Issuu on Google+

35milimetre

Vizyon Filmleri

35milimetre Marmara Sinemas覺

Subat/Mart 2012 01

Quentin Tarantino Vizyon Filmleri K覺sa Se癟ki Film Fest


35milimetre 35milimetre Marmara Sineması Editör Kaan Cansever Yayın Kurulu Kaan Cansever, Mina Öğünç, Sıdal Ergüder, Ayşenur Ethemoğlu Tasarım Kaan Cansever, Sıdal Ergüder Künye Kazım Cansever Katkıda Bulunanlar Mina Öğünç, Kaan Cansever, Ayşenur Ethemoğlu, Sıdal Ergüder, Eyyüp Epekinci, Doğukan Alyaz, Fetih Köroğlu, Ayşecan Alper

Vizyon Filmleri EDİTÖR YAZISI Herkese selamlar... Bundan yaklaşık 3 ay önce toplanmış sinemasever bir grubun ilk aksiyonu olan 35milimetre Dergisi ilk sayısıyla karşınızda. Bu üç ay içerisinde ciddi emekler harcadığımız amatör bir ruhla sunuyoruz 35milimetre Dergisi’ni. Düşüncemiz odur ki sinemasever olmak sadece film izlemeyle sınırlı bir durum değildir. Sinema üzerine okumak , sinema üzerine yazmak , sinema üzerine düşünmek hatta birebir sinema yapıyor olmak bu sevdanın içerisindedir. Sinema üzerine yazmak veya yazmaya çalışıyor olmak sinema üzerine düşünmeyi ve sinema üzerine okumayı da beraberinde getirmektedir. 35milimetre Dergisi’ni çıkartma isteğimiz de bu eylemlerin üzerimizdeki etkisinden kaynaklanmaktadır. ‘Dergi çıkartma’ konusundaki kastımız, dergimizin e-dergi olarak internet üzerinde yayılmasını sağlamaktır. Aslında biz de isterdik, elinde 35milimetre Dergisi olan bir çocuğun “yazıyor, yazıyor Altın Palmiye’yi kim kazandı yazıyor..” diye bağırıp dergimizi dağıtmasını ama sene olmuş 2012, internet varken çocuğa ne hacet diye düşündük. Doğrusu, biraz da paramız yoktu. Bu sebeplerden dolayı dergimize e-dergi olarak başlıyoruz ve zaman içerisinde baskıya geçmek istiyoruz. İçerik olarak vizyon filmleri, seçki sineması, kısa film üzerine, film festivalleri üzerine yazılar içeren dergimiz, yeni yazarların da katılımıyla gelişkin bir anatomiye sahip olmasını istediğimiz tamamen gönüllülük esaslı olarak yola çıktığımız bir iştir. İlk sayı öznelinde eminiz ki hatalarımız olmuştur ama başta da belirttiğim amatör ruha sığınarak bu hataların affedilmesini istemekteyiz. Hatta öyle ki bu hataları bize geribildirim olarak bildirirseniz bu derginin gelişiminde sizin de muhakkak katkınız olacaktır. Güzel okumalar dilerim...

Kaan Cansever


35milimetre

İÇİNDEKİLER

Vizyon Filmleri

ŞUBAT / MART 2012

1

SİNEMA HABERLERİ

2

VİZYON FİLMLERİ

8

SEÇKİ SİNEMASI : Quentin Tarantino

17

KISA SEÇKİ

19

FİLM FEST


35milimetre

“13 Kasım 2005 tarih ve 25642 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik” çerçevesinde; 2012 yılı birinci dönem belgesel, animasyon, kısa film yapım başvuruları ile senaryo diyalog yazım ve geliştirme proje destek başvuruları 15 Şubat- 05 Mart 2012 tarihleri arasında yapılacak.”

HABERLER

10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 9–19 Mart’ta İstanbul’da olacak, ardından Van Kadın Derneği (VAKAD) ortaklığıyla prefabrikler, çadır kentlerde de olsa Van’da, Yüksekova Kadın Derneği ortaklığıyla Hakkari’de, Çanakkale El Emeğini Değerlendirme Derneği (ELDER) ortaklığıyla Çanakkale’de sürecek.

Pera Film, 4 – 29 Şubat tarihleri arasında Arjantin: Sinema ve Futbol programına ev sahipliği yapıyor. Futbol ve sinema severlerin dikkatinden kaçmaması gereken etkinlik, dört belgesel bir kurmaca filmi kapsıyor. Programın en dikkat çekici etkinliklerinden biri de 17 Şubat saat 18′de gerçekleşecek bir panel.


35milimetre

Vizyon Filmleri

VİZYON FİLMLERİ


35milimetre

Vizyon Filmleri

The ARTIST / Artist 1927 yılında mevcut sinema sektörünü kökünden değiştirecek bir gelişme Senaryo: Michel Hazanavicius yaşandı. O tarihe kadar Oyuncular: Jean Dujardin, Bérénice sinema salonlarında alkış Bejo, John Goodman koparan filmlerde 2011/Fransa, Belçika/İngilizce/ 100’ konuşmalar, filmin akışına göre kısa aralarla siyah fon üzerine beyaz kesinti yazılarıyla veriliyor, film canlı müzik ve yahut pikap eşliğinde gösteriliyordu. Hatta geniş sinema salonlarında, orkestralar dahi bulunabiliyordu. Fakat 1927 yılında çekilen, Al Jolson’un oynadığı ‘Caz Şarkıcısı’ filmi ezberi bozdu. Bu filmde karakterler konuşuyordu, üstelik yazısız, kesintisiz, “sesli”. Bu sayede sinemaya ilgi arttı, filmler sükse yaptı, sinema salonları doldu taştı. O günden, sinema bu günlere kadar geldi. Geldi de, Artist bizi geri götürüyor. O vakte, 20li yıllara, sesli sinemanın kundak haline. Yönetmen: Michel Hazanavicius

Bu zaman tünelinde bize 2 karakter eşlik ediyor: Sessiz sinemanın yakışıklı yıldızı George Valentin, film yapımcılarının gözdesi, sinema kitlesinin gözbebeğidir. Fakat gelişen olanaklar ve teknolojiyle sessizlik son bulur, ses sinemayla tanışır. Eski sessiz perdenin çekiciliği kalmamıştır artık. Bununla beraber Valentin’in kariyeri büyük bir düşüş yaşar. Yapımcılar oldukça ‘ses’ getiren yeni sektöre el atarlar en nihayetinde. Halka ‘ses’ini duyurabilecek yeni bir yıldıza ihtiyaç duyulur; genç ve güzel Peppy Miller ‘evraka’ diye bağırır. Kitleler de, sahne de onundur artık. Diğer yandan yeni yıldızın kalbi, eski yıldızdadır; fakat kariyerlerinin arasındaki derin uçurum her şeyi zorlaştırmaktadır.

Filmin, dönemin eski-yeni çatışmasını sembolize eden aşk hikâyesi ve seyirciyi nostalji semalarında gezdiren görselliğinin yanı sıra, oyunculukları da göz dolduruyor. ‘Yakışıklı aktör’ rolünden ziyade, bizzat öyle olan Jean Dujardin, bakışları ve mimikleriyle bayan izleyicinin gönlünü fethediyor. ‘George Valentin’ isminin siyah-beyaz sinema dönemi aktörü Rudolph Valentino’ya bir ithaf olabileceği ihtimali kafaları kurcalamıyor değil. Bunun yanında duru güzelliği ve sessizliğin bir hayli anlam yüklediği gülümsemesiyle Berenice Bejo adeta parlıyor. Kendisinin yönetmen Hazanavicius’un eşi olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Yönetmen Michael Hazanavicius, Fransız Bond parodi serisi OSS117 ile tanınıyor. Oscar adayı Artist’e oranla daha ortalama filmlerle karşımıza çıktı önceleri. Artist’i onun en iyi yapımı olarak adlandırmamız mümkün bu durumda. Eskiyi hatırlamak hepimizi keyiflendiriyor kuşkusuz. Dönemin gelişen sineması, eski tatları vermiyor pek tabii. Nostalji, o tatları yeniden canlandırdığı gibi, o dönemin sıcaklığını da sunuyor bizlere. Yeni ‘eskiler’, sinemada ilgiyi canlı tutuyor. Bunu yalnızca Artist’te görmüyoruz. Simon Curtis’in My Week with Marlyn’i ve en önemlisi Scorsese’in Oscar’da 11 adaylığı olan Hugo’su modaya ayak uyduran diğer filmler. Hangisinin daha başarılı olacağı tartışılır fakat Artist’in 3 dalda Altın Küre ödülü, Oscar’da da ne kadar idaalı olduğunun göstergesi. Ayşenur Ethemoğlu


35milimetre

Vizyon Filmleri

WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN / Kevin Hakkında Konuşmalıyız Lynne Ramsay’in dokuz yıllık uzun bir aradan sonra 3.uzun metrajı olan Kevin Hakkında Senaryo: Lynne Ramsay, Rory Konuşmalıyız; bugünü, anıları Kinnear ve kan kırmızısıyla bir annenin Oyuncular: : Tilda Swinton ,Ezra altüst olmuş hayatını anlatıyor. Miller Kevin Hakkında Konuşmalıyız, anne kavramına toplum 2011/ İngiltere, ABD/ İngilizce/ tarafından yüklenen 112’ sorumluluklar üzerine de söz söyleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmen: Lynne Ramsay

Film, Dünya’yı gezmekte olan Eva’nın bütün gerilim havasıyla bir domates festivalinde kırmızıya bulanmış vücudunun görünmesiyle başlıyor. Bu kare Eva’nın gelecekte başına gelecekler hakkında, müziğin de etkisiyle seyirciyi önceden karamsarlığa sokan bir hava yaratıyor. Eva, aşık olduğu adamla evlenirken tüm bu delidolu hayatına son vermiştir. İstemeyerek dünyaya getirdiği oğlu Kevin ise sanki Eva’nın normal giden hayatını mahvetmek için doğmuştur. Bebekliği boyunca sürekli ağlayan, çocukluk döneminde konuşmayan hatta babasına gösterdiği sevgiyle annesine karşı ayrımcılık yapan Kevin’in ergenliği, bu doğuştan psikopat olan çocuğa devlet müdahalesi gerektirecek hale gelecektir. Kevin, okulda yaptığı katliamla adını televizyonda duyurmayı başarır ve 16 yaşındaki bu çocuktan dinlediğimiz nasihatte kendi adı da vardır artık. Bu katliamla hapse atılan Kevin toplumun tüm baskılarını da annesinin üzerine yıkmıştır. Eva, oğlu Kevin’i yetiştirmeyi becerememiştir. Kevin’in cezası toplum tarafından Eva’ya kesilmiştir. Eva, yaşadığı bu

olaylarla beraber psikolojik dengesi gitgide bozulmaya başlasa da annelik içgüdüsünü asla kaybetmez. Film bir konudan çok bir atmosfere değer verilerek çekilmiş. Eva’nın yaşamına dair izlediğimiz neredeyse her kare Eva’nın anılarından oluşuyor. Eva’nın psikolojik hayatı zaman zaman anılarını bugüne taşımasına neden oluyor. Filmdeki kırmızı tonunun ağırlığı ise filmin içeriğiyle birebir uyuşuyor. Lionel Shriver’in aynı adlı kitabından uyarlama olan film, kitaptan birebir alıntılar da içeriyor. Kitabın bilinirliğinin yanısıra Tilda Swinton’un müthiş oyunculuğu filmin bu denli duyulmasına destek oluyor, genç oyuncu Ezra Miller da takdire şayan oyunculuğuyla karşımıza daha çok çıkacak gibi görünüyor. Ülkemizde ilk olarak Filmekimi kapsamında gösterilen film büyük övgüyle karşılanmış ve şubat ayının ilk haftasıyla beraber vizyona giren filmler arasında yer almıştır. Pek çok otoriteye göre 2011’in en iyi filmlerinden biri seçilen film 64. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Adayı olurken pek çok festivalden ödül alarak başarısını kanıtladı. Kaan Cansever


35milimetre

Vizyon Filmleri

WAR HORSE / Savaş Atı Savaş Atı; Albert Narracott ve evcilleştirdiği atı Joey Senaryo: Lee Hall, Richard Curtis arasında geçen dostluk öyküsünü anlatır. Narracott Oyuncular: : Jeremy Irvine, Emily ve atı Joey arasında mecburi Watson bir ayrılık olur, atın başından 2011 / ABD / İngilizce / 146’ geçen bir sürü olay filmin odak noktası olurken, I. Dünya Savaşı öncesi, savaş dönemi ve savaş sonrasıyla birlikte ata sahip olan kişilerin hayatındaki değişikler de ele alınır. Yönetmen: Steven Spielberg

Alkolik ve topal bir çiftçi olan Ted Narracott tarlası için at satın almak üzere pazara gider, ev sahibiyle açık artırmada tartışarak çok beğendiği atı yüksek fiyata satın alır. Zengin ve küstah ev sahibi borçlarını ödeyemeyen Narracott ailesini kiralık verdiği evinden çıkartmakla tehdit eder. Ailenin tek şansı olarak atı tarlayı sürmeyi öğretmek ve elde edecekleri gelirle de borçlarını ödemek kalır. Böylece atın hem kendi hem de sürekli değişen sahipleriyle mücadelesi başlar. I. Dünya Savaşı patlak verir. Ted borçlarını ödemek için atı rütbeli bir askere satar ve İngiliz süvarilerine katılır. Savaştayken atı kullanan asker ölür. Serbest kalan at Alman safında topları çeker, iki kardeşin öldürülmesini görür, Fransız bir dede ile torununun çiftliğinde kalır, savaşın en çetin zamanında savaş ortasında kalan ve gazdan kör olan ilk sahibi Albert ile Fransız savaş meydanında karşılaşır. Tarafsız Topraklarda duygusal sona yaklaşırken, film mutlu sonla biter. Filmin başrolünde atın kendisi var. Çok iyi eğitilmiş olan at, mükemmel

bir oyunculuk sergiliyor. At hariç herkes çok iyi İngilizce konuşuyor ve bu da filmin inandırıcılığını büyük derecede zedeliyor. Spielberg’in bu filminde de sıradan insanların kendilerini sıra dışı durumların içinde bulduğu konsept ağırlık kazanmaktadır. Film; Michael Morpurgo’nun aynı adlı romandan uyarlanmış. Tiyatro oyununa da uyarlanan 1982 tarihli çocuk romanı, kaynaklara göre başarılı bir oyun. Fakat Spielberg'in diğer filmlerine göre karşılaştırırsak içeriği zayıf ve klişelerle dolu. Klasik Hollywood formülleri göze çok batmakta, duygulandırma amaçlı yapılan sahneler samimiyetsiz duruyor. Tüm bunlar Spielberg hayranları için yeterli değil ve hiç de şaşırtmıyor. Ama Spielberg sinemasını özleyenler için görülmeye değer bir film denilebilir. Sadık görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ortaya başarılı görüntüler çıkartmış. Duygusal ve hareketli sahneler; hem kadraj hem de teknik açıdan çok iyi verilmiş. Işık ve renk kullanımıyla Hollywood’un Altın Çağı olan 1950’lerdeki nostalji havası taşıyan bir film. John Williams müzikleriyle de Kaminski'yi destekler nitelikte. Sinemasal anlatım ustalığı, müzikleri ve oyunculuklarıyla iyi olan filmin senaryodaki zayıflıkları giderilmiş olsaydı ortaya dostluk, savaş, azim ve insanlık durumunu anlatan daha iyi bir film ortaya çıkabilirdi. Eyyüp Epekinci


35milimetre

Vizyon Filmleri

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ Film, bir gün içerisinde beş farklı karakterin farkında olmadan birbirlerinin hayatına etkisini Senaryo: Emre Kavuk anlatıyor. Filmde karakterler tek Oyuncular: Uğur Polat, Feride tek izleyiciye tanıtılırken, doğrusal Çetin, Buğra Gülsoy olmayan bir kurgu ile de 2011 / Türkiye / Türkçe / 112’ birbirlerinin hayatlarında yer alışlarını işleyerek ilerliyor. İstanbul’da bir günün, gündüzünden gecesine farklı farklı hayat ve hikayeleri barındırdığını işleyen filmde beş ana karakter bulunuyor. Cumali, Ali, Figen, İzzet ve Anna.

arttırırlar. Günün sonuna kadar yeterli parayı bulmak zorundadır.

Cumali henüz 18 yaşındayken kız kardeşini namus ve töre gereği öldürür. İşlediği cinayet yüzünden 14 yıl hapis cezasına çarptırılır. Yattığı cezaevinden 12 yıl sonra iyi halden 2 yıl erken tahliye edilir. Devletin kendisini affetmesine rağmen Cumali içindeki pişmanlıktan kurtulamamıştır. Tek isteği kardeşinin İstanbul’da gömüldüğü yeri öğrenip ondan af dilemektir. Gün içinde hapisteyken sürekli mektuplaştığı, çocukluk aşkı Mediha ile buluşacaktır. Bu aşk gelecekle ilgili planlarını değiştirecektir.

İzzet, göçmen bürosu baş komiseridir. Sürekli kavga ettiği karısından, çocuklarına babalık yapma sorumluluğundan bıkmıştır. Karakolda tanıştığı ve sonrasında yardım ettiği Figen’e aşıktır. Ama aşkına karşılık bulamaz.

Yönetmen: Hasan Tolga Polat

Ali lisanslı, profesyonel bir boksörken; katıldığı yasa dışı sokak dövüşlerinden dolayı lisansını kaybetmiştir. Bu yüzden antrenörü olan babası ile de arası açılmıştır. Sanayide bir araba tamircisi olarak Recep ustanın yanında çalışmaktadır. Recep ustanın yardımı ile bir dikim evinde çalışan sevdiği kadın Figen ile yurt dışına kaçacaklardır. Ama onları kaçıracak kaçakçılar bu son günde fiyatı

Figen, asıl adı Mediha’dır. İstanbul’un varoş mahallelerinden birinde bir dikim evinde çalışmaktadır. İstanbul’da ki adı Figen’dir. Köyündeyken tecavüze uğramış ve bu yüzden yine kendisi suçlanmıştır. Figen, öldürüleceğini anlayınca kaçarak İstanbul’a yerleşmiştir. Kendisini seven Ali ile günün sonunda yurt dışına kaçacaklardır. Ama o çocukluk aşkı Cumali’yi sevmektedir. Cumali’nin erken tahliye edildiğini öğrenmesi ve gün içinde onunla buluşması kararlarını etkileyecektir. Kendisine saplantılı bir şekilde aşık olan İzzet de Figen’in yanına gelince Figen kendisini içinden çıkılmaz bir üçgen’in ortasında bulur…

Anna bir iş hayali ve huzur için geldiği Türkiye’de kendini bir anda fuhuş sektörü içinde bulmuştur. Azda olsa Türkçe konuşabilmektedir. Patronundan gizlice biriktirdiği paralarıyla yurtdışına, sevgilisine kaçmayı planlamaktadır. Gün içinde patronunun orta doğudan getirdiği on yaşındaki Azraf isimli çocuğa bakıcılık yapmak zorunda kalır. Kaçacağı bu son gün Azraf’ın hayatına girmesiyle Anna zor bir karar vermek zorunda kalır… Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Güzel Günler Göreceğiz filmi Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden de En İyi Film de dahil olmak üzere festivalden 4 ödülle dönmüştür. Doğukan Alyaz


35milimetre

Vizyon Filmleri

DON’T BE AFRAID OF DARK / Karanlıktan Korkma Karanlıktan Korkma filmi, bir Amerikan filmi olup, korku ve Senaryo: Guillermo del Toro gerilim sinemasının ürünüdür. 2010 çıkışlı olmasına rağmen, Oyuncular: Katie Holmes, Guy ülkemizde bu sene vizyona Pearce, Bailee Madison girmiştir. Senaryo yazarlığını 2010 / ABD, Avustralya, Guillermo Del Toro ve Mathew Meksika / İngilizce / 99’ Robbins, yönetmenliğini ise ilk uzun metraj çalışmasını bu filmle gerçekleştiren ve aslında bir karikatür sanatçısı olan Troy Nixon yapmıştır.

yani Guy Pearce, bu filmde diğer karakterlere göre daha deneyimli olduğu halde soluk kalmaktadır. Tipik bir ilgisiz baba rolünden öteye geçememektedir. Oysa Katie Holmes, onunla kıyaslandığında sadece Tom Cruise’un eşi olma sıfatından farklı olarak durgun başlayıp, daha sonra kendini gösteriyor. Küçük Sally ise baştan beri filmin odak noktası.

Film, 1973 yılında yapılan aynı isimli yapımın sinemaya uyarlanmasıyla oluşmuştur ve Guillermo Del Toro’nun diğer eserlerinden olan Pan’ın Labirenti ve Yetimhane isimli filmlerle, renkler, içerik ve müziksel anlamda benzerlikler taşımaktadır; devamlı izleyeni tetikte tutan müzikler, gizemli, perimsi yaratıklar ve çekim sahnelerinin hep muhteşem büyüklükte ve ayrıntılı oluşu buna örnek verilebilir.

Tüm bunların dışında filmin içine gizlenmiş küçük ayrıntılar ve Del Toro’nun zevkini gösteren ama saklı olan şeyler vardır. Örneğin, filmdeki yaratıklar yönetmen olan Troy Nixey’in kısa filmi Latchkey’s Lament’dan esinlenerek yapılmıştır. Ayrıca Del Toro, filmindeki ana unsurları doğaüstü olay ve korku yazarları olan Arthur Machen ve Algernon Blackwood’a adamıştır. Bu iki yazarın adı da filmin içinde geçmektedir hatta olayın geçtiği malikanenin ismi Emerson Blackwood, Algernon Blackwood’dan gelmektedir.

Yönetmen: Troy Nixey

Filmin başrollerini Guy Pearce (Alex), Katie Holmes (Kim) ve Bailee Madison (Sally) paylaşmaktadır. Olaylar Alex’in, geçmişinde karanlık sırlar olan Blackwood Malikanesi’ni restore etmeye karar vermesiyle ve bu esnada kızı küçük Sally’nin onu ziyarete gelmesiyle başlar. Blackwood Malikanesi’nin eski sahibi meşhur bir ressamdır ve çok gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Sally ise bu karanlık sırrı çok geçmekten keşfeder… Burada Alex kızını seven ama işkolik baba rolünü çizmektedir. Kim ise onun iç mimar sevgilisidir ve başta üvey anne gibi gözüküp aslında Sally’e gerçekten ilgi gösterenin o olduğu kısa sürede ortaya çıkmaktadır. Alex

Gösterişli sahneler, ayrıntılı işleme, merdiven, kapı ve daha bir çok ayrıntı, ışığın ortama kutsallık katan süzülmesi, filme adaptasyonu kolaylaştırmakta ve filmin aslında korku-gerilim tarzında olmasına rağmen, beklenilen heyecan ve korkunun olmayışını bir nebze telafi etmektedir.

Ayşecan Alper


35milimetre

Seçki Sineması

QUENTIN TARANTINO Rezervuar Köpekleri Pulp Fiction Jackie Brown Kill Bill Vol1 Kill Bill Vol2 Soysuzlar Çetesi


35milimetre

Seçki Sineması hamburgerciyi eski cumartesi matinalarına yada yetmişlerin istismar filmlerine çevirmiştir. En son elimizde birleştirmemiz gereken parçalar kalmıştı bununla da uğraşmayıp parçalanmış kurgunun tadını çıkarmayı tercih ediyoruz.. QUENTIN TARANTINO

Monotonluktan , baş ağrılarından ve hayatın olduğumuz noktasından sıkılmış olabiliriz. Bir hamburgerciye gitmeye karar veririz, Red Apple sigaralarından bir tane alırız, tamda o ‘anlamsız sessizlikten’ sıkıldığımızda Tarantino bize kovboylardan, intikam peşinde koşan katil gelinlerden, nazilerden ve uyuşturuculardan bahsetmeye başlar. Sıra dışı kahramanlarından ve özellikle şiddetten bahseder. Şiddet kelimesi bizim için çarpıcı olabilir elbette fakat onu tekdüze ve alışılmış hale getirmeyi başarır. Bu şiddeti trajediden çok mizaha dökmeyi de bilir. Yakın plan çekimleriyle acıyı ve şiddeti gözümüze sokar fakat bu bizi rahatsız etmez artık. Şimdiden oturduğumuz

1963 doğumlu Amerikalı yönetmen, oyuncu ,senarist ve yapımcı Quentin Tarantino çok da uzak değil, 1992 yılında Sundance Film Festivali'nin açılış filmi olan Rezervuar Köpekleri ile ilk çıkışını gerçekleştirmiştir. Daha sonrasında her köşe postercisinde yerini edinen ‘Ucuz Roman’ 1994’te gelir. Elmore Leonard'ın "The Switch" adlı kitabından esinlenerek senaryosunu yazdığı ‘Ucuz Roman’ yedi dalda Oscar'a aday gösterilir fakat yalnızca En İyi Özgün Senaryo Ödülü'nü kazanabilir. Film ayrıca yönetmene Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'yi kazandırır. Bağımsız sinema endüstrisine yeni bir soluk getiren bu film, bağımsız filmlerin de gişe başarısı kazanabileceğini gösterir doğrusu. Ucuz Roman, acımasız nükteli ve karmaşık kurguya sahip, bazı bazı popüler kültüre laf sallayan bir efsanedir artık. Ucuz Roman'dan sonra, Allison Anders, Alexandre Rockwell ve Robert Rodriguez ile ortaklaşa yapılan Dört Oda’nın dördüncü öyküsünü ve Alfred Hitchcock Presents'te Steve McQueen'in rol aldığı öykünün yeniden çekimi olan The Man from Hollywood'u yönetir. Sonraki filmi, akıl hocası Elmore Leonard'ın Rum Punch adlı romanından uyarladığı Jackie Brown'dır. Siyah sömürü sineması (Blaxploitation) sinema tarzına atıfta bulunur bu filmde.


35milimetre Tarantino’nun 2003’te çektiği Kill Bill filminde hem sinematografik hem de içerik olarak değişimler olduğunu görürüz. Bu değişimler kan ve şiddetin artarak çoğalmasıdır. Kill Bill Vol. 1 Tarantino’nun şiddeti estetikleştirdiği filmlerdendir. Aksiyonun tavan yaptığı, kung fu filmlerinden abartılarla Sonny Chiba tarzını yansıtan canlı bir film sunar bizlere. Ardından Kill Bill Vol.2 gelir. Grindhouse ve Spaghetti Western karışımı kurgusu birincisine göre yavaş ve fazlaca diyaloglu tam bir Tarantino filmi olur. 2005 yılındaki neo - noir film Günah Şehri’nde Clive Owen ve Benicio Del Toro arasındaki arabalı sahneyi yönetmesi sayesinde “Özel Konuk Yönetmen” olarak onurlandırılır. Bundan sonrada en son gösterime giren Soysuzlar Çetesi(2009) ile bizleri selamlar. 2. Dünya Şavaşın da geçen film daha fazla yıkım ,eleştiri ve taşlama içeriyor. Klasik savaş filmlerini son sahnede yakıyor ve artık yarattığı sinemanın başarısını kutluyor. Bunda da haksız değil. Filmlerde yarattığı karakterler sokakta yürürken karşılaşacağımız türden sıradan insanlar değildirler. Diyalogları, hayattaki amaçları yada amaçsızlıkları, takıntıları ve tabi ki etikleri toplumsal normlarda seyir eden

Seçki Sineması bir insandan çok daha farklıdır. Bunun nedenlerinin biri de Tarantino’nun ters stereotypelar kullanmasıdır. Örneğin Soysuzlar Çetesi’nde Hans Landa karakteri Nazileri temsil eder. Naziler genel yargılarla cahildirler. Fakat Hans Landa tam tersine oldukça kültürlü ve bir kaç dil bilen bir karakterdir. Ucuz Roman filminde Jules Winnfield karakteri de bildiğimiz seri katil tiplemelerinden farklıdır. Film boyunca İncil’den alıntılar yapar ve katillerin işlerini silahla halletme yolunu reddederek konuşarak çözmeyi yeğler. Bu ters basmakalıplar kendimizi Tarantino karakteriyle özdeşleştirmemize engel olur. Tarantino filmlerinde karakterlerin birbiriyle fazlasıyla ortak yönü vardır. Bu yüzden artık onlar Tarantino karakteri olurlar. Tarantino tarzı diyaloglar kurarlar. Burası Quentin Günahlar Şehri. Normlarda seyreden birinin uzun süre yaşama şansının olmadığı bir yer. Bu vahşi dünyada tutunacak silahlar, uyuşturucular, kılıçlar ve kan buluyorlar şehrin sakinleri. Derken; sigara elimizi yakar ve masada Big Kahuna Burger’in hazır ve sıcak olduğunu görürüz. Şimdilik etraf sakin görünüyor fakat birkaç dakika içinde bir soygun birkaç ölü ve eroin koması olma ihtimali de görünüyor.

Sıdal Ergüder


35milimetre

Seçki Sineması

RESERVOIR DOGS / Rezervuar Köpekleri Filmde, başarısız bir soygun girişimini ve hazırlık aşamasını Senaryo: Quentin Tarantino görmekteyiz. Grubun lideri olan Oyuncular: : Harvey Keitel, Joe; oğlunun da dahil olduğu bir ekip kurar. Mücevher dükkanını Tim Roth, Michael Madsen soydukları anda polis 1992 / ABD / İngilizce / 99’ beklenmedik bir hızda olay yerine gelir ve hırsızlar, polislerle silahla çatışarak kaçar. İki kişi kaçarlarken yolda ölür. Hırsızlar, soygundan sonra anlaştıkları depoda buluşurlar. Gruptakiler polisin bir soygun anında bu kadar hızlı gelemeyeceğini söyleyerek aralarında bir ajan olduğundan şüphelenirler. Kimin kime silah çekeceği, kimin kimden şüpheleneceği muamma olur. Silahlar çekilir ve etraf bir anda kan gölüne döner. Rezervuar Köpekleri; soygunu merkeze alarak karakterlerin psikolojileri üzerinde yoğunlaşan şiddet içerikli bir kara film. Yönetmen: Quentin Tarantino

Film; karakterlerin bir kısmının geçmişini anlatarak geriye sıçrar ve tekrar soygun sonrasına gelir. Karakterler; diyalogları, geçmişlerinin gösterilmesi ve soygun sonrası davranışlarıyla seyirciye tanıtılır. Tamamıyla erkeklerin yer aldığı filmde, karakterler siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli, siyah kravatlıdır ve birbirlerine gerçek isimleriyle değil, renklerle hitap ederler.

Rezervuar Köpekleri, Quentin Tarantino'nun ilk uzun metrajlı filmi ve senaryosu da kendisine aittir. Bu film de birçok filmden alıntı içerir ve bundan dolayı filmlerinin aşırma mı yoksa kolaj mı olduğu tartışmaları halen daha sürmektedir. Tarantino hayran olduğu filmlerden alıntılar yaptığını ve bundan pişman olmadığını da açıkça söyler. (Rezervuar Köpekleri filminin sahneleri; City on Fire, The Killing, The Taking of Pelhalm One Two There, The Good&The Bad&The Ugly gibi filmlerdeki çeşitli sahnelerle çok benzerlik gösterir.) Bu film de diğer filmleri gibi; diyalogları, çok konuşan karakterleri, doğrusal olmayan kronolojik akışı (geriye dönük), şiddet sahneleri ve popüler kültür takıntılarıyla ünlüdür. Diyaloglar kimi zaman laf kalabalığı taşır. Şiddetin çoğu ve önemsiz karakter diyalogları daha çok sahne dışında gerçekleşir. Ayrıca hem filmin, hem de yönetmenin tanınmasında elbette ünlü oyuncular Harvey Keitel, Michael Madson, Steve Buscemi'nin kadroda yer almasının da etkisi büyüktür. 70li yıllardan özenle seçilmiş müzikler kullanılmış ve her filminde olduğu gibi bu filminde de müzik azalır, durur ve artarak devam eder (Mr.Blonde'nın depodan dışarı çıkması ve tekrar içeri girmesi), Mexican Standoff (Meksika Çıkmazı) (Üç ya da daha fazla karakter aynı anda birbirine silah doğrultur.) Filmde, zenci gibi ırkçı kelimeler çok sık kullanılır. Bundan dolayı; Amerikan siyahi yönetmen Spike Lee ile Tarantino arasında zamanında tartışmalar olmuştur. Filmde amaç, sonucu öğrenmek değil filmin geneline yayılan konuyu izlemek ve bundan zevk almaktır. Diyalogların dikkatsizce dinlenmesi ise konuyu anlaşılamaz ve herhangi bir tat alınamaz hale getirecektir. Eyyüp Epekinci


35milimetre

Seçki Sineması

PULP FICTION / Ucuz Roman Quentin Tarantino adını duyurduğu 1992 çıkışlı “Rezervuar Senaryo: Quentin Tarantino Köpekleri” filminden sonra 1994 yılında Pulp Fiction ile tam Oyuncular: John Travolta, Uma anlamıyla zirve yaptı. Thurman, Samuel L. Jackson Tarantino’nun filmlerindeki 1994 / ABD / İngilizce / 154’ kendine özgü zaman akışı, Pulp Fiction’da da kendini gösteriyor, üç bölüme ayrılmış filmin her bölümü aslında birbiriyle iç içe. Yönetmen: Quentin Tarantino

Filmin ilk bölümünde, emri altında olan insanların ölesiye korktuğu mafya babası Marcellus Wallace, en güvenilir adamlarından biri olan Vincent Vega’dan birkaç gün uzak kalacağı eşi Mia Wallace’a göz kulak olmasını ve ona iyi vakit geçirtmesini ister. Vincent ve Mia 50’ler Rock’n Roll temasında dekore edilmiş bir restoranda randevulaşırlar, ikisinin arasındaki olaylarla bölüm devam eder. İkinci bölümdeyse Marsellus eski boksör Butch’a para teklif ederek maçta yenilmesini ister. Butch bu teklifi kabul eder gibi görünür ancak maçta yenilmeyi hazmedemeyeceği için galip gelir, böylece Marsellus Butch’un yani kaybettiği paraların peşine düşer. Marsellus ve Butch’un karşılaşmaları filmi efsane haline getiren sahnelerden biridir. Tüm karakterleri kesiştiren üçüncü bölümde, bu kesişimin odak noktası olarak Marsellus’un adamları Vincent ve Jules bulunuyor. Vincent ve Jules kendilerine verilen görevi yerine getirmiş şekilde 74 Chevrolet ile geri dönerken Vincent –yanlışlıkla- rehin aldıkları bir adamı vurur, bunun

sonucunda cesedi ortadan yok etmek ve arabayı temizletmek için Tarantino’nun canlandırdığı Jimmie karakterinin evine gelirler. Restorant sahnesinde Jules’un film boyunca İncil’den alıntı yaptığı Ezekiel" 25:17: “Erdemli kişinin izlediği yol kötü kişilerin bencilliğinin ve zorbalığının adaletsizliğiyle çevrilidir. Kutsanmış olan kişi, hayırseverlik ve dürüstlükle, Karanlığın Vadisi'nde yol gösteren, içtenlikle kardeşlerinin koruyucusu olan ve yolunu kaybetmiş soyunu tekrar doğru yola sokan kişidir. Kullarımı zehirlemeye ve yok etmeye çalışanların üzerlerine öfkemi ve korkunç hiddetimi yağdıracağım. Ve ben onların üzerine intikamımı yağdırdığım da onlar anlayacaklar ki ben Tanrı’yım.” ayetinin derinliğini anlıyoruz. Pulp Fiction’ın eleştirildiği noktalar diğer suç filmlerinden farklı bir şekilde çıplak şiddet sahneleri ve çokça eleştirildiği faşist söylemlerdir. İçinde bolca zenci sözcüğü geçen Pulp Fiction bu nedenle eleştiri almış olsa da Tarantino ırkçılık dürtülerini harekete geçirmez yalnızca kara mizah yapar. Şiddet sahneleri yönetmenliğinin doğal bir parçasıdır,izleyende bir tekinsizlik duygusu yaratmaz. Bu yönetmenin bıçak sırtında olduğu bir durum olsa da Tarantino kendisine verilen “şiddetin ozanı” ünvanını hak eder. Quentin Tarantino sevdiği filmlerden yaptığı alıntıları oldukça özgün bir şekilde filme yedirir. Tarantino filmleri şahsıma göre iyi bir kolaj çalışmasıdır. Mina Öğünç


35milimetre

Seçki Sineması

JACKIE BROWN Hollywoodun ve dahasının dehası Tarantino'nun, 3. filmidir Jackie Senaryo: Quentin Tarantino Brown. Reservoir Dogs ve Pulp Fiction filmlerinin ardından çekilen Oyuncular: Pam Grier, Samuel Jackie brown, yönetmenin L. Jackson, Robert Forster filmlerinden alışkın olmadığımız kadar ağır bir tempoda seyrediyor. 1997 / ABD / İngilizce / 154’ Bu yönüyle diğer filmlerine nazaran biraz gölgede kaldığını söyleyebiliriz. Yine de keyifli diyalogları, sağlam kurgusuyla Jackie Brown, bir Tarantino filminden beklenen çok şeyi sunuyor seyirciye. Tarantino'nun başroldeki Jackie Brown rolünde seyrettiğimiz Pam Grier'e ithaf ettiği film, Elmore Leonard'ın Rum Punch romanının bir uyarlaması. Yönetmen: Quentin Tarantino

90’lı yıllarda Meksika’nın en kötü havayolu şirketlerinden olan Cabo Havayollarında kendisine iş bulabilmiş Jackie Brown, 40'lı yaşlarda bir hostestir ve bir süredir Ordell adındaki silah kaçakçısı için çalışıyordur. Bizim bu durumdan henüz haberimiz yokken polis Jackie Brown'ı üzerinde Ordell'a ait para dolu bir paketle yakalar. Yakalanan elemanlarını, önce on bin dolarlık kefaretini ödeyip hapisten çıkarmayı ve sonra iki kurşunla öte dünyaya yollamayı ilke edinmiş Ordell, Jackie'nin yakalandığını öğrendiğinde işler karışmaya başlar. Jackie ya hapse girecektir ya da polise bildiklerini anlatıp Ordell'in kendisini öldürmesini bekleyecektir. Burdan itibaren devreye Ordell'in Jackie'nin kefaretini ödediği kefaret memuru Max Cherry girer. Cherry, Ordell’in hapisteki yakınlarının kefaret ücretlerini ödemek için gittiği kefaret ödeme ofisinin sahibidir. Jackie Brown’la onu hapisten çıkardığı gece tanışır ve oracıkta Jackie’ye gönlünü kaptırır. İşin içinden sağ salim çıkıp bir de Ordell'in Meksika'daki yarım milyonuna sahip olmanın hesaplarını yapan Jackie, kendisine ilgi duyan Cherry ile birlikte müthiş bir plan yapar ve olaylar gelişir.

Jackie Brown, 70'li yıllardaki Amerikan istismar sinemasına bolca göndermeler barındıran bir film. Filmin ilk dakikalarından itibaren çalmaya başlayan nostaljik müziklerinden, afişlerinde kullanılan yazı tiplerine kadar pek çok yerde bunu hissetmek mümkün. O dönemin başrollerinde zenci oyuncuların yer aldığı filmler gibi, Jackie Brown filmi de başrollerdeki Jackie Brown ve Ordell karakterleriyle 70'lerden bir film tadını anımsatıyor bizlere. Ordell'in hapisten 4 gün önce çıkan arkadaşı Louis karakteri, hikayenin biraz dışında yer alsa da De Niro, bu canı hiç bir şey istemeyen adam rolünü oyunculuğuyla fevkalade zevkli bir hale getirmiş. Ayrıca Ordell ile yaşayan Melanie rolünde de Bridget Fonda'yı seyrediyoruz. Ünlü yönetmeni bu kez kamera karşısında göremiyoruz ama bir telesekreter mesajında sesini işitebiliyoruz. Filmin rahat, belki yer yer sıkıcı da diyebileceğimiz temposuna karşın hikayenin karakterler gözünden işleniş biçimiyle Tarantino yine ustalığını konuşturuyor. Sıkıcı şekilde ilerlerken Jackie Brown'ın kafasından çıkan planlar bir anda zihinlerimizi allak bullak ediyor. Bunu tahmin etmiş olacak ki Tarantino, hikayede geçen para değiştirme sahnesini 'deneme sürümü' ve 'bu kez gerçek' diye belirterek sahneyi iki kez izlememizi sağlıyor, sağolsun. Samuel L. Jackson'ın canlandırdığı biraz aptal, kalın kafalı, tüm evi bembeyaz olan, zenci silah kaçakçısı Ordell karakteri de iyi bir gözlemin eseri olduğunu hissettiriyor. Kefaret memuru rolündeki Max Cherry'ye de değinmeden edemeyeceğim. Jackie Brown bir Tarantino filmi olmasaydı, Jackie’ye aşık olan Cherry karakterini böylesine sakin ve pasif halde izleyemeyebilirdik. Oysa Tarantino, Cherry’nin rolünü büyütmek yerine, filmin en kritik sahnelerini bize onun gözünden izleterek, Cherry’yi pasifize ediyor ve hoş da bir iş yapıyor. Olayları, emekli öğretmen sakinliğiyle karşılayan bu adamın gözünden izlemek bence çok keyifliydi. Sözün özü Jackie Brown, enfes oyunculukları, nostaljik müzikleri, durağan temposu ve sağlam kurgusuyla, 70'li yılların sinemasını anımsatan alışılmışın dışında bir Tarantino filmi. Fethi Köroğlu


35milimetre

Seçki Sineması

KILL BILL VOL. 1 Quentin Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri(1992), Senaryo: Quentin Tarantino Ucuz Roman(1994) ve Jackie Brown(1997) filmlerinden Oyuncular: : Uma Thurman, sonra 2003 yılında yönettiği David Carradine, Daryl Hannah dördüncü uzun metraj filmi 2003 / ABD / İngilizce / 111’ Kill Bill Vol. 1, eski üyesi olduğu ölüm timi tarafından öldürülmek istenen ‘Gelin’in intikam hikayesini anlatıyor. Film, Tarantino’nun da söylemiyle kendi kültürü olan pop kültüründen ve hayran olduğu uzak doğu kültüründen büyük etkiler taşıyor.

filmlerden biridir. Hatta Kill Bill Vol1 ile Lady Snowblood birbirinden ayrılmaz iki parça gibidirler. Çünkü Kill Bill Vol1 ’in pek çok sahnesi ve hatta konusu bu filmden alınmıştır. Bunun bir çalma işi olduğu düşünülse de Tarantino etkilendiği sahneleri kullandığını kendisi de söylemektedir. Lady Snowblood en göze çarpan örnek olsa da Tarantino filmlerinde pek çok sahne, pek çok filme gönderme veya pek çok filmden alıntılama yapar. Öyle ki Tarantino böylelikle kendi “Referans Sineması’nı” kurmuştur.

Siyah beyaz açılan ekranda, yerde yüzü kan içinde yatmakta olan gelinin kanlı yüzünü üzerinde Bill yazan bir mendilin sildiğini görüyoruz. Gelin, ölüme en yakın olduğu bu anda mendilin sahibinden hamiledir ve Bill’in sözlerini cevap veremeyecek halde dinlemeye çalışır. Bill, Gelin’e bu yaşattıklarından ötürü kendisini sadist değil mazoşist ilan eder ve Gelin’in kafasına tek el ateş eder. Gelin’in kafasına ateş edilmiş olsa da kalbi atmaya devam eder. Bill, Gelin’i öldürmeyi başaramamıştır. İnatla komiserin yüzüne kan kusan bu kadın 4 yıl hastanede uyuyarak geçirdikten sonra yeniden doğmuş gibi uyanır ve yine yeni doğmuş gibi emekleyerek intikam peşine düşer. Bu intikamı için bir ölüm listesi tutmaktır. 5 kişilik ölüm listesinin son ismi ise karnındaki bebeğin de katili olarak seçtiği Bill’dir.

Sinemayı edebiyatın sonsuzluğuyla bir tutmak isteyen Tarantino tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi bir roman edasıyla filmini kurgular. Gelin’in bu filmde ve Kill Bill Vol. 2’de de görüleceği gibi kişiler ölüm sırasına göre öldürülseler de biz filmde bunu aynı kronolojik sırayla izlemeyiz. Tarantino’nun çoğu röportajında bahsettiği roman kurgusunun sinemaya uyarlanmış halidir bu.

Yönetmen: Quentin Tarantino

Sinemada çok da alışık olmadığımız şekilde bu defa intikam peşinde koşan kişi bir kadındır. Doğrusu sinemada ilk defa görülmüyor intikam peşinde koşan kadın figürü. Lady Snowblood(1973) filmi bu figüre uygun en güzel

Çizgi roman tadındaki filmde gerçekte çok da rastlamayacağımız olaylar yaşanıyor olsa da bu bizi filmden uzaklaştıran bir etken olmuyor. Aksine aşırıya kaçan pek çok sahne tam manasıyla filme yakışıyor.

Gelin, ölüm listesindeki herkesi öldürebilmek için çıktığı yolda sadece 2 kişiyi öldürebilir bir filmin içinde. Bu nedenle Kill Bill Vol2 merakla izlenmek için girer izlenecekler listesine..

Kaan Cansever


35milimetre

Seçki Sineması

KILL BILL VOL. 2 1.Quentin Tarantino’nun yönetmenliğini yaptığı dördüncü Senaryo: Quentin Tarantino filmi, Kill Bill’de hızını alamadan çektiği ve üç saat sürdüğünden Oyuncular: Uma Thurman, David dolayı bir ikincisini ortaya Carradine, Michael Madsen çıkarmış oldu. Filmde yine bir 2004 / ABD / İngilizce / 136’ Tarantino vazgeçilmezi olan Uzakdoğu Sineması, Grindhouse ve Spaghetti Western’den esintiler görüyoruz. 62. Altın Küre Ödüllerinde En İyi Aktris dalında Uma Thurman, Saturn Ödülleri En İyi Aksiyon/Gerilim Filmi ödünü kazanmış olan Kill Bill, akıllarda hatırı sayılır bir yeri vardır sinema severler için. Yönetmen: Quentin Tarantino

2.Herkesin bildiği üzere Tarantino filmleri kolaj niteliğindedir. Örneğin bahsetmekten hoşlandığı şiddet, gerçek hayattaki şavaş ve işkence gibi değildir. Bunlar kendi beğendiği filmlerden, türlerden alıntılardır. Bu türlerden biri de Spaghetti Westerndir. Bu tür filmlerde iyi ve idealist karakterlere rastlanmaz. Zaafları olan anti-kahramanlar yer alır. İşte tam bu noktada aslında bütün filmin anti-kahramanlar üzerine kurulu görüyoruz. Öncelikle, filmin ana karakteri ‘Gelin’, son sahnelerde Bill‘in superman – spiderman karşılaştırması sonucunda doğuştan katil olduğu ve asla değişemeyeceği yargısını kabulleniyoruz. Kıyafetleri yıkanmış ütülü ve temiz değildir. Toz, toprak içinde ve çıplakayak tıpkı kendi mezarından fırlamış gibi. Tere bulanmış beden, derisi kalkmış eller, kaya tuzu yutmuş akciğerler ve kanlar içinde kalmış ayaklar , bunlar her defasında yakın çekimlerle gözümüze sokuyor. Bunlar Amerikan Western filmlerinde göze çarpmayan detaylardır. Bill’i öldürmeye giden yolda Gelin’nin kendine hedef belirlediği Elle Driver ve Budd benzer anti-kahraman figürleri. Dünyayı iyilik ile dolduracaklarına dehşet, şiddet ve acıdan haz alan

karakterler. Bu da elbette Tarantino’nun klasik Amerikan filmleriyle ters düştüğü bir noktadır. 3.Tarantino İstismar Sinemasına düşkünlüğü ile de bilinir. Ayrıca seyirciye istediğini verdiği için sömürü sineması olarak da tanınır. B sınıfı olarak adlandırılan bu filmler seyirciye istediğini veren fakat bunun yanında da tiksindiren filmlerdir. Bolca kan, şiddet ve dövüş sahneleri İstismar Sinemasının vazgeçilmezlerindendir. Budd’ın karavanında Elle ve Gelin’nin kıyasıya dövüş sahnesinde bu özelliklere rastlanır. 4.Tarantino ilk defa bir filminde kadın ve onun hislerini işler. Her ne kadar bunlar intikam, hırs ve acımasızlık olsa da sonuçta temel nedeni annelik güdüsüdür. Filmde bazen Bill ile yaşadıklarını geri dönüş tekniğiyle seyircisine sunan Tarantino aslında Bill’in Kill Bill Vol. 1’de anlatıldığından çok daha farklı bir tarafı olduğunu gösteriyor. Oda ‘Gelin’e duyduğu aşk. Acımasız ikinci ve güçlü betimlemelerinin yanında aslında bunları en büyük zayıflığı olan sevgiden dolayı yaptığını görüyoruz. Bu Tarantino gibi şiddeti seven duyguları önemsemeyen bir yönetmen için çok farklı bir bakış açısı. Filmin en vurucu sahnelerinden ‘Gelin’in Hattori Hanzo kılıcını kuşanıp Bill’i öldürmeye gelmişken kızını karşısında görmesi de durumu duygusal hale getirmiş olabilir. Bu anlardan birkaç dakika sonra film gene şiddetini hissettirmeye başlıyor. Tarantino özellikle son sahnelerde seyirciyi öyle çok duygu değişimine sokuyor ki sıcaktan soğuğa ani geçişlerle seyircisini sarsıyor ve afallatıyor. 5.Bill.. Sıdal Ergüder


35milimetre

Seçki Sineması

INGLORIOUS BASTARDS / Soysuzlar Çetesi Yönetmen: Quentin Tarantino Senaryo: Quentin Tarantino Oyuncular: Brad Pitt, Christoph Waltz, Diana Kruger 2009 / ABD, Almanya / İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca / 105’

Sinemanın klişelerini tarumar eden yönetmen Tarantino, tarih kokan bir filmle karşımıza çıkıyor Inglorous Basterds’ta. Christopher Waltz ve Brad Pitt bonuslarının yanında, bir de ‘tarantinomatik’ tarzını hikâyeyle harmanlıyor; sonuç olarak özgünlüğün dibine vuruyor.

Sinemasever, Tarantino sinemasını çözmüş olmalı artık. Giriş/gelişme/sonuç gidişatının kurguyu ne derece bayağılaştırdığını, farklı perspektiflerin filmin içeriğini nasıl zenginleştirdiğini onunla beraber fark ettik diyebiliriz. Öyle ki, film Tarantino filmi olunca anlaşılıyor; ‘o nereden çıktı yahu’ demeden ampul yanıyor, ‘Hepsi bir yerde açıklığa kavuşacak’ gerçeği aklınızdan geçiyor.’Fakat sonda değil, hayır.’ Bunun yanında kan görmeye alışmış olmalısınız. Aksi halde yalnızca Inglorous Basterds değil, hiçbir Tarantino filmi seyre uygun olmayacaktır. Zira yönetmen, reel şiddeti filme olabildiğine etkili yansıtıyor. Inglorous Basterds’e gelirsek… Tarantino filmografisindeki diğer filmlerden biraz daha farklı diyebiliriz. İlk olarak hikâyenin 'gidiş yolu' ile 'gittiği yer' arasında yönetmenin önceki filmlerine göre daha az yolculuk ediyoruz. Ayrıca, hikâye tarihi ezip geçiyor ve reel gerçekliği yok sayarak, yarattığı alternatif geçmişle/gelecekle seyircinin ağzını açık bırakıyor doğrusu. Çıkış noktası olarak İtalyan yönetmen Enzo G. Castellari’nin 1978 yapımı filmi Quel Maledetto Treno Blindato’yu alan Quentin Tarantino, elbette orjinalinden çok daha farklı bir hikâye sunuyor. Objektif, filmin tarihle

ilişkilendirebileceğimiz hikâyesine pek uğramıyor, hikâyeyi tekilleştirerek, karakterleri detaylandırıyor. Filmin konusuna baktığımızda, iki farklı hikâye karşımızda. İlki, 2. Dünya Savaşı zamanında ailesi Nazilerce katledilmiş Shosanna Dreyfus adlı Yahudi bir genç kızın intikam öyküsü. İkincisi ise Teğmen Aldo "Apachi" Raine'in önderliğinde kurulan Inglourious Basterds adlı çetenin ve liderleri, Nazi avını anlatan, filmin aksiyon kısmına hizmet eden bölüm. Pek tabii, filmin sonlarına doğru bu iki hikâye, tüm sarpa sarmışlığına rağmen, ortak bir noktada buluşuyor. Değinilecek asıl nokta, hiç kuşkusuz Christopher Waltz gerçeği. Albay Hans Landa rolüyle, o denli harikalar yaratmış ki; bu rolle Oscar’da ve Cannes’ta en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerine layık görülmüş. Filmde sergilediği ‘dahi kötü adam’ karakterinin içine girmekteki ustalığı yanı sıra, film boyunca İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca olmak üzere, anadili gibi, toplam 4 dil konuşuyor. Kara mizahını, anti-kahramanlarıyla filme dökmek konusunda usta olan Tarantino’nun bu filminde, her unsur bir başka hikâyeye kapı aralıyor adeta. İşin özü, en iyi filmi olarak adlandırdığı Inglorous Basterds’ta Tarantino, sanatını ortaya koymuş, filmin hatlarını kendi şanına yaraşır dokumuş. Alternatif sinemanın dahi ismi, sıfatını bu filmle de koruyor, bize de bir dahaki filmde yapacağı sürprizi iple çekmek kalıyor... Ayşenur Ethemoğlu


35milimetre

KISA SEÇKİ Skhizein

Film Fest


35milimetre

Film Fest

SKHIZEIN Skhizein, yalnız insanın sembolizmle harmanlanmış Senaryo: Stéphane Piera, animasyonu. Benliğin bedenden kopabileceğinin kanıtı 13.30 Jérémy Clapin dakikalık bir mutsuz adam. Bu 13 Seslendiren: Julien Boisselier küsur dakika boyunca karşınızdaki 2008 / Fransa / Fransızca / 13’ bir Lynch filmiymiş gibi, her ayrıntının bir kilit nokta olacağı ihtimalini göz önünde bulundurup dikkatli olmanız gerekiyor. Her izleyişinizde bir başka ayrıntıyı yakalayıp, şaşıracaksınız. Öyle ki yönetmen Clapin filmdeki neredeyse her öğenin ardına bir anlam saklamış. Başlı başına bir sembol olan bu animasyonu izlerken Henry için içiniz burkulacak, Henry’leşmekten korkacaksınız. Yönetmen: Jérémy Clapin

Henry’nin bir evi var, bir işi var; tipik, rutin, yalnız. Bir gün onu olmadığı kadar anormal bir duruma sürükleyen bir olay yaşar: 150 kiloluk bir asteroidin, pardon, meteorun çarpmasıyla normal uzamdan 91 cm kayar. (Hayır, kesinlikle bir asteroid değil, meteor. Meteor ve asteroid farklı şeylerdir.) Bununla birlikte objelerle arasında gözle görülür bir mesafe olduğunu fark eder. Bedeni orada, bulunması gereken yerde, fakat benliği bedeninden, olması gereken yerden 91 cm uzakta. Bu 91 cmlik mesafenin onu görünmez kıldığına inanır, gittikçe küçülür, karanlığın içinde karanlık olur. Henry yüz insandan birine vuran bir meteorla tanışıktır, yalnızdır, yalnızlıktır. Tek isteği sesinin duyulmasıdır. Kimsenin onu duymadığının ayırtındadır artık. Bununla yaşamaya başlar, bu sayede insanlarla izolasyonunu tamamlamış olur.

Henry’nin yok olması için meteora gerek yoktu elbette, onu 91 cm uzağa iten, olasıdan/toplumdan/hayattan 91 cm kopmuş olmasıdır çok daha önceleri, kendisi fark etmezden önce. Bulunduğu durumun kabulünde olması, merkezden 91 cm uzağa bir otostop çekmişti zaten. Yalnız Henry değil; modernizm prosedürü altında ezilmiş, yalnızlık sendromuna yakalanmış, idea sindirimi bozukluğundan muzdarip, toplumsal normlara yabancılaşmış tüm 21.yüzyıl hastaları Skhizein. Bu durumun bir meteorla sembolize edilişi hikâyenin kaotisizmini bu noktada çok daha kapalı kılıyor. İlk başta Henry’nin gerçekten bir şizofren olduğu düşünmek gayet normal o halde. Skhizein, birçok ödüle de sahip. Algerve Uluslararası Film Festivali, İspanya Uluslar arası Animasyon Festivali, Annecy Uluslar arası animasyon Film Festivali’nde aldığı ödüllerin yanında, Cannes Film Festivali ve Cracow Film Festivali’nde de en iyi animasyon kısa film ödülünü almış. Yönetmenin diğer animasyon filmi Une Historie de Vertebrale de etkileyiciliğiyle ve grafiklerinin şahaneliğiyle Skhizein’i aratmıyor. Ayşenur Ethemoğlu


35milimetre

Film Fest

!F İSTANBUL Abrir Puertas y Ventanas / Kapıları, Pencereleri Açalım Milagros Mumenthaler, Arjantin - İsviçre - Hollanda, 2011 El Lenguaje de los Machete / Machete Dili Kyzza Terrazas, Meksika, 2011 Gandu / Pislik Q, Hindistan, 2010 Nana / Nana İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, nam-ı diğer !f İstanbul, 11. sene-i devriyesinde bomba gibi bir programla arz-ı endam ediyor.

Valérie Massadia, Fransa, 2011

16-26 Şubat tarihleri arasında İstanbul'un yanı sıra Ankara ve İzmir'e de yolu düşecek festivalde bu yıl dikkatleri çeken tema “hareket”. Tarihi Tahrir gösterileri ve Occupy hareketinin Biz %99’uz sloganına atfen oluşturulan bölüm Arka Bahçe/People Power adını taşıyor. Bu bölümde, Tahrir 2011: The Good, The Bad And The Politician Pockets of Resistance gibi ses getiren filmler gösterilecek.

Sur la planche / Kıyıda

Hit Filmler bölümünde, Alexander Payne'in ödül rekortmeni filmi Senden Bana Kalan / The Descendants öne çıkıyor. Aynı bölümde Jeff Nichols'ın Take Shelter / Sığınak ve Evan Glodell'in Arıza Aşk / Bellflower filmleri de gösterilecek. Michelle Williams'ın Bu Dans Senin / Take This Waltz, Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi'nin Hikayesi / If A Tree Falls: A Story Of The Earth Liberation Front ve Todd Solondz'un yeni filmi Kara At / Dark Horse da 'Hit Filmler' kategorisinde göze çarpanlardan. Festivalin ödüllü yarışma bölümü Keş!f'teyse jüri, “İlham Veren yönetmen”i seçecek. Ödül için sekiz film yarışıyor:

Leïla Kilani, Fas, Fransa, Almanya, 2011 Two Years At Sea / Denizde İki Yıl Ben Rivers, İngiltere, 2011 V Subbotu / Masum Cumartesi Alexandr Mindadze, Rusya - Almanya - Ukrayna, 2011 You Hurt My Feelings / Hislerimi İncittin Steve Collins, ABD, 2011

Fetih Köroğlu


35milimetre

Film Fest

62. BERLİN FİLM FESTİVALİ

Avrupa'nın Cannes'den sonraki en önemli etkinliği kabul edilen Berlin Film Festival’i (Berlinale) bu yıl 62. kez düzenleniyor. Dünyaca ünlü yıldızları kabul eden film festivali Elveda Kraliçem (Les adieux a la Reine) filmi ile 9 Şubatta başlayacak. Diane Kruger’in başrolünde oynadığı Fransa-İspanya ortak yapımı filmde Fransız Devrimi’nin ilk günlerinde Kraliçe Marie Antoinette’in kaçışını sağlamak için onun yerine nedimelerinden Sidonie’yi geçirmelerini konu alıyor. Bir nedimenin gözünden 1789'daki Fransız Devrim sırasında sarayı anlatan bu film iki kadın arasındaki ilişkiyi de odaklanıyor. Filmin amacı efendi- köle ilişkisinin sınıfsal ve psikolojik dinamiğini ortaya çıkarmak. Kraliçe Antoinette'e kitap okumakla görevli genç ve güzel hizmetçisinin ona karşı aşk fantazileriyle karışık tapınma hislerine odaklanıyor. Fransız yönetmen Benoit Jacquot'ın basın toplantısında söylediği gibi iktidarların yozlaşması insanlık tarihi kadar eski ve günümüzde de aynı.

9-19 Şubat 2012 tarihleri arasında gerçekleşecek festivalde jüri başkanlığını Mike Leigh'in yapacağı ana yarışmada 18 film büyük ödül Altın Ayı için yarışacak. Festivalin yarışma programında 23 filmi gösterilip, bu filmlerden 5'i yarışma dışı kalacak.Yarışma bölümünde Türkiye'den herhangi bir filmi yer almazken diğer bölümlerde Türk filmleri yer alıyor. Forum bölümünde Türkiye-Yunanistan yapımı Emin Alper'in yönetmenliğini yaptığı Tepenin Ardı, 14 artı 2 (Generation 14plus) kuşağında yönetmenliğini Reis Çelik'in yaptığı Lal Gece (İlyas Salman'ın başrolde yer aldığı filmde çocuk yaşta berdel usulüyle evlendirilen bir kızın dramı anlatılıyor), Meral Uslu'nun yönettiği Hollanda yapımı Sneakbar, Panorama bölümünün açılış filmi; Avusturya yapımı, Michael Haneke'nin öğrencisi olan Umut Dağ'ın yönetmenliğini üstlendiği Kuma (30 yıl önce göçeden işçi ailesinin oğlu olan Dağ, gelenekler içinde sıkışan kadınların dramı, aileye getirilen bir kuma üzerinden anlatılıyor), Alman Sineması'ndan görünüm (Perspektive Deutsches Kino) adlı bölümdeyse Engin Kundağ'ın Ararat ve Tamer Yiğit'in Karaman adlı filmleri var. Ayrıca festivalde Nuri Bilge Ceylan da konuşmacı olarak yer alacak.19 Şubat'a kadar devam edecek festivalde 67 ülkeden 395 film gösterilecek.


35milimetre Berlin Film Festivali kapsamında yarışacak filmler şunlar: A Moi Seule / Eve Gelmek (Frederic Videau / Fransa) Ajourd'hui / Asma Dalı (Alain Gomis / Fransa-Senegal) Bai Lu Yuan / Beyaz Geyik Ovası (Wang Quan'an / Çin) Barbara (Christian Petzold / Almanya) Captive / Tutsak (Brillante Mendoza / Filipinler) Cesare Deve Morire / Sezar Ölmeli (Paolo & Vittorio Taviani / İtalya) Csak a Szel / Rüzgar Gibi (Bnece Fliegauf / Macaristan) Dictado / Çocuksu Oyunlar (Antonio Chavarrias / İspanya) A Royal Affair / Bir Kraliyet Macerası (Nikolaj Arcel / Danimarka) Gnade / Merhamet (Jürgen Vogel / Almanya) Jayne Mansfield's Car / Jane Mansfield'ın Arabası (Billy Bob Thorton/ABD) Postcard From The Zoo / Hayvanat Bahçesinden Kartpostal (Edwin/Endonezya) L'enfant d'en haut / Kızkardeş (Ursula Meier / İsveç-Fransa) Les adieux a la Reine / Kraliçe'nin Vedası (Benoit Jacquot / Fransa) Meteora / Manastır (Spiros Stathoulopoulos / Yunanistan) Rebelle / Savaş Cadısı (Kom Nguyen / Kanada) Tabu (Teresa Madruga / Brezilya) Was Bleibt / Haftasonu Evi (Hans-Christian Schmid / Almanya)

İlk yönetmenlik çalışması olan In The Land Of Blood And Honey adlı filmini tanıtacak Angelina Jolie’nin dışında Robert Duvall, John Hurt, Tom Hanks ve Sandra Bullock gibi Hollywood sinemasının tanınan isimleri de Berlinale’de boy gösterecek. Oscar ödüllü Meryl Streep’e ‘Berlinale Onursal Altın Ayı” ödülü verilecek. Streep ödülünü, ‘Demir Leydi’ adlı İngiltere’nin eski başbakanlarından Margaret Thatcher’in yaşamını konu alan sinema filminin tanıtımı sonrasında alacak. Scarlett Johansson ve Denzel Washington da Altın Kamera ödülünün sahibi olacak.

Film Fest Festivaldeki filmler arasında, Arap ülkelerinde 'Arap Baharı' adıyla da nitelenen gelişmelerin yanısıra aşırı sağcılık ve yabancı düşmanlığı gibi güncel konuları ele alan birçok yapımın olduğu filmler dikkat çekiyor.Geçtiğimiz yıl Cafer Penahi'nin ev hapsi sebebiyle 'Cafer Penahi nerede?' yazılı afişler hazırlayan Berlin Film Festivali bu yıl, ana tema olarak Arap Baharı ile İran'ı seçti. Mike Leigh, festivalin açılış akşamı yaptığı konuşmada, bu seneki jürinin dünyadaki sayısız siyasi çalkantının etkisi altında kalmadan karar vermesinin olanaksız olduğunu söyledi. Leigh, "Bence, jüri üyeleri olarak bizlerin herhangi bir filmi siyasi, sosyal ve toplumsal olarak sanatçı gözüyle bakmadan değerlendirmemize imkan yok" dedi. Berlin Film Festivali kapsamında düzenlenen Avrupa Film Pazarı'nda, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla bir Türkiye standı açılıyor. Stadın yönetiminden ise Ankara Sinema Derneği sorumlu. Eyyüp Epekinci


35milimetre

Film Fest

35milimetre Yeni Yazarlar覺n覺 Ar覺yor 35milimetredergisi@gmail.com


35milimetre