Issuu on Google+

. Sıcak bir Amed yazında İzmit’in Gölcük ilçesine akraba ziyaretine ailesiyle gider Azad. Yolculuk esnasında ufak ufak hastalık belirtileri kendini gösterir ve Gölcük’e vardıktan 1-2 gün sonra nöbetler halinde yüksek ateş ve titremeler başlar. Hemen doktora götürülür Azad. Gölcük Devlet Hastanesinde muayene olan Azad’a doktor tarafından bir tedavi uygulanır, ilaçlar verilir. Fakat ilerleyen günlerde ilaçların hiçbir etkisinin olmadığı aksine Azad’ın durumunun kötüleştiği gözlenir. Tekrar doktorun kapısını çalar aile fakat doktorun Azad’ın durumuyla ilgili hiçbir fikri yoktur. Tekrar aynı tedavi, aynı ilaçlar üzerine tavsiyelerde bulunmaya başlayınca bu hastalığın belirtilerine çok da yabancı olmayan Azad’ın babası araya girer; hocam der, siz daha iyi bilirsiniz ama bu çocuk ‘sıtma’ olmasın! ‘Baba’nın bu sorusu üzerine doktor; ‘Siz nereden geldiniz’ diye sorar. Baba Diyarbakır deyince doktor sıtma teşhisini koyar ve Azad’ın tedavi süreci başlar. Ki iyileşmesi de çok uzun sürmez. Bu olayın ardından geçen yıllarda Azad’ın bir kuzeni Hemşirelik okuluna yerleşir. Dersin birinde hoca sıtma ile ilgili bilgi verirken şöyle der; ‘bu hastalık bölgemizde görülen bir hastalık değildir, son olarak Diyarbakır’dan gelen bir çocukta görülmüştür’ İşte Azad’ın teninde bir ‘anofel’ ile imgeleşen bu hastalık esasında ‘Kürt’ sorununun ta kendisidir. Tarihin karanlık bataklıklarına mahkum edilmek istenen bir halkın bedeninde uyanan yüksek ateş bugün bu ülkede terör olarak ilan ediliyor. Azad’da haliyle terörist. Ve ülkenin batısı doğusundan bi haber aynı tedavi yöntemlerini 30 yıldır tekrarlıyor. Sorun da git gide derinleşiyor. Görüldüğü üzere doğru teşhis çözümü getiriyor. Çözüme kavuşturulan hastalıklar zamanla birer deneyim haline geliyor. Yani insanlığa ders oluyor. Yeter ki esas çözümün ‘bataklığı’ kurutmaktan geçtiğinin farkına varalım. Sonra insanlık kazanacak, tarih kitaplarına gururla bir sayfa eklenecek. Aşitî diye, Barış diye. Yok aynı tedavide ısrar edilecekse bilinsin ki Sıtma, sadece 1934’te eski adıyla Seylan şimdiki adıyla Sri Lanka’da 100.000 kişinin ölümüne yol açtı.

avam

“Hakikât pratik olarak kullanılan hakların sonuncusundan ibarettir.” - Veselovski

ahap

f an zin

emek

biçilemez biçilemez

ürünüdür

facebook/avamfanzin twitter/avamfanzin avamfanzin.com avamfanzin@gmail.com

1 23

5 4

11 13 9 7 6 8 10 12 14

151617

19 21 18 20

27

28

22

23

24

30 29

32 31 333435

40 41 43 45 44 42

25 26 37

39 38 36

SITMA Yıl 1994. Amed’î bir çocuğun hikayesidir bu

kasım

keme

Kahramanımız Martı Jonathan bir gün hiç hesapta yokken kendini dener ve daha yüksek uçmak ister.Sürüden gizli, gecesini gündüzüne katıp ,çalışır.Her gün kendisinden daha fazlasını bekler.Bunu kendine göre ; “sırf uçmak istediğim için uçuyorum”, “bir martının sınırlarını zorluyorum” gibi felsefemsi bir temele dayandırıp ilerde “ ulan Jonathan çok yüksekten uçuyorsun,marjinal takılıp bir de bunu postmodern bir felsefeye oturtup iki takla attın diye kendini bir bok sanıyorsun” diyenlere karşı alıyor gardını.Çocuklarımıza Secret(büyük sır),Çekim yasası,Ferrarisini Satan Bilge ve MARTI JONATHAN LİVİNGSTON gibi kitaplar okutup liselere giriş sınavında daha çok puan alsın komşu ve yakın çevrede en iyi liseye giren çocuk olsun diye yapmadığımız maskaralık kalmıyor. Rekabet olgusu hayvan doğasının olmazsa olmazı iken ; insanı hayvandan ayıran, yaşamayı sadece bir araç olarak kullanan,eylem ve düşünece sınırlarını çizen topluma ve onu var eden diğer tüm bileşenlere ve onun gücüne olan yabancılaşmasıdır.İnsan doğası gereği “sahiplik ve özel mülkiyet” duygusu olmadan paylaşmak zorundadır,tarih öncesi çağdan önce daha doğrusu paranın icadından , yani mertlik bozulmadan önce dayanışma ve paylaşmaya atfedilen o muazzam ve kutsal anlam her ayın onbeşinde eksile eksile nerdeyse kalmamıştır.Lakin emeğin piyasalaştırılmasından sonra rekabet ve hep daha fazlaya olan aşk ve insanların: “arkadaş bu ben değilim,kendimden geçmiş,mest olumuşuz be!***” tribi kişisel gelişim uzmanı diye bir meslek bile yaratmıştır.Meta,para,değer gibi esrarengiz olguların insanoğluna yıllardan beridir; hep o gözle görülmeyen ama içinde vazgeçilmez bir fizikötesi olgu taşıyan bu ciciş kavramlar aslında sanılan kadar gizemli ve hoş şeyler değildir.Yazının devamında bu önermeye hak vererek ilerleyeceğiz.Alın size okuyucuya taahhüt veren -bedava- bir kişisel gelişim yazısı daha!!! Nerde kalmıştık ? Para,meta yabancılaşma falan diyorduk en son.Bazısı bu olayı ekonomi politiği adını verdikleri pozitif bilimin araştırma konusu yapmaya çalışsalar da akıl ve mantıktan uzak bir olgunun akla ve mantığa yakın eleştri ve yorumunu yapmak çok da olası değildir,hatta imkansızdır.Karl Marx anlatamadı derdini yıllarca ve inanır mısınız bu konuyu anlatmaktan sigaraya başladı en sonunda. Martı Jonathan aslında ; mortgage kredisi ile ev alan özel bir şirkette çalışan ve patronunun ona sürekli verdiği gazla güne hergün yeni bir umutla başlayan ama tek gayesi bir an önce kredi borcunu kapatmak olan,sürekli işe aynı yollardan giden,hergün aynı küfrü eden ,sosyal olarak değişmeyen bir devinim içerisinde yaşayan ülke popülasyonun “çoğunluğu”dur.

sayıbeş

47

46

48

49

50 51 52 53 54 55 56

57 58 59 60

ikibinoniki

Martı Jonathan Livingston* – Kişisel Gelişim** – Karl Marx ve Evraka!

paha

a v am

avamfanzinavamfanzin avamfanzinavamfanzin

...


avamfanzinavamfanzin avamfanzinavamfanzin

avamfanzinavamfanzin avamfanzinavamfanzin xwe nasin

Babama ve yarım kalmış muhabbetimize… Merhaba Canım Oğlum, Seni ne kadar çok özlediğimi söylemeden başlamak olmuyor yazmaya. Mektuplar özlemleri anlatmıyor mu zaten? Zarfların içine pusmuş duygulardır mektuplar unutma. Bana her hafta yazmayı ise hiç hiç unutma canım oğlum. Son yazdıklarını okudum. Karnenin hepsi iyi notlarmış. Seni tebrik ediyorum. Senle gurur duyuyorum, hep böyle devam et; et ki ben burada rahat olayım, annen ise başı dik. Kardeşinle çok atışıyormuşsun. Lütfen bundan vazgeç. Birbirinize destek olun ve güzel vakitler geçirme gayretinde olun hep. Yaşamak gayret etmektir kralım. Mücadele ettikçe yaşarsın. Sonbaharda sararmış yaprakların hüznünü düşündü mü hiç? Sararmak değil, dalından düşüp kaçamaktır ölüm onlar için. Kaybediş ağacın gövdesinden rüzgara emanet etmektir yaşamı, vazgeçmektir. Vazgeçme oğlum, neyi istiyorsan vazgeçme. Güzel şeyler için savaş. Gerektiği zaman aşkın için , gerektiği zaman bir halkın ezgileri ruhlara dokunsun diye… Şarkılar için savaş. Ağlıyormuşsun geceleri , gözyaşın için savaş.Biz kaderi zalimlere ipoteklenmiş bir halkın evlatlarıyız.Savaşmak gözümüzdeki çapaktır bizim için.Gün ışıdığında bizi kire bulayan bir mecburiyettir.Çapağıyla barışık güneşe bakan gözlerdir halkımızın gözleri.Öncelikli savaşın da senle olsun oğlum,kendinle dövüş.Küfürlerinin içindeki masumiyet,tebessümündeki nefrettir seni sen yapan.Kendini alt etmelisin. Gelgelelim asıl meselemize. Benim için endişe etmene gerek yok. Baban artık bir birey,bir erkek değildir.Baban kırk gündür açtır çünkü ben doğa için, kadın için, emek için, halkımız için bir mısra oldum.Geçmişte can veren ve şu an açlık grevindeki arkadaşlarımızla beraber bir şiir yazıyoruz biz. Şairin ne demek istediği yüzyıllardandır belli bizim şiirimizde. Ahengini vicdanlarımızdan alır bu şiir. Ve uçsuz bucaksızdır mısraları. Bir cumartesi günü kaybedilen evlatlara yakılan ağıtların bittiği gün biter bu şiir. Yemediğimiz yemek, içmediğimiz çaydır oğlum. Ama karşı durduğumuz çorbaların üstüne çöreklenmiş sineklerdir. Açlık grevi zor geçiyor tabi ki de. Çay içmemek en ağırı hele. Basit hareketleri yapmakta zorlanmaya başladım. Hafif titremelerim var. Rüyalarımda ister istemez gördüğüm yemekler oluyor doğrusu. Dün gece de gördüm böyle bir şey. Buradan sağ salim çıkarsam senle ciğer yiyelim sabahın beşinde, hatırlat bana. Közlenmiş biberlere ve etlere gülümseyelim, bu günlerimizi hatırlayarak. Küçümseyelim onları. Bütün ihtiyaçların, zevklerin hatta olmazsa olmaz her şeyin onurlu bir şiyar uğruna bir kenara itilebileceğini anlatalım ciğerciye,ne dersin?Korkma canım benim. Benim yaptığım şey, ciğerciye anlatacağımızdır.Espriler bir kenara, ben aç değilim oğlum.Karnım guruldamıyor.Ben susuz değilim.Bizim tek bir açlığımız var: biz özgürlüğe açız. Beni anla lütfen! Söylediklerimi iyi düşün, annen ve kardeşine iyi bak. Koca bir delikanlısın sen. Bana mektup yazmayı sakın ihmal etme.Sizi çok seviyorum ve özlüyorum.Hoşçakalın!

Heger mirov xwe nas neke pirsgireka xwe jî nasnake .Xwe nasîn tiştek wisa hêsan jî nîne ha yani mirov nikare bêje edî ez xwe nas dikim, ez çi me wê ev bibim filan û bêvan.. Mixabin mirovahî di bin pergalekî qirêjî ,birandox û nêr de ye. Ji ber vê ji dayikbûnê heta mirinê mirov her çi be jin be, mêr be ,biçûk be qet ferq nake nasname,di her dewrê jiyanê de bi pergalê ve bişer e .Ji aliyê din ve pisgirêka ekolojîk jî ne mijarekî ji vê cudatir e.Bandora bi taybetî li ser jinê, giştî li ser mirovahiyê ev bandor e ku ya mirov li ser perê darê dike an jî gula ku em di guldankê de diçînin tê heman manê : Desthilatî. Heger mirov xwe ne nase wê nizanibe ka li hemberî jiyanê desthilatdar e an nîne ,tew li ser remana xwe ,li ser bedena xwe heman desthilatdariyê dike yan nake. Pirsgirêk jî piştî vê fêmkirinê tê holê, di heman demê de kesayetiya azad jî ..Vêca êdî du kesayetî wê bi şer bin .Ji aliyekî a kevn ji aliyekî din ve a ku xwe ji qirêjiya pergalê difilitîne û ji nû ve dizê.. Di vê xalê de serketina ‘nû’ yî an jî ya kevn li gorî mirov diguhere . Belê, piştî me pirsgirêk kifşe kir êdî pêngava duyêmîn dest pê dike : Têkoşîn. Têkoşîna mirov bi xwe re dike tiştek giring e.Tew ji çawan rondik dikevin , dil roj bi roj disoje û dibe xwelî ,mirov ji qedeman dikeve filan û bêvan. Tiştê ku tê herifandin nebe guherineke nû vê gavê birandox dest pê dike..Bêhêzî wê bibe cinavirekî desthilatdar , roj bi roj wê jiyanê bixve û xelas bike. Lê belê destpêk jî dawî jî di destê me, hizirên me, daxwazên me de ye. ‘Ger daxwaz hebe bi temamî gerdûn wê bi me re dostanî û piştevaniya bike’.Tenê mirov guherîn-veguherînê bixwaze bes e. Kesê/a ku nikare bi kesayetiyeke azad bijî , li pişt de bi hezaran artêş hebin dîsa jî ji kesê/a ku li ser darê dinyayê bi tenê, xwe ji desthilatiyê difilitine bi hêztir nîne, dilopekî avê ye, gilkekî binê pêlavê ye komikeke xwelî yê ye… Çend xweliyên gunda li serê wî ye! Hun dikarin mînakên xirabtir jî bidin. Mirov di vê mijarê de hem astengiya xwe ye hem jî xelasiya xwe ye.. Gelo hûn qet rastî kesên ku ji xweguhertinê ditirsin re rast hatine? Yanî tu kes nebe jî mirov bi xwe, piçekê li hundirê xwe binêre wê rastî mirovekî tirsonek vere. Em, bi xwe(ew), ez, hun…Di hundirê me hemûyan de teqez kesekî tirsonek niha heye, îca ka ji çi ditirse, çima ditirse. Carna em gelek bûyerên ku tekili û bandora wan li ser me heyî diavên binehişiya xwe û dixwazin wan ji bîr bikin, kêm jî be ji me dûr bikevin xwe bixapînin niza’m çi..Jixwe psikolojiya pergalê jî li ser vê bêhêziya îradeya me xwe dide jiyîn.Yanî gotina min ev e ku, ez dibêjim psikolog ne dermnê mirov e, derewekî mezin e kê çi dibêje bila bêje. Ez ji ku derê hatim psikologan vê jî nizanim. Dibe binhişiya min jî li ser heqê psikologan gelek paqij nebe! Yanî desthilatiya tirsê piştî pirbûna tirsên mirov, tirs jî piştî sinorên em li der dora aqil û remanên xwe divehînin destpêdike, xwe dikin êsîrê/a xwe, êsîra/e qelsî û kurmên xwe. Jiyana bi kurman re tê jiyîn, jiyaneke dîl e, acizker e, bê kefş e ne xwezayî ye. Ev jî derdikeve riya desthilatiya mirov î ku ya li ser xwe dike.

NOT: Annen söyledi; bu aralar çok zayıflamışsın. Yemene içmene dikkat et! 22.10.2012 DİYARBAKIR E TİPİ KAPALI CEZAEVİ Yazarın notu: Bu mektup gerçeğin kurgulandığı bir mektuptur.

2

"günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir." - Michel Foucault

Bila di hundirê me de her tim şer hebin, kevn û nû yî her tim bidin şer. Heger mirov ji vuguherînê netirse ji vî şerî jî natirse, ji xwe jî natirse. Ji lew re ewilî em ê pergalê bi vî şerî ve ji hundirê xwe derxînin û bikujin hêdî hêdî. Sîstem, em çiqas bi wê re bijîn ev e, kesayetiya azad û ne bindest jî roj bi roj ji desthilatiyê dûrketin e. Şerê we bi xêr be, çetîn be li ser xêrê be. "Ne mutlu o yoksullara ki öteki dünya onlarındır, er ya da geç bu dünya da onların olacaktır." - F. Engels

7


avamfanzinavamfanzin avamfanzinavamfanzin Cennet, Marmara, Araf Satan ve doymayan Devletlünün adıyla, 1- Sat, Rec, Tay, Erd. 2- (Bu,) bir haykırıştır ki, onunla uyanman ve haykıranlara bir öğüt olman için sana bildirildi. 3- Onlar ki, bir şeyin doğaya aitliğinden bihaberdiler. 4- Biz nicelerini yıkıma uğrattık. (Onlar) geceleri gizli anlaşmalar yaparlarken ya da gündüzün koltuklarına mabatlarını yayarlarken; geceleri ellerine dokunduğunu eriten sulardan(asit) döktük, gündüzün koltuklarına zehirli dikenler koyduk. 5- Zorlu azabımız onlara gelince yakarabildikleri, ''Çayda radyasyon yok, bakın ben de içiyorum.'' demelerinden başka olmadı. 6- Andolsun, doğayı umursamayanlara soracağız ve doğaya da elbette soracağız. 7- O gün tartı halktır. 8- Andolsun, biz denize haykırdık, sonra size, sonra denize: ''Göster bize yüzünü ey koca deniz!'' 35 yıl öncesine nazaran 124 balık türünden yalnızca 4-5 tanesini suretinde gösterdi. 9- Biz dedik ki: ‹'Neden diğer onlarcasını bizden esirgersin?'' 10- O da: ‹'Siz, bana ve ailemin diğer üyeleri olan amcam Kara'ya, halam Ak'a ve kardeşim Ege'ye zulmettiniz. Yuvama, anama, Anadolu'ya etmediğiniz kötülüğü komadınız. Ben de sizi nimetlerimden esirgerim, anam da, halam da, amcam da, kardeşim de.'' 11- Dedik: ‹'Biz, sana ve ailene bir şey yapmadık. Sanayi atıklarını biz dökmedik tertemiz sulara, petrol gemilerini yıllarca biz geçirmedik, santralları biz yapmadık; elektriği kullandık, ama böyle olsun istemedik.'' 12- Hiddetlendi, dalgalarını vurdu sahil boyunca: ‹'Sustunuz! Sattılar aldınız, verdiler harcadınız! Şimdi bana gelip de bu zırvalardan bahsetmeyin. Şimdilik nimetlerimden esirgiyorum sizi; gün gelecek, sırtımda taşımaktan da vazgeçeceğim. Anam, Anadolu'm da artık epeyce yaşlandı. Sizin nazınızı çekemez artık.'' 13- Dedik: ‹'Anan için üzgünüz. Anan, anamızdır. Ama ne yazık ki, o parazitleri ananın temiz teninden sökmek bize çok gelir.'' 14- Hiddeti arttı, dalgaları birkaç metreyi buldu: ‹'Anam verdi size ekmeği! Bizim gibi aileye dahi nedir bu ihanetiniz? El ele verdik sizin için çalıştık.'' 15- Dedik: ‹'Ey Marmara! Dediklerin içimizde bir yaradır; sözlerin dilimizde tutuşur, hareket olur.'' 16- Yüzeyi düzgün ütülenmiş bir çarşaf gibi: ‹'Siz de (onlar gibi) birer insansınız. Güvenmek zor gelir. Anlasınlar ki, dilinizden dökülenler, kaleminizden çıkan mürekkebin, sayfanın namusuna getirdiği halel, benim kelamımdır.'' 17- Andolsun ki, Marmara'nın dedikleri zihnimimizi esir aldı. 18- Öyle bir esarettir, hakikati bulmanın verdiği hazla geçirilen bir esaret. 19- Ey Suskun! Marmara'nın kelamı elinde tuttuğundur, Anadolu'da yürüyenlerin adımları, dozerlere siper olanların göğsü. 20- O kelam ki, doğanın hakikatidir.

avamfanzinavamfanzin avamfanzinavamfanzin İnsanlık adına önyargıların kurtul Herkes genellemeler yapar, hatta çoğumuzun hayatı doğduğumuz günden bu yana öğrendiğimiz ve doğru addettiğimiz genellemelerle şekillenir: “Kadınlar iyi şoför değildir”, “Erkekler kadınlardan daha zekidir”, “Eşcinseller doyumsuzdur”, “Transeksüeller şiddet eğilimlidir”, “Çingeneler hırsızdır”. Beyaz-siyah, kadın-erkek, Türk-Kürt, Müslüman-Yahudi, Sünni-Alevi, zengin-fakir… Uzayıp giden bu ikiliklerin gölgesinde öteki olmayan var mıdır hayatında? Peki, nedir bu bir topluluğa ait insanları birmiş gibi görme halinin temelinde yatan neden? Çoğu insanın tartışılmaz ve su götürmez gerçekler olarak kabul ettiği bu inançlar kişinin karşılaştığı insanın bir özelliğine bakarak onu etiketlemesine sebep olur. İşte bu etiketlemeler önyargılarımızın sonucudur. Önyargılar ortak bir niteliği bünyesinde barındıran bir insan topluluğu hakkındaki düşünce kalıplarımızdır. Bu önyargılar o topluluğa ait gerçek kabul ettiğimiz bazı kalıp yargıların gelişmesine neden olur ve o gruba ait olduğunu düşündüğümüz kişileri tanımlayabilmek için elimizdeki bu referansları kullanırız. Ancak elbette ki bu referanslar o gruba dahil olan kişinin özelliklerini temsil etmez.[1] Bu kalıp yargılar olumlu da olsa olumsuz da olsa önyargı beslediğimiz grubu homojen bir bütünmüş gibi algılamamıza, ayrı bireylerden oluştuğunu göz ardı etmemize ve farklılıklarını görmezden gelmemize neden olur. Bu genellemelerden nasibini en çok alan grupların başında da eşcinseller gelir. Eşcinselliğe dair kalıp yargıların kurgulanması ve o gruba dahil insanlara homojen bir grupmuş gibi yaklaşılmasının temelinde biyolojik cinsiyetler üzerine kurulu toplumsal cinsiyet rolleri yatmaktadır. Bu toplumsal cinsiyet sistemi heteroseksüelliğin “normal” ve tek cinsel yönelim olarak görüldüğü, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edildiği ve insanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılması gerektiğini iddia eden inançlar, düşünceler ve normlar bütünüdür. Cinsel ilişkilerin/evliliklerin de sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu kabul eden bir kavramdır.[2] Toplumsal cinsiyet kadın ve erkeğe uygun roller biçerken aynı zamanda en doğal olan ve “normal” olan ilişkinin de kadın ile erkek arasında olduğunun altını çizer ve sınırlarını çok keskin biçimde belirler. İşte bu heteroseksizmin belirlediği sınırların dışına çıkan eşcinsel erkekler ve kadınlar da biyolojik olarak dahil oldukları grubun değil karşı cinsiyet grubunun toplumsal cinsiyet rolleri ile özdeşleştirilirler. Zaten toplumsal cinsiyet düzeni cinsel yönelime müdahale etmek zorundadır, çünkü toplumsal cinsiyet kimliklerinin ve asıl önemlisi de “erkekliğin” korunması gerekmektedir. “Erkek; tohum veren, doğurtan, aktif olan taraf olmaktan feragat etmemelidir. Şayet “pasif” ise, o zaman da kadınsılaştırılmalıdır ki erkeklik sarsılmasın.”[3] Uygun erkek davranışı/yönelimi “erkeksi” olmak ve kadınlarla sevişmek, uygun kadın davranışı/yönelimi “kadınsı” olmak ve erkeklerle sevişmek olduğu için gerek kadın gerekse erkek eşcinsellere sahip oldukları biyolojik cinsiyetler üzerinden değil ilgi duydukları karşı cinsiyete bakılarak toplumsal cinsiyet rolleri atfedilir. Dolayısıyla eşcinsel olunduğunda toplumsal cinsiyet de değişmelidir: Geyler kadın toplumsal cinsiyetine bürünmelidir, lezbiyenlerse erkek toplumsal cinsiyetine.[4] Oysa ki bu da hayatımızın sıradan genellemelerinden birisidir. Çünkü cinsel eğilimi hemcinsine doğru olan kişi illa ki karşı cinsin rollerine bürünmek zorunda değildir. Öte yandan bir erkeğin yumuşak konuşuyor olması ya da bir kadının sert tavırlara sahip olması onun eşcinsel olacağı anlamına gelmemektedir. Yani eşcinsellere dair geliştirilen bu kalıp yargılar yalnızca eşcinsellerin değil, davranış ve tutumları toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıkan heteroseksüellerin de hayatını zorlaştırmaktadır. Belirli rol ve duygulanımları belirli biyolojik cinsiyetlerle ilişkilendirmek bir bakıma kendimizi duvarlarını biyolojik cinsiyetimizin oluşturduğu hapishanelere tıkmak anlamına gelir. Bu yüzden toplumsal cinsiyet rollerine dair bu kalıp yargılardan kurtulmak yalnızca eşcinsellerin değil tüm insanlığın kurtuluşu olacaktır.

[1] Başar, K., Nİl, M. Ş., & Kaptan, S. (2010). Eşcinsellikle İlgli Yaygın Yanlışlar, Bilimsel Doğrular . Homofobi Kimin Meselesi (s. 73) [2] Aşan, E. (Dü.). (2008, Nisan). www.feminisite.net. adresinden alınmıştır. [3] Acar, G. S. (2009). A.g.e. s. 153. [4] Acar, G. S. (2009). Heteroseksizm: Patriyarkanın en güçlü dayanağı. Anti Homofobi Kitabı. Kaos GL. s. 152.

6

“Doğaya ancak boyun eğilerek hükmedilebilir” - Francis Bacon

“Belirleyici olan nereye bakildigi degil ,nereden bakildigidir“ - P. Carden

3


avamfanzinavamfanzin avamfanzin avamfanzin Her hakikat dilde, kendi meskeninde, kendi atalarının sarayında barınır ... Mehmed UZUN

VATANSIZ MASAL

avamfanzinavamfanzin avamfanzin avamfanzin her şey tan ağarırken hıncın gölgeli balkonundan güneşi selamlamamak için kaçıyorum gövdemin üzerine basıp

Koca bir halkın serzenişi..! tarihin,toprağın ve tüm insanlığın yitimine… Tarihin bir diliminde,dünyanın bir sınırında yani bir kısım topraklarında bazı insanlar yaşamışlar.Bunlar ‘’halk’’mışlar. Kendi aralarında konuştukları dilleri,kelimeleri,cümleleri;bu dille beslenen edebiyatları,mesnevileri,destanları şarkıları varmış.Yanık ağıtlar söylenirmiş bu dille.Kaftan giyen güzel kızlar,şal u şepik giyen oğulları varmış.Gelgelelim bu insanların bir x veya y devleti yokmuş, veya devletin organları ; kalbi beyni bağırsakları…Hal böyle olunca gelen deşmiş toprakları,giden yakmış ormanları.

ellerini büküp kollarımın,zannın lekelerini silip,delil yakarak. ruhunu şeytana satmaya inanmıyorum karşılığında verecek boynuzları var yalnız ve yalnız o,bana kızgın kaçak,benim kaçtığım yolun ortasından kaçacak. buğday torbaları ve peşin ödenmiş şarap çömlekleri arasında bana da yer açın,geçmişteki hinliklerim adına sığınacak rıhtımda bir kavga ve kan izleri veririm kaptan,karşılık ve düşmanlık ekerim zihninizin yaprakları arasına

Tarih yok etmiş dağı,taşı,toprağı,insanı.Yıllar yılı böyle geçmiş.Ta sonraları yani Tarihin şimdiki dilimlerinde yine konuşulur olurmuş bazı bazı,bu yitirilen canlar.Mesela Ehmedê Xanî varmış bu dilin edebiyatçısı,bilgini.Gazetecinin biri,başka dilde yayınını yapmış da söyleyemezmiş adını;’’ahmede hani’’ ya da ‘’dani’’ dermiş.Ya da coğrafyanın komşu şehirlerinden birinde yaşayan bir gence düşmüş koca ‘mêm’ i canlandırmak. ‘’ Amed olsa ne olur,Diyarbakır olsa ne olur? ‘’ dermiş bir adam. Kendi dilleri medeniyet dili(!) değilmiş ki canım,ne diye konuşsunlarmış ‘’asıl medeniyet dili’’ dururken. Ölümler de kolay olurmuş bu sınırlarda.Mesela otuz beş can yok olurmuş.Ama öldürmemezlikten gelirlermiş birileri.Nice düşünür bir gece ansızın arkadan gebertilebiliyormuş,yarın hiçbir şey olmayacakmış gibi. İşte böyle geçmiş,dilsiz,gözsüz,kulaksız bir coğrafyaymış bizimkisi.Böyle böyle Bir Kûrd(istan) yok olmuş bir varmış.. karikatürist carlos latuff kaleminden. uludere katliamından sonra ağzından kan akan erdoğan tasviri ve kürt çocuklarını, polis ve tmk...

4

Kürt tutsakların açlıkla imtihanı 60“ncı gününe giriyor,onların yalnız bedenleri var,sesleri sensin,konuş,bağır,ses ol!

kaçmak sürgünlere hastır ve korkmak sarılmaların en parıldak cüssesinin altında saklıdır savaşan ben değilim gözlerime baksanıza kanın,inanın,kandırılacak bir tek denizcilerdir çünkü çünkü yalnızlığın ortasında filizlenir serüvenleri,yosunların arasında..

bakın ve toprağın bereketini görün diğerleri sizin anneniz üstünde ayaklarımın sertliğini kudretini görün ellerinize bakıp beni,çıkarın ayinlerle bedeninizden,dualarınızla ruhunuzdan taş atın,kanatın kandan kurulu tahtımın üzerindeki beni beni orada bulun ve kovalayın ardımdan. savaş meydanında kılıçlar konuşur yalnız ve satılmaz ruh karşı siperdeki adama

inanmıyorum kovulduğum günden bu yana ırmaklar bahçesinden ticaretinize ve defter sayfalarınıza kaçıyorum, ve kaçarak kazanacağım savaşı siz,aklımı kuşanırken birbirinize karşı… “bir devlet hapishanelerinden anlaşılır“ - Leo Tolstoy

5


AvamFanzin--5