Issuu on Google+

1

BU ÜLKENİN GELECEĞİNİ ETKİLEYEN YÖK’ÜN ÖYKÜSÜ Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi

Bu ülkede YÖK gibi bir kurum olmalı mıdır? Bu sorunun yanıtı kesinlikle evettir. Çünkü gelişmişlik düzeyi çok farklı olan bölgelerden oluşmuş bu kadar büyük bir ülkede, eğitimin ve eğiticilerin gerektiği gibi dağılımının ve eğitim kurumları arasında eşgüdümün

sağlanması

için

bir

üst

düzenleyici

kuruma

gerek

görülmektedir. Bu kurum, Üniversitelerarası Kurul olabilir. Ancak sekretaryası hariç, bu kurulun üyelerinin hemen tümü üniversite temsilcilerinden oluştuğu için, devletin ilgili kurumları bu kurullarda temsil edilememektedir. Dolayısıyla gerçekçi bir planlama yapılamamaktadır. Devletin kurumlarının da temsil edileceği bu üst kuruluş YÖK olmalıdır. Bugün, YÖK’ün keyfi uygulamalarından nemalanmış (çoğu yönetici) öğretim elemanları hariç, uygulamalarını hiç kimsenin onaylamadığı 31 yıllık bir YÖK’ümüz var. Daha önce de Milli Eğitim Bakanlığı içinde, 1973 yılında yayınlanan 1750 nolu Üniversite Yasası’na göre, benzer işleri yapmak için kurulmuş, yetkileri abartılmamış bir YÖK vardı. Bu YÖK’ün amacı özellikle üniversiteler arasında akademik personel dağılımının dengeli bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak ve o günlerde 1416 nolu yasayla yurtdışında eğitilerek yurda dönen çoğu doktor unvanını almış öğrencileri olabildiğince yeni kurulmuş ve kurulmakta olan üniversitelere yöneltmekti. Bir önceki YÖK neden başarılı olamadı?


2

Bu kurumun yani eski YÖK’ün en önemli görevini baltalayan ne gariptir ki bir sonraki YÖK’ün kurucusu Prof. Dr. İhsan Doğramacı olmuştur. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bu YÖK kurulduğunda Hacettepe Üniversitesinde, özellikle Hastanesinde, Türkiye tarihinde ilk defa bir döner sermaye kurulmuştu ve üniversite bu yolla vatandaşlardan ya da devlet kurumlarından önemli miktarlarda gelir elde ediyordu ve önemli bir kısmını da bütçe fasıllarına –hatta gerçek bir denetime- bağlı olmadan kullanabiliyordu. Prof. Dr. İhsan Doğramacı, üniversitede “İhsaniye” olarak bilinen bir uygulama ile üç ayda bir sarı zarf içinde her öğretim elamanına farklı miktarlarda olmak üzere, maaşının 2-3 katı ya da daha fazla miktarda bir parayı, maaşının dışında ödemeye başlamıştı. İşte bu sarı zarflarla ülkenin yeni kurumlarını oluşturmak amacıyla yurtdışına yüksek lisans ve doktora yapmak için gönderilen öğrenciler, balıkların oltaya takılması gibi, Ankara’da kancaya takılarak Hacettepe’ye yığıldı. Sadece 2000 yılındaki Fizik Mühendisliği Bölümünde bulunan 20 profesörün 18’i bu kanallarla gelenlerden oluşmaktaydı. Hacettepe bu nedenle eşdeğerlerine göre çok hızlı bir yükseliş gösterdi ve ülkenin diğer üniversiteleri ya da eğitim kurulları da battı. Bu insanları bu üniversiteye aldılar da yeterince kullandılar mı diye düşünebilirsiniz. Küçük bir örnek ile bunun yanıtını da verebiliriz. Birçok diğer fakültede benzeri uygulandığı gibi, Hacettepe Üniversitesinin önemli fakültelerine, yabancı ülkede eğitilmiş bunca insan bulunmasına karşın, 12 Eylül Cuntasının YÖK’ü, başka üniversitelerden profesörleri dekan atamaya başladı; hatta henüz profesörlük süresi bile dolmamış, profesörlük unvanını almamış birini paraşütle dekan indirdi. En garibi de bu kişi dekan atandıktan sonra, bu saygıdeğer yeni dekanın atandığı fakültenin profesörlerine – daha ağır bir ifade kullanmamak için sadece gözlerinin içine baka baka demeyle yetineceğim- dekan olacak kişinin


3

profesörlük atama raporunu yazdırdılar. Kelimenin tam anlamıyla onur kırıcı… Benzer örnekler onlarca fakültede tekrarlandı. Göz ardı edilen ve değer verilmeyen bu öğretim üyeleri ya gerçekten YÖK açısından yeteneksizlerdi, bu nedenle atanmadılar ya da tepeden inme atananlar belirli bir amaca hizmet için özellikle seçilmişlerdi. Bunu bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, tanımış olduğum bu dıştan atanan yöneticilerin ve keza Türkiye’de o dönemde atanan dekanların önemli bir kısmının aşırı bir yorumlama ile hemen hepsinin Amerika ya da batı hayranı olmalarıydı.

YÖK, 12 Eylül Cuntasının gizli hançeri oldu Ancak 1750 nolu üniversite yasasının yürürlükte olduğu dönemdeki –önceki- YÖK’ün, öğretim elemanlarının burnunu kıracak ve öğrencileri silikleştirecek

yetkileri

yoktu.

Dolayısıyla

bir

cunta

idaresinin

gereksinmelerini karşılamaktan uzaktı. Bu nedenle 1980/12 Eylül Cuntasının şemsiyesi altında, Türkiye için çizilmiş planın uygulanabilmesi için düşünürlerini silikleştiren bir yapılanmaya ya da kuruma ihtiyaç doğdu ve böylece 1981 yılında 2547 nolu yasayla YÖK kuruldu. YÖK kurulduğunda Türkiye’de 27 üniversite bulunuyordu.

Saygınlığını yitiren unvanlar ve makamlar YÖK kurulduğunda bu sayfaların yazarı, Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi dekanıydı ve YÖK’ten önce, üçlü kararname (Milli Eğitim Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanının imzaları) ile en son atanan (yıl 1978) profesörlerden biriydi; profesör olarak atanması resmi gazetede yayınlanmış; dekan atanması da televizyonların ana haberinde tekrar


4

tekrar halka duyurulmuştu. Yani hem profesör olarak hem de dekan olarak “sokak tanımıyla” adam yerine konmuştu…

YÖK –planlanmış eylemleri- yürürlüğe sokmakta gecikmedi Sayın Suay Karaman bu tezgâhın nasıl kurulduğunu 8 Mart 2010 tarihinde Ulus Gazetesi'nde “Doğramacının Ardından” adlı yazısında şöyle anlatıyor: “12 Eylül 1980 darbesini yapan kuvvet komutanlarına ABD’li yetkililer şu sözleri söylemişti: “Darbeyi yaparsanız yeni rejimi tanımakta gecikmeyiz. Ancak darbeden sonra sizden bazı kişileri değerlendirmenizi istiyoruz. Bunlar; Başbakanlık müsteşarı Turgut Özal ile Hacettepe Üniversitesi rektörü İhsan Doğramacı’dır.” 12 Eylül 1980 günü CIA Türkiye masası şefi Paul Henze’nin, ABD Başkanı Jimmy Carter’ın kulağına eğilip: “Bizim çocuklar işi başardı” (Our boys have done it) dediği bilinmektedir”.

Esasında o dönemdeki cunta da (kendiliğinden mi yoksa bu darbeyi yaptıranların isteğiyle mi bilemiyoruz) Yüksek Öğretim Kurumunu yeniden düzenleme niyetindeydi. Bu nedenle dönemin Milli Eğitim Bakanı

Hasan

Sağlam

Paşa

bir

komisyon

kuruyor

ve

yasayı

hazırlattırmaya çalışıyor. Ancak yasanın hazırlandığını duyan ya da uzun yıllar fırsat kollayan İhsan Doğramacı da çevresiyle bir yasa hazırlamaya girişiyor. Sonunda Hasan Sağlam Paşa’nın yasası hazırlanıyor. Hasan Paşa o günlerde bakanın danışmanı olarak bulunan Öğretmen Albay Erdoğan Turhan’ı çağırarak bu yasanın komiteye sunulma zamanının geldiğini söylüyor. Bu işlemi yürütme görevini Albay Erdoğan Turhan’a veriyor. Ancak nereden haber aldıysa İhsan Doğramacı çıkageliyor ve kendilerinin de bir hazırlıkta bulunduklarını; bu yasanın oluşturulmasında katkılarının olabileceğini söyleyerek hazırlanmış yasayı koltuğunun altına alıp gidiyor.


5

Albay Erdoğan Turhan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam’a bir şeyler

döndüğünü

söylüyor.

Bakan:

Biz

yönetimin

kendisiyiz,

komutanların bunu kesinlikle dikkate alacağını ve hazırladıkları YÖK yasasının en fazla birkaç değişikle çıkacağını söyleyerek albayı rahatlatmaya çalışıyor. Yasa yayınlanıyor. Albay, bakanın huzuruna çıkarak yasanın yayınlandığını bildiriyor. Hasan Sağlam Paşa: Sevindim! Çabalarımız sonuç verdi, diyor. Değiştirilen maddeler olmuş mu; hangi maddeler aynen kalmış, hangileri değiştirilmiş deyince. Albay Erdoğan Turhan: Sayın Bakanım bizim hazırladığımız yasa taslağından sadece iki maddeyi

almışlar.

Bakan:

Hangileri?

Deyince.

Albay:

Bu

yasa

yayınlandıktan sonra yürürlüğe girer ile bu yasayı YÖK yürütür maddeleri aynı, diğerlerinin tümü değiştirilmiş (Albay Erdoğan Turhan’la 11.06.2010 tarihinde yapılan sözlü görüşmeden alınmıştır). YÖK’ün ilk yaptığı eylemlerin başında, Cunta’nın 1402 gibi insanlık dışı bir kararnameye (güya yasaya) dayanarak, Türkiye’ye yapılacak ihanetleri

daha

önceden

sezinleyip,

halkı

uyaracak

kesimi

üniversitelerden uzaklaştırmak oldu. Bu uzaklaştırılanların kamunun herhangi bir yerinde herhangi bir sıfatla bile (işçi olarak bile) çalışması yasaklandı. Bir kısmı işkence gördü. En insanlık dışı yanı ise, bu yasayla işinden uzaklaştırılanlara, muhbiri öğrenme, ne için uzaklaştırıldığını öğrenme ya da kanuni yollara başvurma hakkı da yasaklanmıştı. Bu atılanların hemen hepsi Cuntadan sonra yasal haklarını mahkemelerden alarak geri döndüler ya da gerekli hakları elde ettiler. O günkü 1402’liklerinin hemen hemen hiçbirinin daha sonra, bu vatana ihanet etmek için oluşturulan yapılanmaların içinde yer almadığı görülüyor. Türkiye “bu tavsiyelerle ve tasviyelerle” ne yapılmak istendiğini ancak 2010 yıllarına geldiğinde öğrenmeye başlayacaktı…


6

Öğretim üyelerinin ülke sorunlarına ilgisinin kopuşu böylece başladı. Yandaşlarının, belirli kesimlerin adamlarının ve Cunta yalakalarının haricinde, üniversitede bir kişinin unvanının hak ettiği-gerektiği yere atanabilmesi için (yardımcı doçent, doçent, profesör olarak) büyük üniversitelerin dışında olmak kaydıyla, bulunduğu şehrin dışına gitmesi daha çok da doğudaki üniversitelere gitmesi kaydıyla, rotasyon getirildi. Bir sürü insan evini barkını, düzenini bozdu, perişan oldu. Rotasyon yeni üniversitelerin desteklenmesi bakımından belki gerekliydi, daha önceki YÖK’ün de en önemli görevleri arasındaydı. Ancak, sadece arkası olmayanların rotasyona gönderilmesi, belirli kesimin yakınlarının, belirli ideolojik görüşte olanların dekan ya da rektör atanarak bu rotasyondan kurtulmalarının sağlanması, öğretim üyeleri arasında büyük hayal kırıklıkları ve bezginlik yarattı. Ülke sorunlarına ilginin ikinci kopuşu rotasyonla başladı. Ancak yine de üniversitelerde kişilikli insanlar vardı (kalmıştı) ve bu düzene, özellikle de YÖK ve üniversite yöneticilerine karşı koymalar istenildiği

şekilde

sonlanmamıştı.

Hatta

o

dönemde

İstanbul

Üniversitesinin simgesi olan Beyazıt Meydanındaki üniversite giriş kapısının gösterildiği bir lazımlığa oturmuş abdestini eden İhsan Doğramacı karikatürü çok konuşulmuştu. Sürüden sapmalar hala vardı. İşte bu aşamada YÖK dâhiyane bir uygulamayı daha devreye soktu. Denenmek üzere istenmeyen öğretim üyelerini çoğunlukla doğudaki üniversitelere ya da olanakları olmayan başka kurumlara sürülmesi. Onlarca yıl unvanlı olarak çalışmış öğretim üyeleri –rektörün önerisi (çoğu rektörün kulağına fısıldayan da YÖK başkanı oluyordu), YÖK’ün oluru ile- başka bir üniversiteye yoklamalı olarak sürülebiliyordu. O günün


7

rektörleri, YÖK’ün tartışmasız bağımlı memurları olduğu için, gidecek öğretim

üyelerinin

hakkını

koruma

gibi

erdemli

bir

davranışı

gösteremiyorlardı; gidecek üniversitenin rektörleri de –biz sürgün yeri miyiz diyecek durumda olmadıkları için- böyle bir iznin geri döndürülmesi de söz konusu olamıyordu. Eğer sırması ya da yıldızı olan biri telefonla aksi bir görüş bildirmemişse. Örneğin 20 yıllık bir profesöre gittiği yerde, ne için geldiği sorulduğunda, becerilerim ve yeteneklerim denenmek üzere buraya sürüldüm, diyecekti. Bir kişi bir defa sürülmeyle kurtulamıyordu, istek üzerine dönüşünden birkaç gün sonra başka bir kurumda ya da sürüldüğü yerde yeniden denenmek üzere –çilesiuzatılabiliyordu. Öğretim üyelerinin bu becerilerini kim denetleyecekti? Yalaka rektörler. Bu satırları yazanın kulağı, kokteyllerde ve toplantılarda kaç defa, YÖK başkanına ve rektörlere çevresindeki avenesinin “öl de ölelim” diye bağımlılık ifadelerinin iletilmesini duyma bedbahtlığını yaşamıştır. Üniversitelerde korku cumhuriyeti kurulmuştu. Öğretim üyelerinin sesi kesildi ve bugüne kadar bir daha da açılamadı. Ek dersler için sesleri çıkmasa dillerini yutmuş diyeceğiz… Cuntanın önerisi ve YÖK’ün de hiçbir tepkisi ya da direnmesi olmadan Türk Dili ile ilgili bir tamim YÖK aracılığıyla bize iletildi. Bundan böyle hangi konuda olursa olsun, yazılacak kitap ve eserler, yeni anayasa dili ile yazılacaktır. Bu dil düzeltmesi özünde geriye dönüştü: Evren, kâinat; doğa, tabiat; olasılık, ihtimaliyet; koşul, şart olacaktı. Tamimde kesinlikle değiştirilmesi önerilen 220 kelime de örnek olarak eklenmişti. Bunlara uymayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktı. Sonunda üniversiteler papağan kılığına da sokulmuştu. Disiplin suçları da sıralanmıştı; örneğin bir salonda protokol sıralarında bir yere kısa süre de olsa oturan sıradan bir öğretim üyesi ya


8

da

öğrenci

cezalandırılacaktı.

Sonunda

üniversitelere

kapıkulu

muamelesi de yapılmıştı. Darbeyi izleyen birkaç ay içerisinde, bir gecede çıkarılan bir tamimle öğretim üyelerinin sakallarının kesilmesi emri verilmişti. Devlet memurlarının ve üniversitede çalışanların istifa etmesi ve ayrılması da aynı zamanda başka bir tamimle yasaklanmıştı. Hem dövüyor hem de ağlamaya

izin

vermiyorlardı.

Öğretim

üyeleri

sustalı

maymuna

döndürüldü. Cuntanın ilk yıllarında, her dönemde boy gösteren çıkarcı Atatürkçüler yine sahnedeydi ve bu kesim haftada bir, tanımı ve içeriği değişen

kılıf

kıyafet

yönetmeliklerini

üniversitelere

göndermeye

başlamıştı. Saçın, başın, pantolonun, favorilerin, bıyıkların, gelmesi gereken yerlerini ve şeklini tarif ederek. Üniversitenin neresinde hangi kılık kıyafetle gezileceği tarif ediliyordu. Binanın dışında başka, koridorda başka,

dersliklerde

başka,

üniversite

dışında

başka

kıyafetler

tanımlanıyordu. Öğrencisi ve hocası palyaçoya döndürülmüştü. Buna uymayanlar üniversitelerin kapısından içeri alınmadığı gibi, içeri girenleri görüp de müdahale etmeyen öğretim üyelerine ceza getirilmişti. Sadece üniversite öğrencileri değil öğretim üyeleri de sakallarını sıyırıp-kazıtıp, saçlarını belirli bir kalıba göre kesmek ve belirli bir kıyafetle işe gelmek zorundaydılar Sonunda üniversite hocaları YÖK’ün ve dolaylı olarak cuntanın zaptiyesi sıfatına da sokulmuştu. Bu satırların yazarı, bu müdahaleyi yapmayan ya da yapan öğretim üyelerinin mahkemede tanıklığını yapmıştır… Üniversitelerin yönetiminden (rektöründen) izin almadan açıklama yapan, bir yerde konuşma yapan; mesleki dernekler de dâhil herhangi bir derneğe üye olanlar cezalandırılacaktı. Örneğin ben bir biyolog olarak


9

(Türkiye) biyologlar derneğine izinsiz üye olamıyordum. Susturulan biz öğretim üyeleri gibi görünse de, susturulan ve geleceği karartılan Türkiye’nin geleceğiydi. Bütün bunların sonunda öğretim üyeleri bir ölüm suskunluğuna büründü; hala da devam ediyor. İzninizle o gün YÖK’ün ikinci adamı olarak bilinen, Hacettepeli, benim de dostum olan Prof. Dr. Gürol Ataman ile aramızda geçen ilginç bir konuşmayı iletmek isterim. Biz Hacettepeli 15-20 öğretim üyesi ve üniversite yönetiminin kilit noktalarında bulunan idari kadrodan bazı kişiler bir iki ayda bir araya toplanır bir şeyler yer içerdik ve dostça konuşmalar yapardık. YÖK’ün öğretim üyelerine tam çullandığı günlerde yaptığımız bir toplantıda, Prof. Dr. Gürol Ataman bana, hocalar hiç sesiniz çıkmıyor; neden? diye sorunca: Bak Gürol Kardeşim ben sana bir Denizli Horozu fıkrası anlatayım, anlayan anlar dedim. Denizli horozunun gak-guku Denizli’de jeotermal araştırmalar için kamp kuran Maden Tetkik Araştırma Kurumu elemanları, sabahları bir Denizli horozunun kampın yüksek bir yerine tüneyip, erken saatlerde yüksek sesle ötmesinden dolayı rahatsız olmuşlar ve sonunda sabırları tükenerek, başını koparmak için horozun peşine düşmüşler. Horozu kovalarken, horoz önde, kamp mensupları arkada, mahalle arasına dalmışlar. Bu kovalamaca sırasında bir evin önünden geçerken, evin önünde oturmakta olan yaşlı bir dede (diyelim ki Doğramacı): – Evlatlar, niye bu zavallı horozu ürkütüyorsunuz? – Dede, sabahın köründe ötmeye başlayarak, kampı ayağa kaldırıyor; onun başını koparacağız. – Evlatlar, hayvana yazıktır; bırakın ben onun sesini hiç kimsenin farkına varmayacağı şekilde keserim.


10

Kamp mensupları, bunun üzerine kovalamacıyı bırakırlar. İkinci gün sabah, hafifçe gak guk sesi gelirse de, horozdan kayda değer hiç bir ses çıkmadığını gözlerler; horoz bir direğin başına tünemiş, zaman zaman kabarıp, horozlanıp gibi yapıyorsa da, ağzından sadece gak-guk diye belirli belirsiz sesten başka bir şey çıkmadığını görünce şaşırırılar ve merak ederek dedeyi bulurlar ve ona: – Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin? – Kıçına zeytinyağı sürdüm; horoz kabararak ötmeye yeltense dahi, artık gerisi tutmaz ki kuvvet alsın, ancak gak-guk edebilir.

YÖK bu yağı sürmüş; sonunda bizi Denizli Horozuna döndürmüştü. Bu kadar yetkiyle donatılmış bir insan –eğer geçmişi buna uygun ise- sonunda “Keşanlı Ali Destanı”ndaki tipe dönüşür. Keşanlı Ali -daha ağır bir ifade kullanmamak için sadece sessiz sedasız diyeceğim bir karakterde olmasına karşın- bildiğiniz gibi çevresinin şak şaklaması ile coştukça coşar. Sonunda günümüzde de geçerli olan rektör tiplemesi ortaya çıktı. Böylece rektörlerimiz de çevresindeki şakşakçı takımın koltuklaması ile her konuda – inşaatta, iç mimaride, sanatta, sporda, eğitimde ve akla gelebilecek her dalda-, uzman olduğuna inandırılarak üniversiteleri tek başına yönetmeye kalkışıyorlar. Eğer rektörün estetik anlayışı yüksek ise üniversitede dikkati çekecek güzellikte yapılanmalar görülebiliyor; eğer tersi ise çok yerde rastladığımız gecekondu bozması yapılanmalar ortaya çıkıyor. YÖK’ün ilk kuruluşundaki Hacettepe Rektörümüz, koltuk ya da sandalyelerin kumaşını seçmek için sitelerde dolaşmaya başlıyor; bir yerde tuvalet dahi boyanacak olsa o birimin dekanı rektörden renk sormaya başlıyor. Sonuç ne olursa olsun –uysun ya da uymasın- çevresindeki yönetici kadrosu: Aman efendim ne kadar güzel renkleri seçtiniz, şu uyuma bak; içimiz açıldı gibi her yeri tıraşlayacak sözlerle rektörü (rektörleri) azdırdıkça azdırdılar…


11

Bunlar telafisi kolay olanlar. Ancak bir rektör mühendisliğe, jeologluğa, iç mimarlığa, istatistikçiliğe, statikçiliğe soyunursa neler olabilir? Çok uzağa gitmeye gerek yok. Kurucu rektörler, yer seçimi, konumlanma, tasarım velhasıl bir üniversitenin başlangıç noktalarını oluşturan en önemli kararlarda belirleyici makamdır. Rektör ne isterse o olur. Özellikle üniversitenin kurulacağı şehirde, benzer bir yerel yönetici de varsa, her şey oldubittiye getirilir. Üniversite binaları hızla yükselir; binalar bitmeden dertleri de bir kâbus gibi devletin omuzlarına binmeye başlar. Çünkü sorunlar bitmemiş yeni başlamıştır. Zonguldak Karaelmas Üniversitesini kurarsınız (bunların hepsi ünlü YÖK döneminde olmuştur), altından kömür ocaklarının galerileri geçtiği için, her gün bir binanın çatladığını görürsünüz; yıkanmamış deniz kumuyla beton döküldüğü için, duvarların un ufak olduğunu görürsünüz. Kim karar vermiştir; o yörenin belediye başkanı ya da şehrin vakfı bir arazi vermiştir; rektör de şöyle bir bakmış evet demiştir. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi kurulmuştur. Tabanında kil olduğunu belediye başkanı ve rektör bilmediği için, üniversite her sene 20-30 santim denize kaymaya başlamıştır; bir gün toptan kayıncaya kadar. Aydın’da

Adnan

Menderes

Üniversitesi

kurulmuştur,

aynı

nedenlerle üniversite şehre doğru dört bir taraftan kaymaktadır. Kaç üniversite bu durumda; öğrenmeseniz daha iyi; en azından geceleri rahat uyursunuz… Şanlıurfa’da Harran Üniversitesi, sanki Şanlıurfa’da yer yokmuş gibi, şehirden 27 km uzakta, ağır araçların Azrail gibi seyrettiği düz ve tek şeritli bir yolla şehre bağlanmış bir yerde kuruldu. Her gün öğrencilerin ve hocaların tümü bu yolda seyahat ediyor. Kurucu rektör yatağında mışıl


12

mışıl uyuyor olsa da, doğrusunu isterseniz, biraz duyarlılığı olan ve bu kararda herhangi bir katkısı olmayan bugünkü rektörlerin geceleri rahat uyuyabileceğini düşünemiyorum. Van 100. Yıl

Üniversitesi Van Gölü’nün bataklığı

üzerine

kurulmuştur. En küçük bir depremde neler olacağını kimse bilmez. Aslında

2011

yılında

meydana

gelen

ve

merkezi

üniversite

yerleşkesinden oldukça uzak olan depremde birçok fakülte binası kullanılmaz duruma geçti. Vazgeçtik depremden, tümüyle sodalı bir arazi üzerine kurulduğu için, kurulalı birkaç 10 seneyi geçmemesine karşın, inşat demirleri ve temeller sodadan dolayı kemirilmiştir. Bunca yıldır, Ziraat Fakültesi de yerleşkenin içinde olmasına karşın, sodalı araziden dolayı kendi bahçesinde bile birkaç metre yükseklikte bir ağacı yetiştirememiştir; yetiştiremez de. Kocaeli

Üniversitesi,

İstanbul

Teknik

Üniversitesinin

değerli

jeologlarından Prof. Dr. İhsan Ketin’in “burası çok oynak bir fay üzerindedir; bırakın üniversite yapılmasını kümes yapılması bile sakıncalıdır” diye rapor yazmasına karşın; işte bu çokbilmiş yöneticilerin onaylaması ile buraya üniversite kurulmuş ve Adapazarı depreminde yerle bir olmuştur. Üniversite şimdilerde tümüyle başka bir yere taşınmıştır. Yitirilen canlara mı, oluşan maddi zararlara mı acırsınız; en iyisi halimize acıyalım…

YÖNETİM YENİDEN BİÇİMLENİYOR


13

“İngiliz kaşığıyla Türk boku yeme denemesi“ Batının yüzyılları aşan yerleşmiş demokrasi ve üniversite kültürü içinde belirli idari sistemlerin başarılı olması doğaldır. Çünkü siyasi etki en aza indirilmiştir ve en önemlisi akademik yükseltme ve atamalar gerçek liyakate göre yapılmaktadır. Batının idari modellerini alıp, geleneği ve göreneğiyle çok farklı olan bu ülkeye tıpa tıp uygulamaya kalkış, halk arasında İngiliz kaşığıyla Türk boku yeme olarak bilinir. Çünkü her türlü baskının gündemde olduğu toplumlarda benzer (batı tipi) idari sistemlerin uygulanmasının umulan sonucu vermesi beklenemez. Sonuçta Cunta-YÖK işbirliği ile acuze bir üniversite modeli çıktı. YÖK’ün başı ve yetkili kurulundaki insanların önemli bir kısmı malum çevrelerce atandı. Rektörler, YÖK’ün özel olarak oluşturulmuş kurulları tarafından atanmaya başladı. Profesörlük, doçentlik, yardımcı doçentlik yükseltme ve atamaları on yıl içinde en az 15 kere değiştirildi. Keza rektörlük atamaları da renkten renge sokuldu. Bunların hiç birine üniversitelerin yetkili makamlarından itiraz gelmedi; çünkü o günkü rektörler, yeniden atanmayı umuyorlardı; bu nedenle alttan gelen düşünceleri bir yukarıya ulaştırmaktan çekindiler. Üniversite atama tartışmaları sırasında böyle (atanma gibi) bir umudu taşıyan bir rektörün televizyonlarda “harba darba karar veren bir hükümet rektörleri mi atayamayacak” sözü rektör atama terminolojisinin maskara simgesi oldu (hoş bu yalaka rektör bir daha atanamadı) ve birçok rektör kısa vadeli çıkarları için, daha doğrusu kendi çıkarları için YÖK uygulamalarının yanında yer almayı uygun gördü. Sonuçta

daha

ağır

bir

ifade

kullanmamak

için

“maskara”

sözcüğüyle yetineceğim bir yönetim şekli günümüzde de geçerli olacak biçimde üniversitelere yerleştirildi ve yeni yetişen gençler de bu sisteme


14

alıştırıldı. Maskaralık bugün bu sistemin neresinde diye sorabilirsiniz? Bakalım: Üniversite üyeleri belirlenen zamanda rektör adaylarını seçtiklerini zannediyorlar. En az altı adayın seçime girmesi zorunlu koşul. Ancak seçimden birkaç yıl önce rektör adayları kişi kişi markaja başlıyor. Kişinin karakterine göre değişik taktikler uygulanıyor. Bazılarına bilgi ve becerilerinden yararlanma sözü veriliyor; kimilerine belirli makamlar vaat ediliyor; kimilerine bir türlü çıkmayan kadrosunu hemen çıkarma sözü veriliyor; böyle devam ediyor. Dışarıdan bakan biri için Paris’te tango… O andaki rektör ikinci dönem için yine aday ise eli çok güçlü demektir. Bir taraftan mevcut öğretim elemanlarını aba altından sopa göstererek tehdit ederken (kadro ve mali olanak sağlamama tehdidiyle), bir yandan da yalakalarını dört bir tarafa salarak, olur olmaz yerlere yardımcı doçent ataması için kesenin ağzını açıyor, atanmak için tek bir koşul aranıyor: Seçimlerde mevcut rektörü destekleme sözü. Bu nedenle bir yerde rektör olan bir şahıs (en yeteneksiz idareci olsa da) ikinci defa en çok oyu alıyor. Eğer iki dönem rektörlük yapmış ise ve yeniden rektör atanma olanağı yoksa bir kenara çekilip, demokratik ve tarafsız bir seçimin hazırlığını yapmıyor. Çünkü bu ülkede iş yapan herkes gibi rektörlerin de yasal sınırları zorladığı ya da aştığı birçok durum yaşanmıştır. Çok iyi niyetli olsalar da (eminim ki büyük bir kısmı öyledir) yaptıkları işlemlerde her zaman -yasal olarak didiklendiğinde- açık verebilecekleri bir delik bulunmaktadır. Bu deliğin, geçmişte bu rektörden eziyet çekmiş biri tarafından

kurcalanmasını

hiçbir

rektör

istemez

(birçok

rektörün

rektörlüğü bıraktıktan sonra kanun kapılarında sürünmesinin nedeni budur). Bir de bu makamdan ayrıldıktan sonra abartılmış saygınlığının


15

devamını ister. İşte bu iki nedenle, rektörler, yeni seçimde ortaya düşerler. Öncelikle yardımcılarından birini, olmaz ise, geçmişte aynı kaptan yemek yedikleri birini aday göstererek, elindeki tüm imkânları (ve bu arada tehditleri) adayına oy sağlamak için kullanmaya başlarlar. Geceleri evlere telefon eder, bir zamanlar hak etsin ya da etmesin kadro verdikleri akademisyenleri arayarak, karşılığını talep ederler. Rektör adayları yemekler düzenlerler; karşılıksız bilgisayar dağıtacaklarını söylerler, yurt dışı gezilerini daha çok destekleyeceklerini açıklarlar. İki sözün başında da bilimsel ahlak ve düzenden hiç ayrılmayacaklarını söylerler. Son zamanlarda aldığımız duyumlarda (eğer doğruysa çivi tümüyle yerinden çıkmış demektir), yöneticilerin ya da üniversiteyi ele geçirmek isteyenlerin, oy kullanacaklara, oy kullanma odasında, kime oy verdiğini 3G dediğimiz cep telefonu ile anında görüntüleyerek verilen telefon numarasına iletmesi istenmiş ve böyle olmaz ise başlarına gelecekler hatırlatılmıştır. Sonuçta şöyle ya da böyle yapılır ve en fazla oy alan 6 kişi YÖK’e gönderilir. Orta oyunu burada bitmez. Bugün (2012 tarihi itibariyle) 154 üniversitemiz var (103 devlet, 67 vakıf üniversitesi); her birinin en az 6 adayı YÖK’e bildirilir. YÖK, kendi koyduğu kurallarına göre üniversitede atanmış olan öğretim elemanlarının ahlaki yapısına, seçicilik niteliğine, doğru karar verme erdemine inanmadığı için, onların seçtikleri adaylara itibar etmez; ben bu adayları mülakata alacağım der. Rektör adayları herhangi bir hicap duymadan, en iyi elbiselerini giyerek, birkaç kişiden oluşan YÖK değerlendirme jürisinin –herhalde el pençe- önüne çıkar. YÖK üyelerinin bu kişilere ayıracağı zamanları yoktur (çünkü çok daha önemli işleri olmalı!); bu nedenle her adayı 2-3 dakika mülakata tabii tutarlar ve üniversiteden gelen listeye bağlı olma zorunluluğu duymadan, öğretim üyelerinin oylarını bir anlamda dikkate almadan, kendilerine göre


16

yeni bir sıralama yaparlar. Bakarsınız ki üniversiteden altıncı olarak gelen bir aday olağan üstü sezgileri olan YÖK üyeleri tarafından birinci sıraya yerleştirilmiş. Demokrasi ve akademisyene saygı hak getire… Hiç kimse kalkıp da, insaf edin bir insanın röntgenini bile en erken yarım saatte çekebiliyorlar; siz nasıl oluyor da bu kadar karmaşık işlemlerin yapıldığı bir kurumun olağan üstü yetkilerle donatılacak yöneticisini 2-3 dakikada anlıyorsunuz diye sormuyor. Komedi burada bitse iyi. Her üniversite için 3 aday, sıraya konarak Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor. Cumhurbaşkanlığı da bu adayları belirli bir süre inceliyor (bilimsel bir merci olmadığı için her halde başka şeylerini – örneğin cemaate bağlılığını- inceliyor olmalılar) ve sonuçta kendilerine göre yeniden bir sıralama yaparak bazen en sondaki adayı birinci sıraya getirerek bilmem ne üniversitesine rektör atıyorlar. Bu zincirin hangi halkası demokratik ve insana saygılı dersiniz? Öğretim üyelerinin demokrasi erdemine inanmayan bir idare, ülkesine demokrasiyi yerleştireceğini savunuyor. Bunca okumuş, dünyada olup bitenden oransal olarak daha çok haberi olan, bir sorunu kural olarak analitik bir yaklaşımla çözmesi gereken bir kesimin demokratik değerlendirmesini geçersiz ve sanal görüyorsunuz; oyunu bir kilo patatese satan kişilerden oluşan bir güruhu da demokrasinin bekçileri olarak görüyorsunuz. İşte maskaralık burada yatıyor… Böyle bir seçim uygulamasının seçebileceği rektör tipi –bazı istisnalarını dışarıda tutarsak- olsa olsa yukarıdakilere karşı kuzu, aşağıdakilere karşı aslan kesilen bir tip olabilir. YÖK’ün Türkiye için yarattığı rektör tipi bu olmuştur. Bu demokratik açılım (!) burada bitmiyor. Rektör, dekanları, çoğunluk doğrudan, bazen de fakültelerinin öğretim üyelerinin oylarına


17

göre (bazen açık oylama, kapalı tasnif usulüne göre, bazen kapalı oylama kapalı tasnife göre) atıyor ya da oylama yapıp “bu bir görüş almadır” deyip kendi adayını atıyor. Dekan da anabilim dallarının başkanlarına sorar gibi yapıp kendi bölüm başkanlarını atıyor. En çirkini de bu makamlara gelmeden önce bu atanma mekanizmasını en çok tenkit edenlerin, bu makamlara geldikten sonra bu uygulamanın bu ülkenin çıkarlarına en uygun sistem olduğunu savunmalarıdır. Bu nedenle

de

dekanların

kural

olarak

–geçmişteki

dekanlıklarla

karşılaştırıldığında- şimdilerde il olan geçmişteki bir kasabamızın kaymakamı kadar saygınlığı ve yetkisi yoktur. Yine de yukarıya kuzu, aşağıya aslan rolünü oynamayı –olanak buldukça- ihmal etmezler. Daha önceki üniversite yasalarında durum neydi diye gençler merak edebilir. Rektörü tek bir oylamayla o üniversitenin öğretim üyeleri seçerlerdi. En yüksek oy alan rektör olurdu. Her fakültenin öğretim üyeleri senatörlerini seçerdi ve üniversitenin senatosu, dekanlarla birlikte bu üyelerden oluşurdu. Üniversitenin en yetkili kuruluydu. Rektörün senato kararlarına karşı koyma gibi bir yasal hakkı yoktu. Günlük işler ve bazı kararlar dekanlardan ve birkaç üyeden oluşan üniversite yönetim kurulu tarafından konuşulur tartışılır ve bu kararların çoğu üniversite senatosuna gelerek orada onaylandıktan sonra uygulamaya sokulabilirdi. Yeni uygulama rektöre bu kurullara –kural olarak- uymadan karar verme yetkisi tanımaktadır. Rektör uygun gördüğü hususları danışmak ve görüş almak üzere bu kurullara getirir ya da getirmez. Eğer beklediği görüşü alamaz ise, danıştım, görüş aldım; tasarıyı geri çekiyorum diyebilir. Benzerini dekanlar da yapmaktadır. Bir kişiye bağlı bir işletim sistemi. Böyle bir sistemde bu kurumların ve akademisyenlerin demokratik düşünen ya da demokratik haklara saygılı olan kuşaklar yetiştireceğini mi düşünüyorsunuz? Bilim hayali kaldırmaz…


18

Öğretim üyeleri kendi aralarında rektörlerin yetkilerini veciz bir dille anlatabilmek için, sık sık şu fıkrayı anlatırlar: Ben dünyaya rektör olarak inmek istiyorum Adam öbür dünyaya göç eder; ancak Azrail’in canı olması gerekenden daha erken zamanda aldığı anlaşılır. Bunun üzerine adamı dünyaya geri göndermek isterler. Adam: Ben bunca eziyetten sonra gitmem, gidersem de eski konumumda gitmem. Örneğin beni imparator olarak geri gönderin der. Melekler: Dünyada imparatorluk kalmadı; kalanlar da sadece törenlerde boy göstermek için tutuluyorlar; tüm yetkileri ellerinden alanmış durumda. Adam: O zaman beni kral ya da padişah ya da şah olarak gönderin. Melekler: Krallar var; ama sadece adları var, herhangi bir yetkileri yok, süs olarak saklanıyorlar. Adam: O zaman beni Türkiye’de bir yere rektör olarak gönderin, der.

Ancak durumun vahamete daha ortaya çıkmadı. Çünkü 1980 darbesinden önceki demokratik ortamda yetişmiş olan öğretim üyelerinin bir kısmı bugün hala bazı makamlarda bulunmaktadır ve bir üniversitenin demokratik

bir

görüşle

idare

edilmesinin

yarar

ve erdemlerinin

farkındadırlar. Bu kişiler yüzünden üniversitelerde hala kısmen de olsa demokratik bir görünüm ve az da olsa kişilikli davranışlar hüküm sürmektedir. Bu kadro ayrıldıktan sonra, baskıcı bir sistem içinde yetişmiş olan yeni YÖK kuşağı tüm etkinliğiyle sahaya çıkacaktır. En çok ezenlerin,

ezilmişlerden

Yaşayacaksınız…

çıktığı

gerçeğini

hiç

unutmayın…


19

YÖK demokrasi anlayışına ve demokrasinin yerleşmesine de büyük darbe vurmuştur Yöneticisini seçmek için bu kadar iyi eğitildiği ve dünyadan haberi olduğu varsayılan insanın oyuna başvuruyor, onların dediğinin tam tersini, kendi istediğinizi yapıyorsunuz. Yüksek Öğretim Yasası, eğitmek zorunda olduğu gençliğe (her türlü meslek edinecek çocuklarımıza) bu uygulamasıyla göstermelik bir demokrasi modeli sunmuştur. Sürekli demokrasiden dem vuracaksınız; ancak öyle bir model geliştireceksiniz ki, sonunda sadece sizin dediğiniz olacak. Bu anlayış ve uygulama partilerimize de meclisimize de ve devletin her türlü kurumuna da yayılmıştır. Yaklaşık 30 yıllık uygulama insanlara şunu öğretmiştir: Demokrasi

sözcüğünü

dilinizden

hiç

düşürmeden

onu

kendi

dayatmalarınıza kılıf olarak kullanacaksınız. Böyle olunca da daha aşiret ve cemaat düzeninden kurtulamamış; hala prehistorik (tarih öncesi) dönemin ilkelerine, daha doğrusu dayatmalarına göre yaşayan birçok kesimimizin akşam sabah demokrasi demokrasi diye bağırmalarının ciddiyetine inanmıyor; bu sözcükleri hangi gizli emellerine kılıf yapılmaya çalıştıklarını anlamaya çalışıyoruz. YÖK uygulamaları bir ülkede demokrasinin erdemli bir toplum yapısına ulaşmanın kaçınılmaz yolu olduğunu değil, yerine göre dayatmalar, yerine göre gizli amaçlar için bir araç olarak nasıl kullanılabileceğini öğretmiştir.

YÖK türban tartışmasını da kronikleştirerek başımıza bela etmiştir YÖK kurulduğu günden itibaren türban tartışması Türkiye’nin gündemine

girmiş

ve

bugüne

kadar

da

çıkmamıştır.

Türbanın


20

yasaklandığı ilk günlerde, simgedir, bu kıyafet gericiliği özendiriyor, ilkel bir giyim şeklidir, ilkelliktir, bilmem ne tapınaklarındaki kadınların giydiği giysidir ve daha niceleri, kızların üniversiteye girmemesi için neden olarak gösterildi. Doğal olarak karşısında olanlar da bu sözde bahaneleri alarak kendi amaçları doğrultusunda –çok defa da çarpıtarak- işledikleri kadar işlediler. Türbanla üniversiteye girilmesine sert tepki gösteren rektörler oldu mu oldu; ama karşı koymalar genellikle olması gereken gerekçeler ile değil, yukarıda değindiğimiz eften püften nedenlerle oldu; yine de bu tepkiyi gösteren rektörlerin bir kısmı devir değiştirdikten sonra ya Ergenekon zanlısı olarak tutuklandı ya da takibata uğradı. YÖK ya da hiçbir

rektör

çıkarak

şunları

söylemedi,

söyleyemedi

(o

sözleri

söyleyecek derinlikte olanlar ya 1402’lik oldular ya üzerlerinde yoğun baskı kuruldu ve bu nedenle hiçbir zaman rektör olamadılar): Üniversite, insanların A iken, girip eğitildiklerinde B olarak çıkacağı kurumlardır. Eğitilmeye, dönüştürülmeye, şekillendirilmeye, yeni bilgilerin ışığı altında yeni yaşam tarzı ve dünya görüşü edinebilecek insanların eğitileceği kurumlardır diyemedi. Bu nedenle, “benim katı bir dünya görüşüm vardır, benim hiçbir zaman üzerinde tartışamayacağım hatta tartışılmasına dahi hoşgörüyle bakamayacağım katı ilkelerim vardır diyen” insanların gireceği kapı değildir. Bu nedenle dini simgeleri ve kuralları tartışmasız şekilde benimsemiş, hatta belirli dünya görüşlerini tartışmasız savunan parti, dernek ya da buna benzer kuruluşların resmi üyesi olanları –kusura bakmasınlar ben üniversitelerime alamamdemeliydiler. Mezun olduktan sonra istedikleri yere üye de olabilirler; istedikleri gibi giyinebilirler, istedikleri ekonomik modeli ya da devlet modelini aktif olarak savunabilirler. Bu onların demokratik haklarıdır. Ancak başında değişmeyeceklerin beyan ederek, amacı ve görevi iyi


21

yönde insanları değiştirmek olan kurumlara girmelerine asla izin veremeyiz diyemediler. Komünizmi, liberalizmi, kapitalizmi ya da bir ırk grubunun üstünlüğünü savunan ya da dini dogmaları olduğunu söyleyerek

–asla-

bunları

değiştirmeyeceğini

söyleyen

insanların

değişimin ve dönüşümün beşiği olan üniversitelerde ne işi var diyemediler. Kusura bakmayın biz katılaşmış fikirleri olan insanları üniversiteye alarak boşuna yer işgal ettiremeyiz diyemediler. Türban da bir dini simgedir. Bu simgeyi kullananların –Tanrı tarafından tebliğ edilmiş- değişmez kuralları ve yaşam tarzları vardır. Normal yaşamlarında demokrasinin bir gereği olarak istediklerini yapabilirler; bizim de karışma hakkımız olamaz. Ancak üniversitelerde değil… Çünkü bir insanın kutsal kitabında mal bölümü ile ilgili kurallar varsa üniversitelerde miras hukuku anlatamazsınız; 40 miskal altın ya da gümüş karşılığı geliriniz olduğunda bir miskal zekât vermeyi kesin benimsemiş iseniz, size okutulacak vergi yasalarını, faiz ve KDV oranlarını sadece dinlemeyle yetinirsiniz. Kutsal kitapta evlenme ve boşanma ile ilgili hükümler verilmiş ise İsviçre Medeni Hukukunu okutamazsınız; okutsanız da bu kesim sadece sınıf geçmek için bu bilgileri öğrenmeye kalkışacaktır. Eğer insanın Adem ve Hava’dan türediğine inanıyorsanız, antropoloji bölümlerini kapatmanız; uygar dünyanın her üniversitesinde olmaz ise olmaz ders olarak nitelendirilen evrim dersini ya da her konunun evrimsel gelişimini anlatmanızı yasaklamanız gerekir. Dualarla şifa dağıtılabileceğine inanıyorsanız, tıp fakültelerine böyle bir bölüm açmanız ya da ilgili dersleri koymanız gerekir. Bütün bunlara inanmış bir insanın üniversiteden öğreneceği bir şey kalmamıştır diyemediler. Onların üniversitede bulunma nedeni sadece diplomanın verdiği haklardan yararlanma ve bir yerlere gelme olacaktır diyemediler.


22

Ne yazık ki Türkiye üniversiteleri son 30 yıldır yönetimiyle hocasıyla; dışarıda da yazarıyla, çizeriyle, kışkırtıcısıyla ve en önemlisi de bu meseleyi istismar ederek oy toplamaya çalışan partileriyle zaman yitirdi. Bence başı örtülü öğrenciler de, YÖK de, üniversite yönetimleri de, hocalar da, halk da bu anlamsız tartışmadan dolayı çok şey yitirdiler. Ancak pusuya yatmış türban tartışmasından nemalanmayı bekleyen bir kesim hariç… O kesim de beklediğini fazlasıyla aldı… Zaman zaman düşünmekten kendimi alamıyorum: Amerikan elçisinin darbe sırasında birilerini önemli yerlere getirilmesi için cuntaya dayatması, türbanın simgeleştirilerek bir partinin yolunun açılmasını sağlamak için uzun soluklu bir planın parçası mıydı? Öyle olduğu da anlaşıldı. Şu anda hükümetin gündemindeki en yoğun –halledilmesi gereken- sorun öncelikle devlet dairelerinde türban giyilmesinin laikliğe aykırı olduğu yönünde alınan mahkeme, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ kararlarının, daha sonra uygarlığa aykırıdır diye en üst mahkeme olarak kabul ettiğimiz Avrupa insan Hakları Mahkemesi kararlarının delinerek, türbanlıların üniversitelere, daha sonra diğer okullara (belki anaokullarına kadar) girmelerini ve sonunda da –başka bir ülkede çalışamayacaklarına göre- her yerde Türbanla çalışabilmelerini yasal güvenceye alarak, bu arada da teşvik ederek sayılarını olabildiğince çoğaltmanın yolunu bulmaktır (çünkü bir türbanlı, kural olarak bir AKP ya da tutucu bir parti oyu demektir). Amaç yasal kısıtlamaları hepten ortadan kaldırmaktır. Bunu zaten açık açık söylüyorlar

da.

Uygulamaya

Laikliğin

temelinin

atıldığı

Çankaya

Köşkünde başlandı (29.10.2010) bile. Doğacak sonuçları tahmin edenler, yetkilerine bakmadan, “başı açık gezenlere yapılacak saldırıların karşısındaki teminatı benim” gibi, akla hayale, uygar bir ülkede bir eğitim kurumunun başındaki bir insana


23

yakışmayacak açıklamalar da bomba gibi gündeme düştü. Açıklama bir şeyi vurguluyordu: Bunca yıldır durmadan çabalayan ve cahiliye döneminin yaşam tarzına dönmek isteyenlerin zaferini. Terazi o yöne eğildiği için, hükümetimizin YÖK başkanı şimdilik –doğacak tepkileri azaltırım amacıyla- dengeyi sağlayabilmek için, ağırlığı varmış izlenimi vererek, bu açıklamayı yapma gereğini duymuş olabilir. Ancak bir gerçeği ya görmüyorlar ya da görmemezlikten geliyorlar. Başbakan da dahil herkes “türbanı yasaklayan bir yasa yok” diyerek kendilerine göre bir yorum yapıyorlar. Türban ile ilgili yasa meclisten geçti, CHP Anayasa nezdinde itirazda bulundu. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin aldığı karara da atıfta bulunarak, “türbanla kamusal alana girilmesini” Anayasamızın değiştirilemez, değiştirilmesi bile teklif edilemez ikinci maddesine atıf yaparak “türbanla kamusal alana girmenin laiklik ilkesine aykırı olduğuna” ilişkin karar verdi. Eğer hukuk devletiysek ve hukuka saygılı isek, Anayasanın ikinci maddesi kaldırılmadığı sürece alınacak hiçbir karar –meclisten geçse bile- geçerli olmayacaktır. Aksi uygulama ve söylemlerde bulunanlar da anayasal suç işlemiş olacaktır (Anayasamızın 136. maddesi: "Yasama ve yürütme -yani Meclis ve Hükümet- mahkeme kararlarına uymak zorundadır" anlamında bir emir koymuştur) . AKP tarihsel misyonu gereği

böyle bir riski göğüsleyebilir; ancak CHP’yi anlamak mümkün değildir. Kurulduğu günden bu yana YÖK idaresinde görev almışlar ve bu kurumu Türkiye’nin başına bela edenler artık kınalarını yakabilirler… İstenilen sonuca ulaşılmaya az kaldı… Yeni YÖK başkanı kınayı koyan değil, vücuda nüfuz etmiş boyanın üzerindeki örtüyü açan kişi olmuştur.


24

Başına ilgili üniversitenin adı konarak kurulmuş üniversite vakıf ve derneklerinin rektör başkanları Fakir öğrencilere yardım, eğitim kalitesini yükseltme, üniversiteye ek olanak sağlama gibi ulvi yaklaşımlarla, yönetiminin başında çok defa rektörün bulunduğu, o üniversitenin adını alan vakıflar ya da dernekler kuruldu. Türkiye’nin en önemli üniversitelerinin rektörleri bu dönemlerde bu vakıfları ya da dernekleri kurduktan sonra, üniversitenin olanaklarını buralara yönlendirmeye başladılar. Üniversitenin bir salonunda bilimsel bir toplantı yapacaksınız, vakfa ve derneğe para ödeyeceksiniz, öğrenci kayıt yapacaksa, katkı payı adı altında belirli bir para ödeyecek; en önemlisi üniversitedeki büfelerin tümü, bu derneklere ya da vakıflara devredildi, satış yapılan yerler bu vakıflar ve dernekler tarafından kiraya verildi. Birçok sosyal hizmet yerinde çalışanların ücretleri devlet tarafından ödenmesine ve ısınma, gaz, elektrik gibi giderler üniversite bütçesinden ödenmesine karşın, gelirler, rektörün ya da onun uygun gördüğü birinin yönetim kurulu başkanı olduğu, yönetimindeki kişilerin de rektör tarafından bizzat seçildiği bu vakıf ve derneklere verildi. Rektörler bu vakıf ve dernekleri zaman zaman çevresindekilere ve yandaşlarına – içinde eğitim sözcüğü geçen tanımlamalara dayanarak- kaynak aktaran ya da yurtdışı gezilere destek sağlanan kuruluşlara da döndürdüler. Rektörlerden bazıları o kadar ileri gittiler ki, “bu vakfın başkanlığı, vakfın ilk başkanı olan rektör tarafından ömür boyu yürütülecek, ondan sonra da bu kurucu rektörün uygun göreceği –çoğunluk ailesinden- biri başkan olacaktır” gibi akla izana uymayan tüzük maddeleri kondu. Yeni rektör atandığında, üniversitenin gelir getirebilecek birçok yeri eski rektörün kurmuş olduğu vakıf ve derneklere ait olması nedeniyle, yeni rektörün eli kolu bağlanmış oldu. Davul yeni rektörün boynunda, tokmak eski rektör ve yalakalarının elinde kaldı. Hemen hemen hepsi mahkemelik oldu


25

(zamanınız olursa İstanbul Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesindeki vakıfların mahkeme süreçlerini öğrenmeye çalışınız). Bunların bir kısmı mahkeme kararıyla üniversitelere geri kazandırıldı ise de, bir kısmı öylece vakıfların bünyesinde kaldı. Bu arada bir yasa çıktı, bazı vakıflar ve özellikle dernekler devlet kurumu adını taşıyamaz ve merkezi o kurumun içinde olamaz diye. Birden bire üniversitelerin imkânları ile elde edilmiş bu vakıfların ve derneklerin kasasında birikmiş olan kaynaklar –vakıf ve derneklerin üniversiteler ile resmi ilişkileri kesildiği için- o andaki vakıf ve dernek yöneticilerinin denetimine geçti. Örneğin,

benim

ve

arkadaşlarımın

kurmuş

olduğu

“Hacettepe

Üniversitesi Fen Fakültesi Kalkındırma ve Dayanışma Derneği” bu yasayla değişikliğe uğrayarak, üniversiteyle hiç ilişkisi kalmamış bir derneğe dönüştü ve fakir öğrenciler için kullanacağımız, bilimsel araştırma ve eğitime destek sağlayacağımız hesabımızda bulunan bir miktar para da benim ve arkadaşlarımın arzusuna göre kullanılacak bir duruma

dönüştü.

Böylece

–yasal

açığı

olmamasına

karşın-

yöneticilerimiz bir anlamda görevlerini kendi çıkarları için kullanmış duruma düştüler.

YÖK, akademisyenleri nasıl etkisizleştirdi? Üniversitelerin en önemli görevlerinden biri bilimsel araştırma ve yayın yapmadır. Bu açıdan bakıldığında, 12 Eylül YÖK’ünden sonra yayın sayısı bakımından Türkiye büyük bir aşama yapmıştır. Yayın sayısı daha öncesine göre karşılaştırılamayacak kadar artmıştır. Bunun önemli üç nedeni vardır:


26

1. TÜBİTAK yurtdışı yayınlara (doğal olarak yabancı dilde yazılmış), yayın başına, öğretim üyelerinin maaşıyla karşılaştırıldığında hatırı sayılır miktarlarda parasal ödül vermektedir. 2. Üniversiteler, öğrenci çekebilmek, propagandalarını yapabilmek ve diğer üniversitelerle yarışabilmek için doğal olarak yayınları (ancak yabancı dilde yazılmış olanları) parasal olarak desteklemektedir. Ayrıca yayın yapanlara yurtdışı seyahat desteği sağlamaktadır. 3. YÖK ve üniversiteler tarafından yükseltilme ve atanma için yabancı dilden yapılan yayınlara çok büyük ağırlık verilmek kaydıyla bir puan sistemi getirilmiştir. Kişi, unvan alabilmek, yükselebilmek ve atanabilmek için her yolu deneyerek yayın yapmaya çalışmaktadır. Zorda kalanların daha önce yapılmış çalışmalardan esinlenmenin ötesinde, referans vermeden önemli bilgiler aktarması nedeniyle çok sayıda soruşturma yapılmaktadır. Yukarıda anlatılanlar evrensel ve gerçekçi uygulamalar gibi görünüyor. Ancak bilim dilini yeni yeni geliştiren bir ülkede, yayınları yabancı

dilden

yapmaya

zorlama

(ana

dilinde

yapılanları

ödüllendirmeyerek ve puan vermeyerek aşağılama) ülkenin kültürel ve bilimsel bağımlılığını artıracaktır; artırmıştır da. Ancak böyle bir uygulamanın katı kurallarla ödünsüz uygulanmasının altında çok sinsi bir amaç olduğunu da düşünmeden geçemiyoruz. Batı dünyası kendi temel araştırmalarını geliştirmek için belirli dergileri ön plana almıştır. Burada yapılan yayınların çoğunun kaliteli araştırmaların sonucu olduğundan kuşku yoktur. Ancak sorun bu tip araştırmaların bizim ülkemizdeki acil sorunlara merhem olup olmadığıdır. Yüksek Öğretim Kurumları böyle bir uygulama ile sınırlı sayıdaki araştırıcının emeğini, batının ilgileneceği ve kullanacağı alanlara yöneltmiştir. Türkiye’nin acil çözüm bekleyen


27

sorunları (ki bunlar bilinen basit araştırma yöntemleri ile çözülebilecek durumdadır) beklemeye alınmıştır. Bilimsel makalelerin sayısı böylece arttı; ancak yaraya merhem olacaklar azaldı. Bu satırların yazarı onlarca projeyi başarıyla tamamlamıştır. Yaptığı projedeki araştırıcıları özenle seçmiş ve onların vatansever birer insan olduklarından hiçbir zaman kuşkulanmamış olsa bile, araştırıcıların ayrıcasız hepsinin en önemli hedeflerinin, yaptıkları işin uygulamaya yönelik bir sonucunun tadını almaktan çok, önemli bir dergide yabancı bir dilde yayın yapıp yapamayacak sonuçlarla daha çok ilgilendiklerini kaygıyla

izlemiştir.

İşte

bu

nedenle

istenen

atılım

bir

türlü

gerçekleşemiyor... Bütün bunlardan neyi kast ettiğimizi tipik bir örnekle açıklayalım. Çok büyük sorunları barındıran Fırat ve Dicle Nehirleri boyunca en az 12 üniversite kurulmuş olmasına, hatta bu nehirlerin bazıları üniversitelerin yerleşkesi içerisinde akmasına karşın, bu nehirlerin fiziksel, kimyasal, biyoloji yapısı da dâhil olmak üzere derli toplu ve düzenli olarak ne araştırılmıştır ne de bu nehirlerin kullanımları ile derli toplu bir öneride bulunulmuştur. Niye? Çünkü buralarda yapılacak yayınlar birinci sınıf (atıflı) yabancı dergilerde basılmayacaktır; akademisyenler de bu yayınları ile puan toplayamayacak, para kazanamayacaklardır. Bu nedenle Türkiye’nin neresine el atarsanız atın, bilimsel olarak karşınıza büyük açıklıklar, gedikler çıkmaktadır. İlk bakışta böyle bir uygulama üniversitede çalışanlarımızı uluslar arası bilim dünyasında yarışmaya sokuyormuş ve aynı kulvarda koşmalarını sağlıyormuş gibi görünmekle birlikte, işin aslına indiğinizde sonuçlarının hiç de öyle olmadığını göreceksiniz. Örneğin İngiltere ya da Amerika’daki bir bilim adamı ne konusunda çalışma yaparsa yapsın,


28

yaptığı her çalışma ülkesinin ilgisini çekecek ve çok defa ekonomisine katkıda bulunacak nitelikte oluyor; yani yapılan çalışma ülkesine katkıda bulunuyor. Örneğin Amerika’da ya da İngiltere’de Jojiba bitkisi ya da Hindistan cevizi yetişmez. Jojiba ya da Hindistan cevizi yağı üzerinde bir çalışma yaparsanız, Türkiye’de bu çalışmaların -uluslararası toplantılarda ya da üniversitelerimizin yayınladıkları yıllık raporlardaki övünmeyi bir tarafa bırakırsak- ülkeye bir katkısı olmaz. Ancak Amerika’ya ya da İngiltere’ye önemli katkısı olur. Çünkü bu ülkelerin sömürgecilikten de gelen bir yaklaşımla ticaretleri de yatırımları da sınırlar ötesidir, dünyadaki plantasyonların önemli bir kısmı doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerine aittir ve eğer Hint cevizi yağından ya da jojiba yağından yeni bir ürün elde edilecekse bunun kaymağını ilk olarak bu ülkeler yiyecektir. Vakıf üniversitelerimizin birinde çok değerli bir bilim adamımızın –büyük bir olasılıkla önemli yatırımlar sonucu- enerjiyi neredeyse yüzde doksan küsur randımanla ışığa çeviren bir lamba geliştirdiği yazıldı çizildi; yayın organları günlerce bu başarıyı halka duyurdu. Haklı olarak bulan kişi ve üniversite için gerçekten gurur verici bir süreç yaşandı. Bu lamba bu ülkede kullanıma sokulacak mı? Hayal görenler kimseye yol gösteremez. Ankara keçisi ve Ankara tavşanı yapağısı bakımından dünyanın aranan değerli ürünleri arasındadır. Her ikisini de birileri götürdü ve biraz daha ıslah ederek dünya yapağı pazarına egemen oldu. Ankara’da yaşayan insanların hiç biri Ankara doğasında böyle bir tavşanı göremedi. Ankara keçisi ve tavşanı ile –ürüne yönelik- yapacağınız çalışmayı, TÜBİTAK bile yayınlamaktan kaçınır hale geldi; bu çalışmalarla zaman harcamış olanların da YÖK ölçütlerine göre kadroya atanması hayal oldu. Bor, krom, toryum gibi söz sahibi olacağımız madenlerimizden kaçı üzerinde yoğun bilimsel araştırma yapıldı, yapılıyor? Düşünmeye değer.


29

YÖK’ün vurduğu en acımasız darbelerden biri de bu uygulamalara yol açmasıdır.

Öğretim üyelerinin profili değişti 1960-1981 arası öğretim üyesi profiline göre 1981 sonrası öğretim üyesi profili inanılmaz biçimde değişmiştir. Eğer mümkün olsa öğretim üyelerinin rüyalarına girebilseydik, eskilerin rüyalarını eğitimdeki sorunlar, erozyon, toprak reformu, tarım reformu, sanayileşme, şehirleşme, ülkenin dış ilişkilerindeki gelişmeler ve buna benzer toplumun esenliğini ilgilendiren; 12 Eylül 1980 sonrasındaki öğretim üyelerinin ise SCI indekste (söyleniş şekliyle sayteyşın indekste) yayın, yayınlardan toplanmış puan ve ek derslerin süslediği rüyaları görecektik. Bu ilgisizliği anlamak için, 28.02.2010’da devlet ricalinin eksiksiz katıldığı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın devlet merasimi ile yapılan cenaze törenine bakmak gerekir. Tören olarak her şey mükemmeldi; ancak bir şey eksikti: Bu merasimde hemen hemen hiçbir genç akademisyen, akademisyen adayı, öğrenci ya da eğitimin herhangi bir dalında çalışan bir genç yoktu. Katılanların yaş ortalaması 60’ın çok üzerinde görünüyordu. Hükümet erkânını ve merasimi yürütmekle görevli askerleri bir yana bırakırsak, kalabalığın önemli bir kısmını, rahmetlinin himmetinden

–doğrudan-

şu

ya

da

bu

şekilde

yararlanmışlar

oluşturuyordu. Hâlbuki Türkiye’nin özellikle biri sağlık konusunda olmak üzere iki önemli üniversitesini kurmuş, bu üniversitelerde yeni birçok alanın ülkemize gelmesini sağlamış, özellikle Hacettepe Üniversitesi sağlık kesiminden çok sayıda kişiyi yurtdışında en önemli yerlere göndererek onların eğitilmesini sağlamış, birçok yeniliğin altında imzası olan,


30

uluslararası birçok çevrenin takdirini kazanmış, kurduğu onlarca şirket ile yurtiçi ve yurtdışı önemli işlere imza atmış, YÖK’ü kurmuş ve kurduğu bu kurumu en az 11 (1981-1992) yıl fiili olarak, muhtemelen daha sonra da dolaylı

olarak

yönetmiş

ve

yönlendirmiş,

yetenekli,

becerikli,

organizasyon yeteneği yüksek bu kişinin cenazesinde tören salonunu gençler ve genç akademisyenler doldurmalıydı. Tören alayına bakıyoruz, sanki “tavşan kaç tazı tut” projesinin mimarları ve oyuncuları bir araya toplanmış

gibi.

Bu

alayda

kimleri

görebildik?

Milli

davalara

duyarsızlaştırılmış öğretim üyeleri ve Doğramacının yöneticileri ile Prof. Dr. Doğramacı’nın yönetimi boyunca türbanlı kızların üniversiteye girmesine izin verilmemesini siyasi söyleminin simgesi yapmış ve o yolla oy toplamış ve sonunda hükümet olmuş partinin mensuplarını. Bu tören alayında belki bir kesim daha vardı ki onların orada neden olduğunu hiç kimse açıkça bilemeyebilir. Bunun nedenini öğrenmek istersek, YÖK’ün ali kıran baş kesen olduğu yıllarda günübirlik çıkarılan yönetmelik

ve

yönergelerine

bakmak

gerekir.

Örneğin,

senato

toplantılarından birkaçında yatay ve dikey geçiş ile ilgili yönergeler tartışılırken, YÖK’ten gelen bir faksla o güne kadar yapılagelen uygulamanın yürürlükten kaldırıldığını, şöyle bir yolun uygulanması gerektiği yönünde talimat geldiğine; bu yeni uygulamanın akşama doğru tekrar bir faksla ortadan kaldırıldığına, eskisinin devamına yönelik buyruk verildiğine birkaç kere şahit oldum. Sabahleyin böyle bir faks alındığında benden önce yöneticilik yapmışların yüzündeki alaylı (müstehzi) gülümsemeyi doğrusu hemen anlayamıyordum. Ancak daha sonra bu deneyimli kişilerin neden gülümsediklerini anladım. Bu faks sadece iş olsun, usul yerini bulsun diye sadece birkaç üniversiteye gönderilmiş; bu arada YÖK’ün önde gelen kişilerinin tanıdıklarının ya da o dönemin etkili kişilerinin çocuklarının ya da yakınlarının bilmem ne üniversitesine yatay


31

ya da dikey geçişi yapıldıktan sonra; aynı gün içinde uygulama yürürlükten kaldırılmış. İşte böyle bir YÖK’te geçti ömrümüz; tünelden çıkmayı beklerken bir anda daha karanlık bir tünele girdiğimizin farkına vardık… Yıllarca kendi görüşlerindeki kızlarına eziyet çektirdiğini bıkmadan usanmadan söyleyen ve sürekli şikâyet eden bir parti, türbanlıları üniversiteye sokmayan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın devlet töreniyle ve özel bir mekâna gömülmesi ile ilişkin iki bakanlar kurulu kararını acele çıkarmasını ve hükümet olarak tam kadro törene katılmasını doğrusu anlamak mümkün değil. İnsanın içine şeytan girmeye görsün. YÖK’ü de, türban sorununu da, darbelerin ve muhtıraların da, belirli partilerin yolunun açılmasını da düzenleyen acaba belirli bir merkez mi diye düşünmekten alamıyor insan kendini. Çünkü bize hep şöyle dendi: YÖK özerk bir kuruluştur ve kimseye de hesap vermek zorunda değildir. Bu durumda türban zorlatmasına birileri değil, Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın karar verdiği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor (aksi durumda Doğramacı’nın ve ekibinin ileri sürdüğünün aksine YÖK özerk değildi ve biz öğretim üyeleri sürekli kandırıldık). Ancak kurmuş olduğu vakıf üniversitesi Bilkent’te böyle bir kararı uygulamadı. Unutmamak gerekiyor ki, bugün hükümette olan partinin en çok üzerinde durarak oy topladığı propaganda aracı türbandı ve türbanın yasaklanmasının ve yasağın uygulanmasının baş aktörü de Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ydı. Bugünkü hükümetin Prof. Dr. İhsan Doğramacı’yı minnetle anması doğrusu işin aslını bilmeyenleri şaşırtabilir. İşin aslı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın ardında sessiz bir üniversite camiası bırakmış olmasıdır… Kurumuna duygusal olarak bağlı olmayan ve ülkenin bir sorununu çözemeden kurumundan ayrılmak zorunda bırakılan akademisyenler topluluğu nasıl yaratıldı?


32

Daha önceki yasalarda üniversiteye asistan olarak giren kişiye ülkenin bir sorununu ya da bilimin o anda karşılaştığı bir sorunu çözmek üzere bir çalışma konusu verilirdi ve bunu çözünceye kadar çalışmasına izin verilirdi; kural olarak yıl kısıtlaması yoktu. Çalışmanın sorununda sorunu çözüp çözmediğine bakılırdı. Yeni YÖK uygulamalarında asistanın adı araştırma görevlisi olarak değiştirildi. Çoğu yerde ciddi olarak verilmediği ve veren hocanın da o konuda yeterince bilgisi olmadığı için hocalara ek ders sağlama mekanizması olarak bilinen yüksek lisans ve doktora derslerini aldığı süre hariç araştırmaya 2, uzatması ile 3 yıl verilmekte ve çalışmanın başarısı yabancı dilde ve yabancı bir ülkede yaptığı yayın sayısına göre değerlendirilmektedir. Çalışmanın değerlendirilmesinde ülke sorununu çözüp çözemediği ölçütü rafa kaldırılmıştır. Doktora

tezini

başarıyla

bitirenler

ve

yüksek

lisansını

tamamlayanlar (eğer doktora sınavını kazanamamışsa), özellikle büyük üniversitelerde en geç bir ay içerisinde çalıştığı kurumu terk etmek zorundadırlar. YÖK, bunlara yol göstermek ya da yardımda bulunmak zorunda değildir. Böyle bir uygulama hızlı akademisyen yetiştirme açısından uygun bir yöntemdir; üniversite dışında akademisyenlere gerek duyan ülkelerde kullanışlı bir uygulama da olabilir. Ancak bizim gibi araştırma kurumları sınırlı olan ülkelerde bu uygulama tam bir sokağa atma şekline dönüşüyor. YÖK, unvanını alan bu genç araştırıcıları, mantar gibi açılmakta olan yeni üniversitelere bir program dâhilinde yönlendirse, yerleştirse mantığını anlarız; böyle bir şey de yok. Bunun üzerine eş dost aracılığıyla, rica minnet, bu çocuklara kadro verecek rektör ve dekan aranmaya başlanılıyor. Böyle bir süreçten geçen hiçbir genç araştırıcı unvanını aldığı üniversiteye uzun vadeli iz bırakacak çabaların içine giremiyor; haklı olarak tek derdi yaptığı tezden birkaç


33

yayın çıkarabilmek ve bu arada bir yerlerden kadro bulabilmek oluyor. Özellikle kamuda çalışma olanağı kısıtlı olan birçok bölümün mezunu, iş bulamama nedeniyle, belki unvanlı çalışırım umuduyla, yüksek lisans ve doktora programlarına başvurduğu için, bu alanlarda hızlı bir şekilde unvanlı boşta gezen akademisyenler topluluğu türemeye başladı. Eskiden en başarılı öğrenciler bilim adamı olmak için başvururlardı; şimdi bazı çalışma alanlarında (özellikle iş bulma olanağı daha kolay olanlarda) başarılı öğrenci bulmak için hocalar bin bir takla atar oldular… Önceki

yasalarda

asistanların

üniversitede

çalışma

süreleri

kısıtlanmamış; ancak doktora üstü unvanları almak için belirli süre bekleme zorunlulukları getirilmişti (doçentlik için en az 4, profesörlük için en az 5 yıl). Böylece üniversitelerin unvanlı atıl bir mezarlığa dönüşmemesi

öngörülmüştü.

Yeni

YÖK,

tam

tersine

araştırma

görevlilerinin üniversitede kalma sürelerini kısıtladı; doçentlik unvanını almak için zaman koşulunu kaldırdı.

Tersine döndürülen piramit YÖK, akademisyenlerin atanması ya da kadro tahsisine yönelik, başlangıçta öğrenci sayısı ve benzer ölçütlerle üniversitedeki bölümler ve anabilim dalları ile ilgili bir şablon yapmıştı. Sürekli kadroda kaç tane profesör (en az), kaç tane doçent (biraz daha fazla) ya da yardımcı doçent (çok daha fazla) çalışacağı bilinecekti. Böyle bir uygulama yeterli olmasa ya da bazı hallerde iyi sonuç vermese bile düzen düzendir diye saygıyla karşılanabilir. Ancak böyle bir uygulamanın yürürlüğe konduğu ilk günde bile delinmeye başladı. Eş/dost ilişkisi nedeniyle bir de baktık ki, bu piramit tersine dönmüş, bazı bölümlere onlarca profesör çöreklenmiş, doçent ve yardımcı doçent mumla aranacak kadar azalmış.


34

Yardımcı personel (temizlik görevlisi, sekreter, teknisyen, uzman) alma da kısıtlandığı için, bölümlerin en değerli kadrosu olan sekreterlik, bu hocaların ek ders çizelgelerini düzenlemek, izine gidiş gelişlerini izlemek ve yazmak için bile yetersiz kalmaya başladı. Ne yazık ki, üzülerek şunu söyleyebilirim, üniversitelerde profesör dediğimizde, çalışanları tenzih ederim, ununu elemiş eleğini çiviye takmış insanı çağrıştırıyor. Böylece ahkâm kesen, tenkit eden ve iş yapmayan atıl bir kitle oluştu.

Üniversitelerin ölümcül sessizliği Özellikle 1750 nolu üniversite yasasının ve daha önceki üniversite yasasının uygulandığı dönemlerde Türkiye üzerine oynanan (tabii bilinen) oyunlar öğretim üyelerinin önderliğinde coşkulu bir öğrenci kitlesiyle şiddetle kınanır ve telin edilirdi. Dosta, düşmana birlik mesajları verilirdi. Bu gençlik ülke sorunlarını kendi meselesi olarak benimsemişti. Doğru ya da yanlış sorunlara sahip çıkardı. Korkutulan öğretim üyeleri, bin bir kurala bağlanan üniversite öğrencileri, sinsi sinsi ülke sorunlarından uzaklaştırıld��. Tüketime, eğlenceye ve sekse odaklanmış bir gençlik yaratıldı. Bilgi yarışmalarında ekranlara çıkan önemli üniversitelerin gençleri, bırakın ülke sorunlarını, Türkiye’nin komşularını saymakta bile zorlanıyorlar. Bu tanım doğal olarak tüm gençler için geçerli değildir. Bir zamanların ateşli ve ülke sever gençleri doğal olarak bugün de var. Ancak toplam sayıya göre idealistlerin oranlarında büyük düşüşler var. YÖK, işte bu ateşi söndürdü. Türkiye parçalanma tehditleri altında, her gün yeni bir harita yayınlanmasına, cumhuriyetin temellerini sarsan girişimlerin sokaklarda


35

cirit atmasına, ülkenin 85 yıldır tırnakları ile biriktirdiği birikimlerin özelleştirme adı altında apar topar satılmasına seyirci kalmaktadır. Bir ülke için en tehlikeli şey, o ülkenin gerçek bilim adamlarının, gerçek aydınlarının duyarsızlığı,

tepkisizliği, suskunluğudur. 1980

darbesi ve YÖK bunu başardı; suskun üniversite yarattılar. Belleğinizi bir yoklayın, 1980 yılından bu yana ekranlarda ve yazılı basında suya sabuna dokunan konuşmalar yapan kaç öğretim üyesi tanıyorsunuz? İstenen gerçekleşti: Türkiye’nin kaptan köşkünde olması gerekenler susturuldu;

malum

yandaş

basın

ve aydın

yaftası

yapıştırılmış

işbirlikçiler, toplumu yönlendirmeye başladı. İstenen de buydu…

YÖK üniversitelerinin başarısı nasıl ölçülüyor? Üniversitelerin başarısı daha çok vahşi kapitalizmin üretimine alt yapı oluşturacak yayınların sayısına, okuttuğu öğrencilerin sayısına göre değerlendirilir olmuştur. Her 10 üniversite mezunundan 9’nun kendi mezun olduğu alanda çalışmadığı; hatta mesleği ile ilgili olmayan başka bir iş bile bulmadığı gerçeği bir satır gibi başımızın üzerinde dururken, son 10 yılda devlet kurumlarında sabit kadroya tek bir mezunu atanmamış bölümlerin yeni üniversitelerde eğitime açılması, bence bu gençliği açlığa mahkûm etme projesidir. Eğer öğretmen atamaları da olmasa (çoğu sınıf öğretmeni) üniversite öğrencilerinin büyük bir kısmı tamamen işsiz kalacaktır.


36

Okuduğu alanda dünya ölçeğinde iyi bir şekilde öğrencilerini yetiştiremeyen

üniversiteler,

yiyebilecekleri

diğer

öğrencilerine

becerileri

dış

kazandırmakta

dünyada

ekmek

da

derece

son

yetersizlerdir. Üniversiteler ve YÖK, 1000 gecekondu yapma yerine bir Selimiye yapmanın bugün daha geçerli olduğunu anlamak istemiyor; çünkü gelirleri düşecektir.

İyi eğitilenler var mı? Var. Çoğu yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde ve vakıf üniversitelerinde. YÖK’ün efsanevi başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın girişimiyle başlatılan vakıf üniversitelerini kurma projesi mantar gibi çoğaldı. Bu üniversiteler devlet üniversitelerini ayakta tutan kişileri oldukça yüksek ücretlerle çekip, devlet üniversitelerini bir taraftan çökertirken, bir taraftan da burs ve çeşitli vaatlerle Türkiye’nin en zeki ve başarılı öğrencilerini de bu

vakıf

üniversitelerine

topladılar.

Vakıf

üniversitelerinin

gözde

bölümlerinden mezun olanlar, yüksek lisans yapma, doktora yapma ve bilgi-görgüsünü artırma düşüncesiyle yabancı ülkelere transfer edildiediliyor. Gidiş, o gidiş; bin emekle yetiştirdiğimiz bu değerler sonunda kapitalist ülkelerin emrine sunulmuş oluyor. YÖK bunu da başardı. Dünyada vakıf üniversiteleri birilerinin yardımları ile kurulan ve yaşatılan kurumlar olmalarına karşın, Türkiye’de tam anlamıyla birer ticari kurum haline dönüşmüş bulunmaktadır. Devlet araziyi verir (ek-2), galiba önemli muafiyetler getirir (ek-3); öğrenciden de katkı payı adı altında hatırı sayılır ücretler alınır. İlk vakıf üniversiteleri kurulduğu


37

zaman, şöyle bir madde kondu: Vakıf üniversitelerinin öğrenci eğitim giderlerinin %60’ı devlet tarafından karşılanır. Bu vakıflar giderlerini o günkü kurda örneğin öğrenci başına 100 milyon gösterdi 60 milyon aldılar; biz devlet üniversiteleri bunu gösteremediğimiz için öğrenci başına sadece 17 milyon aldık. Yani bir vakıf üniversitesi öğrencisi devlete bir devlet öğrencisinin yaklaşık dört katına mal oluyordu. Tüm bu tezgâhların altında YÖK’ün baskıcı yasası yatar. Sonunda anaokulundan üniversitenin sonuna kadar her şeyi ticarete döktük. Çocuklarını ticari mala döndürmüş bir ülkenin geleceğini aydınlık görenler varsa, bunlar olsa olsa baykuş cinsiden türemiş olanlardır.

YÖK değişir mi? Başlangıçta güç kullanımını –çoğu insan gibi- seven, organizasyon yeteneği çok yüksek biri tarafından, o günkü cuntanın da talimatları doğrultusunda Yüksek Öğretim Kurumu kuruldu ve yasaları tezgâhlandı. Bu yasadan şikâyet etmeyen kimse kalmadı. Muhalefet de iktidar da, öğrenci de, üniversite mensubu da, toplumun her kesimi YÖK’ü kurulduğu günden bu yana bu kurumu yerden yere vurdu. Türkiye’de hiçbir yasa bu kadar tenkit edilmemiştir. Halkın oyuna başvurulmasına gerek kalmadan, mecliste çoğunluğu sağlamış (geçmişte YÖK’ten en çok nefret eden ve tenkit eden) bir parti tarafından bile bu yasa hemen değiştirilebilecek durumda olunmasına karşın, YÖK’ün hiç kimse kılına bile dokunmadı; dokunmayacak da. Çünkü düşünen insanları denetim altına alan ve –her siyasi rejim için sıkıntı oluşturan- aydın kesimin sesini kesen böyle bir altın anahtar hiç kimsenin elinin içine hazır konmamıştır. Milletvekili iken rektör atanmalarını sürekli ağır bir dille tenkit eden bugünkü sayın cumhurbaşkanımızın tenkit ettiği yöntemlerle kendisinin


38

rektör ataması –sürekli demokrasiden bahseden; ancak gereğini yerine getirmeyen siyasiler için- bu anahtarın değerini önünüze sermektedir. Değiştirmeye yeltenseniz de kolay kolay başaramayacaksınız. Çünkü askerinin

konumlanmasına,

hazırlanmasına,

ticaretine,

ilişki

kuracağı

istihbaratına,

hatta

ülkelerin

listesinin

bankalarının

hangi

ülkelerle (komşusu olsa bile) ilişkiye geçip geçemeyeceğine karışan, diğer ülkelerle olabilecek her türlü girişimine, hatta ülkesine döşenecek boruların güzergâhına bile karışan –bizim için de niyetleri her fırsatta çarşaf

çarşaf

önümüze

serilen-

dünyanın

egemen

ülkesi,

yöneticilerimizin deyimiyle stratejik ortağımız, böyle bir değişime onay vermeyecektir. Batı hayranlarınca kurulmuş ve kuruluşundan bu yana aynı kalıptan çıkmış batı hayranlarınca yönetilen böyle bir kurumu hiç kimse bırakmak istemez; bir anlamda millileştirilmesine izin vermez. Eğitimi Amerikancı, yayın dili İngilizce olan, en değerli araştırıcılarını, kendisinin (batının) büyük kaynak ayırıp yapmak zorunda kalacağı temel ya da altyapı araştırmalara yöneltmiş, suskun ve itaatkâr öğretim elemanlarından oluşmuş bir üniversiteyi, yani yolunacak kazı ya da kendisi için altın yumurtlayan bir tavuğu kim kesmek ister. Ülkeyi ayağa kaldıracak yeni bir yüksek öğretim yapılanmasına girişildiğinde, batının emperyalist amacını saklayarak yıllarca eğittiği ve beslediği yandaş bilim adamlarının ve yandaş medya mensuplarının ve onların tezgahından geçmiş kesimin etkisi ile batı hayranı olmuş bir kesimin salvo atışına tanık olacaksınız. Bunların dışında kalmış, bu ülkenin esenliğini düşünen öğretim üyeleri ve belirli bir kesimin çıkmazı nedir? Bunu bir sonraki başlıkta görelim.


39

Çıkmaz sokağa girmiş öğretim üyeleri “altı sakal üstü bıyık” YÖK kaldırılsın diye bağıranlar, sokaklara dökülenler, Yüksek Öğretim Yasası’nın değiştirilmesi gündeme gelince, çok garip bir şekilde istemeye istemeye YÖK’ü en çok savunanlar oldular. Bugün YÖK değiştirilecektir diye bir girişim olsa, en çok tepki gösterecekler geçmişte yine YÖK’ten çok çekmişler olacaktır. Bu çelişkinin temelinde ne yattığını birçok

kişiyle

yapmış

olduğum

fikir

alış

verişinden

çıkardığımı

söyleyebilirim. Konuştuğum kesim akademik kesimdi ve üniversitelerin, yüksek öğretim kurumlarının ve bu cümleden YÖK’ün bir ülkenin geleceği için ne kadar önemli ve etkili olduğunu en iyi bilen kesimdi. Bir ülkeyi kalkındıracak da yıkacak da en etkili kurumların başında YÖK’ün geldiğinin herkes bilincindeydi. YÖK kurulduğundan bu yana bugünkü hükümeti kurmuş siyasi partinin ve bu partinin köken aldığı siyasi partilerin en büyük hedefi YÖK’tü. Her fırsatta –insan hakları ve demokrasi sakızı çiğnenerekdeğişmesi ya da kaldırılması konusunda ısrarla fikir beyan ediyorlardı. Bugünkü Cumhurbaşkanının ve Başbakanının YÖK ile ilgili onlarca olumsuz

açıklaması

olmuştur.

Ancak

hükümete

gelince

“tısss”

çıkmamaya başladı. Hatta tarihimizin en büyük demokratik açılımını yaptıklarını söyleyerek yeni bir anayasa taslağını meclise sunmalarına karşın ne gariptir ki YÖK ile ilgili hiçbir madde koymadılar. Çünkü bu sefer yuları hükümet ele geçirmiştir. Bırakır mı? Bırakırsa delilik yapar. Sorumlusu: Bir zamanlar YÖK yasasını hazırlayan açıkgöz, dar görüşlü, kısa vadeli çıkarlarını düşünen ve her zaman direksiyonda olacağını düşünen basiretsiz kesimdir. Muhalefet partilerinin anayasanın en temel


40

maddelerinin değiştirilmeye çalışıldığı bu günlerde YÖK ile ilgili tek bir kelime etmemeleri de başka bir garabettir. Çünkü YÖK her zaman siyasilerin arka bahçesi olacak şekilde tasarlanmıştı… Politika ile ilgileniyorsanız ve hükümeti ele geçirmişseniz, YÖK’ü değiştirmeniz aptallık olur… Geçmişteki hükümetler de öyle düşündükleri için YÖK’e el vurmadılar… Pekâlâ, durum böyle ise, akademisyenlerin büyük bir kısmının ve uygar dünya eğitiminden haberdar olanların, 31 yıldır beğenmedikleri Yüksek Öğretim Yasasının değiştirilmesine neden bu kadar tepki gösteriyorlar. Bunun, geldiğimiz noktadaki egemen siyasi iradenin niyetine güvensizlikten kaynaklandığı söylenebilir. Kaş yaparken gözün çıkmasından çekiniliyor. Çünkü geçmişte cuntanın kullandığını, bugün başka biri neden kullanmasın… Böylece bugünkü hükümetle gerçek akademisyenlerin, yaklaşımları ve düşündükleri tamamen birbirinin tersi olmasına karşın birleştikleri tek ortak nokta: YÖK’ün değiştirilmemesidir. Hükümet yuları bırakmak istemiyor; cunta döneminin YÖK’ünü yaşayanlar da yulara ek olarak bir de başlarına kıl torba geçirilmesinden çekiniyorlar. Bu son durumu Ali Demirsoy’un “Anılarla, Öykülerle ve Fıkralarla Anadolu” adlı kitabından yaşanmış bir öyküyle bitirmek isterim. Ne olur sen oturmaya devam et! Bir zamanlar, İstanbul’un en azından bazı semtlerinde çok kibar, görmüş geçirmiş insanların yaşadığı bilinmektedir. Göç hareketleri ile birlikte doğulu vatandaşlar İstanbul’a akın edince, Eğin’den de Kel Kâtip adıyla, kıllı, post bıyıklı, poturlu; ama özünde kibar olan bir hemşerim de bu kervana katılarak İstanbul’a geliyor. O yanda bu yanda gezerken, kapısında yine doğulu vatandaşların yığıldığı ve aval aval içeriye baktığı Cihangir’deki nezih bir çay bahçesine haldur huldur girip, şapkalı, eldivenli bir hatunun oturduğu bir masaya sormadan çörekleniyor. Kabalık bir


41

yana, adam leş gibi de kokuyor; kadın ise çehre burun, fışır fışır, durumdan rahatsız. Kel Katip farkına varıyor: – Hanım! Galiba Siz’i rahatsız ettim, en iyisi, çayımı içer içmez ben hemen kalkayım! Kadın, parmakçılıkların dışında, ağzından salyalar akarak içeriyi gözetleyen, poturlu insanlara bir göz atarak: – Yok yok, otur! Ne olur ne olmaz, Sen kalkarsan, daha kötüsü gelir.

YÖK sonunda bizi kel kâtibe bile razı etti… Prof. Dr. Ali Demirsoy Hacettepe Üniversitesi

Ek-1 Üniversiteleri düzenleme girişimlerinin geçmişine kısa bir bakış 1933 fakülteler birliği anlamında “üniversite ” sözcüğünün Türkiye’de resmi mevzuata ilk defa girdiği ve köklü değişmelerin yapıldığı yıldır. 1946 yılındaki 4936 sayılı “Üniversiteler Kanunu” Türkiye’de üniversitenin gelişiminde ve düzenlenmesinde ikinci büyük aşamadır. 1961 Anayasasına üniversitelerle ilgili ilk defa hükümler girmiş (120. Madde) ve bu madde çok tartışılmıştır. 12 Mart 1971 hareketinden sonra değiştirilmiştir. 1961 Anayasasının 120. maddesi: “•Üniversiteler; ancak devlet eliyle ve kanunla kurulur. •Üniversiteler, bilimsel ve idari özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir.


42 •Üniversiteler, kendileri tarafından seçilen yetkili öğretim üyelerinden kurulu organları eliyle yönetilir ve denetlenir; kanuna göre kurulmuş devlet üniversiteleri hakkındaki hükümler saklıdır. •Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar. •Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe araştırma ve yayında bulunabilirler. •Üniversitelerin kuruluş ve işleyişleri, organları ve bunların seçimleri, görev ve yetkileri, öğretim ve araştırma görevlerinin üniversite organlarınca denetlenmesi bu esaslara göre kanunla düzenlenir. •Siyasi partilere üye olma yasağı, üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları hakkında uygulanmaz. Ancak bunlar partilerin genel merkezleri dışında yönetim görevi alamazlar.”

1965’de 625 sayılı çıkan Özel Okullar Kanunu ile özel yüksek okullar açılmaya başlamıştı. Ancak Ocak 1971‘de Anayasa Mahkemesi bunu anayasaya aykırı bularak iptal etmiştir. 1971 Anayasanın 120. maddesine yukarıdakilerden (1961 Anayasasındakinden) farklı olarak şunlar eklenmiştir “• Bu özerklik, üniversite binalarında ve eklerinde suçların ve suçluların kovuşturulmasına engel olmaz. •Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Son fıkra hükümleri saklıdır. •Üniversitelerin kuruluş ve işleyişleri, organları ve bunların seçimleri, görev ve yetkileri, üniversiteler üzerinde devletin denetim ve gözetim hakkını kullanma usulleri ve üniversite organlarının sorumluluğu, öğrenim ve öğretim hürriyetlerini engelleyici eylemleri önleme tedbirleri, üniversiteler arasında ihtiyaca göre öğretim üyeleri ve yardımcılarının görevlendirilmesinin sağlanması, öğrenim ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine ve kalkınma planı ilkelerine göre yürütülmesi esasları kanunla düzenlenir. •Üniversitelerin bütçeleri, genel ve katma bütçelerin bağlı olduğu esaslara uygun olarak yürürlüğe konulur ve denetlenir. •Üniversitelerle onlara bağlı fakülte, kurum ve kuruluşlarda öğrenim ve öğretim hürriyetlerinin tehlikeye düşmesi ve bu tehlikenin Üniversite organlarınca giderilmemesi halinde Bakanlar Kurulu ilgili üniversitelerin veya bu üniversiteye bağlı fakülte, kurum ve kuruluşların


43 idaresine el koyar ve bu kararını hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi birleşik toplantısının onamasına sunar. Hangi hallerin el koymayı gerektireceği, el koyma kararının ilan ve uygulanma usulleri ile süresi ve devamınca Bakanlar Kurulunun yetkilerinin nitelik ve kapsamı kanunla düzenlenir.”

Temmuz 1973 yılında çıkarılan 1750 nolu yasa ve ek yasalarla reform çabaları sürdürülmüştür. Bu yasanın bu bölümdeki yazıya bilgi sağlayacak önemli maddeleri aşağıdaki gibidir. a)

Çeşitli kademelerde bilimsel yönetim yapmak,

b)

Öğrencilerini, bilim anlayışı kuvvetli, milli tarih şuuruna sahip, vatanına, örf ve adetlerine bağlı, milliyetçi ve sağlam düşünceli aydınlar ve yüksek öğrenime dayanan mesleklerde türlü bilim ve uzmanlık kolları için iyi hazırlanmış, bilgi ve tecrübe sahibi, sağlam karakterli vatandaşlar olarak yetiştirmek,

c)

Çağdaş bilim ve teknoloji gerekleri ve Devlet Kalkınma Planının hedefleri doğrultusunda kendi insan gücü ve maddi kaynaklarını en rasyonel, etkili, verimli ve ekonomik şekilde kullanmak,

d)

Memleketi ilgilendirenler başta olmak üzere, bütün bilimsel ve teknik sorunları çözmek için bilimleri genişletip derinleştirecek inceleme ve araştırmalarda bulunmak, bu çalışmalarda ilgili milli bilim ve araştırma kurumları ile yabancı veya uluslararası benzer kurumlarla işbirliği yapmak,

e)

Araştırma ve inceleme sonuçlarını yayınlamak,

f)

Toplumun genel düzeyini yükseltici bilimsel verileri yaymak. Yüksek öğretim bir bütün olarak görülmüş, fakat “yalnızca üniversiteler bu kanuna tabidir” hükmü getirilmiştir. Yüksek öğretime yön vermek amacı ile bir Yüksek Öğretim Kurulu kurulmuş, fakat Anayasa Mahkemesi 1975’te bunun kuruluş, işleyiş, görev ve yetkileriyle ilgili maddelerini iptal ettiğinden bu kurum çalışamamıştır. Üniversiteler üzerinde devletin gözetim ve denetimini sağlamak için Üniversite Denetleme Kurulu kurulmuştur. Üniversiteler arasında akademik koordinasyonu sağlamak için Üniversitelerarası Kurul kurulmuştur. 1)

Asistanlığa girişte doktora şartı getirilmiş, bu şart 1975’te Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir.

2)

Öğrenim süresi, her fakültenin genellikle 4, Tıp Fakültelerinin 6 yıl olan normal öğretim süresinin yarısı kadar fazla bir süre ile sınırlandırılmıştır.

3)

Öğretim için öğrencilerden ücret ve harç alınacağı hükmü getirilmiş, fakat hüküm Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir.

4)

Ders kitaplarının basım işi fakültelere verilmiştir.


44 5)

Üniversite organları olarak Senato, Üniversite Yönetim Kurulu, Rektör gösterilmiştir. Senato ve Rektör öğretim üyelerinin katıldığı seçimlerle belirlenir. Fakülte organları da Fakülte Kurulu, Yönetim Kurulu ve Dekan’dır. Fakülte Kurulu, profesör ve doçentlerden doğal olarak oluşur, öteki organlar Fakülte Kurulunca seçilir.

1981 yılında çıkarılan 2547 nolu Yüksek Öğretim Yasası en köklü değişiklikleri yapmıştır. Bir türlü içimize sindiremediğimiz, bugün sürekli tartışılan yasa da bu yasadır. Ek-2. İhsan Doğramacı, YÖK başkanlığı döneminde Hacettepe Üniversitesi’nin Beytepe yerleşkesindeki araziler ile ODTÜ arazilerini başta Bilkent Üniversitesi olmak üzere kendi şirketlerine tahsis etti ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’ne ait Bilezikçi Çiftliği’ni Bilkent’e aldı. Ancak bu sonuncu arazi, orman fakültesi öğretim elemanlarından bir grubun idari mahkemeye dava açmaları üzerine geri alındı (Suay Karaman 8 Mart 2010 tarihinde Ulus Gazetesi “Doğramacının Ardından”). Ek-3. Nisan 2006 tarihinde, İhsan Doğramacı, Ankara’daki köşkünde hükümet başkanı ile üyelerinden bazılarına yemek vermiş ve görüş alış verişinde bulunmuştur. Bu görüşmeden sonra 22 Haziran 2006 tarihinde TBMM’de bir yasa kabul edildi ve bu yasa 4 Temmuz 2006 tarihinde Resmi Gazete’de sessiz sedasız yayınlandı. Bu yasaya göre Bilkent Üniversitesi yerleşkesi ile Erzurum, Malatya, Şanlıurfa ve Van illerindeki yerleşkelerinde bulunan okulların tüm personelinin ücretlerinden 1 Mart 2006 tarihinden itibaren yirmi beş yıl süreyle kesilecek gelir vergisi tutarı devlete ödemeyecektir. Bu paranın, Bilkent Üniversitesi’nin sözü edilen illerdeki tesisleriyle ilgili her türlü giderler ile bir kısım öğrencilerinin burslarının finansmanında kullanılması kararlaştırılmıştır. Bu yasa ile devleti devlet yapan temel ilkelerden önemli bir bölümü daha aşındırılmıştır; vergi toplama erkinin devlete ait olması, bütçenin birliği ilkesi ve eşitlik ilkesi açıkça çiğnenmiştir (Suay Karaman 8 Mart 2010 tarihinde Ulus Gazetesi “Doğramacının Ardından”).

Sunuş Yazısı Sevgili Kardeşim Türkiye’nin en çok tartışılan kurumu, kuşkusuz 12 Eylül Cuntasının şemsiyesi altında 2547 sayılı yasayla kurulmuş olan Yüksek Öğretim Kurumu’dur (YÖK). Özellikle ilk yıllarında aldığı her karar değişik çevrelerce değişik şekilde yorumlanmış ve ilgiyle izlenmiştir. Bir kesime göre YÖK misyonunu tamamlamış, yapacağını yapmış, ülkenin en etkili


45

kesimini ölü sessizliğine gömmeyi başarmıştır. Geldiğimiz noktada, ülkenin sorunlarına ve tartışılanlara bakılırsa bu kesimin çok da haksız olmadığı anlaşılmaktadır. Perşembeyi hazırlayanlar, çarşambada cirit atanlar olmuştur. Aradan 31 yıl geçmiş olmasına karşın, varlığı hala protesto edilen, öğretim üyelerinin büyük bir kısmı ve öğrenciler tarafından bir türlü benimsenemeyen bu kuruluşun yapmış olduğu uygulamaları ve bugüne bırakmış olduğu tortuların neler olduğunu –o günleri yaşayan birinin penceresinden - öğrenmek isterseniz bu yazıyı okuyunuz. 1982 yılından sonra akademisyenliğe başlayanlar bu yazıyı mutlaka okuyunuz.


Bu ülkenin geleceğini etkileyen yökün öyküsü