Skip to main content

1998 04 ocak

Page 1

O c a k 1998 Sayı: 4

Henüz Vakit Varken Tavır

3

Bayrak Umut Şeker

6

Artık Çağdaş Halk Müziği Demiyoruz Grup Yorum

7

Ya Zafer Ya Ölüm Arşiv

9

Dişlerimle Tevfik El Zeyyad

15

"Okmeydanı" Devrimcileşen Halk Kültürü -2- Selçuk Demirci

16

Devrim Kuşağının Kahramanları Tavır

24

Aydın Sanatçı Meclisleri Üzerine Tavır

26

Yanakta Kalan İbrahim Karaca

27

Sinemalarda Üç Film, Üç Yaklaşım Aynur Cihan Alak

28

Oğul

Zeliha

Kavalcı

30

Teneke Turan Altuntaş

31

"Gündem"in Gündemi Ne? Tavır

32

Karikatür Eugene Mihaesno

34

Kaset Değerlendirmesi Ufuk Lüker

35

Şafak Feneri Hasan Biber

37

Yaşar Kemal'e Açık Mektup Ceyhan Hapishanesi Özgür Tutsakları

39

Nota "Sibel Yalçın Destanı-Zafer Yakında" Grup yorum

42

Haber/Yorum Tavır

44 kültür sanatta

TAVIR

Aylık Sanat Dergisi İdil Kültür Sanat Bilimsel Araştırma Yay. Org. Film. Tic. San. Ltd. Şti. tarafından yayınlanmaktadır. Sahibi Aynur

Cihan

Yazıişleri Müdürü Yasin Ali Türkeri

Yazışma Adresi İdil Kültür Merkezi Dereboyu C. No: 110/55 Ortaköy/İstanbul Tel/Fax:(212) 261 32 19

Taksim İzmir Ayşe Nil Halk Kütüphanesi Ege Kültür Sanat Merkezi İstiklal Cd Korsan Çıkmazı 1. Beyler No: 22 Kat 4/403 Kemeraltı Saadet Ap.4/2 Beyoğlu Abone Koşulları (6 aylık) 900.000.-TL (1 yıllık) 1.800.000.-TL

Adana İnönü C. Aydın Işhanı No:505

Hesap No: (TL): 1116-344793 Aynur Cihan İşbankası Ortaköy-İstanbul (DM): 1116-281093 Aynur Cihan İşbankası Ortaköy-İstanbul

Okmeydanı Okmeydanı Halk Kültür Merkezi Piyalepaşa C. No: 148

Burhaniye Kadirefe C. No: 3 Burhaniye/Balıkesir Ofset Hazırlık Tavır Yayınları

Almanya Hagedorn str. 15 47169 Duisburg Tel:(00 49 203) 40 11 26 Baskı Söğüt Ofset


TAVIR 'dan FIRLADILAR SİPERLERİNDEN... ŞİMDİ BURASI VATANDIR... Şimdi zaman vatanı ölesiye savunma zamanıdır. Çiftehavuzlar, Gazi barikatları, Bağcılar; sonra Buca'nın barikatlarıgibi... Ölünecek, öldürülecek ama vatan düşmana teslim edilmeyecekti; zafer mutlaka kazanılacaktı; başka da yolu yoktu. Ogün ne kâra kalem ne de beyaz bir sayfa vardı ellerinde; ama çatışa çatışa ama öle öle, vura vura özgür tutsaklığın en güzel figürlerini çizdiler; o gün ellerinde ne üç telli bağlama, ne lirik sesiyle duygu seline boğan kaval vardı ellerinde; ama türkülerin en güzelini, en coşkulusunu, en duygulusunu bestelediler. 4 Ocak'tı ve o gün sloganların gümbürtüsüyle taş duvarlar, demir parmaklıklar ufalanıyordu. Neferlerin ustalaştığı, yolaçtıkları bir gündü 4 Ocak Ümraniye'nin Özgür Tutsakları için... Çatlayan duvarların arasından yapmak için önce yıkmak gerektiğini vurguluyorlardı ölesiye. Orhan, Rıza, Mecit, Gültekin... Ümraniye'nin duvarlarını delip çıktıklarında dışarının havasını buram buram çektiler ciğerlerine. İlk Mecit görülmüş; kocaman iki kulenin önündeymiş o gün; geri sayıyormuş zamanlar... Tekrar görüldüğünde dilinde "biraz da siz üşüyün fildişi kuleler sözü" nü tekrarlayıp yürüyormuş." Orhan, Yenibosna'da cayır cayır yanan bir caddede barikat ardındaymış. Rıza ve Gültekin bir yürüyüşü yönetiyorlarmış... En son devrimi büyütmek için kan ter içinde oradan oraya koşuşturken görmüş halkımız onları. Omuzlarında rütbe yokmuş ama on binleri komuta ederken görülmüşler en son... En son görüldüklerinde boğazları yırtılırcasına "Hücrelere Girmeyeceğiz; Haklıyız Kazanacağız" diye slogan alıyorlarmış. 4 Ocak Ümraniye Şehitleri'mizin, Ölüm Orucu Şehitleri'mizin, Dersim'de, Karadeniz'de karlı dağları yurt eylemiş taptaze kır çiçeklerimizin dilindeki söz dünyanın bir başka ucunda küçücük bir adadan koskoca bir deve kafa tutan bir halkın dilinde. YA ÖZGÜR VATAN YA ÖLÜM! "...acıyla denenmiş halkın yardımından başka yardım görmeden ve önümüze koyduğumuz yüce amaçtan başka dayanağımız olmadan tek başına savaşı sürdüreceğiz." , Bu sözlerin Fidel'in ağzından çıktığından bu yana yıllar geçti fakat ne o yüce ideal değerini yitirdi ne de savaşı sürdürme bilinci ama Küba halkı bu savaşında yalnız değil dünyanın bir başka köşesinde Anadolu Halkı ezilmişliğe, namussuzluğa, zulme karşı şehitler bedeli sürdürüyor savaşını. Bu savaş dünyayı bir kez de Türkiye'den sarsana dek sürecek... Dergimizin dördüncü sayısını yeni yılın ilk ayında sizlere sunuyoruz. 1998 yılının mutlu olmayı fazlasıyla hakeden halkımıza zaferleri getirmesi dileğiyle...

Dostlukla... 2


GÜNCEL tavır

henüz vakit varken...

Son iki yılda hapishanelerde meydana gelen gelişmeleri; saldırıları, direnişleri, niye tekrardan anlatma gereği duyduğumuz sorulabilir. "Bütün bunları, biz zaten biliyorduk" da denilebilir. Ama biz, özellikle ülkemizdeki aydın ve sanatçılarda ciddi bir unutkanlık, daha doğrusu vurdumduymazlık olduğunu düşünüyoruz.

H

emen he­ men tüm aydınları­ mız, sine­ macıları­ mız, yazarlarımız, şair­ lerimiz yazmıştır hapishaneleri. Hele devletin sillesini yemiş, eza, cefa görmüş olanlar daha bir içli, daha yalın ve gerçek anlatırlar dört duvar arasındaki zulmü. "Ka­ rılar Koğuşu" romanı, Nazım'ın mapushane şiirleri, Yılmaz Güney'in "Duvar" filmi hepimizin belleğine kazınmış sanat eserleri­ dir. Oralarda görürüz, dışarıda sa­ dece duvarlarını görebildiğimiz hapishanelerin gerçek yüzünü. Kasvetli dış duvarlar bile devletin yüzünü anlatmaya yeter aslında. Sonra gazete sayfalarından, tele­ vizyon ekranlarından evlerimize gelen, bir deri bir kemik kalmış insanlar, parçalanmış cesetler, da­ ğılmış beyinler... Hapishanelerin gerçek yüzü, devletin katliamcı yüzü gizlidir buralarda... Filmlerdeki, romanlardaki ha­ pishaneler, çoktan eskide kaldı. Şimdi artık her şey çok sistemli, planlı, sinsice hazırlanıp getirili­ yor karşımıza. Şimdi onuru ve na­ musu için, insanca bir yaşam için

mücadele edenlerimizi tutsak eden iktidar, onları sindirmek için yeni yöntemler deniyor. Bu yöntemle­ rin hayata geçmesi, bu satırları okuyanların ellerinde. Biz sus­ mazsak başaramayacaklar! 12 Eylül ve Hapishaneler Hapishaneler üzerindeki terör politikası, özellikle 12 Eylül'den sonra sistemli bir hal almıştır. 12 Eylül Faşist Cuntası ile birlikte halk muhalefetini ve devrimci ha­ reketlenmeyi bastırmayı geniş öl­ çüde başaran faşizm, tüm varını yoğunu hapishanelerdeki devrimci tutsaklara yöneltti. Çünkü biliyor­ du ki; halkın tutsak olan öncüleri­ ni yok etmeyi başarırsa, halkı sin­ dirmek çok daha kolay olacaktı. Bu dönemde devrimci tutsaklar, sayısız direniş hayata geçirdiler. "Hemen hemen direnişsiz geçen hiç bir günleri yoktu" desek, abartmış olmayız. İrili ufaklı bir çok eylemin arasından, o sürece damgasını eylemler de yaptılar. Ölüm Oruçları'nda, hayatlarını seve seve feda etti devrimci tut­ saklar. '89'lara doğru, çıkarılan bir genelge ile faşizm, yeni bir yönte­ mi denemeye başladı: "Tabutluk­ lar". Eskişehir Tabutluğu ile baş­ layan irade savaşı, şehitlikler pa-

3


hasına yılmadan bugüne dek geldi. Bu irade savaşını her defasında kaybeden egemenler, "yenilen pehlivan güreşe doymaz" misali saldırdı tutsaklarımıza. O günler­ den bu yana, devletin hapishaneler üzerindeki saldırı ve yok etme po­ litikası, artarak sürdü. Hapishane­ lerde, son iki yılda meydana gelen gelişmelere kısaca bir göz atarsak, sanıyoruz ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacak: 21 Eylül '95'te Buca'da, 4 Ocak 1996'da Ümraniye'de ger­ çekleştirilen saldırılarda yedi dev­ rimci tutsak katledilirken, onlarca devrimci tutsak yaralandı. Devlet, her ne pahasına olursa olsun, dev­ rimci tutsakları ezmek, siyasi kim­ liklerinden soyundurmak istiyor­ du. Ümraniye Katliamı sonrasında devrimci tutsakların hayata geçir­ diği Genel Direniş'in üzerinden daha birkaç ay geçmeden 6, 8 ve 10 Mayıs Genelgeleri'ni yayınla­ yan devlet, Buca Katliamı'yla başlattığı saldırı sürecine, yeni bir halka daha ekliyordu. Artık saldı­ rı, devrimci tutsaklar nezdinde

4

tüm halkı, tüm halk muhalefetini hedef almaktaydı. Devrimci tut­ saklar bir kez daha, halka yönelik bir saldırının ilk muhatabı oluyor­ lardı. Ve tutsaklar, bu kez beden­ leriyle örüyorlardı barikatı. Devlet, bir kez daha Eskişehir Tabutluğu'nu gündeme getiriyor­ du. Daha önce, '89'larda devrimci tutsakların can bedeli direnişiyle püskürtülen Eskişehir Tabutluğu saldırısı, bir kez dayatılmaktaydı. Ve bildik filmin kareleri, tekrar gözümüzün önünden geçmeye başladı. İlk önce, burjuva medyada, devrimci tutsakları hedef göste­ ren, provakatif nitelikli haberler yayınlanmaya başlandı. Bu haber­ lere göre; "devletin hapishaneler üzerindeki denetimi ortadan kalk­ mış, hapishaneler 'terör yuvası' haline gelmişti. Hapishaneleri, artık tutsaklar yönetiyordu." Bu türden haberlerle kamuoyu yanıltılmaya, hayata geçirilecek saldırı için zemin hazırlanmaya çalışılı­ yordu. Devrimci tutsaklara karşı yapacakları saldırıyı, kamuoyu nezdinde meşrulaştırmak istiyor­

lardı. Her şey; devletin kaybettiği otoritesini yeniden kazanması içindi(!). İstanbul'da tutuklanan devrim­ cilerin Eskişehir Tabutluğu'na götürülmesiyle start aldı saldırı. Bu durum karşısında devrimci tutsak­ lara, genel bir direnişi örgütlemek düşüyordu.. Madem ki saldırı bo­ yutlu idi; direniş de boyutlu ola­ caktı. Ve, 45. gününden itibaren Ölüm Orucu'na evrilecek olan Sü­ resiz Açlık Grevi Direnişi'ne baş­ ladı devrimci tutsaklar. 45. günün­ de Ölüm Orucu'na dönüştürülen ve 69 gün süren direnişin sonu­ cunda 12 şehit verilmiş, buna kar­ şılık saldırı dalgası püskürtülmüştü. Zafer, bir kez daha direnen devrimci tutsakların olmuştu. Bu süreçte, devletin hayata ge­ çirdiği bir diğer politika ise, "Ses­ siz İmha Politikası" idi. Ciddi has­ talıkları olan tutsaklar hastaneye götürülmüyor, götürüldüklerinde ise pek çok baskıya maruz kalıyor, bilinçli bir şekilde tedavileri en­ gelleniyordu. Ümit Doğan Gönül, Kalender Kayapınar, Polat İyit, Celal Türker, Salih Çelikpençe gi-


bi bir çok devrimci-yurtsever tut­ sak hu şekilde şehit düşmüştür. Ayrıca, '96 Ölüm Oruçları sonra­ sında pek çok tutsakta kalıcı ra­ hatsızlıklar meydana gelmiş, teda­ vileri yine bilinçli olarak engel­ lenmektedir. Son iki yılda hapishanelerde meydana gelen gelişmeleri; saldı­ rıları, direnişleri, niye tekrardan anlatma gereği duyduğumuz soru­ labilir. "Bütün bunları, biz zaten biliyorduk" da denilebilir. Hatta "bir sanat dergisinde ne alemi var böyle bir yazının canım" gibi bir tepki de gösterilebilir ama biz, özellikle ülkemizdeki aydın ve sa­ natçılarda ciddi bir unutkanlık, daha doğrusu vurdum duymazlık olduğunu düşünüyoruz ve hafıza­ larımızı canlı tutmak için yaşadık­ larımızdan ders almayı tekrar tek­ rar vurgulamak istiyoruz. Evrensel misyonu gereği aydın-sanatçı, halkın önünü açan, ona yol gösteren, öncülük edendir. Ödenecek bir bedel varsa, bunu ilk göğüsleyendir. Ülkemiz ve dünya tarihi, bunun pek çok örne­ ği ile doludur. Çok uzaklara git­ meyelim; Ruhi Su, Yılmaz Güney, Rıfat Ilgaz hemen yanı başımızdadır, anıları hala taptazedir. Bugün ise halkın önünde, ona yol açabi­ lecek nitelikteki aydın sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Halk, yarattığı direniş gelenekleriyle, örgütlenmeleriyle "aydınını" çok­ tan geride bırakmıştır. İnsanlarımız, '96'nın Temmuz'unda ölüme yattılar. Ta en başından biliyorlardı ölümlerin olacağını. Kahinlik ya da med­ yumluk değildi onlarınki. Onlar, düşmanı çok iyi tanıyorlardı. Peki siz, bu ülkenin aydın ve sanatçıla­ rı; bunca senedir tanıyamadınız mı hala düşmanı, düşmanınızı? İlle de ölümlerin mi olması gerekiyor­ du? Bugün hala onlarca tutsak, ölüm orucunun kendilerinde bı­ raktığı rahatsızlıkları taşıyor. Hiç mi vicdanınız sızlamadı? Oysa ki; Ölüm Orucu Direnişçileri'nin size yaptığı çağrılar karşısında, taş ol­

sa dile gelir, duvar olsa çatlardı: (...) Sesini duyar gibiyim. 'Ben köşemde yazdım bu konuyu', 'Ben de duyarlıyım cezaevlerine', 'Siz teröristsiniz ama insansınız, böyle olmamalı'... Tamam, belki yazdın iki satır, yazdın üç-beş gün. Yetti mi? Yarın cesetlerimizle tarih yazılırken sormayacaklar mı

Unutulmamalı ki; ne, çok iyi şiir yazarak Nazım Hikmet olunur, ne de, çok iyi film çekerek Yılmaz Güney... sana 'Ne yaptın?' diye? 'Yazdım ya!' mı diyeceksin? Ak saçlı şehit analarını ikna edecek mi sözlerin? Geçtim onları, bir vicdanın vardır senin de. Ona, o en büyük yargıca ne diyeceksin? Aydın mı diyecek­ sin kendine? Yok mu senin karanfilin? Yok mu senin bedenin? Yok mu senin sesin, avazın, çığlığın? Bak, alt­ mış yaşındaki anamın bile senden daha çok çıkıyor sesi. (...)" (KSHY Tavır Sayı:3) Devlet bugün, Susurluk sonra­ sı ortaya çıkan pislikleri ve bunun karşısında oluşan halk muhalefeti sonucu girdiği savunma psikoloji­ sinden sıyrılmaya, karşı Saldırıya geçmeye çalışıyor. Bunun ilk ipuçlarını da, üniversitelerde estir­ diği faşist terörle gösterdi. Keza, son dönemde mahallelerde tırman­ dırılan gözaltı ve tutuklama terörü de, bu tablonun parçalarından biri­ ni oluşturuyor. Bu tablonun bir di­ ğer ayağı olarak ise; çıkardığı 14 Temmuz Genelgesi ile, devrimci tutsaklara bir kez daha hücreleri dayatıyor. Ve sadece devrimci tut­ sakları değil, bütün tutsakları he­ def alıyor. Son dönemde yaşanan Uşak ve Metris Hapishanele­ ri'ndeki adli tutsaklara yönelik

katliamlar, bunun en somut gös­ tergesi. Devlet hücre sistemi ile; devrimci tutsakları siyasi kimlik­ lerinden soyundurmayı, kolektif yaşamdan koparıp üç-beş kişilik hücrelerde bireyselleştirmeyi, in­ sanlık onurundan uzaklaştırıp yılgınlaştırmayı, ajanlaştırmayı ve öncülerini ezdikten sonra tüm halk muhalefetini bastırmayı hedefli­ yor. Tutsaklar, "hücrelere girme­ yeceğiz" diyorlar; bu yeni bir sa­ vaşın habercisidir. Siz, bu savaşın neresinde yer alacağınıza hala karar veremediniz mi? Vakit çok geç olmadan verin kararınızı! Devlet, aynı filmi, hiç usanma­ dan bir kez daha sahneye koyuyor. Devrimci tutsaklar için de değişen bir şey olmayacak. Ama aydın ve sanatçılar, aynı rolü bir kez daha üstlenmemelidirler. Artık, tek ba­ şına tepki duymak da yetmemek­ tedir. Süreci karşılayacak eylemli­ likleri ve örgütlenmeleri hayata geçirmek gerekmektedir. "Aydın-Sanatçı Meclisleri" önerisi, bu süreçte daha da bir el­ zem duruma gelmiştir. Aydın ve sanatçılar, kendi öz örgütlülükleri olacak olan "Aydın-Sanatçı Mecisleri"nde. örgütlenmeli ve tepki­ sini ortaya koyacağı eylemlilikle­ ri, bu örgütlülük içinde hayata ge­ çirmelidir. Sürecin, aydın ve sa­ natçılara yüklediği misyon budur. Ülkemizde, yüzlerce yıldır sü­ regelen halktan yana, onurlu aydın geleneğine sahip çıkalım. Çıkalım ki; yarın vicdanımızla başbaşa kaldığımızda başımız önümüze eğilmesin. Tarih sayfaları, doğru bildiğin­ den şaşmayan, bunun için gerekti­ ğinde tereddüt etmeden ölümü ku­ caklayan, bilimsel namusunu ko­ rumuş, onurlu aydın ve sanatçıları yazmaktadır. Ve emekçi halklar, bu aydın ve sanatçıları, yürekleri­ nin en mümtaz yerlerinde sakla­ maktadırlar. Bunlardan biri de, biz olalım. Unutulmamalı ki; ne, çok iyi şiir yazarak Nazım Hikmet olunur, ne de, çok iyi film çekerek Yılmaz Güney... • 5


ŞİİR

umut seker

BAYRAK Ne kadar kaldırsan da başını Kalkıp yürüyemiyorsan Utanırsın belki yüzün kızarır Ama hükmünü verir zaman Bilirsin elbet Aynı kentin içinde yoldaşın Yaşamı bir bayrak gibi üstüne örter karanlığın Ölümü kucaklayarak

6


MÜZİK

grup yorum

ARTIK çağdaş halk müziği DEMİYORUZ! Grup Yorum, halk müziğini temel alarak yola çıkmış ve bu müziğin ilerici yanlarını temel alarak yepyeni bir tarz yaratmayı hedeflemiştir. Geçen 12 yıl boyunca, hedeflerimizin bazılarını başardık. "Şunu da yapmalıydık, eksik kaldık" dediğimiz yanlar olmadı mı? Kuşkusuz, hedeflediğimiz ve hayata getiremediğimiz birçok şey vardı. Ama buna karşın, "işte bu Yorum tarzı" denilen ve bizden sonra kurulan ve birçok grubun örnek aldığı bir tarz oluşturduk.

1

985 yılında, "yaşamı sa­ vunma mücadelesinde, türkülerimiz de var" de­ diğimizde, halkın müzi­ ğini yapma adına yola çı­ kanlar, parmakla sayıla­ cak kadar bile değildi. 12 Eylül'ün dozer gibi ezip geçtiği sol muhalefet sinmiş, susmuş, ayağa kalkma mücadelesini örgütle­ mekten dahi uzaktı. Halkın cuntaya karşı mücadelesi, devrimcilerle zin­ danlardan alanlara doğru çıkarken, önce analarımız zaptetti alanları. Böylesi bir süreçte, haliyle dev­ rimci sanatçılıktan sözedilemezdi. Ağdalı, baygın baygın söylenen, ara­ besk motiflerle işlenen, yorgunluğu vurgulayan şarkılar, sol etiket yapış­ tırılıp "piyasaya" sürülüyordu. Orta­ da başka bir alternatif olmadığı için de, insanlar bu müziği dinlemek zo­ runda bırakılıyordu. İlginç de bir isim

bulunmuştu bu müziğe: "Özgün mü­ zik". Unkapanı piyasasının yakıştır­ dığı bir isim, özünde devrimci mü­ zikle, bu arabesk söylemli sol etiketli müziği birbirinden ayırıyordu. Aslın­ da bu, çok da iyi oluyordu. 1985 yılında bağlamamız, gitarı­ mız ve kavalımızla halkın karşısına çıktığımızda çok yeniydik ama, üre­ timlerimiz için önümüze koyduğu­ muz bir perspektifimiz vardı. O da; bu 12 Eylül yılgınlığını toprakları­ mızdan atmak için umudun türküleri­ ni yapma kararlılığımızdı. Türküleri­ mizi on binler alanlarda söylemeli, türkülerimiz coşku aşılamalıydı. Öz­ gün müzikçilerle, özgün müzikle ara­ mızda kalın duvarlar ördük. 1985'te ilk ortaya çıktığımızda, bizi sadece öğrenci gençlik tanıyordu, şimdi halklaştık, halkımızla iç içeyiz; grev­ lerinde, eylemlerinde büyüdük, ol­ gunlaştık.

Bu dönemde, müziğimizi nasıl ifade edebileceğimiz tartışması yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu. Bir çok yerde dinleyicilerimizle bu türden sohbetlerimiz oluyordu. Müziğimizi nasıl, hangi adla ifade edecektik? Müziğimize bir isim: Çağdaş Halk Müziği 'Çağdaş Halk Müziği'miz yeni­ dir, devrimcidir. Yaşam içindeki et­ kinliğiyle, geleceğin içindeki etkinli­ ğin hazırlayıcısıdır. Müziğimiz, çağı­ mızın ihtiyaçlarına cevap vermekte­ dir. Müziğimiz, gelişme seyrini sür­ dürerek, yarının sosyalist dünyasın­ da evrensel kültürün bir bileşeni ola­ rak yerini alacaktır" Kültür ve Sanatta TAVIR Dergisi'nin '95 tarihli 33. sayısında, Ger­ çek Sanat Dergisi'ne yazdığımız ce­ vapta, müziğimizi böyle değerlendi­ riyorduk. Alıntıda da belirtildiği gibi-,

7


müziğimize "Çağdaş Halk Müziği" adını veriyorduk. Bu isimlendirme, o yazımızla ortaya çıkmış bir şey değil­ di. Müziğimizi, 90'larm başından bu yana bu isimle anıyorduk. Müziğimi­ zi bu isimle andığımızda, belirtme­ den geçemediğimiz bir şey daha var­ dı gerçi. O da; bu ismin bizim müzi­ ğimizi tam anlamıyla ifade etmedi­ ğiydi. Yer yer çıkan tartışmalardan da bu düşüncemizi yazıya döküyor ama, "Çağdaş Halk Müziği" adını da sahipleniyor, yozlaştınlmasına müsaade etmiyorduk. Örneğin; Kül­ tür ve Sanatta TAVIR Dergisi'nin Ekim '92 tarihli 20. sayısında "Grup Ekin" imzalı yazının başlığı, "Çağ­ daş Halk Müziği'nde Çağdaşlık Üze­ rine''ydi. Bu yazı, tam da böylesi bir tartışmanın varlığı üzerine yapılmış­ tı. Grup Ekin, kendisine yöneltilen "Siz, Çağdaş Halk Müziği yaptığını­ zı söylüyorsunuz; Fatih Kısaparmak da müziğine aynı adı veriyor. Bunun ayrımını nasıl yapacağız?" sorusu üzerine, bakın ne diyordu: "Grup Ekin'i, Fatih Kısaparmak'ın müzik anlayışından ayıran temel özellik; onun müziğinin arabesk unsurlarla yoğrulmuş olmasıdır. Biçimsel ola­ rak, çalgı, düzenleme, söyleyiş ve içe­ rik açısından; nesnel gerçekliği, top­ lumsal sorunları ve gelişme dinamik­ lerini yansıtmıyor. Ne toplumun ger­ çek sorunlarını işliyor, ne de dünya halklarını evrensel bir noktada bu­ luşturuyor onun müziği. Yozluğa çe­ şit olmaktan öteye gidemiyor." Gerçekten ne biçim, ne de içerik olarak benzerlik bile bulunmayan müziğimizi, ayni çatı altında ifade et­ mek mümkün değildi. "Çağdaşlık, çağı yakalayabilmektir." Söylediği parçada bağlamayla gitarı bir araya getirmekle, halklaşmayı ve çağdaş­ laşmayı ifade etmek mümkün ola­ mazdı. Grup Yorum, halk müziğini te­ mel alarak yola çıkmış ve bu müziğin ilerici yanlarıyla yepyeni bir tarz ya­ ratmayı hedeflemiştir. Geçen 12 yıl boyunca, hedeflerimizin bazılarını başardık. "Şunu da yapmalıydık, ek­ sik kaldık" dediğimiz yanlar olmadı mı? Kuşkusuz, hedeflediğimiz ve ha­

8

yata geçiremediğimiz birçok şey var­ dı. Ama buna karşın, "işte bu Yorum tarzı" denilen ve bizden sonra kuru­ lan ve birçok grubun örnek aldığı bir tarz oluşturduk. Şimdi, oluşan bu tar­ zı geliştirmemiz gerekiyor. Kendini tekrar etmeden, yeni açılımlar içeren ve yeni biçimler yaratan çalışmalarla halkımızla buluşmamız gerektiğini düşünüyoruz. Destan fikrimiz buna bir örnek olarak gösterilebilir. Neden Destan? Karmaşıklaşan, çok yönlü bir ya­ şam etkinliği içerisinde yürütülen in­ sanca yaşam mücadelesi, vatan top-

Sözümüzün burasında, "Çağdaş Halk Müziği" kavramımızla destan formumuzu karşılaştıracak olursak; "Çağdaş Halk Müziği" adının, düşündüğümüz sınırlara dar geldiğini ifade edebiliriz. Geldiğimiz noktada, bu tip çalışmalarımızı "Çağdaş Halk Müziği" adıyla ifade etmek, onu belirli kalıplara, biçimlere hapsetmek olacaktır. Bu yüzden, müziğimize artık "Çağdaş Halk Müziği" demiyoruz. raklarımız üzerinde yürütülen bağım­ sızlık, demokrasi ve sosyalizm müca­ delesine de yansıyor kuşkusuz. Bu mücadele içinde yaşanılan bazı dire­ nişleri ve bu direnişlerin yarattığı et­ kileri göz önüne alırsak, bu direnişin büyüklüğü de dikkat çekicidir. 12 Temmuz, 17 Nisan, Bağcılar ya da Ölüm Orucu gibi direnişleri ele ala­ cak olursak; bu direnişleri, basit bir şekilde kahramanlık destanı olarak adlandırabiliriz. Fakat, bu kahraman­ lık sonucunu yaratan birçok duygu vardır. Örneğin; bu direnişlerde coş­ ku, kararlılık, hüzün, yoldaşlık, dev­ rime ve halka inanç duygularını çok

rahat bir şekilde görebiliriz. İşte böy­ lesi olguları tek bir marş formu, şarkı ya da türkü formlarıyla anlatamaya­ cağımızı, böyle bir anlatımın yetersiz kalacağım düşünüyoruz. Destan for­ mu, önümüze koyduğumuz öyküyü müziklerken ufkumuzu açacaktır. Tek bir biçime, forma bağlı kalma­ dan yapılacak bu çalışmalar, duygu­ ları ifadelendirmede güçlü kılınmış araçlarımızdır. Destanlar form olarak, duygunun en yalın ve en iyi ifadelendirme bi­ çimleri de olacaktır. Senfonik, çok sesli bir anlatım temel alınacağı gibi, yalın, sadece bir enstrümanla yapılan türkülere de açık olacak anlatım biçi­ minde, çeşitli sanat dallarının (tiyat­ ro, öykü, şiir vb.) olanaklarından da yararlanılacaktır. Amaç; duyguyu ve anlatmak istediğimiz mesajı net ola­ rak iletmektir. Sözümüzün burasında "Çağdaş Halk Müziği" kavramımızla destan formumuzu karşılaştıracak olursak; "Çağdaş Halk Müziği" adının, dü­ şündüğümüz sınırlara dar geldiğini ifade edebiliriz. Geldiğimiz noktada, bu tip çalışmalarımızı "Çağdaş Halk Müziği" adıyla ifade etmek, onu be­ lirli kalıplara, biçimlere hapsetmek olacaktır. Bu yüzden, müziğimize ar­ tık "Çağdaş Halk Müziği" demiyo­ ruz. Peki Şimdi Ne Diyeceğiz? Yaklaşık bir buçuk yıldır yaptığı­ mız müziği, Çağdaş Halk Müziği olarak tanımlamıyoruz. Bu tanımla­ mayı yapmadığımız gibi, ufkumuzu genişletip yeni biçimlere yönelmenin tartışmalarını da yapıyoruz. "Geliyo­ ruz" isimli çalışmamızdaki "Sibel Yalçın Destanı", bunun küçük bir adımıdır. Kabuğumuz çatlamalıdır. Bu çalışmadan da oldukça olumlu tepkiler aldık. Şimdi adımlarımızı büyütüp bu çalışmayı geliştirmeye yöneleceğiz. Müziğimizin adı mı? Şimdilik ona "halkın müziği" ya da "devrim­ ci müzik" demek yanlısıyız. Ya da müziğimize bir isim vermeye yandaş değiliz. •


tavır

ya özgür vatan ya ölüm Küba Devrimi, "arka bahçesindeki emperyalistlerin yüreğine korku salmaya yetti de arttı bile. Bu devrimi alt etmek için elinden geleni ardına koymadı ABD emperyalizmi. Aradan geçen 38 yıl, ambargoya, tehdide rağmen dimdik ayakta kalışı perçinledi. Aşağıdaki konuşmalar, ABD'nin Küba Devrimi'ni yıkmak için başlattığı bir karşı-devrim hareketi olan Domuzlar Körfezi Çıkarması'nı gerçekleştiren ve yakalananlarla Küba Devlet Başkanı arasında geçen konuşmanın bir bölümüdür. Halkın gözü önünde gerçekleşen yargılama, devrimin açıklık ilkesini de gözler önüne sermiştir. Küba Radyosu tarafından kaydedilen bu konuşma, 26 Nisan 1961 akşamı, Hawana'daki Ciduad Deportiva Spor Salonu'nda kayda alınmıştır.

(...) FİDEL CASTRO: O za­ manlar ne kadar adam öldürdükleri­ ni hatırlıyorsun değil mi? TUTUKLU: Evet. -İşkenceleri de hatırlıyor musun, sokakta öldürülen bir yığın insanı, bunları unuttun mu? -Hayır, biliyorum. -Ve işte o yüzden halk, ordudan nefret ediyor, her askeri suçlamasalar bile... Ordu, 10 Mart'ta hükümet darbesini yaptı ve cumhuriyeti eline geçirdi. Ordu, Batista rejimini yedi yıl savundu. O günden beri halk, or­ dunun adını duymak istemiyor. Devrimin zaferinden sonraki hava, böyle ortaya çıktı. Bu durum kimin suçuydu, halkın mı? -Hayır. -Bütün bunları hatırlıyorsun öy­ leyse, işte sana izahı. -Binlerce eski askeri ilgilendiren bu soruna bir çözüm bulmak, bence sizin elinizdeydi. -Eğer radyoyu dinledinizse, bir kaç gün önce bir söylev verdim ve devrimden sonra emekli maaşı alan eski bir askerden söz ettim. Bugün bu adam, kusursuz bir işçi. Şüphe­ siz, bu soruna ilk aylarda bir çözüm bulmak kolay değildi. Her yerde as­ kerler suçlanıyordu, fakat zamanla bu biraz yatıştı. Ayrıca bizim soru­ numuz, bu adamlara iş bulmak de­ ğil, daha önce işsiz olan yüz binler­ ce Kübalı'ya iş sağlamaktı. Sen, or­ dunun eski bir mensubu olarak dur­ madan düşmanca davranışlara ma­

ruz kaldığını söylüyorsun, öyle mi? -Evet, durum böyleydi. -Fakat, bu işgal ordusuyla Kü­ ba'ya gelerek, eski ordu mensupları­ na karşı duyulan itimatsızlığı kaldır­ mak için hiçbir şey yapmadın, tam tersine... -Evet, bunu kabul ediyorum. -Peki, ne diyorsun? Şimdi ne ya­ pılsın? -Eh, sorun çözülebilirdi... -Hangi sorun? Senin sorunun mu? -Hayır, bu bütün ülkenin sorunu­ dur. -İşgallerin ve saldırıların sorunu ne olacak? Sen bunu nasıl çözerdin? -Nasıl olduğunu biliyorum. -Peki, nasıl? -Her Kübalı'ya haklı olduğu şeyi verirdim. -Devrimin yaptığı da budur. -O zaman çıkarmalar yakında sona erer; böyle bir şeyin ortaya çıkmasına karşıyım . -Çıkarmalara karşısın? -Bu komplodan hiçbir şey anla­ mıyorum, ne yönetime, ne ihtilal or­ dusuna, ne de başka birine yapılan komplolardan. Komplo kurmayı be­ ceremem, ben ülkeme hizmet etmek istiyorum, bazı kişilere değil. -Ama ülkene kötülük ettin. -Ben her zaman ülkeme hizmet ettim. -Öyle sanıyorsun, milyonlarca doları ceplere atan hırsızlar şebeke­ sini kim savundu? 9


-Bu adamların başına birşey gelmezdi, onlar hep saklıydılar. -Peki, kim sakladı onları? -Kim mi sakladı? Parlamenter dokunulmazlık. -Peki, bu dokunulmazlığı kim korudu? Silahlı güç. Peki, silahlı güç kimdi? Sizdiniz. Bu orduydu. Siz ülkenize değil, dolandırıcılara ve haydut takımına hizmet ettiniz, iste­ yerek ya da istemeyerek. -Her neyse. Ben, basit bir asker­ dim. -Sen ve 49.999 diğeri... Bütün bu silahlı güce karşı, biz çarpışmak zo­ runda kaldık. Ve sonuca yaklaştığı­ mızda, sizi arkadan vurup orta yerde bırakarak bütün milyonlarını topar­ layıp kaçtılar. Şimdi ne yapıyorlar? Bize karşı yeni bir savaşa başlıyor­ 10

lar, bu sefer denizi aşıp geldiler. -Ben savaş açmaya gelmedim. -Savaşmaya gelmedin mi? Peki, niçin geldin öyleyse? -Ben, birliklerin geldiği geminin tayfasındanım sadece. -Onları destekledin. -Evet. -Peki, ulaştırma birliği, bu ordu­ ya dahil değil midir? -Bu durumda değil. -Askeri bir dövüş gücünün taşıtsız gelebileceğini mi sanıyorsun? Ne demek istediğini anlamıyorum. Neyse, ötekilere de konuşma fırsatı verelim bakalım. -Gayet tabii. (Başka bir tutuklu öne geçer) SPİKER: Adınız lütfen?

-Carlos Fernandez. Bay Dr. Castro, bu çıkartmaya bizi teşvik eden şeyin ne olduğunu size anlat­ mak istiyorum. Biz idealistiz. Biz bu­ raya kendi idealimiz için savaşmaya geldik. Ben şahsen, herşeyden önce komünizme karşıyım. Benim ama­ cım; ülkenin demokratik olarak yönetilmesiydi. 18 ay içinde serbest se­ çimlere gidilmesiydi ve 1940'daki anayasanın yeniden uygulanmasıy­ dı. Ben aynı zamanda, serbest eko­ nomi taraftarıyım ve vatandaşların haklarının korunmasından yanayım. Biz, bu ideallerle buraya geldik ve bunların uğruna dövüştük. Kaybet­ tik ve bunun sonuçlarına katlanaca­ ğız. Fakat, bu idealler uğruna haya­ tı tehlikeye atmaya değer ve bu ide­ aller bizi hayatta tutacak. Eğer kaybettiysek bunun nedeni; planlarda bir şeyin bozuk olmasındandır ve de bizim aldatılmış oluşumuzda. Çünkü ben şahsen, burada, Küba'da 100.000 milis askeri olduğunu ke­ sinlikle biliyordum. Daha ben Kü­ ba'yı terk ederken bunlar vardı. Biz buraya, aklın verdiği hakla geldik ve bu hak da bizim tarafımızda. Size söyleyeceklerim bundan ibaret. Çok teşekkür ederim. -Dinleyin, sayın bay. Sizinle bir­ likte tutuklu olanları iyice dinleyip dinlemediğinizi bilmiyorum. Burada söz alarak, duygularınızı dile getir­ diniz, belki bu duyguları bir kaç kişi daha paylaşıyordun Ama burada, tüm Küba Halkı'nın önünde konuş­ tuğunuzu ve tüm halkın ve dış ülke­ lerin sizi dinlediğini biliyor musu­ nuz? Son derece açık konuşalım. Ben size şu soruyu sormak istiyo­ rum; burada olanlara tarih, "örnek bir olay" der mi? -Örnek bir olay mı? -Bunun gibi bir olaya. Sizin gibi bir savaş tutuklusunun, bütün arka­ daşlarıyla birlikte kendilerine yeni elbiseler verildikten ve yenilgilerin­ den sonra dinlenmelerine izin veril­ dikten soma saldırdığı halka seslen­ mesi, tarihte hiç görülmüş müdür? İçinizden çoğu, sizi hemen kurşuna dizeceğimizi sandıklarını söyledi. Bu doğru mu, değil mi? Söylesene,


doğru mu? (Tutuklular, bağırır: "Evet, doğru!") -Sizi aç ve susuz mu bıraktılar? Hepinize birden sormak istiyorum, yalnız bir tekinize değil. Çünkü bu­ rada herkes konuşabilmeli. Deney­ ler, size neyi gösterdi? Sizin sandı­ ğınız gibi mi oldu? (Tutuklular bağırır: "hayır!") -Burada sizin hasmınız olarak duruyorum. Ama televizyon kame­ ralarımızı da getirdim ki, konuşabi­ lelim ve sizler nasıl düşündüğünüzü söyleyebilesiniz diye. Bu olanağı da verdik; çünkü bu çatışma, her iki ta­ rafın kurban vermesine neden oldu ve Küba Halkı, hangi nedenler yü­ zünden kan döküldüğünü bilmek is­ tiyor. Bu kan dökülmesinin haklı

Halkın kendi sendikalarında, kendi mallan olan çiftliklerinde ve kooperatiflerinde, kendi sorunlarını tartışıp kendilerinin karar aldıklarını biliyor musunuz? Köylüler, kendileri palmiye yapraklarından yapılmış kulübelerinde oturur ve köy jandarmaları ve köy polisi tarafından işkenceye uğratılırken, içinizden hanginiz buraya gelip köylüye, demokrasinin Bay Tony Varona'nın Senato'da oturması olduğunu anlatabilir, bunu yapanın alnını karışlarım. Köylüye karşı bu tip demokrasiyi savunmaya kim cesaret edebilir? Köylülerin, size kanlı bir karşılama töreni hazırlamaları hiç de şaşılacak şey değildir.

olup olmadığını ya da bu savaşın ar­ dında hangi niyetlerin saklı olduğu­ nu öğrenmek istiyor. -Biz gerilla savaşı yaparken, tu­ tuklanan yoldaşlarımıza işkence ya­ pıldı ve onlar öldürüldüler; onlarla tartışmak, bir teğmenin bile aklına gelmedi. Buna karşılık, biz halkı temsil ediyoruz ve halkın düşüncesi­ ne katılıyoruz. Biz hiyerarşiye değer vermiyoruz, rütbemizi göz önünde tutmuyoruz. Biz buraya, sizinle tar­ tışmaya geliyoruz, kim olduğunuzu sormadan. Biz sadece, sabahların bi­ rinde bir Amerikan uçağından top­ raklarımıza atılan paraşütçülerden biriyle konuştuğumuzu biliyoruz. Buradaki bu bay, düşürmeye geldiği yönetimin şefiyle konuşabilen dün­ yanın ilk tutuklusu olduğunu itiraf etmek zorunda kalacaktır, bütün Kü­ ba ve bütün dünya önünde. Bunu ka­ bul ediyor musunuz, etmiyor musu­ nuz? -Evet, kabul ediyorum. Bay Dok­ tor, bir soru sormama izin verin. Siz her zaman, insanı inandığı şey uğru­ na dövüşmesi gerektiğini söylediniz. Şimdi sormak istiyorum... -Ben de size sormak istiyorum: Siz kendinizi yanılmaz mı sanıyor­ sunuz? Arkadaşlarınızın çoğu bize, Küba'ya çıktıklarında milisin ve ih­ tilal ordusunun onlara katılacağına kesinlikle inandıklarını söylediler. Sizi buna inandırdılar mı, inandır­ madılar mı? (Tutuklular bağırır: "Evet!") -Size bu söylenmiş ve bu böyle olmamışsa, bu aldatıldığınızı göster­ mez mi? (Tutuklular bağırır: "Evet!") -Görüyorsunuz, kendi arkadaşla­ rınız size muhalefet ediyor. Bütün arkadaşlarınızın yalancı olduklarını kabul edemem. Buradaki bu bay, Küba'ya idealleri uğruna savaşmaya geldiğini söylüyor. Ama aynı za­ manda, bu işte ona yardım eden be­ yefendilerin, paralı askerler birlikle­ rini aldatmış ve kandırmış olduğunu kabul etmek zorunda. Ve böyle, tıp­ kı bu olayda olduğu gibi, bu insanlar

başka zaman da böyle çalışıyorlar, yani yalan dolan için. (Bir tutuklu öne çıkar) -Bay Dr. Castro, bir tek şeyi açıklamak istiyorum. Sürgünde çe­ şitli politik eğilimler vardı ve çeşitli ideolojik görüşler. Sürgündeki Kü­ balılar'ın büyük bir kısmı, eskiden devrim taraftarıydı ve eskiden dev­ rim için çarpışmıştı. Ve işte bu adamlar, ABD basınında yazdılar ve Amerikan Halkı'na ve bize, devrime ihanet edildiğini açıkladılar. Ve böylece sürgün gazetesi Dario de la Warma'nın editörü Penn Raven bizi durmadan, Fidel'siz idealistler ol­ makla ve Küba'da sizi devirdikten sonra kurmak niyetinde olduğumuz komünist enternasyonalin yardımcı­ sının yardımcısı olmakla suçladı. Bununla, aramızda hiç de gerici ol­ mayanların bulunduğunu anlatmak istiyorum. Örneğin, ben hiç de geri­ ci değilim ve buraya herhangi bir özel çıkarı temsil etmek ya da her­ hangi bir mülke yeniden sahip ol­ mak için gelmedim. -Siz, ülkenin kışlalarını okul ha­ line getirmiş bir devrime karşı sa­ vaşmanın doğru olduğuna mı inanı­ yorsunuz? -Ben, böyle önlemlerin alınması uğruna savaşmaya geldim. -Kışlalardan okullar yapılmasını kabul ediyorsunuz? -Evet. -Ve siz Küba'da 10.000 öğret­ men eksiği olduğunu biliyordunuz? -Evet, biliyordum. -Bir okulu içinden görmemiş ya­ rım milyon çocuk olduğunu biliyor muydunuz? Devrimimizin 10.000 öğretmeni köylere yolladığını bili­ yor muydunuz? Hepiniz bunları bili­ yor muydunuz? (Tutuklular bağırır: "Hayır!") -Bilmeyen kolunu kaldırsın. (Tutukluların çoğu kollarını kaldırır. Başka bir tutuklu öne çı­ kar) -İzin verin Comandante, bir soru sorabilir miyim? Bize, eğitim kam­ 11


pında, diğerlerinin yanında birşey ını bilmek istiyorum. -Size bu yönetimin komünist ol­ duğunu söylediler. Eh? Böyleyse ne olmuş? Bu, size bu ülkeye saldırma hakkını mı verir? Amerikalılar'ın bizi kapitalist bir rejime, tekeller re­ jimine zorlamaya hakkı var mı? Yoksa, halkımızın kendine uygun yönetim şeklini seçmeye mi hakkı var? Bundan ABD'ye ne? Size ge­ lince, sizce halkın çoğunluğu dev­ rim taraftan değil mi? -Şimdiye kadar gördüklerime göre... -Öyleyse gördünüz. -Evet -Siz devrim yanında olan işçi ve köylüleri gördünüz? Peki, Küba Halkı komünizm istiyorsa, bu kime en ufak bir hak verir, Küba Halkı'na saldırmak için, ha? Bu halk, istediği rejimi seçebilir. Bu, onun hakkıdır. -Özür dilerim ama, soruma ce­ vap verip bu rejimin komünist rejim olup olmadığını söyler misiniz? -Size, bu rejimin sosyalist rejim olduğunu söyleyebilirim. Sosyaliz­ min ne olduğunu biliyor musunuz? -Evet. -Biliyorsunuz. Devrim yönetimi­ nin neler yaptığını size anlatmamı istiyor musu­ nuz? -Zahmet olmazsa. -Yöne­ tim, 100.000 toprak kiracı­ sının, ırgatın ve yarıcının kendi toprak­ larına sahip olmasını sağ­ ladı. Bunu biliyor muy­ dunuz? (Tutuk­ lular " Ha­ yır" derler) -Bir tek Amerikan 12

şirketinin Küba'da, 230.000 hektar araziye sahip olduğunu biliyor muy­ dunuz? Bu şirket; Atlantica del Golfo'ydu. Başka bir şirket United Fruid Company, bu şirketin adını duy­ dunuz mu? (Bir kaç tutuklu bağırır: "Evet, Guatemala'da") -Guatemala'da bu şirketin adını duydunuz? Her neyse, bu şirketin Küba'da 135.000 hektar arazisi var­ dı. Bir kaç toprak ağası da vardı. Amerikalı değildiler ama, büyük miktarda arazileri vardı, örneğin Julio Labo. Julio Labo'nun on üç şeker fabrikası ve aşağı yukarı 190.000 hektar toprağı vardı. Bugün bu ara­ zilerde kooperatifler kuruldu, köylü­ ler ve tarım işçileri toprakların sahi­ bi oldular. Yönetim onlara tarım makinaları verdi, onlara krediler verdi ve bütün araçlarla yardım etti. Bütün bunları devrim yaptı. Devrim elektrik şirketlerini kamulaştırdı. Siz daha önce elektriğe ne veriyordu­ nuz? Cereyanınız hiç kesildi mi? -Hayır, benimki kesilmedi. -Siz hep parayı ödediniz mi? -Evet. -Bu şirketlerin her yıl ne kazan­

dığını biliyor musunuz? 20 milyon dolar. -Elektrik şirketlerinde çalışan iş­ çilerin bu kardan belli bir hisse al­ malarını öngören bir kanun çıkartı­ lamaz mıydı? -Biz daha iyi bir kanun yaptık. Sizce, işçilere yüzde kaç kar hissesi düşebilirdi dersiniz? -Diyelim, yüzde 30 ya da 40. -Bütün işçiler için yüzde 40 mı? -Evet. -Geriye kalan yüzde 60 ne olu­ yor? -Bunlar şirketin hakkı olurdu. -Yani Amerikan şirketinin? -Şirketin, evet. -Neyse, biz daha iyi bir çözüm yolu bulduk. Biz, Küba Halkı'na yüzde 100'ü verdik. -Ama bu yüzde 100 işçilere mi ödendi? Yoksa devletin mi oldu? -Hepsi Küba Halkı'na verildi. Hiçbir yabancı şirket bu parayı ala­ maz. Biz de, bu paranın bir kuruşu­ nu bile cebimize indirmiyoruz. Bi­ zim banka hesabımız bile yok. Bu 20 milyon, bugün yeni fabrikaların kurulmasına ve tarımın gelişmesine harcanıyor. Bu parayı okullara, yol­ lara, hastanelere ve işçi konutlarına


yatırıyoruz. Ayrıca elektrik fiyatını da indirdik. Elektrik fiyatının indi­ rilmesi, size doğru gelmiyor mu? Bu, bütün ülkedeki işçilerin yararına oldu. Burada eskiden elektrik işçile­ rinin ne kazandığını biliyor musu­ nuz? Bir inşaat ya da yol işçisinden çok daha fazla kazanıyordu ve bir şeyi unutmayın: Elektrik işçilerinin belli işyerleri vardı. Eskiden Kü­ ba'da yarım milyon işsiz olduğunu biliyor muydunuz? -Evet. -Bugün Küba'da herkes çalışı­ yor. Hatta bakanlar, şeker hasatına gidip kamış kesmek zorundadırlar. Daha önce, Kübalı bir bakanı şeker keserken gördünüz mü? -Hayır, tabii ki görmedim. (Başka bir tutuklu öne çıkar) -Bay Dr. Castro, biraz önce bu rejimin sosyalist bir rejim olduğunu söylediniz. Komünist değil de sosya­ list olduğunu. Benim kanımca, ger­ çekten demokratik bir sistem de hal­ ka bu kadar çıkar sağlayabilirdi. Neden devrim, gerçek bir demokrasi yerine, sosyalizmi temel olarak seç­ ti? -Yankeeler'in "demokrasi" de­ dikleri şeyin, gerçekten demokrasi olduğunu size kim söylüyor? -Amerikalılar'in demokrasi de­ dikleri şeyden söz etmiyorum, ger­ çek demokrasiden söz ediyorum. -Peki, size devrimin demokratik olmadığını kim söylüyor? Yalnız şu gerçek bile; devrimci yönetimin başbakanı ile konuşabilmeniz! Tu­ tuklanan sayısız Kübalı'dan hangisi­ nin, tartışmak üzere Kennedy tara­ fından kabul edildiğini bilmek iste­ rim. -Tabii ben, biraz önce sizin söy­ lediğiniz şeyden hareket ediyorum, yani bunun sosyalist bir rejim olma­ sından. -Size pratik bir örnek vermek is­ tiyorum. Burada, Havana'da bir kez büyük bir miting yaptık. Bu, devrim düşmanlarının yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladıkları zamandı ve bu adamlar durmadan seçim sorununu su yüzüne çıkarıyorlardı. Bu sorunla

ilgili olarak, o zaman bir açıklama yaptım. Beni ve oradaki herkesi şa­ şırtan birşey oldu - içinizden bazıla­ rı belki de oradaydı, 13 Mart 1959'daydı-: Meydandaki topluluk, çok ilginç kararlı tepki gösterdi ve her çeşit parlamenter seçimi protes­ to ettiğini bildirdi. Bu bizi şaşırttı, çünkü o zamanlar seçimler, bir nu­ maralı konuydu. Bütün dünya bun­ dan söz ediyordu ve biz halkın bun­ ların etkisi altında kaldığını sanıyor­ duk. Eski yönetimlerden hiçbirinin halk için bir şey yapmadığını bili­ yorsunuz, milletvekillerinin ya da senatörlerin değişmesi, halka ger­ çekten yaramıyordu. Parlamento­ nun, hızla birkaç milyona sahip ol-

Bana inanın, Amerikalılar bizi satın almak için seve seve 500 milyon dolan gözden çıkarırlardı. Peki, neden böyle bir şeyi denemediler bile? Çünkü bizim rüşvetçi olmadığımızı kesinlikle bilirler ve bizim dünyada satın alınamayacağımızı. mak isteyenlerin oyun sahası oldu­ ğunu biliyorsunuz. Şimdi bana mil­ yonları cebe indirmek şöyle dursun, işinden zengin olmuş bir tek devrim üyesinin adını söyleyebilir misiniz? -Bay Dr. Castro, sizin İsviçre bankalarında milyonlarınız olduğu söyleniyor. -İsviçre'de mi? Bu paranın nere­ de saklı olduğunu bana söyleyememeniz yazık. Size birşey söyliyeyim mi, bu milyonları size hediye ediyo­ rum. Tabii ki, böyle bir soruyu sizin­ le ciddi bir şekilde tartışmaya tenez­ zül etmeyeceğim. Küba'yı bir tarafa bırakalım, dışarıda bile kimse böyle bir iddiada bulunamadı. Belki böy­ lesine bir budalalığı basan karanlık bir gazete vardır, ama bu ülkede, devrimci yönetimin bütün üyeleri­ nin tamamen namuslu oluşlarından

tereddüt eden kimse, hiç kimse yok­ tur. Siz burada, başka tip insanlarla karşı karşıyasınız. Burada yaşama amaçlan, halk için çarpışmak olan kimseler karşısındasınız. Biz, paray­ la ilgilenmeyiz. Neden olduğunu da size söyleyeyim. Biz hepimiz olduk­ ça iyi ailelerden geliyoruz. İstesek de, istemesek de böyle. Ve sırf bu yüzden ben, okuma yeteneğine sa­ hiptim; benim neslimden binlerce kişinin eline geçmemiş bir fırsat... Hayatımda hiçbir zaman parayla il­ gilenmedim. Eğer biz parayla ilgile­ nen politikacılar olsaydık, Amerikalılar'ın bu çıkarmaya milyonlarca dolar harcamalarına gerek kalmazdı. Amerikalılar ne yaparlardı biliyor musunuz? Bu yönetimi satın alırlar­ dı. Küba tarihinde ve Latin Amerika tarihinde bir çok yönetimi satın al­ dıkları gibi, satın alırlardı. Ama me­ sele, bizim satın alınır olmamamızdı. Dünyada kimde, Yankeeler'den daha fazla altın ve daha fazla dolar var? Ve bu çıkarmanın bütün uçak­ ları, silahlan, bakımı, ikmali, teçhi­ zi, üniformaları, ayakkabıları, hava ulaşımı, kurbağa vs. ile ka­ ça mal olduğunu sanıyorsunuz? Bunların hepsi, en azından 10 mil­ yon dolara mal olmuştur. Bana ina­ nın, Amerikalılar bizi satın almak için seve seve 500 milyon dolan gözden çıkarırlardı. Peki, neden böyle bir şeyi denemediler bile? Çünkü bizim rüşvetçi olmadığımızı kesinlikle bilirler ve bizim dünyada satın alınamayacağımızı. Bunu ka­ bul ediyorsunuz değil mi, yoksa şüpheniz -mi var? (Tutuklular "hayır" derler) -Bütün mesele açıkça şu: Biz Amerikalılar tarafından ne parayla satın alınırız ne de onların gücünden korkarız. İçinizde, devrime en çok karşı olan kişiye sormak isterim; devrim yönetiminden bu ülkenin bir tek kuruşunu çalmış bir tek adamın adını verebilir mi? Bu ülkede kime isterseniz sorun, göreceksiniz ki; Küba'nın silahlanmış işçileri ve köylüleri, artık hırsızlara yönettirmi13


yorlar kendilerini. Yoksa Kübalılar'ın, bir yığın namussuzu korumak için mi hayatlarını tehlikeye attığını sanıyorsunuz? -Özür dilerim ama, soruma kıs­ men cevap verdiniz. -Bilmek istediğiniz neydi? A, evet. İyi, size pratik bir örnek vere­ ceğim. Burada köylerde insanlar na­ sıl yaşıyorlardı? Biliyor musunuz? Siz, hiç köyde yaşadınız mı? -Hayır. -Hayır mı? Başkası? Burada da amma az köylü var. -Ben köydenim. -Siz köyde mi yaşadı­ nız? Orada insanların haya­ tı nasıldı? -Gündelikçiler günde bir dolar kazanıyorlardı, yemek de veriliyordu, ye­ meksiz 1,25 dolar. -Günde 1,25 dolara in­ sanlar nasıl yaşayabiliyor­ lardı? Yiyecek, elbise, ayakkabı ve ilacı nereden alıyorlardı? -Bunu ben çoğu kez de­ nedim, ama beceremedim. Nasıl olup da yaşandığını anlayamıyorum. -Peki, ne diyorsunuz, tutuklu arkadaşlarınız anla­ yabiliyorlar mı acaba bu­ na? Bir insanın günde 1,25 dolarla yaşayabileceğini anlayabiliyor musunuz? -Yaşanamayacağını herkesin kabul etmesi gere­ kir. -Peki, biri köyde iş bulamadığı zaman ne oluyordu? -İş bulamayanı çiftlikten kovu­ yorlardı, bütün ailesiyle birlikte yok olması gerekiyordu. -Köy jandarmaları ona ne yapı­ yorlardı? -Çiftlik sahibine karşı gelirse, onu hapsediyorlardı. -Tarım işçilerinin silah taşıması serbest miydi? -Hayır. -Köyde cebinde tabancası olan 14

kimdi? -Çiftlik sahibi. -"Uzun bıçaklar planı" diye bir şey duydunuz mu? Ülkemizde böyle bir planın varlığından haberiniz oldu mu? -Evet, biliyorum bunu. -Peki, bu çalı bıçağını kim şid­ detle kullanıyordu? -Bunlar, köy jandarmalarıydı.

partiyi seçiyorlardı, değil mi? -Evet. -Ya da onlara çocuklarını hasta­ neye götürebilmeleri için bir kağıt veren adayı seçiyorlardı, çünkü tav­ siye mektubu olmadan, hastaneye alınmıyorlardı. Doğru mu bu, yoksa yalan mı? -Doğru. -Biri yol inşaatında bir iş istese, bu da ona bir oy pusulası­ na mal oluyordu. -Doğru. -Yani seçimler gelince, her seferinde keyfine tabi olduğu adama oyunu veri­ yordu. -Doğru. -Bu durumda, köylüye bunun bir demokrasi ol­ duğunu kim anlatabilir? Ve devrimin demokrasiyi yok ettiğini? Devrimci yönetimin durmadan işçi­ lerle buluşup onlarla ko­ nuştuğunu biliyor musu­ nuz? Devrimci yönetimin şeker üretimiyle ve şeker hasarıyla ilgili planları, herhangi bir çiftlik sahi­ biyle değil, küçük köylü ile, kooperatiflerle ve şe­ ker işinde çalışan herkesle konuştuğunu biliyor mu­ sunuz? Halkın kendi sen­ dikalarında, kendi malları olan çiftliklerinde ve ko­ operatiflerinde, kendi so­ runlarım tartışıp kendile­ rinin karar aldıklarım biliRaoul Arroche yor musunuz? Köylüler,

-Peki, kime vuruyorlardı? -Köylülere. -Buradan ne çıkıyor peki? Yok­ sul köylüler ne durumdaydılar? -Esirden başka birşey değildiler. -Peki, seçimlerde ne oluyordu? Köylüler kimi seçiyorlardı? -Çoğu zaman, seçimden önce oy pusulalarını satıyorlardı. -Peki oy pusulalarını neden satı­ yorlardı? -Paraya ihtiyaçları olduğu için ve bu işe zorlandıkları için. -Ya da çiftlik sahibinin söylediği

kendileri palmiye yapraklarından yapılmış kulübelerinde oturur ve köy jandarmaları ve köy polisi tara­ fından işkenceye uğratılırken, içi­ nizden hanginiz buraya gelip köylü­ ye, demokrasinin Bay Tony Varona'nın Senato'da oturması olduğunu anlatabilir, bunu yapanın alnını ka­ rışlarım. Köylüye karşı bu tip de­ mokrasiyi savunmaya kim cesaret edebilir? Köylülerin, size kanlı bir karşılama töreni hazırlamaları hiç de şaşılacak şey değildir. (...) •


tevfik el zeyyad Kamil al-Mughanni

DİŞLERİMLE... Dişlerimle Savunacağım yurdumun her karış toprağını, dişlerimle. Başka yurt istemem onun yerine, Assalar damarlarımdan beni İstemem gene. Burdayım hala Aşkımın tutsağı... Evimin çevresinde. Yurdumun peşinde.

Burdayım hala. Yıkamadılar beni Ne kadar çarmıh yükleseler omuzlarıma. Burdayım hala. Tutarak sizi... tutarak... tutarak avuçlarımda. Dişlerimle Savunacağım yurdumun her karış toprağını, dişlerimle. 15


ARAŞTIRMA

selçuk demirci

Devrimcileşen Halk Kültürü -2-

Y

azımızın ilk bölümünde, 1960'lı yıllarla birlikte Ana­ dolu'nun bir­ çok yöresin­ den İstanbul'a göç eden ve düzenin acımasız koşullarında yaşam savaşı veren yoksul halkın Okmeydanı'ndaki gelişimini anlattık. Bu anlatım içerisinde de değindiğimiz gibi Okmey­ danı Halkı, onurlu tarihini, kendi içeri­ sinden çıkardığı devrimcilerle birlikte yazdı. Bu tarihin oluşmasında en büyük pay; kuşkusuz şehitlerimizindir. Okmeydanı'nın her sokağında, adım adım, karış karış şehitlerimizin emeği, alınteri, özverisi, fedakarlığı vardır. Bu bölümde Okmeydanı'nda yetişmiş, halkın onuru, geleceği uğruna toprağa düşmüş şehitle­ ri anlatmak istiyoruz. Okuyacaklarınız, onları tanıyan, evlerini açmış, bir lokma ekmeğini onlarla paylaşmış, mücadeleyi onlarla tanımış; kimisi işçi, kimisi esnaf, kimisi de ev kadını ya da emekli mahal­ le halkının anlatımlarıdır... İBRAHİM KARAKUŞ (1959-1980) Yüzbaşı... Adından çok, bu lakabıy­ la tanıyor insanlar O'nu. Adım söyledi­ ğimizde düşünenler, lakabıyla andığı­ mızda hemen hatırlıyorlar; "kim tanı­ maz ki O'nu" diyorlar. 70 yaşının çok ilerisinde bir ana iç geçiriyor, O'nu sor­

duğumuzda. Zor konuştuğu Türkçe'siyle "Ah!" diyor. "Yüzbaşı" denmiş İbra­ him Karakuş'a. Köylerindeki bir Dede tarafından koyulmuş bu lakap O'na. An­ cak mahalledeki birçok insan, kişilik özellikleriyle bütünleştirmiş bu lakabı. "O, komutandı, bu nedenle yüzbaşı der­ dik" diyen birçok insan var. Çocukluğunu köyde yaşadı İbrahim Karakuş. 1965 yılında babası, işçi olarak İstanbul'a, Okmeydanı'na ailesiyle bir­ likte geldi. İbrahim Karakuş, çocuklu­ ğundan beri, herkesin yardımına koşan, dayanışmacı yanıyla kendini gösterdi. '70'li yıllarda, mahallede su yoktu. İbra­ him o zamanlar 12-13 yaşında olmasına karşın, sadece ailesinin değil, mahalle­ deki birçok insanın suyunu, ta Kalaycıbahçe'den omuzlarında taşıyarak getirir, dağıtırdı. Ailesine katkıda bulunmak için, okul dışında ayakkabı boyacılığı yapardı. Daha çocukluğunda ön plana çıkan yanlan; haksızlığa tahamülsüzlüğü, kimsenin hakkını yedirmemek için çabalaması, lise yılları ile birlikte bilince dönüşmeye başladı. Kuştepe Lisesi'nde okumaya başlamasıyla birlikte, bulun­ duğu bölgenin Liseli Dev-Genç çalı­ şmalarına da aktif olarak katıldı. Bir yan­ dan da şiir yazıyordu İbrahim Karakuş. 1978'de Lisedeki bir şiir yarışmasında ödül akü. Dev-Genç içindeki örgütsel faaliyetlerinin yanı sıra, devrimci hare­ ketin Şark Kahvesi'nde açtığı demeğin çalışmalarında da yer aldı. Nurtepe'nin kurulmasında ise, aktif olarak çalışanlar­

dan biriydi. "O dönem, ekmek kuyrukları çok yoğundu. Mahallede ekmek bulunmaz, bu nedenle Şişli'ye, karakolun karşısın­ daki firına giderdik. Bir gün, beni sırada bıraktı, yerine bakmamı istedi. Biraz ilerde un çuvalı taşıyan işçiler vardı. Onların yanına gitti ve o işçilerle birlik­ te un çuvallarım taşımaya başladı." "Çocukluğumuz beraber geçmişti ama O, bizlerin arasında sivrildi. O'nu aramızda daha az görüyorduk. Biz, oyun peşinde koşarken, Yüzbaşı, gençlik ve mahalle çalışmaları içerisinde koştu­ ruyordu. Kaç defa tanık olduk; 5 kuruş, 10 kuruşları toplar, mahalledeki çocuk­ lara dağıtırdı. Ben, daha sonra Anadolu Yakası'na taşındım. 1979 yılında bazı insanlar, hareketten ayrılmalarını ger­ çekleştirmek için bir platform oluştur­ muşlardı. Yüzbaşı, bu nedenle mahalle­ ye gelip bu sorunun çözümü için ilişkiler geliştirdi. Bu süreçte mahalledeki çalış­ manın yetersizliğini görünce, bize bir eleştiri getirmişti: 'Siz ne yapıyorsunuz? Altı ay önce beş kişiydiniz, şimdi de beş kişisiniz. Oysa, her biriniz bir insan ör­ gütlemiş olsaydınız, şimdi 10 kişi olmuş­ tunuz. Bunu, zincirin halkaları gibi ge­ nişletebilirsiniz' demişti." " Bir gün çalıştığım dükkana geldi. Patronla, bizlerle konuşmaya başladı. Bir ara bana nereli olduğumu sordu., sonra da köyümü sordu, söyledim. O an


onun taşınmasına kadar tüm emekçiliği­ ni de üstlenmişti. Ama buna karşın, çok YÜKSEL KARAN mütevaziydi. Gösterişe kaçmayan sade O'nu tanıyanlar, öncelikle coşku­ bir insandı". Yoksulluk nasıl kader ola­ suyla tanımlıyorlar Yüksel Karan'ı. bilir ki? Biliyordu bunu Hüseyin ve dev­ "Kısa boyluydu, iriyarı değildi ama, rimci yaşamı boyunca, düzen için değil yürürken sanki yer altında titrerdi. Bu, halk için, onun kurtuluşu için devrim ha­ coşkusundan kaynaklanıyordu. Yürüyü­ malı oldu. O yıllarda, sadece bir avuç şü gibi sert bir insandı. Ama bu sertlik zümrenin gördüğü ve hiçbir yerde bu­ haksızlık yapanlara ve faşistlere karşıy­ lunmayan kimi yiyecek maddelerini dı". kendi mahallelerinde de görmeye başla­ dı halk. Migros kamyonlarım gecekon­ Yüzbaşı. Yüksel ve Talip... Halk sürekli birlikte görürdü onları. Yandulara getiriliyor ve o dönem hiç bulun­ larındaysa hep yeni ve değişik genç­ mayan temel gıda maddeleri ücretsiz TALİP GÜLDAL ler... Onların yoldaşları, komutanla­ halka dağıtılıyordu. Arabaların içinde "Patron bizi çok çalıştırıyordu. Bir rıydılar. Maraş Katliamı sonrası, ise, Hüseyin Taş ve yoldaşları vardı. gün Talip geldi; 'Siz paranızı alabili­ yor musunuz? Neden hu kadar çok çalı­ mahalledeki kitle eylemliliklerinin ve Hüseyin Taş, 1 Ağustos 1979'da, şıyorsunuz?' diye sordu. Patronun ver­ Şişli Bölgesi'nde gerçekleşen okul iş­ Gürsel Mahallesi'ndeki bir dağıtım mediğini söyledik. Hemen patrona çıktı gallerinin örgütleyicisi ve önderleriy­ sırasında, polisle girdiği çatışmada ve ' Bu biçimde çalıştıramazsınız, sömü- diler. 2 Temmuz 1980 günü Topkabir yoldaşıyla birlikte şehit düştü. pı'da "İşsizliğe, Faşist Teröre ve Ha­ remezsiniz' diye çıkıştı. O günden son­ ra, fazla çalıştığımızda paramızı almaya yat Pahalılığına Karşı Mücadele KADRİ GÜLDÜ Kampanyası" içerisinde gerçekleşti­ başladık". Okmeydanı Halkı'nın, Dev-Genç'le rilen bir gösteride, polis ve jandar­ tanıştığı yıllar, 13 yaşında bir çocuktu Anlatımlarda da olduğu gibi, en mayla girdikleri çatışmada şehit düş­ ufak bir haksızlığa tahammül edemiyor, Kadri Güldü. Fakat 1979 yılı ve şehit tüler. hemen harekete geçiyor, bir şeyler yap­ düştüğü 1980 yılına gelindiğinde o artık maya çalışıyordu Talip. Gözüpek. atak O günü şöyle anlatıyor bir yoldaşı; okuduğu okulda ve mahallesindeki Li­ "Çok iyi hatırlıyorum, Pazar gü­ seli Dev-Genç örgütlenmesinin içindey­ nüydü. O gün, hava çok sıcaktı. Okmey- di. Ağabeyi Rıza Güldü, kendisinden danı'nda kahvede buluştuk. Yüzbaşı, yaşça oldukça küçük olduğu halde, bü­ çay içmemizi istedi. Ben istemedim, O yük bir saygıyla bahsediyor Kadri Gülısrar etti. Öğleden sonra saat üç, üçbu- dü'den; çuk gibi Topkapı'ya yola çıktık... Dağı­ "İstanbul'a, Okmeydanı'na göçtü­ nık bir şekilde bekliyorduk. Zaman geç­ ğümüzde, daha 12-13 yaşındaydı. Ma­ mek bilmiyordu. İlk hareketi bekliyor­ halledeki devrimcilerden etkilendi ve duk. Ben, ilk hareketin kimden geleceği­ çocuk yaşta olmasına karşın, hep onla­ ni bilmiyordum. Biraz sonra bir baktık rın yanında hareket etmeye başladı. Talip, Yüzbaşı ve Yüksel; yüzlerine kır­ Maddi imkanlarını kendisine saklamı­ mızı bir maske takmışlar, ellerinde si­ yor, her şeyini arkadaşlarıyla paylaşı­ lahları arabaları durduruyorlar. Göste­ yordu. Bu konuda kendisini hiç gözetmi­ ri için yolu kesiyorlar. Eylemi onlar baş­ yordu. Elinde ne varsa arkadaşlarına lattılar. Şehit düştükleri haberini ise, aktarıyordu. Hiç ihtiyacı olmadığı hal­ Okmeydanı'na geri döndüğümüzde öğ­ de, arkadaşları için uzun süre ayakkabı rendik." boyacılığı yaptı. Kimi zamanlar evde, Talip GÜLDAL dolapta ne varsa, sandviç yapar, pence­ bir yapıya sahipti. Okmeydanı'ndaki HÜSEYİN TAŞ reden direğe tutunarak gizlice sokağa mücadelenin gelişim sürecinde, militan Devrimci hareketin 1978 yılında, çıkar, arkadaşlarına dağıtır ve gene ay­ yanıyla, ataklığıyla öne çıkmıştı. Okmeydanı'nda açtığı derneğin çalış­ nı yolla eve girerdi. Lise yıllarına geldi­ 1977'de Kuştepe Lisesi'nde, 1978'den malarının yanı sıra, Liseli Dev-Genç ça­ ğinde Dev-Genç'li oldu. Sürekli yazıla­ sonra ise Hasköy Lisesi'nde okudu ve li­ lışmalarında da yer alıyordu. Her yanıy­ malara çıkardı." selerdeki Dev-Genç mücadelesinin içe­ la emekçiydi. "Dernek,, mahalledeki Kadri Güldü.... 1980'de Çağla­ risinde aktif olarak yer aldı. yoksul insanlara ucuz ya da ücretsiz kö­ yan, Hürriyet Tepesi'nde "Hayat pa­ "Hiçbir işten kaçınmazdı. Yazılama mür sağlıyordu. Hüseyin, bu çalışmanın halılığı"na karşı bir pankart asma ey­ organizasyonunu yapıyordu. Kömürün leminde, jandarmanın açtığı ateş so­ mı, Talip oradaydı; bildiri mi, pankart ve kömür arabasının ayarlanmasından, nucu yaralandı. Fakat, hemen hastamı, Talip oradaydı. Görev insanıydı o. başka bir şey söylemedi. Ama sık sık ge­ lip sohbet ediyordu. Görüşmelerimiz sıklaşmıştı. O'nun köylüm olduğunu şe­ hit düştüğü gün öğrendim. Şimdi düşü­ nüyorum da, benimle ilişkiye geçmek, devrimci yapmak için bu yakınlığa ihti­ yaç duymamıştı. İnsanlarla olan dev­ rimci ilişkisini köylüsü, yakını, akrabası olduğu için değil, devrimci kimliğiyle sağlıyordu. Bilgiliydi, kendine güveni­ yor ve bu güveni halka taşıyordu. Güleç yüzlü ve şakacıydı".

'çok laf değil, çok iş' derdi sürekli".

17


nafın malına zarar vermemek için ne ka­ dar çabaladığını anlatmıştı. Ailesi, O'nu Eskişehir'e yolladı ama O, bir ay sonra geri dönüp kaldığı yer­ den devam etti." Ali Rıza Ağdoğan, 13 Şubat 1991'de, zamlarla ilgili bir işçi mitingi için Örnektepe esnafının destek ke­ penk kapatma eylemi nedeniyle çalış­ ma yaparken gözaltına alındı. Aynı gün, Beyoğlu Emniyeti'nin üçüncü katından atılarak katledildi. '80 son­ rası, Okmeydanı'nda şehit düşen ilk insandı. Ve '80 sonrası Örnektepe

haneye kaldırılmadığı için kan kaybı sonucu şehit düştü. Cenazesi 3 gün boyunca ailesine verilmedi. Hasköy Mezarlığındaki cenaze töreni yüzler­ ce polis ve jandarmanın engelleme­ siyle karşılaştı. Geleneklerin bite yeri­ ne getirilmesi engellendi. Bugün bile, ölüm yıldönümünde yapılan anmala­ rı polis saldırısı ve gözaltılarla sonuç­ lanıyor. Hareketin, '80 öncesi en genç şehitlerinden. Şehit düştüğünde he­ nüz 17'sindeydi. ALİ RIZA AĞDOĞAN Devrimci olmadan önce Ali Rıza Ağdoğan'ı tanıyanlar, şöyle tanımlıyor­ lar O'nu: "Yakışıklı, güzel giyinen bir­ çok kız arkadaşı olan bir gençti". Fakat devrimciliği seçtikten sonra, bir çok za­ afından arındı Ali Rıza Ağdoğan. Sami­ mi olduğu kız arkadaşı, eğer gazete sa­ tarsa bir daha onunla görüşmeyeceğini söylüyordu. Bir arkadaşının deyimiyle "O'namçizgiyi çekti" Ali Rıza. "Yaptıklarından gurur duyuyordu. Politik değildi ve kendini geliştirmek istiyordu. Bunun için de, Hüseyin Ağa­ bey'e eğitim çalışmalarının daha sık ya­ pılması için istekte bulunuyordu. Mez­ bahada çalışıyordu. Önceleri kazancını kendisi için değerlendirirken, şimdi ka­ zancım ortaya getiriyordu. İlk önceleri fazla ön planda görünmek istemezdi ama, '90 1 Mayıs'ında en öndeydi. Ka­ sımpaşa'dan, Taksim zorlanıyordu. Yaklaşık 150 kişiydik. Polisle çatışma başladı. Taşlaşma boyunca hep en önde kaldı. Daha soma arkadaşlarına, çatış­ ma Balık Pazarı' nda devam ederken es­ 18

lepleri toplanıyordu. Birimde ise yeterli bayan olmadığı için O istendi. Kabul et­ ti ama, 'yaratacaksınız bu ilişkileri, ya­ ratmalısınız' demişti. Bir başka zaman ise, pankart yapımı için evi kullanılmak istendi. Gene kabul etti ama yaratıcı ol­ mamızı, böyle kolaycı olmamamızı iste­ di. Sık sık çalışmaları sorardı, dergi sa­ yısını sorardı. Arttığında çok mutlu olur, aynı heyecanı duyardı. Bir piknik ger­ çekleşmişti ama, piknik sırasında yağmur yağmaya başlamıştı. Piknikte, halk­ tan çok sayıda insan vardı. Nurten, in­ sanların morali bozulmasın, 'yağmur­ dan dolayı piknik kötü geçti, devrimciler beceremedi' demesinler diye çok çaba­ ladı. Naylon buldu, ağaçlara tente yap­ tı, insanlarımıza telkinlerde bulundu. O gün çok yorulmuştu ama, sonuçtan da mutluydu." Nurten Acar, 13 Ağustos 1992 ta­ rihinde, Ankara Maltepe'de kuşatı­ lan üslerinde, komutam Vehbi Melek ile birlikte çatışarak şehit düştü. HÜSEYİN KILIÇ-SATI TAŞ "Piro denirdi O'na. Hüseyin Ağa­ bey diye değil, daha çok Piro Ağabey di­ ye anılırdı. Herhalde mahalleye gelme­ den önce bu lakabı varmış; biz de bu isimle çağırırdık onu."' "Hüseyin Kılıç, bana göre çok fark­

Mahallesinde, bir cenazede ilk kez böylesi bir halk katılımı oldu. O'nu sahiplenen halk, büyük bir kenetlen­ me yaşadı. Ali Rıza'nın devrimciliği seçmesiyle yaşadığı gururu, bugün Örnektepe Halkı O'nun için duyu­ yor. NURTEN ACAR "Nurten, DEMKAD'lıydı ama, ma­ hallemiz Örnektepe'deki çalışmalarda, ihtiyaç hissedildiğinde hemen katılırdı. Hemen her gün görürdük O'nu. Bir ara ortalıkta,görünmeyince ailesine sorduk; 'Almanya'ya gitti.' dediler. Daha sonra geldiğinde tekrar sorduk; 'Benim Al­ manya'm burası; çalışacaksam burada çalışırım' demişti. Bilgili ve olgun bir in­ lı bir insandı. Son derece saygılı, seve­ sandı. Mahallede su sorunu vardı ve ge­ cen ve kibardı. Olaylara son derece celeri evler dolaşılıp halkın tepkileri, ta­ mantıklı yaklaşıyordu. Benim gözümde


büyük bir insandı. Eşi Satı'yla daha çok selamlaşmamız vardı ama, Hüseyin Ağabey'le sık sık görüşme imkanımız oluyordu. Mahallede iki sene kadar kal­ dı. Şehit düştüğü zamana kadar mahalleyle irtibatı vardı."

leri dolu doluydu ama sonra o konuda çok şey bahsetmedi. Bense çok duygu­ lanmıştım. Devrim uğruna çocukların­ dan ayrıydı. Bu, beni çok etkilemişti.

"Hüseyin Ağabey'le eşim farklı gö­ rüşlerden insanlar olmalarım rağmen, "Onları '90 yılında tanıdım. Bir ar­ eşimin, Hüseyin Abi'nin adı geçtiğinde kadaşım vasıtasıyla tanışmıştık. Sonra bile gözleri doluyor. Ona büyük saygı da sık sık bize gelmeye başladılar. Hüse­ duyuyordu." yin Ağabey, paylaşımcılığı olan dürüst bir insandı. Erkek olduğu halde ev işle­ "Mahallede bugün bir takım değer­ ­­ne yardımcı olurdu. Yatak açmaya ler varsa, Hüseyin Ağabey bunun mikalkardım; o koşarak gelir, döşeği elim­ marlarındandı. Hüseyin Ağabey'in ve den alır, sererdi, çarşafını düzeltirdi. Bir.yanındaki arkadaşlarının olması bize akşam geç saatlerde yanlarında bir er- güven verirdi. Bizi koruyan, başımıza kek arkadaşıyla bize geldi. Evde hazır bir şey geldiğinde görüşebileceğimiz, bir şeyler yoktu. 'Bugün hanımlar otur- paylaşabildiğimiz, derdimizi anlatabil­ sun, biz erkekler yemek yapacağa' dedi. diğimiz, düşüncelerinden faydalandığı­ Mutfağa gittiler. Dolapta donmuş tavuk mız insanlardı. Gerek faşist saldırılar, vardı. Hüseyin Ağabey, onu keserken gerek başka türlü saldırılar olsun, biz parmağını da kesmiş. Yemeği hazırla­ bunlara karşı kendimizi güvende hissedıklarında Hüseyin Ağabey, 'Size kanıdirdik." mı katarak hazırladım bu yemeği' de­ mişti. O'nun yattığı yatağı, hala kimseye "Bir gün yolda bir arkadaşla duru­ kullandırtmadım." yordum. Bir adam önümüzden geçti. O "Hüseyin'le piknikte tanıştım. '89 yılında, Ölüm Oruçlarıyla ilgili bir piknik yapılmıştı. Okmeydanı pikniğiydi bu. Bu piknikte tanıştıktan sonra, mahallede sık sık görüşmeye başladık. Bir ara kocam gözaltına alındı. Satı, bu durumu haber vermek için eve geldi. Satı'yla da böyle tanıştım. Kocam gözaltından çıkınca da 'geçmiş olsuna geldiler. Bir süre sonra da sık sık eve yatıya gelmeye başladılar. Satı, Şişli Etfal'de çalışıyordu. Hasta olan birçok kişiyi hastaneye götürüyor, bakımını yapıyor, iğnelerini vuruyordu. Halkla diyaloğu çok iyiydi." "Biliyor musunuz, Hüseyin'in iki çocuğu vardı; iki oğlu. Bunu tesadüfen öğrendim. Bir gün odada yalnızken, ovucunun içindeki bir şeye bakarken gördüm O'nu. Sessizce yaklaştım. Beni görünce gizledi. 'Neye bakıyorsun?' diye sordum. Önce 'Hiç!' dedi. Zorladım. Gösterdi. Çocuklarının resmiymiş. Devrimciliğinden önce de evlenmişti. Daha soma devrimciliği seçince, eşiyle sorun­ lar yaşamaya başlamış ve ayrılmak durumunda kalmış. Çocukları Alman­ ya'daymış. Çocuklarına bakarken göz­

anda, arkadaşla birbirimizin yüzüne bakakaldık. Adamın yürüyüşü, hareketleri o kadar aynıydı ki, takip etmeye başla­ dık. Sonra önüne geçtik, bir daha baktık. Yanımdakine 'Hüseyin Ağabey değil miydi T diye sordum. 'Yok' dedi.'O ol­ saydı selam verirdi.' Şehit düştüğünü bildiğimiz halde takip etmiştik... "Benim devrimcilerin ve Cephe'nin yanında tercihimi yapmamda, O'nunla diyalogumun birebir etkisi vardır. Ben o dönemde sağctltğotve solculuğun ne ol­ duğunu bilmezdim. Belki Mirdim ama, öyle ayırdına varamazdım, detayını bi­ temezdim. Hüseyin Ağabey bunu öğre­ nince, bana uzun uzun anlattı. Merak et­ tiğim her şeyi, O anlattı bana, O öğret­ ti." . "Hüseyin Kılıç'ı 89 başlarında AKAD'da tanızdım. O zaman Örnektepe'de ne dergi dağıtımı vardı, ne ev iliş­ kisi ne de gençtik örgütlenmesi. Örnektepe halkının özellikle 80 öncesinden ka­ lan değerlerle bireysel tepkileri, hareke­ te yakınlığı vardı ama, örgütlülük he­ ­en hemen yoktu.-Hüseyin Ağabey'le birlikte, bu örgütlülük sağlandı. O za­

manlar Çözüm dergisinin dört olan okur sayısı, üç ayda 42'ye çiktı. Ev iliş­ kisi, bir anda 10'çıktı. Gençlik örgüt­ lülüğü tamamlandı. O, hangi bölgeye giderse gitsin, çok büyük bir toparlayıcı özelliği vardı. Diğer bölgelerde de tanı­ nırdı. Saygındı. Bizlere "Kavganın Şa­ fağı" kitabından örnekler verirdi: Da­ yanışma, gizlenme, örgütlülük vs. Derneklerimiz kısa sürede birer birer kapatıldı. Kapatılmalardan sonra çalış­ malar daha çok sokağa taştt. Korsanlar çoğaldı, pul, kuşlama vs. yoğunluk ka­ zandı. Toparlayıcı olan gene Hüseyin Ağabey'di. Kapatılmalardan sonra ilk sokak eylemi hışlamaydı. Dörtyol'da yapılacaktı. Eylemi gerçekleştirecek olanların korku, tedirgin gibi psikolojik duygularına çok önem verirdi. O dönem koşullarına göre, bu bölge için önemli sayılabilecek bir sokak eylemini en titiz ayrıntısına kadar programladı. Kuşlama bile olsa, bu ilk sokak eyleminin ba­ şarılı olması sonucu sağlayacağı güve­ nin ve bunun kazançlarının bilincindey­ di. Eylemin başındaysa, kendisi vardı. Nitekim bir süre sonra, Okmeyda­ nı'ndaki örgütlülük için bu eylemler bir yaşam biçimine dönüştü. Artık bir gün­ de birkaç eylemlilik yapılıyordu. İnsan­ lar, aynı gün hışlama yapıyor, bildiri dağıtıyor, afiş asıyor, korsan yapıyor, İki durak arası belediye otobüslerinde ko­ nuşma yapılıyordu. Üstelik bunları sa­ dece Okmeydanı'nda değil, İstanbul'un değişik bölgelerinde gerçekleştiriyordu. Hüseyin Ağabey'le birlikte bu doğallaşmıştı. Aramızda çok iyi bir arkadaşlık or­ tamı sağlandı. İnsanların kimlik arayış­ larım bitiyor ve bir araya getiriyordu. Örnektepe'deki bir insan, örneğin Piyalepaşa'dakini tanımazdi Onun saye­ sinde tanıştılar. Sık sık insanları bir ara- ! ya getirdi, paylaşımı arttırdı, ortak bir ruh hali oluşturdu. Hüseyin Ağabey, eşittir parasızlık­ tır; Hüseyin Ağabey, eşittir açlıktır, özveridir, yürümektir... Aynı gün Örnektepe'de, Piyalepaşa'da, Hasköy Hastanesi tarafında, Nurtepe'de, Küçük Armutlu'daydı. Örnektepe'de Mürsel Göleli'nin izi, Hüseyin Kılıç'ın ise kendisi vardı. Mürsel Göle19


li'nin '80 öncesinde Örnektepe'de ya­ rattığı devrimci değerler, Hüseyin Ağa­ bey'de vücut bulmuştu. Ve sürekli bize taşıyordu o değerleri. Bir gün bir kafeteryada gençlik ara­ sında bir değerlendirme toplantısı yapı­ lıyordu. O gün, o toplantıda bir başka yönetici konuşma yaptı. Hüseyin Ağa­ bey pek konuşmadı. O yönetici, çok gü­ zel konuşuyordu. Güzel konuştuğu, gü­ zel saptamalar yaptığı için, bir an onu Hüseyin Ağabey'le kıyaslayıp daha iyi bir yönetici olduğunu düşündük. Biliyo­ rum, yanlış bir düşünce; sorumlular ya da yoldaşlar arasında böyle ayrımlar yapmak bir eksiklik, bir zaaf ama o an, pek çoğumuz öyle düşünmüştük ama, pratikte kendisi yoktu. Hüseyin Ağabey ise hayatın içindeydi. Yanımızdan hiç ayrılmazdı. Bir devrimcinin nasıl olma­ sı gerektiğini onda görüyorduk. Örnek­ tepe'de halk su kuyruğundaysa, Hüse­ yin Ağabey onların yanındaydı. Küçük Armutlu'da halkın polisle olan çatışma­ sında şehit olan Hüsnü İşeri'nin cenaze­ sinde polis, halkın taşıdığı pankartın sopasını alınca, Hüseyin Ağabey araya gi­ rip polislerin elinden sopayı alarak, hal­ ka geri vermişti. Bir hamaldı O; örnek bir devrim hamalı. O gittikten sonra, bölgede çıkan her sorunda ya da ele alınması gereken bir konu olduğunda, 'Hüseyin Ağabey olsa şöyle yapardı, şöyle düşünürdü denir ve buna göre ko­ nular alınırdı." Hüseyin Kılıç ve Satı Taş, 17 Ni­ san 1992'de şehit düştüklerinde, di­ renmenin ve teslim olmamanın en büyük örneklerinden birini yaşattılar devrim tarihine. Onların, şehit düş­ meden önce, Okmeydanı'nda yarat­ tıkları değerler ise, bugün bu semtin yapı taşlarını oluşturmaya devam ediyor.

de olmasını istemiyorlardı. Ama O, artık dınların mücadeleyle özgürleşmeleri­ nin öncülerindendi. Şehit düştüğünde inanmıştı, içinde vardı O'nun." geriye, bugün Okmeydanı Halkı'nın "DEMKAD'daki çalışmaları, doğal titizlikle koruduğu değerleri bıraktı; olarak mahalledeki kadın çalışmalarına inatçılık, kararlılık, çalışkanlık ve tes­ da yansıyordu. Mahalleden DEM­ lim olmama... KAD'a insan götürüyordu. O'na saygı 'FATMA GİRİK PARduyan, güvenen insanlar, rahatça KI"NDAN "SİBEL YALÇIN DİRE­ DEMKAD'a gidiyordu. Kısa sürede bu NİŞ PARKI'NA güveni ve sempatiyi sağlamışt. İnsanla­ Kalabalık bir gençlik grubu parkı te­ ra çok saygılıydı. Bu, insanları etkiliyor­ mizliyor. Bir yandan parkın dört bir ya­ du. Mesela kızkardeşimin yaşam tarzı, rana dağılmış çöpleri topluyor, bir yan­ davranışları hoşumuza gitmiyordu. Biz dan çalı süpürgeleriyle süpürüyor, bir aldık, güvenle Sultan'a teslim ettik. Gö­ yandan da şakalaşıp sohbet ediyorlar. zümüz arkada değildi, çünkü yanında Oysa belediye temizleyemez mi orayı? Sultan vardı." Kendilerine sorduğumuzda 'bu park tüm semt halkının' diyorlar. 'Bir çok di­ "Mahallede ev toplantıları düzenli­ reniş yaşandı burada, ayrıca etkinlikler, yordu. Tek tek ev çalışmaları da yapı­ şölenler, düğünler yapılıyor. Bizim için yordu. Bazı evlere beraber gidiyorduk. bir değerdir burası. Temiz tutmamız, bu Bir gün bir eve gittik. Evin hanımı yok­ değere sahip çıkmamız demektir'." tu, bekledik. Geldiğinde konuşmak iste­ Dört bir yanı duvarla çevrili parkın. diğimizi söyledik. Kadın; 'Benim komOldukça büyük alanın içerisinde bir şum yatağında rahat rahat uyurken ben Atatürk büstü, bir çocuk bahçesi, bas­ onun için mücadele edemem' dedi. Sul­ ketbol sahası ve yaklaşık 1000 kişilik tan konuşmakta ısrar etti ama, kadın ka­ anfi tipi açıkhava tiyatrosu var. Çocuk bul etmedi. Sultan, yine de saygısını hiç bahçesiyle direnişlerin, şölenlerin yapıl­ bozmadı. Evden ayrıldık. Daha sonra dığı genişçe alanı birbirinden ayıran kal­ kadının iki oğlu birden hapse düştü. Ka­ dırım taşlan, düzenli bir şekilde san ve dına, bir gün bu söylediklerini hatırlat­ kırmızı renklere boyanmış. Bu boyalan tım. 'Cahilmişim o zamanlar. Demek ki da gene devrimci gençler yapmışlar. insanın bir şeyler yapması için, başına Büyük bir titizlikle korunuyor Direniş bir şeyler gelmesi gerekiyormuş' dedi. Parkı. Çünkü sıradan bir park değil bu­ Utandı; Sultanla yaptığımız o ziyareti rası mahallelinin gözünde. Tarihsel geç­ hiç unutamıyor" mişine baktığımızda, bunun önemi de ortaya çıkıyor. "Annesi, O'nun mücadeleyi bırak1990 yılına kadar adeta bir çöplük masım istiyordu. Bir gün kapıyı üzerine gibiydi bu alan. Arsa, bir yandan briket kilitlemişti. Sultan buna rağmen camı yapımı için kullanılıyor, bir yandan da açmış, ikinci kattan yandaki çatıya in­ rastgele depo olarak kullanılıyordu. Par­ miş ve oradan da sokağa ulaşmıştı. Bu kın içi gaz bidonlarıyla doluydu. Araba­ olaydan sonra şehit düşene kadar O'nu lar, kamyonlar çekiliyor, yıkanıyor, oto­ görmedik." park gibi kullanılıyordu. İşte o dönem, arsanın bir park haline "Cenazesi geldiğinde, annesi bir dönüştürülebilmesi için, mahallenin de damla yaş dökmedi. 'Kızım şehit oldu, SULTAN CENİK isteğiyle, muhtar tarafından bir mücade­ "Sultan, devrimci olmadan önce ev onurlu bir şekilde öldü, gurur duyuyo­ le başlatılıyor. Mahmut Şevket Paşa kızıydı. Monoton bir yaşamı vardı. Aile­ ruz; çünkü inandığı bir mücadele uğru­ Mahallesi Muhtarı Güzel Otluçimen, na şehit düştü' diye konuşma yaptı. sinin ilerici yapısı ve çevresinin de belediyeye müracaatlarda bulunuyor, Kimsenin de gözyaşı dökmesini isteme­ imzalar topluyor ve ısrarlar sonucu, o olumlu etkileriyle devrimci bir yaşama başladı. '87 yılıydı; DEMKAD (Demok­ diler." dönemin Şişli Belediye Başkanı Fatma rasi İçin Kadınlar Derneği) ve TASultan Cenik, 10 Ekim 1992'de, Girik'ten park sözü alıyor ve kısa bir sü­ YAD'da çalışıyordu. Ailesi bu düşünce­ İstanbul Acıbadem'de kuşatılan üste re sonra da kararı çıkartıyor. Bu süre leri desteklemesine rağmen, duygusal çatışarak şehit oldu. DEMKAD'daki içinde, arsayı bu biçimde kullanalar ta­ olarak kızlarının bu faaliyetler içerisin­ aktif çalışmalarıyla, '80 sonrası ka­ rafından da tehdit ediliyor muhtar, fakat

20


yılmıyor ve park inşaatı bir süre sonra başlıyor. Parkın inşası döneminde, koru­ masız ve özensiz bir biçimde çalışıldığı için, bir çocuk bisiklet sürerken inşaat çukuruna düşüp ölüyor. Parkın ve tiyatro alanının inşası ağır ve uzun sürüyor. 1992 yılında açıldığın­ da ise, adını dönemin Şişli Belediye Başkanı Fatma Girik'ten alıyor. İlk et­ kinlik ise 1993 yılında gerçekleşiyor. Organizasyonu ise SİDAD'ın katkıla­ rıyla, yine Muhtar Güzel Otluçimen ta­ rafından yapılıyor. Üç gün boyunca sü­ ren şenlikte, birçok engele rağmen tiyat­ ro gösterileri, konserler yapılıyor. An­ cak Grup Yorum'un konseri, polis tara­ fından engelleniyor. Parkın "Direniş Parkı"na dönüş­ mesi ise, ilk olarak 12 Mart 1995 yılındaki Gazi Ayaklanması'yla başladı. Kontrgerillanın Gazi Mahallesi'ndeki saldırısı ve bir kişinin öldüğünün duyul­ masıyla birlikte devrimci halk güçleri sokak sokak dolaşarak halkı parka ça­ ğırdı. Kısa süre içinde binlerce insan parka toplandı ve Okmeydanı sokakla­ rında yürüyüşler yapıldı. Ertesi gün İçin tekrar parkta buluşuldu. Bu sefer Gazi Mahallesi'ne doğru yürüyüş başladı. Bir ay sonra Nurtepe'ye sivil faşist­ lerin, polis destekli yaratmaya çalıştıkla­ rı bir provokasyona karşı, Nurtepe halkı bir barikat direnişi başlattı. Bu direnişe destek vermek için Okmeydanı Halkı, yine devrimcilerin çağrısıyla parkta top­ landı. Direniş ve faşist teröre karşı pro­ testo eylemleri parkta başladı ve tüm mahalleye yayıldı. Sonra tekrar parka dönüldü ve Nurtepe'deki direnişin bit­ mesiyle birlikte Okmeydanı'nda da biti­ rildi. Bundan bir ay sonra, bir Haziran sa­ bahı, Okrneydanı'nın dar sokakları silah sesleriyle çınladı. Henüz 18'inde bir ko­ mutan olan Sibel Yalçın, çatışarak ilerli­ yordu Okmeydanı'nın içinde. O dönem kayıp olan ve daha sonra cesedi Kırıkka­ le yakınlarında bulunan Ayşenur Şimşek'in ve tüm kayıpların hesabını sor­ mak için gerçekleştirdikleri cezalandır­ ma eylemi sonrası, ekibindeki yoldaşla­ rını göndermiş ve polisin dikkatini üze­ rine çekerek çatışmaya başlamıştı Sibel Yalçın. Girdiği ara sokakta insanlar gör­ müştü O'nu ama, polisler, o bölgeye

geldiklerinde gördüklerini unutmuşlar­ dı. Bir kişi dışında. Daha sonra, ihbarcı­ lığının cezasını canıyla ödeyen bir muh­ birin, evi göstermesiyle polisler dolmuş­ tu sokağa... "Sabah erken bir saatti. Uyuyorduk. Silah sesleriyle uyandık. Dışarıya baktı­ ğımızda her taraf polis doluydu. Dışarı­ ya çıkmaya çalıştık ama bırakmadılar. Sibel'in girdiği evi kuşattılar. Çatışma başladı. Kurşun sesi ortalığı kaplıyordu. Evden, Sibel'in sesi geliyordu. 'Biz teslim olmayız, siz teslim olun' diye bağı­ rıyordu, çatışma yaklaşık bir saat sürdü. Sonra Sibel'in cesedini çıkardılar. Si­ bel'in vurulduğu son kurşunun sesi ku­ lağımda çınlıyor. O'nu tanımıyordum ama, o son kurşunla sanki ben de vurul­ dum". Sultan Cenik Sibel'in cenazesi, tam bir hafta aile­ nn görüntüleri televizyonlardan aynı ak­ si ve yoldaşlarına verilmedi. Bunun üze­ şam tüm Türkiye'ye gösterilecekti. Ceprine başlatılan direnişte İstanbul tam bir heliler'in çağrısıyla halk, önce Pir Sultan savaş alanına çevrildi. Evinin önünde Abdal Canlar Derneği'nde, ardından başlayan direniş barikata dönüşmüş, ce­ parkta toplandı. Ellerde Sibel Yalçın'ın naze teslim edilinceye kadar barikatın posterleri, binlerce insan vardı parkta. kalkmayacağı belirtiliyordu. Parti bina­ Oğullan, kızları gözaltına alınan aileler, ları tek tek işgal ediliyor, Sibel'in uğru­ ellerinde çocuklarının kana boyanmış na şehit düştüğü, halkının, cephenin gömlekleriyle parkta bekliyorlardı. Pir bayrağı, İstanbul'un dört bir yanında Sultan Abdal Canlar Derneği'nde başla­ dalgalanıyordu. Sonunda cenaze alındı. yan oturma eylemi, parkta binlerce insa­ Sibel Yalçın 16 Haziran 1995 Cuma gü­ nın desteğiyle sürüyordu. Cenazenin iki nü Alibeyköy Mezarlığı'nda toprağa ve­ gün sonrası, 18 Haziran günü faşist pro­ rildi. vokasyona karşı değerlerini sahipleni­ Sibel Yalçın'ın cenazesi çok büyük yordu Okmeydanı Halkı. Grup Yorum, bir sahiplenmeyle, halkın genci-yaşlıGrup Munzur konserler veriyor, halay­ sıyla, binlercesinin katılımıyla kaldırıldı. lar çekiliyor, sloganlar atılıyordu. Ateş­ Bazı televizyon kanalları cenazeyi canlı ler yakılmış, barikatlar oluşturulmuştu yayınladı. Böyle bir sahiplenme siyasi parkın etrafına. olarak ciddi bir kriz yarattı iktidarda. Ce­ "Halkın parkta toplandığım duyun­ nazenin kaldırıldığı gün, Sibel Yalçın'ı ca eşim ve küçük oğlumu da alarak biz­ ihbar eden Hacı Hasan Levent'in cezade parka doğru gittik" diye anlatmaya landırıldığı haberi yayıldı dört bir yana. başlıyor Hüseyin Kara. "Binin üzerinde Hemen ertesi gün bir yürüyüş daha gerçek­ insan toplanmıştı parkta. Bizim gibi bir­ leşti Okmeydanı'nda. Ancak bu sefer çok insan da akın akın parka doğru ge­ yürüyenler, ihbarcıyı sahiplenen başta liyordu. Rengarenkti parkın görünümü. belediye başkanı R. Tayyip Erdoğan, Ateşler yakılmış, etrafında halaylar dö­ bazı siyasiler ve bir avuç faşistti. Provonülüyor, pankartlar, dövizler, Sibel Yal­ katif bir yürüyüştü bu. Faşistlerin ma­ çın'ın posterleri... Sanki bir şenlik hava­ halleye saldıracaktan haberi iyice yay­ sıydı. Bir süre sonra polis saldırıya geç­ gınlaşmıştı. Bunun üzerine devrimci ti. Ateş açıyorlardı. Bir an için bir panik halk güçleri mahallenin güvenliğini aldı. yaşadık ama, çok sürmedi, hemen to­ Faşist saldın gerçekleşemedi ama, polis parlandık. Gençler molotoflarla karşılık terör estirerek mahalleye daldı. Evler, veriyorlardı. Grup Yorum da son ana kahveler basılıyor insanlar sorgusuz su­ kadar bizimle birlikte parklaydı. Genç­ alsiz gözaltına alınıyordu. Bu baskınla21


ler bizi korumak için çok çabaladılar. Çok düzenli bir biçimde bizi koruyarak parktati çıkmamızı sağlıyorlardı". Yaşananlar o gece ve ertesi gün tele­ vizyonlardan geniş bir şekilde yansıdı tüm ülkeye. Yanıyordu Okmeydanı. Si­ bel Yalçının "Asıl Siz Teslim Olun!" haykırışı, o gün Okmeydanı halkı tara­ fından sahipleniliyor, gelenek büyüyor­ du. İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Kemal Bayrak kafasına isabet eden taş­ la can havliyle, "Yandım Allah" diye çığlık atarken, derinlerden sesler yankı­ lanıyor, ekranlardan dışarı taşıyordu: "Kim vuruyor?...", "Titre Oligar­ şi...", "Yaşasın...". Tarihinin en büyük direnişlerinden birini yaşıyordu Okmey­ danı. "Yavaş yavaş park boşalıyordu. Ça­ tışma sokak aralarına taşmıştı. Eve dö­ nerken gençlerle karşılaştık. Evlerine gidemiyorlar, o andaki polis yoğunlu­ ğundan dolayı bölgeden çıkamıyorlardı. Hiç düşünmeden bizim eve götürdüm onları. Sadece onları mı'; eşim de ben de ayrı ayrı çıkıp insan taşıdık bizim eve. Ev almaz olunca komşuya gittik. Seve seve kabul etti." O gece birçok evin kapısı devrimci­ 22

lere açılmıştı. Polisin o gece başlatıp ertesi gün de sürdürdüğü gözaltı te­ rörü sonucu birçok insan gözaltına alındı. Kahve­ ler, işyerleri basıldı. Hat­ ta düğünden çıkanlar bi­ le gözaltına alındılar. "Bir aile vardı. O gün kız istemeye gelmişler Okmeydanı'na. Onları da gözaltına aldılar. Hiç sormadan, etmeden rastgele topladılar in­ sanları." İşte böylesi direnişler sonrası Fatma Girik Par­ kı, "Sibel Yalçın Dire­ niş Parkı"na dönüştü. "Mahallemize yeni taşı­ nan ya da misafirliğe ge­ len insanlar sanıyorlar: 'O park burası mı?' di­ ye. Sanki çok farklı, çok özel bir yer görüyorlar­ mış gibi bakıyorlar par­ ka." Bu direnişlerden sonra halk, daha da sahiplendi parkı. Önceden belediyenin yaptığı, çocukların oynadığı bir park olarak görülürken, bugün halk tarafın­ dan temizlenen, korunan bir parka dö­ nüştü "Sibel Yalçın Direniş Parkı." Bir Halk Adamı: Güzel Otluçimen Geçtiğimiz yıla kadar Mahmut Şev­ ket Paşa Mahallesi muhtarlığına giren­ ler, şöyle bir yazıyla karşılaşırdı: "Bu odada sigara içmemeye özen gösteri­ niz." Devlet kurumlarında, resmi daire­ lerde yapılması istenmeyen bir şeye iliş­ kin, genellikle duvarlara asılmış talimat­ larla karşılaşırız. "Sigara içmek yasak­ tır!", "Yüksek sesle konuşma!" vb. An­ cak muhtar Güzel' Otluçimen'in odasın­ da böyle bir ifade vardı. Sağlığı nede­ niyle yanında sigara içilmesinden rahat­ sız olan muhtar, bunu bir talimata dökmemeyi tercih ermişti. Bu ifade, O'nun kişiliğinin, insana verdiği değerin bir göstergesidir. Sağlığı nedeniyle aramızdan ayrıla­ na kadar, yaklaşık iki dönem boyunca yaptığı mahalle muhtarlığı süresince hiç

çıkarsız, hep halk için çalıştı Güzel Otluçimen. O, mahallenin Güzel Ağabey'iydi. 1952 yılında, Sivas-Hafik'e bağlı Aktaş Köyü'nde doğdu. 1964 yılında İs­ tanbul'a geldi. Bir süre Karaköy Per­ şembe Pazan'rıda, bir. akrabasının ya­ nında bekar evinde kaldı. Bu süre içinde seyyar satıcılık yaptı, konfeksiyon atöl­ yelerinde çalıştı. Aynı yıl Aksaray'da bir akü fabrikasında çalışmaya başladı. 14 yıl boyunca bu işte çalıştı. İşlerinin ağırlığı, çalışma saatlerinin uzunluğu, fazla mesailerin verilmemesi ve alınan ücretlerin azlığı; Güzel Otluçimen'i sen­ dikal çalışmalara, hak arama çabalarına itti. Fabrikadaki işçileri, haklan temelin­ de örgütleme çalışmaları nedeniyle 1978 yılında işten atıldı. Bu arada, 1975 yılında evlendi ve üç çocuğu oldu. İşten atılmasıyla birlikte, aldığı tazminatla ay­ nı yıl Okmeydanı'nda akü yapımı ve alım satımı üzerine kendi dükkanım aç­ tı. 1989 yılında, işlerinin ters gitmesi ne­ deniyle dükkanını kapattı ve o yıl muh­ tarlık seçimlerinde Mahmut Şevket Paşa Mahallesi'nden adaylığını koydu. Muh­ tarlığı kazanması zor olmadı Güzel Ot­ luçimen'in. Çünkü tüm mahallenin tanı­ dığı, sevdiği, güvendiği bir insandı. Eşi Gülkız Otluçimen bu süreci şöyle anla­ tıyor. " Seçim öncesi, önüne birçok hedef koydu ve bu hedefleri de halka açıkladı. Yaptığı halk toplantılarında, hem halkın isteklerini topladı, lıem de yapmak iste­ diklerini açıklayıp halka sundu: Mahal­ lenin hemen yanında bulunan mıcır fab­ rikasının kaldırılması, yolların asfalt­ lanması, anayola köprü yapımı, park yapımı, olculun düzenlenmesi, elektrik trafosu kondurulması, su şebekesinin değiştirilmesi vb. 'Bunların altından kalkamazsın dediler. 'Bugüne kadar, kimse yaptıramamış, sen mi yapacak­ sın dediler ama, O halka 'Birlik olur­ sak, beraber mücadele verirsek yaptıra­ biliriz' dedi. 'Burada bir sorun varsa, benim bunu tek başıma çözmem müm­ kün değil, ancak birlikte çözebiliriz' di­ yordu. Ayda bir yaptığı halk toplantıla­ rında, hep bunu tekrarlıyordu. 'Ben sa­ dece muhtarım. Bana dilekçe getirirsi­ niz, ben de onu gereken yerlere iletirim, benim tek başıma yapabileceğim budur. Ancak, birlikte uğraşırsak, sonuç farklı


olur. Bu, benim prensibimdir' diyordu halka. 25 kişilik bir mahalle meclisi oluşturdu. Halkın sorunlarında, bu mec­ lisin içerisinde oluşturduğu heyetle yola çıkardı. Mahallenin sorunları ve ihtiyaçları için sürekli bir çaba! içerisinde oldu Gü­ zel Otluçimen, Daha önce, çocukların barakalarda eğitim gördüğü Fuat Soylu İlköğretim Okulu'nun, bugünkü haline gelmesi, okul önünün asfaltlanması, çöplükten farkı olmayan arsanın parka dönüştürülmesi, elektrik kablolarının önemli bir bölümünün yeraltına indiril­ mesi, su şebekelerinin değiştirilmesi ve belki de en önemlisi; bugünkü Okmey­ danı Halk Meclisi'nin oluşmasında ilk adımı atanlardan biri olması... "Olmasını istediği çok şey vardı ama sağlığı müsaade etmedi" diye an­ latmasına devam ediyor eşi; "Sağlık so­ runu, '78'den bu yana sürekli vardı. O dönemler yüksek tansiyonu vardı. Üresi de yüksekti. Kaç defa yoğun bakımda kaldı. Dört sene dializ makinesine girdi ama koşuşturması bitmiyordu. Kendi sorunundan, evin sorunlarından çok halkın sorunlarına önem veriyordu. Halkını çok seviyordu, özünde olan bir şeydi bu. Gülkız Otluçimen, biraz düşünüyor ve ekliyor, "Bir çok şeyi başardığını dü­ şürtüyorum. Bugün, mahalle biraz daha duyarlıysa, bunda Güzel'in de payı var. Çok sabırlıydı: Birisi O'na kötü, sert

davransa, O iyilikle yaklaşmaktan ka- luk yapmasını istedi. Muhtar, o dönem­ çınmazdı. 'Cahil adam, böyle öğrenmiş' de gözaltına alınanların bırakılması için derdi. Hoşgörülüydü. Hiçbir çıkar gö­ halkla birlikte mücadele etti. Basın açıkzetmiyordu. Birgün, belediyeye gittiğin­ lamaları gerçekleştirdi ve baskılan muh­ de 'hep başkaları için geliyorsun, biraz­ tar olarak da protesto etti. da kendin için gel, iste' demişler. O da Devletin mahalledeki politikalarına 'kendim için ne isteyebilirim ki, ben bu­ karşı sürekli direndi Güzel Otluçimen. raya yalnız halkın istekleri için gelirim' Bilinçli olarak açılan barlara, birahane­ demiş. SHP döneminde O'na birçok tek­ lere karşı bir mücadele içerisindeydi. Bu lif geldi. Bazı milletvekilleri O'na danış­ konuda eylemler organize etti. manlık teklif etmişler ama, O kabul et­ Büyük oğlu Cepheli'ydi. 1995 yırın­ memişti. 'Ben bu sisteme hizmet edenle­ da oğlu tutuklanınca, artık bir tutsak ba­ re danışmanlık yapmam' demişti. basıydı. Hiç aksatmaksızın her hafta Bir evrak düzenlenmesi için gelen­ O'nun ziyaretine gitti. Ziyaret sonraları lerden bile para istemeye çekiniyordu. sık sık gözaltına alınsa da, hiç aksatma­ 'Bunlar tanıdığım insanlar, durumlarını dı. Sürekli sahiplendi oğlunu. Hiç aksat­ biliyorum, nasıl istiyebilirim ki?' derdi. maksızın gittiği yerlerden biri de; Cu­ İsterken bile elleri fitliyordu. Olmayan­ martesi günleri kayıp ve tutsak aileleri­ dan kesinlikle para istemiyordu. Ancak, nin eylemiydi. Defalarca gözaltına alın­ insanların fakirliklerini kader olarak dı, ama Galatasaray'a da gitmeyi hiç ih­ görmelerine de çok kızıyordu. Okul mü­ mal etmedi. Eşi anlatmaya devam edi­ dürü, harçlarını ödeyemeyecek olanlar­ yor: dan fakirlik kağıdı istemiş, bunun için de "Kişiliğinden, onurundan, düşünce­ muhtarlığa yollamıştı insanları. Bu ka­ lerinden hiçbir zaman taviz verip de ba­ ğıtları vermedi insanlara. Çok kızmıştı. şını öne eğmemiştir. Hastalığı sürekli 'Sen niye kendini bu kadar alçaltıyoranıyordu ama, büyük bir iradeye sahip­ sun. Vermemek için fakir olduğunu ka­ ti. Birgün, Dinçer'i (tutuklanan oğlu) nıtlaman mı gerekiyor? Vermiyorum, arıyordu polisler. Bulamayınca bizi ça­ devlet benim çocuğumu okutmakla yü­ ğırdılar. Gittik. Güzel'i tek olarak sor­ kümlüdür, de! Senden vergi alıyorlar. guya aldılar. Sorguda Hüseyin KocaNiçin kendinizi böyle alçaltıyorsunuz? dağ'la Şefik Kul vardı. Hüseyin KocaSen de okula para verme. Bu senin lıak- dağ Güzel'e, Cemevine briket verdiği kındır.' Etkilerdi insanları. Sözüne gü- için baskı yapmış, tehdit etmiş, Aleviler i venilir'di. Muhtarlığa kim gelse, hepsine kullandığını söylemiş. Güzel de 'Eğer aynı ölçüde saygılı davranırdı. Akramahallenin bir sorunu, ihtiyacı varsa baymış, hemşeriymiş fark etmezdi. 'İn­ ben onu çözerim. Çözemem dersem, o ­anı kötü eden yaşadığı şartlardır' di­ benim acizliğimdir. Benim için Alevi de yordu." Sünni de birdir' demiş. Kocadağ 'çıka­ Muhtar Güzel Otluçimen, devletin rın bu adamı dışarı' diye bağırmış." Okmeydanı'na olan baskıları karşısında, İşte, böylesi sevilen bir halk adamıy­ bu baskıların kalkması için çok çaba sarf dı Güzel Otluçimen. Geçtiğimiz yıl, oğ­ etti. Gazi Ayaklanması sırasında, semt lunu ziyaretten dönüşte, yine gözaltına halkının Direniş Parkı'ndaki direnişine alındı. Gözaltında tansiyonu yükseldi. polis saldırdığında, halkın temsilcilerin­ Buna rağmen, bırakıldıktan sonra muh­ den biri olarak temsilcilik yaptı. Valiliğe tarlığa geldi. Ama daha da fenalaştı ve ve emniyete bizzat giderek, halka saldıhastahaneye kaldırıldı. Bu, O'nun ma­ rılmaması gerektiğini, halka 'terörist' halleden son ayrılışı oldu. Bir süre sonra gözüyle bakılamayacağını, bu tepkinin da Okmeydanı Halkı, en sevdiği insan­ haklı bir tepki olduğunu dile getirdi ve lardan birini daha kaybetti. Cenaze töre­ savundu. ninde mahalle halkı yaptığı konuşmada "Senin o çok özlediğin Halk Meclisi'ni Sibel Yalçın olayı sonrasında da po­ kuracağız" diyerek söz verdi. Alkışlar­ lis halka saldırıp evlerden, kahvelerden la, sloganlarla uğurlandı Güzel Otluçi­ insanları topladığında, halk direnişe geç­ men. • ti. Polis bu direniş sırasında aciz kalınca Güzel Otluçimen'e gitti ve arabulucu­ DEVAM EDECEK... 23


DENEME • tavır

*

devrim kuşağının

kahramanları

Ölüm Orucu koydunuz bu mevzi çarpışmasının adını ve atıldınız tereddütsüz en öne. Fırladınız siperden alınlarınızdaki kızıl bantlarla. Mevzi bizimdir. Stalingrad önleri, Çifte havuzlar, Gazi barikatları, Bağcılar; sonra Buca'nın, Ümraniye'nin barikatları; adı her ne olursa olsun düşmana kaptırılmayacaktı. Ölünecek, öldürülecek ama, zafer mutlaka kazanılacaktı; çünkü başka yolu yoktu 24

Haykırıyoruz "ya zafer ya ölüm!" diye. Tarihte hiç bir güç, bu sloganı haykıranları, ölümü yenmek için yola çıkanları yenemedi. İşte şimdi yaşananlar bir savaş sahnesine aittir. Bir filmdeki değil, masallardaki savaşlar hiç değil; yürekleri dağlayan kor ateşler kadar gerçek. Özgür vatan kadar yaşanası. Siperlerdeki yoldaşlar tıklım tıkış şimdi. İşte şimdi, işte o an; işte hesabın sorulacağı, cevabın


verileceği an. Haydi Berdan yoldaş, haydi ilginç savurun bombalarınızı! Sizin yürekleriniz birer bombadır şimdi, savurun. Onların ellerindeki silah ölüm ama olsun ölüm ne ki? Sizin silaha dönüşen bedenleriniz kurşun gibi ölümcül inancınız, iradeniz karşısında ölüm ne ki? Hey alçaklar, mezar bekçileri, yürek taşımayanlar; siz, bize meydan okuduğunuzu biliyor musunuz? Baba İshaklar'ı, Bedreddin'leri yenebildiniz mi? Ya Kızıldere'de Mahirler'i, ya Çiftehavuzlar'da Sabolar, Bağcılar' da üç karanfili, sonra vatanımızın dağ şahanlarını. Nasıl da unutmuşsunuz her seferinde rezil olup gittiğinizi. Madem ki unutmuşsunuz, yine gelin! Tanklarınız, topunuz, bombalarınızla, zulmünüz, cellatlarınız, tabutluklarınızla gelin. İşte barikatlarımız bizim; mermer değil, granit değil, demir değil ama bükülmez, çelik değil ama kırılmaz, inançla imal edilmiştir bu. Et deyip geçmeyin, yüzlerce savaşçının bedenleri var bu barikatta. Kadın, erkek, işçi, emekçi, köylü, Kürt, Türk, Alevi, Sünni; yani bir halk, yani bir halkın kurduğu barikatlarla

karşı karşıyasınız. Ve harcı kanımızla karılmış... Ve birbirimize duyulan yoldaşça güvenle yapıştırılmış. Ve parçası olduğu bütünün, halkının gücüyle yükselen, önderliğinin ışığıyla aydınlanan bir barikat. Karşısında yenilmeye mahkum olduğunuz, işte bu barikattır. Tekrar tanıyın bunu. Şimdi, o her anı eylem, her anı çatışma, her anı zafer olan 69 günü geride bıraktık. On iki kurşun, on iki kurşun sıktık düşmana. On ikisi de hedefini buldu, zulmü vurdu. Ölümü öldürme adayı çoktu, kurşunumuz daha çoktu. Ama düşmana bu yetti, yere serildi. Ömrünü tüketmiş, içi boşalmış her varlık gibi; yani yine biz kazandık, yine biz! Tıpkı o büyük günde olacağı gibi zaptetik zamanı, zincir vurduk ellerine. Onlar; bu vatanın sahipleri, onlar; halkın savaşçıları, onlar; zulmedenlerin sonunun, halkımızın zaferinin habercisi olanlar. Onlar; DEVRİM KUŞAĞININ KAHRAMANLARI. 25


MECLİS tavır

AYDIN VE SANATÇILARLA

MECLİSLER ÜZERİNE talist üretim tarzının en yüksek aşaması olan emperyalist kültürün taşıyıcısı durumundalar. Bu da, on­ ların iradesiz olduklarının göster­ gesidir. Çünkü yaşam, sadece "ek­ Not: Tiyatro sanatçısı Yiğit Tuncay, Aymek" gibi maddi varlık alanının dın-Sanatçt Meclisleri'ne ilişkin soruları­ ifadesi olamaz. Ya de bizim ekme­ mla kaleme alarak yanıtlamak istedi Aşa­ ğıda sanatçının meclise ilişkin yazısı yer al­ ğimizle, bu sanatçı "yurttaşlar"ın maktadır. ekmeğinin arasında boyut olarak epey bir fark yar. Kazandıkları mil­ Bu soruya daha önce Kurtuluş yarları "ekmek parası" gibi bir ku­ Dergisi'nde değinmiştim. O gün ramla açıklamaya kalkışmaları, söylediklerim şunlardı: "Bizim mü­ emekçilerin gözlerinin içine baka cadelemiz, onarım tamirat müca­ baka söyledikleri bir yalan ve ayrı­ delesi değildir. Bizim sorunumuz ca ihanettir. Niye ihanettir? Çünkü tek başına ne "düşünce özgürlü­ bu, o durmadan ağızlarında sakız ğü", ne "insan hakları" sorunu­ gibi çiğnedikleri aydınlanmacılığın dur. Bu anlamda, meclislerin tekburjuva "hümanizmine" bile yakış­ leştirilmesine gitmenin yararlı ola­ maz. cağına inanıyorum. Aydın ve sa­ Dolayısıyla, bu sanatçı ve aydın natçı meclisleri ayrımınının orta­ "sınıf'çığının, toplumsal pratiğin dan kaldırılarak, parçalanmayı ya­ içerisine sokularak gerçekliğin ve ratan farklı mücadele alanlarının bu gerçekliğin özünün kavratılması tekleştirilmesinin gerekliliği açık­ zorunluluğu ortadadır. Kapitalist tır. Aydınlar ve sanatçılar kendi üretim biçimi ve bu üretim biçimi­ kovuklarından çıkarak ve misyoner nin iradesi olan emperyalizmin görüntülerini silmek için 'Halk ürettiği yoz "kültür"ün karşısında Meclisleri' ne teşrif etmelidirler. durabilmek için, bu kültürün üretti­ Halk, aydınını kendi öz aydını ola­ ği tüm argümanlarının taşıyıcısı rak ve samimi görmek ister. Aykırı­ durumuna gelmiş bu "sınıf çığı lığını bile samimi bir ortam içinde emekçilerin arasına taşımak gerek­ söyleyen insan kabul görecektir." mektedir. Bu yüzden, emekçilerin Bugün yine aynı şeyleri savu­ bulunduğu Halk Meclisleri'nin ça­ nuyorum. Çünkü; aydınlar ve sa­ lışmalarına katılarak, onlar, önce natçılar, artık "sınıf'çık olma özel­ gerçekten daha gerçeği görecekler­ liğini göstermekteler. Büyük tekel­ dir. lerin zihin polisi medya kanalizas­ Kapitalist üretim biçiminin bir yonlarında, aynı büyük binaların sonucu olarak var olan "kültür"ün sırtında gezerek ve oradan çöplesorgulanabilmesi için, önce üretim nerek yaşayan asalak balıkları habiçiminin sorgulanması gerekmek­ tırlatmaktalar. Sanatçılar bugün, tedir. Taşıyıcı olan, taşıdığının far­ yarattıkları soyut dünyanın içinde kında olmayabilir. Taşıdığının, as­ kaybolmuş mahluklar. Yaptıkları lında mikrop olduğunu anlayabil­ ve ürettikleri her şeyle, bugün var mesi için, daha doğrusu bilince sıçolan üretim tarzının mahkumu ol­ ratabilmesi için, emekçilerle birlik­ duklarının farkında değiller. Kapi­ te üretebilmeyi, var olabilmeyi ya­ şamalıdır insan. Maddi değerlerin

yiğit tuncay tiyatro sanatçısı

26

içinde, onunla doğrudan ilişkili, soyut olmayan manevi değerlerin bütünlüğünü görebilmelidir bu "sınıf"çık. Sanat emekçisi olabil­ menin de ön koşulu budur. Halktan kopmuş bir sanatın olumsuz olaca­ ğı gibi, halktan kopuk bir sanatçı da olumsuzdur. Halkın nicelikle sevdiği bir sanatçının, sanat emek­ çisi, yani daha gerçekten daha ger­ çek bir sanatçı olduğu söylenemez. Çünkü gerçekten daha gerçekçi bir sanatçı, iradelidir. İradeli olan da, var olan üretim biçiminin ürettiği yoz kültüre teslim olmaz. Tüm bunların en tehlikeli yönü ise; in­ san aklında oluşan manevi değerle­ rin, yani felsefeye dönüşen kültü­ rün, insanın pratiğinde gözükme­ mesi, samimiyetsizliğin göstergesi­ dir. Sözün özü olarak söyleyebile­ ceğim, sanatçıların ve aydınların bu bulanık görüntüsünün bir topla­ mı olacak olan "Sanatçılar Mecli­ si!' fikrinin, ciddi anlamıyla bir kültür üretebileceğini sanmıyorum. Benim bu noktadaki önerim; Halk Meclisleri'ni kentin merkez semt­ lerinde de örgütleyerek, bu "sı­ nıf"çığı da buralarda; hem kendi yaşamı, hem de başka insanların yaşamı için, var olan üretim biçi­ minin dışında, başka bir üretim bi­ çiminin gerçekliğini gösteren kül­ türel üretim pratiğinin içerisine sokabilmeliyiz. Yaşamı yeniden üre­ tebilmek için icad gerekmiyor. Köklerimiz ve geleneğimiz bunun ipuçlarını veriyor. Bütünüyle sıçra­ yabilmek için sıçratmak, iradesize irade olmak gerekiyor. Yatalaklaşmış sanatçıların, günümüzdeki üre­ tim tarzına teslim olmuşluğunun önünü açabilmek için, halkımızın oluşturduğu Halk Meclisleri'nin nitelikli •celiği herkese moral ve-


ŞİİR

ibrahim karaca

YANAKTA KALAN Bir kağnı arabasında buldular beni Soluk brandanın ardında Öylece kalakalmıştı cesedim Yanağımda pembe gülümseyişle Daha bir kız eline bile değmemişti elim Bir nar ağacının altına uzanıp gökyüzüne bakmamıştım doyasıya Kim derdi ki toy bir çocuk sevdalanmış Düşmüş yollara yollara Neydi zorum Zorumuz neydi ha! Senin içindi ulan bunca kıyamet Bir dost gülüşüyle anlasın istedik Alacağın olsun Bir kağnı arabasında buldular beni Soluk brandanın altında Öylece kalakalmıştı cesedim Yanağımda pembe gülümseyişle

27


aynur cihan alak

SİNEMALARDA ÜÇ FİLM, ÜÇ YAKLAŞIM

ağır roman

masumiyet

KASABA

Y

eşilçam, yeni se­ zona hızlı girdi. Geçtiğimiz se­ zonun en çok ilgi gören yerli film­ leri; "İstanbul Kanatlarımın Altında", "Işık­ lar Sönmesin" ve "Eşkıya"dan sonra, bu sezona da birkaç yıl önce­ sine oranla daha büyük bir hızla gir­ di yerli sinema. Zeki Demirkubuz'un "Masumiyet'i, Atıf Yılmaz'ın "Nihavend Mucize"si, Ba­ rış Pirhasan'ın "Usta Beni Öldürsene"si, Ali Özgentürk'ün "Mektup"u, Nuri Bilge Ceylan'ın "Kasa­ ba"sı ve Mustafa Altıoklar'ın "Ağır Roman"ı, Amerikan filmlerine kafa tutarcasına salonlara girdiler ve gösterildiler. Kuşkusuz bu filmlerin içe­ risinde, kendisinden en çok söz etti­ renler; Ağır Roman, Masumiyet ve Kasaba oldu. Diğer filmler de gaze­ te sayfalarında sütun sütun yer aldı­ lar muhakkak ama; bu üç film çekim

28

öyküleri, film öyküleri, hasılatlar gi­ bi konularla diğerlerinin arasından sıyrıldılar. Örneğin; çok büyük para­ larla çekilen "Usta Beni Öldürsene" ve "Mektup", izleyiciden hiçbir ilgi görmedi.Oysa "Ağır Roman" 1997'nin sonunda gösterime gireli bir ay olmuşken yılın ençok izlenen filmleri arasında onuncu sırayı almıştı. Bu nasıl olmuştu? Ağır Roman'da farklı olan, albenisi olan yan neydi? Niye bu filmin gösterildiği sinemaların kapılarında kuyruklar oluşuyordu? Filmin konusu çok mu ilginçti, anlatım çok mu iyiydi? Kuşkusuz bunların hiçbiri tek başına bunları açıklamaya yetmez. Bu ilgi­ nin nedenini, popüler kültürün pom­ palanmasında aramak gerekir. Ağır Roman, çekimlerine baş­ landığı günden itibaren basında yer alan, üzerine methiyeler dizilen bir yapım oldu. Romanın yazarından, filmin yönetmenine, oyuncusuna dek hemen herkes ana haber bülten­ lerinde boy gösterdi. Kimi düzeysiz

magazin habercileri bel aşağısı, ba­ cak arası ebediyatıyla filmi sunmak için ellerinden geleni yaptılar. Bun­ ca pompalama seansı sonrasında, si­ nemaların önünde kuyruklar oluştu ki; buna da şaşmamak gerekirdi. Film, Avrupa filmlerini destek­ leme fonu Eurimages'dan tutun da, Sony Müzik, Özen Film, Focus Film gibi şirketlerin, kurumların sponsor­ luğu ve yapımcılığında gerçekleşi­ yordu. Eurimages'i bir yana koyar­ sak, özellikle yapımcı firmaların bunca para yatırdıkları filmden kar etmek istemeleri hayli doğaldı. Bu­ nun için de, kaz gelecek yerden ta­ vuğu esirgemek olmazdı. Tez elden reklam, promosyon işlerine girişildi. Halkın ilgisi bu filme yönelmeli, bu film konuşulmalı, bu film izlenme­ liydi ve aktarılan paralar kar ile geri dönmeliydi. Öykü iyice pohpohlan­ dı, allandı, pullandı. Zaten filmin kadrosu da hayli ilgi çekiciydi. Müj­ de Ar, Okan Bayülgen, Mustafa Uğurlu, Aysel Gürel, Balık Ayhan...


Bunların ismi bir filmin afişine yazı­ lır da, o filme gitmemek olur muydu hiç? Beyoğlu'nun orta yerine devasa bir afiş asıldı, gazetelere koca koca reklamlar verildi. "İstanbul Kanatlarımın Altında" filmiyle hayli tartışmalara muhatap olan yönetmen Mustafa Altıoklar, Kültür ve Sanatta Halktan Yana TA­ VIR Dergisi'nin Aralık 1996 tarihli 4. sayısında yapılan söyleşide, "İs­ tanbul Kanatlarımın Altında" filmi için, "Aslında benim yapıma göre olmamasına rağmen filmi, popüler kültüre hitap edecek tarzda oluştur­ dum" diyor ve nedenini de şöyle açıklıyor: "İstediğim; apolitize edil­ miş genç kuşakların da sinemaya gelmesi, izlemesi, ilgilenmesi, me­ raklanması ve filmin içindeki mesaj­ ları da benim onlara aktarabilmemdi." Altıoklar, sanıyoruz bu popüler kültüre yönelme işine kendini kap­ tırdı ki; "Ağır Roman"da da aynı yöntemi uyguladı. Ne de olsa bir ön­ ceki yöntemde olumlu sonuç alın­ mıştı. Zaten bu röportajın başlığı da şöyleydi: "Medyayı neden kullan­ mayayım?" Medyayı kullanmaya karşı değiliz tabi. Bu araçları değer­ lendirmek, iletişim çağının olanak­ larından yararlanmak gerektiğini düşünüyoruz ama, medyayı kullan­ mak adına, medya çağının yaratmak istediği popüler kültürü, "tüket, sa­ dece tüket" anlayışını hakim kılma anlayışına da sonuna kadar karşıyız. "Masumiyet" filminin yönetmeni Zeki Demirkubuz, Yeni Yüzyıl ga­ zetesinde Neşe Düzel'le yaptığı bir söyleşide, "Masumiyet" in toplam maliyetinin "Ağır Roman"ın reklam giderine denk olduğunu belirtiyor. Sanırız, bu reklam giderleri de katla­ narak büyüyecektir. İkinci film: Masumiyet... Yönetmenliğini Zeki Demirku­ buz'un yaptığı, Güven Kıraç, Derya Alabora ve Haluk Bilginer'in baş­ rollerini paylaştığı bu film, katıldığı tüm festivallerde ödülleri toplaması­ na rağmen, küçücük sinema salonla­ rında, sessiz sedasız gösterildi. Fil­ min haber-magazinlerdeki tek gö­ rüntüsü; Antalya Altın Portakal'daki

tartışmalardı. Bu da. çok uzun sürmeyen bir tartışmaydı zaten. Film, daha baştan bağımsız bir sinema örneği olmasıyla kaybediyordu aslın­ da. Çünkü, reklam yoktu. Gazetelerde küçücük ilanlar, sa­ lonlar küçük ve az... Sırtını tekellere da­ yamamış, kendi ayakları üzerinde durmayı hedeflemiş­ ti, ama olmadı. Fes­ tivallerde ödülleri topluyordu ama, bu başarı haber bile ya­ pılmıyordu. Masumiyet, ma­ salsı bir anlatımla harmanlanmamış ta­ mamen gerçekçi bir anlatıma dayanan ve hatta bu yanıyla bir­ çok kişiye sıkıcı ge­ lecek bir film. Ame­ rikan sinemasının cafcaflı görselliğine alıştırılmış bir seyir­ ciye bu filmi sunmak, para getir­ mezdi ama hepsinden önemlisi; "Masumiyet", sırtını tekellere daya­ mıyordu. İşte bu yüzden, Amerikan filmlerinin gürültülü efektleri ara­ sında yitti. Üçüncü film: Kasaba... Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, kendi olanaklarıyla aldığı Rus yapı­ mı kamerasıyla başladı filmi çekme­ ye. Başrollerde annesi ve babası da vardı. Film, siyah-beyazdı. "Kasa­ ba" adlı filmin montajını da evinde yaptı Ceylan... Kendi halinde, hiçbir iddiası olmayan bir sinema filmi "Kasaba". Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan "Kasaba"da yö­ netmen, Çanakkale-Biga'da geçen bir öyküyü anlatıyor. Küçük bir ka­ sabanın kendi halindeki insanlarının sınırlar içine hapsedilmiş yaşamı durgun, yineliyoruz, belki de sıkıcı (!) bir dille anlatılmış. Ama sinema adına bir şeyler yapmak Yeşil-

çam'ın tekçilerinin bile yanından geçmeden yapılmış bir film. Kaderi, yaklaşık 30 kişilik bir cep sinema­ sında gösterilmek oldu. Burada her seansını dolu dolu oynayan film, is­ tek üzerine, gösterimden kalktıktan bir süre sonra iki sinemada gösteri­ me girdi. Yine iddiasız, yine kendi halindeydi. İşte böyle! Yerli sinema görece çıkışı yaşıyor ama, bu da eşitsiz bir gelişmeye oluyor. Dert; sinemanın gelişimi, çekilen filmlerin destek­ lenmesi falan değil. Dert; kendi hegomanyasında çekilen filmleri alla­ yıp, pullayıp pazarlamak ve seyirci çekmek. Amerika'da sinema, şirket kurtarıp batırıyor... Bir sanat alanın­ dan daha çok, bir ticaret alanı. Yeşilçam'da da, daha krizini atlatmadan, sinemadan kesesini doldurmaya ça­ lışan purolu, göbekli tipler türedi ya, haydi hayırlısı! • 29


ŞİİR

zeliha kavalcı

OĞUL

günlerdir yağmur yağıyor sıkışıp kalmışım bir bulutun altında göçmen bir kuş gibiyim gözlerimde uyku o bulut boğmasın seni de yarım kalan bir öyküyü anlatıyor sanki ömrüm son sözüm sendedir su deme yansa da ciğerin ateş deme donsa da bedenin 30

bırak ses versin duvar çığlığım kessin karanlıklar eskisi gibi bulayım yine seni zırhında dursun yüreğin verme emanetini her gece düşümde gülüşün aynı göğün altında hasret kalsak da birbirimize aynı güneş vurur yüzümüze, ne güzel dilimizde hep aynı ezgi


ÖYKÜ

turan altuntaş

TENEKE

B

iz gecekondu ço­ cukları, "Teneke Melodisi" y\e büyü­ dük. Gece yağmur­ larının tenekelerde çıkardığı ses, ninni gelir bize. Yürekle­ rimizin derinlikle­ rinde bu sesi duyar, bu sesle uyu­ ruz. Alışmışız, "Teneke Melodi­ si" ne. Yağmurun yağmadığı gün­ lerde zor uyuruz. Yağmur, gece­ kondumuzun tenekelerine "Tın!.. Tın!.." diye düşmeyegörsün. Sanır­ sın, Mozart'ın, "... Senfonisi" çalı­ yor. O gece, tüm gecekondunun üzerine "Ölü Toprağı" serpilmiş gibi, bir sessizlik çöker. Babam, gecekondumuzu tene­ keden yapmıştı. Kör bıçakla açtığı Shell, Mobil, Petrol Ofisi, Vita te­ nekelerini, anamın toprak kazdığı, kör bir keserle düzler, evimizin açık kalan yerlerine çakardı. Irmak kenarındaki zibillikte bulduğumuz, pas tutmuş çinkoları çeker, getirir, yığardık. Babam bunları "Teneke Gecekondu"muzun ihate duvarında kullanıyordu. Anam, doğaya aşıktı. Severdi çiçekleri. Yağ tenekelerine çiçekler dikiyordu: Begonyalar, küpeliler, akşam sefaları, fesleğenler ve de adını bilmediğimiz, otuz teneke çi­ çeğimiz olmuştu. Güllerle bezen­ miş dünyamızdaki gecekondumuz­ da mutluyduk. Anam, çiçeklerini günbatımında sulardı. Tulumbadan suyu ben çekerdim, teneke teneke

suyu bacım taşırdı. Teneke tuvaletimiz, görmeye değerdi. Tuvalet değil, sanırsın pet­ rol istasyonu. Üç bir yanı Camel (deve), Mobil, Shell tenekeleriyle çevrili. Ön tarafından sarkan şilte parçası, bir başka güzellik veriyor­ du buraya. Tüm gecekondu evleri, duvarları, tuvaletleri, çiçek saksıla­ rı tenekeydi. Yaşantımız tenekeyle özdeşleşmiş, içtiğimiz su tası, ge­ çim kaynağımız tenekeydi. Teneke satıyor, muhanete el açmıyorduk. Komşumuzun oğlu, nereden bulmuşsa, uyuz bir köpek yavrusu getirdi. Kuyruğuna tenekeyi bağla­ dık, saatlerce oynadık. Çoğu za­ manda kedilerin kuyruğuna teneke­ yi bağlıyor, salıyorduk orta yere. Başka ne yapabilir, ne ile oynardık? İtfaiye arabamız, pilli lokomotifi­ miz, gözlerini açıp kapayan bebeği­ miz yoktu. Oyuncağımız tenekeydi. Bir akşam, gecekondu mahalle­ mizde Ay tutuldu. Cinler, şeytanlar Ay'ımızı tutmuşlar; aydınlığımızı bir başka evrene götürüyorlardı. Ay, kötülerden kurtulmalıydı. Ama nasıl? Uzay aracımız yok ki astro­ not, kozmonot gönderelim yardımı­ na. O gün, mahalleliyle, yaman te­ neke çaldık. Kulağa hoş gelen tene­ ke seslerinin yanında, bizim aile uyumlu, gaydalı çaldı. Yer-gök te­ neke sesleriyle inledi. Metafizik cinler, şeytanlar korkup kaçtılar. Ay kurtuldu, balk balk açtı. Tenekeli yaşantımızı muhtar bozdu. Halkımızı kandırmış, başı­

mıza muhtar olmuştu. Gecekondu­ larımıza tapu alacağını söylemiş; olmayan namusu ve şerefi üzerine yemin etmişti. Gecekondusu olma­ yanlara, Toplu Teneke Konut yaptı­ racağına söz vermişti. Dini, imanı, kitabı üzerine göğü yere indirmişti. Boş arsa bulup kendi kondusunu yapmak isteyenlere, kredi bulacağı­ na dair, nikahı üzerine and içmişti... Halkımız, "Söz ağızdan çıkar." de­ yip, seçti onu. Başına baş yaptı onu. Gecekondu milleti tapu, arsa, konut kredisi beklerken... Muhtarı­ mız ne mi yaptı? Mahallemizin sı­ nırları içerisindeki "Teneke Tepe­ si" ni hiç tanımadığımız insanlara sattı. Dahası, kondulardan yer para­ sı toplamaya başladı. Anlayacağı­ nız, muhtar muhtar olalı beri, yanı­ mızda değil, yamacımızda yer aldı. Biz mi ne yaptık? İlk seçimde, muhtarlıktan düşürdük. Mahalleden kaçmaya karar verdiğini işitince, tenekelerimizi hazır ettik. Evi kam­ yona yüklemiş tam kaçacağı sırada, hepten dışarı döküldük. Başladık teneke çalmaya. Köşeyi dönene dek, "Teneke Marşı"na devam et­ tik... Kötünün ardından çalınan tene­ ke, kulağa pek hoş geliyordu. Kar­ delen, Açelya, Ortiga çiçekleriyle bezenmiş bir dünyada yaşamak da direnenlerin hakkıydı. Tenekeli ya­ şantımızın komşuları bunu hak et­ mişlerdi. Teneke saksıları güllerle dolsun. Gecekondumuzun güverci­ ni bol olsun. • 31


ELEŞTİRİ

tavır

"GÜNDEM"İN GÜNDEMİ NE!

'97 yılında edebiyatçılar cephesinde birliktelikler, cepheleşmeler oluşturma yönünde nasıl adımlar atılmış, adımlar atılmışsa veya atılan adımlar yarım, yetersiz kalmışsa bunların nedenleri nelerdir. İşte bunlar yok bu değerlendirmede; ya da son yıllarda gittikçe halkın değerinden uzaklaşan edebiyatçılar bu yıl ne yazdılar, ne yaptılar bu da yok. Ya da "Muhaliflik Yasak" başlığı altında toplanıp sunulan bu listede "baskıların bunca artmasındaki sebep neydi"nin cevabı da yok. 32

A

dettendir; bir yı­ lın sonuna gelin­ diğinde, o yılın bir muhasebesi, değerlendirilmesi yapılır. Bu mu­ hasebe, ortaya çı­ kan sonuçların değerlendirilmesi nedenleri, niçinleri, yapılamayanların neden yapıla­ madığı, nasıl yapılacağı, nasıl çözü­ leceği üzerine kuruludur. Geçtiği­ miz 1997 yılı da, çeşitli vesilelerle değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Herkes, kendi cephesinden, geçen yılın bir çetelesini tutmuştur. 2 Ocak 1998 tarihli Ülkede Gündem Gazetesinin sanat sayfa­ sında da, böyle bir '97 değerlendir­ mesi vardı. "Edebiyatın Cilalı İmaj Yılı" başlıklı, Vecdi Erbay imzalı yazıda, '97'nin edebiyat olayları de­ ğerlendiriliyordu. Yalnız, bu yazıyı yazmamıza vesile olan yan; bu yazı­ nın içeriğinde kendini ele veren küçük-burjuva ve burjuva sanatına açıklık ve bu çevrelere içten içe du­ yulan özentiydi. Yazının daha ilk paragrafında bu duygu açıkça ken­ dini ele veriyordu: "1997 yılında, önceki yıllardan

devralınan post-modernizm tartış­ maları ve incelemeleri edebiyat dünyasında önemli bir yer tutarken, bunların yanı sıra çok satan kitapla­ rın nitelikleri ve Türkçe şiirin so­ runları tartışmalar içinde yer aldı. Teknolojinin edebiyatı öldürdüğü söylemlerine ve edebiyatın gerçek­ ten de teknolojiden olumsuz etkilen­ mesine rağmen Türkiye'de ve dün­ yada edebiyat alanında yine de önemli gelişmeler gözlendi... Kitap­ lar ve dergiler çıktı okur sayısının azlığına rağmen..." Teknolojideki gelişimlerin, çok satan kitapların, post-modemizrn tartışmalarının tasası, bırakalım da Hürriyet'in, Milliyet'in köşe yazar­ larına düşsün. Gündem ve yazarları bunun dışında kalsın. Halkın edebi­ yatçılardan, sanatçılardan beklediği­ ne, istediğine bu aydınlar ne ölçüde yanıt verebilmiş; değerlendirme­ mizde biraz bu soruların cevabını arayalım. Bu ülkede, hep iki gündem var olmuştur. Birincisi; gerçek gündem yani halkın gündemi, diğeri de bur­ juvazinin yaratıp dayattığı suni gün­ demdir. Birincisinde acı, gözyaşı, direnç, kan ve namus vardır; diğe-


rinde ise Amerikan dizilerinin reklamlarında da dendiği gibi toz pembe hayaller, yıkılan dünyalar, para, ihanet, entrika, ahlaksızlık... Her iki taraf da, gündemi kendi lehi­ ne çevirecek hareketler yapmaya, süreçten karlı, kazançlı çıkmaya ça­ lışır. Halkın sanatçıları da, yeni bir dünya kurma mücadelesinde kendi alanlarından değiştirme, dönüştür­ me mücadelesine katılırlar. Onların bir yıl boyunca yaptıkları üretimleri, bu mücadelenin yapı taşlarından olur. Süreç sonunda değerlendirilen bu ürünlerin, ne kadar amaca hizmet edip etmediğidir, kısırlaşmaya dü­ şülüp düşülmediğidir söz konusu olan. Ama Ülkede Gündem yazarı, bunları pek önemsememiş herhalde. Gerçi, şöyle bir haksızlığı da yap­ mak istemiyoruz. Tabi ki, muhalif­ lere uygulanan baskılara da yazıda yer verilmiş; ama bu da, bir küçük burjuva demokratının duyarlılığın­ dan öteye geçememiştir. Yazıda, spota çıkarılan "muhalif yayınevleri ve yazarlar yine yasaklarla karşıla­ şırken, özellikle Kürt sorununu konu eden kitaplar yasaklandı" cümles­ iyle başlayıp devam eden bölüm ise, adeta bir vitrin olmuş.

'97 yılında edebiyatçılar cephe­ sinde birliktelikler, cepheleşmeler oluşturma yönünde nasıl adımlar atılmış, adımlar atılmışsa veya atı­ lan adımlar yarım, yetersiz kalmışsa bunların nedenleri nelerdir? İşte bunlar yok bu değerlendirmede; ya da son yıllarda gittikçe halkın değe­ rinden uzaklaşan edebiyatçılar bu yıl ne yazdılar, ne yaptılar bu da yok. Ya da, "Muhaliflik Yasak" başlığı altında toplanıp sunulan bu listede "baskıların bunca artmasın­ daki sebep neydi?"nin cevabı da yok. Evrensel Gazetesi ile başlayıp Emek'e evrilen gazetecilik anlayı­ şında bu çizgiye alışkınız. Onların sanat sayfalarında, falanca Ameri­ kan sigarasının düzenlediği ulusla­ rarası bilmem kaçıncı caz festivali­ nin açılışı-kapanışı, devrimci sanat­ çıların yaşadıklarından, yaptıkların­ dan çok daha önemlidir. Onların "Kız Kulesi Şairleri", bir bakarsı­ nız 'emek' cephesindedir, bir bakar­ sınız Aydın Doğan'ın ofisinde Mil­ liyet Sanat'a döktürür. Kızılderilile­ rin yılmaz savunucusu, yanı başında oluk oluk akan kana gıkını bile çıka­ ramaz. Oysa Gündem, bu çizgiye evrilmemelidir. Daha halktan, daha devrimci değerleri işlemelidir. Bir

süredir izlediğimiz kadarıyla anlıyo­ ruz ki; Gündem de sanat sayfasında küçük burjuva sanat çevrelerine öy­ künüyor. Yazıya devam edecek olursak; 'inceleme' yazısının kültür sanat dergileri bölümünde, burjuva sanat dergilerinde yürütülen tartışmalar oldukça kayda değer bulunmuş. Hürriyet Gösteri Dergisi'nin Aralık ayı dosya konusu, Varlık Dergi­ si'nde Özdemir İnce ile Hilmi Ya­ vuz arasındaki tartışma, '97'nin önemli konularından sayılmış. Ya­ zar, gerçekten bunları önemli mi bu­ luyor, yoksa okuyucuya "baak, ben bunların hepsini biliyor, takip edi­ yorum" deyip takdir toplamak mı istiyor belli değil. Eğer bunları önemli buluyor ve gazeteye koyu­ yorsa, Ülkede Gündem Gazetesi'nin editörleri daha dikkatli olmalıdır ve kendi yayın politikalarını tekrar tekrar gözden geçirmelidir, diye dü­ şünüyoruz. Yazar, sol çevrenin kültür sanat dergilerini sıralarken de, dergimizi pek dikkate değer bulmamış ki; adı­ mızı dahi yazmamış. Bu, yeni karşı­ laştığımız bir durum değil aslında. Bir süredir Gündem'in sütunları, devrimci mücadelede sanatçıların etkinliklerine kapalı. Gerçi, bundan çok fazla alındığı­ mız söylenemez. Bunu, gazetenin devrimci halk güç­ lerine koyduğu sansürün bir parça­ sı olarak değerlen­ diriyoruz. Yoksa Hürriyet Gösteri, Adam Sanat, Milli­ yet Sanat gibi bur­ juva sanat dergile­ rinin, Düşlem, Pa­ pirüs, Ludingirra yanında bürosunu bile açamayan der­ gilerin yanında, TAVIR gibi köklü bir geleneğe sahip bir sanat dergisinin unutulması müm­ kün müdür? •

33


KASET

ufuk lüker

İki Ayrı Çalışmada Karadeniz Türküleri

LAZUTLAR fuat sak LAZURİ BİRABAPE/HEYAMO birol topaloğlu

K

aradeniz'in rüzgarını ta­ şıyan iki ye­ ni çalışma, geçtiğimiz günlerde Kalan Mü­ zik tarafın­ dan dinleyicilere sunuldu. Fuat Saka'nın Lazutlar, Birol Topaloğlu'nun da Heyamo/Lazuri Birabape isimli çalışmaları, yerel veya devlet sanat­ çıları dışında pek ilgi görmeyen Ka­ radeniz Türküleri'ne eğilme ve onla­ rı geliştirme çalışmalarında önemli iki halkayı yakaladı. Neden Tek Tük Örnekler? Kuşkusuz Doğu Karadeniz müzi­ ği, geleneksel Anadolu müziği içeri­ sinde önemli bir yer tutuyor. Yıllar­ dır, bu zenginliğin ortaya çıkartılma­ sı ve yeni kuşaklara aktarılması nok­ tasında ise büyük sorunlar yaşanıyor. TRT'nin ve Radyoevi'nin, yaptığı rutin araştırmalar ve derlemeler dı­ şında, bu gelişime katkısının olduğu söylenemez. TRT, bu müziği yıllarca Süreyya Davulcuoğlu, Kamil Sön­

35

mez ve Ümit Tokcan gibi icracılarla sınırladı. Anadolu halkları, ancak resmi kaynakların verdiği kadarını öğrenebildi. Bu tür bir resmi bakışa sahip olan TRT ayrıca, Anadolu halklarının kendilerini anadillerinde ifade etme özgürlüğünün de önünde engel oluşturduğu için, Lazca ve do­ layısıyla Lazca söylenen halk türkü­ ler için de benzer sorunlar yaşandı. Oysa bütün bunların yanı sıra, yaşam tüm zenginliğiyle sürmektey­ di. Lazlar, birlikte yaşadıkları her yerde kendi dillerini kullandılar, ya­ şadıkları yerlerin isimlerini -her ne kadar haritalarda ve resmi kaynak­ larda öyle yazmasa da- kendi dilleri ile söylediler, türküler yaktılar, bu türkülere horon teptiler. Halk kültürünü önemsemeyen resmi bakış, yoz bir müziği de bera­ berinde getirdi. Yozlaşmış bazı sa­ natçılar (!), yerel sanatçı kimliğini kullanarak Karadeniz motifleri ile arabesk müzik yaptılar. Hali hazırda dinlenebilecek başka kaset olmadığı için bunlar elden ele dolaştı. Ri­ ze'den, Trabzon'dan derlenen pek çok türkü, bu insanlar tarafından

yozlaştırılarak müzik piyasasına so­ kuldu; ardından otobüslere, taksilere, metropollerdeki gurbetlik taşıyan Karadenizliler'in evlerine ulaştı. Bi­ linen ve sevilen türküler, yöreselli­ ğinden kopartılarak, dejenere edile­ rek sunuldu insanlarımıza. Yerel derleme yapanların sayısı öylesine azdı ki, neredeyse 40-50 yıl önce yapılan derlemeler TRT'nin ve devlet konservatuvarlarının arşivleri­ ne kaldırılmış, yer yer 'Yurttan Ses­ ler koroları' tarafından, gayet soğuk ve halka uzak bir söylemle sunulu­ yordu. Karadeniz müziği yaptığını iddia eden Mustafa Topaloğlu gibile­ rini ise bu yazıda değerlendirmek bi­ le istemiyoruz. Lazlar ve diğer Kara­ denizliler'in müzikleri de, aynı "Laz Fıkralan"nda olduğu gibi dejenere edildi, horlandı. Yazdıklarımızın pek çoğu, bugün için de geçerliliğini koruyor. Bugün, Anadolu halklarının bir çok türküsü gibi, bu türküler de tüketim piyasası içinde oradan oraya savruluyor. Buraya kadar anlattıklarımıza bir çizgi çekelim isterseniz.


lazuri birabape/heyamo birol topaloğlu düzenlemeler grup yorum, birol topaloğlu, murat köseoğlu, erkan oğur kayıt ercan akbay, ergin bayraktaroğlu, didem kurt, mix ercan akbay, ergin bayraktaroğlu, grup yorum, cem büyükuzun stüdyo yönetmenliği birol topaloğlu, grup yorum akustik gitar murat köseoğlu vurmalı çalgılar kardeş türküler bass gitar, tuşlu çalgılar grup yorum tulum mahmul turan klasik gitar erkan oğur kemençe birol topaloğlu

lazutlar fuat saka düzenlemeler fuat saka kayıt fuat saka, adrian ken mix fuat saka, ayhan evci, adrian ken 12 telli gitar, ovation gitar, bas gitar, saz, e organ, vurmalılar, string fuat saka kemençe muhammet yakupoğlu klarinet yusuf tunan flüt, saksafon herbert koschmieder bas gitar stefan happel godin gitar zaza mimiroschvili akordiyon sami çivici kemençe mustafa sırtlı

Bu kadar olumsuzluğun içinde, samimi düşüncelerle hareket eden sanatçılar da vardı elbette. Sayıları az olsa da derleme yapan, yorumla­ yan pek çok halk ozanı, Karadeniz'in sıcak ezgileriyle tanıştırdı insanları­ mızı. Bu çabaya rağmen, ortada yine de büyük bir boşluk görünüyordu. Sözünü ettiğimiz boşluğu doldur­ mak için, bir çok girişimde bulunul­ du. Bu dönemin ilk örnekleri arasın­ da Volkan Konak'ı da sayabiliriz. Müzikal düzenlemeleri, yorumları Karadeniz kültürünü geliştirmeye pek denk düşmese de, Volkan Konak da kendini bu alanda ifade etmeye çalışmıştır. Yine Zuğaşi Berepe, biçim ola­ rak Karadeniz'in yerel motifleri yeri­ ne rock motiflerini temel almış olsa da, Lazca bir albüm yaparak önemli bir adım atmış oldu. Bu çalışma, içe­ risinde teknik ve bakış açısını yansı­ tan bir çok yetersizliği barındırsa da, aykırı yanlarıyla da olsa, Lazca mü­

zik dendiğinde adı anılmadan geçile­ meyecek bir niteliğe de sahiptir. Grup Yorum ve Özgürlük Türkü­ sü olarak, kasetlerimizde yer alan Karadeniz formunda yapılmış ve ge­ rek Türkçe, gerekse de Lazca seslen­ dirdiğimiz çalışmalar, devrimci sa­ natçıların bu değerleri sahiplenip ile­ riye taşıma noktasında gösterdikleri çabanın örnekleri olarak görülmeli­ dir. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu'nun "Kardeş Türküler" isim­ li albümünde, pek çok halk ezgisi ile birlikte yer alan bir Lazca türkü de, bu yanıyla önemli çalışmalardan bi­ ridir. Gelelim, "Lazutlar" ve "Lazuri BirabapelHeyamo" ya Yukarıda yazdığımız gelişim içe­ risinde Lazutlar ve özellikle Lazuri BirabapelHeyamo, varılan olumlu ve gelişmiş bir noktayı temsil ediyor. Fuat Saka, kendi bestesi olan pek çok türküsünün yanı sıra, yıllardır

Karadeniz türkülerini de özenle yo­ rumluyor. Özellikle "Askaroz Dere­ si" isimli çalışması, bu alandaki ba­ şardı çalışmalardan birisidir. Fuat Saka, "Lazutlar"'da bir bü­ tün olarak inceliyor Karadeniz'i. Hem Türkçe, hem Lazca, hem de Karadeniz kıyısında yaşayan diğer halklardan Gürcüler'in türkülerini seslendirdiği bu çalışmasında Fuat' Saka, kendine has yorumuyla hare­ ketli, gerçekten de Karadeniz insanı* na özgü bir dinamizm barındıran al­ büme imzasını atmış. Kasette, gerek enstrüman, gerek ses olarak başarılı bir performans sergileniyor. "Lazut­ lar", yerli ve Avrupalı müzisyenler­ in ortak çalışması içerisinde özgün ve başarılı bir örnek olarak duruyor karşımızda. Kalan Müzik tarafından müzikse­ verlere sunulan bir başka çalışma ise; "LazuriBirabapelHeyamo". Tamamı Lazca türkülerden olu­ şan "Lazuri BirabapelHeyamo", Grup Yorum, Erkan Oğur, Kardeş Türküler ve Murat Köseoğlu gibi bir çok müzisyenin katkı sunduğu bir çalışma. Kasetin ilk bölümünde, enstrü­ manların kullanımı ve uyumu yerli yerine oturmuş. Yerel enstrümanlar bu kasette, Lazutlar'a oranla daha belirgin bir şekilde kendini hissettiri­ yor. İkinci bölümde ise, daha çok derlemeleri ve doğal kayıtlan dinli-; yoruz. Birol Topaloğlu, Grup Yorum ve Boğaziçi Folklor Kulübü'nün Rize-Ardeşen, Çamlı Hemşin PazarApso, Giresun Sis Dağı ve Bafra'da yaptığı yerel derleme ve kayıtlar, ça­ lışmaya gösterilen özenin de bir gös­ tergesi. Uzun yıllardır derleme yapıl­ madan kaset hazırlandığını göz önü­ ne alırsak; "Lazuri BirabapelHeya­ mo" , bugüne kadar yapılan Laz mü­ ziği çalışmalarının en ciddisi denebi­ lir. Doğal efektlerin de kullanıldığı "Lazuri BirabapelHeyamo", yöntem olarak da, bundan sonra yapılacak et­ nik çalışmalara iyi bir örnek oluştu­ ruyor. •

36


ŞİİR

hasan biber

şafak feneri Dudaklarında hiç bitmeyen Bir sevda türküsüydü İsyanlardan öğrendiğin direniş. Başlayınca yüreğinde o amansız yangın, Bıraktın ardında Yılların tutuşturduğu çocukluğunu Ve anılarda kalan o kasabayı

Ve yelken açtın fırtınalı bir denize Ufukları tutuşturan ellerinle

Dört nala giden bir atın Sarılıp beyaz yelelerine, Özgürce akan bir ırmak gibi yolcuydun artık Yitik bir zamandan hayallerin başladığı yerlere

Karşı koyup dalgalara Sevdalı yüreğinle ulaştın binlerce işçinin ummanına, İncileştin derinliklerinde İradenin kazandığı zaferlerle

Baş eğmedin Zincirleri karan, Duvarları delen sesinle haykırdın yiğitçe Miting alanlarında

Kararırken ak köpükler, Örtündün başına kadar mavilikleri Eteğinde martılar Düşlerinde güneş bahçeleri

Sen filiz verirken yeni bir yaşama, Sana seslenir Çağlar ve sınırlar ötesinde kurbanlar 37


Görkemli bir dağ şimdi bedenin Alkış tutar sana nasırlı eller Bilmezler oysa Yazılarında paylaştığın o masum yalnızlığını Bilmezler oysa Artık kendin için ağlamadığım

Yüreğinden özgürlüğe kalkan o trene

Düşünce dokunduğunu yakar, dostum! Yürürken adım adım Kahpeliklerin Ve satılmışlığın arasında, Duymayacaksın Sırtına saplanmak istenen hançerin acısını

Çünkü buldun Yaşamın iri gövdesini İnanç ve mücadeleyle Ebediyettir şimdi! Mükafatlarının en güzeli, gönüllerde anılarda hiç ölmeden yaşamak.

Milyonları kucaklarken gözlerindeki asırlık bakışlar, Hissetmeyeceksin Ellerine vurulmak istenen kelepçenin soğuğunu Ve esmer yüzüne Beyaz bir kuş gibi konmuş gülümseyişinle Bilmeyeceksin zindan karanlıklarım İnanan için, bedbahtlık yoktur Parmaklıklar ardında olsan da Davet edeceksin insanlığı, 38

Sen bir şafak fenerisin, Geceyi gündüze kavuşturan! Tüketemez seni hiçbir zorbalık Güneş doğuncaya kadar

Senden öğrendim Sevmenin direnmek olduğunu Korkulara baş kaldırmayı. Senden öğrendim Dostluğun sıcaklığını Ne demek olduğunu Ve senden öğrendim Özgürlüğe Umuda yolculuğu. Sığdıramadım seni şiirlerime Dostluğun anlatılmaz Doyasıya yaşanır.


MEKTUP ceyhan hapishanesi özgür tutsakları

Yaşar Kemal'e Açık Mektup

İNSAN VAR KARARTIR GÜNDÜZÜMÜZÜ İNSAN VAR AĞARTIR GECEMİZİ

S

öze, yıllar önce Sulta­ nahmet Hapishane­ si'nde yattığın sırada Sabahattin Eyüboğlu'nun eşin Tilde ara­ cılığı ile sana gönder­ diği, o bir cümlelik mesajla başlamak isti­ yorum: "İnsan var karartır gündüzü­ müzü, insan var ağartır gecemizi" Karartan da, ağartan da, insan. İnanıyoruz ki; bu mesajı aldığında onurlanmış, o koca gövdenle mapus damına sığmaz olmuşsundur. Gör­ müş ya da duymuşsundur; yıllar ön­ ce çile doldurup gün saydığın o ha­ pishane, şimdi beş yıldızlı bir otel ol­ du. Dün bu toprakların ilericilerinin, devrimcilerinin doldurduğu zindan, • • • • bugün Avrupalı zenginleri misafir ediyor. Zindanlar gibi insan­ lar da değişiyor. Sen de değiştin. Ama biz Yaşar Kemal'i, hep bu ül­ kenin içine düştüğü o zindan karanlı­ ğını ağartanlardan biri olarak gör­ mek istedik. Ve bu yüzden de seni, hep dostu­ muz bildik. Ne zaman bir dostumuza okuya­ cak bir kitap tavsiye etsek, ne zaman Türkçe'nin belleğimizde bıraktığı ta­ dı özlesek, ne zaman bu ülkenin taşıtoprağı, börtü-böceği, insanı aklımı­ za düşse, aklımıza hep sen gelirsin.

Çünkü biliriz ki; Yaşar Kemal bu toprakların, insanların en iyi anlatıcı­ larından biridir. Zulme uğrayan, sö­ mürülen her halk, kendi destanlarını ve kendi destan yazıcılarını da yara­ tır. Ve her halk, kendini o destan kahramanlarıyla özdeşleştirir. Zul­ mün sahiplerinden hıncını, o destan kahramanlarıyla alır. Destanlar, bir halkın öncülerinin hikayeleridir. Mazlumun, ezilenin ahı yerde kal­ maz o destanlarda. Gerçek yaşamda ezilenler; egemenlere karşı çıkmaya, onlarla savaşmaya ilk önce masallar­ la, destanlarla, türkülerle başlar. Bu yüzden bir halkın destanları, o halkın ayağa kalkışının psikolojik hazırlığı­ dır. Yönetenlerin baskısı, zulmü kar­ şısında kendini eli-kolu bağlı, çare­ siz ve ezik hissedenlere, destanlar zulmü yenmenin, ona karşı savaş­ maktan geçtiğini anlatır. O, halka onurunu, namusunu, vatanını ve in­ sanlığım yeniden kazanması gerekti­ ğini hatırlatır. Bunun olanaklı oldu­ ğunu gösterir. Halkların direnme po­ tansiyeli, o destanlara yansır. Des­ tanlar ezilen, sömürülen halkın onur savaşıdır. Ve destanlar, halkın eğit­ menidir. Onu, yaşamın zorluklarına karşı uyarır. Ve su başlarını tutanla­ rın ancak bedel ödenerek, hem de az buz değil binlerce can verilerek ala­ şağı edilebileceğini anlatır. O des­

tanlarda zalimle savaş vardır ve o destanlarda, umutsuzluğa, karamsar­ lığa yer yoktur. Destanlar, bir halkın kurtuluş umududur. O yüzdendir ki; bin yıllardır dilden dile, anlatıla anlatıla bugünlere gelmiş, eskilere yenileri eklenmiştir. Destanlar, bir hal­ kın yaşamının, deney ve tecrübeleri­ nin damıtılmış halidir Onda umut vardır, onda adalet ve özgürlük iste­ ği vardır. Bu istek, onu kimi zaman Atçalı Kel Memed gibi, Çakırcalı gi­ bi dağlara çıkarmış, kimi zaman Şeyh Bedrettin edip tarikat ordusuy­ la zalime karşı savaştırmış.... Bir halkın zulme ve sömürüye karşı savaşma birikimi, mutlaka bir çatlak bulup yeryüzüne çıkar. Ve o ülkenin romanına, şiirine, resmine, müziğine yansır. Tutuşulacak o kav­ gayı öngörenler, kendi yetenekleri ve çabalarıyla o savaşı çok önceden anlatırlar. Tutuşulacak savaşın ha­ bercisi, varılacak yerin müjdecisi olurlar. İşte Yaşar Kemal; bizim kavgamızın habercisi, İnce Memed; bizim kavgamızın anlatımıdır. Nasıl ki bugün dünyaca tanınan Rus edebiyatının ustaları Dostoyevski'ler, Tolstoy'lar, Gorki'ler rus boz­ kırlarını tutuşturan 17 Ekim Devrimi'ni önceden haber verdilerse, Ya­ şar Kemal de böylesi bir geleneğin devamcısıdır. 39


Bu yüzden biz seni hep dostumuz bildik. Yaşamım boyunca, "arkadaşım" diyebileceğim çok insan oldu. Ama "dostum" diyebildiğim •••••• sayılı insan. Yani "arkadaş" çok, "dost" yoktu. Bu yüzden ne zaman duysam, bir sıcaklık hissettiğim "dost" kelimesinin toplum içindeki yanlış kullanımını, hiç kabulleneme­ dim. Halk arasında, bir erkek ya da kadının uygun olmayan bir ilişki içinde olmasının adına "dostu" den­ mesine, hep öfke duydum. B u yüzden senin •••• h e r "dostum" deyişinizde, sanki çok sevmiş de karşılığını bulamamış bir insanın hayal kırıklığını yaşıyorum. Onlarla aynı mekanları, dizdize, el ele aynı sofraları paylaştığında tiksi­ niyorum. Sanki İnce Memed'i yara­ tan o eller, ellerimizden sıyrılıp Apti Ağa'nın saflarına geçmiş hissine ka­ pılıyorum. Sanki o sofrada içtiğin bizim kanımız, çiğnediğin bizim eti­ miz. Dost olmak bu kadar kolay, dost­ luk bu kadar ucuz mu, dostluk bu ka­ dar ayağa mı düştü? Manyetoyu çe­ viren, tetiğe basan, köyleri -ve or­ manları yakan, katleden, kaybeden asıl eller ••••• değil midir? Bıra­ kın bunları yapmayı, bu suçlarda zerre kadar, toz kadar payı olanlar bizim dostumuz olabilir mi? Elbette bu düzen ••••• o l m a s a da sürecektir. Elbette Hitler, Mussolini, Franco, Pinochet olmasaydı da dünya, faşizmin o zulüm ve vahşeti­ ni yaşayacaktı. Ama insanı onurlu ya da onursuz, namuslu ya da namussuz kılan, yaşamının çeşitli dönemlerin­ de karşı karşıya kaldığı böylesi ter­ cihler değil midir? Öyleyse böyle bir tercih karşısında onursuzluğun, na­ mussuzluğun, Apti Ağa'ların safla­ rını seçenler bizlerin • • • • • nasıl dostu olurlar? Onlarca sömürge halkın kanı, te­ ri üzerine yükselen Fransız emperyalizminin geçtiğimiz yıllarda ölen "sosyalist" etiketli Cumhurbaşkanı Mitterand'a "dostum" derken, Apti Ağa'nın zulmünden dağlara çıkan, başkaldıran, hesap soran İnce Me-

40

med'e ihanet ettiğiniz hiç mi aklına gelmedi? Peki onlar senin dostlarınsa, biz­ ler senin neyiniz? Kırmızı sakallı to­ pal karıncayla büyüyen, arkasından "teneke" çalınarak kasabadan kovu­ lan o idealist kaymakamla olgunla­ şan, Meryemce'yle Taşbaş Efendi'yle, İnce Memed'le başkaldırıyı, direnmeyi öğrenen bizler, senin.... neyin oluyoruz? Bir dönem evine inzivaya çekilsen de, öfken o ak kağıtlara, televiz­ yon ekranlarına düşmese de, biz seni hep dostumuz bildik. Şubelerde iş­ kence altındaki sesimizi yeterince duymasan da, bir evde kuşatılıp göv­ delerine yüzlerce mermi saplanan in­ sanlarımızın acılarını yeterince hissetmesen de, yakılıp yıkılan köyleri­ mizden yükselen dumanlar yeterince genzini yakmasa da, kar kış deme­ den her cumartesi Galatasaray Lisesi'nin önündeki o soğuk parke taşla­ rına oturup kaybedilen, katledilen çocuklarını arayan anaların feryatları gelip boğazında yumruk gibi düğümlenmese de, biz seni hep dostumuz bildik. Hani bir çocuk şarkısı vardır ya; "gitmesek de, görmesek de o köy bi­ zon köyümüzdür". Sizinle dostluğu­ muz, uzun bir dönem bu çocuk şarkı­ sındaki gibi öldü. Gitmesek de, gör­ mesek de bilirdik ki onun ••• bir de kırmızı sakallı topal karınsa, Meryemce, Taşbaş Efendi ve en çok da İnce Memed için • • • vurur­ duk. Bizim zulme, ••••• her vu­ ruşumuzda, yüreğimizin en mümtaz yerlerinde saklı tuttuğumuz kahra­ manların da sevindiğine inanırdık. Ve her seferinde, bir de onlar için vururduk. Ya yarın?.. "O gün" gelip çattı­ ğında, biz zulmedenlerle kesin- bir hesaplaşmaya tutuştuğumuzda ne yapacaksın? O "dostum" dedikleri­ ni, kol-kanat gerip bizden mi koru­ yacaksın? Zulmü mü sahiplenecek­ sin? Apti Ağa'dan hesap soran İnce Memed'in elinden silahını alıp düş­ mana mı teslim edeceksin? Ne yapa­ caksın? Bunları bugünden düşünmek ve cevaplamak zorundasın. İşte o za­

man göreceksin ki; dost dediklerin, dost payesi dağıttıkların; destanım yazdığın bu halkın düşmanıdır. Bu halkın yüzyıllardır çektiği acıların sahipleridir. Senin asıl dostların, o ölüm oru­ cu sırasında kendini tutamayıp göz­ yaşlarını koyverdiğin insanlardır. Bugünün İnce Memed'leri, işte o ölümün üzerine hücre hücre yürü­ yenler, bıyığı daha terlemeden dağa çıkanlardır. Ve onlar, İnce Memed nasıl Apti Ağa'yı dize getirdiyse, se­ nin "dostum" dediklerini de dize ge­ tirecekler. Bu yüzden Meryemce'ler, Taş­ baş Efendi'ler, İnce Memed'ler sen­ den çok bizimdir. Belki o kahraman­ ları Çukurova'nın o sazlık-bataklık, sinekli-sıtmalı toprağından alıp Türkçe'nin o doyumsuz tadıyla evrenselleştiren sensin ama, tüm bunla­ ra rağmen onlarda en çok bizim hakkımız var. Onların çektiği, yaşadığı acıları, onların gördüğü zulmü, onların içinde dönüp durduğu çaresizliği biz de yaşıyoruz. Anlattığın ve bun­ dan sonra ••••• anlatacağın da bi­ zim hikayelerimiz, bizim destanlarımızdır. Ve halk denizinde ne hikaye, ne destan biter. Onun kaynağı kurumaz. Ama ondan uzaklaşanlar, onun­ la yaşamasını bilmeyenler, onun kavgasının anlatıcısı olmayanlar, onun dostu olmasını başaramayanlar kururlar. Evet, onları sen yaratmış olsan da, onlarda senden çok bizim hakkı­ mız var ve biz bu hakka sahip çıkacağız; çünkü biz, onların zulmü yenme inancını hiç yitirmedik, çünkü biz, onların savunduklarına, doğ­ rularına hiç ihanet etmedik Aksine, onların yüzyıllardır sürdürdüğü Ana­ dolu ihtilalinin sürdürücüleri olduk. Biz seni hep dostumuz bildik. Hata mı ettik, kendi kendimize gelin güvey mi olduk? Yanlış mı yaptık? Ama dünya-ahiret şahidi­ mizdir ki; ilelebet dostumuz kalasın isteriz. •

Dipnot: Siyah bantlar hapishane ida­ resi tarafından sansür edilmiştir.


Ayşe Gülen Halk Sahnesi İdil Kültür Merkezi

Şehitlerimizin Sımsıcak Yüreği Can Veriyor...

AYŞE NİL HALK KÜTÜPHANESİ * film gösterimleri * söyleşiler * kütüphane * kafeterya Adres: İstiklal Cad. Korsan Çıkmazı Sok. Saadet Apt. Kat: 5 Asmalımescit / Beyoğlu

KİTAP YARDIMLARINIZI BEKLİYORUZ! 4 1


örse çekiç vuruyoruz

barikatın ardı vatandır

karanlığı deliyoruz zulmü yere çalıyoruz devrim için yürüyoruz barikatın ardı vatandır

kızsın demir tavındadır dalga dalga geliyoruz

tut bayrağı, çık sokağa yüreğini koy barikata sar şehirleri, haykır öfkeni düşman yenilecek, zafer yakında

bilek vuruşmaya, soluk var harcanmaya

bilek vuruşmaya, soluk var harcanmaya

bilek vuruşmaya, soluk var harcanmaya

cephe var savaşmaya, zafer yalkıında

cephe var savaşmaya, zafer yakında

cephe var savaşmaya, zafer yakında

can var verilecek, kardeş var ayakta

can var verilecek, kardeş var ayakta

can var verilecek, kardeş var ayakta

halkımıza can feda, zafer yakında

halkımıza can feda, zafer yakında

halkımıza can feda, zafer yakında

43


HABER YORUM

idil kültür merkezi'nin balıkesir-burhaniye şubesi açıldı İdil Kültür Merkezi Burhaniye Şubesi'nin açılışı ve çalışmaları hakkında kültür merkezinin müdürü Hakan Sataroğlu ile yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz.

B

urhaniye'de İdil Kültür Merkezi'nin şubesini açı­ yorsunuz. Açılış çalışma­ nız hakkında bize bilgi ve­ rir misiniz? Tabi. Aşağı yukarı 1 yıldır kültür merkezinin açılışı ile ilgili çalışma­ larımız var. Bu çalışmalarımıza kat­ tığımız Burhaniye içinde bir çok ar­ kadaşımız, sıradan insanlar, ulaşa­ bildiğimiz, Kültür Merkezi'nin işle­ yişini, faaliyetlerini anlatabildiğimiz insanlar; bir çoğu bizlere yardımcı oldular. Zaten Burhaniye'de, kültür merkezimizin kurulmasında öncelik­ le önem verdiğimiz şey; sıradan in­ sanların, halktan insanların katkısıy­ la bir şeylerin yapılmasıydı. Organi­ zasyonundan içinin dekorasyonuna kadar, yapılacak faaliyetlerin belir­ lenmesine kadar bu insanlarla, yeni yeni tanıştığımız insanlarla, yeni ilişkiye geçtiğimiz insanlarla, her şe­ yi oluşturduk. Tabi ki 1 yıl içerisin­ de yaptığımız çalışmalar, son bir kaç ay içinde daha da hızlandı. Ekono­ mik anlamda birtakım zorluklar ya­ şadık. Bu zorlukları arkadaşlarımız­ la; öğrencisinden işçisine, memu­ rundan esnafına kadar bizim gibi dü­ şünen ya da bizim gibi düşünmese de yakınlık gösteren insanlarla bir­

44

likte paylaşarak aştık. Herkes ken­ dinden bir şeyler verdi, bir şeyler kattı. Biz her ihtiyacımızı, belirli bir para ödeyerek satın alma noktasında hareket etmedik. Kültür merkezimi­ zin dekorasyonunda insanlar evle­ rinden bir şeyler getirdiler. Kullan­ dıkları veya kullanmadıkları birta­ kım eşyaları getirerek, belirli bedel­ ler ödeyerek, belirli şeyler katarak yardımcı oldular. Bu da tabi, sahip­ lenme açısından önemliydi. Daha soma, kültür merkezimizin 11 Ocak'ta açılmasını kararlaştırdık. Daha öncesinden bahsedeyim; 21 Aralık'ta kültür merkezimizin açılış şenliğiyle açılmasına karar vermiş­ tik. İdil Kültür Merkezi ile de bu an­ lamda bağlantı kurmuştuk. Bir prog­ ram hazırladık. Tam anlamıyla yasal prosedürler yerine gelmediği için, ayrıca emniyetin birtakım keyfi ve baskıcı uygulamalarından dolayı; Burhaniye Emniyeti bize sorun çı­ kardı. Hatta, "Şenliğinizi o tarihte yaparsanız, müdahale ederiz" şek­ linde yaklaşımları oldu. Biz o tarih­ te, şenliğin yapılacağı salonda değil­ dik fakat, kültür merkezinde çalış­ malar yapıyorduk. Kültür merkezi­ nin dekorasyonuyla, tadilatıyla ilgili çalışmalar yapıyorduk ve emniyet,

resmen kültür merkezinin karşısında polis noktası oluşturdu ve kültür merkezini incelemeye aldı. Daha ilk günden emniyetin dikkatini üzerimi­ ze çekmiştik. Tabi ki, bu çok doğal­ dır. Bizler bunu, olmayacak bir şey gibi değerlendirmiyorduk. Ama işte, orada çalışma yapan memur ve özel­ likle de öğrenci arkadaşlarımızın tavrı emniyetten korkma, çekinme yönünde olmadı. Bu, bizim için gü­ zel bir şeydi. Emniyetin karşıda nok­ ta kurması, belki bizim için çok kü­ çük de olsa bir sınavdı. Aramızda li­ seli ve üniversiteli arkadaşlarımız vardı. Ve daha şenlikli bir şekilde kültür merkezinin iç dekorasyonuyla ' ve orada yapılacak birtakım şeylerle ilgili işlerini daha güzel yapmaya başladılar. Bu, bizim için güzeldi. Bu soruyla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Evet. "Sahiplenmeler var" dedi­ niz. Bunun dışında, genel olarak halkın yapısı nasıl? Daha geniş olarak sahiplenecek bir kitle var mı?Ve siz nasıl bir politika izleye­ ceksiniz Burhaniye İdil Kültür Merkezi olarak? Şimdi zaten Burhaniye'de kültür merkezi açma fikri, Burhaniye'nin yapısını doğru olarak tahlil etme-


mizden kaynaklanıyor. Burhaniye, sınıfsal anlamda küçük burjuva bir memleket. Kışın nüfusu 30 bindir. Yazın bir bakarsınız, nüfusu 200 bi­ ne ulaşmıştır. Bir sahil kasabasıdır. Turistik tesisleri bol olan bir yerdir. Aynı zamanda "aydın" özelliği de vardır Burhaniye'nin. Burhaniye se­ çimlerde, bu son belediye seçimleri­ ne kadar, genelde SHP-CHP gibi kendine "sol partiyim" diyen parti­ lere oy verirdi. Yani; kendi içinde demokrat bir özelliği vardır ama, kü­ çük burjuva-aydın bir yapısı vardır Burhaniye'nin. Ve Burhaniye Hal­ kı'nın kültür ve sanat faaliyetlerine yönelimi ve ilgisi çok büyük. Yani işte, bir salonda bir tiyatro gösterisi düzenlendiğinde 750-900, hatta ba­ zen 1000 kişiye kadar ulaşabiliyo­ ruz. Bu anlamda kültür-sanat faali­ yetlerine açık. Yani Kültür Merke­ zi'miz, hedeflediğimiz programı ha­ yata geçirip hedeflediği seviyeye gelirse, Burhaniye'nin çok büyük bir kesiminden destek alacaktır. Zaten şimdiden, daha bizim Kültür Merke­ zi'nin çok net ve sistemli propagan­ dasını yapmadığımız, yani bilmedi­ ğimiz, tanımadığımız, ulaşamadığı­ mız insanlar, Kültür Merkezi'nin açılacağından bahsediyor. Başka başka yerlerdeki tanımadığımız in­ sanlardan, Kültür Merkezi'nin açıl­ masını beklediklerini duyduk. Tabi ki biz, Kültür Merkezi'ni şenliklerle ve koyduğumuz programla Burhani­ ye Halkı'na tanıttığımız zaman, katı­ lım daha da fazlalaşacaktır. Programınızda neler var? Yani ne gibi faaliyetleriniz olacak? Şimdi programımızda, kültür ve sanat etkinliklerini içeren her şey var. Şu anda, bir tiyatro grubumuz oluşmuş durumda. Üniversiteli arka­ daşlarımız var, tiyatro çalışması ya­ pıyorlar. Bu arkadaşlarımız, Kültür Merkezi'ne de aktaracaklar bu çalış­ malarını. Tiyatro ekibimizin yanı sı­ ra, tiyatro kursları da vermeye yöne­ lik bir hedefimiz var. Folklor kursu verebilecek arkadaşlarımız var. Bur­ haniye, sadece turistik bir yer değil. Burhaniye'nin en önemli geçim kay­ naklarından biri de zeytinciliktir.

İDİL KÜLTÜR MERKEZİ BURHANİYE ŞUBESİ'Nİ

HALK AÇTI!

ARDINDAN BİR HAFTA BİLE GEÇMEDEN

POLİS BASTI!!! 28 Aralık Pazar günü açılışı yapılan İdil Kültür Merkezi Balıkesir Burhaniye Şubesi, açılışının üzerinden bir hafta geçmeden, 3 Ocak 1998 günü saat 14.30 sıralarında Burhaniye Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı resmi ve sivil polislerce basıldı, çalışanları dövülerek gözaltına alındı ve evrak eksikliği iddiasıyla mühürlendi. Gözaltına alınanlar akşam saatlerinde serbest bırakıldılar. Konu ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz kültür merkezi çalışanları, Burhaniye Emniyet Teşkilatı'nın Susurluk Devleti'nden aldığı geleneği devam ettirdiğini, herhangi bir evrak eksikliğinin olmadığını ve kısa sürede kültür merkezinin tekrar açılacağını vurguladılar.

Özellikle; zeytincilik ve Burhani­ ye'nin birtakım güncel konulan ile ilgili seminerler ve söyleşiler olacak. Oluşmuş bir şiir grubumuz var. Bu şiir grubumuzun faaliyetleri olacak. Kültür Merkezi'nde çeşitli etkinlik­ ler düzenleyeceğiz. Aynı zamanda, şiir-öykü yarışmaları düzenlemeyi düşünüyoruz. Doktor arkadaşlarımız var. Bu arkadaşlarımız, köylerde ve Burhaniye içinde, emekçilerin yo­ ğun olduğu mahallelerde ilaç topla­ ma kampanyası ve sağlık taraması yapmayı hedefliyorlar ve bunun bir programı oturtulmuş durumda. İlk hedeflerimizden biri de bu olacak. Okuma yazma kursu düzenlemeyi düşünüyoruz. Ve bu da ilk hedefleri­ mizden biri olacak. Kısa zamanda gerçekleştireceğiz. Müzik alanında da gitar, bağlama kurslarımız ve ay­ nı zamanda küçük bir müzik grubu­ muz var. Bunu da oturtup, gitar ve bağlama kursunu da aynı zamanda, aynı paralelde sürdürmeyi istiyoruz. Koro çalışması var hedefimizde. Özellikle Burhaniye içinde Liseli Gençlik ve Kurtuluş okurlarımız olan gençler, bir koro çalışması baş­ latmak istiyorlar. Aynı zamanda sat­ ranç turnuvası... Mesela; Kültür Merkezi içine satranç takımları ko­ yacağız ve satranç turnuvaları dü­

zenlemeyi düşünüyoruz. Fidan dik­ me kampanyaları, çocuklarla bazı duvarları boyama; hatta Kültür Mer­ kezi içindeki bir duvarı ayırabiliriz. Yazın, plajda uçurtma şenliği olabi­ lir. Burhaniye'de önemli bir festival düzenleniyor her sene; o festivalde birtakım standlar açılabilir, alternatif etkinlikler yapılabilir. Bunlar, aylık programlar içerisinde, tarihi ve saati ile süreç içerisinde oluşturacağımız, hedeflediğimiz şeyler. Anladığımız kadarıyla oldukça zengin bir program hedefiniz var. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? Son olarak; biz İstanbul'daki İdil Kültür Merkezi açıldığında, Burhaniyeli Kurtuluş okurları olarak telg­ raf çekmiştik. "Ülkemizin her yerin­ de İdil çiçekleri açsın" demiştik ve bir çiçek de Burhaniye'de açıyor. Ve bunu en iyi şekilde göğüsleyip varıl­ ması gereken hedefe varacağımıza inanıyoruz. Ne olursa olsun, bu ça­ lışmayı sonuna kadar göğüsleyece­ ğimize ve bu çalışmadan doğan her türlü özveri ve fedakarlığı gösterece­ ğimize inanıyoruz. Tüm arkadaşları­ mız bu konuda inançlı. Hepimize ha­ yırlı olsun, diyorum. Bizler de size, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. 45


HABER/YORUM

KARİKATÜRCÜLER DERNEĞİ DÜŞÜNCE YASAKLARINI KONU EDİNEN BİR KARİKATÜR SERGİSİ AÇTI Karikatürcüler Derneği bünyesinde çalışmalarını sürdüren 28 karikatürist tarafından "Düşünceyi Yasaklasak da mı Saklasak, Yoksa Saklasak da mı Ya­ saklasak" adlı bir karikatür sergisi açıldı. Yerebatan Sarnıcı,çtkışında yeralan sanat galerisinde bulunan sergilenen karikatürler arasında Cumhuriyet döneminde hakkında dava açılmış ve beraat etmiş karikatürlere de yer verildi.

TİYATRO OYUNLARINA YASAKLAMA! Tiyatro Ateşi Topluluğu'nun sahneye koyduğu "Küçük Kara Balık" adlı ti­ yatro oyununun 24 Aralık '97 tarihinde İskenderun Belediye Kültür Sarayı'nda olacak gösterimi, İskenderun İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından yasaklandı. İskenderun Gösteri Sanatları Merkezi Derneği tarafından organize edilen oyu­ na yasaklama gerekçesi olarak, 6 Aralık'ta Batman'daki gösteriminin "metnin dışına çıkıldığı, toplumu sınıflara ayırdığı..." için ikinci gününde yasaklanma­ sı gösterildi. Öte yandan, Bursa Ekim Tiyatrosu tarafından sahnelenen Dario Fo'nun "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü" adlı oyunu, ilk gösteriminin ardından, "inceleme" gerekçesiyle yasaklandı. İtalya'da gözaltına alınan bir anarşistin karakolun penceresinden atlayarak intihar (!) etmesini konu alan oyunun üs­ tündeki yasaklama, "inceleme"nin ardından kaldırıldı.

KISA

HABER

Grup Yorum 8 Kasım 1997; Belçika'da yapılan bir geceye katıldı.. 22 Kasım 1997; Küçükyalı'da çeşitli mühendis odalarının düzenlediği yemeğe katılarak bir dinleti verdi. 23 Kasım 1997; Ankara Yükseliş Koleji'nde yaklaşık 13 bin kişinin izlediği bir konser gerçekleştirdi. 15 Aralık 1997; Trabzon'daki Gazi Katliamı Davası duruşmasına katıldı. Duruşma sonrası yapılan basın açıklamasına saldıran polis, birçok kişiyi yaralarken, 25'e yakın insanı gözaltına aldı. Ayrıca, duruşmayı izlemeye gidenlerin bindiği otobüsler faşistler tarafından taşlı saldırıya uğradı. 11 Aralık 1997; Aksaray Metro durağı önünde, KESK'in düzenlediği mitingte, yaklaşık 10 bin kişiye seslendi. 21 Aralık 1997; Antakya'da, iki seans halinde gerçekleşen konserde, yaklaşık 1500 kişiye seslendi. 27 Aralık 1997; Kahramanmaraş Katliamı'nın yıldönümünde, katliamı protesto etme amacıyla TÖDEF tarafından Beyazıt Meydanı'nda düzenlenen mitinge katıldı. 4 Ocak 1997 1996 yılında Ümraniye Hapishanesi'nde katledilen Rıza Boybaş, Abdülmecit Seçkin, Güttekin Beyhan ve Orhan Özen'in Alibeyköy'de, mezarları başında yapılan anmaya katılarak marşlar söyledi. Özgürlük Türküsü

ÇIKTI! 46

24Ekim İ. Ü.. Fen Edebiyat Fakültesi'nde bir


KISA HABER dinleti verdi. 13Kasım; Muğla'da, TÖDEF'in düzenlediği dayanışma gecesinde yaklaşık 500 kişiye seslendi. 6 Aralık; Ankara Yükseliş Koleji'nde, KESK'in düzenlediği Kuruluş Şenliği'nde yaklaşık 5000 kişiye seslendi. 20Aralık; İdil Kültür Merkezi'nde düzenlenen Kamu Emekçileri Kurultayı'nda küçük bir dinleti sundu. 4 Ocak 1997; Anadolu TlYA'ın 1. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle Ümraniye HADEP İlçe Merkezi'nde yapılan şenliğe katılarak türküler söyledi. fotoğraf ve Sinema Emekçileri FOSEM 20 Aralık; İdil Kültür Merkezi'nde düzenlenen Kamu Emekçileri Kurultayı'nda bir video gösterisi sundu. 4 Ocak 1997; Anadolu TİYAD'ın 1. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle Ümraniye HADEP İlçe Merkezi'nde yapılan şenlikte bir dia gösterisi sundu. Ayşe Gülen Halk Sahnesi 16 Kasım; İdil Küftür Merkezi'nde bir çocuk oyunu sahneye koydu. 4 Ocak; Ümraniye Şehitleri için Alibeyköy Mezarlığı'nda, mezarları başında yapılan anmaya katılarak, şehitlerin hayatim anlatan kısa bir mizansen sergiledi.

AYÇE İDİL ERKMEN ADINA DÜZENLENEN FUTBOL TURNUVASI SONUÇLANDI İdil Kültür Merkezi tarafından, 1996 yılında tüm Türkiye genelindeki ha­ pishanelerde yaşanan Ölüm Oruçları'nda şehit düşen dünyanın ilk kadın Ölüm Orucu şehidi Ayçe İdil Erkmen anısına düzenlenen futbol turnuvası so­ na erdi. Ayçe İdil Erkmen Futbol Turnuvası, 27 Eylül Cumartesi günü oynanan İdil Kültür Merkezi-Güzeltepespor maçıyla başlayıp 28 Aralık Pazar günü Gazi Halk Gücü-Okmeydanı Halk Meclisi maçıyla sona erdi. Turnuvaya Ga­ zi Doğu Spor, Okmeydanı Halk Meclisi, Gülsuyu Spor, Kurtuluş Gazetesi, Gazi Halk Gücü, Nurtepe Halk Gücü, Çağlayan Dere Gücü, Bahçelievler Halk Gücü, Hürriyet Mahallesi (Çağlayan), Sayayokuşu Halk Gücü, Güzeltepe Spor, İdil Kültür Merkezi takımları katılmışa. Eleme grubu maçlarının ardından Gazi Halk Gücü, Nurtepe Halk Gücü ve Okmeydanı Halk Meclisi finale kaldılar. Yapılan final maçlarının ardından: Gazi Halk Gücü birinciliği; Nurtepe Halk Gücü ikinciliği; Okmeydanı Halk Meclisi'de üçüncülüğü kazandı. Turnuvanın gol kralı da 12 Gol ile Gazi Halk Gücü'nden Yılmaz oldu.

SİNEMACILAR RÜSUM İÇİN YÜRÜDÜ Maliye Bakanlığı tarafından yerli filmlere getirilen % 10 eğlence vergisi, yapımcısından oyuncusuna tüm sinemacıların tepkisini çekti. Öncelikle bir basın açıklaması yaparak bu uygulamayı protesto eden sinema kuruluştan, ardından 26 Aralık 1997 Cuma günü, Galatasaray'dan Taksim'e yürüyerek tepkilerini ortaya koydular. Aralarında Türkan Şoray, Berhan Şimşek, Atıf Yılmaz, Nur Sürer, Orhan Aydın gibi sanatçıların da bulunduğu yüzlerce si­ nemacı, ellerinde "Türk Sineması'nda Rüsuma Hayır", "Türkiye'de Seyirci % 81 Amerikan filmi, % 13 Türk Filmi, % 6 Avrupa Filmi izliyor" dövizler taşıyarak "Savaşa Değil Sanata Bütçe", "Özgür Sanat Susturulamaz" slo­ ganlarını attılar. Sinemacılar yaptıkları açıklamada, bu uygulamanın Ameri­ kan film tekelleri tarafından dayatıldığını ve bakanlık tarafından da uygulan­ dığını belirttiler. Ayrıca yerli filmler üzerindeki bu yaptırıma sinema kuruluşlarından yazı­ lı bir açıklama ile tepki gösterildi. Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği (ÇASOD) Başkanı Nur Sürer, Sine-Sen Başkanı Necmettin Çobanoğlu, Film Yö­ netmenleri Demeği (Film-Yön) Başkam Atıf Yılmaz, Film Yapımcıları Der­ neği (FİYAP) Başkanı Sabahattin Çetin, Sinema Oyuncuları Demeği (SODER) Başkanı Göksel Arsoy ve Sinema Eseri Meslek Birliği Başkam Kadri Yurdatap yaptıkları ortak yazılı açıklamada Amerikan Hükümeti'nin yaptığ baskı sonucunda yerli filmlerden % 10 rüsum alınırken, Amerikan filmlerinin % 25 olan rüsumunun da % 10'a düşürüldüğü belirtildi.

İDİL KÜLTÜR MERKEZİ'NDE İRFAN ERTEL'İN RESİM SERGİ­ Sİ AÇILIYOR İrfan Ertel'in kayıp analarını, katliamları konu' alan resim sergisi 25 Ocak'ta İdil Kültür Merkezi'nde açılıyor. Daha önce de Ruhi Su Kültür Mer­ kezi'nde de sergilenen resimler 31 Ocak'a kadar İdil Kültür Merkezi Fuayesi'nde sanat severlere sunulacak. 47


HABER/YORUM

ÖLÜM ORUCU GECESİ HAKKINDA AÇILAN DAVANIN İLK DURUŞMASI YAPILDI 26 Temmuz '97 günü Renk Organizasyon tarafından düzenlenen ve Grup Yorum, Ferhat Tunç, Erdal Erzin­ can, Deste Günaydın, Koma Amed, Kardeş Türküler ve Gülbahar'ın katıldığı bir halk konseri gerçekleşmişti. 26 Temmuz'da gerçekleşen bu gecede, yıldönümü olması nedeniyle Ölüm Orucu'na değinilmiş, gece Ölüm Orucu Şehitleri'ne adanmıştı. Gece bitmeden salonda terör estiren polis, gece bitiminde de Grup Yorum elemanlarını rehin almıştı. Ayrıca, halk konseri sonrasında da sanatçılar üzerindeki terörünü sürdüren İstanbul Emniyeti, halk konserine katılan sanatçılardan Gülbahar, Koma Amed elemanı Serap Sönmez ile Renk Organizasyon'un sahibi Sabahat Değirmenci'yi gözaltına almıştı. 26 Temmuz Cumartesi günü yapılan bu geceye katılan sanatçılardan; Grup Yorum, Koma Amed, Gülbahar ve Renk Organizasyon'un sahibi Sabahat Değirmenci'ye "Yasadışı örgüt propagandası", Ferhat Tunç, Deste Günaydın, Av. Behiç Aşçı'ya ise "Bölücülük" yaptığı iddiasıyla dava açılmıştı. Davanın ilk duruşması, 27 Kasım 1997 günü İstanbul 2 No.lu DGM'de görüldü. Davaya, sanatçılardan Grup Yorum elemanları Hakan Alak, İrşad Aydın, Vefa Saygın Öğütle, Ufuk Lüker ve Kemal Sahir Gürel; Ferhat Tunç, Gülbahar Uluer, Renk Organizasyon'un sahibi Sabahat Değirmenci ve Av. Behiç Aşçı katılırken, Deste Günaydın'ın avukatı, sanatçının bir dahaki duruşmada bulunacağını belirtti. Sanatçılar, Ölüm Orucu Şehitleri için yapılan geceye katıldıklarını ve dünyayı sarsan bu eylemde şehit düşenlerin bağımsız, demokratik bir ülke için şehit düştüklerini ifade ettiler. Davanın tek avukat sanığı olan Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Behiç Aşçı ise yaptığı savunmada, bu davanın tam bir hukuksuzluk örneği olduğunu ve bütün dünyayı ayağa kaldıran bir eylem olan Ölüm Orucu'na karşı duyulan hazımsızlığın ürünü olarak açıldığını belirtti. Açılan davanın cid­ diyetsizliğine de deyinen Av. Behiç Aşçı, buna örnek olarak; kendisine ve sanatçılara "yasadışı örgüt propagan­ dası" ve "bölücülük" yapmaktan dava açıldığını, ama DGM Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede bu suç­ ların hangi konuşmalarla veya fiillerle işlendiğine ilişkin tek satır yazı bulunmamasını gösterdi. Ayrıca, Genel­ kurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ve "Gizlidir" ibaresi taşıyan bir raporu mahkeme heyetine sunan Av. Behiç Aşçı, bu raporda bazı sanatçı ve kültür-sanat kurumlarının hedef olarak gösterildiğini, bu davada yargıla­ nan sanatçıların büyük bir çoğunluğunun bu raporda adının geçtiğini belirterek, bu davanın açılmasında sözkonusu raporun da etkili olduğunu, davanın bu rapor doğrultusunda açıldığını vurguladı. Geceye katılan diğer sanatçılara takipsizlik verilirken, mahkeme 22 Ocak 1998 gününe ertelendi.

GRUP YORUM İZMİR KONSERİ YASAKLANDI! Grup Yorum'un, 4 Ocak '98 günü, İzmir'de gerçekleştireceği konser, İzmir Emniyeti tarafından, hiçbir ge­ rekçe gösterilmeksizin yasaklandı. Konseri organize eden üç kamu emekçileri sendikası, emniyetin bu keyfi tu­ tumunu protesto ederek, yürütmeyi durdurmaya ilişkin dava açtılar. Grup Yorum'un İzmir'de en son konseri 17 Haziran 1994 tarihinde gerçekleşmiş, o tarihten bu yana yapılan pek çok Grup Yorum konseri başvurusu, İzmir Valiliği ve Emniyeti tarafından çeşitli nedenler gerekçe gösterilerek, keyfi bir şekilde geri çevrilmişti. Öte yandan, Grup Yorum'un yasaklanan Antakya ve İskenderun konserleri ile ilgili olarak açılan dava sonu­ cu mahkeme, yürütmeyi durdurma kararı aldı. Bu kararın sonucu olarak, Grup Yorum'un Antakya konseri, 21 Aralık '97 günü gerçekleşti. Antakya Valiliği ve Emniyeti'nin keyfi tavrı, bu aşamada da kendini gösterdi. Kon­ ser öncesinde, Yorumcular'ın sabıkaları olduğunu öne süren Antakya Emniyeti, Grup Yorum elemanlarını An­ takya sınırlarına girmeleri halinde gözaltına alacaklarını söyleyerek, konseri düzenleyen organizatörü de gözal­ tına almakla tehdit etti. Antakya Valiliği ile konseri düzenleyen organizatör arasında süren tartışmalar, ancak konsere 1 gün kala sonuçlandı ve Grup Yorum elemanlarına ilişkin emniyetten istenen güvence, ancak 1 gün ka­ la alınabildi. Bütün çabalarına rağmen konseri yasaklayamayan Antakya Valiliği, "bu konseri, devlete ait salon­ larda yaptırmam." gibi bir tavır içerisine girerek, konserin kapalı spor salonunda yapılmasına izin vermedi ve konseri şehir dışında bir salona, deyim yerindeyse sürdü. Ancak Antakya Valiliği ve Emniyeti'nin tüm bu çabalarına karşın konser, yaklaşık 1500 kişilik coşkulu bir seyirci kitlesinin katılımıyla gerçekleşti. 48


bir yerlerde başkaları için kendi yaşamlarını feda eden gerçekten onurlu insanlara bütün kalbimle... (derya alabora-oyuncu) Yalnızca düşüncenin-sözün-yazının değil, yaşamın kendisinin de sansür baskısı altında paramparça edildiği şu düzende, Ayşe İdil Erkmen'in anısına adanmış bu kitapçık -yalnızca arkadaşlarının bir dayanışma kanıtı olarak değilToplumsal belleğin sansür edilmesine karşı bir direniş belgesi olarak da değerlendirilmelidir. (başar sabuncu-yönetmen)


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook