Skip to main content

2003 20 ekim

Page 1

merhaba

Dergimiz yayına hazırlandığı sırada; Haluk Levent ve Musa Eroğlu hakkında, Almanya’da katıldıkları bir festival nedeniyle soruşturma başlatıldığını öğrendik. Daha sonra Haluk Levent ve iki gitaristi gözaltına alındı. Musa Eroğlu ise Ankara DGM Başsavcılığı’na verdiği ifadesinin ardından açıklamalar yaptı. Haluk Levent’in ve gitarist arkadaşlarının gözaltına alınmasını kınıyoruz. Egemenlerin baskısı sürüyor. Psikolojik savaşın boyutları, gazetelerde belgelenirken, bu savaş kesintisiz sürüyor. Bu baskı, sanatçıları da geriletiyor. Oysa, bu yaşananlar demokrasi için bile önemli bir sınav. Sanatçılar bu sınavdan kaçıyor. Haluk Levent ve Musa Eroğlu’nun konuyla ilgili açıklamaları ve olay karşısındaki duruşları bizi bu konuda yazmaya mecbur bıraktı. İki rock festivali yapıldı geçen ay. Biri Coca Cola’nın sponsorluğunu yaptığı “Rock’n Coke”, diğeri ise bu festivale alternatif olarak gösterilen, “Barışarock” festivali. Peki bu festivaller neye hizmet etti? Bu soruları cevaplamaya çalıştık “Barışarock’n Coke” isimli yazımızda. MGK “Gizli Yönetmelik”ten bahsediyor. “Psikolojik Savaş”la yönlendirilen “Gizli Yönetmelik”. Ne var bu yönetmelikte? Köy yakmalar, katliamlar, infazlar, kayıplar var. Gizli Yönetmelik, açık bir zulümdür. 13 Eylül’de Grup Yorum’la birlikte, Harbiye’deydik. Yaşadıklarımızı okurlarımızla paylaşmak istedik. Orhan Kahyaoğlu ile yeni kitabı “Sıyrılıp Gelen Grup Yorum” üzerine bir sohbetimiz var sayfalarımızda. Kitap, müziğe bakışı ve Grup Yorum hakkında, düşüncelerini aldık. 20 Ekim 2000’de başlayan ölüm orucu, üçüncü yılını bitiriyor bu ay. Kapağımızda, düşenlerin anısına Diego Riviera’nın bir tablosuna yer verdik. 8 Ekim 1967 Che’nin ölüm yıldönümü. And Dağları’nın gerilla komutanı hala emperyalizme kafa tutuyor. Direnenleri, emperyalizme karşı savaşan halkları selamlıyor gülen gözleriyle. Che’nin anısına, bir fotoğrafını iç kapağımızda yayınlıyoruz. Dördüncü yılında; yarınları bugünden kurma mücadelesinde düşenlere selam olsun... Kasım sayımızda buluşmak üzere...

tavır

Kapaklar: Ön ve Arka ‹ç Kapak - Diego Riviera Arka Kapak - Yakup Taflk›nsoy

Dostlukla...


tavır Aylık Sanat Dergisi ISSN 1303-9113

3 yasalar ve sanatç›l›k 4 bar›fla rock’n coke 6 gizli yönetmelik aç›k zulüm 7 mülteci 8 bizi ay›ran s›n›r 10 k›rm›z› kanl› kufllar 12 yüzy›l yang›n› kavgam›z 13 11.09.01, öylesine çekilmifl filmler

15 halklar›n kardefllik halay› ve harbiye 18 welcome turkey 19 harry potter bir tutku mu? sevgi mi? 21 orhan kahyao¤lu ile yeni kitab› üzerine... 24 marcel khalife’yle sab›rla, orada! en sonunda 26 yenilmediler... 27 feda 28 eylül 29 haber yorum

Sahibi: İdil Kültür Yayın Org. Rek. Film. Tic. Adına: Muharrem Cengiz Genel Yayın Yönetmeni: Gamze Mimaroğlu Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Ahu Zeynep Görgün Yazışma Adresi: İdil Kültür Merkezi İstiklal Cad. Aznavur Psj. No: 212 Kat: 6 Beyoğlu/İstanbul Tel/Fax:(212) 245 00 70 e-mail adresi: tavir@grupyorum.net Ankara: İdil Can Kültür Merkezi Fahri Korutürk Mah. 8. cad. No: 85-1 Mamak/Ankara Tel: (312) 370 11 98 Hesap No: (TL):1042- 30000 596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. (EURO): 1042- 3010000 129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Ofset Hazırlık: TAVIR YAYINLARI Baskı: ASPAŞ Dağıtım: D-B-R


güncel tav›r

yasalar ve sanatçılık... ir süre önce Almanya'da “11. Kürt Kültür Festivali” gerçekleştirildi. Her yıl çeşitli müzisyen ve aydınların katıldığı festivale, bu yıl Haluk Levent, Musa Eroğlu gibi müzisyenler de katıldı. Festivalin hemen ertesinde, kıyametler koptu. Medyada, iktidarın yönlendirdiği biçimiyle haberler yayınlandı. Ardından, Haluk Levent ve orkestrasından iki arkadaşı, Özgür Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Turan Demir, ve DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan polis tarafından gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde iki gün tutulduktan sonra serbest bırakıldı. Fakat süreç, Haluk Levent ve Musa Eroğlu gibi müzisyenler üzerinde baskı unsuru oluşturacak hale getirildi. Özellikle Haluk Levent, gördüğü her basın mensubu aracılığıyla kendini kurtarmaya çalıştı. Haluk Levent'in; "Haberim yoktu, bilmiyordum. Ahmet Kaya şarkıları söylemiş olmam, PKK'lı olduğum anlamına gelmiyor. Ben Atatürkçüyüm." demesi bunun bir göstergesi. Halk Müziği sanatçısı Musa Eroğlu da aynı konuyla ilgili DGM’de ifade verdi. Buradan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada, "Bu tür oluşumlarda yurtdışındaki istihbaratın bizi uyarmasını isti-

B

yoruz." dedi. Devletin güvenlik birimlerinin ve savcıların, görevlerini yaptığını belirten Eroğlu, Türkiye'de ve yurtdışındaki önemli merkezlerde 14 yıldır festivallere katıldığını, daha önce böyle bir olay yaşamadığını da sözlerine ekleyerek; "Bu olayda kullanıldığımı düşünüyorum. Çünkü Türkiye'de önemli bir misyonum var. Televole mantığıyla halkın vicdanında yargılanmak üzücü..." diye konuştu. Yargı organlarına ve güvenlik güçlerine yoğun eleştiri yöneltildiğini dile getiren Eroğlu, kurumların ve kişilerin birbirine yaklaşımının daha sağlıklı olması gerektiğini söyledi. Eroğlu, "Daha söyleyeceğimiz çok türkü var. Kavgayı türkülerde yapıyoruz. Çünkü daha edebi ve hoşgörülü oluyor." dedi. İstihbaratın kendisini uyarmadığından şikayet eden Musa Eroğlu ise kendini kurtarmış (!) olmanın rahatlığı içinde konuşuyor. Musa Eroğlu, egemenlerden icazet dileniyor. Ortada bir kullanılma olayı varsa Musa Eroğlu’nu kullananlar, egemenlerdir. Sanatçının düştüğü durum utanç vericidir. Burada, söz konusu medya da, kendisine verilen görevi layıkıyla yerine getirmiş oldu. Emniyetin ve iktidarın bir sözcüsü gibi davranan medya; yarattığı fırtınayla, bu müzisyenleri, suçlu konumuna sokmak için elinden geleni yaptı. Egemenler de yıllardır yaptıkları gibi, baskıyı esas aldılar. Şantajcılık politikası da bu müzisyenler üzerinden tüm halka gözdağı amacını taşıyordu. İktidar sınır çiziyor ve o sınırın ötesine geçenleri cezalandırıyor. 12 Eylül'den bu yana sistemli bir şekilde yürütülen bu uygulamalar hala devam ediyor. AB’ye Uyum Paketlerinin, demokratik yasaların yalan olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Daha yakın dönemlerde Terörle Mücadele Yasası’nın, kaldırılan 8. maddesinin uygulamaları üzerinden, yasaklamalar getirilmesinin, Ferhat Tunç, Rojin ve Murat

3

Batgi’ye, konserde yaptıkları konuşmalar gerekçe gösterilerek soruşturma açılmasının, Grup Yorum’un konserlerinin yasaklanmasının üzerinden çok zaman geçmedi. Bunlar olayın önemli bir yüzü. Diğer taraftan, Haluk Levent ve Musa Eroğlu'nun yaklaşımları da başka bir yüzü. Üzerlerinde oluşan baskı karşısında yaptıkları şeyi inkar etmeleri, kendilerini egemenlere ispatlamaya çalışmaları, aynı zamanda sanatçı kimliklerinin de niteliğini gösteriyor. Haluk Levent, katıldığı festivalin böyle bir içeriğinin olduğunu bilmediğini, organizatöre dava açacağını söylüyor. Katıldığına pişman bir şekilde kendini kurtarmaya çalışıyor, meşruluğunu savunamıyor. Haluk Levent konuşuyor, konuştukça kişiliğinden, kimliğinden ödünler veriyor. Diyelim ki; katıldığı gecede kendisine söylenenden çok farklı bir ortamla karşılaştı. Nereye gittiğini bilmiyordu. – Bu da ayrı bir konu. – İçinde yer alamayacağı bir ortamla karşılaştığında tavrını orada koyabilirdi. Buradaki duyarlılığını, savunma anlayışını, “Atatürkçülüğünü”, “Kuvva-yi Milliyeciliğini”, “ideolojisini” orada hemen gösterebilirdi. En niyahetinde; ahlaki olarak da bakıldığında, bir insanın, bir sanatçının, kendine belli misyonlar biçen insanların, yaptığı işe bir saygısı olmalıdır. Savunamayacağı ve arkasında duramayacağı bir işi yapmamalıdır. Egemenlere göre doğru olan, genel doğru değildir. Baskılanma altında kalıp inkar yoluna gitmek, yapılan işte samimi olunmadığını gösterir.✔


festivaller sinan

stanbul, 6 ve 7 Eylül tarihlerinde iki ayrı Rock festivaline evsahipliği yaptı. Bunlardan biri, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği, Coca Cola’nın sponsorluğunda yapılan Rock’n Coke festivaliydi. Festival, Hezarfan Havaalanı'nda yapıldı ve iki gün sürdü. Festivale Pet Shop Boys, Cardigans, Dead Kennedys, Sugababes gibi yabancı sanatçı ve grupların yanı sıra; Türkiye'den de MFÖ, Athena ve Duman'ın da içinde olduğu pek çok grubun katılması dikkat çekiciydi. Festival tanıtımlarında da hiçbir masraftan kaçılmadı. Öyle ki, bu festivalin yapıldığını duymayan kalmadı. Doğan Medya'nın bu festivalin tanıtım sponsorluğunu üstlenmiş olması, bu medya kuruluşunun bütün gazete, TV ve radyolarının seferber olmasını ve boy boy haberlerinin yapılmasını beraberinde getirdi. Öyle bir hava estirildi ki yer yerinden oynayacak, o gün onbinlerce kişi havaalanına sığmayacaktı. Çizilen tablo buydu. Festival asıl olarak İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenleniyordu. Ancak Coca Cola festivalin sahibi olabilecek kadar öne çıkan bir sponsor oldu. Bu organizasyonda neden bu kadar öne çıkma ihtiyacı duydu tahmin etmek pekte zor olmasa gerek. Malum, firma bütün dünya tarafından çok iyi tanınan, adındaki lekeden arınmak için imaj değişikliklerine ihtiyaç duyan bir firma. Amerika'nın elli yılı aşkın bir süredir, dünya üzerinde hüküm sürdüğünü söylüyorsak, Coca-Cola firmasının da bu hükümranlıkta çok önemli ve özel bir yer tuttuğunu söylemek hiçte abartılı olmaz. Ame-

İ

rika'nın; yıllardır dünya üzerinde birçok ülkeyi bombaladığını, yüzbinlerce insanı katlettiğini, milyarlarca insanı aç, sefil bir hayat sürmeye mahkum ettiğini herkes görüyor, yaşıyor. Yine, Amerika'yı böyle saldırgan bir tutum içine itenlerin, emperyalist tekeller olduğu da bir gerçek. İşte, kim bu tekeller dendiğinde ilk akla gelen isimlerin, belki de başında Coca-Cola firması geliyor. Amerikan emperyalizmiyle özdeşleşmiş bir marka Coca-Cola. Ve bugün, Amerika dendiğinde, nasıl ki ilk akla gelen yaptığı katliamlar, yağdırdığı bombalar, yarattığı vahşet fotoğraflarıysa; nasıl ki açlık sınırının çok çok altında, ölümle burun buruna, bir deri bir kemik kalmış insanlarsa; Coca-Cola dendiğinde de akla ilk gelenler bunlar oluyor. Nasıl ki dünya halklarının Amerikan saldırganlığına karşı nefreti her geçen gün büyüyorsa ,CocaCola ve onun gibi markalar da bu öfkeden payına düşeni alıyor. CocaCola Amerikan tekelleri arasında pastanın en büyük dilimlerinden birini alıyorsa, dünya halklarının gözünde de en büyük öfkeyi ve tepkiyi üzerine çeken firmalardan biri oluyor. Coca-Cola'nın sicili o denli kabarık ki sadece Amerikan Devleti'nin suçlarını teşvik eden bir güç olmanın ötesinde bizzat kendisi, ülkelerdeki katliamları tezgahlıyor ve uyguluyor. İşte bunlardan biri, Kolombiya'da sekiz sendika liderini katlettirmesi. Bütün bunlar, Coca-Cola'yı vahşi yüzünü gizleyip şirin gösterecek bir dizi tedbir almaya itiyor. Tedbir dendiğinde ilk akla gelebilecek şey belli: Bir gençlik festivali düzenle-

4

gümüfl

mek. Ne de olsa gençlik saflık demek. Gençlik enerji, dinamizm, neşe demek. Popüler müzik grupları biraraya getiriliyor ve milyon dolarlar harcanarak gençler bu festivale toplanmak isteniyor. Böylelikle CocaCola'nın aslında nasıl hayat dolu, çağdaş, kıpır kıpır bir firma olduğu 'ispatlanmış' oluyor. Öyle savaşlarla filan hiç işinin olmadığı, onun işinin insanların mutluluğu ve eğlencesi olduğu, herkese 'gösterilmiş' oluyor. Rock müziğin aslında doğası gereği ve tarihsel olarak Coca-Cola'ya karşı olduğu önemli değil! Coca-Cola gibi firmaların varlığı ve bu firmalara karşı oluşan tepkilerin rock müziğini oluşturan temel etken olması da önemli değil. Rock müziğin batılı işçi sınıfına ait bir müzik türü olması, dolayısıyla aslında Kolombiya'da katlettiği işçilere ait, onların tepkilerini dile getiren bir müzik türü olması da önemli değil. Onun için tek önemli olan, imajını kurtarmak. Gerçi festival programında rock yoktu ama olsun, rock deyip, pop olmuştu festival. İşe bakın ki çağırdığı tüm popüler isimlere rağmen, dünya çapında tanınan ve ülkemizde de geniş bir dinleyici kitlesi bulunan gruplara rağmen, tanıtım için saçtığı milyon dolarlara rağmen beklediği ilginin çok daha aşağısında rağbet görüyor. Ne alacağı dolarlar karşısında gözü dönen ve kendini CocaCola'nın hizmetine sunan o şanlı şöhretli gruplar, ne Doğan Medya'nın estirdiği rüzgar, kitleselliğin oldukça düşük olmasını önleyemiyor. Belli ki bu bozuk sicili düzeltmek için daha çok milyon dolarlar dökmek gerekecek... Bu festivale sessiz kalmak elbette


olmazdı ve tepki gösterilmeliydi. Coca-Cola'nın, elinin kanıyla bu festivali düzenlemeye hakkının olmadığını, yapılanın bir aldatmaca olduğunu dile getirmek gerekliydi. Bu tepkiyi gösterenler de oldu. Festivale asıl olarak iki ayrı tepki ortaya çıktı. Bunlardan birincisi, Rock'n Coke festivalinin yapıldığı Hezarfan Havaalanı önünde yapıldı. Tepkisini burada yaptıkları basın açıklamasıyla dile getirenler arasında Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu ve TAYAD’lı Aileler’de vardı. Diğer tepki, yine bir festival şeklinde kendini gösterdi. Bu festival, Coca-Cola'nın düzenlediği festivale alternatif olarak, aynı tarihlerde düzenlenen Barışa Rock isimli festivaldi. Festivalde büyük, star isimler yoktu belki ama yerli rock gruplardan CocaCola'ya tepki duyanların katıldığı bir festival oldu. Bu festivalin ortaya çıkış biçimi doğru olmakla birlikte, tepkisini ortaya koyuş yöntemi birçok çarpıklıkla doluydu. Fakat buna rağmen, dergimizin geçen sayısında, konuya ilişkin iyiniyetimizi korumuştuk. Bu çabanın olumlu yanına bakmaya çalışmıştık. Fakat, festival ilk örgütlenmeye başlandığında ve hangi sanatçıların çağrıldığı, tercih edildiği ortaya çıktıkça nasıl bir festival olacağına ilişkin ilk ipuçlarını vermeye başlamıştı. Görünen o ki bu festival politik içerikten uzak ve devrimci gruplara kapalı bir festival olacaktı. Coca-Cola'nın ve onun temsil ettiği değerlerin yıllardır karşısında olan ve bunun için mücadele veren, müziğinin ana vurgusunu oluşturan sanatçılar bu festivale çağrılmayacaktı. Geçen zaman bunu doğruladı. Bu festivalin organizasyonunu yapan çevreler, süreç içerisinde festivali kendi hesapları çerçevesinde kullandılar. Kendileri dışındaki herkesi dışladılar. Ve zaten festivale verdikleri isimle bu davranışlarını 'taçlandırdılar': Barışa Rock!

Artık nasıl bir içerik olacağı anlaşılmıştı. Coca-Cola'ya ve onun üzerinden emperyalizmin saldırganlığına açık bir tepki göstermekten daha çok, tepkisini sadece Coca-Cola'ya indirgeyen ama asıl olarak barış isteyen bir festival olacaktı. Yani 'keskin' söylemlere gerek yoktu. Bir 'uzlaşı' aranmalıydı. Doğal olarak ortaya çıkan tablo, diğer festivalden pek farklı değildi. Bira ve şarap şişelerinin arka arkaya boca edildiği, eğlenilip dans edildiği, arada bir CocaCola'ya 'takılındığı', zaman zaman Irak'ta barışın istendiği bir festival oluşturulmuştu. Bu tepkiler tuhaf bir şekilde Coca-Cola'nın düzenlediği festivalde de zaten ortaya çıkmıştı. Coca-Cola'nın düzenlediği festivale katılan kimi sanatçılar, 'bu festivale katılmış olabilirim ama bu C o c a -

C o la'yı ve onun temsil ettiği değerleri kabul ettiğim anlamına gelmez.' şeklinde açıklamalar yapmıştı. Diğer festivalde de alkol komasına girenlere yapılan sağlık müdahaleleri hatırlandığında, bu festivalin neye 'alternatif' olduğu sorusu akıllara takılıyordu. İçerik, üç aşağı beş yukarı aynı içerik; biçim, birebir aynı biçim. Tek fark sahne arkasına asılan pankartlardaydı. Bu festivalin ana ekseni barıştı. Sanatçıların barışı istemesi gerektiği

5

vurgulanıyor, doğru olanın bu olduğu öğütleniyordu. Barış kavramı, sanatçılık kavramı öylesine çarpık bir hale getirilmişti ki barış nedir, ne zaman hangi koşullarda çıkmıştır belli değildi. Bugün, Amerikan emperyalizminin işgali ve zulmü karşısında, hala kalkıp barış diyebilmenin işgali meşrulaştırmak olduğu görmezden geliniyordu. Bugün, barış demenin Irak'ta işgal diye birşeyin olmadığı, bunun yok sayıldığı anlamına geldiği; barış savunuculuğu yapmanın; ne sanatçılıkla, ne anti-emperyalistlikle bir ilgisinin olmadığı ortadadır. Bunu yaparken 'Sanatçılar barışı savunur.' bahanesinin ardına gizlenmenin de bir anlamı yoktur. Böyle bir kural yoktur. Elbette barış savunulur ama kimle kim arasında ve hangi koşullar altında olduğu net olan, halkın yararına bir barıştan bahsedilebilir ancak. Bunun için de öncelikle mücadele etmek gerektiği bir gerçektir. Ne anlama geldiği belli olmayan barış, ancak emperyalizme hizmet eder. Sanatçı, böyle bir barışı savunamaz. Haklı ve haksız savaş ayrımını yapmalı, kitleler nezdinde meşru olanı savunabilmelidir. Bugün, barışın ancak emperyalizmin saldırganlığına karşı direnmekten ve mücadele etmekten geçtiği ortadadır. Sanatçı yeri geldiğinde gerçek barış için direnmeyi ve mücadele etmeyi öğütleyen, bunun sanatını yapan, yeri geldiğinde de direnişin en önünde çarpışan bir militan olabilmelidir. Sanatçı olmak aydın olmaktır. Bütün yetenekleriyle aydınlatabilmek, eğitebilmektir. Öyle ki hiçbir risk almayan, miskin, her şeye ama her şeye karşı, halkın yanında da saf tutmayan bir sanatçı tipi çıkarılıyor karşımıza. Sanatçının görevi ,doğru olanı savunmak; halktan, haklıdan yana olmaktır. Beyniyle, duygularıyla, sanatıyla bunu yapabilmektir. Burada ortaya çıkan tablo bunun çok uzağındadır. Çok soyut bir barış söylemiyle 'alternatif' olunmuş, aynı söylem sanatçılara yansımıştır. Festivalin organizasyonundaki küçük hesaplar, festivalin çapını, ruhunu, katılımını, coşkusunu daraltmıştır. Barışa Rock, Rock'n Coke'a alternatif olamamış ancak onun bir rengi, bir türevi olabilmiştir...✔


güncel mehmet

karakaya

gizli yönetmelik = aç›k zulüm oğal zenginlikleri, yeraltı-yerüstü kaynakları, tarihsel-kültürel zenginlikleri ve en önemlisi de bunları yaratan, emek ile kan-ter ile işleyen insan gücü; dünyada eşine az rastlanır bir cennet kılabilir bu memleketi. Böyle bir cennet, bir avuç işbirlikçi şürekasının çıkarları adına, milyonlar için cehennem haline getirilmiş... Herkes günlük yaşamında bu cehennemi ve onun azabını bir biçimde yaşıyor. Bilenler susuyor; konuşanlar susturuluyor. Susmayanlar, yok edilmeye çalışılıyor. Namus, onur, insanlık değerleri, vatanseverlik, bütün bunlara karşı yok edilmeyi, işkenceyi, uzun mahpuslukları göze alarak direnmeyi, savaşmayı dayatıyor. Neden mi? Nedeni çok “derin”. Öyle derin ki yaşanmakta olan cehennem azabına bir de o “derin”liğin gazabı ekleniverirse boğulup yok olacağından korkuluyor. Bu “korku” öyle sıradan, aniden, kendiliğinden gelişmiyor. Tüm bir toplumun psikolojisine yön veren bir merkezden yönetiliyor ve adına Psikolojik Savaş deniliyor. Ve üstelik bir yasa ile ama bilinen bütün yasaların dışında, hepsini bir çırpıda silip atabilen bir kudretin, halktan gizleyerek adını koyduğu bir yasayla yürütülüyor. Adına Psikolojik Savaş deniliyor ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Gizli Yönetmeliği ile çerçevesi belirlenmiş. Bu memlekette, yaşamın aklınıza gelen her alanında, ilgi ve yetki sahiplerinin belirleyiciliğinde neler dönüyor neler... Haber veya bilgi diye sunulan her şeyde onlar var. Politika diye sunulan her uygulamada onlar... Sevinçlerimiz, coşkunluklarımız, tepkilerimiz, kızgınlıklarımız kuşatılmış, kirletilmiş, yönlendirilmekte... Azıcık cesaret bulmuş bir gazeteci soruyor; “Yoksa Uğur Mumcu, Bahriye Üçok cinayetleri de birer psikolojik savaş harekatı mıydı?” Sokaktaki, köydeki insanlar kim bilir daha neler neler soracaklar? Yoksulluğu soracaklar, yol-

D

suzluğu, adaletsizliği soracaklar; fuhuşu, ahlaksızlığı, mahkemeleri-yasaları soracaklar. “İnsanım!” diyen nasıl yıllarca mahpuslarda çürütülürken, yetimin yoksulun geleceğini hortumlayanların katları, yatlarıyla nasıl günlerini gün ettiklerini... Sonra acılarını, ahı kıyamete dek sürecek olan acılarını soracaklar. Köylerini; kimin, niye, nasıl yaktığını; oğullarının-kızlarının niyenasıl kuytuluklarda katledildiklerini... Sorular sonsuza dek uzayabilir. Yaşamı cehennem azabına çevirenlerin yönettiği bir ülkede azap çekenlerin soruları bitmez. Ve soruluyor, sorulmalı, sorulacak... Hepsinin cevabını biliyoruz. Soranlar da biliyor. Önemli olan bundan sonrası. Bundan sonrasında Psikolojik Savaş Merkezi ile onurlu bir gelecek uğruna mücadele var. Zaten psikolojik savaşın baş hedefi, bu mücadeleyi sürdüren milyonlar değil mi? İşte bundandır, “savaşmayı göze almak” deyişimiz. Birkaç yazıdan sonra, gazeteci-yazarın yazılarına en tepeden cevap geliyor. MGK Genel Sekreterliği ince bir üslup tutturmaya çalışmış ama işleri öyle vahşi, haksız ve kirli ki açıklamadaki kaba, açık tehdidin hiçbir inceliği olmadığını herkes görüyor: “Maksadını aşan yorumlar” yapılmış, “kamuoyunun yanlış yönlendirilmeye çalışıldığı üzüntüyle izlenmekte”ymiş. Yani; “Psikolojik savaşa göre yönlendirilmesi gereken kamuoyunu neden doğruya, gerçeğe yönlendiriyoruz.” denilmekte. Uzun açıklamanın asıl mesajı sonunda, bazı aydın cinayetlerinin psikolojik harekat olup olmadığının sorulmasına “vahim” deniliyor. “Sadece MGK’yı değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, başbakanlarını, ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlarını da hedef almakta”ymış. Böyle bir sorgulama, “tüyler ürpertici”ymiş. “Karşısında sessiz kalınamayacak bir iftira” ve de “basın etiğini altüst eden, vahim bir aymazlık”mış.

6

İncelikten nasıl da sıyrılıveriyor açıklama değil mi? Asıl tehdit işte burada. “Bu kişilerin iyi niyet ve maksat taşıdıklarını düşünmek ve bu cesareti nereden aldıklarını anlamak da mümkün değildir.” Öyle ya, anında karar alıp, yok etme; tüm halkı karşısına alıp, zulümle korkuyu egemen kılabilmişken, “bu ne cesaret!” Bir başka pencereden bakalım isterseniz. Bu ülkede iğneden ipliğe, her konuda, binlerce yasa var. Bir bütün olarak, emekçi-yoksul halkı tamamen karşısına almış olsa da bu ülkede adaletsizliğin belgeli kanıtları olsa da, yasalar var. Ve onların en ünlülerinden biri, her türlü hak ve özgürlük arayışı için bir araya gelenleri her dönem “yasadışı örgüt üyesi” olarak suçlayıp mahkum eden Terörle Mücadele Yasası. Bir başkası, “Kamu düzenini yıkmak, bozmak vb.” amacıyla çete oluşturmakla ilgili olanı. Artık ayan beyan ortadadır: Gizli Yönetmelik, psikolojik harekat için oluşturulan kurumlar ve faaliyetleri, istenirse çok rahat belgelenebilecek durumdadır. “Bin operasyon yaptık.” demişti, şeflerden Mehmet Ağar. Belgede, yapılacak faaliyetler madde madde okunduğunda, bu ülkede yaşamın nasıl bir cehennem azabı olduğu görülür. Böyle bir zulümle mücadele etmeyi, bedelleri göze alarak savaşmayı dayatan tüm bunlar karşısında, ilericilik, vatanseverlik ne anlama geliyor? Meydanlarda işittiğimiz çok güzel bir slogan vardı. “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız, ya siz?” Bu sorunun muhatabı herkestir. Duygularımızı, coşkularımızı, düşüncelerimizi yalana; umutlarımızı kana boğan bu düzenin tarihteki adı faşizm değil mi? Ve tarih, faşizmin yasalarla yıkılmayacağını, demokrasinin göstermelik reformlarla kurulamayacağını öğretmedi mi?...✔


fliir ibrahim

karaca

mülteci -Rachel Corrie için-

O heykelin gölgesine vatans›z kufllar iner mi Dü¤ümlenmifl namlusuna konar m› Bir ekme¤e bir tüfe¤in sat›ld›¤› bir yerde Su yanar, atefl donar m› Kemiklerin bir paletin alt›nda tuzla buz Yüzün çamur fiaka¤›na kan oturmufl Rachel Rachel New York’un do¤usu da Gazze gibi kanar m› Gazze’ deki Mülteci kamp›n› y›kt›rmamak için buldozer’in önüne dikilmiflti. ‹srail buldozeri onu görerek ve bilerek çi€nedi, cesedinin üzerinden bir kez daha geçti. Yirmi üç yafl›ndayd›. Amerikan vatandafl›yd›.

7


futbol y›lmaz

birdal

Bal gibi yan tuttun Hakemliği unuttun Seyirciyi uyuttun Bu giren gol gol Mahzuni Şerif

bizi ay›ran s›n›r... Bir çok muhafazakar aydının futbol konusundaki aşağılamaları; topa tapınmanın, halkın hak ettiği bir batıl inanç olduğu savına dayanır. Her şeyiyle futbola inanmış olan halk kitleleri, ayaklarıyla düşünmeye başlar ve bilinçaltında tatmin olur. Bu aşamada, hayvansı içgüdüler, insan mantığına hakim olur. Cehalet, kültürü ezer ve böylece ‘ayak takımının istediği gerçekleşmiş olur. Buna karşın bir çok solcu(!) aydın, futbolu, yığınların gücünü azalttığı ve devrimci güçlerini başka yönlere(!) kanalize ettiği için aşağılar. Ekmek ve Sirk; sirk var ekmek yok! İşçiler, onların ahlaklarını(!) bozan top tarafından hipnotize edilerek, bilinçlerini(!) yitiriyor ve sınıflarının düşmanları tarafından sürü gibi güdülüyorlar. Futbol, İngiltere ve zenginlere ait olmaktan çıktığında, Rio De Plata’da demiryolu atölyelerinde ve limanlarındaki tersanelerde organize edilmiş ilk ‘halk kulüpleri’ ortaya çıktı. Bu durum karşısında bazı anarşist ve sosyalist yöneticiler, toplumla çelişkilerini gizleyen ve grevleri engelleyen bu burjuva entrikasına karşı çıktı. Futbolun dünyaya yayılması, ezilmiş toplulukları daha çocuk yaşta baskı altına almak için yapılmış bir emperyalist manevrasıydı! Buna rağmen Argentinos Juniors Klubü, bir başka 1 Mayıs günü asılan devrimci liderleri, Chicago Şehitleri anısına kuruldu. Chacarita Klubü’nün kuruluşu için seçilen gün de aynı 1 Mayıs günüydü. Ve kuruluş işlemleri Buenos Aires’teki devrimci bir kütüphanede gerçekleştirilmişti. Yüzyılın bu ilk yıllarında futbolu, vicdanı uyuşturan bir öğe olarak görmeyip hoş karşılayan solcular da vardı.” demişti Eduardo Galeano... İtalyan Marksist Antonio Gramsci

“

Latin Amerika’da futbol sınır tanımaz bir tutkudur. Gençler beşbin metre yüksekte futbol oynuyor.

ise şöyle diyordu; “Açık havadaki insan sadakatinin krallığıdır futbol!” Sivas-Kayseri maçı Geçen ay Tavır sayfalarında 1967’deki Sivas-Kayseri maçında olanların anlatıldığı yazıda, iki kentin takımları arasında yapılan maçta kitlelerin ‘futbol yüzünden’ birbirine girdiği anlatılmıştı. Demek ki söz ve davranış hürriyetinin böyle arızi durumlara yol açtığını da unutmamak gerekiyor. Peki gerekçesi futbol ama asıl nedeni ne? Bunun üzerine de düşünmek gerekiyor. Şimdi Latinler’e, yüzyılın dramlarından birinin yaşandığı 1970’de Meksika’da yapılacak Dünya Kupası’na gidebilmek için karşılaşacak olan Honduras-El Salvador maçı öncesine gidelim. Burada da ‘Futbol Savaşı’ adlı kitabında maç öncesini, maç anını ve sonrası değerlendiren yazar Rudyard Kapuscinski’ye kulak verelim; “... İlk maç 8 Haziran 1969’da Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da yapıldı. Dünya bu maça ilgi duymadı. El Salvador takımındaki oyuncular Tegucigalpa’ya, cumartesi günü geldiler. Honduraslı taraftarlar boş tenekelere sopalarla vurarak, sloganlar atıyordu... Ertesi gün, Honduras, uykusuz El Salvador takımını 1-0 yendi. Roberto Corduna son dakikada

8

Honduras’ın galibiyet golünü atarken, 18 yaşındaki Amelia Bolanias evindeki televizyondan maçı izliyordu. Ayağa fırlayıp babasının tabancasının bulunduğu çekmeceye koştu ve sonra kendisini kalbinden vurdu. El Salvador gazetesi El Nacional’de ertesi gün; “Genç kız vatanının yıkılışını görmeye tahammül edemedi.” deniyordu. Tüm başkent, Bolanias’ın televizyondan naklen yayınlanan cenaze alayına katıldı... O serinin rövanş maçı bir hafta sonra Flora Blanca Stadyumu’nda yapıldı. Bu kez, geceyi uykusuz geçirme sırası Honduras takımına geldi. Haykıran fanatikler güruhu, otelin tüm camlarını indirerek içeriye çürük yumurtalar, ölü fareler ve pis kokulu paçavralar fırlattılar. Maç günü, oyuncular stadyuma El Salvador 1. Mekanize Tümeni’ne ait zırhlı araçlarla götürüldü... Futbolun askerleri Ordu futbol sahasını kuşattı. Oyun alanında, makineli tüfek taşıyan Guardia Nacional Alayı’na mensup askerlerden bir kordon oluşturuldu. Honduras milli marşı çalınırken, seyirciler takımı yuhalayıp ıslık çaldılar. Ardından Honduras bayrağı indirilip yakılarak, yerine paçavradan bir bez çekildi. Tegucigalpa’dan gelen oyuncuların tek düşünceleri sahadan sağ salim çıkabilmekti. Maçın bitiminde, Honduras Mil-


yordu; çünkü, gergindi. Her iki tarafın gazeteleri birtoprağın büyük birine Naziler, cüceler, ayyaşlar, örümbölümü, 14 bü- cekler, mütecavizler ve hırsızlar gibi adyük toprak sahi- lar takarak, korkunç bir nefret, kara çalbi klanın elin- ma ve sövgü kampanyası başlattı. Dükdeydi. Bin Lati- kanlar yakıldı, soykırım yapıldı. fundistanın -topHonduras ve El Salvador arasındaki rak sahiplerinin-, maç, bu koşullarda yapıldı. Savaş berayüz binlerce köy- bere bitti. Sınır aynı kaldı. Her iki ülkelünün sahip ol- nin hak iddia ettiği topraklarda, göz kaduğu toprağın rarı bir sınır çizildi. Göçmenlerin bir böon katına sahip lümü, El Salvador’a döndü. Bir bölümü olduğunu söyle- ise hala Honduras’ta yaşıyor. İki hüküyenler bile vardı. met de memnun; Honduras ve El SalKöylünün üçte vador dünya gazetelerinin ilk sayfalarıikisinin hiç top- nı meşgul etti, ilgi ve kaygı odağı oldu. rağı yoktu.Yıllar- 3. Dünya’ya mensup küçük ülkeler için dır, bu topraksız canlı bir ilgi uyandırabilmenin tek yolu, bü- kan dökmeye karar vermekten geçiyor. Peron Stad›’nda; Evita Peron, bir genç tak›mlar maç›n›n bafllama vuruflunu köylülerin yap›yor Bounes Aries, 1951 yük bir bölümü Bu üzücü bir gerçek ama böyle. Honduras’a göç En iyi üçlü serilerin sonucunu belirli Takım Antrenörü büyük bir rahatla- ediyordu. Honduras’ta, tarıma açılmış leyecek maç, tarafsız bir sahada, Meksimayla; “Kaybettiğimiz için çok şanslı- geniş araziler var. ka’da yapıldı. (El Salvador 3-2 kazanyız!” diyordu. El Salvador 3-1 galip gelHonduras (12 bin kilometre kare) El dı). Honduraslı taraftarlar, stadyumun mişti. Aynı zırhlı araçlar, Honduras ta- Salvador’un neredeyse altı katı büyük- bir tarafına oturdular. Salvadorlular da kımını alıp doğruca havaalanına götür- lüğünde ama onun yarısı kadar nüfusu diğer tarafına. Ortalarında kalın sopadü. Takımlarını desteklemek için maça var. Söz konusu göç, yasadışı bir göçtü larla silahlanmış beş bin Meksika polisi gelen Honduraslı taraftarlar ise tekme- ama Honduras hükümeti tarafından oturuyordu. lenip dövülerek, canlarını sınıra zor at- yıllar boyunca hoş görüldü. Hondu‘Futbol Savaşı’ adlı kitaptan alıntılatı. Aralarından ikisi öldü, yüzlercesi ras’a yerleşenler, köyler kurdu ve arka- dığımız bölümü, El Salvador ile Honhastanelik oldu. Honduras taraftarları- larında bıraktıklarından daha iyi bir ya- duras arasındaki savaşın, bilinenin akna ait yüz elli araç yakıldı. Birkaç saat şama alışmaya başladı. Sayıları üç yüz sine başka nedenleri olduğunu gösterisonra, iki devlet arasındaki sınır kapa- bin civarındaydı. 1960’larda, Honduras yor. Sivas-Kayseri maçındaki kavganın tıldı. O dönemde uzun zamandır gaze- köylüleri arasında toprak talebine iliş- ardındaki nedenlere ne kadar da benzitecilik yapan Ben Luis; “Latin Ameri- kin huzursuzluklar başladı ve hükü- yor. Sivas kendi memleketinde gurbeti ka’da” dedi ‘siyasetle futbol arasındaki met, tarım reformu yasası çıkardı. Fa- yaşamaya başlamış bir süre sonra. Hatsınır çok belirsizdir. Milli takım yenilgi- kat bu, Birleşik Devletleri’ne bağımlı, ta rivayet o ki Sivas’ın kaymak tabakasinden sora düşen ya da devrilen hükü- oligarşik bir hükümet olduğu için; ya- sını(!) Kayserililer oluşturuyormuş. Yametlerden bir liste yapsak, çok uzun sa, gerek oligarşi topraklarına, gerek ni o dönemde yaşanan arbedenin, futolurdu...’ “Sonra da devam etti; “Otel- United Fruit Company’nin büyük muz bolun çirkin yüzünü ortaya çıkardığı deki odama çıkıp, transistörlü radyom- plantasyonlarına dokunmadı. Hükü- koca bir yalandan başka ne ki? Peki budan haberleri dinlemeye başladım. Spi- met, yasaya göre göçen El Salvador gün içimize ve aramıza çektiğimiz sınıker; Honduras Hükümeti’nin, El Salva- köylülerinin işgal ettiği(!) toprakları ye- rın stadyumlardaki haline bakıp neyi dor’a karşı savaş başlatmış olduğuna niden dağıtmak istiyordu; bunun anla- tartışmalıyız acaba? Futbolu mu, sınırı dair bildirisini okuyordu. Ardından, El mı, üç yüz bin Salvadorlu’nun, hiçbir kimlerin çizdiğini mi?✔ Salvador ordusunun, sınır boyunca şeye sahip olmaHonduras’a karşı saldırıya geçtiği ha- dıkları ülkelerine beri geldi.’ dönmek zorunda Kapuscinsky ile devam edelim; olduğuydu. -Bu “Futbol savaşı yüz saat sürdü. Kurban- ise bir köylü ları; dört bin ölü, on iki binden çok ya- ayaklanmasınralı. Elli bin kişi, evini ve toprağını yitir- dan korkan El di. Latin Amerika devletlerinin müda- Salvador hükühalesi üzerine, iki devlet arasındaki as- metinin asla kakeri eylem durdu... bul edemeyeceği Savaşın gerçek nedeni ise şunlardı; bir gelişmeydi.Orta Amerika’nın en küçük ülkesi olan El Salvador, Batı Yarımküresi’nin en ka3. Dünya Futlabalık nüfus yoğunluğuna sahipti -ki- bolu lometre başına 160 kişiden çok-. Çok İki ülke arakalabalık ve gittikçe de kalabalıklaşı- sındaki ilişkiler 1978 kupas› Arjantin cuntas›n›n gölgesinde oynanm›flt›.

9


öykü seval

ırmızı bir toz bulutu dolanıyor gökyüzünde. Kırmızı bir duman mı yoksa kırmızı bir toz bulutu mu? Peki neden rengi kırmızı? Bulut mu yoksa bu? Kırmızı renkli bulut olur mu?.. Ayaklarım ve ellerim uyuşuyor. Nefes alamıyorum, boğazım yanıyor. Ciğerlerim sökülecek gibi oluyor. Sesini duyuyorum bir ara. Sonra kayboluyor sesin. Yüzünü görmek istiyorum, göremiyorum. Sadece sesin var, “Ambulans çağırın!” diyen. Kırmızı toz bulutu dalgalanıyor durmadan. Bu toz bulutu benim hayalimde mi yoksa gerçek mi bilmiyorum. Çok sonra farkediyorum telsiz seslerini. Sesin, telsiz seslerine karışıyor. Belki sen de o kırmızı toz bulutuna... Ellerimi ovuyor birileri. Kim olduklarını bilmiyorum. Sanki yüzüm yok. Yüzümü hissetmiyorum. Yok belki de. Yüzüm olmadığı gibi, gözlerimde yok. Bunun için göremiyorum belki seni. Göremesem de yanımdasın bunu hissediyorum. Belki de öldüm, bilmiyorum. Belki, ben de karışacağım birazdan o kırmızı toz bulutuna. İnsanlar ölürken hep kırmızı bir toz bulutu mu görürler? Belki ölmedim, ölmek üzereyim. Sesini duyuyorum, ölsem herhalde duyamazdım bu sesi. “Ambulans çağırın!..” “Katilleeer!” Sesini hep duyuyorum. Boğazın yırtılırcasına sesini. Her eylemden sonra böyle kısılırdı sesin. Çok sigara içiyorsun. Bende içiyorum ama senin kadar değil. Sigara ciğerlerine dokunuyor

K

10

alp


ama yine de içiyorsun. Yine sesin kısılacak, ben karşına geçip taklidini yapacağım. Biraz bozulsan da belli etmeyeceksin... Sesini duyar duymaz, nasıl olduysa sesin de karıştı o kırmızı toz bulutuna. Sesin gökyüzüne asılı kaldı. Sesin kulaklarımda. Arabadayız sanki. Ben neden uyuyorum bilmiyorum. Seni duyuyorum; uzaktan geliyor bu kez. Çok kalabalık. Kalabalığın uğultusunu duyuyorum ara sıra. Arabadayız ama sen yoksun. Olsan hissederdim. Sarsıntı midemi bulandırıyor. Benden bahsediyorlar. Başımın kanadığından. Başım neden kanıyor? Neden gözlerim yok? Nereye gidiyoruz bilmiyorum... *** “Kafa röntgeni çekildi mi? Doktorun sesi küçük hastane odasının sessizliğini bozdu birden. “Çekildi.” “Filmlere bir bakalım sonra tedavisine başlayacağız.” Sen yanımda mısın şimdi? Hayır yoksun. Olsaydın hissederdim. Ben şimdi hastanedeyim. Kalabalıktık, çok kalabalık. Basın açıklaması için gelmiştik. 1 Eylül Dünya Barış Günüydü. 1 Eylül Dünya Barış Günü... Kan gölüne dönen dünyada Barış günü. “Pankartla mı yapacaksınız basın açıklamasını?” “Pankartla olmaz gösteriye giriyor.” Pankartlı kutlandı. Sonra... sonra kenetlendik birbirimize. “1 Eylül Dünya Barış Günü ülkenin pek çok yerinde, çeşitli etkinliklerle kutlandı” diyeceklerdi akşam haberlerinde. Pankartlı kutlandı. Her yerde pankartlı. Çünkü yüz yedi ölü vardı. Pankartta yüz yedi ölü yazıyordu.

Sonra yüz yedi ölü, kuş olup uçtu gökyüzüne. Yüz yedisi de o pankarttan havalandı. Gösteri yaptı kuşlar, hükümlerin kesildiği bu binanın önünde. Yüz yedi kuş havalandı göğe, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önünden. Yüz yedi ölü; kuş olup göğe havalanmadan önce, yani yaşarken, elleri zincirlerle sıkılı, yalınayak saç sakal getirildiler buraya. Burada, bileklerindeki kelepçenin daha kaç yıl duracağı hesabolundu. O penceresiz arabalarla, havasız, ışıksız, sessiz, insandan uzak mekanlara, hapishanelere götürüldüler. Birer birer öldüler sonra. Ve yüzyedi ölü oldular. Ve hepsi bugün buluştu burada. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önünde. Kuş olup göğe havalandılar. Kırmızı, kıpkırmızı bir dumandı gözlerime dolan. Kanlı kuşlar uçtu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin üstünden gökyüzüne. .... “Ne demek tedavi kabul etmiyor?” Doktorun sesi duyuldu yine. Tedavi kabul etmediğimden bahsediyor. Etmiyorum. Kolumdaki serumu söktüm. Ben bilincimi kaybetmişim. Kaybetmedim, biliyorum. Yüz yedi kişi öldü... Kırmızı kanlı kuşlardı onlar. Hatırlıyorum her şeyi. Bir de aklımda kalan o dizeleri, “Kandan kına yakılmaz.” Kuşları kana buladılar, öldü. Kanımızdan kına yakılır mı? “Geçici bir şuur kaybı yaşıyor, yüzyedi ölü yok...” böyle mi diyordu doktor? ben mi uyduruyorum. Bilincim yerinde yüz yedi tabut geldi geçti omuzla-

11

rımızdan. Ve havalandılar gökyüzüne yüzyedi kanlı kuş... “Ameliyata girecek, elmacık kemiği bölgesinde kırıklar var” Kırmızı kanlı kuşlar dalıyor hastane odasının penceresinden. Herbirinin ağzında bir dal karanfil. Başımın üstünde uçuyor kırmızı kanlı kuşlar. Kanatları kanlı. Bizi götürdükten sonra da o binanın üstünden ayrılmamış kanlı kuşlar günlerce. Ölen arkadaşlarının başında nöbet tutmuşlar gece boyunca. Biber gazı sıkmışlar kuşlara. Gelen giden hapishane araçlarına selam çakmışlar, uçarak. Günlerce orada kalmış kuşlar. “Gözaltındakiler bırakıldı. Bugün suç duyurusunda bulunacaklar.” “Su istedik adam benzin bidonunu verdi. Bir de sırıtıyordu verirken...” Başucumda konuşuyorlar ama sen yine yoksun. “Başında hala kanama var mı?” diyor doktor. Başımdan çok kan akmış. Sonra kana bulanıp, kanlı bir kuş olup göğe havalanmışım. Kandan kına yakılır mı? Yaktılar! Diri diri yaktılar. Kuşları diri diri yaktılar. .... “Görüyor musun kuşları?” “Gördüm! Aaaa peki neden kırmızı?” “Bilmem ki... Ama güvercin bunlar. Kırmızı güvercin olmaz. Belki bir tiyatro gösterisi için boyamışlardır. Sonra ellerinden kaçmıştır.” “Garip... Neden buradalar? DGM binasının üstünde.” “Belki evlerini bulamamışlardır.” Gökyüzü onların evi. Nerede bir zulüm varsa, oradan havalanacak kırmızı kanlı kuşlar...✔


öykü helin

içler

yüzy›l yang›n› kavgam›z ün bizi söylüyor; ellerimizde tutuşurken, yangınları yüzyılın. En saf ve en kural tanımaz duruşumuzla yürüyoruz, yüzümüzün resimlerine. Her renk bizi anlatıyor, tuvalin üzerine tutunan fırça darbelerinde. Dağ akşamlarının kızıl sağanağına tutuluyoruz, uzun yol yürüyüşlerinde. Yıkıcı ve gergin soluğunu duyuyoruz kıyıcıların. Akşam gül yüzlü bir bebeğin gülücüğüne konduruyor öpücüğünü. Yarılan yerini teyelliyoruz, deprem fırtınasına tutulmuş bir ülkenin. Çocuksu düşlerimizi yatırdığımız dizlerinde, sorguluyoruz yaşamı; onu kavrayan ellerimizin, tanıdık devinimleriyle. Bizi biz eden amansız bir sevdayı dillendiriyoruz türkülerimizde. Sokak sokak, cadde cadde dolanıyor geceyi ve kenti söylediklerimiz. Gözleri mavzere sürülmüş genç kızlar geçiyor düşlerimizden. Etrafımızı kuşatan yalnızlığı sorguluyoruz ayrılıkların hecelendiği alfabelerde. Hangi boyuta sığındıysak orada bir uzun havayız;

G

orada bir bozlak belki. Ay geceyi bölerken, aydınlığıyla çok uzak bir yolculuğa düşürüyoruz bakışlarımızı. Bir çentik, bir çentik daha geçiyor günler duldasında kavgaların. Yine sorularla bağlıyorsun sözcüklerinin bitim yerlerini. Analar ağlarken yitirilen çocuklarına, kavganın ter kokusunu bırakıyorsun gözlerine. Çığlık çığlığa öten martıların sesinden sorumlu tutuyorsun uykusuzluklarımızı. Göz sularının aynasında yıkanıyor bekleyişlerin sabrı. Sana vuran saatlerine yayılıyoruz zamanın. Çabucak tükeniyor aramızdaki ayrılığın suları. Çocuklarımıza başka ülkelerden gönderilen mektuplar okuyoruz, bulutlara attığımız çentikleri sayarak. Bir sonbahardır aradığımız. Ay tutan tepelerden aşırıyoruz yürüyüşlerimizi; okul çıkışlarına, öğrenci adımların. Suları bulandıran bir siren sesi fabrikalarda. İşgünü ellerimizle koşturuyoruz saba-

12

ha. Adımızla anılan sokaklar, bayrak bayrak soluduğumuz caddeler tanığımızdır. Coşkunun kanatlarında koşuyor, sesimizin imgesi. Anı ve acı biriktirmekten yorulmuyor yüreğimiz. Yılgınlığı silip süpüren duruşlar geziniyor odalarımızda. Elimizde tuttuğumuz, ateşin harladığı bir sevdayı savunuyoruz; “Bize ölüm yok!” uyaklı şarkılarla. “Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman” diyen şarkılarla. Azık çantamızdaki çayın buğusu karışıyor güneşin doğuşuna. Yüzyıla im düşen sorular geliyor aklıma; “Direnmeler nerelidir yüreğimizdeki adresten başka! Söyle şimdi kavgalar ve sevdalar nerelidir?”✔


sinema veli

göktafl

11.09.01 öylesine çekilmifl filmler merika’nın, 11 Eylül’de yaşadıkları, her yönüyle bütün dünyayı etkiledi. Amerika için yarattığı yıkımın yanısıra; ezilenler üzerindeki moral duygusu ve Amerika’nın yenilmez olmadığı fikrini pekiştirmesi bakımından da önemli. Bunun yanısıra, bugün özellikle Ortadoğu ve Irak’ta yaşanan işgal, öncesindeki Afganistan saldırısı boyutuyla da Amerikan saldırganlığının pervasız bir hal almasını beraberinde getirdi. Dünyayı politik olarak etkileyen bu olay, kendisini sanatsal düzlemde de er ya da geç ifade edecekti. Bu, Amerikan sinemasında, hazırlıkları süren filmlerden İkiz Kuleler’in bulunduğu sahnelerin çıkarılması ve Amerikan halkının travmasını tetikleyebilecek filmlerin gösterime sokulmaması olarak kendini gösterdi. Fakat, biliyorduk ki er ya da geç bu konu Amerikan ticari sinemasında ele alınacak ve tekeller bunun üzerinden de kar edecekti. Fakat, bazı şeylerin unutulmaya yüz tutması gerekiyordu. Böyle bir dönemin etkileri sürerken, biraz ticari, biraz sanatsal, biraz da politik bir yaklaşımla Fransız yapımcı Alan Brigand meseleye el attı. Brigand tarafından 2002 yılında oluşturulan bir projede, on bir farklı ülkeden, on bir yönetmen, çektikleri filmlerle “11.09.01” başlığı altında biraraya geldi. Sinemanın alternatif ve usta isimlerini biraraya getiren bu proje, farklı kültürlerden yönetmenlerin 11 Eylül’e bakmalarını hedefliyordu. Türkiye’de daha önce sadece festival izleyicilerinin, görme şansına sahip olduğu bu filmler, ülkemizde, “11 Eylül Filmleri” adıyla, 5 Eylül’de gösterime girdi. Mısır’dan, Yusuf Şahin; İran’dan, Samira Makhbalbaf; İsrail’den de

A

Amos Gitai, ile projenin Ortadoğu ve Arap dünyası penceresini oluşturuyor. Bunun yanısıra muhalif kimliği ve özellikle savaş öncesi aldığı tavırla kamuoyunda adı sürekli öne çıkan Oyuncu –Yönetmen Sean Penn; Japon Shohei İmamura, Hint Mira Nair, Meksikalı Alejandro Gonzales İnnaritu, İngiliz Ken Loach da çektikleri filmlerle 11 Eylül’ü farklı yaklaşımlarla işliyor. Yine iç savaşı çok sıcak yaşamış bir ülkeden, Bosna-Hersek’ten Oscar sahibi Denis Tanoviç ve sürpriz olarak da Burkina Faso’dan İdrissa Quedrago‘da bu seçkinin içinde yeralıyor. 11 filmi birarada değerlendirdiğimizde, aralarında iyi örnekler olmasına rağmen, –ki aşağıda bunlara değineceğiz- üzerimizde yarattığı etki; çarpıcı örneklerden yola çıkılsa da iyi işlenememiş, kısa film formatında dahi kı-

13

vamını bulamamış hikayelerden oluştuğu şeklinde. Kim bilir, bunda afişte gördüğümüz isimlerin, bizde yarattığı beklentinin payı da olabilir. Sinema dünyası içinde hatırlı yer tutan; gerek genç kuşaktan, gerek deneyimli, olgun kuşaktan gelen yönetmenlerin çektiği filmlerde, yönetmenlerin meseleye yaklaşımlarında kültürel ve coğrafi olarak, 11 Eylül’ü değerlendirme biçimleriyle önemli veriler yakaladıklarını gösterse de; temel olarak problemli senaryolarla yola çıktıkları gözden kaçmıyor. Bu problemli senaryolar, ne oyuncu yönetimi ve deneysel atraksiyonlarla, ne de görsel atmosferle kurtarılamıyor. Yusuf Şahin gibi iyi bir yönetmenin çektiği filmde senaryo problemi bariz olarak hissediliyor. Hiçbir şekilde parıltı taşımayan bu senaryo, yanında


oyunculuk gibi önemli bir sıkıntıyı da taşıyor. Filmde kendisini işleyen yönetmen; 1983 yılında Beyrut’ta ölen bir Amerikalı askerle girdiği monolog üzerinden, Amerika’nın, Ortadoğu’da işlediği suçları anlatmış. Ancak; başta, Amerikalı askeri oynayan Arap oyuncunun çizdiği komik portre olmak üzere, filmde hiçbir şey yerli yerine oturmuyor. Yusuf Şahin, konuyu sert bir politik hat üzerinden yürütse de konuyu işleyiş biçimi o kadar sıradan ki, izlediğimizin bir film olmaktan ziyade, bir panel olduğu hissine kapılıyoruz. Böyle olunca da, filmin sert mesajları etkileyiciliğini kaybediyor tabi. Paramparça Aşklar Köpekler gibi mükemmel bir filme imza atan Meksikalı İnarritu ise bizi salonun karanlığına gömüp insan çığlıklarıyla başbaşa bırakmayı tercih etmiş. Muhtemel ki enkaz altında kalmanın yarattığı psikolojik etkiyi hissettirmeye çalışıyor. Ancak, 11 dakika boyunca gördüğümüz siyah ekran, daha çok bıktırıyor desek yeridir. Fransız Claude Lelouch ise modası geçmiş bir aşk öyküsüyle, 11 Eylül gününde New York’a götürüyor bizi. Buradaki karakterimiz de sağır ve dilsiz bir Fransız kadın ve aşık olduğu Amerikalı erkek. Biten bir aşkın sorgulanması ve 11 Eylül hikayesi birbirlerine teğet geçiyorlar ve sonunda zorlama olarak yolları kesişiyor. Mira Nair de Pakistanlı bir ailenin kaybolan oğlu üzerinden, ailenin yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Etkileyici konu, sürenin kısıtlılığı yüzünden biraz güme gidiyor. Amerika’nın paranoyasından öte, faşist politik karakteri, bu kez müslümanları hedef tahtasına oturtmuştur. Bu politikaya maruz kalan bir ailenin etkileyici hikayesini izliyoruz. Ancak bu hikaye bizce 11 dakikadan ötesini hakediyor.

S e m i r a Makhbalbaf ise İran’daki Afgan mülteci kampındaki çocukları anlatıyor. 11 Eylül’ün ertesinde, İran’da, büyüklerin, büyük bir savaşı beklediği günlerde; çocuklar, derme çatma okullarında derse başlamaktadır. Öğretmenleri, dünyada çok önemli bir olayın olduğunu ve çocukların bunu bilip bilmediklerini sorar. Bunun üzerinden yürüyen film, çocukların diyalogları üzerinden traji komik bir tablo sunuyor bize. Çocukların masumiyeti, tüm olan bitenlerden habersizliği, yoksullukları ve teknolojiden uzak bir hayat sürmeleri, diyalogların ve mekanın katkısıyla kısa sürede anlatılıyor bize. Makhbalbaf filmi, etkileyici bir film olarak aklımızda kalıyor. 11 Eylül filmleri içinde en dikkat çeken ve bizce övgüyü hakeden iki örnek var. Her ne kadar birbirine taban tabana zıt iki anlatım diline sahip olsa da tercih ettikleri sinema dili içinde en başarılı iki film, Ken Loach ve Sean Penn’in filmleri. Ken Loach, İngiltere’de yaşayan bir Şilili üzerinden bir mektup öyküsüyle anlatıyor hikayesini. Amerikalılar’a bir mektup yazan Şilili, acılarını derinden paylaştığını belirtir ve onlara başka bir 11 Eylül’ü anlatır. 1973 yılının Şili’sini anlatır bize. Kurmaca ve belgeselin içiçe geçtiği bu filmde; Şili’de Allende’nin seçimi kazanması, halkın umutları, Amerika’nın yok etmek istediği değerler ve tezgahladığı darbe, belgesel görüntülerin üzerine düşen anlatıcının sesiyle etkileyici bir hal alıyor. Yusuf Şahin’in filminde anlatmak isteyip başaramadığını, Ken Loach hakkıyla yerine getirmiş. Derdini çarpıcı bir dille anlatan bu filmin aksine, Sean

14

Penn’in filmi de yoğun bir sembolist anlatım içeriyor. Ancak, Amerikalılar’a en sert mesajı veren film de bu. Kuleler, hemen dibinde yaşayan yaşlı bir adamın evinin güneş almasını engellemektedir. Yaşlı adam; güneş almayan evinde, ölmüş karısını beyninde yaşatır ve bütün hayatını karısı yaşıyormuşçasına şekillendirir. Sürekli onunla konuşur. Karısının varlığını yaşatır. Ve bir sabah -ki bu 11 Eylül sabahıdır- gözünü açtığında evinin güneş almaya başladığını görür. Pencere önündeki solmuş çiçek açar, yaşlı adam sevinçle çiçeği alıp yatağa karısına koşar. Karısını göremez, öldüğü gerçeğiyle yüzyüze gelir. Yıkılan kulelerin gölgesi, apartmanın dış cephesine yansırken; biz, yaşlı adamı yatağa kapanmış ağlarken görürüz. Sean Penn, bu sembolist anlatımını, biçimsel olarakta hızlı bir kurguyla beslemiş. Alt metninde ise 11 Eylül’ü olumlayan keskin bir mesaj taşıyor film. 11 Eylül, kulelerin yıkılması ve Amerikan halkının gerçeklerle yüzleşmesi. 11 Eylül’ü, Amerikan halkının aklının aydınlaması, gerçekleri görmesi olarak yansıtıyor öyküsünde Penn. Tek tek bakıldığında, enteresan örneklerle karşılaşsakta bir bütün olarak 11 Eylül filmleri, hedefini bulamayan, derdini anlatamayan bir proje olarak çıkıyor karşımıza. Kaldı ki yönetmenlerin hemen hepsi de yola çıkış noktaları itibariyle, olumlu noktalardan çarpıcı örneklerden hareket ediyorlar. Ancak, çıkan sonuçlara baktığımızda, sanki filmler bu usta yönetmenlerin dramaturjik olarak konuların üzerine fazla eğilmediği, aceleye gelmiş filmler hissini yaratıyor. Ve daha çarpıcı sonuçlar elde edilebilecekken, yarım kalmış bir heves olarak aklımızdaki yerini alıyor. ✔


izlenim gaye

öner

halklar›n kardefllik halay› ve harbiye... “Korsan bilet satıyorlar kapıda.” “Neeee! Nerde, kim?” Kapının önüne kurulmuş bariyerlerin üzerinden atlayarak, dışarı çıkıyoruz. Korsan bilet satanları tespit edip, gereken şekilde tavır aldıktan sonra; konser salonuna girmek için sıra bekleyen Yorum dinleyicilerinin arasına dört bir koldan karışıyoruz. “Arkadaşlar! Bir dakika dinler misiniz?” Bütün kafalar aynı anda bize doğru çevriliyor. “Korsan bilet satıldığını tespit ettik. Müdahale ettik ama yine de burada bilet satıldığını görürseniz, bize haber verin. Herkesi uyarın, kimse sahte bilet almasın!” Kafalar, tamam anlamında sallanıyor. Bu kuyruk hiç bitmiyor. Beş, on adım ilerleyip, aynı şeyi tekrarlıyoruz. Bizden başka, Yorum dinleyicilerinin de korsan bilet satıcılarını aradığını ve bulduğunu, sonradan öğreniyoruz. Sahiplenme, haksızlığa karşı anında tavır geliştirme... Yorum dinleyicilerinin kişiliğinde, ruhunda taşıdığı duygu ve sorumluluklar. “Yorum dinleyicilerine de bu yakışır.” diyoruz. Çürümüş bir düzen bu. Boğazına kadar pisliğe batmış; köşedönücülük, kolay para kazanma, çalmak çırpmak, yağmalamak, emeğe göz koymak, haksız kazanç üzerine kurulu. Susurluk düzeni. Emeğimizi çalıyorlar gözümüzün önünde. Aylarca biriktirdiğimiz emeğimizi. Alınterimizi, uykusuz geçirdiğimiz geceleri... Bir kaç saat içinde çalıyorlar. Yoğun kalabalık nedeniyle pek çok aksaklık biraraya gelince, kapıdaki kuyruk bir türlü ilerlemiyor. Şikayetlerini dile getirenler, konser salonuna giremeyeceğini düşünüp endişelenenler... Yüz-

ler asık. “İçeri girebilecek miyiz acaba?” “Gireceksiniz, Yorum konserlerinde hiç dışarda kaldınız mı? Herkes girecek.” Organizasyonda problemler var. Güvenlik sebebiyle salonda arama yapacak olan polislerin aramayı uzatması, kapıların açılmasını geciktiriyor. Beklenmedik durumlarla karşılaşıyoruz. Bütün bu aksamalar, bilet kuyruğuna da yansıyor. Gerginliği yatıştırmaya çalışıyoruz. Ne kadar sitem ederlerse etsinler, hepsi dostça. Uzun süre kapıda ve ayakta bekleşenler, başka bir konsere gelen dinleyici kitlesiyle çok büyük farklılıklar taşıyor. Gelen insanlar, tanıdık bildik yüzler; dostlarımız. Emekçi insanlar yani. Konsere gelebilmek için, günlerce öncesinden para biriktirenler var içlerinde. Kars’tan konser için gelen var dersek abartı gibi görülebilir ama abartı değil,

15

doğru. Kars’tan, Antakya’dan, Mersin’den, İzmir’den gelen Anadolu’nun temiz ve gülen gözleri, Grup Yorum konserinde, Harbiye’de buluşuyor. Parası olmadığı için gelemeyenlerin de olduğunu biliyoruz. Bilet fiyatlarının pahalı olduğunu söyleyenler de oluyor. Bunun bizim elimizde olan bir şey olmadığını anlamalarını diliyoruz. Böyle bir yerde iyi bir konser vermenin maddi ederi bu. Yine de oldukça düşük tutuluyor bilet fiyatları. Fakat, bütün bunlara rağmen anlatamadığımız, belki de bir kültür sorunu olan sorunlar gelip bizi buluyor. Bilet almadan gelen ya da gişeden bilet almak istemeyen, konsere biletsiz girmek isteyenlerin ve de bunun için kapıdaki görevlilerle tartışanların sayısı oldukça fazla. Bilet almadan içeri girmek?.. Nedenini düşünüyoruz. Bir değerlendirme yapmak, bir sonuç çıkarmak zorundayız. Bu konserden elde edi-


len gelir öyle çok büyük miktarlarda olmayacağı gibi bu sorunları bize yaşatanlar, amacın sadece para kazanmak olmadığını bilmeyen insanlar değiller. “Her konserinde; gerektiğinde bir fabrikada, okul çıkışında, sokakta, mahallede, mitingde, demokratik eylemlerde dinleyicileriyle, halkla buluşan Grup Yorum, bunları hakediyor mu?” diye düşünmeden edemiyoruz. Konsere gelebilmek için, günlerce para biriktiren insanları düşünüyoruz. Boğazından ve masraflarından kısarak, konser parasını biriktiren ve bilet alırken o parayı boşuna vermediğini bilen, seve seve veren insanları... “Yok! diyoruz, “Grup Yorum bunları haketmiyor...” Sahte biletlerden satın alarak dolandırılan insanlar da konser salonuna alınıyor. Organizasyondaki problemleri çözmeye çalışıyoruz. “Kuyruk neredeyse

Nişantaşı’na varıyor.” gibi abartılı söylemlere biraz gülüyor, biraz da sıkıntı duyuyoruz. Sorun çözülüyor ve dinleyici kitlesi konser salonuna doluveriyor. Konser başlıyor. Biz ise hala soluk soluğayız. Konser salonu dışında yaşadıklarımızı, kuliste bekleyen Yorumcularla da paylaştığımızdan, bütün bu olanlardan onlar da etkileniyor. Günler öncesinden başlamıştı konser hazırlıkları... Kültür merkezimize gelip gidenler, bu derginin okurları, yakından tanıyıp bilirler bizi ve bizi biz yapan yaşam tarzımızı. Hatta, konser provaları sırasında, kültür merkezimize gelip giden misafirlerimiz; konser hazırlıklarının yoğunluğuna bizzat tanık olmuşlardı. Bu kez üç, dört gün boyunca, Levent Çoker yönetiminde bir senfoni orkestrası ile birlikte çalışma yürütüldü. Bu yılki Harbiye konseri hazırlığı daha

16

sıkı bir şekilde yürüyor ve her şeyin çok güzel olacağı düşüncesiyle heyecanımız artıyordu. Televizyon kanalları, konser hazırlıklarını yakından takip ediyor, röportajlar yapıyordu. Bütün bu duygularla Harbiye’deydik. Konser, “Boran Fırtınası”ndan “Ve Zafer...” isimli enstrümantal şarkı ile başlıyor. Eşsiz bir müzik. İnsanın içini kıpır kıpır eden, bizi o günlere ‘96’ya götüren... Çok kan kaybettiğin ve vücudunun bütün yorgunluğuna rağmen ayakta durduğun hissini yaşatan bir şarkı. Deyim yerindeyse muzaffer bir marş... Sahne tam anlamıyla büyülüyor insanı. Dev bir Grup Yorum pankartı var sahnede. Sarı zemin üzerine siyah ve kırmızı renklerde Grup Yorum’un logosu. Gelip bizleri selamlıyorlar Yorumcular ve Grup Yorum Korosu elemanları. Grup Yorum’un eski elemanlarından Hilmi de konser boyunca sahneyi paylaşıyor Yorum’la. Stresli görünümleri yüzlerine yansıyor Yorumcular’ın. Bu stres ve gerginlik konser boyunca sürecek... Yorum dinleyicileri de hissedecekler bu gerginliği. Bunca sorunun içinde, Yorumcuların payına düşen de bu oluyor. Harbiye tıklım tıklım... Girenlerin dikkatini çekmemesi mümkün değil, sahnenin yanında sağ ve sol tarafta asılmış büyük boyutlarda pankartlar var. Şöyle yazıyor üzerlerinde, “Oturmuş Göğsüne Teksaslı Çavuş/ Beyler Bu Vatana Nasıl Kıydınız?” Bu Nazım Hikmet’in şiirinden iki dize. Aynı zamanda Yorum’un yeni kasetinde yer alacak bir şarkı “Beyler Bu Vatan’a Nasıl Kıydınız”... “Ve Zafer” isimli enstrümantal şarkıdan sonra “Kızılcık Şerbeti” alıyor sırayı. Ve hep birlikte gidiyoruz ‘90’lı yıllara “Seni Seviyorum” ve “Hiç Durmadan”la. Yorum yeni şarkılarını da seslendiriyor. Bunlardan “ İşte Buradayız” ve “Yangın” ilk bölümde yer alan şarkılardan oluyor. “Gelki Şafaklar Tutuşsun”la, halaya duruyor, “İnce Memed”le Toroslar’ın doruğuna varıyoruz. “Köroğlu” ise yine yeni şarkılardan ve dinleyicilerin beğenisini kazanıyor. Anadolu’yu türkülerle yol eylerken Çerkesler halk danslarıyla yerlerini alıyor. Denef ve Derhan’ın sergilediği oyun ilgi çekiyor, Yorum’un “Çerkesçe” şarkısıyla birlikte... Bu şarkı daha önce kasette yer almış, ve şimdiye kadar hiç bir konserde söylenmemişti. Sahnede Yorumcuların dostu Rahşan, akordeonuyla şarkıyı söyler-


ken; orkestra ve Grup Yorum O’na eşlik ediyor. Seyircilerin arasında Çerkesler de var, Lazlar da, Kürtler de. Anadolu halkları... Ve Lazca şarkı, “Avleskani Cuneli” ile coşku artıyor. Sahnenin hemen önünde horon tepenler var. Ve “Herne Peş” alıyor sırayı. Harbiye’den tek ses duyuluyor. “Ya-şa -sın Halk-la-rın Kardeş-li-ği!” Halklar, yumruk yumruk halaya duruyor. Ve arkasından; sömürüye, zulme karşı, emperyalist politikalara karşı, halkların direnişini ifade eden “Biz Varız” geliyor. “Onlar İçin Her Şey Bitti”, Hasan Hüseyin’in dizelerinden bestelenmiş. Tok ve vurucu bir marşla ilk bölümün sonuna geliyoruz. Güzel bir kurgusu var konserin. Her şarkıda özlemlerimiz, öfkemiz ve direniş dile geliyor. Bu arada dinleyicilerin arasında dolaşıyoruz. Yağmur en büyük korkumuz olmasına rağmen, bu tehlikeyi atlatmış olsak da, hava serin. Bu ister istemez izleyicileri etkiliyor. Yeni şarkılara ilişkin değerlendirmeleri dile getiriyorlar. Tepkiler çesitli ama daha çok merak var... “Yeni kaset ne zaman çıkacak?” İkinci bölüm, Yorum’un son albümüne ismini veren “Feda” ile başlıyor. “Feda” ile dalıp gitmişken, “Uğurlama” başlıyor. Hemen çakmaklar çıkarılıyor ceplerden ve çantalardan. Bir de bu tabloya ayrı bir hava katan maytaplar. Herkesin elinde ışıl ışıl. Şarkı bitene kadar maytaplar ve çakmaklar havada. Hatta çoğu zaman sahneyi değil de bu tabloyu seyrediyoruz. Küçük küçük ışık huzmeleri. Kameralar bu görüntüyü çekiyorlar. Harbiye ışıl ışıl... Sonra, Grup Ekin’in bir şarkısınıı söylüyor Grup Yorum. “Direnç Çiçeği.” Hüzün ve umut var şarkıda. Sonrasında yine yeni kasette yer alacak olan, “Beyler Bu Vatana Nasıl Kıydınız”ı söylüyorlar. Bu şarkı da beğenilenler arasında yerini alıyor. “Düşman Çizmesi Altında Yurdum” da yine konserlerde çok fazla söylenmeyen bir şarkı. Bu yanıyla repertuar şimdiye kadar olan konserlerden farklılık taşıyor. “Filistin” isimli şarkı yine yeni kasetten. Şarkılardan önce, Grup elemanları kısa bilgiler veriyor şarkılar ve anlattığı tema hakkında. Dinleyici kitlesi ise sloganlarla ilgisini dile getiriyor. ”Gününü Umuda Ayarla” Grup Özgürlük Türküsü’nün bir şarkısı. O da uzun zaman sonra bir konserde söyleniyor. “Venceremos”la coşku doruğa ulaşıyor. Kısa bir süre önce, Yorum ve Moğollar’la birlikte

Şili’li müzik grubu İnti İllimani de konuk olmuştu Harbiye’ye. O konsere gelenler hatırlayacaktır; bu marş İnti İllimani’den ısrarla istenmiş ve İnti İllimani sahnede İspanyolca olarak söylerken dinleyiciler de onlara Türkçe eşlik etmişti. “Geçmişe ağlamak fayda vermez Gelecek mutlak sosyalizm Yarını bugünden kuracaksın O senin tarihin olacak” Yarını bugünden kurma mücadelesinde düşenlerin anısına, yumruklar havada söyleniyor marş, büyük bir coşkuyla... Ve “Direnişçilerin Cevabı”. Genç, yaşlı, çoluk çocuk aynı ruh haliyle eşlik ediyor şarkıya. “Özgür Tutsak”ın ardından yine ya-

17

şadığımız üç yıllık süreçteki duygularımızı ifade eden bir marş söyleniyor. Yine, yeni kasetten. İlk defa dinlemelerine rağmen nakarat bölümüne eşlik ediyor dinleyiciler. “Kahramanlar Ölmez, Halk Yenilmez” Bu şarkıdan sonra, Grup Yorum’un kasetinde yeralan bir şarkısı alıyor sırayı: “Hey Gökler” Konserin sonlarına geliyoruz. Her konserin finali haline gelen Cemo ve “Zafer Yakında” ile vedalaşıyoruz Grup Yorum’la... Konser bitiyor. Yorgunuz. Konser ne zaman bitti anlamıyoruz. Baştan beri yaşadığımız sorunlar, yorgunluğumuzu fiziksel bir yorgunluk olmanın ötesine taşıyor. Enstrümanları yüklenip, kültür merkezimize dönüyoruz. Bir Harbiye anısı daha anılarımızda yer tutuyor kendine...✔


medya ali

illiyet Gazetesi yazarları, "Size Geliyoruz" diyerek ülke turuna çıktılar. Halkın sorunlarını dinlemek için, şehir şehir dolaştılar. Derdi olan, sıkıntısı olan, yazarlarla yüzyüze görüşüp anlattı. Gazetede yaklaşık iki hafta boyunca, tam sayfa haber yapıldı. "Milliyet Gazetesi yazarları, Türkiye'yle buluşuyor" kampanyasıyla yapılan 19 şehirlik gezi, Bodrum'da sona erdi. Sadece yazılarından tanıdığımız yazarları, halkın içinde görmek güzel bir şey tabi. Fakat "Türkiye'yle buluşmak" için bu kadar büyük bir organizasyona gerek yok bizce. Yani, yaşadıkları plazaların camlarından baktıklarında gördükleri, onları çepeçevre sarmış olan gecekondular da bizim topraklarımızda. İstanbul'daki plazalar başka bir ülke mi? Her gün gazetede köşe yazıları yazan, akıl veren yazarlar, neden "Türkiye'yle buluşuyoruz" adı altında ülke turuna çıkıyorlar? İnsan bilmediği yerleri gezip, araştırıp ondan sonra orası hakkında bir yargıya sahip olur, doğrudur. Peki yılların yazarları tanımıyorlar mı ülkemizi? Yanlarından geçtiklerı; arabalarının camlarını silen çocukları görmüyorlar mı? Amaçları yerel bir sorun hakkında bilimsel bir araştırma yapmak değil ki. Sorunları ve sıkıntıları yerinde görmek, ondan sonra da yazmak. Peki daha önce neyi görerek, yaşayarak, hissederek yazı yazıyorlardı? Tabii ki holding sahiplerini, medya tekellerini yazıyorlar. Bundan dolayı, kendi kafalarında da Türkiye'yle buluşmak meşru. Yoksa, oturdukları yerden böyle sorunlar var, şöyle sıkıntılar var dediklerinde kimsenin inanmayacağını bilirler. Halkın sıkıntılarını yerinde görmeden yazı yazılabilir mi? Halkın açlığını yoksulluğunu, ekonomik terimler-

M

le açıklamak kolay. Açlık çeken birine, ülkenin iyiye gittiğini, Avrupa Birliğine gireceğimizi, geçen yıllara göre ekonomik tablonun iyi olduğunu anlatıp duruyorlar. Daha doğrusu, ekonominin düzeldiğini yazıyorlar. Çünkü, halkla buluştuklarında bile bu sorunlardan çok, kafalarının içindekileri yazdılar. Halkın yanındayken bile plazaların penceresinden bakıyorlar. Açlık çeken milyonlarca insan olduğu, gazete manşetlerine yansırken, gece kulüplerinin eksikliğini hissediyorlar. Kafaları böyle çalışıyor. Yazılardan neler çıkacak diye beklerken, inciler birer birer dökülmeye başladı. "Serin Duruş" yazarları Alper Mestçi, Hüseyin Özcan Karamanlı yatırımcılara öğüt veriyor. "Yahu açsanıza şöyle gençlerin haftasonları ama özellikle geceleri 'takılabileceği' üniversite okudukları İzmir, İstanbul vs. tadında yerler. 1-Tabelası türkçe olsun, 2Yoksa biz açacağız malı götüreceğiz biline..." Belediye ve Valilik’in çabaları sonucunda, Karaman şehri Türk dili ödülü almış. Bundan dolayı Türkçe tabelalı dükkan açılması isteniyor. Gençler de 'para harcayabilecekleri bir yer olmamasından şikayetçi.' Dolaştıkları araca birçok kişi gelmiştir. Anlatılan sorunlar, zaten bir iki köşe yazısına sığmaz. İçlerinden en önemli, en can alıcı olanı ya da en dikkat çeken şey yazılır. Karaman'da yazarların dikkatini çeken en önemli şey Laila benzeri

18

temiz

yerlerin eksikliği. Tabi Türkçe isimle olması gerekiyor, yoksa Valilik ve Belediye darılır. Yani, Leyla isimli bir gece kulübü açılınca bütün sorunlar bitecek. Güneri Civaoğlu ise birkaç günlük ziyareti sırasında, "önemli dersler" çıkarmış. Civaoğlu, "Adana en büyük göçü almış. Göçmenlerin yaşadığı öteki Adana, kent merkezinden 50 yıl geride. PKK fink atıyor. Biraz daha geç kalınırsa Adana elden çıkar." diyor. Kim geç kalmasın? Kim elini çabuk tutsun. Ne yapacak bu elini çabuk tutması gerekenler? Bunları biliyordur Güneri Civaoğlu. Bizde şunu biliyoruz. Mesele PKK değil. Mesele açlık, yoksulluk ve adaletsizlik. 50 yıl geride olan gecekondular tehdit oluşturuyor. Çünkü ne yapacakları belli değil. Öfkeleri her an patlayabilir.✔


güncel derya

ünya Değişiyor.” Bu cümle, Peter Jackson’un, Tolkien’den uyarladığı, “Yüzüklerin Efendisi-Yüzük Kardeşliği” filminin açılış repliğiydi. Orta Dünya için söylenen bu söz, yaşadığımız dünya için neredeyse yıllardır söylenegelen bir cümle. Sadece Türkiye’de değil, neredeyse tüm dünyada, kapitalizmin bayraklaşan sloganı. Dünya değişiyor. Emperyalizm, dünyayı istediği gibi değiştirmeye oynuyor. Siyaseti, toplumsal yaşayışı, ahlak kurallarını, kültürü, sanatı, edebiyatı, alışkanlıkları... Değişen dünyanın ana başlığı, alabildiğine yüzeyselleştirme... Derin siyasi tespitlerin üstünü kazıdığımızda, sığ bir sömürü politikasıyla karşılaşıyoruz. Kültür hayatına sokulmaya çalışılan kavramlara baktığımızda; sığ, yüzeysel, neredeyse binlerce kez altedilmiş görüşlerle karşılaşıyoruz. Yüzeysellik, emperyalizmin halklara dayattığı yegane politika. Tüm alt başlıklar, neredeyse onun üzerinden şekilleniyor. Maddi hayata dayatılan yüzeysellik, kaçınılmaz olarak manevi hayata da yansıyor. Zaten, asıl istenen de bu. Yetişen genç nesil, sığ sularda kulaç atıyor. Engin denizler, kimsenin harcı değil. Sığ sularda yüzmek öğütleniyor. Ufkun ötesi, merak edilmesin isteniyor. Biliniyor ki; manevi hayatı sığlaşan bir neslin hayal dünyası daralır. Hayal dünyası geniş olanlar, varolanla yetinmez; ger-

“D

çekliği değiştirmek ister. Emperyalizm ve onun felsefesi olan idealizm, gerçekliğin değiştirilemeyeceği ilkesine dayanır. Onun için, sığ sularda yüzen, asla hayal etmeyen, başarma idealini beyninde büyütmeyen bir halkı yönetmek ister egemenler. Çocukluktan gençliğe evrilenlerimize baktığımızda, göz boyayıcı teknolojinin esiri olduklarını rahatlıkla görebiliriz. Bilgisayar oyunları, kitapların ve bilginin yerini alıyor. Gerçek bilgiye ulaşmanın tek yolu, internet sanılıyor. Cep telefonları, iletişim hayatımızın yegane unsuru. O olmazsa, hiçbir şey ilişkiyi yaratamaz sanıyoruz. Dilin yerini; küçük, şirin cep telefonları işgal ediyor. Düşünce sistematiğimiz, alaşağı ediliyor. Mutluluğu elde etmenin tek yolu kaçış... Kaçarak mutlu olacağımızı zannediyoruz. Hayatta yaşanan zorluklar-

19

bak›r

dan, okuduğumuz kitaplara kadar. Hayatın ağırlığı çöktükçe üzerimize; silkinmek yerine, kaçmayı tercih ediyoruz. Güç bela okuduğumuz kitaplar da bir bakıyoruz ki, kaçışı öğütlüyor. Gerçek dünyanın üzerinden alıp, Orta Dünya’ya taşıyor bizi. Bir tren kompartımanından, büyücülük okuluna götürüyor. Hepsi bir kitabın ömrü kadar.


Sonra kitap bitiyor ve biz gerçek hayatla başbaşa kalıyoruz. Yine üstümüze geliyor hayat ve biz başka bir yolculuğa çıkıyoruz. Hepsini tüketene kadar. Niyeti hiçte kötü olmayan kitaplar, niyeti hiçte kötü olmayan bizler; niyetlerimizden bağımsız olarak, hayatla ilişkimizden, ona müdahale etme gücümüzden koparılıyoruz. Bizi yönetenler; tek bir harfine dokunmadan kitabı, kılımıza dokunmadan bizi değiştiriyor. Peki soruyor muyuz, nasıl oluyor bu? Beşinci Harry Potter’ın Tahta Çıkışı Bugünlerde, ortalığı yine Harry Potter tutkusu kasıp kavuruyor. Tantanalı reklam kampanyaları, kitabı hemen okumak için oluşturulan kuyruklar... Hepsi bu yeni yetme çocuğun yarıda kalan macerası için. Daha önce yayınlanan dört kitap, başta çocuklar tarafından ama büyüklerin de kayıtsız kalamadığı bir tutkuyla okundu. Dördüncü kitap, “Harry Potter: Ateş Kadehi”, heyecanlı bir yerde son bulurken kitabın hayranları merakla beşinci kitabı beklemeye başladı. Öyle ki kitabın yazımı, beklenenden uzun sürünce, öfke dolu homurtular yükselmeye başladı. Neyse ki, kitabın tutkunlarının imdadına, yayınlanmış romanların filmleri yetişti. Heyecan hala yarımdı ama okuduklarını perdede görmek, kitabın hayranlarını bir nebze teskin ediyordu. Şimdi beklenen oldu ve beşinci kitap yayınlandı. Kitabın ülkemizdeki yayıncısı Yapı Kredi Yayınları,

büyük bir iştahla, reklama yöneldi. Yayınevinin önünde kurulan standlardaki büyücüler, İngilizce dışında çevrilen ilk dilin Türkçe olması itibariyle kullanılan “Şimdi Türkçe Bilmek Vardı” sloganı, kitabın içeriğinin ifadesinden çok heyecan yaratmaya yönelik bir amacı taşıyordu. Öyle ya, hala Harry Potter’ı tanımayan milyonlarca insan vardı ve bu kitap onlara da okutulmalıydı. Yoksulluk içinde yaşayan bir kadının, çocuklarını mutlu etmek için uydurduğu hikayeler; bugün bütün dünyanın tartıştığı kitaplar haline geldi. Yoksul kadını da dünyanın en zenginlerinden biri haline getirdi. J. K. Rowling’in yoksulluğunu sorgulamayanlar, kazandığı paralara ağızları sulanarak bakıyor ve bir gün onun gibi olabilme hayaliyle yanıp tutuşuyor. Kapitalizmin çarpıklığı işte... Vasıfsız olanın yoksulluktan ölmeye kadar yolu vardır. Bir insan, çocuğuna ne anlatır ki. Tabi ki, fantastik bir dünyada kurulan öykülerle, iyiliği, saflığı, temizliği. Rowling’in yaptığı da bundan öte değil. İyilerle kötülerin mücadelesini, epik bir dille anlatıyor. Hikayenin özgünlüğü olmasa da yarattığı dünyanın özgünlüğü takdire değer. Hangimiz, devlerle savaşan ve onları yenen sıradan insanların öyküleriyle büyümedik ki... K e l o ğ l a n , Harry’den çok mu farklıydı, köyünden kalkıp bütün zorlukların üstüne yürüdüğünde. Hangimiz, bu masalları dinlerken rüyalara dalmadık ki? Rowling’in epik romanlarının altında yatan onca öğüt, bir çırpıda görmezden geliniyor. Ya-

20

rattığı fantastik dünyadaki zengin hayal gücüde öyle. Hayal kurmaya ihtiyacı olanlar, iştahla okuyor kitabı. Hayal kurmayı özleyenler, unuttuklarını hatırlamanın zevkine varıyor. Bu yanlarıyla olumlu bir kitap. Ancak, kapitalizm, hiçbir şeyi saf haliyle bırakmaz. Maalesef, bu onun doğasına aykırı. Onca reklamı, oyuncak eşyaları, fanatik derecesindeki tutkunlarıyla, Harry Potter da kirlendi. Romanda okuduğumuz o saf temiz çocuk değil artık Harry Potter. Değil, çünkü, kapitalizmin elindeki tüm araçlar gibi amacını aşıyor. Belden aşağı oynamaya başlıyor. Niyetinden bağımsız bile olsa; ninelerimizin, annelerimizin anlattığı masalların erdemli çağı bitiriliyor. Star Wars filminin fanatikleri hatırlanır. Kimliklerine, din olarak Jedi dini yazdıran Amerkalılar’ın, haberlerini okuyorduk. Şimdi, Matrix ve Harry Potter var boşluğu doldurmak için. Düzen, inanacak değer bırakmayınca, insanlar tutunacak dal arıyorlar kendilerine. Ve yeni çağın putlarını yaratıyorlar. Futbol sahalarındaki yıldız futbolculardan, sinema dünyasına; sesi ve fiziği güzel şarkıcılardan, edebiyata kadar her şey mal. Tapılıp, tüketilecek mallar. Her kültüre, yaşayışa, ekonomik güce yönelik, itinayla, tanrı üretiyor kapitalizm. Kendi tanrısını çoktan üretmiş. Para. Güzelce okunup, tartışılabilecek, hatta tavsiye edilebilecek bir roman dizisi, kapitalizmin çarkında kirleniyor. Sevenleri için de sevgi sözcüğü yeterli gelmiyor. Onlar; hayran, fanatik ve bilcümle süslü sıfat. Kuyrukta bekleyenler, hemen aldılar kitaplarını ve iştahla okudular. Şimdi homurdanarak altıncı kitabı bekliyorlar. Ne diyelim, hayırlısı...✔


röportaj tav›r

orhan kahyao¤lu ile yeni kitab› üzerine... Grup Yorum’u yazma sebepleriniz üzerine neler söyleyebilirsiniz? Kitabın hazırlıklarına ne zaman başladınız? Benim için Grup Yorum, özellikle 1989 -90 ‘lı yıllarla birlikte, bir gündem oluşturdu. İlk albümlerini çevreden dinlemiştim; daha sonra, adım adım tanımaya başladım. O süreçle beraber, Yorum‘un serüveni hakikaten bir gündem oluşturuyordu. Çünkü, politik anlamda çok sıcak bir dönemdi. Şöyle bir paradoks var; o dönem, Türkiye’ye tüketim kültürünün, popun girmesiyle birlikte bir hegemonya kurmaya başladığı dönemdi. Aynı süreçte de daha protest, bunun karşısında durmaya çalışan; müziğin kendi sorunları kadar, sistemin kendisiyle de uğraşan; bununla hesaplaşmak isteyen politik, radikal gruplar belirmeye başladı. Bu konuda tabi ki Yorum çok öndeydi. En çokta başına gelen olaylar önemliydi. O zamanlardan beri, bende şöyle bir tepkicilik vardı; herkes gibi birinci ölçü müziğin kendisi değil de Yorum’un başına gelenlerdi. Çünkü ben, kendi kriterlerinde demokrat bir insanım. İnsanlar ne söylerse söylesinler, nasıl bir propaganda yaparlarsa yapsınlar, sonuçta müzik yapıyorlardı. Birinci ölçü, baştan beri böyle bir ahlaki kriterdi. Aklım almıyordu. Bu insanların politik meseleleri olabilir. Örgütsel meseleleri olabilir. Her şey olabilir ama bu insanlar şarkı söylediği için tutuklanırsa; işkence, baskı görürse bu fenomen bir olay benim için. Fakat, müziğin kendisine de bakmak gerek. Bu benim için her zaman önemli bir kriter. İzleyebildiğim kadarıyla küçük bir arşiv oluşturdum. Bunlar birikince, kafamda bu bir olay, bu bir fenomen de-

dim. Şunun da altını çizerek söylüyorum; yüz binler satan; hatta bazı albümleri sürekli satan bir grubu sadece politik bir fenomen olarak düşünüp değerlendirmenin de çok mantıklı, ahlaki olmayacağını düşündüm; ama konuyu da bir anlamda gündeme getirmek gerekiyordu. Yorum gibi baskı yaşayan çok grup oldu ama bunlar Yorum gibi öne çıkmadı, popüler olmadı. Daha küçük izleyici grupları oldu fakat, Yorum daha kuşatıcı bir konumda çıktı. Yorum bir tür tezi ortaya koydu. ‘Örgütlü sanat.’ Benim açımdan, bu tez, Türkiye’deki müzik serüveninde çok rastlanan bir durum değildi. Tamam; belli bir politik tavır, belli hareketlerle angajman yapanlar vardı; fakat, böyle bir terimle, böyle bir programla ortaya çıkmamışlardı. Ben buna ne kadar katılıyorum o ayrı ama incelenmeye değer bir konu. Yine kitapta, müzikalite daha ağır basıyor ama bu da ayrı bir teorik bir mesele. Bence, tartışılması gereken önemli bir mesele. Aslında, ben bunu kitapta daha da ayrıntılı inceliyorum. Dünyadan örnekler vererek; dünyada bu işin serüveni nasıldır? Örgütlü sanat nedir? Sanat teorileri içinde örgütlenmenin yeri... Sonuçta, böyle bir tezin kapısı açıldı ve Yorum’dan sonra bu tezin içinde başka başka gruplar da tezahür etti. Bu anlamda da bir önem arz ediyor diyorum. Özet olarak, olayın ahlaki boyutunu alırsak; bir ülkede, insanlar şarkı söylemekte özgürdür. Böyle bir önlem olamaz. Sen başka türlü nedenler, bahaneler buluyorsan, onu bulursun; hukuki yollarla yaparsın ama inanılmaz anti- hukuki şeyler geldi grubun başına. Bugün konuşulmamaya çalı-

21

şan işkencelere kadar. Bir tanesi bu kriterse, bir tanesi de müzikal anlamdaki arayışlar ve insanları müzikal anlamda yönlendirmesi. İşte bir sürü olayı buluşturup böyle bir kitap yazma fikrini, 1995-96 yıllarında ortaya koydum. ‘98 yılında da bu işi yapmak için adım atmaya başladım ama araya başka şeyler girdi. Arşivlerden söz ettiniz, kaynaklarınız neler oldu? Gazete ve albüm arşivlerimin dışında bir takım yardımlar aldım. Hasan Saltık’ın yardımları oldu. Benim Anglo-Sakson bir müzik arşivim var. Tabi, politik müzik arşivim de var ama çok eksiğim vardı.Arşiv eksiklerimin çoğunu Kalan Müzik tamamladı diyebilirim. Kitabın hazırlanışında kapsamlı bir hazırlık söz konusu. Yani, belirli başlıklar altında, belirli konulara değinmişsiniz. Örneğin; Türkiye’deki müziğin, ‘60‘larla, ‘70’lerle birlikte gelişmesi; Grup Yorum’un, Yeni Şarkı hareketi ve Latin Amerika müziğiyle benzeştiği noktalar… İşin ahlaki boyutuyla birlikte, bilimsel boyutu da bu. Olanı göstermek çok basittir. Siz de bir kitapta değinilebilecek noktaların dar sınırlarına rağmen, Bir grubu vareden sac ayaklarına bakma gereğini de es geçmemişsiniz.


medim.

Eski toplumcuların ahlakıdır bu. ‘70’li yıllarda, ilk gençliğimizde bu kültürle büyüdük biz. Hala o kültürü atamıyoruz. Bu başlıklar gözönüne alındığında, kitabın ana noktasından kayma tehlikesi de var. Grup Yorum’u anlatırken, içerdiği konu çeşitliliğinden dolayı ana tema dağılabilirdi de. Tabi ki. Bazen kafam çok karıştı. Özellikle, Latin Amerika kaynaklarına girdiğim zaman zorlandım. İnternetten araştırma yaptım. Çünkü arşivlerinden yararlanabileceğim tanıdıklarım yoktu ve iyi bir kitap arşivim olmasına rağmen, çoğu ingilizce yazılmış; batı dünyasının, yani Anglo-Sakson dünyasının kaynaklarıydı. Sonra düşündüm ki ben Latin Amerika’nın veya tek başına Yeni Şarkı’nın incelemesini yapmıyorum. Bir bağlam kuruyorum, bir panorama çizeceğim. Zaten o müzikler üzerine bir eleştiri yapacak yetim ve birikimim yok. Geri planda da bu müziğin özellikleri ve üçüncü dünyanın ortak duyarlılığı dediğimiz yan var. Yorum deyince, devrimci bir sembol var. Bu, Latin Amerika’da da çok yaygın. Müzikal anlamda da politik anlamda da ortak bir payda var. Bu paydayı da duygu olarak hissettim. Başlangıç bölümünün böyle daha sağlam olacağını düşündüm. Ondan sonra, Türkiye’ye geleyim istedim. Bir panorama çizip, kimler ne yaptı; ne tür etkinlikler oldu, başlarına neler geldi, bunları yazdım. Türkiye’de sol gelenek nedir, bunlara değindim. Yüzyıllardır süren aşık geleneğindeki protestocu yan var. Fakat, oralara kadar git-

Daha çok Türkiye’de devrimci muhalefetin gelişmesiyle birlikte oluşan bir birikimden yola çıkmışsınız. Evet. Öncülleri benim birikimim değil. Yani, aşıklık bambaşka bir dünya. O gelenekten gelip, politik dinamizm içinde yer tutan Ali İzzetler, Aşık İhsani, Mahsuniler ve tabi Ruhi Su... O politik arenayı mümkün olduğu kadar alttan alta yazmaya çalıştım. Çünkü, bu bir müzik kitabı. Onun dışında, benim anmadığım bir sürü isim olabilir. Ben, ön plana çıkmış, bir anlamda popülerleşmiş, köşetaşı olmuş, kitleleri yönlendiren isimleri daha çok merkez yapan bir panorama çizdim. ‘80'ler, ‘90'lar gibi mesela. Bu dönemler önemli. Dünyanın her yerinde önemli belki ama Türkiye'de özellikle önemli. Darbeler, ‘90'lardaki bir tür post-modern yapılanma. Dünyada yeni bir liberalizm. Ülkemizde de o liberalizme ayak uydurma biçimi var ama derme çatma, pop şeklinde. Yine de içim çok rahat etmiyor. Panoramik olduğu için. Onları biraz daha açmak isterdim. Belki, bu kitaptan sonra biraz daha genişletip, politik müzik tarihi gibi bir şey yapmak,aklımın bir ucunda duruyor. Grup Yorum'un özellikle ilk dönemiyle, Latin Amerika'daki Yeni Şarkı hareketi arasında paralellikler kuruyorsunuz. Haklı yanlarınız da var. Fakat, Grup Yorum'un ilerleyen dönemdeki müzikal seyrine eleştirel yaklaştığınızı da görüyoruz. Bu akımın terkedilmiş olmasından kaynaklı. Meseleye şöyle de bakılamaz mı? Grup Yorum kendi müzikal tarzını oluşturma noktasında olumlu bir seyir izliyor olamaz mı? Bir yanıyla öyle. Tabi ki bir geleneğe mutlaka eklemlenmek gerekmiyor ama müzikal açıdan da bir karmaşa gördüm. Bunun bir sürü faktörü olabilir. Sonuçta ben bir dinleyiciyim. Örneğin, “Yürek Çağrısı”nda, teknik altyapı, müzikal altyapı daha bir derme çatma. Biraz özensiz diyebileceğim nitelikte geliyordu. İkincisi, poetik yaklaşımlar. Yeni Şarkı, aynı zamanda bir şiir hareketi. Şiirle müzik, içiçe varolan, yaşayan bir şey. Victor Jara, Violetta Parra bir şairdir. Ve yoğun metaforlar, imgeler kullanırlar. Direkt anlattıkları şeyler de vardır. O bağlamda, şiir-mü-

22

zik ilişkisi deyince, ilk dönemde daha poetik bence. En azından kendileri ağırlıkta olmasa bile, bir takım şairlerin şiirleriyle olan buluşmalarının getirdiği bir yan var. Sonraki süreçte ise özellikle sözlerde daha politik, radikal bir söylem gündeme geliyor. O anlamda da 'yeni şarkı'nın o ruhaniliğinden kopuyor ve ayrı bir yere gidiyor. Ben sanat, müzik algımda ilk söylediğim türde bir estetiğin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şunu da söylemiyorum; ondan sonra yazılan şarkı sözlerinin hepsi kötüdür. Sıcak, gerilimli ortamlar... Bundan kaynaklı, sözlerin de sertleşmesini getiriyor. Öyleyse, ilk dönemlerde de sertleşmesi gerekiyordu. Şöyle bir yere geliyor tabi. Yorum’da, ‘90’larla beraber yeni yapılanma dönemi ve bununla beraber, daha radikal, gerçek anlamda örgütlü sanat tavrı açığa çıkıyor ortaya. Örgütlü sanatın birçok olumlu yanı olabilir, bilmiyorum o ayrı bir tartışma ama olumsuz yanlarının da olduğunu biliyorum. Günübirliktir. Günübirlik olayı Yorum’un en çekici yanlarından birisi. Yani, sıcak bir olay oluyor. En geç birkaç ay içerisinde o olayın şarkılarını dinliyorsunuz. En son Irak Savaşı ve 15 gün sonra bir şarkı. Burada müzikaliteyle, politik anlatım arasında böyle bir farklı düzlem çıkıyor ortaya. Ahlaki olarak saygı duyuyorum. Belki, burada amaç; grubun bu üretimleri daha geniş kitlelerin anlamasını istemesidir. Bu da bir hedeftir. Böyle bir hedeften hareketle, iyi şarkı yazılabileceği konusunda şüpheliyim. İyi şarkı yapılmadı değil. Yapılan örnekleri de var. Sadece Yorum’da değil; başka yerlerde, başka müzisyenler tarafından da yapıldı ama bir dengeleme olursa, bu günübirlikten biraz uzak durarak yapılan şeylerin daha iyi olabileceğine inanıyorum. Şu da değil; hep söylüyorum, o esnada, günübirlik duyarlılıkla çok daha güzel şeyler de yapılabilir. Şu da ilginç. Sofistike müzikler de çıkıyor. ‘Boran Fırtınası’ albümü, aslında en keskin dönemde, grup elemanlarının da çok acılı olduğunu düşündüğüm bir dönemde yapıldı. Fakat, Yorum’un hakikaten en sofistik; müzikal olarak, konsept olarak en iyi albümlerinden birisi ‘Boran Fırtınası’. Yapı itibariyle güçlü bir albüm. Gördüğümüz bir şey de, grubun yaşadıklarının sizin eleştirilerinizi


yumuşattığı. Her ne kadar müzik yazarı olsanız da grubun yaşadıkları, onun müziğine objektif bakmanızı engellemiş gibi. Bu tip şeyler olmasaydı biraz daha acımasızca olabilirdi eleştiriler. Bu kaçınılmaz bir şey. Ben de o ortamda yaşıyorum. O anlamda bir duygu ortaklığım var. Ben de çileden çıkıyorum birçok konuda. Türkiye coğrafyası üzerindeki inanılmaz politik eşitsizlikler, Güneydoğu meselesi gibi bir sürü konuda kimse ağzını açmazken bir grup geliyor ve işte birtakım şarkılarla söylüyor anlatıyor. Sen bile yazamıyorsun belki; ifadelendiremiyorsun. Birtakım insanlar konuşamıyor, dillendiremiyor bile. Birileri geliyor ve bunu bas bas bağırıyor. Yani duygusal ve sempatik bakıyorum. İşte orada biraz müzik eleştirisini geriye ittiriyor. Hakikaten öyle bir şey var. O zaman Bülent Ortaçgil’den sonra objektif bakamadığınız ikinci kitap bu. Evet tabi, tabi. Zaten insanlar kitap yazarken böyle bir şeyler yapıyor. Mutlaka, çeşitli nedenlerle duyulan bir sempati ve eğilim olması gerekiyor. Yani kitap öyle yazılır bence. Kitabın temel eleştirel noktalarından biri de grubun şarkılarına yönelik. Bazı şarkıların bireyin sorunlarını dışladığı ya da mücadele içinde şehit olan devrimcilerin anlatıldığı şarkılarda, o kişinin kutsandığı gibi bazı tespitleriniz var. Bu ister istemez bir kendini tekrarı getirir. Çünkü söylem belli, kod belli. Yani, bir ölüm imgesi ve o çeşitli şarkılarda, değişik melodilerle işleniyor ama çatı belli. O zaman da, insan kendine, ‘Biliyorsan otur yaz.” diyor. Böyle sorulardan da gelen bir şey bu. Şunu ekleyeyim mesela, herkese çok alakasız gelebilir. Ben, Bülent Ortaçgil kitabı yazdım. Bülent Ortaçgil, daha bireysel yani bu insanlara herşeyi mutlaka toplumsal formatlarda, toplumla ilgili bir şeyler anlatmak zorunda değil. Şarkı, kendi akışıyla, kendi ironisiyle kendi iç çatışkıları, ikilemleriyle bir çok şey anlatabilir bana sorarsanız. Bunu bir kural haline getirmektense, şöyle de bakılamaz mı? Örneğin; Neruda’nın, Canto General’inde şirket isimlerini vererek akan bir bö-

lüm var. ITT diyor, Coca Cola diyor. Theodorakis de bunun senfonisini yazıyor. Önemli olan bunun da iyi yapılmış örneklerini sunabilmektir. İyi yapılmış örnekleriyle tabi ki olabilir. Bu tür şiir yazmak ya da müziği yapıp, kalıcı olan örnek dünyada çok azdır. Fazlasıyla ustalık gerektirir. Şimdi, şöyle bir gerçek var; modern sanat, modern edebiyat dediğimiz bir mefhumdan söz edelim. Burada, bunu üreten insanlar yüzyıllarında devrim yapmışlar. Bunların çoğu burjuva, küçük burjuva. Devrimci bir şey yapmak için, mutlaka devrimci politikaları savunmak diye bir şey yok. Türkiye’de bunu tartıştığımızda verilen örnekler Neruda oluyor, Nazım Hikmet oluyor; üç-beş tane figür isim sayıyor yani. Örgütlü sanatın yaratacağı sıkıntılardan sözettiniz ama kitapta Grup Yorum’un yapısını olumlu anlamda ‘muhtemelen tek örnek’ diye nitelendiriyorsunuz. Bu da Grup Yorum’u bugüne getirme noktasında da en önemli faktör. Siz de söylediniz; grubun bu tezi, sizi bu çalışmaya yönelten önemli bir nokta. Doğru. Fenomen olmasının bir nedeni de o zaten. Gerçekten, Türkiye’de bu kadar birebir gruplar var yıllardır ama Türkiye’deki belli kesimlere yani ortalama müzik dinleyicisine ulaşamıyorlar. Bunu yakalayan, sadece Grup Yorum. Halkın nabzını tutma noktasındaki, yaklaşımıyla, Grup Yorum benzerlerinden farklı bir sıçramayı yapmış. Böyle zaten. Bunu yapmış oluyor gerçekten ama müzikal anlamda da bazı dönem şarkıları bir anlamda pop oluyor. Ben buna politik pop diyorum. Oraya gelecektik zaten. Yorum’la ilgili değerlendirmelerinizdeki tespitlerinizden biri de bu. Pop müzik

23

yaptığı yönünde. Bir tür pop ama bu format olarak öyle. Müzikal format olarak öyle; ister istemez yani. Onlar da bu ülkede yaşıyor. Onların da birikimleri var. Herkesin müzikal birikimi nereden geliyorsa, onu bir ölçüde zenginleştiriyor diyorum. İşte bu, Latin Amerika Yeni Şarkı esprisinden bir şeyler getiriyor. Halk müziği üzerine biraz daha araştırmalar yapıyor. Kürt müziğiyle olan bağı diyelim ilk dönem. Yani, yeni kaynaşımlar peşindedir. Kültür de böyle bir şey yani. O kültürün de çeşitli esinleri, Yorum müzisyenlerinde kaçınılmaz olarak var. Yani, pop böyle bir şey ama pop hayatın tükettiği bir şey. Yorum, bunun ötesinde çok başka bir şey yapamazdı. Yapması da çok mantıklı değil. Sofistike bir şey yapar, o da çok dışarıda kalırdı. Pop ama bir tür pop. Şunu da söyleyeyim; ben popu aşağılayan, entelijansiyadan yana değilim. Tersine; pop, hayatın nabzını en iyi yansıtan türdür. Yorum bir istikrar oluşturuyor bu anlamda da. Çok ünlü, çok popüler, isimler de hep iniş çıkışlarla dolu. Bir bakarsınız bir milyon satar, bir bakarsınız iki yüz bin satar. Ciddi iniştir bunlar. Yorum’da ise istikrar var. Albümlerinin sürekli satan özellik taşıması itibariyle, hakikaten bu popüler arena içinde önemli bir yer işgal ediyor. Peki, önümüzdeki dönemde hazırlamayı düşündüğünüz projeleriniz neler? Temel olarak politik ve popüler müzik serüveni gibi bir şey var kafamda. Şiir kitabı var yazdığım. Şiir üzerine yazılarım kitap olarak çıkıyor yakında. M. Cevdet Anday üzerine bir derleme hazırladım, Ece Ayhan üzerine. Bu çalışmalarım, zamanla yayınlanacak.✔


röportaj tav›r

marcel khalife’yle sab›rla, orada! en sonunda! rtadoğu’nun en önemli müzisyenlerinden Marcel Khalife, geçtiğimiz Ağustos ayında, ”Kültürler Buluşması” adı altında düzenlenen turne çerçevesinde, Türkiye’deydi. Merkezi, Hollanda’da bulunan KULSAN Vakfı tarafından düzenlenen turnede, Marcel Khalife ile birlikte yine usta bir müzisyen Arif Sağ sahneyi paylaştı. Turne çerçevesinde, İzmir, İzmit, Datça, Antalya ve Antakya illerinde konserler veren ikili, 23 Ağustos akşamı, İstanbul Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’ndaydı. Bu konserlerde, Khalife’ye, solist Omayma El Halil de eşlik etti. Ortadoğu’nun en önemli müzisyenlerinden biri olan Marcel Khalife’nin müziğinin politik bir karaktere sahip olmasının yanısıra, müzisyenin kompozitör kimliği de üst düzeydedir. Uzun yıllar, klasik müzik eğitimi alan Khalife’nin müziğini, böylesine görkemli yapan en önemli etken, Arap müziğinin kalıplarını coşkulu bir senfonik formla yorumlamasıdır. Araplar’ın ulusal enstrümanı olan udu, ustalıkla bu formun içine yerleştiren Khalife; udu bir renk enstrüman olmanın ve oryantalist bakışın ötesine taşımış, ona senfoninin solist sazı karakterini de vermiştir. Bunda, ustanın bir ud virtüözü olması da önemli bir faktördür. Ancak, bu durum teknik bir ayrıntıdan öte, sanatçının dünyaya ve dolayısıyla sanata bakışıyla da ilgili bir durumdur. Halk kültürünü, kendi kökenlerinden koparmadan, ileriye taşımanın öncülerinden biridir Marcel Khalife. Bu yanıyla bakıldığında, müzisyenin ülkemiz sanatçıları için de önemli bir kaynak olduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak, 23 Ağustos akşamı bu bilgiden yoksun kalmayı

O

yeğleyenlerin de oldukça fazla olduğuna da şahit olduk. Usta müzisyen, 23 Ağustos akşamı verdiği konserde, sadece bir ud ve ona eşlik eden perküsyonla –ki bu kardeşimiz kesinlikle Khalife ve El Halil ikilisiyle uyumsuz bir konser götürdü- sahneye çıkmasına rağmen, şarkıların melodik zenginliği öne çıkıyordu. Sadece udla yaratılan armoniler de işin cabasıydı. Burada da artık Khalife’nin sanata bakışının, hayata bakışıyla ilgili bir durum olduğunu konuşmaya başlayabiliriz. Çünkü, hayatı sığ olarak yorumlayanlar, bunu eylemlerine de yansıtırlar. Oysa, devrimci düşüncenin ilerletici özelliği, üretime yansımasıdır. Üretime yoğunlaşmadır. Khalife’nin müziğinde, Ortadoğu’nun acılarını hissettirmek için her şey vardır. Anlatmak istediği şeyi bilen müzisyen, müziğinde de buna gereken özeni göstermiştir. Konserlerin ana başlığı, “Kültürler Buluşması”yken ve Arap halkıyla Anadolu halkının kültürleri böylesine iç içe geçmişken, as-

24

lında başlığın buluşmadan öte bir anlamı vardı. Konser repertuarında da doğal olarak böyle bir durum söz konusuydu. Bu yanını vurgulayacak parçalar da seçilmişti. Ancak, Khalife’nin olduğu bir yerde, doğal olarak şarkılar da politikti. Bunun için de seyircilerin içinde öbek öbek toplanmıştı Filistinliler; bayrakları, sloganları ve coşkularıyla. Khalife şarkılarını sunmadan önce, şarkılarıyla ilgili kısa bilgiler veriliyordu. Bu şarkılarda; sevdanın, hüznün ve mücadelenin yarattığı duygu-


lar vardı. Daha doğrusu, ezilenler cephesinden büyütülen umutlar, ezilen Arap halklarının acıları anlatılıyordu. Şarkıları ve politik kimliğinden dolayı, bugün ülkesi Lübnan’da yaşama şansı kalmayan Khalife’nin sürgünlük acısını da buna ekleyebiliriz. Ancak, konserden sözetmişken, buluşturulan ikilinin çok doğru bir seçim olmadığını da ekleyelim. Müzisyenliğine laf etmenin haddimiz olmadığını bildiğimiz Arif Sağ, konsept olarak pek uygun düşmedi bizce gecenin atmosferine. Arif Sağ’ın konuşmalarından, satır aralarından bile çözülebilecek bir durumdu. Müzisyenlerin kimliğinden kaynaklanan, hayata bakış, müziğe yönelimle ilgili bir durum anlatmak istediğimiz. Arif Sağ da aslında buna değindi konser konuşmasında. Konserin ertesi günü, Marcel Khalife ile etraflı bir sohbet gerçekleştirmek için hazırlıklarımızı yapmıştık. Ancak, müzisyenin yoğun programı sonrası, gece saat birde ancak gerçekleşebildi sohbetimiz. Yorgunluğu gözünden, uykuyla akıyordu. Biz de kıyamadık kendisine ve detaylara pek girmeden, kısa bir sohbet yaptık. Özverisi için teşekkür etmeyi de unutmadık. Bir de bitirmeden, sanatçının İstanbul’da hak ettiği ilgiyi görememesine değinmek isteriz. Küreselleşme karşıtı müzisyenlerin el üstünde tutulduğu ülkemizde, Khalife’nin konseri bu yoğunlukta olmamalıydı. Fakat dedik ya, bizim ülkemizin aklı erenleri de hep modacı, modanın peşinden koşuyor. Ne yapalım, Khalife’nin ekolü onca sıcak gelişmeler yaşanmasına rağmen artık modası geçmiş olarak görünüyor. Sağlık olsun, biz kana kana dinledik kendisini o bize yeter.✔

Turne nasıl geçti, konserlerden, beklediğiniz sonuçları aldınız mı? Genel olarak başarılı diyebiliriz. Türkiye’ye gelmek; Avrupa’ya, Amerika’ya gitmekten daha önemli. Çünkü, iki toplumun kültürlerinin birbirine daha yakın olmasından dolayı, daha sıcak bir bağ var.

onları görmek, izlemek, nasıl bir duyguydu?

Konserin başlığı, “Kültürler buluşması” ydı. Sizi cezbeden bu konsept miydi? Yoksa, şarkılarınızın politikliğini de gözönünde bulundurunca, bunun politik başka sebeplerinden de sözedebilir miyiz? Genel olarak bu buluşma, bulunduğumuz ülkeler içerisinde, kültürlerin ilerlemesi için yeni ufuklar açacaktır. Bu bir başlangıçtır. Özellikle, ud ile bağlamanın birbirine olan yakınlaşması da önemli. Bu iki enstrüman, birbirleriyle çok iyi uyum sağlayabiliyor ve iyi bir ikili oluşturabiliyorsunuz. Buna ilaveten; bu vesileyle sahnede, Türk halk müziğiyle daha fazla yakınlaşma sağladık. Sahnede, insanların içinden gelenleri yansıttıkları bir müzik kurgusu yaratmaya özen gösterdik. Benim için önemli olan, bu ülkeyi, bu ülkenin tabiatını görmek değil. Benim için önemli olan, ülke insanlarının kültürünü, yaşantısını tanımaktı. Bu turne, bu amaçla düzenledi ve bence faydası oldu. İstanbul konserinizde Filistinli bir grup vardı ve şarkılarınıza hep bir ağızdan coşkuyla katılıyorlardı. Ellerindeki Filistin bayraklarıyla konser boyunca susmadılar. Sahneden

25

Sırf Filistinli değil, Lübnanlılar ve diğer Arap ülkelerinden insanlar da vardı. Türkler de vardı. Eğer, şarkı ve müziğin yarattığı duygu, insanları herhangi bir yerinden yakalayabiliyorsa; siyasi, duygusal veya kültürel olsun, bunun yarattığı etkiyi hissedebiliyor veya benimseyebiliyorsa, orada o müzik hedefine varmıştır. Önemli olan da bu. Benim ilk hedefim, onlara hitap edebilmek ve onlara bir şeyler verebilmektir. Lübnan’dan uzaktasınız. Bugünkü durumuyla Lübnan’a ve genel olarak Ortadoğu’ya baktığınızda neler söyleyebilirsiniz? Ortadoğu’nun tüm ülkelerinde, devlet ile halk arasındaki bağın koptuğunu bu iki kesimin birbirinden uzaklaştığını görüyoruz. Halk, kendi derdinde, devletler ise kendi derdinde. Bu da birinci elden, düşmanın işine geliyor. Onun ekmeğine yağ sürüyor ve emperyalistler bu bölgede istedikleri gibi at oynatıyor. Tabi orada halkın istediği gibi bir yönetimin oluşması gibi bir durum bugün için uzak görünüyor ama bu da zaten hemen olabilecek bir şey değil. Uzun vadede, Ortadoğu’nun tüm ülkelerinde, halkın bu kazanımı elde edebileceğini düşünüyorum. Bunun hemen olmayacağını biliyorum ama sabırlı olmak gerektiğini düşünüyorum. Sonunda, orada toplumun istediği gibi bir düzen yerleşecektir. Bu geç saatte ve oldukça yorgun olduğunuz bir anda bize zaman ayırdığı✔ nız için teşekkür ederiz.✔


güncel p›nar

erdo¤an

yenilmediler... evdalarını kuşanıp düştüler yola. Çıkınlarında umut. Güzelim ülkemizin topraklarında ayak basmadık tek bir yer bile bırakmadılar. Kimi zaman, bir dağ başından; kimi zaman, bir sokak arasından; kimi zaman bir hapishane hücresinden korku saldılar zalimlerin yüreğine. Sevdalarına ne bir kör kurşun işledi, ne de köz olmuş yüreklerine yangınlar. Mangal gibi yürekleri vardı onların. Halka, vatana, yoldaşlığa duyduğu sevgiyi sığdırmışlardı. Her birinin yarine duyduğu sevgileri vardı; karışıp gitti sevdalarına. Umuttur mayası sevdanın, büyütür insanı. Sahiplenilen; insanı, insan yapan değerlerdir; namustur, onurdur. Eşitlik, kardeşlik, özgürlüktür ,düşleri yalnızca. Yüzü n ü görmedikleri insanların, b i r geleceği ol-

S

sun diye yaşamlarını koydular ortaya. Acı, gözyaşı, açlık, zulüm olmasın diye, en değerli şeylerini, hayatlarını paylaştılar bizimle. Aynı gökyüzüne baktık onlarla; aynı denizi seyrettik, uçsuz bucaksız; aynı topraklarda yürüdük; aynı alev yaktı yüreklerimizi; aynı kurşun çarpıp yüreklerimize saplandı zulmün kalbine. Dağ başından ses verdiler, sesimize; etrafımıza ördükleri kabuğu parçalayıp; kaldırıp başımızı gökyüzüne bakmayı öğrendiğimizde; yanımıza sokuldular hemen. Gücümüze güç kattılar. Parçalanmış bedenleri, öfkemizi büyüttü. Oysa, gülüşleri işledi yüreklerimize, hep öyle hatırladık onları. Sımsıkı sarılm a k için, b i r be-

26

den gerekmez; bu büyük sevdaya düşenler bilir bunu yalnızca. Kapatıp gözlerimizi, sarıldık onlara, kopmaz bağlarla. Umudun kendisidir onlar, baştan ayağa... Geleceğimizi çalan; bizi yok sayan, aç, işsiz bırakan, hastane köşelerinde yoksulluktan öldüren; namusumuza, onurumuza göz diken zalimlerin karşısına dikildiler bedenleriyle. Bir canları vardı ortaya koydular. Vefadır Anadolu insanının özü. Sahiplenir çocuklarını. Cansız, paramparça yakılmış bedenleri koyarken toprağa; yenilerini katar kavgaya, umut biraz daha büyüsün diye. Kahramanlık öyküleri anlatılır kulaktan kulağa. Yiğidin hakkını, yiğide verirler. Böyle gelmiş böyle gidecektir bu topraklarda. O mezarlar, yüreklerdeki acıyı azaltacak, öfkeyi bileyecek; doğmamış bebekler, o mezarlarda yatanları tanıyacak; kahpe değil yiğit olacaktır. Analar babalar çocuklarına sarılır gibi sarılıp o mezar taşlarına, acılarını dindirecek, çocuklar, mezar taşlarıyla anne babalarına duydukları özlemi giderecek, sevdalılar mezar taşlarıyla büyüteceklerdir sevgilerini. Sevdaya kurşun işlemeyeceğini bilmeyenler, mezar taşlarına saldırırlar bu kez. Kırılan mezar taşları, biraz daha yok eder insanlıklarını, her şey bitmiştir artık onlar için. Mezar taşları korku salar yüreklerine bu kez. Asıl mezarlar, yürektedir oysa. Taş parçalanır yenisi konur ya yüreklerdeki ölüler? Milyonlarca insanın yüreklerini mezarlığa çevirenlerin korkuları büyümeye devam edecek. Büyüyecek çünkü onlar :ÖLDÜLER YENİLMEDİLER. Tek gerçek, KAHRAMANLAR ÖLMEZ HALK YENİLMEZ.✔


fliir mustafa

çölkesen

feda Kald›r›p bafl›m› gö¤e bakt›m, Belki de rengine içimdeki s›k›nt›n›n, Evren saklam›fl kendini yine, Bundan iflte “gündelik kayg›s›” haramilerin, Biliyorum, tarifsiz, Seziyorum topyekun yokoluflu, Akan kum h›z›nda çürüyor gezegen, Biliyorum, bu cad› suratl›lar, Modern bezirganlar kana doymayacak, Bakt›klar›nda aynaya, çatl›yorlar ve -çamura buluyorlar her yan›, Akl›m, akl›m diren... Gencecik feda bak›fl›n›z, Nas›lda gerilmifl tarih, çatlayacak sanki,

Ölürken yaflam olmak, onun için, Korumak için yani, Gencecik feda bak›fl›n›z ve fidan duruflunuz, Sonra büklüm büklüm ve yaln›z bir destan, Duymaktan korkanlara inat, Gencecik bak›fl›n s›raya giriyor, Ve tarih ça¤›r›yor yine, Letoon’da teslim olmamak için, Çocuklar›n› ve evlatlar›n› bo¤an, Ve sonra savaflarak hep birlikte yokolan, Uygarl›¤›n onuru ça¤›r›yor... Her feda sonras›, Letoon alameti yine, K›pk›z›l gök, Yi¤it ve gencecik feda iflte, ‹ncecik bir s›z› kalbim, Feda size... 27


Gecenin içinde Sabahın üçünde Ankara’yı ateşler sardı (Yüreğime kurşunlar yağdı)

Sesleri soluğuydu Doruğuydu kavganın Yaşamın onuruydu Muştusuydu yarının

Toprağın uykudan Uyandığı bir andı Gidenlerin ardından Soluksuz bir sabahtı

Düştüler birer birer Dillerinde yeminler Direnerek ölümü Yeneceğiz dediler

28


tavır

haber-yorum “Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri” Sahiplerini Buldu!

20 Eylül 1992'de, Diyarbakır'da katledilen Yazar Musa Anter ve basın şehitleri anısına düzenlenen “Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri” Yarışması’nın sonuçları belirlendi. Anadolu’nun Sesi Radyosu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yakup Taşkınsoy, En İyi Fotoğraf dalında Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Pera Palas'ta düzenlenen geceye; Murat Çelikkan, Celal Başlangıç, Mihri Belli, Cezmi Ersöz, Ferhat Tunç, Yasemin Göksu, Muammer Ketencoğlu, Murat Batgi ve Ragıp Duran gibi bir çok aydın ve sanatçı katıldı. Çeşitli siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin de destek verdiği Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri törenini; Yeniden Özgür Gündem gazetesi düzenledi. Anadolu’nun Sesi Radyosu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yakup Taşkınsoy; aldığı ödülü, TAYAD’lı ailelere hitaben aldığını ve daha önce ölüm orucunda yaşamını yitiren Feride Harman’a armağan ettiğini söyledi. Ardından, geceye katılan TAYAD’lı ailelerden, Yusuf Kenan Dinçer’i sahneye davet etti. Yusuf Kenan Dinçer de kısa bir konuşma yaparak, ölüm oruçlarının 1068 gündür sürdüğünü ve tecrite karşı yapıldığını; 107 insanın yaşamını yitirdiğini ve 500'den fazla kişinin sakat kaldığını; başka ölümlerin yaşanmaması için , tecritin kalkması gerektiğini söyledi. Yusuf Kenan Dinçer'in konuşmasının ardından, tekrar söz alan Yakup Taşkınsoy; Kürt halkının “Apê Musa”sı olan, Musa Anter'in Türk halkının da “Musa Amca-

“Halk Sofrasında Buluşalım” Pikniği Yapıldı! İdil Kültür Merkezi’nin düzenlediği, “Halk Sofrasında Buluşalım” isimli piknik; 7 Eylül’de, Sarıyer–Kemerburgaz’daki Fatih Çeşmesi - Ormaniçi Dinlenme Alanı’nda gerçekleşti. Pikniğe, - sabah hafif yağan yağmura rağmen - 7.000 kişi katıldı. Tuncelililer Derneği Halk Oyunları Ekibi ve Beşik Kültür, Folklor Araştırma ve Geliştirme Merkezi Halk Oyunları Ekibi, değişik yörelerden halk oyunları sergiledi. Sanatçı Bilgesu Erenus, şarkılarını, TAYAD’lı analar ve evlatları için seslendirdi. Ölüm orucunda yaşamını yitiren Şenay Hanoğlu ve Zeynep Arıkan için söylediği şarkıyla programını bitirdi. Ardından; TAYAD’lı ailelerden Naime Kara, Bedriye Çavuş ve Şengül Kulaksız, birer konuşma yaptı. Şair İbrahim Karaca da pikniğe katılanlara şiirlerini okudu. Daha sonra sahneye çıkan Koma Çiya, Kürtçe türkü ve şarkılarını seslendirdi. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’nden Mehmet Göçebe, konuşmasında; emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede yer almak isteyenleri, dernekte örgütlenmeye çağırdı. Daha sonra sahne alan Kazım Koyuncu, Lazca ve Türkçe şarkılar seslendirdi. Nurettin Güleç de piknik programının konuk sanatçılarındandı. Programının sonunda, ölüm orucuna devam eden direnişçiler için “Çav Bella”yı söyledi. Tolga Sağ ve eşi Pınar Sağ’ın da sahne aldığı pikniğin sonunda; Grup Yorum sahnedeydi. Çekilen halaylarla ve coşkuyla söylenen Grup Yorum şarkılarıyla piknik sona erdi.✔

TAYAD’lı Aileler, Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda Açlık Grevi Yapıyor! TAYAD'lı aileler, hapishanelerde süren tecrit uygulamasını, yaşanan hak ihlallerini protesto etmek ve ülkemizdeki hapishaneler sorununa dikkat çekmek amacıyla; 16 Eylül’de, Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda açlık grevine başladı. 22 Eylül’de, yazılı bir açıklama yapan TAYAD’lı aileler; polis ekiplerinin, battaniye almalarına bile müsaade etmediklerini belirtti. TAYAD’lı ailelerin, basını da eleştirdikleri açıklamalarında “Bu ülkede yaşanan, hak ve özgürlüklerin ihlali, tecrit ve ölümler ilgilendirmiyor Avrupacı, Amerikancı basını. Mahsur kalan bir kediyi, köpeği uzun uzun ekranlarından verenler; evlatları için günlerdir, Ankara'nın ayazında tirtir titreyen ailelere ilişkin, tek satır haber yapmıyorlar.” ifadesi kullanıldı. Dergimiz, basıma hazırlandığı sırada; TAYAD’lı ailelerin açlık grevi devam ediyordu.✔

“Bir Kar Makinesi”ne Beraat! Tavır Yayınları’ndan çıkan, “Grup Yorum Bir Kar Makinesi I” adlı kitabımıza, 6 No’lu DGM tarafından, “Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçunun işlendiği iddiasıyla dava açıldı. Grup Yorum elemanı ve Tavır Yayınları sahibi Muharrem Cengiz’in yargılandığı mahkeme, beraatle sonuçlandı. Kitabın ilk baskısı, 1993 yılında yapılmıştı. Ocak 2003’te, ikinci kitabın yazılmasıyla birlikte iki cilt halinde çıkan kitabın, ikinci baskısına dava açıldı. Mahkeme heyeti, 3 Eylül Çarşamba günü, İstanbul 6 No’lu DGM’de görülen davada, beraat kararı verdi.✔

29


Tunceli’nin Çemişgezek İlçesi’nde, Yakınlarının Mezarlarını Yaptıran Aileler Gözaltına Alındı!

İnti-İllimani, Bir Dizi Konser Vermek İçin Yeniden Ülkemize Geliyor! 16 Ağustos’ta; Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda, Grup Yorum’un da misafir olarak katıldığı konserde, Moğollar’la birlikte sahne alan İnti-İllimani; 8 Ekim’de, Bostancı Gösteri Merkezi’nde yine Moğollar’la aynı sahneyi paylaşacak. İnti-İllimani ayrıca, 9 Ekim’de İzmir Açıkhava Tiyatrosu’nda; 10 Ekim’de de Ankara Bilkent Odeon’da sevenleriyle buluşacak. 8 Ekim’de, Bostancı Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan konser, saat 20.30’da başlayacak.✔

Victor Jara’nın Adı, Katledildiği Stadyuma Verildi!

1991–1996 yılları arasında yaşamlarını yitiren Hayri Koç, Asuman Koç ve Celal Güneş’in mezar taşlarına yazılan “Öldüler Yenilmediler” yazısını gerekçe gösteren polisler, ‘örgüt propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle hayatlarını kaybeden kişilerin ailelerini gözaltına aldı. Mahkemeye çıkarılan aileler mezar taşları delil gösterilerek tutuklandı. Tunceli’deki - son dönemlerde yoğun olarak yaşanan - mezar saldırılarını incelemek üzere 15 Eylül günü Pertek Belediye Mezarlığı’na giden Çağdaş Hukukçular Derneği, Halkın Hukuk Bürosu, TAYAD ve Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’nden oluşan bir heyet, inceleme esnasında, polisler tarafından tartaklanarak, gözaltına alındı. Birçoğu yaralı olarak gözaltına alınan heyete destek vermek amacıyla, İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde toplanan insanlar gözaltıları kınadı. Mahkemeye çıkarılan Sakine Aba, Mehmet Dalaş, Mehmet Doğan ve İsmail Gider “Adliyenin manevi şahsiyetine hakaret ve memura aktif mukavemet” suçlamalarıyla tutuklanarak Elazığ E Tipi’ne gönderildi. 5 Eylül’de tutuklanan aileler, itiraz dilekçesiyle serbest bırakılırken; heyet üyeleri hala tutuklu bulunuyor.✔

Altın Portakal İçin Tüm Hazırlıklar Tamamlandı!

İşgalciler, Barış Festivali Düzenledi!

1–5 Ekim ‘03 tarihleri arasında, AKSAV tarafından organize edilen Antalya Altın Portakal Film Festivali bu yıl 40’ıncı kez düzenlenecek. Son beş yılın en yüksek katılımının olduğu, Altın Portakal Uzun Metraj Film Yarışması’nda bu yıl 13 filmin yarışacağı belirtildi. Seçilen en iyi filme ise 60 milyar lira para ödülü verilecek. Öte yandan, bugüne kadar ‘En İyi Film’ dalında Altın Portakal Ödülü almış filmler arasından ‘40 yılın en iyi beş filmi’ seçildi. "Muhsin Bey", "Uzak", "Uçurtmayı Vurmasınlar", "Düğün" ve "Gurbet Kuşları", 40 yılın en iyi beş filmi olarak belirlendi.✔

Irak’ı, katliamlarla işgal eden ABD askerleri; öldürdüğü binlerce Iraklı’nın kanı üzerinde, ‘barış festivali’ düzenledi. Katliam, hırsızlık, tecavüz, yağmacılık gibi birçok suç işleyen ABD askerleri; halkın dini duygularını da çirkeflikle istismar ederek, festivali ‘ezanla’ başlattı. İşgalci ABD askerleri; festivalin yapıldığı salona, daha ellerindeki kan kurumadan, ‘Barış’ içerikli pankartlar astı. Festivali organize edenler; kan kusturdukları Irak halkına; ‘Barış’ı anlatan şarkılar seslendirdi.✔

Şili’de, 11 Eylül 1973 tarihinde, faşist general Augusto Pinochet’in darbesinden sonra, yüzlerce Şilili’yle birlikte, Santiago Stadyumu’nda öldürülen müzisyen Victor Jara’nın adı, katledildiği stadyuma verildi. Şili Hükümeti; bir yandan demokratikleşme nidalarıyla, 30 yıl önce işkenceyle öldürülen Jara’nın ismini stadyuma verirken; diğer yandan da, 35 bin kişinin katili olan darbecileri yargılamaya yanaşmayarak, kimden yana olduğunu gösteriyor.✔

30

Sergio Ortega Yaşamını Yitirdi! ‘Venceremos’ ve ‘El Pueblo Unido’ gibi devrimci müziğin simgesi haline gelen şarkıların bestecisi, Şilili müzisyen Sergio Ortega; 17 Eylül’de yaşamını yitirdi. 65 yaşındaki Ortega, pankreas kanseri nedeniyle, Paris’teki SaintLouis Hastanesi’nde tedavi görüyordu. 1973’te; Şili’deki faşist cuntanın darbesinin ardından, Fransa’ya sığınmacı olarak gelen Ortega, 30 yıldan bu yana Fransa’da yaşıyordu.✔


Dergimizin Çalışanı Çetin Bayram Gözaltına Alındı! 20 Eylül Cumartesi günü, İstiklal Caddesi’nde, dergimizi sattığı için gözaltına alınan Çetin Bayram; Beyoğlu Polis Karakolu’na götürüldü. Dergimizin çalışanı Çetin Bayram, gözaltında tutulduğu iki saat boyunca, sözlü taciz ve tehditlere maruz kaldı.✔

Tiyatro Sezonu, 1 Ekim’de ‘Son Kez’ Açılacak! Devlet Tiyatroları, yeni sezonu; 1 - 5 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilecek olan “Açılış Oyunları Ankara Buluşması” ile açacak. 1 Ekim’de, altı ayrı sahnede altı bölgeden altı değişik oyun, sanatseverlerle buluşurken; Ankara Devlet Tiyatrosu’nun, “Yirmibironbeş Treni” adlı oyununun prömiyeri de, Oda Tiyatrosu’nda yapılacak.✔

İdil Kültür Merkezi’nde Oyunculuk Atölyesi... İdil Kültür Merkezi’nde, İsmail Yıldız yönetiminde Oyunculuk Atölyesi başlıyor. Başvuru formları, İdil Kültür Merkezi’nden temin edilebilir. Kayıt tarihleri: 1 Ekim - 15 Kasım 2003 Müracaat: İdil Kültür Merkezi İstiklal Cad. Aznavur Psj. No: 212 Kat: 6 Tel: (0 212) 245 00 70

Venedik Film Festivali, Allen ile Açılıyor!

Penn:“BUSH Ulusal Bir Utanç”

Dünyanın en önemli sinema festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali, 27 Ağustos ile 6 Eylül arasında 60'ncı kez düzenleniyor. Festivalin açılışı, Woody Allen'ın "Anything Else" adlı filmiyle yapılacak. Filmin başrollerini, Jason Biggs, Christina Ricci ve Jeremy Fallon paylaşıyor. Usta yönetmen Allen; festivalin, yönettiği filmle açılmasının, kendisi için “büyük bir şeref” olacağını söyledi. Avrupa film takviminin en önemli organizasyonlarından biri olan Venedik Film Festivali'nde, 1993 - 2001 yılları arasında, Woody Allen’in filmleri gösterilmişti. Ancak Allen, festivale bizzat katılmamıştı. Festivalin yönetmeni Moritz de Hadeln, “Onu burada görmek bizim için büyük bir zevk olacak.” dedi. Bu yılki festival programında, Haziran ayında yaşama veda eden Katharine Hepburn anısına, özel bir bölüm de yeralıyor. Hepburn'ün başrolünü üstlendiği ve 1955'te Venedik'te çekilen Summertime, bu bölüm kapsamında gösterilecek filmlerden.✔

ABD’li aktör Sean Penn; ABD Başkanı George Bush için, "O ulusal bir utanç." dedi. 60. Venedik Film Festivali'nde gösterilen “Amores Pesos” filminde ve festivalde, yarışma kapsamında gösterilen “21 Gram” adlı filmde rol alan Penn; 5 Eylül'de, Venedik'te düzenlenen basın toplantısında, Irak’a saldırıp işgal ettiği için, ABD Başkanı Bush'u eleştirdi.✔

Adnan Yücel’in Kitabı Çıktı! 24 Temmuz 2002 tarihinde Adnan Yücel’i konu alan ve ölümünün birinci yıldönümünde basılan kitap Mehmet Özer tarafından derlenmiş. Kitap esas olarak, Adnan Yücel’in ailesinin, dostlarının; aydın ve sanatçıların şair hakkındaki düşüncelerinden oluşuyor. Bazı gazete ve dergilerde Yücel hakkında çıkmış yazıların da yer aldığı kitap, Yücel’in fotoğraflarıyla zengin bir görünüme kavuşmuş. Adnan Yücel’i konu alan kitabın son bölümünde ise Şair’in son şiirlerine ve yine fotoğraflarına yer verilmiş.✔

2. İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı 10–19 Ekim Tarihleri Arasında Yapılacak! Türkiye Yayıncılar Birliği ve CNR Uluslararası Fuarcılık’ın, Yeşilköy CNR EXPO’da ortaklaşa düzenleyecekleri fuara; bu yıl, 230 yayınevi katılacak. Teması, “Akdenizlilik” olarak belirlenen fuarda; sekizi Akdeniz’le ilgili olmak üzere, çok sayıda panel, konferans ve dia gösterimlerinden oluşan, toplam 85 etkinlik düzenlenecek. Fuarda, Türkiye Yayıncılar Birliği’nce, İtalyan yazar Umberto Eco’ya, ‘2003 Türkiye Yayıncılar Birliği İletişim Ödülü’ verilecek. Fuarda ayrıca; Türkiye Yazarlar Sendikası ile Türkiye Yayıncılar Birliği’nin ortaklaşa belirlediği ve 13 dalda verilecek olan ‘Yayıncılık Emek Ödülleri’, 12 Ekim Pazar günü saat 14:00’te sahiplerine sunulacak. Fuar çerçevesinde, Küba ve Filistin günleri de gerçekleştirilecek. Fuara katılımın artması için, belediye otobüsleri ile aktarmalı seferlerin düzenlenmesinin yanısıra üniversitelerden de servislerin kaldırılması planlanıyor.✔

İstanbul Bienali Başladı! İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen, 8. Uluslararası İstanbul Bienali; 20 Eylül'de başladı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nca (İKSV) düzenlenen “8. Uluslararası İstanbul Bienali”nin açılış töreninde, vakfa, Avrupa Kültür Forumu’nca “2003 Avrupa Kültür Ödülü” verildi. "Şiirsel Adalet" başlığı altında, 42 ülkeden, toplam 85 sanatçıyı bir araya getirecek olan İstanbul Bienali; 16 Kasım'a dek sürecek. 8. Uluslararası İstanbul Bienali kapsamında çeşitli, paneller ve caz konserle-

31


nokt haber Grup Yorum 17 Ağustos 2003; Tepebafl›’nda eski TÜYAP önünde Irak’ta Savafla Hay›r Koordinasyonu’nun, iflgale ve iflgal ortakl›¤›na karfl› düzenledi¤i eylemde bir dinleti verdi.‹ngiltere’nin Londra flehrinde düzenlenen gecede yaklafl›k 700 kifliye seslendi.

26 Ağustos 2003; Dersim Temel Haklar ve Özgürlükler Derne¤i’nin aç›l›fl›nda 600 kifliye dinleti verdi.

31 Ağustos 2003; 20.000 kiflinin kat›ld›¤›, “1 Eylül Dünya Bar›fl Günü” dolay›s›yla düzenlenen mitingte sahneye ç›kt›.

6 Eylül 2003; Irak’ta Savafla Hay›r Koordinasyonu’nun, Rock’n Coke Festivali alan› önünde düzenledi¤i protesto amaçl› bas›n aç›klamas›na kat›ld›.

7 Eylül 2003; ‹dil Kültür Merkezi’nin düzenledi¤i piknikte 7000 kifliye seslendi.

SERDAR KESKİN - “ LEYL ” LİZGE MÜZİK Toplam 11 şarkının yer aldığı “Leyl” albümü, Lizge Müzik tarafından piyasada. Albümde; Aşık Veysel’e ait olan ‘Kara Toprak’ isimli türkü, Erzurum yöresine ait ‘Dün Gece Yar Hanesinde’ isimli geleneksel bir türkü ve Kemal Kahraman’a ait bir şarkı var. Diğer şarkılarda daha çok Serdar Keskin imzası görülüyor. Serdar Keskin’in bu çalışmasında; Cenk Şanlıoğlu, Umut Kahraman, Ömer Gündüz, Metin Kahraman, Mehmet Atlı gibi isimler yer almış. Özellikle gitar ön planda olmak üzere, batı enstrümanlarının kullanıldığı bu albümde, pop öğeleri ön plana çıkıyor.✔

MEHMET ATLI - “ JAHR ” LİZGE MÜZİK Yine Lizge Müzik etiketiyle piyasaya çıkan bu albüm, Mehmet Atlı’nın ilk albümü. Bütün şarkıların Kürtçe olduğu albümde, şarkıların büyük çoğunluğunun sözü ve müziği Mehmet Atlı’ya ait. Düzenlemeler; Mehmet Atlı, Serdar Keskin ve Sinan Zarakolu. Daha çok ‘slow’ parçaların yer aldığı albüm, Kürtçe’yi bu tarz dinlemek isteyenlerin hoşuna gidebilir. ✔

DERSİM - “ HALAYLAR ” ETNO MÜZİK Dersim yöresine ait Kurmanci ve Zazaki lehçelerindeki halay şarkıları ve enstrümantal halay parçaları yer alıyor albümde. Özellikle Dersimliler’in ilgisini çekebilir. Genel olarak da, halayın dışında da dinlenebilir albüm. Toplam 18 tane türkü ve ezgi yer alıyor.✔

13 Eylül 2003; Harbiye Aç›khava Tiyatrosu’nda, AYSA Organizasyon’un düzenledi¤i konserde 5000 kifliye seslendi.

PINAR SAĞ - “ TÜRKÜ SÖYLEMEK LAZIM ” ASM Pınar Sağ, ilk albümünde türkülerin geleneksel özünü bozmadan, türküleri trombon, trompet, saksofon gibi enstrümanlarla söylemiş. Albümündeki bazı türkülerde; Tarkan, Erdal Erzincan, Volkan Konak ve eşi Tolga Sağ ile düet yapan Pınar Sağ’ın, vokallerinde de Kubat, Yılmaz Çelik, Servet Kocakaya gibi isimler yer almış.✔

Grup Özgürlük Türküsü 30 Ağustos 2003; 30 A¤ustos 2003; Bahçelievler Temel Haklar ve Özgürlükler Derne¤i’nin aç›l›fl›na kat›ld›.

32


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook