Skip to main content

Haziran 2012

Page 1

ıssn 1303-9113 • 2012 / 06

hazirankapak.indd 1

• sayı 121

• 2.25 TL(KDV’li)

6/5/12 7:32 AM


hazirankapak.indd 2

6/5/12 7:32 AM


01-02 merhaba_1-2 merhaba ve icindekiler 6/5/12 3:39 PM Page 1

a y l ı

k

s a n a t

d e r g i s i

Merhaba

Sahibi Tavır Yayınları adına Bahar Kurt Genel Yayın Yönetmeni Gamze Keşkek Sorumlu Yazıişleri Müdürü Yeliz Yılmaz Yazıişleri Müdürü Veysel Şahin Yazışma Adresi İstanbul Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No: 4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Faks: 238 82 49 e-posta: tavir2007@gmail.com www.tavirdergisi.com Ankara İdilcan Kültür Merkezi Eski 1. Cadde 636. Sk. No: 207/2 Tel: 0 541 336 65 37 Hesap no (TL) 1042- 0596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Hesap no (EURO) 1042- 0129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro İsviçre: 7.5 Frank İngiltere: 4 Sterlin Posta Çeki Hesap no Selma Altın 515 72 82 Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sok. No: 10 Çobançeşme / İstanbul Tel: (0 212) 452 23 02 Yayın türü: Yerel Süreli

Şarkılarımız bizi birbirimize her zamankinden daha çok bağlıyor. İşte bu yüzden, dünyanın en büyük halk korolarıyla söylenen türkülerden korkuyor kimileri. “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar” diyen ustayı saygıyla andığımız şu günlerde, o sözünün tarihte nasıl doğrulandığına bir kez daha tanık oluyoruz çünkü. Geçen sene Bakırköy'de 150 bin, bu sene 350 bin kişiyle kurulan halk koroları, Yorum'un ezgileri, sözleriyle tepkilerini ortaya koydular düşmana karşı. Hep bir ağızdan söylenen türkülerin sesi, ezilen milyonların ortak duygusuydu. Bağımsız, hür ve eşit bir ülkeye, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya dair umudu haykırıyordu şarkılarımız. Ve Antakya... Suriye'yi kalleş sofralarda paylaşmayı düşünenlere karşı; Suriye'nin, Suriye halkının yalnız olmadığını haykıran türkülerimizi, şarkılarımızı hep bir ağızdan söyleyen 30 bin kişilik bir halk korosuyla çıktık bu güzel Arap toprağında. Suriye'den gelenler engellendi, halk korosuna katılamadılar bu yüzden. Konser için hazırlık yapanlar taciz edildi, gözaltına alındı, tutuklandı. Dernekler basıldı, yağmalandı. Antakya hiç olmadığı kadar terörize edildi devlet tarafından. Ama engelleyemediler yine de konseri. 30 bin yürek bir araya geldi ve “Suriye halkı yalnız değildir!” dedi. Düsseldorf'ta ise, Avrupa'da yeniden hortlatılan ırkçılığa karşı dile geldi türkülerimiz, şarkılarımız, marşlarımız. Tek ses tek yürek... Ezgilerimizin gücüyla çıktık Nazi artıklarının karşısına. Ne Almanya'da ne de başka bir ülkede ırkçılığın yükselmesine, halka karşı faşist cinayet şebekelerinin kurulmasına izin vermeyecek türkülerimiz. Konser salonuna toplanan 10 bini aşkın yürek bize bunu gönül rahatlığıyla söyletiyor. Şarkıların, türkülerin sokaklara çıkma vaktidir. Konduların pencerelerinden girmeli, yoksul halkımızın baskıdan, sömürüden, açlıktan kurutuluş umuduna dönüşmelidir. Bunu yalnızca biz başarabiliriz. Yaptıklarımız, buzdağının görünen kısmıdır. Buna bakıp aldanmamalı hiç kimse. Milyonları mücadelenin içine katmak, ezilen milyonları, kavganın birer unsuru haline getirmek zordur ama kesinlikle imkansız değildir. Başarabiliriz. Yeter ki isteyelim. Haziran'da ölmek zor! Yeni yeni ustalar yaratmak için yazdıklarına bakmanın yeteceği aydınlarımızı yitirdik Haziran sıcağında. Nazım, Ahmet Arif ve Orhan Kemal'in yerleri doldurulmadı ne yazık ki. Hoş yerlerini doldurmanın bir anlamı yok. Yeni yeni ustalar yaratacak inancı, emeği ortaya koymaktır asıl önemli olan. Bunu da başaracağız. Hiz kimsenin kuşkusu olmasın. Haziran'da yitirdiklerimize saygıyla... Temmuz da görüşmek dileğiyle... Dostlukla...


01-02 merhaba_1-2 merhaba ve icindekiler 6/5/12 3:39 PM Page 2

İÇİNDEKİLER

06/2012

3 7 11 15 18 20 23 25

30 32 34

ANI hüsnü yıldız antakya’dan şam’a otuz bin türkü MAKALE mehmet esatoğlu oyuncular cephesinde isyan var GÜNCEL şengül uğur gençlik ırmağı GÜNCEL ümit ilter sadakat ŞİİR ümit ilter on’ların türküsünü söyleyen on’lara ÖYKÜ temel gönül çocuk tarlası DENEME seher karadağ çekik gözlü yoldaşıma... GÜNCEL pakize türkoğlu tonguç ve köy enstitülerinde eğlence günleri ŞİİR mahmud derviş ahmed zaatar DENEME selim atmaca anka ordusu DENEME volkan koyutürk umut üzerine

37 39 40 45 49 56 57 60 62

MASAL faruk ergenç karınca ile aslan ŞİİR fazıl öngel ay şarkısı İZLENİM filiz tanya mardin’ de taşın ve insanın masalı BİYOGRAFİ mehmet tamer ebu müslim horasani MAKALE ümit zafer biz halkız ŞİİR bertolt brecht karanlık zamanlarda TİYATRO gülnaz bıçakcı ben bertolt brecht ŞİİR nazım hikmet isviçre’den geçerken HABER


03-06 antakya_sablon 6/7/12 12:24 PM Page 3

anı

anı

antakya’dan şam’a otuz bin türkü... hüsnü yıldız

Gün, yeni bir sabaha uyandığında, ''suç'' işleyenler, 13 ayrı şehirdeki baskınlarla, işkence edilerek göz altına alınıyor. Sayıları ise ilk gelen haberlere göre 100'ün üzerindeymiş. Suç dediysek öyle ucuzundan da değil hani. Füze kalkanına karşı çıkıp parasız eğitim istemek. Yasal derneklere girip çıkmak; o da yetmezmiş gibi, bir de terasına çıkıp çay içmek. Emperyalist saldırganlığa karşı çıkıp, Suriye halkının direnişini desteklemek. Grup Yorum'un konserlerine gitmek. Gidip türkülerinin coşkusuyla halay çekmek, 1 Mayıs İşçi Bayramı’na katılmak, kitap okumak, namuslu, vicdanlı bireyler olarak toplu hareket etmek... Bütün mesele aslında burada gizli! Toplu hareket etmek, örgütlü olarak hak arama mücadelesi vermek. İşçi, memur her meslekten, her yaştan kadın ve erhazİran 2012 | TaVIr | 3


03-06 antakya_sablon 6/7/12 12:24 PM Page 4

burada olmaları moralleri yükseltmeye yetiyor. Kısa bir molada içilen kaçak çayın kokusu dağılmadan ilk konaklayacağımız yere gidiyoruz. Özgür tutsak Remzi Uçucu'nun ailesinin evi burası. El öpüyor, gelemeyenlerin selamlarını erik ağaçlarının altında kurulu olan salıncaklara bırakıyoruz. Soluklanmamız bitmeden bugün ve yarın yapılacakların iş bölümü yapılıyor. Çardakta masalar birleştirilip kağıt kebabı dürümlendiğinde, domatesin bahar kırmızısı rengiyle damağımız hiç unutmayacağı tadların keyfini yaşıyor.

keklerin hak aramayı ortaklaştırmaları. Grup Yorum'un, 13 Mayıs’ta Antakya'da vereceği konser çalışmalarını yürüten üç kişi de bu gözaltı ve tutuklama furyasından nasibini aldı. İdil Kültür Merkezi bünyesinde çalışmalarını sürdüren Grup Yorum elemanları veya çalışanları ya da üretenleri bu tutuklamaların Hatay, Antakya ayağının kendilerine de karşı yapıldığının bilinciyle hiç tereddüdsüz, hazırlıkların başında, ortasında olmak için aynı günün akşamında Antakya'ya hareket kararı aldılar. Saat 20.00’de İdil Kültür Merkezi’nde buluşup 22.00’de müzik aletleriyle tıka basa dolu minibüs yola koyulduğunda ilk yolculuk heyecanıyla, “Sana da geliyoruz Antakya!” diyorlardı. İdil Kültür Merkezi’nden başka çalışanlarla birlikte araçta şöför dahil 11 kişi vardı. Tanımayanlar sanır ki böyle bir durumda moraller bozuk olur. Öyle ya, Yorum elemanlarının bir kısmı Almanya'da 2 Haziran’da düzenlenecek ''ırkçılığa karşı tek ses tek yürek'' konser hazırlıkları için Almanya'da bulunuyor. İdil'de kalan arkadaşlar da olmuştu. Kalanlar gidenlerden o kadar emin ki sıcacık kucaklaşmayı soğutmadan yanınızdayız diyebiliyorlar. “Fil Adam” sinema filmi, gece yolculu4 | TaVIr | hazİran 2012

ğumuza eşlik etse de çok azımız sonunu göz kapakları açık görebiliyor. Yorgun bedenler minibüsün dar koltuklarında zor da olsa uyku haline geçiyor. Yüz binleri tek sesli bir koroda toplayabilen bu insanların mütevazılığına, sürekli yanlarında olmamıza rağmen, bazılarımız hala şaşırabiliyor. Molalarda önceden hazırlanmış sandeviçleri afiyetle yiyoruz. Şöförümüz ağzından eksik etmediği sakızını arada çekirdek çitletirken çıkarıyor. Yolculuğumuzun son virajına girdiğimizi Amik Ovası’nın uçsuz bucaksız görüntüsüne Amanos'ları da eklediğimizde anlıyoruz. Coğrafyaya daha önce gelenler ilk bilgileri paylaşırken, aracımız da bizi bekleyen yere varıyor. Pür dikkat ederek kente girdiğimiz andan itibaren gözlerimiz duvarlarda konser afişlerini aramıştı. Ne yalan söyleyelim bez afiş görememekle birlikte, duvarlardaki afiş miktarını da yeterli görmedik. Dost ve gülen gözlerin bizi karşılayan sıcaklığı ile hal hatır sorup son gelişmeleri birbirimize aktarıyoruz. Gözaltına alınan arkadaşların yerine Grup Yorum elemanlarının çalışmalara yerinde eşlik etmek için

Öğleden sonra geldiğimiz bu kentte gece saat 24.00 olmasına rağmen bize verilen işleri yapmanın telaşıyla bazılarımız hala ayakta. Devrimcileri bu halkın sevmesinin sahiplenmesinin bilinciyle hepimiz buna layık olmaya azami gayret gösteriyoruz. Perşembe sabahı hepimiz 07.30'da ayaktayız. Konser çalışmaları yapacak olan arkadaşlarla Grup Yorum önlüklerini giyip el ilanları ile sokağa çıktığımızda biz gibi sokağın da mutlu olduğunu görüyoruz. Her el ilanını alan mutlaka teşekkür ediyordu. Konser çalışması yapan arkadaşlar gözaltına alınıp da tutuklandığında konserin de iptal olduğu söylentisi kimliği belirsiz! kişilerce yayılmıştı. Oysa şimdi elde megafon halka davet vardı Antakya caddelerinde. Üstelik Grup Yorum kendisi kapı altına ilanı bırakıp, dükkandan içeri girip ya da sokaktan her geçene, merhaba sizi konsere bekliyoruz diyordu. Megafon çağrısına araçlar kornalarla karşılık verirken balkonlardan alkışlar eksik olmuyordu. Her Yorum konserinin yasaklanması, aksaması için türlü yöntemler deneyen emniyet mensupları da sokaklarda bizlerle beraberler. İlk taciz etme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca bir yenisini deniyorlar. Önce el ilanı dağıtamazsınız demişlerdi, bu kez megafonla ba-


03-06 antakya_sablon 6/7/12 12:24 PM Page 5

ğıramazsınız diyorlar. Neden diye sorduğumuzda halk şikayet ediyor sizi diyorlar. Hangi halk demeye kalmadan bir okulun tüm öğrencileri, velileri ve öğretmenlerinin alkışları yalanlarına okkalı bir tokat gibi iniyor. Bu kez size kabahatler kanundan işlem yapar, ceza keseriz diyorlar. Kabahat ne ki? Gürültü yapıyorsunuz. Alkışlar ve kararlılık kendini gösterince ''zaten basın açıklaması da yapacaksınız, ne gerek var'' diye emniyet müdürü olduğunu öğrendiğimiz kişi araya giriyor. O zaman basın açıklaması yapacağımız yere gitmemize bu şekilde davranarak engel oluyorsunuz deyip, megafonla polisin tavrı teşhir edilince tamam deyip geri çekiliyorlar. El ilanları gelip geçen araçlara aralıksız veriliyor. Bir ara türkü gözlü kızın ağır adımlarla sivil polislerin önünde yalnız yürüdüğünü görünce merakla hasta mısın diye soruyoruz. ''Yok abi diyor, arkadaşlarımızı yakından çektikleri için beni geçmeyecek kadar yaklaşacaksınız dedim. O yüzden ağır yürüyorum.'' Grup Yorum gerçeği bu davranış. Yorum'u sahiplenen bazen dinleyicileri olur. Bazen de Yorum, dinleyicilerini sahipleniyor. Bütünlük, sahiplenmek, bağlılık en saf haliyle bu olsa gerek. Küçük bir alan, basın açıklaması yapılacak yer. Açılan stand yerini bu kez pankart alıyor. Arkasına diziliyoruz. Yorum'dan önce bir arkadaş süreci anlatıyor. Halkların kardeşliğinden Suriye halkına karşı emperyalistlerin yerli işbirlikçi iktidar ile birlikte saldırganlığına karşı Suriye halkının yanındayız diyor. Sonra başka bir arkadaş hazırlanan basın açıklamasını okuyor. Kısaca 55 binden, 150 bine , 350 binlere, yarınlarda milyonlar olmamızdan korkuyorlar deyip Antakya'da düzenlenecek konsere katılım çağrısını yeniliyor. Sıra Grup Yorum'un mini konserine geldiğinde bu konsere ancak beş bin kişi zor gelir diyenler coşkuyu gördüğünde yanılacaklarını anlamışlardı. Bez afiş asma, el

ilanı dağıtma ve masa açarak konser çalışmaları gün boyu tüm hızıyla devam etti. Samandağ'da yapılan çalışma ise coşkulu ve çok renkli idi. Elimizdeki tüm ilanlar bitince basın açıklaması yapacağımız parka erken geliyoruz. Elinde şarap şişesi olduğu halde yakın ilgisine maruz kaldığımız bir meczup, ısrarla yanımızdan ayrılmıyor. Basın açıklaması okunup sloganlarla desteklediğimizde izleyenler arasından genç birisi AKP'ye küfür etmeyi sürdürünce uyarıyoruz. Anlamayınca daha sert bir şekilde uyarınca arkamıza saklamaya çalıştığımız elinde şarap şişesi olan meczup lafa giriyor. Küfür edeni kasdederek “O var ya, o büyük devrimci ama şu an kafası kıyak idare edin'' diyor. İster istemez gülümsüyoruz bu duruma. Samandağ üzerine birkaç söz söylemek gerekirse halkın büyük çoğunluğu demokrat olduğu için yolları hiç yapılmazmış. Derin çukurlar ancak doldurulup bu halde bozuk olması bile sevindirici bulunuyormuş. Yine göremediğimiz ama çok uzun olan kıyı şeridinin yağmalanmaya başlanmasını üzüntüyle anlatıyorlar burada. Konser çalışması yapan arkadaşlar tutuklanınca beraberindeki konser hazırlıkla-

rı için var olan paraya da polis el koymuş. Bir takım giderler ister istemez olcaktı. Bunun içinde nakit paraya ihtiyaç vardı. Grup Yorum'un pek de geleneği olmamasına rağmen arkadaşların telkinleriyle maddi durumu iyi olan insanlara durum anlatılınca şaşılacak derecede bir sahiplenmeyle mağduriyet giderildi. Öyle ki gidilen bir yerde ''Tamam hoş gelmişsiniz ama katkıda bulunmam için mutlaka yiyip içmelisiniz'' söylemi her türlü övgüye değerdi. Son hazırlıklar tekrar tekrar gözden geçirilip yeniden evlere konuk oluyoruz. Kimi arkadaşlar henüz meşhur künefeden yemese de bu kadar lezzetli Antakya mutfağı karşısında günün yorgunluğu hemen unutuluyordu. Yine evlerine konuk olduğumuz ailelerin her şeyimizle ilgilenmeleri çok saygındı. Arap, Türk, Kürt, Yahudi, Ermeni, Müslüman, Hıristiyan, Alevi, Sunni, Şii birçok milliyet ve dinin bir arada barış içinde yaşadığı bu kentteki insanların birbirlerine düşman edilmek istenmesi, herkesin dilinden düşmüyor. Bulunduğumuz yerden Suriye sınırı yaklaşık 20-25 km. Akrabalık ve ticari ilişkinin oldukça yoğun olmasına rağmen AKP iktidahazİran 2012 | TaVIr | 5


03-06 antakya_sablon 6/7/12 12:24 PM Page 6

rının işbirlikçi ve yanlış tercihleri halk arasında büyük öfke ile karşılanıyor. Özgür Suriye ordusu adı altında paralı askerlerin AKP iktidarı tarafından desteklendiği her an konuşuluyor. Gelenler öyle pervasız davranıyormuş ki, İskenderun’da hastaneye giden konteynır kentte kalanlar kendilerine ayrıcalıklı davranılması gerektiğini söylüyor, “Çünkü biz buraya Tayyip Erdoğan tarafından getirildik” diyorlarmış.

Sabahın ilk ışıklarıyla Doğuş okullarının önündeki konser alanındayız. Bir gece evvelinden başlayan sahne kurma çalışması meyvesini vermiş, sahne üzerine asılı pankartlarıyla türküleri bekliyordu. Alana pankartlar asılırken bir taraftan standlar hazırlanıyor. Heyecan son deminde ve herkes iki katı koşturuyor. Ufak tefek aksaklıklar gideriliyor, gülümseyen yüzler ön plana çıkıyor. Bir gün önce Yorumcuların yaptığı kılık kıyafet ve genel bakım uyarısı yerini bulmuş ki herkes pırıl pırıl. Saatler öğleyi gösterirken tahammülsüz ilk konuklarımız da gelmeye başlıyor. Üç yerden kamera kaydı yapmayı düşündüğümüz şekilde kameramanlar yerini alıyor. Bir de yük-

sekten kuşbakışı çekim iyi olur düşüncesiyle bir binanın ziline basıp en üst katına çıkıp kendimizi tanıtıyor çekip yapıp yapamayacağımızı sorduğumuzda çok mutlu olarak kabul ediyorlar. Saat 15.00’e doğru alan dolmaya başladığında hepimiz duygularımızı telaşla gizlememize rağmen çok mutluyuz. Kimse yanındakine bir şey demese de, sahnedeki yerini almaya giden sunucu gibi mutlu. Görüntüye düşen fotoğraf kareleri bunu bağıra bağıra söylüyor. Arap ve Alevi insanların çoğunlukta olduğu bu Grup Yorum konseri birçok ilke de imza atıyor. ABD emperyalizmine ve yerli işbirlikçi AKP iktidarına karşı Suriye halkının yanında açık tavır koyan, dünyada kaç ülke, kaç kurum, kaç örgütlenme tanırsınız bir düşünün isterseniz. Bu cüret, bu özgüven, bu kararlılık bu keskin kılıç gibi düşmanı tedirgin eden türküler kimin eseri? Konuşmalar Arapça'ya çevriliyor. Türkiye halkları arasında yaratılan birçok yanlış algı gibi Arapça'nın yarattığı din eksenli bakış bu konserle birlikte yerle bir edilirken; din, bezirganların tekelinden de çı-

karılıyor. TAYAD Başkanı kısa süre önce gittiği Suriye izlenimlerini çeviriye göre ağır ağır anlatırken alkışlar, sloganlar verimli topraklardaki yerini alıyor. Suriyeli konuk Arapça konuşmasını yaptığında ise bu kez Türkçe çevirisi yapılıyor. Tiyatrocuların oyunu alkışlanırken sahnenin basamaklarında Grup Yorum'cular heyecanla bekliyorlar. Biraz sonra yeni bir zirveye çıkacaklar, insanın en onurlu, en namuslu halini notalarına dökecekler. Onlarla çalışanlar da en az onlar kadar heyecanlı bakıyor basamaklara. 30 bin yürek, hep bir ağızdan, zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacakları bir zaman dilimini başlatıyorlar. Onlar, ON'ların Türküsü’nü söyleyerek büyüyen çocuklar... Yorumcular... Her zaman olur da bir türlü fark edemezler yorgunluğu. Bitti evet sadece bu anlık bitti ve herkes çok yorgun. Akdeniz yağmuru başlıyor, konserin bitiminden hemen sonra hep birlikte künefeye çatal sallarken... Yolunuz açık olsun türkülerin son sahipleri... o


07-10 oyuncular_sablon 6/5/12 3:02 PM Page 7

makale

makale

oyuncular cephesinde isyan var mehmet esatoğlu

Yaşam akıp gidiyor. Herkes yaşarken adeta bir rol oynuyor. Yaşamın gidişatına göre bir tavır takınıyor. Acımasız bir yaşamın ortasındayız. Savaş da var, sömürü de, baskı da, acı da, yokluk da. Kimi “iyidir” diyor. Kimi ağlayıp duruyor. Kimi gırtlağına kadar öfke içinde. “İyidir” diyene bakıyorlar. Üstte yok, başta yok. Sesleniyorlar “kevgir misin be kardeşlik” diyorlar. Aldırmıyor. Kuru ekmek geveliyor. Televizyon seyrediyor. Tuttuğu futbol takımı gol atarsa seviniyor. Sinirlenirse ortalığa saldırıyor, karısını dövüyor. Ama çevresinde olup biten neden böyle diye asla ve kat’a düşünmüyor. Kimi gerçeği görüyor. Hatta kimi zaman olup biten olumsuzluğa, acımasızlığa hazİran 2012 | TaVIr | 7


07-10 oyuncular_sablon 6/5/12 3:02 PM Page 8

isyan edesi geliyor. Tam olumlu bir adım atacağı beklenirken o, arabesk karışımı şarkıcı gibi bağırıyor “isyaaeeennn”. Sonra.. sonrası yok. Uykusu geliyor sızıyor. Tepeye çıkıp “kral” olan da var, oltaya takılıp solucan olan da. Öfke içinde olan, koşuyor oradan oraya. Etrafındaki aymazlara dert anlatmaya çalışıyor ama duyan yok. Öfkelilerden kimisinin morali bozuluyor. Kimisi de yüreği elinde “ille de kavga” diyor. Ne demiş Can Yücel ille de kavga diyenler için? “Onlar da olmasalar / benim gayrı kimim var?” Bir kere gelip yaşadığımız bu serüvende roller “kader” olarak üzerimize yapışmıyor. Biz kendimiz seçiyoruz o rolleri. Bir güzel oynuyoruz. Oyun bitimi selam verirken mutlu olan da var, pişman olup hayata ve kendine söven de.

8 | TaVIr | hazİran 2012

Bir de tiyatro sahnesinde bin bir role girip çıkan oyuncular var. Oyunculuk diye bir iş seçmişler kendilerine. Kostümler giyiyorlar, yüzlerini boyuyorlar. Sahneye çıkıyorlar. Oyunlar oynuyorlar. Sadece sahnede değil, caddede, sokakta, parkta oynayanları da var. Her şeyin “amele”liğe endekslendiği dünyada yaptıkları “iş” midir değil midir tartışılıyor. “Ağustos Böceği ve Karınca” masalına bakarsak ne diyor karınca? “Ben yiyecek buldum sen saz çaldın şarkı söyledin. Şimdi sen aç kalmaya mahkumsun.” Aradan geçen yıllar içinde bu mantık mahkum edildi ve şöyle bir düşünce öne çıkmaya başladı: İnsan bir kere geldiği bu dünyada tüm ömrünü çalışmakla geçiremez. İnsan çalışacak ama yaşamdan tat alacağı zamanlar da olacak. Sürekli çalışan ama eğlenmeyen, yaşamdan tat almayan insanın çalışmasından da, dü-

şünmesinden de verim almak mümkün değildir. İnsanlığın bir kısmı insan yaşamında “eğlence”nin önemini kabul ederken uzun bir zaman egemen olan köleci mantık ne yazık ki içten içe sürdü gitti. Yaklaşım şuydu; “Emek harcayanın yaşamdan tat alma hakkı yoktur. Çalışmak ve ibadet etmek ona yeter”. Ülkemizde egemenlerin saldırısından en çok nasibini alan iki sanat dalı vardır. Heykel ve tiyatro. Osmanlı, düşüncesini, sanatını uygun bulmadığı düşünce, bilim ve sanat insanlarını ezip geçmiştir. Savaşçı Osmanlı baş tacı edilirken sanatçı Osmanlı hep kılıcın ve yumruğun tehdidi altında yaşamıştır. Cumhuriyet kurulduğunda sanatla ilgili bir dolu “veciz söz” başta Mustafa Kemal olmak üzere yöneticilerce ortaya


07-10 oyuncular_sablon 6/5/12 3:02 PM Page 9

atılmasına karşın uygulama pek öyle olmamıştır. Nazım Hikmet’e 36 yıllık hapis cezasıyla başlayan saldırılar sırasıyla Rıfat Ilgaz’ı zindanlarda verem ederek, Sabahattin Ali’yi öldürerek devam etmiştir. Hasan İzzettin Dinamo’dan Aziz Nesin’e, bu ülkede hapis görmemiş sanatçı yok gibidir. Ülkemize yurt dışından konuk gelen bir yazar, sanatçılarla yaptığı toplantıda özgür sanattan söz ederken salonda hapis yatmış sanatçı olup olmadığını sorunca tüm salondaki sanatçıların ayağa kalkmasına şaşıp kalmıştır. Sanat alanında kimi zaman sanatçılara tek tek saldırılar gerçekleşirken kimi zaman da kurumlarını yok etmek üzere saldırılar başlar. ’90’lı yıllarda İstanbul’da seçim kazanan dinci yerel yöneticiler kanalizasyondan trafiğe bir dolu konuda çözümsüz kalırken nedense tiyatro alanına ya da heykellere saldırma konusunda oldukça eli çabuk davranmışlardır. ’90’lı yılların ortasında dinci yönetim koltuğa oturunca İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu da kısa sürede hedefler arasına girdi. Genel sanat yönetmenlerini değiştirme operasyonları, ’90’lı yıllara damgasını vurdu. Kurumun kimliğine yönelik bu saldırılara sanatçılar değişik tepkiler gösterdilerse de bunlar cılız kaldı.

tu. Kurumun eski yöneticilerinden birinin anılarında “prova salonunun kapısını açtığınızda oyuncuların çalışıp çalışmadığını anlamak bile kolay değildir” diye yazıyor. Geçen yıllar içinde İstanbul Belediyesi’nin üst yönetimi bu konudaki “hassasiyet”ini şehir tiyatrosu yönetimine aktardı. Yöneticiler de onları hoşnut edecek oyunlar sergilemeye çalıştılar. “Büyük proje” olarak Prof. İskender Pala’nın “Leyla İle Mecnun” oyunu yönetmen Ali Taygun rejisiyle sahnelendi ama sonuç çok iç açıcı değildi. Bu proje için bir dolu çaba harcandı ama sonuçta ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranıldı. Şehir Tiyatrosu’nda türlü çeşitli yöneticiler değişik iddialarla koltuğa kuruldu. Yöneticilerden biri koltuğa ilk oturduğu günlerde, “Ben bu AKP’lilere tiyatroyu sevdireceğim” diye demeçler patlatırken koltuk altından kayıverdi. Son seçimlerde yüzde elli üzerinde bir oyla kazanılan başarıların ardından “akıllı” bir formül bulunuverdi. Tiyatrocuların içinden bir danışman bulunacak. Bu danışman işlerin nasıl yürütülmesi konusunda belediye başkanına akıl verecek. Böylece işler yoluna girecekti. Oyuncu, yönetmen ve sunucu Kenan Işık bu işler için onlara uygun göründü.

Belediye başkanları bir yandan kendilerine biat edecek yönetici ararken, öte yandan da bu yöneticileri yönlendirecek kişileri kurum içine çeşitli görevlere atadılar.

Ticari kimi anlaşmalarla paraca da desteklenen Işık görevine başladı. Başkanın istediklerini iletebileceği bir yönetici buldu. Ancak işler bir türlü rayına girmedi. Koltuğa oturan sonuçta bir sanatçıydı. Ne yapsa sanatsal geçmişi ona bir yerde “dur” diyordu. Bu da akıl ve mantığını yitirmiş dinci yöneticileri tatmin etmiyordu.

Yüz yaşına yaklaşan Şehir Tiyatroları’nda iş çevirmek çok kolay değildi. Onları yönlendirmeye çalışan dinci kesimin ise yeterince deneyimi ve birikimi yok-

Belediye bütçesinden kesesine katkı bekleyen İslamcı çevrelerin yazarları kazan kaynatmaya başladılar. Yayın organlarında oyunlarla ilgili eleştiriler patlatma-

ya başladılar. Bu işi öylesine abartarak yaptılar ki kabak sonunda başlarına patladı. “Günlük Müstehcen Sırlar” oyunu ile ilgili eleştiriler yazan Prof. İskender Pala, oyunun ahlaka aykırı olduğunu yazıyordu. Ancak bir süre sonra anlaşıldı ki Pala, oyunu seyretmemişti. İzlemeden eleştiri yazıyordu. Tiyatroya saldırı uzun bir süredir değişik provokasyonlarla planlanıyordu aslında. Haşmet Zeybek’in “Düğün Ya da Davul” oyununa Rize Valisi’nin tepkisi; başbakanın kızının bir tiyatro oyununa giderek sahnedeki oyuncuları çığırdan çıkaracak biçimde sakız çiğnemesi; Vakit, Yeni Şafak, Milli Gazete gibi yayınlarda Şehir ve Devlet Tiyatroları’nı hedef alıcı yazıların peşpeşe çıkması; Şehir Tiyatroları bütçesinin belediye bürokratlarının emrine verilmesi hep aynı tezgahın parçalarıydı. Geçtiğimiz Nisan ayında Belediye, tiyatro yönetimine iki bürokrat sokan bir yönetmeliği yürürlüğe koyunca ortalık karıştı. Yapılan öylesine çirkin bir tezgahtı ki danışman Kenan Işık bile istifayı basmak zorunda kaldı. Şehir Tiyatrosu’nun önde gelen sanatçıları bu duruma tepkilerini koymak üzere bir araya geldiler. Önce tiyatro önünde başlayan eylemlilikler Nisan ayında yaklaşık beş bin kişinin katılımıyla Beyoğlu’nda bir sokak eylemine dönüştü. Eylemde okunan bildiride şu görüşlere yer verildi: “1914’ten beri ehil ellerde olan İstanbul Şehir Tiyatrosu göz göre göre ehlileştirilmeye çalışılıyor. Dünyada -herhaldeilk kez bir tiyatro, tiyatro insanlarından arındırılıyor. Sanatın içinden sanatçı kovuluyor. Tüm bunlar sanatı ve sanatçıyı hizaya sokma ve halkın gözünde küçük düşürme gayretleridir. Bilinsin; gerçekleri hazİran 2012 | TaVIr | 9


07-10 oyuncular_sablon 6/5/12 3:02 PM Page 10

eğip bükerek hiç kimse sanat ve sanatçı ile halkın arasına nifak sokamaz. Hedefin ne olduğunu görüyoruz. Özgür düşünceden korkmayan herkes görüyor. Çok sesliliği tek bir notaya dönüştürecek olan “muhafazakar sanat” gibi söylemler, demokratikleşme diye sunuluyor. Sanatsal yaratı, siyasi iradeye teslim ediliyor. Oysa sanat ve demokrasi, hiçbir siyasi iradenin faydacı beklentilerine göre yeniden tarif edilemez. Seçilmişlerin asıl görevi, sanata, ihtiyacı olan özgür ortamı sağlayacak altyapıyı oluşturmaktır. Onlar, bunu sadece sanatçı için değil, öncelikle halk için yapmak zorundadır. Eğer yapmazlarsa, sanat sessiz kalmaz. Sessiz kalmayacağız! Öncelikle, dayatılan yeni yönetmeliğe karşı hukuki zeminde hakkımızı arayacağız. 100 yıllık Şehir Tiyatrosu mirasını her zeminde savunacağız. Ustalarımıza, İstanbul seyircisine ve gelecek kuşaklara karşı üstlendiğimiz bu sorumluluğu ülkemizdeki ve dünyadaki tüm sanat emekçileri ile paylaşıyoruz. Hedefimiz, çağdışı yönetmelik dayatmaları yerine, çağdaş ve özerk bir İstanbul Şehir Tiyatrosu yasasıdır. Ülkemize, değerli sanat kurumlarımıza, sanatçılarımıza ve halkımıza yaraşacak olan budur. Karanlığa ve karanlığın getireceği korkuya karşı birlikte direneceğiz. Sayın Belediye Başkanı’nın bir canlı yayında kurum sanatçılarına yönelik sunduğu öneriyi düstur kabul ediyoruz: Herkes kendi işini yapsın! Bizim işimiz tiyatro. Korkuya karşı özgür tiyatro! Korkuya karşı özgür sanat!” Eylemlilikler ve bildirilerin ardından bu kez Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bü10 | TaVIr | hazİran 2012

yük bir öfkeye kapılarak Şehir Tiyatroları’nı da Devlet Tiyatroları’nı da özelleştireceğini söyledi.

Sonlardaki "İZ"ler var ya işte o "İZ"ler , BİZ "İZ"!...

Başbakanın açıklamasının ardından kimi yayın organlarında bu kanlı planın ayrıntıları açıklandı. Şehir ve Devlet Tiyatroları’ndaki sanatçıların bir kısmı emekli edilecek, diğer bir kısmı da evlerinde oturup maaşlarını almayı sürdürecekler ancak sahneye çıkamayacaklardı.

Bu açıklamaların ardından eylemler sürdü gitti. Nisan ayının son günlerinde Şehir Tiyatrosu sanatçıları Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesi önünde bütün bir geceyi kapsayan ve sabahın ilk saatlerine dek süren bir eylem gerçekleştirdiler. Ardından İstanbul Tiyatro Festivali açılışında gelen izleyicilere seslerini duyurmaya çalıştılar.

Başbakanın bu girişimlerine Devlet Tiyatrosu cephesinden de tepkiler yükseldi. Ankara’da geniş katılımlı bir protesto eylemi düzenlendi. Bu gelişmeler başbakanı daha da öfkelendirdi. Mecliste ve kameraların önünde bağırarak sanatçılara şöyle soruyordu: “Siz kimsiniz?” Sanatçıların bu soruya yanıtı gecikmedi; “Thespis"iz, "William Shakespeare"iz, Bazen "Konstantin Stanislavski", Bazen de "Bertolt Brecht"iz, "Moliere"iz, "Afife Jale"yiz "Cüneyt Gökçer"iz "Cahide Sonku"yuz, 92 yaşında sahneye çıkan "Necdet Mahfi Ayral"ız, "Leyla Gencer"iz, Sırtındaki kamburla zor nefes alırken, sahnede 2 saat ter döken "Suna Pekuysal"ız, Klişedir size göre ama, en yakınlarını toprağa verip seyirciyi güldürmeye, ağlatmaya çalışanlarız, Biz "Dümbüllü İsmail'in, "Kel Hasan Efendi"nin torunlarıyız, "Peruz"lar," Şamram"lar, "Amelya"lar bizim anneannelerimiz, babaannelerimiz, Gülerken ağlayan, ağlarken gülen "Adile Naşit"iz biz... Ülkenin en ücra köşesine sızıp, hiç tiyatro görmemiş çocukların bizleri seyrederken gözlerinde yanan ışıkla mutlu olanlarız biz,

Tiyatro Festivali’nin açılış gecesi, Afife Jale Ödülleri gecesi, oyuncu Cüneyt Türel’in cenaze töreni ve Direklerarası Tiyatro Ödülleri etkinliklerine damgasını vuran, AKP hükümetinin tiyatroya saldırılarına karşı tepkiler oldu. Her alanda muhalif sesleri yok etmek isteyen AKP iktidarı tiyatro alanını gözüne kestirmiş görünüyor. Bir iddiaya göre de bunun ardından opera ve bale kurumlarının tasfiyesi gelecek. Sanat örgütleri üzerlerine sinmiş atalet havasından kendilerini kurtarabilmiş değiller. 1 Mayıs günlerindeki hareketliliklerini daha sonraki günlerde yitirdiler. Dinci, gerici ve işbirlikçi iktidarla savaşmak için güçlü direnme politikalarına ve kararlı eylemliliklere gereksinim var. Tiyatro mevsimi sona erdi. Ancak sanatçılar dağılmadılar. Yaz için yeni eylemlilikler planlıyorlar. Türkiye Tiyatrolar Birliği de yaz buluşmasında tiyatroya saldırıyı ve kurumlarının yok edilmesini gündemine almak istiyor. Bakalım bu mücadeleden kim galip çıkacak? Kimileri karşısındaki gücü abartıyor. Kimisi de “yenilsek bile susmadık” diyeceğiz tutumunda ayak diriyor. Tarih teslim olanlarla ilgilenmez. Tarihi direnenler yazacak. o


11-14 genclik irmagi_sablon 6/5/12 3:03 PM Page 11

güncel

güncel

gençlik ırmağı şengül uğur

Hep Dev-Genç’li Kalanlara...

Bir insan neden sürekli geçmişini anlatıp durur? Bu soruyu kendi kendime kaç defa sorduğumu, aklımdan buna dair kaç değişik cevap geçirdiğimi hatırlamıyorum bile. Fakat bulduğum hiçbir cevap, aradığım cevap olmamıştı. Bana bu soruyu sordurtan, mahallemizden tanıdığım Salih Amca’ydı. Salih Amcanın böyle sürekli gençliğini anlatmak gibi tuhaf, anlatmakta güçlük çektiğim bir huyu vardı. Geçmişini, anılarını anlatmaktan müthiş haz duyardı. Bunun için hiçbir fırsatı kaçırmaz; anlatacak bir ortam, hatta kendisini dinleyecek tek bir kişi bulsa başlardı anılarını anlatmaya... Hep aynı gençlik dönemini anlatırdı: Devrimcilik yıllarını, eylemlerini, hapislik günlerini... Söylediğine bakılırsa o kadar çok şey yaşamıştı ki anlatmakla bitmezdi. En çok da rakı masasına oturduğunda

hazİran 2012 | TaVIr | 11


11-14 genclik irmagi_sablon 6/5/12 3:03 PM Page 12

çözülürdü dili. Sanırdın ki sırf anlatmak için oturuyordu masaya. Mezesi anılarıydı. İlk dubleler atılırken sessiz olurdu genelde. Ya da hal hatır sorulur, havadan sudan konuşulurdu bu ilk safhalarda. İkinci dublelerden itibaren ise yavaş yavaş başını öne doğru çıkarır, bir başrol edasıyla sahneye ağırlığını koyardı. Masada kimlerin oturduğu, nasıl bir ortamda olduğu pek fark etmezdi; onda her ortama göre anlatılacak anı mevcuttu nasılsa. Dili kıvrak olduğundan usulünce konuya ortadan girer, bağlantıyı kurar ve anlatırdı uygun bir anısını. Eline aldığı sazı kolay kolay bırakmazdı da. “Biz gençliğimizi yaşayamadık ki” derdi sık sık; “Halk için, memleket için dedik, gecemizi gündüzümüze kattık. Ne sırtımız fiyakalı bir kıyafet gördü, ne boğazımızdan güzel yemekler geçti yıllar yılı. Bir gün yine hiç unutmam, okuldan çıktık...” Böyle uzar giderdi işte... Gündüzleri çay bahçesinde çıraklık yaptığım günlerde, ben onun anlattığı bu anıları hayranlıkla, ağzım açık dinlerdim. Daha çocuk sayılacak yaşlardaydım o zamanlar. Ne de olsa devrimden, mücadeleden, direnişten anlatıyordu ve ben bunlara fena halde ilgi duyuyordum. Salih Amca’yı, daha doğrusu Salih Amca’nın anlattığı gençliğini İbo abime benzetiyordum. Hayranlığımın asıl sebebi de buydu. Bunu çok sonraları anladım. Ben daha küçüklükten kafaya koymuştum zaten büyüyünce devrimci olmayı. Salih Amca da -özellikle kendisini dinleyecek birilerini bulamadığı zamanlarda- çocuk demez, beni karşısına alıp saatlerce anlatır da anlatırdı. Hele bir de çayını tazeleyip anlattığı konular üzerine merakla bir şeyler sorduğumda müthiş keyiflenirdi. Salih Amca kendisine “Gerilla Salih” derdi. Ona gençliğinde böyle derlermiş. Benim ilk başta jeton düşmese de, çok geçmeden benim de ona bu şekilde hi-

12 | TaVIr | hazİran 2012

tap etmemi beklediğini anladım ve bundan sonra ona Gerilla Salih demeye başladım. Bu onun koltuklarını iyice kabartmıştı. Aynı zamanda onu böyle önemseyen beni, biraz küçümseyip tepeden baktığını da ilk kez o zaman fark ettim. Yine de bunu pek yadırgamamıştım. Çünkü, ben daha çocuk sayılacak yaştaydım ve o ise bunca şey görmüş geçirmiş, işkence tezgahlarından geçmiş, hapis yatmış koskoca Gerilla Salih'ti! Olurdu o kadar... Gerilla Salih, anılarını anlatırken, en çok da aşklarını yaşayamamış olmaktan dert yanardı. Konu buraya geldiğinde -daha doğrusu konuyu sık sık döndürüp dolaştırıp buraya getiren de oydu- “Ah, biz aşkımızı yaşayamadık. Aşkı, sevgiyi yasak etmiştik kendimize. Biz halka, devrime sevdalanmıştık, başka aşk mı olurdu? Böyle düşünüyorduk o zamanlar. Ah eşek kafamız ah! Biz var ya biz, sevdiğimiz kıza bir kere seni seviyorum bile diyemedik. Bırak dudağından öpmeyi, elinden tutamadık el ele tutuşup kırlarda dolaşamadık biz. Neden peki, neden? Çünkü yasaktı. Kim yasaklamıştı? Böyle yasak olur muydu? Sorgulamadık bile. Koşulsuz boyun eğdik. İçimize attık sevdalarımızı...” derdi. Bu meseleyi, yani aşklarını yaşayamamış olmalarını o kadar çok vurgulardı ki, neredeyse her anısının arasına sıkıştırırdı. Zaten anıları arasında da bu türden buruk aşk öyküleri az değildi. “O zamanlar bir kız vardı biliyor musun. Esmer. Saçları böyle düz, upuzun. Gece gibi karanlık gözleri var. Bölge komitesinde birlikte çalışıyoruz. O da beni seviyor, biliyorum. Ama belli etmezdi. Yırtıcı bir kuş gibiydi. Bakışları sertti. Bazen göz göze geliyoruz. Acı ile buluşuyor gözlerimiz. ‘Olmaz Salih’ diyor sanki gözleri, ‘Olmaz, ne olur bakma öyle. Kendimizi, aşkı falan düşünemeyiz şimdi.‘ Neden sonra ayrılıyor gözlerimiz birbirinden. Ayıp ya sevmek, suç ya... Ah ulan ah, biz aşklarımızı yaşayamadık.” Onun bu acılı aşk hikayeleri ve yakınma-

larını da önceleri normal karşılıyordum ama bu kadar sık tekrarlanınca gına geldi haliyle. Beni ondan soğutan, o ilk zamanki hayranlığımın yavaş yavaş yok olmasına neden olan şeylerin başında da bu abuk subuk aşkını yaşayamama teraneleri geliyordu. Aynı olayları birçok defa anlatması ve her anlatımın bir öncekini tutmaması da iyice tadını kaçırdı. Tabii asıl olarak gitgide zaman geçiyor, ben büyüyor ve neyin ne olduğunu daha iyi anlıyordum. Anladıkça da “Salih amcaları” tanımaya, hem de düşünmeye, sorgulamaya başladım. İlk kez o zamanlar sordum işte; bir insanın neden sürekli geçmişini anlatıp durduğunu... Ona “Gerilla Salih” demeyi bırakmıştım artık. Yan yana olduğumuz zamanlarda yine yaşına hürmetten eskisi gibi “Salih Amca” diyordum, ya da daha çok doğrudan hitap etmeden konuşmaya çalışıyordum. Onun olmadığı zaman hakkında düşünürken ya da konuşurken ise sadece Salih diyordum. Hatta yerine göre Geveze Salih, Zırtapoz Salih, İhtiyar Salih falan da dediğim oluyordu. Bir zaman sonra da artık onu eskisi gibi dinlememeye, mümkün olduğunca kaçmaya başladım. Yine de ara sıra beni esir aldığı oluyordu. Ama ben artık onun “devrimcilik” anılarını ağzı açık dinleyen, hevesle sorular soran ve her anlattığı karşısında hayran kalan çocuk değildim. Büyümüş, büyümekle de kalmayıp küçüklüğümden beri hayallerini kurduğum kavganın kollarına bırakmıştım kendimi. Artık onun sözünü kesip kendi gerçekliğini yüzüne vuran sorular soruyor, çarpıklıklarını ortaya seriyor, tartışıyor ve kıyasıya eleştiriyordum. Ona devrimciliğin bir kuşaklar geçidi olmadığını; engebeli, dolambaçlı bir yol, bir yaşam biçimi olduğunu; düzenle devrim arasında bir ara yol olmadığını; tercihini düzenden yana yapanların devrimcilik adına ahkam kesmeye hakkının olmadığını; devrimci değerlerin, yaşanılanların rakı-şarap masaların-


11-14 genclik irmagi_sablon 6/5/12 3:03 PM Page 13

luklar ve acılar içinde geçen devrimcilik yıllarını” anlatması tam da bundandı. İşin doğrusu, hayatının başka bir dönemine ait anlatacak pek bir şey yoktu. Kendisini en fazla heyecanlandıran, hesapsız, çıkarsız yaşadığı her şey o geçmişte kalmıştı. Kimselere onu sevdiğini söyleyememişti; ama gerçekten sevdaların en güzellerine layık, sadece yüzü değil yüreği güzel, sert bakışlı, dik duruşlu, devrimci kızları sadece o zamanlarda tanımıştı. Bir daha hiç yaşayamayacaktı o güzellikleri. O tadı alamayacaktı hiçbir şeyden. O zamanlardaki heyecanı, hüznü, öfkeyi... Gülmeyi ağız dolusu... İçten içe farkındaydı bunun. Yaşayamazdı zaten; korkmuş, yılmış, tüketmişti kendini. Gel gör ki, kabul etmesi zordu. Ve diline vurmuştu. Böyle sürekli birilerine anlatarak, geçmişten dem vurarak bir nebze tatmin ediyordu kendini. Ve bir yandan da her gün kendinden daha da uzaklaşan gençliğini arayıp duruyordu çaresizce.

da meze yapılamayacağını; hiçbir şey yapmıyorsa geçmişe, bu uğurda yaşamını feda edenlere saygılı olup susmasını söylüyordum. Doğal olarak söylediklerim onun hiç mi hiç hoşuna gitmiyordu. Kaç kez sinirden kıpkırmızı kesildi karşımda. Fakat ne kadar çırpınsa da bana cevap veremiyor, kendini haklı çıkaramıyordu. Bu durum, hele de başkalarının yanında rezil olmak, keyfini fena halde kaçırmıştı. Bir süre sonra benimle selamı sabahı kesti. Gördüğü yerde yüzü asılıyor, hemen başını başka tarafa çeviriyordu. Bu durum da bana onu uzaktan gözlemleme fırsatı verdi. Ki, aynı soruyu hala sorup duruyordum: Bir insan neden hep geçmişini anlatıp durur? Tamam arada yeri gelir, aklına düşer, hü-

zün çöker yahut keyiflenir anlatır, ama bu öyle değil ki... Sorumun cevabını, ya da en yakın cevabı onu böyle uzaktan seyrederken buldum sanırım. Daha bir dışarıdan biri gözüyle bakınca onda ilk dikkatimi çeken hal ve davranışlarının, giyim kuşamının yaşıyla uyumsuzluğu olmuştu. Salih amca nereden baksan altmış yaşına dayanmıştı ama o hep ahkam kesen, büyüklük taslayan adam bir yandan da yirmi yaşındaki çocuklara özeniyor, onlar gibi hareketler yapıyor, “genç işi” elbiseler giyiyordu. Yani genç olmaya öykünüyordu. Ve hep bir burukluk vardı üzerinde. Bir şeyleri yaşayamamış olmanın, eksik yaşamış olmanın burukluğu. Kendisinin iyi bir işi vardı. Lüks bir evi, son model arabası vardı. Her istediğini de alabilirdi. Ama tüm bunlar tatmin etmiyordu onu. Tat alamıyordu. Ve işte sürekli “zor-

Onu daha iyi tanıdığım, çözdüğüm bugünlerde, ona bir de yeni isim bulmuştum: “Ponce de Leon Salih.” Birdenbire gelivermişti aklıma ve kurmuş olduğum bu benzerlik müthiş keyiflendirmişti beni. “Cuk” diye oturmuştu sanki bu ad ona. Ponce de Leon'un hikayesi çok eskiden, çocukluk zamanından kalmıştı aklımda. İbo abim anlatmıştı ve hiç unutmadım. Yalnız şimdi Ponce de Leon'a geçmeden önce İbo abimden bahsetmem gerekir. Ki, o benim çocukluğumun biricik kahramanıydı. Devrimciliği ondan duydum, gördüm, tanıdım ve sevdim. Ve ben onun sayesinde daha küçük bir çocukken karar verdim büyüyünce devrimci olmaya. İbo abim nereden, nasıl çıkmıştı, hiç anlamamıştım bile. Ansızın belirivermişti evimizde. Genelde akşamları geliyor ve bizde kalıyordu. Önceleri kim olduğunu, neden bizim evimizde uyuduğunu anlamamıştım. Bir gün anneme sordum. O da sadece “misafir” dedi. Bu cevap beni tatmin etmiş olacak ki, bir daha

hazİran 2012 | TaVIr | 13


11-14 genclik irmagi_sablon 6/5/12 3:03 PM Page 14

da kurcalamadım arkasını. Zaten bu arada onun evimizdeki varlığına iyice alışmış ve ona ısınmıştım. Akşamları eve gelirken bana hep çikolata, meyve suyu gibi bir şeyler getirirdi. Sadece bu da değil; beni seviyor, benimle oyunlar oynuyor ve derslerime yardım ediyordu. Kısa sürede içten bir sevgiyle bağlanmıştım ona. Gerçek abim olmuştu. Akşamları onu bekliyor, o gelmeden yatmak istemiyordum. Bazı akşamlarda beni yanında yatırıyor ve o zaman ona sarılarak uyumak beni çok mutlu ediyordu. Böyle akşamlarda uyumadan önce bana “gerçek masallar” da anlatırdı. Bunlar masal gibiydi, İbo abim de masal gibi anlatırdı; ama aslında hepsinin gerçek olduğunu da söylüyordu. İshak Baba'yı, Komutan Sibel'i, Sakallılar'ı anlatmıştı bana. Nefesimi tutarak dinlemiştim hepsini de. Bir gün de Ponce de Leon diye birinin masalını anlattı.

gisini çekmemiş. Irmağın adı Gençlik Irmağı'ymış. Kızılderililer bu ırmağa girenin gençleştiğini, gençlik yıllarındaki gibi dinç ve sağlam olduğunu söylüyormuş. İşte bunu duyan Ponce de Leon, altınları falan boşverip Gençlik Irmağı'nı aramaya koyulmuş. Hem de divaneler gibi, dur durak bilmeden, oradan oraya giderek ırmağı arıyormuş. Gördüğü her ırmağa girmiş, yıkanmış, her su sızıntısının izini sürmüş. Onunla gelen başkaları savaşlara girer, altın biriktirir, yerlileri köleleştirir, zenginleşirken o bütün ömrünü Gençlik Irmağı'nın izini sürerek tüketmiş...

Bu Ponce de Leon çok eski zamanlarda, 1500’lü yıllarda yaşamış bir İspanyol gezginiymiş. O zamanlar Avrupalılar Amerika kıtasını yeni bulmuş ve oranın altınlarını, zenginliklerini yağmalamak için gemilere doluşup akın akın “Yeni Dünya” dedikleri bu kıtaya gidiyorlarmış. Ponce de Leon da onların içindeymiş. Oraya varınca herkes dört bir yana yayılmış ve altın aramaya koyulmuş. Yerlileri öldürmüş, buldukları her şeyi yağmalamışlar. Bir defasında daha fazla altını nerede bulabileceklerini Kızılderililer'e sormuşlar. Kızılderililer de onlara önderi güneş gibi parlayan bir ülke olduğunu, her sabah hükümdarının üstüne tepeden tırnağa altın tozu serpildiğini, bundan başka da dört bir yanının altından olduğunu söylemiş. Bu ülkenin adı Eldorado'ymuş. Bunu duyan yağmacılar altınların hayaliyle Eldorado'yu bulmak için Amerika'nın bütün dağlarını, ormanlarını dolaşmaya başlamışlar.

“Ponce de Leon, yeniden genç olmayı çok istiyormuş; çünkü gençlik gibisi yoktur. İnsan bütün duyguların en güzelini gençliğinde yaşar. Gençliğinde kabına sığamaz bir türlü. Dolu dizgin yaşar. Ve hep bir şeyleri eksik bırakır. Yıllar geçtikçe de yapmadıkları, yapamadıkları için pişmanlık duyar. Onun için dönüp yeniden yaşamak ister. Oysa gençlik bir kez elden gitti mi, bir daha geri gelmez. Ve ondan sonra insan gençliğine öykünür durur.”

Kızılderililer o zaman onlara bir de ırmaktan bahsetmiş. Fakat bu ırmak Ponce de Leon'dan başka kimsenin pek il-

14 | TaVIr | hazİran 2012

İbo abi anlatırken burada sözünü kesip araya girmiş ve “Genç olmayı neden bu kadar çok istiyormuş ki?” diye sormuştum o zamanki çocuk aklımla. Bu soru İbo abimi hem şaşırtmış, hem de hoşuna gitmişti. Saçımı okşayıp anlatmaya devam etmişti:

O çocuk halimle İbo abimin bu söylediklerinin anlamını o zaman nasıl idrak edebilmiş olduğumu bugün bile aklım almıyor. Ama belki de tamamen sezgisel olarak İbo abimin anlattığı bu masalı su gibi içmiştim. Ve en sonunda sormuştum: “Peki ne olmuş; Ponce de Leon bulabilmiş mi Gençlik Irmağı’nı?” “Hayır” demişti İbrahim abi, “bulamamış; zaten öyle bir ırmak da yokmuş. Kızılderililer maddi zenginliklere hiç değer vermeyen, insanın manevi zenginliğini, iç huzurunu, mutluluğunu ve tabiatı her şeyin üstünde tutan bir halktır. Herhalde o zaman da çılgın gibi altın arayan bu ya-

bancılara ırmakların, tabiatın bütün o altınlardan daha değerli olduğunu; çünkü insanın ruhunu bunların genç tutacağını anlatmaya çalışmışlardır. Ponce de Leon ise onları yanlış anlamış, içine girilen bir ırmaktan bahsedildiğini sanmıştı. Kimbilir, belki de buna inanmak istedi. Gel gör ki, en sonunda, artık iyice ihtiyarlayıp ömrünün son demlerine geldiğinde gerçeği acı içinde kabullendi Ponce de Leon da. Ve bir kez daha anımsayıp yandı gençliğine... İşte böyle...” diye bağlamıştı sözünü İbo abi... “Gençliği insanın en büyük hazinesidir. Onun değerini bilmeli ve ne koşulda olursa olsun hakkını vererek doyasıya yaşamalı. Haksızlıklar karşısında boyun eğmeden ve dövüşerek. Hiçbir şeyi yarıda bırakmadan, sonuna kadar gitmeli. İşte o zaman kaç yıl geçerse geçsin, yaşının kaç olduğu fark etmez; hiç tükenmez gençliğin. Kızılderililer’in dediği Gençlik Irmağı o zaman hakikat olur işte, ruh hep genç kalır. Yüz yaşına gelsen bile aynı coşkuyu, heyecanı duymaya devam edersin... Çünkü, dövüşenler genç kalır...” diye de eklemişti. O vakitler henüz genç olmadığından olsa gerek, bu son söylediklerinden pek bir şey anlamamıştım. Ama şimdi çok iyi anlıyorum ne demek istediğini... İbo abim birkaç ay sonra, yine gelişi gibi ansızın çıkıp gitmişti hayatımızdan. Vedalaştığımızı fark etmedim bile. Sonra bir daha da hiç görmedim onu. O zamanlar “dağa gittiğini” söylemişlerdi. Daha sonra başka şeyler de duydum, hepsi de kavgaya dairdi. Şimdi nerelerde olduğunu bilmiyorum. Ama dövüştüğüne ve yine onu son gördüğüm günkü gibi genç olduğuna eminim. Ben de onun gibi olacağım. Bir gün bir yerlerde, en genç halimizle yolumuz kesişir nasılsa..o


15-17 sadakat_sablon 6/5/12 3:07 PM Page 15

güncel

güncel

sadakat ümit ilter

“türkü silah olmalı ağzında silah olmalı elinde bilgi yüreğinde inanç silah olmalı...” (Kemal Özer)

Korkuları bundandır. Silah olduğundandır türkünün ağzında. Değilse, boğmaya çalışmazlardı ON’ların Türküsü’nün sokaklara yayılan yankısını. Herkes türkü söyler ama sen, yalnızca sen söyleyebilirsin ON’ların Türküsü’nü. Böyle çoğul hem de. Ki yükselip yayılan ON’ların sesidir. Duyulan, Mahir’den Dayı’ya bu toprağın başeğmezlik ezgisidir. Kim boğabilir senin Cevahir yadigarı gür sesini. Kelepçenin, zincirin, kör pencerenin ve dahi ölümün gücü yetmez Adalılar’ın türküsünü yok etmeye. ON’ların Türküsü silahındır senin. Ve silahı elinden, dilinden ve yüreğinden düşürmemenin büyük suçunu işledin sen...

hazİran 2012 | TaVIr | 15


15-17 sadakat_sablon 6/5/12 3:07 PM Page 16

de sınıfta kalmaktır. İşte bu cehaleti ve ihaneti kendine yakıştırmadın sen asla. Ve kendin olarak kalmayı başardın daima. “Kara kafalı bir barbar” diyorlar sana... “Maceracı” diyorlar hala... Ve hatta, “Taş Devri”nde kaldığını söyleyenler de var. Desinler. Demek ki doğru yoldasın ve elinden düşürmemişsin kurtuluşun bilgisini... İDEOLOJİK SAĞLAMLIK... Korkuları bundandır. İnancının yüreğinde silah olmasındandır. Ki yüreği patlamaya hazır bir mavzere, pimi çekilmiş bombaya çevirmeyen bir inanç neye yarar? İnancı küllenmiş yürekler, silah bırakmış ordulara benzerler. Yüreksizliğin teslim bayrağı olur o zaman, hayatın burçlarında dalgalanan.

BİLGİ SADAKAT GEREKTİRİR Korkuları bundandır. Silah oluşundandır elinde bilginin. Ki ancak senin elinde güce dönüşür, zulüm ve sömürüye karşı çekilmiş Manifesto’nun bilgisi. Kuru, kitabi ve soyut bilgilerin ahkam kesmek dışında bir işe yaramadığını öğreneli çok oldu. Sen bunu öğrendiğinde Mahir olmuştun zaten. Ve demiştin ki: “... biz Marksizmi entelektüel gevezelik yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için dünyanın Türkiyesi’nde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz.” Çünkü, Marks’ın on birinci tezini hayat pratiği yapmıştın kendine: “Dünyayı yorumlamak yetmez, aslolan onu değiştirmektir” Bilgi ile pratiği birbirine hasret bırakmadın asla sen. Ve o büyük sevdanın mukaddes kavgasında elinde silah oldu daima bilgi. Ki en müthiş silah, bilgidir bu macerada. Kuşandın mı, yenilmez ve yıkılmaz olursun. İşte bu yüzden bir “Yü16 | TaVIr | hazİran 2012

rüyüş” eylemeni istemezler. Çünkü senin “Yürüyüş”ün aydınlatır halkı. Bilgi, gerçeğin sendeki halidir. Tarihsel ellerinin eylemiyle hayatı yarına taşımanın yegane enerji kaynağıdır. Tükendiğinde yolda bırakır. Sen hiç yolda kalmadın. Çünkü halktan öğrenmesini bildin. Hayat denilen şu keşmekeşin içinde sade düşünmeyi de terk etmedin. Diyorlar ya hani, “Bir siz değişmediniz” diye, doğrudur. Çünkü sen bilgine ihanet etmedin. Bildiğini bilmezden gelmedin. En kötüsü budur, bildiğine ihanet etmektir. Sevgi gibi, bilgi de sadakat gerektirir. Bilgiye ihanet etmek, haysiyete hain olmak demektir. Ki yüz yıllık emperyalizmin kanlı ellerinden özgürlük bekleyebilmek, halkların tarihsel bilgisine ihanet değilse, nedir? Çürümüş burjuvazinin köhne parlamentosunda sergilenen demokrasicilik oyununda rol almak, hayat bilgisi dersin-

Senin elinden hiç düşmedi ihtilalin soylu sancağı. Çünkü, hiçbir yere değil, önce kendi yüreğine diktin. Ve böyle taşıdın dört bir yana, yürekle ve yürekten. Sabo’nun dediği gibi... Silahsız kaldığın da oldu ama yüreksiz kalmadın asla. İşte bu yüzden, yüreğindeki inancın silah oldu daima sana. Ve kendi pratiğinin içinde öle kala anladın ki, inançtan daha ateşli bir silah yokmuş bu kavgada. İşte senin en kutsal suçun da bu: İnancını silah eylemek... Buna “ideolojik sağlamlık” denildiği de malum. Ve sen, tarihin sağlam delikanlısı olduğun için saldırı altındasın. Diz çöktürmek istiyorlar sana, o yüzden vuruyorlar her yandan. Saldırılarının beyhudeliğini, ideolojik sağlamlığın bizim dilimizdeki ifadesiyle haykırıyorsun yüzlerine: “Biz bir harmandalında, bir de dost sofrasında diz kırarız.” İşte o kadar... DİRENİŞİN ESTETİĞİ Korkuları bundandır. Güzelsin çünkü. Senin güzelliğinden korkuyorlar. Sen, ta-


15-17 sadakat_sablon 6/5/12 3:07 PM Page 17

kusunun üzerine yapıştırdığı yara bandıdır sadece. İş görmez, iyi etmez. Halk konuşacağı ağzı bulunca, onu kimse susturamaz. Ve tarih tanıktır ki, halk bir meydanlara bir de dağlara çıkınca umutlu konuşur ancak. Korkuları bundandır. Halkın konuşmasındandır. Anadolu’nun her yanında Mahir, Hüseyin, Ulaş’ların çoğalmasındandır. Yalvarmıyorsa halk, “hazırol”a geçmiyorsa, merhamet dilenmiyorsa ve takla atmıyorsa karşılarında, korkarlar halktan.

rihe, Dayı tarafından resmedilmiş bir güzelliksin. Bu güzelliğin önce tek tek insanları ve giderek hayatı güzelleştirmesinden korkuyorlar. İşte bu korkuyla tir tir titreyerek saldırıyorlar sana. Ve fakat, sen saldırı altında daha bir güzel oluyorsun. Kızıldere kokuyorsun. Direniyorsun çünkü. Direnişin estetiğini kuşanıyorsun ve tarihsel güzelliğinle, çirkinliği ezip geçiyorsun. Seni çirkinleştirmek için çirkef düzenlerine çekmek isteyenler işte yine başaramadılar. Güzelliğini savunarak, kızıl bir bayrağın dalgalanışı gibi daha bir güzelleştin çünkü. Bedel böyle ödenir bizde, güzellik budur. Kanın tuzlu tadı ve akışının çirkinliğe rest çekişidir. Ne güzeldi, ON’ların Türküsü’nü 350 bin ağızdan söyleyenler. Halkın en güzel hallerinden biridir o tablo. Ki bağımsızlık isteyen bir halk, vatan dediğimiz her şeyin dile gelmiş halidir. Vatan ve halk, aynı güzelliğin iki halidir bu kavgada. Ne güzeldi, 1 Mayıs’ta umut ve coşkuyla konuşması halkın. Ki 1 Mayıs, halk denilen yanardağın hayata açılan ağzı, geleceğe uzanan elidir. Kızıldır, çoğuldur ve güzeldir. Ve senin ödediğin bedeldir,

halkın güzelliği. Ve seni güzelleştiren de ödediğin bedeldir. Ki sosyalizm uğruna ödenen bedellerdir, kapitalizmin kirini zamanın ruhundan temizleyen. Ne yaptığın kadar nasıl yaptığın da önemlidir bu kavgada. İşte öyle! Ve halkın en güzel tablosunu çizerken tarihe, ödenecek bedele bin kere “hoş gelir safa gelir” diyebilmek saadetidir güzellik. ON’ların Türküsü’nü hayatın içine taşımanın ve halkı meydana çıkartmanın bir bedeli vardır. Meydana çıkan umuttur ve bedeli, öderken güzelleştiren onurumuzdur... TİTRE OLİGARŞİ... Korkuları azdı. Nedensiz değil. Tarihsel korkularının içinde yükselen seslerin meydanlarda, kabuslarındaki halden daha şiddetli yükseldiğini fark etmek, azdırdı korkularını. “Gecekondulardan gelip gırtlağımızı kesecekler” dedikleri halkın, meydanlara çıkmasından ürküyorlar. Çünkü meydana çıkan halk, meydana çıkartır adaletini. Korku budur. Haramilerin korkularının hem ilacı hem de ecellerine faydası yoktur. Geçmez ve geçmiyor işte. Ölüm ve zindan da kar etmez. Her ikisi de, burjuvazinin tarihsel kor-

Korkarlar umutlu şarkılar söyleyen halktan. Ve halkın umutlu dervişlerinden, bilhassa pek çok korkarlar. Hele ki yayılıyorlarsa dalga dalga, yayılıyorlarsa Anadolu’ya ON’ların ezgisi. Çok korkarlar. Korksunlar! Emperyalizm ve oligarşinin korkusu olmak, bizim onurumuzdur. Ve onur, bizde yakışıklı duran tarihsel, hayati ve olmazsa olmaz bir güzelliktir. Korksunlar! Bu toprağın umutlu ve kara kafalı ve Kürecik’teki Amerikan üssünün kapısına dayanacak kadar barbar çocuklarından. Korksunlar, bu toprağın bulgur bulgur bereket, burcu burcu haysiyet ve buram buram umut kokan delikanlılarından. Mahirler’inden, Sabolar’ından... Korksunlar! Ve daha çok korkacaklar. Büyütüyoruz çünkü umudu, onuru güzel savunuyoruz ve ON’ların Türküsü’nü zafer marşına çevireceğimiz günler de gelecek elbette. And olsun, şart olsun, namus olsun, söz olsun!...o

hazİran 2012 | TaVIr | 17


şiir şiir

“on’ların türküsü”nü söyleyen on’lara... ümit ilter

1… ON’ların Türküsü’nü söyleyen On Dev-Genç’li Zulmün zifiri anında Sam Amca’nın itleri tarafından Kuşatıldılar Okmeydanı’nda…

3… Kaldır yumruğunu Acının ve hıncın Ah ile bileylenen bıçağın Gökyüzünde Pervasız, güzel ve kızıl

Halkın delikanlı çocukları ile Sam Amca’nın maşaları Karşı karşıya geldiler bir kez daha…

Bayrak olsun Kaldır yumruğunu Umudun şerefine Dalgalansın amansız fırtınada Ve haykır, o ölümsüz dizeyi: “Uzak diye bir yer yok Paylaştığımız gökyüzü Birleştiriyor bizi…” (*)

ON’ların Türküsü’nü O pencereden söyledi bizim çocuklar Penceredeki edaları Sabo’dan yadigardı Ve kaldırdılar yumruklarını Yumruklarının üstünde Kızıldere vardı Ve bizim çocukların her birisi Mahir, Hüseyin, Ulaş’tı… 2… Kaldırdın ya yumruğunu Meydanında kavganın Parladı halkın bahtında Umudun yıldızı Sen kaldır yumruğunu Yazgın bu Ki başkaldıran halkın Tarihsel kaldıracıdır senin yumruğun… 18 | TAVIR | hAzİRAn 2012

4… Gelecek Sadece zaman değil Mekan değil fakat Yaşanmaya değer hayattır Ve şimdilik Ve sadece Ve ancak Yumruğun kadar yer tutar Zamanın ve mekanın içinde Gelecek Yumruğunun içindedir çünkü Sağlam tut

Ve dalgalandır İşte ancak o vakit Geleceğin gelmekte oluşunu Görür dost düşman herkes Dostlar sevinir Düşman korkar Korkuları zulüm olur, büyür Fakat faydası yoktur Gelecek, çıkıp gelir kondulardan Senin yumruğunun içinde Çalar kapısını bugünün Ve zamana ateş düşer… 5… İndirme sakın Namlunun ucunda dursan da İndirme yumruğunu Çökmesin diye yarının temeli… İnerse yumruklar Avuçlar zalime açılırlar Ve çöker üstüne hayatın Eğik boyunların kahroluşu Çözülmüş yumruğun kendini bilmezliği Ve savruluşun sarhoşluğu Çöker üstüne halkın Kaldıramadığı başının sızısı… İndirme sakın


İndirme yumruğunu Ki yumruğunun alnından Öpecektir ancak o vakit Ödenmiş bedelin bahtiyarlığı… 6… Umut kokuyor senin yumruğun Ve barut Ve kan Esansıdır kavganın İyi çek içine Kanın tuzlu tadını Ve çatal yürek oluşunun barutunu Ve diri diri yakılanların külünü Doldur ruhunun her zerresine İşte ancak o vakit İner düşmanın üstüne Senin mukaddes yumruğun İnecektir Hem de olanca şiddetiyle… 7… Yumruğuna kurban olduğum Güzeldir yumruğun Yüreğinin aynasıdır, belli Onurundan Ve gözünün kara Sevdasının büyük oluşundan Belli Ki O büyük sevda

Sevdamız Yumruk yumruğa savunuldukça Yaşanır Paylaşılır zorbanın karşısında Ve uğruna Kurtuluşa Kadar Savaş’ılır… 8… Yumruğunun içinde Tohumu var adaletin Sen vurdukça vatan satanlara Ekilir hayat denilen bu tarlaya Ve boy atar Yer altında biriken avazlarda… Kaldır yumruğunu Ve kopsun kıyamet İşte ancak o vakit Bulur yerini adalet Halkın adaletidir bu Ve tek bir yasası vardır: Sorulur zalimden hesap… 9… Kaldırılmış yumruğusun halkın Ödenmiş bedelsin Mahir’den bu yana Umudun bundan Kaldırılmış yumruğusun halkın Ödediğin bedelsin yarının hakkına Onurun bundan Ve sadece senin yumruğun Bu kadar içten

Yürekten Ve tarihin diliyle söyleyebilir ON’ların Türküsü’nü Ve sadece senin yumruğun Dostuna hesapsız açar içini Ve sadece senin yumruğunun içi Toplar özüne yüz binleri Ve sadece senin yumruğunun içindedir Halkın ölümsüz cevahiri… 10… Avuçlarının içinde yazılıdır Senin kim olduğun Ve o yazı Ancak ödenen bedelin şavkında okunur Oku Gözünden yaş değil kan sızarken Okuduğun Hayatın alınyazısıdır Oku Yarının o müthiş sırrını Okuduğun Avuçlarına yazılmış kavganın kitabıdır Ki açılmayan çelik kapılar değil Senin sıkılı yumruğundur Mahir’den Dayı’ya bizim maceramızda…

(*) Osman Osmanağaoğlu

hAzİRAn 2012 | TAVIR | 19


öykü öykü

çocuk tarlası temel gönül

Maden'in dar, kayalıklı yollarından ağır ağır ilerlemekteydi minibüs. Yol aldıkça, toprak yoldan kalkan tüm tozlar, minibüsün kırık camından içeri dolmaktaydı. Küçük Halil, dönüp dönüp arkaya, geride kalan toz bulutuna, toz bulutunun içinde köylerine, toprak damlarına, ahmın (tezek) yığınlarına bakmaktaydı. Esasında arkada sapsarı bir toz bulutundan başka bir şey görünmemekteydi fakat Halil'in dili tutuk olduğundan mı nedir, hayalleri iyi işlemekteydi. Tüm bu hayallerin içinde, anasıyla babasının işçilik yapacağı Adana'ya doğru akıp giden yol boyu Halil, içinde bir şeylerin kırıldığını duyarak, ezim ezim ezilmişti. Adana'nın gürültülü otobüs istasyonuna vardıklarında gün tepeye yükselmekteydi. Bıyıkları ağzının iki yanından sarkan, kara şalvarı arkası sıra iki yana sallanan bir adam karşılamıştı onları. Halil, adamın yüzüne uzun uzun baktı. Adam ona, emmisinin kendisine anlattığı hikayedeki hüdhüd kuşunu hatırlatmaktaydı. Hüdhüd kuşu, zalim “filler sultanı”nın en rezil uşağıydı. “Filler sultanı”nın karıncaların emeğini sömürmek için düşündüğü her şeyi haya20 | TAVIR | hAzİRAn 2012

ta geçiren, bunun için bütün hüdhüd kuşlarını seferber edendi Hüdhüd. “Filler sultanı”ndan sonra en çok ondan nefret etmişti Halil. Bir sargı döşek, bir de giysilerini sardıkları bohçaları alıp Hüdhüd'ün ardına düştüler. Bağırtı, çağırtı, sıcak ve mis gibi serin bir koku eşlik ediyordu yürüyüşlerine. Her dükkanın önünde portakallar, turunçlar, limonlar yığılı durmaktaydı. Köyde birisi hasta olunca geçmiş olsuna bir tek portakalla gidilirdi. Öyle değerliydi portakallar. Burada onca gürültünün ortasında yanından gelinip geçilmekte ve yüzlerine bakılmamaktaydı portakalların. Ağzı sulandı Halil'in. Kemerli bir kapıdan geçip yolun öte yanında duran kırmızı kamyonete bindiler. Yol uzun değildi, kamyonet gitti, beyaz beton bir villanın önünde durdu. Hüdhüd indi, villaya girdi. Uzakta süte benziyordu deniz, güneş maviyi emip yok etmişti. Asfalt yoldan plaja gidiyorlardı. Sarı hasır şapkalar akıp gidiyordu. Beyaz beton, iki katlı yapılar... yol boyu. Kadınlar yarı çıplak, bikinilerin üstüne giydikleri uzun renkli tüller

göstermekteydi içini ve uçuşmaktaydı rüzgarla. Beyaz, beton, iki katlı yapılar... yol boyu. Kamyonetin kasasında döşeğe dayamıştı başını Galip, izlemekteydi kendine yabancı ve korkunç yeni fotoğrafı. Karısı Kerime'nin yüzüne bakmasını denetlemekteydi bir yanı, şaşkın ve dikkatli; ama en çok korkarak bakmaktaydı kadınlara öbür yanı. Alnını kırıştırmıştı, kapkara deri kaşlarının üzerinde, denize paralel uzanan dağlar gibiydi, kıvrım kıvrım. Beyaz, beton, iki katlı yapılar, yol boyu... Büyük, renkli hasır çantalar, ağır ağır, acelesiz ve yaylanarak yürümekteydi asfalt yolda. Çıplaktı kadınlar ve içinde çantaların ne olabileceğini düşünmekteydi Kerime. Renk renk, tabansız terlikler akıyordu asfalt yolda. Asfaltın sıcağında yere yapışıp kalkıyor, şip şip ses çıkarıyordu. Kibar, nasırsız, çatlaksız, pembemsi ayaklar, çamur görmemiş, yorgunluk, taş görmemiş ayaklar sürüklüyordu renkli terlikleri asfalt yolda. Kerime ayağındaki naylon ayakkabıya baktı, ayağındaki yarıkları düşünmekteydi şimdi. Kadınlara bakmaktaydı hevesle, korkarak; ama nefretle en çok. Elekçi Elif'ten aldığı, naylon karışımı güneşle yalp yalp


ederken her halinden belli, mavi güllü kara şalvarını bir avcunun içinde yoğurarak... Bir avcu ağzını toplayıp tutmuş, sıkı sıkı, sanki ağzından kaçacak gibi çığlıkları, korkusu, telaşı... Sıkışmıştı yorgan sargısının ardına Halil ve oturmaktaydı giyitlerini koyduğu bohçanın üstünde. Bakmaktaydı beyaz, beton yapının bahçesindeki el arabasını andırır aletin tükürüp attığı çimlerin yığıntısına. Bakmakta ve düşünmekteydi, bunu bizim oğlak yer m'ola diye. Yeşilin ezik, koyu rengi ve suyu çıkmış görüntüsüne baktıkça susamakta ve kurumuş dudaklarını yalamaktaydı. Bahçenin kenarında duran, neredeyse Halil'i alacak büyüklükte, kırmızı, plastik kamyona dikti gözlerini. İçine ne doldururdu toprağı, sonra götürüp yığardı da, oğlağına dam bile yapardı. Yorganı var gücüyle iteleyip anasının kucağına attı kendini. Anasına gösterdi kamyonu. Kerime baktı, kendi de heveslendi, “çok para kazanalım da, söz alayım sana onun aynını” dedi. Halil'in 5 yaşındaki kara gözleri ışıl ışıl ışıldamaktaydı. Hüdhüd geldi, atladı kamyonete. Kamyonet sallana sallana, uzun, upuzun meyve ağaçlarının olduğu bahçelere vardı. Bahçenin girişinde, beyaz brandadan kocaman çadırlar... Ben diyeyim 50, sen de 100 kişi alır, direk direk. Kerime aldı bohçasını, atladı yere, Halil'i koltuk altlarından tutup indirdi. Ter, sıcak, ayak kokusu, sıcak, sidik, sıcak... Çadırdan içeri girdiler. Babası dışarıda Hüdhüd'le konuşmaktaydı, yarın sabah erkenden işbaşı yapacaklardı. Sabahın köründe Halil, anasının dürtüklemesini gözlerini kaşıyarak ama açmayarak karşılarken, çadırın içi hızlı hızlı devinmekteydi. Halil gözlerini aralayıp baktı çadırın içine. Beyaz, beton yapılar geldi gözünün önüne, çim tüküren el arabasından nefret etmekteydi şimdi. Ama kırmızı kocaman kamyon, balkımaktaydı hayalinde, Hüdhüd'ün sesini

duymaktaydı. “Daha 5 yaşında, çalışacak güçte deel, ayağıza dolanır, bahçaya sokmak yook. Olsa 8, olsa 9, kova tutar, efendime söyleem, dallara uzanır, efendime söyleem, işe yarar. Çadırda desen durmaz, efendime söyleem, burda kimseler durup bekleyemez onları. Zati efendime söyleem, gaçtı gayboldu kaç sübyan, çadırda da bırakaman.” Ürperdi Halil, korku dalgaları gelip geçti yüzünden. Kerime, Halil'e dikili gözlerini başka yana çekemiyordu. Ne yapacaktı ya kuzusunu, nereye, kime emanet edecekti? Çadırdaki kadınlardan biri yanaştı Kerime'ye. “Bahçanın orta yerine torpağa gömersin yarı belineçe. Durur akşamaça. Başına iş açamaaz, bir yere gaçamaaz. Herkez beyle ediy anam bakma eyle baa.” dedi. Kerime, kadının yüzüne bakmaktaydı dehşetle. İçinde kaynayıp duran analığını dizginleyerek, tuttu Halil'in minicik elini, yürüdü kadının ardı sıra. Vardıkları yerde, gerçekten de onlarca çocuk gömülüydü yarı beline kadar, bakınmaktaydılar etraflarına. Gömülüydü çocuklar, havuç gibi, turp gibi, soğan, patates gibi. Bahçenin yüzünde onlarca çocuk ekiliydi. Çadırların olduğu yerin uzağında, bahçenin orta yerinde bir açıklıktı çocuk tarlası. Çalışılan yerin uzağındaydı, anaların babaların oyalanmasını engellemek için. Havuç gibi... Turp gibi... Anaları akşam olanda toplardı çocuklarını toprağın yüzünden, yarı baygın. Başına gün geçip bayılanlar, hastalananlar... el mahkum. Halil korku dolu gözlerle bakmaktaydı toprağa ekili çocuklara ve alt dudağı büzülmekteydi yavaştan. Kerime yere oturmuş, toprağı kulaçlaya kulaçlaya kucağına yığmaktaydı. Kerime tuttu Halil'i, yüzüne hiç bakmadan indirdi kuyuya. Halil'in dili tutuktu ya, gözleri çağlayıp akmaktaydı şimdi; korku, dehşet, çocukluk fışkırmaktaydı kara gözlerinden. Terk edilmişlik sarmıştı içini, yüreği pıt pıt...

Kerime, Halil'in gözlerinde birer resim gibi beliren tüm duyguların ezikliğinde ve isyanında, boğazına gelip düğümlenen ağlayışını bastırmaktaydı. “Koyun gözlüüm, dilsiziim, üzme beni e mi. Burada toprağın içinde beklersen, sana o kırmızı kamyonu alırım” dedi. Halil'in gözünden süzülen damlaların içinde kocaman kırmızı kamyon vardı şimdi. Toprağı hızlı hızlı Halil'in yarı beline kadar yığdı Kerime. Hızlıca kalktı. Arkaya dönüp baksa bas bas bağırırdı, oturur ağlardı. Ağzını dolu dolu yapar da tükürürdü şunca herifin, çıplak kadınların, beton yapıların yüzüne. Halil'in gözleri anasına dikiliydi. Kızdı, küstü, ama en çok acıdı anasına. İleride Hüdhüd, elleri önünde kavuşuk durmaktaydı heybetli, gri şalvarlı birinin önünde. Gri şalvarlı adam, koca kulakları, upuzun boyu olan biriydi. Bir ileri, iki geri, gidip geliyor, dönüp dönüp ağzına geleni ver ediyordu Hüdhüd'e. “İşte” dedi Halil, “filler sultanı” bu olmalıydı. Emin oldu emmisinin anlattığı öykünün içine düştüğüne. Beter korkuyordu, biri aşağıdan ayacıklarını çekecek diye. Topraktan aşağıda, topraktan yukarıdadır; gelecekti topal karınca, Halil'i kurtaracaktı. Yüreği serinler gibi oldu Halil'in. Bahçe göz almaz büyüklükteydi. Aradan bakınca sıra sıra portakal ağaçları taa uzakta birleşmekteydi. Kırmızı kamyonu yanında olsaydı ah, atladı mıydı üstüne, varırdı anasının yanına. Portakal çiçeği kokusu, mandalina kokusu, tüüm tüüm yayılmaktaydı her yana. Ferahlık mı verdiği, ağırlık mı verdiği belli olmamaktaydı. Rüzgar estikçe yüzünü yalamaktaydı Halil'in. Ferahlık mı verdiği, ağırlık mı verdiği belli olmamaktaydı onun da. Ayacıkları serindi, dizleri ılıcak, beli sıcak. Çıkmak istedi, ellerini yumuşacık toprağa dayayıp itekledi kendini,nafile. Kafasını kaldırıp baktı güneşe, ağır ağır yükselmekteydi güneş ve yakmaktaydı şimdiden. hAzİRAn 2012 | TAVIR | 21


rindeki kırmızılıkları patlatıyordu. Patlayan her kırmızılığın içinden su akmakta, içinden küçük sarıca böcükler çıkmaktaydı. İşte dedi Halil, sarıca hainler. Sivrisineklerin yavru ektiği tarlalar gibiydi çocukların kolları. Kendi kollarına baktı, kollarında kırmızılık yoktu. Ama ısınan toprağın üzerinden sarı karıncalar gelmekte, kemirmekteydi Halil'i. Bir yanı sarıcalara karşı nöbette beklemekteydi, bir yanı ayacıklarındaydı. Korkuyu çıkarıp atamıyordu yüreğinden. Korku içinde büyüdükçe dikti gözlerini portakal çiçeklerine. Aklına kırmızı kamyonu getirdi, avundu. Topal karıncayı düşündü en çok. “Buralardadır, topraktan aşağıda, topraktan yukarıdadır. Gelecektir topal karınca ve bizi kurtaracaktır.” Sanki elini beline atmış da, Halil'in tepesine dikilmişti güneş efendi. Portakal ağaçlarının dallarına baktı, kalın, koyu yeşil dallara ve kımıltısız bekleyişine her birinin, askeri bir nizamla. Dalların uzanıp başını gölgelemesini hayal etmekteydi Halil, çocukça bir inançla. Dalların üzerindeki her bir damarın uzanışını ve kalınlıklarını hafızasına kazımaktaydı Halil. Güneşten sersemlemiş gözlerle bakmaktaydı dallara. “Güzel dallaar, beyazlı sarılı çiçekli, pürü pak kokan dallaar, uzanıverin” diyememekteydi tutuk dili. Ama kah uzanıp gölgelemekteydi kafasını Halil'in, eğilip yapraklarını şefkatle kondurmamaktaydı başına, kah kımıltısız izlemekteydi Halil'in güneşten eriyen koyun gözlerini. Esasında olduğu yerde durmaktaydı dallar fakat, Halil'in ufkunda ayaklarını topraktan çıkarıp yürümekteydi ağaçlar, dallar uzayıp kısalmakta, yapraklar dile gelmekte, ağaçlar taraf olmaktaydılar. Ama şu ilerideki turunç yok muydu turunç, kımıltısını hiç bozmuyordu. Sinirlendi Halil ona. “Filler sultanının götünü kaşıdığı seni” deyiverdi içinden.

lerini her uzattığında açık sarı, turuncu meyvelere, Halil'inin koyun gözleri gelmekteydi gözünün önüne. Her çatırdayışında yolakçanın, kulağına Halil'inin hiç duymadığı sesi, hıçkırıkları gelmekteydi. Kerime gözleri dolu dolu, boğazında büyüyen düğümü çözmeye, terin yürüyüp yol ettiği göğsünün altında ezim ezim ezilen yüreğini sakinleştirmeye çalışmaktaydı. Gri şalvarlı adamın beline attığı elinin ve ağır ağır yürüyüp geri gelen, kesintisiz bir sıklıkla “çabuk olun” diyen kaba gür sesinin yabancılığında, içinden küfürler saydırmaktaydı. “Kara yere siz batasığz, batasığz da çıkamesığz...” diye. Hasır şapkaların, uçuşan renkli tüllerin, şipirdeyen terliklerin yürüyüşünü getirip gözünün önüne, asfalt yola kinlenmekteydi. O beyaz beton yapıları elceğizleriyle, tıpkı bir portakalı sıkar gibi sıkıp atmak, asfalt yola çala çala parçalamak istemekteydi. “Kara yere siz batasığz, yer yarıla siz batasığz” diye.

Halil, eriyen kara gözlerinin, ısınan küçük kafasının sarhoşluğunda yanındaki çocuklara bakınmaktaydı şimdi. HaKerime tahta yolakçayı dayayıp çıkı- lil'e bir-iki laf atmışlar, cevap vermeyinyordu ağaçların gövdesine. Kerime el- ce susmuşlardı. Bir tanesi kolunun üze22 | TAVIR | hAzİRAn 2012

Halil'in küçük başına güneş geçtikçe dallar yakında, dallar uzakta, hava buz gibi titremekte, hava sıcak kavurmaktaydı. Ağaçlar ayaklanıp yürümekte, dallar başında yaprak yellemekteydi. Toprak kah kan kırmızı, kah saf mavi, toprak eğilip uzanmakta Halil'in önünde, toprak yükselip basmakta üstünü Halil'in. Ayacıklarından çekmekte biri, topal karınca dev gibi başına dikilmiş, uzatmakta elini Halil'e. Halil, uzatmakta elini topal karıncaya. İşte böyle düşünmekteyken düştü Halil'in başı yanına. Kafası bir daha kalkmayacaktı. Anası bulduğunda Halil'i, boynu yana düşmüş ve dudaklarındaki gülümsemeyle, “kırmızı sakallı topal bir karınca” tırmanmaktaydı Halil'in yüzüne doğru. Gri şalvarlı dev adam basıvermişti üstüne de kırmıştı ayağını, yetişememişti topal karınca. Duydu anasının feryadını topal karınca, Halil'in yerine ve dedi ki: “Yere siz batasığz, kara yere siz. Elbet bulacağız bir yolunu, Sizin de düzeninizin altını oymanın. Kara yere siz batacaksınız siz, Biz kazanacağız, biz” o


23-24 cekik gozlu yoldasima_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 23

deneme

deneme

çekik gözlü yoldaşıma seher karadağ

Polislerin arasındayım, yakalandım. Ama seni yakalayamadılar; fena sinirliler seni ellerinden kaçırdıkları için. Az sonra bileklerime kelepçe vurulacak. O soğuk demirlere vurulmadan önce kucaklaşmalı, vedalaşmalıyız seninle. Gözlerim gözlerinde. Son kez baktığımı düşünmüyorum nedense. Kavuşacağımızı, bunun her günkü ayrılıklardan biri olduğunu ertesi gün tekrar kavuşacağımı düşünüyorum. Sana bakıyorum, aynı duyguları hissediyoruz eminim. Fidan gibisin. Parmak uçlarımda yükselerek, kollarımı boynuna doluyorum. Sen de sıkıca sarılıyor, tüm bedenime güç veriyorsun. Saçların yanaklarıma dökülüyor, bir ananın

yavrusunu okşaması gibi okşuyor. Kulağına eğiliyor, “bekle beni geleceğim” diyorum. Gülümsüyorsun içinden “Geleceğini biliyorum, bekleyemesem de aynı yolda ilerlemeye devam edeceğini biliyorum” diyorsun. Birçok şey yaşadık. Kara kışın altında incecik bir montla titrediğimde bana sokulup ısıtan sen oldun. Hapishane illeti verem, ciğerine bir yara gibi yerleşmişti. Yokuş çıkarken zorlanmana, nefessiz kalmana neden oluyordu. Yokuşları çıkarken zorlandığında koluna girip destek olurdum sana. Yoldaş olmak böyle bir şeydi zaten. Her zorlukta birbirimize yaslandık. Birbirimizden güç aldık. Sen hiçbir zaman bırakmadın ki. İt sürüleri kovalarken, ba-

şımız dardayken, aç-susuzken, yolları arşınlamış bacaklarımız isyan ederken bir an bile elimi bırakmadın. Adımlarının uzaklaşmasını izliyorum. Bir geminin önce gövdesinin sonra yelkenlisinin gözden yittiği gibi yitiyorsun. Adaletsiz köhne sarayın merdivenlerinden inerken kelepçenin kapanırken çıkarttığı metalik sesi duyuyorum. Çelikten çekik gözlerini göremiyorum artık. Islak yollara mart güneşi vururken, martıların çığlıkları Beşiktaş sahilinde yankılanıyordu. Yüreğim yaralı bir hayvan gibi sinmiş değil. Gürül gürül çağlayan bir ırmak gibi sana doğru akmakta.

hazİran 2012 | TaVIr | 23


23-24 cekik gozlu yoldasima_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 24

Bir ummana dalarken gözlerimiz, öfkeye keserken yumruklarımız, taze bir bahar günü açan ilk çiçekleri yeşerttik. Meydanların mahşeri bir yangın yerine dönüştüğünün hülyasını kurduk seninle. Mukaddes yarınlar adına çaldığımız kavga borusunun soluğuna kattık soluklarımızı. İstanbul’u adımlarken memleketin dört bir yanını gezdik. Ali Rıza komutanın “kurşunlar başınıza yağsa dahi eylemi yapmadan gelmeyin” deyişini anlatırdın. Şimdi kahramanlarımız senin cümlelerinle kazılı zihnimde. Öyle bir işlemişsin ki unutmak ne mümkün. Seni dinledikçe Kürdistan’dan, efeler diyarı Ege’ye kadar selam gönderirdim. Her selamın içinde adaletin yalın kılıcı muhakkak olurdu. Başka türlü olması mümkün değildi. Ömrümce ayrılıklar, kavuşmalar gördüm görmesine ama… Amasında bir başka yürek vuruşu gizli. Kurduğumuz düşlerde hep senle birlikteydik. Atacağımız her adımda, çıkacağımız her tepede sen yanı başımda olacak, benden hiç ayrılmayacaktın. Söz vermiştin. Öyle ki ölüm de kalım da birlikte olacaktı. Haberini aldığım gün bugünmüş gibi hatırlıyorum. Önce sadece Ankara’da silahlı bir çatışma olduğu geçti haberlerde. Acaba kimdi? Bizimkilerden miydi? Nasıl olmuştu? Şu an durum neydi? Sorular soruları kovalıyordu hepimizin zihninde. Hücredeki on iki kadın gelecek yeni bir haberi sessiz sedasız, çıt çıkarsa sanki dünya allak bullak olacakmışçasına derin bir sessizlikte bekliyordu. Akıllardan hem bazı isimler geçiyor hem de kimseyi geçirmek istemiyorlardı. Herkes akıllarından geçen isimlerle yaşadıkları anları geçiriyordu an be an. O görüntüler ömür boyu silinmeyecek, ilk günkü canlılığını koruyacak görüntülerdi. Gözlerimi açtım aklımdan geçenleri bir kenara koyup çevreme bakındım. Işıklar yanmıyor, zifiri karanlıktı ortalık.

24 | TaVIr | hazİran 2012

Belli belirsiz gölgeler vardı sanki hücrenin içinde. Pencereden süzülen lamba ışığının hayal meyal aydınlattığı insan karartılarına sesleniyorum. “Kim var orada?” Cevap alamıyorum. Bu karanlık, bu sessizlik boğuyor beni adeta. Ranzamdan kalkıyorum hızla. Bir şeyler oluyor herkes bir şey biliyor ama sadece ben bilmiyorum. Üst kat merdivenlerinden iniyorum. Kulağıma televizyonun sesi geliyor. Spiker, “kadın terörist çatışmayı sürdürüyor” diyor. Silah tarakalarını duyuyorum. Ciğeri beş para etmez katillerden birini boynundan yaraladığını söylüyorlar. Nefes alıp verişini duyuyorum. Git gide daha zorlaşıyor, göğsün inip kalkıyor, ölüme direniyorsun bu sefer çünkü son mermine varana dek silahını kavramak, cellatlar ordusuna hak ettikleri dersi vermek istiyorsun. Spikerin donuk sesinden adın çalındığında kulağıma, bir uğultu başladı kulaklarımda. Bütün sesler birbirine karışıyordu, görüntüler hızla gözümün önünden geçiyordu. Her şey üst üste biniyor, hiçbir şeyi ayırt edemiyordum. İçimde çığlıklar, yangınlar ve savaşlar patlıyordu taa derinlerinden isyanla öfkenin birleşmiş hali tüm vücuduma yayıldı sonra. Duvarlar beni sıkıştırıyordu, o an hepsini yıkmak geliyordu içimden. Dışarıya çıkmalı, o katillerden hesap sormalıydım. Yerimde duramıyordum; üst kata çıktım sonra geri aşağı indim. Havalandırma kapısına baktım kapatılmıştı. İçimde çoğalan öfkeyi savurmalı, zulme kan kusturmalıydım. Seni öldürdüklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Yaşamın sonlanmamış, destanın yalnızca bir bölümüydü. Kavga sürmekte, destan yazılmaktadır. Sen de o destanı yazmaya devam edenlerdensin. Çatıştığın sokaktan geçenler, adını o sokağa vermişler ve her geçişlerinde selam duruyorlarmış. Çatışmanın izleri kapansın diye alçı yapmışlar ama ne fayda. Hala elin tetikte çatışıyor, bana ve omuz başımdaki yoldaşlarımıza zafer çağrısı yapıyorsun. Matem tutmadım senden sonra. Tarifsiz

duygular yaşadım ama kendimi kuytuluklara, boşluklara bırakmadım. Yanı başına düşen silahını kavramalı, bıraktığın yerden kavgayı sürdürmeliydim. O zaman sen ölmemiş, ayrılmamış olacaktık. Kahraman yoldaşımın mirasını kuşanmak bana düşerdi. İkirciksiz alıp kızıl bir yıldız gibi takındım edasını. Birçok insan adımızı birlikte anmaya başladı o andan itibaren. Düşman da. Sen canımdan bir parça oldun artık. Benimle yaşıyorsun. O yüzden seni gittiğim her yere götürebiliyorum. Yine birlikte atıyoruz adımlarımızı, birlikte gülüp birlikte kızıyoruz. Eskiden senden her ayrıldığımda gözüm arkada kalırdı. Seninle buluşacağımız anları iple çeker buluşma yerine ilk ben gelir uzaktan süzülüp gelişini izlerdim. Kavuştuğumuzda ne zaman geldin soruna hep erken gelmiş olmanın mahcubiyetiyle cevap verirdim. Haberini alanların gözlerinin önüne gelmiş, tek tek kucaklayıp vedalaşmışsın. O anlarda yoldaşların gözlerinden yağmurlar boşanmış. Oysa hepimiz biliriz bunu istemeyeceğini. Sen ölüme gün gün, hücre hücre ölerek gidenlerdendin. Ölümü bir kez alt etmiş, ne zaman olsa yine alt edeceklerden biriydin. Devrimci yaşamın, “Nasıl bir devrimcilik?” sorusuna verilen bir cevaptı. Sen devrimciliğin altının kepçeyle oyulduğu dönemlerde köküne can taşıyandın. Bugün yürekler hançerlenmemiş, beyinler iğdiş edilmemişse, sen ve senin gibi 122 kahramana borçluyuz bunu. Bugün, seni anlayabiliyor, yolunda yürüyebiliyorsam kavganın alazındandır. Ve ben harında pişmek ve sana ulaşmak isterim. Yanarken yitmiyorsam, bil ki seni kuşandığımdandır. Bunun bir kısır döngü olduğunu sanmayın ama alazı büyütmek de daha çok yanmaktır. Erzurum’da boğulan işçiler adına, Van’da çadırlarda yakılanlar adına, döne döne yanmak, küle dönmek, toprağa karışmak sonra tekrar filizlenmek adına yanar ha yanarım. o


25-29 koy enstituleri_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 25

güncel

güncel

tonguç ve köy enstitülerinde eğlence günleri pakize türkoğlu

“Köy enstitüsü öğretmen ve öğrencileri birçok ağır işler yüklenmektedir. Onun için enstitülerde çalışma kadar boş zamanlarını iyi ve eğlenceli geçirmek de önemlidir. Her enstitünün fırsat buldukça sık sık eğlenceler tertiplemesi ve bunların şenlikli geçmesine yarayacak araçların demirbaş eşya olarak hazır bulundurulması zorunludur.” Yeni bir eğitimin temel taşları böyle döşeniyordu. Tonguç eğlence eğitimini bir temel gereksinme olarak görüyor bunu sistemin temeline baştan yerleştiriyordu. Enstitü öğretmen ve öğrencileri zor yaşam koşullarında büyük işlere giriyor ve başarıyordu. Onlar en iyi biçimiyle eğlenmeliydi. Ama klasik okullarda olduğu gibi bir müsamere programı yapıp hazırlanması zaman alan üstelik nitelikli de olmayan yalnız seyirlik eğlence değildi istediği. Ona göre okullarda

görülen bu tür eğlenceler birçok emek ve benzeri hazırlıklar yapılmasına karşın, iyi sonuç alınmayan, birkaç kişinin işi yüklendiği yapay eğlenceler oluyordu. Enstitülerde ise herkesin etkinleşeceği bir eğlence biçimi yaratılmalıydı. Orada eğlenceye yönetici, öğrenci ve öğretmenler de katılıp ortak eğlenilmeliydi. Dahası enstitüye gelen konuklar ve köylüler de katılmalıydı eğlencelere. Rolleri birkaç kişinin yüklendiği başkalarının edilgence izlediği, dinlediği eğlencelere enstitülerde daha az yer verilmeliydi. Gençlerin eğlenmesinde önemli olan herkesin etkinleşmesiydi. Eğlence günleri o duruma gelmeliydi ki herkes bir rol sahibi olarak kendiliğinden eğlenceye katılmalıydı. Böyle anlatıyordu yönetmen ve öğretmenlere ve fırsat buldukça da öğrencilere. Onun amacı iş ve çalışmalarla yorulan insanların bireyler olarak bir araya gelip, tek tek etkinleşebileceği bir eğlence ortamının

yaratılmasıydı. En az on beş günde bir eğlence tertip edilmeli, herkes değişik etkinliklere katılmalıydı. Yalnızca dinlemek, yalnızca seyretmek, gelişmekte olan insanların üstünde aynı etkiyi yaratamazdı. Onların her birinin bedensel, ruhsal, sosyal ve duygusal gelişiminin sanatsal, kültürel coşkulu hareketlere gereksinimi vardı. Eğlence günlerinde herkes bu coşkuyu yaşamalıydı. Böyle bir etkinleşme ortamı öğrencilerin ruh sağlığı yönünden duygusal, sosyal ve bedensel ve kültürel gelişimi yönünden bulunmaz fırsatlardı. Bunları yazıyordu enstitü müdürlerine: “Gördüğüm enstitülerde, eğlenmek amacıyla öğretmen ve öğrenciler eğlence amaçlı toplandığında; klasik okullarda olduğu gibi bir müsamere programı düzenlemeye girişilmekte, bu çeşitli konularla süslemeye çalışılmaktadır. Bu çeşit eğlenceler önceden hazırlık is-

hazİran 2012 | TaVIr | 25


25-29 koy enstituleri_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 26

ratıyordu bizde. İlk günlerde çekingenler çoğunluktu, sonradan eğlence günleri müdür, öğretmen, öğrenci herkesin istekle katıldığı bir coşku alanı oldu. İlk eğlence günlerinden birincisi ya da ikincisiydi; o akşam bahçede halka olup yerlere oturduğumuzda Aksekili arkadaşlar “Aşık şarkı söyleyecek” dediler, onu alkışladılar.

teyen, külfetli, çok emek harcanan, az sonuç alınan ve yapaylıktan kurtulamayan, öğretmen ve öğrencileri yoran, güç durumda koyan eğlencelerdi. Yılda bir ikiyi geçmemek koşuluyla böyle müsamereler düzenlemeye girişilebilir ama köy enstitülerinin gerçek eğlentileri önceden hiçbir hazırlık gerektirmeyen, toplantılar sırasında öğretmenler ve öğrencilerin yeteneklerine göre konuları ortaya koyabilecekleri eğlenceler olmalıdır. Bu eğlencelere müdür, muavin, öğretmen ve öğrenci ve köylüler, özetle hazır bulunan herkes katılmalıdır. Milli oyunlar, halk türküleri, öğretmen ve eğitmenlerin bildikleri temsiller, masallar, güreşler, güldürücü parçalar, tekerlemeler, halk atasözleri, öykünmeler, konularını köy hayatından alan konuşmalar bu kurumlarda yapılacak eğlencelerin belli başlı öğeleri olmalıdır.” Köylerden getirilenler yanında giderek enstitü çalışmaları içinde geliştirilen çeşitli etkinlikler eğlence günlerinin programını zenginleştiriyordu. O toplantılar daha ilk günden Tonguç'un önerdiği özelliğe bürünmüştü. Birikim arttıkça büyük şölenlere, şenliklere dönüşüyordu eğlence günleri.

26 | TaVIr | hazİran 2012

Aksu Köy Enstitüsü’nde ilk eğlence gününü eğitmenler de gördü. Onlar kursa geleli birkaç ay olmuş, bitirmelerine az kalmıştı. Enstitü yeni açılmıştı. İlk geldiğimiz günlerde bir cumartesi akşam üstü, Perga eteğindeki kursa gittik, aslında biraz hazırlanmışlardı. Tiyatro öğreniminin gölgesinde güzel bir gösteri sundular bize. Hepsi çeşitli roller alarak ortaya çıkıyor biri gidip biri geliyordu. Köylü yaşamıyla ilgili bir orta oyununu doğaçlama oynadılar. İki eğitmenin sazla çalıp söylediği ''Antalya Zeybeği''ne hepsi birlikte çıktı. Bir eğitmen adayı kurs şefi Tahsin Özdemir'in öfkesine öykünerek herkesi güldürdü. Tahsin Bey de gülüyor sanki kendine öykünmesinden onur duyuyordu. Enstitünün ilk öğrencileri 66 kişiydi. İki kümeye ayrılmıştı. Sonraki haftalarda cumartesi akşamları biz de başladık eğlence toplantılarına. Fazla hazırlık filan yapılmıyordu. Aynı ilçe köylerinin öğrencileri kendi yörelerinden taşıdıkları kimi etkinlikleri, oyunları ortaya koymak için aralarında konuşurlardı. Akşam olunca bahçede halka olup otururduk. Herkes bir düzen içinde söylüyor kalkıp oynuyor ya da başka bir etkinlik sergiliyordu. Öteki bölgelerin oyunlarını, türkülerini ve benzeri etkinliklerini ilk kez görüp duymak hoş bir etki ya-

Hüseyin Aşık, enstitüye gelmezden kısa süre önce babasını yitirmişti sanıyorum, bu yüzden onun için üzülürdük. Dik saçlı, çelimsiz bir öğrenciydi, sesini duymamıştık. Hepimiz kulak kesilip gözlerimizi ona çevirmiştik. Oturduğu yerde sesini ayarlayıp rahatça koyverdi. Çoğumuzun bilmediği bir türkü tutturdu. ''GESİ BAĞLARINDA ÜÇ TOP GÜLÜM VAR''… Bu türkü sanki o çelimsiz arkadaşımızdan değil de gökyüzünden boşalan bir ses yağmuru gibi ortalığı serinletip bizi etkilemişti. Arkasından bir de oyun Aksekililerden dediler. Ahmet Özsarı'yla Ahmet Yıldırım hem söyleyip hem oynuyorlardı. Ama ritmi sağlayan oyunu ve türküyü götüren yine Hüseyin Aşık'tı. ''FESLEĞEN EKTİM YALIYA KURUDU DÖNDÜ ÇALIYA'' Söylemeye, oynamaya başkaları da katıldı. Coşkuyla söylüyorlar, uçarı bir kıvraklıkla atlamaya zıplamaya ve beden ritmine veriyorlardı kendilerini. Ahmet Yıldırım'ın ilk eğlence günlerinde söylediği bir türkü üzücüydü ama yine de isterdik. ''ERZİNCAN DUMAN OLDU / HALİMİZ YAMAN OLDU / NE CANLAR KURBAN OLDU / AYRILDIK ERZİNCANDAN OTTAN OCAKTAN CANDAN.'' Bir yıl önceki Erzincan depreminin (1939) bizim Toros'ları bile kımıldattığını hepimiz biliyorduk. Yapı öğretmeni Gök, tüm ailesini o uğursuz depremde kaybetmiş, Ankara’da öğrenci olduğu için kurtulmuştu. Ahmet Yıldırım bu şarkıyı tutturunca göz ucuyla öğretmenimize bakar, yağmur gibi yaş döktüğünü görürdük. Ülkenin öbür ucundaki yı-


25-29 koy enstituleri_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 27

kım ve insanoğlunun doğa karşısındaki yenilgisi için ilk kez topluca acı duyuyorduk. Korkuteli'liler başka bir ses getirirdi eğlence günlerine. Burdur Tefenli yanlarının folklorunu içeren türkü ve oyunlarını bilenler vardı ama hepsi tam oynayıp söyleyemezlerdi. Müzik çalışmalarında akordiyon, mandolin gibi çalgıları ve çeşitli türküleri öğrenince, edebiyat ve benzer derslerde öğrendiklerimiz çoğalınca, şiirler yazılıp okunmaya başlayınca, sabahları oynadığımız ulusal oyunlar artınca eğlence etkinliklerimiz gittikçe değişiyordu. Örneğin Aksu'ya ikinci yıl Mersinli öğrencilerin, Muğlalı kız ve erkeklerin gelmesi, enstitünün kültür yaşamına ve eğlence günlerine gerçek bir zenginlik katmış ve Muğla’nın ünlü zeybekleri, o günlerin baş etkinliği olmuştu. Muğlalılar hepsi çok güzel oynar, kız ve erkek birlikte katılırlardı yörelerinin zeybeklerine. Mersinliler ''SİLİFKENİN YOĞURDU'' adlı ünlü türkülü oyunu getirmişlerdi sanıyorum. Böylece sık sık düzenlenen eğlence günlerine ve yapılan başka çalışmalar içinde öğrenciler sanatsal, kültürel beceriler duygular kazanıyordu. Giderek herkesin kendini içinde bulduğu kültür ve sanat şenliğine dönen eğlence toplantıları enstitü yaşamına damgasını vuran vazgeçilmez etkinliklerden biri olmuştu. Hasanoğlan'a gelen yerli ve yabancılar, öteki enstitülere giden başka konuklar, hep bu eğlence günlerinin etkisinde kalırlardı. Yalnız öğrenciler değil yönetici, öğretmen ve öğrenciler de katılıyordu eğlenceye. Toplantıların çok hoş geçmesinin bir nedeni; işleri birlikte yaptıkları ve eleştiri günlerinde birlikte bulundukları gibi, eğlence günlerinde de yönetici, öğretmen ve öğrencilerin birlikte eğlenmesiydi. Öğretmenler de öğrenciler gibi bildiklerini ortaya koyarlar yenilerini öğrenir eğlenirlerdi. Aksu'da eğitim başımız ve toplum bilimi öğretmenimiz Halil Öztürk kökeninde

yörüklük de olan, coşkulu bir insandı. Dersinde bize toplum kesimlerinin kültür üretmesinde belirleyici olan yaşam biçimlerini örnekleriyle çok güzel anlatır; türküleri, bozlakları, zeybeklerin yaratıldığı toplumsal koşulları konuşturur tartıştırırdı. Korkutelili olduğu için Burdur Tefenli yanlarının türkülerini, oyun havalarını o da bilir, ıslıkla çalardı. Ruhi Su hayranıydı. Onu bize bir destan kahramanı gibi tanıtmıştı. Türkülerini güzel söylerdi. Eğlence günlerinde türkü ve oyun istediğimizde biraz nazlanır, gülümseyerek müdüre bakar, sonra dileğimizi yerine getirirdi. Oynayınca, söyleyince topluluğu ayağa kaldırır bir şölen yaşatırdı. Bir eğlence gününde Köroğlu oyununu istediler öğrenciler ondan. Köroğlu’nun türküsünü müzik öğretmeni Mehmet İnal çok iyi öğretmişti ama oyununu iyi bilen yoktu. Çalgıcılar çalmaya, öğrenciler söylemeye başladılar: ''KÖROĞLU DER Kİ KALMIŞAM NAÇAR / SERÇENİN GÖNLÜNDEN ŞAHİNLİK GEÇER / DÜŞMANI GÖRÜNCE ORMANA KAÇAR / GİDER TENHALARA KAHRAMAN OLUR''. Oyun havasına girerek çıktı ortaya eğitim başı. Herkes yerlerde oturarak halka olmuş Köroğlu’nu söylüyor, akordiyon da Muğlalı Hüseyin Işık ve öbürlerini coşturucu bir kıvraklıkla çalıyordu. Halil Öztürk ortada müzikle uyum içinde dönüyor büyük bir beceriyle oynuyordu. Birden hepimizi şaşırtan bir şey oldu. Küçük sınıf kızlarından Saadet yerinden fırlayıp küçük bir ceylan gibi zıplayarak eğitim bağının arkasına takıldı. Ona öykünerek tüm varlığıyla oynamaya başladı Köroğlu’yu. Neden sonra kızın ayrımına varan eğitim başı ritmi hiç bozmadan onu güdümüne aldı. Büyük bir uyum içinde ve coşkuyla sürdürdüler oyunu. Bu uyum karşısında söyleyenler daha coşkulu söylemeye, çalanlar daha kıvrak çalmaya başladı. Külot pantolonlu ve çizmeli yöneticiyle tulumlu küçük kızın sergilediği bir folklor güzelliği, tüm enstitüyü ayağa kaldırmaya, onlara cesaret vermeye yetmişti. Düzeni ritmi bozmadan cıvıklık yapmadan ortaya fırlayıp peşlerine takılanlar ço-

ğaldı. Artık herkes oynayabiliyordu bu oyunu. Çalgılar durduğunda herkes ortadaydı. Enstitü yöneticileri ve öğretmenleri eğlence günlerinde izlemenin ötesinde böylesine etkinlik gösterirlerdi. Rauf İnan'ın hangi türküyü çok sevdiğini Çifteler ve Hasanoğlan’da tüm öğrenciler bilirler, bu türküye başlayarak onun katılımını ve başa geçip yönetmesini sağlarlardı. ''BEN DE GİTTİM BİR GEYİĞİN AVINA / GEYİK ÇEKTİ BENİ KENDİ DAĞINA'' Çiftelerin sonraki müdürü Osman Ülkümen de güzel türkü ve şarkı söyler söyletirdi. Ruhi Su'nun ''NİKSARIN FİDANLARI'' türküsünü ve başka bir kaynaktan alınan Ali Oğlan'ın öğrencilerle birlikte söyleyip onları coşkuya boğduğuna tanık olmuştum. Arifiye müdürü Süleyman Edip Balkır'ın da güzel türkü söylediğine, eğlence günlerini hayranlıkla izlediğine, öğrencilerin bu etkinliklere katılmasını temizlik kadar önemsediğini bilirlerdi. Malatya Akçadağ'da Şerif Tekmen kıl çadırlarda başlamıştı öğrencilere keman çalmaya, eğlence günleri düzenlemeye. Bir de Tonguç baba horonu vardı, Eğlence günleri etkinlikleri arasında öyküsü son derece masumdu. ''SİS DAĞI'' Karadeniz Bölgesi’nin kadim yöresel oyunlarından biridir bilindiği gibi. Beşikdüzü Köy Enstitüsü öğrencileri ilk yılların eğlence günlerinde yönetici ve öğretmenlerini çekingen arkadaşlarına ya da iyi oynayanları ya da herkesi oyuna çekmek için bu horonun türkü sözlerini çağrı sözüne dönüştürerek başlamışlardı. Belki de horonun asıl yapısı böyleydi. ''SİS DAĞININ BAŞINDA BORANA BAK BORANA / BÜTÜN ARKADAŞLARI İSTİYORUZ HORONA… SAYIN DİREKTÖRÜMÜZÜ İSTİYORUZ HORONA… BÜTÜN ÖĞRETMENLERİ İSTİYORUZ HORONA… KIZ ARKADAŞLARI DA İSTİYORUZ HORONA… CESARETTİN ATEŞİ DE İSTİYORUZ HORONA'' ve benzeri şeyleri coşkuyla söylenen ve oynanan bu oyuna koşulup geliniyor gelmeyenler

hazİran 2012 | TaVIr | 27


25-29 koy enstituleri_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 28

ise bir daha söyleniyordu. Özellikle güzel oynayanlar nazlanınca üstüne gidiliyordu. Hiç katılmayan öğretmen ve öğrenciler oyuna çekiliyordu, böylece kolunu kaldırmamış olanlar bile birden kendini oyun alanında buluyorlar ve hoşlanımla dönüyorlardı.

boyu kuşaktan kuşağa geçirdiği bir iletişim biçimiydi. Bunların atışma ve benzeri örnekleri öğrenciler yoluyla çok girmişti enstitülere ama onların Tonguç için yakıştırdıkları bu soylu sevgi sözleri belki ilerde yıkım döneminde kötüye kullanılacaktı ne yazık...

Tonguç'un bir gezi sırasında Beşikdüzüne uğradığı gündü. Gündüz işleri gezilip görülmüş akşam eğlencesi başlamıştı. Öğrenciler birçok etkinlikten sonra gene 'SİS DAĞI '' horonuna geçtiler. ''SİS DAĞININ BAŞINDA BORANA BAK BORANA / TONGUÇ BABAYI DA İSTİYORUZ HORONA'' buraya kadarı biliniyordu ama daha sonra başka bir söyleyişe geçtiler. ''HER RAMAZAN GELİNCE ORUÇ TUTARIZ ORUÇ / ENSTİTÜLER BABASI YAŞASIN HAKKI TONGUÇ''

O öğrencilerin iyi bakılıp bakılmadığını, beslenmesini, öğretimini nasıl titizlikle izliyorsa; dinlenmeleri, eğlenmeleri için de aynı anlamda denetlemeler yapıyor, gözlemlemelerini yöneticilere bildiriyor, yöneticilere ne yapılması, nasıl yapılması konusunda yazılı ve sözlü olarak durmadan uyarıyor, onlara hemen mektup yazıyordu. Her enstitüye fırsat buldukça sık sık eğlenceler tertip etmesi ve bunların şenlikli geçmesine yarayan araçların demirbaş eşya olarak bulundurulması zorunludur. Bu yönden her enstitüde başta radyo olmak üzere gramafon, mandolin, ağız armoniği, akordiyon, davul zurna, kaval gibi müzik aletlerinin bulunması şarttır. Bunların satın alınması için hiçbir şeyin esirgenmemesini ister. Aletlerin çabuk bozulacağını düşünerek birkaç

Bu sözler ilk kez duyuluyordu. Öğrenciler oracıkta ya da daha önce yakıştırmış olabilirlerdi oyunun ritmiyle hızla dönerken sevgi ve saygıyı da aşarak içlerinden gelen bir yüceltme duygusuyla dökülüyordu dillerinden bu sözler. Tonguç bunu bir kez hak ediyordu ama kendisinin böyle yüceltilmesini istemeyecek kadar alçak gönüllüydü. Sıradan olmayı severdi. Oyunlara katılmasa da öğrencilerin coşkusunu yürekten paylaşır hayranlıkla izler yanından eksik etmediği fotograf makinesiyle onların coşkusunu saptardı. Bu gün de öyle yaptı. Sonradan bu horon Tonguç baba bölümleriyle birlikte enstitüden enstitüye yayıldı. Öteki oyunlar ve türküler gibi. Kendi bulunsa ve bulunmasa da söylendi tüm enstitülerde eğlence günlerinin bal horonu olarak yer aldı. Dahası başka enstitülerde başka öğrenciler ''SİS DAĞINI'' dilek kutusuna çevirdiler. Enstitü müdüründen, öğretmenlerden istekte bulundular bu yolla. Tüm bunlar yönetici ve öğretmenlerin çok etkisi olmayan bir gençlik coşkusuydu. Karadeniz insanının kadim bir kıvraklığıydı bu tür yaratılar bilindiği gibi. Okumaz yazmaz insanların yüzyıllar

28 | TaVIr | hazİran 2012

tane birden bulundurulmasını, öğrencilerin kendi kendilerine öğrenebilecekleri kaval, ağız armonikası gibi ucuz araçlardan birden çok alınmasını önerir. Rolleri beş on kişinin aldığı izleyicisi bunun beş on kişi olan eğlenceler, köy enstitülerine asla sokulmamalı der. Kitaplardan anlamı, esprisi anlaşılmadan alınıp oynanan temsiller karikatürize duruma düşmektedir. Onun için konuların seçiminde dikkat etmek öğrencilerin az çok hoşlandıklarını seçmek yolu tutulmalıdır. Eğlenceler o hale getirilmeli ki herkes rol alıp kendiliğinden katılmalı diye yazar. “Enstitülerde tüm işleri öğrencilere gördürmek ana ilkelerden biridir. Böyle olduğu halde enstitülerde eğlence toplantılarının programını saptamada, uygulamada ve yönetiminde öğrenciye görev verilmediği, öğretmenler de fazla uğraşmadıklarından, iyi bir program ortaya çıkarılamadığını gördüm. Bu tabloyla karşılaştığım enstitülerde en kıymetli zamanların öldürüldüğünü düşündüm. Eğlenceler sıkıcı bir hava içinde angarya gibi sürüyordu.”


25-29 koy enstituleri_sablon 6/5/12 3:10 PM Page 29

Enstitülerde giderek onun çizdiği çerçevede bir eğlence geleneğinin hem de kısa sürede yerleştiği görülür. Eğlence günlerinin asıl zenginliği ve kolaylığının yalnız öğrencilerin köylerinden getirdikleri değil oradaki çok yönlü programın yarattığı çeşitli etkinlikler olduğu söylenebilir. Örneğin; her sabah oynanan ulusal oyunlar sırasında, çoğunda bu konuda yetkinleşiyor profesyonel oyuncular çıkıyordu. Her öğrenci bir müzik aracı çalmak zorunda olduğundan ve müzik dersleri öteki dersler kadar önemle ele alındığından seçkin halk türküleri, şarkıları, klasik müzik çalgılarının kullanılması eğlence günleri için büyük bir repertuar oluşturuyordu. Öğrencilerin yazdığı aşka, işe, yurt sevgisine ve eşitlik üstüne dair şiirler bu toplantılarda dinleniyor, coşku yanında bilinç de yaratıyordu. Köy enstitülerindeki bilinç patlamasını etkileyen öğelerden biri olan ve toplumsal bir öz taşıyan gençlik şiirleri eğlence günlerinden geçip geliyordu. Topluca ya da tek tek söylenen şarkılar, türküler, korolar, konserler ve orkestralar heyecanla okunan şiirler coşkuyu göklere çıkarıyor, çekimserler

sözle sazla türküyle çağırılıyor, kenarda köşede eğlenceye katılmayan kalmıyordu. Enstitü eğlence günleri eğlence eğitiminin bir uygulamasıydı. Öğrenciler böyle bir eğitimden geçerken uygarca eğlenmeyi öğreniyordu. Eğlencelerde daha çok güzel sanat etkinlikleri başat oluyor yetenekler de ortaya çıkıyordu. Böylece eğlence günleri köy enstitülerinde yaşamın bir parçası olmuştu. Bu uğraşlar eğitimi ve çağdaş öğretimi destekleyen duygu ve düşünceleri geliştiren toplumsal ve psikolojik bir işlevi yerine getiriyordu. Doğaçlama orta oyunları ya da kısa sürede ayaküstü hazırlanılmış olanlar, folklor oyunları şiirler ve benzeri etkinlikler eğlence günlerini doldururdu. Önemli olan herkesin etkinleşmesiydi. Eğlence etkinliği, programın bir parçası olarak yerine oturduğunda yalnız enstitünün değil, çevrenin de bir kültürel gereksinim durumuna gelmiş, köylüleri konukları içine almıştı. Ayrıca enstitü öğrencileri gruplar halinde gittikleri yörelerde köylere kentlerde halkevlerine de bu alışkanlığı götürüyorlar. Oralarda aynı

havayı yaşatıyorlar büyük ilgi görüyorlardı. Köylerin bayram eğlenceleri köy meydanı şenlikleri kuşaktan kuşağa geçen bir gelenektir. Enstitülerin cumartesi şenliklerinin gerek toplumsal yönden bakıldığında gerekse bireyin özgürlüğü ve etkinleşmesi yönünden ele alındığında köy toplumunun benzer gereksinmelerinin etkilerini taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Hem de çağdaş toplumun beğeni ve estetik düzeyinde bir etkinliğe dönüşerek, bugün uluslararası şenliklerde yarıştırılan sanat olaylarının her birine enstitülerde yer veriliyordu.Yalnız ders olarak ya da başkalarının eğlenmesi için değil öğrenciler bireyler olarak da bu sanat etkinlikleri içinde yüzerdi. Köy enstitülerinin kuruluş günü olan 17 Nisan törenleri bu eğlencelerin daha görkemlisi oluyordu. Özellikle Yüksek Köy Enstitüsü’nün de içinde olduğu Hasanoğlan’da 17 Nisan törenleri ülke çapında önemli bir gün olurdu. Başta devlet başkanı İnönü, TBMBB başkanı, Başbakan ve Bakanların, kültür adamlarının konuk olduğu bu toplantılar büyük bir şenliğe dönüşürdü…o

hazİran 2012 | TaVIr | 29


şiir şiir

ahmed zaatar mahmud derviş

Kekikten ve karamış taştan O eller için Bu çığlık Unutulmuş ve yapayalnız Ahmed için. Gelip geçen bulutlar Yurtsuz ve yabancı koydu beni Ve yalnız dağlar cesaret ediyor Beni bağrına basmaya Kıraç bir toprakta. Doğuyorum yine o eski yaralardan Sokuluyorum toprağa Bütün ayrıntılarını görünceye dek Doğuyorum yine Denizin taştığı yıl Kül olmuş kentlerden Kendimi yapayalnız bulduğum. Ahmed'di o deniz Kurşunlar arasından köpük köpük Bir kamptı öfkeyle büyüyen Yağan kekikti üstümüze Ve savaşçılara Ellerine ayaklarına baktı Ahmed Unutulmuş trenlerin Anılarıyla büyüyen Kimsenin karşılamadığı Kimsenin el sallamadığı Yaseminlerle. 30 | TAVIR | hAzİRAn 2012

Ayakta dikildi yapayalnız Kendini dinlediği gecelerde Hakkın hasretini çekerek Yirmi yıl Yirmi yıl o yer senin bu yer benim Dolaştı bir kimliği sora sora Yalnız yanardağların yanıtladığı. Ben Arap Ahmet'im Dedi Ben kurşunlar Ben portakallar Ve düşler. Benim çadırımdır Tel Zaatar Anayurt benim Sürüp giden o yolculuk anayurda Doğu'dan ta Batı'ya Bilendi bütün kılıçlar Ahmed tanımaya başlarken Ellerini ayaklarını Süzülen bir yıldız gibi Bakıp bakıp Hayfa'ya. Ahmed'di seçilen kurban Kentler asfalt organlarını Bırakıp arkalarında Düştüler peşine Ahmed'in Öldürmek için. Doğu'dan ta Batı'ya Cenaze törenini hazırlıyorlardı.

Giyotinlerden giyotin beğenip. Ben Arap Ahmed Gelsin kuşatmacılar! Benim kal'am gövdem Gelsin kuşatmacılar! Ateş hattıyım ben Kuşatacağım onları Çünkü göğsüm Sığınaktır halkıma Gelsin kuşatma! Uzanmış suyun karşısına Küçük ayrıntılar arasında geziniyorum Derken dağılmaya başlıyorlar Akşamla birlikte Yitiyorum Uzaklardan gelen Çıngırak seslerinin içinde. Kanayan yerlerimden Anlıyorum yaşadığımı. Ayak bastığım her yol Kaçınıyor benden Kaçıyor Gönül verdiğim her kent Ceketimi fırlatıyor bana. Şiirlere sığınıyorum


Düşlere Anlıyorum çok geçmeden Düşlerime kadar girmiş bıçaklar. Bir mum yakıyorum Kapanmayan yaramdan. Bu gece Bütün çakıl taşları soluyor Ve damarlı. Uzaklardaki güzel karım Sessizliğin senin Eritti bu ölgün geceyi Banklar ve ağaçlar Donup kaldı gölgende. Hatırla beni Kendimi unutmadan önce. O kayalar mektubumdur Yeryüzüne. Yükseleceğim Meyve küfelerinden Denizden Yükseleceğim yoksulun şarkısından Onların şarkısından: Yaşayacağız! Yaşayacağız! diyen. Kekikten ve taştan Ahmed Yükseleceksin Hayır! diyerek Derinden esvap yapacak Kırlardan gelen köylüler Zalimleri ortadan kaldırmaya. Bir çiçek olacak yumruğun Bir bomba Her gün hayır! demek için kalkan. Kılıçlardan kesik kesik gövden Yeniden yapılacak Doğacak güneşlerden Ve dalgalarla nikâhlanacak Giyotin altında Hayır! diyeceksin Hayır! Akan kanımda öleceksen Yeniden doğmak için Un çuvallarından. Geleceğiz ses vermek için sesine Bizi çağırdığın zaman Ve ölümün çehresi Yitip gidecek sözlerimizden. Eli ölümün

Savurup atacak bizi Yalın bir yurda doğru Yasemin bir düşün beklediği. Kuşlar bana bıraktı şarkılarını Ve ben koştum Yürek atışına tarlaların. Kanımın derinliklerine in Derinliklerine in Derinliklerine ekmeğin Yalın bir yurdumuz olsun Yasemin bir düşün beklediği. Her günkü Ahmed Saf ve basit Ahmed Nasıl kaldırdın ayrılıkları Meyveyle taş arasında Kurşunla geyik? Arap Ahmed, diren! Kuşatma altında gezeceğiz Ulaşıncaya dek kıyısına Ekmeğin ve dalgaların. Öleceğiz düşü uğruna Bir yurdun Ve bekleyen yaseminlerin. Onda Güz'ün eğrileri var. Kandaki şiirdir Ahmed. Dağlar gibi kırışık yüzü Yankısı çağıran seslerin Birleşen gövdelerin. Ey tanınmayan Ahmed Nasıl yaşadın aramızda Tam yirmi yıl Hâlâ belli belirsiz yüzün

Hep çizgilerinde dolaştığımız Tanınmayan yüzün Ey ormanlar Alevler kadar gizli Ahmed Bize yüzünü tanıt Söyle son sözünü Dağılacağız sessizlikte Geri adım atacağız İşitsin diye ölüler sözlerini Yaşayanlar Belki tanır diye çizgilerini. Ahmed Ahmed kardeşim Kahramanca ölümünü bekliyoruz Ne zaman? Ne zaman? Ne zaman?

Çeviren : Erdal ALOVA * Beyrut'ta bir Filistin kampı olan Tel Zaatar Lübnan iç savaşı sırasında iki ay kuşatma altında kalmıştı. Filistinliler güç koşullar altında kuşatmaya karşı direnmişlerdi. Arapça'da "kekik dağı" anlamına gelen Tel Zaatar Filistin direnişinin bir sembolü haline geldi. Hayali bir kahraman olan Ahmed Zaatar sürekli yerinden edilen ve sürgünde yaşayan Filistinlilerin binlerce adsız kahramanını temsil etmektedir.o

hAzİRAn 2012 | TAVIR | 31


deneme deneme

anka ordusu selim atmaca

Bir Anka Ordusu kuruluyor bu ülkede. Sınıflar mücadelesinin dayattığı zorunlulukla diri diri yanıyor insanlarımız. Küllerimizden dahi korkuyorlar ve korktukça daha da fazla harlıyorlar “cehennem” ateşini. Başka bir dünyaya gerek yok. Yerin yedi kat altından yeryüzüne çıkardılar cehennem ateşini. Ve bu ateşte; iyi, temiz, “günahsız”, insanlığın en soylu damarlarından olan insanlarımızı diri diri yakıyorlar…

beri, bir ordu kurulmaya başlandı yeryüzünde. Kömürleşmiş bedenlerimizden geriye kalan küllerimizin örgütlenmesiydi bu. Öyle bir ordu ki bu; ne dağ taş dayanabilir önünde, ne de okyanusların sınırsızlığı… Esti mi isyan yeli, geçip gider ılık ılık karanlıklara doğru Anka Ordusu. Gittiği yeri aydınlatıverir hemen alevleriyle, dayanamaz hiçbir karanlık bu alevlerin güçlülüğü önünde. Çünkü; daima daha güçlüdür gerçekler!

Bir Anka Ordusu kuruluyor bu ülkede… Kimi yoksulluğundan ilkel yöntemlerle ısınmaya çalışırken, kimi yoksulluğundan bir başka şehre göç etmiş uyurken, kimi de yoksulluğa karşı amansız bir şekilde mücadele ederken… Olaylar, mekanlar farklı olsa da, yoksulluğumuz yüzünden yakıyorlar bizi. Bizi aç, yoksul bırakanlar diri diri yakıyorlar. Ve devlet, geleneklerine yeni gelenek(!) ekliyor: DİRİ DİRİ YAKMAK!..

Sivas’ı bilir misin? Sivas’a uzanan tozlutopraklı bozuk yolları, dağlarını… ha, söyle bilir misin Madımak Oteli’ni? Ya 2 Temmuz 1993’ü? İşte o zaman çıkardılar yerin yedi kat altından yeryüzüne cehennem ateşini! “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş sayılır” diyenler(!), o gün 35 insanımızı diri diri yakarak katletti! “Alevi-Sünni çatışması” vb. dediler, her zamanki gibi olayı karıştırmak, bulanıklaştırmak için, bir sürü yalan dolan saçtılar ortalığa. Ama 35 insanımızın bedeninden çıkan alevler yükseldikçe göğe, bütün yalanlar geldi dile… ve yükselen alevlerin içinde sadece 6 harfli bir kelime okunuyordu: DEVLET!.. Şimdi ise aynı devlet, zaman

Diri diri yakılanlardan bir ordu kuruluyor bu ülkede. Ve Anka Ordusu dedik ismine de! İnsanoğlu ateşi bulduğundan ve egemenlerin bu ateşi halk üzerinde cehennem ateşine çevirdiğinden 32 | TAVIR | hAzİRAn 2012

aşımı silahı ile bu katliamını iyice perçinlemeye çalışıyor. Oysa ki böyle yaptıkça, daha da alevleniyor Anka Ordusu. Derler ki; katliamdan bu yana daha bir sıcaktır Sivas yolu. Hani kimi zamanlar vardır geçmişte, geleceği belirleyen. Alnının ak, başının dik durmasını sağlayan tarihi kesitler… İşte yine öyle bir zamandı 2000’in 19-22 Aralık’ı. Sivas’ta 35 insanımızın bedeninden göğe yükselen alevlerin içinde okunan devlet, yine iş başındaydı. Yangın bu ya, almadın mı önlemini en ufak bir kıvılcım bile sarıyor ülkenin dört bir yerini. Aslına bakarsan “diri diri yakmak” söylemi en çok burada vücut bulur kendine. Hem de öyle bir yakmak ki; alevlerin yetişemediği yerde kimyasal gazlar yakar yakar eritir… Sanki yağmurmuşçasına yağar betona etlerimiz. 6 kadın, 6 dünyalar güzeli, gözleri UMUT dolu 6 kadın. İnsanlığın en soylu damarlarından olan, insanoğlunu doğuran, “devrime meşale” olan 6 yiğit kadın… Nilüfer, Özlem, Yazgülü, Seyhan, Şefinur ve Gülser… Nereden baksan, nereden tutsan dört duvar içindeki alevlerin ortasında diri diri yakılan 6 kadın. Ya Yase-


çadırlarını bile “Bunlar çok kaliteli, depremzedelere verirsek yazık olur” diyerek vermediler. Sağlam, Van’ın çetin kış şartlarına uygun olmayan yazlık çadırlara, alay edercesine mahkum ettiler insanlarımızı! Onlarca çadır yangını meydana geldi, onlarca insanımız diri diri yanarak can verdi… Devlet ise; sadece içine düştüğü enkaz altından bakmakla yetindi. Ama yanan insanlarımızın alevleri, enkaz altında da buldu devleti.

min, Berrin, Selma…? Hele ki Fidan, ah Fidan ah! Alamadılar ya ellerinle sımsıkı tuttuğun zaferimizi senden, işte o ellerinle kazandık senden sonra ne varsa. Bizim de alevlerimiz var. Haklı ve güçlü! Alevlerimiz… Egemenlerin alevlerinden daha güçlü ve haklı! Bu yüzden FEDA dedik ismine de! Sivas yolu kadar sıcak olmasa da bir hayli sıcaktır Kayseri’nin yolu. Van’dan İstanbul’a uzanan bir mahkeme yolu üzeridir Kayseri. Aslına bakarsan; Kayseri sadece bir geçiş güzergâhıdır. Van’dan gelinip İstanbul’a gidilecektir ama, Kayseri “son durak” olur 5 tutukluya… Çünkü egemenlerin “cehennem” ateşi yakalar onları… “Üst düzey teknik özelliklere sahip” ring aracının kapıları 5 tutuklu hariç açıktır herkese. Egemenlerin alevleri yavaş yavaş, için için, diri diri yakarak katletti onları. Bu sefer, değil alevlerin içinden okunması, bizzat ring aracının üzerinde mührü vardı devletin. Öyle ki; diri diri yanarken insanlarımız, başında nöbet tutuyordu bu devletin

askerleri! Böylesine sadıktılar görevlerine ama alevlere çok fazla yaklaşmadan yaptılar görevlerini. 5 tutuklu İÇERİDE, askerler DIŞARIDA! “Doğal afet” derler deprem için… Birkaç saniyelik dakikalık kısacık bir an içine, yüzlerce-binlerce ölü sığabilir. Ölebilir insanlarımız, çünkü yoksuldurlar. Sen hiç yıkılan bir villa gördün mü? Ben görmedim. Yıkılmazdır villalar, çünkü sağlamdır, zenginler içindir… Yine böyle bir “doğal afet” geldi işte yoksul Van’ın başına. Öldü insanlarımız, yüzlerce… Kimi enkaz altında, kimi hastane kuyruklarında, kimisi de hastalıktan… Yüzer yüzer öldü insanlarımız! “Sesimi duyan var mı?” yardım çığlığına, yüreğini çıkarıp cevap veren Hasan (Beyaz) Amca’mızı şehit verdik. Bu depremde devletin gerçek yüzü bir kez daha açığa çıkmış oldu. Her bir çadırdan çıkan alevler aydınlattı gecenin karanlığını. Ankaların alevleri bir kez daha gösterdi ki; yıkılan Van değil, devlet oldu. Yoksul Van halkını; bırakın geçici olarak bir yere taşımayı, yurt dışından gelen yardım

Yoksulluk öyle kolay bırakmaz insanın yakasını. Hani “kabir azabı” derler ya işte öyle azap çektirir insana yoksulluk. İşte böyle böyle yürekleri dağlıyor, öfkemizi katmerliyor Van’dan İstanbul’a uzanan yolculuk… Depremden canını zor kurtaran bir aile… Ve bir babanın ailesine bakması için, işçilik yapacağı İstanbul’a uzanan yolculuğu. Acaba o da bilmiyor mu hep peşindedir yoksulluk? Biliyor, biliyor! Bilmez olur mu hiç. Ama yola koyuluyor çaresiz. Ve yine bir çadır ve yine bir yangın! İstanbul Esenyurt’ta bir şantiye alanı, patronların bitmek bilmeyen kar hırsı… Bir çadır, 11 işçi... Ve bir gece birden bire, ansızın bir yangın. İşte yine yakamıza yapıştı namert yoksulluk! 11 insanımız daha karıştı Ankalara. Yine diri diri yandı insanlarımız, göğe yükselen yine bizim alevlerimiz oldu. Alevlerimiz… Güçlü ve haklı! İstanbul’un orta yerinde 11 kişi diri diri yakılarak katledildi. Devlet geleneği böylece ülkenin dört bir yanına yaygınlaştırılmış oldu… Söyle şimdi bana, hangi birine yanayım? Hangi birine ağıt yakayım. İşte böyle böyle küllerimizle, eriyen etlerimizle kurduk Anka Ordusu’nu! Alevlerimizle yazdık hikayesini! Bizim de günümüz gelecek, bizim de alevlerimiz var. Alevlerimiz. Haklı ve güçlü! Bilmez misin bu ülkeyi yangınlar sarar ve güneşin doğduğu yere, Anadolu’ya kızıl bir güneş doğar. Ve doğmaz mı sanırsın diri diri yananlar tekrardan küllerinden? İşte o zaman bir destan yazılacak bu ülkede! Anka Destanı diyeceğiz ismine de… o hAzİRAn 2012 | TAVIR | 33


deneme deneme

umut üzerine volkan koyutürk

“Parasını kaybeden hiçbir şeyini kaybetmemiştir. Onurunu kaybeden çok şeyini kaybetmiştir. Umudunu kaybeden her şeyini kaybetmiştir.” Umuda ilişkin söylenen bu söz doğrudur. Umutsuz yaşanmaz. Yarına dair idealleri, umutları olmayanlar güçlü ve kararlı olamaz, yaşamın zorluklarına karşı mücadele edemez. Özgürlük İçin Savaşanların Umudu! Halkların tarihine baktığımızda, ezilen yoksulların özgürlük ve adalet için zalim egemenlere karşı mücadele ettiklerini, büyük bedeller ödeyerek, kahramanlıklar yaratarak kendilerini daha güzel yarınlar ve yaşanılası bir dünya için feda ettiklerini görürüz.

nalarda ölmeye-öldürmeye mahkum eden köle sahipleri ve köleci Roma devletine duyduğu öfke değil, onlarla birlikte köleliğin yok olacağına, tüm insanların zincirsiz ve özgür yaşayacağına, böyle bir düzenin kurulabileceğine olan inanç ve umuttur. Umut ilk başta bir düştür, soyuttur ve fakat yayıldıkça, paylaşıldıkça, çoğaldıkça somutlaşır, bir düş ve hayal olmaktan çıkıp gözle görülen, elle tutulan ve koca Roma İmparatorluğunu sarsıp titreten, egemen köle sahiplerinin kabusu olan bir güce dönüşür.

Başta Spartaküs'ün özgürlük düşüne temkinli ve kuşkuyla yaklaşan köleler umudun soyuttan somuta gelişimini gördükçe, hissettikçe ona ortak olurlar. Umut büyür. Umut yayılır. Umut örHalklara ve zulme karşı başkaldıran öz- gütlenir ve umut ordulaşıp zalimlerin gürlük savaşçılarına güç veren, bunca karşısına çıkar. bedeli ödemeyi göze aldıran umuttur. Umut kaygıları ve korkuları yıkar, küçük Eski Roma'da egemenleri eğlendirmek hesap-kitapları bir yana atar, alışkanlıkiçin gladyatörlüğe zorlanan bir köle ları değiştirir, insanı baştan aşağıya yeolan Spartaküs'ün, kölelik zincirlerini ko- niden yaratır. Umut insanı çelikleştirir, parıp atmasını sağlayan, sadece zulme cesurlaştırır, direngenleştirir. Umudu ve kendisini bir eşya gibi alıp satan, are- olan hedefe odaklanır ve ona ulaşmak 34 | TAVIR | HAzİRAn 2012

için her şeyi göze alır. Umut savaştırır ve Spartaküs'ün Umut ordusu kahramanca savaşmaktadır. Umut ve ona giden yol düz ve engelsiz değildir. Aksine Mahir'in de dediği gibi “dolambaçlıdır, sarptır”, engellerle doludur... Yenilgiler de olacaktır; umudun kırıldığı, yere düştüğü anlar da olacaktır. Bunlar kaçınılmazdır... Umut düşe kalka büyüyecektir. Spartaküs'ün Umut ordusu yenilir. Bunun tarihsel, sosyal, belki taktiksel nedenleri vardır; ama gerçek olan şudur: Umut orduları yenilse de, özgürlük savaşçıları şehit düşse de umut ve özgürlük yenilmezdir. Toprağa düşenlerin taşıdığı umut düşleri, özgürlük tutkuları bire bin veren tohum gibi topraktan filizlenecektir. Tarih buna tanıktır. Spartaküs'ün Umut ordusundan Bedrettin yiğitlerine, Pir Sultan'dan Mahirler' e ve Mahirler'den bugüne... Umut yenilmezdir... Umudun bir yanı budur; ki bu yanı kavgaya dairdir, onu biz temsil ederiz. Fakat umudun bir yanı daha vardır...


Pandora'nın kutusundan çıkan “Umut”! Yunan mitolojisinde geçen hikaye şöyledir: Prometheus tanrılara isyan etmiş ve onlardan ateşi çalıp insanlara vermiştir. Ateş insanları özgürleştirir. Tanrılar Prometheus ve insanları cezalandırmak için bir plan yapar; Prometheus ile evlenmek üzere güzeller güzeli Pandora'yı dünyaya gönderir ve düğün hediyesi olarak da bir kutu verir. Prometheus tanrılara güvenmez, temkinlidir. Pandora'yı bu gizemli kutuyu açmaması konusunda uyarır. Fakat Pandora merakına yenik düşer ve düğün gecesi kutuyu açar. Kutu açılır açılmaz içinden kötülükler birbiri ardı sıra çıkar ve dünyaya yayılır; hastalıklar, ölüm, nefret, ihanet, kıskançlık, yalan, kibir... Prometheus kutuya yönelir ve kapağını kapatır; ama birçok kötülük çoktan yayılmıştır bile. Kutudan son çıkan ise “umut”tur. At Arabacısı Cabbar'ın “Umut”u! Yılmaz Güney'in sinemasında ve aslında genel olarak Türkiye sinemasında

bir dönüm noktasıdır “umut”. Devrimci sinemanın başarılı örneklerinden biridir. Cabbar bir at arabacısıdır. Sermayesi atı ve arabasıdır. Onlarla kazanır çocuklarının ekmeğini. Ki zar zor karınlarını doyururlar, yoksulluk kuşatmıştır daracık dünyalarını. Yine de bir umut ışığı vardır. Çünkü umutsuz yaşanmaz. Filmin henüz başında Cabbar'ın umudu elinde tuttuğu piyango biletidir. Her hafta oynar. Hiç tutturamamıştır ama yine de bir umuttur o küçük kağıt parçası. “Ya tutarsa” ihtimali çok küçük de olsa vardır ve bu ihtimal Cabbar'ın umudunu yaşatır. Günün birinde bir otomobil Cabbar'ın atını ezer. Haksız olan ve kazaya sebebiyet veren otomobil sahibi üstelik arabasının boyası çizildiği için Cabbar'dan şikayetçidir. Sokakta başlayan ve karakolda devam eden diyaloglar çarpıcıdır. Bir yanda suçlu ama zengin otomobil sahibi, diğer yanda haklı, mağdur ama yoksul Cabbar. Düzenin polisi zengin otomobil sahibini haklı ve Cabbar'ı suçlu ilan eder.

Hak, adalet egemen sınıf için vardır. Burjuvazinin adaleti, burjuvazinin mülkünü korumak için vardır ve mülksüz Cabbar'a adalet yoktur bu düzende. Cabbar'ın kolu kanadı kırılmıştır. Çocuklarının karnını doyurabilmesi için çalışması gerekir. Çalışması için arabasını çekecek yeni bir ata ihtiyacı vardır. Yeni bir at alabilmek için borç ister, eğilip bükülür ama eli boş döner. Çaldığı her kapı yüzüne kapanır. Çaresizdir. Bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Para kazanmanın değişik yollarını dener, ki karşısına ona “umut” gibi görünen yol ve yöntemler hep çıkar. Ancak bunlar hep boş umutlardır ve boş umutlar umutsuzluğa dönüşmeye mahkumdur. Cabbar'ın hikayesi böyle sürüp gider; bir umuttan başka bir umuda savrulur. Çaresizdir, yoksul ve yoksundur. Hep bir umudun peşindedir ve boşuna denmemiştir “umut fakirin ekmeğidir” diye... Cabbar'ın son umudu bir definedir. Onun peşine düşer. Her şeyini bu defineye bağlamıştır. Son umududur. Filmin HAzİRAn 2012 | TAVIR | 35


finali çarpıcıdır; definenin yerini okuyup üfleyerek tarif eden hoca da bu yardım karşılığı yüklüce bir para alır. Tarif edilen noktayı kazan Cabbar'ın umudu, kendisine saldıran bir yılana dönüşmüştür. Umut, umutsuzluk olmuştur. Cabbar'ın umudu bu düzene dairdir ve bu düzenin sınırlarını bir türlü aşamaz. Boştur, hayallerden ibarettir. Sorunları çözmez, sadece acıları geçici olarak dindirir morfin gibi ama hastalığı tedavi etmez. Ve bu morfin etkisi yapan boş hayaller, umutlar Cabbarlar'ı düzene bağlamaktan, açlığa, yoksulluğa ve sömürüye katlanmasını sağlamaktan başka bir işe yaramaz. Yılmaz Güney Cabbar'ın “umut”unu şöyle tarif eder: “Halk, gelecek şeyin ne olduğunu, hatta umudun ne olduğunu bilmiyor. Bizim halkımız devamlı bir bekleme içindedir. Aldatıcı bir umudu anlatmak istedim. Umut bizim hayatımızın bir parçasıdır. Ayağı yere basan bir insan boş şeyler hayal edip umutlanmaz. Toplum belli bir düzeye ulaştığı zaman insanlarda hayale dayalı umutlar kalkar. Umut, düzen bozukluğunun bir simgesidir.” Sonuç olarak;

tıcı bir umuttur ve bu umut düzen sahiplerinin istediği gibi fakiri besleyen ve İki tür umut vardır. Biri düzene hizmet uyuşturan bir ekmeğe dönüşür. eder, biri devrime. Halk bu boş umutları, hayalleri yıkmaDüzene dair olan umut halkı hep bek- dıkça bu düzene karşı mücadele edelentide tutar ve böylece kendine bağlar. mez, kurtuluşunu ve özgürlüğünü kaBu “umut” düzenin ürettiği sahte bir zanamaz. Egemen düzen bunu çok iyi umuttur. Karşımıza bazen “bir daire sa- bilir ve bundan dolayı sürekli yeni sahhibi olabilmek” ya da “bir araba sahibi te umutlar yaratır. olabilmek” ya da “çocuğunu büyütüp okutmak” vs. şekillerde çıkar. Bunların Burjuvazi umut pazarlar. Halkın düzene hepsi birer olasılıktır ve bu olasılıkların ve sisteme dair umutlarını canlı tuttugerçekleşme ihtimali bir umuda dönü- ğu sürece iktidarını sürdürür. Parlaşürse insanlar bunlara ulaşmak için dü- mentarizm ve 4-5 yılda bir yapılan göszenin kuralları içinde çalışıp çabalama- termelik seçimler de özünde burjuvazi ya devam edeceklerdir. için “umut tazelemek”ten başka bir anlam taşımaz. Yıpranan bir burjuva parBu umut, düzenin dayattığı boş ve alda- tisinin yerine yeni ve henüz yıpranma36 | TAVIR | HAzİRAn 2012

mış, bol bol vaatlerde bulunan başka bir burjuva partisi iktidara gelir ve halkın umudunu tazeler ve düzen böyle sürüp gider... Tabii bir yere kadar sürer bu oyun... Düzenin “umut”ları sahtedir, yalandır ve her yalan bir gün açığa çıkar. Düzenin umutları tükenir. Halk bu tükenişi ve düzene dair umutların umutsuzluğa dönüştüğünü Cabbar gibi kendi deneyimiyle yaşar ve görür... Düzenin sahte umutlarını teşhir etmeliyiz ve halkı onun etkisinden kurtarmalıyız. Halka gerçek umudu göstermeliyiz. Umut halkın kendi gücündedir. Umut halktır! Umut devrimdir! o


37-38 karinca ile aslan_sablon 6/5/12 3:18 PM Page 37

masal

masal

karınca ile aslan faruk ergenç

“Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler berber iken...” diye başlayan bu masal cümlesinde devenin “tellal” olması ya da pirenin “berber” olmasıyla alay edilir gibi gelir bana. Oysa bedenen küçücük ya da çok büyük ama hayatını emeğiyle kazanıyorsa, kişi ancak takdir edilir. Mesela, hazır yiyicileri, emek sömürücülerini kimse sevmez. Sevmek bir yana onları yakınında bile görmek istemez... Emekçilerin sırtından düşmeleri için bu asalaklarla dişe-diş bir mücadele verilir. İşte karıncalar ve aslan da bunun için birbirine düşman olmuştur. Masal bu ya, bir aslan minicik karıncalara peyda olur. Onları yerinden yurdundan etmek için olmadık şeyler yapar. Nasıl mı? Öyleyse masalımıza en başından baş-

layalım.

lıyormuş.

Bir varmış bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken... Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir karınca ailesi ormanın en güzel köşelerinden birinde, bir köknar ağacının altında yuva kurmuş. Yuvalarının doğuya ve batıya bakan iki kapısı varmış. Bu kapılardan esen rüzgar ambarlarına topladıkları buğdayı sağa sola çevirerek çürümesini engellermiş. İşlerinin erbabı emekçi karıncalar, yuvalarını öyle ustalıkla yapmışlar ki her gören hayran kalmış. Gel zaman git zaman bu güzel karınca yuvası ormanın kralı aslanın da dikkatini çekmiş. Ve yuvayı gözetlemeye başlamış:

Bunu duyan bülbül, karıncalara haber vermek için hemen köknar ağacına varmış... Heyecanla öterek, olanı biteni anlatmış. Görmüş-geçirmiş bilge bir karınca: - “Sen bahar müjdesi getir ey bülbül... Kötü haberleri baykuşa bırak ...” demiş. Ama bu haberden sonra da karınca yuvasında bir huzursuzluk başlamış.

“Buranın kralı olduğum halde nasıl benden izinsiz böyle bir yuva kurarlar? Hem de ormanın en güzel yerinde...” diye kendi kendine söyleniyor, süslü sakalını sıvaz-

Sesiyle yeri-göğü inleten aslan kral, “Ben ne dersem o olur!..” diyerek kükreyip, karıncaların etrafında dolanır olmuş. Bazen de köknarın altına uzanıp, yuvayı pençesiyle deşer, yuvadakileri rahatsız edermiş. Minik karıncalar Aslan'ın pençesini ısırmak için sabırsızlanır ama yine de büyüklerinin sözlerinden dışarı çıkmazlarhazİran 2012 | TaVIr | 37


37-38 karinca ile aslan_sablon 6/5/12 3:18 PM Page 38

mış. Aslan öylesine azıtmış ki artık tüm işi gücü kükremek ve karıncaları rahatsız etmek olmuş. Diğer yandan da iki yüzlülük ve yalanla krallığını sürdürme çabasındaymış. Ve eğer karıncalara sözünü dinletemezse itibarı zedelenecek, küçük düşecekmiş. Hal böyle olunca, nasıl etsem de şu karıncaları bir an önce yuvasından atsam diyerek yeni kurnazlıklar peşine düşmüş. Günlerce kükrediği halde karıncalar yuvalarını terketmediği için “Biraz da poh pohlayayım, ne de olsa tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” demiş. Başlamış karıncaları pohpohlamaya. “Siz şöyle çalışkansınız, böyle çalışkansınız... Daha güzel yuvalara layıksınız...” Ahmağa pohpoh hoşgelirmiş ama karıncalar ahmak olmadığından aslana kulak asmamışlar ve kışlık yiyeceklerini toplamaya devam etmişler. Taneleri bir biri peşi sıra yuvalarına sürükleyerek biriktirmişler.

38 | TaVIr | hazİran 2012

Fakat aslan kral tacizlerinden vaz geçmiyormuş. Bazı karıncalar bu tacizlerden bıkıp: - “Artık çıkalım bu yuvadan, başkasını kurarız. Bak, aslan bize dere kenarından yer gösteriyor.” demiş. Ama emeğinin kıymetini çok iyi bilen, köknarla kurdukları dostluktan vazgeçmek istemeyen diğer karıncalar, “Olmaaaaz!” demişler, “Ölürüz de yuvamızdan çıkmayız. Üstelik kış geliyor. Ambarımızı ancak doldurabildik. Çocuklarımızı aç bırakamayız.” - “Peki ne yapacağız, evimizin başımıza yıkılmasını mı bekleyeceğiz?” diye sormuş diğerleri.

cak, tüm dostlarımızdan, emekçilerden destek isteyeceğiz. Karar netleşmiş, direnilecekmiş. Bunu duyan minik karıncalar sol kollarını yumruk yapıp, yukarı kaldırmış ve direniş marşlarını söylemeye başlamışlar. Aslana boyun eğilmeyecek, emeklerini çocuk, yaşlı, kadın, erkek demeden hep birlikte savunacaklarmış.Tüm emekçiler birleşince karşılarında değil kral hiçbir güç duramaz ve bu dişediş mücadelede hayatını kaybedenler de olur. Ama yaşama körü körüne bağlılığın, her yerde, her zaman doğru olmadığını en iyi zulme direnenler bilir.

- “Direneceğiz!” demiş kararlı olanlar.

Bu bize diğerlerini kurtarmak için, bile bile ölümün üzerine atılan kahramanları, bize ideali uğruna gülümseyerek can veren kahramanlarımızı hatırlatır...

- “Ama nasıl? Biz küçücüğüz, sayımız da az, nasıl güç yetireceğiz ormanın kralına?”

Selam olsun zulme boyun eğmeyenlere!..

Direnişten yana olanlar gülümsemiş ve;

Selam olsun bu uğurda şehit düşenlere!..

- Damla damlaya katıldı mı, nehirdir; nehir nehire kavuştu mu, denizdir. Azlar bir araya gelince çok olur. Haber saçıla-


39 ay sarkisi_sablon 6/5/12 3:19 PM Page 39

şiir

şiir

ay şarkısı fazıl öngel

Ayın bize şarkılar söylemesini dilerdik O sustu gözyaşlarıyla Yorgun yüzünü döktü Bir tutam ışığı vardı yalnız Onu da kendine sakladı Rüzgar, Söylenmesi yasak bir ağıdın ezgisini çalıyordu ıslıkla aynı ağıt akıyordu nehirlerin yatağında

Dalgalansın şimdi ellerinizde Kavga meydanlarında ve dağların doruklarında. Dalgalandırın. Ay şarkılar söylesin Güneşe Ağıt yakılmasın, Kınalar yakılsın ellere Dalgalansın zafer ellerinizde

Biz, Silip tüm gözyaşlarını Tütün basarak kanayan yaralara Kan kızıl gömleklerimizi çıkarıp sardık sımsıkı İlk o zaman gördünüz bizim de kanadığımızı ve düşerken cansız Gözlerimizden aldınız umudun bayrağını Hazİran 2012 | TaVIr | 39


izlenim izlenim

mardin’de taşın ve insanın masalı filiz tanya

culuğu bizi bekliyordu. Çok heyecanlıydım, yolculuk boyunca arkadaşıma sürekli sorular soruyordum. Gün ağardığında Antep’te olacağımızı, Antep’i ve Urfa’yı gündüz gözüyle görebileceğimizi söyledi. Benim sorularımdan sıkılan arkadaşım, “Şimdi uyu, yoksa sabah manzarayı izlemek için uyanamayacaksın “dedi. Bayram için erkenden yatan çocuklar gibi otobüste kafamı cama dayayıp uyumaya çalıştım. Gün doğumunu kaçırmamak için tek gözüm açık uyudum. Ama değmişti. Niçin “Güneş doğudan doğar” dediklerini o an anladım. Daha önce hiç görmediğim, muhteşem bir gün doğumu vardı. Anadolu’nun güney doğusunda bir gerdanlık misali, sapsarı pırıldayan bir şehir Mardin. Kitaplara, öykülere konu olmuş, karanlık abbaralarının (*) arasından öyküler, masallar akıp gitmiştir. Mardin edebiyatımıza ilham kaynağı olmuş kentlerden biridir dersem hiç de yalan olmaz.

rüyalarımda o hiç görmediğim abbaralarda koşup durdum. Daha sonra birçok defa gittim Mardin’e ama on üç yıl önce gittiğim ilk yolculuğun yeri hep başka oldu. O ilk görüş, ilk aşk gibiydi.

Mardin’e ilk yolculuğum nisan ayına denk gelmişti. Daha önce Mardin’de öğretmenlik yapmış bir arkadaşımla birlikYıllar önce bir kitapta okumuştum Mar- te düştük yollara. İlk defa Mezopotamdin’i. Bir yaşam öyküsüydü. Uzun zaman ya’ya gidiyordum. Uzun bir otobüs yol40 | TAVIR | hAzIRAn 2012

Gün kızıllığı çok uzakta görünüyordu, her yer dümdüzdü, gözümün alışamadığı bir düzlük. Oysaki ben o güne dek hep biraz ileride başlayan, göğe doğru yükselen dağların, tepelerin ardından doğan günü izlemiştim. Şimdi güneş bitmeyen düzlüklerin ardında bir yerlerden yükseliyordu. Gözümün görebildiği yerlerde bir çıkıntı bile yoktu.


Otobüsün içine doğru bakındığımda herkesin uyanmış olduğunu gördüm. Nerede olduğumuzu sormalıydım ama akşamdan bu yana değişen bir şey vardı otobüsün içerisinde. Artık herkes başka bir dilde konuşuyordu. Arkadaşımı dürtükledim sinirli sinirli tek gözünü açıp, “Ne var?” dedi. Biz nereye geldik, herkes başka bir dil konuşuyor artık” dedim. “Burası artık onların memleketi, Adana sınırını geçtikten sonra herkes kendi dilini konuşmaya başlar” dedi. O sırada bizim uyandığımızı görüp gelen muavin; “artık Türk sınırı bitmiştir, herkes dönmüştür kendi özüne” dedi ve gitti. O andan sonra çok ilginç şeyler yaşayacağımı görebiliyordum artık. Başımı cama dayayıp uzun düzlükleri seyretmeye başladım. Güneş yükseldikçe her şeyin daha iyi ayırdına varabiliyordum. Otobüsün içindeki yabancılık da bitmiş, herkes birbiriyle can ciğer muhabbete başlamıştı. Her yerde fıstık ağaçları vardı. Tek tük alçak damlı, çamur sıvalı Mezopotamya evleri görünmeye başlamıştı. Urfa’dan, Viranşehir’den geçmiştik ve artık Mardin sınırları içerisine girmiştik. Sanki başka bir diyarda gibiydik, bir çöle düşmüştük... Daha önce hiç bu kadar çıplak, ağaçsız ve dümdüz bir yer görmemiştim. Yol uzun tarlaların ortasından geçiyordu. Hiç viraj yoktu. Dümdüz bir yoldu önümüzde uzayan. Ben hayretler içerisinde izliyordum her şeyi. Köyler üşümemek için bir araya sokulmuş koyunlar gibi görünüyordu. Oysa Karadeniz’de köy evlerinin her biri ayrı tepededir.

Şaşırmayıp da ne yapayım, ilk defa uzun etekli bir Arap görüyordum.

Artık Kızıltepe’ye gelmiştik. Arkadaşım, “Hadi hazırlan, burada ineceğiz” dedi.

Kahvaltıdan sonra Kızıltepe’yi gezmeye çıktık. Dümdüz bir plato üzerine kurulmuş bir yerdi. Parklar dışında hiçbir yerde ağaç görünmüyordu. Bir çöl’ü andırıyordu. Şehrin sokakları toz içindeydi. Yollarda asfalt veya kaldırım yoktu. Şehir içindeki yolların birçoğu topraktı. Arkadaşım eski dostlarını, ahbaplarını görüyor, muhabbet ediyordu, bense etrafı inceliyordum. O sırada yolda yapılan bir düğüne rast geldik. Düğün tam anlamıyla yolun ortasında yapılıyordu. Merakla yaklaştık. Düğün sahipleri bizi, buyur ettiler. Oturup oyunlarını izledik. Bir orgla çalınan Kürtçe türküler eşliğinde halay çekiyordu insanlar. Kızlar rengarenk, yerel giysilerini giymişlerdi.

Kızıltepe’nin içinde bir yol kenarında indik. Ben nasıl bir yere geldik diye etrafa bakarken birden uzun beyaz elbiseler giymiş erkekler gördüm. Şaşırdım.

Karnımız acıkmıştı, bir lokantaya girdik yemek yemek için. Yabancı olduğumuzu hemen anlıyordu herkes. Lokanta sahibi bize hoş geldiniz dedikten sonra, be-

nim siparişimi alırken sorun çıkardı birden. Ben vejeteryan olduğum için etsiz bir şeyler ısmarladım ama lokantacı, “Bizde misafire etsiz yemek vermek ayıptır, ben size etsiz yemek veremem” dedi. Şaşırdım kaldım, masadakiler durumu anlatmaya çalışıyorlardı, “Seni müşteriden önce, misafir olarak görüyor” dediler, “Ama ben et veya etli yemek yiyemem ki, siz de onu anlatın adama” dedim. En sonunda lokantacıyı, bir hastalığım olduğu onun için etli bir şey yiyemediğime ikna ettiler. Bana servis yaparken bile, “Çok ayıptır bu valla abla ama ne yapalım” deyip duruyorlardı. Yemeğimizi yedikten sonra geceyi geçireceğimiz köye doğru yola koyulduk. Köyün ismi birkaç yıl önce değiştirilmiş. Bu yüzden gideceğimiz köyü tarifini almak wbiraz zor oldu. Çok şen bir minibüs şoförümüz vardı. Bu köy Suriye sınırında, arkadaşımın eski görev yaptığı köydü. Hala orada çalışan arkadaşlahAzIRAn 2012 | TAVIR | 41


rı vardı. Bizi onlar davet etmişti. Dümdüz ip gibi giden tozlu bir yoldan bir saate yakın gittikten sonra köye varmıştık. Köy meydanında bir okul ve okulun yanında iki tane lojman vardı. Bütün evler aynı hizada ve aynı modeldeydi. Bazıları avlu içerisindeydi. Sarıya boyanmış kibrit kutularını andırıyordu hepsi. Biz indiğimizde bir sürü kişi toplanmıştı etrafımızda. Arkadaşımın eski öğrencileri, oradaki dostları… duyan gelmişti. Ben kimseyi tanımadığım ve etrafta hiç kadın olmadığı için çocuklarla ilgileniyordum. Kadınlar tarladaymış. Ancak akşama gelirlermiş. Ama akşam olup da kadınlar geldiğinde yine benim için pek bir şey değişmeyecekti. Çünkü hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Yalnızca erkekler ve okula giden çocuklar Türkçe biliyordu. Kadınlarla çeviri yapılarak konuşabiliyorduk. Onlara daha önceden haber vermediğimiz için çok üzüldüklerini, bilselerdi daha güzel elbiselerini giyip bizi öyle karşılayacaklarını söylüyorlardı. Bizim sandığımızın aksine, Kürtler orada sarışın ve renkli gözlüydüler. Bu köyde Araplar ve Kürtler bir arada yaşıyordu ve öylesine sıcakkanlıydılar ki, hepsi evlerinde kahve, yemek ikram etmek istiyorlardı. Arkadaşım köydeki eski dostlarını görmek için beni bırakıp gitmişti. Bense kadınlarla baş başa kalmıştım ama anlaşamadığımız için birbirimize bakıp gülüşüyorduk. Çocuklar bize tercümanlık yapmaya çalışsalar bile biz aramızda bir işaret dili geliştirmeye başlamıştık. Hatta bana birkaç kelime bile öğrettiler hemen orada. Sonra köyün öğretmenleri beni Suriye sınırındaki tellerin oraya götürdüler. Daha önce hiç ülke sınırına gitmemiştim. Sürekli, “Yani şimdi şurası Suriye mi?” deyip duruyordum. Bu çok hoşuma gitmişti. Ne de olsa artık Suriye’yi de görmüş sayılırdım. Hatta gece olduğunda Suriye’nin ışıklarını bile görebileceğimi söylediler ve beni güneşin batışını izlemek üzere köyün hakim tepesi diye bir tümseğe götürdüler. Güneş 42 | TAVIR | hAzIRAn 2012

Suriye’den batıyordu ve evlerin ışıkları da yavaş yavaş yanmaya başlıyordu. Önümüzde her yer alabildiğine büyük bir düzlüktü sanki. Gözlerim biraz daha iyi görebilse adeta tüm dünyayı görebilecektim o tümseğin üzerinden. Hava iyice kararmıştı eve dönmek zamanıydı, misafirlik için bizi bekleyen koca bir köy vardı ne de olsa. O sırada “Arkanı dön” dediler. Arkamı döndüğümde kocaman karanlığın içerisinde çok uzakta, havaya asılmış büyük bir avize vardı sanki. Orası Mardin şehriydi işte. Bu büyük Mezopotamya platosunun ortasında Mardin bir dağ tepesine kurulmuş kartal yuvasıydı. Çok büyüleyici görünüyordu. Yalnızca geceleri ışıklarından dolayı görünürmüş, Gündüzleri kaybolan ve geceleri ortaya çıkan yitik bir ülke gibi... Bir düşteydim sanki. Bu düşün ortasına sabahın ilk saatlerinde çocukların sesleri doldu. Beni çağırıyorlardı. 23 Nisan oyunları yapacaklardı. Meydanda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Herkes çocukların oyunlarını izlemeye gelmişti. Birinci sınıf çocukları daha doğru dürüst Türkçe konuşamıyorlardı. Öğretmenleri birinci sınıfa gelenlere önce Türkçe öğretiyormuş. İkinci ve üçüncü sınıfta da ancak okuma yazmayı öğrenebiliyorlarmış. Her şey bir öyküymüş gibi geliyordu ama hiç birisi öykü değildi bunların. Kızların birçoğu da okula gönderilmiyormuş zaten. Okuyup bitirenler ya tarlaya ya da kocaya... Köyün tarihinde iki tane okumuş kız var; biri hemşire olmuş, biri de resim öğretmeni. Onlar da muhtarın ve ağanın kızlarıymış. Köyden ayrılmak çok zor geldi. İçimden bir şeyler koptu. Bugün bile o duygunun tarifini yapamam. Mardin’e geldiğimizde artık akşamüzeri olmuştu... Kalacağımız otel eski şehrin aşağısında kurulan yeni Mardin’deydi. Eski Mardin ise tam karşımızdaki tepenin üzerindeydi. Karanlığın ortasında ışıl ışıl parlayan bir

avize gibi asılı duruyordu. Mardin’in üzerinde parıldayan yıldızlar, sönük kalıyordu. Başına mumlar yakılmış, yarın düğünü olacak kız gibiydi adeta. İyi ki bir akşam vakti gelmişiz diye geçirdim içimden. Bir an önce dışarı çıkmak istiyordum ama oteldekiler, bunun iyi bir fikir olmadığını olağanüstü hal durumunun yeni kalktığını, sivillerin veya polislerin bizi sık sık durdurup kim olduğumuzu, ne işimiz olduğunu, burada ne aradığımızı soracağını, keyfimizin kaçacağını ve bu saatte eski Mardin’e gitmek için dolmuş bulamayacağımızı söylediler. Sabahı beklemek istemiyordum, Mardin’in gece halini de görmek istiyordum. Bunun için oldukça uzun bir yokuşu çıkmak gerekti. Mardin bir kartal yuvası gibi tepeye kurulmuş ve yeni yerleşim alanları da eski dokuyu bozmamak için tepenin eteklerine doğru yayılmış. Ben Kızıltepe’den kendime aldığım örtüyü (Kızıltepe kadınlarının kullandıkları başörtüsünü) başıma taktım. Kendimce tebdil-i kıyafet yaptım. Tepenin etrafından kıvrılarak uzanan, bizi zirveye götürecek olan yolu tırmanmaya başladık. Yokuş bitip de tepenin düzlüğüne geldiğimizde dünyamı şaşırdım. Sanki zaman tünelinden geçip tam yüzyıl öncesine belki de daha eskiye gelmiştim. İçim haşarı bir çocuk gibi kıpır kıpırdı. Her yere girip çıkmak, her yeri kurcalamak istiyordum. Daracık bir caddenin tam başında duruyorduk. Caddenin etrafı iki üç katlı, taştan evlerle örülmüştü. Her şey sarı taşlardan ibaretti. Caddeye açılan sokaklar yalnız iki kişinin geçebileceği genişlikteydi. Bunlar meşhur abbaralar olmalıydı. “Hadi girelim birisine” dedim ve daldık bir sokağın içine. O sokaklardan birinin içerisine dalar dalmaz kendimi bir masalın içinde bulacakmışım gibi geliyordu. Okuduğum doğu hikayelerinde hep taşların dilinden, her taşın bir hikayesi olduğundan söz edilir-


di. Bu taş evlerde; taş ustalarının terleriyle birlikte taşlara sinen hikayelerin, yüzyıllardır bu evlerde yaşayan insanların öyküleri ve daha neler vardı. Bu taşlar ne çok şeyin tanığıydı. İlk baktığım andan beri bunu duyumsayabiliyordum. Taşların tanıklıklarını dinleyebilecektim sanki. Sokaklarda yürümeye başladığımızda adeta “Alice” artık konuşan taşlar diyarındaydı. Her şey öylesine gizemli geliyordu ki o an. Sokaklar saray koridorları gibi upuzundu. Sokakların iki yanı uzun duvarlarla çevriliydi; evler bu duvarların arkasındaydı. Duvarlar boyunca belli aralıklarla kapılar vardı. Bu kapıların hepsi birbirinden güzeldi. Nerdeyse hiç insan yoktu etrafta. Halbuki henüz erken bir akşam vaktiydi. Her yer öylesine karanlıktı ki ürkmeye başlamıştım.

tı kapıya. “Kimsiniz?” diye sordu. Biz, “Mardin’e gezmeye geldik, eviniz çok hoşumuza gitti” der demez, “Biz de çay içiyorduk zaten, gelin gelin” diyerek bizi içeri davet etti ve birden kendimizi muhteşem bir avluda bulduk. Evin bütün köşelerini, ince ayrıntılarını gösterdiler bize. Mardin evlerinin sokağa açılan kapıları yoktu. Bütün evler birbirlerine bitişik olarak inşa edilmişti ve bu evde de yan komşunun oturma odasına açılan bir geçit vardı. Ama onlar geçidi betonla kapatmışlardı. Çünkü bu evi daha birkaç ay önce İsviçre’ye göç eden bir Süryani aileden satın almışlardı. O mahalle bir Süryani mahallesiymiş. Süryaniler gece hiç sokağa çıkmadan birbirilerinin evle-

rine geçebilirlermiş. Artık eski tanışıklıklar kalmadığı için bu geçitler kapatılıyormuş. Kadının evde bir kızı ve iki oğluyla fotoğraf çektirdik ve bizi tekrar beklediklerini çok memnun olduklarını hatta bununla da kalmayıp, Ziraat Bankası’nda memur olarak çalışan kocasına da uğrayıp bir çayını içersek çok memnun olacaklarını söyledi. Sokaklar arasından Mardin’in tepesindeki kaleye doğru çıkıyorduk. Evinin önündeki asmanın altında oturan kalabalık bir aileye selam verdik. Onlar da kalkıp bize selam verdiler. Kale önümüzdeydi artık ama kalenin yakınındaki evin sahibi amca “kalenin artık kapandığını ve artık gezilemediğini”

Sabah uyandığımda ışıl ışıl bir gökyüzü parıldıyordu üstümüzde. Hemen bir dolmuşa atlayıp eski Mardin’e gittik. Gece girdiğimiz karanlık sokaktan şimdi gündüz geçiyorduk. İnsanlar bize tanıyormuş gibi davranıyordu. Bir gece önce korkup kendimizi caddeye attığımız yer burası mıydı diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Merakla baktığımız evlerden birinin kapısı açılıverdi aniden. Evden bir adam dışarı çıkıyordu ve bizi görünce “Oo misafir varmış, gelin gelin içeriden bakın” dedi ve bizi içeri buyur ettiler. Çok geniş avlulu bir evdi. Her merak edene evlerini böyle keyifle gezdirirlermiş. Bu çok hoşuma gitmişti. Sonra bize Mardin’de gezebileceğimiz yerleri tarif etti. Sokakları geçip köşeleri döndükçe muhteşem yapılar çıkıyordu önümüze. Muhteşem bir Mardin evi duruyordu karşımızda ama evlerin hepsi avlu içerisinde olduklarından avluların duvarlarından evlerin tamamını görmek pek mümkün olmuyordu. Bu sefer de biz çalalım kapılarını dedik. Bir kadın çıkhAzIRAn 2012 | TAVIR | 43


söyledi. Tabii oraya kadar çıkmışken bizi bırakmayacağını, illa ki bir sütlü kahvesini içmemizi istedi. Amca yıllarca Almanya’da çalışmış sonra gelip yerleşmiş buraya. Yine birlikte fotoğraflar çektirdik, fotoğraflarını göndermek için adresini alıp yola koyulduk. Mardin’deki en önemli Süryani kiliselerinden birine vardık. Burası İstanbul’da gördüğüm kiliselerden çok farklıydı, çok mütevazı ve tamamen doğu kültürünün ve mimarisinin etkisinde inşa edilmiş bir kiliseydi. Kilisenin değişik bölümlerini gezerken bizi Kilisenin papazları karşıladı. Bize Mardin’in geçmişini anlattılar ve meyve ikram ettiler. Tabii biz de Mardin misafirperverliğine adapte olmuş kişiler olarak hemen kabul ettik. Bize gezebileceğimiz kiliselerin ve manastırların yerlerini tarif ettiler. Ayin salonunda Süryanice dersi veriliyordu. Çok az kalan Süryaniler, kendi dillerinde okuyup yazmayı unutmamak için burada çalışmalar yapıyorlarmış. Mardin’in dışında kalan Deyrülzaferan Manastırı’na gitmeye karar verdik. Taksiciyle yapılan uzun pazarlıklar sonucu Manastıra gitmeyi başardık. Burasını ilk güneşe tapanlar yaptırmış. Tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Muhteşem bir yapıydı, içinde metropolitan mezarları vardı. Her şey tüm gizemiyle, tüm görkemiyle korunmuştu. Ama tabii bize tamamını gezdirmediler. Suriye ve İran’da yaşayan Süryanilerin merkeziymiş bu manastır. Başrahip burada yaşarmış. Tabii biz bu arada gidip başrahiple tanışmayı ihmal etmedik. Manastırı gezip Mardin’e dönerken etrafımda gördüğüm her şey, tarihi yapılardan oluşuyordu. Yoksa bunlar tarihi yapı falan değil de ben mi o tarihteyim. Kafamda bir sürü şey uçuşuyordu. Henüz tam olarak kavrayamamıştım, gördüklerimi, yaşadıklarımı. Kendimizi meşhur bakırcılar çarşısından, camilere, medreselere doğru sürükler-

44 | TAVIR | hAzIRAn 2012

ken, Mardin’in en güzel konağını görmeden gitmememiz gerektiğini öğrendik. Biz de gittik evin kapısını çalacakken baktık kapı açıktı zaten. Kafamızı avluya uzatıp seslendik ve içeriden esmer yüzlü, ak başörtülü bir kadın çıktı. İsmet Teyze bizi tanıyor gibi çağırdı içeri. Meğer çok alışıkmış ziyaretçilere. Burası eskiden kırk hanenin oturduğu bir sülaleye aitmiş. Kendisi Arapmış. Konağın bir katını da (bizim bildiğimiz gibi üst üste katlar değil, çok eğimli yamaca kurulmuş katlar) onun ailesi satın almış. Bu konağın Mardin’in değişik yerlerine açılan tam beş kapısı varmış ve burada yaşayan kırk hanenin birbirlerine evden eve geçebildikleri geçitleri varmış. Bize kendi oturduğu evdeki geçidi gösterdi. Betonla kapanmıştı artık geçit. Bize yörenin en meşhur mırrasından (**) ikram etti. Bu yoğunlaştırılmış, bir yudumda içilen kahveydi. Öylesine sertti ki, içtikten sonra insanı sarsıyordu adeta. Ve evin avlusundan görünen manzaranın

eşi benzeri yoktu. Mardin’in yamacına kurulmuş bu evin avlusu uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasına bakıyordu. Ne ormanların, ne denizin görkemi beni böylesine büyülemişti. Bu bambaşka bir duyguydu. Yanıma gelen İsmet Teyze, “Ben buradan böyle ovaya bakmazsam ölürüm herhalde. Bu yüzden bu evden başka bir yere gidemem” dedi. O geziden sonra birçok kez gittim Mardin’e. Doğunun o büyülü kentinde her seferinde başka şeyler keşfettim. Ama yıllar önce olağanüstü halden yeni çıkmış bir kentin insanlarının sıcaklığını, dostluğunu, insaniliğini hiç unutamadım. Bizim o zaman korkularımız vardı o gitmeye korktuğumuz coğrafyalara dair ama onların ise hoşgörüsü, hasreti vardı insanlığa karşı.o (*) Mardin’ de tünel biçimindeki yaya geçitleri (**) Mırra: arap kahvesi


45-48 ebu muslim_sablon 6/5/12 3:25 PM Page 45

biyografi

biyografi

ebu müslim horasani mehmet tamer

İslam coğrafyasında zorba Emevi hükümranlığını tarihten silen, Abbasileri iktidara taşıyan, yaşadığı dönemde mazlum ve ezilen halkın hakkını arayan, onların kurtuluş umudu olan bir halk önderidir. Ebu Müslim Horosani, davaya adanmışlığın, inancı uğruna serden geçmenin ve fedailiğin adıdır aynı zamanda. Mezopatamya'nın İskender ve Ardeşir'den sonra gördüğü üçüncü büyük komutan olduğu söylenir. Yaşamı ve yaptıkları birçok hikaye ve destana konu olmuştur. Hakkında anlatılanların ne kadarı gerçek, ne kadarı hikayedir anlaşılması güçtür. Öyle ki Ortadoğu'da yaşayan her kavim, her mezhep onu kendi kanından saymış buna uygun hikaye anlatmıştır... Bilindiği kadarıyla kökeni Kürt aşireti Rewandi’ye dayanır. Ewdırrehman Rewandi'nin oğludur. Gerçek adı da İbrahim bin Osman'dır.


45-48 ebu muslim_sablon 6/5/12 3:25 PM Page 46

ye karşı aşırı derecede tutkusu vardı. Üstün zekası ve yetenekleri sayesinde zaman zaman egemen ulus olan Arapların toplantılarına katılan sayılı Mevalilerden biri olmuştur. Emevilere karşı bir muhalefet fırkası olan Kesaniye ile tanışıp düşüncelerini benimsedi. Sığınmacısı olduğu Benû İcl Kabilesi’nin lideri Said Bin Muğire’nin başkaldırısında görev aldı. İsyanın başarısızlığa uğraması üzerine tutuklanarak zindana atıldı.

Bugün Azerbaycan sınırları içinde kalan Kürt aşireti obası Mavit köyünde 718719 yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğu ve gençliği azatlı köle olarak geçmiştir. Nasıl köle olduğu hakkında çeşitli iddialar anlatılmaktadır. Fakat son kertedeYemen'den Küfe'ye gelen Benu İl kabilesinden İsa Bin Magil El İçli'nin azatlı kölesidir. Bu kabile ile ehlibeyt davası uğruna isyanlara katılmış, zindanlara atılmış, gene isyan etmiş ve sonunda Emevilerin iktidardan indirilmesine hizmet etmiştir... Hangi dönemde yaşadı? Ebu Müslim 718-19/756 yılları arasında yaşamış. Bu dönem İslam coğrafyasında büyük altüst oluşların, siyasi-sosyal çekişmelerin yaşandığı dönemdir. İslam devleti büyük hızla topraklarını büyütmüş, Sasani iktidarına son vermiş, Bizans ile komşu olmuştur. Değişik inançların, fikirlerin çarpıştığı, İslam içinde ayrılıkların derinleştiği bir dönemdir. 680 yılında İmam Hüseyin ve ailesinin Kerbela'da katledilmesinin yankıları sürmektedir henüz. Ayaklanmaların, bölünmelerin, fırkaların, mezheplerin ardı 46 | TAVIR | hAzİRAn 2012

arkası kesilmemektedir. Ve Emevi zulmüne karşı isyanlar ve iktidar mücadeleleri yükselmektedir. Emeviler kimdir? Mekke'nin zengin tüccar ailelerinden Ebu Süfhan ailesindendir. İslam devletinde Muaviye'nin Şam Valisi iken, iktidar için Hz. Ali ile savaşan ve onun ölümünden sonra halifeliği ele geçirmesiyle başlayandöneme Emevi dönemi denir. Abbasiler kimdir? İslam peygamberi amcası Abbas soyundan gelen ailedir. Emevilere karşı gizli örgütlenip, iktidar için her kesimi ve herkesi kullanmışlardır. “Ehlibeyt davası” diye ortaya çıkmış fakat iktidara gelince de onları iktidara taşıyan güçlere savaş açmışlardır. Ebu Müslim nasıl önderleşti? Benu İcl Kabilesi Sunni-İslam iktidarına muhalifti. Ve ehlibeyt davası adına gerçekleşen tüm ayaklanmaları destekliyordu. Ebu Müslim Benu İcl Kabilesi’nin himayesinde büyüdü ve Küfe’de bir süre saraçlık yaptı. Öğrenme ve örgütlenme-

İbrahim, zindanda kendisini yenileyerek olgunlaştı. Miladi 738-744 yılları arasında Abbasoğullarının başkaldırıları gerçekleşti. Benu İcl Kabilesinin önderlerinden İsa Bin Mukil, azatlı kölesi İbrahim’i Abbasoğullarına 300 bin dirhem karşılığında sattı. İbrahim yeni efendisi Abbasoğullarından İmam Muhammed’in karşısına çıkarıldığında 20 yaşındaydı. Muhammed ilk karşılaştığında çok beğendiği İbrahim’in adını "Ebu Müslim" lakabıyla çağrılmasını emretti. Yaşlanmış Abbasoğlu Mehmed"in İbrahim adında bir oğlu vardı. İsimleri birbirlerine karışmasın diye bu değişikliğe gitmişti. Ebu Müslüm’ü 746 yılında Horasan ihtilalinde görevlendiren de Abbasoğlu İbrahim’dir. Bu kısa yaşam hikayesinin ötesinde o Horasan'da karşılaştığı bütün sorunlara çözüm üreterek, hazır hiçbir şeyin olmadığı yerde yılmadan, sabırla çalışarak, her kavim, her mezhep, her fırka, her düşünce ve inançtan yoksul halkları örgütlemeyi ve Emevilere karşı tek bayrak altında birleştirmeyi başardı. Tarihi kahramanlar yazmaz; kahramanları tarih yaratır, öne çıkarır. Ebu Müslim Horasani de pratik içinde, halkla birlikte yaşayarak onların özlemlerini, beklentilerini iyi tahlil edip, yaşadığı coğrafyanın durumuna, yapısına göre planlar, programlar çıkararak, iğne ile kuyu kazar gibi isyanı örgütleyerek önderleşti. Ebu Müslim adıyla anılan isyana yol açan nedenler nelerdir? Ortaçağ boyunca “din savaşı” olarak


45-48 ebu muslim_sablon 6/5/12 3:25 PM Page 47

ortaya çıkan savaşların ve isyanların neredeyse tamamı aslında sınıf içeriklidir. Özü ekonomiktir. Emevi devleti fethettiği her yerde ağır vergiler koyuyordu ve bunlar yoksul halkın sırtından çıkarılıyordu. Mevali diye bilinen Arap olmayan bütün Müslümanlar hor görülüyordu. “Müminler kardeştir” diyen ayete karşın pratik böyleydi. Ehlibeyt ailesine yapılan haksızlıklar, katliamlar ise İslam dinine inanan halkların vicdanında derin yaralar açıyordu. Bunların hepsi ayrı ayrı muhalefet nedeniydi. Halkların durumu böyle içler acısısıyken Emeviler sefahat içinde yaşıyorlardı. Rüşvet ve yozluk batağında, kendi keyiflerine bakmaları, en ufak muhalefeti zulümle sindirmeleri yoksul halka gına getirmişti. Tüm bunlar isyan etmek için yeterliydi. Öyle yaptılar... Neden Horasan? Horasan, kadim zamanlardan beri isyan beşiğidir. Herkesin, her şeyde eşit ve ortak olmasını savunan Mazdekilik düşüncesi, Horasan toplumunda hakimdi. Kesaniye, Hasaniye, Haşimiye, Mugiriye gibi eşitlikçi-isyancı fırkalar da burada taraftar bulmuşlardı. Bunun dışında Horasan, Emevi başkenti Şam'dan uzaktı. Rahat çalışılabilir, örgütlenme yaratılabilirdi. Coğrafi ve sosyal yapısı müsaitti. Ebu Müslim'in etrafında her kesimden, her kavimden, her inançtan insanlar vardı. Kürt, Süryani, Asuri, Acem, Türk, Arap kavimleri; Mecusi, Zerdüşti, Mazdeki, Batıni, Alevi-Şii inançları; Kesaniye, Mugiriye, Haşimiye, Sebeiye, Hüremlik fırkalarının temel dayanakları yoksul halktı. Ayaklanma nasıl başladı? Ebu Müslim, sabırla örgütlediği isyanın işaretini 750 yılında verdi. Bugüne gelmeden hareketi ikiye bölecek, başarısını yok edecek, gücünü azaltacak ayaklanma girişimleri olmuştu. 746 yılında Abdullah Bin Muaviye, Horasan'ın ağır ağır soluduğu isyan havasından ya-

rarlanarak 120 bin kişiyle, Ehlibeyt adına imam olduğunu ilan ederek ayaklanır. Ebu Müslim üzerine yürür ve hareketi bastırır. Aynı yıl, ayaklanmanın geleceğini tehlikeye atan Bihaferid Bin Mahfuriddin ayaklanması olur. İki yıl da onunla uğraşır. Ve tüm bunlardan sonra uygun zamanın geldiğini düşünerek siyah bayrağı açma zamanının geldiğini muştular Ebu Müslim. “Biz Ehlibeyt yandaşıyız. Herkese eşitlik ve özgürlük istiyoruz. Kurtuluşumuz mazlum Horasanlıların elindedir. Onlar siyahlar giyinip 'güneşin doğduğu yerden akın akın gelecek', güzel siyah atlarıyla Şam'a varıp, insanları Emevi zalimlerinden kurtaracaklar.”(183) der Ebu Müslim. Ve ayaklanma başlar. Ayaklanma nasıl sonuçlandı? Ebu Müslim, Horasan'ı baştan başa ihtilal ateşiyle alevlendirdikten sonra Küfe'nin yolunu açtı. Emevi ordusunu orada yendi. Emevi yanlısı, bölgedeki toprak ağası, dihkanlar, valiler, askerleri kılıçtan geçirdi. Bu ihtilal sırasında altı yüz bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Horasan'da açılan bu siyah bayrak Emeviler'in saltanatını yıkar. Yıkılan Emevi hanedanı yerine Abbasiler İslam devletinin hilafetini alırlar. Ebu Müslim neyi savunuyordu? “İnsanlar hür ve eşit olmalı ki, başkalarının özgürlüğü için canı gönülden mücadele edebilsin. Yoksa kölenin sahibine, hizmetçinin efendisine verebileceği fazla bir şey yoktur.”(152) “İhtilal denilen şey kimseyle kaim olamaz; bir tek insanın eseri olmayıp, kimsenin tekelinde değildir... İhtilal, tüyü bitmemiş yetimin hakkını almak, Arap efendilere karşı mazlum halkların, kavim ve kabilelerin başkaldırısıdır... İhtilal, soylu soysuz, hasep nesep üzerine kurulmaz. Tersine mevcut ilişkileri bozmak üzere başlar. Hak, adalet, eşitlik ve özgürlük temel şiarımızdır”(155) Abbasilerle anlaşmazlığı nasıl ortaya

çıktı? Ebu Müslim; Abbasiler'in Emeviler'e karşı örgütlenme çalışmalarında halka vaat ettiklerinin hiçbirine, iktidar olduktan sonra uymadıklarını görür. Emeviler gibi, debdebe içinde yaşanılmayacağını, köşk ve saraylarda oturulmayacağını, işret alemlerinde gönül eğlendirilmeyeceğini, halkın yaşadığı gibi sade bir hayat süreceklerini... uzun uzun anlatır. İktidarın zulmetmelerinin “kader” ve “kaza” ile açıklanamayacağını, şayet tüm bunlardan saparlarsa kendilerine karşı ayaklanma haklarının olduğunu anlatır. Abbasiler iktidar olunca da, kendilerini iktidara taşıyan tüm güçleri, tıpkı Emeviler'in yaptığı gibi “zındık” ve “mülhid” ilan eder ve savaş açarlar. Böylece ilk ayrışım başlar. Horasan Teberdarı (*) Ebu Müslim, vaad ettikleri gibi yaşarken, Abasoğulları ailesi Emeviler gibi Sunnilik silahına sarılmış, halktan kopuk sefahat içinde yaşıyorlardı. Ebu Müslim bunu eleştirir. Abbasiler, Horasan'da ona dokunamayacaklarını bildikleri için saray entrikalarını işletirler. Abbasiler'in Ebu Müslim'den korkmalarının nedeni nedir? Nasıl korkmasınlar ki? Abbasoğulları iktidarı alıncaya kadar hiç ortalıkta görünmemişlerdi. İsimleri hep gizli kalmıştı. Ebu Müslim Horasani, yolunu tuttuğu zaman elinde hiçbir şey yoktu. Ne para, ne silah, ne asker, ne kadro... İhtilalin tüm yükünü, tüm sorumluluğunu omuzlayıp en sonunda Emeviler'i yıkmıştı. Ebu Müslim'in şanı, şöhreti, ismi halife Abbasiler'den katbekat yükseldi. Abbasiler iktidara geldikten sonra yapılan ilk hac sırasında yol güzergahı boyunca Ebu Müslim'in halk tarafından gördüğü ilgi, Abbasi Halifesi’nden katkat üstündü. Fakat tüm bu kişisel çekişmelerin ötesinde Ebu Müslim'in dayandığı güçler Horasan'ın eşitlikçi, ortakçı fikirleriyle beslenen yoksul halktı. Bu da eninde sonunda Abasilerle Ebu Müslim'i karşı karşıya getirecekti. Daha ilk günden Abbasi yöneticilerini ve yönetme biçimini eleştirmiş, ihtilalin bunun için yapılhAzİRAn 2012 | TAVIR | 47


45-48 ebu muslim_sablon 6/5/12 3:25 PM Page 48

madığını söylemişti. Tüm bunlar korkularını çoğaltıyordu. Bir kında nasıl iki kılıç durmazsa Ebu Müslim'in gölgesinde Abbasi Hilafeti de payidar olmayacaktı. Nasıl Katledildi? Ebu Müslim, Abbasiler tarafından nasıl aldatıldığını saray yaşantısını ve entrikalarını görünce durumun ciddiyetini iyice anladı. İhtilal sırasında, “Sunni şeriata hayır, bütün inançlara özgürlük”, “Müslümanlar kardeştir, eşittir” şiarlarının nasıl boş söylem olduğunu görünce iktidarla ipleri iyice koparır. Fakat sarayda adı konulmamış tutsaktır. Buna rağmen Abbasi Halifesi ile dobra dobra konuşmaktan, tartışmaktan, doğru bildiğini ölümü pahası savunmaktan geri durmaz. Abbasi halifesi ile son tartışması şöyle düşer tarihe: - “İhtilalin çıkarı için değil, sizlerin dar menfaatleri için çalıştığımı anladım. Pişman olup, tövbe ettim.”(230) der Ebu Müslim. - “Kadere karşı yoktur güçleri yiğitlerin; Kader, nice milletin yenmiş tendini, 48 | TAVIR | hAzİRAn 2012

hünerini”(234) diye tehdit eder Abbasi Halifesi. - “Beni ölümle korkutamazsınız. Bu tutumumuzdan vaz geçin. Cesedim bile başınıza bela olur; adımı ilahlaştıran çok insan yasımı tutmayacaktır. Silahlara sarılıp size başkaldıracak. O zaman mezardaki bedenimi bile hasretle anmış olacaksın”(238) diye cevaplar Ebu Müslim. Ve bunlar son sözleridir. Halife kızar, bağırır çağırır ve hemen orada cellatlara işaret verir. Yıl 756'dır. Sarayda sırtından hançerlenerek katledilir bu eşsiz, yiğit komutan. Ve cansız bedeni Dicle nehrine atılır. Ebu Müslim'in ölümünden sonra yaşanan olaylar nelerdir? Ebu Müslim'in dediği gibi her kavim, mezhep, fırka Abbasiler'e baş kaldırır. 756'da Nişabur'dan Ebu Müslim komutanlarından Türk İshak ayaklanır. 758'de Ebu Müslim yandaşları Rewandiye Hareketi’ni oluşturarak ayaklanır. 766'da Üstad-ı SİS Horasan'da ayaklanır. 770'de El-Mukan-

na hareketi başkaldırır. 779'da Hürremdiniye ve Ebu Müslimiye fırkaları ayaklanır. İsfahan'da eşitlikçi bir toplum kurarlar. Yıllarca, yüz yıllarca ardı arkası kesilmez bu hareketlerin. Halk arasında onun ölmediğini, gökyüzüne çıktığını, zamanın mehdisi olduğu söylenir. Yüzyıllarca ayaklananlar onun adına dayandılar. Haktan, eşitlikten yana kurulan yeni fırkalar, oluşan yeni düşüncelerin bir yanı ona dayandırıldı. Tam da onun öngördüğü gibi, mazlum Ortadoğu halkları onu hak, eşitlik, özgürlük kavgalarında bayrak yaptılar.o

Tüm alıntılar, “ Ebu Müslim Horasani- Bir ihtilalcinin hikayesi / Faik Bulut” kitabından alınmıştır.


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 49

makale

makale

biz halkız ümit zafer

“Biz dünyevi sorunları teolojik soruna dönüştürmüyoruz. Biz teolojik sorunları dünyevi sorunlara dönüştürüyoruz…” Karl Marx

Ezilenlerin “Mülk Allah’ındır” diyerek mevcut sömürü sistemine itiraz etmeleri yeni değildir. Ortaçağ boyunca, ezilen halkların maruz kaldıkları sömürüye itirazlarının eksenini bu yaklaşım oluşturmuştur. Böyle olması da anlaşılırdır. Engels ustamız bu konuya dair şöyle der: “… Eğer bu sınıf savaşımları o çağda dinsel bir nitelik taşıyor, eğer çeşitli sınıfların çıkar, gereksinme ve istemleri din maskesi altında gizleniyor idiyseler, bu hiçbir şeyi değiştirmez ve çağın koşulları ile kolayca açıklanır.” (Engels-syf:46) Evet, sömürü ve zulüm düzenine karşı “Mülk Allah’ındır” temelinde yükselen itiraz, Ortaçağ koşulları içinde anlamlıdır. Çünkü, Ortaçağ boyunca toplumsal yaşamı belirleyen, esas olarak din olgu-

sudur. Yönetenler, tanrı adına yönetmekte oldukları iddiasındadırlar. Batıda papalık, doğuda halifelik durumu etkilidir. Hal böyle olduğu içindir ki, ezilenler de itirazlarını aynı dinsellik içinde yükseltirler… YAHOVA’NIN HINCI… Halklar, tarih boyunca, sömürü ve zulme karşı adalet arayışında olmuşlardır. Bu arayışın tarihin bir dönemi içinde dinsel bir biçimde olması, tarihsel koşulların kaçınılmaz kılmasındandır. Bu olgunun Musevilik içindeki şekillenişi ilk etapta şöyle olur: “… Zenginlerin lüksü ve bolluğu arttıkça yoksullara yapılan baskılar artıyor; borçlanmaları hızlanıyordu. Sonuç, Yunan’da ve Roma’daki gibi baş kaldırmalar biçiminde ortaya çıkmadı ama bu sınıf çatışması sosyal hayatı temellerine kadar sarstı. Ayaklanmalar-

la içini dökemeyen halk da, etkilerini peygamberlerin sözlerinde bulduğumuz bir dini ve sosyal boşalmaya yönelmek zorunda kaldı. Bu dini dönüşüm sonunda Yahova artık yöresel, ulusal bir tanrı olmaktan çıkarak adaletin tanrısı haline gelmişti.” (Beer-syf:21) Halkın yoksulluğuna sebep olanları, Yahova’nın nasıl cezalandırılacağını Safenya şöyle anlatır: “… Mortier halkı inleyiniz; çünkü para biriktirenlerin topu birden ve bütün tüccar topluluğu yok edilmiştir. O gün ne paraları ne de altınları onları Yahova’nın gazabından kurtaramayacaktır artık. Yahova’nın hıncının ateşiyle toprak yok ediliverecektir” (Beer-syf:26) Yahova’nın nasıl bir sosyo-ekonomik yahazİran 2012 | TaVIr | 49


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 50

şam istediğini ise Hazkiyal şöyle aktarır: “… Ve toprağı herkese eşit olarak bölüşeceksiniz.” (Beer-syf:28) Çünkü evet, “Mülk Yahova’nındır.” zaten. Ki İbrani toplumunda “Mülk Yahova’nın” demek, sosyal-adalet talep etmek anlamına geliyordu. Yahudi peygamberleri de genellikle bu talebin tellalları olmuşlardır. TANRI KRALLIĞI... Peygamber İsa da, “Mülk Tanrı’nındır” anlamında, “Hem tanrıya hem de Mammon’a hizmet etmek imkansızdır” diyordu. (“Mammon”, İncil’de “servet-zenginlik” anlamında kullanılan bir kelimedir.) Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun egemen dini oluşunun ardından bütün Avrupa’ya yayıldı. Bu yayılmaya paralel olarak, egemenlerin kendi düzenlerini sağlama aracına da dönüşüyordu. İşte bu gerçeklik karşısında, feodalizmin sömürü ve zulmüne itirazı olan ezilenler, muhalefetlerini İsa’nın yukarıdaki gibi kimi sözlerine ve yaşam biçimine dayandırır oldular. Egemenler sömürülerinin üzerine dini 50 | TaVIr | hazİran 2012

bir perde çektikleri için, ezilenlerin o perdeyi yırtmak için kullandıkları bıçağın özelliği de dinsel olmasıydı. Kaçınılmazdı bu. Dinin hakim ideoloji, olduğu, politika ve bilimin dinden ayrı bir alan ve anlam bulamadığı koşulların kaçınılmazlığıdır söz konusu olan. Sömürü altındaki halk sefalet içindedir. Derebeyler ise, şato ve saraylarında zevküsefa sürmektedir. Bu tabloya Hıristiyan keşişler tepki verirler. Örneğin, Basile le Grand şöyle der: “… Benimdir dediğin ekmek gerçekte, aç olanındır. Dolaplarında saklı tuttuğun giyim eşyaları, gerçekte, çıplak olanındır. Evinde yararsız bir biçimde küflenen ayakkabılar, ayakları çıplak dolaşanındır. Bodrumdan sakladığı paralar, parasız olanındır.” (Beer-syf:134) Saint Ambroise de şöyle der: “… Tanrı yeryüzünün ürünlerini insanların topluca yararlanmaları ve onların ortak mülkiyetinde kalması için yaratmıştır.” (Beer-syf:135) Bir başka Hıristiyan evliyası olan Saint Augustin de benzer görüşler ifade eder: “… Özel mülkiyet, uyuşmazlıklara, savaşlara, ayaklanmalara cinayetlere ve büyüklü kü-

çüklü günahlara yol açar. O halde, ne çeşidi olursa olsun mülkiyetten vazgeçmeyeceğimize göre, hiç değilse özel mülkiyetten vazgeçelim.” (Beer-syf:136) Şatolarda yaşayan derebeyler de, onların mülkü sayılan topraklarda çalışan emekçiler de Hıristiyandı. Ama aralarındaki sınıfsal çelişkiler geçen gün daha bir keskinleşiyordu. Buna uygun olarak da, her sınıf kendi Hıristiyanlığını yaratıp yaşar oldu. Egemenlerin din anlayışı “Engizisyon” ile zirvesine ulaşırken, ezilenler “Mülk Tanrı’nındır” ekseninde dayanışma ve paylaşımı esas alan bir anlayışı şekillendirmeye başladılar. Ortaçağ Avrupa’sının hemen her yerinde “Mülk Tanrı’nındır” diyen, kendi içinde dinsel kardeşlik biçimindeki dayanışma ve paylaşımı esas alan birçok anlayış halkların içinde yayıldı. Bunlar sürekli takibata uğramalarına, işkence ve katliamlara maruz kalmalarına rağmen yok edilemediler. Tabarite’ler de bu akımlardan biriydi: “… Kardeşlik duygusu bütün taborite’lerin yüreğine yerleşmişti. Aralarındaki bütün


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 51

sınıf farkları ve toplumsal eşitsizlik kaldırılmıştı. Bütün mal mülk ortaklaşaydı.” (Beer-syf:275) Böylesi akımlar, yaşadıkları toplumun sınıfsal çelişkilerine, üretim tarzının kaçınılmaz sonuçlarına bilimsel bir çözümleme yaşamadıkları için, “kurtuluş”u İncil’de, İsa’nın söz ve davranışlarında arıyorlardı. Başka türlüsü mümkün değildi çünkü. Örneğin, Sebastian Franck (1500-1542) yaşadığı toplumun adaletsizliğine karşı, ezilenlerin lehine bir çözüm olarak şunları söylüyor: “… Tıpkı ışığa, havaya, kara ve yağmura ortaklaşa malik olduğumuz gibi her şeye ortaklaşa sahip olmamız gereklidir. Ortak tanrımız her şeyi ortaklaşa, temiz ve hür bir şekilde yarattı.” (Beer-syf:291) Thomas Münzer ise düşüncelerini sadece kağıtlara yazmadı. Önderlik ettiği Köylüler Savaşı’yla tarihi kanıyla yazanlardan oldu. Engels, Münzer’in önderlik ettiği hareketin düşüncesini şöyle özetler: “… Münzer’e göre tanrı krallığı, orada artık hiçbir sınıf ayrılığı, hiçbir özel mülk, toplum üyelerine karşı çıkan hiçbir yabancı, özerkli devlet iktidarının bulunmadığı bir toplumdan başka bir şey değildi. Var olan tüm gerçekler, eğer devrime boyun eğmeyi ve ona katılmayı reddederlerse, ortadan kaldırılmalıydı; tüm çalışmalar ve tüm mallar ortaklaşa olmalı ve en tam bir eşitlik hüküm sürmeliydi.” (Engels-syf:60) Düşüncelerinin temelinde “Mülk Tanrı’nındır” düsturu olduğu için böyle diyordu Münzer. Ve devam ediyordu: “… cennet öteki dünyada olan bir şey değildir, onu kendi yaşamımızda aramak gerekir; ve iman sahiplerinin görevi de, bu cenneti, tanrının bu krallığını, yeryüzünde kurmaktan başka bir şey değildir.” (Engels-syf:59) “Mülk Tanrı’nındır” yaklaşımı, hem özel

mülkiyetçi düzene radikal bir eleştiri hem de Tanrı’nın Krallığı’nı yeryüzünde kurmanın çağrısı oluyordu.Avrupalı kralların özel mülkiyetçi sömürü ve zulüm düzenlerinde ezilen halkların Tanrı’nın Krallığı’nı istemesi anlaşılırdır. Çünkü, ancak bu krallıkta “Mülk Tanrı’nındır” ve insanlar da bu mülkün zenginliklerinden eşit olarak yararlanırlar.

rir ki; “Mülk Allah’ındır.” Bu yaklaşım, daha dört halife döneminde, halkın egemenlere karşı eleştirilerinin de temeli olur. Halifelerin çevresinde kümelenen ve Osman döneminde zirvesine ulaşan servet sahibi İslam sosyetesine karşı halkın muhalefeti de oluşmaya başlar. Bu muhalefetin ilk sözcüsü sahabeden Ebu Zer olur.

Görüldüğü gibi, bu yaklaşım, esas olarak, çağın toplumsal koşullarına sınıfsal bir eleştiri, karşı çıkış niteliğindedir. Böyle olduğu içindir ki, egemenler tarafından hiç hoş görülmemiştir. Avrupa’nın kralları hakim oldukları ülkelerde Tanrı’nın krallığını isteyenleri katletmeyi, dinsel bir görünüm altında sınıfsal bir görev olarak yerine getirmişlerdir.

Peygamber’in “Gökkubbenin altında, yer kürenin üstünde Ebu Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur” dediği Ebu Zer, Müslüman olan ilk beş kişi arasındadır.

Avrupa’nın Kralları, “Mülk Tanrı’nındır” diyenleri, tanrının krallığını yeryüzünde isteyenleri din düşmanı, zındık, kafir olarak suçlayarak diri diri yaktırıyorlardı: “… Kovuşturmalar yüzünden belirli bir yerde oturmayan anabaptistler, bütün Almanya’yı dolaşıyor ve Münzer’in, kendilerine gereksinme ve özlemlerinin, bilincini vermiş bulunan yeni öğretisini her yerde yayıyorlardı. Aralarından çoğu işkenceye uğradı, odunlar üzerinde yakıldı, türlü şekilde öldürüldü ama cesaret ve dayanırlılıkları sarsılmadı ve çalışmalarının başarısı, halkın artan kaynaşması nedeniyle, görülmemiş bir başarı oldu.” (Engels-syf:63,64)

Ebu Zer, “Mülk Allah’ındır” düsturuna bağlı kaldığı için, halife Osman ve onun Şam valisi Muaviye’nin etrafında kümelenen servet sahiplerinin sömürü düzenlerine itiraz eder. Kendisini susturmaya yönelik tehditlere boyun eğmez, önerilen mala mülke kendini satmaz. Ebu Zer, Halife Osman’ın sömürü düzenine karşı Tevbe suresinin 34. ayetini okuyarak muhalefet yapar. O ayet şöyledir: “... Ey iman edenler! Şu bir gerçek ki ahbardan ve ruhlardan birçoğu, halkın mallarını uydurma yollarla tıka basa yerlerde insanları Allah yolundan vaz geçirirler. Altın ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azap muştula!”

Katliamlar, halkların adalet ve özgürlük arayışını engelleyemedi. Ki bu tarihsel arayış, bilimsel niteliğini buluncaya kadar kendini biriktirmeye devam etti. Halkların tüm bu deneyimlerinin üzerinde yükselecek olan devrimci ideolojinin ortaya çıkmasına henüz vakit vardı. Ortaçağ boyunca adalet arayışının biçimlenişi dinsel olmaya devam ett. Başka türlüsü de olamazdı. İslam coğrafyasında da böyleydi bu…

Halife Osman ve çevresindekiler, Ebu Zer’in ayet okuyarak kendilerini teşhir etmesine tahammül edemez ve onu susturmak isterler. Halife Osman, doğru sözlü olduğuna Peygamber’in tanıklık ettiği Ebu Zer’i tehdit eder. Aldığı cevap ise şu olur: “… Sen benim, Allah’ın kitabından bir ayeti okumama engel mi oluyorsun? Vallahi, ben bu ayeti okumayı durdurarak Osman’ı memnun etmektense, okumaya devam ederek Allah’ı memnun etmeyi yeğlerim.” (Öztürksyf:331)

“MÜLK ALLAH’INDIR” İslam Peygamberi de çok açık dile geti-

Dediğini de yapar. Çünkü, Peygamber’in şu deyişinin bilincindedir Ebu Zer: hazİran 2012 | TaVIr | 51


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 52

“… Kişinin namaz ve orucuna bakmayınız; dinarlar ve dirhemlerle muamelesine bakınız.” Ebu Zer de görüntüye değil, öze bakıyor ve egemenlerin gerçek yüzünü görüyordu. Sadece görmekle de yetinmiyor, halka da göstermek istiyordu. Bunun üzerine, Halife Osman tarafından Şam’a sürgüne gönderildi. Ebu Zer, bu kez, Şam valisi olan Muaviye’yi teşhir etmeye başladı. Öyle ki, Muaviye’nin yaptırdığı sarayı görünce, ona şöyle dedi: “Bu sarayı kamunun malından yaptırdıysan bu bir hıyanettir; kendi malından yaptırdıysan bu da bir israftır.” En sonunda, Ebu Zer’i Rebeze Çölü’ne sürüp ölene kadar orada tek başına tuttular. Ali Şeriati, bu değerli insan için şöyle yazar: “… Ebu Zerr kimdir? Büyük bir inkılapçı; soyluluğa, istibdada, adam kayırmacılığa, yokluk ve imtiyaza karşıdır… Hedef şudur: Bu halk uyansın ve bilsin ki, din, onlara yutturulan ve çıkarlar için araç edinilen değildir. Hem bilsinler ki, hayat da, onların yaşadığı hayat değildir. Ebu Zer’in şu sözünü halka ulaştıralım: ‘Evinde yiyecek ekmeği bulunmadığı halde yalın kılıç ayaklanmayana hayret ederim’…” Ebu Zer, çölde ölüme terk edilse bile, tavır alışını asla öldüremediler. Evinde yiyecek ekmek bulamayan yoksullar, yeri gelince, “Mülk Allah’ındır” diyerek saraylarda sefa süren haramilere kılıç çekip ayaklandılar… ZENCİ İSYANI… Kimi tarihçilere göre, Orta Çağ’ın en büyük isyanı MS. 869-883 yılları arasında Aşağı Mezopotamya’da yaşanan “Zenci İsyanı”dır. Tahminlere göre, 500 bin ile iki buçuk milyon insan ölmüş olmalıdır. Etrafı çöllerle kaplı olmasına rağmen, bu bölge, Fırat ve Dicle’nin taşıyıp getirdiği verimli topraklar sayesinde sulu tarım 52 | TaVIr | hazİran 2012

yapmaya uygundur. Ancak, adeta bataklık halindeki bu bölgede tarım yapmak hayli zor ve yoğun emek gerektirmektedir. İşte bu yüzden Afrika’nın doğusundan zorla getirilen Siyah ırktan insanlar kölelik koşullarında çalıştırılmaya başlanır, Sevad denilen bu bölgede. Zenci kölelerin çalışma ve yaşam koşulları çok ağırdı. Açlık, salgın hastalık, ağır çalışma koşulları yüzünden binlercesi ardı ardına ölüp gidiyordu. Allah adına halifelik yapan Abbasi egemenleri için kölelerin durumu “kader”dir. Köleler çalışacak, Abbasi egemenleri, hem de Allah adına köleleri sömürüp sefa süreceklerdir… Nereye kadar? Sömürü Allah adına sürdürülüyorsa, isyan da Allah adına başlayacaktır. Öyle de olur ve Zenci köleler, Ali Bin Muhammed önderliğinde 869 yılında isyana dururlar. İsyancıların bayraklarında Tevbe Suresi’nin 111. ayeti yazılıdır: “Allah müminlerden mallarını ve canlarını cennet mukabilinde satın almıştır.” Girişteki savaşta ölmeyi ve öldürmeyi, Allah aşkıyla göze aldıklarının ilanıdır bu. Abbasi egemenleri, verimli Sevad bölgesini özel mülkleri haline getirip kölelerin emeğini sömürürken, Zenci İsyanı’nın kalkış noktasını “Mülk Allah’ındır” düsturu oluşturur. Mülk, Abbasi egemenlerinin elinde olduğu sürece, sömürü ve zulüm kaçınılmazdır. Oysa, “Mülk Allah’ındır” ve Allah, adalet sağlanmasını ister. Adaleti sağlamanın yolu ise, zalimlere karşı isyan etmektir. İsyanın çıkış nedeni ve içeriği sınıfsal iken, biçimlenişi dinseldir. İsyan önderi Ali Bin Muhammed şöyle der: “Ben herhangi bir dünyevi amaç için çıkmadım. Ancak, Allah rızası için çıktım. İnsanların dini konularda yaptıkları hesaptan dolayı bu işe girdim.” (Demirci-syf:224 ) İsyanın ilk günlerinde kölelere hitap

eden isyan önderinin şu sözleri, isyanın dayandığı sınıfsal çelişki zeminini de özetler: “… Size Allah’ın haram kıldığını yaptıran ve gücünüzün yetmediğini yükleyerek eziyet eden ve zayıf düşüren, buralara köle olarak getirenlerin boyunlarını vurmanızı isterdim.”(Demircisyf:224) İsyancılar, Sevad bölgesinde başta "Muhtara" olmak üzere kentler kurarak, kendilerine has eşitlikçi bir sosyo-ekonomik yaşamı da örgütlerler. Ekonomik bağımsızlıklarının eseri olarak para da bastırırlar. Paraların üstünde şunlar yazılıdır: "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir. Hüküm ancak Allah'a aittir ve Allah'tan başka da itaat edecek yoktur.” (Demirci-syf:228) İsyancıların ve "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen kafirler" olarak gördüğü Abbasi egemenleri de, isyancıları "kafir" olarak görür. Birçok kez savaşırlar. 883 yılında Muhtara ele geçirilir, isyan da kanla bastırılır... KARMATİ HALK HAREKETİ Zenci İsyanı’nın hemen ardından "Mülk Allah'ındır" düsturunu temel alan bir başka büyük isyan başlar. Karmati halk hareketidir bu. Kamatiler, (M.S.) dokuzuncu ve on ikinci asırlar arasında etkili olurlar. Abbasi egemenlerinin sömürüsü altında ezilen yoksulların adalet arzularını örgütleyerek güçlü bir halk hareketi yaratmışlardır. Suriye, Irak, Basra Körfezi civarı ve Mısır'da örgütlenirler. Kimi yerlerde kurdukları kale-kentlerde hakimiyetlerini sürdürürler. Abbasiler tarafından yakalananlar ağır işkenceye maruz bırakılıp çoğu kez parçalanarak diri diri yakılır. Karmatiler, Abbasiler'i Allah yolundan çıkmış kafirler olarak görürler. Halk bu kadar yoksulken, egemenler sefa sürüyorsa, demek ki Allah yolundan çıkmışlardır. Öyle ki, bir Karmati önderi şöyle


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 53

der: "Şeytan onları saptırdı. Bu sebeple ben de onları kılıcımla temizledim" Mülkiyetin "özel” olması ve bu özel mülkiyetin sonucu olarak, bir avuç asalağın zevk-ü sefa sürdüğü koşullarda halkın yoksulluğa mahkum olması "Mülk Allah'ındır" düsturuna aykırıdır. Bu aykırılık, şeytanın işi olmalıdır. Mülk Allah'ın ise, özel mülkiyet elbette şeytanın yoldan çıkarıcılığından başka bir şey olamaz. O halde, kılıçlar devreye girer ve isyan, hak olur. Karmatiler, M.S. 900 yılında şimdiki Bahreyn'de etkili bir güce dönüşerek kendi devletlerini de kurdular. Karmati halk güçleriyle Abbasi orduları arasında sayısız savaş yaşandı. Karmatiler, kuşatıldıklarında bile teslim olmayı reddeden bir tavır gösteriyorlardı. Halife güçleri karşısında şöyle diyorlardı: "Allah'tan başkasına itaat etmeyiz"... Gerçekten de, ölüyor ama itaat etmiyorlardı. Karmatiler, "Mülk Allah'ındır" dedikleri için kullanım ve giyim eşyaları ile silahları dışında özel mülkiyete gerek duymuyorlardı. Eşitliği temel aldıkları için Kürt, Arap, Türk, Acem, Afrikalı aynı hukuklardan yararlanır. Siyah ve beyaz ırk ayrımı da yapmazlar. Herkes sadece Allah'ın kuludur ve dolayısıyla da birbirlerine eşittir. Yoksulların eşitlik ve adalet arzusunun ne kadar ateşli olduğunu görmek için dönemin tablosuna bakmak yeterlidir: “... Bağdat ve Kahire sokaklarında has ipek kumaşlardan defile yapacak kadar kendini fütursuzca sergileyen bir İslam sosyetesi türedi. Muazzam servetlere sahip bir tüccar tabakası oluştu... Halkın öfkesinden korkan halife ve asiller, yüksek duvarlarla çevrili saraylara çekilip, etraflarına devşirme hassa orduları topladılar... Halife sarayının ihtişam ve debdebesi, saray mensuplarının, şe-

baba ishak

hirli zenginlerin sefahat ve israfı, biçare köylü ailesinin kuru ekmeğinden keserek ödediği vergilerle ve angaryayla sağlanıyordu... Bağdat'ta hegemonya kuran din alimleriyle mezhep kurucularının (Hanefilik, Hanbelilik vs.) sonu gelmez teolojik tartışmaları; aç, yoksul, köle ve sefil insanlarla mazlum halkların karnını doyurmuyordu. Halk; ‘eşitlik, özgürlük, adalet’ istiyordu.” (Bulut-syf:35-36) Halkın bu arayışı Karmatilerin var oluşuna kaynaklık etmiştir... BABAİ İSYANI Ortaçağ boyunca, İslam coğrafyasında süregiden isyanların çıkış noktasında "Mülk Allah'ındır" düsturu temel bir öneme sahip olmuştur. Bu yaklaşım, feodal düzeni radikal olarak sorgulayıp sarsmaya yeter. Anadolu'da yaşanan Babai İsyanı da (1239-1240) Selçuklu tahtını sarsar. Tarihçi Gardlevski, Babai İsyanı hakkında şöyle der: “... Köy, kentin üzerine yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, zulmedici feodaller arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir sınıf savaşımıy-

dı.”(Gardlevski-syf:180) Bu sınıflar savaşının biçimlenişi de, çağın koşulları içinde kaçınılmaz olarak dinsel oldu. Babailer'in propagandasının özünde de egemenlerin Allah yolundan saptıkları vardı. O halde, Allah aşkıyla zulme ve sömürüye isyan etmek hak oluyordu. “... Kaynaklara göre, propagandasında en çok üzerinde durduğu hususlar, sultanın bir sefih ve zalim olması, devlet adamlarının halka zulmetmesi idi. Ayrıca devamlı olarak, sultanın vaktini devlet işleri yerine içki meclislerinde geçirdiği, devlet adamlarının da kendisine uyduğu, dolayısıyla Allah'ın yolundan uzaklaştıkları ve artık peygamberin ve halifelerin yolunu takip etmedikleri fikirleri işleniyordu.”(Ocak-syf:115) İsyanın temel gücünü konar-göçer Türkmenler oluşturuyordu. Türkmenler, yaşam koşulları nedeniyle zaten özel mülkiyetçiliğe değil,”Mülk Allah'ındır” paylaşımcılığına yakın duruyorlardı. Ve Babai dervişlerinin çağrısı etrafında tohazİran 2012 | TaVIr | 53


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 54

parlandılar. Babai dervişlerinin kitle çalışması amacına ulaştı ve yoksul halk,Selçuklu sarayını sarsan büyük isyanlarına başladılar... ŞEYH BEDREDDİN Ortaçağ boyunca Anadolu coğrafyasında süregiden diğer halk isyanlarında da "Mülk Allah'ındır" yaklaşımı bir biçimiyle vardır. Bakın, Şeyh Bedreddin bu yaklaşımı nasıl formüle ediyor: “... Tanrı, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Şu halinde dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. İnsanlar eşit olarak yaratılmışlardır. Birinin mal toplayıp öbürüsünün aç kalması Tanrının amacına aykırıdır.”(Hançerlioğlu-Syf:186) O halde, bu aykırılığı düzeltmek gerekir. Bunun yolu zulme karşı isyan demektir. İsyanın yoluysa örgütlenmekten geçer. Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının 1410'lu yıllarda yaptığı da bu olur... ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR Çağlar boyunca Musevi, Hristiyan ve Müslüman yoksullar için "Mülk Allah'ındır" demek, aslında eşitlikçi, paylaşımcı ve adil bir düzenin hakim olduğu dünya cennetini istemek anlamına gelmiştir. Ki insanlığın sömürü ve zulümden kurtuluş yürüyüşünün Ortaçağ etabında atılan adımların dinsel bir biçimde olması tarihsel koşulların gereğiydi. Bu yürüyüşün bilimsel ve nihai kulvarını bulması için 19. yüzyılı beklemek gerekti. Zira, sömürü ve zulümden kurtuluş yolunda atılan adımların bilimsel bir doğrultuda olması için önce işçi sınıfının, sonra da onun pratiğinin formülasyonu olarak devrimci ideolojinin tarih sahnesine çıkması gerekiyordu. Öyle de oldu ve halkların sömürü ve zulümden kurtuluş savaşına bilimsel ve dolayısıyla sonuç alıcı karakterini kazandıran da Marks ve Engels oldu. Fidel Castro’nun ifadesiyle söylersek: “... 54 | TaVIr | hazİran 2012

Marx'tan insan toplumlarının ne olduğunu öğrendik. Bunu okumamış ya da kendisine bunlar anlatılmamış bir insan, gece vakti ormanın ortasına bırakılmış gibidir. Kuzeyi, güneyi, doğuyu, batıyı bilmez. Marx bize toplumun ne olduğunu ve insan toplumunun ne olduğunu ve insan toplumunun gelişim tarihi fikirlerini öğretti. Marx olmadan, tarihi olayları, eğilimleri ve gelişmesini tamamlamamış bir insanlığın konumunu tam olarak yorumlamasını sağlayacak bir formül oturtamazsınız...”(Aktaran Ignacio Ramonet) Bir diğer ifadeyle, emekçilerin sömürü ve zulümden nasıl kurtulacaklarının yegane formülasyonu, bilimsel sosyalizmdir. Gerçek bu iken emekçilere sömürüden kurtuluşun yolu olarak, Ortaçağ'ın dinsel düsturunu önermek, emekçilere “gece vakti ormanın ortasına bırakma” girişimi sayılır. Kapitalizme karşı Ortaçağ'ın dinsel düsturu temel alınırsa, emekçiler kurtuluş perspektiflerini yitirir ve gidecekleri yönü bilemez olurlar. Kimin işine yarar bu? Elbette, burjuvazinin. Ki 1 Mayıs 2012'ye “Anti-Kapitalist Müslümanlar” adıyla katılanların durdukları zemin, objektif olarak, budur... BİZ, HALKIZ... Biz, asırlar boyunca “Mülk Allah'ındır” diyerek isyan ettik. Haramilerin ve zalimlerin karşısına dikildik. Yendik, yenildik, asıldık, kesildik, diri diri yakıldık. Ama şu koca tarihin bir tek gününü bile isyansız geçirmedik. Adaletsizliğe rıza göstermedik. Biz, Rebeze Çölü'nde tek başına ölürken bile haram kefene sarılmayı reddeden Ebu Zer'iz. Sevad bölgesinde, bayrağına sure yazarak isyan eden ve yeri gelince de Basra'yı yerle yeksan eden köleleriz. Ateşlere atılan, dara çekilen ama inancından zerre taviz vermeyen Mansur ve Bruno'yuz. Doğu'da Karmati, Batı'da Kathar'ız. İshak'ın ardından zalimlere kılıç çe-

kip Allah'ın mülkünde kardeşçe yaşamak isteyen Babai'leriz. Burada Şeyh Bedreddin, orada Thomas Münzer'iz. Biz halkız ve tarih, sömürü ve zulme isyanımızdan ibaretmiş. Anladık bunu, kendi pratiğimiz Marks'ın yaktığı meşalenin ateşinde dile geldiğinden beri. İşte o günden, Komünist Manifesto’dan bu yana çözdük "tarihin sırrı"nı ve anladık, geleceğin ellerimizde olduğunu. Biz halkız ve nasıl, dün “Mülk Allah'ındır” diyerek isyana durduysak, bugün de kurtuluşumuzun yolunu aydınlatan Marksizm-Leninizm'in klavuzluğunda yürüyoruz sosyalizme. Dün, kaçınılmaz olarak el yordamıyla sezmeye çalışıyorduk sömürü ve zulümden kurtuluşun sırrını; bugün, kanımızla yazıyoruz o sırrı tarihe: Devrim... MASUM DEĞİL... Biz, kim olduğumuzu bildiğimiz gibi, tarihsel koşulların da farkındayız. İşte bu farkındalığın sesiyle diyoruz ki, kapitalizmin karşısına alternatif olarak sosyalizmi çıkartmayanlar, niyetleri ne kadar “iyi” olursa olsun, kapitalizmin ömrünün uzamasına uğrayacak “ilaç” olurlar ancak. Bilimsel sosyalizm dışında hiçbir görüş, kapitalizmin sömürü sırrını çözemez ve çözememiştir. Bilinmelidir ki, kimi sınıfsal ayrıcılıklara karşı çıkmakla, sınıfların varlığına karşı çıkmak aynı şey değildir. Burjuva libareller bile kimi sınıfsal ayrıcalıklara karşı çıkarlar, sınıfları ortadan kaldırmak ise sosyalistlerin tarihsel eylemidir. Sadece anti-kapitalist olan birisi sınıfsal ayrıcalıklara itiraz eder ama sosyalistler, bu kadarıyla yetinmezler. Sosyalistler, toplumun sınıflara bölünmüş olmasına karşı çıkar ve bunu gidermek için savaşırlar. Ütopik sosyalistler de “anti kapitalist”lerdi ama kapitalizm yerine koymayı öner-


49-55 biz halkiz_sablon 6/5/12 3:26 PM Page 55

dikleri "şeyler" tarihsel ve bilimsel bir zemine dayanmadığı için, hayal kurmanın ötesine geçemediler. Çünkü, önerdikleri “kurtuluş”, toplumsal koşulların ürünü değil, kafalarından geçen iyi niyetli ve merhametli şeylerdi sadece. Ütopik sosyalistler, Engelsin deyimiyle söylersek, “... var olan üretim tarzını ve onun sonuçlarını elbette eleştiriyordu. Ama onları açıklayamıyordu ve bu yüzden, onların hakkından gelemiyordu.”(Engels-Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm-syf: 91-Sol Yayınları) Bu durum, ütopik sosyalistlerin hem masum hem de eksik yanını oluşturur. Ütopikler masumdur, çünkü, ancak bu kadarını akıl edebilirlerdi. Engels'in ifadesiyle söylersek: “... Eksik üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşılandı.” "Anti-Kapitalist Müslümanlar" için ütopiklere benzer bir eksiklik söz konusu olsa da, aynı masumluk asla söz konusu sayılamaz. Tarihsel olarak, bilimsel sosyalizmi ortaya çıkartan koşulların var olduğu bir dünyada, emekçilerin kurtuluş beklentisini Allah'a havale etmek masum sayılamaz... UMUDUN TANIMI: SOSYALİZM Bilimsel sosyalizm sadece kapitalizmin yarattığı sonuçların eleştirisi ile sınırlı değildir. Sosyalizm, esas olarak, kapitalist sömürünün ne ve nasıl olduğunu açıklar. Bu açıklama, aynı zamanda, “yarın”ın ne ve nasıl olacağını da bilimsel olarak ortaya koyarak, emekçilerin tarihsel görevini aydınlatır. Görev, sömürü ve zulme son vermektir. Bu görevi yerine getirecek olan kahraman ise, emekçilerdir. Bilimsel sosyalizm, bize bunu anlattığı için, “anlatılan bizim hikayemiz”dir.

Bilimsel sosyalizm, kapitalizme son vermenin tarihsel koşulları ile bilimsel metodunu aydınlattığı için, halkların kurtuluş umudu olmuştur. Evet, sosyalizm demek, halkların sömürüden ve zulümden kurtuluşu demektir. Che'nin ifadesiyle söylersek: “Bizim için sosyalizmin, insanın insan tarafından sömürülmesine son verilmesinden başka bir tanımı yoktur.” Kendilerini “Anti Kapitalist Müslümanlar” olarak tanımlayıp ısrarla “sosyalist” olmadıklarını söyleyenlerin reddettiği sosyalizm işte budur. Bu kesimin düşünsel ufkunda “insanın insan tarafından sömürülmesine son verilmesi” olmadığı ve olamayacağı için sosyalist olamazlar zaten. Dahası da şu ki, kapitalizme son vermenin yolu devrimdir. Devrim için savaşmayana da, sosyalist denmez zaten... SON SÖZ YERİNE... Son sözü, elbette, kavgamızın Mahiri söyler: “... Gerçekler gösteriyor ki; insanlık tarihi boyunca hiçbir ideoloji Marksizm kadar, hiçbir üretim biçimi sosyalizm kadar, din, dil, ırk, renk, mülkiyet, cins ayrımı gözetmeksizin insanları ve halkları kaynaştırmamış, yaratıcı güçlerini açığa çıkartmamıştır. İşçileri, köylüleri, aydınları, Dört Kitap'tan insanları, bölünerek birbirine düşürülmüş, horlanmış halkları; kültür ve dillerini özgürce zenginleştirebilecekleri, kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiği koşullarda gönüllü, ortak bir toplumsal yaşam ve ideal etrafında toplayamamıştır. Hiçbir ideoloji ve toplumsal sistem Afrika'nın kara derili kölelerini, Avrupa'nın proleter beyazlarını, Asya'nın sarı derili serflerini ve paryalarını, Amerika'nın Yankee boyunduruğu altındaki Kızılderililerini ve melezlerini; Sibirya'dan Sahra'ya,

Sahra'dan Ant Dağları'na kadar beş kıtanın insanlarını; aynı dava uğrunda, sömürüsüz ve ayrıcalıksız bir toplum, sınıfsız bir dünya özlemiyle birleştirememiştir. Hiçbir sistem sosyalizm dünyasında olduğu kadar, hızlı ve kesin cehaleti, işsizliği, açlığı, sefaleti, toplumsal ve sınıfsal ayrıcalıkları ortadan kaldıramamıştır. Özgürlük getirmemiştir... (...) Kölelik zincirlerini parçalayıp bağımsızlıklarını elde ettikten sonra, kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkını elde ederek sosyalist bilinçle donandıktan sonra; proletaryanın ve emekçi halkların neler başarabileceği görülmüştür. İktidarı, sihirli çizmelerini ayaklarına geçirdiklerinde, emek güçleriyle toplumu, ekonomiden politikaya, bilimden sanata nasıl ileri götürdüklerini göstermişlerdir. Yükselen sınıf proletarya; sosyalizm, insanlığa tarihsel olarak ömrünü doldurmuş kapitalizmin alternatifi olduğunu göstermiştir.”(Karataş-syf:911-913) ALINTILAR: Engels, Friedrich: Köylüler Savaşı-Sol Yayınları Beer, Max: Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi Öztürk, Yaşar Nuri: Hallac-ı MansurYeni Boyut Yayınları Demirci, Mustafa: Siyah Öfke-Çizgi Kitapevi Bulut, Faik: İslam Komünarları-Berfin Yayınları Gordlewski: Anadolu Selçuklu DevletiSol Yyayınları Ocak, Ahmet Yaşar: Babai İsyanı-Dergah Yayınları Hançerlioğlu, Orhan: Düşünce TarihiRemzi Kitabevi Ramonet, İgnacio: İki Ses Bir BiyografiDoğan Kitap Karataş, Dursun: Haklıyız KazanacağızHaziran Yayınları o

hazİran 2012 | TaVIr | 55


şiir şiir

karanlık zamanlarda bertolt brecht

Demeyecekler: Ceviz ağacı rüzgarda sallandığı sıralar. Ama diyecekler: Badanacı işçileri ezdiği sıralar. Demeyecekler: Çocuk yassı taşı ırmakta kaydırdığı sıralar. Ama diyecekler: Büyük savaşlar hazırlandığı sıralar. Demeyecekler: Kadının odaya girdiği sıralar. Ama diyecekler: Bütün güçlerin işçilere karşı birleştiği sıralar. Demeyecekler: Karanlıktı o sıralar. Ama diyecekler: Neden şairleri sessizdiler?

Çeviri : A. KADİR - Gülen AKTAŞ

56 | TAVIR | hAzIRAn 2012


57-59 ben bertolt brecht_sablon 6/5/12 3:27 PM Page 57

tiyatro

tiyatro

ben bertolt brecht gülnaz bıçakçı

“Ben Bertolt Brecht”, Genco Erkal’ın Bertolt Brecht’in şiirlerinden ve şarkılarından yola çıkarak kurguladığı danslı ve müzikli kabare türü bir oyun. Bertolt Brecht’in sisteme başkaldıran dünya görüşü tüm oyunlarına hakimdir. Brecht’in en önemli özelliği, düşünmeyi keyfe ve eğlenceye dönüştürmesidir. Oyunlarında mizahla olayları ve olguları sorgulatır, eleştirir. “Sezuan’ın İyi İnsanı” oyunundaki gibi, çelişkileri ve çatışmaları ortaya koyar. Brecht ayrıca, her gün karşılaştığımız ve kanıksadığımız olayları sorgulamamıza yardım eder. Oyunlarında, insanın insanı ezmediği ve sömürmediği, insana yakışır, adaletli ve haksız paylaşım savaşlarının olmadığı bir dünyaya olan özlemini belirtir. Oyunda, Brecht’in şarkılarıyla ve danslı sahnelerde, benimsediğimiz ve içselleş-

tirdiğimiz değerler sorgulanıyor. Bunların kapitalist sistemde nasıl içlerinin boşaltıldıkları ve nasıl sömürücülere hizmet eder hale getirildikleri gösteriliyor. Örneğin iyilik için, “Anladık iyisin ama neye yarıyor iyiliğin?”; din için “Tanrı buyruğuna göre bundan böyle, astlar dönecek üstlerin çevresinde, büyüklerin çevresinde küçükler, güçlülerin çevresinde güçsüzler”; ahlak için “Bize hep ders verirsiniz ‘aman, günah, ayıp, kötü, yanlış’, aç karnına kuru öğüt çekilmez”; milliyetçilik için “Vatan millet hep palavra / Savaşlar da bahane / Bu düzende tek kural var / Artmalı hep sermaye” diyen Brecht’in dizeleri okunuyor. Oyunun işlediği temel konular: Yoksulluk, insanın sömürülmesi, adalet, sermayenin artması için yapılan paylaşım savaşları. Bertolt Brecht bu sistemin halkın yoksul-

luğuna neden olduğunu, bu yoksulluğun ortadan kalkması için halkın ayaklanıp kendisini sömüren bir avuç para babasını devirmesi yani devrim yapması gerektiğini “Tahtaravalli” isimli şiirinde açıkça gösteriyor. “iyice görüyorum artık düzeni. orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda, aşağıda da birçok kişi. ve bağırıyor yukardakiler aşağıya: "çıkın buraya gelin ki, hepimiz olalım yukarıda." ama iyice gözlediğinde görüyorsun, neyin saklı olduğunu yukardakilerle, aşağıdakiler arasında. bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta yol değil ama bir tahta bu ve şimdi görüyorsun açıkça; bu bir tahterevalli tahtası. hazİran 2012 | TaVIr | 57


57-59 ben bertolt brecht_sablon 6/5/12 3:27 PM Page 58

bütün düzen bir tahterevalli aslında iki ucu birbirine bağımlı yukardakiler durabiliyorlar orada, sırf ötekiler durduğundan aşağıda ve ancak; aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece kalabilirler orada yukarıda olamazlar çünkü, ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı. bu yüzden isterler ki; aşağıdakiler sonsuza dek hep orada kalsınlar. çıkmasınlar yukarı. bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden. yoksa durmaz tahterevalli. tahterevalli. evet, bütün düzen bir tahterevalli.” Brecht adaletin ekmek kadar gerekli olduğunu ve halkın adaletini ancak ekmeği pişiren halkın kendisinin yapabileceğini de “Halkın Ekmeği” isimli şiirinde belirtiyor.

58 | TaVIr | hazİran 2012

“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. bakarsınız bol olur bu ekmek, bakarsınız kıt, bakarsınız doyum olmaz tadına, bakarsınız berbat. Azaldı mı ekmek, başlar açlık, bozuldumu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.

hele çalışırken canla başla, kederliyken, sevinçliyken, halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe, günlük, has ekmeğine adaletin.

Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerle yoğurulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter!

Öteki ekmeği kim pişiren?

Bolsa insanın önünde ekmek,lezzetliyse, gözler öbür yiyeceklere yumulsa da olur. Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire... Bilirsiniz,nasıl bolluk doğurur ekmek: Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.

Bol, pişkin, verimli.”

Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl, adalet de gerekli her gün, hem o, günde bir çok kez gerekli. Sabahtan akşama dek,iş yerinde,eğlencede,

madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?

Adaletin ekmeğini de kendisi pişirmeli halkın, gündelik ekmek gibi.

Bertolt Brecht, emperyalist devletler arasında sermayenin artması için yapılan paylaşım savaşlarının anlamsızlığını ve halka hiçbir yararı olmadığını, tam tersine halkın yok olmasına ve daha da yoksullaşmasına neden olduğunu “Gelen Savaş” isimli şiirinde açıkça gösteriyor. “Bu gelen savaş ilk değil.


57-59 ben bertolt brecht_sablon 6/5/12 3:27 PM Page 59

Çok savaş oldu bundan önce. Bittiği gün en son savaş bir yanda yenilenler vardı gene, bir yanda yenenler vardı. Yenilenlerin yanında kırılıyordu halk açlıktan. Yenenlerin yanında halk açlıktan kırılıyordu.” Oyun boyunca, Genco Erkal, Brecht’in bazen anlatan ve açıklayan (oyun yazarıyım / gördüklerimi gösteririm / insanların nasıl alınıp satıldığını gördüm / insan pazarlarında), bazen sorgulayan (nasıl bir çağ bu böyle, ağaçlardan söz etmek suç nerdeyse / gerçekten yaşamaktayım karanlık bir çağda, delilik deniyor artık doğru söze), bazen de doğrudan izleyiciye seslenen (Ne olur olağan demeyin/her gün olup bitene / Kargaşanın egemen olduğu / Düzensizliğin düzen sayıldığı/insanın insanlıktan çıktığı bu karanlık çağda, demeyin sakın bunlar olağandır) diyen sözlerini izleyicilere duyuruyor. Bertolt Brecht’te her zaman, emeğe, emekçiye inanç var. Emekçi insanın her şeyi yapabileceğine ve emekçi olmadan hiçbir şeyin başarılamayacağına olan inanç kendisini “Generalim

Tankınız Ne Güçlü” şiirinde gösteriyor. “Tankınız ne güçlü generalim, Siler süpürür bir ormanı, Yüz insanı ezer geçer. Ama bir kusurcuğu var; İster bir sürücü. Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim, Fırtınadan tez gider, filden zorlu. Ama bir kusurcuğu var; Usta ister yapacak. İnsan dediğin nice işler görür, generalim, Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin. Ama bir kusurcuğu var; Bilir düşünmesini de.” Brecht her zaman içinde yaşadığımız bu karanlık düzenin bir gün yıkılacağına, güneşin doğacağına, devrimin olacağına ve sömürünün son bulacağına inanıyor. “Gece uzun da olsa, güneş mutlak doğar” diyor gelecek kuşaklara seslenerek şunları söylüyor. “Sizler, bizi boğan bu tufandan doğacak olanlar, güçsüzlüğümüzden söz ederken, kurtulduğumuz bu karanlık çağı da unutmayın sakın” diyor.

Genco Erkal ilk Bertolt Brecht oyununu 1966’da oynamış ve Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi isimli oyunda Arturo Ui rolünü üstlenmiş. Genco Erkal Bertolt Brecht için “Hınzır yazarımız sanki bugünleri, bizleri düşünerek yazmış kimi şiirlerini” diyor. Genco Erkal bu oyun boyunca oyunculuktaki ustalığını bir kez daha kanıtlıyor. Ayrıca, Tayyip Erdoğan’ın vecizelerinden “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir”, “Gelişmiş demokrasi” vb sözlerini de ustalıkla oyunun içine yedirip izleyiciyi kendi ülkesini ve kendi koşullarını düşünmeye çağırıyor. Kendisine oyunda eşlik eden Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Tülay Günay da onun kadar usta bir oyuncu. Ayrıca, olağanüstü sesiyle Brecht’in şarkılarını çok güzel seslendiriyor. Oyun boyunca, oyuna piyanosuyla eşlik eden ve Brecht’in şarkılarını başarıyla çalan piyanist Yiğit Özatalay’ı da kutluyoruz. Oyunun dekoruna gelince, izleyiciye göre sahnenin sağ tarafında üst üste konulmuş sandalyeler bulunuyor ve oyuncular bu sandalyelerin üzerine düşmeden inip çıkıyorlar. Oyunda çok güzel obje kullanımı var. Dans müziği çalınca piyanonun üzerinde dans eden bir bebeğin belirmesi, oyuncular “1 Mayıs” marşını söylerken bir oyuncak tankın gelmesi ve Genco Erkal’ın hemen “Generalim Tankınız Ne Güçlü” şiirini okuması çok güzel buluşlar. Kostümlerse çok amaçlı kullanılan kostümler. İki oyuncunun üzerinde sık sık gri paltoyu görüyoruz. Kadının sömürülmesini ve satılmasını gösteren sahnelerde oyuncular kırmızılı siyahlı kostümler giyiyorlar. Işık da oyuna katkıda bulunuyor. Sizler de Genco Erkal gibi “Şimdi Brecht zamanı” diyorsanız bu oyunu kaçırmayın. o hazİran 2012 | TaVIr | 59


şiir şiir

isviçre’den geçerken nazım hikmet

Geçiyor İsviçre camdan güneşli bir akvaryumdan geçen bir balık gibi, çok renkli bir balık.

Bakıyorum vagonumdan kederli alaycı öfkeli biraz da alık bakıyorum vagonumdan not alıyorum İsviçre üstüne doğru yanlış bildiklerimi gördüklerime katarak Hava ne soğuk, ne sıcak, burda her şey böyle galiba, gülüm ne soğuk, ne sıcak, ne serin, ne ılık Ayarlı bir saat markası ünlü bir kol saati... İsviçre oyuncak bir memleket dev dağlarla karışık.

60 | TAVIR | hAzIRAn 2012


Dev dağlar gülüm, çocukluğumun dağları Tobler çukulatasının. Uzaklardan gelen sütlü bir tat ağzımda ve çocukluğumu hatırlamanın kederi düğümlendi boğazımda. Ve işte göller, gülüm, turist dergilerinin kapak gölleri, kaymak kaat üstüne pırıl pırıl, telleri, duvakları, yalçın yamaçlarıyla, şaşırıyorsun baskının güzelliğine. İsviçre, bir yandan da, gülüm, benziyor yastık yüzüne, çivitli, ütülü, danteleli, yeni de geçirilmiş yani bir insan başının ağırlığı çukurlaştırıp kırıştırmamış henüz.

İsviçreye, bilirsin, gülüm, dilsiz kasası, derler, bir yerlerden, bir şeylerden kaçırılan paraların.

Bir de gülüm, casuslarla boz inekler işi var. Sere serpe gelişmiş inekler, casuslar, İsviçre tarafsızlık cennetine girdi gireli. Casuslar boy boy ve çeşitli milletlerden olmalı ama hepsi bir boy boz ineklerin hepsi İsviçreli Fıransaya yaklaşıyoruz. Karşımda bir kız polis romanı okuyor. Güneş, pembe derisini hafifçe soymus, at kuyruğu saçları yapağıdan, gözlerinde tatlı tatlı gökyüzü, Vilhelm Tel elmayı yanaklarına koymuş

Bakıyorum İsviçreye vagonumdan, Şehirleri can sıkıcı olmalı belki sanatoryomları eğlencelidir. Yaşamak ister miydim şu gördüğüm yerlerde şu saygıdeğer adamların arasında Doksanımdan sonra belki...

Niye böyle seyler yazdım İsviçre için? Belki kıskandığımdan Kanlı çölün ortasındaki küçük bahçeyi

Çiçekleri küçük bahçenin, çiçekleri biraz da, çölde akan kanımızla sulanmadı mı? sulanmıyor mu? Ve rahat, karlı gecelerinde İsviçrenin yıldızları biraz da göz yaşlarımızla yıkanıp yanmıyor mu? Girdik Fıransaya, gülüm, değişti evler, hava, adamlar. İşte kıvır kıvır körpe kıvırcık salata gibi, yıkanmamış, hatta çamurlu, Fıransa toprağında bahar... o

Nazım Hikmet, 7 Mayıs 1958, İsviçre toprakları

hAzIRAn 2012 | TAVIR | 61


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 6/5/12 3:52 PM Page 62

haberler

haberler

Carlos Fuentes Hayatını Kaybetti “Terra Nostra”, “Artemio Cruz'un Ölümü” gibi romanlarıyla tanınan Latin Amerikalı edebiyatçı Carlos Fuentes, 84 yaşında hayatını kaybetti.

Grup Yorum Almanya’da Irkçılığa Hayır Dedi 2 Haziran Cumartesi günü Almanya’nın Düsseldorf şehrinde on bini aşkın kişiyi bir araya getiren Grup Yorum, “Irkçılığa Karşı Tek Ses Tek Yürek” adıyla büyük bir konser gerçekleştirdi. Salonun kapasitesi yetersiz kaldı ve birçok dinleyici konseri koridorlardan ve bahçeden dinlemek zorunda kaldı. Almanya dışında; İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya, İsviçre ve Avrupa’nın birçok ülkesinden binlerce kişinin katıldığı konserde, Grup Yorum’a Erdal Bayrakoğlu, Burhan Berken, şair Nihat Behram eşlik etti. Aylin Aslım ise geçirdiği kaza sonucu ayağının kırılması nedeniyle sesini ve görüntüsünü Türkiye’den konser ekranlarına ulaştırarak “ulaşır sana” şarkısını seslendirdi. Avrupa’da ilk kez bir senfoni orkestrasıyla konser gerçekleştiren Yorum’a Essen Senfonik Project eşlik etti. Sahnede ayrıca Yorum’un Avrupa’daki öğrencilerinden oluşan Yorum Korosu da vardı. Konser boyunca dev ekranlardan ırkçılığı, gurbetteki emekçiliği, Türkiye’deki mücadeleyi anlatan görüntüler gösterilirken; şarkı aralarında İdil Tiyatro Atölyesi ve Köln Sanat Atölyesi oyuncuları tarafından teatral gösteriler ve şiirler de seyirciyle paylaşıldı. Konserde Anadolu Federasyonu adına Tuncay Yılmaz ve Anadolu Gençlik adına dilber güneş birer konuşma yaparak ırkçı saldırılara karşı tek çözümün örgütlenmek,mücadele etmek olduğunu olduğunu söylediler. Alman DİE LİNKE adlı sol partiden Ula Jelpke’nin asistanı ve Alman Birleşik Hizmet Sendikası ve Ver.di-NRW Göçmenler Sözcüsü İbrahim Işık da birer konuşma yaparak dayanışmalarını dile getirdiler. Coşkuyla geçen konserin sonunda ise ırkçılığa karşı Grup Yorum elemanları tarafından sahneden mücadele yemini ettirildi. Hep bir ağızdan on bini aşkın kişi ırkçılığa karşı mücadele etme ve bir araya gelme sözü verdi. o

62 | TAVIR |HAZİRAN 2012

Yazarın ölüm nedeninin iç kanama olduğu açıklandı.1928 yılında Panama’da doğan Fuentes, çocukluğunu diplomat babasının görevi nedeniyle çeşitli Güney Amerika ülkelerinde geçirdi. 1950’li yıllarda yazmaya başlayan Fuentes’in uluslararası tanınırlık kazanması, 1962 tarihli ‘Artemio Cruz’un Ölümü’ isimli romanıyla gerçekleşti. Edebiyatın hemen her türünde; denemeden tiyatroya, öyküden senaryoya eserler veren; Latin edebiyatının klasikleri arasında yer alan “Aura”, “Terra Nostra” gibi romanlarıyla tanınan yazarın, 1910-1920 Meksika Devrimi sırasında kaybolan gazeteci Ambrose Bierce’nin öyküsünü anlatan ‘Yaşlı Gringo’ romanı da beyazperdeye taşınmıştı. Fuentes, sosyalist düşünceleri yüzünden sürgünlere gönderilen bir yazardı. 60’larda siyasi sebeplerden ABD’ye girişi yasaklanan Fuentes, İngilizceye çevrilen kitabının tanıtımı için New York’a gidemeyince “Asıl bombalar benim kitaplarım, ben değilim.” demişti. Fuentes’in kitapları arasında şunlar bulunuyor: İnez’in Sezgisi (Can, 2003) Kendim ve Ötekiler (Can, 2003) Aura (Can, 2005) Körlerin Şarkısı (Can, 2008) Kartal Koltuğu (Can, 2010) Kaygı Veren Dostluklar (Can, 2011) Bütün Mutlu Aileler (Can, 2011) o


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 6/5/12 3:52 PM Page 63

GRUP YORUM g ü n c e 41 Mayıs: Taksim Meydanı'nda düzenlenen 1 mayıs kutlamalarında yaklaşık 1 milyon kişiye seslendi. 41 Mayıs: 1 Mayıs akşamı Maltepe Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi Açık Hava Konser Alanında düzenlenen konserde 2000 kişiye seslendi. 43 Mayıs: Çanakkale Gençlik Derneği tarafından 90. yıl konser salonunda düzenlenen konserde 1200 kişiye seslendi. 46 Mayıs: Edirne Gençlik Derneği tarafından Karabıçak Rezidans Düğün Salonu’nda düzenlenen konserde 1000 kişiye seslendi. 46-7 Mayıs: Kürt halkına yönelik yapılan saldırılara karşı Halk Cephesi tarafından Sibel Yalçın Parkında yapılan açlık grevine katıldı. Açlık grevi sonunda Grup Yorum Korosu ile birlikte küçük bir dinleti sundu. 413 Mayıs: Hatay'da Suriye haklı ile dayanışmak için yapılan ücretsiz halk konserinde otuz bin kişiye seslenerek, Suriye'de emperyalist saldırganlığa karşı direnenlerin yanında olunduğu belirtildi. 418 Mayıs: Dev-Genç'liler tarafından her sene geleneksel olarak düzenlenen Ege Üniversitesi Canan Kulaksız Öğrenci Şenliği’nde 6000 kişiye seslendi.

GRUP YORUM k o n s e r 48 Haziran: Bartın Yer: Balamba Piknik ve Mesire Alanı Saat: 18.00 4 9 Haziran: Kalan Müzik 20. yıl Etkinliği Yer: Harbiye Açık Hava Tiyatrosu 417 Haziran : Dersim Ücretsiz Halk Konseri Yer: Seyid Rıza Parkı- Merkez Saat: 18:00 419 Haziran : Adıyaman Gölbaşı Yer: Efsane Düğün Salonu Saat: 19.30 421 Haziran Yer: Denizli Açıkhava tiyatrosu Saat: 20.30

Yeşilçam Film Akademisi ödülleri verildi Oyuncu, yönetmen, senaryo yazarları, yapımcılar, görüntü yönetmenleri gibi çeşitli dalları içine alan meslek birlikleriyle şekillenen Yeşilçam Film Akademisi bu yıl kendi ödüllerini dağıtmaya başladı. Meslek birlikleri, sinema sendikaları ve dernekler Yeşilçam Film Akademisi Ödülleri (kısaca YEFA) adıyla 2011 yılına ait filmleri çeşitli kategoriler altında değerlendirerek ödüllendirdiler. Yaşam Boyu Başarı Ödülü‘nün Başar Sabuncu‘ya verileceği önceden bilinen gecede, 2011’in en iyi gişe yapan filmi ödülünü de Eyvah Eyvah 2‘nin alacağı belli olmuştu. Geriye kalan ödüller canlı yayınlanan ödül töreniyle sahiplerini buldu. Gecenin sunucuları, Şebnem Sönmez ve Engin Altan Düzyatan’dı. Diğer ödüller: En iyi yardımcı erkek oyuncu: Fırat Tanış (Bir Zamanlar Anadolu’da) En iyi yardımcı kadın oyuncu: İdil Fırat (Nar) En iyi erkek oyuncu: Taner Birsel (Bir Zamanlar Anadolu’da) En iyi kadın oyuncu: Rüçhan Çalışkur (Türkan) En iyi senaryo: Bir Zamanlar Anadolu’da (Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal) En iyi yönetmen: Nuri Bilge Ceylan En iyi film: Bir Zamanlar Anadolu’da

HAZIRAN 2012 | TAVIR | 63


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 6/5/12 3:53 PM Page 64

haberler haberler kısa... kısa... kısa... kısa.. kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa...

4Rekin Teksoy Hayatını Kaybetti Geçtiğimiz haftalarda organ yetmezliği teşhisiyle yoğun bakıma alınan Rekin Teksoy, 84 yaşında hayata veda etti. Teksoy, "Decameron" çevirisi ile İtalya Cumhurbaşkanı Kültür Şövalyeliği unvanını, "İki Efendinin Uşağı" çevirisiyle Avni Dilligil En İyi Çeviri Ödülü'nü, "İlahi Komedya" çevirisiyle İtalyan Senatosu Çeviri Ödülü'nü almıştı. Saint Michael Fransız Lisesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Roma Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Rekin Teksoy; Yön, Sosyal Adalet, Ataç dergilerinde başlayarak çeşitli yayın organında sinema konusunda yazılar yazdı. Ramazan Arkın'ın sahibi olduğu Arkın Yayınevi'nin hazırladığı Sinema Ansiklopedisini ve Cumhuriyet Ansiklopedisi'nin yayın yönetmenliklerini ve yazarlıklarını yaptı. Sinematek Derneği yönetiminde görev alıp, bir ara ikinci başkanlık görevinde bulundu. Teksoy, TRT 2 televizyonunda sinema ve edebiyat programı yaptı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde sinema dersleri verdi. “Rosa Lüksemburg” adlı oyunu, Küçük Sahne'de uzun süre sahnelenen sanatçının en önemli yapıtlarından biri; Sinema Tarihi adlı kitaptır. 4Documentarist Belgesel Günleri Başladı Documentarist 5. İstanbul Belgesel Günleri, 90'a yakın filmi haziran ayında izleyiciyle buluşturacak. “Arap Dünyası'ndan”, “Kapı Komşumuz: Yunanistan”, “Belleğin İzinde”, “Müzik Belgeselleri” ve “Türkiye Panoroma” gibi özel bölümlerin yer aldığı DOCUMENTARIST 2012 programında

64 | TAVIR |HAZİRAN 2012

Uluslararası Panorama başlığı altında son dönemin ödüllü belgesellerinden filmler gösterilecek. Türkiye'den ise, çoğunluğu genç yönetmenlerin filmlerinden oluşan 25 film yer alıyor. Festival haftası boyunca Hollandalı eğitmenlerle gerçekleştirilen Yaratıcı Belgesel Geliştirme Atölyesi başta olmak üzere; sinema dersi, panel, söyleşi, multimedia gösterisi gibi pek çok yan etkinlik de izlenebilecek. 4Altın Palmiye “Amour”un oldu 65. Cannes Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ödülü, bu yıl Avusturyalı Michael Haneke'nin "Amour" isimli filmine verildi. Kısa metrajlı filmler kategorisinde yarışan Türk yönetmen Rezan Yeşilbaş'ın "Sessiz" adlı filmine ise "Altın Palmiye" ödülü verildi. Festivalde en iyi senaryo ödülü, Romen yönetmen Cristian Mungiu'nun "Au-dela des collines" isimli filmine; en iyi yönetmen ödülü "Post tenebras lux" isimli filmiyle Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas'a; jüri ödülü İngiliz yönetmen Ken Loch'ın, "La part des anges" isimli filmine; en iyi erkek oyuncu ödülü Mads Mikkelsen’e; en iyi kadın oyuncu ödülü iki Romen Cosmina Stratan ve Cristina Flutur’a verildi. 4Persepolis Filmine Ceza Tunus'ta özel bir televizyon kanalının sahibi, "Persepolis" filmini yayımlayarak kamu düzenini bozduğu gerekçesiyle 1400 dinar (yaklaşık 1619 TL) para cezasına çarptırıldı. Tunus mahkemesi, "Nessma TV" adlı televizyon kanalının sahibi Nebil Karui'yi “dindar kişilerce kutsal addedilene hakaret eden, Tanrı tasvirinin yer aldığı "Persepolis" adlı çizgi filmi yayımlayarak kamu düzenini bozmaktan” suçlu buldu.

Mahkemenin verdiği karar üzerine; savunma avukatı Abada Kefi, kararı temyize götüreceklerini söyledi. 4Kalan Müzik 20’nci yılını kutluyor Kalan Müzik 9 Haziran cumartesi günü Harbiye Açık Hava Tiyatrosun’da 20. yılını kutlayacak. Konuk Sanatçılar: Sırrı Süreyya, ÖnderAhmet Aslan Cafe Aman İstanbul Grup Yorum, İsmail Altunsaray, Şevval Sam Yaşar Kurt.

4Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali yapılacak 8-9-10 Haziran’da Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali yapılacak. Göztepe Selami Çeşme Özgürlük Parkı’nda yapılacak etkinliğe; Şair Gülsüm Cengiz, Adnan Yücel şiirleri ile Çınardibi Çocukları, Ali Asker, Grup Yorum, Mehmet Celal, Sennur Sezer, Kutup Yıldızı, Tural Aslan gibi sanatçılar katılacak. 4 Hatay’da Ustalara Saygı Gecesi Yapıldı 3 Haziran Pazar günü Yeşilpınar’da Ustalara Saygı Gecesi yapıldı. Grup Yorum Korosu, Grup Butimar’ın katıldığı etkinlikte şiirler okundu tiyatrolarda oynandı. Grup Yorum Korosunun Haziranda Ölmek Zor, Gel ki Şafaklar Tutuşsun gibi ustalara ait şarkıları söylediği geceye 200 kişi katıldı. o


hazirankapak.indd 3

6/5/12 7:32 AM


hazirankapak.indd 4

6/5/12 7:32 AM


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook