Page 1

k u t l u

k a l e m

15,03,2012 Sayı 2

Yükselmeyi bekleyen "TURAN" bayrağına sevdalı din-i "İSLAM"a saygılı "TÜRK MİLLETİ"ne aşık bir gençliğin kaleminden

Nevruz Bayramı

Nevruz Türk bayramıdır ve Dünya yıkılıncaya dek Türkler tarafından coşkuyla kutlanacaktır. Tanrı, Tanrı Dağı kadar Türk olan Nevruz bayramınıza kut versin. Devamı Sayfa 2'de

Okuyun ve Düşünün

Kurt isimli romanı okudunuz mu? Okumadıysanız, bence hemen alin ve okuyun. “Dün ne oldu, bugün ne değişti, yarın ne olacak?” diye bir düşünün. Kitabin yazarı Değerli Yazarımız ve Sanatçımız Sayın Ahmet Şafak’ın dediği gibi yazılanları nereye koyacağınızıa kendiniz karar verin. Devamı Sayfa 2'de

Sadri Maksudi Arsal “Milletin istiklâlini tehdit eden bir harpte, hatta herhangi bir sahada milletin büyük bir menfaati uğrunda kendisini feda eden veya feda etmeye hazır olan şahıs, milli kahramandır.” Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal

Devamı Sayfa 2'de

Bu dergide bulunan tüm yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. İzinsiz hiç bir amaçla çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.

Tüm Hakları Saklıdır.

Bu yazımızda "Türk millîyetçiliğinin babası" olarak bilinen yazarımız Ziya GÖKALP'in hayatını kaleme aldık. Toplumsal modeli, Emile Durkheim'in teorik temellerini kurduğu "dayanışmacılık" temelinde şekillenen. Bireyi temel alan liberalizm ve kapitalist toplumun sınıf mücadelesiyle yıkılarak sınıfsız toplumun kurulmasını hedefleyen Marksizm'e karşı; sınıfsal ayrımları değil mesleki ayrımları gören, mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden, meslek örgütlerinin dayanışmasıyla toplumsal huzurun kurulabileceğini savunan solidarizmde karar kılan Ziya GÖKALP'in hayatını mutlaka okuyun. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. "Türkçülük" düşüncesini sistemleştirdir. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı. Ziya Gökalp önce Türkiye Türkçülüğü sonrasında Oğuzculuk daha sonra ise Turancılık fikirlerinin destekçisidir. Hocalı Katliamı, Karabağ Savaşı sırasında 26 Şubat 1 992 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti'nın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaşanan ve Azeri sivillerin Ermeniler tarafından toplu şekilde katledilmesi olayı.Azerbaycan şeklinde adlandırılırken, Cumhuriyeti'nin resmî Ermenistan tarafından Hocalı açıklamasına göre saldırıda hadisesi gibi terimlerle ifade edilir. 1 06'sı kadın, 83'ü çocuk olmak İnsan Hakları İzleme Örgütü olayı üzere toplam 61 3 Azeri vatandışı Dağlık Karabağ Savaşı içerisinde hayatını kaybetmiştir. Yandaki yapılan en büyük katliam olarak resimde Hocalı saldırısında nitelemiştir. Azerbaycan hayatını kaybetmiş olan 3 Parlamentosu 1 994'te Hocalı'da yaşındaki Gülmire Mehdiyeva ile yaşanan katliamı "soykırım" 5 yaşındaki kiz çocuğunun olduğunu ilan etti. 2009'un Şubat Bakü'deki mezarları ayında Kaliforniya Eyalet Alt görülmektedir. Bu kaliam 51 Senatosu'nun üyesi Felipe ülkenin parlamenterlerinden Fuentes, Azerbaycan oluşan "İslam İşbirliği Teşkilatı cumhurbaşkanı İlham Aliyev'e Parlamentolar Birliği" olayları yazdığı mektupda Hocalı soykırım olarak tanımıştır. Olay olaylarını Azeri katliamı şeklinde Azerbaycan tarafından "Xocalı nitelendirerek, kurbanların soyqırımı" (Hocalı soykırımı), ailelerine başsağlığını sunmuştur. "Xocalı faciəsi" (Hocalı faciası)


k u t l u

k a l e m

İçindekiler

Kutlu Kalem Kadrosu ................................................................ 1 Takdim ................................................................ 2 Yasin Usta – Hocalı Mitingi ................................................................ 2 Velican Çağrı - Millî Kin ................................................................ 8 Furkan Harbiyeli – Hüseyin Kocabaş İle Söyleşi .............................................................. 1 0 Yasin Usta – Yiğit Erlere ............................................................... 1 3 Halil İbrahim Koç - “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” Işığında Sadri Maksudi Arsal – I .... 1 3 Burak Köse – Nevruz Bayramı ............................................................... 1 6 Mustafa Dölek – Türk Milliyetçiliği Düşmanları ............................................................... 1 7 Vüsale Şükürsoy – Azerbaycan Türkçesi ............................................................... 1 9 Furkan Harbiyeli – Tûrancılık ve Bazı Meseleler ............................................................... 1 9 Erkut Dinç – Çanakkale Geçilmezdir ............................................................... 22 Velican Çağrı – Unutulan Ülkücülük 2 ............................................................... 23 Yasin Usta – İstismar ............................................................... 24 Furkan Harbiyeli – İki Yanlış, Bir Amaç ............................................................... 26 Erkut Dinç – Okuyun ve Düşünün ............................................................... 27 Vüsale Şükürsoy - İqtidar və müxalifet münasibətlərinə ithafən ....................................... 28 Ziya Gökalp’in Hayatı ............................................................... 28 Turan ............................................................... 30 Türkçülük – Turancılık ............................................................... 30 Vatan ............................................................... 32

Kutlu Kalem Dergisi Kadrosu İmtiyaz Sahibi: Furkan Harbiyeli Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü: Pirali Çağrı Şensoy Editör: Adem Yaşar Görsel Yönetmen ve Halkla İlişkiler Sorumlusu: Yasin Usta Ar-Ge: Erkut Dinç Web Sorumlusu: Alperen Karaman Yazar Kadrosu: Velican Çağrı Erkut Dinç Yasin Usta Mustafa Dölek Fehmi Özer Vüsale Şükürsoy Vahid Vahidli Furkan Harbiyeli Fatmagül Baştürk Bu Dergide yazılan yazıların tüm sorumluluğu yazarlara aittir. Hiç resim yada yazı izinsiz çoğaltılamaz yada yayınlanamaz. Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 1


k u t l u

Taktim

k a l e m

Pek muhterem Kutlu Kalem okurları! Evvela ilk sayımıza gösterdiğiniz teveccühten ötürü sizlere teşekkür etmeliyiz. Bildiğiniz üzere Kutlu Kalem; Ozan Ârif’in deyimiyle “bıyıkları terlemeden vatan aşkına düşmüş” bir neslin taşıdığı sancağı, bir sonraki nesle teslim edinceye kadar daha da yüceltmek gayretindeki bir grup ülkücü adayı gencin çıkarttığı bir sanal dergidir. Bu gençlerin tek beklentisi Cenab-ı Hakk’ın rızasıdır. “Halk, Hakk’ın sesidir” derlerW Kutlu Kalem kadrosu, “kınayıcıların kınamalarına aldırmayan” bir kadro olmakla beraber; değerli büyüklerinin, hocalarının desteklerine önem vermekte, çok muhterem hocalarının eleştirilerine olan ihtiyaçlarını her daim dile getirmektedirler. İlk sayıda bizleri yalnız bırakmayan pek çok değerli hocamız oldu. Allah-u Teâla’nın onlardan razı olmasını dileriz. Biz gençler, siz büyüklerimizin eleştiri ve desteklerine muhtacız. Ülkücülük bir bayrak yarışıdır. Büyüklerimizden aldığımız bayrağı en yukarılara çıkartmak için, yine büyüklerimizin tavsiye ve eleştirilerine elbette ki muhtacız. İkinci sayımızda daha farklı bir tasarımla karşınızda olacağız. Dergide adı olmayan ama emeği olan Editörümüz ve Değerli Ağabeğimiz Adem Yaşar’a teşekkürlerimizi iletmeyi borç biliyoruz. Bu sayıda siz okuyucularımızdan gelen yazılara da yer verdik. Bazı dostlarımızın yazılarını kabul edememek durumunda kaldık. Dostlarımızın

bizi anlayışla karşılayacaklarına olan inancımız tamdır. İnşallah, daha sonraki sayılarımızda o dostlarımızı da aramızda görmekten memnuniyet duyacağız. Bildiğiniz üzere 26 Şubat’ta Hocalı Soykırımını anma mitingleri olmuştu. Dergimiz yazarlarından Yasin Usta da Taksim Meydanı’ndaydı. Dergimize, onun çektiği resimleri ve yorumlarını sunarak başladık. Yine bu ay Furkan Harbiyeli kardeşimizin Ülkücü Ağabeğlerimizden Hüseyin Kocabaş Beğfendi ile yaptığı söyleşiye yer verdik. Bizi kırmayan Hüseyin Kocabaş’a sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyoruz. Bir diğer yenilik olarak, dergimizin sonuna “ahde vefa” borcumuzu ödemek için “Abide Şahsiyetler” bölümü ekledik. İlk olarak büyük Türk mütefekkiri ve Türk Ülküsünün kurucularından Ziya Gökalp ile karşınızda olacağız. Biz heyecanlıyızW Umarız, siz de bizim gibi heyecanlısınızdır! Eğer gerçekten öyle iseniz ardık biz aradan çekiliyoruz ve sizi Kutlu Kalem ile baş başa bırakıyoruz. Gösterdiğiniz ilgi ve alâkadan ötürü teşekkür eder, keyifli okumalar dileriz! Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü Velican Çağrı

Hocalı Mitingi

Devamı 3. Sayfada 26 Şubat 1 992’de birçok çocuk öldürülmüştü. Belki de bunun içindi, “ÇOCUKLAR ÖLDÜRÜLMESİN” bağırışlarımızW Dünya’nın hiçbir yerinde, çocukların oyun oynayacağı çağda, acımasızca öldürülmesini uygun görmüyor ve istemiyorduk. Ve bunun için bağırıyorduk: “ÇOCUKLAR ÖLMESİN!” Sayfa 2 Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2


k u t l u

k a l e m

Hocalı Mitingi (Devamı)

“Selam sana yavrusundan ayrılan kadın! Kim bilir, sen gizli gizli nasıl ağladın? Ne bir damla gözyaşı dök, ne yasla dövün! Sen yaşarken öksüz kalan yavrunla övün!”

Türk Eli bayraklarının çoğu oradaydı. Yalnız biri hâlâ yüreğimizi dağlıyor, gözlerimizi yaşlandırıyordu. Kırım Türklerinin mukaddes bayrağı, vatansız geçen nice yılların hesabını sorarcasına; Türk’ün anavatanında dalgalanıyor. Dalgalan şanlı Bayrağım! Devamı 4. Sayfada Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 3


k u t l u

k a l e m

Hocalı Mitingi (Devamı)

Aşımızı pişirdiğimiz ocaklar belki ayrılmıştı, ayrılmıştı ayrılmasınaW Ya yüreğimiz? Yüreğimiz senleydi KOCA REİS! Sen ömrünü Türk-İslam Ülküsü için harcadın, bu yolda hayata gözlerini yumdun. Hocalı’da, gardaşımıza yapılan zulümlere sessiz kalamadın; koştun, geldin Taksim’eW Mekânın uçmağ olsun!

“Öç almayı TÜRK asla unutmasın!” Bu yeter bu resmi ve Hocalı’da soydaşlarımıza yapılanları anlatmak için. Türk, Budun, Ökün! Devamı 5. Sayfada Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 4


k u t l u

k a l e m

Hocalı Mitingi (Devamı)

“Yaşasaydı öğretmen olacaktı”, nice Türk’e insanlığın ne kadar önemli olduğunu ve insanları boş yere öldürmenin gereksiz olduğu söyleyecekti. Mekânı cennet olsun...

Bu bayrakları bir daha, bir arada ne zaman görürüz; bilinmez. Yine de gördük ya, şükürler olsun Allah’ıma! Hepimiz birer bayrak olduğumuz için bayraklara ayrı bir önem veriyoruz. Yere düşürmüyor, kirletmiyor ve lekelemiyoruzW Devamı 6. Sayfada Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 5


k u t l u

k a l e m

Hocalı Mitingi (Devamı)

“Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar, Azer; bir boydur! Kara kalpak, Kırgız, Kazak; bunlar bir soydur!” “NE MUTLU ‘TÜRK’ÜM’ DİYENE!”

Mal, mülk vesaire şeyler istemiyorduk. Sadece bizim olan “Hocalı için Adalet” istiyorduk. “Adalet gecikmez, tez verilmeli!” sözü kulaklarımızda çınlıyor ve ADALET istiyorduk. Tabi “Adalet” sadece isim değilseW Devamı 7. Sayfada Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 6


k u t l u

k a l e m

Hocalı Mitingi (Devamı)

“Ne Rusya, ne Amerika, ne Çin; Her şey Türklük için’’ Mitingin anlam ve önemini bu pankartta görebiliyoruz. Ermeni olmadığımızı, Avrupai olmadığımızı, Amerikan kırmalarına özenmediğimizi söylüyor bu pankart bize. “Türk, Türkleştikçe kuvvetlenir.” Sözü aklımıza geliyor ve Türklüğümüzle gurur duyuyoruz. Binler sel oldu aktı, Taksim’e. Taksim o gün, Türklük kokuyordu buram buramW Türklerin ayak sesi, Erivan’dan, İran’dan, Çin’den duyuluyordu. “Türk’e kefen biçenin ölümü korkunç olur” sözü o gün bayraklaşıyor ve patlıyordu Türk düşmanlarının suratında. Tanrı Türk’ü korusun; Turan’da buluştursun. HARAY HARAY MEN TÜRKEM !

Fotoğraflar-Yazı ; Yasin USTA Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 7


k u t l u

Millî Kin

k a l e m

Milletler, ezelî birliktelik ve tarihî tecrübeye sahip insan topluluklarıdır. Her milletin dili, kültürü, tarihî bir geçmişi, sevinçleri, hüzünleri, töreleri, millî karakterleri vardır. Tarihine bakıp, tarihinden ders çıkaran milletler; millî kimliklerinin farkına varmakta, medeniyetler yarışında tarihî tecrübelerinden yararlanarak zirveye doğru koşmaktadırlar. Tarih, bir milletin, millî karakterini yansıttığı gibi; sevinçlerini, hüzünlerini, gurur ve yaslarını da içinde barındırır. Tarih eğitiminin amacı; zaferlerden ibret, hatalardan ders almaktır. Sürekli tarihi ile kavga eden, “hesaplaşmak” iddiasında bulunanlar, tarihin aslî görevinden sapmakta, “hesaplaşmak” adına geçmişlerine kin kusmaktadırlar. Tarihte olup biten olaylar değiştirilemeyeceği için, tarih, geleceği aydınlatmak için kullanılabilecek bir meşaledir. Bunun içindir tarihte mühim olan Kanunî’nin haremi değil, seferleridir.

Tarih, bir milletin tecrübelerini ifade eder. Mesela; Ergenekon, Türk tarihinin bir özetidir. Türk tarihi, Ergenekon’un tezahürleri ile doludur. Kurtuluş Savaşı ve Kür Şad ihtilâli, Ergenekon’un karşımıza çıkmış tezahürleridir. Tarih boyunca Türk milleti bazı yenilgilere uağrayıp acz içine düşmüş, “gecenin an karanlık olduğu an, şafağa en yakın olan andır” mantığı ile hareket edip Ergenekon dağını aşmaya çalışmıştır. Her seferinde Tanrı’nın gönderdiği bir kılavuz, bir önder, bir bozkurt önderliğinde demirden dağları aşmış, eski günlerine geri dönmüştür. Şüphesiz ki her milletin tarihinde anılması gereken kutlu günler vardır. Mesela, Zaferinin kutlanması, bin yıllık Türk yurdu olan Anadolu’nun, önümüzdeki bin yıl da Türk yurdu olarak kalacağının haykırılmasıdır. İstanbul’un fethinin kutlanması, Türk’ün, çağ açıp çağ kapatacak kudrette oluşunun hatırlanmasıdır. Yine Zafer Bayramı, Türk milletinin “mabedine Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

değen namahrem eli” kırması, “şehadetleri dinin temeli” olan Ezan-ı Muhammed’in ebedîyen semalarda yankılanmasını ifade etmektedir. 1 9 Mayıs, Türk milletinin anti-emperyalist ve milliyetçi ruhunu temsil etmekte, bu büyük milletin gerektiğinde yine bir Mustafa Kemal çıkartmaya muktedir olduğunu göstermekdir. Bu tür bayram günlerinde ecdâdını hatırlayan “Türk çocuğu, ecdâdını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. Tıpkı millî zafer günlerinin kutlandığı gibi, millî yas günleri de anılmalı, geçmiş acılar hatırlanmalıdır. Millî bayramlar, millî beraberliği sağlayan, kuvvetlendiren günlerdir. Millî yas günleri de halkın acılarını andığı, hüzünle bir araya geldiği elem dolu günlerdir. Millî zaferlerini ve millî yaslarını anmayan, gelecek nesline miras bırakamayan aktaramayan, tarih ile bağlarını koparan milletler, kısa zamanda yaşama güçlerini ve millî benliklerini kaybederler. Millet; birlikte ağlayan, birlikte gülen, aynı duyguları paylaşan insanlar topluluğunu ifade eder. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de millet kelimesi, ümmet anlamı ile de kullanılmıştır. Milleti bir arada tutan en temel kuvvet, duygu birliğidir. 26 Şubat, Türk tarihinin kara günlerinden biri olarak millî hafızamızda yerini ilk günkü tazeliğinde korumaktadır. -Korumakta mıdır? Belki yalnız ben ve benim gibilerin, bizim hafızamızdaW- Hocalı’da binlerce Türk’ün zulme uğraması ve bu zulmün hesabının hâlâ sorulmaması içimizde derin bir yaradır. Bir anekdot paylaşacağım: 26 Şubat dolayısıyla, eğitim gördüğüm okulda, Hocalı katliamı ile ilgili bir pano hazırlamak istedim. Panoda bana ayrılan bölüm iki A4 kâğıdı kadardı. Ben de, A4 kâğıtlarının birine o meşhur, hep kullanılan Hocalı tablosunu koydum ve kısaca katliamı anlattım. Diğer kâğıda, internette sıkça kullanılan “26 Şubat’ta ne olmuştu?” görselini ve altına da “Bu bebeklerin suçu ne idi?” yazılı şehit edilen bebeklerin görsellerini koydum. Denetleme kurulundaki hoca, hazırladığım yazıyı kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Keza, okulda, büyük Erbakan posteri ve şiir yarışması reklamı vardı. Kabul edilmeme durumunda, tâbiri caizse “ortalığı karıştırmaya” hazırdım. Yazı denetimden geçti, ama, bebeklerin resmi “öğrencilerin rûh sağlığını bozar” gerekçesi ile sansürlendi. Ölülerden korkan, acılar karşısında rûhî sağlıkları zarar gören bir gençlik, günü gelirse savaş meydanına nasıl çıkar? Devamı 9. Sayfada Çıkarsa ne yapar? Nasıl Sayfa 8


k u t l u

k a l e m

Millî Kin (Devamı)

kadromuz, tabii ki Türklükten de bîhaberdir. Böyle bir aydın kadrosu ve böyle yetişmiş bir gençliğe sahip millet, yaşama gücünü elbette ki kaybedecek, devamlılık sağlayamayacaktır. Bugün Çin ile de kardeşçilik oynanması, millî kinden yoksun olmanın en açık göstergesidir. Esad’a karşı hamaset nutukları atan, “benim din kardeşim” diye başlayıp zulümden, acıdan bahseden gözler, her nedense acı çeken Türk olunca körleşmektedirler. Yıllardır Çin işgâli altındaki Doğu Türkistan’ı görememekte, mühür vurulmuş camiilere, susturulmuş Fatihalara ses çıkartmamaktadır. Bu ortamda, Ozan Ârif Üstad’ın İbret Destanı’nı hatırlamamak ne mümkün? “Bağır gardaşım bağır, sen olsun durma bağır! / Dert Müslüman Türk`ündür, hür dünya ondan sağır. / Ne demişler, taş bile düştüğü yerde ağır.” Türk genci, millî kinine sahip çıkarsa görecektir ki; “gözleri kör olmuş, vicdanı nasır dünya”, “yontma taş devri değil, yirminci asır” olsa bile, “yamyam bile hür” iken, “Türk neden esir hâlâ?” seslenişine kulan tıkamakta, “Türk’ün dostu, Türk’tür yine!” haykırışı, tarihî tecrübenin tek cümlede ifadesi olacaktır. Ancak, rûhî bakımdan sağlam, “tunç Tüm bu anlattıklarımızı Nihâl ATSIZ tek bir yürekli” bir gençlik, milletini zaferden zafere taşır. vecizede özetliyor: Bir milletin çocukları, o milletin Bilinmelidir ki, “yufka yüreklilerle çetin yollar iyi oğulları ve kızları olabilmek için hem millî sevgi, aşılmaz”. –İstismar edilen bu vecizenin kastı; hem de millî kin ile yetişmelidirler. Her milletin gaddarlık, zâlimlik değil; güçlüklere tarihî düşmanları vardır. Bir milletin çocukları dayanabilmektir! “Zâlime alp, mazlûma eren” kendi soylarına kötülük etmiş olanları düsturu gibiWbağışlayarak büyürse, onlara karşı hiç bir öç Çocuklarını millî kin ile yetiştirmemenin duygusu beslemezse yahut kendine hizmet sonuçlarını, Ermenîler ile kardeşçilik oynayan, edenleri tanımaz da onları inkâr ederse, o millet sınır kapıları açışan, birlikte maç izleyip –bu arada yaşama hakkını kaybeder. Azerbaycan bayrakları çöplere atılıyor tabii o maçlarda- “kardeş türküler” okuyan “büyüklerimiz”(!) bizlere göstermektedir. Velican ÇAĞRI Ermenî’ye özürcü, Hocalı’dan bîhaber aydın Mart 201 2 meydanına nasıl çıkar? Çıkarsa ne yapar? Nasıl askere gider, nasıl nöbet tutar? Öyle zannediyorum ki böyle bir gençlik, nöbet kulübesinin önünden köpek geçse, nöbet yerini terk eder. Gençlik, günü geldiğinde milletin fizikî savaş gücünü de teşkil edecektir. –Allah korusun!bir savaş çıkarsa, gençliğin üzerine bombalar yağacaktır, kollar bacaklar kopacaktır. Ölü resminden korkan bir gençlik, nasıl olacak da cephede vatan kurtaracaktır? Böyle bir gençlik, ancak, bilgisayarda büyülü savaş oyunlarını kazanabilir.

Hüseyin KOCABAŞ Bey İle Söyleşi Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Aslen Beypazarlı bir aileye mensup olup, 8 Ocak 1 952’de Ankara’da doğdum. Babam Hacı Mehmet hali vakti yerinde bir esnaftı. Bir çok malı ve mülkünün yanı sıra, uzun yıllardır Ankara kalesindeki Pilavoğlu işhanının işletmecisiydi. Çocukluğum ve ilk gençlik dönemim, kale etrafındaki; Kayabaşı, Samanpazarı, Atpazarı, Hamamönü ve Hacettepe civarında geçti. Tabir-i caizse, raconun kesildiği bu bölgede, Ankara’nın en bıçkın delikanlıları ve kabadayılarının barındığı ortamda büyüdüm. (Eski Ankaralıların çok iyi hatırlayacağı gibi, devrin bitirimlerinin çoğu, babamın çalıştırdığı hanın içerisinde atçılıkla ve hamallıkla iştigal ediyordu, o Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

zamanlar...) Ağır ağabeylerden öğrendiğimiz; ’’En büyük kabadayılık,efendiliktirW!’’ sözünü kulağımıza küpe ederek, gözü kara bir delikanlı olarak yol almaya başladık. Ticarete olan yatkınlığım nedeniyle okuyup, okumamak arasında git-geller yaşıyordum. 1 971 -72 yıllarında sigortalı masa başı işimi bırakarak, babamın yüksek tahsil yapmam gerektiği ısrarıyla(ki zamanla benim işlerini geliştireceğine olan güveni ve ailenin tüm mesuliyetini üstlenebileceğime dair umutları nedeniyle) 1 973’de, A.İ.T.İ.A Mali Bilimler ve Muhasebe Yüksek Okulu’na(Başkent İktisat’a) kaydoldum. Devamı 1 0. Sayfada Sayfa 9


k u t l u

k a l e m

Hüseyin KOCABAŞ Bey İle Söyleşi (Devamı) Altmışlı yılların sonu, yetmişli yılların başında, Nejdet SANÇAR’ın bir iki sohbetini dinlemiş, Nihâl ATSIZ ve Alparslan TÜRKEŞ’e duyduğum hayranlıkla, Türkçülük ve Ülkücülük ile tanışmıştım. Akademi ortamında, Türkiyemizin dört bir yanından gelen düşüncelerime yatkın, kabına sığamayan, vatansever yiğit Ülkücü kardeşlerimle buluşmamla tekamüliyet tamamlandı. Fikriyatıma olan sevgi ve bağımlılığımla, 1 973 senesinde evimden ayrılıp, öğrenci yurtlarında kardeş bildiğim Ülküdaşlarımla kalmaya başladım.

gelen askeri darbe uygulamaları gereği, uzun dönem askerliğimi sakıncalı silahsız-pusatsız jandarma er olarak, 1 988 yılında, Gümüşhane’de tamamlayıp, terhis oldum. 1 973 yılında büyük bir kutlu sevdaya inanmış 21 yaşında tığ gibi bir delikanlı olarak ayrıldığım evime(aileme) dönme vakti gelmişti... Kamu haklarında men edilmiş 36 yaşında bir hükümlü, işkencelerin ruhumda ve bedenimde bıraktıkları izler hariç, vücudumda kayıtlara geçen-geçmeyen çatışmalardan kalma, biri kalbimin üzerinde, biri yüzümde olan 9 adet bıçak ve kurşun yarasıyla, kazık kadar bir adam olarak, yorgun döndüm evimeW ‘’Ne yapmalıydımW! Nereden başlamalıydımW!’’ Ben (babamın tabiriyle evinin direği) içerideyken; mapushane kapılarında, mahkeme salonlarında, orada burada işi gücü boş verip, yaşlı bedeniyle benim için koşturup uğraşmaktan, babamın işleri ters gitmişti. Ailem, elde avuçta ne varsa satıp savmış, Ankara’yı terk edip İzmir’e yerleşmiştiW Bunca yılda; gelinlerle, damatlarla, yeğenlerle, yabancısı olduğum geniş bir aile olmuşuzW Çok şükür, kardeşlerim namerde muhtaç olmayacak şekilde, yoktan işleri var etmeye başarmışlardı, başarmasına ammaW Odağında ben olduğum veya en önemli sebeplerden biri olduğum ‘’gördüğümüz günden geri kalma’’ vaziyetimizden, ziyadesiyle etkilendimW İç bünyemde tatminkar bir iş güç yapamamanın ve aileme yeterince faydalı olamamanın verdiği rahatsızlıkla, evime sığamadımW Yabancılığım, beni yaban ellere doğru Mücadele, tartışmalar, kavgalar, çatışmalarla dolu çekiyorduW yıllarda, köşede, bucakta, sımsıcak kucakta değil, Babamdan aldığım sermaye ile önce Ayvalık’a, ölümün kol gezdiği cehennem cephelerde, oradan da Marmaris’e gittim. ODTÜ’de, Hacettepe’de, sokaklarda, Buralarda yapabileceğim ve kurabileceğim iş meydanlarda, can pazarlarındaydık. ortamları bir türlü kafama yatmadıW Karakol, emniyet ve mahpushaneyle ilk küçük Bu arada memlekette hava değişmeye, sırt sırta çaplı(gir-çık) tanışıklıklar, vakayı adiye olurken, mücadele ettiğimiz yüreği bileği sağlam sonrasında ’’Nerede kalmıştıkW?’’ demeyi çok arkadaşlarımın bazıları, devletin de yol şükür başarabildik. vermesiyle, rüzgar yapmaya ve Bu hengamede öyle böyle okulu bitirmiştim. çeşitli(güç,para,şöhret imkanlarına kavuşmaya Er meydanlarında bileğimizi bükemeyenler, başlamışlardıW boynumuzu kıramayanlar, sinsi iftira ve isnatlarla Gelen çeşitli teklifleri reddettimW saldırmaya başladılar. Uzun süre gökyüzüne hasret yaşayanların denize 1 977 sonlarında kaçağa düştümW 1 979’da ve yeşile olan özlem hali beni de sarmalamış yakalandımW 1 980 darbesini Mamak Ceza ve olmalı ki, kıyılarda gezine gezine Antalya’ya tutuk evinde karşıladımW sürüklendimW İşkenceler,mahkemeler,hücreler ve ağır zulümle Antalya’ya varınca, doğruca teşkilata gittim. dolu 3-4 sene sonrasında,Mamak’tan Ulucanlar’a, MÇP İl Başkanımıza, Antalya’ya yerleşme arzumu bir iki sene sonrasında Malatya cezaevine iletip, ne iş yapmam gerektiği konusunda nakledildim... görüşlerini aldım ve önerileri doğrultusunda 1 985 sonunda tahliye, peşi sıra askere alındımW hareket ettim. Üniversite mezunu olmama rağmen, o sıralar süre Devamı 11 . Sayfada Sayfa 1 0 Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2


k u t l u

k a l e m

Hüseyin KOCABAŞ Bey İle Söyleşi (Devamı) 1 990 yılında, yeni gelişen Soğuksu bölgesine bir bakkal-market karışımı bir dükkân açıp, esnaflığa başladım. 2-3 yıl her şey harika gittiW Para kazandım. Dış Dünya’ya intibakımı sağladım. Haleti ruhiye mi kendimle ve çevreyle barışık olacak şekilde düzelttim. Mahallelinin sevdiği ve saydığı bir esnaftımartıkW ‘’Evlenmenin vaktidir, çoluğa çocuğa karışmanın zamanıdırW’’ dediğim bir dönemde, sokağımı kuşatıp, işyerimi basan polislerce emniyete götürüldümW ‘‘Hüseyin KOCABAŞ bakkâllık yapacak adam m(?) Kimi kandırıyorsu!? Neyin peşindesin? Antalya’daki faili meçhulleri sen mi yaptın?‘’ günlerce süren falan filan sorgulamalar sonunda serbest kaldım. Mahalleme döndüğümde, bakışlar ve tavırlar değişmiştiW Korkuyla duyulan yavan saygılar, aman bize de bir belası bulaşır diye uzaklaşmalar,ardım sıra ‘’azılı militanmış, yanı başımızda bir cani varmış’’ konuşmaları başladı. Emniyetin araçlarının evimin ve dükkânımın çevresinde pek de mutad olmayan seyri seferleri, yeni hayatımda edindiğim dostlarımı da azalttı! Ticari ciromu daW 1 995 yılında bir gün, işyerine kilidi vurup, evimi başka bir semte taşıdımW Memnu haklardan mahrum olmam nedeniyle önümü göremediğim, kuracağım her düzenin bir anda yıkılabileceğini varsaydığım yıllarda, yerleşik olmayan geçici işlerle hayatımı idame ettirirken, elde avuçta ne varsa harcadımW 1 999 yılında vefat eden babamın kendimizi bildik bileli yanından ayırmadığı ve babamdan başka kimsenin el atmadığı Kur'an-ı Kerim sandığının içinden, muhtemelen babamın da unutmuş olduğu 3 adet Çankaya(Ankara) içinde arsa tapusu çıktıW Arsalar oldukça kıymetliydi. Birini değerlendirmemiz sonucu, payıma düşen paranın bir miktarıyla Antalya’da evimi aldım. Artan parayla da epeyce idare ettimW Zaten sigara, falan filan gibi bir alışkanlığım olmadığından, bir lokma bir hırka, ayağımı yorganıma göre uzatarak, oldum olası kanaatkar bir hayat sürmüşümdürW.

Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Ülkücülüğün bizlere kattığı en büyük erdemlerden biride ölçülü ve mütevazı bir hayat sürdürebilme iradesini vermesiydiW Ülkücülüğü yaşam biçimi olarak benimsedim ve hep bu çizgide olmaya gayret ettim. Geçmişe dair işlediğim isnat edilen medyatik hadiselerin temcit pilavı gibi pişirilip kamuoyuna durmadan yalan yanlış aksettirilmesinin partime vereceği zararları gözeterek, Ülkücü Teşkilatlarla olan bağımı gönüllülük ilişkisi üzerine oturttum. Temsil merciinden uzakta, mümkün mertebe geri planda kalmaya gayret gösterdim. 1 995 sonrası üç buçuk yıl sigortalı bir işim olursa, geçmiş çalışma hayatımla birleşince emekli olabilecektimW Ancak 1 6 yılda bu 3,5 yıllık sigortalılığı, en son küçük çaplı ortağı olduğum (kısmen ticari ilişkimin hala sürdüğü) bir firma da tamamladım ve nihayet 2011 Aralık ayında emekli oldum. Gayrisi ’’Devletten aylık, Allah'tan sağlıkW!’’ Antalya’da, binlerce kitap dolu bir evde bir başıma yaşıyorumW Günlerim, uzun yürüyüşler yapmakla, saatlerce okumakla(ki okudukça ne kadar cahil olduğumu daha iyi anlıyorumW!) ve ülkü kokan bahçelerdeki dostlarla buluşmakla geçiyor. Her gün ‘’Ne yaptım, ne yapmalıyımW! ’’ vicdanı muhasebesini kendime yaparım! ‘’Veren el alan elden üstündür’’ şiarıyla; can veren Allah'ıma, Müslüman Türk doğduğum ve de Ülkücü olduğum için şükrederim... O dünyada, bu dünyada, bu altmış yılda yediğim her lokmanın, attığım her adımın, aldığım her nefesin hesabını alnım açık başım dik olarak vereceğime inanıyorumW ‘’KOCABAŞ ömrünü verdin, daha yetmedi miW!’’ diyenleredir, sözümW Evet, yetmediW! Allah'ıma bir kul olarak vazifem, milletime bir Türk olarak görevim, Türk-İslam Ülküsü’ne bir Ülkücü olarak borcum bitmediW! Allah, imandan ayırmasınW Şerefsizliği tenimizden uzak tutsunW Gerisi ne gamW! Yazamadıklarım ve bu yazıya sığdıramadıklarımla işte benim hikayemW! Tek satırlık hayatların fotoroman olduğu dünyamızda; birkaç satırlık bir hayat benimkisiW! Devamı 1 2. Sayfada Sayfa 11


k u t l u

k a l e m

Hüseyin KOCABAŞ Bey İle Söyleşi (Devamı)

­ Ülkücülük sizin için ne ifade ediyor?

Ülkücülük, bir yaşam biçimi, hayata ve dünyaya karşı bir duruş, Türk milletine duyulan bir sevdâ, hilâli Âlemde hâkim kılma mücadelesidir! ­ ''Bundan pişman oldum'', dediğiniz olaylar oldu mu?

Ben, durup dururken hiç kimseye bir şey yapmadım! Kendime, arkadaşlarıma, ülküme yapılanlara sessiz kalmadım... Bu bağlamda, yaptıklarım için gurur, yapmadıklarım için pişmanlık duyuyorum! ­ Bugün için ocak faaliyetleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ocaklarda ve ocak gençlerinde yozlaşma var mıdır? Ocaklarda yozlaşma olduğunu kabûl ediyorsanız, gidermek için neler yapabiliriz?

Bugün Ülkü Ocakları'nı ve Ülkü Ocakları'nın yaptığı faaliyetleri takdirle izliyorum. Bizim zamanımızda Ülkü Ocakları'nın Yöneticileri ve Başkanları yirmili yaşlardaydı. Şimdi yakınen takip ediyorum. Genç, dinamik, bilgili, günü ve geleceği iyi okuyan, öfkesini kontrol edebilen genç bir kuşak Ülkü Ocakları'nın yönetiminde. Yaşadığım şehir, Antalya'dan örnek verecek olursam; Ülkü Ocakları Başkanımız Serkan UYSAL, ikinci Üniversiteyi okuyan genç bir ülküdaşımız, yardımcısı Mimar ÇAĞATAY YALÇIN ve diğer yönetim kademesi pırıl pırıl, edep, âdap bilen kardeşlerimiz! Hepsiyle gurur duyuyorum! Ülkü Ocakları'mıza yapılan ithamları haksız ve yakışıksız buluyorum! Ülkü Ocakları'na uğramaktan imtina edenler, Ülkücü Gençlerle bir araya gelip, hâl hatır sorup, sohbet etmeyenler, Çoluğunu çocuğunu Ülkü Ocakları'na göndermekten sarfı nazar edenler, maalesef, Ocaklı Gençleri ve Ülkü Ocakları'nı suçlayıcı bu gri propagandayı yapanların başında geliyor! Yozlaşma, aslından uzaklaşma anlamını ihtiva eder. Ülkü Ocakları, Ülkücülerin evidir. Yozlaşanlar, evini terk edenler, evine uğramayanlardır!

­ O dönemin Ülkücü Gençleri ile bu dönemin Ülkücü Gençleri arasında bir farklılık görüyor musunuz?

Her olay, her şahsiyet, kendi konjoktürel döneminde bir mana teşkil eder! O dönem veya bu dönem diye bir ayrım yapmayı doğru bulmuyorum... Ülkücüler, günü geldiğinde, bıçak kemiğe dayandığında, sevdiklerini koruma pahasına her türlü tavrı sergiler. Eğer bugün menfî bir eksiklik olduğu iddia ediliyorsa, bunun müsebbibi, geleceğimizümidimiz gençler değil, onların sahip olması gereken nitelikleri sağlayamayan bizleriz! ­ AKP Hükûmetinin tutumunu nasıl buluyordunuz?

Coni'lerin, darbeci ''Paşa''larının planlanmış ters tepkimesinin eseri olan Akp, Türk tarihi'nde kara bir dönem olarak anılacaktır. Tahrip ettiği değerleri, verdiği zararları onarmak Türk Milletine çok pahalıya mâl olacaktır! ­ Gençlere son tavsiyeniz nedir?

Kişi, kendinden başlayarak, ailesine, çevresine, milletine faydalı bir fert olmalıdır! Bunun yolu yağtığın işi en iyi şekilde yapmaktan, aldığı eğitimi başarıyla tamamlamaktan, imkân ve kâbiliyetlerini, iyiden, doğrudan ve güzelliklerden yana kullanmaktan geçer! Bilgiyle donanmaktan, istikbale hazırlanmaktan geçer. İyi bir eğitim, iyi bir meslek sahibi olma çabasında olmaları, gençlerden en büyük dileğimdir! Bütün ülküdaşlarımı en içten muhabbetlerim selâmlarım! TANRI, TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN! Furkan Harbiyeli Mart 201 2

­ MHP, gerçekten, «iddia olunduğu gibi» kökü ile bağı koparıldı mı sizce?

Güzel bir söz var, ''bizler, kökü mâzide olan atiyiz!''. MHP'yi köklerinden hiçbir güç ve kudret koparamaz! Böyle bir durum söz konusu değildir! Eğer kastedilen, «MHP il, ilçe, merkez, milletvekilleri gibi temsil merciinde olanlar, MHP'nin köklerini doğru orantılı temsil ediyor mu» şeklindeyse, buna vereceğim cevap; ''etmiyor!''... Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 1 2


k u t l u

k a l e m

Yiğit Erlere

Ey kutlu davanın, kutlu eri Korkmadan yürü hep sen ileri Marşların inletsin göğü, yeri Susma gardaş sahip çık vatana Şehit olup altında yatana Vur kâfirin, haksızın suratına vur De, ey kâfir artık yeter burda dur. Büyük vatanını yeni baştan kur Susma gardaş sahip çık vatana Şehit olup altında yatana Kaldır Türk'ün bayrağını göklere Kalkan bayrak iner mi hiç yere Canımızı koymuşuz biz bir kere Susma gardaş sahip çık vatana Şehit olup altında yatana

Sadri Maksudi Arsal – I “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” Işığında Sadri Maksudi Arsal ­ I

“Milletin istiklâlini tehdit eden bir harpte, hatta herhangi bir sahada milletin büyük bir menfaati uğrunda kendisini feda eden veya feda etmeye hazır olan şahıs, milli kahramandır.” Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal

Hayatı a. Eğitim Hayatı ve Siyasi Mücadeleleri

1 879 – 1 957 tarihleri arasında yaşamını idame ettirmiş olan ünlü düşünür, devlet adamı ve hukuk profesörü Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Kazan Hanlığı’nın başkentine yakın olan Taşsu Köyü’nde dünyaya gelir. Rus edebiyatının Sen bağır ki Avrupa’dan duyulsun önemli müelliflerinden Tolstoy’un “Akıllı Tatar Postal sesini Amerikalı da duysun Çocuğu” olarak nitelediği Sadri Maksudi, çok küçük Herkes ecdat geri döndü sansın yaşlarda İmam olan babası Nizamettin Efendi’den Susma gardaş sahip çık vatana okuma – yazma öğrenir. İlköğrenimini Taşsu’daki Şehit olup altında yatana bir cami okulunda, ortaöğrenimini ise bir medresede tamamlayan Sadri Maksudi; geriye Sahip çık, İslam denen güneşe kalan tahsilini ise bir Rus mektebinde devam Göster gücünü dosta, eşe ettirmeyi karar alır. Yakınlarını şaşırtan bu karar, Ve de kâfir denen pis leşe Rus’un karşısına eşit kültür seviyesiyle çıkmak, Susma gardaş sahip çık vatana ona, aşağılık hissi duymaksızın, kendi dili ile hitap Şehit olup altında yatana etmek ve gerekirse haddini bildirmek hırsının tezahürü olarak nitelendirilebilir. Daha sonra Rusya’daki Fransız hayranlığından etkilenen Sadri Sızlatma kemiğini sen, son başbuğun Maksudi, üniversite tahsilini yapmak için Paris’e Hakkını ver bıraktığı kutlu tuğun geçer ve burada Hukuk tahsilini tamamlayarak her Kâfir gelse de üstüne yığın yığın zamankinden daha da fazla milli bir hisle Kazan’a Susma gardaş sahip çık vatana döner. Hukuk tahsilini bitirmiş olan Sadri Maksudi Şehit olup altında yatana için artık yetişme çağı sona ermiş ve aksiyon dönemi (=siyasi mücadeleler) başlamıştır. Kılıçkıran, Özmen, yiğit Önkuzu Sadri Maksudi’nin Kazan’a dönmesinin Vatana soktular mı soysuzu ardından Rusya’daki siyasi şartlar, Kazan Giremez soysuz, ölmedikçe sonkuzu Türklüğünün savunulması için mühim imkânlar Susma gardaş sahip çık vatana sağlamıştır. Bu durum, Sadri Maksudi’yi avukatlık Şehit olup altında yatana tahayyüllerinden muvakkat olarak vazgeçirmiş ve siyasi hayata atılmaya mecbur kılmıştır. Yumruklar sıkılmış, ilerde gözler Kazan Türklerini temsilen Duma(i) üyeliğine Yol gösterir sana bu büyük izler adaylığını koyan Sadri Maksudi, Rusya Türk çaresiz durdukça yüreğim sızlar Müslümanları kongresinde alınan kararlar ile Susma gardaş sahip çık vatana kurulan siyasi partinin yönetim kuruluna alınır. Şehit olup altında yatana Yapılan seçimler neticesinde partiyle beraber Duma’ya giren Sadri Maksudi, Rus kültürüne, Yırt, geç, üzerine atılan ağı tarihine ve diline olan vukufu hasebiyle Duma Güllerle dolsun, Türk'ün bağı divan üyeliğine kadar yükselir. Divan üyeliği Sana vatan olsun, Tanrı dağı sırasında verdiği siyasi nutuklar, sadece Rus Susma gardaş sahip çık vatana esaretindeki Türklerin tarihinde değil; Rusların Şehit olup altında yatana tarihinde de değer teşkil etmiştir. Bu nutuklardan Yasin USTA en önemli olanlarını şöyle sıralayabiliriz(ii): Mart 201 2 Devamı 1 4. Sayfada Sayfa 1 3 Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

k


k u t l u

k a l e m

“Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” Işığında Sadri Maksudi Arsal - I (Devamı)

1. Kazak ve Kırgız Türklerinin oturdukları bölgelerde Rusların iskân edilmesini ve Türklerin elinden topraklarının alınmasını protesto eden nutuk, 2. Türkistan’da, Türk Müslüman köylerinde votka satış yerlerinin açılmasını eleştiren nutuk, 3. Rus hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu aleyhindeki dış politikasını yeren ve Rusya Boğazlara göz dikmeye devam ederse, hükümetin bütün Rusya Türklerinin tepkisi ile karşılaşabileceği uyarısını ihtiva eden nutuk, 4. Rusya Türkleri arasında Pantürkizm cereyanının yayılmakta olduğunu, bunun da Rusya için siyasi bir tehlike teşkil ettiğini iddia eden bir Rus mebusuna cevaben, ortada Pantürkizm değil; sadece Türk Birliği hissinin mevcut olduğunu, bunun da tabiat kanunlarına uygun bir olay olarak mütalaa etmek gerektiğini ilmî ve tarihî delillerle ispat eden ve Rus basınında şiddetli reaksiyonlara sebep olan konuşma, 5. Rusya Türkleri pek çok vergi veren bir zümre oldukları halde, Milli Eğitim bütçesinde Türk okullarına tahsisat ayrılmamış olmasını tenkit ve tahkir eden nutuk, 6. 1908 seçimlerinden sonraki Duma’da, Türkistan ve Azerbaycan temsilcilerinin bulunmayışının “Duma’da bir çatlak yarattığını” ileri süren nutuk.

Bu nutukların neticesinde Sadri Maksudi, adeta Kazan Türklerinin ve diğer Türk zümrelerinin sesi halini gelmekte; fakat Sadri Maksudi’nin siyasi sahadaki asıl aktif rolü, Çarlık yıkıldıktan sonra zuhur etmektedir. Önce geçici hükümet tarafından Türkistan Vilayet Heyeti’ne umumi vali olarak atanan Sadri Maksudi, bu atamanın altında yatan siyasi merkezlerden kasten uzaklaştırılma gerçeğini anlar ve Türkistan’dan ayrılarak kendisinin yokluğunda gerçekleşen “Rusya Müslümanları Kurultayı”nın ikincisini tertip etmek için uğraşmaya başlar. Sadri Maksudi, Çarlık devrinde olduğu gibi Müslüman adının arkasına gizlenmenin artık gereksiz olduğunu düşünmektedir. Bu telakki ile başkalarının fikir ve düşüncelerine uymaya mecbur kaldığından dolayı hiç sevmediği ve kabul etmediği Tatar adıyla beraber “Türk – Tatarları Kurultayı” adıyla düzenlenecek olan kurultayın öncüsü olur. 1 91 7 yılının 22 Temmuz günü Kurultay toplanır ve Sadri Maksudi, açılış konuşmasında Muhtar Türk – Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Tatar Devleti’nin ilânını eder. Ancak Sadri Maksudi’nin öncüsü olduğu bu heyecan veren olayların hepsi, Rus siyasi ufkunda Lenin ortaya çıkana kadar sürmüştür. Rus hükümetine el koyan Lenin, kurnaz bir taktik ile nutuklarında Rus imparatorluğunu teşkil eden tüm halklara hürriyet vaadini dile getirmiştir. Bu nutukların neticesi olarak da Sadri Maksudi’nin kurulmasında öncü olduğu Muhtar Türk – Tatar Devleti’nin saf yöneticileri, bu vaatlere inanarak bağımsızlığı sınırlandırılmış muhtariyet yerine tam bağımsız bir Türk devleti tasavvur etme temayüllerini ihanete vardırmış ve Muhtar Türk – Tatar Devleti yıkılmıştır.(iii) Tüm bunları müteakiben komünistler, ilanlarla Sadri Maksudi’nin ölü veya dirisini getirene muhtelif vaatlerde bulunurlar. Sadri Maksudi, bu tehlike karşısında Paris’e gizlice geçmeye muvaffak olur ve burada da Sulh Konferansı’nda Rusya Türklerinin haklarını müdafaaya çalışır. Ancak konferans muhitinde egemen olan Batılılık ve Hristiyanlık taassubu karşısında Rusya Türklerini anlatan tafsilatlı bir memorandum takdim etmekle iktifa ederek siyasi mücadelesini sone erdirir. b. İlmî Hayatı

Türkiye’de Türkçülüğün temelini atan mütefekkirler arasında ilk sıralarda yer alan Sadri Maksudi, komünistlerin, hakkında yakalama ve ölüm emri çıkarmasının ardından iki sene Paris’te iki sene de Berlin’de yaşar. Buralarda adeta memuriyete gider gibi kütüphanelere gidip gelen Sadri Maksudi, Türk’ün geçmişini bütün safhalariyle öğrenir ve tetkik eder. Bu öğrenme ve tetkik teşebbüslerinin gayesi, şüphesiz Türklükten bihaber olan batılıyı, Uluğ Beğ’i, Farabi’yi içinden çıkartan Türk milletinin tüm hususiyetlerinden haberdar etmekti. Bu teşebbüslerinin yanında aynı zamanda Paris’teki bir yüksek okulda Türk tarihini okutabilmek için istişarelerde de bulunur.

Devamı 5. Sayfada Sayfa 1 4


k u t l u

k a l e m

“Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” Işığında Sadri Maksudi Arsal - I (Devamı)

Sadri Maksudi’nin hayatının ilimle geçen bu kesitini “Sadri Maksudi’nin mesut yılları” şeklinde ifade eden kızı Adile Ayda, aynı zamanda Anadolu’daki Milli Mücadele şümulündeki Mustafa Kemal Hareketi’nin Sadri Maksudi’nin kalbini sevinçle doldurduğunu da belirtir.(iv) Sadri Maksudi, bu sevincin yanı sıra şiddetli istek ve sabırsızlıkla beklediği haberi alır; Sorbon Üniversitesi’ne bağlı bir enstitüde “Türk Kavimleri Tarihi” adlı bir dersi, profesör ünvanıyla okutacaktır. Sadri Maksudi’nin okuttuğu bu derslere Fransızların yanı sıra Paris’teki Türkler de iştirak edecek ve bir Türk’ün Paris’teki bir üniversitede kürsü işgal etmesini duydukları milli gururla dile getireceklerdir. Sadri Maksudi’nin bir dersine katılan gazeteci ve bir dönemin milletvekillerinden Alâattin Cemil Topçubaşı, ilk dersi dinledikten sonra duygularını bir makalesinde şöyle ifade edecektir:

Bu ilmî yaratmakla meşgul olan Sadri Maksudi, Paris’ten Türkiye’ye gelirken kendisine tayin ettiği iki gayesini unutmaz; bunlardan birisi Türk’ün tarihini tetkik edecek ve bunun neticelerini yabancı dillerde dünyaya tanıtacak bir Tarih akademisinin kurulması, diğeri ise Türkçeyi sadeleştirecek olan Dil akademisinin meydana getirilmesidir. Her iki gayesinin propagandasını da birçok mecrada yazılı ve sözlü olarak yapar. Türk Ocakları’nın 1 930 yılındaki kurultayında Sadri Maksudi’nin teklifi üzerine, Türk Ocakları’na bağlı olarak Tarih Encümeni kurulur. Türk Ocakları’nın kapatılması üzerine ise bu encümen, Tarih Kurumu adı ile, ayrı bir varlık kazanır. İkinci gayesini gerçekleştirmek için Dil Akademisi’nin kurulması fikrinin tohumlarını ekmek maksadıyla yazdığı makaleleri “Türk Dili İçin” adlı bir eserde toplar. Hatta Atatürk’ün dil problemiyle ilgili fikirlerini en öz haliyle ihtiva eden meşhur sözü “İlk defa bir Müslüman ve Türk, Sorbon’da de bu eserde önsöz olarak yer almıştır.(vi) bir kürsü işgal etmek şerefini kazanmış oluyor. Ezcümle, tüm bunların ışığında kültürümüzün Sadri Beğ’in büyük bir minnet hissi ve dikkatle temel dayanağı olan ve hala hizmetlerine devam dinlediğimiz ilk dersi 4 Aralık 1923 Salı günü eden Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun Sorbon’da verilmiştir. Üniversite namına Sorbon kurulmasında Sadri Maksudi’nin önemli profesörlerinden Mösyö Haumant, Sadri Beği gayretlerinin bulunduğunu söyleyebiliriz. salonun üçte ikisini dolduran dinleyicilerine takdim Atatürk’ün ölümünden sonra “Artık Türklük etti.” (v) için bir devir kapandı” minvalinde bir söz Sorbon’da “Türk Kavimleri Tarihi” dersini söyleyerek naklini İstanbul Üniversitesi’ne okuturken Cumhuriyet’in ilan edilmesi, bir Türk aldırmanın yollarını arayan Sadri Maksudi, Alman devletinin yeniden inşası, Sadri Maksudi’yi sevince – Rus Savaşı’nın ardından Kırım Türklerinin boğmaktadır. Mamafih Sadri Maksudi, bu sevincini Sibirya’ya sürgün edilmesinden son derece ve hislerini ifade etmek ihtiyacı duyar ve Türkiye’ye müteessir olur. gelir. Türk Ocakları’nın tertiplediği konferanslarda 1 946 yılında kurulan Demokrat Parti, Türk’ün meziyetlerini ve zaaflarını tahlil eder ve yaşlanan ilim adamı için bir umut kaynağı olur ve bunların neticesinde ders alınması gerekenleri 1 950 yılında Ankara’dan milletvekili seçilir. Adı sıralar. 1 4 Kasım 1 924’de Ankara’da verdiği bir Cumhurbaşkanlığı için geçer fakat birçoğu konferansta da şunları dile getirir: “Türkler daima öğrencisi olan milletvekillerinin bu temayülleri idari bakımdan kuvvetli ve sağlam devletler netice vermez. Avrupa Konseyi’nin kurulmasının kurmuşlardır. Fakat bu devletleri idare edenler, ardından Heyet Başkanı olarak Parlâmentolar ekonomi ve kültür sahalarına gereken kıymet ve arası toplantılara katılmış ve siyasi Avrupa ehemmiyeti vermemişlerdir.” birliğinin veya federasyonun inkişafı halinde, milli Konferanslardaki bu tahliller büyük ilgi hükümranlıkların devam etmesi gerektiğini ileri görür ve basında akis bulur. Atatürk, bunların süren ilk devlet adamı olmuştur. Sonradan ışığında Sadri Maksudi’ye büyük iltifat gösterir. Fransızların benimseyeceği bu görüş, “Da Gaulle Sadri Maksudi, yeniden Paris’e dönüp ders yılı Doktrini” adını almıştır. öğretimine başladığı sıralarda, kendisine Artık iyice yaşlanan Sadri Maksudi, siyasi Atatürk’ün özel daveti gelir. Kurulması sahayı kendisi için yorucu bulmuş ve 1 954 kararlaştırılan Hukuk Mektebi’nde Türklerin hukuk seçimlerinde aday olmamıştır. Sağlığının tarihini okutması istenir. Bu daveti önce şaşkınlıkla bozulması sebebiyle 1 955’de, uzun zamandan beri karşılayan Sadri Maksudi, “Beni orada tarihi yazmayı planladığı “Milliyet Duygusunun hizmetler bekliyor” diyerek Maarif Vekili Hamdullah Sosyolojik Esasları” adlı eserini aceleyle yazarak Suphi Beğ’e müspet cevabını iletir. 1 925 yılında bastırmıştır. Hayatının son demlerinde yazdığı bu kurulan Ankara Üniversitesi’nin nüvesi Hukuk eser, Türk milliyetçileri için başucu olması gereken mektebinde yeni bir ilim olan “Türk Hukuk eserlerdendir. Tarihi”nin kurucusu olarak öğretime başlar. Devamı 1 6. Sayfada Sayfa 1 5 Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2


k u t l u

k a l e m

“Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” Işığında Sadri Maksudi Arsal - I (Devamı)

Sadri Maksudi’nin kızı Adile Ayda, eserin önsözünde iki şeyin katiyetle ispat edildiğini şu şekilde belirtmiştir:

(i) Rus parlâmentosuna verilen ad. (ii) ARSAL S. Maksudi, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1. Milli hissin, milliyetçiliğin bir romantik duygu, bir 1 975, 3. Baskı, s. 9 - 1 0 boş hayal, bir sübjektif halet olmayıp, insanlığın (iii) Muhtariyet, 22 Temmuz 1 91 7’den 25 Nisan organik bünyesi içinde hayati ve sosyolojik 1 91 8’e kadar takrîbi 1 0 ay sürmüştür. fonksiyonu olan, objektif amil olduğunu, (iv) ARSAL S. Maksudi, Milliyet Duygusunun 2. Milli his ile milli şuurun, milletlerin Sosyolojik Esasları, “Önsöz”, Ötüken Yayınevi, yükselmesinde birinci derecede rol oynadığı gibi, İstanbul 1 975, 3. Baskı insanlığın da ilerlemesine hizmet ettiğini. (v) Vakit, 1 6 Aralık 1 923 Biz de bu yazı dizimizde Sadri Maksudi’nin (vi) Bahsi geçen cümle şudur: “Milli his ile dil Türk milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini bu eseri arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin kaynak alarak irdeleyeceğiz. olması, milli hissin gelişiminde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini Halil İbrahim KOÇ korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı Mart 201 2 dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

“Nevruz Bayramı”na Tarihî Bir Bakış

Baharın gelişiyle birlikte bitkiler yeşillenir, çeşitli hayvanlar uykularından uyanarak açığa çıkar. Tabiat insanlara armağanlarını sunmaya başlar. Türkler iki bin yıldır baharın gelişini ve Ergenekon’dan çıkışlarını Nevruz adını verdikleri bayramla kutlarlar. Türkler bayramı demir döverek, Nevruz ateşinin üzerinden atlayarak, güreş müsabakaları düzenleyerek, seyirlik oyunlar hazırlayarak –meddah gibi- kutlarlar. Nevruz gece ile gündüzün eşit olduğu, baharın başlangıcı olan 21 Mart’ta kutlanır. Bir Türk efsanesine göre, iki bin yıl önce Türkler düşman baskınına uğrar ve iki erkek (Kıyan ve Nögüs) ile kadınları kurtulabilir. Bunlar dar bir geçitten geçerek Ergenekon adlı, etrafı dağlarla çevrili bir ovaya yerleşirler. Dört yüz yıl burada yaşayarak çoğalırlar. Bu ova onlara dar gelmeye başlar ve çıkış yolu ararlar. O zaman ovada bir bozkurdun dolaştığını görürler. Onu takip ederek Demir Dağı’ndaki dar bir delikten geçtiğini öğrenirler. Yetmiş at ve öküz derisinden körük yaparak ve dağ gibi odun, kömür kullanarak bu deliği büyütürler. Binlerce insanın artık kendilerine dar gelen Ergenekon’dan çıkışı bahar mevsimine, 21 Mart’a rastladığı için her sene bu günü kağan ve beyler önderliğinde, örs üzerinde demir döverek ve çeşitli etkinlikler düzenleyerek kutlamak bir gelenek hâline dönüşür. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lûgat’it-Türk adlı eserinde “Yengi Kün” ve “Bedhrem” olarak geçen millî bayramımız, Türk Halklarınca çeşitli şekillerde kutlanmaktadır. Türkiye’de Nevruz, Nevruz-i Sultanî, Sultan Nevruz, Mart Dokuzu, Mart Bozumu, Azerbaycan’da Bahar Bayramı, Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Novruz, Özbekistan’da Navröz, Yeni Kün Nevbahar, Türkmenlerde Nevruz, Kazak Türklerinde Navrız, Naurız, Ulıstın Ulı Künü, Ulıs Künü, Nogaylarda Navruz, Sabantoy, KaraçayMalkarlarda Gollu, Saban Toy, Navruz, Tatarlarda Nevruz, Başkurtlarda Nordugan, İrte yaz, Nawruz, Çuvaşlarda Nartukan, Nurıs, Altaylarda Cılgayak, Hakaslarda Çılpazı, Yakut- Saha Türklerinde Isıah, Gagauzlarda Baba Marta, İlk Yaz Yortusu, Batı Trakya’da Mevris, Yugoslavya’da Navrız, Kıbrıs’ta Mart Dokuzu, Uygurlarda Noruz, Yeni Kün, Kırım’da Navrez, Gündönümü; Nevruz’a Çeşitli şive ve lehçelerimizde verilen isimlerdir. Nevruz kelimesinin Farsça olduğu iddiası, bu bayramın Türklere İranlılardan geldiği fikrini ortaya çıkarmıştır. Lâkin yapılan araştırmalar ve ortaya konulan belgeler bu bayramın ismi ile birlikte Türklere ait olduğunu göstermiştir. Nevruz kelimesinin Farsça olduğu düşüncesi kesinlikle yanlıştır. Çünkü Farsça olsa idi yazımı ve okunuşu Farsçanın dil kurallarına göre “Ruz-ı Nev” olacaktı. Nevruz kelimesi görüldüğü üzere Farsçanın dil kurallarına da uymamakta ve Farsça olduğu iddiasını da çürütmektedir. İran’ın yazılı kaynağı “Avesta” da Akamenid ve Aşkaniler dönemi belgelerinde Nevruz hakkında bir belgeye rastlanılamamıştır. Nevruz’un Farslara ait olduğunu iddia edenlerin belge olarak kullandıkları ise Nevruz Bayramı’nda ateşin üstünden atlanmasıdır. Düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak İranlıların ateşperest oldukları ve ateşe taptıkları gelecektir. Ateşperest İranlılar ateşi kutsal kabul ederler ve ateşin üstünden atlamak bir tarafa, ona yaklaşmazlar bile. Oysa Devamı 1 7. Sayfada Sayfa 1 6


k u t l u

k a l e m

“Nevruz Bayramı”na Tarihî Bir Bakış (Devam) Türklerde ateş bir temizlenme aracıdır. Hastalıkların ateşle tedâvisi, kirlenen nesnelerin ateşte temizlenmesi, kağana gönderilen elçilerin, kötü ruhlardan arınması amacıyla iki ateşin arasından geçirilmesi bunun en açık delilleridir. Bir şaman inanışına göre ateş, Türklere Tanrı Ülgen tarafından çakmak taşı ile gönderilmiştir. Nevruz İran’ın, Türklerin yaşadığı kuzey bölgelerinde kutlanırken, güney bölgelerde yaygın olarak kutlanmaz.

Nevruz bayramı geldiğinde mezarlıklar ziyaret edilir, kır gezileri düzenlenir, şiirler ve türküler söylenir, seyirlik oyunlar yapılır ve insanlar

birbirleri ile yardımlaşır. Nevruz Bayramı’nda mezarlıkların ziyaret edilmesi eski Türklerdeki yuğ törenlerine dayanır. İnsanlar kışın ölen yakınlarına geçici mezarlar yapar, ilkbahar geldiğinde onları törenle toprağa verirlerdi. Diğer taraftan Kazak Türklerinin Nevruz’u “Ulusun Ulu Günü” diye adlandırması, Nevruz’un bir birlik ve beraberlik günü olduğunun da göstergesidir. Nitekim bu günde insanlar dediğimiz gibi akrabalarını ziyaret eder, onlarla yardımlaşır. Sonuç olarak Nevruz, bütünüyle Türk bayramı olup, Türk’ün adının geçtiği her yerde çeşitli şekillerde kutlanmaktadır. Onun bir Türk bayramı olmadığı yönündeki söylentiler, kimlik sorunu yaşayan, “Avrupalının, söylediği her söz doğrudur” dediği Türklerin söylediği her sözde, yaptığı her işte bir yalan ve bir dalavere arayan kişiler tarafından ortaya atılmış ve tarihin gösterdiği belgelerle her defasında çürütülmüştür. Nevruz Türk bayramıdır ve Dünya yıkılıncaya dek Türkler tarafından coşkuyla kutlanacaktır. Tanrı, Tanrı Dağı kadar Türk olan Nevruz bayramınıza kut versin. Burak ZİYA Mart 201 2

Türk Milliyetçiliği Düşmanları - Kemalistler-Ulusalcılar Türk milliyetçiliğinin çok fazla düşmanı olduğunu bilmeyen kalmadı. Artık o kadar çok kavram var ki, hangi birine ne söyleyeceğimizi şaşırır hâle geldik. Misal, “Ulusalcılık”, “Kemalistlik” gibi kavramlar vardır ki, ne anlatmak istediklerini kavrayabilmek dünya işi değildir. Gözlemlerime göre, hangi modelleri bulunduğunu maddeler halinde yazmak istiyorum: * Anadolu Türklüğüne sahip çıkanlar.. * Anadolucu olanlar. (“halkların kardeşliği” tatavasına inananlar ) Aslında daha çok modelleri var, ama iki ana başlık halinde incelebilir diye düşünüyorum: Öncelikle, Anadolu Türklüğüne sahip çıkmak Türk Milliyetçiliği için nedir, ne değildir; buna açıklık getireyim. - Elbette Anadolu Türklüğüne sahip çıkmak, Türkiye Cumhuriyeti Turancılarının ilk yapması gereken iştir. Fakat “Ulusalcı-Kemalist” dediğimiz şahısların, bu modelleri sadece bununla yetinmeyi görev bilmişlerdir. - “Bu bir bakıma, paçayı kurtaralım da soydaşlarımızın ne yaptığı bizi ilgilendirmez!” demekten öteye gitmeyen bir davranıştır. - İçlerinde, Turan inancı olmamasına rağmen, Türk birliğini sosyoekonomik avantajlarından ötürü Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

savunan tipler vardır ki, bu tamamen bencilliğin ve maneviyat yoksunluğunun apaçık göstergesidir. Halkların kardeşliğine inanan modelleri ise, nasıl bir yanılgıda olduğundan bihaber hayat sürdürmektedir. - Herhangi bir komünistten farksız davranmaktadırlar. - Kahraman bir soylarının ve her daim kahramanlık göstermiş soydaşlarının varlığından haberdâr değildirler. - Che Guevara'ya methiyeler düzecek kadar yörüngesi kaymış , Osman Batur sorulduğunda sadece susabilecek kadar alçaktırlar. - Amerikan emperyalizmine karşıtlığı öyle abartmışlardır ki -Banu Avar modelleri-, Kızıl Çin sevdasından da mı kaynaklanır bilinmez, Doğu Türkistan'da yaşanan zulme oluşan tepkiyi “terör” olarak yaftalamaktan hiç çekinmezler. Elbette genel davranış maddeleri çoğaltılabilir, fakat ben günümüzden ve taze bir örnekle devam etmek istiyorum: Hocalı katliamına karşı Türkiye'de oluşan tepkiler epey umut vericiydi. Biraz bilgi verilecek olursa, Hocalı Katliamı: 1 992 yılının Şubat ayında, 25’i 26’ya bağlayan gece, terörist Ermeni Devamı 1 8. Sayfada çeteleri, Sovyetler Birliği Sayfa 1 7


k u t l u

k a l e m

Türk Milliyetçiliği Düşmanları - Kemalistler-Ulusalcılar silahlı kuvvetlerinin Hankendi şehrinde bulunan 366 numaralı alayının desteği ile Azerbaycan’a saldırdılar. Hocalı’da bulunan sivil ve silahsız halka acımasızca saldıran Ermeni teröristler; kadınerkek, yaşlı-çocuk demeden Türkleri katlettiler. Bu vahşet sonucunda, 61 3 kişi katledildi. Bunların 63’ü çocuk, kalanları kadın ve yaşlı erkeklerdi. Hocalı’da, sekiz Türk ailesi, vahşi bir biçimde, tamamen yok edildi. 25 çocuk öksüz kaldı, 1 30 çocuk velilerinden birini kaybetti. Orada hayatını kaybeden soydaşlarımıza Tanrı'dan rahmet diliyorum. Soykırım yalanlarının arkasına sığınarak bu millete aydın görüntüsü altında kılıç çekenlere ders olsun. Fakat konuyu Taksim’deki eyleme gölge düşürdüğü iddia edilen bir pankarta gelmek istiyorum: “HEPİNİZ ERMENİSİNİZ, HEPİNİZ PİÇSİNİZ!” İşte bu pankart, öyle ki milliyetçi maskesi takmış ve Amerikan emperyalizmi karşıtlığını abartmış, dünün kızıl sevdalılarının gerçek yüzlerini meydana çıkartmak için tam bir yem görevi görmüştür. Bunlardan biride hâliyle Banu Avar’dır. Bu kadar çok piçlik yaptıktan sonra, Ermenilerin sırf “piç” dedik diye piçliklerinden utanacaklarını sanmıyorum da, bizimkiler(!) maşallah, Ermeni düşmanlığımızdan dolayı çok utandılar. "Irkçı değiliz" , "böyle olmamalı" gibi ifadeler ise tamamen maskelerinin düşmemesi için uydurdukları pis yalanları olmaktan öteye gitmemiştir. Banu Avar'dan geçiş yapacağım bir diğer Ulusalcı ise Doğu Perinçek’tir. Bugün “en Atatürkçü biziz” görüntüsü çizen bu yılanın, apoyla güllü, gülümsemeli resminin bulunmasının yanı sıra sarf ettiği bazı cümleler vardır ki, bugün oynadıkları Kuvay-i Milliyeci tiyatroyla alakası bile yoktur. Onlardan biri ise; “Kürt sorununa çözüm demokratik, federal, emekçi cumhuriyetidir. Türk milliyetçisi ve piyasacı düzen partileri, Kürt illerinde iflas ettiW Kürt milleti kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterlerse ayrı bir devlet kurabilir. Emekçilerin çıkarı, tam hak eşitliği ve özgürlük temelinde, gönül birliği gerçekleştirmektedir. Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda ayrılığı savunanlar da özgürce propaganda

Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

yapabilmelidirW” (Doğu Perinçek, 2000′e Doğru Dergisi, 1 5 Eylül 1 991 ) Unutmadan, bu elemanlar sık sık Atatürk milliyetçisiyiz demeyi unutmazlar. Yani böylece aslında milliyetçilik kavramının da içini boşalttıkları -asıl misyonları bu mudur, bilinmez- gayet açıktır. Ulusalcı-Kemalistlerden söz edip, Ulusal Parti genel başkanı Gökçe Fırat'tan söz etmemek yüce Kemalistlerimize büyük bir ayıp olurdu. Bu adam hakkında doğruyu söylemek gerekirse fazla bilgi sahibi değilim. Doğu Perinçek tarafından ajan olduğu iddiası ile -Bir başka söylentiye göre ırkçı olduğu iddiası ile- yol verilmiş bir ulusalcıdır. PKK'ya ve şehirdeki sempatizanlarına Kürt genellemesi yapabilmiş ender solculardan olması bir yana, mademki öyle toplantılarında neden halkların kardeşliği tatavası ve Sovyet yayılmacılığı şakşakçılığının büyük abisi olan Deniz Gezmiş'i andığını birebir sormak istediğim insandır kendisiW (Gerçi onlara kalsa, Deniz’den büyük Atatürkçü yok.) Bu insanlar, bugün milliyetçi maskesi takmışlardır ve milliyetçiliği istismar etmektedirler. Millî kine sadakatleri olmayan, yani inançsız milliyetçilikle boş üfüren insanlardır. Bugün entellektüel maskesi takmışlıklarının ve Ülkücü-Türk Milliyetçilerini küçük görmek ve ezmeye çalışmak çabalarının sebebi apaçıktır. Dikkat edilmeli ve doğru yöntemlerle mücadele edilmelidirler. Mustafa DÖLEK Mart 201 2

Sayfa 1 8


k u t l u

k a l e m

Azerbaycan Türkçesi ve Diğer Dillerle Etkileşimi Her bir dilin tarihi, o dille konuşan halkın tarihi ile bağlı olur. Azerbaycan dilinin tarihi de, halkımızın tarihi ile alakadar olarak, onun gibi çok kadimdir. Azerbaycan Türkçesi, şimdiki inkişaf seviyesine birdenbire ulaşmamıştır. İlk devirlerde, başka diller gibi Azerbaycan Türkçesi’nin de sözlük terkibi yoksul, gramatik kuruluşu basitti. Lâkin halkımız, tarihen inkişaf ettikçe, sözlük terkibi zenginleşmiş ve gramatik kuruluşu tekmilleşmiştir.

işgalcilerle yüz yüze gelmiştir. VII. Asırdan başlayarak Azerbaycan’a Arap işgalcileri, sonralar ise Fars ve başkaları baskın etmişler. Lakin Azerbaycan halkı bütün tarih boyu bu işgalcilerle mücadele ederek kendi varlığını koruduğu gibi, kendi dilini de muhafaza etmiştir. Azerbaycan Türkçesi kadim devirlerden başlayarak bir sıra dillere söz vermiş, bazı dillerden söz almıştır. Bu da hem Azerbaycan Türkçesinin zenginleşmesine, hem de başka dillerin inkişafına payı sağlamıştır. Ayrı ayrı devirlerde Azerbaycan Türkçesinden; Fars, Agul, Lezgi, Ermeni, Rus, Gürcü ve başka dillere birçok söz ve ifade geçmiştir. Onları sizlere sunuyorum: 1 . Fars diline geçen Türk sözleri: Alov, araba, bezek, bağça, kovurma, kundak, kuş, deyenek, döşek, otaq(oda), ordu, ocak, çubuk, elçi, yaylak, şiş vesaireW 2. Agul diline geçen Türk sözleri: Çöl, qum(kum), dustaq(tutsak), balıq, bulaq, yaylıq, yağ, köhne(eski), boran, derin, yorgan, boşqab, biçinçi, karga, duz(tuz), qalın, doğru vesaire... 3. Lezgi diline geçen Türk sözleri: Ad, bağça, gözel, güzgü(ayna), derin, düşmen, köhne, qarpız(karpuz), qızıl, quş, serin, çeltik, şirin, yaylaq, turp, paltar, saçak vesaireW 4. Gürcü diline geçen Türk sözleri: Qonaq(misafir), qoçaq, körpe, keçel, ocaq, otaq(oda), pil, manat, papaq, polat, toxa, çekic, çekme, çomaq, çolak, ciyer(ciğer), şüşe, şeker, dolma(sarma), çığırtma vesaireW 5. Rus diline geçen Türk sözleri: Qarpız-arbuz, anbar, başlık, sarafan, kalpak, saray, ütü-utyuq, kazak ,sazan, almaz, qaravul-karaul, porsukbarsuk, duman-tuman, karandaş, çardak-çerdak, sandık-sunduk, üzüm-uzyum, kerpiç-kirpiç vesaire...

Azerbaycan halkı tarihin bazı devirlerinde, bir sıra

Vüsale Şükürsoy Mart 201 2

TÛRANCILIK FİKRİ ve BÂZI MESELELER...

Büyük bir şaşkınlık ile, Tûrancılığı bilmesi ve kavraması kesinlikle gereken bir müessesede 2. Başkan olarak görev almasına rağmen TURAN ÜLKÜSÜ ile alay edercesine, ”TURAN, ÜTOPYADIR!” naraları kulaklarımı adeta tırmalamaktaydıW Maalesef Tûrancılık ülkümüz, «Tûrancı» olması icâb eden müesseseler tarafından reddedilir duruma gelmiş ve isabetliliğini göstermiş olmasına rağmen bu mefkûreyi, toplum nezdinde ekseriyetle «ütopya» olarak adledilen bir ortamda benimsemiş, uğruna her türlü çileye katlanmış, hengâlemeler atlatmış bir neslin Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

varisleri olanlar tarafından da gerektiği kadarı ile benimsenememiştir. Tabiî Turancılık gâyesi ile özdeşleşmiş olan veyahut öyle olması gereken müesseselerimiz ve bundan ziyâde milletimizin bunları öğrenmiş olmaması da beni hayretler içine düşürmekle beraber, sanırım birçok şeyi de ifşa ediyor... Tûrancılığın anlamı, en basit deyimi ile, «Türkleri bir sancak altında birleştirme» ülküsüdür. Bu mefkûre, -iddia olunduğu gibi- emperyalist mahiyette değildir. Devamı 20. Sayfada Sayfa 1 9


k u t l u

k a l e m

TÛRANCILIK FİKRİ ve BÂZI MESELELER...

her Müslüman millet, evvela kendi içindeki birliği ve beraberliği sağlaması gerekir ve bu sûretle İslâm’a hizmet etmenin yollarını aramalıdır. Türk Milleti’ne mensup olduğumuz için ALLAH’ın Türk Milleti’ni yüceltmesini dileriz, zira Türk yüceldikçe, İslâmiyet de yücelmiştir ve refahtan nasibini almıştır. Bu görüşü yadırgayan zevatlara karşı ise, Arap âlimlerin dahi bu görüşte olduğunu hatırlatmak düşer bize. Bilgi sahibi olmadan, bilgi edinmeden, ortaya lâf atmak, sanat sayılıyor nitekim ülkemizde... ”Fert-Aile/Teşkilat-Toplum/Millet-ÜmmetAlem/Dünya”, sosyolojik sıralama bu şekildedir. Bir şahıs kendisini fert olarak yetiştirip ailesine/teşkilatına faydalı olur. Ailenin/Teşkilatın ise Topluma/Millete faydası olur. Onun akabinde ise Ümmet-i Muhammed’e faydası olur, ondan sonra ise dünyaya. Bunu bir realite olarak kabul etmek icâp eder. Ailesiz millet, milletsiz ümmet, milletsiz dünya olmaz! Böyle bir düzen olmaz, olamaz, bunun bilimsel bir geçerliliği yoktur! “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi - İslâmcılık, yani İslam birliğini hedefleyen fikrî milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah hareket; yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok - Osmanlıcılık, yani Osmanlı’nın sınırları içindeki korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden milletlerden bir ”Osmanlı Milleti” oluşturmak fikri; - Türkçülük-Tûrancılık fikri, yani esir Türk yurtlarını haberdar olandır.” (HUCURÂT suresi- 1 3. ayet) bağımsız hale getirip büyük Türk-Tûran Birliği’ni Gayet tabiîdir ki, ALLAH(C.C.), arzu etse tesis etme fikridir. - Osmanlıcılık fikri, milletlerin, vûku bulan olaylar ile idi, millet olgusundaki faktörlere, etkenlere (en önemlisi dil) izin dâhi vermezdi. Oysa, tırmanışa geçen milliyetçilik iradeleri tarafından çürütüldü. Kaldı ki bu fikir, Osmanlı’nın 400 senelik ALLAH(C.C.) bu Ayet-i Kerime ile, dünyadaki sosyoloji açısından da bir gerçek olan ”Millet” Cihan İmparatorluğu zamanı içerisinde dahi kavramının inkâr edilemez bir gerçek olduğunu gerçekleşememişti. Çünkü o milletlerin birer dili, söylemektedir. Aynı zamanda da, ALLAH(C.C.), kendilerine has birer kültürleri var idi. Onların şahsî «sınavımız» yanı sıra, her milleti de elinden dillerini, kültürlerini alamazsınız; bu bir toplumsal bir «sınav» tabi tutuyordur. insanlık suçu olur; ALLAH(C.C.)'ın kanûnlarını es Büyük din âlimlerinin de kabul ettiği üzere, geçmek anlamına gelir! İslamiyet’e, Ashabe-i Kiram’dan sonra en büyük - İslâmcılık fikri ise ”millet olgusu” dediğimiz hizmeti veren Türk Milleti’dir. Peygamber sosyoloji bilimi ve ”Müslüman” topluluklardan Efendimiz(s.a.v.)’in İstanbul hakkındaki müjdesi de yediğimiz darbe üzere uygulanamaz olmadığını bu hususta apaçık idrak edilebilir. fark ettirdi. Üstelik İslâm’a göre ”sadaka vermeye Biz de Türk Millîyetçileri olarak bu kutlu milletin, akrabalardan başlanılır'' şeklinde bir kaidenin Türk Milletinin bir mensubu olmanın haklı gururunu varlığı da idrak edilmelidir . Dolayısıyla millet taşıyoruz. gerçeğini atlayıp, ”tek bir Ümmet” zihniyeti, fikri Sonuç itibariyle, bu iki fikrî hareket de isabetli olmaz. Sonuç itibariyle, İslâmcılık ile kastolunan bu fikrî hareket, «millet gerçeğini» atlar. zamanla, doğru ve uygulanamaz olduğunu açığa çıkarmıştır. Fakat bir fikir vardı. Bu fikir, sosyoloji Yoksa biz, Türk Millîyetçileri de, elhamdüllilah, İslâm ahlâk ve faziletine sahibiz ve İslâm’ı bin yıldır bakımından olsun, manevî bakımdan olsun, millet olarak benimsemiş ve tek başına muhafaza TÜRK’ündü.. Çünkü, o, tam anlamıyla «Türk tarafından, Türk’e göre ve Türk için» idi. Turan, etmiş bir millet olduğumuzun bilincindeyizdir! Hunlar, Göktürkler, Cengiz, Timurlenk zamanında gerçekleşmiştir ve hatta Türk beyliklerin Millet gerçeğini şu şekilde izah etmeli; Milletleri aileler, Ümmet-i Muhammedî/dînî Anadolu’da Osmanlı’nın çatısı altında birleşmeleri bir nevi küçük bir ”Turan” idi. toplulukları ise milletler oluşturur. Milletler Devamı 21 . Sayfada sosyolojik inkâr edilemez bir gerçektir. Onun için Sayfa 20 Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2 Çünkü üzerinde, her türlü hakkı elinden alınmış, ezilmiş ve asimilasyon politikaları uygulanmış Türk varlığının yaşadığı toprakları yeniden elde etme mücadelesidir, bu mefkûre. Neticede hürriyetine kavuşan Türk toplulukları, bir «birlik» düzenin kavuşturmaktır. Bu birlik için verilem müc âdele gayet anlamlıdır, zira Türk'ün dirilmesine sebep olacağı gibi; dîn-i İslâm'ın emrettiği akrabalık bağlarını sıkı tutma vazifesine göre yükümlü olduğumuz kutlu, mübârek bir Dâvâ'dır! Bu hedef hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, ancak neden bir başka görüşün yanlış olduğuna dair ile mukayesede, yetersiz olduğu kanısındayım. Onun için Türk-Tûran Birliği'ne karşıt olanların kullandıkları teze evvela bir yanıtımız olmalı; Peki biz Müslümanız, niçin İslâm Birliği değil de, Türk-Tûran Birliği? Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne bir geçiş dönemi yaşandığını hepimiz hatırlarızW Türk Milleti tarafından benimsenmiş belli başlı fikrî hareketler var idi. Bunlar;


k u t l u

k a l e m

TÛRANCILIK FİKRİ ve BÂZI MESELELER...

Bu nedenle Turan’a ”ütopya” diyen cahil kafalara şaşarım, zira Tarih tekerrürden ibarettir. Geçmişte olanlar, gelecekte de mutlaka olacaktırW Turan ülküsü birkaç kez muvaffakiyete ulaşmıştır. Bu nedenle ”ütopya” kavramının Tûran Ülküsü'ne ithafen kullanılmasını isabetli bir yakıştırma olduğu kanaatinde değilim. Avrupa toplulukların, ortak dil ve kültüre sahip olmamalarına rağmen bir birlik oluşturmuşlardır. ”Tek Millet” olmadıklarından, yani ortak dil ve kültüre sahip olmadıklarından dolayı belirli uygulanmaları yürürlüğe koyma isteklerinde engelleniyorlar. Peki Türk Milleti niçin birleşmiyor? Bugün her biri bir cumhuriyet olan; Türkiye, Kuzey Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Kazakistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan. Bunlara ek olarak Özerk Cumhuriyetler; Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Altay, Balkar, Çuvaşistan, Dağıstan, Gagavuzya, Hakasya, Karaçay, Karakalpakistan, Nahçıvan, Tataristan, Tuva, Yakutistan. Bu ülkelerin hepsi Türk’tür. Benim kadar, senin kadar Türk’tür! Dünyada genel itibar ile tek bir din, dil, kültür ve geçmişe sahip olan 350 milyon Türk var! 2 ay evvel, 1 2 Ocak tarihinde Kırgızistan Devlet Başkanı'nın TBMM’de dile getirdiği, ‘’Ulu Türk kağanlığını kuramasak bile en azından Türk devletlerinin kardeşliğini pekiştirmeliyiz, kuvvetli bir Türk birliğini yapmalıyız’’ şeklindeki tarihi çağrısı, yalnızca Kırgızistan'ın değil, saydığımız bütün Türk ülkelerin özlemini de aksetmiştir. 1 991 ’de, Sovyetler Birliği'nin tasfiyesi akabinde kurulan Türk Cumhuriyetler'i, Türk Birliği için bir umut kaynağı olmuş, ancak çeşitli kademelerine Ruslar tarafından sızmaların olması e atanmalar yapılması büyük bir talihsizlik olmuştur. Fakat NAZARBAYEV ve ATAMBAYEV gibi, Türk Cumhuriyetleri'nin mühim makâmlarında görev alan Türkçü-Tûrancı Devlet Adamları'nın varlığı, bizi Türk-Tûran Birliği'ne bir adım daha yaklaştırıyor ve ciddi bir gâye olduğunu idrâk etmeye vesile oluyor. Fakat sorgulanması gereken mühim bir soru vardır; Komünist rejim altında, Çin'de, Rusya'da vesaire inim inim inleyen Türk toplulukları var iken, dîn-i İslâm'ın emrettiği akrabalık bağlarını sıkı tutma vazifesine göre yükümlü oldukları kabûlünden yola çıkarak, Türkçü-Tûrancı faaliyetlerde bulunanların 1 944'te neden tabutluklara mahkûm edildiği, 1 970'lerde ve 1 2 Eylül darbesi yönetimi tarafından bir ''tehdit unsuru'' olarak algılandığıdır. Dünün gerçekleri de unutulmamalıdır. Bugünün Ulusalcıları, dünün Komünistleri binlerce km. ötedeki işçinin hakkını savunup, ülkesinin, milletinin işçisini, millî mukaddesâtlarına bağlı bulunduğu için, Rus yapımı silahları ile hunharca Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

katlederken, Siyâsal İslâmcılar, Güney ve Kuzey Azerbaycan'daki MÜSLÜMAN TÜRKLER'e zûlmeden Humeyni'nin devrimini kutlarken; Ülkücüler, ''imkânsız'' olarak görülen bir ülkü’nün neferliğini yaptılar, uğruna bin bir çile çektiler... - Komünistlerin ülküsü olan, dünya işçilerin birleşmesi ülküsü bugün hangi noktada? Dünyanın sosyolojik düzenine uygun mu? - Siyâsal İslâmcıların ''İslâm Birliği'' gâyesi nerede? Bugün hangi noktadır? Peki, Ülkücü Hareket'in benimsediği ve 40 yıldır zerre kadar tâviz vermedikleri «TÛRAN ÜLKÜSÜ»? Dün düşünmesi, kaleme alınması, yayılması suç olan Tûrancılık, bugün Meclis'te Kazakistan Devlet Başkanı tarafından dile getirilmiştir! Üstelik bilimsel-stratejik bir araştırma yapıldığı takdirde, Türkiye'nin gelişimi ve gerçekleşme şansı bakımından en verimli birlik olma mahiyetinde olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın! Türk Milleti’nin tek bayrak altında birleştiği takdirde ne olacağı sorusunun tekabülü, İslam âlemi’nin rahat bir nefes almasıdır. Çünkü tarih bize, Türk’ün yükselmesiyle birlikte İslam’ın da refaha girdiğini göstermektedir. Unutmayalım, Türk Milleti, İslâm’ın, Ümmet-i Muhammed’in bir nevi imamıdır. İmam, kendini geliştirdiği nispette cemaate faydalı olabilir. Tevhid Sancağı'nı, İslâmiyeti benimsediği andan itibaren kapıp, Avrupa'ya taşıyan, daima yükselmesi için harp eden Türk milletinin uyanması, İslâm'ın muvaffakiyete ermesine tekabül eder! İşte bizler bunun için «TÛRAN», diyoruz! HAKK’IN RIZASI IÇIN TÛRAN! İSLÂMİYET İÇİN, TÜRK CİHAN HÂKİMİYETİ, DÜNYAYA ADÂLET İÇİN TÛRAN! Türk milletinin mücadelesi, 1 453′teki fetih ile 1 944′deki Türkçü ruh ile şevk bulmuş ve daha birçok dillere destan hareketleri ile Allah’ın izniyle Milliyetçi Türkiye’ye, Tûran’a, Kızıl Elma’ya bir adım daha yaklaşacak ve İslâm âlemi’ni ile mazlum milletleri kurtuluşa erdirecek olan bir ışık olacaktır! Ülkücülük, evvelâ Millîyetçi Türkiye ve akabinde, hürriyetinden mahrum bırakılmış Türk toplulukları azatlığa eriştirmek ve Türk milletinin birliğini(=Tûrancılık) temin etmek sûretiyle, Nizâm-ı Âlem-i/ Türk Cihan Hakimiyeti'ni mefkûre edinmiş olan Mukaddes bir Dâvâ'nın adıdır! Bu Dâvâ'yı reddedip, bizi ırkçılıkla ve yeterince Müslümanlığı benimsememekle isnat eden bir takım basiretsizler, birkaç kendini bilmez Şeyh'in kendilerine ''bahşedikleri'' us ile, ALLAH'ın kânunu olan «millet» Devamı 22. Sayfada Sayfa 21


k u t l u

k a l e m

TÛRANCILIK FİKRİ ve BÂZI MESELELER... hakikatine riayet etmemek kaydıyla, soy- ve dindaşlarımızı ihmal ediyorlardır! Kendi soy'unu/milletini kurtarmamışın, -her ne kadar dindaş- olsa da Türk olmayan toplulukları öncelik olarak benimsemesi, ne dîn-i İslâm ile örtüşür, ne de gerçeklerle! ''Sadaka vermeye akrabalarınızdan başlamayınız'' telkinini içeren dînîmiz; İslâmiyet'in ''mücahidliğine'' soyunup, Millî ve Manevî her türlü değeri tahrip edilen Doğu Türkistan'lı Uygur ve Türkmen soy- ve dindaşlarımızı görmezden gelmek, gaflete düşmektir!

Unuttun mu Kür Şad’ı pek tez? Türk karşıtlarının oyununu sez! Unuttun mu Batur’un isyanını; Türk, bu yiğitlere borçlu şanını!

Tûran bir hakikat, gelecek mutlaka; Coğrafyasında deniz olacak iki yaka! Peyda oldu Tûran, ufukta, bak, yakın, Tûran’a karşıt olan şaşkınlardan sakın! O Tûran ki, bir olacak nice diller; Azadlığa erip, olacak ‘’bizim’’ iller! Yürekler İslâm ile dolup taşacak, Tûran’a sırt çeviren, sayılır kaçak! Harbiyeli der; kutlu olsun bu gece, Konuştuğumuz dil necedir, nece? Türkçe ise kurulsun Türk Birliği, Kurulsun ki, alem görsün dirliği! 5.1 .2011 / 01 :32 Furkan HARBİYELI --------------------------------------

------------------------------------TÛRAN Kutlu, mağrur bir gece bastı, Uluyan Bozkurtun nedir kastı? Çağrıdır bu Kızıl Elma’ya, Haykır Türk, haykır semaya!

ALLAH(C.C.), hükümranlığı altında bulunan vilâyetlerde daîma adâletli davranmış; hakkı, hukûku gözetmiş Yüce Türk milletinin, yükselecek olan Tûran bayrağı altında yaşamasını ve akabînde Âlem'e Nizâm vermesini nasîp eylesin! (ÂMÎN!) TÛRAN BİR GERÇEKTİR; GELECEKTİR!

ÇANAKKALE GEÇİLMEZDİR Çanakkale neresi diye sormayın, Çanakkale dirilişin adresidir. Kahraman Mehmetçiklerimizin, Yiğitçe destan yazdığı yerdir.

Türk'ün gücünü kimse tüketemez, Şanlı Tarihimiz yazıyor, tükenmez! Biz Türklerde iman gücü bitmez, iste örnek Çanakkale zaferidir.

Furkan HARBİYELİ Mart 201 2

On binlerce kınalı yiğitler, Düşmanlara pes dedirttiler. Anladı ki sömürücü devletler, Türk Milleti yenilmezdir.

Erkut Dinç

Bilmeyenler var ise öğrensin, Öğrendikten sonra öğretsin. Büyük, küçük herkes bilsin, Bilsin ki Çanakkale geçilmezdir. Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 22


k u t l u

k a l e m

Unutulan Ülkücülük – 2 (Siyaset ve Ülkücülük) “Dava adamları, o davanın şartlarını ve gereklerini

Hareket Partisi, ülkücü ideolojiyi siyasî platformda temsil etmek için kurulmuş, siyasî bir partidir. Ülkücülük, gençlik-yaşlılık işi değildir. Her ne kadar ülkücüleri, MHP’nin gençlik kolları gibi görseler –hatta bazen parti böylece kullansa- bile, doğru Öncelikle, Kutlu Kalem Dergisinin ilk olanı, MHP’nin ülkücü ideolojiyi iktidara taşımak ve sayısına teveccüh gösteren okurlarımıza ve bizlere o kutlu ülküye giden bir yolu tutmak için destek veren birçok değerli hocamıza teşekkür kurulduğudur. etmeyi borç biliyorum. Kutlu Kalem, “ruhen ve Ülkücülük, geniş bir yelpazedir. Belirttiğimiz fikren genç kalan ihtiyarlarla, olgun ve erişkin kalp gibi, insan hayatının her alanını kapsar. Bir kişi, ve dimağa sahip delikanlılar”ın kavşıtıdır! “ben ülkücüyüm” demekle beraber, artık; doğru konuşmayı, sözünde durmayı, Türk’ü sevmeyi, Türk uğruna canını dâhi verebilmeyi ve sayabileceğimiz birçok Türk-İslâm erdemli vasfını göstermeyi kabul etmiştir. Ezcümle, ülkücü, Türk gibi yaşamayı kabul etmiştir. Ülkücülük, bir aksiyon hareketidir. Aksiyon dediysek, serserilik yapanların hareketi kesinlikle olamaz! Ülkücü aksiyon, serseriliği yasaklayan bir aksiyondur. Nevzat Köseoğlu’nun Galip Erdem kitabının önsözünde, Galip Erdem’in ülkücülüğü anlatılırken şöyle denilir, “Geleneksel kültürümüzde, insanın ne yazdığından Ülkücü Hareket’in yanlış anlaşılan, yanlış çok, ne yaptığına bakılır, ona göre değerlendirilirdi. anlaşılması için Ülkücü Hareket düşmanlarının Eğitimimiz de, bilgi edindirmekten çok, kişilik ve bir olağanca çaba harcadığı konulardan bir tanesi de kimlik kazandırmaya yönelikti. Bu eğitimin en “Siyaset ve Ülkücülük” ilişkisidir. Öyle önemli yönlerinden biri tekke ve tarikatlardı. zannediyoruz ki, siyaset ve ülkücülük ilişkisinin tam Oralarda insanlar, kitaplardan okumaktan çok, anlaşılmasıyla birlikte, ülkücü hareketin gerçek sohbetlerde bulunur ve mürşit ile aynileşmeye gayesi istismar edilemeyecek ve ülkücüler, dayalı bir kişilik eğitimi almaya çalışırlardı. üzerlerine düşen misyonun farkına vararak, bu “Günümüzde de olayın ilkesi değişmemiştir: kutlu ülkü için daha büyük gayretle mücadele İlköğretimin temeli, çocuğa kişilik ve bir kimlik edecektir. kazandırmaktır. Burada mürşit öğretmendir ve Seyyid Ahmed Arvasî Hoca, Türk-İslâm kişilik eğitiminin en sağlıklı yolu örnek kişilikle yani Ülkücüsünü tanımlarken “Günü birlik siyasî öğretmenle özdeşleşmektir. İşte Galip Erdem, bu menfaatleri aşarak, asırlar sonrasını görebilen ve çizgide bir öğretmendi. Yakın çevresinin kendisini asırlar sonrası için hazırlık yapan insan” tâbirini ‘şeyhimiz’ diye çağırması, sıcak bir yakınlığın kullanmıştır. altındaki bu gerçeğe dayanıyordu.” Ülkücülük, her zaman söylediğimiz gibi, her Ülkücü, fikirleriyle, yaşayışıyla insanlara şeyden önce bir yaşam felsefesidir. Ülkücülük, örnek olmak zorundadır. Çünkü, başbuğun da kişinin hayatını her yönüyle kavrayan bir ideolojik dediği gibi, “sizler, ülkücü hareketin ayaklı tavır, benzetmek gerekirse, bir fesefî görüştür. Bir propagandalarısınız”. Her ülkücü, tavırlarıyla Türk, ülkücü harekete girmekle beraber, evvelâ beraber büyük bir camiayı temsil ettiğinin farkında ülkücü yaşam felsefesini kabul etmek olmalıdır. Bu farkındalığa sahip bir ülkücü genç, mecburiyetindedir. “Ben ülkücüyüm” demekle, yaptığı bir eylemin, bambaşka bir yörede, belki de ocaklarda gezmekle, bozkurt yüzüğü takmakla hiç tanışamayacağı ülkücü bir kardeşinin başına ülkücü olunamayacağını; ülkücü olmak isteyen her dert açabileceğini, onun işini güçleştireceğini genç bilmelidir. Ülkücü genç, attığı adımı, söylediği bilmelidir. “Herkes milliyetçi olabilir, ama herkes sözü ülkücü olduğu şuuruna sahip olarak, ülkücü olamaz” der Galip Erdem. Çünkü, ülkücülük ülkücülük vakarıyla birlikte atacak, söyleyecek; çaba ister. Ülkücülük aşk ister. Ülkücü olmak için; yaptığı fiillerde yalnızca Cenab-ı Mevlâ’nın rızasını Türklüğü sevmek, uğruna ölmek yetmez. Günü gözetecektir. “Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk gelince bunu herkes yapabilir. Ülkücü, Türklüğü ve fazileti” ile yola çıkan ülkücü, artık, “kınayıcıların yaşayan, İslâm’ı hayat nizamı edinen kimsedir. kınamalarını dikkate almayacak”, koyduğu hedefe Osman Yüksel Serdengeçti’nin dediği gibi, “Bu doğru yorulmaksızın yürüyecektir. dava, ayıya ‘dayı’ demeyenlerin davasıdır!”. Tam bu noktada, “Ülkücüler, genç MHP’liler Ülkücü genç, sırf desteklediği parti karşı değiller mi?” diye soranlara cevap vermek çıkıyor diye, bir siyasî gerektiğini düşünüyoruz. Hayır. Aksine, Milliyetçi duruma karşı çıkmamalıdır. Devamı 24. Sayfada Sayfa 23 Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2 kendi kişiliklerinde gösteremezlerse, o davayı bir adım ileri götüremezler.” Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ


k u t l u

k a l e m

Unutulan Ülkücülük – 2 (Siyaset ve Ülkücülük) Konuya Türk’ün, İslâm’ın gözünden bakmalı ve böylelikle bir sonuca oluşmalıdır. (Lider-doktrinteşkilat üçlemesini, Tanrı nasip ederse bir sonraki sayıda ele alacağım.) Ülkücü bir genç, günlük “siyaset maskarası”na düşmemek zorundadır. Çünkü, ülkücü genç bilmektedir ki, “siyaset de muhabbet, hepsi yalan, palavra”! Peki, siyasî bir durum karşısında nasıl bir tavır takınılmalıdır? Şöyle özetleyelim, siyasî mevzuları değerlendirirken, “günü birlik siyasî menfaatleri aşarak, asırlar sonrasını görebilen ve asırlar sonrası için hazırlık yapan” bir insan olunmalıdır. Bir ülkücü, siyasî tartışmalara Türk’ün gözünden, Türk için yalnızca Allah’ın rızasına gözeterek bakmalıdır. Bir tas kömüre, iki kilo makarnaya kanmamalı; yıllar sonrasında Türkiye’nin bulunduğu noktayı hesap etmeye çalışmalıdır. Velhasıl-ı kelam, ülkücü, siyaset üstü bir davanın ülkücüsü olduğunu bilmeli ve bu bilinçle birlikte, ülkücülüğü yaşamalıdır. Unutulmasın ki,

ezbere Dokuz Işık sayabilen, bozkurt sembolleriyle slogan atan bir şovenist olarak değil; ilimli, kültürlü, vakarlı, ahlaklı, şuur-u Türklük ve seciye-i İslâm’ı benliğinde eriten, benlik tahtından nefisini kovan bir alperen olarak ülkücü olunabilir. Son olarak, üstadın dizileriyle birlikte yazımı noktalıyorum: “Türk’üz ve Müslüman’ız, Elhamdülillah, evet! Ülkücülük bu ise, oh, ne ala memleket! Hani, nerde çalışma? Hani, nerde ibadet? Ülkücü davasını yaşamalı, bilmeli… İktidara gelirse, hak ederek gelmeli.” Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin!

Velican ÇAĞRI Mart 201 2 Ek: Konuyla ilgili Nevzat Köseoğlu’nun Galip Erdem biyografisini tavsiye ederim.

İstismar Etmek

sağlanan bir malzeme oldu. Cumhuriyet dönemiyle beraber, yeni * Bunlar yalnız bu dönemde değil, daha öncede düşünceler ortaya çıkmış ve bir başka düşünceyi “İSLÂM” deyip, halkı kandırmıştır. Rahmetli Ali bertaraf etmeye, yok etmeye çalışmıştır. Bu fikir Metin TOKDEMİR’in anlattığı bir anısında bunların çatışmaları sırasında, millet gözünde yükselmek İslâm uğruna hiçbir şey yapmadıklarını, sadece için bazıları milletin mukaddesatlarını istismar ağızlarında sakız yaptıklarının kanıtıdır: Rahmetli etmiştir. Bir grup Türk milletinin dinini, bir başkası TOKDEMİR, “İSLÂM'ı üniversitelere ülkücüler atasını, bir başkası duygularını istismar etmiştir. sokmuştur. İstanbul Üniversitesine ‘Muhammedin Türk Milleti de, istismar edilmeye alışmış ve istismar edenle etmeyeni karıştırmaya başlamıştır. Piçleri Giremez!’ yazdıklarında, birileri kafalarını eğip giriyordular, kafalarını eğmeyenler, kurşunlara Yaşanılanlar, söylemler ve yapılanlar üzerinden, göğüs gerenler ÜLKÜCÜLERdi... Ülkücüler, milletimizi istismar edenler ve millet uğrunda sadece secdede Allah'a baş eğerler…” demiş ve hayatlarını feda edenleri sizlere aktaracağım. bunların İslâm uğruna can vermekten korktuklarını Türk Milleti, din-i İslâm bir millettir. İslâm için savaşmış, can verip can almıştır. İslâm uğruna göstermiştir. Bu yazdıklarım, yeşil komünistlerin yıllarca nice ülkeleri fethetmiş, Allah rızasını kazanmayı dini nasıl kullandığının, İslâm üzerinden rant gaye edinmiştir. Cumhuriyetten sonra, Türk sağladığının kanıtıdır. Milletinin dini hassasiyetini kullananlar, bu yoldan rant sağlamaya çalışanlar olmuştur. Örnek verecek Gelelim bir başka gruba, Kızıl KomünistlereW * Yeşiller nasıl İslâm’ı kullanmışlarsa, bunlarda olursak: * Başörtülü bacılarımızı yıllardan beri –türban sorunu­ ile oyalayan, nice yıldır başta olmasına rağmen, ne hikmetse bir türlü sorunu çözemeyen bir görüşle karşı karşıyayız. 80 döneminde de dinî saldırılara sessiz kalarak, milletin mukaddesatına saldıranlara hiçbir şey yapmayan zihniyet aynı zihniyet. Her seçimde bu sorunu dile getirip, daha sonra bu %1.5’un sorunu demek ayrı bir yüzsüzlük olsa gerek. Kurtuluş savaşı ne uğruna başlatıldı, sormak isterim bu kişilere. Sütçü İmam, bir Ermeni anamızın, bacımızın başörtüsüne el uzattı diye, vurmadı mı o soysuzu? Başörtüsü, bir milletin savaşa girmesine sebepken, şimdi oy uğruna rant

Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

aynı şekilde Atatürk’ü kullanmışlardır. Atatürk’ün komünist olduğunu öne sürmüşlerdir. Atatürk’ün “Komünizmin başı görüldüğü yerde ezilmelidir.” Sözünü hiç duymadılar herhalde… Veya “Biz ne Bolşevik, ne de komünistiz; ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü biz milletperver ve dinimize hürmetkârız.” sözü Atatürk’ün komünizmle uzaktan­yakından alakası olmadığına yeterlidir herhalde. Bunlarla yetinmeyen, Dündar Taşer’in “Atatürk’ü Sömürenler” makalesini okuyabilir. Atatürk’ün kurduğu, Atatürk zamanında Türkçü bir parti olan “cehape”, hâlâ Devamı 25. Sayfada “Atatürk’ün partisiyiz” diyor

Sayfa 24


k u t l u

k a l e m

İstismar Etmek

Atatürk’ü sömürüyor.Ölürken “Yaşasın Lenizm­ Marksizm!” diyen bir komünisti savunan parti, nasıl Atatürkçü olabilir? Hangi seçim meydanında, hangi kongrede “Ne mutlu TÜRK’ÜM diyene!” demişler? Atatürk demekle bu işler olmuyor! Atatürk’ün Türk birliği hedefi için ne yapmışlar? Bir şey yapmadıkları gibi, yapan gençleri engellemişler. * Kızılların bir diğer sömürdüğü konu; Özgürlüktür. Türk ülkesinde rahatça yaşayan; zamanında milletvekili, başbakan, cumhurbaşkanı çıkartan kişilere özgürlük tanınması isterler. “Yaşasın Türk­ Kürt kardeşliği!” diyerek, sanki bizim Kürtlere ve diğer etnik gruplara düşman olduğumuzu, onları bu ülkeden yok etmek istediğimizi öne sürerler. Bunların özgürlüğü nedense Güney Azerbaycan’a, Kerkük’e, Karabağ’a, Doğu Türkistan’a gelince kaybolur veya görmezden gelinir. * Kızılların sömürdüğü konulardan biride İnsan Hakları’dır. İnsan haklarından dem vurarak, milleti ayrıştırmayı hedeflemişlerdir. “Neden bu ülkede Kürtçe konuşulmuyor, neden diğer kimliklere haksızlık yapılıyor?” gibi millî devlete tüm kinlerini kusuyorlar. İnsan haklarında samimi olmadıkları, yine yukarda yazdığım gibi; Türkistan, Kerkük, Karabağ vs. gibi Türk illerindeki insanlık dışı olaylara göz yummaları, bunu destekler niteliktedir. Çünkü bu illerdeki rejim, komünist rejimdir. Kendi savundukları rejimin, kimseye zulüm etmediğine ve insanlara özgürlük verdiğine inanırlar.

Sömüren bu iki gruba baktığımızda, hiçbir zaman birbirleriyle kavga etmedikleri ve hatta birbirlerine istihbarat verdikleri ortaya görülür. Erbakan’ın imanlı(!) gençleri, ülkücülerin yerlerini ihbar ederek ülkücülerin şehit olmasına neden olmuştur, birçok kez. Peki, bu millet için canını veren, hayatını bu millet ve devlet için harcayanlar yok mudur? Tabi, ki vardır. İslâm için can verip, can alan; Atatürk’e değer veren, Türklüğün şanına şan katan nice kahramanları vardır, bu milletin...

* Türklük ve İslâm düşmanı komünistlerle mücadele edenler kimlerdi? Kimlerdi “Susuz kalsa toprağımız, sularız kanımızla” diyenler? “Mustafalar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar!’’ diyenler kimlerdi? “Siz Atatürk’ün emanetini korudunuz” diyen babalar kimlerin babasıydı? Atatürk’ün gösterdiği hedefe, Türk Birliği için koşan; “Türk toprağı Ermeni’ye yâr olmaz” deyip,

Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Karabağ için canını verenler kimlerdi? Bu vatanın, milletin ve devletin gerçek sahipleriydiler. Gün geldi, ciğerlerine bisiklet pompasıyla hava basılarak şehit oldular; gün geldi, secdedeyken asker dipçiği yiyip cennete uçtular. “Kanımız aksa da zafer İSLÂM’IN!” dediler ve iftar vakti yüce dinimize ve kitabımıza ağza alınmayacak küfürler edene karşı “İmanın Yumruğu” olup, küfrün başına indirmektir, KILIÇKIRAN gibi…

Saffet Sancaklı, nasıl ülkücü olduğunu kendisi şöyle anlatmıştır :

* Okulumuzda Türk bayrağını indirip, yerine başka bir bayrak astılar. Dedim “kimler yaptı bunu?”, “şunlar, şunlar” yaptılar. Dedim “kim var bunların karşısında?” , “Ülkücüler, var.” Ben, o an ülkücü oldum. Çünkü babam bizim bu ülkeye TÜRK BAYRAĞI için geldiğimizi söylemişti. Çünkü bizler, Başbuğ Türkeş’in dediği gibi “Hepiniz birer Türk bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin” sözüne kulak vermiş ve bu söz uğrunda benliğimizden geçmiştik.

Türk milleti, kendisini kandıranları ve uğruna can verenleri ayırt etmelidir. Dursun Önkuzu’nun, Süleyman Özmen’in, Selçuk Duracık’ın, Yusuf İmamoğlu’nun ve nice şehidin bayrak, millet devlet, din uğruna öldüğünü görmezden gelmemelidir. Kendisini kandırıp, mukaddesatlarını kullanan komüniste, yobaza geçit vermemelidir. Kahrolsun Din-i İslâm’ı kullananlar! Kahrolsun Türk’ün değerlerini kullananlar! Yaşasın Türklük, İslâm, devlet ve millet uğrunda can verip-can alanlar! TANRI TÜRK’Ü KORUSUN; MİLLETİNE HAİNLİK YAPTIRMASIN! Türk bayrağını, devletini, milletini koruyanlar ÜLKÜCÜLERDİ! Din-i İslâm için can verenler, mukaddesata gölge düşürmeyenler ülkücülerdi! Yasin USTA Mart 201 2 Sayfa 25


k u t l u

k a l e m

İKİ YANLIŞ; BİR AMAÇ!

Geçtiğimiz aylarda tartışılan iki husus vardır ki, ikisi farklı olsa da, tek bir amaca hizmet etmektedirler: TÜRKLÜĞÜN yıpranması, zayıflatılması ve dirliğinin sekteye uğraması! Bedelli askerlik ile birlikte gündeme gelen ''vicdânî ret'' kavramına kılıf uyduran çeşitli siyâsal görüşleri takdîr(!) ediyoruz; ayrı nedenler ile de olsa, nihayetinde, TÜRKLÜĞÜ yıpratma hedefini taşıyanlar olarak, bu kavramın etrafında bir güç birliği kurdular. Siyâsal Ümmetçi, ''Allah'tan başka kimsenin, hiçbir müessesenin yasasına riayet etmem!'' gibi çok sakat bir düşünce ile, dîni adetâ istismar ederek milî vecibesini reddediyor. Bunun İslâm'a göre doğru olup, olmaması bir yana... Ancak şu çok açıktır: Müslüman Türk'ün ayak bastığı yerde ezan sesi yankılanır, ayağını çektiği yerde ise Müslümanların çığlıkları... Bu beyânın kâfir terör örgütüne karşı savaşmaktan kaçmak suretiyle kullanılması, alelâde basiretsizlik ve imânsızlığın bir belirisidir. Ama bununla da yetinmiyor bâzıları, İslâm'ın, Müslümanların, yani dîn kardeşlerinin çatışmasını tasvip etmediğini öne sürüyor. Köylerimizi basan, kundaktaki bebekten, savunmasız kadına, eli tutmayan ihtiyara kadar vatandaşlarımızı kurşuna dizen, hunharca katledenler Müslüman mıdır? Peki onlara Müslüman diyen? Bundan da öte, birçoğunun Müslüman olmadığı bilindiği gibi, kendilerinin çeşitli ifadelerinden ve ölen örgüt mensuplarının gömülme şeklinden ekseriyetle kâfir, gayrı müslim olduklarını saptamak zor olmasa gerek. Solcu/''Kemal''ist ise Siyâsal İslâmcı'dan farksız; ''halklar''ın birbirine düşürülmesine karşı olduğunu iddia edip, tarafsız olmayı seçiyor. Ama bu tarafsızlığın ne kadar mantıklı ve gerçekçi olduğunu da düşünmek gerek. Hemen yine belirtmek gerekir ki, mücâdele PKK terör örgütüne karşı. ''Halkların çatışmasına karşıyım''daki kastedilen iki ''halk''tan biri olan ''Kürt halkı''nı, bölge halkına her türlü eziyeti gösteren, tehdit eden ve Ermenîler ile 1 . Cihân Harbi sırasında mücâdele eden ''Kürt'' asıllı köyleri basan PKK mı temsil ediyor? Bundan daha çelişkili bir iddia olamaz! Bir yanda, kundaktaki bebekten, ihtiyara kadar vatandaşlarımıza can tehlikesi arz eden terörist bir örgüt, öte yanda ise bu vatandaşlarını korumakla mükellef olduğu bilincinde olan Türk Ordusu. Ve bu itibar ile akan kanın durması için yıllar boyu büyük mücâdele veren... Bu durumda ''tarafsızım'' demenin denklemini buyrun, siz kurun! Eski Ülkücü(!) olan AKP Manisa Milletvekîlinin ise, ''Adam, cinsiyet farklılığı vardır, gitmek istemez. Etnik, iş veya çeşitli sebeplerle Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

askere gitmek istemez. Bunlara saygı durmamız gerekir'' şeklinde büsbütün bir gaflet olarak gördüğüm bir açıklaması olmuştur ''Vicdânî Ret''e ilişkin. Sanırım Türkiye, hükûmetinin cinsiyet değiştirmeyi resmen teşvîk eden ilk ülke olacak. Bu da kendisini «Muhafazakâr» olarak sıfatlandıran zât-ı muhteremlerin(!) eliye olacak. Ele alınması ve beraberinde apayrı bir cehâletten doğan, «etnik» farklılıkları vatanî görevini yerine getirmek önünde bir engel görmek. Bu gibi yanlış bir düşüncenin, eskiden Ülkücü Hareket'in içerisinde bulunmuş olan ve 1 2 Haziran 2011 itibariyle Milletvekîli olan bir kişi tarafından beyân edilmesi de beynimde boranların oluşmasına sebebiyet veriyor. ''Vicdânî ret'' safsatası ile bir Türk vatandaşının anayasal bir yükümlülüğü olan askerliği reddetmek meşru bir zemine oturursa, yarın öbür gün vergi ödeme gibi yükümlülüklerin de ''bu vergiyi abes buluyorum'' düşüncesi ile reddedilmesi de önüne geçilemez bir durum olarak karşımıza çıkacaktır. Yazımızın başımızda da ifade ettiğim üzere, Türklüğe düşmanlık besleyen ve aleyhtarlık şuuru ile harekete eden cenahlar, iki yanlış'ta bulunmuşlardır. ''Vicdânî ret''tin yanı sıra, Dersim olayının tartışmaya açılması da TÜRKLÜK denen kutlu yol'un altına döşenmiş bir mayındır. AKP ile CHP arasında baş gösteren bu münakaşa konusunda varılan nokta, maalesef siyâsî hesap ve menfaatler adına TÜRK'un kutlu tarihini çarpık ve bilimden uzak bir biçimde dahi olsa istismardır. Başbakan'ın, henüz, devlet eliyle tarih bilimine dayalı hiçbir araştırmayı gerçekleştirmemişken özür dilemesi ise, mübârek Kurtuluş Savaşımız esnasında her türlü çileye, imân aşkı; vatan sevdası için hiçbir tereddüte düşmeden katlanmış kutlu ecdâdımızın devlet/siyâset adamlarının kemiklerini muhakkak sızlatmıştır. Ve yine gülünç bir durum ise, Başbakan'ın, kendisinin iktidarını devirmekle suçladığı kişileri(elinde somut bir kanıt dahi yok iken) hapishanelerde ölüme terk ederken, ATATÜRK zamanında, Fransız desteğine güvenerek, vatandaşlık vecibelerine riayet etmeyenlerin idâm edilmesine ''sitemli'' olmasıdır. Esâsında CHP'den bahsetme gereği duymuyorum, çünkü bir mensubu ''beyaz'' der iken, öteki ''siyah'' diye haykıran bir oluşumu bir bütün olarak ele almak suretiyle eleştirmenin ne kadar isabetli olacağından şüphe duyuyorum. Bu itibarle, CHP'ye mensup bulunan bir takım şahısların, «Dersim» denen bölgedeki isyâncılara gereken muammelenin gösterilmesini Devamı 27 Sayfada ''katliam'' olarak

Sayfa 26


k u t l u

k a l e m

İKİ YANLIŞ; BİR AMAÇ! yorumlamaları, ATATÜRK'e olan kînlerini de ifşâ etmektedir. Zîrâ isyânın bastırılması için emri veren bizzat Rahmetli Mustafa Kemal ATATÜRK idi. Mustafa Kemal ATATÜRK'e ''katil'' diyenin hâlâ CHP'de barınması, CHP'nin sözde ''ATATÜRKÇÜ''lüğünü de lanse etmektedir... Bugün mecliste, Türk milletini temsîl eden üç partinin(BDP'yi sayma gereği duymuyorum) ikisi de Türklüğe saldırmanın bir başka boyutu olan «ATATÜRK düşmanlığı»nı benimsemiş bulunuyorlar. Her şartta ve zemînde basiretli davranmayı

bilmiş ve Türk Siyâsetinde Türk Millîyetçiliğinin gereklerini yerine getirmenin şerefine nail olmuş tek (Türk) Millîyetçi(si) parti; Millîyetçi Hareket Partisi, ecdâdının kemiklerini sızlatmamış tek oluşum olarak karşımıza bir kez daha çıkıyor! TANRI, TÜRK'Ü KORUSUN; TÛRAN'DA BULUŞTURSUN! (ÂMÎN!) Furkan HARBİYELİ Mart 201 2

OKUYUN VE DÜSÜNÜN

Merhaba değerli okuyucular! Bu yazımın konusu: “Kurt” isimli roman. Kurt isimli romanı okudunuz mu? Okumadıysanız, bence hemen alin ve okuyun. “Dün ne oldu, bugün ne değişti, yarın ne olacak?” diye bir düşünün. Kitabin yazarı Değerli Yazarımız ve Sanatçımız Sayın Ahmet Şafak’ın dediği gibi yazılanları nereye koyacağınızıa kendiniz karar verin. Bu eserde Kemal karakterinin yaşadığı olayları okuyunca, şu söz aklıma geldi: "Hayat iyi veya kötü sürprizlerle dolu.” İste romandaki Kemal'in yaşadığı hayat aynen böyle. Bir yandan kaybettiği karısının hasreti, bir yandan hasta oğlunun derdi ve sonra onu da(oğlunu da) acı kaybı ve bir yandan: Memleket meselesi. Yaşadığı bütün acı olaylara rağmen köşeye çekilmiyor, VATAN için mücadele ediyor. VATAN, Türk Milleti'nin anasıdır. Milleti besleyen ve yetiştiren Cennet: VATAN. İnsanlar çok kötü olaylar yaşasalar da, vatanın bağrında hep yeni umutlar yeşerir. Umut bir limandır, bitmemesi gereken bir liman. Yoksa en son liman gözyaşı olur. Zira "umudun bittiği yerde gözyaşı sığınacak tek limandır". Kitabımızı anlatmaya devam edelim: Meltem ismindeki karakter ise, bir gazetecidir. Onun yaşadıklarını okuyunca eminim "iste gazetecilik budur!" diyeceksiniz. Ayrıca gazeteci Meltem, Kemal'e âşıkW Kemal'in hayatındaki iyi sürpriz de budur. Kitabın önemli bölümlerinden 43’ncü sayfasında "Televizyon-Tarihin koridorunda ders başlıyor" başlıklı bölümde de Mehmet Korhan karakterinin herkesin okuması gereken dikkat çekici konuşması var. Bir yandan sözde Ermeni Soykırımı dayatmaları, bir yandan Kemal'in düşmanı olan Andranik'le kavgası ve Bakü-Ceyhan boru hattını Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

tehlikeden kurtarma mücadelesi. Deyim yerindeyse film gibi kitap. Ama içeriği önemli mesajlarla dolu bir kitapW Kurt isimli romanın en dikkat çekici olan kısım "Yedi Uyuyanlar". Kitabin 236.nci sayfasında "Derin Milletin kurtlar halkası uyanıyor" başlıklı bölümünü 246.nci sayfaya kadar okuyun. Bu bölüm yedi uyuyanların tek tek ve kelime kelime nasıl uyandıklarını anlatıyor. “MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR.” İşte bu değerli söz bile herkesin bu eseri mutlaka okuması gerektiğini gösteriyor. Bu değerli sözü kalplerimize nakşeden Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü rahmetle anıyoruz! Evet, “Kurt” isimli romanı alın okuyun. Okuyun ve düşünün. Okuduktan sonra kitabı yakınlarınıza ve sevdiklerinize de okutun. Hepinize iyi okumalar diliyorum. Hayatınızdan kitaplar hiç eksik olmasın. Saygılar, sevgiler Erkut Dinç Mart 201 2

Sayfa 27


k u t l u

k a l e m

İqtidar Və Müxalifet Münasibətlərinə İthafən İqtidar və müxalifət münasibətlərinin belə səviyyəyə enməsi cəmiyyətin ictimai şüurunu zədələyir, onun inkişafına əngəl törədir. İqtidarla müxalifət xalqın mənafeyini düşünərək ümumi razılığa gəlib, dairəvi masa ətrafında xalqın həyat şəraitinin yaxşılaşdırılması, uğurlu daxilivə xarici siyasətin müəyyənləşdirilməsi istiqamətində birlikdə müzakirə edib qərar çıxartmalıdırlar. Belə düşünürəm ki, bu, iqtidar-müxalifət münasibətlərinin tarazlanmasına və hamarlanmasına yardımcı ola bilər. Ancaq çox təəssüf ki, bizim müxalifətçilər arasında da “soyuq müharibə”, höküm sürür və heç bir birlikdən, qarşılıqlı dəstəkdən söhbət gede bilməz. Müxalifət partiyaları arasındaki bu fikir ayrılıqları, onların birlikdə hərəkət etməsinə, ümumi razılığa gəlmələrinə təbii ki, mane olur. Bu isə birbaşa xalqa, dövlətçiliyə, demokratik siyasətə mənfi təsirini göstərir. Bəziləri “dövlət” dedikdə təkcə iqtidarı düşünür, bu isə çox yanlış yanaşmadır. Sağlam dövlətin təməlini müxalifət və iqtidarın qarşılıqlı əməkdaşlığı qoyur. Çox təəssüf, bizdə bu belə deyil. Bəzi partiyalar bir-birinin ayağının altını qazmaqla, onun bunun qeybətini qırıb, bir-birinə nalayiq sözlər yağdırmaqla adlarını ləkələməyə çalışır və əsl işlərinin nə olduğunu, bu sahəyə nə üçün gəldiyini unudur. Bəlkə də elə vəzifə, kürsü,

şan-şöhrət üçün gəliblər, nə bilmək olar. Axı buna nə ad vermək olar ki, sən gəl çıx vəzifəyə, sonra da bura gəlmək üçün verdiyin vədləri unut, dövlətin xalqın malı ilə atanın malı kimi davran? Məhz buna görə də heç bir müxalif partiya öz yüksək əqidəsindən, gərəkli fəaliyyətindən danışmasın. Axı buna haqqı olmamaqla bərabər heç danışa da bilməz. kor kor gör gör deyiblər. Bizim dərdlərimizdən başlıcası da elə budur. Xeyr! Mən iqtidarı əsla tərifləmirəm bu yazımla. Sadəcə bir neçə müxalif partiya olduğu üçün onlar arasındaki fikir ayrılıqları və digər məsələlərdən danışdım, amma bu iqtidarın heç bir səhvinin olmadığı anlamına gəlmir. Bizim məqsədimiz bu cür məsələləri bir müstəvidən deyil, bir neçə müstəvidən gözdən keçirtməklə doğru həllini tapmaqdır. İqtidar da öz növbəsində müxalifətin səsini kəsməməli, onu dinləyib ortaq qərarlar çıxartmalıdır. Ancaq bu o zaman baş verə bilər ki, öncə müxalifət birlik olsun. Bir söyləyin, haçana kimi parçalanmış ideologiya bütöv məqsəd uğrunda fəaliyyət göstərə bilər? Unutmayaq ki, zaman əleyhimizə işləyirW

Ziya Gökalp, 23 Mart 1 876 yılında Diyarbakır'da doğmuştur. Kendisine, babasının isteği üzerine Mehmet Ziya ismi verilmiştir. Babası, Vilayet Evrak Memuru Mehmet Tevfik Efendi (1 851 -1 890), annesi Zeliha Hanım'dır (1 856-1 923). İlköğrenimini 1 883 yazında kayıt yaptırdığı Mercimekörtmesi Mahalle Mektebi'nde tamamlamıştır. Hürriyetle ilgili ilk fikirlerini ise 1 886 yılında girdiği Mektebi Rüştiye-i Askeriye'de (Askeri Lise) hocası Kolağası İsmail Hakkı Bey'den edinmiştir. 1 890 yılında amcası Müderris Hacı Hasip Bey'den dersler almaya başlayan Gökalp, 1 891 yılında ikinci sınıftan kayıt yaptırarak İdadi-i Mülkiye'ye başlamıştır. 1 893 yılında öğretmeni Doktor Yogi'den felsefe dersleri, Maarif Müdürlüğü ve İdadi'de (orta öğretim) tarih öğretmenliği yapan Mehmet Ali Ayni'den ise tarih dersleri almıştır. Ziya Gökalp, Mehmet Ali Ayni'den gördüğü derslerde tarihin nasıl muhakeme edileceğini öğrenmiştir. Fakat İdadi'nin 7 yıla çıkartılması üzerine Gökalp, buradan ayrılmıştır. Toplumun yaşadığı sıkıntıların üzerinde bıraktığı izlerin yanı sıra, ekonomik olanaksızlıklar yüzünden İstanbul'da öğrenimine devam edememesi ve ailesinin evlilik baskıları gibi nedenler Ziya Gökalp'ı bunalıma sürükleyince, 1 894 yılında intihar girişiminde bulunmuştur. Hilmi

Ziya Ülken, Gökalp'ın intihar sebebi olarak, Hocası Dr. Yorgi Efendi'den aldığı felsefe eğitimi ile ailesinden aldığı dini muhafazakâr eğitim arasında yaşadığı çatışmayı göstermektedir. İntihar olayından sonra kendini tekrar okumaya ve bilime veren Gökalp, eğitimine devam etme isteğiyle 1 895 yılında kardeşi ile birlikte yeniden İstanbul'a gelmiştir. Fakat parası olmadığı için ancak ücretsiz olan Veteriner Mektebine kayıt yaptırabilmiştir. Gökalp, İstanbul'da bulunduğu bu dönemde Batı kültürünü de tanımaya yönelmiştir. Okulda yasak yayınları okuması ve farklı çıkışları ile dikkati çeken Gökalp, 1 899 yılında geçirdiği soruşturmanın ardından ‘yasak kitapları okuma ve zararlı derneklere üye olma' gerekçesiyle cezaevine gönderilmiştir. 1 2 aylık cezaevi yaşamından sonra, okuldan da uzaklaştırılarak Diyarbakır'a sürülmüştür. 1 900 yılında amcasının kızı ile evlenerek Diyarbakır'a yerleşen Gökalp, küçük memuriyetlerde çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde Gökalp, bir taraftan eşinin mal varlığı ile rahat bir hayat yaşamaya başlamış; diğer taraftan ise, el altından hürriyet çalışmalarını sürdürmeye devam etmiştir. 1 903 yılından sonra Diyarbakır Ticaret Odası'nda çeşitli görevlerde bulunmuş; Devamı 29 Sayfada

Ziya GÖKALP'in Hayatı

Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Vüsalə Şükürsoy Mart 201 2

Sayfa 28


k u t l u

k a l e m

Ziya GÖKALP'in Hayatı

bu sırada, Vilayet Gazetesi Başyazarlığı görevini de yürütmüştür. 1 905 yılında, halka yaptığı kötülükler dolayısıyla aşiret reisi İbrahim Paşa'ya karşı çıkarak halkı ona karşı ayaklandırmıştır. Ziya Gökalp, 1 908'de İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır, Van ve Bitlis heyetlerinin müfettişliğine atanmıştır. 1 909 yılında Darülfünun'da hocalık yapmak üzere İstanbul'a gelen Gökalp; orada birkaç ay kalmış, yeterli ücret alamadığı için tekrar Diyarbakır'a dönerek, "Peyman" gazetesini çıkarmaya başlamıştır. 1 909 yılının son aylarında ise İttihat ve Terakki tarafından Selanik'e gönderilmiştir. Ziya Gökalp, 1 91 2'de ailesi ile birlikte bir kez daha İstanbul'a yerleşmiştir. Bu dönemde, Darülfünun ve Eğitim Fakültesinde Gökalp'ın eğitimle ilgili görüşleri kabul edilmiş; ders programları, okutulacak dersler ve kitaplar onun önerileri doğrultusunda kararlaştırılmıştır. Bu dönemden itibaren düşüncelerini ve çalışmalarını Türkçülük etrafında şekillendiren Gökalp, aynı zamanda hayatının en yaratıcı dönemini de yaşamıştır. 1 91 3 ve 1 91 4 yıllarında kendisine teklif edilen Maarif Nazırlığı (Milli Eğitim Bakanlığı) görevini kabul etmemiş, Edebiyat Fakültesinde İctimaiyyat Müderrisliği (Sosyoloji Hocalığı) görevine devam etmiştir. Bu göreviyle birlikte Gökalp, İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü olmuştur. Gökalp'ın “Kızılelma” adlı eseri 1 91 4'de yayınlanmıştır. 1 91 7'de "Yeni Mecmua" yayın hayatına başlamıştır. 1 91 8'de ise Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı eseri ile Yeni Hayat isimli şiir kitabını yayınlamıştır. 1 91 9 yılının Ocak ayında, ‘asayişi bozma ve Ermenilere zor kullanma' iddiasıyla Divan-ı Harp'te (askeri mahkeme) idam cezası ile yargılanan Gökalp, idam cezası almamış, ancak Malta'ya sürülmüştür. Malta'da çok sıkıntılı bir yaşam süren, Gökalp sürgün döneminde çalışmalarına bir süre ara vermek zorunda kalmıştır. 30 Nisan 1 921 'de Kars Savaşında esir alınan İngilizlerin karşılığında Malta'da esir Türklerin serbest bırakılması ile birlikte Yurda dönerek Diyarbakır'a yerleşmiştir. 1 922'de Muallim Mektebi'nde (Eğitim Fakültesi) felsefe dersleri vermeye başlayan Gökalp, bir taraftan da dergi çıkarma çalışmalarına devam etmiştir. Bu dönemde, Ahmet Ağaoğlu'nun desteği ile "Küçük Mecmua" dergisini çıkarmıştır. Derginin ilk sayısında, tarihi, kültürel, dinsel ve coğrafi birliktelikleri nedeniyle Türkler ve Kürtlerin birbirlerini sevmelerini bir zorunluluk olarak kabul ettiği "Türkler ve Kürtler" adlı makalesini kaleme almıştır. 1 923 yılında Telif ve Tercüme Encümeni Reisliği'ne (Kültürel Yayınlar Dairesi Müdürlüğü) getirilen Ziya Gökalp; aynı yıl, Türkçülüğün Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Esasları isimli ünlü eserini yayınlamıştır. 11 Ağustos 1 923 tarihinde Diyarbakır'dan Milletvekili seçilen Gökalp; bilimsel, kültürel ve eğitim çalışmalarına ara vermiş gibi görünse de, yine bu dönemde de kültürel ve düşünsel çalışmalarına devam etmiştir. Bu bağlamda, "Yeni Türkiye" dergisini çıkarmış, anayasanın hazırlanmasına yardım etmiş, Türk Medeniyeti Tarihi'ni tamamlamaya çalışmış ve Türk dili çalışmalarına katkılarda bulunmuştur. Bu süreçte, Gökalp milli edebiyatın geliştirilmesi yönünde de çaba harcamıştır. Yine, Yeni Türkiye'nin Hedefleri isimli eserini de bu dönemde yayınlamıştır. Hastalandığı dönemde de Türk Medeniyeti Tarihi ve Çınaraltı isimli çalışmalarını sürdürmüş; hatta tedavi için İstanbul'a, Maarif Vekâleti'nden (Milli Eğitim Bakanlığı) Türk Medeniyeti Tarihi'nin basımı için aldığı avansla gidebilmiştir. 1 924 yılı başlarında rahatsızlanan Gökalp, 25 Ekim 1 924 tarihinde vefat etmiştir. Ziya Gökalp, günlük yaşamda içe dönük, sakin ve kendi halinde birisi olmuştur. Buna karşın, idealist ve mücadeleci bir yapıya sahip olan, Gökalp en kötü durumlarda bile ümidini kaybetmeyecek kadar kararlı bir kişiliğe sahiptir. Yaşamı boyunca, düşünce ve hayalleri yolunda mücadele vermiş; hiçbir dönem, düşünce ve eylemlerinden ödün verme gereği duymamıştır. Birçok kovuşturma, hapis ve sürgün cezasıyla karşılaşmasının arkasında da yine bu kararlı tutumunun etkileri vardır. Gençlik döneminde, Sultana karşı söz söylemek ve eylemde bulunmaktan çekinmeyen; Gökalp önemli düşünsel yakınlıklara rağmen, Meclise girdiği dönemde Atatürk'e de çok yakın olma gereği duymamıştır. Gençlik yıllarına denk düşen bir dönemde yaşadığı bir bunalım durumu dışında,' Gökalp in yaşamı hep sosyal ve siyasal mücadele ile geçmiştir. Aynı şekilde, en bunalımlı günlerinde bile Ülkenin kurtulacağına olan güveni tam olmuştur. Ziya Gökalp'ın en güçlü yönlerinden biri de, hiç kuşku yok ki; onun hayal gücüdür. Gökalp'ı, düşünce insanı, maneviyatçı, toplumsal ve ahlaki konularda eylem adamı ve şair yapan çoğunlukla bu yüksek hayal ve düşünebilme gücü olmuştur. Güçlü bir analitik düşünce yeteneğine sahip olan ve vatan sevgisiyle dolu duygu ve düşünce yüklü şiirler yazan Gökalp, aynı zamanda sorumlu bir aile babasıdır. Yaşamının sonlarına doğru, hayatının en zor dönemini yaşadığı hastalık günlerinde, tedavi masraflarının karşılanmasıyla ilgili olarak Atatürk'ten aldığı teklife karşılık, kendisinden sonra eşine ve kızlarına yardım edilmesini istemesi bunun açık örneklerinden biridir. Sayfa 29


k u t l u

k a l e m

Turan

Nabızlarımda vuran duygular ki tarihin Birer derin sesidir, ben sahifelerde değil Güzide, şanlı, necip ırkımın uzak ve yakın Bütün zaferlerini kalbimin tanininde Nabızlarımda okur, anlar, eylerim tebcil. Sahifelerde değil, çünkü Atilla, Cengiz Zaferle ırkımın tetviç eden bu nasiyeler, O tozlu çerçevelerde, o iftira amiz Muhit içinde görünmekte kirli, şermende; Fakat şerefle numayan Sezar ve İskender!

Nabızlarımda evet, çünkü ilm için müphem Kalan Oğuz Han'ı kalbim tanır tamamiyle Damarlarımda yaşar şan-ü ihtişamiyle Oğuz Han, işte budur gönlümü eden mülhem: VATAN NE TÜRKİYEDİR TÜRKLERE, NE TÜRKİSTANW VATAN, BÜYÜK VE MÜEBBET BİR ÜLKEDİR: TURAN! Ziya Gökalp

Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Türkçülük ve Turancılık Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak

için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde, Türk’ün yalnız bir dili, bir tek kültürü olabilir. Oysa ki Türk’ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür yapmağa çalışıyorlar. Mesela, Kuzey Türkler‘inden bir kısım gençler bir Tatar dili, bir Tatar kültürü oluşturmaya çalışmaktadırlar. bU hareket, Türklerin başka bir millet, olması sonucunu verecektir. Uzata bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı kültür oluşturmaya çalışırlarsa, Türk milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakıtlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türkler‘in bulundukları için, bunları Türkiye Türkleri’nin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor. Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani Türkmenleredir. Türkiye gibi, Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğundandır. Bundan dolayı, Türkçülükteki yakın idealimiz (Oğuz Birliği) yahut, (Türkmen Birliği) olmalıdır. Bu birlikten amaç nedir? Siyasi bir birlik mi? Şimdilik, hayır! Gelecek hakkında bugünden bir yargıya varamayız. Fakat bu günkü idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir. Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir ilin veya boyun diğerlerinde de dalları vardır. Mesela, Harzem’de Tekeler’le Sarılar’ı ve Karakalpaklar’ı görüyoruz. Yurdumuzda Tekele, bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir bölümü zamanında Rumeli’ye yerleştirilmiştir. Türkiye’deki Sarılar, özellikle Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise, Karapapak ve Terekeme adaların alarak Sivas, Kars ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem’de Oğuz’un Salur ve maralı boylarıyla Çavda ve Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardır. Bu adlara Anadolu’nun çeşitli yerlerinde rastlanır. Göklen, kendi adanı Van’da bir köye Gök oğlan şeklinde vermiştir. Oğuz’un Bayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye’de gerek İran’da ve Azerbaycan’da vardır. Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri, Türk etnografyası açısından aynı uruğun yurtalırdır. Bu dört ülkenin bütününe Oğuzistan (Oğuz ili) adanı verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük ülkede yalnız bir tek kültürün hakim olmasıdır. Devamı 31 Sayfada Sayfa 30


k u t l u

k a l e m

Türkçülük ve Turancılık

Türkçülüğün uzak ideali ise, Turan‘dır. Turan, kimilerinin sandığı gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan kavimler karması değildir. Bu zümreye bilim dilinde Uralo – Altay topluluğu denilir. Bununla beraber, bu sonuncu topluluğun içindeki kavimlerin dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta bazı yazarlar Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin bir birinden ayrı iki topluluk oluşturduğunu ve Türklerin Moğollar ve Tunguzlarla beraber Altay grubunu Finuvanlarla Macarların da Ural gurubunu oluşturduklarını iddia ediyorlar. Türklerin Moğollarla ve Tunguzlarla dil akrabalığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün bilim açısından tartışılmaz olan bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, tatar, Oğuz gibi Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur. Turan kelimesi, Türlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk boylarını kapsayan Büyük Türkistan’a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün, yalnız Türkiye Türkleri’ne verilen bir isim haline gelmiştir. Türkiye’deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine bu adı alacaklardır. Benim inancıma göre bütün Oğuzlar, yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir. Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı kültürler oluştururlar ise ayrı milletler durumuna geleceklerinden yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman, bütün bu eski akrabaları kavmi bir topluluk halinde birleştiren müşterek bir isme gerek duyulacak, iste bu ortak isim Turan kelimesidir. Türkçülerin uzak ülküsü Turan adı altında birleşen Oğuzları, tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü, yoksa değil mi? Yakın idealler için bu yön aranırsa da, uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzat ideal ruhlardaki heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenilen, çok çekici bir hayaldir. Mesela, Lenin, Bolşeviklik için kayın ideal olarak “Kollektivizmi”, uzak ideal şeklinde de Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

“Komünizmin ne zaman uygulanacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu Hazret-i Muhammed’in cenneti gibi, ne zaman ve nerede görüneceği bilinmeyen bir şeydi.” İşte, Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü olmasaydı, Türçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı. Bununla beraber, kim bilir? Belki, gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. Ülkü geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet, bugün Türkiye’de bir gerçek halini almıştır. O halde Türkçülüğün, idealinin büyüklüğü noktasından, üç dereceye ayırabiliriz: 1 ) Türkiyecilik 2) Oğuzlar veya Türkmencilik 3) Turancılık, Bugün, gerçekli sahasında, yalnız “Türkiyecilik” vardır. Fakat, ruhların büyük bir özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü, Kızıl Elma’yı hayal ederken, gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten, Turan ülküsü geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti. Milattan 21 0 sene önce Kun hükümdarı Mete Kunlar (Hunlar) adı altında bütün Etürkelir birleştirdiği zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra GökTürkler, GökTürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra KırgızKazaklar, daha sonra Kur Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi? Turan kelimesinin anlamı bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra, artık Macarların, Finuvaların, Moğolların, Tunguzların Turan ile bir ilgilerinin kalmaması gerekir. Turan, Türklerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanıdır. Turanlılar, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerekten varsa, bunun kendisine özel bir ismi olduğundan “Turan” adına ihtiyacı yoktur. Devamı 32 Sayfada Sayfa 31


k u t l u

k a l e m

Türkçülük ve Turancılık

Vatan

Bir de bazı Avrupalı yazalar, Batı Asya’da aslen Samilere veya Arilere mensup olmayan bütün kavimlere “Turani” adını veriyorlar. Bunların anacı bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu belirtmek değildi. Yalnız Samilerle Arilerden başka kavimler olduğunu anlatmak içindir.

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar manasını namazdaki duânın... Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'ân okunur. Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nın. Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bundan başak, bazı yazarlar da, Şehname’ye göre “Tür” ile “İrec” in kardeş olduğuna bakarak, Turakh’ı eski İran’ın bir kısmı saymaktadırlar. Oysa ki, Şehname’ye göre, Tür ile İrec’in üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı “Selem” dir. “Selem” ise, İranlı bir boyun dedesi değil, bütün Samilerin müşterek atasıdır. O halde Feridun’un oğulları olan bu üç kardeş, Nuh’un oğulları gibi eski etnografik ayırımların adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki “Turan“, İran’ın bir parçası değil, bütün Türk illerini8n hepsini içine alan Türk topluluğundan ibarettir.

Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok, Her ferdinde mefkure bir lisan âdet, din birdir. Meb'üsânı temiz, orda Boşolar'ın sözü yok, Hududunda evlatları seve seve can verir; Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Ziya GÖKALP Türkçülüğün Esasları

Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye, San'atına yol gösteren ilimle fen Türk'ündür; Hirfetleri birbirini daim eder himaye; Tersaneler, fabrikalar, vapur, tren Türk'ündür, Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın! Ziya Gökalp

Devamı 32 Sayfada Sayı: 2 Tarih:1 5-03-201 2

Sayfa 32

Kutlu Kalem 2. Sayı  

Kutlu Kalem 2. Sayı