Skip to main content

2003 14 nisan

Page 1

ISSN1303-9113

2003/4

Say›:14 1.750.000 TL(KDV’li)


merhaba Kan ve gözyaşı içinden, tankların ve paletlerin gölgesinden, siren seslerinden, bombardıman ortasından, direnç dolu bir merhaba. Çünkü biz “Bağdat’tayız.” Bombardıman ortasında, “Kalbimiz Bağdat’ta”... Emperyalist katliam saldırısı sürüyor. Bu saldırı sadece Irak’a değil, dünya halklarınadır. Irak Halkı, Irak Orduları ellerinde silahlarıyla, dişleriyle, tırnaklarıyla karşılıyor işgalcileri. Bağdat direniyor, Umm Kasr, Basra direniyor. Savaşıyor. Her gün kan kaybediyor ama dimdik tutuyor başını. İşgalciler korkuyor. Duydukları korkuyu ise Amerikan pilotlarının gözlerinden okuyor dünya.Ve direniyor Irak yalana, dolana iğrenç demagojilere. Çocuklar, gençler, yaşlılar ve kadınlar öldürülüyor Irak’ta. Bomba, füze, ve kurşunlar adres sormuyor. Bir pazaryerine, bir yetimhaneye, şehir merkezine düşen bombalar emperyalizmin vahşiliğini ve ahlakını bir kez daha sergiliyor. Ve halklara nasıl düşman olduğunu da. Cihan ve Eylül Bağdat’ta. En son aldığımız haberde “iyi olduklarını söyleyip, sevgilerini” gönderdiler halkımıza. Sayfalarımızda onlara bolca yer verdik. Kalbimiz Bağdat’ta, onlarla... Dünyanın pek çok ülkesinde savaş karşıtları sokaklarda. Emperyalist katliamın durması için protesto gösterileri yapılıyor. Göğüs göğüse çatışıyor dünya halkları katillerin uşaklarıyla. Zulmün yüzü her yerde aynı. Yüzlerce insan yaralanıyor, hayatını kaybedenler oluyor bu protesto gösterilerinde. Ülkemizin sokakları da boş değil. Emperyalist savaş karşıtları Irak’a yönelik katliam harekatının durması için sokaklara dökülüyor. Yapılan pek çok etkinlikte binler biraraya geliyor. İşbirlikçi AKP iktidarı ise “Kumarda da Aşkta da” kaybetmenin hüznünü yaşıyor. Dolar aşkına kardeş halkların katli için destek sunanlar, Irak Halkının kanı ve canı üzerinden ABD Emperyalizmi ile oynadıkları kumarı da kaybettiler. İşbirlikçi AKP, halkın gözünde hakettiği haysiyetsiz yerini buldu. Emperyalizmin bir politikası olan hapishanelerde tecrit nedeniyle sürdürülen Ölüm Orucunda 106. kişi Yusuf Aracı hayatını kaybetti. Direnişine ve anısına saygıyla... Tavır’ ın Eylül sayısının karar duruşmasında Yazı İşleri Müdürü’müz Ahu Zeynep Görgün, üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. Ve dergimize bir günlük kapatma cezası verildi. Tavır; üzerindeki bütün baskılara rağmen okurlarıyla buluşmasını sürdürecek. TAVIR SUSMAYACAK! Onbeşinci sayımızda buluşmak üzere;

tavır

Ön kapak şiir: Nazım Hikmet Ön iç kapak şiir: Afşar Timuçin

Dostlukla...


tavır Aylık Sanat Dergisi ISSN 1303-9113

3 bağdat direniyor 5 bağdat alev alev 7 bombalar çok yakınımzda ama... 9 kalbimiz bağdat’ta 11 neden ırak’ ta bombaların altındayız?

13 14 16 18 19

istiklal yüzünüze tükürmek istiyorum çağrı

sevdanızı büyüteceğiz romantizm gerçekçilik

devrimcilik

21 23

alnı kızıl bir merhaba röportaj

25

savaşa

gitmemiz buyruldu

26 27 29

piyanist mc carty ruhu hollywood’da deryada içinde balık olmak

30

haber yorum

Sahibi: İdil Kültür Yayın Org. Rek. Film. Tic. Adına: Muharrem Cengiz Genel Yayın Yönetmeni: Gamze Mimaroğlu Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Ahu Zeynep Görgün Yazışma Adresi: İdilKültür Merkezi Kuloğlu Mah. Ağa Külhani Sk. No:13/8 Beyoğlu/İstanbul Tel/Fax:(212) 245 00 70- 244 31 60 e-mail adresi: tavir@grupyorum.net Ankara: İdil Can Kültür Merkezi Fahri Korutürk Mah. 8. cad. No: 85-1 Mamak/Ankara Tel: (312) 370 11 98 Hesap No: (TL):1042- 30000 596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. (EURO): 1042- 3010000 129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Ofset Hazırlık: TAVIR YAYINLARI Baskı: ASPAŞ Dağıtım: D-B-R


güncel sevim çalık

bağdat direniyor uman duman Bağdat’ın üzeri. Dumanlar göğe yükseliyor. Televizyonlar, her cehennem gecesinin ardından, duman duman Bağdat’ı taşıyor ekranlarımızdan, bizlere. Bağdat ağır yaralı ama teslim olmayan onurlu bir savaşçı edasında, yalpalaya yalpaya başı dimdik taşıyor, siyahtan, kırmızıdan ve yeşilden bayrağını. Yanmış çocuk yüzleri taşıyor gazetelerden. Ağlayan yaralı çocuk yüzleri. Her fotoğraf karesi bir tokat gibi çarpıyor yüzümüze. İstesekte, istemesekte o fotoğraflar okkalı bir tokat olarak çarpıyor yüzümüze, çarpacak. Tıpkı, yaralı Bağdat’ın dumanlı yüzü gibi. Bir şiirin dizeleridir belki, dudaklarımızdan belli belirsiz duyulan bir mırıldanmadır belki de; “Çocuğum beni bağışla...” Çocukların kara gözleri yaşlı. Ölüm nedir bilmez çocuk. Daha hiç yaşamadı ki... Yanıbaşımızda komşumuz, çığlığını, feryadını duyabileceğimiz kadar yakında. Bizi bağışlayacak mı çocuklar? Katil zaten katildir; bağışlanmaz, hesabı sorulur yaptıklarının. Peki ya biz? Dostuz, kardeşiz o halka. Elimizden gelen her şeyi yaptık mı? Nasıl anlatacağız kanını döken çocuklara, bu canavarı yoketmediğimizi? Anlar mı çocuk? Komşumuzun boğazını sıkıyor, Katil Amerika ve müttefikleri. Topraklarını çiğniyor kanlı postallarıyla. Direniyor Bağdat, direniyor Umm Kasr. Çatışıyor diş dişe, tırnak tırnağa. Tıpkı bizim Maraş gibi, Antep gibi, Çanakkale gibi kahramanca. Bağımsızlık uğruna

D

dökülen kanları, vatan dedikleri toprağa... Şehir şehir, sokak sokak savaşıyor Irak halkı. Amerikan strateji uzmanlarının hesaplamadığı, “küçük” bir faktör. Bu “küçük” faktör, son teknoloji ürünü tankları durduruyor. Yerlerinden bile kımıldayamıyorlar. Amerika’lılar korkularından, helikopterlerini indirip, arkalarına bile bakmadan kaçıyor. Daha, adımlarını attıklarında, tabutlarıyla dönmeye başladılar. Irak halkının, Amerikalılar’ı, ellerinde çiçekle karşılayacağını söyleyenlerin, bir iğrenç yalanı daha p a r ç a l a n ı y o r. Amerika, kendi halklarını da kandıramıyor. Binlerce kilometre öteden, gelen kana susamış yarasa sürüsü, işgalci yankilere karşı savaşıyor. Kendi vatanlarını savunmak için, yediden yetmişe, bütün Irak

3

halkı, Amerika’ya karşı direnmekle kalmıyor, savaşıyor. Kardeşlerimizin kıyımını izliyoruz. Iraklılar direniyor. İşgale, katliama, bombalara, ve yalanlara.


İğrenç yalanlar dökülüyor ekranlardan ve timsah gözyaşları. Irak’ı bombardıman’a tutarken düşürülen helikopterlerden sağ kurtulan Amerikalı esir pilotların, görüntüleri yansıyor ekranlara. Esir pilotların ailelerinin döktüğü gözyaşını izliyoruz dakikalarca duygulu fon müzikler eşliğinde. “Oğlumu istiyorum.” diyen gözüyaşlı esir anneleri. “İsteyecek bir oğlun var en azından!” diyesi geliyor insanın. Peki ya katledilen oğlu için gözyaşı döken Iraklı analar? 19 yaşında, Amerikan Ordusuna katılan bir kadın askerin ölüm haberini verirken, sesi titriyor spikerin. Kusmak geliyor içimizden. 19 yaşında bir insanın, çoluk çocuk, pek çok masum insanın kanına girecek kadar kana susamış olmasının nedenlerini düşünüyoruz. Tam da bunları düşünürken, spiker, ölen Amerikalı kadın askerin orduya katılma gerekçesini açıklıyor, ailesinin dilinden: “Aslında savaşmayı hiç istemezdi. Ama parlak bir geleceğe sahip olması için başka çaresi yoktu.“ Aç karnını, çocuk kanıyla, insan etiyle doyurmalıydı demek bayan Jessica. Iraklı çocukların kanına lokma doğrayıp yemeliydi. Doğruydu, böyle

parlayacaktı ancak geleceği. Olmadı. Lokmalar, boğazında tıkılı kaldı. Geleceği parlayamadı. Tıpkı söndüreceği yüzlerce çocuğun geleceği gibi. Yanmış çocuk, parçalanmış gövde, kopmuş kol ve bacak görüntüleri gelip geçiyor gözümüzün önünden. Televizyon ekranları, beyaz Amerikalılar’dan bir melek, bir insan; esmer Iraklılar’dan bir böcekmiş gibi bahsediyor. Topraklarımıza her gün, her gece tecavüz ediliyor. Bombalar yağıyor üslerimizden, limanlarımızdan yanıbaşı-

4

mızdaki müslüman kardeşlerimizin üzerine. Bir milyar dolar, mecliste sevinçle karşılanıyor. Takiyyeci bezirganlar, sevinç içinde ellerini ovuşturuyor. Kandan kına yakılır mı? Onlar kandan kına yakıyor. İnsanlar sokaklarda, coplanıyor. Başka bir iğrenç görüntü daha seriliyor önümüze. New York borsası son yirmi yılın en büyük tırmanışını yapıyor. Borsada bayram havası esiyor. Sevinç çığlıkları içinde, ABD Ordusu’nun komutanları çalıyor kahkahalar atarak New York borsasının kapanış çanını. Kusasımız geliyor. Iraklılar mı? Onlar, o saatlerde, hala ölmeye devam ediyor. Belki de, sadece Iraklılar değil, insanlık ölüyor. “Ölmüyor!” diyor, yüzbinler, milyonlar. Sokaklara dökülüyor cadde cadde, bayrak bayrak, ülke ülke. Şiddetli çatışmalar oluyor. Yumruklarıyla çatışıyor bir protestocu Lübnan’da; üzerine dipçikler iniyor. Mısır’da, ölüyor insanlar, katliama dur dedikleri için; Amerika’yı lanetledikleri için. Yüzlerce insan yaralı. Kandan ekmek yiyenler, her yerde aynı. Acımasızca saldırmaya devam ediyorlar. Bağdat direniyor, yaralı haliyle. Vatan toprakları kutsaldır. Boynunda zincirlerle yaşamaktansa kahramanca ölmek, vatana olan namus borcudur.✔


güncel zerrin kayalı

bağdat alev alev!

inleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır. "

"D

20 Mart 2003. Saat: 04:32 ABD bombaları, Irak halkı üzerine yağmaya başladığında hepimiz uykudaydık daha. Hava karanlıktı, sokaklarda birkaç sokak köpeğinden başka. Karanlığın cellatları vardı bir de. Kanla beslenenler, karanlığı seçtiler hep. Gece yarıları gidiler evlere kurşunladılar. Gece yarıları girdiler hapishanelere katlettiler, diri diri yaktılar insanları. Biz hepimiz uykudaydık daha. Irak'ta bir ara kesildi bombaların gürültüsü... Belki bir annenin sesiydi duyduğumuz usulca çocuğun kulağına fısıldadığı: " Çocuğum uyusan bir güzel Ölümleri düşünmeyi bıraksan da Nasıl olsa şimdi korkunç amcalar Ateşler akıtmıyor göklerden"

Gün ışımaya başladı ülkemizde. Bir telaş evlerde. Okula gitmemek için direniyor evin en küçük çocuğu ama okuyup iyi bir iş sahibi olmalı. Olur mu bilinmez ama umut işte, gitmeli mutlaka. İş yerlerine götürmüyor ayakları ama gidilmeli; aç kalınır sonra; ne yenir, ne içilir? Irak'ta kimler öldü acaba? Hangi evin tepesine düştü bombalar? Yoksa, bir hastaneye mi? Kaç kişi kanlar içinde yatıyordur kimbilir? Yaşayanlar, ölü sevdiklerine sarılmışlardır. Ağlıyorlar mı acaba, ağlayabiliyorlar mı? Yoksa, yaşayan kimse yok da, ağlayanları da mı yok diye düşündü. Bir damla yaş süzüldü gözünden Bağdat’ ta bir annenin; çocuğuna döndü, "Çocuğum güzelce uyusan da Uyansan güneşli bir güne Nasıl olsa şimdi uzaktan Tank gürültüleri gelmiyor Nasıl olsa dindi yağmur gibi Makineli tüfeklerin sesleri

5

Sanırım yarına kadar bizi Öldürmeyi düşünmez kimseler" Ülkemizde gün başladı işte. Bahar havası yok. Hiçbir şey müjdelemiyor artık baharı. Çok soğuk; hava her şey çok soğuk. Sorunların hangisini düşüneceğini şaşırıyor... Tam da o saatlerde, yaşamı halklara zehir eden Katil Bush, savaşın adını açıklıyor "Kafa Koparma Operasyonu". Irak'ta hangi küçük bebeğin kafası bedeninden ayrılmıştır şimdi kimbilir? Annesinin sarılıp öpeceği, koklayacağı güzel yüzü güzel saçları da mı yok şimdi bebeğin? İrkildi birden... sıkıca sarıldı çocuğuna, "Sen de bilirsin ki bir akşamla bir sabah arasında Ne güzel yüzyıllar vardır Uyu, tadını çıkar yaşamanın" Saatler sonra, televizyonların radyoların düğmesine dokunuldu. Irak bombalanıyor. Bütün televizyonlar


canlı yayınlıyor savaşı. Ne olduğu, kim olduğu bilinmeyen herkes ama herkes konuşuyor. Kime ne söylediklerinden. Kim bu uluyan ve bombalar yağdıran bir halkın üzerine? Kimler öldü, kimler ağlıyor şimdi orada, kimlerin düşleri karartıldı, umutları yok edildi bunları açıklayabilen var mı?” diye bağırmak istedi çokları. ama hiç ses çıkmadı... Sustu yaşam... Aylar önce başlamıştı savaş çığlıkları atmaya, bir avuç gözü dönmüş katil. Paraydı bütün hayatları. Çocukları, karıları, kızları, paraydı her şey. Satarlardı, gözlerini kırpmadan biliyorduk. Irak'taki anne biliyordu, o bombalardan biri, birazdan onların bulunduğu eve düşecekti... Daha bir sıkı sarıldı çocuğuna. "Değil mi ki savaşların çocuğusun Daha çok sevmelisin her şeyi Çocuğum bir güzel uyu şimdi Hem o kadar üstünde durma Öleceksek öleceğiz nasıl olsa Yaşam dediğimiz bu güzellik Kırılgandır dayanamaz korkuya " Katil Bush haber vermemiş ülkemizdeki uşaklarına. Üzülüyor Ankara'daki büyükbaşlar. Kızıyorlar, kalemlerinden kan damlayanlar. “Tezkere çıkmadı, bak küstü Bush. Hem para da vermez şimdi.” diyorlar. Filistin’de yaptığı katliamlarla Katil'in gözüne giren Şaron biliyormuş ama savaşı. Bilmem kaç bin dolar almış, ağlamaklı ve telaşlılar. Toplantı üstüne toplantı yapıyorlar. Tezkere çıkıyor alelacale... “Eylül” dedi spiker, sonra “Cihan.” Bulundukları yer bombalanmış, haber alınamıyormuş... Cihan, Grup Yorum elemanı. “Ne olursa olsun, Irak halkının yanında olacağız. Onları asla yalnız bırakmayacağız.” diyordu giderken. Eylül, “Ölebiliriz belki ama ihanet etmeyiz değerlerimize. ‘Feda’yı öğrendik kendi ülkemizde. Zalime baş eğmemeyi öğretti, yaşamını yitiren yüzlerce arkadaşımız.” diyordu. “Halkımızın yüzünü kara çıkarmayız.” diyorlardı giderken. Haber alınamıyormuş. Yani bombalar parçaladı mı şimdi onları? Yani artık yoklar mı?” diye düşündü herkes. Öfke kapladı her yanı sanki. Sonra iyi olduklarını öğrendik. Yani şimdilik iyiler. Kaç saat sürer bu iyilik, kaç gün bilinmez. Bombalar yağıyor

Irak halkının üzerine. Öfke sokaklara taşıyor. Öğle saatlerinde, binlerce insan protesto gösterileri yapıyor. Taksim'de insanlar avazları çıktığı kadar bağırıyor, kahrolsun ABD Emperyalizmi diye. “Irak halkı yalnız değildir!” diyor binlerce insan. Bu öfke büyümeli, bebekler ölmeye devam ediyor hala, gençler ölmeye devam ediyor. Öfke büyümeli; Eylül, Cihan belki hala yaşıyor ama ölebilirler... Ö f k e büyümeli; bakın bir halk katlediliyor...

6

Öfke büyümeli; eli kanlı katil, meydan okumaya devam ediyor hala, dünya halklarına... Öfke büyümeli; bakın ne diyor Nazım Usta... "Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar. Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Safları sıklaştırın, Bu kavga faşizme karşı, bu kavga ✔ hürriyet kavgasıdır! "✔


ba€dat

güncesi t a v › r

cihan ve eylül’ den bize gelenler...

“BOMBALAR ÇOK YAKINIMIZDA AMA S‹ZDEN YAKIN DE⁄‹LLER...” için lazım oluyor. Sevgilerimizi gönderiyorum. Amma da özlettin kendini! Hani arada cevap yazabilirsen, çok mutlu olacağız. Sana dün e-mail attık aldın mı? Hadi kal sağlıcakla. Cihandan... Elimize Geçtiği Tarih: 21 Mart 2003 Cuma Konu: Buyrun Hoşgeldiniz! Bugün Cuma, saat 13:50. Şimdi bakabildim maillere. Şu anda, Tavır yoğunluğundasınız galiba. Dün, Irak’ın gönderdiği bir şeyin parçası, artık roket mi, makineli mi bilmiyorum, bizim bahçeye düştü. Arkadaşların bir kısmı, çatıdaydı, uçarak aşağı indiler. Biz de, sipere yatıyormuş gibi yaptık. Burada, İspanyalı Katalan bir arkadaş var. Kendine sürekli komünist diyor, bizi çok seviyor. Adam her şeyi paylaşıyor. Geçen gün yine traş köpüğü verdi durduk yere. Bazen de benden habersiz, su stoğumdan, yiyecek stoğumdan alıyor. Sürekli üzerinde çelik yelek var. Geçen silahın parçası bahçeye düştüğünde, Cüneyt Arkın gibi takla atarak yere uçmuş. Ethem Abi’yle Eylül de, kahkahalarla geldiler ama Ethem Abi’nin kahkahaları durmuyor bir türlü duruyor duruyor kahkahayı basıyor. Bir yandan, yeni bombalar düşüyor. Sonradan anladık ki, bu sadece kahkaha değil, olayın şokuymuş. Bu sefer, hep beraber yabancılarla, Ethem Abi’e gülmeye başladık. Aradan, yakında patlayan roketler olduğunda, bayağı bir ses yapıyor. Bunların hepsini, kayıt cihazına mümkün olduğu kadar kaydediyoruz. Bazen türkü söylüyoruz. İlk gün bayağı bir zor geçti. Yoğun bombardıman oldu. Elektrik tesisindeki arkadaşlar, hayalet uçakları ve bombaları daha yakından görmüş. Burada, ya Hızıre Hozate ya Oniki İmam, diyor bekliyoruz. Asıl bundan sonra yakın yerler vurulacak galiba. Çatıdan fotoğraf çekmeye çalışıyoruz ama fotoğraf makineleri çok yetersiz. Keşke bir kamera olsaydı. Nerdeyse karar vereceğiz, paramızla kamera almaya. Şu anda, pek zamanımız kalmadı, sonra görüşmek dileğiyle. Telefonla, bundan sonra öğleden sonraları da arayabilirsiniz. Hoşçakalın. Eylül’ün selamları var.

Gönderme tarihi : 19 Mart 2003 Çarşamba 22:10:53 Konu : Cihan Merhaba Biz Geldik! Tavır’ın en yoğun günlerindeyiz. Bi acayip yoğunluk bilirsin. Senin için, Tavır'a mektup yazdık. Bizim hırçın, uslanmaz çocuğumuz Tavır’ımız, yazılarını bekliyor. Eylül arkadaşa selam. O'na söyle gönderdiği fotoğraflar çok güzel. Yani, güzel oluyor da, senin hiç öyle fotoğrafın yok. Bakınca bir arkadaş, “Bak, bizimkinin aklına gelmez hiç böyle şeyler.” dedi. İkiniz bir fotoğraf çektirip gönderin. Dergi

Gönderme tarihi : 21 Mart 2003 Cuma 15:37:51 Konu : İdilden! Cihan... Mailini alınca, nasıl sevindik bilemezsin.Senden haber alabilmek güzeldi. Sana dünkü bombardımanda yaşadığı-

7


gökyüzünde gördüğümüz ışıltı bize doğru geliyormuş gibi oluyor. O zaman cümbür cemaat evin damından aşağı iniyoruz. Şimdi biraz daha alıştık. Bilgi sahibi olmaya başlayınca, düşen bombanın ne kadar yakına düştüğünü ya da gelen bombanın bize doğru mu yoksa başka yere mi gittiğini anlamaya başlıyoruz. Süremiz doldu, devamını yollayacağız. Sevgilerle... Hoşçakalın. Cihan-Eylül

mız duyguları anlatmak istiyoruz biraz. Gerçi, bu da nasıl anlatılır ki... Seni her yerden sordular. Telefonlarımız hiç susmadı. Ülkenin değişik yerlerinden Yorum dinleyicileri, dostlarımız sizleri sordu. Dün AKM'nin önünde toplanıp, ABD Konsolosluğu’na kadar yürüdük binlerce kişi. Bu, Irakta Savaşa Hayır koordinasyonunun bir kararıydı biliyorsun. İlk bombardıman olduğunda, saat altıda herkes AKM’ nin önüne gidecekti. Binlerce kişi, ilk bombardımanda, oradaydık işte. Sloganlar atarak, ABD Konsolosluğu’na kadar yürüdük. “Gün Doğdu”yu söyledik. Irak halkının yanında olduğumuzu haykırdık. Çok güzel bir duyguymuş, bütün sokaklar bizimdi. Vatanımız bir kaç saatliğine özgürdü... Seni çok sevdiğimizi unutma. Herkesin selamları var.

Gönderme tarihi : 22 Mart 2003 Cumartesi 15:50:51 Konu : Cihan nasılsınız? Sevgili Cihan Artık uyku haram oldu. Gece, Bağdat'ı cehenneme çevirirlerken, siz oradayken bizimki uyumak değil sızıp kalmak olurdu sadece. Öyle de oldu. Gece, şarkı sözü için uğraştık. Şarkı sözünde zorlandıkça, ABD' ye her zaman ettiğimizden bir fazla lanet ediyoruz! Hakan’lar film, çekiminde. Film çok yakında bitecek! Ülkemiz güzel, İnsanlarımız, ABD'den nefret ediyor. Dün gece, kaldığınız yeri aradık ama iletişim kuramadık. Akşam Kanal 7' de röportajınız çıkmış. Bu akşam da Show TV' de çıkacakmış. Eylül sen nasılsın? Hadi arkadaşlar sağlıcakla kalın. Yanaklarınızdan öperiz. Kendinize iyi bakın. 21. Yüzyılda, enternasyonalist dayanışmanın güzel örneklerini sergileyen sizlerin yoldaşı olmanın gururunu yaşıyoruz.

Cihandan... Konu: Alo ben Cihan! Elimize Geçtiği Tarih: 22 Mart 2003 Cumartesi Merhaba Arkadaşlar, nasılsınız, görmeyeli. Şu anda internet süresi bitmek üzere. Diğerlerine cevap yazdığımız için süre yetmedi. Sonra, size göndereceğiz. Her akşamdan itibaren beklemeye ve izlemeye başlıyoruz. Irak Halkı’nı düşünüyoruz da... Yıllarca hergün bombaları beklediler tetikte. Şimdi, biz de o şekilde gökyüzünde sürekli uçuşan Toma Hawk ve Cruise füzelerini görüyoruz. Acaba nereye gidiyor diyoruz. Bazen,

Cihandan... Elimize geçtiği tarih: 24 mart 2003 Pazartesi Merhaba Mailinizi aldık. Şu anda zamanımız pek kalmadığı için kısa yazacağız. Bundan maillere gündüz bakıp, çıkış alıp akşam onlara cevap yazıp, sabahta, göndermeyi düşünüyorum. Ancak böyle rahat olacak. Şu anda, bombalar devam ediyor. Cano’nun mailini de aldım. Selam söyle. Maho’ya, Baran’a, Hakan’a, Özcan’a, Beril’e, İnan’a, Çetin’e, Ali Doğan’a ve diğerlerine bol bol selamlar. İsim unuttuysam eğer şu anda acelemiz olduğu için. Kendinize iyi bakın... Herkese, Bağdat’tan, Iraklılar’dan sevgilerle, Cihan... Merhaba ben Eylül (Bu arada görevli bizi uyarıyor, Ali yu hev no taym, diye. İsmimi Ali diye biliyor.) Hepinizi cok seviyorum. Bombalar çok yakınımızda ama sizden yakın değiller. Hepinizi içten kucaklıyorum. Sevgiler... Eylül...

Gönderme tarihi: 25 mart 2003 Salı saat: 18:00 Konu: Haber alamıyoruz... Cihan merhaba Senden ne zamandır haber alamıyoruz. Telefon bir türlü düşmüyor. Haliyle merak ediyoruz. Bize, Bağdat’tan şarkı sözü yazıp göndersen, ne güzel olur... Kaset, yani single neredeyse bitecek. Şunu bilin ki arkadaşlar, Irak halkının çektiği her acıyı bedenimizde, yüreğimizde hissediyoruz. Acılarını paylaşıyoruz. Bush meydan okuyor ama Irak halkı, bu emperyalist saldırının galibi olacak. İşgalci yankilere bir derste onlar verecek. Biz de, bundan eminiz. Sevgiyle kucaklıyoruz sizleri. Sana, Eylül'e, Ethem'e selamlar. Günleriniz, yüreğiniz kadar aydınlık; başınız, emperyalizme direnen bütün halklar gibi dik olsun... Sağlıcakla kalın. İDİL.✔

8


mektup tavır

erhaba Sevgili Cihan, hani denir ya, “Sen yoksun ama sohbetlerimizle her zaman yanımızdasın.” diye. İşte, şimdi aynen öyle. Yani, hep bizimleydin, bizimlesin. İster istemez, bir şekliyle, yolunu bulup giriyorsun sohbetlerimize. “İdil’i sensiz düşünemiyoruz.” derdik, şimdi bunu yaşıyoruz. Yüreğimiz gurur dolu. Bütün ayrılıklarımız böyle olsun yeter ki. Hem buna ayrılık mı denir?.. Canlı kalkan konusu ilk açıldığında, o kadar da işin ciddiyetinde değildik. Ancak kesinleşip, senin de gideceğin netleşince ve gün saymaya başladığımızda, işte o zaman, ağırlığını hissettik. Gidecektin; umutlarımızı, direncimizi götürecektin Irak halkına; biliyorduk bunu. İşte bundan, seninle onurlandık, gurur duyduk. Belki, söylemesi zor ama ölüm var ucunda, belki dönmeyeceksin, bunu da biliyoruz. İşte bundan daha bir onurlanıyoruz. Birileriyle sohbet açıldığında, “Bizimde arkadaşımız orada, dönmeyecek. Sonuna kadar Irak halkının yanında kalacak.”, “Bizim arkadaşımız, Cihan!” diyoruz. Bunu söylerken gözlerimize bir bak Cihan. Alaz alaz yanıyor gözlerimiz. Çeliğe kesiyor. Emperyalizme duyduğumuz öfke, mazlum halklara duyduğumuz sevgi, seninle duyduğumuz gurur, hepsi var. Gözlerimizde neler var, görsen anlardın. Bilirsin zaten, fazla söze gerek yok. Sen gitmeden önce, televizyondaki röportajında ailem demiştin ya bize. Bize ait o jargonu senin sayende, televizyonda duymak nasıl da mutlu etmişti bizi. Sağol Cihan , bu onuru bize yaşattığın için. Gittiğinin ilk günlerinde senin

M

k a zağını giyen bir arkadaşa bakınca, hani arkasından falan yürürken sana benzetip durduk. İnsan nasıl heyecanlanıyor o anda. Dalıp gidiyorsun; tam bir şey soracaksın, sen değil O. Herkes, aynı yanılsamayı yaşamıştır eminim. Burası mı? Senin yokluğun dışında, aynı herşey. Yine, hummalı çalışmalardayız. Yine, eylemden eyleme koşturuyoruz; sizin yanınızda olduğumuzu haykırıyoruz. Irak halkının yanındayız, seninle birlikte. Tavır yine düzenli çıkıyor, “Tüm bayilerde” diyemeden, kapımıza dayanıyor toplatma. Dergi, matbaadan gelmeden toplatması geliyor neredeyse. Geçen gün bak ne oldu. Matbaadan gelmiştik. Daha, dergi basılmamıştı bile. Gelir gelmez, panoda asılı duran toplatmalara ilişkin tutanağa takıldı gözümüz! “Bu neee!” diye bağıracakken, tutanağın, kitabımız “Kar Makinesi” ile ilgili bir soruşturmaya ait olduğunu öğrendik! İki şaşkınlık bir arada düşünsene. Tavır’ı daha yeni matbaaya vermişsin, sen İdil’e gelmeden toplatma geliyor. İyi espri. Ama geciken şaşkınlık ve sinir tekrar yerini bulu-

9

yordu. Kar Makinesi! Toplatma değil ama kitapla ilgili bir soruşturma, belki de dava açılacak. Tavır çıkana kadar neler yaşıyoruz biliyorsun. Yazılar yine gecikiyor, yine son üç dört güne sıkıştırılıyor mizampajlar, dolmuş küllük yanımızda geceleri sabah ediyoruz yine. Haber-Yorum’lar da bize kaldı senden sonra. Bir de emperyalizm konulu yazılar... Hep sen yazardın ya o tür yazıları... Sana ulaşmak için yaptığımız telefon görüşmelerinden mizah öyküleri çıkacak neredeyse... Haberlerin başındayız. Gelişmeleri an be an izliyoruz. Gece yarılarına kadar haber peşindeyiz. İnternetten çıkmıyoruz. Vatanımız işgal altında Cihan. Üç kuruşa sattılar topraklarımızı, üç kuruşa... Kıydılar vatanımıza. Dolar uğruna. “Kandan kına yakılmaz.” demiş ya ozan. Kandan kına yakılır mı Cihan? Kana doğranmış ekmek helal lokma mıdır? Nasıl geçecek boğazlardan, Irak halkı’nın kanına doğradıkları lokmalar? Topraklarımızı Amerikan postal-


ları çiğniyor. Üslerdeyiz. “Yanki Go Home” diye bağırıyoruz, sesimiz kısılana dek. Meydanlardayız. “Yankiii defol!” Okullarda, amfilerde, mahallelerde, sokakta, her yerdeyiz. Çünkü, her yer bizim vatanımız. Tezkere çıktı çıkacak. Topraklarımız, Amerika’nın savaş üssü oldu. Bu onursuzluğu haketmedi bizim halkımız. Bizim halkımız bu topraklar uğruna kan dökmüş; emperyalist işgalcilere gereken dersi vermiş kurtuluş savaşında. Yeni kaset çalışmasının içindeyiz biliyorsun. Yorum dinleyicileri uzun bir süredir kaset beklentisi içindeydiler. Sen buradayken başladığımız kaset çalışmasında epeyce yol katettik. Kasetin stüdyo aşamasında bizimle birlikte olamayacaksın belki ama bu durum senin kaset çalışmamızın içinde olmanı engelleyemeyecek. Üretimlerimiz üzerindeki kolektif çalışmamızı taa Irak’a kadar taşıyacağız. Şarkılarımızın her aşamasını seninle paylaşacak, senin de fikirlerini alacağız. “Beni merak etmeyin.” diyorsun. Becerebilir miyiz sence? Orada, her an bombaların üzerine yağacağı bir zamanda, kilometrelerce uzağımızdayken, merak etmemek elde mi? Sen olsan, birimiz gitmiş olsaydı, merak etmez miydin? Merakımız senin için, Eylül için, Irak halkı için merakımız. Ve bundan, sesimizin son gücüyle haykırışımız. “Irak’ta Emperyalist Savaşa Hayır!” Sana bu mektubu yazarken, sabah saat beşte, Amerika’nın Irak’a saldırısının başladığı haberiyle fırladık. Başımızı yastığa koymamışken, beklediğimiz haber geldi. Amerika saldırmıştı. Bush konuşuyordu televizyonda bütün alçaklığıyla. Sabahtan beri telefonlarımız susmuyor. Sevdiklerimiz, dostlarımız, Yorum dinleyicileri, haber kanalları sizi soruyor. İlk aldığımız haberlerde, sizin bulunduğunuz petrol tesisinin de bombalandığı geçiyordu. Bir de, senden ve Eylül’ den haber alınamadığı... Ne yapılır ki böyle durumlarda? Hemen ilk işimiz, telefona sarılmak oldu. Sana ulaşmalıydık. Hiç bir numara düşmüyordu. Uydu bağlantısının kesildiği haberlerini alıyorduk. Sizden hiç bir haber yokken, bir kez daha aradık rafineriyi. Bu sefer yön-

tem değiştirdik Cihan. Arapça konuştuk! Derdimizi daha iyi anlatabildik. Ve en güzel haberi aldık sizlerden. Yani sağ olduğunuza dair aldığımız haber... Sonrasını bilirsin; yoğun telefon trafiği... Herkesi arayıp, sağ olduğunuzu haber verdik. Bu satırları yazarken bile telefonlarımız susmuyor Cihan. Biz, bu mektubu bitiremeyeceğiz anlaşılan. Senden ilk e-maili aldık. Herkes, bilgisayarın başına birikti. Okuduk... Bombardıman altında bile gülüp espri yapabiliyoruz. “Biz buyuz işte!” dedik. Korkuyu silip attık yüreklerimizden çoktan. Bizler, “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin; savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle ve de savaş ve de zafer naralarıyla cenazelerimize ağıtlar yakacaksa, ölüm hoş geldi sefa geldi.!” diyen CHE’ nin yoldaşlarıyız. Irak halkının yiğit evlatları, işgalci yankiilere unutamayacakları bir ders verecek. Yankiileri, bambu kamışlarıyla yenen Vietkonglar’ı, Ho Amca’yı unutmak mümkün mü? İki, Üç daha fazla Vietnam! Her sömürge bir Vietnam olacak! Irak gibi direnecek ve kazanacak! Bu satırları yazarken sana, Bağdat’ın yoğun bombardıman altında olduğu geçiyor haberlerde. Bağdat, yoğun bombardıman altında. Bir fü-

10

ze de, sizin bulunduğunuz binanın çok yakınına düşmüş... Bir daha görüşür müyüz kimbilir? Olur da görüşemezsek, bir gün senden ayrı düşersek, bilesin ki tedariğimiz hazır. İçin rahat olsun. Gücümüzü, otuz yıllık tarihimizden halkımıza duyduğumuz sevgiden ve güvenden alacağız. Halklarımızın öfkesi bir gün boğacak emperyalizmi. Biz bu işi yapacağız Cihan; yemin olsun başaracağız bu işi! Bir gün bağımsız olacak ülkemiz. Kardeş halkların kanına bulanmayacak topraklarımız. Amerikan Konsolosluğu önünde açıklama yapıp, siyah çelenk bırakan gruba polis saldırdı. Gaz bombası kullanılmış. Dedim ya, sana ülkemiz güzel, halkımız bu onursuzluğu kabul etmiyor. 21. yüzyılda, enternasyonalist dayanışmanın en güzel örneklerini sergileyen sizlerin yoldaşları olmanın gururu, bize bir ömür yeter. Günleriniz direnç dolu, başınız hep dik olsun. Bizden bol bol selam söyle, Türkmen, Kürt, Arap kardeşlerimize. Acıları, acımızdır. Yaralarını sar bizim yerimize de. Seni çok seviyoruz bunu hiç unutma... Kalbimiz, Iraklı kardeşlerimizle, kalbimiz seninle. Kalbimiz, Bağdat’ta... “Ailen” olan Grup Yorum, Tavır, İdil Kültür Merkezi çalışanları, yoldaşların.✔


açıklama grup yorum

neden ırak’ta bombaların altındayız? ürkiye’den, Irak’a gidene kadar, her yerde yoğun bir ilgiyle karşılandık. Her karşılama, Amerikan karşıtı bir gösteriye dönüştü. Sonraki günlerde, Bağdat’ta yaptığımız etkinliklerin hepsine katılanlar oluyor. Buradaki insanlar, tam anlamıyla güvenmek istiyor canlı kalkanlara...” Böyle anlatıyor Cihan’la, Eylül. En çokta son cümle önem taşıyor belki de; “Güvenmek istiyorlar.” Cihan’la Eylül’ü, Irak’a uğurlayalı bir aydan fazla oluyor. Onlar giderken hüzünlüydük hepimiz. Hem onlar, hem biz. Gururluyduk aynı zamanda... Dünyanın başka bir bölgesinde yaşayan insanlar için, bir dayanışma ve dayanışmanın en güzel örneği yaşanıyordu. Ve bu dayanışmayı sunanlardan biri de bizim arkadaşımızdı. Grubumuzun bir elemanıydı. Bizi temsil ediyordu. Dayanışma... Irak halkıyla birlikte olmak. Oradaki insanlara, “yalnız değilsiniz”i gösterebilmek çok önemliydi. Bir düşünün! Aylardır savaş gündemde ve ABD, pervasızca, ısrarla “saldıracağım” diyor. Bilmem ne kadar füze atacağım diyor. Bu yazı kaleme alınırken, Amerika, Irak’ı bombalamaya başlamıştı. Bu yüzden yazının önemi biraz daha arttı aslında. ABD’nin bu pervasızlığı, dünyayı tanımazlığı, saldırganlığı, bütün dünya tarafından, tüm açıklığıyla görülüyor ve biliniyor. Peki ya, diğer tarafın durumu? Irak halkı? Her an, saldırdı saldıracak; her an, bombaladı bombalayacak. (Ve bombaladı.) Her an, yanıbaşındaki ya da kendi öldü, ölecek. (Ve ölümler başladı.) Bu psikoloji nasıl birşeydir acaba? Dünyanın “süper gücü”, “süper teknolojisine”

“T

11


karşı. Kendini, yalnız da görüyorsan eğer. Evet, tüm dünya yanında olduğunu haykırıyor ama yetmiyor. Amerika hala, “Saldıracağım.” diyor. Herkese, süreler tanıyor. O zaman ne yapmalı? Iraklı’nın derdini nasıl paylaşmalı? Özellikle de, saldırının başladığı şu süreçte onu ölümden nasıl kurtarmalı? Onlar, canlı kalkanlar, haykırmanın ötesinde bir fedakarlık gösterdiler ve ölümü göze alarak Irak’a gittiler. Bir de, şimdi düşünün Iraklı’nın psikolojisini. Dünyanın dört bir yanından insanlar, kendileriyle dayanışmaya geliyor. Hatta, birlikte ölmeye... Onun ekmeğini, suyunu, canını korumak için, kendi canını ortaya koymuş. Siz olsaydınız, onların yerine sevinmez miydiniz? İnsanlara ve dünya halklarına olan umudunuz ve güveniniz artmaz mıydı? Ve gelenler bir değil, iki değil... Yüzün üzerinde. Keşke daha fazla olabilse. Bu tür uluslararası bir dayanışma, herhalde ilk defa yaşanıyor dünyamızda. Che’nin dediği gibi, birinin yanağında patlayan bir tokadı dünyanın öbür ucunda bile olsa hissedip kalkıp oraya gitmek. Ve Irak halkına silah olunmasa da, moral olabilmek. Anlatıldığına göre de her yerde yoğun bir ilgiyle karşılanıyor olmaları da bu psikolojinin bir sonucu olsa gerek. Ya sonra?.. “Gelen arkadaşlar, savaşın önümüzdeki günlerde olacağı ve bu yüzden hepimizin en kısa zamanda, hatta yarın Irak'tan ayrılmamız gerektiğini, çok güvenilir duyumlar aldıklarını, eğer burada kalırsak, pek çok riskle karşı karşıya kalaca-

ğımızı, bizim ölmemizi istemediklerini, bizim de kendileriyle birlikte gitmemizi istediklerini söylediler. Yaşımızın genç olduğundan, burada kalmanın çılgınlık olduğundan bahsettiler.” Bir gün, bazı canlı kalkanlar değişik gerekçeler göstererek geri dönünce... Ülkemizde basın, gidişlerinden daha çok ilgi gösterdi onlara. Çoğu, “Canlı kalkanlar dönüyor!” diye verdi haberi. “Hiçbir şey için ölmeye değmez.” mantığı atlamıştı bu haberin üzerine ve günlerce kullandı bu haberi. Kendi mantıklarının doğruluğunu kanıtlamaya çalıştılar, dönenler üzerinden. Ve emperyalist savaş karşıtlarına karşı kullanmaya çalıştılar. Ülkemizde gelişen emperyalist savaş karşıtlığını, kırmaya çalıştılar. Kafaları bulandırmaya çalıştılar. Ülkemizde böyle yansıdı dönüşler. Az da olsa dönenler... Hadi bunlar hep böyle yapar diyelim. Hadi onların zaten ahlakı yok diyelim. Ülkemizdeki gelişmeleri bir kalem silelim. Iraklı’nın üzerindeki etkisi ne oldu acaba bu dönmüşlerin. “Biz zaten canlı kalkan olarak gitmedik.” diyebilir miyiz? Za-

12

ten dönenler az diyebilir miyiz? “Çocuklar ölmesin, insanlar ölmesin diyor, sürekli burada kalacağınızı söylüyordunuz. Şimdi ne değişti?" Umuda ve güvene en çok ihtiyaçları olduğu şu süreçte, ne cevabımız olabilir? Ne diyebiliriz onlara? “Sizin yanınızdayız.” demek yeterli mi? Bu dönüşün bir diğer yanı da, bu savaştan çıkarı olduğu için, savaş isteyenlerde yarattıkları... Onları biraz daha cesaretlendirmedik mi dönmekle. “Nasıl olsa vuracak, bari biz kendimizi kurtaralım!” mantığıyla hareket ederken, savaş isteyen emperyalizmin ve işbirlikçilerinin daha da cesaretlenmesini, daha rahat hareket etmesini kolaylaştırmadık mı? Bu anlamda suçun tabii ki hepsi değil ama bir kısmıda biz de sorumlu değil miyiz. “Biz buraya, savaşı önleme gibi hayalci bir kafayla gelmedik. Biz buraya, Irak halkının yanında olmaya, koşullar ne kadar zor olursa olsun, birlikte olmaya, gerektiğinde acılarını da paylaşmaya geldik. Eğer, bomba onların üzerine düşecekse, bizim üzerimize de düşecektir. Belki yirmisinde olabiliriz ama böylesi tarihi bir olay gerçekleşirken, doğru kararlar alıyoruz." "Biz buraya karşılaşılabilecek her türlü riski göze alarak geldik. Bu ölüm de olabilir." Biz, bunca sorumluluğun, böylesi bir yükün kaldırılamayacağını düşünüyoruz. Onun için, hala Irak’tayız. Bombaların altında...✔


nazım hikmet

istiklal Bu zırhları, bu orduları tanırım, benim de sularıma girdiler, benim de toprağıma asker çıkardılar geceleyin. Kanıma susamıştılar. Çalmak istiyorlardı gözlerimin nurunu, hünerini ellerimin. Döktük denize onları 1922'ydi yıllardan... Mısırlı kardeşim; şarkılarımız kardeştir, isimlerimiz kardeş, yoksulluğumuz kardeştir, yorgunluğumuz kardeş.

Mısırlı kardeşim, biliyorum, biliyorum, istiklal otobüs değil ki birini kaçırdın mı, öbürüne binesin... İstiklal sevgilimiz gibidir aldattın mı bir kere zor döner bir daha. Mısırlı kardeşim, kanalın sularına karıştı kanın. İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur toprağına, suyuna karıştıkça kanı. Yaşamış sayılmaz zaten yurdu için ölmesini bilmeyen millet...

Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa: insan, cadde, çınar, savaşında senin yanındalar. Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor senin dilinle, senin zaferin için... 13


güncel yalçın çakır

yüzünüze tükürmek istiyorum kşam erken iner maphushaneye / İner yedi kol demiri / Ejderha olsan kar etmez..." Ahmet Arif ustanın bu güzelim şiirindeki sözleri tekrarlayıp duruyorum günlerdir ama dilim, usumu dinlemeyip farklılaştırıyor kelimeleri; "Akşam erken iner Bağdat'a / İner binlerce bomba / Ejderha olsan kar etmez..." Bağdat bombalanıyor. Musul bombalanıyor. Umm Kasr bombalanıyor... Gazetelerde, ellerinde beyaz bayraklarla siperlerde kafaları patlatılmış Iraklı askerlerin foroğrafları duruyor önümde çarşaf çarşaf. Çocuklar geçiyor televizyon ekranlarından. Koşarak değil, ellerinde uçurtmalarıyla güle oynaya değil; o gülen gözleriyle, içimizi ışıtan bakışlarıyla değil; kanlar içinde, çığlık çığlığa, ağlayarak geçiyor çocuklar. Ağlamak istiyorum, olmuyor. Tüylerim diken diken izliyorum bu insanlık vahşetini. 23 yıllık gazetecilik yaşantımda çok az gördüğüm satılmışlıklara, vahşete ve aşağılık yalakalıklara tanık olmanın dayanılmaz mide bulantısı kabartıyor içimi. Kendilerine gazeteci, yazar, politikacı diyen insanlık müsveddelerinin, ABD'yle özdeş kabaran saldırganlıklarının temelindeki gerçek nedeni yakalamaya çalışıyorum. Dayanır mı Irak halkı bunca bombaya, mermiye, füzeye?.. Dayanır mı? Elindeki Keleşiyle, nuhnebiden kalma uçaksavarlarıyla ne kadar dayanır Irak'lı? ABD'nin attığı misket bombalarıyla, elleri, yüzleri vücutları kavrulan çocukların feryatları ne zaman diner? Bu bir direnme değil, savaştır. Irak halkı direnmiyor, savaşıyor. Peki ama bu savaştan geriye ne kalır? Herodot'un bir sözü geliyor aklıma; "Savaşlardan geriye üç ordu kalır; ölüler ordusu, sakatlar ordusu ve soyguncular ordusu..." Türkiye'nin, ABD ve müttefiklerinin kuklası olmamasını, savaşa girmemesini

"A

ve hava sahasını açmamasını gerekçe göstererek, askerlerimizin Bağdat'a ilerlememesini; yani, insanların üzerine bomba yağdırmamasını, mermi sıkmamasını ve yememesini gerekçe göstererek köşe yazılarıyla barış yanlılarına saldıranlar, bu üç ordudan hangisinin içine giriyor? Soruyorum size eyyyy köşe kabadayıları, soruyorum; - Arkasına sığındığınız onca gerekçe çocukların çığlıklarını örtebilir mi? -Kıvrak cümlelerle, kafa bulandırmaya çalıştığınız, komplo salyalarına bulanmış yazılarınızla parçalanmış insan bedenlerini gizleyebilirmisiniz? - Ekranda, canlı canlı yayınlanan görüntülerle, alev alev yanan kentlerdeki anaların, çocukların, gençlerin, yaşlıların gözyaşlarını silebilirmisiniz? Promosyonlarla paçavraya çevirdiğiniz gazetelerinizin sayfalarıyla. - Deri koltuklarınızda, kredi musluklarını açtıra açtıra oluşturduğunuz soygun havuzundan beslene beslene büyüttüğünüz kı....... korkusuyla, korumalarınızın arkasına saklanırken, hiç aklınıza korunmasız Iraklı çocuklar gelmez misizin? - Çocuklarınıza, akşam olunca, evde ne diyor, savaş çığırtkanlığınızı hangi mantık içinde anlatıyorsunuz? Yoksa, çocuklarınıza da mı yalan söylüyorsunuz? Hiç utanmanız yok mu sizin? Gazete sayfalarınıza, aslında bu savaşın posteri sayılacak, bir fotograf bastınız. Elinde teslim olmayı temsil eden beyaz bayrak bulunan iki Iraklı askerin fotografı. Siperin içinde öldürülmüşler. Vahşeti, dehşeti, savaşı anlatan en net karelerden birisiydi o. Utanmadan, ölümün üzerinden bile politika yaptınız ve olayı çarpıttınız. Yüzünüze tükürmek geliyor içimden. O askerlerin anaları, babaları, çocukları, kardeşleri adına ama tükürüğüme yazık... Siz de biliyorsunuz aslında bu savaşın asıl nedenini. Paçalarından vıcık vıcık petrol akan ve nefesleri geniz yakacak kadar dolar kokan, Allah'ı da, Tanrı'sı da sömürmek olan bu insanların maskelerini

14

düşürdük. Çok iyi biliyorsunuz; George W. Bush, babasının yarım bırakmak zorunda kaldığı bir işi tamamlıyor. Arkasındaki 14 kişilik açık-gizli beyin takımının Bush'un kendisi dahil, tamamı ama tamamı petrol şirketlerince beslenmiş, semirtilmiş, uçmaya hazır hale getirilmiş. İktidar öncesi petrol şirketlerinde yöneticilik yapmışlar, hatta oralardan emekli olup karşılığında milyonlarca dolarlık hisse senetleri almışlar. Ve şimdi, ektiklerini biçmek istiyor, petrol tekelleri ile enerjiyi tam anlamıyla eline geçirdikten sonra, dünyada yeni bir düzen kurmaya çalışan, kan kokan yarasalar. Peki siz kimsiniz, eyy köşe kabadayıları? Kim adına ölüm tacirliği yapıp, "tam gaz" insanlığın yüz karalığına ve vahşetin savunuculuğuna doğru yuvarlanıyorsunuz? Neden? Arkanızda kim var? Kimlerden besleniyorsunuz? Savaş sonrası ABD ve müttefikleri Irak batağında boğulmazsa ortaya çıkacak paylaşımdan size ya da beslemesi olduğunuz patronlarınıza ne pay düşecek? Size bir önerim var; gazetelerinizi hergün cepheye gönderin ve ABD - İngiliz askerlerine teslim edin. Öldürdükleri Irak'lıların üstüne sersinler. Böylece daha fazla prim yapıp, yalakalığınızı tescilleyip, savaş sonrası, kan ve insan etiyle pişirilecek pastadan alacağınız payı arttırırsınız. Ya da bana gönderin -çünkü ben para verip almıyorum- tuvalette kullanacağım. Sevgili okurlar, aslında bu yazımda BM, ABD ve İngiltere'nin yalanlarını belgelere dayanarak açıklayacaktım. Ama bu yazıyı yazmak şart oldu. Size önerim; savaş çığırtkanlığı yapan gazeteleri satın almayın. İnsanların ölümünü savunanlara 1 lira bile olsa destek vermeyin. Savaşsız bir dünya dileğiyle... Hoşçakalın.✔ yalcincakir@habersitesi.net http://www.habersitesi.net


mekçinin ve yoksul halkın kavga şehri İstanbul, bambaşka bir güne açıyordu gözlerini. Nisan ayının 16. günüydü. Sahrayı Cedit, Erenköy, Üstbostancı, Ve Çiftehavuzlar kuşatılmıştı. O yüksek binanın etrafı çeliğe kesmişti. Ölüme de kesecekti. Ölüm kusacaktı az sonra silahlar. Yaşayan kimdi gerçekte, ölen kim, tarih bunları bir bir kaydedecekti sayfalarına. Düşlerinin sonsuza koştuğu yerdeydiler. Koca bir tarihi sığdıracaklardı ömürlerinin son demine. Davaya bağlılık, inandığın, bağlı olduğun değerler uğruna ölümse ödenmesi gereken bedel, bunu ödeyeceklerdi o Nisan günlerinde. Kuşatılanlar, bir zafere imza atacaklardı az sonra.

E

“Neslim şimdi ben Şerefimle ölmenin doruğundayım Neslim Unutmadan geçmişi unutmayın sözlerimi ve bekliyorum seyrederken gökyüzünün kanlı şafağını Bekliyorum sizi” Silahlar patladı. Bir ses duyuldu pencereden: “Ellerimizde silahlarımız Dillerimizde sloganlarımızla

kucaklıyoruz ölümü Cesaretiniz varsa gelin!” Tüm İstanbul duydu bu sesi. Ses dalga dalga yayıldı. Ses, bütün Anadolu’yu gezdi diyar diyar. Ses, volkan olup patladı. Bu ses kurtuluş, bu ses özgürlüktü. “Biz ki en sağır kulaklara sevdalar fısıldardık Sabah serinliği taşırdı Ezgilerimiz Kan uyku infazlar için Kapılar çaldığında Burçlarımızda beyaz kefenleri Kana bulayıp Kollarına Saldık rüzgarın Ölüm çaresiz kalıp Çığlıklar attı arkamızdan Devrim diye çarpıyordu, halk ve vatan sevgisiyle dolu yürekleri. Tarihin nabzının attığı yerdi o Nisan gününde İstanbul. Gün devrildiğinde geceye, o yüksek binanın onikinci katından yayılan ses hala yankılanıyordu. Adları, andlarıydı. Ada’ya varmaktı bütün hayalleri. Gemileri çoktan yakmışlardı ve geriye dönmek yoktu vardıkları Ada’dan. Her biri Adalı’ydı. Adalılar’ın türküleriyle

15

gömüleceklerdi, halk denizinin bağrına. Mahirler’den geliyordu soyları. Ölüpte dönmeyenlerden, Kızıldere’ den. Adaya varmak hayalini, miras bıraktılar geride kalanlara. Hayaller, bir gün olur gerçek olurdu. Düşler sonsuza uzanırsa, düşler öylesine büyük olursa... Ve düşlerin uğruna toprağa dökülürse eğer kan. And verilirdi işte o zaman, o Ada’ya bir gün varılacaktı. Anaforlarda boğulmak pahasına. “Öleceksek büyük denizlerde ölelim, sığ sularda boğulmak bize yakışmaz. diyordu, içlerinden bir Adalı. Ve anaforlardaydı cana can, kana kan... Kuşatılmışlardı. Alev alev yanıyordu gözleri. Yüreklerinde alaz alaz yanıyordu kavgaları. Ses haykırıyordu; “Varsa cesaretiniz gelin!” Gün geceye devrildi, gece gündüze. Adları, tarihe miras kaldı... Ada’ya varmışlardı... Ve biz pimi çekilmiş yürekle dalmıştık ortasına karanlığın Dilimizde kurtuluş türküleri Mataramızda ab-ı hayat ve düşerken Özgürlük renginde bir gülüş vardı Yanağımızda...✔


mektup tavır

gece k a ranfil rengine bürünüp gittiniz. Bahara verilmişti vatan toprakları. Şehr-i İstanbul’un her köşesinde karanfil tohumlarıydı açılan. Kurşun sıkan parmaklar zulüm makinesinin parçalarıydı, o kadar. Gittiniz, kavuşma vaktine sözleşerek... Sevgili Nil, sevgili Ayşe; o günden beri Nil nehri tek saniye bile durmadan, kurak çöllere yaşam taşıyarak, engelleri aşarak aktı ha aktı. Sevgili Ayşe, senin gülen gözlerindeki kıvılcım yüzlerce çift sevdalı gözlerde hiç sönmeden yandı durdu... İnadına, her şeye karşın yaşatmak, güçlendirmek, büyütmek istediğiniz değerlerimiz can pahasına, birbiri ardına dizilen kervanın usta yolcuları tarafından öyle sahiplenildi, öyle büyüdü ki... Grup Yorum’a, onları türkülere aktarıp mahallelere, alanlara, konser salonlarına ve elbetteki açlık sofrasına birlikte oturduğumuz vefalı, fedakar anababalarımıza, çakmak gözlü çocuklarımıza taşımak düştü. Öğrendik ki, her ayrılık bir kavuşmadır aynı zamanda. Alnına, umudun kuşağını bağlayıp, ayların sonunda gidenlerden öğrendik. Her ayrılıkta, damarlarımızdan ateş gibi aktı kanımız, yüreğimizde dağlarca büyüdü öfkemiz ve sevgimiz; bir başka ışıltılı oldu bakışlarımız. Ellerimiz, omuzlarımız daha nice ağırlığı taşıyabilecek güçteymiş, gördük. Gördük ki; sizler gitmemişsiniz, yüreğimizin en sıcak yerine gelip durmuşsunuz, bir daha hiç gitmemecesine... Vefayı öğrendik bir kez daha. Sözde

O

değil, ömrümüzün en çileli günlerindeki bağlılıktaydınız. Sözün hükmünü yitirdiği yılları yaşarken, gerçekten gidenler ile yüreğimize yerleşmek için gelenleri gördük. Umuttan ayrı bir sevda mümkün mü? Tecrit denilen en aşağılık politikanın hedefi buydu işte. Umut biterse sevda kalır mı? Sevda ki, vefadır, onurdur gelecektir, insanı insan yapandır. Parçalanırsa, ayrılırsa tecrit duvarlarıyla, o duvarları beyinlerde inşa edenler başarmış olurdu. Savrulup gidenleri gördük, gül kokusu yerine içine düştüğü çirkefi koklayan... Vefayı, umudu ve sevdayı ‘defterden silen’ler, unutmuş görünse de, güneş balçıkla sıvanır mı? Sevgili Ayşe; gülen gözlerinle bakıyoruz hayata. Sevgili Nil, titizliğinle, yerinde durmazlığınla sarılıyoruz hayata. Hayatın nabzını avuçlarında tutan yiğitlerimizin adıyla yürüyoruz. Bu derginin her santimetresinde, her sözcüğünde size layık olmaya çalışıyoruz, sizlerden güç alıyoruz. Bu güçten korkanlarsa adımlarımızın sesi, gerçeğin açık yüzü ve umudun sözcükleri yayılmasın diye toplatıyorlar dergilerimizi. Hayatın nabzını durdurabilirler mi? Biz nabız atışlarını sözcüklere dökmeye, türkülere aktarmaya devam ediyoruz. Bağdat sokaklarına da taşırdık adınızı. Grup Yorum’dan bir sevdalı yürek de var oralarda. Bir pervasızlık ki, yeryüzü böylesi alçakça, böylesi açıktan bir haksız savaş görmedi. Yalnızca Irak halkının, Afgan halkının, Filistinli’nin değil, tüm insanlığın, tüm dünya halklarının onur sorunudur gayrı. Sokaklarda, alanlarda, her adımımızda teşhir etmeye, halkımızın tepkisini birleştirmeye çabalarken, Bağdat’a da taşıdık umut dolu türkülerimizi... Suskunluğa, karamsarlığa nasıl öfke

18

duyardınız? Suskunluğun, karamsarlığın daha da önemlisi, sahte bir kanıksamanın hakim olduğu günlerin ortasında öfkenizi yapıyoruz işte. Avuçlarımızda, direnmenin, halka ve tarihe güvenin, umudun gülleriyle çalıyoruz kapıları. “Açın!” diyoruz, “Açın yüreğinizin kapılarını!” İdil Yapım’ın filmleriyle gidiyoruz. Yeni, daha büyük, daha güçlüsünü yapmaya çalışıyoruz tüm olanaksızlıklara rağmen. Paytak yürüyüşleriyle kortejlerde yer alan gazilerimizle, sadece varlıkları bile umudun timsali olanlarımızla gidiyoruz. Biliyoruz ki, herkesin dağ gibi sorunları. Görüyoruz ki, ağlamakta herkes: Herkes ağlıyor, ayrı ayrı... “Gelin!” diyoruz. “Gelin, birlikte ağlamayı başarın!” Çünkü biliyoruz ki, ağlamak için dahi, biraraya gelebilmenin kaçınılmaz sonucu, ağlamamak ve yarın gülmektir. Sevgili Ayşe, Sevgili Nil; Tecrit politikasını, en ağır, en programlı uygulanışı, duvarların arkasında yaşanıyor. Yaşanıyor ya; orada, ölümüne bir direniş destanı iki yılı aşkındır sürüyor. Direniştir ki, en ağırını dahi parça parça ediyor tecritin. Duymuşsunuzdur; orada birer güncel dergi, birer mizah dergisi, birer kültür sanat dergisi ve daha nice ürünler yaratılıyor. Her bir mektup satırında coşkunun umudun ve inancın güzelliği taşınıyor. Değil mi ki, direniş her güzelliğin filizlendiği topraktır. İşte bu ruhun taşıyıcıları olmaktır boynumuzun borcu. Gidenlere inat; hiç gitmemecesine gelenlerin bitmez tükenmez pınarından kana kana içeceğiz. Çölleştirilmeye çalışılan topraklarda, umudun bağlarını yeşerteceğiz. Serin sabah yeli, taze bahar dalı, yüreği devrime sevdalı gelinlerimiz; Sevdanızı büyüteceğiz...✔


tartışma ibrahim köroğlu

savaştan yola çıkarak

ROMANTİZM, GERÇEKÇİLİK, DEVRİMCİLİK ncelikle bir not, bu yazı hazırlıkları tamamlanıp kaleme alındığında Amerika’nın Saddam Hüseyin’e tanığıdı 48 saatlik süre dolmuştu. Televizyon kanallarından biri, sessiz Bağdat Caddeleri’nde yankılanan ezan sesini duyuruyordu. Ezan bittiğinde, derinden bir kuş sesi duyuluyor. Spiker, umarız yine öter diyor. Bağdat sessiz ama ışıl, ışıl. Bin yıldır olduğu gibi... Askeri alanda savaş başlamadan önce, psikolojik propaganda odaklı tartışma programları, haberler, savaşı fiili olarak başlatmış oluyordu. Sözün şiddeti, ilk günden beri savaşın gerekliliği üzerine gerek bizim ülkemizde gerekse dünyada ağırlığını hissettiriyordu. Peki ya ezilenler? Onlar bu savaşın efendileri için beyni bombardıman edilecek bir yığındı. Ama ezilenlerin de sesi vardır. Onuru, ahlakı bunu üreten yaşamı, beyni, olduğu gibi. Ezilenlerin de rehber edindiği bir ideolojisi vardır. Ve egemenler de bunu bal gibi bilir. Bilir ve bunun için en tiz perdeden savaş çığırtkanlığı yapar. Sırf kısılsın diye ezilenlerin sesi. Ama öyle olmadı. Ezilenler her zamankinden daha güçlü aktılar meydanlara. Daha güçlüyse egemenlerin savaş çığırtkanlığı, ezilenlerde o güçlülükle “hayır” dedi. Amerika’nın muhatabı, politik olarak savaşa karşı olmaktan öte, bir söylemi olmayan ülkelerin iktidarları değildi. Kendi halkı da dahil olmak üzere dünya halkları dikiliyordu ezilenlerin karşısına. Böyle olunca, çeşitli tartışmalar taşında ekranlara. Bu savaşa karşı olanlar masanın diğer yanında söylediler sözlerini. Belki eksikti, belki bizden farklı konuşuyorlardı ama biz bu savaşta onlarla yanyanaydık, aynı cep-

Ö

hedeydik. Aynı yolları yürüyoruz ve birlikte sarsıyoruz dünyayı. Gelgelelim bu yazının ana konusu Irak’ taki saldırının haksızlığı üzerine değil. Yukarda değindiğimiz tartışmalarda çıkan iki yaklaşım. Özellikle kendi ülkemizden bakarak, savaşa karşı çıkan insanlar gerekçelerini açıkladıkları anda karşılarına çıkan klişe sözler. Tuzu kuruların “reel politik” gerekçeleri. Özellikle, iktidarın Amerika’yla yürüttüğü tezkere pazarlıkları ve tezkere tartışmaları sırasında, bu savaşta Türkiye’nin ekonomik çıkarları gereği Amerika’nın yanında yeralmasını savunanlar -ki bunlar çoğunlukla medya gruplarının köşelerini, dolar bazında maaşlarıyla tutmuş uzman yazarlardır.- Amerika’nın, Irak’ta yeni bir düzen kuracağını belirttiler. Bu süreçte, masada Türkiye’nin de etkin olarak yeralabilmesi için, Amerika’yla tam bir işbirliğine gitmesi gerektiğini savundular. Hatta, ilk tezkerenin reddedilmesine, Amerika kadar öfkelendiler. Amerika bu savaşı kazanacaktı ve biz şansımızı kaybediverdik. Madem ki hayata çok benzetiliyor; öyleyse futboldan özlü bir söz sunalım. “Oynanmamış maç kazanılmış sayılmaz” öyle büyük bir Amerikan hayranlığı var ki, çıkmamış savaşa don biçecek kadar gözleri kararıyordu.

19

Milyarlarca dolar yardımın geleceği bir savaşta, ortaya “akılcı” veriler de sunuyorlardı. Türkiye’nin ekonomik durumu, Amerika’ya bağımlılığını vs. Bunlar bilinen gerçeklerdir. Çok yeni şeyler de değildir. Hatta bir adım ileri gidelim, sonuna kadar doğrudurlarda. Ama... Bu savaşın karşısında, tüm bu akılların getirdiği söylem hep aynı; “Bırakın bu romantizmi, gerçekçi düşünün!” Gerçekten biz kimiz? Romantik miyiz? Gerçekçi olmaktan uzakta mıyız? Ya da karşımızdakiler gerçekçi mi? MARKSİZMİN SİLİP SÜPÜRDÜĞÜ AKILLAR


Bir kaç yıl önce bir film çekilmişti, “Truman Show.“ Kimilerine göre medya üzerine en etkili medya eleştirisi yapan filmlerin başında gelir. Biz de katılıyoruz. İşte bu filmde, Truman’ın hayatı, tüm çevresi aslında bir televizyon şovunun bir parçasıydı. Yaşadığı şehirdeki herkes, bu şovun oyuncularıydı. Truman’ın 24 saati televizyonda en çok raiting getiren programdı. Ne acıdır ki, bunu bilmeyen tek kişi Truman’ dı. Truman’ın yaşadığı şehir ya da dev stüdyodan çıkmaması için her şey statükoya göre programlanmıştı. Çocukluğunda dünyayı dolaşmayı, keşfetmeyi istiyen Truman’ın önü, öğretmeni tarafından şu sözlerle kesiliyordu. “Üzgünüm, keşfedilmeyen hiç bir yer kalmadı.” Neyse ki, filmin sonunda Truman özgürlüğüne kavuşuyordu. Keşke hayatlarımız, filmlerin çoğunda olduğu gibi mutlu sonla bitseydi. Ama öyle olmuyor. Akıl hocalarımız, ayağa kalkışımızı engellemek için koro halinde bağırıyor. “Üzgünüz romantizm devri bitti. Gerçekçi olun.” İyi de biz romantik değiliz. Siz de gerçekçi değilsiniz. Felsefi ve ideolojik kavramları çarpıtarak akılcılığı yeniden yazmakta neyin nesi? Kavramları tartışacaksak, o platformda sonuna kadar tartışırız ve ezeriz. Çünkü bizim elimizde Marksizm ve Leninizmin bilimsel ideolojisi var. Oysa karşımızdakiler çürümüş bir ideolojiyle akıl yürütüyorlar. Romantizm dedikleri, -ki bunu Che için, Deniz Gezmiş için de sık sık söylerler- temiz duygularla olmayacak hayallerin peşinde koşmak. Oysa romantizm, kendi çağında bir çıkış olsa da, bir başkaldırı hareketi olsa da, düşünceden habersiz, heyecanı ve tutkuyu dolaysız ve şiddetli yaşamayı öğütleyen bir hareketti. Onlar, yoksul köylüye gözyaşı dökerken onun sınıfsal mücadelesine soğuk yaklaşırlardı. Onlar için yoksulluk bir erdemdi. Endüstri devrimiyle gelişen proleter kitle hareketlerinin hiç bir aşamasında yer almamışlardır. Ancak haklarını yemeyelim, politikadan çok ta bağımsız değillerdi. Onlar, dönemin ilerici unsuru,

ulus, devlet projesini hararetli destekliyorlardı. Onlarda kapitalizmin karşısındaydılar, ama bu karşıtlık sosyalizmden bağımsız olarak, romantik hareketin önde gelenlerinin aristokrat kökenli olmaları ve kapitalizmi küçük görmeleriyle ilgiliydi. Yukarıda, genel olarak değindiğimiz romantik harekete tepki olarak, gerçekçiler ise romantiklerin bayağı buldukları saf gerçeğe yönelmişlerdir. Kirli, korkutucu, güzel ama gerçek. Dokunmadan, değiştirmeden gerçek. İşte, şimdi bize diyorlar ki “romantik değil, gerçekçi olun!” Hiçbiri kusura bakmasın. Ne romantiğiz, ne de gerçekçiyiz. Biz Marksist-Leninistiz, devrimciyiz. Marks’ında dediği gibi “filozofların sadece dünyayı yorumlamakla” yetindiği çağa, onu değiştirme perspektifini sunmuştur. Yine dediği gibi “ahlaki olarak idealist ama bilimsel olarak materyalistiz.” Bütün bunları elbette onlar da biliyor. Ancak, kimliğimizi çarpıtmak ve kitlelere artık keşfedilecek, değiştirilecek bir şey olmadığını aşılamak istiyor. Bunlar, elbetteki yeni türeyen bir nesil değil. Hep vardılar ve muhtemel ki yeni türeyen bir nesil değil. Hep vardılar ve muhtemel ki hep varolacaklar. Onlar varken de devrimler oldu. Onlara rağmen, emperyalistler ve işbirlikçileri bozguna uğratıldı. Eğer statükonun sürekliliği ve değişmezliği diye bir şey baki olsaydı dünya

20

tarihinde devrim denen olgu olmazdı. Devrimcilik, olmaz denileni olura çevirmektir. Ve onların uyguladıklarını sandıkları aklı, en doğru biçimde uyguladıkları için, olmazlar olura dönüşmüştür. Bunlar esas olarak gerçekçide değillerdir. Bunlar, esasında pragmatistlerdir. Varolan durumda, çıkarlarını nasıl koruyacaklarının sistematiğini kurarlar. Yoksa, en başından gerçekçi bile olsalar, bu savaşın haksızlığını ifade ederlerdi. Yo hayır, söze girişteki “kimse savaş istemiyor” türü yalanları gerçekçilikten sayamayız. Akıl dediğimiz şeyin içinde onu besleyen değerlerdir ahlak, onur ve vicdan. Onlarsız akıl, dünyayı bugün bulunuğumuz noktaya getirmiştir. Daha da kötüye götürecektir. Biz olmazları olur kılmazsak bunları iyi günlerimiz diye anabiliriz. Gerçi, romantizmin kehanet tutkusuna saplanmayalım, oynanmamış maçın üç puanını da rakibe vermeyelim. Son düdüğe kadar mücadeleyi, en doğru taktikle uygulayalım. Elbette biliyoruz ki bu savaş çıkacak. Amerika bunca hazırlığı yarım bırakmayacak. O zaman, biz, daha da büyümek için örgütlenelim, kendi gücümüzü büyütelim. Yazının sonuna bir not: Ve savaş başladı. O sessiz Bağdat’ın üzerine yağıyor bombalar. Bağdat semalarına bombalar değil, uçan halılar yakışır...✔


Merhaba... Al şimdi bu merhabayı, ister dağlara çıkart, istersen sokaklarda dolaştır. Ya da vurup omzuna bir cenaze gibi, toprağa ver. İster ucundan yak bu merhabanın, Ege’nin tütünü olsun sana. İstersen, demle Karadeniz’in çayı olsun. Ya da dinle bu merhabayı, sana bir kavga, bir umut, bir hasret türküsü söylesin Cihan’ın sazıyla. Sen bilirsin ama istersen davul da vurur, zurna da üfler, halay da çeker bu merhaba ama öksüz bir çocuk gibi burnunu çekmez kuytularda. Aksine, delikanlı bir zeybek endamıyla, bizim çocuklarımıza hayatı zindan edenlerin karşısına dikilir bu merha-

ba. Ol sebepten, hakkında ferman vardır bu Merhaba’nın. Uyumsuz ve uygunsuz sayılmıştır bizim Merhaba’mız. Ve bütün suçlar Merhaba’dadır zaten. Büyüğünden küçüğüne, tüm tek sesli uyumlara aykırıdır merhaba. Hiç E ve A harfleri aynı kelimede olur mu? Bu tek sesli düzene isyanından katli vaciptir merhabamızın. Gel gör ki, ne kılıç kesmiş, ne ip bağlamış, ne ateş yakmış, ne de kurşun işlemiştir bizim merhabamıza. Yiğittir Merhaba’mız, ama kabadayı değil. Güzeldir ama yosma değil. Kırıtıp sırıtmaz öyle. Laf cambazlarının ağzına yakışmaması bundan-

21

dır. Bir de yakışanı buldu mu, dolu dolu ve yakışıklı çıkar ağızdan. Hemen kucaklayıverir coşku ve özlemle. Yeri gelince de bir dost kokusunu içine çeker gibi, iç geçirir bizim merhabamız. Alnı kırmızıdır bizim Merhaba’mızın. Saçlarında umudun rüzgarları, savrulur bir yandan bir yana. Cüssesi yedi harf, pahası ondokuz kiloluk Sevgi’dir. Ağırdır. Aşıktır bizim merhabamız. Eğer aşk, sevginin en yoğun haliyse, bu merhaba sırılsıklam aşıktır, Ferhat’ça. Ada’sına ve Adalılar’a sevdalıdır. Bu aşk olmasa bu Canan, bu sevgi, bu Özlem de olmazdı. Bu aşk güçlü kılar adamı, ye-


nilmez yapar. Aşılmaz dağ, geçilmez çöl, gidilmemiş deniz bıraktırmaz adama. Ve böyle adamlara merhaba denir ancak. Ki onlar Adalılar’dır. Merhaba! Ve Adalı’lar “En güzel deniz henüz gidilmemiş olanıdır” diyerek rüzgar basar yelkenlerine. Karalar bağlamış karaları değil, kırmızıya kesmiş Ada’yı arar gözleri ufukta. Dalgalar azman, dalgalar hırçın, dalgalar katildir bu denizde. Lakin, kara korsan bayraklarının dalgalandığı limanlara sığınmadılar hiçbir zaman Adalılar. Azgın dalgaların korkusuyla, kapağı kıyıya atan sarı düşünceli, toz pembe yüzlü yüzsüzler gibi yüz sürmediler korsan çizmelerine. Çok öldüler ama asla boğulmadılar icazet sularında. Adalılar ki, kaptan-ı derya Pir Sultan’ın torunlarıdır hepsi. Ne özlerinden, ne de rotalarından dönmediler. Seyr-i sefer halinde, Ada’ya doğru, pupa yelken ilerlediler. Üç tarafı denizlerle çevrili bu kara parçası, bir Amerikan uçak gemisine çevrildiyse, karalar bağlamış demektir. Fakat, üç tarafı denizlerle çevrili bu topraklar, bir ada olacaktır, Adalılar’ın ellerinde. Kavga bundandır. Ya, o uçak gemisinin makine dairesinde dönen çarkların beyaz bir dişlisi olunacak ya da Adalı. Başka yol yoktur. Kafa kağıtlarımızda hangi ismin yazılı olduğunun bir önemi yok. Belki Özlem, belki Cihan, belki İdil. Yüreğimizde zaten hep umut yazılı. Adımız Umut, memleketimiz Ada ve biz Adalı’yız işte. Deniz insanı sayılırız. Hep, dalgalı anaforlara dalmamız bundandır. Ne akıntılar sürükler

bizi, ne de derinlerde vurgun yeriz. Pusulamız yüreğimizde, rotamız alnımızda yazılıdır. Yelkenlerimizi Spartaküs’ten Mahir’e, İbili’den Özlem’e uzananların nefesi şişirir. Ve biz, pupa yelken ilerleriz Ada’ya doğru. Sığ sulara alışanlar açılamaz bu kadar, boğulurlar. Akıntı, sürükler onları. Ve bu deniz, içinde pislik tutmaz, savurup atar bir kıyıya. Bir, biz kalmışızdır bu denizde, bir biz. Etiketinde, “Made in USA” yazan, hırçın ve amansız dalgalar çarpar teknemizin gövdesine. Lakin, sağlamdır omurgası bu teknenin. Kardeşlik ormanının ağaçlarından çattık biz bu geminin omurgasını. Ki, parçalanıp savrulduğu görülmedi daha. Yelkenlerini, özlemlerimizden dokuduk, iplerini ömrümüzden ördük. Ne yırtılır o yelken, ne de kopar bu ipler. Sağlamdır. Kara kafalı, bol yıldızlı kara bayraklı korsanlar kuşatıp topa tuttular nicedir. Vurulup düşenlerimiz oldu. Her biri yeniden kalkıp doğruldu. Tek bir söz çıktı ağızlarından “Ada’ya kadar İleri” Şimdi deryanın her rüzgarında deniz kızlarının değil Sabo’nun kızlarının “İleri” deyişlerini duymamız bundandır. Ve karanlık basınca, sularda oynaşan yakomozlar Fidan’ların ardında bıraktığı ateşten parçalardır sadece. Adalılar, gözlerini alamaz o yakamozlardan; gördükleri, ışıl ışıl bir Fidan’dır. Ve elbette, “henüz söyleyemediğimiz en güzel söz”, Ada’mızda söylenecek olandır. Ki o sözler, zulamızda vaktini bekler. Zamanı gelince, göğsümüzü yarıp bir meydana çıkartacağız en kırmızı sözlerimizi. Şimdi,

22

güneşin, denizin ve rüzgarın yanığı yüzlerimiz, o gün orada al bir tebessümle aydınlanacak. Şimdi burada, hamsi misali horona duran laz uşakları gibi kıpır kıpırsa yüreğimiz, bir Ada umudunun inancındandır. Ve biz, bilir ve söyleriz ki üç tarafı denizlerle çevrili bu kara parçası, asla bir Amerikan uçak gemisi olmayacak. Çünkü bu toprakların adı vatandır, yazgısı ada olmaktır. Olacaktır! Bir merhaba deyip geçelim dedik, merhaba’dan bunlar döküldü. Cihan’ı uğurlarken, helalleştiğinizi düşündüm. Hani, halkımız uzun yola gidene “hakkını helal et” der ya, biraz öyle. Sizde helalleşmişsiniz Cihan’la. Adını öyle koymak gerekmiyor belki ama böylesi “görüşürüz” deyişlerde bir parçada “hakkınızı helal edin” demek yok mudur? Vardır. Ya da, uğurlayışın böylesinde “sende helal et” demekte vardır. Öyle söylense de, söylenmesede bazı uğurlayışlar ve yolculuklar helalleşmeyle başlar. Gidipte dönememek, dönüpte bulamamak misali. Sevginin, emeğin ve birlikte üretip, paylaşılan onca değerin karşılıklı helal edilmesidir bu. Ve ne güzeldir ki, bir biz böyle helalleşiriz. Cihan ve Eylül, Bağdat’ta. Ben onları, biraz da Paris Komünü’nün yardımına koşan değişik ülkelerden proleterlere benzetiyorum. Ya da, İspanya İç Savaşının Enternasyonalist Tugayları’nı hatırlatıyor bana. Ama en çok aklıma Che geliyor onları anımsayınca. Zaman, mekan ve biçimleri farklı elbette. Bağdat’taki bir Cihan, dün Paris’te komünardı, Madrit’te Enternasyonal Tugay’ın savaşçısı, Afrika’da Che’ydi. Ve zaten insanları bir tür feda ruhuyla Bağdat’a götüren evrensel bilincin tarihsel kökeni buralara dayanır. Mesela, değişik ülkelerden Paris’e gelip, Komün’ü savunmak isteyenler için Marks, “Bu tarihsel bir ilk” diyor. 19. yy’da Paris’e koştu Cihan, 20. yy’da Madrit’teydi, 21. yy’da Bağdat’ta işte. Aslında yazacak şey çok, muhtemelen dinleyecek şeyde çoktur olsun hep çok olsun zaten. Olsun da vakit yetmesin. Dedim ya, bir merhabaydı bu. Sana merhaba, umuda merhabaydı sadece. Umutlu olmak güzel gerçektende. O halde bir kez daha kutlu olsun umudumuz sana, bana, ailemize, halkımıza, hepimize.✔


röportaj tavır

av. kezban hatemi:

AMERİKA’NIN YANINDA REFAKATÇİ OLAN HİÇ KİMSENİN HAYSİYETİ BİR DAHA YERİNE GELMEZ! Savaş sürecinde uluslararası hukuka aykırılıklar nelerdir? Çıkacak bir savaş halinde Irak’a asker gönderilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kanaatimce meşru değildir; çünkü neden? Birinci tezkerede tabi o tezkerenin, neye şahit olduğunu, kapsadığını bilmiyoruz. Birinci tezkerede, üslerin modernizasyonu ve zaten ikili anlaşmalara göre Amerika’ya tesis edilmiş, Birleşmiş Milletler’e tesis edilmiş üslerin kullanılması gibi, kavramlar yer alsa dahi bu da yanlış. Niye yanlış? Meşru bir savaş yok. Meşru bir savaş olmadığı için, sırf milletler arası hukuk dolanarak, buna sözde bir meşruiyet kazandırılmış; kazandırma yoluna gidilmektedir ki birinci tezkerede meclisin sorumluluğu da, hükümetin sorumluluğu da vardır diye düşünüyorum. Birinci tezkereyi dahi meşru görmüyorum; çünkü, böyle bir meşruiyet kaynağını milletlerarası hukuktan almaktır. Hukukçuların ve savaş çığırtkanları yapanların görmezlikten geldiği noktadır bu. Üslerin kullanılması anayasaya ne kadar uygun? Tamamen aykırı mı? Tamamen aykırı. İkili anlaşmalar var. İkili anlaşmalarla da üslerin kullanılması için meşru bir gerekçe noktası lazım. Senin hiç bir meşru gerekçen yok. Üsleri kullandırttığın an, bir kere çok ciddi bir uluslararası problemle karşı karşıyasın. Yarın öbür gün, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararı da olmadan böyle bir işe kalkıştığın için bunun sonuçlarında Amerika’nın yedeğinde, dolayısıyla bizde uluslararası yargıda kendimizi bulabiliriz. Bunlar, çok ciddi insan hakları ihlallerine yol açabilir. O bakımdan ben çok tedirginim. Sonra, benim sınırlarım içinde olmayan ve benim sınırlarıma, be-

nim güvenliğime, bütünlüğüme yönelen bir tehdit olmadığı halde, Amerikanın yedeğinde girmekte, bende onunla aynı suçu işleyecek konumda olacağı kanaatindeyim. Çünkü, Saddam’ın bundan önceki Kuveyt’e saldırısı, bundan evvelki saldırısında, Kuveyt’e girme fiili durumu vardı. Hadi bunu da meşru say, her ne kadar Amerika yönlendirilmiş olsa da, danışıklı dövüş ama burada bir görünüşteki muamelenin meşruiyeti var. Burada, o da yok. Birleşmiş Milletler “Bu adamda silah yok.” diyor. Ve dün gece biliyorsunuz toplandılar. Toplantılarını dahi dinlemedi Bush. Toplantıyı bile. En son Blinks’in raporunda da “Yok!” dedi, “Böyle birşey yok. Öyle bir ize rastlamadık.” O halde niye? Yani az önce de konuştuk ya, sadece duygusal açıdan yaklaşanlar da var. Ülkemizin çıkarları, ülkemizin çıkarları ne olur böyle bir savaşta bu tartışılıyor. İnsan kanı üzerinden çıkar olmaz elbette... Sorun nedir biliyor musunuz? Vizyonu olmayan, gelecek için planları olmayan bir millet olduğumuz için, hiç bir istikrarlı hükümet göremedik. İstikrarlı hükümetler olmadğı için de, istikrarlı programlar, örneğin Ortadoğu’ya bir bakış açısı olmadığı, Avrupa Birliği’nde, ilişkilendirilmiş, ABD ile ilişkilerimiz. İşte, komşularımızla ilişkilerimiz ciddi bir araştırma sonucu saptanmadığı için, hep Dışişleri’ne ve derin devletin tabularıyla bu günlere taşındığımız için, bence bu sorunları çözümleyemeyiz. Tabi çok kötü yönetildik. Çok kötü yönetilmenin bedeli olarakta, insanlar sorunlarıyla ilgilenmez hale gelmiş oldular. Şimdi, insanları çöp tenekesi karıştıran bir ülkede yaşıyorsak, insanlık onuruna uygun bir davranışı da bekleyemezsiniz çöp tene-

23

kesini karıştıran insanlardan. Şimdi devlet, sosyal hukuk devleti değil. Sosyal hukuk devleti demek, insanlık onuruna uygun yaşam seviyesini sağlayan devlet demektir. Böyle olunca, artık ahlaki değerdi, onurdu, bunları bekleyemiyorsunuz insanlardan. Yani, böyle bir sürüleştirildik. Bunda çok ciddi ve planlı bir şekilde bu eylem yapıldı ve bunda başarılı olundu. Görüyoruz işte. Yani, sınırımızda on beş senedir süren bir çatışmada, çok hassas dengelerin oluştuğu bu sınırda, neler oluyor ve insanlar avuç içi kadar toplanamıyorlar. Oysa, sınır ötesindeki savaş kışkırtıcılarının insanları daha bilinçli yaklaşıyor ve “savaşa hayır” diyebiliyor. Tabi, bunları hem bilinç, dolayısıyla eğitim ve olaylardaki mesuliyet hissetme, kendini sorumlu hissetme bilincini yükseltmesiyle doğru orantılı diye düşünüyorum. Hukukçularımız ne yapıyor? Bizim hukukçularımız yani; çünkü, söylediğimiz şeyler önemli şeyler.


Hukukçularımız ne yapıyor? Bunu ben, uzun süredir düşünüyorum. Yani hukukun siyasallaştırılması, hukukun ekonomiden başka konulardan sonraya bırakılması ve sonra gelmesi çok yaygın bir taammül haline geldi. Oysa, hukukun üstünlüğü temel alınsa, hukuki prensipler temel alınsa, hukuk devletinin özellikleri dikkate alınsa, bu sorunları yaşamayız diye düşünüyorum. Hukuku bir an için bile rafa kaldıramazsınız. Peki umutlu musunuz? Ben çok umutlu değilim. Gitgide umudum azalıyor, ama bir musibetle belki kendimize geleceğiz diye düşünüyorum. Şimdi bu kadar vurdum duymazlık, bu kadar maddi manevi uyarılara rağmen hala kendisinden başka, bencil çıkarlarından başka birşey düşünmez bir toplum haline geldikten sonra da, neyin umudunu taşıyacağız? Hukuk devleti bilinci yok. İnsanlığın yüksek ahlaki değerleri yok, ne umudu? Yani geleceğe nasıl güvenle bakabilirsiniz? Bir avuç insanın ki, o insanlar zaten hep varlar, hep bellidir onların talepleri, istekleri, hep aşağılanırlar, hep itilirler, hep duygusallıkla suçlanırlar. O insanların sesinden başka ses çıkmıyor bu ülkede maalesef. Akşam haberlerde vardı. İskenderun’nda, limana branda örtmeye başlamışlar. Çok şey geldi bana yeni traji-komik birşey. İçeri girip çıkan belli olmasın diye branda örtmeye başladılar. Aziz Nesin yaşasaydı neler yazardı? Zaten ben, Aziz Nesin’i rahmetle anıyorum. Son günlerde o kadar çok rahmet okudum ki Aziz Nesin’e, yani galiba artık o aptallaştırılma süreci ciddi anlamda aptallaşmaya dönüştü. Diyorum işte size, yani bilgisizlik, eğitimsizlik, açlık, sefalet, ezilen sömürülen insan konumuna getirildi. Ve insanlar, çıkarlarının nerede olduğunun dahi bilincinde değiller. Yani, tamamen onun aleyhine olan bir yerde oy, orada oy kullanılıyor. Yani bu olamaz bir şey. Bu parlamento gökten inmedi. Yani seçimle işbaşına geldi. Ha diyeceksin ki, seçim kanunu benim irademi meclise yansıtıyor mu? Hayır. Partiler, Siyasi Partiler Kanunu benim irademi meclise yansıtıyor mu? Hayır. Demek ki, hukuki sorunlarımızın bileşkesi, işin içinden çıkılamaz duruma getirdi diye düşünüyorum insanları. İkinci tezkere onaylanmadı. Çok büyük bir mutluluk havası esti heryerde... Bazı kesimlerde... Zaten bakın, bu ikinci tezkerede ne değişti ki. Savaş koşulları lehine oy verecek. Saddam aleyhine birşey mi bulun-

du? Amerika’nın iddia ettiği, örtülediği aslında örtüleyemiyor da. Herkes ABD’nin ne amaçla geldiğini biliyor. Biraz tarihi bilgisi olan, biraz akıllı olan Amerika’nın ne yapmak istediğini, neyi planladığını; yalnız, bu Amerika’nın olmadığını, emperyalizmin ciddi olarak Türkiye’yi ve dolayısıyla Ortadoğu’ya dahil olmak üzere belli bir perspektif altına aldığını hep birlikte görüyoruz. Yani bunda kimsenin tereddütü yok. Bunun aksini, medya çığırtkanları bile söyleyemiyor. Ama şu var yani bu sürece baktığınız zaman ne değişti diye sorarlar adama. Yani, halkın iradesi bu kadar mı ciddiye alınmıyor yani? Bu bedeli olur diye düşünüyorum ben. Halk, asla savaş istemiyor. Bütün bu aptallaştırılmaya, bütün bu bilinçsizliğe rağmen, savaş istemiyor. Buna rağmen, meclise sormayacak mı. Nedir, ne değişti, Saddam aleyhine bir belge mi bulundu? Pazarlıkta Amerika şimdi bir şey mi verdi? Ki bu çok çirkin ben bundan nefret ediyorum. Yani, insan kanına endeksli bir menfaat ummak, bence bu dünya tarihinde bile görülmedi. Yani bu kadar aleni görülmedi. Tabi bir iletişim çağındayız her şey ortada oluyor savaşlar ortada oluyor ama bu kadar aleni, mektuplara bile geçmeyen, bilim tarihini incelediğiniz zaman bulamazsınız böyle bir pazarlık yani. Rakam bile veriliyor... Bir de beni bu acıttı. Hele, o Dışişleri Bakanı’nın, eski Dışişleri Bakanı’nın ilk kabinedeki talihsiz açıklaması. “Bir köprü kurulmalı köprü dediğimiz, ilk bombayla gelmeli. Kanımı dondurdu.” Bir siyasetçinin, hele TC Dışişleri Bakanı’nın böyle birşey söylemesi talihsizlikten de öte, bir rezalet diye düşünüyorum. Yani TC bunu da mı görecekti diye kaygılanıyorum ama artık şöyle düşünüyorum, her medeniyetin bir sonu olmalı. Maalesef bizim medeniyetlerimiz iniş çıkış değil, tamamen inişe geçmiş diye düşünüyorum. Galiba medeniyetimizin de sonu olacak diye düşünüyorum. Bir de, tarih, şimdi -varolan iktidar için konuşuyorum- öyle birşey yükledi ki onlara, müslümanların oylarıyla iktidar oldular ve çok sürmedi, ilk işleri müslümanları katletmek oldu... Geçenlerde, Can Dündar’ın bir yazısı vardı. Tayyip Erdoğan’ın gençlik yıllarından bahsediyordu. Akıncıların lideri olan bu gence bir gün sorsalardı diyor. Bir gün başbakan olacaksınız, ilk işinizde müslümanları öldürmek olacak... İnanmaz, gülerdi herhalde...

24

Çok güzel bir tespit. Öyle bir güç dengesi ki, bakın insanları ne hale getiriyor. Pragmatik, tamamen düzene uyan, hatta düzende dahi olmayan ahlaki erozyonu simgeleyen bir durum. Çok ciddi bir tespit bu. İşte böyle islamla, sadece müslümanım demekle olmuyor. İslamiyetin mesajını, onun sosyal adaletini hak arayışını, hukukun üstünlüğü mesajını alamıyorsan rezil ediyor insanı. Benim fikrim bu. Ben böyle düşünüyorum. Tabi altyapı da yok. Son derece acemiler. Bence iktidara değil, koalisyona hazırlanmaya çalışıyorlardı. İktidara geldiler, öyle veya böyle. Bu savaşa dayanacak hiç bir hükümeti düşünemiyorum ben zaten. Savaşa hayır deselerdi, tutarlı bir çizgi gösterselerdi, belki halkın gözünde yerlerini koruyabilirlerdi. Samimi olsalardı, hiçbirşey yapılamıyorsa koltuktan vazgeçebilirlerdi. Evet yani; ne demek bu? Allah kelamımı, o koltukla mı doğdun ananın karnından? Yapamıyoruz bir şey deyip istifa edin efendim. Güven tazeleyin. Çok ciddi bir onursuzluk diye düşünüyorum. Öyle bir ahlaki yanları olsaydı bunu yaparlardı ama demek ki yok... Mazlumun yanında yer alacaklarına, zalimle birlikte mazluma karşı yürüyüş! Asla bunu tasvip etmeyeceğim! Bir de, şöyle bir problem var yani. Şu anda, ordan gelecek diye bir tehdit, yani insanlar gülüyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hukuk dışı algılama yok. Hukuk dışı algılama sonucu tezkere çıkarmayı, ben çok gayri ciddi buluyorum... Toplumun diğer kesimlerine bir mesajınız var mı? Topluma mesaj olarak, ciddi ciddi Türkiye bir yol ayırımında. Ya, demokratikleşmeyi, hukukun üstünlüğünü ve buna bağlı olarak ekonomimizin de yeniden yapılanması yolunu seçecek; yahut da, Ortadoğu çukurunda bilinmez bir maceraya doğru sürüklenecek Amerikanın yedeğinde ve Amerikanın mandası olarak. Amerika’nın elini attığı hiç bir ülkede ot bitmez. Amerika’nın yanında refakatçı olan hiç kimsenin de haysiyeti bir daha yerine gelmez. Benim vereceğim mesaj bu.✔

* Bu röportaj yapıldığı tarihte henüz ikinci tezkere oylanmamış, ve emperyalist savaş başlamamıştı.


şiir demyan bednıy

- Bir Asker Türküsü -

Savaşa gitmemiz buyruldu “Toprak için aslanlar gibi dövüşün” diyerek Toprak için! Ama kimin toprağı? Söylenmedi bu - Dere beyinin toprağı olsa gerek! Savaşa gitmemiz buyruldu “Özgürlük adına” diyerek Özgürlük adına! Ama kimin özgürlüğü? Söylenmedi bu Halkın özgürlüğü olmasa gerek!

Savaşa gitmemiz buyruldu “Bizden” dendi, “yardım bekliyor müttefik uluslar” Ama en önemli şey unutuldu: Kimin cebine girecek banknotlar? Savaş kimisi için hayatla ödenen bir fatura Milyonluk kazançtır kimisine Çocuklar, daha ne kadar Katlanacağız bu ağır işkenceye?

25


sinema veli göktaş

PİYANİST ürkiye’de özellikle, 1996 Ölüm Orucu ile başlayan 2000-2003 Ölüm Orucu ile birlikte ise iyice ayyuka çıkan aydın baskısı var. İktidarın’da bu anlayış üzerinden çeşitli kereler anti propaganda yaptığı, yaşamın kutsallığı tartışması, başka bir dönemde, başka bir ülkede geçen bir öyküyle gündemimize giriyor. Roman Polanski’nin yönettiği, üç oscar ödülü kazanan “Piyanist” filmi, Naziler’in yahudilere uyguladığı baskıyı göz önüne sererken, yaşamak için kaçan, kurtulan, direnmeyen, direnişlere sadece tanıklık eden karakterini antikahramana dönüştürüyor. Polonyalı yahudi piyanist Wladislaw Szpilman’ın, savaş yıllarında yaşadıklarını anlatan Piyanist’te, aynen kısa süre önce izlediğimiz, “Amin” de olduğu gibi yahudi katliamına farklı yorumlar getiriyor. Hakkında, onlarca film yapılan konu, artık Amerika’nın, Vietnam filmleri gibi bunaltmaya başlamışken bu iki filmde de farklı bir konu ve yaklaşım izlemenin ferahlığını yaşadık. “Amin” de, Vietnam’ın duruma duyarsızlığı ve maneviyattan çok maddi bir temele dayandığı gözler önüne serilirken, Piyanist

T

daha objektif bir dille yahudilere odaklanıyor. Varşova’da yaşayan Szpilman’ın öyküsüyle birlikte, Varşova gettosunda hep daha iyi bir şey umuduyla pasifize edilişini izliyoruz. Açlığın penceresinde, gettolarda yaşayan halk, yiyecek kavgası veriyor. Yere düşen yemeği yalayanların çaresizliğini izliyoruz. Onca kalabalığın trenlere bindirildiği sırada neden isyan çıkarmadıklarını soran yaşlı adama verilen cevap çaresizliğin ve direnme dinamiğinin zayıflığının en büyük göstergesi. “Ya bizi daha iyi bir yere götürüyorlarsa.” Polanski tüm bunları öyle ustalıkla anlatıyor ki size düşünme ve yorumlama hakkı tanıyor. Bir çok Amerikan filmi bunu yapmaz. Size neyi hissetmeniz gerektiğini anlatır. Polanski size tarafınızı seçme şansı veriyor. Yahudiler ve Naziler arasında değil tabi ki. Direnmek ve teslim olmak arasında. Yaşamak veya onurlu bir şekilde ölmek arasında. Yaşama tutkusu denen şeyin sadece kaçmak olmadığını göstermek anlamında. Gösteriyor ve kararınızı verin diyor. İşin şu boyutuna hiç girmiyoruz. Yönetmen de taraf olmalı ve tarafını belirtmeliydi gibi. Boşluğu doldurun cinsinden, temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önünüze getirilen bu söz, yerli yersiz kullanılınca, yeterince dejenere edildi zaten. Tartıştığımız film “Piyanist”, yönetmeni de Roman Polanski. O yüzden “Niye objektif?” diye sormayacağız. Ancak ortaya konan şeyleri birleştirip bir çözümleme yapacağız. Sanıyoruz

26

yönetmenin de, karanlık solana giren seyirciden istediği bu. Yazımızın girişinde, yaşamın kutsallığı üzerine yürütülen tartışmalardan söz etmiştik. Szpilman’ın durumu da tam da bu noktaya denk düşüyor. Szpilman, yaşamak için her şeyi yapıyor. Kaçıyor, itaat ediyor. Ancak, bu savaşın içinde milyonlarca insan ölüyor. Szpilman kaçıyor. Varşova gettosunda bir avuç yahudi direniş örgütlüyor. Szpilman izliyor. Sonunda tüm direnişçiler ölüyor. Sonuç; Polonya’da bu direniş önemli bir moral kaynağı oluyor. Yeni direniş hareketleri oluşuyor. Szpilman, saklandığı yerden izliyor. Almanlar, yenilmeye başlıyor. Ruslar, Varşova yakınlarına geliyor. Szpilman ne yapıyor. Aç kalıyor, hastalanıyor, insanlıktan çıkıyor ama bir adım kıpırdamıyor. Aç kalıyor, çünkü ona yemeği direnişçiler getiriyor. Onca zorluk içinde yemeği gelmediğinde, Szpilman aç kalıyor. Öyle dönemler vardır ki, niçin yaşadığının anlamını sonuna kadar sorgulamak durumunda kalırsın. Gerekçeleri elinden alınıyorsa, onu elde etmek için mücadele verirsin. Gerekirse onu elde etmek için ölürsün. Szpilman, tüm bunlar yaşanırken hiçbir şey yapmıyor. Polanski ne hissediyor bilmiyoruz ama biz “Piyanist”i çok sevdik. Szpilman’dan ise tiksindik.✔


oscar töreni deniz engin

mc carty ruhu hollywood’da!

merika'nın, Irak'a saldıracağını ilan etmesiyle birlikte, dünyanın her yerinde savaşa karşı çeşitli görüşlerden topluluklar, eylemler organize etmeye başladılar. Amerika'nın bu saldırgan tavrıyla birlikte, anti emperyalist ruh da her yerde kendini göstermeye başladı. Amerika, kendi içinde de, bu savaşa karşı çıkan ruhu pasifize etmek için çeşitli politikalara yöneldi. Önce, giderek büyüyen bu gösteriler karşısında ABD'nin ne kadar demokratik yönetildiğinden dem vuruldu. Ardından da eklendi; bu gösteriler iktidarın tavrını etkilemeye-

A

cekti. Çelişki gibi gözükebilir. Demokrasinin böyle kusursuz uygulandığı bir ülke, neden halkın sesine kulak vermez diye. Ancak, bu böyle bir demokrasidir işte. İktidara gelmelerini sağlayan oylar, o insanlardan gelirken, sadece araçtırlar. Belirleyici güç ise, tekellerdir. İktidarın sahibini belirleyen, seçim kampanyalarını organize eden ve iktidara gelişle birlikte politik takvimi önlerine koyan. İşte bu demokrasi bilinci şimdi Irak'a özgürlük ve demokrasiyi götürüyor. Neyse asıl konumuzdan sapmayalım. ABD'yi yönetenler, önlerine çıkan bu engelleri süpürmek için de

27

adımlarını atıyorlar. Amerika'da, gösterilen organizasyonunda görev alan kamuoyuna savaşa karşı olduklarını ilan eden sinema sanatçıları, iktidarın baskısıyla kıskaç altına alındılar. 1950'lerde ABD'deki "komünist avı"nda Hollywood için çalışan sayısız sinema sanatçısı sorgulanmış arkadaşlarını ihbar etmeleri istenmişti. Bunu kabul etmeyenler, işlerinden olmuş, kimisi ömürlerinin sonuna dek yoksulluk içinde yaşamıştı. Sean Penn'in, Irak'ı ziyaret etmesiyle birlikte kıpırdanmayı hissettiğimiz günlerde, Amerikan medyası da, Sean Penn'in hainliğinden dem vuru-


gibi oyuncular yer almadığı gerekçesiyle davet edilmediler. Oysa Gere'in rol aldığı Chicago birçok dalda Oscar adayıydı ve Gere'in o salonda bulunması kadar doğal bir şey yoktu. Susan Sarandon'ın da oscar ödüllü bir oyuncu olduğu hatırlatalım. Ardından, Newyork Çeteleri filmiyle, En iyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne aday gösterilen Daniel Day Lewis törene katılmayacağını açıkladı. İnsanlar ölürken, kırmızı halılar üzerinde yürüyüp solana girmeyeceğini belirtti Lewis. Tartışmalar büyüyordu. Nicole Kidman da, törene katılmayacağını açıkladı. Sonra ne olduysa oldu ve "lanetli"ler törene davet edildi. Onlar oradaydılar. Yakalarında, beyaz kurdeleleriyle. Savaşa karşı çıktıklarını milyonlarca insana gösteriyorlardı. Ama bu çok sessiz bir protestoydu. Bu sessizliği, En iyi Belgesel Film Ödülü'nü alan Michael Moore bozdu. Ülkemizde "Benim Cici Silahım" adıyla gösterilen "Bowling for Columkine" filminin yönetmeni Michael Moore, ödülünü almak üzere, diğer adaylarla çıktı. Sahneye onları da alma gerekçesini, "Biz kurgu şeyleri sevmiyoruz" diyerek açıkladı. Ardından, "Kurgu bir seçim yaşadık, kurgulanmış bir başkan seçtik, ardından kurgu bir savaş yaşıyoruz. Bu savaşın sebepleri bile kurgulanmış." Sözleriyle ABD yönetimini protesto etti. O anda salondaki ortam bir daha kolay görünmeyecek cinstendi. Alkışlar, Moore'a tepki gösterenler. Gerçek şuydu ki, Moore geceye damgasını vurmuştu. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü almak için sahneye çıkan Adrian Brody ise duygusal bir konuşmayla savaşın sona ermesini istedi ve "Piyanist" fimine hazırlanırken yaşadıklarıyla savaşın, insanı, insanlıktan çıkardığını anladığını belirtti. Oyuncu, ayakta alkışlandı. Nicole Kidman ise törene gelmemeyi düşündüğünü ama sonra sanatın önemli olduğuna inandığı için gelmeye karar verdiğini belirtti. ABD yönetimi savaşın bu aşamasında sinema sanatçılarıyla yaptığı propaganda savaşını kaybetmiş gözüküyor. Ancak Mc Carty ruhu boş durmuyor. Bush'u destekleyenler de var tabi. Sinema kariyeri dünyayı kurtarmaktan ibaret olan Sylvester Stallo-

28

susan sarandon

yor, örtülü tehditler yolluyordu. Ardından, Oscarlı sinema oyuncusu Susan Sarandon ve Martin Sheen'in başını çektiği gösteriler gelmeye başladı. Hollywood'da oyuncular, yönetmenler savaşa karşı olduklarını beyan eden bildiriler hazırlıyor, bunlar sadece Amerika'da değil, tüm dünyada ses getiriyordu. Kimler yoktu ki bu safta yeralanların içinde Tim Robbins, Richard Gere, Dustin Hoffman, Oliver Stone, Robert Altman, Daniel Day Lewis ve daha birçok isim. Her gün evlerimize, filmlerle konuk olan bu isimlerin açıklamaları da kuşkusuz savaşa karşı çıkanların moral gücü olmuştur. Ve tabi, ardından ABD'nin harekatı başladı. Irak'a değil, sanatçılara. Önce, Sean Penn çekimlerine başlanacak filmden kovuldu. NBC televizyonuna çekilen dizi de Amerikan Başkanı’nı canlandıran Martin She uyarıldı. Yaklaşan Oscar ödül törenine, Susan Sarandon, Richard Gere

ne, Arnold Schwarzenegger ve Bruce Willis gibi isimler, yönetmen Steven Spielberg ve Tom Cruise ise Bush yönetimini desteklediğini açıkladı. Hatta Bruce Willis işi fazla ciddiye almış olacak ki, orduya katılmak için başvuru yaptı ama yaş haddinden başvurusu kabul edilmedi. Hollywood setlerinin rahatlığını Irak'ta bulamayacağı da hatırlatılmış olabilir, bilemiyoruz. Dedik ya Mc Carty ruhu da boş durmuyor. Şimdi de, savaş yanlısı oyuncular, oyuncu ajanslarına başvurarak savaşa karşı olan isimlere iş verilmemesini istiyor. Hollywood hiç olmadığı kadar kaynıyor.✔


müzik tavır

“derya” içinde balık olmak er ürün kendi doğası gereği bir iddia taşır. Bu iddiayı onu üretenlerin dile getirmesi gerekmez. Bir çalışma ve üretim sürecinden geçip sunulmuştur. Ciwan Haco’nun yeni albümü ‘Derya’yı dinlerken, Ciwan Haco’yu geçmişten bugüne yeniden düşünüp değerlendirmek zorunlu oluyor. Farklı bir tarzı var Ciwan Haco’nun. Kürtçe söylemenin ötesinde, Kürt halk ezgilerinden yola çıkıp, Avrupa metropollerinde seçkin müzisyenlerle çalışarak, rocktan caza bir çok tınıyı biraraya getiren denemeleri var. Son albümüne kadar, Ciwan Haco’nun müziği ile ilgili iyi niyetli, olumlu, biraz da abartılı değerlendirmelerle “kürt dilinde dünyaya açılan müzik” gibi cümleler kullanıldı. Diğer taraftan onun tarzını geleneksel tarzın deforme edilmesi olarak ele alan olumsuz yaklaşımlar da oldu. Yeni olan her şeyde olduğu gibi, Ciwan Haco’nun müziğinde de iki yanlış yaklaşım sergilendi. Biri, “farklılığın” üzerine atlayıp onu olduğundan üstlere taşıyan olumlama, diğeri ise gelenekselin deforme edilmesinden duyulan kaygıyla tümden olumsuzlama... Bu iki yanlışa düşmeden değerlendirmek için ürünün içindeki iddiayı doğru ve net ortaya koymalı. Yapılanı bu çerçevede ele alırken dünyaya, hayata ve dolayısıyla müziğe bakış açısını doğru şekillendirip bu iddiayı çevreleyen koşulları birlikte düşünmelidir. Örneğin “Derya” albümünde, Ciwan Haco’nun Kürt halkına seslenmek gibi bir derdi olduğunu söylemek doğru olmaz. Öyle olsaydı “Jı te hez dıkım” cümlesiyle başlayan şarkıyı New Yorklu cazcıların söyleyiş tarzıyla söylemesinin hiç bir zemini olmazdı. Ya da, Ciwan Haco’nun, Kürt kültürünü dış dünyaya tanıtma gibi bir derdinin olduğunu da bu albümde göremezsiniz. Çünkü, istisnasız tüm şar-

H

kıların sözleri, “seviyorum, gel” çerçevesinde, ikişer cümleden öte bir içerik taşımıyor. Sanki, yapılan müziğin üzerine, Ciwan Haco’da bir ses katmalı diye çalakalem yazılmış bir kaç cümle okunmuş. Bu arada asıl tartışılması gerekene de bir geçiş yapmış olduk. Müzik yapılırken, ne düşünülmüş, nasıl düşünülmüş diye bakıldığında, zorlayarak da olsa tutarlı bir sonuç üretmek çok zor. Tamamen elektronik müziğin mekanik sesleriyle oynayan, üzerine de becerikli bir saksofon eklenen, onların üzerine ise bu da olmalı denilip ikişer cümlelik sözler giydirilmiş bir tarz var orta yerde. Daha dikkatle incelendiğinde, “Bu albüm, Ciwan Haco albümü mü?” diye sormanın da zemini var. Elektrik gitar, bass, efektler, vb. işlerin tümünü Audin Erlien çalmış. Bir de Anders Engen adlı müzisyen, keyboardın başına oturmuş, içinden geleni çalmış. Arada sırada darbuka seslerine yakın seslerde olmasa, bilim kurgu uzay filmlerinin garip müziklerinden ayırmak mümkün olmayacak. Saksofon ustası Bendik Hafset’e diyecek yok. Cazın doğası gereği, içinden geleni enstrümanlardan çıkan seslere sade Kürt ezgilerini nasıl yerleştirecek. Yoksa bu ezgileri elden geldiğince hissettirmemek için mi uğraşılmış? Bu yüzden mi bu denli eklektik kalmış? İddia nedir bu albümde? Ve bu al-

29

büm, Ciwan Haco’nun, Kürt müzisyen kimliğinde ne anlam ifade eder? Kürtçe sözler -ki içerikteki hafifliği önce de belirtmiştik- dışında bu albümün kimliği tartışılır olmuş. “Deneme” diye, alabildiğine bir serbestlik, tutarsızlık, hedefsizlik moda olmuşken, Ciwan Haco’yu bu masumiyetle değerlendirmek, onu kimliksizleştirmek olur. Bunun vebali hiç kimseye değil, Ciwan Haco’ya düşer. Bu ‘hafiflik” ve “serbestlik”, Ciwan Haco’yu yalnızca, “kürtçe söyleyen bir cazcı, rockçu” bile yapmaz. Yalnızca bu tanımlamayı benimseyen bir Ciwan Haco ise, halkının, hayatın ve kendi kimliğinin anlamından soyutlanmayı tercih etmiş olur. Bu da, son dönemin modasıdır. “Derya” albümü, Ciwan Haco’yu deryada balık misali yüzeyselleştiriyor. Derya’da balık olmak, özgürlük değildir. O balığın, o deryada yaşayabilmesi için de, ne büyük mücadele vermesi gerektiğini de unutmamalıdır.✔


tavır

haber-yorum

Düşünce ve Sanat “Ağır Ceza”ya Çarptırıldı tavır Kapatıldı! TAVIR- Dergimizin Eylül 2002 sayısına açılan davanın karar duruşması 25 Mart tarihinde İstanbul 1 No’lu DGM’ de görüldü. Duruşmada Yazı İşleri Müdürümüz Ahu Zeynep Görgün’ün TCK’ nın 169. maddesi gereğince üç yıl ağır hapis, suç tarihi gözönüne alınarak cezasının 3713 Sayılı yasanın 5. Maddesine göre ağırlaştırılarak 4 Yıl 6 ay ağır hapis verilip duruşmadaki hal ve tavırları gözönünde bulundurularak Üç yıl dokuz ay ağır hapis cezasına çevrilmesi sözkonusu yazıların yazarları belli olduğundan verilen cezanın 642 sayılı yasanın 4. maddesi gereğince 9 Milyar 923. 735. 000 MilyonTL’ paraya çevrilip ağır para cezası ile cezalandırılmasına ve dergimizin 5680 sayılı yasanın Ek 2/ 1 maddesi gereğince "bir" gün süre ile kapatılmasına karar verilmiştir. Aldığımız ceza devrimci sanatçıya ve devrimci basına uygulanan baskıların bir sonucudur. Basın mensubu olmamıza rağmen Basın Kanunu’na göre değil, örgüte yardım ve yataklık etmek suçlamalarıyla yargılanmamız ise yargının bağımsız olmadığının bir başka göstergesidir.✔

Rıfat Ilgaz’a Armağan Yazarın ölümünün onuncu yılında Aydın Ilgaz tarafından yayıma hazırlanan kitapta, Rıfat Ilgaz 16 yaşında iken (1927) yayımlanan ilk şiirinden,1991’de kaleme aldığı son şiirine kadar bütün şiirleri yer alıyor. 2003 yılının, Türk yazınının koca çınarı Rıfat Ilgaz’ın ölümünün onuncu yıldönümü olması nedeniyle de ayrı bir anlam taşıyan kitap için Server Tanilli yazdığı önsözde şöyle diyor; “İşte Yarenlik’le (1943) başlayan, sonra Sınıf (1944) , Devam (1953) ve arkasından gelen kitaplarında süren; her menzilde kendini aşan; toplumun olduğu kadar sanatın da nabzını tutup özde ve biçimde en yeni açılımlara kadar izleyerek özümseyen bir şiir serüveninin bilançosu; Çekinmeden söylemeli de; Nâzım Hikmet’in arkasından, Türkiye’de ‘İnsan Manzaraları’nı Rıfat Ilgaz’ın daha hünerli sürdüren ve zenginleştiren bir başka şair çıkmadı, diyebiliriz.” Nazım’dan Övgü; Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar adlı kitabında da yer alan bir mektubunda söyle diyordu; “Gençlerin içinde çok beğendiğim şairler var, hepsinin ismini aklımda tutamıyorum, isimleri henüz yer etmedi; ama şiirlerini pek beğeniyorum. Şöyle aklımda kalanları sıra tefriki yapmadan sayayım: (Hasan İzzettin) Dinamo, Suat Taşer, Rıfat Ilgaz, A.Kadir, Orhan Kemal, Saffet Irgat vesaire...” Kitapta, Usta’nın bütün şiirlerinin yanı sıra, anılarıyla birlikte aktarılmış kronolojik yaşam öyküsü ve şimdiye dek yayımlanmış şiir kitapları hakkında çıkan görüşler de yer alıyor. ✔

30

TYS Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği Açıldı! Tanıtım, araştırma, belgelik, koruma ve sergileme amacıyla kurulan TYS Edebiyat Müzesi ve Belgeliği, belgelik ve kitaplık olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Belgelik bölümünde, Türkiye’nin bazı edebiyatçılarının belge değeri taşıyan yapıtları, el yazısıyla yazdıkları mektup ve çalışmalarına yer veriliyor. Yazarların bilgisayara yüklenmiş yaşam öyküleri, fotoğrafları ve yapıtlarına da ulaşılabilen bölümde, bazı yazarların görüntü ve ses kayıtları da yer alıyor. Kitaplık bölümünde ise edebiyatçıların eserlerinin yanı sıra, araştırma, inceleme kitapları, kültür-sanat yaşamını konu alan ansiklopediler, sözlükler, antolojiler, derlemeler, yazarlar üzerine yazılmış tezler, eleştiri ve deneme kitapları bulunuyor. Bu bölümde, özel imzalı bazı kitaplar ve yazın dergileri de yer alıyor.✔ Kaynak: A.A.


Dünya Şiir Günü Ödülü Behramoğlu’nun Uluslararası PEN Kulüpleri Federasyonu Türkiye Merkezi’nin önerisiyle UNESCO tarafından 21 Mart tarihinin ‘Dünya Şiir Günü’ olarak kabul edilmesi dolayısıyla Atatürk Kültür Merkezi’nde bir tören gerçekleştirildi. Etkinlikte, şair ve yazar Ataol Behramoğlu’na ‘2003 Dünya Şiir Günü Şiir Büyük Ödülü’ verildi. Gecenin sunuculuğunu üstlenen tiyatro sanatçısı Gülsen Tuncer, Behramoğlu’nun yazdığı ‘2003 Dünya Şiir Günü Bildirisi’ni okudu. Behramoğlu, bildirisinde şiirin ana dilde derinleşme ve aynı zamanda insanlığın ortak dili olduğunu belirtti. Behramoğlu ödülünü, PEN Türkiye eski başkanı Alpay Kabacal’ın elinden aldı. Gecede, aralarında Sennur Sezer, Yeşim Ağaoğlu, Turgay Fişekçi ve Orhan Alkaya’nın da bulunduğu şairler, şiirlerinden örnekler sunarken, tiyatro sanatçıları, Cevdet Arıcılar, Mehmet Çerezcioğlu, Ayşe Lebriz, Aslı Öngören ve Sumru Yavrucuk, ‘en sevdikleri şiirleri’ okudular. ✔

Gazi katliamı davası kitaplaştırıldı: “Gereği Düşünüldü” 1995 yılında Gazi Mahallesi’nde yaşanan olayların hukuki sorunlarının çözümü için oluşturulan Gazi Hukuk Komisyonu avukatları tarafından çıkarılan "Gereği Düşünüldü" adlı kitap çıktı. Gazi davası müdahil avukatlarından Remzi Kazmaz, yedi yıl süren davanın tüm belgelerini ''Gereği Düşünüldü'' adlı bir kitapta topladı. ''Gereği Düşünüldü'' kitabında savcılık iddianamesi, nakil kararı, duruşmalardan tutanaklar, raporlar, bazı dilekçeler ve ölenlerin aileleriyle konuşmalar ve kendi tanıklıklarına yer verildi. ''Gazi Mahallesi'nden kalkıp Trabzon yollarında birlikte olmak, duruşmaları birlikte izlemek ve verilen kararlardan sonra yaşanan duyguları birlikte yaşamak istedim'' diyen Avukat Kazmaz, kitabında şu görüşleri savunuyor: ''Yargılamanın devam ettiği bir dönemde Susurluk Çetesi olarak adlandırılan olay meydana gelmiş, Başbakanlık tarafından yapılan soruşturmada Meclis Araştırma Komisyonu'na ifade veren istihbaratçı Hanefi Avcı'nın tanık olarak dinlenilmesi talebi reddedilerek Türkiye hukuk devleti açısından tarihi bir fırsatı kaçırmış, Gazi olayları aydınlatılamamış, mahkeme bu olayın derinliğine inememiştir.''✔

RTÜK’ ten Savaş Haberleri Uyarısı! Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), yayın kuruluşlarşna ABD'nin Irak'a yönelik operasyonlarına ilişkin yayınları konusunda uyarıda bulundu. Üst Kurul, yayın kuruluşlarından, ''ABD'nin Irak'a yönelik operasyonunun devam ettigi şu günlerde savaşla ilgili haber, haber program, yorum programları ve özellikle canlı yayınlar sırasında sorumlu yayıncılık anlayışı içinde hareket etmelerini'' istedi. ✔

31

nokta haber Grup Yorum 1 Mart 2003 Ankara mitingine katıldı.. Grup Yorum’ unda içinde olduğu Irakta Savaşa Hayır Koordinasyonu tarafından düzenlenen mitinge yaklaşık yüz bin kişi katıldı.

4 Mart 2003 Amerikan saldırganlığına karşı 18 ilde gerçekleştirilen üniversite boykotunu desteklemek için İstanbul Üniversitesi’nde dinleti verildi.

8 Mart 2003 Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde, İstanbulda Çağlayan Meydanı’nda düzenlenen mitinge katıldı.

9 Mart 2003 Bir Kar Makinesi adlı kitaplarının imza günü Kadıköy Dostlar kitabevinde yapıldı.

12 Mart 2003 Gazi katliamının yıldönümünde, düzenlenen etkinliğe katıldı. Yürüyüşe yaklaşık iki bin kişi katıldı.

16 Mart 2003 İstanbul Beyazıt Meydanı’nda Halepçe katliamının yıldönümünde düzenlenen basın açıklamasına katıldı.

18 Mart 2003 Kadırga Kültür Merkezi’nde İstanbul Gençlik Derneği’nin açılışına Katlıdı. Dinletide yaklaşık 700 kişi vardı,

21 Mart 2003 Newroz kutlamaları çerçevesinde İstanbul Kazlıçeşme’de düzenlenen etkinliğe katıldı.


22. Uluslararası İstanbul Film Festivali Başlıyor! İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 22. Uluslararası İstanbul Film Festivali bu yıl 12-27 Nisan 2003 tarihlerinde düzenleniyor. Her yıl, bir yandan yedinci sanatın en seçkin yeni örneklerini sinemaseverlere ulaştıran, öte yandan da Sinematek görevini üstlenen Festival, 2003'te de beş kıtadan seçilmiş filmlerden oluşan bir program sunuyor. Festival programında yer alan 200'e yakın film, geçen yıl belli başlı festivallere katılmış, övgü ve ödül almış, başarısını kanıtlamış yeni yapıtların yanı sıra, unutulmaz klasik filmleri ve sinema sanatının, genciyle yaşlısıyla bir dizi ustasının filmlerini de içeren zengin bir içerik oluşturuyor. Çeşitli ülkelerin sinemalarından derlenen bu eserler yalnızca coğrafya, yapım tarihi, ya da metrajla kısıtlı olmadığı gibi, izleyicide görme arzusu uyandıran belgeseller ve canlandırma sinemasının yaratıcı örnekleriyle de desteklendi. Festival'in bu yılki film gösterimleri; geçen yıl olduğu gibi, Beyoğlu'nda Emek, Atlas, Sinepop ve Beyoğlu Sinemaları ile Kadiköy'de Rexx sinemasında gerçekleştirilecek. Filmlerin gösterim saatleri: 10:30 - 13:30 - 16:00 19.00 ve 21:30. Festival kapsaminda düzenlenen, Jerry Schatzberg, Ara Güler ve Şakir Eczacıbaşı imzalı 75 fotoğraftan oluşan "Üç Fotoğrafçı - Sanatçı Fotoğrafları" adlı sergi, 12-30 Nisan tarihleri arasında, Teşvikiye'deki Dirimart sergi salonunda izlenebilecek.✔

“Bir Kar Makinesi”ne Dava Açıldı! TAVIR- Tavır Yayınları’ndan Ocak 2003 tarihinde çıkarılan “Bir Kar Makinesi adlı kitaba İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesince dava açıldı. Yayınevi Sahibi Muharrem Cengiz yayın yoluyla bölücülük propagandası yapmak suçlamasıyla yargılanıyor. İlk baskısı 1993 yılında yapılan sözkonusu kitaba açılan dava bu ülkede düşünce özgürlüğünün ve demokrasinin olmadığının bir göstergesi olduğu gibi, devrimci demokrat yayıncı ve yazarlar üzerinde oluşturulan baskının bir başka biçimini sergiliyor..✔

Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu! Amerikan Sinema Bilimleri ve Sanatları Akademisi tarafından, bu yıl 75'incisi düzenlenen Oscar töreninde ödüller sahiplerini buldu. Irak savaşı gölgesinde yapılan törende en iyi film ödülü, ''Chicago'' filmine verildi. 1968 yılından bu yana en iyi film ödülünü alan ilk müzikal olan ''Chicago'', aktris Catherine Zeta-Jones'a da en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü getirdi. Film, en iyi kostüm, en iyi sanat yönetmenliği, en iyi film yayıncılığı ve en iyi ses dallarında da ödül alarak, bu yılki Oscar törenlerine damgasını vurdu. Ödül alması sürpriz olarak gösterilen ''The Pianist'' filmi, Roman Polanski'ye, en iyi yönetmen ödülünü kazandırırken, filmde, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerden kaçan Polonyalı bir Yahudi müzisyeni oynayan Adrien Brody, en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Brody, ödülü alırken yaptığı konuşmada, Irak'taki savaşa değinerek, ''Film aşamasındaki tecrübelerim, beni hüzünden ve savaşın insanları insanlıktan çıkarmasından korkmaya itti. Neye inanırsanız inanın, çabuk ve barış yoluyla bir çözüm için dua edelim'' dedi. En iyi kadın oyuncu ödülünü de Salma Hayek, Diane Lane, Julianne Moore ve Renee Zellweger'ın arasından sıyrılan Nicole Kidman aldı. Kidman, İngiliz yazar Virginia Woolf'u canlandırdığı ''The Hours'' filmindeki rolüyle ödüle layık görüldü. Filmde, 1930'lu yıllarda intihara eğilimli kadın yazarı oynayan, Havai doğumlu olan ve Avustralya'da büyüyen 35 yaşındaki Kidman, üstün performansıyla kariyerinde ilk kez Oscar'la ödüllendirilmiş oldu. En iyi belgesel film ödülü, yönetmenliğini Michael Moore'un yaptığı ''Bowling for Columbine'' adlı filme verildi. Moore, ödülü alırken yaptığı konuşmada, ''Bu savaşa karşıyız, Bush utanmalısın'' dedi. Moore, ABD Başkanı George Bush'un, uydurma gerekçelerle kendilerini savaşa soktuğunu söyledi.

Törende ödül alan diğer sanatçılar şu şekilde sıralandı: En iyi yardımcı aktör: Chris Cooper (Adaptation) . En iyi yardımcı aktris: Catherine Zeta-Jones (Chicago) . En iyi uyarlanmış senaryo: The Pianist . Sanat yönetmenliği: Chicago . Film çekme sanatı: Road to Perdition . En iyi kostüm: Chicago . En iyi film yayıncılığı: Chicago . En iyi yabancı film: Nowhere in Africa (Almanya) . En iyi makyaj: Frida . En iyi ses: Chicago . En iyi ses efekti: The Lord of the Rings (The Two Towers) . En iyi görsel efekt: The Lord of the Rings (The Two Towers) . Onur ödülü: Peter O'Toole ✔

32


ISSN

9

1303-9113

7 7 13 0 3

9 1 10 0 3


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
2003 14 nisan by SolYayin.com - Issuu