Skip to main content

yid_aralik2011

Page 1

Yeni Dünya İçin ÇAĞRI • Özel Sayı • Aralık 2011 • Fiyatı: 1,00 TL

“MÜCADELE EDENLER KAYBEDEBİLİR, MÜCADELE ETMEYENLER BAŞTAN KAYBETMİŞTİR!”

Patron örgütleri Hükümete Emir Vermeye Devam...

Kıdem Tazminatının Anatomisi

Tunus Dersleri

Güvercin Anıldı

Tutuklamalar, baskılar, gözaltılar protesto edildi

Sendikal Güç Birliği Platformu İstanbul Buluşması

Emekçiler Torba'ya Girmeyecek!


“MÜCADELE EDENLER KAYBEDEBİLİR, MÜCADELE ETMEYENLER BAŞTAN KAYBETMİŞTİR!”

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

E

2

vet , büy ü k ş a i r B er tolt Brecht’in bu ünlü sözü, bugün de dünya işçi hareketine yol göstermektedir. İşçi sınıfı ortaya çıktığı tarihten bu yana çok yenilgi almıştır. Fakat işçi sınıfı tarihi büyük zaferlere de tanık olmuştur. Dünya işçi sınıfı bu büyük zaferleri, patronların ve onların devletlerinin koyduğu yasal sınırları aşarak, mücadeleyi sokaklara taşıyarak kazanmıştır. Paris’in komüncüleri var olan iktidarı hedeflemiş ve onu devirerek kendi iktidarlarını kurarak dünya işçi sınıfına “umut sendedir”, “umut senin güçlü kollarındadır” dercesine zaferini devrimle muştalamıştır. Yine 1917 Ekim devrimi ile Rusya işçi sınıfı çarlığı ve ardından burjuvazinin değişik kanatlarının iktidarını kendi öz örgütü olan Bolşevik Parti önderliğinde yıkarak, işçi sınıfının kendi iktidarını, proletarya diktatörlüğünü kurmuştur. İşte bu muazzam zaferler, kaybetmeyi göze almadan kazanmanın mümkün olmadığını göstermiştir. Burjuvazinin egemenliği altında sömürülen ve ücretli kölelikten başka bir şey olmayan, bu kapitalist düzende kaybetmeyi göze almadan, yeni kazanımlar elde etmek, evet kendi sınıf partisi önderliğinde iktidarı ele geçirmek ve sömürünün egemenliğine son vermek mümkün değildir. Yaklaşık son 20 yıldır emperyalist burjuvazi sömürüsünü en üst noktaya taşımak, emperyalist dünyadaki yerini korumak, ya da sömürü alanlarını genişletmek için yeni üretim biçimleri geliştirdi. Adına esnek çalışma da dedikleri bu yeni model ile işçi sınıfının kazanmış olduğu bir dizi hakkı ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Özelleştirme ve taşeronlaştırma ile bu saldırıları daha ileri boyutlara taşımıştır. Şimdi de dünyanın birçok ülkesinde uygulanan kiralık işçilik gibi çalışma biçimleriyle de rekabet güçlerini daha da artırmak istemektedirler. Bu hedef lerini gerçekleştirmek işçi sınıfının örgütlülüğünün zayıflatılmasıyla mümkündü.

Emperyalist dünyanın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadığı en derin mali ve ekonomik krizin sonuçlarının ne olduğunu Yunanistan somutunda açıkça görüyoruz. 2011 birinci yarısında iflas bayrağı çekme durumunda kalan ve Avro’nu çökmemesi için AB ve IMF’nin doğrudan diktası altına sokularak kurtarılan Yunanistan’da; krizin işçi ve emekçiler açısından felaketli sonuçlarına karşı mücadele giderek gelişiyor Yunanistan işçi sınıfının önemli bir bölümü, krizin sorumlusu olmadıkları halde, krizin kendi sırtlarına yüklenmesine karşı çıkıyor. Yunanistan işçi sınıfı, AB patronlarının, IMF’nin ve Avrupa Merkez Bankasının Yunanistan halkına dayattığı ve hak kayıpları üzerinden yükselen politikalarına karşı ciddi eylemler gerçekleştirdi. Para babalarının politikalarına göre ücretler indirilmeli ve daha az çalışanla daha fazla iş yapılma-

lıdır. Ayrıca devlet elindeki kamu mallarını özelleştirmeler yoluyla elden çıkarmalıdır. Tabii ki bu elden çıkarılacak kamusal teşekküller yine burjuvazinin bir bölümüne kelepir fiyatına satılacak ve yeni zenginler türetilecek ya da var olan zenginler daha da zenginleşecekler. İşte Yunanistan işçi sınıfı ve onların örgütleri demir yolları çalışanları, bakanlık çalışanları, kamu iktisadi teşekküllerinde çalışanlar, radyo ve televizyon kurumları çalışanları, acil hastaların tedavilerinin yapılmasının dışında hizmet vermeyen doktorlar da bu grevin içerisindedirler. Çalışabilir nüfusun y üzde 18’nin işsiz olduğu bu ülkede, daha fazla işsizlik ve yoksulluk anlamına gelen bu politikalara karşı işçiler sokaklara döküldü. Mali konularda uzman olan yeni hükümetin başındaki Lucas Papademos’un, “emperyalistler AB’li emperyalist devletlerce be-

lirlenen bu politikalarına geçit vermeyeceğiz” diyen Yunanistan işçi sınıfı ve emekçi yığınları yenilgiyi de göze alarak yenmeyi deniyorlar. Bunun için grev, genel grev silahını kullanıyorlar. Onlar reformist hedef lerini gerçekleştirmek, elde ettikleri hakları geri vermemek için genel grev de dâhil değişik mücadele biçimlerini deniyorlar. Evet, işçi sınıfının iktidarını kurmanın, işsizlikten ve yoksulluktan kurtulmanın en kestirme yolu olduğunu genel politikaları olarak belirlememiş olsalar da, şu anda kazanılmış hakların korunması temelli mücadeleleri sınıf bilinçlerinde bir sıçramaya neden olabilir ve ücretli köleliğin temellerine kibrit suyu dökecek bir mayalanmanın habercisi olabilir bu eylemler. Ülkelerimiz işçi sınıfı ancak bu mücadelelerden öğrenebilir. Hala hak grevinin yasaklar içerisinde sayıldığı, 12 Eylül faşist cuntası döneminde kalma yasalarla mücadele etmeyi denediğimiz bir dönemde, kazanılmış haklarımızın sınırına dayandığı günümüzde, yeni haklar kazanmak için meşru mücadelenin örgütlenmesi ve bu mücadele üzerinden yeniden umut olmayı önümüze görev olarak koymamız lazım. Uluslararası alanda sermayenin koltuk değneği olan sendika ağalarının ihaneti sonucu olarak da kaybedilmiş hakların yeniden kazanılması, dünyada yine kapitalist sömürü düzenine karşı işçi sınıfı önderliğinde yeni devrimlerin örgütlenmesinin tam zamanıdır. Bunun için ama kaybetmeyi de göze alarak kazanmaya mahkûm olduğumuzu bilerek çalışma programları hazırlamak, bu programlar üzerinden işçi sınıfını kendi gerçek partisi önderliğinde örgütlemek gerekir. Biz işçiler, bu ücretli kölelik sistemine buyun eğmek zorunda değiliz, bu kölelik sisteminden kurtulmak için örgütlenmek gerektiğini biliyoruz. O zaman işbaşına! Ka hrolsu n ücret l i kölel i k düzeni! İşçilerin Birliği sermayeyi yenecek! 8-08.12.2011


PATRON ÖRGÜTLERİ HÜKÜMETE EMİR VERMEYE DEVAM EDİYORLAR B

ilindiği gibi AKP hükümeti, 12 Eylül faşist cunta döneminden kalma Sendikalar Kanunu ile Grev, Lokavt, Toplu Sözleşme yasalarını değiştirmek için çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışma şimdi kanun çıkarma aşamasına taşınmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Ba k a n l ığ ı t a r a f ı nd a n Üçlü Danışma Kurulu (Hükümetpatron örgütleri ve sendika konfederasyonları temsilcilerinden oluşmaktadır) üzerinden hazırladıkları ve adına “Toplu İş İlişkileri K a nu nu” de d i k ler i K a nu n Taslağını Kasım ayında Başbakana sunulmuş durumdadır. Yani bu kanun taslağı yasalaşırsa, bugüne kadar tanıdığımız 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Grev-Lokavt, Toplu Sözleşme Kanunu tarihe karışacak ve her iki yasa “Toplu İş İlişkileri Kanunu” adı altında çalışma yaşamına girecektir. İşte bu yeni kanun taslağı, Metal İşverenleri Örgütü MESS tarafından adına “işveren gazetesi” dedikleri metal patronlarının sesinin Kasım sayısında değerlendirildi. Patronlar gözüyle yeni kanun taslağına nasıl bakıldığını orada görmek mümkün. Buna göre can ve mal kurtarma işleri, cenaze ve defin işleri, elektrik, doğalgaz, petrol üretimi tasfiyesi, dağıtımı ile petro kimya

işleri, bankacılık hizmeti, kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye ile şehir içi toplu taşıma hizmetleri ile hastanelerde grev yasağı bulunmaktadır. Patron örgütü bunları yeterli bulmamaktadır. Bu yasaklara su, petrolle ilgili olarak sondaj ve Milli Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nca doğrudan işletilen işyerlerinin de eklenmesini emretmektedirler. Yine İş Kanunu’nda yer alan 18. Madde sonucu 20. Ve 21. Maddelerde işe iade davalarının açılabileceğinden hareketle yine bu kanunda sendikal tazminat davasının da açılabileceğinin hüküm altına alındığı ve bunun çifte tazminat öngörülmesi anlamına geldiğini belirterek bu durumun ortadan kaldırılması talep edilmektedir. Bu patronlara göre İşyeri Sendika Temsilciliği ve sendika özgürlüğü maddelerindeki bu çifte tazminatın kabul edilemeyeceği ifade edilmektedir. Yine Bakanlığın hazırlattığı bu taslakta çerçeve sözleşmesinin öngörüldüğünü, bunun sorun olmadığını, sorunun ama bu çerçeve sözleşmesinin toplu iş sözleşmesi bulunmayan diğer işyerlerine veya bunların bir kısmına teşmil edilebileceğine dair getirilen düzenlemenin doğru olmadığını ve taslaktan çıkarılmasını istemektedirler. Biz biliyoruz ki bunların is-

tekleri burjuva hükümetlerce emir telakki edilmektedir. Görüldüğü gibi biz işçilerin ve örgütlerimizin küçük de olsa lehine olan bu tespitlere/maddelere tahammülleri yoktur bu burjuva örgütlerin. Yine taslakta, Anayasa değişikliği nedeniyle siyasi amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi ile iş yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler kanun dışı grev tanımından çıkartıldığından bunların kötü niyetli davranışlara zemin oluşturabileceği ve bu sebeple de, “siyasi amaçlı, genel ve dayanışma grevi ile işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler kanun dışı grev olarak nitelendirilmelidir. …” denmektedir. Burada da görüleceği gibi patronlar örgütü ki biz MESS’in patronlar örgütü içerisinde öncü rolü oynadığını ve MESS başkanının aynı zamanda TİSK’in de başkanı olduğunu biliyoruz, bu gibi açıklamalar yaptığında hangi hükümet olursa olsun, bu patron örgütlerine rağmen ve onların istemediği bir yasa maddesini kolay kolay çıkartmazlar. Eğer biz işçilerin ve örgütlerimizin ciddi anlamda güç gösterisinde bulunarak hükümeti bir köşeye sıkıştırma durumları yoksa. Bugünkü somut durumda da DİSK’in dışında işçi örgütle-

rinde pek ses çıkmamaktadır. Hatta tersine DİSK üçlü danışma kurulundan çıktığı halde diğer Konfederasyonlar HAK İŞ ve TÜRK İŞ danışma kurulunda patron örgütleri ile birlikte oturmaya devam ediyorlar. Ve yeni çıkarılacak bu yasada daha önceki yazılarımızda değindiğimiz bazı küçük değişikliklerin dışında, önceki yasalardaki antidemokratik tespitler aynen korunmuştur. Bunların en başında da toplu sözleşme prosedürünün aynen korunmuş olmasıdır. Ayrıca çoğunluk tespitine ve işkolu tespitine itirazlar esas olarak korunmuştur. Biz işçiler gücümüzü birleştirip sendikaları gerçek sınıf örgütleri haline getiremediğimiz sürece, yasalarda bizim lehimize ciddi değişikliklerin olmasını beklemek hayal olur. Biz işçiler kendi sınıf örgütlerimizi yaratmalıyız. Kendi partimizi, kendisini burjuva düzenin yasal sınırları içerisine hapsetmeyen, tersine biz işçilerin kendi iktidarını kurması için doğru kurmaylık yapacak bir partiyi yaratmamız gerekmektedir. Bu sermaye sınıfı ile kavgada başarılı olmamızın olmazsa olmaz ön koşuludur. 08.12.2011

İ

şçi sınıfının en önemli kazanılmış haklarından biridir kıdem tazminatı. En az bir yıllık kıdemi bulunan işçiler yasal olarak haksız yere işten çıkarıldıklarında, haklı bir nedenle işten ayrıldıklarında, askerlik nedeniyle işten ayrıldıklarında, emekli olduklarında, emekliliğe hak kazanmanın bazı şartlarının yerine gelmesi nedeniyle işçinin kendi isteğiyle işten ayrılması ve kadın işçilerin evlendikten sonraki bir yıl içerisinde kendi istekleriyle işten ayrılmaları halinde kıdem tazminatına hak kazanırlar. Kıdem tazminatı işçinin aldığı ücretin aylık tutarının yıl olarak çalıştığı süre ile çarpılması ile bulunur. Yani işçi çalıştığı her yıl için bir tam

ücret alır. Yukarıdaki durumlardan biri nedeniyle işçi işsiz kaldığında, kıdem tazminatı bedeli en azından işçinin belli bir süre yaşamını sürdürmesine, emekliliğinde ise en azından rahat bir zaman geçirmesine önemli bir katkıda bulunur. Bu yazımda işverenlerin çoğu durumda kıdem tazminatı ödemeden işçileri işten çıkarmasını ve bu nedenle hükümetin iddia ettiği gibi “zaten alınamayan bir hak” olduğunu tartışmayacağım. Ayrıca kıdem tazminatının yeni yapılmak istenen düzenleme ile aşağıya çekileceğini, işçilerin hak kaybına uğrayacağını, bu düzenleme ile patronların “sırtından bir yükün” indirilmeye çalışıl-

dığını açıklayan bir yazı geçmiş sayılarda yayınlanmıştı. Kıdem tazminatı işçilerin topluca işten çıkarılmalarını engelleyen önemli bir haktır. İşveren işten çıkarmayı düşündüğü işçilerin kıdem tazminatını ödeyemeyeceği durumda, bu çıkarmalardan vazgeçmek durumunda kalır. Bu neden kıdem tazminatı işçilerin kriz vb. durumlarda işlerinin işlerini koruyabilmeleri için önemli bir araçtır. Bunun yanında kıdem tazminatı işverenin işten çıkarmaları düşündüğü ortamda kıdemi az olan genç işçilerin lehine işler. Kıdemi yüksek olan işçilerin tazminatı da yüksek olduğundan patronlar öncelikle kıdemi

düşük işçileri işten çıkarırlar. Bu anlamda kıdem tazminatı genellikle tüm işçileri değil, daha çok kıdemi yüksek işçileri korur. Kıdem tazminatının bu eşitsiz koruma işlevi nedeniyle de genç işçiler ile yaşlı işçilerin saldırılara karşı mücadelesinin birleştirilmesinde zorluklar çıkar. Sendikalaşma, eylem yapma vb. durumlarda genç işçiler işten çıkarıldıklarında alacakları kıdem tazminatının düşük olması nedeniyle mücadele etmekten geri dururlar. İşsiz kalma endişesi mücadeleye ket vurur. Bu durumun avantajı da genç işçilerin kaybedeceği tazminat zaten düşük olduğundan mücadeleye -en azından bir başarı

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Kıdem Tazminatının Anatomisi

3


şansı var diyerek- atılmalıdır. Gerçek hayatta genç işçilerin sık sık bunu göze aldıklarını görüyoruz. Birçok sendikalaşma mücadelesinde genç işçileri en önde görüyoruz. Çünkü kaybedecekleri bir tazminatları bile yok. Genç olduklarından dolayı aile sorumluluklarının az olması, nasıl olsa başka bir iş bulabileceği düşüncesi ve gençliğin verdiği heyecanda bunda etkili oluyor. Ancak elbette kıdem tazminatının tersi bir fonksiyonu da vardır. Kıdemi yüksek işçiler mücadeleye daha çabuk atılırlar. İşten çıkarılma, işsiz kalma endişesi genç işçilerde olduğu gibi değildir. Bu nedenle de birçok durumda kıdemi yüksek işçiler mücadele düşüncesinin taşıyıcısı konumunda olurlar. Buna elbette deneyim ve katlanan sorunların dayanılmazlığının da etkisi büyüktür. Kıdemi yüksek işçilerin bu avantajının bir de dezavantajı vardır: Kaybedilecek olanın çekiciliği… İşverenin “yasal olarak” işçiyi “haklı neden” bildirerek işten çıkarması durumunda kıdem tazminatı ödeme yükümlülüğü bulunmuyor. Veya yasadışı tazminatsız işten çıkarıyor. (Bu durumda da işçilerin çoğunluğu dava sürecini göze almak istemi-

yor.) Bu durumda kıdemi yüksek olan işçinin genç bir işçiye oranla kaybedeceği bir şey vardır: Yüksek kıdem tazminatı. Kıdem tazminatını avantaj ve dezavantajları konusunda yazabileceklerim bunlar. Umarım gözden kaçırdıklarım yoktur. Eğer başka gerekçeler varsa elbette bunlarında başka okurlar tarafından belirtilmesi konunun tartışılması açısından önemli olacaktır. Şimdi avantajları ve dezavantajları listeleyelim:

kıdem tazminatının işçiler arasında bir ayrım yarattığı, genç işçiler ile kıdemi yüksek olan işçileri böldüğünü görmek zorundayız. Ancak patronların istediği değişiklikte bu ayrımı kaldırmayacak, tersine tüm işçiler için hak kaybı yaratacak, işçilerin topluca işten atılmalarının önünü açacaktır. Bu anlamda yapılmak istenen değişikliğe karşı çıkmak işçi sınıfının zorunluluğudur. Bizler her koşulda mensup olduğumuz işçi sınıfının dolaylı

patronların sırtından kaldırılması demek toplu işten çıkarma demektir. İşçinin elinde çok çalışarak aldığı ücret dışında bir şey bırakmamak demektir. Kıdem tazminatı hakkının yeniden düzenlenmesi demek işçiyi işsiz kaldığında, emekli olduğunda açlığa mahkum etmek demektir. Bizler kıdem tazminatının yeniden düzenlenmesi (ki hükümetin düzenleme, güncelleme dediğinin ne demek olduğu diğer yaptıklarından dolayı ortadadır)

Görüldüğü kıdem tazminatının işçiler açısından avantajı oldukça fazladır. Buna rağmen soruna sınıfın genel çıkarları açısından bakmamız gerektiğinden, bizler açısından önemli olan kıdem tazminatının mücadeleye olan katkısı veya mücadeleyi engelleyici yanlarıdır. Bu anlamda

ve dolaysız çıkarlarını savunmak zorundayız. Kıdem tazminatı işçi sınıfının kazanılmış ve neredeyse elinde kalan tek önemli hakkıdır. Bunun sınıfın elinden alınmasına, hak kaybına uğratılmasına sessiz kalamayız. Görev kazanılmış hakların ilerletilmesi, genişletilmesidir. Kıdem tazminatının

adı altında gasp edilmesine her koşulda karşı durmalıyız. Buna karşı mücadele etmeli, elimizde kalan bu hakkın gasp edilmesine karşı sesimizi yükseltmeli, sokaklara çıkmalıyız. 07.12.2011 Bir Yeni İşçi Dünyası okuru / Adana

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Ülker Grubu Sendikalı İşçi İstemiyor!

4

1995 yılında Migros bünyesinde kurulan Şok Marketler’de Tez Koop İş Sendikası, ilk günden beri örgütlü sendika. Şok Market işçileri, ilk günden beri sendikalı ve toplu iş sözleşmesinden yararlanıyor. Şok Marketler Migros bünyesindeyken 1 Mayıs 2011- 1 Mayıs 2014 arasında geçerli olmak üzere Toplu iş sözleşmesi imzalandı. Yaz aylarında Şok Marketler Ülker grubu tarafından satın alındı. Sendika düşmanlığı tescilli olan Ülker grubu, Şok Marketleri satın aldıktan sonra, Şok Marketlerde sendikasızlaştırma saldırısı başlattı. Tez Koop İş Sendikası üyesi işçiler üzerinde sendikadan istifa etmeleri için baskı uygulanıyor. Bölge sorumluları tarafından işçiler notere götürülüp istifa ettiriliyor. Noter parası Ülker grubu tarafından ödeniyor. 2004 yılı Mayıs ayında, grup şirketi olan Polinas’ta çalışan 494 işçi Petrol İş Sendikası’na üye olduğu için işten atıldı. 2004 yılı Kasım ayında, Ülker Fabrikası’nda Öz Gıda İş Sendikası üyesi 700 işçi iş-

ten çıkarıldı. AKP’ye yakınlığı ile bilinen Ülker Grubu, bünyesinde yer alan şirketlerde sendikalı işçi istemyor. Sendika düşmanı olan Ülker grubu, işçileri düşük ücretle, karşılığı ödenmeyen uzun süreli çalıştırma, sosyal hakları gasp etme, kuralsız çalıştırma, işçileri işten kendilerinin çıkmasını zorlayarak kıdem tazminatlarını vermeme, daha çok kar etme amacındadır. Ülker grubunun Şok Marketlerde başlattığı sendikasızlaştırma saldırısı, Tez Koop İş Sendikası tarafından 6 Aralık Salı günü Şok Marketler Genel Müdürlüğü önünde düzenlenen basın açıklaması ile protesto edildi. Üsküdar Kısıklı’da bulunan Şok Marketler Genel Müdürlüğü önünde yapılan basın açıklamasını Tez Koop İş Sendikası Genel Eğitim Sekreteri Haydar Özdemiroğlu okudu. Özdemiroğlu, “ “Şok, şok şok, bizden ucuzu yok” diye reklam yapıyor. Biz de diyoruz ki, bizim ile uğraşırsan bizden belalısı yok diyoruz.” dedi.

Başbakan Erdoğan’a acil şifalar dileyen, RT Erdoğan’ın Başbakan olmadan önce Ülker Grubu ile bağına gönderme yapan Özdemiroğlu, Ülker Grubunu Şok Marketlerde sendikasızlaştırma saldırısını durdurmaya çağırdı. Basın açıklaması sırasında; “Susma haykır sendika haktır!, İnadına sendika, inadına Tez Koop İş!, Ülker şaşırma, sabrımızı

taşırma!, Şok’ta sendika kalacak, başka yolu yok!, Sendika yoksa barışta yok!, İş, ekmek yoksa, barışta yok!, Yaşasın örgütlü mücadelemiz!, Baskılar bizi yıldıramaz!, Zafer direnen emekçinin olacak!, Yaşasın sınıf dayanışması!, Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz!, Gün gelecek devran dönecek, Ülker işçiye hesap verecek!” sloganları atıldı. 07.12. 2011


Esenyurt’ta Kadınlar Şiddete Karşı Sokağa Çıktı Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü dolayısıyla İstanbul’da merkezi ve yerel olmak üzere bir dizi etkinlik, panel ve eylem gerçekleştirildi. Bu yıl Esenyurt bölgesinde de kadın kurumları ile birlikte ortak yerel etkinlikler yapılması kararlaştırıldı. Etkinliklerin örgütleyicileri şunlardı: Çağrı Dergisinden K a d ı n l a r, İ M E C E K a d ı n Dayanışma Derneği, BDP’li kadınlar ve EMEP’li kadınlar. Bu kurumların yanı sıra çok sayıda bağımsız kadın arkadaş da etkinliklere katılarak destek sundular. 24 Kasım Perşembe akşamı saat 19.30’da Esenyurt Bulut Durağından başlayıp Esenyurt Meydanına kadar meşaleli bir akşam yürüyüşü gerçekleştirildi. Esenyurtlu, Esenkentli, Boğazköylü, Bahçeşehirli Kadınlar imzasıyla yapılan yürüyüşte, kadına yönelik her türlü şiddetin ve ayrımcılığın teşhir edildiği dövizler taşındı. Ayrıca eylem boyunca taşınan meşaleler de eyleme ilgiyi arttırıyordu. Yürüyüş boyunca sık sık kadına yönelik erkek, devlet, yargı şiddetini, kısacası erkek egemen kapitalist sistemi teşhir eden sloganlar atıldı. Yürüyüşün ardından Esenyurt Meydanınında ortak bir basın açıklaması okundu. Açıklamada kısaca 25 Kasım Kadına Yönelik Şidde te K a rşı Ulu sla r a r a sı Mücadele Gününün tarihçesine değinildikten sonra, bu coğraf-

yada her gün 3 tane kadının öldürüldüğü, buna karşılık devletin ve mahkemelerin kadınları korumak şöyle dursun tahrik indirimleri ile kadına yönelik şiddeti teşvik ettikleri vurgulandı. Açıklamanın devamında NÇ olayına değinilerek NÇ. davasının da gösterdiği gibi erkek egemen toplumun, erkek egemen yargısı çocukları değil, kadınları değil tecavüzcüleri koruduğu, kadınların tacize ve tecavüze tolerans gösteren toplum da, yargı da istemedikleri dile getirildi. Nitekim mevcut hükümetin kadın adını bakanlık adından da çıkardığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildiği ve bunun da günde 3 kadın ölüyorken, kadınlar her gün şiddete maruz kalıyorken ortada kadın sorununun görülmediği, aile sorunu olarak görüldüğü vurgulandı. Kadına yönelik şiddetin erkek egemen iktidar yıkılmadan, erkek egemen zihniyet değişmeden, kadınların özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmadan mümkün olamayacağı belirtildi. Açıklamanın sonunda şunlara değinildi: “Emeğimiz, bedenimiz bizimdir. İşyerinde, evde sokakta, okulda taciz ve tecavüze karşı susmayacağız. Mücadele edeceğiz. Minibüslerde, otobüslerde insanlık dışı koşullarda seyahat ediyor, sık sık tacize uğruyoruz. Belediye otobüs seferleri artırılsın. Ulaşım giderleri düşürülsün. İnsanca yaşam istiyoruz.

Sokaklarımız, meydanlarımız biz kadınlar için güvenli değil. Sokaklar aydınlatılsın. Geceleri de, gündüzleri de, sokaklarda meydanlarda güvenli bir şekilde dolaşmak istiyoruz. Belediyeler sığınak açma görevleri olmasına rağmen kadın sığınağı açmıyor. Rantiye belediye değil, hizmet istiyoruz. Şiddete uğrayan kadınların korunması için Kadın sığınakları açılsın. Kadın örgütlerinin denetimi ve gözetiminde hizmet sunulsun. Biliyoruz ki taleplerimiz biz kadınlar örgütlenmeden, mücadele etmeden gerçekleşemez. Bu nedenle çağrımız bütün kadınlaradır. Yaşadığımız her yerde kadına yönelik şiddete karşı kadınların

dayanışmasını büyütelim, örgütlenelim, mücadele edelim.” Basın açıklaması okunurken aralarda sloganlar da atıldı. Basın açıklaması okunduktan sonra Güney Kültür Merkezi bü nyesi nde ça l ışa n Tiyatro Güney’den kadın oyuncular kısa bir gösteri sahneledi. Kadının hayatın her alanında yaşadığı erkek egemenliğine karşı isyanının ve özgürlük talebinin dile getirildiği oyun kadınlar tarafından beğeniyle izlendi. Etkinlik, kadın arkadaşların söylediği şarkılar, çekilen halaylar ve atılan coşkulu sloganların ardından sona erdirildi. 24.11. 2011

Alaattin Karadağ Anıldı 1

9 Kasım 2009 günü Polis kurşunuyla katledilen TKİP (Türkiye Komünist İşçi Partisi) militanı Alaattin Karadağ öldürüldüğü sokağın başında, dostlarının ve birçok devrimci kurumdan gelenlerin katılımıyla anıldı. 19 Kasım Cumartesi günü saat 18.30 da başlayan ve İstanbul Esenyurt Depo durağı önünde toplanan yaklaşık 200 kişi ellerinde kızıl bayraklarla meşaleli bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüşün henüz başlamasının ardından, çevik kuvvet ekiplerinin ve sivil polislerin yürüyüş içindeki birkaç

kişiye sataşması sonucu kısa süreli bir arbede yaşandı ve düzenleyici kurum BDSP (Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu) ve katılımcılar tarafından daha fazla şiddetlenmesine izin verilmeden kavga durduruldu. Yürüyüşe devam edilmesinin ardından sloganlar eşliğinde devlet ve polisler lanetlendi. Yürüyüş boyunca; “Alaattin Karadağ ölümsüzdür!”, Katil polis hesap verecek!”, “Devrim için düşenler kavgamızda yaşıyor!”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!, “Yaşasın devrim ve sosyalizm!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”,

”Devrim şehitleri ölümsüzdür!” vb. sloganları atıldı. Kortej daha sonra Alaattin Karadağ’ın polis tarafından vurulduğu yere gelerek, önceden hazırlanan fotoğrafı önünde bir dakikalık saygı duruşunda bulundu. Alaattin’in kısa yaşam öyküsü anlatıldı ve mücadeledeki kararlılığının önemine vurgu yapıldı. Devrim mücadelesinde, devrimcilere yönelik polis baskılarına karşı yılmadan mücadeleye devam edileceğini söyleyen BDSP’li arkadaşların ardından, Alaattin Karadağ’ın davasını üstlenen Çağdaş Hukukçular

Derneği üyesi İki avukat konuşma yaptı. Konuşmalarında cinayetin polis tarafından kontrollü ve bilinçli işlendiği, önceden planlandığı ve olay günü bütün delillerin kaybedildiğini söyleyerek, davayı titizlikle takip ettiklerini söylediler. Uzun süren konuşmalardan sonra marşlar ve şiirler okunarak toplananlar dağıldı. Alaattin Karadağ anmasına YDİ Çağrı okurları olarak katılarak destek verdik. Devrim mücadelesinde toprağa düşenler ölümsüzdür! 20.11.2011

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

25

5


Ragıp Zarakolu’na Özgürlük

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

28

6

E k i m’ de İ s t a nbu l ' d a "KCK" adı altında yapılan operasyonlar kapsamında Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Parti Meclisi (PM) üyesi Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Mustafa Avcı'nın da aralarında bulunduğu 44 kişi ile birlikte yayıncı Ragıp Zarakolu’da tutuklanıp F-Tipi Hapishanesine konuldu. Oğlu Deniz Zarakolu ise KCK operasyonları kapsamında 4 Ekim’de gözaltına alınarak tutuklanmıştı. Ragıp Zarakolu, “Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü Komitesi Başkanı”dır. Bu konumuyla, özgürce konuşup yazamayanların; kitapları, dergileri, gazeteleri yasaklananların; cezaevinde tutulanların, sürgünde yaşayanların en yakın destekçisi ve onların güvenilir bir dostu idi. Ragıp Zarakolu, Ermeni, Süryani ve Kürtlerin tarihleri ve devletin bu halklara yönelik siyasetiyle ilgili kitaplar yayınlayarak karanlıkların aydınlanmasına, tabuların kırılmasına, katkıda bulunan bir yayıncıdır. AKP hükümeti “ileri demokrasi” adına baskılarını yoğunlaştırarak sürdürüyor. Ülkelerimizde korku tohumları ekiliyor. Hukukun guguklaştığı, kendileri gibi düşünmeyen muhalif ler üzerinde devlet terörünün uygulandığı bir dönemi yaşıyoruz. Gazeteler, evler, yayınevleri, avukatlık büroları vb. basılıyor. Kolluk güçleri sahte deliller yaratarak, insanları demir parmaklıklar arkasına gönderiyor. Sokaklarda, evlerde insan avı sürüyor. Gazeteciler, yazarlar, insan hakları savunucuları, sistem muhalifleri hapislere dolduruluyor. Ahmet Şık’ın dediği gibi AKP Hükümetine dokunan yanıyor. Düşünmemizi, yazma-

mızı, konuşmamızı istemiyorlar! Kendileri gibi düşünmemizi ve resmi ideolojiyi savunmamızı istiyorlar. Karanlıkların aydınlanması için mücadele yürütenler, AKP’nin “ileri demokrasi” engeline takılıyor. Ragıp Zarakolu’nun hapsedilmesinden sonra, yurtiçi ve yurtdışından dayanışma sesleri yükselmeye başladı. Basın açıklamaları yapıldı ve imza kampanyaları başlatıldı. O’nun tek ‘suç’u, insan haklarını, düşünce özgürlüğünü savunmak, tabu olarak görülen kitapları basmak ve aydınlık bir dünyaya olan özlemdi. Ragıp Zarakolu, uzun ve zorlu bir yolda yürüttüğü mücadelenin bedelini defalarca ödedi. Zarakolu, 1968 yılında “Ant” ve “Yeni Ufuklar” dergileri için yazmaya başladı. 1971’de askeri cunta tarafından Uluslararası Af Örgütü ile olan ilişkileri nedeniyle 5 ay cezae-

vinde tutuldu. Zarakolu, 1972 yılında Ant dergisinde yer alan Vietnam’la ilgili bir yazı yüzünden hapse atıldı. 1974 yılında ilan edilen genel af sayesinde özgürlüğüne kavuşan Zarakolu, 1977 yılında eşi Ayşe Nur Zarakolu ile birlikte Belge Yayınevi’ni kurarak yayıncılığa başladı. 1979 yılında kurulan “Demokrat” gazetesinin kurucusu ve yöneticilerinden biri olduğu için 1982’de yine tutuklandı. 1986’da İHD’nin kurucuları arasında yer aldı. Zarakolu, düşünce özgürlüğü ve “Türkiye’de farklı düşünce ve kültürlere saygının Türkiye’de yaygınlaşması” mücadelesini hiçbir zaman terk etmedi. Ragıp Zarakolu tutuklanmasaydı, Berlin’de bir konferansa katılacaktı. Konferansın hazırlıkları yapılırken, Zarakolu’nun tutuklanma haberi geldi. Berlin’de ki dostları onu unutmadılar.

O’nunla dayanışmada bulunmak, kamuoyu oluşturmak için çalışmalara başladılar. İmza kampanyasının yanı sıra, yapılan basın açıklamaları ile Zarakolu’nun tutuklanmasını kınadılar. 19 Kasım 2011’de Berlin’de “Soykırıma Karşı Halkların Birliği” adlı grup taraf ından, A lexander Meydanında bir basın açıklaması yapıldı. Hazırlanan pankartta “Tutuklanma ve cezai kovuşturma, çünkü o gerçekleri yayınladı ve söyledi. Biz, insan hakları savunucusu ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.” deniliyordu. Eylemde bildiri dağıtımı ve Zarakolu’nun derhal serbest bırakılması için imza toplandı. Ragıp Zarakolu ve tüm siyasi mahkûmlara özgürlük. 23.11. 2011 Berlin’den YDİ Çağrı Okuru

Onbinler Kazlıçeşme’deydi Buradayım, İrademe Sahip Çıkıyorum! K

CK operasyonları adı altında gözaltına alınan binlerce insanın ve son dönemde BDP, Kürt halkına yönelik artan baskılara karşı, 20 Kasım Pazar günü İstanbul Kazlıçeşme’de onbinlerin katılımıyla miting gerçekleştirildi. Kazlıçeşme Abdi İpekçi Spor

salonu önünde toplanan BDP ilçe örgütleri ve birçok ilerici, devrimci kurum pankartlarıyla Kazlıçeşme alanına yürüdü. Bir milyondan iki milyona! BDP İstanbul İl Eş Başkanı Asiye Kolçak açılış konuşmasını yaparak katılımcıları sahneden se-

lamladı. Kürt ve Türk halklarının kardeşliği üzerinde duran Kolçak, Kürt halkının ve kendilerinin hiçbir zaman ırkçılıktan ve bölücülükten yana olmadığını, gerilla cenazelerinde her zaman barış dilini kullandıklarını vurguladı. Operasyonlar sonucu gözaltına

alınan ve tutuklu bulunanların sayısının dört bine yakın olduğunu ve İstanbul’da son dönemde yürüyen operasyonlarda 150 kişinin haksız yere tutuklandığını söyledi. Sahneden 150 kişinin isimleri tek tek okunarak, herkesten “ez bırım” denilmesini istedi. Tutukluların


Eğitim Köşesi Nominal Ücret, gerçek Ücret

yargılandıkları suçlara ilişkin “bende aynı suçu işliyorum” kampanyasıyla hedeflenen bir milyon imzanın, iki milyon imzaya ve üye sayısına yükselterek herkese bu kampanyaya katılması için çağrıda bulundu. Konuşmanın ardından alanda bulunan BDP’li, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu vekilleri, Demokratik Kongre Hareketi Üyeleri ve BDP İl meclis üyeleri sahneye davet edildiler. Ardından Selahattin Demirtaş’ın sahneye çağrılmasıyla coşku da artı. “Teslim olan namerttir!” Demirtaş sahneye çıktığında alkışlar ve zılgıtlarla karşılandı. Söze ilk olarak alanlarda toplanan Kürt halkının ve devrimci sosyalist güçlerin devlete ve hükümete iyi bir mesaj verdiğini söyleyerek tüm katılımcılara teşekkürlerini bildirdi. Devletin baskı ve korkutma politikalarına karşılık olarak da “bizi korkutmaya çalışanlar bilsinler ki biz korkunun kölesi değil efendisiyiz” sözünü kullandı. 2011 yılı boyunca da Kürt halkının yok edilmeye çalışıldığını söyleyerek, AKP polislerinin sahte delillerle dosyalar hazırlayarak ve yine AKP medyasının kışkırtmaları sonucu mahkeme kararlarının verildiğini açıklayarak tüm bu olanların AKP’nin tezgahı olduğunu söyledi. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e de sahneden yüklenen Demirtaş, Bakanın yaptığı açıklamalarla AKP’nin kendini ele verdiğini söyledi ve tezgahlarının ortaya çıktığını anlatarak, İçişleri Bakanına da atıfta bulundu. Ülkede yaşanan bütün olumsuzlukların faturasının bizlere yıkılmaya çalışıldığını söyleyen Demirtaş, ellerindeki gücü ne kadar kullanırlarsa kullansınlar, teslim olan namerttir dedi. AKP içinde yürüyen Kürt sorunu tartışmaları ve Naim Şahin’in “Kürt sorunu arıyorum bulamıyorum” sözlerine ilişkinde; “Biz Kürt sorununu çözdük senin haberin

yok” diyerek, Kürtler demokratik özerkliği ilan etti, siz Kürt sorununu aramaya devam edin diyerek hükümete de yüklendi. Başbakanın kendisinin ülkeyi bölünme durumuna getirdiğini ve çözüm için blok milletvekillerini, BDP’yi muhatap almaları gerektiği üzerinde de durdu. Son olarak karşılıklı ateşkes taleplerini de açıklayan Demirtaş, bunun içinde müzakerelerin bir an önce başlatılması gerektiği üzerinde durdu. Büyük bir ilgiyle dinlenilen Selahattin Demirtaş’ın konuşmaları defalarca alkışlandı. Mitingin sonunda destek amaçlı katılan Ferhat Tunç ve birçok müzisyen Kürtçe ve Türkçe şarkılar söyledi. Gerçek çözüm için tek yol devrim! YDİ Çağrı okurları olarak mitinge, önceden planladığımız işlerden ötürü pankart ve flamalarımızla katılamadık. Yürüyüş ve mitinge bir grup arkadaşımızla katıldık. Yürüyüş yolunda kortejlerin geçiş güzergâhında ve miting alanında çıkarmış olduğumuz yayınların tanıtımını ve satışını yaptık. Miting boyunca sürdürdüğümüz çalışmada, Kürt sorununun ve ezilen ulusların sorunlarının gerçek çözümünün devrimde olduğunu, ulusların ayrılma hakkının savunulmadan gerçek çözüm için adım atılamayacağını ve tek kurtuluşun demokratik halk devrimi ile varılacak sosyalist bir toplumda mümkün olabileceğini söylemeye çalıştık. Bizler için de oldukça olumlu geçen mitingde, Kürt halkının haklı, demokratik taleplerinin yanında yer aldığımızı, devletin sürdürdüğü operasyonlara karşı BDP ve Kürt halkının direnişine destek olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Yaşasın ezilen halkların devrimci mücadelesi! Halkların kardeşliği İçin tek yol devrim! 20. 11. 2011.

ominal ücret, para olarak ifade edilen çalışma ücretidir. Bu işçinin patrona sattığı işgücü karşılığında aldığı para miktarıdır. Nominal ücret, işçinin eline geçen para miktarının adıdır. Nominal ücret, tek başına işçinin gerçek ücret düzeyi hakkında bilgi vermez. Temel sorun nominal ücretin satın alma gücünde yatar. Ücretin düzeyi hakkında bilgi veren şey, işçinin eline geçen (nominal ücret) parayla satın alabileceği ihtiyaç maddeleri ve hizmetlerin miktarıdır. Aynı dönem içinde temel ihtiyaç maddelerinin (yiyecek, giyecek, yakacak vb.) ve hizmetlerinin (taşımacılık, okul, hastane, vb. masrafları) fiyatları, emekçilerden kesilen doğrudan vergiler ve dolaylı vergiler artarken nominal ücret değişmeden kalırsa, gerçekte işçinin ücreti karşılığı satın alabileceği meta ve hizmetler azalıyor, işçinin ücreti azalıyor demektir. Çalışma ücreti, nominal ücretin artması durumunda bile, aynı dönemde zorunlu geçim masrafları nominal ücretin artmasından daha hızlı artıyorsa, düşme gösterebilir. Gerçek ücret, işçinin zorunlu geçim araçlarında ifade edilen ücrettir. Bu işçinin eline ücret olarak geçen para karşılığında ne kadar ve hangi kullanım mallarını ve hizmetlerini satın alabileceğini gösterir. Nominal ücret yükselirken, gerçek ücretin düşmesi, işçi sınıfının geniş kitlesi açısından her gün yaşanan bir gerçektir. Marks “kapitalist üretimin genel eğilimi ortalama ücret standardını yükseltmek değil, bilakis düşürmektir.” Der. Bir meta olarak işgücünün değeri, diğer metaların fiyatlarından farklı olarak, genelde değerinden aşağıya doğru sapma gösterir. Bunun temel nedeni işçiler arasındaki rekabet, emperyalizm tarafından hep yeniden üretilen yedek sanayi ordusunun (işsizler) varlığıdır. İşçi sınıfı içinde, gerek dünya düzeyinde genel olarak, gerekse tek tek ülkeler bazında ele alındığında, gerçek ücreti yükselen küçük bir kesim vardır. İşçilerin büyük kitlesinin gerçek ücretlerini düşürme ve bağımlı ülkelerin emperyalist metropollerce yağmalanması sonucu elde edilen ekstra karların bir bölümünün kullanılması yoluyla satın alınan bu imtiyazlı kesim işçi aristokrasisidir. Burjuvazi işçi sınıfının bu kesimini, büyük işçi kitlelerinin bilincini karartmak işinde, sınıf barışı ve işbirliği, sömürücüler ve sömürülenler arasında çıkar ortaklığı propagandasını yapmak için kullanır. Tek tek ülkelerdeki işçi ücretleri arasındaki farklılığın maddi temeli, değişik ülkelerdeki işgücünün değerinin farklılığıdır. Her ülkede işgücünün değerini belirleyen koşullar farklıdır. Ücretlerin tek tek ülkelerde değişik olmasının temeli budur. Her ülkede proletarya ile burjuvazi arasında ücret konusunda sürekli bir mücadele yaşanır. Bu mücadeleler sonucu, değer yasası temelinde belirli bir ücret düzeyi ortaya çıkar. Kapitalizmde ücretin asgari sınırı, saf fiziki koşullar tarafından belirlenir. İşçi yaşayabilmesi ve işgücünü yeniden üretebilmesi için mutlak gerekli olan belirli bir miktar geçim aracına ve hizmete sahip olmak zorundadır. “İşgücünün fiyatı bu asgariye düşerse, bu durumda değerinin altına düşer, çünkü böyle sadece dumura uğramış bir biçimde ayakta kalabilir ve gelişebilir.” (Marks, Kapital cilt 1, s.181) Ücretin bu sınırın da altına düşmesi, işgücünün fiziksel olarak hızla tahrip olması, işçi nüfusun ‘doğal ayıklanma’nın acımasız yasalarına terk edilmesi anlamına gelir. Kitlesel ölümler, ortalama yaşama yaşının düşmesi vb. gündeme gelir. Ücretin azami sınırı ise, kapitalizmde, işgücünün değeridir. Ortalama ücret düzeyinin bu üst sınıra ne kadar yaklaşacağının tek belirleyicisi vardır: Sınıf mücadelesi! 07.12. 2011

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

N

7


Hukuk Köşesi Bu bölümde iş yasalarına göre açıklamalarda bulunmaktayız. Burjuva devletlerde yasalar patronlar ve sermaye yararına yapılır. İşçi sınıfı haklarını almak ve bu haklarını genişletmek için tüm yol ve araçlarla mücadele yürütmelidir. Bunlardan birisi de hiç kuşkusuz Hukuk mücadelesidir. Bu nedenle mücadele yürüten işçi sınıfı yasaları bilmek zorundadır.

2821 sayılı Sendikalar Kanunu - III

Sendika Tüzüğü ve Organları Tüzük bir kurumun anayasası niteliğindedir. Sendika tüzükleri de o sendikanın işleyiş kurallarının belirtildiği bir metindir. Sendikanın işleyişi hakkında tüm yöneticilerin belirlenmiş tüzüğe uymaları zorunludur. Sendika veya konfederasyonların tüzüklerinde mutlaka şunlar belirtilmelidir: - Sendika veya konfederasyonun adı, merkezi ve adresi, - Sendika veya konfederasyonun amacı ve bu amacı gerçekleştirmek üzere sürdürülecek çalışma konuları ve çalışma biçimleri, - Sendikanın faaliyet göstereceği işkolu, - Sendika kurucularının ad ve soyadları, meslek veya sanatları ve ikametgahları; konfederasyonu kuran sendikaların işkolları ile ad ve adresleri, - Sendika veya konfederasyona üye olma, üyelikten çıkma ve çıkarılmanın şart ve şekilleri, - Sendika veya konfederasyon genel kurulunun kuruluş şekli ve toplanma zamanı, - Genel kurulun görevleri, yetkileri, oy kullanma ve karar alma usul ve yeter sayıları, - Sendika veya konfederasyon yöneticilerinde aranacak nitelikler, - Sendikanın veya konfederasyonun organlarına üyelerin ne suretle seçileceği, asıl ve yedek üye sayısı, görev ve yetkileri, - Sendika şubelerinin nasıl kurulacağı, görev ve yetkileri, genel kurullarının toplantılarına ve kararlarına ilişkin usul ve esaslar ile sendika genel kurulunda şubelerin nasıl temsil edileceği, - Üye aidatlarının tespit şekil ve usulü,- Sendikanın veya konfederasyonun iç denetim usulleri, - Harcamaların nasıl yapılacağı, yetkilerin nasıl verileceği ve yetki sınırları, - Tüzüğün ne şekilde değiştirileceği, - Sendika veya konfederasyonun feshi halinde mallarının tasfiye şekli, - Sendika veya konfederasyonun organlarının oluşumuna kadar kuruluşun işlerini yürütmeye ve temsile yetkili geçici yönetim kurulu üyelerinin ad ve soyadları ile ikametgahları. Tüzükte belirtilecek bu kurallar anayasaya ve yasalara aykırı ola-

mazlar. Bu çerçeve içerisinde sendika veya konfederasyon tüzüğü oluşturulur. Sendika veya konfederasyon tüzel kişilik kazandıktan, yani resmi olarak kurulduktan sonra sendika veya konfederasyon kurucuları tüzüğü, yönetim kurulu üyelerinin ad ve soyadlarını, mesleklerini ve ikamet adreslerini Ankara, İstanbul ve İzmir'de yayımlanan ve ülke çapında dağıtılan günlük bir gazetede onbeş gün içinde ilan ederler. Bu ilan aynı süre içinde o ilin valiliğinin ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğünün ilan tabelasında bir ay süre ile asılır. Her sendika, sendika şubesi ve konfederasyonun yönetim ve denetiminden sorumlu zorunlu organları bulunmak zorundadır. Bunlar; genel kurul, yönetim kurulu, denetleme kurulu ve disiplin kurullarıdır. Sendika veya konfederasyonlar ihtiyaç duyduklarında başka organlarda kurabilirler ancak bu organlara zorunlu organların görev, yetki ve sorumlulukları devredilemez. Örneğin İşyeri Baştemsilcileri Kurulu, İşyeri Temsilcileri Kurulu, Şube Yöneticileri Kurulu vb. Genel kurul sendika veya konfederasyonun en yüksek organıdır ve tüzüğe göre belirli tarih aralıklarında toplanır ve sendika kurullarını seçer. Yönetim kurulu ise sendika veya şubesini veya konfederasyonu iki genel kurul arasında yöneten kuruldur. Denetleme kurulları yönetim kurullarının faaliyetlerini, gelir ve giderlerini denetleyerek genel kurula bir rapor sunar. Disiplin kurulları üye ve yöneticilerin sendikanın tüzüğüne, amaç ve ilkelerine aykırı hareketleri hakkında soruşturma yapar ve üyelikten çıkarma dışındaki cezaları verir ve Genel kurula rapor sunar. Genel kurul dışındaki zorunlu organlara seçilen asıl üye sayısı kadar yedek üye seçilmesi gereklidir. Genel kurul tarafından seçilen organların üyelerinin ad ve soyadları, meslekleri, ikametgahları ile varsa tüzük değişiklikleri ve tüzüğe göre şubelerin açılması, sendikanın ve şubesinin bulunduğu illerin valilikleri ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge müdürlüklerine onbeş gün içinde gönderilir ve ilan edilir. Ancak şube genel kurulu tarafından yapılan seçim sonuçları, şubenin bulunduğu bölgede ilan edilir. Genel kurul dışındaki organlara seçilenlerin gazetemizin Ekim sayısında belirttiğimiz suçlardan biri ile mahkum olmaları halinde görevleri kendiliğinden sona erer. (2821 sayılı Sendikalar Kanunu 7, 8 ve 9. maddeler) Gelecek sayımızda sendika ve konfederasyonların zorunlu organlarından Genel Kurul üzerinde duracağız. iscikosesi@gmail.com adresine sorularınızı gönderebilirsiniz.

Tutuklamalar, baskılar, gözaltılar protesto edildi Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

3

8

Aralık’ta, DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’nin çağrısıyla birçok şehirde yürüyüşler düzenlendi. 3 Aralık’ta, İstanbul’da Emek ve Demokrasi Güçleri ortak açılan pankartın arkadasında toplanarak, Taksim Meydanı’ndan Galatasaray Lisesi önüne kadar yürüyüş yaptı. Yürüyüşe yaklaşık ikibin kişi katıldı. Yürüyüşe Emek ve Demokrasi Güçleri, BDP yöneticileri, CHP il yönetimi, KESK Başkanı, BDSP, Alınteri, ESP, Kaldıraç, TKP, ÖDP, EHP, Halkların Demokratik Kongresi gibi kurumlar destek verdi. Yürüyüşte kurumlar kendi f lamalarını alınan karar nedeniyle açmadılar. Flama yerine her kurum kendi dövizlerini taşıdı. Yürüyüş boyunca “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!, Yaşasın halkların kar-

deşliği!, Gözaltılar baskılar bizi yıldıramaz!, Devrimci tutsaklar onurumuzdur!, Yaşasın devrimci dayanışma!,KESK’li tutsaklar serbest bırakılsın!” sloganları atıldı. Yürüyüşte taşınan ortak dövizlerde talepler dile getirildi. “Özel yetkili mahkemeler kaldırılsın!, Terörle mücadele yasası kaldırılsın!, Tutuklamalara son!, Tutuklular serbest bırakılsın!” dövizleri taşındı. Or ta k bası n açı k la ması nı KESK Genel Başkanı Lami Özgen okudu. Basın açıklamasında öncelikle son dönemde yaşanan baskılara, gözaltılara, tutuklamalara dikkat çekildi. “Her yeni güne tutuklama haberleriyle başlıyoruz. İnsanca yaşamak isteyen işçiler, suyunu ve toprağını korumak isteyen köylüler, parasız eğitim isteyen öğrenciler, ülkemizde füze kalkanı istemeyenler, gerçeğin pe-

şindeki gazeteciler, adalet arayan avukatlar yani adalet arayan herkes tutuklanıyor. Tutuklamalar, seçilmiş milletvekillerine ve belediye başkanlarına kadar uzanıyor. AKP hükümetini eleştiren, AKP politikalarına karşı çıkan herkes

tutuklanma endişesi yaşıyor.” Basın açıklaması okunurken, aynı zamanda tutuklu ve gözaltında olanların isimleri okundu ve kitle “Burada” diye haykırdı. Açıklamada son dönemlerde aydınlara yönelik artan baskılara


da dikkat çekildi. “AKP’nin operasyonlarına meşruiyet kazandırmak için ortaya yeni çıkardığı “öcü” KCK oldu! Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümünü isteyen herkes “KCK’lidir” iddiasıyla tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya. Bunun en son örneği Prof. Büşra Ersanlı, yazar Ragıp Zarakoğlu, Deniz Zarakoğlu ve KESK eski Genel Sekreteri

Mustafa Avcı oldu.” Basın açıklamasının sonunda dört talep dile getirildi. “Ö z e l ye t k i l i m a h k e me ler ve Terörle Mücadele yasası kaldırılmalıdır! Gözaltı operasyonları durdurulmalıdır! Hukuka aykırı tutuklamalar derhal serbest bırakılmalıdır!” “Taleplerimiz dikkate alınmaz,

gereği yapılmazsa okulda, sırada, içeride, dışarıda, fabrikada, işyerlerinde, her yerde direnişi yükselteceğiz. Ya onlar ülkeyi cehenneme çevirecek ya da bizler geleceğimize sahip çıkarak eşit, adil ve barış içinde bir ülkeyi kuracağız...” denildi. Son dönemde yaşanan baskılar ve tutuklamalar bir kez daha şunu gösteriyor: “Eşit, adil ve ba-

rış içinde bir ülke” isteniyor ise, gerçek barış Demokratik Halk Devrimiyle mümkündür. Yürüyüş boyunca YDİ Çağrı ve Yeni İşçi Dünyası gazetelerinin satışı yapıldı. Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz! 03.12.2011

BMİS Anadolu Şubesi’nin 5. Olağan Genel Kurulu 30 Ekim 2011 günü Ankara Angora Otel’de yapıldı. Kurula şubeye bağlı fabrikalardan genel kurul delegeleri, şube yöneticileri ve genel merkez yöneticileri dışında Genel-İş sendikasından, Sosyal-İş sendikasından temsilciler konuk olarak katıldılar. Genel Kurula seçilen tüm delegeler iki eksikle katıldılar. Genel olarak kurula ne diğer sendikalardan ne de emek örgütlerinden pek katılan olmadı. Yeni Dünya İçin Çağrı ve Yeni İşçi Dünyası temsilcileri ve Metal İşçileri Birliği dışında emek örgütlerinden hiçbiri genel kurula katılmadı. Genel Kurul öncesi, şube sekreteri Rasim Gündal tarafından katılımcılar selamlandı ve bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Sinevizyonda geçen 4 yıllık süreçte şubenin çalışmalarından kareler yer alıyor ve yaşamları sona eren sendika yöneticileri anılıyordu. S u nu mu n a rd ı nd a n Şu b e Başkanı Seyfettin Gülengül açılış konuşmasını yaptı. Gülengül konuşmasında sermayenin bütün dünyayı av alanı olarak gördüğünü, bir yandan zenginliklerin artarken yoksulların daha da yoksullaştığını belirtti. Arap baharı olarak lanse edilen Arap ülkelerindeki isyanlarından örnek vererek: “Arap baharı yoksulların isyanı ile başladı. Sermayenin uşakları ya devrildiler ya da isyanları reformlarla bastırmaya çalıştılar.” dedi. Devamla “Sermaye 21. yüzyılı sömürünün yüz yılı yapmayı hedefledi fakat bu yüzyıl mücadelelerin yüzyılı olarak anılacaktır.” dedi. Ülkenin değiştiğine dair hükümetin söylemlerine karşın ise “Türkiye değişiyormuş. Yasalardaki değişiklikler işçilerin aleyhine yapılıyor. Grev yasakları, iş kolu barajı sürüyor. Bunlar değişmeden Türkiye değişmez. Bu ülkede 30 yıl önce direktifle kurulan bir sendikal düzen var. Sermaye bu düzenin değişmesini istemiyor.” dedi. Konuşmasının devamında

sermayenin, kıdem tazminatı fonu, kuralsız çalışma, özel istihdam büroları gibi uygulamalarından söz ederek buna karşı: “Örgütlenmeye, kenetlenmeye ihtiyacımız var. Gerçek, mücadeleci sendikalara ihtiyacımız var. Yasaların değişmesini umarak beklemek değil bu yasaların değişmesi için mücadele etmek zorundayız.” dedi. Son olarak “Bizim için işçinin çıkarından daha önemli bir şey yok. Geçen dönem bunu gösterdik, bize dayatılan sözleşmenin altına imza atmadık ve mücadele ettik.” diyerek konuşmasını noktaladı. Seyfettin Gülengül konuşmasını tamamladıktan sonra oybirliği ile divan heyeti seçildi. Divan, BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu başkanlığında, Gebze Şube Başkanı Erdoğan Özer, Kocaeli Şube Başkanı Hamdi Baltacı, Eskişehir Şube Başkanı Bayram Kavak ve Konya DİSK İl Temsilcisi Ali Özçelik’ten oluştu. Adnan Serdaroğlu divan adına bir konuşma yaptı. Ülkede, emperyalist güçlerin güdümünde hareket eden bir terör illeti olduğunu ve mevcut hükümetin bu illeti çözemediğini, 30 yıldan fazladır insanların öldüğünü, buna çözüm olarak dayatılan savaşın bu sorunu çözemeyeceğini, daha fazla insanın ölmesine neden olacağını söyledi. Van’da yaşanan depreme de değinen Serdaroğlu bir deprem kuşağı üzerinde yaşadığımızı ama bunun üstesinden gelemeyen bir anlayışın hakim olduğunu söyledi. Konuşmasında sürekli olarak hükümete yüklenen Serdaroğlu kıdem tazminatı fonu konusunda şunları söyledi: “Kıdem tazminatı konusunda gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar. Kıdem tazminatı alamayanlar için bu hakkı devlet güvencesine alıyoruz diyorlar. İşçiler bu hakkı alamıyorlarsa bu hükümetin suçudur. Hükümet sermaye örgütlerinin sözünden çıkmıyor. Esnek çalışmayı, bölge-

sel asgari ücreti sermayedarlar istiyorlar.” Örgütlenmede en büyük sorunun yüzde 51 şartı olduğunu söyleyen Serdaroğlu en çok örgütlenme yapan aynı zamanda en çok saldırılan sendika olduklarını söyledi. MESS grevlerinin BMİS için bir yol ayrımı olduğunu, kendilerine güvenenlerle birlikte yol aldıklarını söyledi. Devamla hükümetle işbirliği yaptıklarını söylediği TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’i kastederek “Hükümetin kapısının önünde paspas oldular” dedi. Son olarak genel kurulu tarafsız ve demokratik bir şekilde yürüteceklerini söyledi. Ardından gündem okundu ve oybirliğiyle kabul edildi. Gündeme uygun olarak da saygı duruşuna geçildi. Mustafa Kemal, silah arkadaşları, Cumhuriyet’i kuranlar ve bu uğurda ölenlerin yanı sıra, sınıf mücadelesinde yaşamını yitiren sendikacılar, sınıf mücadelesinde yer alan insanlar için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruşundan sonra konuk konuşmacılara söz hakkı verildi. İlk olarak Genel-İş Sendikası yönetim kurulu adına Genel Sekreteri Kani Beko söz aldı. Ardından Konya’dan Sosyal -İş Sendikası temsilcisi bir işçi söz aldı ve Konya’da Mahle Mopisan’ın örgütlenme sürecinde BMİS’in kendilerine çok şey öğrettiğini, Mahle örgütlenmesinin kendileri için büyük bir kazanım olduğunu söyledi. Ardından Metal İşçileri Birliği adına bir kadın arkadaş söz aldı. Son olarak YDİ Çağrı dergisi ve Yeni İşçi Dünyası gazetesi adına bir arkadaşımız söz alarak konuşmasını yaptı. Yeni İşçi Dünyası adına yapılan konuşmada sendika genel kurullarına yönelik olarak hazırlanan bültene vurgu yapıldı, işçi sınıfı hareketinin gelişebilmesi için getirilen bu önerilerin incelenmesi ve tartışılması gerektiği belirtildi, ardından BMİS’nın en fazla greve çıkan sendika olarak grev fonu oluşturmasının bir zorunluluk olduğu görüşü belirtildi. Ayrıca

kurul boyunca Yeni Dünya İçin Çağrı ve Yeni İşçi Dünyası standı açık tutuldu. Sendika genel kurullarına yönelik bültenler dağıtıldı ve bu bültenler üzerine aralarda sohbet edildi. Konuşmaların ardından BMİS İzmir Şube yönetim kurulu ve BMİS Bursa şube yönetim kurulundan gelen tebrik mesajları okundu. Okunan mesajlar sonrasında söz alan DİSK Konya İl Temsilcisi ve Nakliyat-İş Bölge Temsilcisi Ali Özçelik bir konuşma yaptı. Bu konuşmaların ardından çalışma raporunun 15 gün önceden delegelere gönderildiği ve bu nedenle yeninden okunmasına gerek olmadan oylanmasına ilişkin bir önerge verildi. Önerge oy birliğiyle kabul edildi. Çalışma raporu da oybirliği ile onaylandı. Ancak daha sonra bazı konuşmacılar çalışma raporunun birçok bölümünü kıyasıya eleştirdiler. Ardından delegeler söz aldılar. Bu bölümde çok sayıda işçinin konuşması, bir bölümünün kürsüye sadece adaylığını açıklamak için çıkmasına rağmen olumluydu. İlk olarak Çimsataş işçisi Salim Demirlenk konuştu. Mevcut yönetime yönelik eleştirilerini dile getiren Demirbilek: “Emek ve ekmek hırsızlarına karşı mücadele edeceğiz.” dedi. Mess sürecinde yapılan sözleşmelerden bahsederek bazı fabrikaların bu süreçten kazanımlarla çıkmış olmalarına rağmen kendilerinin ancak bir Ramazan paketi alabildiklerini söyledi. “Koluman, Sct işyerleri sendikamızdan düştü, Akdeniz Çivi’deki başarısızlıkla birçok işçi işsiz kaldı. Biz bir aileyiz diyoruz ama kendi çıkarları uğruna ailemizi satan şahıslar var. Bu şahıslardan hesap sorma günü gelmiştir. O gün bu gündür.” dedi ve yönetimi patronlarla işbirliği yapmakla suçladı. Son olarak Genel Merkez yöneticilerine hitaben bankalara yatırılan maaşlar dolayısıyla alınan promosyonların

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

BMİS Anadolu Şubesi’nin 5. Olağan Genel Kurulu Yapıldı

9


Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

10

işçilere dağıtılması için görüşmeler yapılması talebinde bulundu. Sonrasında söz alan bir başka Çimsataş işçisi Nizamettin Gül’de benzer şeyler söyledi ve ekledi: “4 Nisan’da grev kararı asıldı. Grev karası asıldığında büyük bir coşku oldu. Sonrasında ise şube yöneticileri Mezitli’de patronlarla yemek yediler. Bu yemekten sonra ne oldu da grev kararından dönüldü?” diyerek şube yöneticilerinin patronlarla işbirliği yaptığı iddiası tekrarlandı ve şube sekreteri Rasim Gündal, greve karşı imza toplamak la suçlandı. Söz alan bir başka işçi de Sağlık Bakanlığı’na bağlı işletmede çalışan Mahir Alemdağ’dı. Konuşmasına depremde ölenlere rahmet dileyerek başlayan Alemdağ geçen dönemin mücadelede gözle görünür başarılar elde edildiğini söyledi. Taleplerini iletmek istediklerinde şube başkanına ulaşabildiklerini söyledi ve şöyle devam etti. “Bizler, yüksek performanslı, çalışan insanları aramızda görmek istiyoruz. Böyle arkadaşlar kolay yetişmiyor onları desteklememiz lazım. 20112012 dönemi sözleşmesi yeterli olmasa da iyi bir sözleşmedir.” diyerek konuşmasını noktaladı. Sonra sırasıyla söz a lan Çemaş’tan Musa Yılmaz, Başöz Enerji’den işyeri temsilcisi Ragıp İmrenk ve Çimsataş’tan ikinci temsi lc i Adem Gü l, Yü k s el Alpkaya, Sağlık Bakanlığı Kars Sağlık Müdürlüğü’nde baş temsilci olan Erdoğan Gezici, Çemaş’tan Mustafa Gülük mevcut yönetimle 4 yıldır yaşanan olumsuzlukları öne sürerek yeni oluşturulacak yönetimin çeşitli bölümlerinde çalışmak üzere aday olduklarını belirttiler ve destek istediler. Bu delegeler sadece yeni yönetime aday olduklarını açıkladılar. Mevcut yönetimde Sosyal İşler Sekreterliği yapan, emekli olduktan sonra ise Emekli-Sen’de yöneticilik yapmaya başlayan Musa Benli söz aldı ve yapılan sert eleştirilere karşılık, yönetim olarak eksikliklerinin olduğunu ama kazanımlarının da büyük olduğunu söyledi. Emekli olduğu için görevini bıraktığını ancak mücadeleyi bırakmadığını belirterek veda konuşması yaptı. Koluman iş yerinde baş temsilci olan Menderes Doğan isimli işçi Koluman’a yönelik “satıldı, kaybedildi” gibi eleştirilere cevap vermek üzere kürsüye çıktı. Doğan “Koluman’ın kaybedilmiş bir yer olarak görülmesi ağırıma gidiyor. Yanımızda olsaydınız, birlikte hareket edebilseydik, beni bir kez aramış olsaydınız şimdi bu konuda farklı düşünürdünüz. Sendika her zaman yanımızdaydı. Kişisel kinler

varsa bilmiyorum ama satıldı, kaybedildi gibi sözler sendikaya haksızlıktır.” dedi. Son olarak söz alan, Çimsataş’ta baş temsilcilik görevini yürüten ve Anadolu Şube Başkanlığına aday olan Deniz Ilgan uzun süren konuşmasında sürekli olarak mevcut yönetime yüklendi. Dört yılın dökümü olan faaliyet raporunu “tam bir faaliyetsizlik raporu” olarak değerlendiren Ilgan geçen dönemde çalışma yürütülen tüm işletmeler hakkında tek tek değerlendirmeler yaptı. Yönetimi işçilerle yeterince ilgilenmedikleri yönünde eleştiren Ilgan şunları söyledi: “Şube başkanı ve sekreteri işçilere yeterli ilgi göstermediler. Kendi çıkarlarını gözeterek çalışma yürüttüler. Bu nedenle yeni yönetime ben ve arkadaşlarım adayız.” Yönetimi, ırk, din ve mezhep ayrımı yapmakla, işçiler arasında kim alevi, kimin akrabası polis diye araştırmalar yapmakla, hatta GBT araştırması yapmakla suçladı. Yöneticilerin işçileri “şuna dikkat edin, buna dikkat edin” diye kışkırttığını iddia etti. Devamla şube yöneticilerini Çimsataş’ı ziyaret etmedikleri ve şube sekreterini de şubede oturup bütün gün izdivaç programları seyrettiği konusunda suçladı. Konuşmasına “Altı ayda bir fabrikamızı ziyaret eden, işçiler arasında ikilik yaratan şube başkanı istemiyoruz. Sabahtan akşama şubede izdivaç programları seyreden, ayağında terliğiyle bağdaş kurup oturan şube sekreteri istemiyoruz. Şube başkanı bir önceki kurulda şunu söylemişti: ‘Van’da beni deri koltuğum bekliyor.’ Bizi de Çimsataş’ta makineler bekliyor.” diyerek konuşmasını noktaladı. Ilgan konuşması boyunca mevcut yönetimi suçladı, ağır iddialarda bulundu ve yer yer hakarete varan eleştiriler yöneltti. Ilgan’ın konuşmasının bir bölümünde mevcut yönetim, bazı delegeler tarafından yuhalandı. Divan bu duruma müdahale etti. Bu konuşmanın ardından seçimin blok liste olarak yapılması önergesi getirildi. Bu önerge oybirliği ile kabul edildi. Ilgan’ın ardından Başöz Enerji Baş Temsilcisi Sami Özcan söz aldı ve yönetime yüklenilmesini eleştirdi. Yapılanın bir koltuk yarışı değil bir bayrak yarışı olması gerektiğini fakat değişik politikalar yürütüldüğünü ifade etti. “Çimsataş’ın şubeyle sorunlarını tartışıyoruz çıkan asıp kesiyor. Çimsataş, şubenin en büyük işletmesi, 59 delegesi var. Bundan dolayı şube başkanlığı ve sekreterliği Çimsataş’tan geçiyor deniliyor. Biz şubede yok muyuz? Neden yok sayılıyoruz?” dedi. Samsun Sağlık Bakanlığı’ndan

bir işçi de söz alarak şunları söyledi: “Öncelikle söyleyeyim yönetime aday değilim. Atölyelerin lağvedilmesi konusunda nankörlük edilmemesi gerekiyor. Bizler hiçbir hak kaybı olmadan başka işletmelerde çalışmaya başladık. 4/C’ye de gönderilebilirdik ama gitmedik. Bu sendikamızın çabaları ile oldu.” dedi. Delegelerin söz alamsının ardından şube yönetim kurulu üyeleri konuşmak ve eleştirilere yanıt vermek üzere tek tek kürsüye çıktılar. İlk olarak Çemaş’tan Salih Çiçek söz aldı. Çiçek BMİS’nın kuruluş sürecini kısaca anlattıktan sonra MESS grevi sürecinden bahsetti ve yönetime yeniden aday olduğunu belirterek sözlerini bitirdi. İkinci olarak söz alan Satılmış Yılmaz, “Yalan yanlış şeyler söyleniyor, belden aşağı vuruluyor. Oylarınızı verirken sendikayı düşünün, örgütlülüğümüzü düşünün.” dedi. Sonrasında yoğun eleştiri getirilen Şube Sekreteri Rasim Gündal söz aldı. Eleştirilere tek tek yanıtlar veren Gündal şunları söyledi: “Nasıl Bir Dünya İstiyorum diye bir metin hazırlamıştım ama artık bir önemi kalmadı bu nedenle okumayacağım. Nasıl bir insan istiyorum diye soruyorum. Ben dürüst bir insan istiyorum. Şimdiye kadar dürüstlükle görev yaptım ve gerekirse aynı dürüstlükle giderim. Deniz arkadaşımın da dürüst davranmasını istiyorum.” dedi. Yöneltilen eleştirilere yönelik olarak da: “Eğer ben şubede bütün gün oturuyorsam SCT’de 742 gün boyunca kim vardı? Deniz onca zaman bir kere olsun SCT’yi ziyaret etmiş midir? Ben oturuyorsam çoğunluk sağlanamaz denilen Akdeniz Çivi’yi kim örgütledi? Akdeniz Çivi’de grev kırıcısı bir kişiyi işçiler dövdüler. Bu işçi Deniz arkadaşımın babasının kiracısıydı. Bu konuda sendikanın işçi dövdürttüğü dedikodusunu yaparak beni eleştirdi” dedi. Eleştirinin her zaman yapılması gerektiğini ama belden aşağı vurulmaması gerektiğini söyledi. SCT ve Koluman işyerleri konusunda kendi başlarına hareket etmediklerini genel merkezle ve genel merkezdeki hukukçularla birlikte hareket ettiklerini söyledi. “Akdeniz çivi işçileriyle birlikte CHP binasını işgal ettiğimizde Deniz neredeydi? Gözaltına alındığımızda Deniz neredeydi?” diye sordu. Çimsataş’ta greve karşı imzaları benim toplattığım söylendi ama bu imzalar Deniz’in gözlerinin önünde toplandı. İşyeri baş temsilcisi olan Deniz Ilgan müdahale etmedi. Uyarılmasına rağmen müdahale etmedi. İmzaları ben durdurdum. ” dedi. Deniz bu şekilde

yalanlarla, ihtiralarla 59 kişiyi arkasına alıyorsa ben dürüst kalarak 1 kişiyle burada olmayı tercih ederim diyerek konuşmasını noktaladı. Ardından Şube Başkanı Seyfettin Gülengül’de yöneltilen eleştirilere yönelik konuşma yaptı: “Ben Van’lıyım. Evim depremde hasar gördü, akrabalarım hala çadır sıkıntısı yaşıyorlar. Kürdüm. Ten rengi ayrımı yaptığımı söylüyorlar ama önemli olan ‘Yaşasın Halkların Kardeşliği’ diyebilmektir.” diyerek söze başladı. Faaliyet raporunda örgütlenme çalışması yapılan bazı işletmelerin adının ve nerede olduğunun söylenmediğine yönelik gelen eleştirilere “ Bu işyerlerini söylemiyoruz. Söylemeyeceğiz de. Bu delegelere güvenmediğimiz anlamına gelmemeli. Gereken yerler bu işyerlerinden haberdardır.” dedi. Devamında Konya’daki Mahle Mopisan örgütlenmesi sürecini anlattı. Mücadelemizin önüne set çeken kim olursa olsun, kiracım da olsa, babam da olsa gerekeni yaparız. 30 yılda yapılamayanı yaptık ve Mess’e bir ders verdik. Grev istemeyen yerde yüzde 100 zam aldık. Bir işletme var ki bir eldiven için bir telefonumla 1,5 saat iş bırakıldı. Adam gibi direndiler. Çimsataş yönetimiyle Mezitli’de yemek yedik doğru bunu da gizlemedik. Bu Genel Merkez’in bilgisi dahilinde oldu, Genel Merkez yöneticileri de vardı. Bir iş yerinde şube başkanına, sekreterlerine, çalışanlarına güven yoksa vay halimize!” “Geçen dönem Erkunt, Buda Makina, Zintaş, Tega Mühendislik, Başöz Enerji, SCT vb. gibi işletmeleri örgütlemişiz, bir işyeri kaybetmişiz. Bir önceki dönem şube sekreteriyken, geçen dönem şube başkanlığına seçildiysem belli ki zerre kadar olsa da bir şeyler yapmışım.” Şube sekreteri için gelen izdivaç programlarını izliyor eleştirisine yönelik olarak da “Bu mümkün değil. Çünkü şubede televizyon yok. İnternette yeni bağlandı.” dedi. Ilgan’ın vardiyalara giremediği konusundaki eleştirisine yönelik olarak da “Deniz arkadaş vardiyalara giremediğini söylüyor. Ben de Mahle’ye giremiyorum. İstesem girerim ama patron yalvarıyor girmemem için. Gitmiyorum olay çıkar diye. Madem giremiyorsun vardiyalara dersinki çalışan işçilere işi durdurun, bak bakalım ondan sonra nasıl giriyorsun. Daha öğreneceğin çok şey var.” dedi. Konuşmasını “Bu can bu bedende olduğu sürece sizinle birlikte olmaya devam edeceğim. Ben koltuk sevdalısı değilim. Daha önceki kurullarda olmayan bir şey oldu ve 17 kişi konuştu. Bundan mutluluk duydum.” diyerek konuşmasını bitirdi.


YSK blok liste uygulamasını kabul etmedi, bu nedenle seçimin çarşaf liste şeklinde yapılmasına karar verildi. Konuşmalar bitince denetleme kurulu raporu okundu ve çalışma raporunun onaylanmasına geçildi. Oylama yapılırken sendikanın eski bir örgütlenme uzmanı elleriyle delegelere oy vermelerini işaret etti. Divan buna sert bir şekilde müdahale etti. Kimsenin delegeleri bu şekilde yönlendirmesinin

doğru olmadığı belirtildi ve Divan Başkanı bu kişinin salonun dışına çıkartılmasını istedi. Denetleme Kurulu raporu ve Çalışma Raporu (konuşmalarda rapora getirilen onca eleştirilere rağmen) yine oybirliği ile onaylandı. Son olarak Adnan Serdaroğlu bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: “Sermayeyle işbirliği yapan, emeğimizi sermayeye peşkeş çeken kim olursa olsun bu sendikada barın-

dırmam. Gerektiğinde AKP’yi de CHP’yi de işgal ederiz. Bugün ülkede en mücadeleci olan 3 sendika sayın deseler BMİS ilk sırada yer alır. Kim bizimle yola devam etmek istiyorsa beraber yürümeye hazırız. Hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Hiçbirimiz hepimiz kadar güçlü olamayız.” Konuşmaların ardından seçime geçildi. Seçim çarşaf liste biçiminde yapıldığından seçim hazırlığı ve oy

sayımı uzun sürdü. Oy sayımı oldukça heyecanlı ve gerilimli geçti. Seçimde 157 delege oy kullandı. Seçim sonucunda şube başkanlığı için yarışan Seyfettin Gülengül, Deniz Ilgan karşısında 77’ye karşı 79 oy alarak yeniden şube başkanı seçildi. Az sayıda farklarla Rasim Gündal ve diğer adaylar seçimleri kazandılar. 05.11.2011 Yeni İşçi Dünyası / Çukurova

Sendikal Güç Birliği Platformu İstanbul Buluşması Yapıldı

T

Ahmet Akpınar, Abidin Sarı, Ali Kapıkaya. Konuşmak için sırada olan 11 kişi ve 3 sendika genel başkanına, buluşmayı yöneten Mustafa Türkel tarafından zaman kalmadığı gerekçesi ile söz verilmedi Topla nt ı sonuç bi ld i rgesi okundu. Bildirge okunduğu zaman salonun 4/3’ü boşalmıştı. Bildirge salonda kalanlar tarafından kabul edildi. yaşanılan iş cinayetlerine ve tersanelerde örgütlü Dok Gemi İş Sendikası’nın bu ölümlere karşı kayıtsız kalmasını eleştirdi. Hasan ceylan İMES işçisi: Sendikal hareketin dibe vurduğu bir ortamda SGBP’nun umut olması gerektiğini, bunun için de; SGBP materyallerinin sanayi havzalarında dağıtılmasını, toplantılar yapılmasını, basın açıklamaları yapılmasını, örgütlenme seferberliği yapılmasını önerdi. SGBP Dönem Sözcüsü Hava İş Genel Başkanı Atilay Ayçin: Koltuk sevdası, küçük hesaplar peşinde olmadıklarını söyleyen Ayçin; sistemden beslenme yerine kafa tutma yanlısı olduklarını, güçlü Türk İş, yüzünü sınıfa dönen Türk İş için yola çıktıklarını, Türk İş’in tapusunun işçilerin olduğunu, tapuyu asıl sahiplerine vereceklerini açıklayarak, ölmek var dönmek yok! Dedi. Gaye Eraslan Kampana işçisi: Kampana Deri önünde tüm sınıf için direndiklerini söyleyen Eraslan, direnişleri için destek istedi. Murat Yıkılmaz İEET işçisi: Belediye iş kolunda Hizmet İş’in hükümet tarafından desteklenmesini, örgütlenmesinin teşvik edilmesini eleştirdi. Binali Yıldırım Tuzla Deri İş Şube Başkanı: İşçiler arasında Türk, Kürt, Alevi, Sunni vb. ayrım

yapılmasını eleştiren Yıldırım, işçilerden kesilen vergilerin silahlanmaya harcandığını, oynanan oyunlara karşı uyanık olunması gerektiğini söyledi. Mustafa Öztaşkın Petrol İş Genel Başkanı: Basit bir oluşum olmadıklarını, program ve ilkeleri olduğunu söyleyen Öztaşkın; her konuda söyleyecek sözleri olduğunu söyledi. Siyasete tarafsız kalmayacaklarını, sırtlarını siyasetçilere dayayarak sendikacılık yapmayacaklarını, AKP’nin arka bahçesi olmayacaklarını, sendikacılığın kaybolan itibarını yeniden tesis edeceklerini, Türk İş’i değiştireceklerini, Türk İş değiştiği zaman Türkiye’nin değişmeye başlayacağını açıkladı. Umut Çağlar Tez Koop İş 5 No’ lu Şube: Demok rat i k Türkiye’nin demokratik Anayasa ile mümkün olduğunu söyleyen Çağlar, SGBP’nun toprağa atılan tohum olduğunu, Türk İş Genel Kurulu’na işçilerin gitme taleplerinin karşılanmasını istedi. Hasan Gülüm Belediye İş 2 No Şube Başkanı: Saldırılar karşısında umut yerlerinin doğru anlaşılması gerektiğini, Yunanistan, Tekel, Savranoğlu’nun umudun nerede olduğunu gösterdiğini anlattı. Söz alıp konuşan diğer kişiler ise şunlardı: Yusuf Şanlı, Songül Ba lya na k, Ni hat Yu rda k u l, Belgin Akdeniz, Ahmet Karatay,

Buluşmadan notlar: n Buluşmaya 251 gündür direnişte olan Kampana Deri işçileri de katıldı. Salona, yaşasın Kampana direnişimiz!, Yaşasın sınıf dayanışması! Sloganı ile giren işçiler buluşmaya renk kattı. n Buluşma etkinliğinde sık sık; “Kampana işçisi yalnız değildir!, Birleşe birleşe kazanacağız!, Zafer direnen emekçinin olacak!, Yandaş Türk İş istemiyoruz!, Yönetim gidecek, Türk İş değişecek!, Suskun Türk İş istemiyoruz!, İş, ekmek yoksa, barışta yok!, Susma sustukça, sıra sana gelecek!, Kavga bitmedi, daha yeni başlıyor!, Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek!, İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!, İşçiler birleşin iktidara yerleşin!” sloganları atıldı. n Buluşma etkinliğinde, Yeni İşçi Dünyası’nın sendika genel kurullarına yönelik olarak çıkardığı bültenin dağıtımı yapıldı. Yeni İşçi Dünyası Kasım sayısı satışı yapıldı. n Buluşmada konuşan istisnasız herkes Türk iş’i ve AKP’yi eleştirdi. Sömürü düzenini eleştiren, teşhir eden, alternatif olarak sömürünün olmadığı yeni bir dünyayı savunan olmadı. n Buluşmada söz alıp konuşan herkes SGBP’nu övdü. SGBP’na eleştiri getiren tek bir kişi bile olmadı. 26.11. 2011

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

ürk-İş’e bağlı 10 sendikanın oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) İstanbul buluşması, 26 Kasım Cumartesi günü Çağlayan Salon Figaro’da yapıldı. SGBP, 1 Temmuz 2011 günü Taksim’de yaptığı basın açıklaması ile kuruluşunu kamuoyuna deklere etmişti. Bugüne kadar Bursa, İzmir, Ordu, Adana, Ankara, Lüleburgaz, Diyarbakır’da bölge toplantıları gerçekleştiren SGBP, 8-11 Aralık tarihleri arasında Ankara’da yapılacak Türk-İş Genel Kurulu öncesinde son bölge toplantısını İstanbul’da yaptı. İstanbul buluşmasına, SGBP’nu oluşturan sendikaların genel başkanları, şube yöneticileri, temsilciler ve işçiler katıldı. Yüzlerce işçinin katıldığı buluşma, toplam 3 saat 30 dakika sürdü. İstanbul buluşması, SGBP adına açış konuşması yapan Tek Gıda İş Genel Başkanı Mustafa Türkel’in konuşması ile başladı. Sendikal hareketi, işçi sınıfı ile buluşturmak için önemli mesafe kat ettiklerini anlatan Türkel; Türk-İş’in hükümet yanlısını politikalarına son vermek için bir araya geldiklerini söyledi. Türk-İş Genel Kurulu’nda kendi adayları ile çıkacaklarını açıklayan Türkel, AKP’nin işçi düşmanı olduğunu, siyasi iktidar ile iyi geçinme politikasının iflas ettiğini, ayı ile yatağa girenin tırmalandığını söyledi. Mustafa Türkel’in ardından, eski Petrol İş Genel Başkanı Ziya Hepbir, eski Harb-İş Genel Başkanı Kenan Durukan, eski Belediye İş Genel Başkanı Fuat Alan birer konuşma yaptılar. Salonda bulunan işçilere, sendika genel başkanlarına söz verildi. A li Doğan Tersane işçisi: SGBP’nun önemli olduğunu, daha da ilerletilmesi gerektiğini söyleyen Doğan, Tuzla tersanelerinde

11


Erdoğan Dersim Katliamı İçin Özür Diledi.. Özrü Kabahatinden Büyük!

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

C

12

HP Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün, "Dersim katliamının sorumlusunun CHP ve devlet" olduğunu, “Atatürk’ün katliamdan haberi olduğunu” söyleyince, kamuoyunda Dersim tartışması yeniden alevlendi. Hüseyin Aygün’ün sözleri hem CHP içinde, hem de medyada Dersim katliamı üzerine yoğun bir tartışma yürütülmesine vesile oldu. CHP’de yaşanılan ‘Dersim çat lağ ı’na karşı, Başba ka n RT Erdoğan durur mu? O da, AKP’nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında yaptığı konuşmada, Dersim katliamı ile ilgili olarak şunları söyledi: "Dersim yakın tarihimizdeki en acı, en trajik olaylardan biridir. Dersim aydınlatılmayı, cesaretle sorgulanmayı bekleyen bir faciadır. Dersim, CHP hükümetlerinin onlarca, yüzlerce faciasından en acısıdır, en kanlısıdır. Dersim faciası karşısında özür dileyecek olan, bu faciayla yüzleşecek olan, AK Parti değil, AK Parti hükümeti değil, bizzat bu facianın, bu kanlı eserin sahibi olan CHP’dir, CHP'nin Tunceli milletvekilleridir, CHP'nin Tunceli kökenli Genel Başkanıdır. Sayın Kılıçdaroğlu nereye kaçıyorsun? Bunlardan nasıl sıyrılacaksın. Ben mi özür dileyeceğim, sen mi dileyeceksin? Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum. Ancak CHP adına, CHP zihniyeti adına özür dilemesi gereken varsa, şu anda güya yeni CHP'nin genel başkanıyım diyorsun ya, hem bir Tuncelili olarak, hem bir Dersimli olarak onur duyuyorum diyorsun ya, hadi onurunu kurtar bakalım, kurtar. Tuncelili bir genel başkan, CHP için aslında bir fırsattır. CHP genel başkanı hakaret etmeyi bırakıp partisinin geçmişiyle yüzleşmeli, CHP'nin bu ülkeye yaptığı zulümleri araştırmalıdır.” RT Erdoğan’ın, çifte standartçılıkta, ikiyüzlülükte üstüne yoktur. O’nun amacı Dersim üzerinden CHP’ni, şimdi Dersimli olan genel başkanını yıpratmaktır. Açıkladığı belgelerin hiçbirisi yeni belge değildir. Daha önce ortaya çıkan belgelerdir. RT Erdoğan özründe samimi ise

en azından şunları yapmalıdır: idam edilen Seyit Rıza ve 6 arkadaşının mezar yerlerinin nerede olduğunu açıklamalıdır. Katliam belgeleri, arşivi kamuoyuna açılmalıdır. Katliam sonrası sürgün edilenlerin listesi yayınlanmalıdır. El konulan mallar sahiplerine geri verilmelidir. Katliamda katledilenlerin yakınlarına, sürgün edilenlere tazminat ödenmelidir. “Hamdolsun bizim geçmişimizde bunlar yok.” Diyen RT Erdoğan tarihini, nereden geldiğini unutmuş galiba! Hatırlatalım: geçmişlerinde Kanlı Pazar var. Komünizme karşı mücadele adına emperyalizme uşaklık, faşist devletin derin yapılanması ile birlikte çalışma var. Maraş, Çorum, Sivas katliamları var. Devletin tarihi boyunca yaptığı tüm katliamların sorumluluğu var. RT Erdoğan, CHP’yi yıpratmak, siyasi hesaplarla yaptığı basit bir özür ile bu sorumluluktan kaçamaz! Bırakalım dünü, bugün ulusal harekete, Kürt ulusuna karşı yapılanlar, reva görülenler; bunların özrünün samimiyetsiz olduğunu göstermeye yeterlidir. Kema l K ı l ıç d a ro ğ lu’nu n Dersim katliamı konusunda söyleyecek fazla sözü yok. O’nun yaşanılanlara katliam demeye dili bir türlü varmıyor! 1937-1938’de Dersim’de devletin yaptıkları ile yüzleşme cesaretini göstereme-

yen bir genel başkan, başka so- dığını dönemin İçişleri Bakanı runları çözmede samimi olabilir söylüyor. 1936-1938 yıllarında TC’nin Dersim’de yaptığı katlimi? ama karşı, direnilmeye çalışıldı. Gerçek budur. Dersim’de ne oldu? 24 Eylül 1925 tarihli Şark Dersim’de TC devleti planlı, programlı bir katliam yaptı. Islahat Planı adlı kararname, Dersim’de söylendiği gibi bir is- Kürtlere karşı uygulanacak tedyan söz konusu değildi. Devlet birleri içeriyordu. Bu da Kürtler Dersim’de kendisine karşı ya- açısından büyük bir tehlikenin pılan isyanı bastırmadı. Tam geleceğine işaret etmekteydi. tersine hazırlıkları çok önceden Çünkü bu kararname, bir plan yapılan planlı, programlı bir çerçevesinde Kürt milli iradekatliam yaptı. Dönemin İçişleri sini önlemek amacıyla hazırBakanı Şükrü Kaya, Tunceli lanmış bir Türkleştirme ve yok Kanunu’nu meclise sunarken, şu etme programıydı. Umumî belirlemeyi yapıyor. “Dersimde Müfettişliklerin kuruluşu ve sıolağanüstü bir olay şu anda yok- kıyönetim kararını da içeren bu tur. Bu güne kadar yapılan 11 as- plana göre tehlikeli bulunan Kürt keri hareketten sonuç alınama- aileleri Batıya sürülecekti. Planda mış. Bu kez Dersim sorununu özellikle kadınlara ve kız çocukkökten çözme tedbirlerini ya- larına acilen Türkçe öğretilmesi sayla alıp uygulamaya koymak- önerilmekte ve Kürtlüğe dair bütadır hükümetimiz” Dersim’de tün unsurlar hedef alınmaktaydı. Planın öngördükleri özetle“olağanüstü bir olayın “ olma-


yeni Türk kimliğini kabul edecekler ve öğrenmek için Batıya sürülecekler ya da bir şekilde yok olacaklardı. Aralık 1935'de Tunceli kanunu çıkarıldı ve Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi. Tunç eli Dersim’de yürütülen operasyonun adı idi. Operasyonun adının Dersim’e verilmesi ile bir mesaj veriliyordu. Devletin Tunç eli her zaman Dersimlilerin üzerinde olacaktı! Tunceli Kanunu'nun 1. maddesinde, yeni oluşturulan Tunceli iline 'Komutan' rütbesinde bir kişinin vali ve kumandan olarak atanacağı; bu valinin aynı zamanda 4. Umumi müfettişi olacağı hususu yer alıyordu. Vali aynı zamanda komutandı ve geniş yetkilerle donatılmıştı. Ocak 1936'da Elazığ, Tunceli Erzincan, Bingöl, Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illerini kapsayan Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla, Koçgiri’de katliam yapan Sakallı Nurettin Paşa'nın damadı Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim yasak bölge ilan edildi. Giriş çıkışlar özel izne tabi tutuldu. Harçik deresi üzerindeki tahta köprü 20/21 Mart 1937 gecesi yakıldı. Söylendiğine göre askerlerin kadınlara tecavüz etme girişimleri köprünün yakılmasına vesile oldu. Devlet zaten hazırlıklarını yapmıştı. Bu köprünün yakılması bahane edilerek Dersim’de katliam yapıldı. 50 bin ile 90 bin arasında insan katledildi. Diyarbakır'dan kalkan uçaklar (Mustafa Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen de pilotlardan biridir) yöreye bombalar yağdırdı. 31 Ağustos 1938'e kadar direnişin liderleri ele geçirilir ve bölge tümüyle insansızlaştırılır. 12 bin kişi batı illerine gönderilir. S e y it R ı z a y a k a l a n ı r.

Elazığ’da yargılamalar başlar. Yargılamalarda hiç bir hukuk kuralı işletilmez. Sanıklara iddianame verilmez. Sanıklar ne ile suçlandıklarını bilmemektedir. Duruşmalarda Kürtçe tercüme yapılmaz. Mahkemenin verdiği cezalar kesindir. Temyiz hakkı yoktur. Mahkemenin verdiği 11 idam cezasının dördü yaşlılık gerekçesi ile 30 yıla çevrilir. Seyit Rıza ve altı arkadaşı 15 Kasım 1937'de Elazığ Buğday Meyd a n ı'nd a id a m ed i l i r. Ölülerin bedenleri ise Elazığ'da dolaştırılır ve "mezarları türbe olmasın diye" yakılır. Dersim’li olan bay Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim katliamının korkunç yönlerini ilk ağızdan duymuş bir kişidir. 1987 yılında İhsan Sabri Çağlayangil ile buluşmuş ve Çağlayangil’in söylediklerini kayda almıştır. Çağlayangil, “Dersimlileri fare gibi boğdular, gaz kullandılar” demişti. Dersim’de neler olduğu artık biliniyor. Gelinen aşamada burjuvazinin bir kesimi ve Recep Tayip Erdoğan, Dersim’de yaşananların bir katliam olduğunu söylemekte, özür dilemektedir. Kemal Kılıçdaroğlu Dersim’de yaşanılanları çok yakından duymasına, bilmesine rağmen, en azından sözde de olsa katliam kelimesini ağzına almamaktadır. Dersim katliamı gibi devletin yaptığı diğer katliamlar, unutturulmaya çalışılmış; gerçekler tersyüz edilerek farklı anlatılmıştır. Oysa biliyoruz ki gerçekler inatçıdır! Eninde sonunda bir gün ortaya çıkar! Yaşanılan katliamları unutmayalım, unutturmayalım! Yapılan katliamların hesabı bir gün mutlaka devrimle sorulacak! 27.11. 2011

Almanya’da Organize İşler! A

lmanya’da şu anda derin ve organize işler konuşuluyor. Almanya’da 2000 ile 2006 yılları arasında sekiz Türkiyeli ve bir Yunanlı, Nazi faşistleri tarafından öldürüldü. Ama failler bulunamadı! Almanya’da işlenen cinayetlerin %97’si çözülüyor ve failleri yakalanıyordu. Nedense dokuz göçmenin failleri yakalanamıyor ve cinayetlerin arkasındaki sır perdesi açığa çıkarılamıyordu! Bu cinayetlerin ırkçı

motivlerle işlenmiş olduğunu kanıtlayacak deliller olmasına rağmen, soruşturma başka yöne kaydırıldı. Alman polisi, cinayetlerin “ırkçı bir bağlantı“ ile işlendiği iddialarını kabul etmemişti. Alman polisi daha çok Türk mafyasıyla bağlantılı uyuşturucu çetesinin cinayetleri işlediği ihtimali üzerinde durmuştu. Bu içi boş tezi güçlendirmek için soruşma komisyonunun adı “Bosborus” olarak konuldu.

Hatta öldürülenlerin aileleri bile zan altında bırakıldı. Abdürrahim Özdoğru (41) Terzi. Failleri belirlenen ve öldürülenlerden ikisi dönerci oldukları n 27 Haziran 2001: Hamburgiçin ‘döner cinayetleri’ diye anı- Süleyman Taşköprü (31) Manav. lan seri cinayetlerin tarihleri, yerleri ve öldürülenlerin isim, yaş ve n 29 Ağustos 2001: Münihmeslekleri şöyleydi: Habil Kılıç (38) Manav.

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

necek olursa bu plan ile Türkiye 5 ayrı müfettişliğe bölünecekti ve Kürt illerinden Hakkâri, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Genç, Diyarbek ir, Mardin, Urfa, Siverek, Elaziz, Dersim, Malatya, Ergani, Bayezit ile Pülümür, Kiğı ve Hınıs kazaları 5. müfettişliğin emrine alınmıştı. Söz konusu mıntıkalarda kurulacak mahkemelerde yer alacak tüm yargı üyelerinin sivil ve Kürt olmaması istenmiş ve bölgeye dair yeni kanun tekliflerine ihtiyaç duyulduğu belirtilmişti. Plan çerçevesinde Kürtlerin izole edilmesi isteniyordu. Yerlerinden edilerek batıya sürülen Kürtler, aynı zamanda herhangi bir görevlendirme içinde yer alamayacaklardı. Küçük memuriyetlere dahi atanamayacak ve bölgeye gönderilecek memur ve askerler, ancak merkezden seçilebilecekti. Türk oldukları iddia edilen ve giderek Kürtleşen il ve ilçelerde hükümet ve belediye dairelerinde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Kürtçe konuşanlar hükümet emri ve kuvvetiyle cezalandırılacaktı. Arapça konuşan bölgelerde Türk Ocakları ve okulların açılması ve her türlü imkana sahip kız

okullarının kurulması ve özellikle kızların okullara gönderilmesi sağlanacaktı. Dersim’de, yatılı okullar açılacak Kürtlük ve Kürtleşmenin önüne geçilecekti. Yine Fırat’ın batısındaki vilayetlerde dağınık olarak yerleşmiş olan Kürtlerin, Kürtçe konuşmaları derhal yasaklanacak ve kız okullarına önem verilerek kadınların Türkçe konuşmaları sağlanacaktı. Kürt bölgelerinde hızlı bir şekilde karakol, askeriye ve sınır karakolları inşa edilecekti. Umum Müfettişliğin belirlediği yerlere yol yapılacak ve Doğu treninin Erzincan, Sivas, Elaziz-Diyarbekir, ElazizÇapakçur-Muş ve Van Gölü’ne mümkün olduğunca az sefer düzenlemesi sağlanacak ve Kürt bölgelerine yabancı şahıs ve kuruluşlar hükümetin izni olmaksızın giremeyeceklerdi. Şark Islahat Kararnamesinde ortaya konulan plan ve yapılan hazırlıklar Dersim’de yapılacak katliamın çok önceden planlandığını gösteriyor. İsmet İnönü, "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur" diyordu. (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Hukukçu ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt şöyle diyordu: "Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.” (Milliyet, 19 Eylül 1930) Dersim’den önce, Türkleştirme politikası diğer Kürt illerinde hayata geçiriliyordu. Kürtler için iki seçenek doğuyordu; ya dayatılan

n 9 Eylül 2000: Nürnbergn 25 Şubat 2004: RostockEnver Şimşek (39) Çiçekçi. Yunus Turgut (25) Dönerci. n

13 Haziran 2001: Nürnberg-

n

9 Haziran 2004: Köln-

13


Keup’te bomba-22 yaralı. n 9 Haziran 2005-Nürnbergİsmail Yaşar (50) Dönerci. n 15 Haziran 2005-MünihTheodorus Boulgarides (41) Çilingir. n 4 Nisan 2006: DortmundMehmet Kubaşık (39) Büfeci.

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

n 6 Nisan 2006: KasselHalil Yozgat (21) İnternet Cafe işletmecisi.

14

Alman polisi yıllarca aramasına rağmen güya katilleri bulamamıştı! Bir çok cinayette aynı silahın kullanılması ise polisin olayları bir seri katil veya sapık’ın işlediğine dair teoriler geliştirmesine yolaçmıştı! Cinayetleri işleyenlerin paraya da ihtiyaçları vardı. Onun için banka soygunculuğu da yapıyorlardı. Banka soygunu esnasında 2007 yılının nisanında bir de Heilbron şehrinde kadın polisi öldürmüşlerdi. Son banka soygunu 4 Kasım 2011’de yapıldı. Bu soygun sırasında iki Nazi polis tarafından sıkıştırıldı ama yakalanamadılar. Daha sonra Eisenach şehrinde yanan bir karavanın içinde iki kişi ölü bulundu. Bu iki kişi Karavan ateşe verilmeden önce kurşunlanmıştı. Alman basını, bu kişilerin yakalanacaklarını anlayınca intihar ettiklerini yazıyordu. Bu kişilerin intihar etmediği, Alman istihbarat örgütleri ile olan ilişkilerinin açığa çıkmaması için öldürüldüğü ve karavanın yakıldığı iddiaları da var. Ölen kişilerin bazı suçlara karışmış olduğu belirlenince Zwickau’daki evlerinde arama yapıldı. Ölen iki kişinin yakını olduğu belirlenen Beate Zschaepe adlı bir kadın da sorguya alındı. Bu kişilerin evinde yapılan aramada 2007 yılında Heilbronn’da bir kadın polisi öldüren silah bulundu. Ayrıca kadın polise ait bazı eşyalar da evde ortaya çıktı. Asıl büyük sansasyon ise „Döner Cinayetleri“ olarak bilinen seri cinayetlerin silahının da bu evden çıkması oldu. Aynı kişilerin evlerinde yapılan aramada bu kişilerin Almanya’da aşırı sağcı Neo-Nazi gruplarla bağlantılı olduğu da ortaya çıktı. Böylece yıllardır gizemli kalan „Döner cinayetleri“ni Neo-Nazi bağlantılı bir suç çetesinin işlediği de ortaya çıktı.Tüm Alman haber kanallarının 'flaş' olarak geçtiği habere göre Almanya’da ünlü “Döner Cinayetleri“nin failleri yeraltındaki Nasyonalsosyalistler

adlı Neonazi terör hücresiydi. Katillerin evlerinde cinayetleri itiraf eden bir Neo-Nazi propaganda videosu da bulundu. Alman basınında yer alan haberlere göre Beate Zschaepe cezasının azaltılması karşılığı bilgi vermeyi kabul etti. Soruşturmada elde edilen bilgilere göre, hücrenin üç üyesi ‘kan kardeşi’ olmuşlardı ve her çarşamba ‘AH 41’ (Adolf Hitler) plakalı bir araçta toplantı yapıyorlardı. Faillerin ikisi erkek, biri kızdı. Erkekler, Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’tı. Yaşları, cinayetlere başladıkları sırada 26-27’ydi. Uwe Böhnhardt okumamıştı, inşaat işçisiydi. Çoğu defa işsizdi. Uwe Mundlos bir profesörün oğluydu. Lisede okumuştu, üniversiteye gidememişti. Üçlünün üçüncü kişisiyse Beate Zschaepe adlı kadındı. Öğrenimini yarım bırakmıştı. Aralarındaki bağların temelinde ırkçılık vardı. Almanya’da başta Türkiyeliler olmak üzere yabancılardan nefret ediyorlardı. Onlardan bir kısmını öldürmekle, geri kalanlarını ülkeyi terk etmeye yönelteceklerini düşünüyorlardı. Gelişmeler ilginç ilişkileri de açığa çıkarmaya başladı. Bu katil üçlü, 1998-1999 yıllarında Anayasayı Koruma Örgütü’nün izlemesiyle, bombalı bir eyleme katılmak üzere iken yakalanıyorlar. Haklarında suç kanıtları da bulunuyor ve buna rağmen serbest bırakılıyorlar. Onlarla birlikte hareket eden bir arkadaşları var. O da yakalanıyor. Fakat hakkında bir suç kanıtı bulunmadığı için serbest bırakılıyor.

Ama hakkındaki kayıtlar muhafaza ediliyor. Anayasayı Koruma Örgütü tarafından izlemenin devam etmesi gerekirken, izleme yapılmıyor. Serbest bırakılan üçlü katil ortadan kayboluyor. Haklarında tutulan tutanakların sonradan silindiği anlaşılıyor. Bild gazetesinin haberine göre, yakılan karavanda, sadece gizli servis çalışanlarına verilen pasaportlar buluyor. İktidardaki Hristiyan Birlik partilerinin meclis sözcüsü Hans-Peter Uhl, “Bu tür belgeleri kural olarak sadece İstihbarat Teşkilatı adına gizli çalışan görevliler alır” açıklamasını yaptı. Ayrıca Bild gazetesi, Beate Zschaepe‘in 1998’den sonra BND’nin muhbirleriyle sıkça görüşmüş olduğunu yazdı. Alman basını katillerin üye olduğu örgüt liderinin Alman iç istihbarat örgütü Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BND) ajanı olduğunu yazıyor. Bu cinayetlerin işlenmesinde Alman devletinin istihbarat teşkilatı içindeki kişilerin de ilgisi veya bilgisi olduğuna dair ipuçları var. Seri cinayeti işleyenler sadece bu üç kişi değil, bunun arkasında başkaları da var. Bunların kimler olduğu konusunda birçok iddia var. Bi r i, A nayasay ı Kor u ma Ö r g ü t ü ’n ü n T h ü r i n g e n Eyaleti’ndeki şefi olup birkaç yıl önce görevinden ayrılan Helmut Roewer adındaki kişi. Öteki, örgütün istihbarat için kullandığı ve o amaçla paralar ödediği bir eleman. Bu eleman, katillerin 2006’da Kassel şehrindeki internet kafede işlediği cinayet

sırasında orada bulunuyormuş. Failler kafeye girip, kafenin sahibinin oğlu 21 yaşındaki Halil Yozgat’ı oradakilerin gözü önünde öldürüyor. Cinayetten sonra polisler ‘eleman’ın şahitliğine başvuruyor. Fakat o, öldürenleri görmediğini, zaten olayı da fark etmediğini söylüyor. Bu eleman diğer beş cinayetin işlendiği yerlerin yakınında bulunuyor. Ne tesadüf değil mi? Tüm bu olgular çete üyelerinin Alman Anayasa Koruma örgütü adı verilen 'derin devlet yapılanması' ile bağlantılı olduğu kuşkuları kuvvetlendiriyor. Otaya çıkan kimi bilgiler sadece buzdağının görünen kısmı. Soruşmalarda Alman devletinin imajının sarsılmaması için, kimi ajanlara fatura kesilebilinir. Bu ama Nazi çetelerinin açığa çıkarılması için mücadele edileceği anlamına gelmiyor. Nazi terör hücresinin ortaya çıkmasıyla birlikte, tepki eylemleri de yükselmeye başladı. Göçmen örgütleri ve anti-faşist gruplar eylemler yapıyor ve derin devlet ilişkilerini teşhir ediyor. 23 Kasım’da Berlin’de Alternatif Göçmen Politikaları Ve Kültür Evi (Almende), göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg semtinde bir basın açıklaması yaptı. Türkçe ve Almanca olarak yapılan konuşmalarda, bu korkunç cinayetlerin yeni olmadığı, daha öncede Mölln ve Solingen’i unutmadıklarını ve bu olayların ırkçı, göç politikasının bir sonucu olduğu belirtildi. 24.11. 2011 Berlin’den YDİ Çağrı Okuru


DÜNYADAN İŞÇİ HABERLERİ

Papademos hükümetine karşı sıktılar. On binlerce işçi Atina’da “daha fazla yoksulluğa hayır, daha fazla yüke hayır, şimdi yeni bir düzen zamanı” diye slogan atarak parlamento binası önünde yürüyüş yaptı. Binlerce işçi de Selanik’te eylemler düzenledi. Yunanistan emekçileri birbiri ardı sıra gelen saldırı paketlerinden dolayı daha da yoksullaşmış durumda. Emeklilik ve sosyal hakları budanan işçiler ücret kesintileriyle de boğuşuyor. Artan vergiler ve emeklilik yaşının yükseltilmesi bakımından Yunanistan işçileri Avrupalı işçi kardeşleriyle aynı kaderi paylaşıyor. Dört yıldır süren ekonomik krizin yarattığı işsizlik her geçen gün Yunanistan’dan göçü arttırıyor. I M F ve Av r u p a Me r k e z Bankası’nın direktif leri doğrultusunda, yeni düzenlemeleri yapmaya kararlı olduğunu söyleyen başbakan Papademos hükümetine karşı Yunanlı işçi ve emekçiler, ekonomik krizin faturasını ödemeyeceklerini ve patronlar için çalışmayacaklarını söylüyorlar. İran: Binlerce İşçi Yeni İş Yasası Tasarısını Protesto Etti 20 Kasım’da binlerce işçi, İran faşist rejiminin “parlamentosu” önünde toplana-

rak, “milletvekilleri” tarafından görüşülmeye başlanan yeni İş Yasası tasarısını protesto etti. İran İş ç i Haberler i Ajansına (ILNA) göre , p a n k a r t ve dövizler eşliğ i ndek i eyleme 3000 işçi katıldı. İş Yasasının kabul edilmesinin 21. yıldönümünde, işçiler, kitlesel işten çıkarmaların önünü açan ve asgari ücretin miktarını ekonomik duruma bağlı kılan yeni yasayı protesto ettiler. Faşist İran rejiminin İş Yasası 20 Kasım 1990’ da k abu l ed i lmişti. O gün, İran Faşist İslam Cumhuriyeti’nin “Üçüncü Parlamentosu”, Faşist Şah rejimi tarafından yürürlüğe konulan 1958 tarihli yasayı “tadil eden” bir yasayı geçirmişti. Manuçehr İkbal’in başbakanlığı sırasında kabul edilen 1958 tarihli yasa, ILO’ya danışılarak hazırlanmıştı. İslami rejimin 1990’daki “tadilatları”, grev, protesto ve sendika kurma hakkını yasadan çıkarmıştı. Taslağı iki yıl önce hazırlanan yeni yasa tasarısı, işçilerin haklarını daha da kısıtlamaya girişiyor. Tasarı, büyük bir gerilemeyi temsil ediyor ve İranlı işçilerin diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerinin çoğundan daha fazla sömürülüp prangaya vurulmasını sağlıyor. 21. maddeye yapılan bir ek, patronların işçileri kitlesel halde işten atmasına izin veriyor. Üstelik 27. madde, patronların komite üyelerinin çoğunluğunu oluşturduğu Disiplin Komitesine işçileri işten atma ve işten atılan işçilere verilecek tazminat ve ikramiyeleri denetleme hakkı tanıyor. Yasa tasarısı, çalışmaya devam eden işçiler için asgari ücretin tanımında bir değişikliğe gidiyor ve Yeni Yıl

ikramiyelerinde maksimum 400 bin tomanlık (367 dolar) bir indirim öngörüyor. Bu değişikliğin bahanesi “ülkenin ekonomik durumu”. Faşist rejimin önde gelen destekçilerinden bazıları bile tasarıya karşı çıkıyor! İran’ın eski ILO temsilcisi Abbas Vatanpoor, İran’ın büyük kentlerinde yoksulluk sınırının yılın ilk altı ayında %20’lik bir artışla 1 milyon 600 bin tomana (1470 dolar) çıktığını söyledi. ILNA Eylül ayı raporunda, yoksulluk sınırının yılsonunda aylık 2 milyon tomana (1837 dolar) çıkacağı öngörülüyor. Mısır’da Grevci Mega Tekstil İşçi leri Türk Patronların Baskılarına Boyun Eğmiyor Mısır’da Kahire yakınlarındaki Al-Sadat kentinde Mega Tekstil işçileri 11 gündür grevdeler. Fabrikanın Türk yönetimi, tamamı sendikalı olan 43 işçinin işine son verdi. Bunun üzerine işçiler iş bırakarak grev başlattılar. Ancak Türk müdürler Kahire’den getirttikleri 50 kişilik çapulcu sürüsünü işçilerin üzerine saldılar. İşçilerinin çoğu kadın olan fabrikada, erkek işçiler, iş arkadaşlarını korumak için gece gündüz nöbet tutuyorlar. 15 Kasım Çarşamba günü, parayla tuttuğu çapulculara grev yerini boşaltmaları için emir veren yönetim, güya fabrikayı korumak için bu yola başvurmuş. Baskıların giderek artması üzerine mücadeleci tekstil işçileri, eylemlerinin hedefine Türk yöneticileri ve Türk Büyükelçiliğini koymaya hazırlanıyorlar. Bölgede, 7’si grevde olmak üzere 20 fabrika var. Grevci işçiler başta olmak üzere bölgenin tüm işçileri ortak bir kararla Mega işçilerine yapılacak bir saldırıya anında cevap vermek için fabrikanın yakınında nöbet tutuyorlar. 1200 işçisi bulunan Alkan Tekstil’in yanı sıra Ahram ve Nil Tekstil işçileri de Mega Tekstil işçileriyle dayanışma içindeler.

Bağımsız Al-Sadat Sendikası Başkanı Saad Şaban yaşananlar karşısında şöyle diyor: “Mega Tekstil’in Türk yöneticileri kendi işçilerine karşı yasadışı ve gayrı meşru yöntemler kullanıyorlar. Özel bir işletme olmanın, kendilerine sendikalı olanlar dâhil tüm işçileri işten atma hakkı verdiğini zannediyorlar. Mısır yasalarına göre sendikalı işçiler işten atılamaz.” Şirket yönetiminin işçilerin haklarını vermemek için İşgücü Bakanlığı ile tarihleri önceden belirlenmiş randevularına bile gitmekten kaçındığını anlatan Şaban şunları ekliyor: “Yapılmış anlaşmalara ve verilmiş sözlere hiç saygıları yok. Önceden kararlaştırılmış son üç toplantıya da katılmadılar.” Mega Tekstil işçilerinin 25 Ocaktan önce başlattıkları eylemler Mübarek’in devrilmesiyle ivme kazandı. Fabrikanın 5 yıldan kısa bir geçmişi var. Bu kısa süre içinde 800 genç Mega Tekstil işçisi tam 10 kez grev veya direniş hayata geçirdi. Bu grevler sırasında Türk yönetim fabrikaya yabancı işçi sokmaya çalıştı. Silahlı “korumalar” getirtti. İşçilerin çoğu baskıcı

yönetim tarafından işten atıldılar, ancak işçiler pes etmediler ve mücadelelerine devam ediyorlar. Çin Şenzen bölgesinde bulunan ve 400 kadının çalıştığı Top Form iç çamaşırı fabrikasında işçiler greve gitti. Bir yöneticinin, kadın işçilerden birine “kendini çatıdan at ve cehenneme git” diye bağırması bir anda fabrikada üretimin durmasına yol açtı. Müdürlerin tutumunu protesto eden kadın işçiler, daha sonra baskıların son bulması ve ücretlerin yükseltilmesi için eylemlerine devam ettiler. 5 günlük bir grev yaptılar. Fabrika yönetimi işçilerin taleplerini kabul ettiğini açıkladı. Bunun üzerine işçiler işbaşı yaptılar. Aynı bölgede yüzlerce fabrika var. Bölgedeki işçiler aylardır düşük ücretlere ve kötü çalışma ko-

Aralık 2011 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Yunanistan’da Yeni Gelen Hükümete Hoş Geldin Grevi! Yunanistan’da emperyalist sermayenin umudu yeni teknokratların hükümetini işçiler genel grevle karşıladı. 1 Aralık’ta Yunanistan Genel İşçileri Sendikası GSEE ve Kamu Hizmet Çalışanları Sendikası ADEDY üç hafta önce iktidara gelen Lucas Papademos hükümetine karşı ilk kez genel grev düzenledi. Okullar kapandı, kamu hizmeti yapılmadı, hastanelerde vardiya sayısı azaltıldı, ulaşım durdu. Kızıl ve siyah bayraklarıyla parlamento binası önüne gelen işçiler yumruklarını bu kez

15


şullarına karşı mücadele ediyor. İşçilerin isyanının büyümesinden korkan hükümet, Nisan ayında asgari ücreti 1100 Yuan’dan 1320 Yuan’a çıkarmak zorunda kalmıştı. Bu küçük zamma bile patronlar tepki göstermiş ve fabrikalarını daha ucuz işgücü çalıştırabilecekleri Vietnam gibi ülkelere taşıma planlarını hızlandırmışlardı. Buna rağmen geçtiğimiz ay içinde yaklaşık 17 bin işçi greve gitti. Nike ve Adidas gibi markalara ayakkabı üreten 7000 işçi, Pepsi dolum fabrikalarında çalışan 2000 işçi, Jingmo Elektronik fabrikasında dünyanın en büyük bilişim şirketlerine bilgisayar parçaları üreten 1000 işçi grevlerini yürüyüş ve protestolarla, kitlesel mitinglerle ileriye taşıdılar. Zimbabwe Zimbabwe'deki şantiyelerinde binlerce işçi çalıştıran Çin şirketleri, Zimbabwe Yapı ve Ticaret İşçileri Sendikası tarafından sıkı denetime alındı. Çin firmalarının işçileri son derece kötü koşullarda çalıştırması, işçi güvenliği önlemlerini almaması, iş kıyafetleri vermemesi işçilerin canına tak etmiş durumda. Ama baskılar bununla da sınırlı değil. Şirket yöneticileri, işçilere çalıntı inşaat malzemeleri veriyor ve bunları satmalarını istiyor. Satılan malzemelerin parasını kendilerine getirmelerini istiyorlar. Böylelikle işçilerin sırtından kazandıkları para kat be kat artıyor. Sagecoa firmasının şantiyelerini denetleyen ve firma yetkilileriyle görüşme talep eden sendika hiçbir yetkiliyle görüşemedi. Bunun üzerine sendika, görüşme isteği kabul edilene kadar işçilere iş bırakma

çağrısında bulundu. Endonezya Geçen sayımızda, Endonezya a lt ı n madeni oca k lar ı nda k i grevle ilgili haber yayınlamıştık. Dünyanın en büyük madencilik şirketlerinden biri olan Freeport McMoRan’ın Endonezya’daki ocaklarında çalışan yaklaşık 8000 işçi 3 aydır grevlerini sürdürüyor. Endonezya’nın Papua Yeni Gine sınırında ve denizden 4000 metre yükseklikteki dağlarda bulunan altın ve bakır madenlerinde süren grev, hem hükümeti hem de Amerikalı Freeport şirketini rahatsız ediyor. Grevi kırmaya çalışan şirket, işi grevci işçilere kurşun sıkmaya kadar götürdü. Can güvenlikleri olmadığını söyleyen işçiler, bu nedenle evlerine de gitmiyor. Bu güne kadar 4 grevci işçi öldürüldü. Ücretleri yükseltmeye yanaşmayan şirketin, işçileri bastırması için polise rüşvet olarak yedirdiği paranın 79 milyon doları aştığı söyleniyor. Şirketin beslediği Endonezya polisi gazetecilerin bölgeye girişini de engelliyor. İşçiler, madenlere grev kırıcıların girişini engellemek için yollara barikat kurarken, şirket yönetimi ise sabotajlarına devam ediyor. Eylülde başlayan grev, işçilerin taleplerinin dikkate alınmaması ve işçilere şiddet kullanılması nedeniyle giderek güçlenerek gelişiyor. İngiltere’de hayat durdu Bi r z a ma n l a r ı n “Gü ne ş Batmayan” ülkesi olan İngiltere tarihinin en büyük 2. grevini yaşadı. "Koordineli grev" sebebiyle bir günlüğüne hayatın durduğu İngiltere’de okullar, hastaneler,

gümrük daireleri, adliyeler, toplu taşıma araçları ve devlet daireleri boşaldı. İngiltere’de ülke tarihinin en büyük 2. grevine 33 sendika destek verirken, iş bırakan 18 bin sınır güvenliği memuru nedeniyle havaalanlarında büyük aksamalar yaşandı. Hastaneler, belediye hizmetleri ve okullar, grevden etkilenen kurumların başında geliyor. Hastanelerin acil servis ve kemoterapi bölümleri hariç diğer bölümlerde sağlık görevlileri de greve katıldı. İngiltere’de 400 bin sağlık personelinin greve destek verdiği ve 60 bin acil olmayan operasyon ve muayene randevusunun ertelendiği açıklandı. İngiltere’de devlet okulları ve üniversiteleri dahil eğitim kurumlarının yüzde 60’ının kapalı, yüzde 13’ünün de yarı kapalı olduğu açıklandı. İskoçya’da ise 2700 okuldan sadece 30 tanesinin açık olduğu bildirildi. Waterloo Köprüsü dahil çok sayıda yol göstericiler tarafından trafiğe kapatıldı. Kuzey İrlanda’da da otobüs ve trenlerin hizmet vermiyor. Ülkenin en büyük iki havaalanından yapılan uçuşlardaki aksamalardan dolayı Türk Hava Yolları, İngiltere’ye uçacak uçaklarda gecikmeler olabileceği konusunda uyardı. Sendikalar, Birleşik Krallık bölgesinde toplam 2 milyon kamu emekçisinin greve katıldığını açıkladı. İskoçya’da yaklaşık 300 bin kamu personelinin; Galler’de 170 bin işçinin greve katıldığını açıkladı. İngi ltere başba kanı Dav id Cameron ise, grevlerin herhangi bir kazanım elde etmeyeceğini iddia ederken, sendikalara daha fazla görüşme yapılması için baskı yapıyor. Göçmen Servisleri

Sendikası’ndan Lucy Moreton, “Üyelerimiz başka seçeneklerinin kalmadığını hissetti. Bu hizmet sektöründe olduğumuz 30 yıl içinde ilk kez oluyor” dedi. Hükümetin planladığı yeni düzenlemeyle emeklilik yaşını 68’e çıkarmak istemesi, emeklilik primlerinin artırması, emekli olduktan sonra emeklilik maaşlarını düşürmesine karşı çıkan işçiler, iş güvencesi ve ücret artışı taleplerini de dile getirdiler. İngiltere, tarihinin en büyük ikinci grevinin yaşanmasına neden olan şey, İngiltere Maliye Bakanı George Osborne, sonbahar ekonomik paketini açıklaması idi. Osborne, önümüzdeki 5 yıl içinde kamu emekçilerine zam yapılmayacağını belirtirken, 2017 yılına kadar 710 bin kamu emekçisinin işten çıkarılacağını söyledi. Avro kirizi ve enflasyon oranlarının yükselmesinin ülkedeki ekonomik krizi daha da derinleştirdiğine dikkat çeken İngiliz Maliye Bakanı, bu yılki büyüme tahmin oranının yüzde 1,7’den yüzde 0,9’a indirildiğini, gelecek yıl ise bu oranın yüzde 0,7’ye düşürüldüğünü kaydetti. Osborne’un 8 ay önce yaptığı bildiride 2012 büyüme oranının yüzde 2,5 olacağı ve işten çıkarılacak kamu emekçisi sayısı 400 bin olarak açıklanmıştı. Osborne en az 6 yıl daha ekonomik tedbirlere devam edileceğini bildirirken, Bütçe Düzenleme Kurulu (OBR) da avro krizinin aşılmaması halinde ülkedeki ekonomik durumun daha da kötüleşeceği uyarısında bulundu. Öte yandan Osborbe, gelecek yıl toplam 210 bin kişinin daha işine son verilebileceğine ve bunun işsizlik oranlarını yüzde 8,7’ye yükselteceğine dikkat çekti. 30.11. 2011

Yeni Dünya İçin ÇAĞRI Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Aziz Özer • Yönetim Yeri ve Adresi: Fatih Mah. Bahçeyolu Cad. Ülbeği İş Merkezi No: 9 Kat: 4 Esenyurt - İstanbul • Tel/Fax: (0212) 620 67 57 • e-mail: mail@yid.ydicagri.org • web: www.yid.ydicagri.org YDİ ÇAĞRI Sayı 154’nin İşçi Özel Sayısı • Aralık 2011 • Fiyatı: Türkiye: 1,00 TL · Türkiye Dışı: 1,00 Avro Baskı: Berdan Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. C Blok No: 215-216-239 Topkapı/İstanbul Tel: (0212) 613 11 12 • Yayın Türü: Yerel Süreli


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
yid_aralik2011 by sol yayin - Issuu