Page 1


Tımarhane Sanat Kültür Edebiyat e-Dergisi 1. Sayı

İÇİNDEKİLER 1. Caner Berker - Kelimelerin Konuştuğu Dil, Türkçe: 4 - 7 2. Eser Gündüz - Ve Belki de Daktilosuz Büyümeli Çocuklar Artık: 9-10 3. Bahattin Ceyhan - Seran Demiral Söyleşisi: 11-18 4. Aziz Muhammed Duman - Hayalistan: 19 5. Caner Berker - Kıyasla, Böl, Parçala: 20-21 6. Aykut Kardaş - Yaşlı Adamın Günlüğü: 22-24 7. Berk Payat - Sabah Ezanında Tomurcuk: 25-26 8. Aysel Aksümer - Kelimelerin Sihirli Gücü: 27-28 9. Kutlu Altay Kocaova - Tiyatro Bitti: 29-31 10. Aziz Muhammed Duman - Katil Kitap: 32 11. Bahattin Ceyhan - Orkun Uçar Söyleşisi: 33-38 12. Melodi Şule Devekaya - Gökkuşağının Ötesinde: 39-40 13. Faruk Börklü - Türkçe-Türkce-Turkche: 41 14. Arda Keküllüoğlu - Bir Katil Yaratmak: 42-45 15. İbrahim Halil Koçuşağı - Fatih Demirkol Söyleşisi: 46-47 16. Kanmaz Gürkan - Latince: 49 17. Şevket Önder - Kardan Babam Eriyor: 50-53 18. Özkan Yüksel - Şiirler: 54 19. Ahmet Boyraz - En Yakın Mağlubiyet: 55-56

2


Merhaba, Tımarhane, ilk sayısında Türkçe’yi konu edindi. Giderek yabancı kültürlerin etkisi altında ezilen dilimiz için ilk sayıda üç tane deneme yazısı mevcut. Caner Berker, Düşüncelerin Konuştuğu Dil, Türkçe isimli yazısıyla dilin düşünceye etkisini ve gerçekten bağımsız bir düşüncenin, dilden soyut saf düşüncenin olup olamayacağına dair uzun konuşmasıyla oldukça etkileyici ve felsefi bir yazı ile. Faruk Börklü, Türkçe-Turkce-Turkche isimli denemesiyle, internet aleminin Türkçe’yi ve yazı dilini nasıl bir kanserin sardığını kısa ama vurucu cümleleri ile. Aysel Aksümer, sözcüklerin de bir ruhu olduğunu romantik bir dille anlatan yazısı ile ilk Tımarhane’de yer alıyor. Bunların dışında bağımsız deneme yazıları ile yine Berk Payat, Sabah Ezanında Tomurcuk, Caner Berker Kıyasla Böl Parçala, Melodi Şule Devekaya Gökkuşağının Ötesinde, Eser Gündüz Ve Belki de Daktilosuz Büyümeli Çocuklar Artık yazıları ile yer alıyor. Tımarhane’nin ilk sayısında şimdilik dört muhteşem öykü yer almakta. Aykut Kardaş’ın “Yaşlı Adamın Günlüğü’nü okurken Beat Kuşağı’nın yeni nesil yazarıyla tanışmış olacaksınız. Kendinizi Aykut Kardaş’a hazırlayın... Arda küllüoğlu'nun "Bir Katil Yaratmak" isimli öyküsünü okurken Ömer Seyfettin'in iİlk Cinayet isimli muhteşem öyküsünün devamını karşınızda bulacaksınız. Kutlu Altay Kocaova’nın Tiyatro Bitti isimli öyküsünü soluksuz okuyacak ve insanın ruhuna derinlemesine yolculuklar ederken toplumun sakatlıklarına da şahit olacaksınız. Şevket Önder’in öyküsünde ise fantastik bir yolculuğa çıkacak ve bir çocuğun yürekten istediği bir şey, bir kardan adama can vermek bile olsa nasıl gerçekleşebildiğini, ironik bir şekilde fark edeceksiniz. Ve bir edebiyat dergisinin olmazsa olmazı... Şiirler! Türkiye’de her üç kişiden dördünün şair olduğu söylenir, yazılan şiirlerin basit ve çok acemice olduğunu belirtmek için. Ama Tımarhane’de yer alan amatör şiirleri okuyunca bu düşünceden kurtulacağınızdan eminim. Zira birbirinden yetenekli üç amatör şair, kalemlerini adeta konuşturmuşlar... Orkun Uçar söyleşisine kendinizi hazırlayın derim.Bahattin Ceyhan’ın gerçekleştirdiği bu söyleşide bir dönemin en çok okunan siyasal kurgu romanı Metal Fırtına’nın yazarı ile ilgili bir çok şey öğreneceksiniz. Uzun süredir beklenen seri kitaplarının devamları. Nasıl yazar olduğuna ve nasıl yazdığına dair söyledikleri ve dahası... Türkiye’nin en genç yazarlarından birisi, Seran Demiral röportajı da bir Bahattin Ceyhan söyleşisi. Kesinlikle okumanız gereken bir söyleşi olduğunu söylüyorum... Futbolla, özellikle de Fenerbahçe ile ilgilenenlerin yakından tanıdığı bir isim, Fatih Demirkol söyleşisini ise İbrahim Halil Koçuşağı Tımarhane için gerçekleştirdi. Yorumculuğa nasıl başladığını, 80 darbesinde ailesinin ve kendisinin nasıl acılar çektiğini öğrenmek için kaçırmamanız gereken bir söyleşi. Sporla ilgilenin ya da ilgilenmeyin. Hayat dersleriyle dolu olan bu söyleşi size bir çok şey kazandıracak... Tımarhane Sanat Kültür ve Edebiyat e-Dergisi, ağ üzerinden yayın yapan tam bağımsız bir dergidir. Kemikleşmiş bir yazar kadrosuyla değil, içeriğine alacağı halktan yazar, çizer ve şairlerle genişleyen bir yapıya sahip olan Tımarhane sizlerden gelecek olan her türlü yazıyı, çizimi, sanatsal, edebi ve kültürel eseri kabul edecektir.Bunun için yapmanız gereken, eserlerinizi thane.editor@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Tımarhane, her ay önceden belirlenen bir konu ile ilgili deneme, makale gibi türlerde yazılar kabul edeceği gibi bağımsız deneme ve makalelerinizi de kabul edecektir. Eğer isterseniz her ay düzenli olarak yazabileceğiniz bir köşe için de yine aynı mail adresine küçük bir biyografi ve örnek bir yazı ile başvurabileceksiniz. İkinci sayı için belirlediğimiz normallik-anormallik temalı yazılarınızı, yukarıda belirttiğimiz adrese gönderdiğiniz takdirde, yazılarınızın yayınlanıp yayınlanmayacağı tarafınıza bildirilecektir. İyi okumalar... Tımarhane e-Dergi 3


www.facebook.com/TimarhaneDergi

“Dili kullanmadan bir şey düşünebilir misiniz? Deneyebilirsiniz. Her şey olabilir; aklınıza ne gelirse. Kendinize dair herhangi bir şey düşünün. Ancak düşünceniz, dili kullanmasın. Düşüncenizde Türkçeye dair hiçbir şey olmamalı. Ne bir yorum ne de zihninizin size söylediği bir kelime. Hiçbir kelimenin, hiçbir sesin, kısacası Türkçenin zihninize girmesine izin vermeyin.”

Kelimelerin Konuştuğu Dil, Türkçe Caner Berker Türkçe, düşüncelerimizin konuştuğu dil. İnsan konuşarak düşünür. Gün içinde zihninizden geçenlere gerçekten dikkat ettiniz mi? Ne düşündüğünüzü değil, nasıl düşündüğünüzü incelerseniz düşüncelerinizin büyük çoğunluğunun Türkçe olduğunu görürsünüz. Dil insanoğlunda öylesine önemli bir yer edinmiş ki insanın tüm kişiliğini barındıran zihnine tercümanlık yapıyor. Kişi ile benliği arasında iletişim kurmasını sağlıyor. Düşüncelerimiz kelimelerden, yorumlardan ve konuşmalardan oluşuyor. Düşüncelerimiz yaratılmak için Türkçeyi kullanıyor. Dili kullanmadan bir şey düşünebilir misiniz? Deneyebilirsiniz. Her şey olabilir; aklınıza ne gelirse. Kendinize dair herhangi bir şey düşünün. Ancak düşünceniz, dili kullanmasın. Düşüncenizde Türkçeye dair hiçbir şey olmamalı. Ne bir yorum ne de zihninizin size söylediği bir kelime. Hiçbir kelimenin, hiçbir sesin, kısacası Türkçenin zihninize girmesine izin vermeyin. Böyle bir düşünce yaratabildiniz mi? Daha doğrusu, her şeyden önce zihninizi susturmayı başarabildiniz mi? Eminim sizler de benim gibi derinlere indiğinizde zihninizde pek dokunulmamış bir yerde, doğduğumuz andan itibaren maruz kaldığımız her türlü şartlanmadan ve yargıdan arınmış, kendini ifade edebilmek için dile gerek duymayan gerçekten saf düşüncelere ulaşabilirsiniz. Ancak, bence burada asıl önemli olan dili kullanmayan bir düşünce bulmanın güçlüğü değil, günlük yaşamın içerisinde, farkındalığımızın başka yönlere çekildiği ve zihnimizin kendi haline bırakıldığı anlarda düşüncenin kendini dili kullanarak yaratması. 4

Jiddu Krishnamurti


www.facebook.com/TimarhaneDergi Dil insan tarafından değiştirilebilir, manipüle edilebilir ve yönlendirilebilir; dolayısıyla düşüncelerim de. Büyük bir kutupluluk içinde yaşıyoruz. İnsanoğlu olarak gördüklerimize, duyduklarımıza, düşüncelerimize bir değer biçme oyunu içerisindeyiz. Yargılarımıza sıkı sıkı bağlıyız. En doğru yargıları öğrenmek için kitaplara başvuruyoruz; iyi ve kötü arasındaki, güzel ve çirkin arasındaki ayrımı olabildiğince iyi tanımlayabilmek için çabalıyoruz. Bizim gözümüz dünyaya baktığında insanlar görmüyor; Türk görüyor, Kürt görüyor, komünist, köktendinci, zenci, beyaz, suçlu, saygın görüyor. Bütünü ıskalayıp detayları büyük bir hevesle yüceltiyoruz. Bunu yapabilmek için de inanılmaz çeşitlilikte sözcüklere sahibiz. Yarattığımız bazı sözcükler öylesine güçlü ki, insanları mahkum ettirmeye, süründürmeye yetiyor. Dil, insanlık tarihinin yüz kızartıcı tüm sayfalarının gerçek sorumlusu. Yaşamı anlamak için farklılıkları tanımlamak… Sorarım size, bu insanda doğuştan var olan bir bakış açısı mıdır? Yoksa toplum düşünüşünün bir şartlandırması mıdır? Belki de şöyle sormak daha doğru: Olaylar karşısında benzer düşünce süreçleri üretmemizi sağlayan şey dilin farklı düşünmeye izin vermemesi midir? “Eskiden insanın boş zamanı çoktu,” diyorlar. Hayatta kalmak için avcılık ve tarım ile geçinen insan günün geri kalan zamanında yan gelip yatıyormuş. Ne harika bir yaşam! Eski insanların hepsi günümüzün milyonerlerinin sürdüğü sefayı yüzyıllar önce sürüyormuş. Artık insanlar böyle yaşayabilmek için ömürlerini para karşılığında satmak zorunda. Buna rağmen insanın hayallerine ulaşması garanti değil. Bir kısmı emekli oldum, rahatladım diyemeden kalp krizinden ölüveriyor. Bir kısmı da bir ömür kölelikten sonra anca kendine bir ev alabiliyor. Albenili reklamların sattıkları hiçbir halta yaramayan hırdavatların ömür boyu süren taksitlerini saymıyorum bile. İlahî bir şaka gibi! Genç yaşta yaşamın keyfine varmak için ya tanrıdan torpilli olmalısınız ya da babadan kalan bir mirasa sahip olmalısınız. Günümüzde değerler çok değişti. Değişmekle kalmadı yaşamın tam merkezi haline geldi. Artık yüzyılımızın mottosu (ilkesi) şu: “Vakit nakittir.” Çok değil, bir asır öncesine kadar tembellikten kıçındaki sinekleri kovamayan insanoğlu için ne kadar da dramatik bir değişim. Dilin bu değişimdeki etkisi de es geçilemez. İnsan medya, dergi, gazete gibi toplu iletişim araçlarının kölesi haline geldiğinden beri ben onlara kitle imha araçları demeyi tercih ediyorum- sistemin tek yaptığı aksayan bir organını iyileştirmek için uygun bir kelimenin anlamını değiştirmek. İşgücü mü eksik? Hayhay, derhal insanları çalışmanın iyi bir kelime olduğuna inandıralım. İnsanlar amaçsız mı? Hayhay derhal kariyer ve başarı kelimelerini kutsayalım. Yönlendirilmeye ne denli açık olduğumuzu, dili yaratanın biz olmamıza rağmen onun tarafından nasıl da manipüle edildiğimizi göremiyor musunuz? Çalışkan kelimesini ele alalım. Tembel, çalışkanın zıt anlamlısıdır. İnsan, dili de tıpkı yaşamı yorumladığı gibi yaratmış: kutuplu. Bu iki uç kutbun birisi iyi, birisi kötü olmalı. Olmalı diyorum çünkü anlamlar dile sanki kendi kendine yerleşmiş gibi davranıyoruz. 5


www.facebook.com/TimarhaneDergi Ama kendimizi şartlandıran yine biziz. Kapitalist düzenin kahpe bir oyunu mudur bilinmez, ‘çalışkan’ kelimesi günümüzde iyi kutupta olan kelime. Bu iyi kötü uçları, bir tür şartlanmaya yol açıyor; iyi olan şeye sahip olma arzusu aslında yaşamımızın temelinde yer alıyor. Kişi iyi olanın peşinden koşuyor. Başarı, kariyer, zenginlik… Bunların her biri harika kelimeler ve bizi büyülüyor. Öyle ki, yaşamın anlamının kariyer ve başarı olduğunu düşünüyoruz. Sefil hayatlarımızın tek amacı bu! Bunun için her gece uyuyoruz, bunun için bir sonraki nefesimizi alıyoruz: başarı. Bir kelimenin uğruna şu an olduğumuz kişiyiz. “Çalışmak zorundayım,” Ne zamandır çalışmak zorunda olmak iyi bir anlama sahip oldu bilinmez; bu komedi toplumun her kesiminde devam eder durur. Hani bazıları derler ya, “Çalışıyorum, hayatımı kazanıyorum. Geçinip gidiyorum.” Hah, işte o insanları asla dinlemem. Susmak bilmezler. Kendi şartlanmışlıkları yetmiyormuş gibi bizi de etkilerler. İnsanın zihnine işlerler. Bu insanlar dil tarafından köleleştirilmiştir. Toplumun onlara karşı yargısı hazırdır. Bu kişiler bize göre ‘iyi’ birer insandırlar. Sorumluluk sahibidirler. Çalışan ve çalışarak bu günlere geldiğini söyleyen bir insan, gözümüzde ne yücedir ya Rabbi! Yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu söyleyen bir insanın sözlerindeki gerçek anlamı göremeyen insanlar yarattık. Fakir insanlara utanmadan “Elin ayağın tutuyor, neden çalışmıyorsun?” diyen insanlar yarattık. “Yaşamak için neden çalışmak zorundayız?” Sormamız gereken soru bu. Doğru olan, bu gezegendeki en zeki varlıklar isek arayışı içinde olmamız gereken şey bu. Ve ben, bir insanın yaşamında bundan daha yüce bir gaye göremiyorum. Zihnine giren düşüncelerin niteliğine aldırmayan kişi sürüye uyar, çalışkan olmak için kendi öz benliğini feda eder -eğer sen tembel bir insansan. Kendi olmaktan vazgeçer ve bir kavram uğruna benliğini şekillendirmeye başlar. Pek çoğumuz günlük yaşantımızda iyi olanın peşinden giden budalalarız. Yaşantımız bundan ibaret: iyi kelimelere kişiliğimizde sahip olabilmek. Nihaî amacımız bu. İyi kelimeleri usulca aklımızın bir köşesine yazıp o kelimelerin ifade ettiği şey olabilmek için didinip dururuz. Alçakgönüllü, cömert, efendi, mert, güler yüzlü, vefalı, tuttuğunu koparan hatta çılgın. Hangimiz gerçekte kim olduğunu öğrenmek yerine toplumun dikte ettiği bir model olabilmek için çabalamıyor? Dil insanoğlu üzerinde mutlak bir kontrole sahip. Bu o kadar acımasız bir sistem ki, insanları gütmesi bir yana, kişi bu iyi kelimelerden birisi olduğunu kabul edebilmek için bir de onaylanmaya muhtaç. Kendi kendimize “Ben cesur bir insanım,” dediğimizde bu sayılmıyor. Deneyin. Söylediğiniz şeye inandınız mı? Gerçekten öyle olduğumuza inanmak için bunu başkalarından duymamız gerekiyor. O kadar saf ve savunmasızız ki kim olduğumuzu bilmek için başkalarının yargısına muhtacız. Herkesle aynı şeye inanıyor, aynı şekilde şartlanıyor, aynı şekilde yargılıyoruz. 6


www.facebook.com/TimarhaneDergi

“Zihnimiz ayaklarından prangalara vurulmuş. Sırf ‘iyi’ bir kelime olduğu için sokaklarda bas bas ‘eşitlik’ diye bağırıyoruz. Her gün para karşılığında yaşam sürelerimizi satmak yetmiyor gibi bir de daha çok kazanmanın yollarını arıyoruz. Eşit olmamak için her gün işe gidiyoruz. Eşit olmamak için düşünüyoruz. Eşit olmamak için okullarda okuduk. Ama yeri geldiğinde her zaman eşitliği savunduk, çünkü eşitlik ‘iyi’ bir sözcük. Hayatlarımızın ne büyük bir aldatmaca olduğunu göremiyor musunuz?”

Kendimize soralım, “Hayatım boyunca yapayalnız olsaydım, kendimi nasıl tanımlardım?” Zihnimiz ayaklarından prangalara vurulmuş. Sırf ‘iyi’ bir kelime olduğu için sokaklarda bas bas ‘eşitlik’ diye bağırıyoruz. Her gün para karşılığında yaşam sürelerimizi satmak yetmiyor gibi bir de daha çok kazanmanın yollarını arıyoruz. Eşit olmamak için her gün işe gidiyoruz. Eşit olmamak için düşünüyoruz. Eşit olmamak için okullarda okuduk. Ama yeri geldiğinde her zaman eşitliği savunduk, çünkü eşitlik ‘iyi’ bir sözcük. Hayatlarımızın ne büyük bir aldatmaca olduğunu göremiyor musunuz? İnsanın, iyi olanın peşinden gitme arzusu, bence adi bir şartlanmadan öte değil. Rekabet toplumun üzerinde yükseldiği en büyük, en kutsal değer. Tüm birleştirici unsurlar, ortak yargılar, ortak değerler, vatan, millet, Sakarya gibi şartlanmalar ikinci sırada geliyor. Yaşantımızdaki iyi-kötü kutupluluğu, rekabet üstüne kurulan bir sistemin ürünü mü; yoksa tam tersi mi geçerli bilmiyorum. Bunun pek de bir önemi yok. Rekabet yaşamın her saniyesinde… Kutupluluk bizi güden güç, zihnimizin her köşesini sarmış; silahı da Türkçe. Dinler bile bunun üzerine kurulmuş, iki ayrı uç arasındaki gerilimi kitabına konu etmiş, trafik cezası verir gibi günah verir olmuş. İlahî olan bunu yapıyorsa, yarattığı söylenen Dünya’nın halinin böyle olması çok mu garip? Dil bizi ne hale getirdi… İnsanlar öldürdü, kavgalar çıkardı, nice aşkları bitirdi. Merak etmekten kendimi alamıyorum, Dünya’da yapayalnız olsaydım, dil denen şey de var olmamış olsaydı, zihnimden geçen düşünceler ne olurdu acaba? Ne düşünürdüm, nasıl düşünürdüm? Orada gerçek benden başka ne bulabilirdim? “Tüm düşünce açıkça şartlandırılmıştır. Özgür düşünce diye bir şey yoktur,” diyor Krishnamurti. Katılmamak için kör olmak gerekir. Caner Berker www.yolgecenhani.wordpress.com

7


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Tavsiye Kitap Oktay Sinanoğlu - Türkçe Giderse Neden Türkiye Gider

İsmi: Türkçe Giderse Neden Türkiye Gider Yazar: Oktay Sinanoğlu Yayınevi: Bilim+Gönül Türü: Akademik Ederi: 19,90 TL İnternetten: 15,32 TL

Dünyada neler olduğunu anlarsak Türkiye'de neler olduğunu veya olacağını daha iyi anlarız. En tehlikeli sömürgecilik, köleleşme zihinlerin ve gönüllerin sömürgeleşmesi köleleşmesidir. Birinci vazifemiz gönlümüzü ve zihnimizi kölelikten kurtarmaktır. Bunun için kendi dilimizi, Türkçe ile eğitim şarttır. Türkiye'nin savunması Türkçe'nin savunması ile başlar. Bir millet tarihten nasıl sinir? Türkiye'nin bugün ne sanayisi, tarımı, teknolojisi kalmıştır ne de araştırma bilimi kalmıştır. Son çıkarılan kanunlarla topraklar yabancılara çok ucuza satılmaktadır. İşte 50 yıldır olan eğitim sistemi ile adı vatan olan şehit kanıyla sulanmış toprakları kolayca yabancılara satacaklar yetiştirilmiştir. Topraklar da gittikten sonra sıra sepet havasına gelir. Havai, Haıtı, Filistin'e bakın neler olmuştur.

8


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Ve Belki de Daktilosuz Büyümeli Çocuklar Artık… Eser Gündüz Ben mi? Melankoliden nefret ederim. Duygusalsın diyenlere inat, seni bir şarabın içine sokup yıllandıracak kadar arabesk olabilirim ama asla senli bir ideoloji yazamam. Benden başkasının inanacağı bir dünya görüşü olmamalısın. Hayır, hayır, dramatik değilim. Bir jilet kesiğidir günümüzde aşk. Asla acıyı yaşayamam ama ben bir şarkı olsam sana çalardım. Mesela bir mezar olur güneşe bakardım. Ben bir yazarım, ölü bir yazar. Güneşe bakan mezarımda, bir şarkı olsam sana çalardım. “Ah daktilo, ne de güzel sevişiyorsun o beyaz sayfayla,” derken göz kapakları ağırlaşıyordu. “Üzülme, bak ben kendimi atıyor muyum aşağıGabriel Garcia Marquez ya uçamadım diye,” dedi kaplumbağaya penguen. Daktilo yukardan baktı penguen ve kaplumbağaya. “Evet, ben yukarda olabilirim ama bazen inmek lazım aşağıya. Bilirim.” dedi. Marquez veda mektubunda “Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım," demişti. Ne çok zaman geçti. Ne Marquez ölmeyi başarabildi ne de yalnızlık bir çikolatalı dondurma özlemini yitirebildi. Yalnızlaşmak mı? Birçok nedeni olabilir elbette. Bana sorarsanız şayet... En büyük nedeni haksızlığa uğramaktır. Haksızlığa uğramış bir birey her daim toplum içinde yalnızlaşır. Bazılarının geçmişleri attıkları her adımla ayaklarına yapışmış gibi gelir geriden. Dönüp biraz gitmeli aslında geriye doğru. Peter Pan, Jack'in fasülye ağacı vs... Hep mi kötü şey olmak zorunda. Back to the future 1,2,3... “Sen iyi niyetini savurmaya devam et, onlar senin ruhunu karalamaktan asla vazgeçmeyecek,” dedi yeşil zeytin. Penguen de, kaplumbağa da yerlerinden kımıldamadı. Daktilo göklerden atmak istedi kendini. Bir beyaz kağıt ağladı. Koridordan banyoya, evi yalnızlık kokusu sardı. Bazen gece vahşileşir, yıldızlar sıçar dünyanın içine. Ne sikik bir his dersin içimde. Küfürbazlığını eleştirir bir okuyan. Empatiden yoksun bu toplumda, ayağımdaki botlarım girsin hepsine.

9


www.facebook.com/TimarhaneDergi “Güneş konuşmaz seninle, o konuşmaz. O çok yukarda,” dedi. “Sus, neden konuşmasın, o da senden benden farksız.” “Penguen artık vazgeç uçma hevesinden, bırak yukarıdaki herkes insin aşağıya, uçmaya gerek kalmasın, kimse bencil olmasın herkes birbirinin gözüne baksın.” “Beni bu duvardan bir gün indirecekler ama o gün nefes alamadığımı da görecekler,” dedi soba. “Sen sus da bizi ısıt, bak herkes yukarda olmak istiyor, şanslısın tepelerdesin.” “Ben tepelerde olacağıma, aşağıda olur kendi kendimi yakarım daha iyi,” dedi soba. Soba, göz göze geldi daktiloyla. “Öldüğüne sevinse mi üzülse mi bilemeyen bir yalnız gibisin,” dedi. “Daktilomu kaybettim.” “Buralarda pek işine yaramaz,” dedi. “Ben yeşil zeytin severim.” “Penguenler uçuyor artık,” dedi. Penguenler u-ça-maz, daktilolar ya-za-maz, kaplumbağalar... Yeşil zeytinler ağıt ya-ka-maz, hayat böyle a-ka-maz. İsyan ediyorum hayatımı evrelere sokan bütün feylozoflara, isyan ediyorum varoluşumun kaynağı suya ve isyan ediyorum bilincime. Her kaçış bir örgütlülük gerektirir belki de... Nerede ? Ve belki de daktilosuz büyümeli çocuklar artık… Eser Gündüz http://www.antoloji.com/eser_gunduz

10


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Seran Demiral Söyleşisi İzninizle önce yaşınızı sormak istiyorum. Yirmi iki. Edebiyata ne zamandır ilgi duyuyorsunuz? Okumayı öğrendiğimden beri... Daha okula başlamamıştım fakat okuyabiliyordum, tabii ki bu durum bütün ailenin pek hoşuna gitmişti. Mesela halamlar çocuk klasikleri alırlardı bana; Küçük Kemancı, Pal Sokağı Çocukları, Güliverin Gezileri, tabii ki Peter Pan... Birkaç sene sonrasında Stephen King ve Dean Koontz’la korku edebiyatı sevgim peyda oldu. Bilimkurguya da Arthur Clarke okuyarak başladım. O yıllarda yine Carl Sagan’ın Mesaj kitabını okuyup üzerine eniştemle tartışıyordum 11 yaşındaydım o zaman. Zaman içerisinde çeşitlendi okuduklarım, sayıları katlandı pek tabii. Sıkı bir okuyucu musunuz? En sevdiğiniz yazarlar var mıdır? Kısa yaşamımı okuyarak geçirdim diyebilecek kadar sıkı okurum. Ama sevdiğim yazarlar var elbette. Dediğim gibi, yıllar içerisinde çok fazla ve çeşitli şey okuyor insan. Jean Baudrillard, Michel Foucault gibi yazarlar düşünme biçimimi etkilemişlerdir mesela. Fakat söz konusu edebiyat olduğunda, birtakım favorilerimi buranın dışında tutmam gerekecek. Daldan dala atlayarak da olsa, şu isimleri sayabilirim, hepsi başka, hepsinin yeri ayrı: Aldous Huxley, Ursula LeGuin, Philip Dick, tabii ki Georges Perec, Italo Calvino, Tom Robbins, Michael Ende, toprağa dönecek olursak, Ahmet Hamdi Tanpınar, Saygın Ersin… Isaac Asimov, Umberto Eco, tabii ki beat kuşağından Jack Kerouac... Ve daha daha nicesi aslında... Sonuçta en sevdiği yazarları olmuyor insanın, farklı zamanlarda farklı yazarlar en sevdiği oluyor. Mesela 2005 senesinin bir dönemi güne Enis Batur okuyarak başlardım ben, Koma Provaları’nı her sabah okurdum neredeyse. Bir dönemim sadece Baskan serisinden çıkan bilimkurgu kitaplarıyla geçti. Bir ara Ingvar Ambjörnsenn’i yere göğe sığdırmazdım. Albert Camus yine uzun vakitler kafa yorduğum bir adam olmuştur, romanlarıyla Defterler’ini eş zamanlı olarak okumak muazzam bir keyiftir. Bazense kurgu okumadığım zamanlar olur benim de, sadece felsefe kitapları veya sadece sanat kitaplarıyla geçirdiğim haftalar olur. Wittgenstein da üzerine uzun mesailer harcadığım yazar/ düşünürlerdendir. Roland Barthes var yine benzer olarak, gösterge-bilimci, edebiyat kuramcısı/ eleştirmeni olmanın yanı sıra aslında fotoğraf üzerine düşünceleriyle belki hepimizin gönlüne taht kurmuş bir ‘yazar’. Hepsi kendi alanında birbirinden başka güzelliklere sahip yazarlar nihayetinde. Hepsinin kendiSeran Demiral ne göre ve bize göre yerleri zamanları var... 11


www.facebook.com/TimarhaneDergi Yazmak bir ihtiyaç mı sizin için, yoksa hobi mi? Uyumak bir hobi benim için ama okumak ve yazmak işim diyebilirim. Yani yazmazsam ölürüm, yaşayamam diye bir şey yok elbette. Ancak eninde sonunda elim kaleme kağıda, klavyeye gidiveriyor. Bir şey kurup yazmıyorsam da, yolda notlar almaya başlıyorum, bir anda o mini notlar, gerçek insanların cümleleri, kurmaca hikayelere, inanılmaz karakterlere dönüşebiliyor. Veya okuduğum bir şey bir anda kapı açıyor zihnimde, eninde sonunda düşündüğüm Turgut Uyar şey, duyduğum/dinlediğim bir olay/hikaye, aklıma gelen fikir, tanıştığım insan, kurguların parçaları olmaya başlıyorlar. Yazdığımı yaşayıp, yaşadığımı yazıyor olduğumu söylemiştim bir ara bir başka röportajda, aynen böyle gerçekten de. Yazılanlar ve yaşananlar eş zamanlı aslında yaşamımda. O nedenle ille de sınıflandıracaksak, evet yazmak ihtiyaç. Ama hobi dediğin şey de ihtiyaç. Müzikle ilgili bir lise öğrencisi için okul çıkışı stüdyoda arkadaşlarıyla bir saat çalmak, yemek yemekten daha tercih edilir bir şey olabilir sonuçta. Yeni bir kitap var mı yolda? O yol kitaplarla dolu aslında. Yazıp bitirdiğim, yazmaya başlayıp da bitiremediğim, ertelediğim birkaç kurgu var, kiminin ismini telaffuz ettim daha evvel, kiminin ismini daha ben de koymuş değilim. Ama bunlar ‘yolda’ sayılır mı bilmiyorum, zira yayıncıyla görüşme konusunda bir adım atmış değilim. Mimarlıkla çok yoğun ilgiliydim son senelerde, senaryo denemelerim oldu birkaç tane. Yazarlıkta ise farklı yönlere kayıyorum biraz. Bir yandan bilimkurgu hikayeleri, başladığım romanlar/ anlatılar sürüyor ama bitirmeye ve bastırmaya odaklı olarak ürettiklerim şu sıralar daha ziyade çocuk kitapları. Bu konuda bana ait olan ve başka yazar arkadaşlarla birlikte ürettiğimiz bazı çalışmalar var. Yani yolda kitaplar olduğunca, ben yeni yollarda yeni arayışlara da giriyorum. Fantastik kurgunun en özgür alanı çocuk kitapları neticede, aslında başladığım yerdeyim ama bir o kadar da başka türlü bir anlatı evrenindeyim. Michael Ende kitapları şu sıralar başucu kitaplarım, o kadarını söyleyeyim. Yazmadan önce ufak araştırmalar mı yaparsınız, yoksa günler haftalar süren uzun araştırmalar mı? Bu da yazılan şeye göre çok değişir. Fantasik, bilimkurgu, hatta kurgu, kurgu olmayan eser, tarih kitabı veya bir sanat eleştirisi... Bunların hepsi yazı ürünleri sonuçta. Ve ben yazın’ı diğer yazı ürünlerinden çok uzakta tutmak istemiyorum. Anlatılan herhangi bir konu aslında kurgudur veya her kurgunun içinde başka türlü metinler de yer alabilir. Dolayısıyla ben de her ne yazıyorsam yazayım, kimi zaman hiçbir şey düşünmeksizin oturup alelade yazıveriyorum, kimi zamansa haftalar, belki aylar süren araştırma/düşünme/okuma neticesinde bir şeyler çıkıyor ortaya. Araştırmadan ziyade, o metin üzerine yoğunlaşmak için gereken birikim de diyebiliriz buna belki. İlla ki bilimsel veri toplamak şart değil, şiir yazmak için bol bol şiir okumak da bir nevi araştırmadır diyebiliriz. Sonuçta bir arama-bulma eylemidir ora12


www.facebook.com/TimarhaneDergi daki de. Sizce fantastik edebiyat ülkemizde yeterli bir kitleye sahip mi? Bu kitledeki Türk yazarların yeri nedir? Edebiyat ülkemizde yeterli kitleye sahip değil. Ama ‘insanlar okumuyor’ odaklı o kötümser konuşmalara hiç girmek istemiyorum açıkçası. Fantastik edebiyat içinse şöyle bir gözlemim var, ülkemizde özellikle 2000’li yılların başında fantasy role playing oyunlarıyla patlayan bir fantastik metin tüketme furyası başladı, epey de yoğun ve etkili bir süreçti bu. Hatta meşhur Yüzüklerin Efendisi’nin sinemaya aktarılması, akabinde bir şekilde ilişkilendirdikleri, Harry Potter serisi ve onun da sinemaya uyarlanması gibi durumlar bir şekilde bu ilgiyi hep zirvede tuttu. Edebiyat bir yana, mesele fantastik dünyalar ise, Diablo, Ultima Online gibi bir dönemi tutsak etmiş oyunları düşünün... Hatta şu anki post-apokaliptik evrenlerde geçen bütün video oyunları... Deus Ex diye bir oyun var mesela, kendimi kaptırırım korkusuyla hiç oynamadım ancak tanıtım videolarını vs. seyredip, hakkında ne var ne yoksa araştırdığım bu oyun da 2000 yılında çıkmış ve halen devamı gelmekte olan bir cyber-punk evren oyunu. Ve benim temas ettiğim pek çok insan bu oyunu biliyor/oynuyor. 2000’lerde yapılan fps oyunların çoğu bir şekilde fantastik kurgu temalı. Başka bir konuya gidiyor gibi gözükmek istemem ama bütün bu süreç aslında fantastik edebiyata duyulan açlığın giderilmesi olarak açıklanabilir. Bunun oyununun oynanıyor olması edebiyat için olumsuz bir karşılık gibi gözüküyor. Günümüz çocukları okumak yerine oyun oynamayı tercih ediyorlar en basitinden. Ancak bir yandan da bütün bu disiplinlerin ve dahi insan alışkanlıklarının birbirlerini beslemeleri de söz konusu olabilir. Gelelim edebiyata, Türk yazarlara... Çeşitli isimler bir araya gelip bazı oluşumlar kurmaya çalışıyor. Bunlar bir şekilde fantastik edebiyata ilginin taze kalmasını sağlayacaksa da, üretime ne kadar teşvik sağlar bilemiyorum. Xasiork edebiyat kulübü hala güncelliğini korumakta. Fanzinler çıkarılıyor, öykü yarışmaları devam ediyor. Öykü yarışmalarına her sene onlarca dosya geliyor. Jürideki herkesin başka bir favorisi oluyor. Demek ki sadece okur değil aslında yazar olarak da önemsenecek bir kitle söz konusu. Ama belli başlı mecralarca ‘ciddiye alınan’ bir alan değil ya fantastik edebiyat, o nedenle bu ilgi pek önemsenmiyor olabilir. Halbuki bir şeyin ciddi olması onu değerli kılmaz. Hem nedir ki ciddiyet? Bir yazarın oluşturduğu evren içerisinde başka bir gerçeklik ve oradaki başka parametreler doğrultusunda yeni bir ciddiyet anlayışı hakimdir. Bu nedenle, diyebilirim ki, aslında görünenden çok daha fazla ilgi var fantastik edebiyata. O halde oyunlardan biraz da müziğe geçelim. Ne tür müzikler dinlersiniz? Sene 2011, bütün sanat disiplinleri, akımlar, üsluplar birbirine geçmiş bambaşka üretim alanları ortaya çıkmış... O nedenle bu sorunun geçerliliğinin kaldığını zannetmiyorum aslında. Pek çok tür müzik dinlerim. Bazen gecelerce sanat musikisi, bazen sadece Massive Attack, kimi zaman çingene müzikleri, kimi zaman sadece Rock’n Roll. Rock ve türevi her şey dinlediğim ilk müziklerdir. İlk satın aldığım albüm sanırım Metallica albümüydü. Doors, Led Zeppelin, Pink Floyd benim de eskitemediğim ve vazgeçemediğim grupların başlıcalarıdır. Ama yeri geliyor 80’ler pop dinleyerek yaptığım işe konsantrasyonumu sağlıyorum, sonra bir bakıyorum bangır 13


www.facebook.com/TimarhaneDergi bangır Ronnie James Dio

Seran Demiral

Henüz bir kitabı basılmamış olan yazarlara neler söylemek istersiniz? Onları ne gibi zorluklar bekliyor? Nihai hedef kitap çıkarmak gibi geliyor insana. Üzerinde isminizin yazılı olduğu kitabı gördüğünüzde, onu elinize aldığınızda dünyanın en büyük mutluluğunu yaşıyorsunuz. Seneler sonra o kitap yine duruyor ve yeniden alıp okuyorsunuz ya, inanılmaz bir duygu. Ama aslında daha önemli bir şey var -iki şey var- önce işin romantik tarafından bahsedeceğim, sonra dünyevi kısmına değineceğim- o kitap basıldıktan sonra ulaştığı yerlerde/kişilerde uyandırdıkları ve dolayısıyla size geri dönüşleri. Benim yazdığım bir romanla ilgili bana bir mail geldiğinde, birisi çalışmasında kitabımı kullanmak istediğinde veya bir yerde benim kitabımı bir başkasına tavsiye ettiğinde yaşadığım mutluluk, heyecan çok çok daha büyük. Bunu yaşamak için kitabın basılı olması gerekmiyor ya artık, internet vasıtasıyla bu gibi hazların yaşanması, insanın yazarlığını, çizerliğini, fotoğrafçılığını tatmin etmesi daha olası ve kolay ya hani, o nedenle o kitabı çıkarmanın gereğini iyi ortaya koymakta yarar var. Kime neden ulaşmak ister yazar? Yazarı diğer sanatçılardan ayıran fark nedir? Yazar ve okuru arasındaki ilişki nedir, nasıldır, nasıl olmalıdır? Pek çok soru geliyor beraberinde. Bunların hepsinin cevabı yazardan yazara, okurdan okura, kitaptan kitaba değişiyor işte. Diğer mesele ise doğal olarak, işin maddi boyutudur. Bir yayıncıyı kitabın basılması için ikna etmekle kalsa her şey, hiç sorun değil. Sonra o kitabın dağıtımı, tanıtımı gibi sorunlar devreye giriyor. Yeni ve genç bir yazarsanız, küçük ve sınırlı bir dağıtım ağına sahip yayınevleriyle çalışmanız daha olası. Bunun karşılığında emeğinizin karşılığı olan parayı kazanmanız çok zor ne yazık ki. Zira yazarlıktan çok daha zor olan şey yayıncılıktır. Bu sektörde çalışan, buradan ekmek yiyen çok sayıda insan var, kitabınızı taşıyan kişiden tutun, kitapçıda satan bir başkasına kadar hepsiyle ortaklaşa bir iş yapıyorsunuz aslında. Kitabı yazmak işin ilk adımı… Koşullar genel olarak böyle ama herkesin yazarlık ritmi farklı olduğunca, herkesin karşılaşacağı hikayeler/zorluklar da başka olacaktır. Ben de bu konuda çok deneyimli birisi sayılmam. Bundan sonrasını ben de yaşayıp göreceğim. İlk kitabınız “Münzevi 1- Y.Ö.A.” ilk çıktığında ne gibi tepkiler almıştınız? Genelde kitabı okumamış insanların yaşımla ilgili söylemleri oluyordu. En genç yazar, küçük edebiyatçı benzeri tamlamalarda ismim geçiyordu. Haliyle üzülüyordum biraz da, yazdığım metinden çok, metni yazan ben’im yaşımdı dikkati çeken. Tabii bir yandan da kendimle övünüyordum ister istemez. Büyük bir şanstı sonuçta çok genç yaşta kitabıma kavuşmuş olmak. Kitapla ilgili aldığım tepkiler de 14


www.facebook.com/TimarhaneDergi olumluydu genelde, insanlar konuyu değişik bulmuşlardı, anlatımlar ve karakterler bir şekilde onları yakalamıştı. Benim yaşlarımdaki, benim bulunduğum ortamlarda bulunan insanlar, yaşayışımı bilenler daha da farklı bir biçimde algılayabiliyorlardı elbette metni. Ancak herhangi birisinin okurluğunu düşünecek olursak da, kurgunun dağınıklığına ilişkin eleştiriler geliyordu. Hissizleşme üzerine daha yoğun bir eleştirel ortam oldu mesela. Sanırım bu da “Hissizleşme’nin daha kolay empati sağlanan bir metin olmasından kaynaklanıyor. Münzevi’nin anlatımı ne kadar samimi olsa da, ölüm’den bahsediyor bir yerde, ölüm sonrasına ilişkin varsayımlar üzerine bir kurgu var bu nedenle bir soğukluk, bilinmezliğin getirdiği durağanlık var metne yansıyan. Tıpkı Ursula LeGuin’in Yerdeniz serisi içerisinde En Uzak Sahil’in ölümü anlatan bir metin olarak, daha evvelki kitaplarından daha durağan bir anlatıma sahip olması gibi. Sizce basılı kitabın devri bitecek mi bir gün? İnsanlar ekran yazılarına ne zaman alışacak dersiniz? Bu konuda pek çok ihtimal söz konusu... Fikirlerimi etraflıca anlatmak yerine, kendime, kurgularıma saklamayı da tercih ederim işin aslı. (= Ancak şu kadarını söylemekte yarar var, kitap okuma alışkanlığının yerini halihazırda başka türlü pek çok şey aldı. Dünya yerinde durmuyor. 20. yüzyılın tamamı kadar değişime 21.yy’ın her on yılında rastladığımız artık herkesin konuştuğu bir gerçek. İnsanlar artık hafta sonu toplanıp pikniğe gitmiyorlar mesela, çayırlar, mesire yerleri yok, büyük devasa şehirler, yüksek binalar var... İstanbul bambaşka bir yer... İnsanların yaşama alışkanlıkları değişiyor, eskiden yere yakın doğaya bahçeye yakın insanlar artık gökdelenlerde, Hissizleşme - Seran Demiral rezidanslarda başka türlü kişilere dönüşüyorlar... Örnekleri çoğaltmak mümkün... Kitap okumak yerine fps oyun oynamaktan bahsettim. Empati duygusu çok daha yoğun. Kitap okumak zahmetli... Fakat her ne olursa olsun, kitap sayfası, kitap kokusu, kitabın kıymeti, kendine özgülüğü vs.vs.diye hepimizin diline doladığı şeyler var ya... İşte onlar benim gerçeğim, gerçekliğim. Ben sevdiğim bir yazarın defalarca okuduğum ve elimin altında da yer alan bir kitabının ilk baskısını bir yerde görünce dayanamayıp satın alıyorsam, bir sahafa, kitapçıya, kütüphaneye girdiğimde hayranlıkla geziniyorsam, rafların tozunu pasını mabet gibi görüyorsam, kitabın devri benim için bitmez demektir. Ama çoğu insan için kitabın devri hiç var olmamış bile olabilir. Yani buradaki mesele I-phone lar, ekran yazıları, pdf dökümanlar değil. Burada kitabın meta olarak varlığından daha başka bir boyut var ki, kitaptan, el yazmasından başlayan bu konuyu bambaşka yerlere götürüp, alakasız konulara dem vurmaktan çekindiğim için burada susmayı tercih ediyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

15


www.facebook.com/TimarhaneDergi Genç yaşta böyle bir başarıya imza atmış olmanızın altında ne gibi sırlar yatıyor? Anlatmaya ihtiyacım vardı. Anlatmaya ihtiyacım var ve hep olacağa benziyor. Hepimizin öyle aslında... İnsan, insana ihtiyaç duyuyor. "Kendim için yazıyorum" diyen yazarlar var ya, kendin için de yazarsın, eyvallah, ama sadece kendin için yazmazsın. Bu insan doğasına aykırı. Ha zaten kendin için yazdıysan o kitaptan benim niye haberim oluyor, orası da ayrı konu. Anlatmak dedim, oradan devam edeyim. Gabriel Garcia Marquez, benim de sevdiğim yazarlardandır ( Yüzyıllık Yalnızlık’ı duymayan yoktur herhalde, "Suç ve Ceza" kadar olmasın, insanların okumadıklarını söylemeye utanıp, okudukları yalanını dahi söyleyebildikleri kitaplardandır. Ki utanmak yerine, herkes okusa keşke ). Marquez Anlatmak İçin Yaşamak isimli bir kitap çıkarmıştı ve bu kitapta, hem gazeteci hem yazar olarak anlatma dürtüsünü irdeliyordu. Bir nevi anlatmayı anlatıyordu. Anlatmak bir ihtiyaç elbette, ancak insanların çoğu, evlerine girip eşlerine, çocuklarına, annelerine, babalarına, ev arkadaşlarına anlatırlar akıllarından geçenleri, çoğu defa günlerinin nasıl geçtiğini… Ama bazen her şey herkese anlatılmaz. Günlükler tutulur, ergenlik döneminde özellikle günlük tutmayan az insan vardır zannediyorum. Benim de anlatacak şeylerim vardı ve bunlar öyle alelade ağzımdan çıkmıyordu. Konuşamıyordum insanlarla. Sosyal ilişkilerim genellikle iyi olmuştur, ağzım da laf yapar çocukluğumdan beri "dili uzun" addedilen tiplerden olmuşumdur ama bazen susmak gerekiyor işte. Okumak ve yazmak alıyor sosyal ilişkilerin yerini. Benim başarım yalnızlığımdı. Ben yalnızlığımdan, saatlerce odama kapanıp kitap okumaktan, hatta bazen okulda teneffüste dahi kitap okumayı tercih etmekten aldım bu yazma isteğini/azmini. Demiştim ya, ben okur-yazarlığı başından beri hobi değil de, işim olarak gördüm. Bir roman yazarken kurgu mu daha önemlidir yoksa anlatım mı? Mesela Kral Katili Güncesinde kurgudan daha ziyade edebi anlatımlar ve felsefi deyişler göze çarpıyor? Eskiden olsa "tabii ki anlatım" deyip kestirip atabilirdim. Zira yazmaya başladığım zamanlarda, konu/kurgu açısından hiçbir şey düşünmek sizin oturup yazmaya başlıyor ve sayfalarca ne olduğunu benim de kestiremediğim bir hikayeyi anlatıyordum... Nasıl anlattığım çok daha mühimdi benim için. Kelime oyunları, cümleler arası geçişler. Müzikle, resimle bir tutabilirdim metinleri. Şimdilerde durum biraz daha farklı sanıyorum ki... Kurguya çok daha önem veriyorum. Kaldı ki "edebiyat" dediğimiz hadiseyi, diğer yazı ürünlerinden ayıran şeyin başlıcası da bu. Bir dünya kurmak… Karakterler, mekanlar, olaylar yaratmak. Bir olay örgüsünü başından sonuna kurgulamak veya bütün bu baş-son, gelişme-sonuç kısımlarını birbirine geçirip, zaman- Yüzyıllık Yalnızlık - G. Garcia Marquez dan bağımsız bambaşka kurmacalar denemek. Ben16


www.facebook.com/TimarhaneDergi ce bu da en az anlatım kadar önemli. Şu şundan daha önemlidir, diye bir cümle kuracak kadar çok şey bilmediğimin farkındayım artık. Ama şu kadarını söyleyeyim, benim için artık anlatım daha önemli değil. Anlatım konusunda daha beceri sahibi olduğumu düşündüğüm, hatta kurgu yapmayı hiç bilmediğim için eskiden, anlatım daha önemlidir demek işime geliyordu işin aslı. Kral Katili Güncesi'ne gelince... İthaki'den çıkmış ve şimdilerde tutan yeni bir fantastik kurgu olduğu, yazarından övgüyle bahsedildiği haricinde, açıkçası kitap hakkında pek bilgim yok. Yakın zamanlarda çıkan fantastik kurguları sadece kitapçıda görüp sayfalarını karıştırıyorum açıkçası. Fantastik kurguya doygunluk hissediyorum sanırım biraz. Ama madem felsefi deyişler de ön plana çıkıyormuş, alıp bakmakta yarar var kanaatindeyim. Teşekkür ederim bu dolaylı tavsiye için (= Kral Katili Güncesi 1. Gün Edebiyat/yazarlık sizin için bir meslek Rüzgarın Adı - Patrick mi artık? Yoksa hobi mi? Veya fırsat kolladıRotfuss ğınız bir yol mu sizin için? Açıklayın lütfen… "Fırsat kolladığınız bir yol" tabiri çok rahatsız edici olmuş ama bir yandan da her şey fırsat kolladığımız yollar aslında. Okulunu okuyup meslek edinsek de, okulunu okumadan, okulu olmadığı için veya okuluna değer vermediğimiz için okumadan bir mesleği edinsek de veya hobi olarak da uğraşsak bir şeyle, o hobi bize mesleğimiz gördüğümüz bir başkasından daha fazla maddi çıkar sağlasa da, bütün bunlar fırsat kolladığımız yollar olabilir. Şöyle söyleyeyim. Yazarlık benim mesleğim, aynı zamanda hobim ve evet, fırsat kolladığım bir yol. Yazarlıktan geçimimi sağlayacak durumda olsaydım, ben de pek çok başkasının düşünebileceği üzere, sadece yazarak yaşardım. Evden çıkmaz yazardım, yola çıkar yazardım, sahilde yazardım, dağa çıkar yine yazardım. Yaşamımı bu şekilde geçirirdim. Ha, yaşamımı bu şekilde geçireceğim de... Ama şimdilik başka meşgalelerle de yoğunca uğraşarak... Siz bildiğim kadarıyla siyasi görüşünü ortaya koymamış bir yazarsınız. Siyasi görüş bir yazar için artı mıdır? Jim Jarmusch kendisiyle yapılan röportajların birinde -belki birkaçında- filmlerinin politik olmadığını, çünkü politik şeylerden bahsetmenin kendisini sınırlayacağını, bir dayatmacı hal içerisine gireceğini söyler. Hayattaki çok daha basit detayların, mesela yemek yemenin, deniz kenarında bir arkadaşla güneşin batışını izlemenin, rüzgarı duyumsamanın ve bütün bunları bir filmde ifade etmenin bir siyasi görüş ortaya koyan filmin ifadesinden daha güçlü olduğunu söyler ve filmlerinin konularının neden böyle olduğunu kendince açıklar. Ben de kendi adıma şu kadarını söyleyebilirim, ben bir kurgu yazarıyım. Yaptığım kurgu içerisinde anlatmam gereken bir politik hadise varsa bunu zaten anlatmak zorundayımdır, aksi halde benim 17


www.facebook.com/TimarhaneDergi siyasi görüşümü ifade etmemi gerektirecek bir durum şimdilik olmadı. Siyasi görüş bir insan için artıdır, sonuçta her insanın taraf olduğu konular vardır, insan taraf olmalıdır. Ancak bunu ifade etmek kimi zaman gerekli olduğunca, kimi zaman yersizdir. Siyasetten daha önemsediğim pek çok şey üzerine görüş beyan etmek şahsi tercihimdir. İleride roman haricinde edebiyatın hangi türlerinde yazSeran Demiral mak istersiniz? Veya roman harici kitap projeleriniz var mı? Hali hazırda deneme ve kısa hikayeler yazıyorum. Bir diğer mesleğim olduğu için, mimarlık ve genel olarak sanat üzerine yazıyorum zaman zaman. Yüksek lisans ve hatta doktora yapmaya niyetliyim, dolayısıyla akademik yazılarla boğuşmam gerekecek gibi gözüküyor. Bu akademik çalışmalar da kitaplaşır ilerde belki kim bilir... Eş zamanlı olarak uzun zamandır kurduğum ancak zamanını beklemeleri gerektiğini düşündüğüm bilimkurgular var, bunlar roman olduğunca eş zamanlı olarak makalelere, tezlere dönüşebilir. Ama genel olarak kurguya, bilimkurguya, çocuk edebiyatına yoğunlaşmak niyetim. Mesela masal değil ama masalsı kurgular da anlatmak istiyorum. Proje çok ama zaman yeterli mi onu kestirmek zor… (= Söyleşiyi Gerçekleştiren: Bahattin Ceyhan

18


www.facebook.com/TimarhaneDergi Aziz Muhammed Duman

Şiir

Hayalistan Yitik bir hikayeden başka nedir ki anlatılanlar. Hayalin gerçekle örtüşeceğini düşünüp; Sonrasında hüzünlenmenin, Tatlı hissiyatıdır gülümsemek, İçten içe. Ama güzel bir kadına sahip olma isteğinin veremeyeceği kadar da çelimsizdir bazen... Kaybeden adan ise; Varlığı bulduğu için kaybetmiştir zaten, Silemez içinden gördüklerini... Hayali de bir yerde söner işte,şehirdeki kalabalık böcekleri görünce... Zamanın çirkin halleri bunlar. Zamanın melankolik adamıdır şair, Zamanın düşseveridir zamandan kendini soyutlayan... Aptalların ciddiye alınmasıdır bir ülkede kusmak için neden. Neden yaşamaktır. Ötesi hepimizin bildiği karanlık işte, Yalancı aydınlığından bahsedilen...

19


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Kendimi Affediyorum Caner Berker Kıyasla, Böl, Parçala Günlük yazılarım bu üç kelimenin rehberliğinden ibaret. Bir toplumun içinde yaşıyoruz. İsimleri bizimle aynı olan binlerce insan var. Derslerden aldığımız aynı notları alan, yaptığımız işin aynısını yapan, aldığımız maaşın aynısını alan binlerce, bekli de milyonlarca kişi. Belki de tam da şu anda bir yerlerde birisi bizim hayalimizi yaşıyordur. Belki az önce aklımıza gelen bir fikir binlerce insanın da aklından geçmiştir. O kadar çok insan var ki… Bir günde insanlık, karnını doyurmak için dünyadan kaç milyon tonluk bir ısırık koparıyor acaba? Tüm bu benzerlik ve aynılık arasında kim olduğumuzu bilebilmek için kendimizi diğer insanlarla kıyaslıyoruz. Kimliğimiz bundan ibaret. Bizler bu şekilde yaşıyoruz. Böyle bir toplumda fazlası da düşünülemez zaten. Kimisi kendinin esprili olduğunu düşünür, kimisi yakışıklı, kimisi zeki, kimisi insan sarrafı, kimisi de güzeldir. Kimisi öyle, kimisi de böyle olduğunu düşünür. Kimisi de bu dünyaya özel bir amaç ile geldiğini ve yaşama amacının bu bilinmeyen amacı gerçekleştirmek olduğuna inanır. Ah, ne kadar da asil! Bu, bir dağın doruğuna çıkıp elinden tuttuğu altın kılıçla insanlığı büyük bir felaketten kurtarmak gibi fantastik bir düşten, herhangi bir spor dalından yetenekli olduğunu gördüğünde bu spora doğuştan bir yatkınlıkla doğduğuna inanmak kadar geniş bir yelpaze çizebilir. Her düşte kişi özeldir. Böyle olmalıdır çünkü bu onun kim olduğunu bilmesine yardım eder. Herkesin kendisi hakkında düşünceleri vardır. “Bana kendini anlat.” dendiğinde verdiğiniz cevaptaki cümlelerinizden bahsediyorum. Örneğin X şehrinde yaşayan Y adındaki bir bayanın cevabı şöyle olabilir: “Biraz tembel bir yapım var. Evde oturmayı severim. Bol kitap okurum. –özellikle gerilim tarzı romanları çok seviyorum- Arkadaşlarım hep deli olduğumu söyler. Lafımı esirgemem, açık sözlüyümdür.” Bıdı bıdı bıdı… Şimdi lütfen biraz da siz kendinizi anlatın. Kendinizi kendinize anlatın. Tamam, bir sonraki aşamaya geçmeye ne dersiniz? Kendinizi kendinize anlattınız. Kim bilir kendiniz hakkında neler söylediniz. Ne kadar da özelsiniz. Hiç de özel olmadığını düşünenler var mı oralarda bir yerlerde? Hah, gördüm sizi. Sizler öylesine sıradansınız ki herkesin özel olduğu bir dünyada sıradan olmaya çalışarak özel oldunuz. Eh, anlaşılan işler pek de istediğiniz gibi gitmemiş.

20


www.facebook.com/TimarhaneDergi Söyledikleriniz ve hakkınızda düşündükleriniz konusundaki düşünceleriniz hakkında lütfen dikkatli düşünün. Düşüncelerinizi derinlemesine inceleyin ve kaynaklarını bulun. Neden kendi hakkınızda öyle düşünüyorsunuz? Nedenlerin kaynakları nelerdir? Bu kaynaklar hangi anılar, hangi yargılar, hangi tutumlarınız? Hatırlayabiliyor musunuz? Eğer kendiniz hakkında, örneğin çalışkan olduğunuzu düşünüyorsanız ve neden böyle düşündüğünüzü bulamıyorsanız siz bir kurbansınız demektir. Öylesine uyuşturulmuşsunuz ki zihniniz sizin olmayan yargılarla ele geçirilmiş. Şartlandırılmışsınız ve inandırılmışsınız. Sizler toplumun bel kemiğisiniz. Dünyanın kurucuları sizlersiniz. Modern toplum sizin sayenizde ayakta! Ve zihinsel özgürlüğünden feragat etmiş olan sizler, fedakârlığınızdan ötürü dünya tarafından ayakta alkışlanıyorsunuz. Modern toplumun size ihtiyacı var. Zihinsel bloklarınızı, yargılarınızı ve tabularınızı olduğu gibi çocuklarınıza ve yeni kuşaklara geçirin. Aksi takdirde değişim başlar. Kendiniz hakkında dürüst birisi olduğunuzu düşündüğünüzü varsayalım ve neden böyle düşündüğünüzü de bildiğinizi varsayalım. Düşünceleriniz etrafında biraz oynaşın. Çok ilginç değil mi? Hakkımızdaki düşüncelerimiz tamamen kıyaslama sonucunda ortaya çıkmıştır. Nedenlerinize bakın, kaynağınızı inceleyin. Başka insanlar olmadan, kıyaslama olmadan bizler yitik insanlarız. Öylesine bir açlık içindeyiz ki kendimizi özel hissetmek için düşünce dileniyoruz. “Lütfen bana yalan söyle, lütfen! Böylece kendimin senden daha dürüst olduğumu bilmiş olurum. Dürüst olduğumu bilmek istiyorum. Lütfen!” “Lütfen beni döv, vur bana. Böylece kendimin masum olduğunu düşünebileyim. Kendime acımak istiyorum. Lütfen özel hissetmemi sağla.” Bizler ne asiliz, ne dürüstüz, ne güzeliz, ne yakışıklıyız, ne kutsalız, ne cennetliğiz, ne şöyleyiz, ne böyleyiz… Bizler çevremizdeki Ahmetler arasında en güzeliyiz, arkadaşımız olan Mehmetler arasında en dürüstüz, dostumuz olan Ayşeler arasında en özeliz. Onlar olmadan ise kimliksiz biriyiz. Kendimiz hakkındaki düşüncelerimizi topluma borçluyuz. Bu yüzden ona teşekkür etmeliyiz. Teşekkürler modern toplum, ne bir şey yaptığın için. Peki ya birisi her şey olmak isterse? Büyük sır da bu ya… Kıyasla, böl, parçala. Günlük yazılarım bu üç kelimenin rehberliğinden ibaret. Özgür Zihin.wmv Caner Berker www.yolgecenhani.wordpress.com

21


www.facebook.com/TimarhaneDergi Aykut Kardaş

Öykü Yaşlı Adamın Günlüğü Çoğu zaman olduğum kadar yalnızdım, en köşede ve duvara yakın bir masada oturuyordum. Garson kız gelip; “Kahve içmek ister misiniz?” dedi. Bu tamamen bir önermeydi. Oraya daha önce pek gitmemiştim. “Elbette” dedim. Güzel kalçalara ve sarı saçlara sahipti. Sarhoş olmak pek zor bir şey değildir ama içmeden olmanın kolay olduğu söylenemez. Uykusuzluk ve yalnızlık beni sarhoş etmişti. Günlerce aynı duvara bakmıştım, odam çöpler ve boş şişeler ile doluydu. Eşyalarım düzensiz ve dağınıktı. Yürürken kalçasını seyrettiğim kız, kahve hazırlarken bana baktı. Küçük bir tebessüm bıraktı. Şaşkın şaşkın onu izledim. Kahveyi alıp masama oturdu, kahveyi bana uzattı. “Kimsiniz?” dedi. “Buralara yabancı gibisiniz." Aylardır oturduğum sokaktaki dükkân beni tanımamıştı. Sessiz kaldım camdan dışarıyı izledim, insanlar aptal düşünceleri ile kurmalı oyuncak gibi etrafta ilerliyorlardı. "Ne zamandır buradasın?" dedim. Gülümsedi "Epeydir" dedi. Kahvenin buharı yüzümü ısıtıyordu. Yudumlamaya devam ettim. "Güzel gözlere sahipsin" dedim, masanın üzerine bir kaç dolar bırakıp deri kahverengi ceketimi alıp dükkândan çıktım. Sokak kenarındaki fahişelerden sıyrılıp evime doğru yürümeye devam ettim. Yerde kırılmış bira şişeleri vardı. Bunu hangi piçin yaptığını merak ediyordum. Garson kız ardımdan koşarak bana seslendi; “Bir dakika durun." Yavaşladım, arkama döndüm. Sipariş kâğıdına numarasını yazmıştı. Gülümsedim. Ellerini birleştirerek mahcup bir gülümseme bıraktı. Arkasına dönüp dükkâna doğru hızlı adımlarla yürümeye devam etti. O meymenetsiz adam(…) köşe başındaki dükkânda sürekli içki satıyordu. Bir kaç bira aldım. Birini yürürken içmeye başladım. Apartmanıma girdim ayak sesleri22


www.facebook.com/TimarhaneDergi mi duyan bunak merdivenlerin başında dikildi. “Kirayı hala vermediniz.” Kira… kira verdiğimi bile bilmiyordum. “Ne zamandan beri?“ diye sordum. “Taşındığından beri.” dedi suratsız bir ifadeyle. “Peki,” dedim. “Bir kaç güne öderim.” Ödeyemeyeceğimi biliyordum, o da ödemeyeceğimi biliyordu. Zaten o yıkık dökük, yığıntı evi benden başkası da tutmazdı. Daireme girdim. İçerisi toz taneleri ile doluydu. Çürümüş ahşap zemin her adım atışımda gıcırdıyordu. Elimdeki poşeti masamın üzerine bıraktım. Balkona çıktım, elimdeki birayı şehrin gürültüsüne karşı diktim. Biten bira şişesini balkon demirinin üzerine koydum. Tuvalete girdim gün boyunca işememiştim. Yatağımın yanında duran siyah, üzerinde toz tabakası oluşmuş telefonu kaldırdım. Garson kızı aradım. Heyecanlı bir ses “Efendim” dedi. “Ben,” dedim. Duraksadım biraz, “garson kızı aramıştım?” Neşeli bir ses ile “evet,” dedi “benim.” “Bu akşam benimle bir şeyler yemek ister misin?” “Tabi” “Kaçta alayım seni?” “Akşamüstü saat beşte dükkândan alabilirsin.” “Tamam.” dedim telefonu kapattım. Saat 15:47 idi. Hala iki biramı içebilir, biraz daha işeyebilirdim... Saat geldi, onu almaya gittim. Garson önlüğünden kurtulmuş, saçlarını salmış dar kotunu giymişti. Sürekli neşeli görünüyordu, bense hala uykusuz. “Ee nereye gidiyoruz?” “Bildiğim bir yer var.” dedim. Onu boğazı gören bir yerde, köfte yemeğe götürdüm. Kâğıda sarılmış yarım ekmeğin arasında bir kaç iri köfte vardı. Nazik elleri ile ekmeğin kenarındaki kâğıdı sıyırdı. Ekmeği kavrayıp yavaşça yemeğe başladı. Onu şaşkınlık ile izliyordum. Tanımadığım biri ile geçirdiğim ilk gün değildi. Ama diğerleri ile yemek yemezdim. Sevişir, içki içer ve çıplak bir şekilde uyuyakalırdım. Ama o farklıydı. Köftelerimizi yedik ve kıyıda biraz yürüdük. “Kimsin?“ dedim. “Ben Lisa,” biraz duraksadı “Garson kız.” dedi. “Bu akşamı neden benimle geçiriyorsun?” “Bilmiyorum.” “Seni eve bırakayım.” “Size gidelim.” dedi. Biraz sustum…

“Peki.” dedim. Evime gittik. Dolabımı açtım biraz peynir dışında pek bir şey 23


www.facebook.com/TimarhaneDergi bulunmuyordu. Dibinde kalmış bir viski şişesini aldım, bir kadeh Lisa için doldurdum. Kalanı dikerek içtim. Kadehi tutarken bir tablo gibiydi. Resmedilmiş, sanat kokan bir kadın tablosu gibi. Yatağa, onun yanına oturdum. “Çok zarifsin” dedim. Kadehi tuttuğu ellerini bacaklarının üzerine koydu. Bacaklarının arasında gülümseyen bir tavırla kadehin içindeki viskide kendi yansımasına baktı. En üst katta yaşıyordum pencere ve perdelerim açıktı, perdelerim odadan dışarı uçuşuyordu. Kadehi yavaşça yudumladı, hafif biraz öksürdü. “Bu biraz sertmiş.” “Elbette biraz sert.” dedim. Bana uzattı. Tümünü içip kadehi yere bıraktım. Üzerini çıkardı, ceketini yere bıraktı. Çantasını kenara itti. Kucağıma oturup ceketimi çıkardı. Bira kokan üstümü de aldı üzerimden. Kendi üzerini de çıkarıp dudaklarıma yapıştı. Benim gibi biri için oldukça gençti hala donuk uykusuz tavırda onu izliyordum. Çekinmiş bir tavırla dudaklarımdan dudaklarını ayırıp; “Ne oldu? Yoksa beni beğenmedin mi? “ “...hayır” dedim. “Çok güzelsin, genç ve güzel...” Başını öne eğerek düşünceli ve utangaç bekledi. Kucağımdan alıp yatağa yatırdım. Üzerini eski, parçalanmaya yüz tutmuş yorganım ile örttüm. Yanağına bir öpücük kondurup balkona çıktım. Sigaramı yaktım, sandalyeme oturdum. Bu boktan evde bile bir deniz manzarası vardı. Beş para etmese de idare ederdi. Sigaramdan derin bir nefes aldım. Şehrin ışıklarını izledim; karanlık, aydınlatılmış sokaklar, tek tük geçen arabaların sesi, balkonun önünde boş boş uçan yarasalar. Bıraktığım bira şişesi hala demirin üstünde duruyordu. Sigaramı derin derin çekerek içmeye devam ettim. İzmariti bira şişesinin içine bıraktım. Bira şişesini alıp atabildiğim kadar uzağa, bu karamsar şehrin suratına fırlattım. Dağılmış kirli saçlarımı ovuşturdum. Büyük bir gürültü oluştu, bira şişesi yolda geçerken gördüğüm cam parçalarının olduğu yere düştü. İçeri girdim, kız uyumuştu yanına yavaşça kıvrıldım. Gün doğana dek onu izledim. Perdeler uçuşmaya devam etti. Tek tük geçen arabalar, şehirde pazarlık yapan fahişelerin belli belirsiz gelen sesleri, kavga eden sokak serserilerinin gürültüsü. Arada bir patlayan silahlar. Polis sirenleri tüm pisliği ile şehir aynı boktanlığına devam ediyordu. Bense sadece onun yüzünü izledim. Benim gibi yaşlı birinin yanında yatan genç güzel bir kızdı. Hiç görmediğim kadar doğal. Sonunda gün doğmuştu uyuya kalmıştım. Yanımda yoktu, başımı hafif kaldırarak odayı süzdüm. Masaya güzel bir kahvaltı bırakarak kız gitmişti. … Aykut Kardaş www.panikodasi.wordpress.com 24


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Cebirsel Düşler Berk Payat Sabah Ezanında Tomurcuk

Akşam ve sabah serinliği her an üstümüzde. Kimilerimiz yaşıyoruz anılarımızı bir hiç gibi, kimilerimiz sarhoş bir rüzgârın bekliyoruz üstümüze bulutlar fırlatmasını. Yağmur yağıyor. Yağmur karanlıklarımız kadar yağıyor. Yağmur günahlarımız kadar akıyor içimize damla damla. Yeni yuvalar kuruluyor, evlenme teklifleri ediliyor, hayatlar sönüyor, hayatlar doğuyor, insanlar kavga ediyorlar ağlıyorlar, bağırıyorlar. Bir adam, elinde şemsiyesi, ince yapılı, yürüyor yağmurun altında. kadrajın solunda hafifçe, bastığı her adımda yüzlerce yaprak ve göz yaşı eziyor. Bastığı her yerde, binlerce his dolaşıyor ve parmak uçlarına kadar hakiki kılıyor düşlerini. Elinde şemsiyesi, yürüyor. Yürüyor hiçsizliğin madeni tadını alırken göz bebeklerinde, yürüyor ve yüzüyor kalbinin derisini. Sonra bir anda ton değişiyor. Bir anda major armaniden, minöre kayıyor. Hazreti Davud gibi, ağlatıyor vücudunda sahip olduğu milyonlarca insancığı. * Mavinin akıntısı değil bu nefret, kırmızının suskunluğu belki de. Bordo da bir renk ve şarap sanki gösterişi arada bir mor giriyor adamın hayatına, şaşırıyor. Bir palyaço geçiyor hayatından, o tiksinç ağlayışıyla. O tiksinç, korkutucu bakışı, o ardındaki sapkın düşünceleri bir kelime dansına çağırıyor adamı. Susuyor, susuyor, susuyor adam. Suskunluğu içinde büyüyor. Büyüyor, büyüyor adam. *

“İkarus’un kanatları! İkarus’un kanatlarına inan çocuk. İkarus seni bulacak ve huzura koyacak, biliyor musun? O senin sen de onun için doğdun. Bir gökyüzü travmasında, Tanrı daha elindeki mızrapa ol dememişken ve henüz şeytan bile kendi kendine hükmedemezken bağlanmışsın sen Suskunluğuna suskunluk ekle, büyü çocuk. Adını söylerken kendine gel, kendini ve suskunluğunu hatırla. Fısılda çocuk, dünyaya bir karanfil hecesinde, bir karanlık duası fısılda. Aydınlık kalbinin ortasında nasılsa! İkarus’sa dün gece seni hapseden, karanlığına sokul.” * Saatler akıyor. Saatler karmakarışık bir hayatın ortasında, hayalsiz bir çocuk 25


www.facebook.com/TimarhaneDergi gibi, boşu boşuna akıyor. Düğümü çözülmemiş bir hayatın tam ortasında kalıyor adam. Elinde hala şemsiyesi. Yürüyor. Yağmur ve yapraklar onu terk edeli çok uzun zaman olmuş. Karanlık onu bulalı ise sadece bir kaç saniye... Kendini avutmak için, hiçliğine koyulmuş. * Şarkılar bir hüzün sadece. Ben bir gece yazdım, siz okudunuz. Ve hafızalarınıza kazılmak istedi sadece şuurlarım. Yarın yeni gün, bitmiş, solmuş bu boktan hülyalarım. Şimdi kurduğum hayallerle başbaşayım. Kelimeleri sakladım, kim bulursa soba, bunları saklayan ebe. Berk Payat www.berkpayat.wordpress.com

26


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Kelimelerin Sihirli Gücü Aysel Aksümer Dudakların gerisindeki saklı kent gibidir sözcükler. Tek heceliden tutun çok heceliye kadar ne çok anlam yükler yapısına. Her biri dilde veya kâğıtta can bulmadıkça ölü gibidir. Yaşatmak, insanoğlunun dilinde veya kalem tutan elindedir. Düşüncelerin kapısının nereden açılacağını herkes çok iyi bilir ama bazen bir harf boşluğu kadar bile kıpırdamaz dudaklar. O zaman, çaresizce gözlerden medet umarsınız. Yalvarırsınız kirpiklere “ne olur perdelerini örtme” diye. Çünkü bilirsiniz ki “sözsüzlük en derin sessizliği doğurur”. Sözcükleri kendi aralarında sınıflandıran dil bilginleri, sosyal statülerine göre Fletcher Knebel de bir ayrım yapmışlar mıdır sizce? Mesela anti sosyal sözcükler, dışa kapalı ama içe her yönden dönük olanlar ya da zengin veya fukara sözcükler gibi. Kimi sözcüklerini dağıtmada bonkör değildir. Sürekli bir temkinlilik halindedir. Kimi de sözcük fabrikatörü gibidir. Doğru, yanlış çocukluğundan itibaren kazandığı her sözcüğü har vurup harman savurur. Bazı sözcükler; yalnızlığı seçer. Sahne önünden ziyade sahne arkasında olmayı tercih eder. Dökülüp saçılmayı istemez. Kırılmaktan korkar, anlaşılamamaktan çekinir. Serseri kurşunlar gibi hedefi olmadan sağa sola saplanmak istemezler. Rüzgârın estiği yönde uçuşan polenler gibi değil de mevsimi ve zamanı gelmeden asla yapraklarını açmayan ve o mis gibi kokusunu vermeyen gül ağacı gibi olmaktır arzusu. Yerinde, zamanında ve değecek sözcükler için hamlesi yapacaktır. Şifalı bitkiler kitaplarının sayfalarından derdine çare arayanlar gibi sözcüklerden de yardım umarız. Öyle sözcükler vardır ki yarayı kökten temizler, şifa dağıtırlar. Sanki sihirlidirler. Bir bakarsınız düşenin elinden tutar kaldırır, bir bakarsınız tökezletir düşürür. Kimi zaman da; çocukken saklanılan bir dolap, sığınılan bir koltuk arkası, ya da kalın kabuklarının içine saklanan ceviz gibidir sözcüklerimiz. Kimse ulaşamasın, yerinde öylece kalsın, kulaktan kulağa yol alırken özü asla değişmesin, kimsecikler farklı anlamlar yüklemesin isteriz. Sözcük avcısı insanlar vardır bir de. Daha ağızdan çıkan kelimelerin cümleye dönüşmesine fırsat vermeden nişan alırlar. Vurulur kelimeleriniz. Avcı, bir kişiyi da27


www.facebook.com/TimarhaneDergi ha susturmanın verdiği mutluluk içerisindedir Çamura bulanmış, yalan yanlışlarla beslenmiş, harf sayısı çok ama içi bomboş sözcükler yerine kanası suyu içilen pınarlar gibi olmalı sözcükler. Ruhu temizlemeli, gururu okşamalı, güç vermeli, sevgi, saygı ve şefkat göstermeli. Sözcükleri giydiren ya da soyan yine sahipleridir. İnsanlar kelimeleriyle büyür, yine onlarla da küçülürler. Sözcükler, karanlığı aydınlatmalı, yüreği ferahlatmalı, ruhu güneş gibi ısıtıp, güzellikler sunmalı. Fletcher Knebel “Kelimeler, fikirleri asmaya yarayan çengellerdir” diyerek öyle güzel anlatmış ki ben de son söz olarak diyorum ki ne mutlu düşünebilene, ne mutlu fikirlerini beyan edebilene, kelimeleriniz güzelliklere ve mutluluklara kucak açsın.

Aysel Aksümer

28


www.facebook.com/TimarhaneDergi Kutlu Altay Kocaova

Öykü

Tiyatro Bitti Gökçen, sınıfındaki diğer kızlardan farklıydı. Görünüşte onlardan pek farklı olmasa da, diğerleri gibi olmadığını biliyordu. Pek konuşmayı sevmezdi. Bu yüzden de sınıfında konuştuğu kimse yoktu. Diğer arkadaşları da, onun kendileri gibi olmadığını bilirlerdi. Sınıftaki bütün öğrenciler, Gökçen ile kendileri arasındaki görünmeyen setin farkındaydı. Hatta öğretmenler bile bu setin farkındaydı ve ona göre davranıyorlardı. Gökçen, her gün yanında çeşitli kitaplar getirirdi. Sık sık değiştirdiği bu kitapların konusu genelde Türk mitolojisi üzerine olurdu. Dersle ilgilendiği zamanların dışında okuldaki zamanının tamamını bu kitapları alırdı. Türk mitolojisi üzerine âdeta uzman olmuştu. Türk dünyasının her bölgesine ait masallar, efsaneler, destanlar, hikâyeleri bilirdi. Bir destanın yapısına bakarak hangi Türk topluluğuna ait olduğunu bilirdi. Hatta bir keresinde Kastamonulu olan edebiyat öğretmenine, öğretmenin bilmediği, Kastamonu bölgesine ait bir halk hikâyesini anlattığında öğretmeni epey şaşırmıştı. O, öğretmenine göre geleceğin önemli bir Türkiyatçısı olacaktı. Sınıfında yeni gelen iki kız öğrenci dikkatini çekmişti. Selin ve Hatice isimli bu kızları birkaç hafta dikkatle incelemişti. Kendisi gibi sessiz olan bu kızlarda, birtakım farklılıklar hissetmişti. Selin, aşırı çekingen ve ezik bir görüntü sergilerken, Hatice tam tersi idi. Öfke yüklü bu kızın içindeki aşırı saldırgan ruh, kendini belli ediyordu. Her ne kadar sınıftaki diğer öğrenciler bunu fark edemese de, içindeki dünyayı yakmak isteyen güç görülebiliyordu. Hatice’nin annesi ve babası ayrı idi. Bu yüzden ikisine de düşmandı. Bu düşmanlık, kendisini terk ettikleri için değil, bencilliklerinden dolayı idi. Hatice, anne ve babasına duyduğu düşmanlığı, onlar üzerinden bütün topluma yönlendiriyordu. Yüzünün dışında her şeyi simsiyahtı. Saçı, makyajı, giyimi, tırnakları… İçindeki karanlığı böyle dışa vuruyordu. Tarih dersiydi. Öğretmen elinden geldiğince ders işlemeye çalışıyor, ancak bunda pek başarılı olamıyordu. O sırada, sınıftaki erkek öğrencilerden biri, sınıftaki bir kız öğrenciye küfürle karışık laf attı. Ancak öğretmen, yapması gerekeni yapamadı ve sustu. Kız ağlıyordu ve öğretmen susmaya devam ediyordu. Adaleti sağlamakla yükümlü olanların, aynı zamanda cesur ve güçlü olması gerektiği bir daha ortaya çıkmıştı. 29


www.facebook.com/TimarhaneDergi Gökçen olanları büyük bir şaşkınlıkla izliyordu. O sırada Hatice, içindeki isyan bombasının fitilini ateşleyerek ayağa kalktı ve öğretmene bir dolu sövdükten sonra “Bir zibidiye cevap veremedikten sonra niye yaşıyorsun ki? Git, intihar et” diyerek sınıftan çıkışı, sınıfta olmayan düzenin tamamen yok olmasını sağladı. Gökçen içinden Hatice’ye teşekkür ediyor, hakarete uğrayan kız ağlamaya devam ediyor, otoritesi sıfırlanan öğretmen ise Hatice’nin arkasından ona haykırıyordu. “O kara şeytan, bir daha bu sınıfa gelmeyecek” diyerek kükrüyor. Ama sınıfındaki bir kız öğrenciyi, açıkça taciz eden öğrencisine sesini çıkaramıyordu. Herkes Hatice’nin geri geleceğini sanıyordu ama o andan sonra Hatice bir daha gelmedi. Selin ise olanları korkuyla izliyordu. Zaten ezik olan ruhu, bu olayla birlikte daha da sinmişti. O da ailesi bakımından Hatice’ye benziyordu. Annesinin bilinen tarikatlardan birine girmesinden sonra anne ve babası boşanmıştı. Babası bir ateistti. Hatta oldukça koyu bir ateist idi. Bu dönemde annesi de, babası kadar olmasa da, dinî inancı olmayan biri idi. Evde din konusunun konuşulmadığı an olmazdı. Babası, her zaman, aklınca, Tanrı’yı alaya alır ya da kendi düşünce yapısına göre neden olmadığını anlatmaya çalışırdı. Bu durum ise Selin’i sıkardı. Her konu, mutlaka dine dayanır, Selin, farklı bir şey söylediğinde babası tarafından aşağılanırdı. Bu ise onun git gide sinmesine neden olmaktaydı. Selin ortaokula başladığı yıllarda annesi, ağır bir depresyon geçirdi. Eşinin ilgisine en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde eşinin kendisi ile ilgilenmemesi, onu farklı arayışlara yönlendirdi. Bu yeni arayışlarının ürünü olarak, eşine duyduğu tepki, onu dine yöneltti. İlk zamanlar İslâmiyet’i araştırmakla başladı. Bir süre sonra yeni arkadaş grupları oluşmaya başladı. Tabii bu durum, evinde büyük tartışma ve hatta kavgaları yaratıyordu. Bu kavgaların sonunda annesi ile babası boşanmaya karar verdiler. Tabii bu en çok Selin’i etkiledi. Her geçen gün yıpranan ruhu, daha da yıpranmış ve ortaya silik, çekingen bir karakter çıkmıştı. Bir tarafta bütün değerlerini yitirmiş, bir serseri güruhundan farkı kalmamış yozlaşmış gençler, onları yetiştirdiğini sanan, karaktersiz, bazı öğretmenler, kendi düşünce yapılarını zorla çocuklarına benimsetmeye çalışan aileler… Gökçen bunları düşünürken, gözü yukarıdaki Atatürk resmine ve Gençliğe Hitabe’ye takıldı ve kendine kendine şöyle sordu: “Peki, ama nasıl?” Okulun çıkış zili ile beraber herkes dağılmıştı. Gökçen yürürken kendini, Selin’i, Hatice’yi düşünüyordu. Aşağılanan kızı düşünüyordu. Zayıf öğretmeni düşünüyordu. Tacizci genci düşünüyordu. Bu düşünceler arasında epeyce yürüdüğünü fark etti. Etrafına bakındı. Geldiği yeri tanımıyordu. Kafasındaki düşünceleri bir anda kenara itti ve o an gözü bir eve takıldı. Bu evin kimin olduğunu Hatice’yi pencerede gördükten sonra anladı. Hatice balkondaydı, Göçken’e bakıyordu ve gülümsü30


www.facebook.com/TimarhaneDergi yordu. Gökçen, onun ilk defa gülümsediğini gördü. Ama bu gülümseme onun son gülümsemesi olacaktı. Gözlerini Göçken’in gözlerine diken Hatice bir anda kendini boşluğa bıraktı. Gökçen gözlerine inanamıyordu. Hemen Hatice’ye doğru koştu. Çığlık çığlığa bağırıyordu. Yardım istiyordu ama artık çok geçti. Hatice ölmüştü. Cebinden Göçken’e yazılmış bir not çıkmıştı. Şöyle diyordu Hatice:

“Gökçen, geldiğim günden beri Selinle beni izliyorsun. Selin farkında mı bilmiyorum ama ben farkındayım. Ama biliyor musun, bundan hiç de rahatsız değilim. Hatta memnunum. Bana öyle geliyor ki, üçümüz arasında kuralsız, sözsüz bir arkadaşlık var. Sadece bakışlarla anlaşılan bir arkadaşlık ve biliyor musun ben bundan çok memnunum. Bugün bu dünyada son günüm. Henüz intihar etmeye karar vermedim ama deneyeceğim. Ölmesem bile bu dünyada son günüm olduğunu biliyorum. Okula bir daha gelmeyeceğim, annemle babam da beni bir daha görmeyecek. Gerçi beni merak edeceklerini sanmıyorum. Ama sen merak etme. Selin de etmesin. Dedim ya, aramızda kuralı olmayan, sözsüz bir arkadaşlık var. Bu yazdıklarım eline geçer mi bilmiyorum. Ama içimden bir ses, bu yazdıklarımı ilk senin okuyacağını söylüyor. Ama hislere inanmam. Bu inancımı yitireli yıllar oldu. Bugün öğretmen, o zibidiye haddini bildirse idi, bunları yazmayacaktım biliyor musun? O bendeki son yaşam kırıntılarını da yok etti. Birazdan ölmeyi deneyeceğim. Bu tamamen bana bağlı değil biliyorum ama yine de deneyeceğim. Uzatmanın gereği yok. Bir kitapta görmüştüm. Şöyle diyordu. Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum. Arkadaşın Hatice” Mektubu okuduğunda Gökçen, Hatice’nin öldüğü yerde kala kalmıştı. Yanından çok sayıda kişi gelip geçmekte idi. Ama Gökçen, hiçbirinin farkında değildi. O sırada Gökçen, omzunda bir el hissetti. Bu Selin’in eliydi. İkisi de ağlıyordu. Gökçen, Hatice’nin yazdığı mektubu Selin’e verdi. Selin mektubu okuduktan sonra, mektubun son cümlesinin ilk bölümünü tekrarladı. “Tiyatro bitti.” Kutlu Altay Kocaova

31


www.facebook.com/TimarhaneDergi Aziz Muhammed Duman

Şiir

Katil Kitap Eminim kimse düşünmemiştir,kitap okurken öleceğini. Beni böyle düşündüren kitap ise ölümsüzdür. Katil kitap. Ölümümün senin elinden olması güzel de Daha erken değil mi? Yaşımdan çok yaprağın var senin. Sende yapacaksan bunu, Tanrı şimdi acısın bana. Ama sana hakkımı helal etmeyeceğim, İşimi bu sefer Tanrıya bıraktığın için... Aziz Muhammed Duman

32


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Orkun Uçar Söyleşisi En klasik soruyla başlayacağım, edebiyat. Edebiyatın sizin için en samimi haliyle anlamı? Edebiyat hayal gücünün ve düşüncenin dokumacılığıdır. Okur için dosttur, yalnızlığı kalabalığıdır. Yazarlık sizin mesleğiniz, yazarlık bilgi ve gelişmiş bir düşünce yapısı isteyen bir durum. Yazar olarak yaşamak nasıl bir şey? Nabza göre yazmak mıdır, yazarlıktan para kazanmak? Yazarlığa tanrı mesleği derim hep. Ama bunu yazarlığı çok üst bir yere koymak için dediOrkun Uçar ğim zannedilmesin, esasında çok doğal ve ilkel bir eylemdir. Yazar olarak yaşamak biraz antisosyallik, biraz yalnızlık, biraz mutsuzluktur; zira yazmak çok zaman alan, mesaisiz bir iştir. Kafanız sürekli bu işle meşguldür. Hayattaki her şey yazarlığınız için malzemedir. Sorunun ikinci kısmına gelirsek; ben nabza göre şerbet vermek için kitap yazmam, parayı ise bu işin hedefi olarak görmem. Açıkçası ben sadece “okumak istediğim bazı hikayeleri, onları başkası benden önce yazmadığı için yazıyorum”, ondan sonra da başkası yazmış gibi okuyorum. Biraz da çocukluğunuza dönelim. Edebiyatla ilişkinizin ilk kıvılcımı ne zaman başladı. Klasik bir özgeçmiş değil, gerçek bir başlangıç duymak istiyorum… Ben yazarlığa çok geç başlayan biriyim. Üniversite birinci sınıfta bir gece uyuyamayıp, kalkıp “Çakı” adlı bir öyküyü kağıda dökme baskısına boyun eğene dek tek bir sayfa kompozisyon dahi yazmışlığım yoktu. Yani bu açıdan yeteneğiyle küçük yaşlarda tanışmış birçok yazara benzemiyorum. Edebiyatla ilişkim, gözlerimi 8.3 derece miyop yapacak kadar yoğun bir okuma tutkusuyla başladı. Sadece evimizdeki küçük kitaplığı değil; tanıdık, komşu birkaç kütüphaneyi de bitirdim. Çizgi roman, roman, ansiklopedi ne bulursam okurdum. Mesela aşk romanları yazarı Barbara Cartland’ın tüm kitaplarını bir ayda okuduğumu hatırlarım. Günde üç –dört kitap bitirirdim. Çocukluğum, babam deniz astsubayı olduğu için askeri lojmanlarda geçti. 33


www.facebook.com/TimarhaneDergi Çok güzel bir ortam vardı: babalar işe gider, anneler ev işleri ardından komşu gezmeleri yapar, biz çocuklar da sürekli oynardık. Okuma yazma öğrendiğimde çizgi romanlar, Milliyet ve Tercüman çocuk dergileri beni kelimeler ve hayal dünyasına çekti. Şunu da belirtmem lazım; ben çocukken televizyon yoktu. Yedi-sekiz yaşında evimize televizyon girdi. Ondan önce radyo dinlenirdi. Ve radyo tiyatrosu insanın hayal gücünü çok çalıştırıyor. Bunun ötesinde komşu gezmelerinde çok ilginç sohbetler olurdu ve ben onları da dinlerdim. Bu sohbetlerin bir kısmı efsaneler, cin hikayeleri olurdu. İşte hayal gücü kuvvetli olunca, bu da okuma zevkiyle birleşince bir yerden patlıyor.

Asi—Orkun Uçar

Merak! hayran kitlenizi uzun zamandır meraklandırıyorsunuz. Sin hala bitmiş değil. Bir tarih istemeyeceğim. “2012 ve 6 kitap” sözünüzü daha önce duydum. Ama neden bu kadar gecikti Sin-Sarı İstila… “Sin – Sarı İstila” bir ara kitap bu nedenle sadece önceki kitabı değil, sonrasını da ilgilendiriyor kurgu olarak. O nedenle biraz zorladı ama esas olarak taşınmalar çalışmalarımı böldü. Ben bir kitaba çalışmaya başlayıp tek seferde, yoğun bir çalışma temposuyla bitiren yazarlardanım. Ve bu yoğun dönemler dört taşınmayla bölündü. Her seferinde yeni mekanıma alışma dönemi çektim, taşınma ve mekan değiştirmenin yorgunluğunu atmaya çalıştım. Ama artık sonuna geldik gibi. Yine taşınıyorum: Bodrum’dan İstanbul’a dönüyoruz. Yerleştikten sonra kısa sürede Sin bitecek. Sin yüzünden ertelenen kitapları yazmak kolay. O yüzden 2012 birkaç kitap olacak.

Bu kitapların içinde Derzulya serisinden kaç kitap var? Derzulya serisinin tümünün bitiş tarihini verebilir misiniz? Malum altı kitap üstünde aynı zaman diliminde çalışıyorsunuz, ilham perileriniz pır pır uçuşuyorlar mı? 2012’de tek Derzulya kitabı olacak. Zira diğer yazacağım kitaplar da çok zevkli ve farklı türlerde. Fakat ondan sonra Derzulya’nın birkaç kitabını arka arkaya yazacağım. 2020’ye kadar tüm seri bitecek planlarıma göre. İlham perisine pek ihtiyaç duymuyorum zira kafam böyle çalışıyor. Sürekli kurgu yapar, duyduğu, gördüğü şeyleri bir kurguya yerleştirir, evirir. Bir insanın yiyip, içmesi ve tuvalete gitmesi kadar doğal bir durum benim için. 34


www.facebook.com/TimarhaneDergi Kabul etmek gerekirse, Sin’in gecikmesi sebebi ile pek çok hayranınızı kırdınız, onların yeniden kazanacak mısınız? Onlara sizi tekrar okutacak, kulaktan kulağa dolaşacak bir kitap mı geliyor? Bunu dediğim zaman insanlar kızacak ama ben daha önce dediğim gibi “okumak istediğim kitapları başkası yazmadığı için yazan ve sonra da başkası yazmış gibi okuyan biriyim.” Kendi egomu daha çok önemsiyorum. Okurlar bana kızıyor ama bir zaman önce de bu adam para için yazıyor, sürekli kitap çıkarıyor eleştirileri de vardı. Ortası yok yani: ya çok yazıyorsun para için yazıyor oluyorsun, ya da tembel yazar oluyorsun. Ben defalarca okumak istediğim kitapları üretme derdindeyim; bu çıtayı hiçbir şey için düşürmem. Sin bitmeden kitap çıkarmadım, param bitti ve ailemle yaşıyorum; bana kızan okurlar bu adam bunca zamandır ne yiyor içiyor diye sormuyor ama. Üstelik ne yazık ki korsan kitaplardan en çok zarar görenlerden biriyim. Her imza günüme birkaç korsan kitap gelir. Bir başka yönden de kendimi zaten insan olarak sevilecek biri olarak da görmüyorum ki bu açıdan bir derdim olsun. Antipatik biriyim. Siz kitaplarınızda kişisel görüşlerinizi okuyucuya en gizlisinden, en etkileyicisinden sunan bir yazarsınız. Sin’de Orkun Uçar görüşleri oldukça çok mu? Esasında bu dediğiniz bana göre bir yazarın yapmaması gereken bir şeydir. Ben yazarın kitaplarına kendisini sokmasını pek tavsiye etmem. Özellikle araya girip ahkam kesen yazarları hiç sevmem. Orkun Uçar esasında çok ilkel biridir. Yazmaya odaklı bir organizma. Belki bu ilkellik karakterlere biraz yansıyordur.

Zifir—Orkun Uçar 35

Metal Fırtına ve Zifir de olduğu gibi ortak çalışmalar sizin açınızdan ne derece zor yada kolay? Böyle bir girişimin içine girmek için bir yazar arandınız mı, yoksa denk mi geldi? Ortak çalışma benim için zor değil zira editörlük tarafım da var. Bu nedenle diğer yazarın yazdıklarını ortak çalışmaya adapte edebilirim. Yazar aranmam ama denk de gelmez. Ortak çalışma yapacağım yazarı birkaç aşama denerim önce. Ortak çalışma için konu verdiğim sonra da ortaya çıkan çalışmayı, eseri tamamen yazara hediye ettiğim de olmuştur. Böyle basılan kitaplar var. Kalitesini tespit ettiğim yazarlardan ne çıkabileceğini bilerek konu öneririm. Mesela Derin İmparatorluk’u Saygın Ersin ile yazabile-


www.facebook.com/TimarhaneDergi ceğimi düşündüm, Zifir’i Burak Turan ile. Çıkan sonuçlar da kararımı onaylıyor herhalde.

Bunun dışında çok teklif alırım: “bir konum var beraber yazalım”, “müthiş bir konum var ama ben roman yazamıyorum size vereyim” gibi… Hatta, “kitap yazdım size vereyim, sizin isminizle çıksın” diyen bile oluyor. Ama bunların hepsini reddediyorum. Hatta fikir hırsızlığı ile suçlanmamak için dosya kabul etmem, fikir gönderilmesini de istemem. Bazı yazarlar sessizlikte yazar, bazıları kalabalıklar ortasında oynatır kalemini. Siz sessizliği seviyor musunuz? Yoksa Bodrum’a çekilmenizin farklı sebepleri mi var? El yazım yok ve genelde geceleri yazarım. Laptop öncesi de bilgisayarla gezmek mümkün olmadığı için yalnız ve sakin ortamlarda yazmaya alıştım. El yazım olsa belki kalabalıkta yazabilirdim. Ben yalnızlığı severim. İçki içmem, uzun zaman sohbet ortamlarında bulunmayı sevmem. Bu huyları biraz da migren ve lens yüzünden elde ettim. Migren krizleri nedeniyle insanlarla fazla eğleneceğim ortamlara çok takılmadım, lens taktığım dönemlerde de gözümdeki lens bir süre sonra rahatsızlık verdiği için eve dönüp çıkarıp rahatlamak isterdim. Bir dönem epey yoğun arkadaşlık ortamlarından bu nedenle çekildim. Orkun Uçar Bodrum hayatımda bir fark yaratmadı. Zaten İstanbul’da da Cihangir, Taksim ve Tophane arasında geçen bir hayatım vardı. İnsan olarak sıkıcı, son derece basit yaşayan biriyim. En iyi yazar ödülü aldınız yakın zamanda. Bunun sizin için anlamı nedir? Nasıl oldu da popüler bir yazara gitmedi bu ödül, sizce? İyi bir yazar olduğumu biliyorum zaten, bugüne kadar iki öykü yarışmasına katıldım ikisinde de birinci oldum. Ki orada rumuzla katılıyorsunuz ve yarışan eser. Ama kastettiğiniz ödülün farkı okurlardan gelmesiydi. O nedenle önemliydi. Popülerlik konusuna gelince; medyayla sıkı ilişkilerim olmasa da her kitabı birkaç baskı yapan, Türkiye’nin bir dönemine damga vurmuş bir kitabın yazarı olarak popülerim sanıyorum. Medya ile iyi ilişkilerimin olmadığını kabul ediyorum. Ama bu konuda yapabileceğim bir şey yok. 36


www.facebook.com/TimarhaneDergi Metal Fırtına: Çıktığı devrin birkaç yıl ötesinin kurgularını farklı bir düzlem üzerinde işleyen bu roman nasıl ortaya çıktı? Bu kitabın konusunu Burak Turna getirdi bana. Tam yayınevimizin kapandığı ve benim vergi borcum nedeniyle sıkıntılı olduğum bir dönemde kitabı beraber yazmayı teklif etti. Ben ilk önce reddettim, “Borç meselesi yüzünden şu anda kafam dolu, yazamam” dedim. Sonra bir televizyon yarışmasından borcumu temizleyecek kadar para kazandım. O zaman yine aradı, “Şimdi yazabilir misin, kafan rahatladı mı?” dedi. Bu sefer kabul ettim. Taslağı gönderdi. Özünde ABD-Türkiye savaşını işleyen bir kitap taslağı vardı. Ama kurgusal sorunlar ve büyük değişiklik lazımdı. Bir gün Ortaköy’de dondurma yerken kurguyu nasıl yapmamız gerektiği anlattım. Çalıştım ve elli sayfalık bir çalışmayı Timaş’a mail attım. Hemen cevap geldi. Sonra da on beş gün içinde bitirdik. Hatta bazı bölümleri Timaş’ta Burak ile karşılıklı iki bilgisayar başına oturarak yazdık ki, Timaş’takiler de şaşırdı. Zira onların da kafasında bu kitabı bunlar mı yazdı gibi şüpheler vardı. Asi: Kitabın yeni yayınevi ile basımı (malum Metal Fırtına sonrası) ilk basımına göre oldukça iyiydi. Bu sonuç reklamla açıklanabilir mi? Esasında Asi kitabı ilk başlarda o kadar hızlı satmadı, okurlar arasında tavsiye edilmesiyle satışı hızlandı. Zira Metal Fırtına’nın okur kitlesi ile Asi’nin hedef kitlesi farklıydı. Bir de unutmayın: bizim ismimizi bilen o kadar çok kişi yoktu: Biz Metal Fırtına yazarlarıydık. Onu aşmak zor oldu. O sıralar çok röportaj verdik, televizyona çıktık ama bizimle ilgili konuşmalarda, “Sakallı olan, beyaz saçlı olan” diye bahsediyorlardı. Kitabın baskı kalitesine gelince o zaten Altın Kitapların standart kalitesi. Orkun Uçar’ı ileriki zamanlarda tarzının çok dışında; Felsefe, Siyaset, Aşk gibi temalarda da görecek miyiz? Asi - Orkun Uçar Yazdığım kitaplar birbirine benziyor mu ki? Metal Fırtına bir savaş, politik kurgu; Derin İmparatorluk tarihsel kurgu, komplo; Zifir korku; Asi epik fantezi. Hepsi Türkiye’de var olmayan türler. Sanırım sorunun cevabını aldın. İyi hikaye olduğuna inanırsam her türde yazarım.

37


www.facebook.com/TimarhaneDergi Bizlere tavsiyeleriniz, kitabımızı çıkaracağımız zaman yaşayacağımız zorluklardan bahseder misiniz biraz? Yahu o kadar çok ki bu sorunun yanıtı kalın bir kitap olur. Bir de her yazarın yaşayacakları kendine özgü olacaktır. Sıkıntı çekmeden başarıya ulaşan çok azdır. Jack Kerouac’ın “Yolda”, Richard Bach’ın “Martı” kitabı o kadar çok yayınevi tarafından reddedilmiş ve sonunda okura ulaşmış ki. Orkun Uçar Kendi yaşadığımdan örnek vereyim: Kızıl Vaiz kitabım için bir yayınevi ile anlaştım. Sonra ekonomik kriz oldu; bana baskı tarihini ileri atmayı ve telif vermemeyi teklif ettiler, geri çektim. Bir başkasında editör; “İyi bir yazarsınız ama normal şeyler yazamaz mısınız?” dedi. Sonunda okurla ancak kendi amatör yayınevimden çıkarabilerek buluştum. Bir de yazar adaylarının çoğu eserine dıştan bakmayı beceremiyor: yani editörlük yapamıyor. Bu nedenle yazarlığı hatalı bir yöne giderse veya eser daha iyi olabilecekse bunu göremiyor. Türkiye’de Batı’daki tarzda bir editörlük olmadığı için yazar adayına red cevabı veriliyor. Yani editör yazara eseri daha iyi yapabilecek tavsiyeleri veremiyor. Onlar daha çok yüzde 90 veya tamamen olmuş eserlere mesaisini harcıyor. Gelecekte de sizi acemilere destek olan bir yazar olarak görecek miyiz? En azından kafanızdakileri kağıda dökmeyi bitirdiğinizde. Yoksa bu konuda yaşadığınız ters olaylara doydunuz mu? Tam olarak doydum. Yaşadığım nankörlüklerin haddi hesabı yok. Üstelik şimdi fikir hırsızlığı suçlamasıyla karşılaşma ihtimalim çok. Şöyle bir örnek vereyim: diyelim ki bir genç yazara yardım ettim ama bir türlü bir noktaya gelemedi, kitabını bitiremedi veya bastıramadı. Yıllar sonra benim bir kitabım çıktı ve o kafasında benim kitabımdaki konuyu kendi kitabından alınmış gibi bir vehme kapıldı, benzerlik kurdu. Al o zaman başına belayı. Yaşadığım diğer nankörlükler ve bu tür tehlikeler yüzünden niyetim yok ne yazık ki. Ama iyi bir yazar ile ortak çalışmamız olacaksa zaten mutlaka bana bir şekilde ulaşır. Yani eser kendisini yazdırır. Söyleşiyi Gerçekleştiren: Bahattin Ceyhan

38


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Melodi Şule Devekaya Deneme Gökkuşağının Ötesinde Gecenin karanlığında kendimle başbaşayım. Eva Cassidy eşlik ediyor geceme, bir şarkıyla "Somewhere Over the Rainbow."

"Gökkuşağının üzerinde bir yerde, çok yukarılarda Bir zamanlar bir ninnide duyduğum bir ülke var O gökkuşağının üzerinde gökyüzü mavi Ve hayal etmeye bile korktuğun rüyaların gerçek olur Bir gün bir yıldıza bakıp dilek tutacağım ve bulutların çok ötesinde uyanacağım Bacaların çok üzerinde dertlerin limon şekerleri gibi eridiği yerde Beni orada bulacaksın Gökkuşağının üzerinde bir yerde, mavikuşlar uçar O gökkuşağının üzerinden kuşlar uçar Neden ben yapamam Küçük mutlu mavikuşlar gökkuşağının ötesine uçabiliyorlarsa Neden ben yapamam" Gökkuşağının ötesine ancak hayallerle geçebilirim. Oysa hayal kurmak unutturuldu bize. Öğretilmiş tepkilerle büyütüldük biz. Hayaller hayaldir denildi, sadece görmüş olduklarındır gerçek... Ve biz, inandık. Görmüş olduklarımıza inandık, duymuş olduklarımızı gerçek saydık. Çocukluğumuzda içimizde cıvıldayan kuşlar neredeydi sahi? Öylemiydi gerçek dediğimiz, gerçeklik dediğimiz yaşam? Bu yüzden olsa gerek biz büyüdükçe, yaşam da daha çekilmez hale geldi. Hayaller gerçektir. Gördüğümüz her şey bir zamanlar birilerinin hayaliydi. Hayalini kurduğumuz her ne ise, o kalbimizi çarptırandır, orada yaşam vardır; ruhumuzdan akıp şimdiye gelen, bizimle buluşan... Hayallerle yaşanmaması gerektiği öğretildi bize, gerçek dünyada yaşamak öğretildi... Ama bak dünyaya, hayallerini gerçekleştirenleri izlemiyor musun başarı öykülerinin arkasında? Ve onlar sadece hayallerinin peşinden gittiler. Bu sana öğretilenle ters düşmüyor mu? Sana hayalleri bırakman öğretildi, ama başarıyla yaşamına devam edenlerse hayallerinin sonuna kadar peşinden koşanlar. Gökkuşağının ötesinde, ruhundan tutkuyla akan bir şey var, onu hissedebilirsin. Şimdi, hadi, günlük hayatın rutininin dışında bir şey yap... Dinle bu şarkıyı, over the rainbow... 39


www.facebook.com/TimarhaneDergi Şarkının melodisiyle kendini hayallerine bırak... Sana öğretilenleri boşver bir an olsun... Hayallerini hisset... Hayalinin gerçekleştiğini hayal et... Sana nasıl hissettirdiğine dikkat et... Kalbindeki genişlemeyi hisset, ruhundaki coşkuyu hisset... Hayaller gerçektir... Ve yaşam seçimlerle doludur. Ruhundan gelen coşkuyu, yaşamda yapmak istediğin şey ne ise, onun coşkusunu duymazdan gelebilirsin... İşte bu yaşamında kendini bir günden ötekine sürüklemek olacaktır. Ya da bir seçim yapıp, ruhunda coşkuyla hissettiğini yapmayı seçebilirsin. İşte o zaman yaşadığını hissedeceksin... Ve bu cesaret isteyecek, bu kendine güvenmeni talep edecek. Bu başkalarının sesini dinlemeyi bırakıp kendi kalbinin sesini dinlemeni gerektirecek. Ama göreceksin ki, ihtiyacın olan tek şey sensin. İhtiyacın olan tek şey kendine duyduğun güven... Kendine duyduğun delice güven... Başkalarının senin için belirlediği bir yaşamı değil, kendi yaşamını yaşayabilmen için kendine duyduğun güven... Melodi Şule Devekaya

40


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Türkçe-Türkce-Turkche Faruk Börklü Düne bakarsak arı bir dildi, değeri bilinirdi... Bugün yerden yere vurdular. İncittiler, alafranga heveslerine kurban ettiler. Ettik... Fazlamızı eksik sandık. Eksiğimiz zihinlerimizdeydi oysa anlayamadık. Türkçeyi çok kırdık. Bir 'pardon' demek gerekmez mi? Gerekmez… Başkaları bize bunu çok kere söyletti zaten. Yolda yürürken biriyle çarpışsak özür dilemek yerine 'pardon' dedik. Yine yolda yürürken müsaade istedik, 'pardon' dedik. Müsaade edenlere de 'mersi' demeyi unutmadık tabii. Pekâlâ, yürüdük yürümesine de, nereye gittiğimizi düşündük mü hiç? Geçmişe bakacak olursak Türkçe çok kez yabancı kültürler etkisi altında kalmıştır. Fakat bu tamamen bilinçli bir şekilde gerçekleşmiştir. Dünyadaki tüm diller başka dillerden alıntı yapmıştır ve yapıyor da. Biz ne yapıyoruz pekâlâ? Tamamen kör, tamamen düşüncesiz, çokça modern(?)iz. Sokağa çıktığımız zaman o saçma sapan dükkân isimleri arasında çok yakında kendimizi yabancı hissetmeye başlayacağız. Daha kötüsü bundan herhangi bir rahatsızlık duymayacak oluşumuz. Bize bu günleri özgür bir dille, özgür topraklarda, özgür insanlar olarak yaşatanların kemikleri sızlamaz mı? Biraz düşünelim. Dünyanın her yerinde ana diliyle eğitim almak için her şeyini feda edebilecek insanları... Onlar mı abartmışlar, biz mi nankörüz? Faruk Börklü

41


www.facebook.com/TimarhaneDergi Arda Keküllüoğlu

Öykü Bir Katil Yaratmak “Sonra beyaz kuşun uzanan ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün gücümle sıkmağa başlıyorum. Kanatlarını açmak istiyor. Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları dizlerime batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerimi, kırılacak gibi sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı titreyerek açılıp kapanıyor. Pembe sivri dili dışarı çıkıyor. Yuvarlak gözleri önce büyüyor. Sonra küçülüyor, sonra sönüyor... Birdenbire, kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz kuşcağızın ölüsü «pat!» diye düşüyor yere.” Ömer Seyfettin/İlk Cinayet Şirket vapurundaki ilk cinayetten sonra öldürdüğü sekizinci hayvandı kanlar içinde yerde yatan sokak köpeği. Omuzları inik, tüyleri beyaz, kuyruğunun yarısı kopuk, ruhu yıllar önce ölmüş bir hayvan ama yine de ancak dokuzuncu bıçak darbesinde soluğu kesilmişti şerefsizin. “Olsun.” dedi ve gülümsedi Ömer, okul yolundaki boş tarlanın ortasında, etrafı kolaçan ederken. Öldürmek için yorulmak gerekirdi. Altıncı cinayetinde hedefteki kediyi tam iki saat kovalamıştı. Kuzeninin akvaryumundaki deniz kaplumbağalarını öldürmek için, gecenin bir vakti iki kilometre yürümüş, açık gördüğü ilk marketten tuz ruhu satın almıştı. “Olsun.” dedi yine Ömer yerdeki kanlı bıçağı kaldırırken. Bu oyun ne kadar yorucu olursa olsun finali her zaman çok keyifliydi. İşte köpek, bir kulağı kopmuş. Şah damarı dışarıda ve gözleri açık. O gözlerde özel bir şey var. Ömer hiçbir zaman iyi bir betimleyici olamadı; ama ruhani bir şeyler sezmek için buna çok gerek yok. Evet, o gözlerde bir şey var, tanrısal bir şey. Sadece Azrail'in tadabileceği bir şey; ama Ömer hissedebiliyor. Öyle bir hissediyor ki Ömer, yanağında dördüncü cinayetinin hatırası olan kedi tırmığının izi patlayacak gibi şişince dünyanın değiştiğini görüyor. O vakit, tanrıya meydan okuyan sahte ilahların gökdelenleri, şeytanın en sevdiği oyuncakları pislik yuvası otobüsler ve gerçek dünyanın o iğrenç sahteliği kayboluyor. Köpeğin kanları toprağa sızarken tek bir alem var Ömer'in önünde. Sonsuzluğa doğru uzanan sıradağlar, özgürlüğe koşan sahipsiz atlar ve lanetli dünyanın boşluğu yerine tüm evreni yöneten tek bir güç... Tanrı... Bıçağı öylesine çantasına koydu Ömer. Aslında üzerindeki kanı temizleyecekti ama içinden bir ses “Bugün onunla işin daha bitmedi.” diyordu. Yüzünden hiç düşmeyen gülümsemesi ile çantası elinde yokuş aşağı koşmaya başladı. Hava o gün soğuktu; ama Ömer ateş gibi yanıyordu. Zaman artık gelmişti. Yeni bir fidanın doğmasına az kalmıştı. Satranç tahtasında ters yöne gitmekten aciz piyonun vezir olma 42


www.facebook.com/TimarhaneDergi anı, Anka kuşunun yeniden doğuşu, orman yangınında ortaya çıkan ölümsüz karbonlar, sonsuza giden matruşka bebekleri... Ve Ömer, heyecanlı, tutkulu ve hareketli. Tek düşüncesi kerametinin kimin kıyametiyle yükseleceği... Okulun giriş kapısı bomboştu. Ömer derse geç kaldığını fark etti. Kederli uyuşturucu satıcıları okul duvarına yaslanmış, hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlardı. Bunlardan biri Ömer'i yükseltebilir mi? “Hayır.” dedi Ömer, ilk seçeneği aklında çoktan silmişti. “Daha değerli biri olmalı. Daha acı dolu bir ölüm olmalı” Hiç okunmamış yazıların asılı durduğu panoları, dersten atılmış haylaz öğrencileri, kızmak için adam arayan müdür yardımcılarını ve hayali iyi bir koca bulmak olan kadın hademeleri geçip, sınıf kapısına varıncaya kadar daha değerli bir ölümü düşünerek birkaç saniye bekledi. Ders Geometri olmalıydı. Dersin hocası da Fevzi Kale. Karısından birkaç ay önce ayrılmış mutsuz bir adam. Türünün son örneklerinden biri olarak öğrencisini dövüyor, dersi sevmiyor, ayrıca yürüyüşü de aksak, gözlük takıyor. “Olsun.” dedi Ömer üçüncü defa ve kapıyı çalmadan içeri fırladı. Fevzi Hoca tahtada, bağırarak sınıfa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Üstüne giydiği beyaz öğretmen ceketi, kırlaşmış saçlarıyla çok ilginç bir uyum sağlamıştı. “Burası dingonun ağırı mı, eşek herif.” Sustu Ömer ve hocasının hakaretine tepki göstermeden sırasına yöneldi. Bir gözü sınıf arkadaşlarında, Savan topraklarında geyik arayan ulu bir çita gibi onları değerlendiriyordu. Ön sırada oturan Ceren: Çok kolay bir hamle. Öldürmek için yorulmak gerekir. Elendi. Arka sıradaki Berkay: Ömer'in hesap defterindeki ilk kişi. Akıl sağlığı yerinde olan biri değil; ama okulun en popüleri. Keramete giden yolda, bir köprü olabilir; ama ya köprü sağlam değilse? Köprü yıkıldıktan sonra ya Ömer kanlı geçmişinin betonsu etkisine çarparsa... Öldürmek için yorulmak kadar emin olmak da gerekir. “Sana söylüyorum, lan baksana bana.” Fevzi Hoca'ya öylece baktı Ömer. Hala gülüyor, “Zorlama, Hoca.” diyordu içinden. “Daha değerli biri olmalı.” Pencere kenarında, baştan ikinci sırada oturan Hilmi: Sınıfın ineği. Ömer'e öyle bir gülüyor ki kırk kişilik sınıftaki kahkaha tufanında tek onun sesi Ömer'e ulaşıyor. Şimdi değil, ama karanlık bir dolunay gecesi, mutlu bir evliliğin ürünü olan çocuğu uyusun diye sigaradan dolayı kısılmış sesiyle masal okurken Ömer tarafından boğulacak. O gecenin sabahında Hilmi'nin oğlu Bilmemnecan'ın kabus dolu bir yaşama uyanışını düşünmek ne güzel bir hayal ve daha güzel bir şey, Canan: Öğretmenin önünde oturuyor. Kömür renginde saçları var. Deniz mavisi de gözleri. “Keşke bir denizci olsaydım o denizlerde.” diye düşünmüştü Canan'a aşkından Ömer okulun ilk gününde kederle “Keşke evrenin en büyük gizemi olan kalbin dür43


www.facebook.com/TimarhaneDergi bünümde beliren şu tek tepeli ada, hayallerin de kulağıma yolu fısıldayan canlı bir dümen olsa…” Ama hayallerdeki gemiler çoktan batmış, evrenin kuralları o günden bugüne maalesef çok değişmişti. Köpeğin damarlarından gayzer gibi fışkıran kan artık, Canan'ın sıradağlara benzeyen dudaklarından daha önemliydi. “Gel buraya haylaz herif.” Ömer hiç beklemediği bir anda, hocasının sağ eliyle attığı tokatla sarsıldı. Sınıf sessizliğe bürünmüştü ve Ömer'in burnundan nefis bir kan akıyordu yavaş ve sakin. Fevzi Hoca delirmiş gibi bir de tekme savurdu Ömer'e. Canan dahil herkes olanları, birbirlerini öldürmeye çalışan gladyatörlere tapan kafir Roma Halkı gibi büyük bir şehvetle izliyordu. O an sınıfta en sakin davranan Ömer'di. Çünkü sonunda seçim kendiliğinden gerçekleşmişti. Sınavdaki son soru çözülmüştü işte, hem de hiç kalem kullanılmadan. “Ben demiştim.” diye mırıldandı Ömer, Fevzi Hoca'nın iteklemesiyle dışarıya çıktı. “Gel, şimdi göreceksin.” dedi Fevzi Hoca, sesindeki efsun Asya Bozkırları'nın Şamanistlerinde bile yoktu... O an Ömer, Fevzi Hoca'nın da onun gibi olduğunu düşündü; ama hemen fikrini değiştirdi. Büyük ihtimalle Fevzi Hoca'nın davranışları, içinde yıllardır birikmiş olan ve karısıyla boşanmasıyla tetiklenen karanlığın bir göstergesiydi. Her insan birden katil olabilirdi; ama Ömer o kadar basit biri olamazdı. O; özgürce sema eden elektronlarından, ustalıkla kullandığı ölüm saçan bıçağına kadar özel bir varlıktı. Kendisi gibi birileri var mıydı? Bilmiyordu; ama bir gün böyle bir güç tarafından yok edileceğini hissediyordu. Koridorun sonuna kadar aynı pozisyonda ilerledi öğretmen ve öğrenci. Koridorun son odası çay ocağıydı ve bu saatlerde çaycı büyük ihtimalle dışarı, sigara molasına çıkmıştı. “Tam vakti.” diye düşündü Ömer ve kendi varlığıyla ilgili en temel soruyu sordu “Şu günahkar okulun, fareli çay ocağı, büyük bir gücün yaradılışının mabedi mi olacak?” “Olsun.” dedi bu sefer bağırarak Ömer. Kulağının acısının verdiği inatçılıkla tam zamanında öğretmenini çay ocağına itti. Öğretmeni ondan beş santim ancak kısaydı; ama boş bir çuval gibi odanın sonuna kadar gerilemişti. Beklenildiği gibi çaycı odada yoktu. Ömer çantasını iyice kavrarken Fevzi Hoca sesini başka odalara duyurmak için bağıra bağıra ve tekrar tekrar “Adam ol, sakin ol, ne yapıyorsun?” diyor; ama korkusunu da gizleyemiyordu. Ömer çantayı havaya kaldırınca, Fevzi Hoca hızlı bir diksiyon hareketiyle kibarlaşmaya çalıştı ama artık çok geçti. İçi ev mutfağından çalınma çatal bıçak dolu çantayı kafasına yiyen Fevzi Hoca afallayıp, yere düştü. On dört kere vurdu Ömer çantayla hocasına. Hiç sıkılmadan, yorulmadan, 44


www.facebook.com/TimarhaneDergi korkmadan. Adam iyice yere gömülmüş, bir gözü kapanmış; beyaz ceketi, yüzünden akan kanla yıkanmıştı; ama hala bilinci yerli yerindeydi. “Güzel.” dedi Ömer, sesinde cinsel bir iğrençlik vardı. Alt kısmı kanlanmış çantasından küçücük bir meyve bıçağı çıkardı. Fevzi Hoca “Hayır, yapma.” diye yalvarıyor, bağırıyordu. “Oğlum hapislerde sürünürsün. Bir tokat attım diye bana bunu yapma.” Delice bir zevkle gülüyordu Ömer. Bıçağı avuç içine değdirdi ve keskinlikten memnun kalmadı. “Sorun seninle değil hocam.” dedi. Çantasından daha büyük bir bıçak çıkardı. “Benim sorunum sistemle.” “Sistem ben değilim.” “Ama bir parçasısın.” dedi Ömer, çantasını kapadı. “Ben sizin düşüncelerinize göre bir aptalım. Hayatım boyunca sizin dahileriniz tarafından dışlandım. Katil olmayı ben seçmedim, hocam. Biri benim yerime çoktan planlamayı yaptı. Anlamıyorsunuz, değil mi? Anlamıyorsunuz. Anlayacaksınız.” Kafasını salladı hoca. “Ben hep bugünü bekledim. İlk öldürdüğüm bir beyaz kuştu. Dört yaşımda bile değildim. O gün o kuş düşerek kendine has bir günah işlemişti. Onu boğduğumda beni gören aptal bir kadın “Ne hain çocuk!” diye haykırmıştı bana. Ben o gün anladım işte. İnsanlar beni anlamıyordu; ama olsun bu gerçeği ne kadar değiştirirdi ki? Ben tanrının seçtiği bir ölüm meleğiydim. Ben o büyük gücün yükseltmek isteği asil çocuktum. Ben bereketli fidanlar için ölü otları yakacak alevdim... Ve siz, ve sen, sen bir günah işledin, hocam. Öğrencini aşağıladın, ona vurdun. Ölmeli; ama tebrik de edilmelisin. Sonunda bir katil yarattın, siz, öğretmenler, televizyondakiler, siyasetçiler, otobüs şoförleri, aklımdan çıkmayan mavi gözlü güzel kız, hatta sokakta öylece yürüyüp, karşısına çıkan su şişesine vuran adam, hepiniz bir katil yarattınız; şeytansı egolarınız yüzünden tanrı gibi davranmanın cezasını çekeceksiniz...” “Seni aptal.” dedi hoca, öleceği kesin olan tüm adamlar gibi katiline söverek, “Sen işe yaramazın tekisin, sen Azrail değilsin.” “Doğru,” dedi Ömer, odadan yükselen ışığın etkisiyle parlayan bıçağını, en yukarı kaldırarak “Ben ondan da üstün olacağım.” Bıçak indi, hoca haykırdı ve Ömer sadece güldü. Yaptığı kötülüklerin vicdanında tutuşturduğu sonsuz cehennem sıkıntıları içinde henüz kıvranmıyor, o an sadece kan kokan çay ocağında tanrısal bir mucizeyi bekliyordu. www.kekullusworks.blogspot.com 45


www.facebook.com/TimarhaneDergi

‘Şiddetin , Cinselliğin Magazinin Üzerine Giderseniz İyi İşler Çıkarırsanız’ Bugünlere gelirken yaşadıklarınızı paylaşır mısınız? Öncelikle 1974 Ordu doğumluyum. Benim çocukluğum ve gençliğim çok zor şartlar altında geçti. 1980’lerde olan sağcı solcu davalarının olması bazı zihniyetlerin insanları yozlaştırmaya çalıştırması benim aile büyüklerimi çok kötü şekilde etkiledi. Babamın ve amcamın dayılarımla olan mücadelelerine şahit olmak gerçekten çok üzücüydü. Ben çocukluğumda sayı saymayı caretta marka silahların kurşunlarını sayarak öğrendim. Aile arasında şiddetin ve kutuplaşmaların olması beni gerçekten çok üzüyordu ve benim psikolojimi köreltiyordu. Babam ve amcam hayatlarının üçte birini hapishanede geçirdiler. Bayram günlerinde bile kendi aile üyelerimin elleri belinde gezmeleri benim ve onlar için gerçekten zor bir süreçti. Bu kötü mazi 20 yılı aşkın bir süreyi kapsadı. Ben 20 yaşlarındayken yine bir bayram günündeydik, Alparslan Türkeş’in okuduğu Aziz Nesin’in ‘Badem Ağacı’ şiiri hayatımızdaki her şeyi değiştirdi. Menfaat duygusunun ne kadar kötü bir şey olduğunu anladık. Badem ağacı şiirinin üzerimde bıraktığı etkiyi hala unutamıyorum.

“Top Oynamayı Bilmezdim Ama Futbolu Güzel Yorumlardım”

Okul hayatınıza nasıl başladınız, sunuculuk yolunda örnek aldığınız isim var mıydı? Henüz ilköğretim 1. Sınıfa giderken Halit Kıvanç’ı takip etmeye başladım. Top oynamayı bilmezdim ama güzel yorum yapardım. Bu yeteneği kendimde fark ettim ve arkadaşlarımın da beni severek, heyecanla dinlemeleri beni daha da heyecanlandırdı. Üniversite sınavına hazırlandığım yıl ÖSS sınavındayken aşırı heyecandan dolayı gözümü açtığımda kendimi hastanede buldum. Doktorum bana sormuştu: “Fatih sen neyi yapabilirsin, sen ne olmak istiyorsun hedefinde ne var?” Ben de içimdeki en büyük heves olan sunuculuğu dile getirdim ve bu alanda ilerlemek istediğimi söyledim. Benim aklıma ne zaman üniversite sınavı gelse oturup hüngür hüngür ağlardım. Bu zorlu süreçte ne yapacağımı bile bilemezken bütün bu olumsuzlukların üstüne 18 yaşındayken babamın beni evden yollaması beni daha da hırpaladı. Arkadaşımın yanına yerleştim ve inancım sağlamdı kadere çok iyi inanıyordum. Bu inancımda yine yanılmamıştım hemen 2 gün sonra Radyo Mega’da göreve başladım. Samanyolu TV’den iş teklifi aldım ve 19 yaşındayken Samanyolu TV’de spikerlik yapmaya başladım. Kanal 6’yla iş teklifi görüşmelerinde bulundum. ATV’de bir süre çalıştıktan sonra NTV’den aldığım toplantı teklifi sonrasında görevime orada devam ettim. 2005’ten bu yana FB TV’de sunuculuk ve spikerlik mesleğime devam etmekteyim. STV’ de çalıştığım yıllarda Kamu Yönetimi bölümünü kazandım ve bitirdim.

46


www.facebook.com/TimarhaneDergi

‘Spor Haberciliğinde Kavga İzletir!’ Türkiye’de televizyonculuğun konumu ve işleyişi hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Televizyon insan hayatına çok önemli şekil veren ve bizim düşünce hayatımızı yönlendiren çok iyi bir etkendir. ”Medya toplumu yukarı çekmezse, toplum medyayı yukarı çeker.” Televizyonculukta para kazanmak demek reyting demektir. TV’de şiddet, cinsellik ve ünlülerin hayatı (magazin) çok iyi izlenir ve reytinglerin çoğu burada kendini gösterir. Şiddetin, cinselliğin ve magazinin üzerine giderseniz iyi işler çıkarırsınız. Ama işin ilginç tarafı bu kadar şiddeti ve kanı Avrupa’da bulamazsınız. Bunu Türkiye’de yaşatan ve barındıran Özel TV’lerdir. Spor haberciliğinde de yine en çok izlenen kavgadır. ‘Hayatın da 90+4’lerini Beklemek Gerek’ Geleceğin iletişimcilerine tavsiyeleriniz nelerdir? Hayatı ben futbola çok benzetirim; insanların mücadelesi, hayatın atmosferi, yönlendirmeler, doğru veya yanlış direktifler, ofsaytlar, direkten dönmeler tüm bunlar aslında futbolun insan hayatına yansımasıdır. Yaptığınız işte farkınızı yaratın ve kendi farkınızı sergileyin. İnsan parmak izi gibidir ve girdiği ortamda en iyi olmak onun elindedir. Özgüveninizi ileri atın ve mücadeleci ruhunuz hiç sönmesin. Benim hayatımda en büyük özgüveni Nedim Savan’ın konuşmaları oluşturdu. Kim bana ne der kavramına takılmamaya özen gösterin. “Kendinizi sevin eğer sevilmeye layık olmasaydınız, bu dünyada olmazdınız.” Kendinizi çok iyi tanıyın, yapamayacağınız bir işin peşine gitmeyin. İyi idare eden bir program değil, iyi idare edilen bir program yapmanızı tavsiye ederim. Aslında futbol hayat gibidir demiştim ya hani, gerçekten öyle olduğuna hep inanıyorum. Bazen kazandım derken kaybedebilirsiniz. Hayatın da 90+4’üne, yani uzatmalara kadar beklemek gerekir. “Duydun mu her şeye inanma, gördün mü de yarısına inanmak gerek” diyorum…

Fatih Demirkol - İbrahim Halil Koçuşağı Söyleşiyi Gerçekleştiren: İbrahim Halil Koçuşağı 47


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Tavsiye Kitap Hulki Cevizoğlu - Türkiye ve Türkçe Üzerine Oynanan Oyunlar

İsmi: Türkiye ve Türkçe Üzerine Oynanan Oyunlar Yazar: Hulki Cevizoğlu Yayınevi: Ceviz Kabuğu Türü: Akademik Ederi: 17 TL İnternetten: 13,60 TL

Avrupalı'nın bize uyguladığı "oryantalist" propoganda kendisinden olmayanın ya da kendisine benzemeyenin "çağdaş olmadığı" yanılgısına dayanıyor. Günümüzde moda bir kavram ve akım olan "küreselleşmenin" ardına gizlenen egemen yabancı diller, özellikle İngilizce, anaokuluna kadar girdi. Yabancı dil öğretilmesi yerine, yabancı dille eğitimin desteklenmesi, dil emperyalizminin su gibi sessiz ve sinsi biçimde her yere sızması sonucunu doğurdu."Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" diyen Atatürk'ü bugün kaç kişi duyuyor acaba

48


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Kanmaz Gürkan

Şiir Latince Hayatı bana öğretemeyecek olana …

İşte yine latince ıslanıyor yapraklarım Buralarda bu zamanlar her defası Düzensiz fiiller gibi çağrışır sonbahar … Yaklaştıkça çürümüş içine, kuşlara bakakalırım Hamur gibi yoğrulmuş çamur gibi pişirilmiş güne Lütfen işine bak sen, lütfen rica ediyorum, diyor Hırslı bir temizlik hamlesi, cilasız kakmalığıma Saatler geçmeden durmaz; bak, suyun içi geçiyor İçi geçmiş, ölümle uslanmaz yolların kornası ! Yuhalanmış boşluğuyla konuşuyor bal yakan köküm ( ? ) İşte yine latince küfrediyor yapraklarıma anlam, Bir kadın olsaydım sanırım hiç noktalanmazdım Alnımı çizen her güneşe bir yılbaşı gibi saldırırdım Sigara tablayan dudaklarıma dokunmazdı hiç elma Ya da ben hiç ağaç hatırlamazdım topraktan saçımla Ladin hissiyatıyla çellolar sızıntılayan ömürlere Nedensiz özenmeyişim aklını hırpalıyor kahvenin Cahil bir yolculuktur belki burada şifresiz totem Ergin yenilgi sezisiyle olmasın sakın şiirlenişim … Çoğunluğa göre dahice yükselişiyle Düzensiz fiiller kadar çağrışan sonbaharlarla Latince ıslak yapraklarım, kurumayacağım … 2011 / İstanbul

49


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Şevket Önder

Öykü - Kardan Babam Eriyor Her Nefsin Tadacağı Şey: Ölüm Sonbahar kışa elvermek için hazırlıklara başlamıştı. Ağaçlara veda eden yapraklar tek tek toprağa düşüp o sonsuz huzura kavuşurken, Povel o sabah erkenden uyanmış ve pencereden dışarı seyre dalmıştı. Düşen her yaprağı seyrediyor, ölüm yeni bir başlangıç mı yoksa sonu olmayan bir son mu ona kanaat getirmeye çalışıyordu. Esen şiddetli bir rüzgâr dakikalar sonra koskoca çınar ağacını dımdızlak bıraktı. Son bir yaprak hala rüzgâra direniyor, bir sağa bir sola sallanıyor ama düşmüyordu. Povel da bilmediği bir nedenden dolayı tuttuğu takımı destekler gibi yaprağı destekliyordu. Dakikalar sonra rüzgâr şiddetini iyice artırdı ve yaprak dayanamaz oldu. Dalından koptu. Salına salına toprağa kondu. Povel somurtarak: ‘’Hıh! Ne de olsa düşecektin” dedi. Pencerenin önünden kalktı. Suratı kırk karış odasından çıktı. Eski, tahta merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Her adımında ayrı bir gıcırdama duyuluyordu. Ama bu gıcırtılar artık Povel’ın kulaklarını tırmalamıyordu. Bu sese o kadar alışmıştı ki bazen en sevdiği şarkıyı dinlermiş gibi hissediyordu kendini. Merdivenin yanındaki korumalıktan tutuna tutuna aşağı kadar geldi. Annesi mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Salonu mis gibi yemek kokuları sarmıştı. Başka zaman olsa hemen kahvaltı masasına oturur daha sonra da annesiyle, yemekler hala pişmedi mi diye kavgaya tutuşurdu. Bugün üzerinde bedbinlik (karamsarlık) hâkimdi. Canı hiçbir şey yemek istemiyordu. Annesine çaktırmadan dışarı çıkmak için harekete geçti. Annesine yakalandığı takdirde yemek yemeden dışarı çıkmayacaktı. Salonu hızla geçti. Kapıya kadar geldi. Kolu kavradı ve hafifçe bastırdı. Kapı açılınca kendini dışarı attı. Hava çok soğuktu. Üstelik üzerine hiçbir şey almamış pijamalarıyla dışarı çıkmıştı. Bir an eve dönmeyi düşündü. İlk Kar Tanesinin Sıcaklığı Tam o sırada burnunun ucuna bir kar tanesi kondu. Erimeden öylece kaldı. Eliyle burnunun ucuna dokundu. Elinin kar tanesine değmesiyle kar tanesi eridi. Yüzünde ürkek bir tebessüm belirdi: “Kar mı yağıyor, yoksa ben mi…” daha cümlesini tamamlamamıştı ki; yolunu kaybeden diğer kar tanesi de Povel’ın gözlerinin önünden geçip yere düştü. Ve bir başka kar tanesi onu izledi. Başını bahçenin olduğu tarafa çevirdiğinde hafiften atıştırmaya başlayan karları gördü. Bedbinliğinden eser kalmadı. Artık üşümüyordu da. Kışın onun için ayrı bir anlamı vardı. Babasıyla en iyi vakti hep bu zamanlarda geçirirdi. Ama bu kış babası yanında olmayacaktı; çünkü geçen kış Povel’ı bırakıp yıldızların arasına yükselmişti. Babasının yokluğunun sancıları doldu ruhundan içeri. Midesi ağrımaya başladı. Gözlerinden aşağı çiğiler süzülmeye başladı. Ellerini başının arasına alıp yanı başında du50


www.facebook.com/TimarhaneDergi ran verandaya oturdu. Başını suçluymuş gibi gökyüzüne kaldırdı: “Artık benim için hiçbir anlam ifade etmiyorsun. Yağmasan da olur.” dedi. O sırada babasının silueti belirdi gözlerinin önüne çekilen bir perde de. “Unutma Povel kış bizim için özel bir mevsim. Kış mevsiminde sana tekrar geleceğime söz vermiştim. Beni tekrar görmek istiyorsan mutlu olmalısın.” dedi. Gaipten gelen bu ses Povel’ı fena halde şaşırttı. Biri ona şaka yapıyor olmalıydı. Ki eğer biri ona şaka yapıyorsa şaka yapan kişinin canını fena halde yakacaktı. Oturduğu yerden doğruldu. Etrafına baktı kimsecikler yoktu. “Sanırım aklım benimle oyun oynuyor.” dedi. Yanı başında duran kapının kulpuna asıldı. Kapıyı açıp içeri girdi. Annesi masayı hazırlamış, Pavol’ı çağırmak için üst kata çıkıyordu. Arkasından seslendi: “Anne! Beni mi arıyorsun?” Annesi arkasını döndü şaşkın bir eda vardı gözlerinde. Tebessüm etti. “Sen hangi ara dışarı çıktın bakalım. Hem de bu soğukta ve pijamalarınla. Hasta olmak istiyorsun sanırım” dedi. Povel suspus oldu. Ağzını dahi açmadan yemek masasına oturdu. Yemek boyunca babasını düşündü. Annesi aslında Povel’ın babasını özlediğinin farkındaydı. O David’i çok özlemişti ama konusunu açtıkça yarası daha fazla büyüyeceği için susmayı tercih etti. Povel da ona eşlik ederek bu konudan annesine bahsetmedi. Boston’a İnen Beyaz Örtü O gün ne Linda ne de Povel ağızlarını açmadılar. Akşama doğru kar taneleri irileşti ve her yanı beyaz bir örtü kapladı. Kar yaklaşık yarım metre olmuştu. Bu yıl kış erken gelmişti. Her zamankinden ağır geçeceğe benziyordu. Küresel ısınma buna sebepti. Bilim adamları erken gelen kışı buna bağlıyorlardı. Povel birkaç cümlecik akşam yemeğiyle geçen konuşmadan sonra annesinin yanağına kondurduğu masum bir öpücükten sonra odasına çekildi. Linda durumun farkındaydı. Ama olayın üzerine gidilirse içler acısı bir hal alacağını bildiği bu konuyla ilgili tek kelime dahi etmedi. Povel odasına çıkınca yağan karı seyretmek için cama yaklaştı. Cam buğulandığı için dışarıyı net göremiyordu. Elleriyle camın buğusunu sildi. Kar artık yağmıyordu. Gökyüzü onları artık rahat bırakmıştı. Povel’ın içinde aniden kardan adam yapma arzusu uyandı. Ama annesinin onu dışarı bırakmayacağını bildiği için onun uyumasını beklemeliydi. Saate baktı. On bire çeyrek vardı. Annesi hep bu zaman aralığında uyurdu. Annesinin uyuduğunu düşünen Povel pencerenin önünden kalkıp kapıya yöneldi. Odasının kapısını açıp montunu giydi. Merdivenlerden inmek yerine korkuluktan aşağı kaydı. Böylece zaman kaybetmeden aşağı indi. Kapıya adım adım yaklaştı. Bir yandan da eldivenlerini giydi. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Kardan Adam Büyüyor… Hemen ufak bir kartopu yaptı ve onu yuvarlamaya başladı. Git gide büyüdü kartopu belli büyüklüğe gelince onu olduğu yere bırakan Povel başka bir kartopunu aynı şekilde yuvarlamaya başladı. Dakikalar sonra o da diğerinin büyüklüğüne ula51


www.facebook.com/TimarhaneDergi şınca onu kucaklayıp diğerinin üzerine koydu. Sonra bir tane daha yuvarladı. Yuvarladığı son kartopu içine anlamsız bir his yerleştirdi. Bu ne mutluluğa benziyordu ne de hüzne. Bu duyguyu yuvarladığı kartopuna farkında olmadan empoze etti. İstediği büyüklüğe ulaşan kartopunu da diğerlerinin üzerine koydu ve son olarak bir baş yaptı kardan adama. Onu da yerine yerleştirince eve havuç almak üzere gitti. İçeri girip hızla mutfağa ulaştı. Bir tane havuç aldı ve dışarı çıktı. Elindeki havucu kardan adamın burnu olması için suratını ortaladı ve ortanın biraz üstüne yerleştirdi. Bir şeyler eksikti hala. Gözleri yoktu. Gözlerini oluşturmak üzere kömürlüğün yolunu tuttu Povel. Kömürlüğün kapısını açtı. İçerisi çok karanlıktı. Anahtara bastı ve lamba açıldı. İki tane küçük kömür parçası aldı ellerine. Yuvarlak olmalarına özen gösterdi. Koşarak kardan adamın yanına döndü ve onları da olması gereken yerlere yerleştirdi. O an babasını düşünerek kardan adama sarıldı. Keşke sen babam olsaydın dedi. David’in Ruhu Kardan Adama Can Verdi O kadar yürekten istedi ki farkında olmadan dileği gerçek oldu. Bir ses işitti o sırada: “Hey evlat canımı yakıyorsun.” Ama bu imkânsızdı. Babasının sesiydi bu ses. İrkildi ve etrafa bakındı. Aynı sesi tekrar duydu: “Nereye bakıyorsun sen öyle, ben buradayım.” Povel kardan adama baktı. Kendi kendine kahkaha attı. “Hayır, hayır! Çok üşümüş olmalıyım eve dönmem lazım,” dedi kendi kendine. “Beni burada yalnız mı bırakacaksın evlat.” dedi kardan adam. Povel kardan adama baktı. Hareket ediyordu. Gözlerini ovuşturdu. “Baba bu sen misin?” dedi. “Benim evlat baban David.” dedi kardan adam. “Ama ama ama bu nasıl olur!” diye söyledi Povel. ”Biraz önce o kadar içten istedin ki kardan adamın baban olmasını o yüzden benim ruhum kardan adama hayat verdi.” dedi David. Povel kardan adama sarıldı. Tanrıya şükretti. Sonra annesinin de onu görmesi gerektiğini düşünerek eve doğru koşmaya başladı. David arkasından seslendi: “Gitme evlat hey beklesene,” Povel durdu ve babasına baktı. “Bunu senden başka kimse bilmemeli evlat bu bizim sırrımız.” dedi David. Povel duraksadı ve annesinin yanına gitmekten vazgeçti. Tekrar kardan adamın yanına döndü. Ona sarıldı. Sabaha kadar sohbet ettiler. Günün ilk ışıklarıyla Povel uykuya yenik düştü. Kardan Adam Eriyor Povel uyandığında annesini kendine kızarken buldu. Hiç aldırış etmedi annesinin laflarına. Kardan adama baktı. Hiçbir faaliyet göremedi. Acaba gördükleri sadece bir rüya mıydı? Sanırım gördükleri sadece bir rüyaydı. Povel annesiyle eve döndü. Suratı sirke satıyordu. Hiç konuşmadan kahvaltı ettiler. Annesi Povel’a bu davranışından dolayı küsmüştü. Povel da duruma uygun davranarak çaçaronluk etmedi. Kahvaltılarını ettiler. Annesi masayı toplayıp bulaşıkları yıkamaya koyulunca Povel da dışarı çıktı. Bir de baktı ki kardan adam kendine gülümsüyor. “Oleyyy!” diye bağırdı. “Gördüklerim rüya değilmiş!” Kardan adama koştu ve sarıldı. Babasının da onu kucaklamasını bekledi. 52


www.facebook.com/TimarhaneDergi Ama ona kol yapmayı unutmuştu bu yüzden babası onu kollarıyla saramadı. Her şeye rağmen Povel böyle de mutluydu. Babası onu kucaklayamasa da Povel ona sarılınca her yanı buz tutsa da… “Günaydın evlat nasılsın bu sabah, gerçi öğlen oldu ama…” dedi ve gülümsedi David. “İyim baba gittiğinden beri hiç bu kadar mutlu olmamıştım.” O sırada olanlardan habersiz olan Linda camdan Povel’ı kardan adama sarılırken gördü. Böyle devam ederse hasta olacağını bildiği için Povel’ı eve çağırdı. Gelmek istemeyip karşı çıkınca onu kolundan tutup odasına kilitledi. Her şeyi onun iyiliği için yapıyordu ama kalbini kırdığını hatta paramparça ettiğini bilmiyordu. Ağlaya ağlaya kendinden geçti ve uyuya kaldı. Povel uyandığında annesi haberleri izliyordu. Yarın hava sıcaklığının on derece artacağı yağan karın eriyeceği söyleniyordu. Küresel ısınmanın etkilerinin devam ettiği söyleniyordu. Povel’ın içi cız etti karlar erirse babası da yok olacaktı. Bir yolunu bulup onun erimesine engel olmalıydı. Annesine fark ettirmeden tavan arasına çıktı. Oradaki halatı aldı ve odasına döndü halatın bir ucunu yatağının başına düğümledi. Sonra halattan tutunarak pencereden aşağı inmeye başladı. Sıkı sıkıya tutunduğu halat sayesinde aşağı indi. Babasının yanına koştu ve olanları anlattı. Babasını bodruma taşıyacak ve oradaki soğuk hava deposuna koyacaktı. Planını yaptı. Babasını taşımak için el arabasını getirdi. Ancak ortada bir sorun vardı. Babası bulunduğu yerden ayrıldığı zaman ruhunun kardan adamdan ayrılacağını söyledi. Povel çaresiz bilim adamlarının söylediklerinin gerçek olmaması için dua etti. Sabaha kadar babasının yanında eğlendi. Sabah olduğunda hava ısınmaya başladı. Sanırım bilim adamları haklıydı. Hava aniden aşırı ısınmaya başlamıştı. Povel karın üzerinde uyuya kalmıştı. Uyandığında öğle olmuş babası çoktan erimeye başlamıştı. Ne olursa olsun bunları annesine anlatacak babasını kurtaracaktı. İçeri koştu annesine durumu anlattı. Annesi ona hiç inanmış gibi gözükmedi ama yinede kardan adamın yanına gönlü olsun diye geldi. Çünkü kendini dün geceden dolayı suçlu hissediyordu. Kardan adamın yanına geldiler. Kardan adam bayağı bir erimiş, zayıflamış bir adam şekli almıştı. Yanına geldiler. Ama bir türlü konuşturamadı Povel babasını. Ta ki “Lütfen baba, en azından bunu benim için yap.” cümlesi Povel’ın dudaklarından kalbine inene kadar. Povel bu cümleyi söyleyene kadar kardan adam büyük bir hızla erimiş sadece baş kısmı kalmıştı. “Merhaba Linda.” dedi David, eriyip tamamen su haline gelmeden önce. Linda ağzı bir karış açık: “Sana da merhaba David” dedi. Povel doğru söylüyordu. Kardan adam babasıydı. Tamamen erimeden önce konuşmaya başladı, “Ben yok olup gidince sakın sizden ayrıldığımı sanmayın. Sizi her zaman yıldızlardan birine oturup seyredeceğim. Siz mutlu olduğunuz sürece mutlu olacağım bunu bilin. Siz birbirinize emanetsiniz. Kendinize iyi bakın ve birbirinizi asla kırmayın.” Dedi ve erip kayboldu… Şevket Önder

53


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Özkan Yüksel

Şiirler

Aydınlık ve Karanlık Zihin aydınlandıkça, dünya daha karanlık görünür. İmgesel bir yalnızlığa düşer insan. Bu yalnızlık, bekler... bekler... Ve patlatır tam on iki yerinden bedenini, Avuçlarında bir tutam toprak kalır, çamura çalan Ve parmak aralarından sızar yeşilimsi kanın. İzmir / 2008

Kaybolmak Parmaklarının gölgesi vurmuş duvara. Akıl almaz biçimde ateşini görüyorum arasına kıstırılmış sigaranın. Anlıyorum ki bir gölge ne kadar karanlıksa o kadar parlaktır ateşi yalnızlığın Ve o kadar koyudur dumanı sigaranın. Hiç bir rüzgarın dağıtamadığı bu koyu dumanda boğulur sevecenliğin. Binlerce kez yaktığın o ateş yakar en sonunda inancını da, Kaybolursun koyu gölgelerde. İzmir / 11.11.2011 Metropol Hastalığı Korkak ama sevecen bir davet var gülümsemende. Sevecenliğin çocukluğundan getirdiğin bir alışkanlık Ve hala insan olduğunun kanıtı; Ancak korkmak çok sonradan kapıldığın bir metropol hastalığı. Yeterince yalnız bırakıldın ve yeterince incitildin, Ondandır yüzünün bir tarafına oturan kaygı. 11.11.2011 / İzmir Soysuz Gölge Üzerine olanca ürkütücülüğüyle çökmüş gölgesi, Kendisi kadar asil değil yalnızlığın. Sürdürülebilir bir ömrün düşmanı olmaya yeminli. Her yeni insanla daha çok kararıyor karanlığı. Bu karanlık bahçede beyaz bir gül olmak istemez misin? Yoksa devam mı edeceksin komşunun bahçesindeki dikeni gül bellemeye? İzmir / 10.11.2011

54


www.facebook.com/TimarhaneDergi

Ahmet Boyraz

Şiir

En Yakın Mağlubiyet Beyaz sayfalarda siyah harfler boğarken, Ben hep O güzel kızı düşündüm. Ve Kalbimin ışığı karanlığın kalbine saplanırken Yaptığım hataların yakıcılığıyla üşüdüm... Düşün, Gamzelerine düşen sevinç saatlerimin sonu yokken Göz çukurlarında boğulmanın tarifi imkansız. Ne kadar çok dilesem de, Nasılsa olur dediklerimin peşinde aklım. Uğruna binlerce geceyi hayatıma kasten de olsa affettim, İsteseydim yanaklarına vuran güneşi ben katlederdim. Nihayet derken Bir başka bahar gözüme ihanet perdesi, savaş. Bir gece vakti ellerimde solan güllerle şımardı sabah Hep telaş silik resimler ortasında Bir ben miyim tek donuk surat? *** İntihar etmeyi her sensiz kaldığımda düşündüm. Ve kendi kendime başım eğik güldüm. İntihar etmeyi seni beklemekten üstün görmediğim için Kaçıncı defa olsa da kararımdan döndüm... Gidenler Üzücü Lakin Siyah Üzüntülerin Mağlubiyeti en yakın! Çılgın fikirlerim de var benim, Seni unutmak gibi. Bu çılgınlığa bir son vermeliyim, Sensiz rüyalarımdan sıyrılmanın tam vakti. Hiç kimse Senin soğuğunu benim kadar hissetmemişti, En soğuk rüyalardan ben yanarak uyandım... Herkesin yüzü aydınlanırken Gönderdiğin güneşi benden başkası reddetmemiştir, 55


www.facebook.com/TimarhaneDergi

En yakıcı düşlerinden ben ayazlarını düşünerek uyandım. Kopacak olan bir fırtına varsa içinde Ben savrulmaya hazırım. Eğer ki gönlün kaçmaktan yanaysa En firari cümleleri bile yazmaktan yanayım... *** İntihar etmeyi her sensiz kaldığımda düşündüm. Ve kendi kendime başım eğik güldüm. İntihar etmeyi seni beklemekten üstün görmediğim için Kaçıncı defa olsa da kararımdan döndüm... Gidenler Üzücü Lakin Siyah Üzüntülerin Mağlubiyeti en yakın! Ahmet Boyraz 17/11/2011

56


Tımarhane Sanat Kültür ve Edebiyat e-Dergisi

Editör: Adil Öztürk Yayım Ekibi: Bahattin Ceyhan, İbrahim Halil Koçuşağı. Kapak Resmi: Yunus Kocatepe. Yazı Gönderimleriniz İçin: thane.editor@gmail.com www.facebook.com/TimarhaneEdebiyati

57

Tımarhane e-Dergi sayi1  

deneme deneme

Advertisement