kısmı sırf bu sebepten paleontoloji bile okumuştur. Jurassic Land de bu furyanın bir devamı. Forum İstanbul’da yer alan bir sergi alanı ve aktiviteler bütünü. Senaryoya göre Forum İstanbul inşaatı sırasında bulunan dinozor fosilleri Marmara Denizi’nin derinliklerinde yepyeni bir dünyanın keşfini sağlar: Jurassic Land.

gibi birçok dönemden dinozor fosilleri ve maketleri var. Klasik müze tarzına ek olarak geçitler, mağaralar ve aktivite alanlarıyla süslenmiş. 6D Sinema ile kasıt ne, ben anlamadım açıkçası. Efektli, üç boyutlu ıvır zıvır vardır herhalde (4 boyutlu, 6 efektliymiş). Laboratuvar kısmında ise dinozor yumurtaları ve onlar hakkında bilgi var. Haftasonları ise çocuklar burada yumurta boyayabiliyor.

Sergi; Müze, 6D Sinema, Laboratuvar, Jurassic Garden isimli bölümlerden oluşmakta. Bunların yanında restoran ve hediye dükkanı da var. Müze kısmında tahmin edebileceğiniz

Kısacası, gelin bir gün toplanıp Spielberg gecesi yapalım. Çokça vaktiniz varsa da çoluğunuzu çocuğunuzu alıp Forum İstanbul’a giderek bu sergiyi gezebilirsiniz. -Günhan

24 Aralık akşamı Türkiye’den çıkan en güzel tınıların bir kısmına imzasını atmış Nekropsi sahne alacak. 1997de çıkardıkları (1992’deki Speed Lessons Part 1 demosunu saymazsak) ilk albümleri Mi Kubbesi albümü ile ben dahil bir çok insanın beğenisini toplayan Nekropsi, vereceği konserle müzikseverlere güzel bir akşam yaşatacak. Valla. 9, 16 hatta 30 Ocak tarihlerinde Çetin Sarıkartal’ın oyunu Ara sahne alıyor. Oyun, darbe döneminin yükünden oynadıkları bir oyunla kurtulmaya çalışan üç arkadaşın hikayesini anlatıyor. King Creosote adıyla bilinen Kenny Anderson ve Coldplay’e yakınlığıyla kendinden söz ettirmiş Jon Hopkins ikilisi Mart ayında yayımladıkları indie-folk albüm Diamond Mine’dan parçalarıyla 13 Ocak’ta Salon İKSV’de. Tamburada, Çilekeş, Dandadadan, Yasemin Mori gibi ünlü isimlerle çalışmış Korhan Futacı, 2010 yılında beraber albüm çıkardıkları Kara Orkestra ile birlikte 14 Ocak’ta sahne alıyor.

Yılbaşı kısaları Babylon 2012’ye Oldies But Goldies Yılbaşı Özel “3D 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 17


AJANDA Party” ile giriyor. Babylon, Babylon Lounge ve Üst Kat’a yayılacak olan yılbaşı partisi ile yeni yıla vazgeçilmez klasiklerle girebilirsiniz. Bronx’da yıllardır kendi şarkılarını çalan Redd’in cover gecesi var. ‘96 - ‘05 arası cover çalan Redd 2012 yılbaşına özel coverlarıyla Bronx’da.

Hayal Bistro’da tek bilete iki farklı konsept: Giriş katında ‘70ler, ‘80ler ve ‘90lardaki hit parçalar çalarken alt katta ise Neşeli Günler Kumpanyası Eski 45’likler Pop Partisi. Küçükçiftlik Park’ta Casio G-Shock sponsorluğunda Athena ve Duman konserleri var.

Ay Boyunca / İstanbul

Caddebostan Kültür Merkezi Oyunları 7 yıla yakın süredir Anadolu Yakası’ndaki tiyatro izleyicisini harika oyunlarla buluşturan Caddebostan Kültür Merkezi Aralık ayında bomba gibi oyunlarla karşınızda arkadaşlar: Biliyorum, daracık yolun üzerindeki koca kültür merkezi belki sizi de karmaşık duygulara sevk ediyor; ama söyleyin, küçük bir köşede yemyeşil bir bahçe görseniz içine koşarak atlar mısınız? Yoksa “neden daha geniş bir alana yayılmamış” diye isyan mı edersiniz? Bu sözüm ekşici CKM girişi yazan arkadaşlara gelen bir eleştiri gibi algılanabilecekse de, esasında değil: CKM’ye ilk gittiğimde (sanırım İstanbul Klarnet Korosu konseriydi) ben de gayet aynı duygularla dolmuştum. Bugün bu sorunun cevabını hala verebilmiş değilim. CKM’deki sezon oyunlarına gelelim. Her zamanki gibi biraz tuzlu olsalar da, arkadaşlar yeni yıla yaklaşıyoruz; sezon bitiyor. Burnum beni yanıltmıyorsa çok ayrı profilde çok başarılı oyunlar mevcut. Ayrıntılar için aşağıda yazdıklarıma bir göz atın ancak şu siteyi ziyaret etmeyi de unutmayın: www.ckm.gen.tr “Aşk Kokusu” derken? Oyuncu kadrosu Cemal Hünal, Akasya Aslıtürkmen, Onur Şe-

İstanbul Jazz Center’da Brezilyalı ünlü Jazz vokalisti Ive Mendes sahne alacak. En son 2009’da Magnetism al18 | Boo! Sayı: 3

Aşk Kokusu nay gibi güçlü ve genç dimağlardan oluşan Aşk Kokusu, hikayesi itibariyle tam bir Yeşilçam kafası yaşatacak. Duygusal olarak birbirleriyle alakası olmayan üç genç insanın hayatları nasıl kesişirmiş, onu anlatıyor. Romantik komedi severler pek bir hoşlanacak, eminim. Akasya Aslıtürkmen’in oynadığını duyunca benim de göresim geldi. Gidebilirim. Hakan Gerçek yine oyunculuğunu konuşturuyor “Üstü Kalsın”, Cemal Süreyanın şiir ve düzyazılarından oluşan muhteşem metinleri ile gönülleri fethedeceğe benzeyen tek perdelik bir gösteri.Tiyatro Gerçek tarafından sizlere sunulan, Süreya Usta’ya adeta bir saygı duruşu niteliğinde-

ki bu oyun, bence çok önemli. Ömürsün Anton, sen olmasan olmazdı! CKM’de Aralık Ayı’nda sergilenen oyunlardan bir tanesi de Çehov’un kendi hayatından kareler yansıttığı “Ömürsün Doktor”. İyi bir yazarın elinden çıkan iyi öyküler hiçbir zaman kaçırılmadığı için, CKM’nin programına bir Çehov oyununu almış olmasına hiç şaşırmadım. Bu sıralar sık karşılaştığım bir durum. Klasikleri seviyorsanız, kaçırmayınız. Basit Bir Ev Kazası İsmi size de gerilimi hatırlatmıyor mu? Ama aslında bu oyun, çok tatlı bir kadın oyuncu Günay Karacaoğlu’nun ödülleri sepetle topladığı, konusu itibariyle de pek çok “ziyan zebil” evliliğe anlam (!) kazandırabilecek bir oyun. Songül adlı kadın bir yandan aşırı gerçekçiyken, diğer yandan başındaki kavak yellerinden hafif bir üşütüklüğe kapılmış: Zamanı geldiğini sanmış! Uyarıyorum, zamanı gelince her şey olması gerektiği gibi olmaz. İyisi mi siz bu oyuna gidin, Günay Karacaoğlu size evliliğin eğreti olduğunda neye dönüşebileceğini göstersin. Yorum yok! -Gökçe


AJANDA

Sezon Boyunca / İstanbul

Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi Atölyeleri Bu sayımızda sizlere Nazım Hikmet Kültür Merkezi atölye çalışmalarını tanıtmak istedik. Kadıköy’ün belki de en ilgi çekici yerinde, Sanatçılar Sokağı da olarak bilinen Ali Suavi Sokağı’nda yer alan NHKM’de her ay birbirinden ilginç tiyatro oyunları, konferanslar ve film gösterimlerinin yanı sıra düzenli olarak devam eden atölye çalışmaları da mevcut. Ekim başında başlayan atölyelere kayıt olmak için geç kalmış olsak da bir sonraki çalışmalar adına bilgi sahibi olmanız açısından atölyelerden bahsetmeyi uygun gördük. Fotoğraf Atölyesi: Levent Karaoğlu’nun eğitmenliğinde yapılan çalışma fotoğraf tarihi, makine bilgisi, ışık, çekim teknikleri, kompozisyon gibi konuları içerirken çekim için yapılan gezilerle de eğitmen eşliğinde pratik imkanı da sunuyor. Photoshop Atölyesi: NHKMnin kütüphanesindeki Ubuntu Linux yüklü bilgisayarı gördükten sonra atölye çalışması olarak Photoshop yerine GIMP tercih etmelerini beklerdim ama Photoshop tercih etmişler, olsun. Bildiğiniz gibi günümüzde fotoğrafçılık bilgisayar düzenlemesini de gerektiriyor ve bu başlı başına farklı bir dünya. Bu dünyada kaybolmamanız için yapılan atölyenin eğitmeni yine Levent Karaoğlu. İspanyolca Atölyesi: 2 aylık süren kurlardan oluşan İspanyolca dersleri toplam 8 kur 16 aydan oluşmakta. Haftada iki gün yapılan derslerin eğitmenleri Erdal Akmaz ve Angela Morales. Latin Dansları Atölyesi: Çaça, Salsa, Rumba ve Merengue eğitimlerini kapsayan ça-

lışma haftada bir kez olmak üzere Mayıs 2012’ye kadar kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Eğitmen Alev Akçin. Arjantin Tango Atölyesi: Başlangıç seviyesinde yapılan bu eğitim sadece dansı değil, o kültürü de sizlerle tanıştırmaya çalışıyor. Yine haftanın bir günü olmak üzere Mayıs 2012’ye kadar devam ediyor. Heykel Atölyesi: Dört aylık bu atölye kil ile tanışma, malzemeleri tanıma ve temel şekillendirme derslerinin ardından kendi seçtikleri eserlerin yapımında ince detaylandırma tekniklerini de öğrenecekler. Eğitmen: Eda Yenil. Desen Atölyesi: Temel olarak verilen karakalem eğitiminin ardından katılımcıların isteklerine göre şekillenen kişisel programlar üzerinden devam eden atölye, diğer plastik sanat atölyeleriyle ortak çalışmalar da yapacak. Ender Özer’in eğitmenliğinde yapılan çalışmaların yanında sanat tarihi söyleşileri ve müze, sergi gezileriyle de çalışmalara renk katıyor. Tiyatro Atölyesi: 100 saat süren ve haftada üç gün yapılan derslerle devam eden atölye temel tiyatro yöntemleriyle tanışıyor. Eğitmenleri saymaya kalkarsam yer kalmayacak gibi. -Günhan

bümünü çıkaran Ive soul, caz ve pop öğeleriyle süslenmiş şarkılarıyla yeni yıla güzel bir giriş sağlayacak gibi. Çubuklu Hayal Kahvesi’nde Türkiye’nin en köklü poprock gruplarından MFÖ sahne alıyor. Ali Desidero çalarlar mı bilmiyorum ama son albümleri Ve MFÖ’den bir çok parça çalacakları kesin. Eğlenceli bir yılbaşı partisi garantisi. Tomtom Sokakta Yılbaşı ise tek bilete altı farklı mekanda eğlence sunuyor. Indigo’da Oben Budak ve Discoman ile geçmiş yılların disko parçaları, Indigo Pub’da Kaan Özdemir ile ‘80 ve ‘90lı yılların yabancı pop şarkıları, We’de Barış Akpolat ile ‘70li yıllardan günümüze uzanan bir skalada rock parçaları, Alt’ta Savaş Özbey, Tolga Akyıldız ve Hakan Gence yer alırken Tektekçi’de de Suat Kavukoğlu sahne alacak. Indigo Lounge’da ise daha sakin bir gece sizi bekliyor. Dance the New Year 5. senesinde Hilton Convention Center Hall 2’de. Geceye damgasını vuracak isimler: Spankers, Eddy Wata, Suat Ateşdağlı, Discoben, Beegee, Canan Anderson, Piny Fox, Mert Hakan, Murat Uncuoğlu. Burn’ün sponsorluğunda gerçekleşen Burn Presents: Route 2012 ise yılbaşına en iyi dans müzikleriyle girmeniz iddiasını taşıyor: BeeGee, Murat Uncuoğlu, U.F.U.K, UHR, Ferhat Albayrak, Alican Yüksel, Mert Yücel, İlker Aksungar, Altan Balgır, Orkun Bozdemir, Ömür Sarı, Doğuş Çabakçor, Sinan Çatak, Nurettin Çolak ve Doruk Güralp toplam iki sahnede yer alacak. Joker Club’da ise dansözlü, buzlu, dj’li, eğlenceli bir gece sizi bekliyor. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 19


Gözde Karahan gzdkarahan@gmail.com

etkinlik

Bir Sanat Fuarıdır Geldi Geçti...

Cecilia Paredes’in eseri, “Siren in the Sea of Roses”

Contemporary Istanbul 2011’i gezen herkes farklı izlenimler edindi, herkesin “ah bunu alabilseydim” dediği bir şey vardı ki, kimi aldı da. Söylenen onca şeyin ardından aklımızdaysa bir sürü rakam ve açılıştaki şarapların tadı kalacak.

T

ürkiye’de çağdaş sanat son zamanlarda hızlıca yol alıyor. Bunun en büyük göstergesi ve aslında bir nebze de iteleyicisi, bu yıl altıncısı düzenlenen Contemporary İstanbul Fuarı. Contemporary İstanbul jürisi tarafından seçilen ulusal ve uluslararası galerilerin katılımıyla oluşan bu uluslararası çağdaş sanat buluşmasının ana sponsoru Akbank 20 | Boo! Sayı: 3

Private Banking, destek sponsoru ise Zorlu Center. Ülkemizin ilk ve tek çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul’da resim, heykel, seramik, video, fotoğraf, yerleştirme, gravür/ kâğıt üzeri işler ve sayılı baskılar sergileniyor. Fuarda bu yıl 526 sanatçı, 3 bin eser, 20 ayrı ülkeden ve Türkiye’den 90 çağdaş sanat galerisi ve 5 günde 62.000 sanatsever, 2.100 koleksiyoncu ağırladı.

Kaporta Deyip Geçmemek 24-27 Kasım 2011 tarihleri arasında gezilebilen serginin koleksiyoncular, basın ve davetliler için açılış günü 23 Kasım’dı. Ben abla kıyağından yararlanarak sergiyi ilk gününde gezebilme fırsatı yakaladım. Gerçi ne kadar fırsat denebilir bilmiyorum ama tahminimce en kalabalık günüydü ve eserlerin bir kısmını önündeki kalabalık yüzün-

den inceleyemedim. Lütfü Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ile İstanbul Kongre Merkezi’nde olan fuar tam 12 bin 500 metrekareye yayılmış, gezmek en az 2 saati alıyor ve hayli yorucu olabiliyor hele de ablanızın ya da sizin topuklu ayakkabılarınız varsa. Beni cezp edemeyen eserler olsa da 2 saatin büyük bir kısmını etkilenmekle geçirdiğimi belirtmeliyim.


Yeni Ufuklar bölümünün konuğu Körfez Bölgesi ülkeleriydi: Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt.

Sanatta estetiğe biraz önem vermem dolayısıyla oluşan bir beğenilmeyen grubu varken, bir de anlam verme sorunu yaşayıp da beğenemediklerim vardı. Örneğin iki fuar alanı arasındaki geçişin başucuna konuvermiş bir araba maketi ile boş araba kaportası ve hatta araba kaporta kapaklarından yapılmış barınağa pek anlam veremedim. Böyle direk göze çarpanlardan başka birçok eser bir görevli gelip size kısaca açıklayana kadar size bir şeyler ifade edemeyen görsel bir obje olmaktan ileri gidemiyor. Tamam, çağdaş sanat biraz da buna yönlendiriyor ama hiç anlaşılmamak da, ulaşılmaz kalmanın, dolayısıyla bu fuarı boşa çıkarmanın bir nedeni olmuyor mu? Gerçi anlaşılamama sebeplerinden biri de (özellikle fotoğraflar için olduğunu eklemeliyim) normalde örneğin 10 taneden oluşan bir seriden öne çıkan bir tanesinin gelip oraya konduruluvermesi. Bir bütün içinde çok anlamlı olabilen her şey gibi onlar da tek kaldıklarında kendilerini anlatmakta zorluk çekiyorlar doğal olarak.

Ve Eserler… Bu kadar çok Contemporary İstanbul’a değinip, eserlere yer vermemek olmazdı. Kalabalığın içinde yahut da o kocaman alanı bitirebilme telaşı içerisinde önünden şöyle bir bakıp geçip sonra dönüp şöyle bir daha baktığınız ya da bir süre gerçekten zaman ayırdığınız eserlere de yer vermek lazımdı. Ben bizim adımıza birkaç tane seçtim. Sanatçılarından bahsederken birlikte katıldıkları galerileri de atlamak olmaz. Bu sayede galeriler bir kez daha gözden kaçmaz. “Neden” derseniz; ben burnumun dibindeki birkaç galeriyi bu fuar sayesinde fark ettim. Janet Bellotto ve CDA Projects: Sanatçının eserleri CDA Projects’teki iki karma sergiden sonra bir de Contemporary İstanbul’da ilgililere ulaştı. Doğayı ve masalları birleştirdiği lirik anlatımının yanında eserlerini video, light box ve çeşitli baskı denemeleriyle sunmayı tercih eden sanatçının fuardaki eseri “Mira Mare”.

Misyon-Vizyon Hususları Eserleri bir bütün halinde sergilenen şanslılardan olan Komet, 70. yılını doldurması nedeniyle fuarın onur sanatçısı ilan edildi. 27 eseri “O Değilse Başkasıdır - Esrarengiz” başlığıyla karşıladı izleyicilerini. Figüratif ya da sürmodern resimler yapan Komet, “O Değilse Başkasıdır” adını aynı zamanda son şiir kitabı için de kullanıyor. Genel koordinatörü Hasan Bülent Kahraman fuarın çağdaş sanata bakışını “Çağdaşlık sanatın içinde olmak, günü yaşamak demek değildir. Çağdaşlık günün geleceğe akan, geleceği belirleyen dokusunu oluşturmaktadır. Contemporary İstanbul çağdaşlığı böyle anlıyor, sanatı böyle değerlendiriyor” sözleriyle açıklıyor. Fuar için sözü edilebilecek bir diğer şey de, Türk çağdaş sanatının yanında diğer ülkelere de ev sahipliği yaparak İstanbul’u

merkez haline getirme gayesi. Bu gayeyle konuk ettiği 20 ülkeden sanat galerileri hari-

cinde bir de bir süredir devam eden Yeni Ufuklar ile bölge sanatına yoğunlaşılıyor. Bu sene

Ahmet Elhan ve C.A.M. Sanat Galerisi: Yıllardır çeşitli kişisel ve karma sergilerle bizlere ulaşan Ahmet Elhan, 4 yıldır sanatseverlerle C.A.M. Sanat Galerisi’nde buluşuyor. Portreler isimli sergisiyle başlayan ve son zamanlarda yani 2008’deki Yerler (daha önceki zaman ve mekân çalışmalarının bir sonraki aşaması olduğunu belirttiği) ve 2011’deki İkililer sergileri ile sanatseverlerle buluşmaya devam eden Elhan’ın yeni serileri eminim ki kapımızda bekliyor. Ahmet Elhan, Murat Germen, Peter Hristoff, Burcu Perçin, Seçkin Pirim, Fatma Tülin gibi isimlerle fuara dâhil olan C.A.M.’ın alanında Ahmet Elhan’ın “Ali Sami Yen Stadyumu” çalışması bizi bekliyordu. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 21


Stephan Balkenhol ve Nosbaum & Reding Gallery: Figüratif heykelin çoktan unutulmuş geleneğini ileriye taşıyan ve figürlerini herhangi bir ön çalışma yapmadan, geleneksel teknikler kullanarak, ağaç gövdelerini oyarak oluşturan sanatçı bu sene Lüksemburg’dan galerisiyle Contemporary İstanbul’a dâhil oldu. Ancak bizi galerisinin alanında değil, “Küratöryel Sergi” bölümünde karşıladı. Küratöryel Sergi kapsamında genç bir sanatçının seçkisi sunuldu. Bu senenin genç küratörü Selin Turam ve T/here seçkisi.

Basim Magdy’nin eseri, “The Irony of Victory”

Ahmet Elhan’ın eseri, “Ali Sami Yen Stadyumu”

Zhang Dali ve Sanatorium: Sanatorium bu yıl ilk kez yer aldığı Contemporary İstanbul sanat fuarına Guido Casaretto, Orhan Cem Çetin, Liu Bolin, Zhang Dali, Can Ertaş, Stephan Kaluza, Luo Qing, Yağız Özgen ve Shen Shaomin’in yapıtlarından oluşan özel bir seçkiyle katıldı. Çinli ressam Zhang Dali’nin en ilgimi çeken projesi; İtalya’daki sürgün yaşamında başlattığı ve 1995 yılında ülkesine döndükten sonra Pekin’de devam ettiği “Diyalog”dur. Zhang Dali püskürtme boya ile şehrin değişik yerlerine 2000’den fazla, kocaman dazlak kafa profili çizmiştir.

İnci Eviner’in eseri, “İsimsiz”

Solda Stephan Balkenhol’un eseri, “Komposition mit Frau in schwarzem Overall”. Üstte Zhang Dali’nin eseri, “Slogan 5”.

22 | Boo! Sayı: 3

Basim Magdy ve artSümer: Contemporary İstanbul’da “The Irony of Victory” ile karşımıza çıktı Madgy. Son zamanlarda videosu “Turtles All the Way Down” ile ülkemizde tekrar hatırlanan Magdy, gerçeklik ile kurgu arasındaki alan ve bu alanın sistematik şekil-

de, medya aracılığıyla yayılan bilgiyle nasıl doldurulduğu ile ilgileniyor. Magdy’nin amacı, olayların asıl nedenlerini araştırmaktan çok, hepimizin belli kurgusal imajları gerçek olarak kabul etmeye yatkınlığımız üzerine düşünmek. artSümer, Contemporary İstanbul’da Madgy haricinde Damla Faro, Onur Gülfidan, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Fahrettin Örenli, Kemal Seyhan, Ayla Turan, Theis Wendt gibi isimlere de ev sahipliği yaptı. İnci Eviner ve Galeri Nev: “İsimsiz” adlı mürekkep baskı işiyle Contemporary İstanbul’da gördüğüm İnci Eviner aynı zamanda Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlilerinden. İnci Eviner de eserlerini çok çeşitli yollarla sanatseverlere ulaştıranlardan, “çizgiyle oynarken kendini bir eski zaman hikâyecisi gibi hisseden, ama hikâyeye söz geçiremeyip hikâyesi tarafından yutulan bir hikâyeci” olarak tanımlıyor kendini. Kısa Günün Kârı Eserlerden bu kadar bahsettikten sonra daha ilk günden dikkatimi çeken ama sonradan biraz daha yumuşak bir gözle bakabildiğim bir durum da var. Daha ilk saatlerinden gezmeme rağmen, eserlerin birçoğunun yanında kırmızı meşhur “satıldı” noktacıklarından bulunması, beni biraz değil baya şaşırtmıştı aslında. “Bu kadar çok şey bir anda nasıl satıldı?”, “Ne ara satıldı?”, üstelik “Bunlar ne diye burada satıldı?”, “Satılıp yeniden sırf burası için yapılanı var mıdır?” soruları doldurdu taşırdı kafamı. Sonrasında biraz düşündükçe kavradım, Contemporary İstanbul bir sergiydi evet, ama aynı zamanda Türkiye’nin en büyük sanat fuarıydı. Kimilerinin tümüyle koca bir haftasını, kimilerininse sadece 2 saatini alan bir fuar bu, ama yankıları ve getirileri anlaşılan o ki, birçok kişiyi daha uzun süreler boyunca etkileyecek.

Bitti.

Cecilia Paredes ve Arthobler Gallery: Kendi ülkesi Polonya’da ve çeşitli ülkelerde kişisel ve karma sergilere imza atan Cecilia Paredes, Contemporary İstanbul’a “Siren in the Sea of Roses” isimli eseriyle konuk oldu. Çeşitli baskı denemeleri, insan bedeni ve doğa bütünleşmesi çalışmalarıyla tanınan Cecilia Paredes bu eseriyle de ilgi çekmeyi başardı.


Merve Sevinç mrvsevinc@gmail.com

etkinlik

Animasyonların İstanbul Buluşması Dünyanın pek çok yerinden, farklı tarzlara sahip bir dolu animasyonun izleyicileriyle buluştuğu 7. İstanbul Animasyon Festivali, pek çok seyircinin yüzünde hafif bir gülümseme bırakarak sona erdi.

Farklı konu başlıklarına göre sıralanan filmler için, cüzi fiyatlar olmasına rağmen, izleme oranı çok fazla değildi. Özellikle pazar günü izlemeye gittiğim filmlerde yer bulamayacağım korkusu yaşamama rağmen, Pera Müzesi’ne vardığımda bu korku yerini biraz hüsrana bıraktı. Taksim’in göbeğinde düzenlenen bir festivale gelen insanların yaş olarak ortalamanın üstünde oluşuna da şaşırmadım değil. Neler izledik? Gösterimler, 23 farklı konu

Festival Ödülleri En İyi Film: Chest of Drawers - Sanni Lahtinen (Finlandiya) (Öğrenci Filmleri arasında olan film, jüriyi etkilemişe benziyor ki büyük ödülün sahibi oldu.) En İyi Türk Filmi: Cutters - Ahmet Şerif Yıldırım / İstanbul - İdil Ar En İyi Öğrenci Filmi: Alambic - Marie Bloch-Laine (Kanada) / On The Water - Yi Zhao (Hollanda) En İyi İlk Film: Matter Fisher - David Prosser (İngiltere) En İyi Müzik Videosu: Elevator Operator - Caroline Attia (Fransa) Jüri Özel Ödülü: La Detente - Pierre Ducos ve Bertrand Bey (Fransa)

Chest of Drawers

başlığı altında sıralanan birçok kısa filmden oluşuyordu. Her türden film bulmanın mümkün olması, şahane bir duygu. Festivallerin en güzel yanı... Bazen ne izleyeceğimi ararken kafayı yeme noktasına geldiğimi düşündüğümde, elime sadece biletimi alıp, benim için seçilmiş filmleri art arda izlemek inanılmaz keyif veriyor. Bunun yanı sıra yeni teknikleri görmek oldukça eğlenceliydi. Çocukluğumuzun çizgi filmlerine benzeyen filmlerden, stop motion tekniğiyle çekilenlere kadar oldukça geniş bir yelpazeye yayılan görsel çeşitlilik kesinlikle insanın hayal dünyasını renklendiren cinstendi. Size burada kelimelerle tarif edemeyeceğim teknikler var. Görseli yazıya dökmek, inanın hiç kolay değil. Festivalin Ağır Topları 7. Animasyon Festivali’nin bir diğer önemi, Oscar’a aday 45 kısa animasyonun 11’inin iz-

leyiciyle buluşmuş olmasıydı. Keza internette ya da DVD olarak bu filmlerin bulunması ve izlenmesi festivaller dışında oldukça zor. Bu sebeple ayağımıza kadar gelen bu fırsatların, nasıl bir şans olduğunu unutmamak gerekiyor sanırım. Bu 11 filmin hangileri olduğunu merak edenler için filmlerin isimleri; Daisy Cutter, Paths of Hate, The Storyteller, Hamster Heaven, Papa’s Boy, Luminaris, Maska, Nullarbor, The Monster of Nix ,The Gloaming ve The Lost Town of Switez. 8. İstanbul Animasyon Festivali’nin tarihi şimdiden belli: 20–25 Kasım 2012. Kaçırdıklarınıza üzülüyorsanız, seneye gerçekleşecek festivale kadar İstanbul Animasyon Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri ve ek etkinlikleri iafistanbul.com adresinden takip edebilir ve o günü ajandanızda hemen işaretleyebilirsiniz. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 23

Bitti.

G

eçtiğimiz ay animasyonseverlere, 7. İstanbul Animasyon Festivali’ni müjdelemiştik. 22-27 Kasım tarihleri arasında onlarca gösterimle Pera Müzesi’nde gerçekleşen festivalde, animasyona doyduk diyebilirim. Size burada izlediğim filmleri tek tek anlatmak pek içimden gelmiyor açıkçası. Çünkü benim de seçimlerim, konu başlıklarına göre oldu. İzlemek istediğiniz filmleri seçmek için, internet sitesini gezerek bilgi alabilirsiniz.


Mert Günhan mert.gun@gmail.com

çizgi roman

D

C Comics, yani namı diğer “Detective Comics” çizgi romancılık adına son yıllarda yapılmış en büyük hamleyi yaparak çizgi roman hayranlarının severek okuduğu bütün serileri yeniden başlattı, yeniden kurguladı. Bu yeniden kurgulama, Batman, Superman gibi serileri takip eden çoğu çizgi roman hayranı için oldukça önemli bir döneme girdiğimizin işareti. Çizgi roman okurları 50 tane seriyi takip etmenin zorluğunu bilirler, özellikle üzerinden 300 sayı geçmiş serileri düşünecek olursak, bu zaten oldukça zor ve pek mantıklı olmayan bir durumdur, bu sebeple bu yazıda sizlerin kafasını karıştırmadan hangi serilerin yeniden başladığını, hangisinin ne ile bağlantılı olduğunu anlatacağım. Justice League Serileri Öncelikle Justice League ve Justice League ile ilgili takip etmeniz gereken serilerden başlayalım. Bu seriler genel olarak birbirleri ile şu anda çok bağlı olmasa bile ileride

24 | Boo! Sayı: 3

Eski Köye Yeni Adet

Çizgi roman severlerin yıllardır okuduğu DC çizgi romanları, “DC Comics New 52” adında yeni bir şekil alıyor, Batman, Superman gibi sevdiğimiz seriler yeniden başlıyor. Onca yıldır çizgi roman olayına girmek isteyip giremediyseniz, şimdi tam vakti! kesin bağlanacaktır. Öncelikle Geoff Johns tarafından yazılan ve Jim Lee tarafından çizilen ana Justice League serisi var, bu isim genel olarak Justice League’in maceralarının ilerlediği ana isimdir. Justice League International ise adı çok fazla bilinmeyen fakat Justice League’e dahil olan diğer kahramanları anlatır. Sırasıyla Justice League’den kendi

adına çizgi romanı olan isimler ise Aquaman, Wonder Woman, The Flash, Captain Atom, The Fury of Firestorm, Green Arrow, Mister Terrific, Savage Hawkman. Ben pek bir Justice League sever olmadığım için bunlardan hiçbirisini tavsiye etmiyorum, illa Justice League okuyacağım diyorsanız ana çizgi romanını okumanız yeterli, geri kalanları hika-

yesel bazda okuması eğlenceli değiller, es geçseniz de olur. Batman Serileri Batman serisinde çok fazla bir değişiklik yok, bildiğiniz ve hatırladığınız kadarıyla (eğer takip ediyorduysanız) hepsi duruyor, tek değişiklik Barbara Gordon’ın Oracle olmaktan çıkıp tekrar Batgirl olarak geri gelmesi sanırım. Burada ana hikaye Batman, Detective Comics ve Batman and Robin sayılarından devam ediyor. Batwing ise Batman Incorporated hikayesinden sonra dünyanın her yerinde oluşmaya başlayan Batman’lerin hikayelerinden sadece birisi. Batman The Dark Knight ise, daha karanlık tonlarda (böyle bir şey mümkünse) bir Batman hikayesi okumak isteyenler için yazılmış. Batgirl, Barbara Gordon’ın hikayesini kaldığı yerden devam ettiriyor. Batwoman, özellikle Batman serisinin en güzel çizimlerini içinde barındırıyor ve Kathy Kane’in hikayesini anlatıyor. Nightwing, eskiden hatırladığımız Dick Grayson, Batman


Okumanızı Öneririz Bu kadar çok isim varken kafanızın karışması çok doğal, ben size bir kaç öneri sunayım en iyisi: -Öncelikle Justice League Dark kesinlikle okunması gereken bir seri olacak. Bunun yanında I, Vampire senelerdir DC çizgi romanlarından uzaktı, tekrar geri geldi, geri gelmişken okumanız elzem. -Ayrıca çizim ve senaryo anlamında Yeni #52’nin en sağlam ismi Batwoman, kesinlikle muazzam, kesinlikle okunmalı. Batman serisini ise zaten komple tavsiye ediyorum. Catwoman ise duruma göre okunabilir, şimdilik oldukça iyi gidiyor.

olarak geçirdiği senelerden sonra daha kuvvetli bir Nightwing olarak sayfalara geri dönüyor. Catwoman ise, oldukça heyecan verici fakat daha çok kadın DC okurlarına yönelik bir hikaye, özellikle Batman’in seks hayatını merak edenler okuyabilir. Birds of Prey’e göz atma şansım olmadı fakat Justice League’den kopan ve eskiden insanların çok sevdiği “Sadece kadınlardan oluşan süper kahraman takımı” konseptini devam ettiriyor gibi. Red Hood and The Outlaws ise anti-kahraman Red Hood karakterinin kendi çapında suçla olan savaşını konu alıyor.

şiklik yok. Superman’in kıyafeti değişmiş tabii, artık tayt giymiyor.

Superman Superman sevmeyen birisiyim, okurken çok sıkılırım, hazzetmem fakat bu sefer en azından Superboy serisi ilgimi çekti, bunun yanında Action Comics ve Superman serileri gene sıkıcı, klasik sevenler için ideal olabilir belki, Supergirl ise yıllardır devam eden hikayenin aynısı, bu alanda bir deği-

Young Justice Genel olarak acemi ve genç süper kahramanları konu alan bir çizgi roman serileri, göze çarpan pek bir şey yok, sevilecek pek bir yanı da yok, açıkçası neden yapıyorlar anlamadım. Teen Titans sanırım bu seriden tek okunabilecek seri, Static Shock, Hawk and Dove, Blue Beetle, Legion of Su-

Green Lantern Lantern serileri DC’nin geri kalanına kıyasla biraz daha geniş kapsamlı, galaktik hikayeleri anlatır. Konsept gene aynı, çok fazla değişmiyor, galakside Lantern’ların savaşı devam ediyor. Bu seriden Green Lantern, Green Lantern Corps ve Green Lantern: The New Guardians oldukça sıkıcı fakat Red Lanterns anlatımı, sunumu ve çizimleri ile gerçekten oldukça hoş ve ilgi çekici diyebilirim.

per Heroes, Legion Lost falan oldukça sıkıcı, gereksiz. The Edge Oldukça enteresan bir seri. Voodoo, All-Star Western, Deathstroke, Grifter, Stormwatch, OMAC, Blackhawks, Suicide Squad gibi daha yaşı geçmiş çizgi roman okurlarına hitap ediyor, tek işe yaramaz isim ise bu seride Men of War, fakat onun da ilgilileri vardır elbet.

The Dark Dark serileri Vertigo’nun iptal edilmesinden sonra Vertigo’yu devam ettiriyor. Justice League Dark’ta Constantine gibi pek çok Vertigo kahramanının hikayesi bulunmakta. Swamp Thing ise geleneksel olarak Dark serisinin ağır toplarından. Animal Man, oldukça ilgi çekici, I, Vampire ise adeta çizimleri ile bir görsel şölen, Resurrection Man özel tavsiyem olmakla beraber Frankenstein ve Demon Knights pek ilgi çekici gelmedi. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 25

Bitti.

“Çizgi roman okurları 50 tane seriyi takip etmenin zorluğunu bilirler, özellikle üzerinden 300 sayı geçmiş serileri düşünecek olursak, bu zaten oldukça zor ve pek mantıklı olmayan bir durumdur.”


portfolyo

Dilan Bozyel dilanbozyel.com dylanbozzy.dphoto.com

Fotoğraftan önceki hayatın nasıl geçti? Geçmesi gerektiği gibi. Çocuk radyosu spikerliği, çocuk tiyatrosu, okul dergileri, ÖSS krizleri, işletme bölümü hatası, müzik dergileri ve sonunda fotoğraf şeklinde özetlenebilir. Fotoğraf çekmeye nasıl başladın? Müzik dergilerine yazarken konser çekimleriyle başladım diyebileceğim gibi kendi karelerimi self timer ile çekmeye başladım da diyebilirim. Sergilenmiş hangi projelerin var? Kurması en keyifli sergi hangisiydi? Karma sergiler de olduğu için eksik cevaplayabilirim, aklıma gelenler: Londra’da bir kişisel sergim, çocuk gelinler ile ilgili Art In Mind festival kapsamında sergim, Sorumlu Blog projesi olan AIDS Vakfı ve Mac ile düzenlenen Bize İyi Kalbin Gerek sergim, Sydney merkezli aynı anda çevrimiçi sergilenen Photography Masters Cup adayları sergisi 3 yıl üst üste, ilk karma sergim olan Istanbul Street Style projesi olan International Fashion Festival, 6.45Gram’da karma Bilinçaltı sergi, Karga’da karma Müstehcen sergi, Asma Sanat Galeri’de karma Beden ve Halleri sergisi, Milk Galeri’de karma Paper Girl sergi Sadi Tekin ile… Eyvah sanki daha fazla var ama ben hatırlamıyorum şu anda. İnternet sitemde ya-

26 | Boo! Sayı: 3

kında güncellenecek olan biyografimde hepsini bulabilirsiniz. Kurması en keyifli sergi diye ayıramam, hepsi ayrı macera çünkü. Ekipman senin için ne kadar mühimdir? Ekipman eğer riske değmeyecek bir ticari iş ise en önemli şeydir. Yok eğer baskı yapmayan, senin yaratıcılığın ve hayal gücüne güvenen insanlar ile iş yapıyorsan ekipmanın hiçbir değeri yoktur. Fotoğraflarını izlerken en çok etkilendiğin fotoğrafçılar kimler? Her röportajımda belirtmekten zevk alıyorum; ben Diane Arbus fotoğraflarını gördüğüm gün (ki bu 21 yaşıma (yine de çok geç) denk gelir) fotoğraf çekmeye karar verdim. O günden beri başkalarının fotoğraflarından deli gibi etkilenemedim gitti. Fotoğraf çekme eylemine özel anlamlar katanlardan mısın, yoksa “sadece severek yaptığım bir uğraş” demek yeterli mi? “Olmazsa olmaz, ölürüm nefes alamam” gibi bir söylemde BULUNAMAM. İnsan her türlü yaşayabiliyor çünkü. Ne ayrılıklar ne ölümler görüyoruz da alışıyoruz. Aynı zamanda sadece “severek yaptığım bir iş” gibi hafif bir şey de diyemem fotoğraf için. Bir çeşit aşk işte.

Fotoğraf çekmekle ilgili geleceğe dair hedeflediğin bir şeyler var mı? Kendi cenazemi çekemeyeceğime göre fotoğrafla ilgili bir gelecek hedefinden bahsetmem saçmalık olur.


15 Aral覺k-15 Ocak 2011/12 | 27


28 | Boo! Say覺: 3


Bitti. 15 Aral覺k-15 Ocak 2011/12 | 29


Geçmiş zamanda asılı kalmış, geçerliliğini her daim koruyacak yazıların yeri burası: Biyografiler, akımlar, araştırmalar, mahaller...

Hulusi Kentmen

Geçen ay anneanne tarifesini kendine uygun bulanlara müjde! Bu kez tonton büyükbabanız burada. Tabi ki pos bıyıkları ve gülen yüzü ile Hulusi Kentmen’den bahsediyorum. Ocak 1912’de Tırnova’da (Bulgaristan) doğan Deniz Kuvvetleri Astsubayı, bizim bildiğimiz “fabrikatör, komiser, hâkim, dede Hulusi” olmak için emekliliğini beklemiş. Aslında ast subaylık döneminde de birkaç filmde (özel izinle) oynamasına rağmen, esas hızı tabi ki emeklilikten sonraya denk geliyor. İlk olarak Hisse-i Şaiya oyunuyla profesyonel olan Kentmen, 1940’ta Sürtük filmi ile sinema hayatına başlıyor. Böbrek yetmezliğinden öldüğü Aralık 1993’e dek tiyatro, kabare, reklam filmleri ve dizilerle çeşitlenerek devam ediyor 2. mesleği. 1967’de Hüseyin Baradan ve Şahin Tek’le, daha sonra da Atıf Kaptan ile topluluk kurarak Anadolu turnelerine de çıkıyor, dönem tiyatrocuları gibi. Kendisine dair bilmediğimiz birkaç hikayeyi biraz araştırınca buluruz gerçi ama kimseyi

yormadan ben yazayım birini: 1920’lerin sonlarında acil dalış denemesi yaparken (o sıralar dalış derinliği azami 150 metre) sistemde bir hata oluşuyor ve denizaltı 165 metre derinliğe iniyor. Bu sırada Hulusi Astsubay duruma el koyup bir düğmeye basarak denizaltının kurtulmasını sağlıyor. Bunun üzerine (muhtemelen emre itaatsizlikten) cezalandırılıyor. Akabinde de mürettebatı ve denizaltını kurtardığı için mükâfatlandırılıyor (tam Türk usulü değil mi?). Ve tesadüfe bakınız ki o denizaltının kaptanı Yüzbaşı Sabit Fahri Bey, sonrasında Türkiye’nin 6. Cumhurbaşkanı oluyor. Biz onu çoğunlukla haşarı oğlunu evlendirmeye çalışırken iyi kalpli, fakir ya da mazbut gelin adayı ile iş birliği yapan zengin fabrikatör olarak bildik. Çok zaman duvarda bir portresinin asılı olduğu evler, fabrikalar ile kendisiyle tanışır ve pos bıyıklarını burup çapkınca gülümsediği final sahnelerine kadar keyifle izlerdik. Ya da torunu ile ebeveyn cep-

hesinde iş birliği yaptığı filmler bir yana, sürekli ölüm döşeklerinden dönüp çılgınca yemek yediği iştah açıcı filmler öte yana, haklıdan yana kayırıcı tavırlarıyla gönlümüzü kazanmış, döneminin demirbaş oyuncularındandır. Tıpkı Adile Naşit ve Münir Özkul gibi onun da gençliğine dair hiçbir hatıra yoktur biz 80 dönemi çocuklarının belleğinde… Neredeyse hiç kötü karakterlere hayat vermemiştir. Yıllar geçse de, Hulusi Kentmen öleli çok olsa da, şimdilerde oyuncular “hep aynı rollerin adamı” diye küçümsense de, bizim kalbimizde yeri bambaşkadır Hulusi Baba’nın. Zira o hep Tarık Akan’la Halit Akçatepe’nin babasıdır, evdeki “pos bıyıklı dede” resmidir, çizgili mayosu, pos bıyığıyla çapkın denizcidir. Sesimiz oraya gidiyorsa, torunlarından selam olsundur! -Melis

5 Yıl Evvel Boo!

Beş yıl önce bugün, halen daha kapak konusu arayışı içinde olmamızın da etkisiyle, gözyaşartıcı bir “gündemi yakalama” kaygısı gözler önüne sererek derginin çıkışından sadece 15 gün sonra gerçekleşecek olan yılbaşı hadisesine değinip normalden farklı bir 30 | Boo! Sayı: 3

yılbaşı geçirmek için öneriler sıralamışız (Esin sıralamış). Bir de ilk dev röportajımızı Murat Evgin’le yapmışız (Nilüfer Açıkalın e-posta ile cevaplamıştı, ondan saylanmaz). Bir yandan da Nükleer Başlıklı Kız röportajı duruyor. Yalnız, dergide moda sayfaları var yav?!

20 Aralık 1939: Türkiye’nin Paris’teki Uluslararası Şarap Kurulu’na katılmasına ilişkin yasa çıktı. Aynı gün 1963 yılında Berlin Duvarı, sadece bir günlüğüne açıldı, 1971 yılındaysa muhteşem bir Kubrick filmi olan A Clockwork Orange gösterime girdi. 22 Aralık 1914: 90 bin kadar askerin ölümüyle sonuçlanan Sarıkamış Harekatı başladı. Aynı gün 1992’de Tanju Çolak, ülkeye kaçak Mercedes sokmaktan 9 yıl hapse mahkum edildi. 23 Aralık 1888: Van Gogh, ağır bir depresyon geçirip kulağını kesti. 1 Ocak 1788: The Times yayınlanmaya başladı. Aynı gün 1891’de penaltı, Stoke City ile Notts karşılaşmasındaki tartışmalardan sonra kural kitabına girdi. 1896’da Wilhelm Röntgen, X ışınlarını keşfettiğini duyurdu, 1934 yılında ise, birçok filme, hikayeye konu olan Alcatraz adası resmen hapishane haline getirildi. 12 Ocak 1951: Uluslararası Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi yürülüğe girdi. Aynı gün 1952 yılında Marshall yardımı diye hatırlanan, 58 milyon dolarlık yardımın yapılmasına onay verildi, yine aynı gün 1969’da Led Zeppelin’in ilk albümü piyasaya sürüldü. 13 Ocak 1923: Futbol Federasyonu kuruldu. Aynı gün 1957’de ilk frizbi üretildi, 1966’da dünyanın en genç ağır siklet boks şampiyonu olan, profesyonel kariyerleri boyunca nakavt olmamış boksörleri nakavtla deviren Mike Tyson dünyaya geldi.

* Vikipedi sağolsun, Sinan Yorulmaz’ın da sağ olduğu kadar.

Sandık

Tarihte Bu Ay*


SANDIK

Eski Medya:

Fast Break “Babaanneni Getir, Bedava Konser Gör” Lafı her açıldığında göz bebeklerim büyüyor, dedesinden masal bekleyen bir çocuk edasıyla bakıyorum boşluğa, 2030 yıl öncesinin elektrik gitarlı müziğinin. Pek fazla belgeleyeni olmayınca da, büyüsü baki kalıyor o günlerin. Konser afişlerini, fotoğraflarını topluyorum elimden geldiğince. Gözüme çarpan bir şey, neredeyse hepsinin ağız birliği etmişçesine tarih hanesinde yılı yazmıyor oluşu. “15 Aralık Perşembe” yetiyor, bize de yılını tayin etmek için takvimleri karıştırmak kalıyor. Mesela şu 13 Mayıs Pazar, Açık-

hava Rock Festivali… Ankaralı topluluk Axe varmış kadroda, 1983 olabilir mi? Ama Devil için 1983 biraz erken gibi, hem Asım Can Gündüz de daha yeni dönmüştü Türkiye’ye. 1985 desek, Axe o kadar uzun yaşamadı sanki, 1984’tür o zaman. Bakıyoruz takvime, 13 Mayıs’ın pazara denk geldiği yıl… Vallaha 1984! Açıkhava Tiyatrosu’nda gerçekleşen bu konserin, Asım Can Gündüz’ün başının altından çıktığını tahmin ettiğim sloganı, “Büyükannesini getiren bedava girer” idi. Başıçeken grup, Gündüz’ün ekibi Ambulans’tı ve yine konserin ilk yarısını “yumuşak ve tatlı”, ikinci yarısını ise “Allah ne verdiyse!” şeklinde geçirip geçirmediklerini merak ederim. Bu arada, yandaki fotoğraf da o festivalden, Axe grubuna ait. -Alper D.

Doksanlı yıllardaki basketbol nedense bambaşkadır benim gözümde, ne günümüz, ne de 60’lar, 70’ler, 80’ler yakalar benzer büyüyü. Üstelik salt NBA de değil, Türkiye ligi, Avrupa ligleri… 8 yıl evvel Armağan’la basketbol geyikleri yapardık, ki o büyülü dönemde oynayan basketçilerin bazısı halen daha forma giymekteydiler. Ben yine her durumda olduğu gibi tepkilerini asgari düzeyde dışarı vurmayı tercih ederken, Armağan’ın ağzından arka arkaya, slogan gibi “Abiiiiii, Bodirogaaaa!” “Rigadu vardı hocaam!” “Ooooooo! Karltın Maaayıııırs!” diye sıralıyordu isimleri heyecanla. Evde İbrahim Kutluay dolayısıyla bir basketbol merakı vardı, her ne kadar ben henüz o yaşta o meraka pek nail olamasam da. Eve Fast Break dergisi girerdi kimi zaman, okumaya üşenir, resimlerine bakardım. Yıllar sonra sahaf gezerken sarı kapaklı sayısını edinince hemen önsözünü açtım ve kimi görüyorum?! Jöleli saçları ve gıcır gömlek-kravatıyla gencecik Kaan Kural’ı. Künyede yazmıyor ama içeride birtakım tanıdık imzalar var: Nejat Sayman, Yiğiter Uluğ, Bilgin Gökberk, Mehmet “Batur abi” Baturalp… Internet’in henüz evlere yoğun bir şe-

80’ler Alfabesi (H-K) Heart / “Alone” (1987): Kökleri 70’lere dayanan ve başını Ann/Nancy Wilson kardeşlerin çektiği Heart’ın 3 hafta boyunca Billboard Hot 100 listesinde 1. sırada kalan hiti Alone, Heart deyince akla gelen ilk parçadır. Intro ve outrodaki piyano ile mest eden parça, power metal ballad listelerinin gediklilerindendir.

INXS / “Need You Tonight” (1987): Genç yaşta kaybettiğimiz, sesiyle, karizmasıyla hala 80’ler deyince akla gelen ilk yıldızlardan biri olan Michael Hutchence’ın vokali ve siyah beyaz klibiyle akıllarda kalan bu şarkı, herhalde gelmiş geçmiş en seksi şarkılardan biridir. 80’lerin olmazsa olmazlarından.

kilde girmemesi sayesinde uzun uzun detay ve bilgi sunma kaygısı var. Upuzun makaleler yayınlanmaktan çekinilmiyor, bir kısmı çeviri olsa bile. 2 sayfalık kapağıyla birlikte toplam 10 sayfa tutan bir Phil Jackson makalesi var ki, bu bir biyografi değil. Bir Numara Yayıncılık tarafından yayınlanan Fast Break, Eylül 1991’de başlayıp Temmuz 1998’de bitmişti. İlk zamanlarında Engin Özerhun, Yiğiter Uluğ gibi isimler derginin başlarındayken, 90’ların ortalarında İsmet Badem dümene geçmişti. En son 2 yıl kadar bir süre ise dergi, Kaan Kural ve Alp Can’a emanet edilmişti. Derginin zarar etmediği söylenir, bu doğruysa Bir Numara tarafından kapatılmış olması basketbol ve dergicilik adına büyük cinayettir. -Alper D.

- Armağan Kanca & Gülin Enüst

James / “Sit Down” (1989): Bu ay dergide de incelediğimiz James, 1989 yılında çıkardığı Sit Down şarkısıyla, konserlerinde binlerce insanın yan yana oturarak yeni aşklara yol almasını sağlamıştı. Aynı zamanda bu şarkıyla James, 80’lerin pozitif yüzünü temsil ediyor.

Kate Bush / “Babooshka” (1980): Benim (Armağan) için bir süper kahramandan farkı olmayan Kate Bush, en iyi kadın vokaller listemde Madonna ile birlikte her daim zirvededir. Sanatçı kavramının tam karşılığı olan KB, Babooshka’da sembolik öğelerin peşinden gidiyor. Bize ise onları çözümlemek kalıyor. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 31


SANDIK

1 Çocukluk Yaptım

Ceyda Zeynep Koyuncu ceyzeykoy@hotmail.com

Bu ay bir zamanların 2 muhteşem “en”i malzememiz oluyor; 80’lerin en kısa çizgi filmi Yakari ve en yuvarlak oyuncağı hulahop.

1 Çizgi Dizi: Yakari

Yakari, hayvanların dilini konuşabilen ve anlayabilen, en iyi dostları küçük Kızılderili kız Rainbow (Gökkuşağı), atı Little Thunder (Şimşek) ve gerektiğinde ona tavsiyeler veren bilge kartal Great Eagle (Büyük Kartal) olan bir Kızılderili çocuğun maceralarının anlatıldığı, Andre Jobin (Job) tarafından 1973 yılında yazılmaya başlanan ve Şirinler’in yapımında da görev alan Claude de Ribaupierre (Derib) tarafından çizilen bir çizgi roman serisidir. Aralarında Türkçe, Arapça, Eskimoca ve Katalonca’nın da bulunduğu en az 17 dile çevrilmiştir. 1983 ve 2005 yıllarında olmak üzere 2 defa çizgi dizi olarak televizyona uyarlanan Yakari ile ilgili tüm bu bilgiler çocukluğunu 80’lerde yaşayan biri için çok da önemli değildir işin aslı. Bizim için Yakari sürekli bir yerlere baraj yapmaya çalışan kunduzlardır, belki daha önce hiç görmediğimiz antiloplar, beyaz balinalar, kutup porsuk-

larıdır, hepi topu 5 dakikacık süren bir çizgi diziyi kaçırmamak için tuvalete çabucacık gidip gelmektir, Fransızca başlangıç jeneriğini anlayamadığımız için anladığımız bir şekle sokup “Sütlü Yakari” diye söyleyerek eğlenmektir. Adile Naşit’in “Uykudan Önce” programı gibi bir dönemin çocuklarına uyku vaktinin geldiğini haber veren unutulmaz çizgi dizidir Yakari. Çocuklar için, 21.30’dan saatler sonra ekranın altına ne idüğü belirsiz tek gözlü bir televizyon getirip “Saat 21.30, haydi çocuklar uykuya” yazıp geçmekten fazlasının yapılabileceğinin, bundan 30 sene önce yayınlanan en önemli kanıtlarından biridir Yakari.

1 Oyuncak: Hulahop

“Amaan hulahop da nedir! Altı üstü basit plastik bir çember!” diyenler hulahopun piyasaya sürüldüğü 1958 yılında tanesi 1.98 dolardan 100 milyon adedin üzerinde satılarak 2 adamı

çok ama çok zengin ettiğini biliyor muydunuz? Başından başlamak gerekirse… En başının neresi olduğunu maalesef kimse bilmiyor. “Hoop” yani Türkçe adıyla kasnak ya da çember o kadar eski zamanlardan beri oynana gelen bir şey ki… Hoop ile ilgili bilinen en eski tarih M.Ö. 500 yılları. Mısırlı çocuklar o yıllarda asma dallarından yaptıkları çemberleri ile oyun oynarken Eski Yunanlılar sert otlardan yaptıkları çemberleri ile egzersiz yaparlarmış. Eski Yunanlılar ve egzersiz denilince akla hemen olimpiyatlar geliyor ancak hemen söyleyelim bugüne kadar o dönemlerOrijinal Adı: Yakari Yapım Yılı: 1983 Bölüm Sayısı: 52 Bölüm Uzunluğu: 5 dakika Türkiye’de Yayınlayan: TRT 1 Yapıt: Fransız Yapımı

32 | Boo! Sayı: 3

de çemberlerin olimpiyatlarda kullanıldığına dair hiçbir kanıt bulunamamış. Çemberler daha sonra 14. yüzyılda İngiltere’de dini seremonilerde kullanılmış ve daha sonra da bir eğlence aracı olarak hem çocuklar hem de yetişkinler arasında popüler olmuş. Hem de öyle popüler olmuş ki o dönemlere ait sağlık kayıtları doktorların, çember çevirmekten ötürü oluşan kırık, çıkık ve kalp krizi vakalarını tedavi etmekle epey uğraştıklarını gösteriyor. Tüm bunlar hulahopun “hop” kısmı. Peki, ne oluyor nasıl oluyor da “Hoop”, “Hula Hoop” haline gelip 4 ayda 25 milSenaryo: André Jobin (Job) Çizer: Claude de Ribaupierre (Derib) Yaratıcılar: Derib & Job Müzik: Étienne Gilbert Tür: Macera


SANDIK

Hulahop ile ilgili gerçekler -Japonya ve Endonezya’da halka açık yerlerde hulahop kullanımı, toplum içinde kalça sallamak edepsizlik olarak görüldüğünden yasaklanmıştır. -Rusya hulahopu “Amerikan Kültürünün Kofluğu”nun bir örneği olduğu için kınamıştır. -Connecticut Üniversitesinden Michael Turvey, Ottawa yon adet satılarak Amerika’nın o zamana kadar gördüğü en hızlı modalaşan nesnesine dönüşüyor? Hula’yı Hoop’la yan yana ilk getiren 1800’lü yıllarda Hawaii Adaları’na giden İngiliz denizciler. Onlar adalardaki yerlilerin yaptıkları Hula dansının, çember çevirmeye (hooping) ne kadar benzediğini ilk fark edenler. Fark etmedikleri şey ise fark ettikleri şeyin ticari potansiyelinin ne denli büyük olduğu. Bunun anlaşılması için ise yaklaşık bir 150 sene daha geçmesi gerekiyor. 1957 yılında Avustralya’da, bambudan yaptıkları çemberlerin insanlara yeterli gelmemeye başladığını gören bir firma ahşap çemberler üretip satmaya başlıyor. Bundan 1 sene sonra, Los Angeles’da bir garajda 1948 yılında kurdukları

Üniversitesi’nden Ramesh Balasurbramaniam ile birlikte, çember çevirmenin (hulahooping) dinamiğini açıkladığı çalışmasıyla fizik dalında 2004 yılı Nobel ödülünü kazanmıştır. -07.07.07, 08.08.08, 09.09.09, 10.10.10 ve 11.11.11 tarihleri Dünya Hulahop günü olarak kutlanmıştır.

Wham-O isimli şirketlerinde sapan üreten iki çocukluk arkadaşı Richard Knerr ve Arthur Melin kendilerini ziyarete gelen bir Avustralyalıdan duydukları bu tahta çemberleri, çeşitli renklerde plastikten üretip patentini almaya karar veriyorlar. Ancak binlerce yıldır kullanılan bir nesne olduğundan ve sadece malzemeyi değiştirmek patent almak için gerekli olan orijinalliği karşılamadığından maalesef bu konuda başarılı olamıyorlar ama başardıkları bir şey var ki bu da onlara yetip artıyor; Hula Hoop’u ticari marka adı haline getirmek. 60’ların ortalarına doğru hulahop fırtınasının yavaş yavaş dinmeye başladığını gören Knerr ve Melin, içine çevrildikçe ses çıkartacak bilyeler koyarak popülerliğini koru-

mayı deneseler de hulahopun 70’li yılları ilk çıktığı zamanlara nazaran daha sessiz sedasız geçirmesine engel olamıyorlar. Ancak her ne oluyorsa hulahop çılgınlığı 1980’lerde aniden geri dönüyor. Bu öyle bir dönüş ki New York Times bunu anlatmak için 5 Mart 1988 tarihinde “Hulahop Tekrar Canlanıyor” başlıklı özel bir yazı yayınlıyor. 2000’li yıllara geliyoruz da hulahop tarih mi oluyor? Kesinlikle hayır. Egzersiz kısmı daha ağır basmakla birlikte hulahop hala gündemde. Bugün internete girdiğinizde hulahop hakkında onlarca sitenin yanı sıra, 2011 yılında Amerikan Egzersiz

Konseyi’nin sponsorluğunda yapılan “Bir egzersiz olarak hulahop çevirmenin yararları” isimli araştırmanın sonuçlarını da bulmanız mümkün. Eğer siz de bu zamana kadar hulahopu düşürmeden çevirmeyi bir kez olsun denemiş olanlardansanız yazının sonuna gelmişken yapılacak en güzel şey; Billy Joel’in 1959 yılının en önemli olaylarını anlattığı ve bunlardan biri olarak hulahopun da içinde yer aldığı “We Didn’t Start the Fire” şarkısını dinlemek ya da hulahopun icadının hikâyesini konu alan Tim Robbins ve Paul Newman’ın da oynadığı Coen Kardeşler’in “The Hudsucker Proxy” filmini izlemek olacaktır. Ha “Düşürmeden çevirmeyi denemek mi! Çok daha iyisini yapabilirim” diyorsanız o zaman durduğunuz kabahat, eğlence sizi bekliyor, 30 dakikada yakacağınız 200 kalori de cabası… 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 33


Melis Mine Şener laysamina@yahoo.com

mitoloji

Ne Mutlu Onu Yanında Bulana… Kuytulara saklanmadan yürümek için yağmurların altında, şemsiye gerekir. Şemsiyeyi taşımak için yağmur yağacağını bilmek. Yağmur yağacağını bilmek için bulutların dilinden anlamak. Bunun için de gökyüzüne bakmak. İşte bunun için de akıl gerekir, neyi nerede arayacağını bilmek için…

Z

ekâ, savaş, bilgelik, strateji, sanat ve el işlerinin tanrıçası Athena, ana baba yönünden yüzü gülmeyen bahtsız tanrıçalardan biridir. Bir söylentiye göre Zeus, Metis’i baştan çıkartır ve Metis hamile kalır. Bunun üzerine Gaia, Zeus’a Metis’in ilk doğacak çocuğunun kız olacağını, ancak Titanlar Metis’e yaşama hakkı tanırsa zaman içinde Zeus’un yerini alabilecek bir erkek evlat verebileceğini söyler. Bunun üzerine Zeus hikmet tanrıçası Metis’i yutar. Tabi Metis de içeride boş durmaz ve Athena’ya bir kalkan ve zırh hazırlar Zeus’un içinde. Derken Zeus bir gün Libya’daki Triton gölü kıyısında yürürken kuvvetli bir baş ağrısına yakalanır. Demir ve ateş tanrısı Hephaistos’u çağırır. Başını balta ile yarmasını ister. Hephaistos baştan gönüllü olmasa da sonunda kabullenir ve Zeus’un kafasını yarar. Böylece Athena Zeus’un alnından kalkanlı ve zırhlı bir şekilde çıkar. Akıl denen sihir perisi, Athena Bir balıkçı deniz kenarında balık tutarken, yaşlı bir adam 34 | Boo! Sayı: 3

görür. Adam yaşlı, yorgun ve açtır. Balıkçıdan yardım ister. Balıkçı da bu yaşlı adamı alıp evine götürür, yemeğini bölüşür onunla. Bunun üzerine yaşlı adam silkinir ve gerçek kimliği ile balıkçıya görünür. Denizlerin hâkimi Poseidon’dur bu yaşlı adam. Yaptığı iyilikten ötürü balıkçıyı ve balıkçının köyünü ödüllendireceğini söyler. Köyün tanrısını sorar. Tesadüfe bakın ki köyün tanrıçası Athena’dır. Bir anda ortaya çıkan Athena ile Poseidon köyü paylaşamaz ve Zeus bir yarışma yapılmasına, köye en değerli armağanı verenin köyün tanrısı / tanrıçası olmasına karar verir. Bunun üzerine Poseidon yabasını toprağa vurur. Topraktan yelesi gür, toynakları sağlam, doru bir at belirir. Poseidon at ile uzak diyarlara gidebileceklerini anlatır köydekilere. Herkes beğenir. Sıra Athena’ya gelince, o da mızrağını vurur yere. Bu kez küçük bir fidan çıkar topraktan yavaş yavaş büyümeye yeşil yapraklarını açmaya başlar. Poseidon gülerek bunun ne işe yarayacağını sorar. Athena başlar anlatmaya, meyvelerini yersiniz, saklayıp yaz kış karnınızı doyurursunuz. Meyvelerini ezip yağını kullanabilir-

Üstte, Athena perilerin yanındayken. Daha üstte, Arachne’yi örümceğe dönüştürürken. İki resim de 1600’lerde Antonio Tempesta tarafından çizildi. Karşı sayfadaki resim Paris’in yargılanmasını gösterir, Joseph Hauber tarafından 1819’da yapılmıştı.

siniz, yağı yaralara ilaç olur, midelere merhem, yemeklere lezzet, kandillere ışık. Meyvelerin çekirdekleriyle ya da kuruyan dallarını keserek ateşinizi beslersiniz, yapraklarını

kaynatır içersiniz, şifa dağıtır diye. Bu ağaç, zeytin ağacıdır. Yarışmayı Athena kazanır. Köy zamanla büyür ve Athena adına tapınaklarla süslenen Atina şehrine dönüşür.


Paris’in Yargısı Truvalı Paris’in dünyadaki en güzel kadının aşkı uğruna Afrodit’e verdiği elmayı bilir misiniz? Nifak tanrıçası Eris’in, Thetis ve Peleus’un düğünlerinde (kendisi çağrılmayınca hasetinden çatlayarak nifak tohumları ekmek için) derneğin ortasına attığı şu altın elma hani. İşte o elmayı en güzel tanrıçaya verme görevini Paris’e devrederek bu tehlikeden sıyrılan Zeus, Paris’i Hera, Athena ve Afrodit’in önüne atar. Aşkı seçen Paris ise Athena ve Hera’nın düşmanlığını kazanır Helen’in kalbi ile birlikte. Bu meşhur sahne de pek çok sanat eserinde vücut bulur görüldüğü üzre...

Aklın simgesi olarak bilinen Athena’nın simgesi olan hayvan elbette ki öncelikle baykuş sonra da yılandır. Zeytin dalı da (zeytin ağacının Athena’nın ağacı olmasından) Athena’nın sembollerindendir. Bilimin, sanat ve zanaatın tanrıçası da sayılan tanrıça uygarlığın, el sanatlarının, tarımın koruyucusu, dizginin yaratıcısıydı; atları ilk ehlileştiren oydu. Bunların yanı sıra trompet, flüt, çömlek, tırmık, saban, gemi ve savaşta kullanılan at arabası onun icatlarından sayılır ve ilk kaval çalan tanrı soylu kabul edilir. Başında miğferiyle genç bir kadın olarak görünen Athena’nın en önemli simgelerinden biri ön yüzünde Medusa’nın başı olan kalkanı Aegis’tir. Athena sık sık Pallas sıfatıyla anılır (Ti-

tan savaşlarında Pallas’ı öldürüp kendine miğfer yaptığı bu yüzden de bu şekilde adlandırıldığı söylenir. Hatırlarsanız, el işlerinin de tanrıçası olduğu için deriden miğfer yapması çok zor olmasa gerek!). Roma mitolojisinde de Minerva olarak bilinir. Athena’nın hiç yoldaşı, sevdiği olmamıştır anlatılarda, işte bu yüzden Athena Parthenos yani “Bakire Athena” olarak da bilinir. En yakın arkadaşı, yoldaşı zafer tanrıçası Nike’dir. Athena pek çok yönden Artemis’in karşıtıdır. Athena’nın Yunan uygarlığı öncesinden gelen bir tanrıça olduğu ve daha sonra Yunanlılarca benimsendiği sanılır. Ama Yunan ekonomisi, Minos uygarlığından farklı olarak askerî temele dayandığı için, Athena başlangıçtaki evcil işlevlerini korumakla birlikte giderek bir savaş tanrıçasına dönüşmüştür. Yalnız her zaman Ares’ten farklıdır. Ares gibi öfke peşinde değil planlı savaşların içindedir Athena. Koruduğu kahramanlara savaşın hilelerini, siyasal beceriyi, doğru düşünüş ve görüşü öğretir. Güzel sanatları ve bilgeliği korur, kentlerin yaşamasını

sağlar. Kısacası Athena her zaman kazanan tarafta oynar. Kim söylemiş güzellikle işi olmaz diye? İyilik timsali bilinen tanrıçanın, Hera gibi düzenbaz ve kindar yönleri de vardır. Kendisine rakip olarak gördüğü Afrodit ve Ares’e karşı çok acımasızdır. Söylentiye göre ölümlü bir kadın olan Medusa güzellikte Athena’dan fazla anılır olunca ve hatta Poseidon Medusa ile Athena’nın tapınaklarından birinde birlikte olup Athena’nın tapınağını kirletince Athena çok sinirlenir ve önce saçları yılan, bakışları baktığını taşa çeviren bir Gorgon’a çevirir Medusa’yı. Ama bununla da doymaz, Perseus’a emrederek kafasını kestirir, başını da kalkanının üzerine takmıştır. Dokuma ustası Arakhne’yi dokumaları ile böbürlenip kendisi ile yarışır dokumalar yaptığını iddia edince örümceğe çevirerek sonsuza kadar lüzumsuz dokumalar ve örgüler yapmaya mahkûm etmiştir. Ama haklı olanın yanında durur yine de (en azından ona göre haklı olanın), Truva savaşı sonrası Odysseus ve ailesinin kaderi onun elindeyken adaletin üstünlüğü-

nü düşünür, Odyseseus’a acır, çabalarının boşa gitmesini önler, ona yardım eder. Ayrıca bakire olmasına rağmen çocuğu gibi bilinen Erikhthonios’a dair de bir söylence vardır: Tanrı Hephaistos, herhalde ki karısı Afrodit’ten yüz bulamayınca bir gün Athena’ya karşı olan hislerine yenik düşer ve tanrıça Athena’yı kovalamaya başlar. Koşarken boşalan Hephaistos’un menileri tanrıçanın bacağına gelir. Tanrıça bunları silip toprağa atar ve bu ilişkiden yılan bacaklı Erikhthonios doğar. Ancak Athena bu oğlana kıyamaz ve onun yetiştirilmesine yardım eder. Velhasıl savaşın tanrıçası tüm kadınlar gibidir yine de. Öfkeli, kıskanç, vefakar, anaç, duygulu, adaletli, kaprisli, yalnız, güçlü, zayıf… Kendi yöntemlerine göre savaşan, sözlerinde direten inatçı bir tanrı soyludur öte yandan. Diğer tüm tanrı soylular gibi karmaşık… İşte bu yüzden, korkutur biraz. Biraz da düşündürür. Doğruyu, eğriyi… Ama gelin siz fazla düşünmeyin. Bir sonraki sayıya dek var olan en mükemmel düzenle, Kaos’la kalın. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 35

Bitti.

Söyle bana ey Peri, nedir emarelerin? Athena annesinden aldığı bilgeliği ve babasından aldığı savaşçılık yeteneği ile savaş stratejilerinin ustası olmuş, Truva Savaşı’nda Ares’i alt etmiş, Truva atının yapımı için Akhalar’a akıl vermiş ve savaşta kazanan tarafta yer almıştır.


Melis Mine Şener laysamina@yahoo.com

edebiyat

Şiirin Gizli Tanrıçası: Birhan Keskin Boğaz’dan geçerken sular dalga dalga laciverte koyulup köpürüyor. Sabaha hâkim olan kasvet. Bu yazı yazılırken intihara meyyal kişilerin teşebbüslerinde artış görülmüştür, biliyorum. Su onları çağırır, biliyorum. Beni de çağırır çünkü bazı, duyarım… O lacivert-yeşil sular insanı çağırınca aklıma hep aynı dizeler düşer benim: “Aklıma suyun intiharı geliyordu hep / Şelale denince”

N

e Ömer Seyfettin ve Kemalettin Tuğculardan geçtim; ne Orhan Veli’den, Nazım Hikmet’ten döndüm; ne Jules Verne’i bıraktım yarı yolda, ne Tolkien’i, ne de Trevanian’ı... Ne Moliere’e sırt çevirdim, ne de Shakespeare’in oyunlarını unuttum. Ama her zaman en derin sevdayı hep şiire büyüttüm içimde. Klasik (herkesçe bilinen) pek çok şairi severim sevmesine ama yeni şiire ısındığımı söyleyemem çok. Bu şiirleri yazanlar affetsinler beni, ama süslü kelimeleri yan yana koyup şiir yazmayı, böyle yazılmış şiirleri okumayı, sevmedim; sevemedim bir türlü. Ama yazan Birhan Keskin gibi yazıyorsa eğer, istediği gibi dizebilir kelimeleri. İster tek tek saplasın içimize, isterse bir buket yapıp usulca mezar taşımıza, yanı başımıza bıraksın. Ne söylese, ne sussa, kabulümdür.

36 | Boo! Sayı: 3

Ufacık Tefecik İçi Derya Şiirlik Yazık ki tanışmamız epey zamanlar sonradır onun kelime dizmeye başlamasından. Ece Temelkuran’ın Kalp Yiyen adlı yazısında (3 Mart 2006, Milliyet) haberdar oldum varlığından ilk defa. O dizeler ki, okuyunca değdikleri yerleri ve o mor kitabı (Kim Bağışlayacak Beni) aynı dertten muzdarip bir can ile arayışımızı unutmamı mümkünsüz kılar, beni üstatla tanıştıran ilk göz ağrım oldular. Şimdi girizgâhı tamamlayıp o gizli efsaneyi, şiirin saklı cennetinin tanrıçasını anlatmaya başlayalım. Artık boy vermenin zamanıdır çünkü… Şiirlerini okuyunca boğazınız düğüm düğüm olur. Bir yumruyu soluk borunuzun tam ortasına sıkıştırır, öyle ki iki üç nefes çekersiniz ama yine de hava gelmez. Yutkunsanız ge-

çecek sanırsınız, yutkunursunuz geçmez. Ama bu düğümleri atan, içinizi yakan kadının (ki baştan kadın olduğunu anlamayıp erkek olduğunu zannedenler çoktur, neden iyi yazan şairlerin hep erkek olması lazım geldiğine inanılır ki?) kırılgan, narin biri olduğunu düşünmeden edemezsiniz. Kelimeleri öyle bir seçer ki sanki karşınızda biri varmış, elinde de bir hançer; işte o hançeri kalbinize saplayıp orada çeviriyormuşçasına içinizi acıtır. Ve bu kadın belki de dünya

üstünde yazılmış en güzel şiirleri (her şeyden önce ana dilimizde yazmış olması bence güzel kılandır şiiri) boğazımızdan, gözümüzden, kulağımızdan zehir gibi içimize akıtır. O narinlikle bu katli nasıl becerebildiğine şaşarım. Komşu Kapının Ürkek Kızı İşbu kadın 1963’te Kırklarelinde doğmuş (böylece tüm Trakyalılar gibi otomatikman hemşerim olmuş), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fa-


1991 ile 2002 arasında beş şiir kitabı yayımlanmıştır: “Delilirikler” (1991), “Bakarsın Üzgün Dönerim” (1994), “Cinayet Kışı + İki Mektup” (1996), “Yirmi Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu” (1999), “Yeryüzü Halleri” (2002). Daha sonra bu ilk beş kitap “Kim Bağışlayacak Beni” adıyla (2005) tek ciltte toplanmıştır (yukarıda bahsi geçen mor kitap işte bu). İlk eserlerinin toplandığı bu kitap ve hemen ardından “Ba” (2005) isimli şiir kitabıyla 10. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü kazanan Birhan Keskin, Gülten Akın’dan sonra bu ödülü alan ikinci kadın şairdir. Keskin’in “doğayı ve insanın doğasını bütün açmazları, sorunları, çatışmalarıyla ürpertici bir şiir diline dönüştürmenin yetkin bir örneğini oluşturduğu” için ödüle değer görüldüğü belirtilmiştir. Bir dönem Koçbank’ın sadece kendi müşterilerine gönderdiği “Younique” dergisinin editörlüğünü yapmıştır. Ardından aynı yıl “Y’ol” isimli kitabını okuyucusunun önüne koymuştur. Uzun süren bir bekleyişle 2010 yılına kadar yolunu gözlediğimiz Birhan Keskin, “Soğuk Kazı” ile 2010 Nisanı’nda kapımızı çalmış, 2011 Mayısı’nda da bu kitapla Kırmızı Yayınları’nın 4 yıldır düzenlemekte olduğu “Metin Altıok Şiir Ödülü”ne layık görülmüştür. Kapatın Perdeleri, Kapatın… İnsan denen barbarı anlatmada üstüne olmayanlar bu barbarlıkla en çok kucaklaşanlar, bu barbarları en çok tanıyanlar mıdır? Beslediğimiz akrepler kendimizden bildiğimiz barbarlıktan mı güçlenir? İçimizde biriken öfkeleri, savunmacı çığlıkları daha önceleri maruz kaldığımız darplardan

Bir Tadımlık Şiirler Küçük alıntılar üzerine yazacaklarım var yine. Şiirlerini okurken Birhan Keskin’in, içinizde sesini duyacağınızdan eminim, benim duyduğum gibi. İşte o zaman, bir gülümser ve kendinizi bir “aferin” gülümsemesi ile ödüllendirirseniz bu yazı amacına ulaşmış olur efendim. “Geç benden, ben dururum, ben beklerim, geç benden, Ama nereye geçersin benden ben bilemem.” Bazı insanlar vardır, herkes gitse de onlar gitmez. Vazgeçmez, bekler. Ömür tüketir bir bilinmezliği beklerken, günleri bir bir ardında bırakır da gidenlere bir ah etmeden sessizce “durur”. O insanlardan çok kalmamıştır aslında günümüzde. Belki annelerimizin (babalarımızın bile değil, yalnız annelerimizin) arasında vardır o peygamber sabırlı, ulvi insanlardan. Ve o insanları bırakıp bir yerlere gidenler aslında gittikleri yerlerde o insanlardan olmadığını belki çok sonra, “iş işten geçtikten sonra” fark edeceklerdir. “İnsan olan yerlerim çok ağrıyor, Olsun, yine de sen kapanma, Bu sıra benim, yerine bırak ben incineyim.” İnsanlığını unutanları az mı görüyoruz her gün televizyonlarda, gazetelerde, sokaklarda? Çiçeklerle konuşup, sardunya büyüten kaç kişi kaldı etrafınızda? Kaç tanesi isim takıyor onlara? Kaç kişi adaletle paylaştırıyor sefayı da, cefayı da? Kaç kişi bir başkası yerine yük taşıyor omuzlarında?

büyüttüğümüz su götürmez aslında. Biz bilmesek de… Hep korumaya çalışmamız kendimizi, hani işte o eski incinmelerden. Bunları anlatmak için ille de yaşamak gerek mi sorusuna hayır cevabını veriyo-

“Balkonlarınız çok yüksek sizin, baş döndürüyor Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor...” Ece Temelkuran’la kardeş sanmama sebep Temelkuran’ın her vesile ile ondan bahsetmesi mi yoksa benim o ikisini birbirine yakıştırmam mı bilmiyorum. Ama sanki ikisi de aynı asaletle söylüyormuş gibi geliyor bana yüreklerinden çıkararak…

“Kendi sarmalında Döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin Kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.” Aklını gitmekle bozan kaç kişi kaldı? Ki kalmayınız, yerleşik hayat yeğdir muhakkak, yerleşik kalınız. Gitmeleri bize bırakınız. Ama Kavafis’in dediği gibi kendimizi takip ettikçe biz, hiçbir yere gidemez ve hiçbir yere dönemeyiz. Hep, hep gideriz…

“Ateşin tam ortasında Soğukta yıkandım” Kaç kere bırakıp gitmek istedim hayatı, kaç kere yapamadım. Kaç kere etrafım gürül gürül bir ormanken, harıl harıl bir cehennemken ben yalnız ve tek başıma ve buz gibi durdum. Gitmek istedim gidemedim, yanmak istedim yanamadım. Ateşler ortasında buz gibi ve yapayalnızdım.

“Bir yerden aşağı, çok aşağı düştüm, Zaman gri solgun bir koridordu, orada çok üşüdüm...” Gözlerimdeki dalgalanmanın sebebi nedendir bilmiyorum. O üşümeleri hissetmek neden? Ama bu düşüşleri anlayabildikçe – anlayabildiğimi düşündükçe belki – daha bir üşüyorum. Sanki ben de daha, daha aşağılara düşüyorum.

“Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?” Ayrıntılara bakmayı bilenler içlerindeki şeytanla çarpışmaktan yorgun düşenlerdir belki. Onanmaz bir kırıklıkla yaşayan bu savaşçılar her “şey”in altındaki diğer “şey”leri görmede ustalaşırlar ki Birhan Keskin de işte bunlardan biridir.

“Ben seninle sevgilim Mutsuz ama bahtiyardım” Şeytanla yüzleşen insanların dikkatini çekecek bir ayrıntı daha belki. Mutlu olmakla bahtiyar olmak, huzur ve dinginlik, sebep ve neden… Belki bunları fark ettiğimizde bizler de mutsuz ama bahtiyar oluruz.

“Dürtme içimdeki narı Üstümde beyaz gömlek var” Bin yıllarca ömrüm olsa, binlerce şiir okusam üstüne daha güzeli olmayacak belki. Şimdilerde uzaklarda, çok uzaklarda bir dostu peşinden aklıma sürükleyen bu dizeler kalp kırmanın ne kolay olduğunu simgeler bende. Bir dokunuşun nasıl her şeyi parçaladığını…

“Kalbimin kenarında atını durduranlar için Akrep beslemekteyim.” Kendimizi korumayı öğrenebildik mi bugüne kadar? Öğretilmeli mi öğrenilmeli midir gerçi? Öğrendiklerimizle kendimizi korudukça hepimiz o akrepleri beslemeye başlıyoruz belki. Ki o akrepler o atları bizden uzak tutsunlar.

rum. Çünkü biliyorum ki, tıpkı Birhan Keskin’in de dediği gibi aslında hepimiz barbarız zaten. Yaşamasak da biraz gözlesek etrafı, yaşananları anlamak mümkün…

Kapatın perdeleri, kapatın. Kış üstümüze iniyor. Nasıl ki bütün baharlar yorduk insanları ve onlar da bizi, şimdi tabiatın ağlarını üstümüze örmesi ve bizi dinlendirmesi gerekiyor. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 37

Bitti.

kültesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirmiştir. 1995-1998 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte“Göçebe” dergisini çıkarmış, çeşitli yayın kuruluşlarında da editör olarak çalışmıştır.


Gülin Enüst gulinenust@gmail.com

eskici

“Hadi Otur Yanıma” Deyip Kalbimizi Çalanlar

80’lerde Manchester’dan çıkan ve yavaş yavaş ünü dünyaya yayılan James, mütevazi tavırları, gösterişten uzak yapısı ile her zaman bir adım arkada durdu. Fakat elbette bu, grubun müziğini daha az ilgi çekici yapmıyor. Henüz hala tanışmadıysanız, ya da pek iyi tanımadığınızı düşünüyorsanız, James kesinlikle kaçırılmaması gereken bir grup. 38 | Boo! Sayı: 3


I

ndie nedir diye merak edip biraz kaynak araştırması yaptığınız zaman, karşınıza ilk çıkan gruplardan biri, James. “Hayret, ben hiç duymamışım” diyorsanız eğer, evet duymak için biraz geciktiğiniz doğru ama bu durum çok da anormal sayılmaz, zira James ana akım medyada kendine çok fazla yer bulan bir grup değil. Bu durumun sebeplerini ilerleyen satırlarda bulacaksınız. Benim James ile tanışmam ise çok sıkıldığım bir yaz akşamı radyo dinlerken bir anda muhteşem bir vokal duyup, yakalayabildiğim şarkı sözlerini aceleyle bir kenara not etmemle başladı. Daha sonra biraz araştırdığımda şarkının adının “Say Something” olduğunu öğrendim ve bu grubun peşini bırakmamaya karar verdim. Bu yazıda grubun kuruluşundan 1998 yılına kadar olan albümlerini inceliyor olacağız. 1998’den sonrası, başka bir yazının konusu. Başlangıç James’ in kuruluş aşaması aslında biraz karışık. Öncelikle belirtmeliyim ki, grubun kuruluş yeri Manchester, namı diğer “Madchester”. Brit pop akımının başlangıcında ve yükselmesinde çok önemli bir yere sahip. New Order, The Stone Roses ve The Charlatans gibi pek çok önemli grubun da çıkış noktası aynı zamanda. James grubunun kurucu üyeleri olan Paul Gilbertsen ve Jim Glennie, Venereal and The Diseases adıyla yola çıkarak birkaç konser veriyorlar. Bu süreçte farklı isimler de deneniyor grup için. 1982 yılındaysa, James deyince akla gelen ilk isim, grubun esas adamı olan Tim Booth çıkıyor sahneye. Tim Booth oldukça eksantrik bir kişilik, grubun dikkatini Manchester üniversitesinin diskosunda dans ederken çekiyor. Bu yıl 6 Ekim’de Maslak Refresh the Venue konserine gelenler Tim Booth’un kendine has dans stilini gördükleri için bu duruma pek şaşırmayacaklardır. Grubun internet sitesinden edindiğimiz bilgiye göre, Tim Booth bu es-

nada oldukça sarhoşmuş ve sabah kalktığında elinde yazan numarayı arayınca durumun farkına varmış (iyi ki!). Tim Booth’un gruba katılmasıyla birlikte grubun çalışmaları hız kazanıyor. Her ne kadar başta yalnızca dansıyla gruba katkıda bulunsa da Tim Booth, bir süre sonra vokale geçmiş. Bunun nasıl olduğuyla ilgili pek detaylı bilgi yok. Asıl ilgi çeken noktalardan bir diğeri de grubun tekrar isim değişikliğine gitmesi. 1982 yılının Ağustos ayında, grup James adını almış. Aynı yıl kurulan The Smiths gibi, İngiltere’de çok sık bulunan bir ismi seçmiş grup. Akılda kalıcılığıyla kesinlikle doğru bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Aynı dönemde, benzer bir stille ortaya çıksalar da, The Smiths daha ön planda bir grup oldu, bilindiği üzere. Bunda mutlaka Morrissey ve Marr ortaklığının olduğu kadar, Morrissey’in çok dikkat çekici ve biraz da aykırı bir adam olmasının payı var. James için aynı şey söylenemez çünkü grup belli bir süre daha bağımsız bir grup olarak yola devam etti. Haçienda! Haçienda da neyin nesi? Hemen bu soruyu cevaplandırıyorum. James’in öncelikle Manchester sınırlarında, daha sonra da İngiltere’de tanınmasında büyük payı olan bir yer, Haçienda Club. Manchester’da ki Madchester akımının ortaya çıkmasında ve büyüyüp bir çığa dönüşmesinde de rolü büyük. The Smiths, New Order ve hatta Madonna’nın bile sahne aldığı önemli bir kulüp olma özelliğine sahip. 90’ların ortasına kadar brit pop akımına yön veren ve dünyanın en tanınmış gece kulüplerinden biri olan Haçienda, house müzik için de önemli bir merkez olarak varlığını bir süre daha sürdürüp, sonradan kapandı fakat, hem brit pop için, hem de James tarihinde önemli bir yeri olduğundan, es geçilmemesi gereken önemli bir nokta olma özelliğini sürdürüyor.

Ve Yükseliş Başlar Aslında hemen hemen aynı zamanlarda çıkmasına rağmen, James bir süre New Order ve The Smiths gibi grupların konserlerinde ön grup oldu. Hatta Morrissey’in dönemdaşları arasında tek sevdiği ve ciddiye alınacak kadar iyi müzik yaptığını söylediğini düşündüğü grup olma payesine de erişti (hiçbir şeyi beğenmeyen ve her şeye bir kulp takan Morrissey’den gelince aslında bu büyük bir iltifat). Grubun The Smiths ile ortaklığı belli bir süre daha devam etti, ünlü Meat is Murder turunda da kendilerine eşlik ettiler. Kaderin garip bir cilvesidir ki, The Smiths zirvedeyken dağıldı fakat James bir süreliğine dağıldıysa da günümüzde hala aktif olarak devam etmekte. Aynı şeyi The Smiths için istemekten kendini alamıyor insan. Fakat bu, oldukça imkansız diyebiliriz. Zira Marr ve Morrissey birbirlerinden hiç hazzetmiyorlar. Daha önce iki EP çıkaran grubun 3. EP’si Sit Down, ilk albümden önce grubun adını biraz daha geniş bir kitleye duyurdu. Bu arada yanlışlık olmasın, grubun daha sonra yayınlanacak olan meşhur Sit Down single’ıyla karıştırılmasın bu EP, çünkü o zaman şarkı daha yazılmamıştı, durum yalnızca bir isim benzerliğinden ibaret. İlk albüm Stutter, 1986 yılında geldi ve eleştirmenlerden güzel not aldı. Stil olarak baktığımızda, grubun sonraki dönemlerinden daha kaotik yapıda bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. Ben grubun sonraki dönemlerini duyarak James’e alıştığım için, ilk albümün havasına pek aşina olduğumu söyleyemeyeceğim.

Fakat yine de Johhny Yen James diskografisine baktığımda öne çıkabilecek potansiyelde olduğunu düşündüğüm bir şarkı ve bence ilk albümün en iyi şarkısı. Sit Down! Bu şarkıyı anlatmak için nereden başlanması gerekir, bilemiyorum. James için en çok tanınan şarkılarından biri olarak, grubun bazı hayranlarının fazla abartılmış olduğunu düşündüğü fakat benim bu görüşe hiç katılmadığım, bence muhteşem bir şarkı. Kimine göre güzel bir ilan-ı aşk şarkısı, kimine göre bir dostluk şarkısı, ama her koşulda insana müthiş bir pozitiflik aşılayan, koşma isteği uyandıran bir şarkı, Sit Down. İlk olarak 1989 yılında yayınlanan Gold Mother albümünde, hak ettiği ilgiyi bulamadı fakat daha sonra 1991 yılında beklenenin çok daha üzerinde bir ilgiyle listelerde 3 hafta boyunca 2 numarada kaldı. Haçienda’da çalındığında içerde dans etmekte olan herkesin şarkı başlar başlamaz topluca oturması, bir süre sonra konserlerde de bir gelenek haline geldi (ki bu durumda seyircilerin sahneyi işgal ettiğini söylemiş Tim Booth). Sit Down, 6 Ekim 2011 İstanbul konserinin de en güzel anlarını yaşatan şarkı oldu, her ne kadar pek oturan kimse olmasa da. Gold Mother albümüne geri dönersek, grubun üye sayısının bu albümde 7’yi bulduğunu söylemek isterim başta. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 39


James’in zaten en garip özelliklerinden biri de, sürekli bir üye sirkülasyonu içinde olması. Seneler devam ettikçe grup üyeleri de pek çok kez değişmiş o yüzden ben detaylı olarak her bir üyenin üzerinde durmayacağım. Gold Mother’ın öne çıkan şarkısı Come Home. Efsane bir açılış denebilir, albüme daha iyi bir başlangıç olamazdı. Sevdiğini fırlatıp atsa mı, yoksa dön diye yalvarsa mı bilemeyenlerin, arada gidip gelenlerin şarkısı olan Come Home, dinlemeden geçmemeniz gereken bir şarkı. Klibinde lüle lüle saçlı bir Tim Booth gördüğümüz şarkı, sözleriyle bir kendi kendine serzeniş şarkısıyken, müziğiyle sizi zıplatma özelliğine sahip şarkılardan. Bir yerlerden tanıdık geldi mi bilmem, benzer durumlar The Smiths şarkı40 | Boo! Sayı: 3

larında da sık sık görülen bir durumdur. 1990 yılında Glastonbury festivalinde de bu albüm ile adından oldukça söz ettirmiş grubumuz James. Zaten grubun canlı kayıtlarını izlediğinizde/dinlediğinizde tam bir performans grubu olduklarını anlıyorsunuz. Her ne kadar grubun pek çok üyesi zaman içinde değişmiş olsa da, belki de Tim Booth’un sayesinde bu özelliğini hiçbir zaman yitirmemiş James. Ayrıca albüm de James’in zincirlerini kırma albümü olarak görülebilir çünkü bu albümün sonrasında oldukça önemli, hatta belki de James diskografisinin en çarpıcı ortaklığı geliyor. Brian Eno O, her devrin adamı. Bu terimi negatif anlamlarından tamamen bağımsız olarak kullandım. Brian Eno gerçekten

Grubun devleştiği dönem: 90’lar Arka arkaya gelen pek çok başarılı albüm, uluslar arası anlamda edinilen ve aslında geç gelen başarılar ve albümler… Az önce Brian Eno ile ortak çalışma sonucu ortaya çıkan Laid, grubu adım adım başarıya götüren basamaklardan yalnızca biri. 1994 yılının çoğunu Amerika’da turnelerde geçiren grup, bu dönemini “İngiltere mi? Orası da neresi?” şeklinde geçirdiğini söylüyor espritüel bir şekilde. Amerika başarısı, Woodstock festivalinin 25. yılına katılmalarıyla daha da perçinlenmiş ve grup bir süre Amerika’da kalmış, yeni albüm çalışmaları için. Bu arada, es geçmek istemediğim 1992 çıkışlı Seven albümü de grubun en büyük hitlerinden birini barındırıyor; Born of Frustration. Bu

albüm her ne kadar arka planda kalsa da, içindeki şarkıların grubun diğer albümlerindeki şarkılardan aşağı kalır yanları yok. Özellikle de Born of Frustration için dinlemek gerekiyor. James’in en üretken dönemi 90’lar, arka arkaya gelen pek çok albüm var. Bu albümler arasında bir de Angelo Badalamenti ve Tim Booth ortaklığı bulunuyor. James ile çalışmalarına bir süre ara veren Tim Booth, David Lynch filmlerinden ve efsane dizi Twin Peaks soundtrackinden tanıdığımız besteci Angelo Badalamenti ile ortak bir albüm çıkardı, Booth and the Bad Angel adında. Detaylı incelenmesi gereken bu albüm, eğer Tim Booth’un sesini biraz daha karanlık şarkılarda dinlemek istiyorsanız size güzel bir fırsat sunuyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, James kendisinin de şekillendirdiği brit pop akımının az bilinen kahramanı olmaya devam etti. Whiplash albümü, She’s a Star ve Waltzing Along gibi çok sevilen şarkıları barındıran, güzel bir albüm, lütfen kapak resmi sizi yanıltmasın. Her ne kadar aradıysam da, grubun albümlerine neden bu resmi koyduğuna dair bir bilgi bulamadım. Küçüklüğümüzde aldığımız şekerleri paketinin rengine göre seçiyorduk belki ama artık hiçbirimizin bunu yapmadığını düşünerek, kapaktaki resme takılmadan albümü dinlemenin daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktaya kadar bahsettiğim ve bahsedemediğim grubun tüm hitleri, 1998 yılında çıkan Best of albümünde bulunuyor. James seviyorsanız ve sevdikleriniz de James dinlesin istiyorsanız, onlar için bu albüm güzel bir başlangıç olabilir. Yazma şansı bulduğum, bulamadığım tüm şarkıların içinde bulunduğu bu albüm, James’in 2000’ler öncesindeki döneminin güzel bir özetini çıkarıyor bize; naif, enerjik, aşık, bazen üzgün ama hep umutlu. James dinleyin, umutla kalın.

Bitti.

Üstte, 1997’de kapanan Haçienda’nın yerinde yeller esemiyor, aynı adı taşıyan bir apartman dikilmiş durumda (imar canavarı her yerde imar canavarı demek). Solda ise Tim Booth, Morrissey ile birlikte.

de glam rock döneminden itibaren müzik dünyasının en yaratıcı isimlerinden biri oldu. İlk olarak Roxy Music grubunun klavyesinde gördüğümüz Brian Eno, günümüzde chill out olarak bilinen fakat 90’larda ambient olarak adlandırılan müziğin öncülerinden biri. Sometimes’ın demosunu dinleyip beğenen üstadın James ile ortaklığı her ne kadar bu albümde gerçekleşmiş olsa da, grup aslında ilk albümleri Stutter’da kendisiyle çalışmak istemiş fakat üstat bu dönemde uygun olmadığı için bu proje ileri bir tarihe ertelenmiş. Ki bu projeden Laid gibi bir efsane doğdu. Grubun o güne kadar yayınladığı diğer albümlerinin aksine daha deneysel bir albüm, Laid. Albümle aynı adı taşıyan single ise grubun kıta dışında ilk büyük hiti oldu, Amerika’da radyolarda epey çaldığı için de günümüzde hala grubun yeni kıtada en çok tanınan şarkısı olma özelliğini koruyor. Sebebini merak edenler, şarkının sözlerine bir göz atabilirler. Müzikal olarak Brian Eno’nun etkisi hissediliyor albümde, zaten grubun üyeleri de bu dönemi bir kendini keşfetme dönemi olarak adlandırıyor.


Armağan Kanca armagankanca@hotmail.com

liste

Ey Mançesta, Geldiysen 5 Kez… Bilindiği üzere Manchesterlı grup James, geçtiğimiz Ekim’de ülkemize geldi. Hazır James gelmiş ve yan tarafta görülmüşken Manchester ruhunu yansıtan 5 parçayı ele almaya ne dersiniz?

New Order / “Perfect Kiss”: Joy Division’ın intiharından sonra yollarına başka bir isimle devam etmeye karar veren Joy Division grubu adını New Order olarak değiştirdi. Ian Curtis olmadan yollarına devam etmeleri sadece isimlerinde değişiklik yaratmadığı gibi müzik türlerinde de köklü değişikliklere yol açmıştı. Daha önce müzik tarihinin pek alışık olmadığı, modern rock ile dance rock kavramını kaynaştıran grup her iki türün listelerinde de başa güreşmeyi bilmiştir. “Perfect Kiss” par-

çasının 10 dakikalık versiyonu Manchester ruhunun teknolojik yüzünün medarı iftiharı iken, kentin post punk havasından dance rock havasına geçmesindeki en önemli etken olarak değerlendirmek hiç de yanlış olmaz. Happy Mondays / “Mad Cyril”: Post punk aşamasından sonra önem kazanan “Madchester Sound”un dizginlerini ele tutan Happy Mondays, kentin diğer Madchester temsilcisi Stone Roses grubu ile birlikte gece kulüplerinde tapınma noktasına gelmiştir. Her ne ironiktir ki bu Madchester kavramı gece kulübü güruhu tarafından ortaya atılmamıştır. İki Geordieli Phil Shotton ve Keith Jobling tarafından uydurulan bu kavram 80’lerin sonuna doğru kendi jargonunu oluşturmuş ve Rave Up kavramının literatürlere geçmesine önayak olmuştur. “Mad Cyril” tamamıyla o ruhu yansıtmasa da bilhassa ‘mad’ sözcüğünün Manchester argosunda sık yer almasından dolayı listeye ‘mad keen’ ve ‘mad for it’ bir şekilde girmiştir. The Chameleons / “Childhood”: Listedeki en karamsar grup olan The Chameleons, diğer Manchester gruplarına göre daha kompleks bir yapıdadır. Şarkı sözleri oldukça girift

New Order

olan bu grup nihilizmi iliklerimize kadar işletmiştir. “Childhood” parçasında çocukluk yıllarındaki o saflık anlatılır ve o saflığa tutunmanın gerekliliğinden bahsedilir. The Chameleons, Manchester ruhunun karamsarlığını yansıtmada biçilmiş kaftandır. Kentin diğer bir grubu The Smiths’in daha önce dokundurarak söylediği ‘kötü eğitim’ söylevlerini (The Headmaster Ritual) naralar ata ata söylemiştir (Perfume Garden). “Childhood” parçasında ise bu iki parçanın toplamı kadar etki yapmış ve boğazlarını parçalamışlardır. The Smiths / “There Is a Light That Never Goes Out”: The Smiths’in 80’lerdeki etkisi mi daha fazlaydı yoksa günümüzde mi? Hangi dönemi daha fazla etkilerse etkilesin The Smiths, Manchester’dan çıkan en iyi iki gruptan birisidir. Uzun şarkı sözleri derin

ve şiirsel olan bu grup sadece bununla kalmamış, dönemin en uyumlu işbirliğine imza atmıştır (Morrissey/Johnny Marr uyumu). Şarkı sözlerinde edebiyat bilgisi altyapısını kullanan Morrissey, melankoli kavramını da bu sözlere iliştirmiş ve Marr’ın gitarıyla birlikte efsanevi karışımı oluşturmuştur. “There Is a Light That Never Goes Out” bu formülün açıkça görüldüğü The Smiths parçalarından. Özellikle videosu (bir türlü dinmeyen yağmur, bisiklet, tuğla dış cepheler ve siyah çerçeve gözlüklü gençler) dönemin Manchester ruhunu yansıtmada başucu rehberidir. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 41

Bitti.

Joy Division / “Love Will Tear Us Apart”: Sanayi kenti Manchester’ın kasvetli havasını şarkılarında hissettiren Joy Division grubunu 2007 yılında çekilen Control filmiyle birlikte daha yakından tanımıştık. Epilepsi hastalığından yaka silkmiş olan grubun solisti Ian Curtis’in aşk çıkmazını anlatan bu parça zaman içinde kült statüsünü ulaşmış ve günümüz dinleyicisi tarafından ilahlaştırılarak, erişilmesi zor bir payenin içinde bulmuştu kendisini. Son olarak bir öneri: Post punk türünün mihenk taşlarından olan bu grubu dinlerken ruh halinizin bunalımdan bunalıma sürüklenmemesi için arada bir dışarı çıkıp ‘ ev dışındaki yaşamla bütünleşmenizde’ yarar var.


Raftaki Nesneleştirilebilir kültür-sanat öğelerini bu sayfalarda konuk ediyoruz ki, çoğunu evdeki raflara diziyorsunuz zaten: albüm, film, kitap, oyun...

Lykke Li WOUNDED RHYMES Lykke Li, 2008 tarihli ilk albümü Youth Novels ile duymayanın kalmadığı (örneğin ben), kaldıysa da ikinci albümü Wounded Rhymes ile artık duyarlar diye ümit ettiğimiz bir güzellik (yine ben). Aileden gelen müzisyenliği var. Bir insanın babasının bir rock grubunda çalmış olması haniyse bizim kuşağın şanslı gençlerinin yaşadığı bir durum (Lykke’nin pederi de birkaç grupta mesai yapmış, ayrıca Zilverzurfarn takma adıyla dört solo albümü var). Hadi bu normal, fakat anasının punk grubu olan Tant Strul’un vokalisti olması enteresan (değil aslında). Netice itibarıyla böyle dejenere ortamlarda serpilen Lykke Li’nin müziği başlaması gayet normal olmuş.

2007’de çıkardığı (bakın daha yaş 21) “Little Bit” EP’sinin ardından Peter Björn and John’un itelemesiyle az evvel yukarıda bahsettiğimiz Youth Novels’in tohumları atılmış (sanki bağ-bahçe işleri). Youth Novels’dan çıkan Breaking It Up ve Tonight ile kendine bir yer yapmaya gayret etmiş. Henüz 25 yaşında olmasına karşın Lykke kardeşimiz, okuyacağı yerde anlattığımız gibi 2 LP, 1 EP yapmış. Mevzumuz da ikinci albümü olan Wounded Rhymes. İlk albümüne oranla işi daha da garantilemek için Madonna, Dido, Sia, Santana, Stevie Nicks gibi isimlerle çalışmış olan yapımcı Rick Nowels’le çalışmış. Albümünün ilk şarkısı Youth Knows No Pain hem çağdaş bir pop,

Tarz: Indie Pop Yıl: 2011 Yayıncı: EMI Kadro: Lykke Li Vokal. Björn Yttling - Prodüktör, besteci. Rick Nowels - Besteci. Henrik Jonsson - Mastering. 42 | Boo! Sayı: 3

hem de 60’lar duyarlılığı taşımakta. I Follow Rivers (ki hastası çok), Unrequited Love, Get Some ve Rich Kids Blues sevdiğimiz eserler oldu (gördüğünüz gibi 5 şarkıyı tamamlayınca yeterli oluyor). Lykke Li, M.I.A., Santigold, (neredeyse) Feist ve Sia gibilerinin yolunda emin adımlarla ilerleyecek gibi duruyor (en azından bu arızalı albüm kapağı onu gösteriyor). Aslına bakarsanız ilk dinleyişte size bir fırsat vermeyip kenara atacağınız türden bir albüm. Fakat kendi halinde bir salınışı olduğundan, sempatik tavırlarını da ekleyince ve bi’kaç kez dinleyince bünyeye sirayet ediyor. Ayrıca kendisinin Bon Iver ile söylediği “Dance Dance” ve “Unchained Melody” coverlarına da video mecralarında rastlayabilirsiniz. Gittikçe soğuyan şu günlerde, Wounded Rhymes‘ı bir fincan kahve eşliğinde, geçmişin hayaletleri ve geleceğin belirsizliği gibi dandik mevzularla kendinizi yorarken dinleyebilirsiniz. -Kara

Vizyona Girecek Filmler 16 Aralık: -Sherlock Holmes: Gölge Oyunları -Alvin ve Sincaplar: Eğlence Adası -Sümela’nın Şifresi: Temel -Carnage (Acımasız Tanrı) -Le Gamin Au Vélo (Bisikletli Çocuk) -Aşk ve Devrim -Ma Part Du Gâteau (Acı Tatlı Tesadüfler) -Microphone (Mikrofon) 23 Aralık: -Mission: Impossible 4 -Shark Night 3d (Katil Köpekbalığı) -Nar -Labirent -The Future (Gelecek) 27 Aralık: -Abduction (Kaçış) -New Year’s Eve -The Nutcracker in 3d (Sihirli Oyuncaklar) -La Piel Que Habito (İçinde Yaşadığım Deri) -The Perks of Being a Wallflower -Lemonade Mouth 2 -Wizards of Waverly Place (Sihirbaz Kardeşler 2) -Piranha 3d: The Sequel 6 Ocak: -Bu Son Olsun -Saftirik Greg’in Günlüğü 2: Rodrick Kuralları -Nessuno mi Può Giudicare -The Darkest Hour (Karanlık Saat) -Kurtuluş Son Durak -The Rum Diary (Tutku Günlükleri) 13 Ocak: -The Girl With the Dragon Tattoo -Puss in Boots (Çizmeli Kedi) -Iron Lady (Demir Leydi) -Meloncholia (Melankoli) -The Divide


R A F TA K İ L E R

Yeni Çıkan Kitaplar Sanat Sevdası - Alain Darbel Gölün Evi - Marilynne Robinson Komünist Hipotez - Alain Badio Korku Okulu - Gitty Daneshvari 2011’in Bobiler Tarihi Kollektif Bana Bakma Öyle Seni Tanımıyorum - Sinem Erülgen Simurg’un Gözyaşları Erkan Sarıyıldız Yeşil Vadi - Ümit Aktaş Bütün Mutlu Aileler Carlos Fuentes Tır Kamyonları - Yiğit Okur Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer - Heinrich Böll Paul Ricoeur’ün Baykuşu Olivier Abel Diasporalar - Stephane Dufoix Woody Allen - Kathie Coblentz Lirael - Garth Nix

Çok Satanlar

1. Gizli Anların Yolcusu Ayşe Kulin 2. OD - İskender Pala 3. S*ktir Et - John C. Parkin 4. Prag Mezarlığı Umberto Eco 5. Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık - Canan Efendigil Karatay 6. Pucca Günlük ve Geri Kalan Her Şey - Pucca 7. Şahane Hatalar Heather McElhatton 8. Kara Duvak - Esra Erol 9. İki Cami Arasında Aşk Mürvet Sarıyıldız 10. Kayıp Gül 2 Ölümsüz Kalp - Serdar Özkan

Ayın Filmi MONEYBALL - Sağ gösterip sol vuran bir filmle karşı karşıyayız. Spor filmi gibi gösterip drama ile vuruyorlar. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmin başrolünde Brad Pitt var. Filmde Billy Beane’i canlandıran Brad Pitt kariyeri başarılarla dolu olmaktan uzak bir beysbol oyuncusunun yöneticilik tecrübelerini anlatıyor. Küçük bir kulüp olan Oakland Athletics çok yetenekli bir sporcusunu “büyük balık küçük balığı yutar” edasıyla güçlü bir kulübe kaptırmıştır. Bu noktada takıma yeni bir boyut kazandırma işi ise büyük başkan Brad Pitt’e düşmüştür. Yale Üniversitesi’nde mezun bir ekonomist takıma dahil edilir, sistemin kemikleşen tüm kuralları alt üst edilerek takım için yeni şeyler denenmeye başlanır.

Bu noktada film biraz da beysbol bilgisi gerektiriyor. Beysbolu sadece Amerikan filmlerinde görmüş iseniz filmin bazı yerlerinde kafanızda soru işaretleri olması muhtemel. Moneyball genel itibariyle Brad Pitt etrafında geçiyor, yani bu da Brad Pitt hayranlarının bu filmi kesinlikle kaçırmaması gerektiği anlamına geliyor. Filmin Türkçe çevirisi “Kazanma Sanatı”, haliyle bu tarza sahip diğer filmler gibi bu film de aynı şekilde gidiyor: düşüş, çıkış, çıkışa giderken bir aksilik, bu aksiliği aşış ve zirve. Ama bu sıfatların üzerinde “and the Oscar goes to…” diye salon inlediğinde Moneyball adını duymamız bence biraz zor. Mevzu bahis başrol Brad Pitt olunca da hikayenin rengi oldukça değişiyor haliyle. 50

milyon dolar bütçeyle çekilen film için şu an 25 milyon dolar kar edilmiş durumda. Bu da aslında Brad Pitt’e harcanan o devasa paraların geri dönüşümünün bir göstergesi. Filmin yönetmeni ise Oscar’a aday gösterilen Capote filminin patronu Bennett Miller. Bu filmde de, Capote filminde de birlikte çalıştığı Oscarlı Philip Seymour Hoffman’ı ekibe dahil etmiş kendisi. -Furkan

Ayın Kitabı PANDORA - Twilight’ın bir filminin daha vizyona girmesiyle, bir kez daha vampirler konuşulmaya başlandı. Gerçi sürekli dillerde dolaşan vampir dizileri unutulmasını engelliyordu tabi ama filmlerin daha geniş bir kitleye ulaştığı su götürmez bir gerçek. Twilight’a laf etmiyorum tabi ama vampirlere ulaşmanın, onların dünyasına dâhil olmanın çok daha güzel yolları var. Hele de kitaplarda. Vampir kitabı deyince akla gelen ilk isimlerden biri de Anne Rice. İlki 1973’te yayımlanan 10 kitap hatta 2 tane de bağımsız kitaptan oluşan Anne Rice’ın vampir tarihçesi filmlere dahi konu olmuş, vampirlere de farklı bakış açıları getirmiştir. Vampir tarihçesinde 18. yüzyılda isteği dışında vampir olan Lestat de Lincourt isimli Fransız soylusunun maceralarını okuruz. Serinin ilk beş kita-

bı hala vampir türü kitapların en sevilen ilk onuna girebilmekte. Bu kitapta ise Lestat’a yine de göndermeler olsa da Roma İmparatorluğu zamanında ana kentteki soylu bir ailenin kızı olan Pandora’nın hikâyesi anlatılıyor. Kitabın neredeyse yarısı Pandora’nın vampir olmasından öncesine, yaşadığı dönemin sosyal hayatına yer veriyor. Dönemin Roma soylularının özellikle sofra kültürleri insanı şok ediyor (hangimiz daha çok yemek yiyebilmek için kusma odalarına gidip kusmak, sonra da dönüp devam etmek ister ki?). Pandora yaşlandıkça mermerleşen ama hala acayip güzel olan akıllı vampir olarak ilk vampirlerin peşine düşüyor. Bu macerada mekan olarak Antakya’ya, zaman olarak da Amon Ra’ya kadar uzanıyoruz. Vittorio ile Pandora arasında kalıp Pandora’yı seçmeme se-

bepse sanırım ana karakterin kadın olmasıydı. Son zamanlarda malumunuz yakışıklı cool vampirler falan moda. Ama seçimim sizi yanıltmasın, eğer Pandora’yı olur da severseniz ve 10 kitaplık uzun bir Lestat serisini de kaldıramam diyorsanız bir de Vittorio’yu denemelisiniz. Zira onun da kendine göre hoş bir kafası var. Yine de sizi Rice’ın upuzun betimlemelerine karşı uyarmalıyım. Demedi demeyin. -Gözde 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 43


R A F TA K İ L E R

Filmler: HUGO – Bir Martin Scorsese filmiyle daha karşı karşıyayız. Oscar ödüllü başarılı yönetmen farklı bir işle çıkmış karşımıza. 3B’nin nimetlerini de kullanarak yine iyi bir iş çıkarmış. Öyle ki James Cameron film için “Gördüğüm en iyi üç boyutlu filmdi” diyor. James Cameron bu söylemi usta yönetmene bir saygı duyuruşu niteliğinde mi söylemiş bilinmez tabii. Filmde Jude Law, Ben Kingsley, Christopher Lee, Sacha Baron Cohen ve geleceğinin başarılarla dolu olacağı tahmin edilen 1997 doğumlu Chloe Moretz gibi başarılı oyuncular da yerini almış ve güzel bir “yıldızlar kadrosu filmi” izlememizi sağlamışlar. Film aslında Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret” kitabının bir uyarlaması Film konu olarak bir tren istasyonunun duvarları arasında yaşayan bir çocuğun saati tamir etme macerasını anlatıyor. Babasının ölmeden önce ona bıraktığı bir robota can vermek ise filmin içindeki başka bir ayrıntı. Filmde bir Martin Scorsese sürpriziyle de karşılaşıyor ve sinema tarihi hakkında ufak çaplı bir belgeselle de karşılaşıyoruz. Yönetmen Martin Scorsese olunca kendisine ayrılan bütçe de muadillerine göre birazcık fazla olabiliyor zira Hugo’nun bütçesi 170 milyon dolar! Fil-

44 | Boo! Sayı: 3

min vizyona giriş tarihi henüz çok yeni olduğu için şu an bir kar söz konusu değil ama ilk haftalarda fena olmayan bir gelir elde etmişler. Filmin aldığı en büyük eleştiri filmin durağanlığı, kurgunun harika bir sürükleyiciliğinin olmaması ama film buna rağmen 3B’nin nimetlerini başarılı bir şekilde kullanmış. Aynı zamanda filme kattığı harika detaylarla bir görsel şölenle karşı karşıya gelmemize neden olan yaşlı kurt bence bu filmi ile de güzel bir iş çıkarıyor zira şu an itibariyle aday gösterildiği ödüller de bunun somut göstergelerinden birkaçı. Filme değil de 3B olayına en büyük eleştirimse bence o ağır gözlüklere film süresince katlanabilmenin oldukça zor olduğu yönünde. Yine de mevzu Martin Scorsese ise gerisi teferruattır. -Furkan

ENTELKÖY EFEKÖY’E KARŞI - Filmimiz Dondurmam Gaymak’ın yönetmeni Yücel Aksu’nun yeni projesi. Dondurmam Gaymak, Oscar aday adayı iken ilk 9 filmin arasına giremeyerek veda etmişti. İlk filmiyle Yücel Aksu böyle bir başarı yakaladıktan sonra gayet eğlenceli bir film daha çekmiş. Aynı zamanda Onur Ünlü’nün yerine Leyla ile Mecnun’un yönetmenliğini de yapan Yücel Aksu söyleşilerini izlediğim kadarıyla gayet rahat eğlenceli bir insan. Filmlerinde görülen doğal, kasılmayan karakterlerin gerçek hayatta yaşam bulmuş hali gibi kendisi. Son zamanlar inanılmaz başarılı işlerin altına imza atan Galata Film bu projeye de imza atmış bulunmakta. Ben Galata Film’in ileride çok daha büyük işler yapıp bir şeyleri değiştirebileceğini, insanlara “daha katkısız” birçok proje sunabileceğini de düşündüğümü belirtmeden geçemeyeceğim. Filmden bahsedecek olursak, Entelköy Efeköy’e Karşı adından da anlaşılacağı üzerine Entelköy ile Efeköy’ün eğlenceli kavgasını konu alıyor. Ege’nin şirin bir köyü olan Efeköy’e ayak basanlar artık ekolojik bir köy kurup orada yaşamak isteğindedirler. Köy halkı şehirden uzaklaşan bu insanlara topraklarını ve eski evlerini satarlar. Bu işten oldukça kazançlı çıkan Efeköy halkı oldukça mutludur ve yeni ekolojik köyün sakinleri ile mesut bahtiyar bir şekilde geçinmektedirler, ta ki köye kurulması düşünülen termik santral iki köyü karşı karşıya getire-

ne kadar. Efeköy sakinleri için termik santral yeni bir iş imkanıyken, çevreciler bunu kabul edilemez bulur ve iki taraf arasında amansız eğlenceli bir mücadele başlar. Filme gelen en büyük eleştiri filmin sahip olduğu dil. Sıklıkla kullanılan küfürleri rahatsız edici bulan da var, küfürleri çok eğlenceli bulanda. Bence tartışma ülkemizde uzun bir süre daha tartışılmaya devam edecek gibi gözüküyor zira filmini uç noktalarda çekmek isteyenler ile filmlerin belli limitleri aşmaması gerektiğini düşünenler birbirlerinin haklı sebeplerini dinleyip ortak bir yol bulmaktansa tarafların yaptıklarının anlamasız olduğunu anlatmaya çalışıyorlar, bu da sorunun çözülmemesine neden oluyor. Gerek Dondurmam Gaymak, gerekse de bu filmi ben “world” etiketiyle dinlediğimiz müziklere benzetiyorum. Eğer bu doğallık hoşunuza gitmiyorsa, çerçeveler hayatınızda önemli bir yer arz ediyorsa bu tarz filmler beklentilerinizi karşılamak konusunda yetersizdir. -Furkan


R A F TA K İ L E R

Efsane Sahne

SAY ANYTHING - Bir Peter Gabriel parçasıyla karşı karşıyayız. John Cusack ve Ione Skye’ın başrolünü paylaştığı 1989 yılı yapımı “Say Anything” filminin en can alıcı sahnesinde “In Your Eyes” parçasını duyarız. Cusack, sevgilisi Skye’dan özür dilemek için adeta ‘modern zamanlar serenatı’ yapar. Arabayı sevgilisinin evinin önüne çeker, alır eline boombox’ı, kaldırır havaya ve başlar “In Your Eyes”ı çalmaya. Diyalog yoktur, şarkı ve gözler her şeyi açıklar zaten. Skye’ın bu serenata karşılıksız kalması mümkün değildir. Sahnedeki ufak detaylardan bahsedelim, öncelikle John Cusack’ın tepeden tırnağa punk bir görüntü çizdiğini be-

lirtmem gerek. Pabucunun dilini çıkartmıştır, “John Cusack paltosu”nu (uzun ayağına kadar sarkan palto, arkadaşlar arasında yaptığımız geyik muhabbetlerinde her zaman “John Cusack paltosu” diye geçer) giymiştir ve üstüne The Clash tişörtünü çekmiştir. Daha ne olsun! (Ayrıca The Clash, Cusack’ın en sevdiği gruptur) Bütün bu tantananın Cameron Crowe gibi bir soundtrack canavarının aklından çıktığını belirtmeden geçmeyelim. “I see the light and the heat In your eyes Oh, I want to be that complete I want to touch the light the heat I see in your eyes”

Lafı açılmışken filmi bırakıp Peter Gabriel’den devam edesim geldi. “I wanna be your sledgehammer” dizesini duyan herkes o efsanevi videoyu hatırlar. MTV’nin Top 100 listesinde “Thriller”, “Vogue” ve “Smells Like Teen Spirit” videolarından sonra dördüncü sırada kendine yer bulmuştur. Animasyon kavramı o yıllarda önemli olduğu için devrimsel bir niteliği olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Animasyon ve ışık oyunlarına stop-motion’ı da eklersek Peter Gabriel’in “Sledgehammer” parçasını karşımızda bulmuş oluruz. Şarkı bariz bir biçimde cinselliğe göndermede bulunur. “sledgehammer”, “tra-

in”, “big dipper” ve “bumper cars” gibi kelimeler fallik sembolü işaret eder. Ayrıca videoda Dali resimlerindeki gerçeküstü hava mevcuttur. Balyoz yere indikten sonra çıkan yumurtadan başı olmayan tavuğun fırlaması ve o tavuğun dans etmesi ya bir Dali tablosunda ya da bir Herzog filminde görülür. Parçadaki basgitara özellikle dikkat, ayrıca dikkatle bakarsanız birkaç saniye de olsa Amerikan soyut resimcilerinin çalışmalarını görebilirsiniz. “Show me round your fruitcage ‘Cos I will be your honey bee Open up your fruitcage Where the fruit is as sweet as can be” -Armağan 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 45


R A F TA K İ L E R

Kitaplar: KİNYAS VE KAYRA - “Hiç bir şey yok! Hiç bir şey yok! Hiç bir şey yok!” Yolun sonunda hiç bir şey yoktur kimine sorsan. Hayat şiddet, acı ve zevkten ibarettir onlara göre. Kan, ölüm, seks, uyuşturucu, kavga, silah... Hayatın içindeki sıradan unsurlar. Sabah kalktığımızda yüzümüzü yıkamak gibi sıradan... Kimine göre ise her şey hayatın içinde gizli. Yürüdüğümüz bu yolda. Zaten işin özü yolun sonu değil, yolun kendisi. İşte bu iki farklı dünyaya açılan bir yolun romanı bu kitap. İki genç adamın romanı. Kinyas ve Kayra. Hayatlarını büyük bir öfke ile doldurmuş ölümle yakın temas etmeyi maharet edinmiş iki genç adam. Önceleri birlikte başladıkları yolları gün geliyor ayrılıyor. Ama bu ayrılık iki adamın da hedefini değiştirmeyi başaramıyor. Kendilerini öldürmeyi! Kayra’nın yolu ile Kinyas’ın yolu öyle benziyor ki aslında birbirine, hangisi daha günahkar hangisi daha masum bilmiyor insan okurken. Hangisi gerçekten mutlu oluyor yolun sonunda, yanıt okuyucunun kendi zihin süzgecinde kalan tortuda. Bana sorarsanız biri inandığı yalanı yaşarak sonuna kadar kendine ihanet etmeden mutlu varıyor yolun sonuna. Diğeri ise önceden inandıklarının yalan olduğunu düşünerek (yani bir evvelki kendisine ihanet ederek, kendi yarattığı yalanlara sırtını dönerek), senelerini harcayarak kaçtığı hayatı yakalamaya çalışıyor. Böylece mutlu oluyor. Kendisini bambaşka bir hale getirerek... Hakan Günday, yıllar evvel yazdığı bu ilk romanı ile taht kurduğu gönüllerdeki yerini artık sıklıkla reklamlarını görebildiğimiz kitaplarıyla sağlamlaştırır mı bilinmez ama bu ilk roman, içindeki “beynimizi tokatlayan cümlelerle” (Rüstem Batum Show’u bilenler var mıdır aranızda?) basit gibi görünen bir öfke hikayesini, içinde biriktirdiği baş kaldırıyı satır aralarına dikerek anlatıyor bence. Yıllar önce okumayarak direndiğim bir gerçekliği, tüm diğer kitaplarını bitirdikten sonra okuyan ben; yıllar içinde yazım tarzını gelişmiş bulduğum Günday’ın daha ilk başladığı zaman da o ayrık otlarını gören bilen ve hisseden bir adam olduğundan bir kez daha eminim. Kimimizin arkasından fısıldayan birileri var hayatta da... Kimimiz hep “öğretilmiş” numaraları göstermeye çalışırken kimimiz de “öğrenilmiş asiliği”ni savuruyor önüne gelene. Tıpkı Kinyas ve Kayra gibi. Tıpkı sizin ve benim gibi. Tıpkı tüm düşünen ve seçim yapan insanlar gibi... Hangisi daha kolay derseniz, durduğunuz yere ve bakıyor olduğunuz yere göre değişir kolaylığı. Çünkü öğrenme zorluğu çekmek, öğrendiğini yaşamak istememek, hiçbir şeyi sorgulamamak ya da bir “tutunamayan” olduğunu iddia etmek mümkün. Sorunun cevabı da kitabın içinde gizli belki. Çünkü aslında dikkatle bakarsak hayata, çok basit: Her şey var! Her şey var! Her şey var! -Melis 46 | Boo! Sayı: 3

YOK YERE… - Tanışmamız Hakan Günday sebebiyle olan Ryu Murakami’nin kitabı “In the Miso Soup”, kapağında yine bir Günday yorumuyla dikkat çekiyor: “Yaşama sevincinizin kaynağı olan içinizdeki çocuk, sineklerin kanatlarını koparıp böcekleri yakmayı bıraktı mı? Ryu Murakami’nin sorusu bu...”. Japon edebiyatının gözümüze gözümüze çarpan örneklerinden Murakami, bu kitabında 20’lerindeki Japon eğlence rehberi Kenci’nin birkaç gününü anlatıyor. Amerikalı bir turist olan Frank’a Tokyo’nun gece hayatını (seks ticareti, kumar, uyuşturucu ve akla gelen gelmeyen diğer şeyler dahil olmak üzere) tanıtacak rehber olan Kenci, adını koyamadığı bir şekilde tuhaf bulduğu Frank’in bir cinayetle bağlantısı olduğu fikrine kapılır. Ama başladığı işi de bırakmak istemez. Bu arada rahatsızlığı artar ama Frank’i de çözümlemeden bu işten dönmeye niyeti yoktur. Zaman geçtikçe hissettiği korku, sayfalardan ellerinize, oradan da boğazınıza doğru yükselir. Sonunda Japonların meşhur çorbası Miso’nun içinde her ne varsa (soya fasulyesi, soğan, yosun, mütenevvi bakliyat ve et, deniz ürünü gibi diğer malzemeler) hayatın içinde de o kadar çeşit durum, olay ve insan olduğunu fark ederiz. Kitabın sonunda elimizde bir kuğu tüyü, Kenci’yi kız arkadaşıyla eski hayatına geri dönebilmesini dileriz. Çünkü Miso çorbasındaki değişim tadını bilmeyenler için anlaşılmayacak kadar küçüktür. -Melis

YAN ETKİLER - Birçok sıfata sahip olan Woody Allen’ın ilk defa bir kitabını (nihayet) okudum. Biraz Salingervari (Franny and Zooey’i okuyanınız var mı? Aman tanrım o kitaba muhakkak değinmeliyim!), alakasız diyebilirsiniz ama bazı yazılarından Calvino’yu bile alıp çıkartabilirdim. Yan Etkiler, üç kitaptan oluşan Aykırı Metinler serisinin ilk kitabı. Gerçi içindeki öykülerin bir kısmını daha önce bir iki yerde görmüş olabilirsiniz. Özellikle O. Henry ödüllü klasiği Kugelmass Olayı’nı… Günümüze gelen ve bir süreliğine bir otel odasında yaşayan bir Madam Bovary’le karşılaşıyorsunuz bu öyküde. Farklı zaman ve farklı ülkelere iki siyah çerçevenin arasından ve absürt bir yazımla konuk oluyor, anekdotları takip ediyor, bilimsel bir araştırmanın aşamalarına günü gününe şahit oluyorsunuz. Otobüs yolculuğunda yahut uyumadan önce okunuveren kitaplardan olabiliyor bu sayede. Günlük yaşamdan karakterleri de bulabiliyoruz öykülerde, fantastik öğeleri de. Kitabın en ince detayıysa sanırım, günümüz insanların gözlerinde acayip büyüttüklerini bir toplu iğne ucuna döndürüvermesi, hatta kimilerine bu toplu iğne ucunu döndürüp batırıvermesi oluyor. Kitaptan bir alıntıyla bitirelim: “Geleceğin büyük fırsatlar barındırdığı kesin. Ancak tuzakları da var. Önemli olan tuzaklardan kaçınmak, fırsatları yakalamak ve akşam trafiğine kalmadan eve dönmek.” -Gözde


R A F TA K İ L E R

Konuk Kitaplığı: Lawrence Block

Not: Bu röportajın kısaltılmamış halini Boo!’nun “Yazdırılabilir Sürüm”ünde okuyabileceğinizi biliyor muydunuz? Ana sayfamızdaki “Yazdır ve Oku”ya tıklayınız.

For the “Shelf of the Guest” section of this month, Bu ay kitaplığını anlatacak olan konuğumuz, our guest is Lawrence Block, whom you’ve read geçen aydan aşina olduğunuz Lawrence Block. about on the last issue of Boo! Magazine. He Kendisi bizi kırmayarak (ama pek de fazla kindly answered our questions via e-mail. And konuşmayarak) e-posta ile gönderdiğimiz for the first time ever at Boo!, we share an article soruları cevaplandırdı. Bu yazıyı okuyabilmesi in English in order to present this little interview için bu ayki Konuk Kitaplığı da çift dilde yazıldı to Block and his worldwide fans. Interview by Melis Mine Sener. bu yüzden. -Melis Mine Şener Şu anda kitaplığınızda yaklaşık kaç kitap var? Hiçbir fikrim yok! Yıllarca satarak ya da birilerine vererek defalarca kitaplarımı azalttım. Kitaplarım için sınırlı odam var ve bir kere okuduktan sonra eskisi kadar cazip gelmiyorlar. Kitaplığınızda en çok hangi tarz kitaplar yer alıyor? Arkadaşlarımın kitapları, ileride tekrar okumayı isteyebileceğimi düşündüğüm kitaplar. Koleksiyonunuza en son kattığınız kitap hangisi? Bir arkadaşımın verdiği My Dream of You, yazarı Nuala O’Faolain. Misafirliğe gelen akrabanın küçük çocuğu bazı kitaplarınızı yırtsa en çok hangisine sinirlenirdiniz? O küçük bacaksızın evime girmesine izin verdiğim için kendime kızardım.

nürdüm ama şimdi pek sanmıyorum. E-kitap hadisesine bakışınız nasıl? E-kitapları mı yoksa eski usul basılı kitapları mı tercih ediyorsunuz? Bir yazar ve okur olarak e-kitapları çok seviyorum. En sevdiğiniz roman karakteriniz hangisi? En gerçekçi karakterinizin Matthew Scudder olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Scudder kitapları ve karakter kesinlikle diğerlerine göre daha gerçekçi. Favori karakter derseniz, öyle bir favorim yok. Kahramanlarımı sevmeseydim, yazmak için onları seçmezdim. Bir romanı yazmaya nasıl başlıyorsunuz? Önce karakteri mi belirliyorsunuz yoksa olay örgüsünü mü? İlk cümle ile yazmaya başlarım.

How many books do you have in your book shelves right now? I have no idea. I’ve reduced my library many times over the years, selling or giving away many books. I have limited room for them, and feel less attached to them than I once did. Which type of books do you have mostly? Books by friends. Books I think I might want to reread. Which book did you get lately? My Dream of You, by Nuala O’Faolain. A friend gave it to me. If you had one of your relative visiting your house with their child who tore apart some of your books, for which one you would get angry most? I’d be angry at myself for letting the little bastard into the house.

Have you ever moved away with your library? Many times, and each time I’ve reduced the size of the library for that reason. Do you read more than one book at the same time? Usually one at a time. Would it make you happy if you had a second hand books store, just like your popular character Bernie Rhodennbarr? I used to think I would enjoy it, but now, not so much. What do you think about e-books? Do you prefer e-books or traditional hard copy books? I like e-books very much, as a writer and as a reader.

Aynı anda birden fazla kitap okur musunuz? Genellikle her sefer bir tane okurum.

Who is your favorite character? Evan Tanner, Matthew Scudder, Bernie Rhodenbarr, Chip Harrison or Keller? Do you agree with the opinion that your most realistic character is Matthew Scudder? The Scudder books and character are certainly more realistic than the others. As for favorites, I don’t have any. If I didn’t like the characters, I wouldn’t have chosen to write about them.

Popüler kahramanlarınızdan Bernie gibi bir sahaf dükkânınız olsa, başka bir şey ister misiniz? Eskiden keyif alacağımı düşü-

How do you start to write a novel? Do you decide characters or plot or story at first? I start with a first sentence.

Hiç kitaplığınızın da dâhil olduğu bir taşınma yaşadınız mı? Çok kereler. Ve her seferinde bu sebeple kitaplığımın hacmini azalttım.

15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 47


R A F TA K İ L E R

N’aptın Müdür? “Depresif müzik de neymiş, insanlık onuruna bişey olmasın!” Aslında bunun doğrusu “İnsanlık onuru depresif müziği yenecek!” şeklinde ve NITRO adlı güzide bir punk metal grubumuza ait. Mert iki aydır değiştirerek kullanıyordu bu sloganı, ben daha da değiştirdim. Ve tutarlılık adına; Mert’in burada paylaştığı 24 şarkı da umarım depresif şeyler değildir (hiçbirini hiç dinlemedim de), yoksa yazık ayıp :) Kara Bant bölümcüğünün kökeni kasetlerdir, kendi yetişebildiğimiz nostaljimiz. A yüzü, B yüzü… Tesisatımız olsa, karışık kaset doldursak dağıtsak keşke mesela, onun temennisidir. Ama dağıtma kısmı olmasa bile, doldurma kısmını vaktiyle Kent Elektronik bizim için çoktan yapmış. Sene, 1990. Türkiye’de heavy metal için en hareketli yıllardan biri. En çok metalik kasetin basıldığı yıl, üstelik Unkapanı’nın ta kendisi tarafından. Pentagram, Metalium ve Dr. Skull’ın ilk kasetleri çıkmış, ilk defa yabancı bir metal grubu, Alman Grinder konsere gelmiş, yetmemiş, hem de İzmir’e, black metalin olaylı grubu Mayhem gelmiş. Gene havaya girdik bak… Neyse, bu 1990 senesinde Kent Elektronik’in bizim için (!) hazırladığı kasetin adı Listen’em All. Kent’in hazırladığı apaçık gibi, çünkü internette en çetrefilli diskografi sitelerinde bile bulamadım bu derlemeyi. Zamanla kaset arşivim yığınları buldukça da gözüme 48 | Boo! Sayı: 3

bir şeyler çarptı: Bu kasetteki Exodus, Axxis, Manowar, Celtic Frost ve Chroming Rose’un şarkılarının ortak noktası nedir? Hepsinin de bende bulunan kasetlerindeki şarkılar arasından seçilmiş olması. Onları kim basmış? Kent Elektronik. Kasetin kapağında ne var? Kırmızılı mavili Celtic Frost çizgi canavarı. Diğer grupların başı kel mi? Saydığım grupların haricinde, kasette pop metale, glam metale kayan, yankılı vokaller ve tahmin edilebilir nakaratlara sahip şarkılar var. Ama bu cümleden Running Wild’ı ayrı tutmak isterim elbet. Kaba saba, ağzında kalan içkiyi koluyla silen şarkısıyla can veriyor kasete. Exodus duvardan duvara sallıyor, Manowar yumruk havada, naralar attırıyor. Celtic Frost depresif değil, karanlık. İlk dinleyişte, listeye bakmaksızın bir metal radyosu havası… Dinleyin hepsini! A Yüzü: 1. Running Wild - Störtebeker 2. Exodus - Impact Is Imminent 3. Axxis - Rolling the Thunder 4. Hurricane - Reign of Love 5. Fetching Bones - Love Crushing 6. Manowar - Battle Hymn B Yüzü: 1. Chroming Rose - Power and Glory 2. Celtic Frost - Vanity 3. The Dudes of Wrath Shocker 4. Thunder - Dirty Love 5. XYZ - Take What You Can 6. Boysvoice - City of Your Dreams

Her ay burada dergideki şanslı kişiye kültür sorgulaması yapıyoruz. Bu ayın şanslı kişisi ise, Mert Günhan. En son aldığın albüm hangisi? Valla mp3 çıktı çıkalı albüm olaylarına hiç girmiyorum, en son bir arkadaşımın hediye ettiği albüm var ama sayılır mı bilmiyorum: My Chemical Romance-Welcome to The Black Parade. Sinemaya en son hangi film için gittin? En son Tenten için gitmek istiyordum, maalesef yoğunluktan kaçırdım, yazın Harry Potter’ın son filmi için gitmiştim, avi formatı çıktı çıkalı sinema olayına da çok girmiyorum. En son okuduğun kitap? Buna da “pdf çıktı çıkalı kitap olayına da çok girmiyorum” desem dayak yerim sanırım. Geyik tabii, o kadar da değil. En son Clive Barker’ın Everville (Ezelistan) isimli kitabını bitirdim. Video oyunu oynar mısın? Çok oynuyorum ya, fazla oynuyorum, bu kadar oynamasam iyi. Bu ara hangi dergiler evine giriyor? Bu ara evime dergi girmiyor, almıyorum çünkü. Eskiden çeşit çeşit sanat dergileri, oyun dergileri ve bir sürü dergi takip ederdim, şimdi hiç içimden gelmiyor, kaybettim o isteğimi, internet fiziksel dergiciliği öldürüyor azizim (Bizim durumumuzda yaşatıyor).

Albüm, kitap, film, oyun ya da dergilerden koleksiyon yaptığın oluyor mu? Oluyor ya, çok sevdiğim bir Bonjovi kaset koleksiyonum var bir kere, bütün albümleri orjinal olarak durmakta, sonra bağımsız film koleksiyonum var, gurur duyarım onunla da. Kitap olarak geniş bir kütüphanemin olduğunu söyleyebilirim, çizgi roman da biriktiririm. Oluyormuş yani.


R A F TA K İ L E R

Oyunlar: DARK SOULS - 2010’un en iyi konsol RYO’larından Demon’s Souls’un başarısından sonra, karanlık RYO serisi Dark Souls ile devam ediyor. Dark Souls, senaryo olarak Demon’s Souls’a bağlı değil fakat ruhani bir takipçi denilebilir. Zorluğu ve de şimdiye kadar görülen en karanlık atmosferlerden birisini sunan Dark Souls PS3 ve Xbox 360’a çıkmış olan en iyi konsol rol yapma oyunlarından birisi. Oyuncunun serbestliğini amaçlayan açık dünya RYO’lar ya bir noktadan sonra kendini tekrar eder ya da bit-

Valve 60 gün içinde Half Life 3’ü duyuracakmış diyorlar. mek bilmeyen günler, haftalar vaat eder. Dark Souls ise ikinci sınıfa dahil. Zindanların altını üstüne getirmeyi seven oyuncular için ise karanlık atmosferi ile birlikte büyük tat veriyor. En can alıcı noktalardan biri de oyunda hangi tarafta kimin veya neyin için savaşacağımıza biz karar veriyoruz çünkü oyun içerisinde verdiğimiz kararlar oyunun bütününü etkiliyor. Kötülükleri dize getirmek için kılıcımızı bileyebiliriz. Ancak oyunun dünyasına kaptırıp karanlık ruhlar arasında yerimizi alabiliriz. Karakter yaratma ekranı ise oyunu baltalamıyor ancak daha iyi olabilirmiş. İsim, cinsiyet, oyuna başlarken yanında bulunacak bir eşya, fiziksel yapısı, saç rengi ve yüz yapı-

ASSASSIN’S CREED: REVELATIONS - Assassin’s Creed serisi Brotherhood’dan sonra kaldığı yerden devam ediyor. Revelations, Ezio ve Altair’in son macerası. AC 2’nin başarısından ve insanları şok eden sonundan sonra Brotherhood geldi, Brotherhood içinde getirdiği multiplayer mekanikleri ve iyileştirmeler ile hayranlar tarafından oldukça sevildi fakat Revelations artık AC 2’nin kaymağını son kez yiyen oyun olacak gibi. Özellikle sadece grafiksel olarak yeni bir şeyler getiren Revelations, hikaye babında oldukça tekdüze. Serinin hayranları AC 2’den sonra neler olacak diye merakla beklerken Ubisoft ağırdan alarak bizleri yavaş yavaş sinirlendiriyor. Revelations genel olarak Ezio’nun Masyaf anahtarlarını bulmak için İstanbul’a gelmesini konu alıyor. İstanbul, bizler için oldukça güzel ve eğ-

Kısa Haber

lendirici olsa bile Roma veya Floransa’nın modellemesi değiştirilmiş hali olmaktan öteye gitmiyor ne yazık ki. Ayrıca oyunda tek yaptığımız farklı şeyin çeşitli bölgeleri Templar etkisinden kurtarmak olması bir yerden sonra gerçekten bayıyor. Bu yazılanlar “oyun kötü” anlamına gelmiyor fakat Brotherhood’dan sonra tekrar bunların gelmesi gerçekten artık çok sıkmaya başladı. Gerçi bunlara tahammül edilebilirdi, şayet senaryosal anlamda çok büyük ve önemli şeyler oluyor olsaydı, ne yazık ki oyunun hikayesi oldukça tekdüze ve beklediğimiz açıklamalardan eser yok. AC2’de açmaya çalıştığımız Glyph’lerin heyecan verici etkisi burada Animus Fragment’ler toplanarak elde edilmeye çalışılıyor fakat bu da başarısız bir girişim çünkü Desmond’s Journey hiç eğlenceli değil, üstüne üstlük hikayesel anlamda hiçbir şe-

sı gibi detaya inmeden kabaca oluşturma imkanımız var. Zaten zırhımızı kuşandıktan sonra karakterimizle göz teması kurmamız pek mümkün olmuyor. Oyundaki sınıflar ise büyü, yakın dövüş ve uzak dövüş olmak üzere üç eksen etrafında şekillenen on farklı sınıftan oluşuyor. Seçtiğimiz sınıf hangi yönde uzmanlaşacağımızı belirleyen faktörlerden biri. Oyun içinde istediğimiz gibi şekillendirip yön vermek bize kalıyor. Serinin bir önceki gibi senaryo çok açıkta değil ve genelde hikayeyi çözümlemeyi oyunculara bırakıyor. Oldukça tehditkar ve karanlık alanlarda, açık bir oynanışa sahip Dark Souls, oldukça iyi notlar aldı ve türü sevenler için gerçekten çok iyi bir alternatif. -Mert G.

Geleneksel VGA 2011’de (Video Game Awards 2011) Skyrim “Yılın En İyi Oyunu” ödülünü kaptı, kapmasa olmazdı zaten, bu bekleniyordu. Bunun yanında yılın stüdyosu ödülünü Skyrim’i yapan Bethesda Game Studios kaptı. En iyi Xbox 360 oyunu Batman:Arkham City olurken, en iyi PS3 oyunu Uncharted 3 oldu. Legend of Zelda:Skyward Sword ise Wii’de başka oyun olmadığı için zorunluluktan Wii’nin en iyi oyunu ödülünü kaptı. Skyrim’e daha fazla ödül vermemek için Portal 2’yi de en iyi PC oyunu yapmışlar. Star Wars: The Old Republic çıktığında sunucular oyuncuları kaldıramayabilirmiş. Metal Gear Solid Rising’in adı değişti, artık Metal Gear Rising: Revengeance olarak bilinecek. Metal Gear Rising yeni yayınlanan fragmanı ile eski hayranları kızdırır nitelikte değişimlere gitmiş, projenin durumu eski hayranları küstürürken, yeni jenerasyonu tavlamayı ister nitelikte.

yi açık etmediği için alenen zaman kaybı. Fakat Revelations kötü bir oyun mu? Tabii ki değil oldukça güzel bir oyun, güzel bir şeyi bozmazsanız o şey güzel kalır fakat bizlerin beklentileri artık çok yükseklerde ve bütün umutlarımız Assassin’s Creed 3’e bağlanmış durumda, bir an önce gelse, oynasak ve neler olacağını öğrensek diye senelerimiz geçiyor! -Mert G.

Nintendo’nun çok sevilen adamlarından ve başındaki isimlerden Shigeru Miyamoto emeklilik konuşmaları yapıyormuş. İzmirli heavy metal grubu Rampage, Dark Souls oyunu için Prepare to Die adında bir şarkı kaydetti. Youtube’da “rampage prepare to die” diye aratıp, bulup dinlemek mümkün. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 49


R A F TA K İ L E R

Albümler:

TOM WAITS BAD AS ME ANTIMelankoli dile gelse çıkan ses Tom Waits’ten başkasına ait olamazdı. Ancak şunu belirtmeden olmaz, Waits’in müziğinde melankoli, yaşamında ise mücadele var. Kuşkusuz en bilinen mücadelesi müziğinin bir pazarlama aracına dönüşmemesi. Zira Frito-Lay, Levi’s ve Opel gibi markalar şarkılarını “çaktırmadan” aşırıp reklam jingle’ı yaptıklarında sessiz kalmadı ve açtığı davaları bir bir kazandı. İşte bu şapkalı, saygıdeğer adam, 2004 çıkışlı Real Gone’dan sonra 7 yıllık bekleyişe Bad As Me adındaki stüdyo albümüyle karşılık verdi. Ve deyim yerindeyse yine bardaktaki viskiyi bile sarhoş etti. Hem de Keith Richards, David Hildalgo, Flea ve Marc Ribbot’un katkılarıyla… Bad As Me’nin açılış şarkısı Chicago’da Waits, 30’lu yıllardaki Afrikalı Amerikan göçünü kendine has üslubuyla yorumluyor. David Hidalgo’nun Nina Simone’u anımsatan sesiyle hayat bulan Talking At The Same Time, fena halde gaza getiren Get Lost ve Bad As Me, Keith Richards’ın sesinin de inceden duyulduğu Last Leaf ve melankolinin tavan yaptığı Back In The Crowd ise albümdeki diğer favorilerim. Ancak albümü bir kez daha dinlediğimde bu sayının artacağından şüphem yok, çünkü Waits şarkıları bir-iki kez dinlemekle sindirilemiyor, bünyenin anlamlandırması zaman alıyor. Gelelim eleştirmenlerin yorumlarına… Kimileri Waits’in vokal performansının tavan yaptığını, kimileri bugüne kadar ses sanatçısı olarak dolandığı yerlerin duyumsal bir portresi olduğunu, kimileri adamımızın hayat arkadaşı ve prodüktörü Kathleen Brennan’ın etkisinin iyiden iyiye hissedildiğini düşünüyor. Ancak birçoğu yıldızlı pekiyi vermeyi de ihmal etmiyor. Tabi bu durum yaşayan son beatniklerden olan Thomas Alan Waits’i ne kadar “ırgalar” orasını bilemiyoruz. Zira o kendi blues dünyasındaki bir ağaçta usul usul sallanmaya devam ediyor. -Aslı 50 | Boo! Sayı: 3

THE BLACK KEYS EL CAMINO Nonesuch Hayranlarınız arasında Thom Yorke varsa, daha çok hayran kazansanız ne olur kazanmasınız ne… Son dönemlerde beni en çok etkileyen blues-rock ikilisi The Black Keys’ten bahsediyorum. Son dönem dedim ancak hipster görünümlerine rağmen sempati uyandıran bu Ohio’lu adamlar 2002 yılından bu yana tam 6 albüm yaptılar. 7. albümlerinin ilk single’ı Lonely Boy’la da hep daha iyiye gittiklerini hepimize kanıtladılar. El Camino 6 Aralık’ta müzik çalarlardaki yerini aldı. Daha önce Misfits, Hung ve Lie To Me dizilerine müzik yapan, I Am Not There’de The Wicked Messenger’ı alınlarının aklarıyla yorumlayan bu ikiliyle tanışmadıysanız acele edin derim (Black Keys & Mos Def, Ludacris ve A Tribe Called Quest ortaklığı için bkz. Blakroc). -Aslı

MAYER HAWTHORNE HOW DO YOU DO Universal Republic 1979’da Michigan’ın Hawthorne Sokağında doğan Andrew Mayer Cohen, sahne ismi arayışına soyadıyla doğduğu sokağın adını harmanlayarak son veren bir indie-soul sanatçısı. Ancak kartvizitinde besteci, söz yazarı, prodüktör, ses mühendisi, DJ etiketlerini de barındırıyor. Biz okul sıralarında Helvacıoğlu marka flütlerimizi üfürürken Hawthorne, ailesinin engin müzik arşivi sayesinde birçok farklı müzik türüyle tanışma fırsatı bulmuş. Green Eyed Love, Just Ain’t Gonna Work Out, Snoop Dogg ile icra ettiği Gangsta Luv ve Chromeo cover’ı Don’t Turn The Lights On ile dikkatlerimizi çeken Hawthorne, yeni albümünde de kemik gözlüklerini çıkarmadan groove’u yakalıyor. Müziğinde soul kadar R&B etkilerinin de yoğun hissedildiği ikinci stüdyo albümünde de Snoop Dogg’ı ekibe dâhil ediyor. -Aslı

JEDI MIND TRICKS VIOLENCE BEGETS VIOLENCE Enemy Soil Ey gidi hiphop, senin bile kendi içinde yer altı-popüler diye ayrılman günümüzde hiçbir şeyin yer altı kalamayacağının kanıtı değil mi? Neyse ki Jedi Mind Tricks gibi 7. albümlerini yapmalarına ve hayran çokluğuna rağmen ana akımın parçası olmayı reddeden gruplar var. “Seri katiller devletlerin büyük ölçekte yaptıklarını küçük ölçekte yapanlardır” diyen Philadelphia kökenli JMT, 1996’da East Coast akımından etkilenen Vinnie Paz ve Jus Allah tarafından kuruldu. Gruba daha sonra DJ Stoupe ve DJ Kwestion da eklendi. Son albümleri (özellikle homofobik sözler barındıran şarkılar yüzünden) eleştirmenler tarafından çok iyi yorumlar almasa ve hayran sayılarını artıracak gibi görünmese de eski destekçileri memnun edeceğe benziyor. -Aslı


R A F TA K İ L E R

AMY WINEHOUSE LIONESS: HIDDEN TREASURES Island Records Bambaşka bir albümle bu ayki yazıları kapatmayı düşünürken, çok değerli arkadaşım Painkiller sayesinde Amy’nin yayınlanmamış şarkılarından oluşan bu albümü edindim. Seneler evvel kendisi için “umarım ölmeden önce bir albüm daha yapar” diye yazdığımı hatırlıyorum (demez olaydım). Açılış şarkısı “Our Day Will Come”, son stüdyo kaydı olan Tony Bennett düeti “Body&Soul”, “Girl From Ipanema”nın fevkalade yorumu, “Tears Dry”ın orijinal hali… Amy’i maalesef son kez dinleyeceğimiz 12 şarkı. Kısacık yaşamında kendisi için yazılan/söylenen her şeyi bir kenara bırakıp ve bu insanı, bu güzel insanı dinlemiş, aynı zamanı paylaşmış olduğumuz için sevinelim. Ne demişler: “Mum söner, yalım sürer…” -A. Kara

CHRIS CORNELL SONGBOOK Universal Music Enterprises Lafı hiç dolandırmadan söyleyelim; şu dünyada Chris Cornell’den daha yakışıklı yaşlanan bir adam yoktur. Grunge’ın altın çağından günümüze değin, efendi çizgisini bozmadan (hadi yeri geldi söylemeden geçmeyelim, evet Timbaland’la biraz saçmaladığı oldu) gelen Chris Cornell malumunuz geçen sene Soundgarden’ı tekrar bir araya getirdi. Songbook, Soundgarden/Temple of The Dog günlerinden Audioslave’e ve solo albümlerine sevilen parçalarından müteşekkil bir akustik konser kaydı. Albümde tek yeni şarkı ise Cornell’in Machine Gun Preacher filmi için yazdığı The Keeper. Led Zeppelin’den “Thank You” ve “Imagine” ise iki güzel sürpriz. Fakat merak ettiğimiz konu şu; madem cover koydun albüme, mükemmel yorumladığın Billy Jean neden yok? Yoksa on numara… -A. Kara

CULTS CULTS In the Name of 2010’da New York’ta öğrenciyken Madeline ve Brian’ın kurduğu Cults, ilk albümlerini geçenlerde Columbia Records altında filizlenen Lily Allen’ın yeni müzik firması ile çıkardı. Daha önce Cults 7” adında bir EP’si bulunan grubun başka kaydı yok. 11 şarkılı albümde “Abducted” ve daha önce yayınlanan “Go Outside”; Pitchfork tarafından “Best New Music” seçildi. Otoriteler grubu indie pop olarak tanımlıyor. Henüz Cults ile tanışmadıysanız, “Go Outside” ile başlayabilirsiniz. Ha dinlediyseniz, albümde en seveceğiniz şarkı “You Know What I Mean” olabilir diyor kimileri. Ama bence bir albümü albüm yapan, bütünüyle dinlenebilmesidir. Şahane bir histir ki anlatmaya değer görmüşümdür. Birini çok seversin, o ayrı. Siz naçizane fikrimi dikkate alın, bir dinleyin... Cults sizi mutlu edecek. -Merve

KATE BUSH 50 WORDS FOR SNOW Fish People/EMI Geçtiğimiz Mayıs ayında The Sensual World ve The Red Shoes albümlerinden seçtiği toplam 11 şarkının tekrar kayıtlarından oluşan Director’s Cut albümünü çıkaran güzel insan Kate Bush, kasım ayında “50 Words For Snow”u kendi firması Fish People’dan yayınladı. Yıllardır melek sesiyle, naif müziği ve enteresan lirikleriyle gönlümüzdeki tahtını Stevie Nicks ile paylaşıp durur. Ana akımın, dedikodunun, reklamın hep dışında kalmış, Tori Amos ve Björk’ü son derece etkilemiş bir insan… Biliyorsunuz kendisi en çok Peter Gabriel düeti “Don’t Give Up” ve Placebo’nun coverladığı “Running Up That Hill” ile tanınır. Şahsi favori albümümüz ise The Whole Story. 50 Words For Snow 7 şarkı boyunca insanın içini acıtan o ince sesin, büyüleyici gözlerle buluşması… -A. Kara

MANIC STREET PREAC... NATIONAL TREASURES: THE COMPLETE SINGLES Sony Bu ayın diğer toplama albümü Maniclerden. Generation Terrorist albümünden günümüze toplam 38 şarkı. Manic Street Preachers kurulduklarından beri gerek müzik gerekse politik duruşlarıyla takdir ettiğimiz gruptur. Gitarist Richey James Edwards tabiri caizse sırlar alemine dalmış olsa bile sahnenin (ve çoğu albüm kapağının) bir köşesini, hatırasına hürmeten boş bırakırlar. Geçtiğimiz günlerde çıkan This Is the Day için çekilen videoda da kendisi ziyadesiyle yad ediliyor. Bazen şiirsel, çoğu zaman politik göndermeler içeren, acının damla damla akışını hissettiren Manic Street Preachers’ı bugüne kadar dinlemeyenler için mükemmel bir fırsat National Treasures. Bu yıl çıkan bir ton albümün arasında, kafa ayarı yapmak adına zevkle dinleyeceğiniz bir albüm. -A. Kara

JUSTICE AUDIO, VIDEO, DISCO Ed Banger Justice, bu defa öyle soft bir elektro house albüm sunuyor ki size, onlar olduğuna inanmak zor. İlk albümleri ve remixleriyle ünlü Fransız ikilisinin bu albümleri, iş yerimde odaklanmam gerektiğinde, aynı zamanda dış seslerden de uzak kalmak istediğimde dinlediğim bir albüm. Siz anlayın, Justice’in insanı ne kadar şaşırttığını. Zaten kendileri de “daytime music” diye tanımlıyor Audio, Video, Disco’yu. Albümle aynı adı taşıyan şarkı ve “Civilization” en gözde parçalar. 11 parçalı albümde Midnight Juggernauts’dan Vincent Vendetta, Diamond Nights’dan Morgan Phalen ve Ali Love’ın eşlik ettiği şarkılar da var. Yakında bir dünya turnesine çıkacak ikilinin listesinde Türkiye maalesef yok. Ama kim bilir, belki sesimizi duyan organizatörler onları ağırlayacak bir mekan sağlayabilirler... -Merve 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 51


Mert Serim mert.k.serim@gmail.com

albüm inceleme

Ekip Ruhunun Başarılı Örneği Üç yakın arkadaşın kendi maceralarını yaşmaya karar vermesiyle başlayan yolculuk, aralarına bir kişinin katılması ile son haline kavuştu. Camel 1970’lerden günümüze kadar gelen aktif müzik hayatları ile dinleyicilerine ve pek çok gruba ilham verdi. Çıkış albümleri ise çıtayı başlamadan çok yükseklere koyduklarını gösteriyor. Bu nedenle dinleyicileri için en iyi albümleri listesinde olmasına şaşmamak gerekir.

A

ndrew Latimer, Andy Ward ve Doug Ferguson, gerçek kimliklerine kavuşmadan önce The Brew isimli bir gruba sahiptiler. 20 Şubat 1971’de grup şarkıcı ve söz yazarı Phillip Goodhand-Tait’in enstrümantal ekibi olmak üzere anlaşmaya vardılar. Grup Goodhand-Tait ile birlikte 7 ay geçirdikten sonra “I Think I’ll Write a Song” ismi ile bir albüm yayınlandı. Bu albüm Goodhand-Tait’in ikinci stüdyo albümüdür. Ve projenin tamamlanması ile birlikte ekip kendi yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Bu yolculukta yanlarına Peter Bardens de katılarak grup çekirdek kadrosunu oluşturmuş ve ismini de Camel olarak değiştirmiştir. İlk konserleri ise 4 Aralık tarihinde Londra’daki Waltham Forest Technical College’da Wishbone Ash isimli grubu da destekleyerek gerçekleşti. Camel, Ağustos 1972’de MCA Records ile sözleşme imzaladı. Ancak albüm istenen başarıyı yakalayamayınca MCA ile yollarını ayırma kararı aldılar. 52 | Boo! Sayı: 3

Bir sonraki durakları ise Decca Records’un çatısı altında bulunan Deram Records ile çalışmaya başladılar. 1974’te Mirage isimli ikinci albümlerini bu kayıt şirketinden çıkarttılar. 1984’e kadar süren grubun ilk döneminde listelere giremeyen tek albüm çıkış albümleri olmuştur. Çıkış Albümünün Yarattığı Kelebek Etkisi Bu albüm pek çok yaratıcı parçanın toplanması ile oluşmuştur. Latimer ve Bardens’in aşçılığında ortaya çıkan albüm beklenmedik bir sonuçla karşılaştı. Yayınlandığı tarih olan 1973’te hak ettiği değeri göremedi. Bunun üzerine kayıt şirketi değiştirmekten menajer sorunlarına kadar sancılı bir yıl geçirdiler. Tabi bu sırada grubu motive eden olaylar da olmadı değil. Latimer ve Bardens arasındaki uyum ve rekabet ne zaman stüdyoya girseler kendini gösteriyordu. Bu da grubun yaratıcılığını ve müzikal kalitesini arttırıyordu. Hatta aralarındaki enerji o kadar yükselmişti ki 9 ay boyunca aralıksız konser turuna

çıktılar. Bu turun onlara getirdiği en büyük kazanç da şüphesiz canlı performanslarının topladığı harika tepkilerdi. Hayranlarının pek çoğunun hemfikir olduğu bir nokta ise bu albümün, ileride çıkartacağı pek çok albüme referans olmasıdır. Mirage (1974), The Snow Goose (1975), Moonmadness (1976) birer sene arayla çıkmış olmasına rağmen dönemin müzik ve sanat yelpazesine büyük yenilik getirmiştir. İngiltere’nin Canterbury şehri ve çevresinden çıkan grupların bulunduğu ortak bir paydadır bölgeye göre müzik yapmak. Ve “Canterbury Sahnesi” diye adlandırılan bu tür ağırlıklı olarak progresif, avangart ve caz türlerinin altında yer alır. Camel ise bu türün önemli gruplarından biridir. Grup tarihi boyunca gitar, klavye ve

basın yanında perküsyon, flüt, saksafon gibi enstrümanları da kullanmıştır müziğinde. Ekip Üyelerine Genel Bakış Grubun ilk dörtlüsü Andrew Latimer, Peter Bardens, Andy Ward, Doug Ferguson’dur. Latimer gitar, Bardens klavye, Ward davul, Ferguson ise bas çalmaktadır. 1947 doğumlu Latimer grubun o günlerden günümüze dek grupta kalan tek üyedir. Gitarist ve vokalist kimliğinin yanı sıra flüt ve klavye de çalmaktadır. 1952 doğumlu Andy Ward ise 13 yaşındayken yerel bir rock grubunda çalmaya başladı. Ve ardından Camel’ın kurucu üyeleri arasındaki yerini aldı. 1945 doğumlu Bardens ise org, piano, mellatron gibi enstrümanlarla gruba eşlik etmiş ve Andrew Latimer ile birlikte


Grup arasında yaşanan ilk çatlamalar ise 1976’ya denk düşmektedir. 1977’de yayınlanan Rain Dances albümünün kayıtları başlamadan önce grup müziğini caza yakın bir tona çekmek istiyordu. Bu konuda

en ısrarcı isim de Andy Ward idi. Ancak bu durumdan Doug Ferguson bu müzikal yapıda rahat edemiyordu, bu nedenle de gruptan ayrılma kararı aldı. Ferguson’dan sonra 3 farklı basçı grupla birlikte çalmıştır. Orijinal kadrodan ikinci ayrı-

Hayranların İlk Albüme Dair Görüşleri “Camel ile ilk karşılaşmam yıllar öncesine dayanıyor. Benim için zor bir andı. Fakat doğruları söylemek gerek kaseti dinlemem ile birlikte Sevilla’da bir tütün mağazasından almam bir oldu.” Pedro Gracia – İspanya “Camel için muazzam bir çıkış albümü olduğunu söyleyebilirim. Hala benim tüm zamanların en iyileri listemde bulunmaktadır. Hatta bazı klasik parçaları, özellikle zamana yenilmeyen “Never Let Go” ve harika enstrümantal altyapısı bulunan Arubaluba çevresinde güçlü bir etki yaratıyor. Bu albümü duyduğum andan beri unutmadım.” - Shane Carlson – Dubai “Yanılmıyorsam

bu

albüm

Camel’ın CD formatında aldığım son albümü. Camel’ın tüm CD’lerine sahibim ve hepsini dinlerken de büyük keyif alıyorum. Müzik dinlerken genelde şarkı değiştirmem. Ancak bu CD’de bir eksik var. Başta CD’nin kaydından kaynaklandığını düşündüm. Ancak yine de hemfikir olduğum bir nokta var. O da CD içerisinde gayet güzel parçaların olduğu. Mystic Queen, Seperation, Six Ate, Curiosity ilk aklıma gelenler. Ve böylece eksikliği fark ediyorum. Camel’ın şöhreti eksik bu albümde. Bu albümü düşünmeden önerebilirim. Çünkü benim müzik zevkime çok uygun ve tınılarındaki progresif yapı beni kendine çekiyor.” - David Pagden - Kanada

lan isim de Peter Bardens olmuştur. Bu ayrılışı Andrew Latimer’in sözleri ile açıklamak daha doğru olacak: “Peter ile aramız yaratıcı yönümüzü kullanırken harikaydı. Fakat asıl sorun fikirlerimizi yargılamaya başladığımızda ortaya çıktı. Stüdyodayken Peter ile sadece birbirimizi boğuyorduk. İkimiz de fikirlerimizden vazgeçmedik. Böylece artık konuşurken bile sıkıntı çekiyorduk. Adeta ortamdaki hava bir anda soğuyordu. Yaratıcılıklarımızı test etmiyorduk aksine ikimizin de mutabık olduğu tek nokta buydu. Richard ve Andy benimle birlikte kaldı. Dolayısıyla Peter ayrıldı. Bence bu ikimiz içinde iyi bir hareket oldu.” Peter Bardens Gruptan ayrıldıktan sonra ise solo projelerine devam etmiştir. Grubun caz altyapısında büyük emeği bulunan Andy Ward ise 1982’de ayrılma kararı almıştır. Resmi açıklamalarda elinde yaşadığı bir problem olarak bahsedilmektedir. Ancak gerçek ise Ward’un 1991’de Q dergisine verdiği röportajda ortaya çıkar. Üzerinde hissettiği baskıyla başa çıkmadığından ve alkolizmden dolayı acı çektiğinden bahseder. Bu-

nun üzerine bileğini keserek intihar etmeyi dener. Rehabilitasyon ve insanların desteği ile birlikte Camel’e geri döner. Ancak bu da Ward’un taşıyamayacağı bir yük halini almıştır. Böylece grup ile birlikte bir daha çalmaz ve kendi yoluna gider. Bizler İçin Camel Camel, yarattığı müzik altyapısı ve progresif yapısı ile hepimizin gönlünü çalmıştır. Kimilerimiz için uzaklara gidip dinlenmektir kimilerimiz için de yaratıcılığımızı arttıran bir tınıdır. Andrew Latimer, Never Let Go parçasında “Man is born with the will to survive. He’ll not take no for an answer. He will get by, somehow he’ll try. He won’t take no, never let go, no...” sözlerini mırıldanırken hepimizin düşlerinde farklı bir şey canlanır. Esasında müziği güzel yapan şey de budur. Herkesin aklında farklı şeyler canlandırması. Camel bunu layıkıyla yapabilen yegane gruplardan biridir. Ne mutlu biz dinleyicilere ki Camel gibi bir ilham kaynağımız var. Eskimeyen albümlerini dinledikçe ömür katıyoruz Camel’a. Tıpkı onların bize kattıkları değer gibi. Ömrünüz uzun olsun güzel insanlar. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 53

Bitti.

şarkı sözlerini yazmıştır.


Burak Sayın buraksayin86@yahoo.com

film inceleme

Köpekdişini Kırmak ya da Kıramamak! Yunan Yönetmen Giorgios Lanthimos’un 2009 yapımı, bol ödüllü filmi Kynodontas, sıra dışı ve rahatsız edici karakteriyle ön plana çıkan bir film. Ancak bu rahatsız edicilik öyle bir biçimde sunuluyor ki insan aynı zamanda hayranlıkla yerine çivilenmeden de edemiyor.

B

azı filmler izlenmeye başlarken ve izleme esnasında eğer birtakım önyargılarla değerlendirilmeye alınmışsa, söz konusu eser asla tam anlamıyla özümsenemez ve kendisiyle ilişki kurulamaz. Ancak burada bahsedilen, sadece belli bir fikre yahut kavrama karşı duyulan önyargı değildir. Örneğin Star Wars evrenine, uzayda astronot kıyafeti olmaksızın nefes alınabildiği veya ışın kılıcının gerçekte olamayacağı bu yüzden çok saçma olduğu gibi anlamsız gerekçelerle saldıran bir kişi, filme olması gerektiği gibi yaklaşıyor değildir. Çünkü her eser ancak kendi kurgusu ve mantığı içerisinde ele alınırsa anlamlandırılabilir. 54 | Boo! Sayı: 3

İşte Kynodontas (Dogtooth Köpek dişi) da bu hataya düşmekten kaçınılarak fakat aynı zamanda ihtiva ettiği bütün rahatsız edici öğeler de göz önünde bulundurulup buna hazırlıklı olarak izlenilmesi gereken filmlerden biri. Böyle bir uyarıyı en başta yapmak gerekiyor çünkü sinir bozucu şiddet ve cinsellik sahneleri hassas kişiler için sıkıntı yaratabilir. Ancak burada bahsettiğim, şu çok çarpıcı olma iddiasında olup da aşırı ve yapay bir şiddet gösterisi sunmaktan öteye gidemeyen saçma filmler gibi veya bol bol çıplaklık gösterip izleyiciye “bakın ne kadar cesur bir film çektik” mesajı vermeye çalışan ucuz yapımlar gibi değil. “Salo o le 120 Giornate

di Sodoma”da Pasolini’nin başardığı, şiddetin ve sapkınlığın normalleştirilmesinden bahsediyorum. Salo’yu izleyenler bilir, filmdeki asıl rahatsız edici öge, ortaya konulan akıl almaz eylemlerin kendileri değil, bunların faillerinde gözlemlenen inanılmaz rahatlıktır. İşte Dogtooth’ta da vurucu olan sıradan bir seks sahnesi değil, mesela seyirciye seksin de ötesinde ensestin kendisini sorgulatması. Ensest zaten başlı başına bir tartışma konusuyken, bu kavramın karmaşık doğasının son derece durgun bir akış içinde ele alınması rahatsız ediyor. Ya da bir insanın suratının ortasına yumruğu geçirmek dile ne kadar kolay da olsa ve bunu gerçekte yapmak da bir o kadar zorsa, bu yumruğun bin kat beterinin bazı şartlarda nasıl normal bir hale gelebildiğini gösterdiği için sinir bozuyor. Cehenneme Doğmak Film bir baba, bir anne ve üç çocuklarını ön plana koyarak ilerliyor. Bu, sıradan bir çekirdek aile görüntüsü gibi gö-

rünüyor ilk bakışta. Çocuklar 18-19 yaşlarındalar, iki kız bir erkek. Ancak buradaki ilginç nokta şu ki, ebeveynler çocuklarını doğdukları günden beri kocaman bir bahçesi olan evlerinden bir adım dahi dışarı çıkartmamışlar. Bunun da ötesinde çocuklara, bilinen dünya tamamen çarpıtılmış bir şekilde algılatılıyor. Örneğin masa kelimesi bardak için kullanılıyor: “Bana bir masa su verir misin?” gibi. Zaten filmin açılış sekansı da bu kelimelerin içeriklerinin nasıl uygunsuz bir hale getirildiklerine örnekler sunarak başlıyor. Tabii ki bunlar daha buzdağının görünen kısmı. Ancak yukarıda vurgulamak istediğim nokta tam da bununla bağlantılıydı. Zira Dogtooth’u izlemeye başlayınca “ne kadar saçma, bir anne baba çocuklarına neden böyle bir şey yapsın, bunun mantığı ne” gibi sorgulamalara kalkışılırsa, filmin anlatmaya çalıştığı şeyden tamamen koparız. Dogtooth’ta ortaya konan olaylar kendi içerisinde ele alındığı zaman bütünlüklü bir resim ortaya koyuyor


Kynodontas afişler galerisi: Üstte orijinal Yunanistan afişi, sağda uluslar arası afiş... Sonraki sayfada sırasıyla İspanyol ve Fransızca afişler var. Bu arada Kynodontas, Türkiye’de festivaller haricinde vizyona girmedi.

ve filmi de kanımca bir başyapıt mertebesine yükselten detaylar bu resme tarafsızca bakınca ortaya çıkıyor. O yüzden bunları bir kenara bırakıp bize sunulan tabloya odaklanmak en doğru olanı. Aslında söz konusu tema, zannediyorum ki düşünmeyi seven birçok kişinin en az bir kere de olsa aklına gelmiş olabilecek bir soruna işaret ediyor: Acaba bir insan doğduğu andan itibaren tamamen steril bir ortamda, bizim alışık olduğumuz bütün değerlerden, geleneklerden ve hatta dilden daha farklı bir sistem içerisinde yetiş(tiril)se ortaya ne çıkardı? Bu konu, genelde bir ütopyayı ele aldığını söyleyen ama ekseriyeti distopik bir düzene işaret eden film, kitap vb. eserlerde genel bir anlamda irdelenmiştir. Örneğin Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sında da tamamen, tek tipleşmiş değerlerin hüküm sürdüğü bir dünya düzeninde, insanların mevcut düzen tara-

fından nasıl manipüle edildiği çarpıcı bir biçimde ortaya konulur. Her şeyin kusursuza yakın olması gerekçesiyle, insanı insan yapan içgüdüler bastırılarak adeta robotik bir otomatlar toplumu ortaya çıkar. Ancak tabii ki burada doğrudan toplumsal bir sistem ortaya konulur ve bu devasa sistem içerisinde tek bir kişiye veya belli bir gruba, düşünceye odaklanılır. Oysa Dogtooth’da üç kişi ama çok daha dar ve özel bir alanda odağa konuluyor. Ve işin daha da çekici ve çarpıcı tarafı, bu müdahalenin (yani çocukların yapay bir fanusa hapsedilmeleri bakımından müdahale) bizim tam da içinde yaşadığımız modern dünya koşulları içerisinde izleyiciye sunulmuş olması. Zira bu durum, olaya salt fantastik veya kurgusal bir bakış açısıyla bakmamızı engelleyip, gerçekten de olası olan vurucu bir sahneye şahit oluyormuşuz etkisi yaratıyor.

Hapis Tutsaklık her zaman demir parmaklıklar arkasında ya da dört duvar arasında gerçekleşmeyebilir. Asıl tehlikeli olan insanın fikirlerinin, zihninin hapsedilmiş olmasıdır. Ve bu tarz zihinsel bir hapsin asla farkında olamaz insan; zaten olsaydı hapsolmazdı. Belki de bu durum fiziksel bir tutsaklıktan bile beterdir. Zira pek çok mahkûm vardır ki gerektiğinde kanlarıyla yazıp meramlarını tüm dünyaya haykırırlar. Oysa aklı tutulmuş, zihni zincire vurulmuş bir insan bitiktir. O aslında tam anlamıyla insan bile değildir, boyun eğmeye ve kendisine söylenileni yapmaya bayılır. Kısacası sürüye dâhildir, her zaman aradığı şey itaat edecek aşkın bir güç, dışına çıkılamaz bir düzendir. Çünkü koyuna güdülmek rahat gelir. Hiçbir şey düşünmemek, hayatta hiçbir şeye kafa yormadan kendine verilenle yetinip ot gibi yaşamak pek güzeldir. Acı çekmez çünkü insan böyle yaparak! Ne önemlidir acı yokluğu; öyle ya varsın binlerce yıllık insanlık tarihin-

de denizdeki kum kadar yer teşkil eden yetmiş seksen yıllık şu ömrü sırf rahat yaşamak uğruna boyun eğip güdülerek helak edelim! Bu insan pek zararsız görünse de en tehlikelisidir. Çünkü sayıca çoktur, çoğunluktur, daha doğrusu yığındır. Ve yığın her zaman çoğunluk olduğundan istediğini dayatır, hele ki günümüzdeki gibi demokrasinin nimetlerinden yararlanmayı bilen akıllı çobanlar varsa yığının gücü önü alınamaz hale gelir. Bu nedenledir ki modern hapishanelerin yüzölçümleri binlerce kilometrekareyken, bunların içinde alınabilen nefes ters orantılı olarak epey kısıtlıdır. Bunun sebebi de insanın gittikçe daha çok acıdan kaçıp hazza kendini teslim etmesi ya da aydınlanmacı bir üslupla ifade edersek, aklını kullanmaya cesaret edememesidir. Böyle bir ortamda ise en ufak özgürlük arayışı bile sınırsız ıstıraptır artık. Dogtooth’da bu tablo her iki açıdan da son derece vurucu 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 55


bir biçimde ortaya konuyor. Yani, hem hapsedilmiş olanın içler acısı yaşamını ve onu buna itekleyen otoritenin (ya da hâkim gücün) zalimliğini, hem de sisteme direnmeye, sorgulamaya, sınırlarının ötesine geçmeye çalışan kişinin bunda ne kadar başarılı olabileceğini ve söz konusu eyleme hangi şartlar altında kalkışabilmesinin olası olduğunu görüyoruz. Baba kuralları koyuyor ve bunu öyle bir soğukkanlılık ve kararlılıkla yapıyor ki, izleyici açısından sorgulanması olasılığı daha baştan ortadan kalkıyor adeta. Kendi evinde ailesinin yaşadığı hayatı, çocuklarının hayatlarından da öte “dünyalarını” tamamen kendi kuralları çerçevesinde şekillendiriyor ve herkes bu düzen içerisinde “mutlu” yaşıyor. Burada mutlu kelimesine işaret etmemin sebebi şu: Bilinmeyen, eğer ki aynı zamanda farkında da olunmayansa insana olumlu ya da olumsuz bir etkide bulunmaz. Yani kendileri için kurulmuş olan dünyada bir şekilde yaşamaya alışmış olan koyunlar yemlerini aldıkları sürece 56 | Boo! Sayı: 3

sıkıntı çekmezler. Çünkü onların yemlenmenin ötesindeki başka bir yaşam tarzından haberleri yoktur. Ancak kuşkusuz kelimesi kelimesine doğadaki bir hayvan olan koyunla, koyun olan insan arasında özsel bir fark vardır. İnsan her şeye rağmen her zaman için zincirlerini kırma potansiyeli barındıran ve düşünüp geliştikçe varoluşunu yoğunlaştıran bir canlıdır. Baba da bunun farkında olduğundan çocuklarına sürekli bir şeyler öğretiyor. Evet, bu çarpık bir şekilde oluyor belki ancak dikkat edilmesi gereken nokta sürekli bir eylem halinin sürüp gittiği. Devamlı öğretilen yeni kelimeler, oynanan oyunlar vb. şeyler aslında çocukların kendilerini gerçekten de yaşıyor sanmaları için kurulan bir düzmeceden başka bir şey değil. Aksi takdirde insanın içindeki merak açlığının kişiyi ele geçirip bilinmeyene ulaşması için dürtmesi kaçınılmaz olacaktır çünkü. Tam da bu yüzden babanın öğretisi şöyle şekilleniyor: “Bir çocuk

“Söz konusu olan insansa eğer, doğduğu andan itibaren tamamen kapalı bir dünyaya hapsedilse dahi, her zaman için bilme, merak etme ve yaratma arzusunun varlığını ele geçirip, zincirlerini kırma cesaretini gösterme ihtimali vardır.” evi terk etmeye ancak sağ köpekdişi düştüğünde hazırdır; ya da sol, fark etmez... Ve ev de ancak araba ile güvenli bir şekilde terk edilebilir. Peki, çocuk araba kullanmayı ne zaman öğrenebilir? Sağ köpekdişi tekrar çıktığında; ya da sol fark etmez…” Anlaşılan, bu düzende yetişen bir çocuğun evi terk etmek için epey beklemesi gerekecektir. Görüldüğü üzere formül son derece basit aslında: Özgürlüğe giden yolun önüne şart olarak imkânsızı koşmak. Bu yöntem ne acıdır ki kitleler üzerinde çoklukla işe ya-

rar. Önce topluluk bir özgürlük veya olgunlaşma döneminin kendisini beklediğine inandırılır. Daha sonra bu amaca giden yolun imkânsızdan geçtiği ortaya konur. Ancak buradaki detay şudur ki, bu koşulun imkânsızlığını sadece yasa koyucu veya her ne isimle adlandırılıyorsa mevcut otorite bilir; asıl bilmesi gereken topluluk değil. Dolayısıyla bu topluluk söz konusu olgunlaşmayı son derece naif bir biçimde beklemeye koyulur ve bu bekleme sürecinde farkında olmadan gayet güzel bir şekilde manipüle edilir. Dogtooth’un başarısı bu noktada yatıyor as-


Kaç(amay)ış Kardeşlerin en büyüğü olan kız diğer kız kardeşe köpek dişinin sallanmaya başladığını hissettiğini söylediğinde aldığı cevap gayet tahmin edilebilirdir: “Hayal görüyorsun, kıpırdamıyor bile”. Büyük kardeş diğerlerinin arasında en meraklı ve dış dünyayı kıyısından köşesinden bilmeye çalışmaya en hevesli olandır. İşte insanı diğer canlılardan ayırt eden sürekli bilme, merak etme gibi eğilimleri, yukarıda bahsedilen potansiyelin bir tezahürüdür ki filmde de bunu büyük kardeşte görürüz. Söz konusu olan insansa eğer, doğduğu andan itibaren tamamen kapalı

bir dünyaya hapsedilse dahi, her zaman için bilme, merak etme ve yaratma arzusunun varlığını ele geçirip, zincirlerini kırma cesaretini gösterme ihtimali vardır. Ancak burada çok önemli bir nüans da var. O da diğer kardeşin cevabında yatan, kimilerince iddia edilen, her insanın “mutlak eşit” olduğu zırvasının sakatlığıdır. Zira potansiyelden bahsederken genel insan kavramını ele aldık. Oysa iki kardeş de insan, aynı ortamda yetişmişler ancak sadece biri içten içe bir başkaldırı gösteriyor ve evi terk edebileceğine inanmak istiyor. Çünkü dış dünya bilinmeyendir ve bilinmeyen korkutucudur; tıpkı ölüm gibi. İşte öteki kardeş de tipik bir koyunun karakterini sergileyerek bilinmeyeni düşünmüyor bile ve ablasının kendisiyle paylaştığı özgürlük tohumları içeren düşüncelerini de anında onun cesaretini kırarak yok etmeye çalışıyor. Babanın çok iyi bilip de kızının bilmediği şey, köpekdişinin asla düşmeyecek olması. İşte sistemin çelişkisi de burada yatıyor. Köpekdişi ağızda duruyor yani somut bir nesne olarak

algılanabiliyor ama düşmüyor. O zaman yapılacak olan şey belli: onu dışarıdan müdahale ederek “düşürmek”. Böylece büyük kız eline aldığı ağırlığı ağzına geçirerek köpek dişini kırıyor ve artık evden çıkmaya hak kazandığına inanıyor. Evden çıkmaya çalışma yolu ise pek ironik: kimseye görünmeden gidip arabanın bagajına kilitliyor kendisini. Çünkü babanın dediğine göre evi ancak araba ile güvenli bir şekilde terk edebiliriz.

yanı artık öyle bir hale geldik ki, sistemden kaçış bile yine sistemin bize gösterdiği yollarla yapılmaya çalışılıyor. Tıpkı kızın araba bagajına kendini kilitlemesi gibi. Yani olan şu aslında: Dayatılan zihniyetten ya da düşünce yapısından kaçışa teşebbüs etmek, ancak bunu gerçek hayatta yapmaya kalkışınca yine sistemin yolunu kullanmaya çalışıp bu sefer kendini başka türlü bir biçimde hapsetmek. Tam bir garabetiz yani!

Bu, filmde bize verilen sahne. Nedir peki bütün bunlar? Sistem bizi hapsettiği kapalı dünyada aynı zamanda her zaman için başkaldırma potansiyeli olan özgür ruhların da ortaya çıkma olasılığı olduğunu bilindiği için, bir köpekdişi icat ediliyor. Bu köpekdişi toplumlara göre çok farklılık gösterebilir. Milliyetçilik, belli bir ahlaki normlar bütünü ve belki de en tehlikelisi ve de etkili olanı din… Toplumun mikro birimleri için de daha basit köpekdişleri bulunuyor. Futbol fanatizmi, televizyon dizileri (bunları birbirlerine karşı dava savunurmuşçasına savunan insanları düşünün) ve akla gelebilecek türlü şey. İşin vahim

Bu yazıda Dogtooth’un belli bir yönü üzerinde durdum. Aslında çok daha farklı veçheleri olan bir filmle karşı karşıyayız. Örneğin son derece derin bir biçimde incelenmesi gerektiğini düşündüğüm cinselliği ele alış tarzı, filmdeki aile dışında tek karakter olan Christina’nın tavırları ve rolü, erkek kardeşin diğerleri arasındaki konumu ve erkek kadın arasındaki ilişkinin betimlenişi… Bütün bunlar ayrı ayrı incelenmeli ama maalesef bunlara yer yetmezdi. Yine de filmin çekirdek kavramına eğilmek önemliydi. Bu yazıyı okuyan herkesin bir gün köpekdişlerini kırma cesaretini gösterebilmelerini dileyerek bitiriyorum! 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 57

Bitti.

lında. Bu paragrafı yazmak, harflerin kelimeleri, cümleleri oluşturması ne kadar da kolay görünüyor. Oysa bunlar insanlığın giderek kaçınılmaz yazgısına dönüşen korkunç akıbetinden başka bir şey değil. Bu denli vurucu bir şeyi de böylesi sıra dışı bir üslupla hem de sinema yoluyla anlatabilmek herkesin harcı değil doğrusu. Bu durum betimlenirken dediğim gibi tek bir perspektiften bakılmıyor olaya. Üzerine bastığım insana özgü potansiyelin hiç mi bir işlevi yok acaba?


Burak Sayın buraksayin86@yahoo.com

edebi inceleme

Ölüme Bir Panzehir Olarak Var Olma Arzusu “İskoçya’nın Albert Camus’sü”… Bu son derece iddialı nitelemeyle tanınıyor Alexander Trocchi. Genç Âdem’i okuyunca da neden böyle olduğunu net bir şekilde anlıyor okur.

A

nlıyor anlamasına ama böyle bir ifadeden hem olumlu hem de olumsuz bir anlam çıkabilir. Ben yazının başında olumsuz tarafa daha yakın olduğumu belirtmekle başlayacağım. Çünkü kitaba başlamadan önce Trocchi’nin edebi dilinden ve anlatımındaki akıcılıktan epey umutluydum. Ancak Camus gibi bir yazarı ortaya koyarsanız, eğer çağdaş edebiyattan söz ediyorsak, söz konusu hemen her kim olursa olsun gölgede kalmaya mahkûm olacaktır. Nitekim burada da aynı durumdan söz edebiliriz. Fakat tabii ki bu, Trocchi’nin suçu değil. Çünkü Camus kısa olan ömründe öyle şeyler yaptı ki, çağın edebiyatına tam anlamıyla damgasını vuran sayılı yazarlardan biri oldu. Üstüne bir de yaşadığı hayatın sıra dışı karakteri ve çevresi gibi faktörler de işin içine girince Trocchi’yi bu karşılaştırmaya sokup da hakkını yemek de acımazsızca olur doğrusu. Zira benim olaya yaklaşma biçimim biraz daha farklı. Trocchi varoluş, ölüm veya intihar 58 | Boo! Sayı: 3

temasını ele alıp da özgün bir biçimde işlemiyor. Kitabı okumaya başladığımda sanki erotizmle yoğrulmuş ve biraz da dilsel olarak hafifletilmiş bir Camus romanı taklidi okuyormuşum gibi hissettim. Vurguladığım nitelemeden sonra da doğal olarak büyük bir beklentiyle başlayınca kitaba birazcık hayal kırıklığına uğradım. Yine de bu durum Genç Âdem’in önemli bir eser olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü işlenen hikâye ve ana karakterin iç dünyasının yansıtılış biçimi yeterince güçlü ve okuru etkilemekte başarılı. Konuyu kısaca özetleyip, sonrasında belli bir problem üzerinde durma niyetindeyim. Çünkü çok karmaşık bir kurgu yok karşımızda. Joe Taylor bir mavnada Leslie, eşi Ella ve çocukları Jim ile beraber yaşayan ve aynı zamanda çalışan bir balıkçı. Tam bir balıkçı da değil aslında, genel bir boş vermişlik havasında olan ve kimi zaman derin düşüncelere dalıp giden insanlardan biri denilebilir. Zira böyle olmak çağımızda artık bir meslek haline gelmiş durumda neredey-

se. Tıpkı bir zamanlar “ne iş yaparsınız?” sorusuna verilen “nihilistim” yanıtı gibi. Leslie ve Joe bir gün nehirde bir çıplak bir kadın cesedi buluyorlar. Sonrası tahmin edilebildiği üzere soruşturmalar, polis gibi formaliteler. Bütün bunları ana karakter Joe’nun ağzından dinliyoruz. Ve kitabın ilerleyen bölümlerinde öğrendiğimiz üzere bulunan ceset Joe’nun eski sevgilisi, üstüne üstlük katili de Joe’nun ta kendisi. Tabii burada hemen şu detayı vermek lazım, Joe sevgilisini bilinçli olarak öldürmüyor, göl kenarında bir tartışma esnasında sevgilisini itiyor ve sonuç malum. Yani temel nokta şu, ortada bir art niyet yok. Ama asıl mesele cesedi Joe’nun bulması ve daha sonra da konuyla bağlantısı olduğuna dair hiçbir işaret göstermemesi. Bu arada soruşturmada Joe yerine de Goon diye başka bir adam gözaltına alınıyor. Biz de Joe’nun bu manzara karşısındaki çalkantılı ruh haline tanık oluyoruz. Çünkü öte yandan da Goon yüzünden bir iç sıkıntısı hissettiği ortaya çıkıyor.

Zannediyorum ki Camus mevzusu şimdi daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Özellikle Düşüş’ü (La Chute) okumuş olanlar iki tema arasındaki derin benzerliği kısa sürede fark edecektir zaten. Bu nedenle dediğim gibi Genç Âdem’in ortaya koyduğu sorunu eksene alarak daha genel bir biçimde düşünmek daha mantıklı. Bu yüzden de şu soruyu sormakla işe başlayacağım: “İnsan hiçbir eylemde bulunmadan da bir eylemde bulunmuş sayılır mı?”. Ya da atıl kalarak suç işlemek de mümkün mü? Bunlar çok çetrefilli problemler. Düşüş’te Jean Baptiste Clamence’ın durumu bu sorular için daha iyi bir örnek teşkil ediyor aslında. Joe ise öyle ya da böyle birini öldürmüş vaziyette; her ne kadar istemsizce de yapsa. Zaten bizi ilgilendiren bu değil, bunun sonrasında cesedin bulunduğu andan itibaren süreç. Suçluluk Suç nedir? Hele bu her şeyin birbirine girdiği modern dünyada, kimin kimi neyle suçladığı belli değilken, masumlar bin günleri aşan sürelerde


Sol üstte, kitabın ilk Birleşik Krallık baskısı görünmekte. Sene 1961. Sağda ise Versus yayınlarından Algan Sezgintüredi’nin çevirisiyle 2007’de basılan Genç Adem var. “Young Adam” aynı zamanda 2003’te romandan yola çıkarak çekilmiş bir film (solda). Başrollerde Ewan McGregor ve Tilda Swinton var. Türkiye’de “Tutku Nehri” gibi bir isimle gösterildi.

Tüm bunların farkında olan Joe aynı zamanda etrafında süre giden hayatın saçmalığının da farkında: “Aşağıda iki kadının konuşup gülüştüklerini duyabiliyordum; derken araya oğlanın şımarık cırlamaları girdi ve birden, hepsinden sıkıldığımı fark ettim. Bir şekilde

ve hepsi birden emniyetteydiler; saçmalığın onlara dokunan kısmı (dokunuyorsa) kabul edilir cinstendi; kendi zihinlerinin yapıları tarafından, hem ‘cinayete’ bulaşmamışlıkları, hem de, sıradan bakış açısıyla ‘aklı başındalıkları’ tarafından korunuyorlardı. Ama beni tehdit eden saçmalık tüm olasılıkların bittiği yerdeydi ve yalnızken sık sık kafama ineceğine dair kesinliği ve indiğinde kabul veya reddetme şansını bulamayacağımı hissediyordum. Ölümde bitişten başkası yoktu. Aklı başında hiç kimse bunu kabul edemezdi”. Görüldüğü gibi Joe’ya göre standart yaşam algısına göre aklı başındalık olarak kabul edilen şey, aslında amaçsız, daha edebi bir dille belirtirsek renksiz, soluk bir yaşantı içerisinde hiçbir şeyi umursamadan zaman öldürmenin ötesinde bir şey değildir. Joe’nun da aldırmaz tavırda olduğunu söyledik ama şu da ortada ki, yine ona göre gerçek aklı başındalık aldırmaktır; ölüme aldırmak. Burada bahsi geçen

saçmalık da ölümdür zaten. Ölümün Gölgesi Bir önceki ay Sis yazısında da Peréz’in yok olma tehdidi karşısındaki tepkisini hatırlarsak, ölümün felsefe açısından ama özelde varoluşçuluk bakımından en kilit ve problemli kavramlardan biri olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü bütün bu insanların (roman karakterlerini ‘gerçek’ insanlar için birer model gibi alırsak eğer) (hangisi daha gerçek orası ayrı tabii ki) üzerinde durdukları, anlamlandırmaya çalıştıkları şey hayattır. Ölüm, hayatın mutlak sonu olması bakımından ise saçmanın ta kendisidir. Çünkü bize verili olan en somut şeyin yıkımıdır ölüm. Her ne kadar kimi inanca göre öte dünyada cennet, cehennem de olsa bunlar adı üstünde inançtır ve sadece inananları olduğu sürece ayakta kalabilirler. Oysa bizim gördüğümüz şu: İnsanlar ölüyor ve hiçbir şey olmuyor. Yakınlarımız, arkadaşlarımız, yabancılar ölüyor ve biz yaşıyoruz. Ölüme tanıklık ederek

mutlak yok oluşu deneyimliyoruz. Ne kadar yaşadığımız ise meçhul, işin korkutucu yanı da bu zaten. Joe’ya göre de saçma olan bu. Yaşam, amaçsız belki de evet, ama en azından yaşama eylemine olanak veriyor bu düzlemde. Büyük sanat eserleri vermek veya türlü işler başarıp ve yaşamı anlamlandırmak da olası; ama öyle bir olasılık ki bu söz konusu başarılar yine insanlar tarafından (yani önünde sonunda ölümü tadacak olanlar) önemsenip, el üstünde tutulursa gerçekleşebilir ancak. Ya bütün insanlık ortadan kalksa anlam nerede kalacak? İşte ölümün gölgesi budur. Hayatın her anını ve alanını o mutlak bilinmezlikte olan karanlığıyla kaplaması. Onu istemek de saçmalık, ama onun kaçınılmaz olduğunu bile bile yaşamaya çalışmak da yorucu. Lakin olasılık dâhilinde olan ancak bu yorgunluğa katlanarak yaşamaktır. Joe’nun da dediği, aklı başında olan kimse, saf bitişi istemez. 15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 59

Bitti.

zindanlarda çürüyüp, sapıklar, psikopatlar, katiller gönül rahatlığıyla etrafta dolaşırken nesnel bir suç kavramından söz edebilmek mümkün mü? Mümkündür mutlaka, ama burada mümkün olmayan şey nesnelliği uygulayabilmektir artık. Çünkü suç, suç olmaktan çıkmış, erdemler de erdem olmaktan çıkmıştır. Joe’nun yaşadığı bu kadar keskin bir şey değil ancak. Hayatın akışı içerisinde kendisi istemeden talihsiz bir durumun içine düşüyor ve bu durum temelinde onun için bir anlam ifade etmiyor. O sadece yaşıyor. Çünkü şu an ve burada olan tek şey yaşamdır, ötesi değil. Zira işlediği “suçun” cezası ölümdür ve ölüm de sondur.


Mert Günhan mert.gun@gmail.com

oyun inceleme

Bir Tarzı Yeniden Tanımlamak Bethesda’nın rol yapma oyunlarında (RYO) çıtayı yükseltmesine alıştık fakat kimse bu kadar olacağını beklemiyordu, bizden önce gelenler bizi uyarmıştı, belki biz ciddiye almadık… Karşınızda bütün görkemiyle, Elder Scrolls 5: Skyrim.

Önümde büyük bir tundra var. Soğuk, bütün vücudumu zapt etmiş durumda, gidebileceğim en yakın kasaba bir günlük yürüyüş mesafesinde ancak bu fırtınadan sağ çıkabilirsem yarın yoluma devam edebilirim. Whiterun’da yaptığım kahramanlıklar sonucu bana verilmiş olan kılıcım, bir kaç şişe içkim ve bir şişe iksirim dışında bir şeyim yok. Soğuk zırhıma işliyor, yaktığım ateş ise zırhımı bile ısıtmıyor. Herkes bana Ejder Doğan diyor fakat ben anavatanım olan Morrowind’den kaçarak Skyrim’e sığınmış bir Kara Elf’im ve bu ülkenin meselelerine bulaşmayı hiç istemedim.” Skyrim, son 10 yılın en büyük oyun olayı. Senaryosu, grafikleri, müzikleri, atmosferi ve geri kalan her şeyi ile tam anlamı ile bir şaheser. Peki ama onu bu kadar özel yapan ne? Görsel açıdan piyasa benzer 60 | Boo! Sayı: 3

kalitede oyunlar ile kaynıyor, peki Skyrim’i bu kadar özel yapan şey nedir? Elder Scrolls Tarihçesi Öncelikle Elder Scrolls serisinin ilk oyunu olan Arena’ya bakmak lazım. Bethesda’yı pek çok konuda eleştirebilirsiniz fakat fantastik evrenler yaratma konusunda gerçekten ellerine su döken bir şirket görmedim. Aksini iddia eden olursa da inanmayın. Fantastik evrenler söz konusu olduğunda “High Fantasy” ve “Low Fantasy” ayrımını yapmak lazım. “Low Fantasy” dediğimiz olay evreni bizim evrenimize az çok benzeyen, dragonlar, büyüler gibi aşırı fantastik şeylerin çok fazla bulunmadığı veya bilinmediği, nispeten daha normal evrenler. “High Fantasy” ise büyünün havalarda uçuştuğu ve insanların normal yaşamının bir parçası olduğu, fantastik öğelerin ön planda ve yoğun olduğu bir duruma tekabül eder. Skyrim’in geçtiği Tamriel dün-

yası ise bu ikisinin karışımı. Morrowind gibi ülkelere baktığımız zaman öyle farklı bir manzara görüyoruz ki, Elder Scrolls dünyasının merkezinde yer alan imparatorluğun ülkesi Cyrodiil çok daha başka geliyor. Bu işte şüphesiz yazarlarının kalitesi, içerik üretimleri ve çalışkanlıkları oldukça ön plana çıkıyor. Peki ama biz oyuncular olarak Elder Scrolls dünyasının ne kadarını tecrübe ettik? Maceralarımız bizi nerelere götürdü dersiniz? Benim yolculuğum Arena ile başladı. Genç Tiber Septim Tamriel’i

korumak ve tek bir çatı altında toplamak için imparatorluğu kurduktan onlarca yıl sonra dönemin imparatoru sağ kolu olan savaş büyücüsü Jagar Tharn tarafından kaçırılmıştı ve başka bir boyutta hapsedilmişti. İmparatorluk bunun şokunu yaşarken Jagar Tharn bu durumu kendi avantajına kullanıp tahtı ele geçirmişti, bizim maceramız ise burada başlamıştı. İmparator Uriel Septim’i kurtarmak ve imparatorluğu eski kararlılığına kavuşturmak için epik bir maceraya atılmıştık o dönemlerde. Sonunda ise imparator Uriel Septim’i kurtarmış, onu kurta-


rana kadar pek çok başka macera yaşamış, İmparatorluğu ise kaostan korumuştuk. Jagar Tharn olayı Tamriel tarihinde önemli bir yere sahiptir çünkü Tiber Septim yani namı diğer Talos başa geçtiğinden beri bir imparatorun başına gelen en büyük olaylardan birisiydi. Arena’dan sonra Daggerfall yapıldı fakat Morrowind kadar başarılı olamadı. Morrowind resmen kendi dönemi için bir devrimdi. Pek çok insan Bethesda’nın yarattığı o

inanılmaz dünyada kendisini senelerce kaybetti, Vvardenfell kıtasının küllü atmosferini içine çeke çeke oynadı, unutamayacağı anılar edindi. Ben bu maceracıların içindeyim, İmparatorluk tarafından şartlı tahliye edilen bir mahkumu oynamıştık Morrowind’de, bu mahkum belli bir yıldızın altında fakat belli olmayan ebeveynler tarafından bu dünyaya getirilmişti ve getirilme amacı oldukça büyüktü. Benim şu ana kadar gördüğüm

en farklı, en değişik yerlerden birisiydi şüphesiz Morrowind. Kasabaların ve şehirlerin adını, gittiğim yolları, tanıştığım insanların hepsini hatırlarım. Caius Cosades’in bana verdiği, Balmora’da bulunan ufacık odamda savaş planları yapar, hatıra olarak sakladığım eşyaları depolar ve Morrowind kıtasında edindiğim kitapları okurdum. Sonra, sonra Morrowind’de yapılacak her şeyi yaptığımda ek paketleri geldi. Tribunal ek paketi ile Tribunal tanrıları ile görülecek hesaplarımı gördüm, Morrowind’in başkenti Mournhold’u keşfettim, bu oyundan sonra oldukça ünlenecek Dark Brotherhood ile tanıştım, pek çok düşman edindim, Vvardenfell’in tüm dengelerini değiştirdim. Fakat bunlar bana yetmemişti, artık böyle bir efsanenin Morrowind’den çıkması gerekiyordu, gitmem gereken yerler vardı, işte tam bu sıralarda Bloodmoon ek paketi çıktı. Maceralarım beni Solstheim’e götürdü, Skyrim ile ilk tanışmam bu zamanlarda idi, Solstheim oldukça karlı, buzlu ve soğuk bir adaydı ve imparatorluk burada sorunlar yaşıyordu. Beni oraya çeken şey ise imparatorluğun sorunları değildi. Daedra Lordlarından birisi olan Hircine beni oraya çağırıyordu, yapmam gereken şeyler vardı, kaderim hala ta-

mamlanmamıştı. Solstheim’e gittiğimde bir hastalık kaptım, bu hastalık beni günden güne değiştiriyordu, bir gece dolunayın çağrısına dayanamayarak garip bir dönüşüm geçirdim, ben artık efsanelere göre bir kurt adam olmuştum ve açlığımın kölesiydim, insan etine olan açlığımın. Solstheim’de uzunca bir vakit geçirip Hircine ile hesaplaştıktan sonra Morrowind’e geri döndüm, hikayem sonlanmıştı artık, beni bekleyen başka maceralar başka kitapların konusuydu. Septim Kanının Sonu Yukarıda anlattığım şeyler benim Morrowind maceramın çok ama çok kısa bir özetiydi inanın. Bu oyundan sonra RYO endüstrisini değiştiren Bethesda durmayacaktı, seneler sonra Oblivion geldi ve grafiksel anlamda bildiğimiz her şeyi unuttuk. Oblivion muhteşem grafikleri dışında, bu sefer İmparatorluğun ana vatanı olan Cyrodiil’de geçtiği için daha bir heyecanlıydık. Oyunun başında klasik olarak bir tutsaktık ve şans mı dersiniz kader mi dersiniz, çok sürpriz bir şekilde olayların içine dahil oluyorduk. İlk 10 dakikasında başımıza gelenlere inanamazken birdenbire kendimizi Cyrodiil’in topraklarında buluyorduk. Amacımız im15 Aralık-15 Ocak 2011/12 | 61


Çeşitlemeler

paratorun zamanında gizlediği oğlunu bulmak ve tahta geçirmekti. Bu süre içinde Oblivion aleminden gelen işgali durdurmalı ve Cyrodiil halkına yardım etmeliydik. Bu bile yetmeyecek, ek paketlerinde efsanevi Knights of The Nine’ı toparlayacak ve Shaegorath’ın alemine gidip Graymarch’ı engelleyecektik.

Oblivion da Morrowind gibi oldukça uzun bir macera sunarak bizleri senelerce içinde tuttu. Oblivion yavaş yavaş tarihin tozlu raflarında yerini alırken Bethesda bu sefer de Skyrim’i duyurdu. O kadar fazla yazıp çizildi ki, ürettikleri yapım daha öncekilere benzemeyecekti bir kere, kullandıkları pek çok yeni tekno-

Yazıdan Taşanlar Skyrim’de bir Ejder Doğan olarak kahramanlık yolunu seçmek zorunda değilsiniz. Daha karanlık emelleri olanlar için Dark Brotherhood sizleri bekliyor. Oyunun gerçekten en muhteşem ve en entrikalı hikayesini tecrübe etmek istiyorsanız, istemeniz yeterli, onlar sizi bulacaktır. Büyüler doğaları gereğince oldukça güçlü fakat her zaman büyüye güvenmek bir hata olabilir, en azından eliniz kılıç tutabilmeli. Fiziksel 62 | Boo! Sayı: 3

silahlar konusunda kendinizi eksik yetiştirmeyin, eliniz en azından bir kılıç tutsun. Her Nord asker doğar. Skyrim’de bir sivil savaş var ve istediğiniz kadar nötr kalmaya çalışın, eninde sonunda bir taraf seçmeniz gerekecek, bunu elinizden geldiğince ertelememeye çalışın çünkü ana senaryoda size oldukça yardım edecek dostlar kazanabilirsiniz, dostların yanında, düşmanlarda geliyor tabii ki, tarafınızı iyi seçin...

loji sayesinde tam anlamıyla yaşayan bir dünya yaratıyorlardı bize. Şüpheyle yaklaşanlar oldu fakat herkesin içinden bir ses bu oyunun diğer Elder Scrolls oyunları gibi endüstriyi değiştireceğine serinin hayranları içten içe emindi. Dominion’un Yükselişi Gerçekten öyle oldu. Skyrim muhteşem senaryosu, sürekli olarak yaşayan dünyası, harika görevleri ve sizi diğer oyunlardan daha çok bağlayan atmosferi ile bizleri esiri etti. Skyrim’de Oblivion’da olan olayların 200 yıl sonrasını yaşıyorduk. İmparatorluk artık çökmenin eşiğindeydi, Septim kanının bitmesi ile tahta geçen imparatorlar dikiş tutturamamışlar ve imparatorluğun dört bir yandan bölünmesine göz yummuşlardı. Bu sırada Summerset Isle’da yaşayan Elfler oldukça güçlenmiş ve “Aldmeri Dominion” isminde yeni bir oluşum kurup İmparatorluğun etkisini kırmak için harekete geçmişlerdi. Aldmeri Dominion elfleri üstün bir ırk olarak

görmektedir ve imparatorluk ile imparatorluğun kahramanı, namı diğer Talos’a olan inancın yanlış olduğunu savunmaktadır. Böylece 100 yıl savaşları denilen çok uzun süren bir savaş yaşanır İmparatorluk ve Dominion arasında. Bu savaş iki taraf için oldukça büyük kayıplar anlamına gelir ve en sonunda “White Gold Concordat” isimli bir anlaşma imzalayarak Dominion üstünlüğünü İmparatorluğa kabul ettirir. Talos inancı yasaklanır ve imparatorluk çok daha büyük bir gerilemeye girer. Bu sıralarda Morrowind’de yaşayan kara elfler yüz yıllarca köle olarak kullandıkları Argonian’lar tarafından işgal edilmiştir ve bu sebeple Skyrim’e göç etmişlerdir. Bütün bunlar olurken biz, sınırı geçmeye çalışan herhangi birisiyiz ve Skyrim otoriteleri tarafından yakalanıp, tam öldürülmek üzereyken bir dragonun etrafı kana bulaması ile kurtuluruz, buradan sonda hayatımız, maceramız ve geri kalan herşey başlar...

Bitti.

Skyrim’in Oblivion’a kıyasla çok daha güzel ana senaryosu dışında geriye kalan bütün görevleri ve anlattığı hikayeler bir o kadar şahane. Bethesda’nın geliştirdiği Radiant Story sistemi sayesinde sürekli olarak kendi içinde değişen bir görev sistemi var, Yaptığınız şeyler yapacağınız şeyleri etkiliyor ve bunun sonucunda bambaşka şeyler yapmanıza izin veriyor. Gene Bethesda’nın Skyrim için oluşturduğu Creation Engine, sürekli olarak değişen, gelişen bir dünyada yaşamanızı sağlıyor. Değişen hava şartları, yaşayan ve günlük işlerini yapan NPC’ler, sizi o kadar dünyasının içine çekiyor ki, saatleriniz adeta süngerin çektiği bir su gibi emiliyor.


ilanlar bitti. Elimizde yayınlayacak ilan kalmadı, kapak içleri böyle simsiyah kaldı. İlan veren olmazsa gelecek sayıda kendimiz kurmaca reklamlar yapar eğleniriz.

“Uğraşmasın gençler, verelim ilanımızı” diyenleri boo@boodergi.com adresine alıyoruz.


“Ya işte çıkıp Pasaport’ta denize nazır rahat rahat bir kahvemizi içemez, kuşlara yem atamaz olduk. Çiçekçiler, dilenciler, parfümcülere alıştık neyse de, fotoğrafçı gençleri savuramıyoruz ki başımızdan! Uzaktan uzaktan çekiyorlar, suratımızdaki kırışıklıkları istismar ediyorlar. Bir de üzerine ‘Yılların izleri suratından okunuyor’ diye dandik yorumlar yapmıyorlar mı... Çeviriyorum kafamı al işte! Çekmeyin beni!”

Boo! İkinci Dönem, Sayı 3  

http://boodergi.com :|: Internet'ten bedavaya okunan aylık kültür-sanat dergisinin geri dönüşünün ardından yayınlanan üçüncü sayısı.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you