Issuu on Google+

AyBurcu 


AyBurcu  EDİTÖRDEN

Merhaba...

AyBurcu Kültür-Sanat ve Edebiyat Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sefer Göltekin Editöryal Destek Mustafa Uysal A.Vahap Dağkılıç Teknik Altyapı: Yasin İlçebay Grafik Tasarım Nokta

Dünyayı kasıp kavurduğu söylenen ekonomik krizler, ülkelerin gündemlerinden hiç düşmeyen siyasi çalkantılar... Gazetelerin, dergilerin, televizyonların radyoların umutsuzluğu tüm ağırlığıyla omuzlara yüklemeye çalışıltığı bir zamanı geçiştiriyor “insan denen meçhul”... Bunca gürültü içinde bir güzelliği, bir inceliği, bir silkinip kendine gelmeyi öğüt veren de yok değil hani. Kiminin teni toprağa karıştır ol bilgelerin, kimi uzaktadır, selam söylerler sabah rüzgarlarıyla, kimi aramıza karışmıştır; yüzümüze güler gün boyu... Şimdi zaman, güzel olan ne varsa hayata dair; çoğaltma zamanı. Şimdi zaman umula biten hikayeler dinleyip, biraz dakalbimizi döven şiirlere yaslanma zamanı...

AyBurcu Kültür Sanat ve Edebiyat dergisi sadece internet ortamında yayınlanmaktadır. AyBurcu’nda yer alan eserlerin telif hakları yazarların kendisine veya yetki verdikleri kişilere aittir.

Söyleyecek sözü olanın söyleme zamanı. Dinleyecek gücü olanın dinleme zamanı; şimdi zaman.

Yazı, şiir, görüş ve eleştirileriniz için: bilgi@ayburcu.com

Uzun soluklu bir yolculuk olmasını umud ediyoruz.

AyBurcu yeni yüzüyle yeniden karşınızda. Zaman zaman ara verdik. İşte bu aralarda topladığımız güç ve kuvvetle sesleniyoruz size.

Tutun elimizden, tutunalım biz bize ve birlikte aşalım dar vakitleri... Selam ile...


AyBurcu  İÇİNDEKİLER

edebiyatı nasıl anlıyoruz?

4

anneme

7

‘ikinci zaman’ın peşinde-I

8

okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar 10 ışıktaki karanlık günlerim 12 “kültür ufkumuzu aydınlatanlar”a dair 14 yahya kemal 16 katreler ayini 18 endamlı duruşunu götürüyorsun 20 vaktim olmadı 22 nusret özcan’ın yadigârları 24 Ay Vakti 102. Sayı: Yüzyıl 26 Aforima: Nietsche 28


AyBurcu MAKALE

edebiyatı nasıl anlıyoruz?

Genelde sanatı, özelde ise edebiyatı nasıl anlıyoruz? Ona nasıl bir misyon yüklüyoruz? Şiir, hikaye, deneme bizim için ne anlama geliyor? Bu tür soruları kalemi eline alan her insan mutlaka kendi sorar ve bulduğu cevaba göre yazar. Daha doğrusu sormalı ve bulmalı demek gerekiyor. Çünkü öyle bir zamanda yaşıyoruz ki işin disiplini, ahlakı çoktandır kaybolduğu için edebiyatla ilgili bu ve benzeri temel sorular üzerinde hiç kafa yormadan kalem ele alınıyor ve yazılıyor. Edebiyatçı da bir insandır. Her şeyden önce edebiyatçının kimliğini ifade eden en temel sözcük bu olduğuna göre biz bir edebi eserde her şeyden önce bir insanın duygu ve düşüncelerini görmek, anlamak isteriz bir okur olarak. Ardından da onun hayata, insanlara, olaylara nasıl baktığını...Çünkü, yazar, okurun gözünde farklı bir insandır. Bu farklılık en başta duygusal ve düşünsel zenginlik, farklı algılama ve yorumlamayla ilgilidir. Böylece bir okur, bir şiirden, bir hi-

Mustafa Özçelik

kayeden sadece yazarının iç dünyasıyla ilgili bilgilere ulaşmanın ötesinde kendi insanlığına katkıda bulunacak bir zenginlik de arar. Sözün doğuşundan bu yana bu hep böyle olagelmiştir. İnsanlar sözle ve sonra da yazıyla okudukları konusunda konuşanı ve yazanı böyle değerlendirmişlerdir. Doğrusu konuşan ve yazanlar da insanlığın bu beklentilerini boşa çıkarmamış, sözle bir ufuk açmışlardır okurun önüne…Farklı perspektiflerden göstermişlerdir okurun görmesi gerekeni. Böylece, söz, şifa olmuş, umut olmuş, acıyı hafifletmiş, sevinci çoğaltmış, algıyı zenginleştirmiş ve edebiyat eserleri okura verdikleri estetik hazların dışında bir zihin ve gönül gıdası da olmuşlardır. Doğulu, Batılı, yerli, yabancı kalem namusu olan her yazarın tavrı böyle olmuştur. Yunus Emre bu anlamda ne kadar önemliyse mesela Goethe de o kadar önemlidir. Konfiçyus’u Mevlana’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. Şeyh


AyBurcu 

Neruda

Galip’le Rilke arasında bile akrabalıklar kurabiliriz. Bu topraklarda Necip Fazıl varsa Pakistan’da İkbal vardır mesela. Mehmet Akif’le Neruda farklı coğrafyalarda aynı soylu sesi dile getirirler. İnsan onuru, tabiat sevgisi, tarih bilinci, özgürlük, zulme karşı çıkış, hayat karşısında onurlu duruş vs..,Bunlar, bu tür yazarların biz okurlara kazandırdığı zenginliklerdir. Bu öylesine bir zenginliktir ki çağlar geçtikçe değeri hiç eksilmez hatta artar. Bu yüzden çağlar önce yaşamış olmalarına rağmen hâlâ hakikati, güzel olanı, insani olanı arayanlar duygu ve fikir zirvelerinde Sadi ile karşılaşırlar, Mevlânâ ile buluşurlar. Sokrat onlara da hitapta bulunur. Paskal de öyle…Çünkü insanlığın serüveni hiç değişmez. Düşer, kalkar, yeniden düşer, kalkmak için de bu ellere tutunur. Bu yüzyıl da şüphesiz bu zirvelerin arasına yeni isimler katacaktır. Mesela Türkiye için söyleyecek olursak Sezai Karakoç böyle bir çağdaş söz mimarıdır.

Akif

Kalemi eline alan kişi, bu durumları görmelidir. Hem kendisi hem de yazıyla ulaşacağı kimselere karşı duyduğu sorumluluk açısından böyle yapmalıdır. Oysa görünen manzara hiç de öyle değildir. Yazılanlara bakıldığında insan hayrete hatta dehşete düşmekten kendini alamıyor. Niteliksizliği sözde edebi tartışmalarla örmek istiyorlar. Şiirde, ölçü, kafiye, hikayede olay, kurgu, tipleme vs. gibi sadece yazarların özel meseleleri alanına giren konularla dolduruyorlar dergi sayfalarını…Tabi, bunlar sonuç alınamayacak tartışmalar olduğu için işin içine çok geçmeden nefsaniyetler giriyor, dayatmalar başlıyor, hakaret ve küçümseme gibi bırakın bir yazara bir insana asla yakışmayan tavırlarla kılıçlar çekiliyor. Kalem savaşları yapılıyor. Siz, bir okur olarak bu tartışmaları, kavgaları okurken bir yandan da yaşadığınız ülkeye, komşu ülkelere, kısaca dünyaya bakıyorsunuz. Savaşlar sürüyor, açlık, kıtlık, yoksulluk en temel insanlık sorunları…Alkol, uyuşturucu, fu-


AyBurcu 

huş hayatı ve insanlığı kirletmeye devam etmekte…Tabiat tahrip ediliyor. Tüketim çılgınlığı had safhada… Sadece para harcamıyoruz. İnsani olan her şeyimizi tüketiyoruz. Haber bültenlerine dinlemeye, gazeteleri okumaya korkar hale geliyoruz.. Öylesine karanlık bir tablo var ki, yeni zaman ediplerinin tartışma konularıyla bu sorunlar arasında bir münasebet kuramıyor ve edebiyattan kopuyoruz. Savaşı, açlığı kısacası insanlığın bu ve benzeri sorunlarını yazarlar mı çözecek gibi bir soru işin bu noktasında hiç de anlamlı bir soru değildir. Elbet onlar çözmeyecek? Ama sorunu onlar dile getirecek, sorunun doğurduğu trajediyi onlar anlatacak. Dolayısıyla toplumsal sorunları siyaset anlamında çözecek olanlar, bu işe bir şekilde dahil olması gerekenler insanı ama sadece insanı ve onunla ilgili olanı anlatan şiirleri okuyacak, romanları okuyacak ve bunlardan kazandığı bakış açısı, algılama, tefekkür imkanlarıyla görevini daha farklı yapacak. Örnek mi istiyorsunuz? Uzağa gitmeye gerek yok. Sadece o zor yılların şairi Mehmet Akif’e bakalım yeter. Sözün bir milleti nasıl ayağa kaldırdığının en çarpıcı sonuçlarını onun yazdıklarında görebiliriz. Mehmet Akif de ilgilendi bir şair olarak edebiyatın kendine özgü sorun-

larıyla. Vezin üzerinde, kafiye üzerinde o da yazdı, tartıştı ama bunlardan daha önce edebiyatın misyonu üzerinde durdu. Onun “Şiir için, edebiyat için “süs, “çerez” diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, giyecek lazım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç söylemez.” Demesi bu tavrın en veciz ifadesi olsa gerektir. Yaptığımızı işi iyi yapalım. Şairsek şiiri, hikayeci ise hikayeyi iyi bilelim. Sanatsal anlamda yetkin kalemler olalım. Bu doğru bir fikir. Buna kimsenin itirazı olamaz ve olmamalıdır. Ama nasıl bir ülkede, dünyada ve çağda yaşıyoruz? Bu bilinci kuşanmadan yazacağımız şeyler en başta bizi tarih önünde, vicdanımızda zelil duruma düşürecek, okura da şifa yerine zehir sunulmuş olacaktır. Unutulmamalıdır ki kalem de yaralar, felç eder, hasta eder hatta öldürür. Kelime dediğimiz şey, bir manada kaptır. Onun içine neyi doldurmuşsak okur, onu gönül ve zihin dünyasına taşıyacaktır. Ziyanda olan insanlar olmadan edebiyatın bu yönü üzerinde de düşünmek ve yazmayı bir “Salih amel” olarak idrak etmek gerekiyor.


AyBurcu ŞİİR

Sefer Göltekin

anneme

ey bana gülmeyi öğreten öperken ellerimi cenneti ayağının altına serdiği Rabbimin ey çocukları oyunlarını tüketmiş bir şehirdeyim delikanlı yürüyüşleri parklarına sıkıştırıp yetim kalan çocuklara dağıtan hüznünü çocuklar ki gülmezler doya doya iç çeke çeke ağlamazlar yıldızları saymazlar geceleri sabahları nazlanmaz analarına akşamları babalarına yaslanmazlar ey yüreğinde oğul özlemleri büyüten zamansız ağlayışlara akan gözleri ey hüseyni şarkılar geçer içimden durgun sulara çalar yüzüm ara sıra adımı ansan elinden tutsan çocukluğumun eşelesen alnımdaki sivilceleri durup dururken rüyalarımdan öpsen sofralar kurup kuş sütünden incirden zeytinden ve kevserden uykulardan beni sen uyandırsan


AyBurcu DENEME

‘ikinci zaman’ın peşinde-I Sefer Göltekin

Bursa’yı, Kütahya’da bir kültür merkezinin kalorifer boruları üzerine terkedilmiş bir kitabın sıcak-tan dolayı şekilden şekle girmiş solgun sayfalarında tanıdım ilkin. Önce kızdım, çünkü Âdemoğlu-nun bir kitaba verebileceği en ağır cezaydı bu terk ediş. Cami avlusuna bırakılmış mavi gözlü bir çocuk safiyetiyle bakıyordu bana. Ellerime alınca anladım ki, “MEB” etiketi taşıyan bu kitap, etkinlik için gelen lise öğrencilerinden birinin dalgınlıkla unuttuğu ve sonra büyük ihtimalle nereye koyduğunu hatırlamadığı bir kitaptı. Kitabın ilk sayfasındaki mühür, bir okulun kitaplığına ait olduğunu söylüyordu çünkü. Türkiye’deki edebiyat okurunun şehir okumalarına giriş niteliğindeki bu eser, Tanpınar’ın “Beş

Şehir”inden başkası değildi... Yazarın gözüyle, Anadolu’nun iç kale vazifesi gören ve eteklerine daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanan Ankara’yı; harp, hicret, katliamlar, tifüs gibi çeşit çeşit felaketlerin üzerinden ağır bir silindir gibi geçip her şeyi ezip devirdiği Erzurum’u; bozkırın tam çocuğu Konya’yı tanıdıktan sonra, fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 senenin sade baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmeyen, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tespit ettiği ve yazarın o zamana kadar gördüğü şehirler içinde o şehir kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamadığı Bursa’ya geldim… Bursa’yı


AyBurcu 

geçemedim… Çünkü Evliya Çelebi’nin “Ruhaniyetli bir şehir” cümlesine; Sadrazam Keçeci Fuad Paşa’nın “Os-manlı tarihinin dibacesi” ifadelerine ilk orda rastladım. Ki sade bunlar bile yetecekken okuya okuya bitiremeyecek olmama bir şehrin hayatını; nüfus kâğıdımın bir köşesinde yazan “Doğum Yeri: Or-haneli” ibaresini de ekleyiverdim ansızın. Değil mi ki küçük yaşta başka bir şehre göçmek bahanesi değildir doğduğu şehri tanımamasına insanın… Sonrası mı? Bütün farzlar ve vacipler üzerime üşüştü, uzun soluklu “Bursa okumaları”na dair… O güne kadar hafızamda bir-iki gidişten arta kalan Ulu Cami ve Yeşil Türbe fotoğraflarından ibaretti Bursa. İnanıyorum ki, bu şehirde filizlenip geniş coğrafyalara yayılan bir medeniyetin izlerini bağrında taşıyan her ülke; sadece, içini şadırvandan yükselen su sesinin süslediği, sülüs ve kufi yazıla-rın sütunlarında hayat bulduğu; oyma kabartma, geometrik, yıldız, çivi başları ve gülçelerle süslü ağaç işçiliği şaheseri minberi ve nihayet başlı başına bir sanat abidesi olarak duran taç kapılı bir cami figürü ile arkasında ailenin bütün fertlerine selam edilen bir kartpostalın ön yüzünde yeşile kesen selviler arasından bakışlarını uzatan Yeşil Türbe’yi gördüklerinde bile aynı cümleyi kuruyor-dur: “Bu şehir ki bizim önsözümüzdür…” Uzun okumalardan sonra bir hikâye doğdu içime: Bey, düşünde bir şehir kurar. İlden ile göçmekle geçmeyecektir çünkü hayat. Göçmek, geri dönmek üstüne kurulur Bey’in düşünde. Geri dönmek için, geri dönülecek bir yer olmalıdır ve geri dönülecek bir şehir kurar Bey düşünde. Düşer sonra düşünün peşine

ve bir şafağın yayla serinliğinde gözlerindeki kararlılığı döker ortaya. Toplanmıştır bütün ulular, toplanmıştır oğullar, kızlar, analar… Bey’in gördüğü düşe iman ederler ol sabah. Yü-reklerine bir heyecan oturur. Gözlerine bir ışık yerleşir. Kollarına güç gelir, dizlerine derman. Be-yin düşüdür gayrı dilden dile gezen ferman… Toplar çadırlarını bir sabah obanın son göçerleri ve yürürler geri dönülecek bir şehrin eteklerine doğru; geri dönmemek üzere konar-göçer bir hayata. Eteklerinde, yedi iklim dört bucaktan topladıkları neşe, eteklerinde birlik ve dirlik; dirilik türküleri, eteklerinde yeni bir sevdayı kuşanmanın telaşıyla… Ezcümle Bursa; bir medeniyet düşüyle yola çıkan yiğitlerin içine doğan şehir tasavvurunun dışavu-rumudur…


AyBurcu DENEME

okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar Barış Güleç

Sunar bir cam-ı memlu bin tehi peymaneden sonra / Döner vefk-i murad üzre felek amma neden sonra Binlerce boş kadehten sonra bir dolu kadeh sunar.. ve en sonunda muradımın doğrultusunda döner bu felek.. amma neden hep en sonunda? Epeyce eskiden bir radyo tiyatrosu dinlemiştim. Sanki bir komedi gibi başlayan fakat dramatik şekilde sonlanan bir hikayesi vardı. Lekel Züri adındaki yazar, kıymetinin bilinmediğinden şikayetçidir. ‘Devrinin önde gelen yazarlarından biri’ olarak kendini görmesine rağmen “ötekiler” bunun pek farkında değil gibidirler. Bu aşamada yazarın savunma mekanizması devreye girer ve “büyük insanların değerinin, genellikle ölümlerinden sonra anlaşıldığını” düşünür. Öyle değil mi ya.. bununla ilgili bir çok örnek de vardır.. Ama yazarımız “kıymetinin biliniyor” olma zevkini hayatta iken tatma arzusundadır. Bunun için ufak bir oyun kurgular. Gazetelere kendi ölümü ile ilgili başsağlığı ilanları verir ve ortalarda gözükmemek için ise

bir dağ köyüne yerleşir. Burada kendini sadece yazmaya verir. Kendini dönüşüne hazırlamakta ve insanlara yapacağı ufak sürprizinin hayalini kurmaktadır. Birkaç yıl sonra şehre geri döner. Yolda karşılaştığı bir beye “Lekel Züri Hastanesi”ni sorar… Adam bilmiyordur. “Herhalde hiç hasta olmayan bir adam bu” safdilliliğini gösterir. Başka birine “Lekel Züri Kütüphanesini” sorar. Bu adamın da kütüphaneden haberi yoktur. Burun kıvırarak “bu insanlar ne zaman okumaya başlayacaklar yahu” der, kendi kendine. Bu sorular devam ettikçe yazarımızın hayal kırıklığının şiddeti artar. Varoluşsal amacını ve varoluş anlamını kendi için yitiren her insan gibi ‘intihar’ eder. Geçen yazımız da bahsettiğimiz, “müşterisiz metanın zayi olması” tabii ki manevi düzlem söz konusu olacak şekilde işlenmiştir. Manevi tatmin sağlamak isteyen kişi üretimini paylaşmak isteyen kişidir. Vücuda getirilen eserden beklenen, suya atılan taş gibi etrafında reaksiyona sebep olmasıdır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın dediği “her on kişiden


AyBurcu 11

dokuzu şairdir” sözündeki dokuz kişi için bu böyledir. Hatta bunu seviye farkı gözetmeden her bir üretici için kabul edebiliriz. Fakat ‘Pieta’ nın heykeltraşı Michelangelo, Bach çalan Glenn Gould, ‘Hüsn ü Aşk’ı yazan Şeyh Galip, Evc’ara taksimi ile makamın mucidinden daha çok makam üzerinde tasarrufa sahip olduğunu gösteren Niyazi Sayın misali kişilere bakışımızda durum biraz farklılaşır. Deha düzeyindeki güzellik üreticileri için, tasnifleri aşan bir bakış açısı ve yeniden anlamlandırılmış kelimelerin gerektiği kanaatindeyim. Bir aşk halininin duygusal yoğunluğunu imbikten geçirip bu “sihirli iksiri” yaptığı işlere damlatan kişiler, vücuda getirdikleri ‘eser’ ile vardırlar. Peki zaman - mekan ve ‘beğeni’ koordinatlarının uygun bir şekilde kesişememesi halinde bu sanatçılara ne olur. İşte bu anda sürekli duyduğumuz beylik lafın söylenme vakti gelir çatar. “Büyük insanların bir çoğunun kıymeti ölmeden bilinmez” . Zamanı ve mekanı için anlaşılamayan sanatın üreticileri açısından ‘anlaşılamamış’ olmanın ruhi izdüşümünün; karışılıksız kalan bir aşkın aşıkta oluşturduğu ruh haline benzediğini düşünüyorum. Kavuşamayan aşık ve tatmin olamayan sanatçı… Yaşadığı an için müthiş bir duygusal yoğunluğa sahip aşık/sanatçı, maşuk/sanata talip olan kişi tarafından anlaşılacağını ümit ederek aşkını/eserini vücuda getirir. Duygularını olanca yoğunluğu ile karşı taraf için kodlamış ve şifrelerle saklamıştır. Zamanı ve mekanı muhatabı için genişletmiş ve yogunlaştırmıştır. Aşık ve sanatçının zamanla alıp veremediği de bu sebeptendir. Kimi zaman elinden bir su gibi akıp giden an’ın

endişesini duyan aşık veya sanatçı kimi zaman da zamanın ilerlememesinden şikayet eder. Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir / Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat “En uzun geceyi vakit ve yıldız işleri ile ilgilenler nereden bilsin; sen onu aşk derdine düşmüş kişiye sor. Sor bakalım ki geceler kaç saatmiş.” 21 Aralık gecesinin ismi olan ‘şeb-i yelda’dan ilhamla üretilmiş aşka ve aşıklığa bir bakış. Davud heykelinin konuşmasını bekleyen ‘Michelangelo’, bir insanın sahip olabileceği hayallerin en mükemmeli olarak sevdiğini gören ‘aşık’ veya Güneş’e fazla geldiğini düşündüğü ışığı alarak onu kutsayan hatta bunu yapmasa idi Güneş’in halinin ne olacağını merak eden ‘edebi filozof’ Nietzsche… Bu kişiler zaman ve mekanla olan ilişkileri bilinenin aksine yaşayan kişilerdir. ‘Gerçeklik’ ve ‘hakikat’ arasındaki farkta tam burada kendini gösterir. Ululayıcı bakıştaki yerine oturtulamayan deterministik kavramlar. Goethe ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı kitabında “keşke onu hiç tanımamış olsaydım, o zaman kendi kendime –bir budalasın ve dünyada hiç olmayan birini arıyorsun derdim” diyor. Bir sonraki yazımızda bahsi geçen durumların çözümlemesi üzerinde duracağız.


AyBurcu 12

ışıktaki karanlık günlerim

A.Vahap Dağkılıç

Yalın duygularla sevgini yaşamak, Ve senin sesinle süslemekti yarınları hayalim., Olmadı, olmuyor... Nazar engeli heveslere takılıyor gönlüm., Talihsizlik kokuyor hep içler acısı anlatamadıklarım... Sancılı yarınsız şehirlerdeki suskunluğum, Ve tükenilmişliğim kalıyor saklı dakikalarda. Cemreler düşüyor iklimlerime, örtüyor seslerimi. Hasretlerim, ıslak gözlü duygusallığım, On ikiye isabet etmeyen kurşundaki suç oluyor. Yakalanıyor boş kovanlar...,Yitiyor gençliğim hedef tahtalarında. Konaklıyor ellerime acizliğin hüznü... Adres yetersiz, geri geliyor yeşile yolladığım içimdeki düşler., Sedyedeki nefes yetmiyor. Kalıyorum çaresiz., Ömür haftalara bölünüyor, hatta günlere.., Cuma pazarlarında satılan günlük aşkların, eteklerinde dökülüyor namus aşısı. Sarıyor karanlık bastığında gecenin korkusu şehri... Vefasızlığın; Müşteri karşısında ziyafet gibi duran kadınsı güzellikle rağbet görüyor, Sönük yıldızlara has bir hürmetle.,


AyBurcu 13

Yüreğimdeki sevda; Terazi keselerindeki terkedilmişliği ve mahmur bakışlarındaki asaletle kan kaybediyor...Yıldırım ile yakalanıyor vebal. Sevincimi paylaştığım menekşe, hakaret eden bir güzellik tavrında, kokmuyor. Islak karanlıkta temiz kalan bir şehvet, gururun tatlı günahıyla vuslatta. Soluklarda uykuya direnen gözkapağı acziyeti... Gülüyorsam kirpiklerimde ilkbahar, ağlıyorsam bir sıfır öndeyim. Bir dilenci yalvarışı çiseliyor, gül bedenlere. Gönüller bedbaht ve suçsuz infazda.. Kolalı gömlek ve biryantinli saçlarla karşılanıyor şiirdeki hıçkırıklar., Ardından ocak söndüren tebessümler. Katar vagonları sahipsizliğim yirmi beş, yanında dinmeyen göz yaşlarım bedava. Yatı misafirliğine giden heyecanla tenler satılıyor, pencere pervazlarında. Orijinalinden ucuz , ikinci el fiyatına., Çocuksu memleketlerim yasta., Günlerim küskün bir tutam yasemen.., ve gecelerimin üstündeki dolunayım silik., Yorgan kenarı kaçamaklar tatsız., Seni yaşamaya adanmış, yüzüme gözüme bulaştırdığım bu hayat, yalpa yapıyor, akit bozuyor. Eriyor sevgiler, gül bahçeleri mahzun. Ellerim tutsak ve sesim yaralı. Çıkmazlardayım. Furkan gözlerinden başka hiçbir yolum yok.


AyBurcu KİTAP

“kültür ufkumuzu aydınlatanlar”a dair

İsmail Sarıkaya’nın ediplerimiz üzerine yazdığı yazıları “Kültür Ufkumuzu Aydınlatanlar” adıyla yayınlandı. Bu kitapta Yunus Emre, Bakî, Seyranî, Peyami Safa, Ömer Seyfettin, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Haşim, Mehmet Emin Yurdakul, Sait Faik Abasıyanık, Yahya Kemal Beyatlı, Ziya Osman Saba hayatları, edebî şahsiyetleri ve eserleri ile anlatılmış. Kitabın yazarı İsmail Sarıkaya, “Önsöz” kısmında çalışması hakkında bilgi vermiş: “Onlar; kültürel varlığımıza katkıları olan abidevi isimler…Her biri kendi sahasında kalem oynatmış, mücadele etmiş ve edebiyat tarihimizdeki mümtaz yerlerini almışlardır.Biz yeni kuşaklar böyle bir harikulâde değerlere sahip ol-

Murat Soyak

duğumuz için kendimizle ne kadar gurur duysak azdır.Çünkü biz dünyada eşi benzeri görülmemiş zenginlikte bir edebiyat tarihine sahibiz.Onları her zamankinden daha fazla okumalı ve anlamalıyız.O isimler ki geçmişten geleceğe tesis edilmiş en sağlam kültür köprüleridir.Onları okuyup anladıkça, düşünce hayatımızın kilometre taşları yeniden şekillenecek, yozlaştırılmak istenen fikrî ve millî bütünlüğümüz üzerindeki sisler dağılacaktır.Fikirleri, görüşleri, mücadeleleri ve bunlardan doğan eserleri dün olduğu gibi bugün de bizlere yol gösterici bir kılavuzdur.Biz burada bu zengin kültür yelpazesinden seçebildiğimiz isimleri ele alıp fikirlerini, sanat anlayışlarını ve eserlerinden örnekleri sizlere tanıtmaya çalıştık.Çünkü bu isimler uçsuz bucaksız


AyBurcu 15

ummanın birkaç lâl-i mercan incisidir.” “Gönüller Sultani Yunus Emre” yazısı kitapta ilk yazı olarak yer alıyor.Yunus Emre üzerine edebiyat araştırmacılarının çalışmalarına, görüşlerine de yer verilmiş.Yazar İsmail Sarıkaya, yazının giriş kısmında üzerinde önemle durulması gereken bir tespitte bulunmuş: “Yunus Emre ile ilgili olarak her şeyden önce şunu kabullenmek gerekir ki o ne bir ozan, ne bir hümanist, ne bir pragmatik sanatçıdır.Onu isimlendirebileceğimiz tek edebi terkib “En Büyük Türk Mutasavvıfı” olmalıdır”.Yunus Emre’nin yaşadığı dönem, şiirlerindeki dil özellikleri, Yunus Emre ve insan sevgisi, Yunus’un ümmiliği meselesi hakkında bilgi verilmiş. “Şairler Sultani Bakî” yazısında Kanuni Sultan Süleyman devri şairlerinden Bakî hakkında bilgi verilmiş. “Taşlama Ustalarindan Seyranî” yazısında Kayseri’nin Develi ilçesinde doğan, bir müddet İstanbul’da bulunan fakat orada umduğu ortamı bulamayıp tekrar memleketine dönen devrin güçlü hiciv şairlerinden Seyranî anlatılmış. “Bir Kalem Silahşörü” isimli yazıda son devir edebiyatımızın önemli şahsiyeti Peyami Safa, edebi hayatı ve görüşleri, felsefeye bakışı, romanları ile anlatılmış. “Hikâyeciliğimizin Duayeni” isimli yazıda Ömer Seyfettin’in kısacık ömrüne sığdırdığı o güzel eserleri, yazma uğraşı anlatılmış.“Genç Kalemler” dergisi çevresinde başlayan dilde sadeleşme akımı üzerinde özellikle durulmuş. “Necip Fazil’da Şiir” isimli yazıda “Şiir mutlak hakikati arama işidir.Mut-

lak hakikat Allah’ tır.Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir.” diyen Necip Fazıl Kısakürek’in şairliği ve eserleri üzerinde durulmuş. “Kendisine Ve Dünyasina Küskün Şair” isimli yazıda Ahmet Haşim’in hayatı ve şiiri üzerine detaylı bilgiler verilmiş. “Yeni Bir Söyleyişin Şairi” isimli yazıda Mehmet Emin Yurdakul, hayatı ve şiirleri hakkında bilgi verilmiş.Mehmet Emin Yurdakul’un yazdığı şiirler bir dönem sonra okunmaz olmuştur. Mehmet Emin Yurdakul has şiiri yazamamıştır. “Zaman en iyi seçicidir” deriz ya Mehmet Emin Yurdakul’un şiiri zaman içinde unutulmuştur. “Bohem Dünyasi Içerisinde Sait Faik” isimli yazıda hikâyeciliğimizin önemli isimlerinden Sait Faik’in hayatı hakkında bilgi verilmiş.Yazma uğraşı anlatılmış. “Yahya Kemal’de Dil Ve Din” isimli yazı ile Yahya Kemal Beyatlı, şiiri odağında edebiyat araştırmacılarının görüşlerine de başvurmak suretiyle bir inceleme, değerlendirme yapılmış. “Ölümü Özlemle Bekleyen Şairimiz” isimli yazıda yeni şiirde derin, güzel bir etki bırakan şair Ziya Osman Saba’nın hayatı ve edebî kişiliği hakkında bilgi verilmiş. Her yazının son kısmında adı geçen edebiyatçının eserlerinden bir veya birkaç örnek edebî metne yer verilmiş.Edebiyat severler için okunaklı, güzel bir kitap. * “Kültür Ufkumuzu Aydınlatanlar”- İsmail Sarıkaya- A-D Yayınları, 200 sayfa


AyBurcu PORTRE

yahya kemal

1884 senesinde Üsküp’te şiir kadar güzel yüzlü bir çocuk doğdu. Genç yaşında Fransız edebiyatını mükemmelen öğrenen ve divan edebiyatını inceleyen bu gencin meşrutiyet devrinde birden fikir ve sanat hayatına atıldığı görüldü. Yahya Kemal’in yolu kendi devrinin ediplerinden ayrıldı. Divan edebiyatı şiirlerine kendi zevkiyle daha hoş bir ahenk vermiş, mısralarında ilkin Nedim’in şuh ve zarif okşayışlarını yakalamış sonra gazellerinde Bakiyi’de canlandırmıştır. Yahya Kemal’in ilk çalışmaları neşredilmedi. Bunlar kulaktan kulağa, daha doğru bir ifadeyle gönülden gönüle yayıldı. Genç şairin kaleminden süzülen mısralar edebiyatseverler arasında ilgiy-

Bilal Atış

le karşılanıyordu. Meşrutiyet nesli bir şarkı mırıldanır gibi genç şairin dizelerini dillerinden düşürmüyordu. “Akdeniz ufkunu bir mavi duman gölgeliyor / Elli kalyonlu donanmayı hümayun geliyor.” Batı ile muhabbeti ve batı edebiyatına olan ilgisi zengin Fransız edebiyatı vesilesiyle olur. Fakat divan şairlerinin ihtişamı, sanatı ve edebiyatı bu gencin gönlünde haremiyle selamlığıyla şiirden bir saray inşa etti. Ve Yahya Kemal, Nedimlerin, Bakilerin, Fuzulilerin yanında kendisine de bu sarayda ihtişamlı bir mekân ayırdı. Doğduğu beldeyi bile yılların ardın-


AyBurcu 17

dan hala ölmeyen dizelerle ifade eden şair; “Üsküp ki, Yıldırım Beyazid Han diyarıdır / Evladı Fatihana O’nun yadigârıdır.” derken yalnız şair değil, yağız atının üzerinde kılıcını savurarak giden bir akıncıya da benzer. O’na bu heyecan dolu ifadeyi yazdıran “ecdadımız bizde yeniden yaşar” düşüncesidir. Şiirlerin bazısında artist fakat hepsinde şair olan üstad; “ Neslimiz azlaştı, koş bak hizmet et nisvana Türk, / Nesli ati aşkına, gel minnet et canana Türk.” diyen neyzen gibi her şeyden çok Türk ve son derece hassasiyetli bir insandır. Ve O, sözü ses yapan şairi, sesi name yapan bestekârdan kesinlikle ayırmaz; “Ta Budin’den Irak’a, Mısır’a kadar / Feth edilmiş uzak diyarlardan / Vatan üzerine hücesen rüzgâr / Ses getirmiş bütün bahardan / O deha öyle toplamış ki, bizi / Dinlemiş ihtiyar çınardan.” O’nun gözünde Itri, işte böyle duyuşuyla, seslenişiyle her yanı Türk olan bir sanat abidesidir. Yahya Kemal bir musiki şinastır. İsteseydi mükemmel bir besteci de olabilirdi. 1927’de Varşova elçisiyken bakın şair karlı bir gecede Tamburi Cemil Bey’in bir plağını dinlerken nasıl kalbinden geçiriveriyor; “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzaklarda / Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta / Birden bire mesudum işitmek hevesiyle / Gözüm doldu İstanbul’un en özlü sesiyle / Sandım ki, uzaklaştı yağan kar ve karanlık / Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.”

Unutmamak gerekir, olurda bir gün sorarlarsa, doğuda şiiri en güzel yazan abidelerden birisidir Yahya Kemal Beyatlı. Ulaşılması güç zirvelere çıkılmış, Alpler, Himaleyalar keşfedilmiş, lakin Yahya Kemal’in şiirdeki zirvesine ulaşmak belki de daha meşakkatli olmuştur.


AyBurcu 18 DENEME

katreler ayini Güçer Kafa

Şairler… Hani şu ilham kısrağının yağız binicileri… Yelelerinden kıskıvrak yakaladıkları kafiyeleri, mürekkebin efsunuyla zamana nakşeden sevda serdengeçtileri… Toynaklarından kıvılcımlar çıkan atların dörtnala koştuğu… Hayır! Hayır! Uçtuğu demlerin çilekeş idrakçileri… Şairler… Şiir ikliminde zamanı tütsüleyerek, bin hicrân ile sarmalayıp kâğıda emanet bırakan meçhul yolcular… Yol… O’ndan gelip O’na giderken… Dünya hanında bir nefesçik eylenen faniler… Fanilik! Sözün uçup yazının kaldığı yerde, edebilikte ebedileşmek… Şiir bakışların şair gözünde tutuşması… Alevler… Alevleri yağmur damlasından peydâ… Şairler… Mazide taç giyen… Lakin ân ve yarın lisanıyla serkeş… Derbeder adımların menzillerle dargın kaldığı zaman aralıklarına hapsolunmuş yürekler! Forsaların hazin akıbetinden nasiplenmişler tayfası… Dün ile bugün arasına gerilen ipte maharet sergilemekle mükellef canbazlar… Evet… Şairler… Hiçbir kelimeyi beyhude yere


AyBurcu 19

kağıda yazmazlar! Şairler… His divanında dâra çekilen, kahır topraklarına zemherinin en keskin devrinde ekilen ve karanlığın karşına dikilenler… Zaman ve mekan farklılıklarına inat, maneviyat dairesinde bir soydan ve bir boydan gelenler… Fuzuli ile Yahya Kemal’in arasındaki rabıta… Kerkük ve İstanbul’un kardeşliği… Şiir sofrasında dert aşına ekmek bananların hikayesidir terennüm etmeye çalıştığım. Şairler… Köprülerin atıldığı, gemilerin yakıldığı yerde bekleşenler… Çokluklarının sırrını aşikar edercesine bir unvan altında tekleşenler! Istırâb mevsiminin mustarib çiçekleri… Serçe zayıflığında semaya savrulan nefesler… Kırlangıç hüznüyle örgülenmiş figânlar… Şahinlerin sarp kayalara hükmedişinden ilham alıp, fildişi kuleden haykıran dil sahipleri… Fildişi kuleden… Şairi, şairliği değil midir her dem kendine kul eden? Şairler yalnız ölür… Kafiyelerin gözyaşıyla sulanan topraklara koca bir çınar gibi devrilişlerinde, bir başka hüzün saklıdır kuşkusuz… Aşkın süpürdüğü yaprakları ile aralarına bir hazan ilişir usulca… Kızıl guruba dalan hecelerle mırıldanan heybetli bir karanlık gibi… Yalnızlık… Hani şu her dem dilimizden düşmeye hazır bekleyen kelime… İşte yalnızlık, tıpkı yünden bir aba gibi omuzlarında gezinir şairlerin… Kan kusulmuş seher vakitlerine uzanan ıstırapların marifetiyle titreyen dağların denize yürüdüğü yerde başlar hikâyeleri… Ve bitmez sanılan her şey gibi bitmeye mahkûm oluştur kalemlerine ar gelenler… Cinnetten kanatlarıyla cennete gitme telaşını andıran heceler… Sürekli tazyik eden ilhamların altında ezilen geceler… Tarafsız olmak adına bertaraf edilmiş nefesler… Tellerin mızraba zulmünü saklayan nameler eşliğinde girilen saydam kafesler… Hepsini avucunun içinde buruşturduğu son kâğıt parçasına sarmalayıp şiir sarayının eşiğine bırakan adam… Kimdir diye sorsalar… Şair der birileri… Şairler… Çoğul sarf ederiz ya tekildir daima! Çünkü hepsi tek bir okyanusun farklı hacimlerde salınan damlalarıdır. Katreler ayini desek yeridir şiir ve şair üzerine mırıldanmaya…


AyBurcu ŞİİR

endamlı duruşunu götürüyorsun...

A.Vahap Dağkılıç

Sen gittiğinde, neler götürüyorsun bende, farkında mısın.? Miadı dolmuş sevdaların, çarmıha gerildiği yerde, Irgat gülüşlerinde saklı olan, bahtımın garipliğini götürüyorsun.... Sırtımda yokluğunun rüzgarı., sarılmayan ayrılık, Ufkumda göz ardı edilmeyen amellerin bilinci, Seni düşündükçe kahraman, sensiz mağlup benliğim, İsyanda gecelerim.., çıplak şafaklar..., Nisan yağmurlarının özendiği, iç ağlamalarımı götürüyorsun.... Hasretlik., anlımıza sürülen yazgı, korkutulmuş acılar, Beyaz sayfalara çizilen hıçkırıklarım, renk vermiyor, Bana düşen armağan karanlıklar, küsüyor, Aranan yıldızların, gözlerindeki buluntusunu götürüyorsun.... Çocukluk anılarımın masumiyetinde yoksul sevgim, Ay ışığıyla örtülü kabuslarım, görünmüyor uykulara, Kaç nefes kaldı ki sana,... kavuşmalara..., Serin gecelerde birlikte yattığım, koynumdaki tebessümünü götürüyorsun.... Gönül ıstırabıma mesafeli bakışların, Bir tokat gibi iniyor, kanı çekilmiş bulvarlarıma.., Nereye baksam, çekip giden seslerin...., Sen bende, gizemli fotoğrafındaki, üşüyen sokaklarımı götürüyorsun....


AyBurcu 21

Hırpani bir aşık edası, yalınayak, Hayatı kararmış bir ışığa soyunuyor, Damlayan yıldızlara saklanıyor hüznüm, Yürek çeperime vuran, sarı karanfil kırıklığımı götürüyorsun.... Geceler, gözlerimin ödediği bedel, Ağzımda buruk bir tat, solgun odalar, Yitiyor hatıralar, düşüyor yanlarımda gökkuşağı, Sen.., üşüyen nağmelerimdeki, dudak sıcaklığını götürüyorsun.... Bıktıran nazların eşikte.., aynalarda dağılmayan efkar, Aşksız sönük duraklarda, puslu beklemeler, Sen., yaşama yenilmiş kavgamdaki, sağılan umutlarımı götürüyorsun.... Bir hovarda sevda işte benimkisi, ölü zamanlara denk... Sen bende neleri götürüyorsun, biliyor musun.? Ne, kirpiklerinde dökülen, ölümcül ayrılığın soluğu, Ne, mahkum olacağım, görünmeyen acılar, Ne de, sensizliğe başkaldırışım, Sen bende.., Sen bende, sevgili kokusundan avare, sürgündeki gönlümü götürüyorsun.


AyBurcu DENEME

vaktim olmadı

Vaktim olmadı seni sevmeye. Vaktim olmadı her vakit giden trenlerin ardından el sallamaya. Vaktim olmadı sabahları dişlerimi fırçalayıp taze bir öpücük için. Vaktim olmadı geçip giden zamanın içinde tutunmaya. Vaktim olmadı av partilerinde genç köpekler yetiştirip önce oyun sonra ava tecrübesine. Vaktim olmadı seçeneklerimin fazlalığını görmeye. Vaktim olmadı fırsatlar ülkesinden bir boğaz daha eksiltmeye. Vaktim olmadı satırların aralarını doldurmaya, harfler kalabalık fakat anlamlar seyrekti her zaman. Vaktim olmadı düşlerimin düşlerine denk geldiğini görmek için. Ayrı düşlerin insanları olarak yaşadık. Vaktim olmadı düşünmeye ki, anketlerde fikirsiz adam ben oldum daima.

Mustafa Uysal

Vaktim olmadı seninle konuşmaya. Konuşmak özgürlük demiştin ikimiz için de. Oysa ben kelimelerin tutsağı olmak istemiyordum. Vaktim olmadı itiraf etmeye gözlerini gözümün önünde gezdirdiğimi. Kör olsa insan yine anladı hâlbuki. Vaktim olmadı parti kadrolarında tanıdık bir hücre olmaya. Seçmen kaydında 13 karakterlik bir aktörüm, rolümü ezberledim. Vaktim olmadı bir türkülük mesafelerden bir ağıtlık mesafelere gitmeye. Gidenler gitti arayan soranım yok artık. Vaktim olmadı ayetlerden geçen yollara atımı sürmeye… Aslını sorarsan bir atım da olmadı yola sürülecek. Vaktim olmadı ısrarlı bakışlarının altında yatan anlamların kuytusunda duran ateşlerden sigaramı yakmaya. Yağmur yağıyordu, beni anlarsın ve hava da aydınlanmak üzereydi. Vaktim olmadı füzelerin rampaların-


AyBurcu 23

da kâğıttan uçaklara mühürler basmaktan gözlerinden süzülen tuzlu suya zeytin koymaya. Vaktim olmadı melali anlamaya ki, şen şakrak kahkahalarını yüzüme gözüme sürdün her gecemde. Vaktim olmadı kalbimin tenhasında oynayan çocukların oyunlarını bozmaya. O yüzden büyümeye de vaktim olmadı. Vaktim olmadı çiçek ve çelenklerden kortejin arkasından dua yetiştirmek için, gittin ve güzel gittiğini düşünüyorlar. Vaktim olmadı “yoğun” programlarımın ve “yoğun” olaylarımın hatta “yoğun” mesaimin arasından martılara simit atan kızlara sırıtmak için. Küs müyüz,

yalnız mıyız şimdi? Vaktim olmadı dargın adamlarımın ziyalarından aydınlanmaya. Okudular, okudum, okundular, okuyacaklar ve daha okunacaklar… Okuyamayacağız! Vaktim olmadı kendi öz kardeşlerimi sevmekten siz kardeşlerimi sevmeye. Ki sanıyorum cennette karşılaşacağız, o zaman kardeşler olarak hayat bulacağımızı söylüyorsunuz, ben de inanıyorum. Vaktim olmadı almaya, ben sevdim eller aldı. Vatan ki, ağa kızıdır sen sevemezsin ağalar sever! Vaktim olmadı demir tarlalardan hasatlara. Keçilerim, koyunlarım ve ineklerim miri malı yediler, cılız kaldılar.


AyBurcu İKTİBAS

nusret özcan’ın yadigârları*

Suavi Kemal Yazgıç

Sokak Sesleri, Kar Kelebekleri ve Leyla ile Mecnun üç ayrı Nusret Özcan kitabı. Üç ayrı ülke kuruyor Özcan üç kitabında. Üç ayrı “muhayyel” ülke. Bu itiraz edilebilir bir düşünce farkındayım. Sokak Sesleri adlı kitap bir hatıralar, geçmiş, yaşanmış olaylar, gelenekler, alışkanlıkları anlatan bir kitap olduğu için hayali değil gerçeğin ta kendisidir, Kar Kelebekleri ise Sarıkamış Harekatı’nı anlatmaktadır, muhayyel değil tarihi bir olaydır tespitinde bulunulursa buna elbette itiraz edemem. Nusret Özcan’ın en önemli kitabı diyebileceğimiz Sokak Sesleri’nde baş karakter İstanbul şehrinin ta kendisidir. Esasen kitabın ilk bölümünü teşkil eden ve genel havasına da hâkim olan “Mevsimler” bölümü “geçmiş zamanın hikâyesi”nden ziyade “geniş zamanla” anlatılmaktadır. Bu da Özcan’ın zaman tercihini yansıtır. Kitap olmuş ve tamama ermiş, bir zamanlar yaşanmış olaylardan bahsediyor olsa bile, anlatıldığı zamanı tercih edilirken “biten” değil her zaman yaşanan ve yaşanacaklardan bahsetmeye başlamıştır. Sokak Sesleri ile Nusret Özcan bir kâğıt üstünde de olsa üslubu ile bir simülasyon kurmuş ve nostaljisini o akıcı anlatımı, canlı tasvirleri ve renkli insanlarıyla anlatarak üç boyutlu bir dünyayı zihnimizde kurabilmemiz için gerekli her şeyi yapmıştır.

Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları ve Refik Halit Karay’ın Üç Nesil Üç Hayat kitaplarıyla beraber okuyabileceğimiz bir kitap Sokak Sesleri. Özcan’ın kitaplarındaki üslubun esasen anlattığı ile hemhal olduğunu bu kiatptan net olarak okumak mümkün. Zira Özcan, Sokak Sesleri’nde hızla evrilmiş İstanbul’un bir anlamda değişiminin dik bir yokuştan aşağı freni patlamış kamyon süratini yakalamadan önceki son demlerini Walter Benjamin’in “Büyükşehir insanını büyüleyen ilk bakışta değil son bakışta aşktır” sözünü teyit eden bir kıvamda anlatıyor. Yani “değişimden” önceki son kareyi anlatımıyla kâğıt üstünde de olsa “sabitleyor”. Peki, niçin yapıyor bunu? Sokak Sesleri’nde İstanbul’u zaman, mekan ve insan eksenlerinden anlatan Özcan’ın yakaladığı, simülasyonunu kurduğu şey sadece İstanbul değil elbette. Bir şehrin, bir devrin güzelliğinden daha fazlası var bu kitapta. Hatta Nusret Özcan’ın esas mevzusuna bahane olarak, İstanbul’u anlattığı, onu simüle ettiği bile söylenebilir. O da insan. İstanbul’u anlatırken, orada yaşayan insanları, insanlar arasındaki iletişim, dayanışma ve kardeşiliği vurgulmasıdır önemli olan. “Herkes birbiribi severdi, herkes birbirini tanırdı” dediği “bir zamanlarda” insannların “ışıl ışıl” ve birbirlerine daha yakın olduğunu öyle sıcak bir üslupla anlatıyor ki o “bir


AyBurcu 25

zamanları” yaşamayanlara bile sıcaklığı, insaniyeti yansıyor. Bu yüzden de Sokak Sesleri anlattıkları kadar ve belki de daha da fazlasıyla “hissettirdikleriyle” önemli ve değerli bir kitap. Leyla ile Mecnun bundan farklı mı sanki? Klasik edebiyatımızın en çok işlediği, anlatmaya doyamadığı bu güzel aşk hikâyesi Nusret Özcan’ın kalemiyle yeniden hayat bulurken Sokak Sesleri’nde İstanbul için kurulan simülasyon bu sefer de aşk için devreye giriyor. Yani Nusret Özcan’ın bize seyrettirdiği, hissetirdiği ikinci geniş zaman ülkesine de böylece adım atmış oluyoruz. Sokak Sesleri’nden farklı olarak zaman ve mekan bahanesine gerek kalmadan doğrudan insanı, aşk ile anlatan, aşkı da insan ile anlatan bir kitap Leyla ile Mecnun. Nusret Özcan için bu kitapta “aşk” beşeri hallerden sadece biri değil. Tıpkı geleneksel Leyla ve Mecnun’larda olduğu gibi. Fuzuli’ye atıfta bulunarak “kıyl ü kaal” haricinde her şey aşktır ki bu kıyl ü kaalin dışında çok az şey kalmıştır diyebiliriz. Esasen Leyla ile Mecnun’un aşkına engel olan da bu kıyl ü kaaldir. Nusret Özcan ise Kays’ı Mecnun, Leyla’yı Leyla kılan aşkı anlatırken aralarına giren “kıyl ü kaal”i anlatır ve bu esnada “Anne ve babanın çocuğuna olan sevgisi”ni, “şehrin ahalisi”nin dedikodu hırsını, aşkın avam tarafından “ötekileştirme” ve “dışlama”sını canlı ve akıcı bir üslupla hikâye eder.

Buna karşılık Kar Kelebekleri’nde ise tarihte yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıksa da bir tarih kitabı değil edebi bir eserdir. Peki, bu kitabın edebi yönü onun noksanı mıdır? Bence hayır. Tam tersine bu haliyle Kar Kelebekleri’nde tarih kitaplarında yazanlardan çok daha fazlası vardır. Zira tarih kitaplarında kendilerine birer istatistikten fazla yer bulamayan “Mehmetçik” Nusret Özcan’ın kaleminden etiyle kemiğiyle, umutlarıyla düşleriyle birer kahraman olarak karşımıza çıkarlar. Özcan bu kitabıyla “Mehmetçik” deyip geçtiğimiz kahramanları mesela Emin Çavuş, Hüseyin olarak anlatmıştır. Şehit olamamış Gazi Emin Çavuş’un hatıralarında kurgulanan Sarıkamış Seferi, bizde büyük anlatıları, klişeleri tekrar eden hamasetin dışında kaleme alınmış az sayıdaki savaş hikâyesinden biri olması sebebiyle Kar Kelebekleri önemlidir. Hasılı kelâm, rahmetli Nusret Özcan’ın üslubunun gücü, anlattıklarını zihnimizde kurabileceğimiz kıvama getirebilmesine borçludur. Özcan’ın kurduğu üç geniş zaman ülkesi de bunun delili olarak okumayı, tekrar tekrar okunmayı hak eden ve gönülden gönüle kurulmuş iki gizli köprüdür. Eline sağlık Nusret Abi… Allah gani gani rahmet eylesin… * Bu yazı dergibi.com sitesinden alınmıştır.


AyBurcu DERGİ

Ay Vakti 102. Sayı: Yüzyıl Her şeyimizi tükettik, ahde vefamızı unutup, üzerini örttük sözlerimizin. Büyüttüğümüz öfkelerin bir gün dönüp yüzümüze haykırması ne acı. Çaresizliğimizin önünde küçülüp duran ellerimizle hangi kalemi tutacağız şimdi? Hangi sözü bulup da tüketeceğiz, tükenmeden önce? Dosdoğru yolun eğri yolcuları olarak, akl-ı selim ve kalb-i emin olamamanın sancılarıdır yüzümüzdeki çizgiler. Yabancılaşmak mı? Öyle sesli konuştuk ki içimizde, önce kendi kendimizden kaçtık. Bulamıyoruz aradığımızı, çünkü bakmıyoruz hiç aynaya... Ay Vakti yürüyüşüne, hala kulaklarımızda çınlayan Gazze çığlıklarıyla devam ediyor. “Gazze dediğin, çocuklardan bir mezarlık, hece taşları kalem...” adlı şiiriyle Selami Şimşek, “Konusuz” isimli şiiriyle İsa Karaaslan, “Aşk izdiham” isimli şiiriyle, Halil İbrahim Polat, “Ben ve dedem ve ölüm” şiiri isimli şiiriyle de Abdüssamed Bilgili. Gazze gibi volkan olup, patlayın kendi dışınızdaki her şeye! “Can düşer can yeşerir Filiztin”, Necmettin Evci’nin kaleminden iç dünyanızı parçalayan bir deneme... “Direnişi dirilişe çeviren çocuk”, Yunus Emre Tozal, yüzü ahirete, arkası

dünyaya dönük Hanzala’nın şiirlerimize, öykülerimize, kısacası sözümüze karışan haykırışlarına vesile olmuş da sükût çığlıklar bırakmış yastığımızın altına... “Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış” Naz Ferniba’nın içindeki dağda nöbet beklerken mırıldandıkları... Sözün ve varlığın sahibine yaraşır, sebep aramaksızın, özüne doğru özgürce yürümek. Ölçüsüzlüğe meydan okumak, var olmanın özüne inmek, ölçülü olmak ve ölçülü durmak adına, enfes bir yazı sunmuş bizlere Üzeyir Süğümlü; “Düşün ve ölçü”. “Denize sunulan adak”, sayının ilk öyküsü; Cemil Köksal yazdı... “Kapı aralığındaki ışık” ise Serdar Tümüklü’nün kalemine münhasır... “Hattat” Ceyhun Emre Teoman’ın letafet yüklü öykülerinden biri... “Müslümanların terk ettiği aşk” Kevser Topkar Terzioğlu’nun kayıp aşkı bulmak üzerine bir denemesi. “Gitme dedim”, Nursel Sayraç’ın gidenin ardından yollara bıraktığı yağmur damlalarını anlatıyor. Kâh yanaklarınıza yağıyor yağmur okurken, kâh siz yağmur olup akıyorsunuz satırlarda... Şehirler insan ile müşahhas oldu artık. İnsanı şehrinden soruyorlar. Nice


AyBurcu 27

şehirler var, peygamberlere uzanıyor menşei. Erdemli şehirlerimizden olan Şanlıurfa da soyu İbrahim’e dayanan beldelerden. Ancak dünyevîleşen, batılılaşan, şehirleri öyle kuşandı ki evren, buna bizde karşı koyamadık. Önce tarihini soydular şehrin üzerinden, Ortaçağ karanlık Avrupa’sının libasını geçirdiler üzerine, budur artık idolün dediler. Yetmedi bir Paris heykeli diktiler hayallerimize, Mekke yolları aşılmaz sanıldı... “Erdemli şehir Urfa”yı Eyyüp Azlal’ın kaleminden okuyun. Ermeni tarihine ışık tutan Aynur Yavuz, bu topraklara ait olan Ermenilerin, Ermeni harfleri ile yazılmış, fakat metni Türkçe olan yazılardan hareketle bir inceleme kaleme almış. Bir Ermeni paşası olup, aynı zamanda bu edebî türü eserlerine yansıtmış olan Hovsep Vartanyan’ın hayatından kesitler sunuyor. Osmanlı döneminde de ismi sıkça anılan, tanın-

maya şayan bir üstad Vartanyan... “Aşktan hareketle bir devrin hikâyesi” okunmaya değer. Sözlü edebiyatın ilklerinden olan masal, her ne kadar çocukların dünyasına matuf gibi görünse de, gün geçtikçe ‘çocuğum sana söylüyorum büyüğüm sen anla’ mantığına bürünüp“ realist bir görev edinmiştir edebiyat dünyasında. İçinde anneanne ve dede profillerini de barındıran büyük aile biçimini şekillendiren masallar, ninesiz ve dedesiz kaldı ne yazık ki. Bundan mülhem “Çocukların kalbinde çiçek açmak”ı Behçet Yani yazdı. İlk bakışta birbirilerinden bağımsız gibi duran edebiyat ve sosyolojiyi ortak noktalarda buluşturan M. Aşır Karabacak, “Edebiyat sosyolojisinin imkânı ve unsurları” başlığı altında, iki kavram arasındaki kuramsal karmaşayı irdeliyor. Edebiyat sosyolojisinin imkânı, Edebiyat sosyolojisinin teknik unsurları, Edebiyat sosyolojisine etki eden faktörler, yazının ara başlıkları... Tanzimat dönemi edebiyatına sık sık konu edilmiş köylünün, romanlara yansımış karakteristiğini iki farklı perspektiften hareketle ele alan Ercan Köksal, Yakup Kadri’nin Yaban ve Necip Fazıl’ın Tohum romanlarından yol alarak önemli bir yazı sunuyor bizlere; “Yaban ve tohum ekseninde aydın ve köylüye bakış.” Son sayfalarda “Dağa karşı durmak” başlığına iliştirdiği eğitsel, içsel ve samimiyetle şekillenmiş denemesiyle Şeref Akbaba’yı okuyoruz. Ve Şiraze katlı mektuplarından bir sayfayı daha aralıyor; Saklı mektuplar XXXXVIII.


AyBurcu 28

“benim arzum, başkalarının bir kitapta anlattıkları şeyi on cümlede anlatmaktır.” Nietzsche


ayburcu_mart2009_sayı1