kapak. 19 _Layout 2 7/12/11 3:07 PM Page 1
Devrim hareketinde sosyal şovenizm PERSPEKTİF Sf. 12-13 Hindistan gerici sınıfları, Maoist gerillalara karşı kontr-gerilla eğitim kampları oluşturuyor
Sendikalı oldukları gerekçesiyle işten atılan Casper işçisiyle direniş üzerine konuştuk
❯❯SAYFA 18-19
❯❯SAYFA 08-09
YENİ DEMOKRASİ İÇİN
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011 Yıl: 1 Sayı: 4 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Hangi ‘ileri demokrasi’?
Halkın bağrında yeniden filizleniyor fGÜNEL 02-03 Ovacık’ta yaşamını yitiren halk savaşçıları halkın kitlesel katılımı ile anıldı. Yapılan anmalarda, ellerinde Mao ve İbrahim Kaypakkaya flamalarını taşıyan kitle, hep bir ağızdan, “Gerillalar ölmez yaşasın halk savaşı” sloganını haykırdı.
TSK’nın basını ve savaş aygıtları Güncel-
Sf. 22-23
Adana polisi kendini aşıyor fGENÇLİK 14-15 “İleri demokrasi” nutukları atarak halka saldırmaktan geri durmayan faşist Kemalist diktatörlüğün icraatları, üzerinden atlanamayacak kadar eski ve derindir (!) Adana’da DHF faaliyetçilerini sindirmeyi hedefleyen siyasi polis, aileler üzerinden baskı kuruyor.
GAZETEMİZ 6 AYDA
2. KEZ KAPATILDI Son 6 ay içerisinde iki defa 1’er ay yayını durdurulan gazetemizin birçok sayısısına toplatma kararı çıkarılırken çalışanları da tutuklama terörüne maruz kalıyor Devletin devrimci-demokrat kesimlere karşı tahammülsüzlüğü, gözaltı ve tutuklamalarla karşılığını buluyor. “ileri demokrasi” “sınırsız özgürlük” gibi nitelemelerle nutuk atan hakim sınıf sözcülerinin faşist karekteri her geçen gün yaptıkları uygulamalarla daha da netleşiyor.
❯ GÜNCEL Kürt ulusal sorununda gelişmeler
Bu saldırı furyasının son adımlarından biri de gazetemiz ve çalışanlarımız somutunda karşılığını buldu. Gazetemizin yayını 1 ay durdurulurken, okur ve çalışanlarımız da tutuklanarak hapishanelere gönderildi. En son İzmir’de yaşanan tutuklamalar ve Adana’da DHF faaliyetçilerine aileleri üzerinden uygulanmaya çalışılan baskı bunun en somut ifadesidir. “İleri demokrasi”nin mucitleri tarafından yapılan bu saldırılarla sindirilmeye çalışılan halk kitleleri, alternatifsiz bırakılarak, burjuva-feodal partilere yedekleniyor.
sf 20-21
Nitelikli şekilleniş disipline muhtaçtır PERSPEKTİF Sf. 12-13 Suriye’de muhaliflerin yaptığı eylemlere ateş açan Esad yönetimi geri adım atmıyor
17’ler ölümsüzlüklerinin 6. yıl dönümünde ülkede ve yurt dışında yapılan etkinliklerle anıldı
❯❯SAYFA 18-19
❯❯SAYFA 04-05
Halkın Günlüğü 20-30 HAZİRAN 2011 Yıl: 1 Sayı: 14 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
Eti Gümüş tehdit ediyor fYAŞAM 22-23 Kütahya’da siyanür havuzunun çökmesi ile birlikte burada yaşayan halkın hayatı tehlikeye girdi. Siyanürün içme suyuna karışması sonucu zehirlenen köylüler ile ilgili yapılan açıklamalarda olayın üstü kapatılmaya çalışılıyor.
12 Haziran seçim
değerlendirmesi Güncel-
Sf. 06-07-08-09
Faşizmin korku iklimi: F tipi fGÜNCEL 02-03 Devrimci ve komünist tutsakları teslim almak için büyük bir uğraş veren devlet, tecrit uygulamalarını derinleştirerek kişiliksizleştirmeyi dayatıyor. Tutsakların en doğal hakları dahi keyfi uygulamalarla kısıtlanıyor.
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Sömürü ve zulüm düzeninin devamı için birbirleriyle yarışan düzen partileri başarılı olduklarını söylediler. Seçim aldatmacasından açık ara önde çıkan AKP, 3. kez savaş hükümetini oluşturarak halk üzerinde faşizmin kırbacı olacak.
Kaybeden kim?
fÇılgın projelerin, bol vaadlerin ve bütün sorunları ‘biz çözeriz’ sahtekarlıklarının havada uçuşarak, kazananın başından belli olduğu bir seçim formalitesi daha geride aldı. fSeçim yarışının ayrıcalıklı aktörleri olan faşist partiler, aldıkları oy oranları ve seçmen kitlesinin yüzde 88’inin sandığa gitmiş olmasından hareketle ‘kazandıklarını’ ilan ettiler fDüzen partileri, olanaklarını kullanarak “çözüm”ün sandıkta olduğunu söylediği seçimde, kitleler, AKP-CHP ve MHP tercihine zorlanarak faşist düzenin devamlılığı onaylatıldı. fBütün engelleme ve antı-demokratik uygulamalara karşın BDP’nin desteklediği bağımsız adaylar Kürt halkının irade beyanıyla beklenenin üzerinde bir başarı kazandı.
❯ EMEK 15-16 Haziran’ın ışığında mücadeleye
sf 10-11
❯ GENÇLİK ÖSYM’nin sınav klasikleri
sf. 14-15
❯ GÜNCEL Devlet kendini aklayabilir mi? sf. 06-07
2-3_Layout 2 7/12/11 1:20 PM Page 1
02 güncel
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
İki gerilla daha toprağa düştü 29 Haziran günü saat 01.30 sularında Cemişgezek kırsalında yaşanan çatışmada TKP/ML TİKKO gerillası Yurdal Yıldırım ve HPG gerillası Mazlum Erenci ölümsüzler kervanına katıldı. Çatışmanın ardından Malatya’ya getirilen gerilla cenazeleri aileler tarafından alınarak sonsuzluğa uğurlamak için gerillaların doğdukları topraklara götürüldü.
Karadeniz’den Munzurlara uzanan yürek yaşayacak TİKKO gerillası Yurdal Yıldırım memleketi Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Karabalı Köyü’nde ailesi ve yoldaşları tarafından gerçekleştirilen cenaze töreniyle defnedildi. Yurdal Yıldırım’ın fotoğrafının bulunduğu “Gerillalar ölmez yaşasın halk savaşı” yazılı pankart açan kitle “Şehîd namirin”, “Yurdal yoldaş ölümsüzdür” sloganları ile köy mezarlığına doğru yürüyüşe geçti. Köylülerin de katıldığı cenazede Yurdal Yıldırım’ın fotoğrafları taşındı. Burada Partizan Şehit ve Tutsak Aileleri (PŞTA) adına açıklama yapan Sultan Karabulut, Yıldırım’ın bu haklı davada ölümsüzleştiğine ve mücadelesinin daima süreceğine değindi. Eylemde Partizan adına da bir mesaj okundu. Açıklamanın ardından cenaze kavga sloganları eşliğinde defnedildi.
‘Şehit namırın’ HPG gerillası Mazlum Erenci’nin cenazesi, binlerce kişi tarafından “Şehît namirin” sloganları eşliğinde toprağa verildi. Amed’in Ergani İlçesi’nde yüzlerce kişi tarafından slogan ve zılgıtlarla karşılanan Erenci’nin cenazesi, ardından onlarca araçlık konvoyla Amed’e getirildi. Burada düzenlenen törenin ardından Erenci’nin naaşı Yeniköy Mezarlığı’na götürüldü. Cenaze aracında bulunan Erenci’nin annesi Remziye Erenci, bir elinde oğlunun fotoğrafını taşırken, diğer eliyle de zafer işareti yaparak, “Şehîd namırın” sloganı atması duygulu anların yaşanmasına neden oldu. Defin işlemlerinin ardından kitle saygı duruşuna geçti. “Şehîd namırın” sloganları attı. Ardından ise “Çerxa şoreşê” marşı okundu.
TKP/ML militanlarından eylem TKP/ML militanları Yurdal Yıldırım ve HPG gerillası Mazlum Erenci’yi eylemlerle andı. TKP/ML militanları Maltepe Gülsuyu mahallesinde “TİKKO-HPG-HKO gerillaları ölümsüzdür”, “TİKKO gerillaları ölümsüzdür”, “Dersim’de düşene döğüşene bir selam”, “Halk savaşçıları ölümsüzdür”, “Yurdal Yıldırım ölümsüzdür” şeklinde yazılamalar yaparak, ölümsüzleşen gerillaları andı. 7 Temmuz günü, TKP/ML militanları Çemişgezek şehitlerini korsan bir gösteriyle andı. “TİKKO-HPG gerillaları ölümsüzdür” TKP/ML TMLGB imzalı pankartı Okul durağına asan militanlar yolu molotoflarla keserek araç geçişini engelledi.
Gerillalar halkın bağrında Dersim Ovacık’ta toprağa düşen üç kızıl karanfil ülkede ve yurt dışında halkın yoğun olarak katıldığı etkinliklerde anılıyor. Ölümsüzleşen gerillalar için düzenlenen etkinlik ve eylemlere katılan halk, gerilları sahiplenerek, örgütlülük çağrısına omuz veriyor.
Ovacık’ta yaşamını yitiren üç halk savaşçısı Ozan Derman, İsmail Perktaş, Abidin Demir için ülkemizde ve yurt dışında anma törenleri sürüyor. Yeni Demokrasi Aileleri Birliği (YDAB) tarafından İstanbul Gazi Mahallesi’nde düzenlenen anma törenine binlerce insan katıldı. Ellerinde Mao ve İbrahim Kaypakkaya’nın resimlerinin bulunduğu kızıl flamaları taşıyan kitle hep bir ağızdan, “Gerillalar ölmez yaşasın halk savaşı” sloganını haykırdı. Yeni Demokrasi Aileleri Birliği’nin çağrısıyla İstanbul’un birçok semtinden gelerek Gazi Mahallesi’nde toplanan binler, Ovacık’ta ölümsüzleşen üç halk savaşçısını ve yine Çemişgezek’te ölümsüzleşen iki gerillayı mücadele coşkusuyla andı. Anmaya Partizan, Halk Cephesi, BDP, BDSP, Alınteri, Devrimci Parti Mücadelesi ve Devrimci Komünistler de destek verdi. YDAB tarafından düzenlenen anma etkinliği Eski Karakol Durağı önünde yürüyüş kolunun oluşturulmasıyla başladı. Yürüyüş kolunda en önde Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao ve İbrahim Kaypakkaya’nın resimlerinin bulunduğu kızıl sancaklar arkasında üç şehit gerillanın fotoğraflarının bulunduğu ve “Halk
savaşçıları ölümsüzdür” yazan pankart açıldı. Kitle ellerinde Ovacık ve Çemişgezek’te ölümsüzleşen HKO, TİKKO ve HPG gerillarının fotoğraflarını ve Mao ve Kaypakkaya resimlerinin bulunduğu kızıl flamaları taşıdı.
Sloganlar susmadı Kortejlerinin oluşturulmasının ardından binler “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya”, “Gerillalar ölmez yaşasın halk savaşı”, “İbo, Haydar, Zülfikar, namludadır iktidar”, “İbrahim’den Cafer’e halk savaşıyla zafere”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Anaların öfkesi katilleri boğacak”, “Halk savaşçıları ölümsüzdür”, “Bedel ödedik bedel ödeteceğiz”, “Biz işçinin köylünün yiğit sesiyiz namluya sürülmüş halk mermisiyiz”, “Dersim’de düşene dövüşene bin selam”, “Yaşasın devrimci dayanışma” sloganlarını haykırdı. Daha sonra yolu trafiğe kapatan kitle, Cemevi durağına doğru yürümeye başladı. Yürüyüş boyunca sloganlara ara vermeyen kitle halk savaşçılarının yarattığı kavga çoşkusunu Gazi’nin alanlarına taşıdı.
Ozan, Abidin, İsmail, Yurdal, Mazlum yaşıyor Dersim Ovacık ve Cemişgezek’te ölümsüzleşen gerillaların isimleri okununca binler, tek vucut, tek yumruk ve tek ses olup, gerillaları “yaşıyor” haykırışıyla selamladı.
Gazi halkı evlatlarını kucakladı Anma yürüyüşüne Gazi Mahallesi halkı büyük ilgi gösterdi. Özelikle kortej koluna katılanların yanısıra evlerin önüne çıkan ve balkonlardan korteji takip eden Gazi halkı, kortejin geçişi sırasında alkışlarıyla anma törenine destek verdi. Cemevi Durağı’nda sona erdirilen yürüyüşün
ardından ölümsüzleşen halk savaşçıları şahsında devrim ve komünizm şehitleri için saygı duruşunda bulunuldu. Ardınan YDAB tarafından açıklama yapıldı.
‘Mevzileri doldurma zamanıdır’ Yeni Demokrasi Aileleri Birliği (YDAB), ölümsüzleşenlerin kavga bayraklarını yükseltmenin, mevzileri kuşanmanın ve safları sıklaştırmanın zamanı olduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada, ezenler ve ezilenler arasında devam eden sınıf mücadelesinin, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da da bütün şiddetiyle yoğunlaşarak devam ettiği ve en küçük demokratik hak talebini dahi zulüm ve zorbalıkla karşılayan hakim sınıfların, halk kitlelerine azgınca saldırdığına dikkat çekildi. Açıklamanın devamında şunlara değinildi: “Ozan Derman, İsmail Perktaş, Abidin Demir ve Yurdal Yıldırım, komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın ezilenlere bıraktığı kavga bayrağını elden ele taşıdılar. Ve Türkiye-Kuzey Kürdistan devriminin kurtuluş yolu olan halk savaşını bütün zorluklara ve ağır bedellere rağmen, siyasi iktidar perspektifiyle, Demokratik Halk Devrimi yolunda büyütmek için ileri atıldılar! Ölümsüzleşen dört Halk Savaşçısı, ezilen milyonların özgür geleceklerini yaratma yürüyüşünün, tasfiyeci saldırılarla, imha operasyonlarıyla bitirilemeyeceğinin ilanıdır!”
Yurt dışında anma etkinlikleri sürüyor Halk savaşçıları Ozan Derman, İsmail Perktaş, Abidin Demir, Yurdal Yıldırım ve Mazlum Erenci birçok ülkede yapılan etkinliklerle saygıyla anıldı. MKP taraftarlarının düzenlediği anma etkinliklerine Partizan başta olmak üzere MLKP, PKK, Halk Cephesi ve TİKB
YENİ DEMOKRASİ İÇİN Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 7/12/11 1:20 PM Page 2
güncel
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
03
yeniden büyüyor taraftarları da katıldı.
Almanya/Köln: Halk savaşçıları şahsında devrim şehitleri için yapılan saygı duruşunun ardından halk savaşçılarının mücadele yaşamına ve halk savaşına vurgu yapılan bir açıklama yapıldı. Etkinlikte MKP/HKO gerilla görüntülerinin yanısıra halk savaşçılarının cenaze görüntülerinin yer aldığı sinevizyon gösterildi. Ardından MKP MK SB’nin halk savaşçıları ile ilgili yayınladıgı bildiri okundu. Anma etkinliginde MLKP, PKK ve TİKB adına yapılan konuşmalarda halk savaşçıları selamlanırken birlikte mücadele etmenin zorunluluğuna vurgular yapıldı. Partizan da anma etkinliğine bir mesaj yollayarak halk savaşçılarını selamladı. Kitlesel katılımın oldugu anma etkinligi “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Yaşasın partimiz Maoist Komünist Partisi” ve “Halk savaşçıları ölümsüzdür” sloganlarının atılmasıyla coşkulu bir şekilde sona erdi. Stuttgart : Anma etkiniği Dersim’de ölümsüzleşen gerillalar için saygı duruşuyla başladı. Etkinlik şiirler ve MKP´li faaliyetçilerin konuşmaları ile devam etti. Gerillaların ve Ovacık şehitlerinin anma görüntülerini kapsayan sinevizyon gösterimi yapıldı. Anmaya katılan Güney ve Partizan’dan bir konuşmacı da sürece ilişkin düşüncelerini belirtti. Duisburg: Öümsüzleşen gerillalar için saygı duruşuyla başlayan anma programı açılış konuşmasıyla devam etti. Etkinlikte Maoist partinin açıklaması okundu, gerillaların ve Ovacık şehitlerinin anmasını kapsayan sinevizyon gösterimi yapıldı. Kavga şiirlerinin okunması ve marşların söylenmesi ile devam eden etkinlikte, NRW Partizan tarafından gönderilen destek mesajı okundu. Fransa/Paris: Dersim’de sonsuzluğa uğurlanan halk savaşçıları için Paris’te yapılan anma töreni saygı duruşuyla başladı. Ölümsüzleşen gerillala-
Gerillalar eylemlerle anıldı
rın mücadelesine vurgu yapan konuşmalarla devam eden anmada Maoist parti ile AVEGKON’un bildirisi okundu.
Strasbourg: Mezopotamya Kültür Merkezi’nde düzenlenen anma etkinliği şehit düşen üç halk savaşçısı şahsında devrim ve komünizm mücadelesinde ölümsüzleşenler için saygı duruşuyla başladı. Ardından devrim mücadelesinin tarihsel sürecine ilişkin yapılan kısa konuşmada, halk savaşında şehitler albümüne eklenen üçlerin kitlelerde ve de devrimci dost güçlerde yarattığı sahiplenme ve dayanışma özverisinin önemine vurgu yapıldı. Devrimci savaşın, değiştirici, dönüştürücü gücünün nelere kadir olduğu, üçler şahsında bir kez daha ortaya çıktığını ifade edildiği konuşmada, evlatlarını sahiplenen Dersim halkı ve devrimci dayanışmayı gösteren devrimci güçlere teşekkür edildi. Avusturya / Viyana: Avusturya‘nın başkenti Viyana’da Dersim Ovacık ve Çemişgezek’te şehit düşen gerillalar için anma etkinliği düzenlendi. Etkinlikte MKP’nın açıklaması okunarak şunlar ifade edildi ‘’Faşist Tük hakim sınıflarının iktidar bekçisi olan karşı-devrimci faşist ordu güçleriyle çatışmada üç Partizan daha toprağa düştü!.. Halklarımıza karşı işledikleri baskı-sömürü-zulüm suçu ve faşist saldırıları savaş çağrısıdır; bu dünden kabulümüzdür! Partimiz, karşı-devrimci sınıfların halklarımıza karşı açmış olduğu savaşa, devrimci halklarımızın savaşı olarak halk savaşı stratejisiyle cevap vermektedir.” Partizan temsilcisi tarafından yapılan açıklamada ise, “Yitirdiklerimiz Demokratik Halk Devrimi mücadelesinde birer cesaret abidesi olarak yaşayacaktır.” sözleri dile getirildi. Anmada 17’lerle ölümsüzleşen Ökkeş Karaoğlu’na ait Yel Dağı Destanı şiiri okundu. AvEG-Kon ve Halk Cephesi anmaya üçleri simgeleyen karanfillerle katılım sağladı.
Halk savaşçıları için taziye çadırı açıldı Ovacık’ta ölümsüzleşen halk savaşçıları için Çekmeköy ve Gazi Mahallesi’nde açılan taziye çadırı, halkın büyük ilgisiyle karşılanırken, halk gençliği çadırda nöbet tuttu. Yeni Demokrasi Aileleri Birliği (YDAB) tarafından halk savaşçıları için açılan taziye çadırlarına halkın ilgisi yoğun oldu. İstanbul Çekmeköy’de Ozan Derman, Gazi Mahellesi’nde İsmail Perktaş’ın yaşadığı evlerin yanına kurulan taziye çadırı yoğun ziyaretçi akınına uğradı. Çekmeköy’de “Ovacık şehitleri ölümsüzdür Ozan Derman taziye çadırı” imzasıyla açılan taziye çadırında, halk savaşçılarının karanfillerle bezenmiş resimlerinin bulunduğu bir köşe oluşturuldu. Çadırda ayrıca ziyaretçilerin düşüncelerini ifade etmeleri için defter açıldı. Deftere ilk olarak Ozan Derman’ın ba-
Gazi Mahallesi’nde Yeni Demokrasi Aileleri Birliği’nin düzenlediği anma yürüyüşünün ardından MKP militanları, Dersim’de toprağa düşen Maoist gerillalar Abidin Demir, Ozan Derman ve İsmail Perktaş için eylem yaptı.
rar”, “Gençler dağlara MKP iktidara”, “Gerillalar ölmez yaşasın halk savaşı” sloganlarını haykırdı. MKP militanları eylemde çeşitli sloganların yazılı olduğu pankartları duvarlara asarken, halk savaşına dikkat çeken yazılamalar yaptı.
Yolu trafiğe kapatıp barikat kuran MKP militanları, “Yaşasın partimiz Maoist Komünist Partisi”, “Yaşasın ordumuz Halk Kurtuluş Ordusu”. “Partimiz MKP katillerin peşinde”, “Faşistlerden hesap lafla sorulmaz bizde hesapları namlular so-
TKP/ML militanları da “TKP/ML militanları TİKKO gerillaları ölümsüzdür”, “Beşler yaşıyor TİKKO savaşıyor” yazılamaları yaparak, “Yaşasın
TİKKO gerillaları selamlandı
bası Ali Ekber Derman düşüncelerini yazdı. Ozan’a “Yoldaş” diyerek hitap eden baba Derman, oğlunun halkçı yönlerine ve mücadeleci kişiliğine vurgu yaptı. Çadır halkın destek ziyaretine ev sahipliği yaparken, halk gençliği taziye çadırını sahiplenerek, çadırda nöbet tuttu. Gazi Mahallesi’nde “Ovacık Şehitleri Ölümsüzdür-İsmail Perktaş Taziye Çadırı”da Gazi halkı tarafından büyük ilgi ile karşılandı. Çadırı sahiplenen halk gençliği, semt halkı, yoldaşları ve mahalle halkı çadırın gerekli düzenlemelerini yaparak çadırda görev aldı. Üç halk savaşçısının fotoğraflarının yer aldığı pankartın asıldığı taziye çadırında, halkın duygu ve düşüncelerini aktarabilmesi için anı defteri konuldu. İsmail Perktaş için açılan taziye çadırını ziyaret edenler arasında 17’lerle Ovacık-Mercan’da ölümsüzleşen Çağdaş Can’ın ailesi, Sivas’ta geçtiğimiz günlerde ölümsüzleşen PKK’li Coşkun Doğan’ın ailesi, TKP ve Sosyalist Parti temsilcileri de yer aldı.
partimiz TKP/ML halk ordusu TİKKO TMLGB”, “Halk ordusu TİKKO katillerin peşinde” sloganları ile yürüyüş gerçekleştirdi. MKP ve TKP/ML militanlarının yolu kapatmasının ardından barikatlara yönelen polis ile militanlar arasında çatışma çıktı. Polis toma araçları eşliğinde gaz bombaları ile kitleye saldırırken, Maoist militanlar ise taşlarla karşılık verdi. Belli bir süre ara sokaklarda devam eden eylem polisin çekilmesiyle sonlandırıldı.
4-5_Layout 2 7/12/11 1:22 PM Page 1
04 güncel
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
Aileleri Abidin, Ozan ve İsmail’i Yaşamı mücadelesinin aynasıdır
Kavgasını yaşatacağız Abidin Demir’in yakınları ile yaptığımız sohpette, Abidin Demirin kavgada ısrarını, zor şartlarda elindeki yeteneklerini sonuna kadar kullanarak, hemen hemen tüm çevresine yardım etme isteğiyle anlıyoruz. Demir’in ailesi tarafından Abidin kısa yaşamı: “Abidin çevresinde herkes tarafından sevilen bir insandı. İnsanların onu bu denli sevmesinin nedeni paylaşımcı olması ve çevresindeki insanların sorunlarına karşı duyarlı olmasıydı. Abidin köyde bütün insanlara yardımcı olmaya çalışıyordu. Okul yıllarındayken de arkadaşları arasında zeki olması ve saygılı bir öğrenci olması yönüyle ön plana çıkıyordu. Sürekli okuma hevesi olan ve düşündüklerini sorgulayan ve okuduklarıyla ilgili yazılar yazan biriydi. Gittiği her yerde işte, okulda ve hayatın her alanında duruşu ve kişiliğiyle ön plana çıkıyordu. Konuştuğu insanları ikna edebilme yeteneğine sahip biriydi. Bizler bundan sonraki süreçte Abidin’in uğruna bedel ödediği düşünceleri sahiplenmenin onur olduğunu ve onun düşüncelerini yaşatmak ve geleceğe taşımak için elimizden geleni yapacağız.”
Taziye çadırında Ozan’a dair düşüncelerini anlatan baba Ali Ekber Derman, Ozan’ın mücadeledeki kararlılığını ‘küçük yaşlarda mücadelenin ucundan tutarak görevini altı yaşındayken başarıyla yerine getirdi’ sözleriyle aktarıyor. 27 Haziran’da Dersim Ovacık-Burnak Köyü kırsalında çıkan çatışmada ölümsüzleşen halk savaşçısı Ozan Derman’ın babası Ali Ekber Derman ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Dersim’in Ovacık İlçesi’ne bağlı Konak Köyü’nde 1986 Aralık ayında doğan Ozan Derman’ın küçük yaşlarda işkenceyle, sürgünle yüzleştiğini aktaran baba Derman şunları dile getirdi: “Ozan’ı anlatırken insan bir baba olarak düğümleniyor, zor ama yoldaşı olarak O’nu anlatma görevi de bana aittir. Lise yıllarında mücadeleye başladığı ifade ediliyor, aslında bu çok da doğru değildir. Daha okula başlamadan çevresindeki çocuklara, arkadaşlarına, okula gidenlere İbrahim Kaypakkaya’yı anlatan bir çocuktu. “Önder Atatürk değil, İbrahim Kaypakkaya önderdir” dediği için arkadaşlarının anne-babalarından ve öğretmenlerden azar işitmişti. Bu kavrayış, mücadelenin içinde büyümüş olmanın verdiği ortamın sıcaklığını hissederek bugünlere geldi. altılı yaşlarında verilen görevi layıkıyla yerine getirdiği, yetişkin insanın üstlenebileceği bir önemli görevi al-
mıştır, mücadelenin ucundan 6’lı yaşlarda tutmaya başlamıştır. Gözaltı süreçlerinde çok etkilendi, işkence ve işkencecilerin yöntemlerinden çok etkilendi. Sanırım ki, Ozan ‘babama da bu işkenceler yapıldı’ diye hep kendi iç dünyasında düşündü ve hastalığımdan dolayı beni hep koruma içgüdüsüyle hareket etti. Devletin sistematik işkencelerine karşı, o kinle büyüdü, o kini sınıf mücadelesiyle birleştirmeyi başardı. Mevcut sorunları hiçbir zaman bireysel çözmedi Ozan. O sınıf bilinciyle sorunlara yaklaştı ve bu bilinçle yapı içerisinde örgütlenmek istedi. O zorlu koşullarda, 1994 yıllarında köylerimizin, evlerimizin yakılıp yıkıldığı, zorla boşaltıldığı süreçlere tanıklık etti. Dersim’de köylerimizde yaşanır bir hal bırakmayan devlet köyde imha etmeye çalıştı. Gerek Ovacık Jandarma Timi, gerek özel harekatçıların mevcut baskı ve zulmü karşısında İstanbul’a göç ettik. Bu baskı dönemi de bir hayli etkiledi, ekonomik, sosyal, kültürel ve coğrafyadan ayrılmış olmanın getirdiği bir başka sınıf kini bilendi Ozan’da. Ortaokul ve lise yıllarında bu yaşadığı somut koşullarda mücadeleye doğal olarak daha yakınlaşarak bilinci daha bir keskinleşti. Esasen 17’ler O’nun üzerinde büyük etki yarattı, o etki devam ettikçe, mücadeleyle bağı perçinleşen Ozan, zaman zaman eve gelmediği için sistem içindeki çelişkilerimiz boy veriyordu. Ancak bu durum Ozan’ın mücadelesini hiç engellemedi. Ozan Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın anma yıldönümü olan 18 Ma-
yıs’ta Çorum’a gitti. IMF, NATO, YÖK’ü protesto gibi bir çok eylemde ve çalışmada yer aldı. Bu eylemlerle, ziyaretlerle, protestolarla profesyonelliğe adım atmıştır. Her fırsatta, her koşulda bizi miting alanlarına çekmeye çalışıyordu, olumlu bakıyorduk, çünkü zaten gitmemiz gereken yerlerdi bunlar. En son bir NATO eyleminde birlikte değildik, kendisi o dönem eve gelmemişti. Annesi bana diyor ki; ‘oğlun Ozan niye gelmedi, oğlunu ara’ deyince, eşim Aynur’a dedim: Artık O bizim değil, halkın evladı, buna alışmalısın… Kısa ömür içinde ideallerini yaşadı, kısa ömür içine idealleriyle birçok şeyi sığdırdı… Çevremdeki gençliğin sistem içindeki yozlaşmasına, yabancılaşmasına baktığımda, O’nun kısacık ömründe verdiği mücadelesiyle onur duyuyorum, gurur duyuyorum. Kendisiyle kısa bir görüşmem oldu, okulu bitirmesi gerektiğini söyledim, kendimden örnekler verdim. Hayatın birçok meşakkatli yönünün olduğunu, mücadeleden koptuğu zaman yaşayabileceği ekonomik zorluklardan örnekler verdim, itiraz etti. Bir diploması olsun dediğimde, ekonomik istikrarın olmayışından, köy koşullarından geldiğimiz göç sırasında yaşadığımız zorluklardan, büyükşehirlerde zorlandığımız günlerimizi anlattım, ‘bunları yaşamamalısın’ dedim. Buna müthiş bir tepki verdi, ‘bunu sen nasıl söylersin bana baba, bunları sen bana öğrettin, benim okulum orada değil, benim okulum burada. Okuluma devam edeceğim, beni görmek istediğinde her zaman
Kabına sığmayan öfke Dersim’de katledilen İsmail Perktaş’ın ailesi taziye çadırında İsmail’i anlattı. Dersim’in Pirahmet’i kentin varoşlarında sürdürdüğü devrimci mücadelesini halk savaşı ile buluşturdu. Annesi ve ablasının anlatımıyla İsmail’in Dersim’den büyük kentin yoksul semtine, oradan da Munzurlara uzanan yaşamı... “İsmail’im küçük yaşlarda bile çok çalışkan bir çocuktu. Pantolon paçalarını çorabının içine koyup davara gidiyordu, sonra eve geldiğinde de bize yardım ediyordu, gübre doldurma işi dahil yapmadığı iş
yoktu, köy koşullarındaki her işi yapıyordu. Köylerimiz, evlerimiz yakıldı, yıkıldı İstanbul’a geldik. Bu şehre geldiğimiz yıllarda da aynı şekilde bütünlüklü olarak çalışmasını sürdürdü, kitapları vardı, bilgisayarı vardı. İngilizce okuyordu, çalışma sırasında notları yazıp duvarlara görebileceği yerlere asıyordu. Belgeleri duvarlarda duruyor. Oğlum çok çalışkandı, yapmayacağı iş yoktu. Oğlum gidip döneceğini söyledi, çok fazla bir şey söylemedi. Dağa gideceğine dair herhangi bir şey bilmiyor-
dum. Arkadaşlarımla gidip döneceğim, gitti ama dönemedi. “Anne hoşçakal” deyip bizimle vedalaşıp gitti. Önceleri bir genç bir yere gidince kıyamet kopuyordu, o sessizce çekip gitti, bana hiçbir şey sezdirmedi, bilmiyorum. Zaten Ahmet de çok cesurdu. Doğrusunu söylemek gerekirse, o dönemdeki bütün gençler çok cesurdu. Ahmet’im hep söylerdi, “Ana ben dağa gideceğim, ben dağa gideceğim” diyordu. “Dağların eteğinde çay demleyip, tüfek çatacağım” diyordu. Ve dediği gibi yaptı
gitti Ahmet. Ama bu oğlum (İsmail, Piram) hiçbir şey söylemeden gitti. Gittiği bir köyde tanıdığımız bir köylü kadına ‘anneme söyleyin benim için dirensin, ben birkaç yıl halk savaşında kalayım, ödediğimiz bedellerin hesabını sorayım’ diye söylemiş. Ben bir şey bilmiyorum. Gittiğimde oğlumun cesedini göremedim, ortada ceset yoktu. Hiçbir yeri sağlam bırakılmamış, ne ağzı, ne yüzü... Gözleri bile oyulmuştu, ölü bedene işkence yapılmıştı. Bir kurşun ayağında,
4-5_Layout 2 7/12/11 1:22 PM Page 2
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
güncel 05
anlatıyor buradayım, bana bunu hatırlatman doğru değil, senden öğrendik’ dedi. Çizgi mücadelesini tartıştığımda, ‘senin öne sürdüğün tezler reformistlerin tezleridir’ diyerek tepki gösterdi. Felsefe konularında kendini muazzam geliştirmişti, polemiğe girmek zorlaşmıştı benim için, başa çıkmak mümkün değildi. O bilinçle, o kavrayışla baş edemediğimi anladığımda daha fazla da tartışma gereği duymadım. Son kez orada vedalaştım.
27 Haziran 2011 Çatışmanın olduğu günün akşamı yola çıktık. Malatya’da Ozan’ın yoldaşları bekliyordu. Benden önce amcası teşhis için bakmıştı, ona rağmen bakmak istedim. Kendi kendime düşündüm, bana göstermek istemediklerine göre bedenlerine işkence yapılmıştır. Çünkü biliyordum, daha önce hayatını kaybeden onlarca gerillanın cenazelerinde, defin işlemlerinde bulundum, görev aldım, yargısız infazlarına, kayıplara tanıklık ettim. Ozan’la o ilişkiyi, yoldaşlığı yaşadım, yoldaşıma da dayanırım dedim ve bakmaya karar verdim. İsmail Perktaş yoldaşın cesedi bana gösterildi. Faşist zihniyetin cansız bedene yaptığı işkenceye bir kez daha tanık oldum. Nasıl ki süngülerle daha önce yapmışlardı defalarca kez, aynı şeyleri yapmışlardı. Yoldaşın kafasını ezmişlerdi, moralimi hiç bozmadım. Mazgirtli Abidin Demir yoldaşın cesedine işkence yapmışlar mı yapmamışlar mı göremedim, uyur gibiydi. Ozan’a baktım, metanetimi koruyarak, uyur vaziyetteydi. Sanırım çevredeki polisler cesetlere bakarken verdiğim tepkileri duymuş olmalı. “Yoluna kurban olurum” dediğimde, koltu-
bir kurşun bacağında, yine de epeyce yol almış. Dediklerine göre üç yoldaşlarmış, diğerlerini ben görmedim. İşkence o kadar fazla ki, ben diğerlerini göremedim. Diğerlerine de fazlasıyla işkence yapıldığı söyleniyor, ama ben görmedim. Ben sadece oğlumu gördüm. İşkence çok, ben gördüm bedenini, işkencelerle katletmişler, katlettikten sonra da işkence yapmışlar, öldürmüşler. Ellerine sağ geçmiş, diri diri işkenceyle katletmişler. İsmail Perktaş’ın ablası Altun Perktaş: İsmail hep mücadelenin içinde biriydi. Hiç durmaksızın çalışırdı, okurdu, hep mücadele için gece gündüz bir şeyler yapıyordu. Çok kitapları vardı, hep yazıyordu. “Her dakika benim için önemlidir” diyordu. Hep bir şeyler yazıyordu, şiir de yazıyordu. Burda veya orada, hep diyordu. “ben nerde olursam olayım ben devrim için varım” diyordu. “Ben devrim mücadelesi için varım” diyen biriydi. Mücadele yoksa ben yokum
ğuma giren bir akrabama “Halk savaşının karşılığı varsa, bu zaman zaman işkence, cezaevine girme, ölümlerdir. Düşmanı sevindirecek bir adım atmamak gerekir tutum ve tavrıyla hareket ettik”. O’nun ölümü içimizi yaksa da, oğlum diye söylemiyorum, yüreğimi kabartmıştır, sahiplenme duygusu. Dersimlilerin cenazeye katılımı, acılarımızı, düşmanlarımızın beklentilerini boşa çıkarmıştır. Ozan’ı ölümsüzlüğe uğurlarken, O’nun bıraktığı bir miras vardır. Biz de o gelenekten geliyorsak o mirasa sahip çıkmalıyız. O’nun ideallerini, düşüncelerinin devamını sürdürebilmek, nesilden nesile aktarabilmeliyiz, düşüncelerini kitlelere yaymalıyız. Ailelere çok önemli görev düşüyor. Ozan’ın şahsında tüm parti ve devrim şehitlerini saygıyla selamlıyorum.
diyen çok farklı biriydi. Çok kitap okuyordu. Belki bizim ailemiz içinde çok farklıydı. Zaman zaman gitar çalıyordu, söz yazıyordu. O’nun gibi biri’ni kaybettiğim için çok üzgünüm. İstanbul’a geldikten sonra konfeksiyonda çalıştı, büyük bir fabrikada çalıştı. Çalışma koşulları içerisinde de neyin nasıl olduğunu, nasıl ezildiğini, her şeyin farkındaydı, biliyordu. Bizler aç değildik, yoksulduk, çok kötü koşullarda yaşıyor olmamızın bilinciyle hep çalışıp durdu. İlk gördüğümde tanıdım, kafasından darbe almış, kurşun yarası bacağındaydı. Ölüye bile işkence yapmışlar, ölüyü tekrar yırtmışlar, dikmişler, kafasını hep vurmuşlar, sakalından hafif belli oluyor. İşkence olduğu zaten belli. Vahşice, onlar vahşi, zaten onlar insan değil ki… Karıncayı ezdiğin zaman bile üzülüyorsun. O da insan, öldürüyorsun, niye işkence yapıyorsun?
Murat Poyraz’ın anısına Yeni Demokrasi Aile Birliği “Köklerimize sarılarak umudu büyütüyoruz” şiarıyla başlatığı çalışma takvimi içersinde aile ziyaretlerini sürdürüyor. Yeni Demokrasi Aile Birliği (YDAB), 26 Haziran 2003 yılında Tokat’ta çıkan çatışmada ölümsüzleşen Maoist gerilla Murat Poyraz’ın ailesini ziyaret etti. Ziyaret sırasında Poyraz’ın ailesi oğulları için dile getirdikleri düşüncelerini YDAB’la paylaştı. İşte Poyraz’ın ailesinden Poyraz’ın yaşamı: “ Ev içinde yaşanan olayla karşı oldukça hassas yaklaşırdı. Bağırmazdı. Babası bazen ‘sen neden konuşmuyorsun’ derdi. Babasına sarılırdı. ‘Ben sizi kırmak istemiyorum ve o yüzden konuşmuyorum’ diye cevap verirdi. Bize sesini yükseltmezdi. Olaylı sakin bir tavırla anlatır ve babasını ikna ederdi. Hiçbir gün karşımıza çıkıp kalbimizi kırmadı. İlk göz ağrımızdı. İlk gülüşümüz, ilk sevincimizdi Murat. Yeri içimizde çok farklıydı. Ne kadar anlatsam da onun güzel gözlerinden yüzüne yansıyan o güzel tebessümü anlatamam. Bunu anlatacak sözcük bulamıyorum.
Vurulmadan kısa bir süre önce evi aradı tekrar. Ben, ‘amcanın oğlunu da (Özkan Poyraz) yolculadınız sıra sana geldi’ dedim Murat’a diğer taraftan ‘Nerde şehit olursam olayım bana sahip çıkacağınızı biliyorum. Beni aldığın yerde bana kurşun sıkanlar senin gözlerinin içine bakarak sevinir. Onların sevincini kursağında bırakacak olan sensin anne. Benim ölü bedenimin üzerinde gözyaşı dökmezsen, dizlerine vurup ağlamazsan tüm sevinçleri kursağında kalır anne. Beni götürüp toprağı kendi ellerinde üstüme atarsan en güzel annemsin. Biliyorum ki böyle yapacaksın’ dedi. Ben de annelik duygularımı bastırarak onun istediklerini yerine getirdim. En azından bir hafta boyunca en güçlü anne rolümü oynadım.
Murat evimizde hep o güzel tebessümüyle gezinip duruyor bizimle. Onu bir kere olsun yüzündeki gülümsemeden yoksun düşünemiyoruz.
SEN GİDERKEN
1992 yılında Sivas yöre derneğinde folklor çalışması içindeydi. Bir süre sonra folklor grubuyla yurtdışına çıktı, orada 3 yıl kaldı. 3 yıl sonra Türkiye’ye döndü. Yaklaşık 2 yıl İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde kaldıktan sonra gerilla mücadelesine katıldı. Biz ailesi olarak Murat’a nerede mücadeleye devam etmek istiyorsan oraya taşınalım dedik. Murat ‘olmaz’ diyerek, ‘kararım kesin gerilla mücadelesinde yer alacağım, benim kimliğim budur, isterseniz ihbar edebilirsiniz’ dedi. Sonraki günlerde oturup benimle ‘mücadeleye duygusal baktığınızı biliyorum, ama sizin de beni anlamanız gerekir’ ve sohbet uzayıp gitti. Ben o sohbetten sonra Murat’ı daha iyi anlamaya başladım. O dönemler Zeynep Poyraz şehit düştü, Murat’taki kararlılık daha bir arttı ve bir sabah erkenden çantasını hazırlayıp, sakin bir tavırla bize sarılıp ayrıldı. Biz de gidişinden sonra elimizden geldiğince Murat’ın mücadelesine destek vermeye çalıştık.
Ayaklarım durmaz oldu
Gidişinden birkaç gün sonra evi aradı. ‘Anne ben iyiyim, arkadaşlarlayım, merak etmeyin beni, kendinize iyi bakın’ dedi. Yüreğimiz burkulsa da Murat’ın haklı olduğunu biliyorduk.
Her mezar ziyaretine gittiğim zaman saygı duruşuna geçip onu anıyorum. Her zaman saygı duyuyorum Muratıma ve her an özlüyorum O’nu, o sıcak tebessümü ile. Ve son olarak yüreğimdeki sözcükleri kaleme döken Ersin Kantar’ın şiiriyle bitirmek istiyorum. ... Sen giderken Güneş bedenimi harlar oldu Dilimde bir ezgi düşmez oldu “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” Sen giderken ben Vurulmak ne vurmak ne Kana kana ağlamak ne Bahar bahar gülmek ne Hepsinin hesabını çıkardım Ve çıkardım ağlamaları Hesabımızda yeri yoktu Böldüm acıları Paylaşılabilir kılmak için Çarptım sevdaları Kat be kat büyütmek için umudu Topladım gülüşleri Çoğaltmak için sevinçleri Ve bilinsin ki Bu gidişlerin bir de dönüşü var Çıkarıp hıncımızı Örs ile çekiç arasında Tam da karanlığın orta yerine saplaması var
6-7_Layout 2 7/12/11 10:50 AM Page 1
06 güncel
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
Devlet kendini aklayabilir mi? Son dönemlerde özellikle aklanma ve yargılama olarak öne sürülen ve demokratikleşiyoruz diye servis edilenler, akla bir soru getiriyor; devlet kendini aklayabilir mi? Yoksa suç ve suçlu üreten bir mekanizma yeni kontra örgütler mi yaratır? Devlet katliamları ülkemiz halklarının en çok yüz yüze kaldığı bir gerçeklik olmuştur. Son asra damgasını vuran ve bugün hala tartışılan icraatların altına imza atan hakim sınıflar, her dönemin katliam şebekesini yaratmış ve rolünü oynayanları da sahneden indirmiştir. Kendi katillerini koruyan devlet, bu katillerin konrolleri dışına çıkmasına müsaade etmez, buyruklarına karşı geleni cezalandırır, kendisini aklamak için bir araç olarak da kullanır. Toplumsal muhalefete azgın saldırı konsepti vazgeçilmeyen temel haretket noktasıdır. Katillerin ve katledenlerin kimlikleri ve simaları değişse de ortak zihniyeti canlandıran senaryo hiç değişmez. Bazı rütuşlar eskiyen yerlerin kapatılması için yeterli görülür. Tarihi meselelerin hesabını aklamak öyle basit, geçiştirilecek bir mevzu olmadığı gibi, yekün olarak bireysel temelli kinler de yersizdir. Sorunu çözmek demek ya da tarihi bir aklanmaya gitmek demek, o süreci yaratan veya yaratmaya meyilli koşulların tümünü sonuçları ile birlikte ortadan kaldırmayı gerektirir. Tabi ki, bu eski olan ve sorunun varlık nedeni olan sistemin korunması ile asla mümkün olmamıştır, olmazda. Bundan sonra da olma ihtimali yoktur. Bugün aklama olarak yansıyan ve bir dizi “iyi niyet” gösterisi şeklinde atılan adımlar, eskinin defterini kapatarak, bunun yerine kirli ilişkilerde yeni isimlerin tayinini ifade etmektedir. Sonuçtan hareketle bir değerlendirme yapıldığında varılacak olan sonuç devletin kutsanması ve hakim olan özel mülkiyet sisteminin korunması olacaktır. Nitekim bugün yapılanlar da budur. “Sorunun ne”liğini sorgulamak mevcut sistemin yargılanmasına gideceği ve onun yaratmış olduğu ilişkilenişi kople hedef alacağı için sistemin sahipleri buna kalkışmaz ve kalkışmayacaktır. Artık işine yaramayan veya yaşadığı baskılanmanın sonucu olarak bireyleri hedefe koyma girişiminin yarattığı “demokratik” hava toplumsal bir yanılsamaya neden olmaktadır. Toplum nezdinde yaratılan yanılsama, gerçekleşen katliamı bireye ya da bireylere indirgeyerek ele almakla gerçekleştirilmektedir. Bu durum ise bilinçli bir tercihin ürünü-
dür. Kendi dikta yönetiminin devamlılığı bu tercihinde sağlayacağı başarı ile garanti altına alınır. Bu, modern devletin ilkel yanıdır. Ve çok eski bir hastalıktır. Her daim başvurulan bu yöntem inançsal bir bütünlük yaratır. Yahudiliğin günah çıkarma yöntemi bu eski toplumsal alışkanlığın resmidir. Soykırım, toplu kıyım, katliam, sürgün vb şekillerde yansıyan her olay yaşanılan dönemin tarihsel durumu ile ilgili iken, sonuçları salt o tarihle sınırlı kalmaz. Kuşaklar sonrasının kaderini tayin eder ve etkisi yüz yıllarca devam eder. Ve her zaman karşımıza çıkar. Bir kaç örnek verecek olursak durum biraz daha net anlaşılır. Tuzla katliamı diye bilinen ve 12 eylül‘den sonra yargısız infaz olarak tarihe geçen dört devrimcinin katliamından sorumlu olan şahıs, içişleri Bakanlığı yapmış (ilginçtir ki 5 dönem milletvekilliği yapan kişi içişleri Bakanı olduğu dönem özel tim’i kuran Tansu Çiller’in ve bin operasyonla övünen Mehmet Ağar’ın sağ kolu idi) ve hala milletvekili olan Meral Akşener’in abisidir. Meral Akşener bu katliamı övünerek anlatır. Mehmet Ağar’ı anlatmaya gerek yok diye düşünüyoruz. Ne de olsa bin operasyon yapmakla övünen bizzat kendisiydi. Diğer bir örnek ise Abdulkadir Aksu’dur. Maraş katliamı yapılırken vali vekili olan Aksu, 12 Eylül askeri faşist cuntanın yaşandığı dönemde dokunulmayan ender valilerdendir ve Rize’de belediye başkanlığı ile valiliği aynı anda yapmaktadır. Yine faili meçhullerin ilk başladığı dönemlerde İçişleri Bakanı olan aynı şahsın kendisidir. Evet devlet her dönem yeni kontralarını yetiştirmekte ve onları da uzun süre korumaktadır. Öyle ya ne de olsa mevcut sistemin bekası sözkonusudur. Bu örneklerle bu tabloyu doldurmak kolay. Nitekim devletin katliamcıları sima olarak değişse de işlev ve zihniyet olarak birbirlerin birbirilerine benzeyen bireylerden oluşuyor. Nihayetinde koruyup geliştiren sistematik bir organizasyon devam ediyor. Bugün kalkıp bir kaç itirafta bulunmak ve demokrasi şovuna soyunmak bu gerçekliği değiştirmiyor. Kaldı ki değiştirecek nitelikten de yoksundur. En başta sınıfsal çıkarları buna elvermez. ABD‘nin “iyi çocuğu“ 12 Eylül askeri faşist cuntanın mimarı katil Kenan Evren‘in ayağına giden yargı, rica minnet ifadesini almak için değil, rica minnet açıklama yapmasını istedi. Katil Evren de yaptığı katliamı devlet adına yaptığını söylerken doğru söylüyordu. Tam da bunun için özel mülkiyet çıkarları üzerinde bina edilen ve bunu korumayı amaç edinmiş bir devlet kendini aklayamaz. Sadece tetikçilerini itirafçılaştırarak gömlek değiştirir. Gömleği uyduramadıklarına da ölü gömleği giydirir. Bugün yapılanlar da bundan ötesi değildir.
Katliamlar Çorum Katliamı unutulmadı
Çorum Katliamı 31. yılında Çorum’da yapılan eylemle teşhir edildi. Alevi örgütleri, emek ve meslek örgütleriyle devrimci ilerici kurumlar Bahabey Caddesi’nde bir araya geldi. “29 Mayıs - 4 Temmuz 1980 Unutmadık, unutmayacağız” pankartı arkasında bir araya gelen kitle, şehir merkezinde bulunan Saat Kulesi önüne yürüdü. Yapılan saygı duruşuyla anma programı başladı. Çorum Alevi Kültür Derneği Başkanı Nurettin Aksoy kısa bir konuşma yaparak, katliamın sorumlularının açığa çıkartılmasını istedi. Kurumlar adına yapılan konuşmaların ardından eylem sonlandırıldı.
Sivas’ta kitleye saldırı Demokratik Haklar Federasyonu (DHF)‘nin de içinde yer aldığı devrimci-demokratik kurumlar, siyasi partiler, Pir Sultan Abdal Kültür dernekleri; 2 Temmuz Sivas-Madımak Katliamı’nın 18.yıldönümünde Sivas‘ta buluştu. Sivas girişinde devletin engeline takılan kitleye, polis gaz bombalarıyla saldırdı. Madımak şehitlerinin adları okunurken yapılan saldırıda bir çok kişi çeşitli yerlerinden yaralandı. “Utanç Müzesi” tabelasıyla “Madımak Oteli Utanç Müzesi Olsun” yazılı pankarta el koymak isteyen emniyet ile eyleme katılan kitle arasında gerginlik yaşandı. Anmaya katılan kitlenin yoğun tepkisi üzerine tabela ve pankart geri alındı. Yapılan eylem sonrası Sivas Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü 2 Temmuz Madımak 2011 eylem komitesinde yer alan Sivas Demokrasi Platformu bileşenlerinin temsilcileri
hakkında soruşturma başlattı. Eylem komitesinde yer alanlar hakkında 1,5 ile 3 yıl arasında hapis ve 15-30 bin liraya kadar ağır para cezası talep edildi. İSTANBUL Kadıköy- Kadıköy’de 30 Haziran’da Tepe Nautilus önünde bir araya gelen Pir Sultan Abdal Kültür derneği şubeleri, BDP ve ÖDP gibi çeşitli kurumlur Kadıköy meydanına yürüdü. Miting yapılan açıklamada, Madımak Oteli’nin koşulsuz müze yapılması, okullardaki zorunlu din derslerinin kaldırılması talepleri dile getirildi. Miting, yapılan konuşmaların ardından Pınar Sağ’ın söylediği türkülerle sona erdi.
Gazi Mahallesi- Gazi Eski Karakol Durağı’nda “2 Temmuz şehitleri ölümsüzdür Sivas katliamını unutmadık unuturmayacağız” yazılı Gazi 2 Temmuz Platformu (BDSP, DHF, Kaldıraç, Partizan) imzalı pankart arkasında toplanan devrimci demokratik kurumlar Sivas şehitlerinin resimlerini taşıdı. Ayrıca DHF, “Sivas’ın katili patron ağa devleti” yazılı pankartıyla yürüdü. Taksim- İstanbul’da Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ve Evrensel Basım Yayın tarafından düzenlenen etkinliklerle Sivas’ta 18 yıl önce katledilen 33 aydın anıldı. Sarıgazi- Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) ile birlikte 2 Temmuz yürüyüşü ve anmasını örgütleyen devrimci demokratik kurumlar, Vatan İlköğretim Okulu önünde toplanarak kortejler oluşturdu. “2 Temmuz şehitlerini unutmadık unutturmayacağız” pankart arkasında toplanan devrimci demokratik kurumlar Demokrasi Caddesi’nden Sarıgazi Festival Meydanı’na doğru yürüyüş yaptı.
6-7_Layout 2 7/12/11 10:50 AM Page 2
güncel 07
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
unutulmadı Yürüyüşü örgütleyen kurumlar Sarıgazi Festival Meydanı’nda toplanırken, burada kurumlar adına Madımak Katliamı’nı protesto eden bir açıklama yapıldı. Açıklama Kürtçe ve Türkçe okundu. DERSİM Demokrasi Emek ve Özgürlük Bloğu tarafından gerçekleştirilen anma törenine yüzlerce Dersimli katıldı. Tunceli Belediyesi önünde toplanan kitle buradan sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçti. Tunceli Belediye Başkanı, DHF ve Halk Cephesi yürüyüşe destek verdi. 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta katledilen 35 aydının anmasının yapıldığı etkinlik sırasında bir basın açıklaması yapılarak katliamın sorumlusunun devlet olduğu belirtildi. Pertek- Madımak katliamının 18. yıl dönümünde, devletin inkâr ve asimilasyon politikaları Pertek Gençlik İnisiyatifi tarafından düzenlenen bir etkinlikle protesto edildi. Belediye Garajı’nda düzenlenen etkinliğe Pertek halkının yanı sıra Hozat ve Pertek Belediye başkanları da katıldı. “Özellikle son süreçte Dersim’de düzenlenen saldırılar sonucu Ovacık’ta katledilen 3 kızıl karanfili ve Çemişgezek’te katledilen 2 kızıl karanfilimizi saygıyla anıyoruz.” denilerek başlayan etkinlikte şiirler okundu. Pertek Gençlik İnisiyatifi yaptığı açıklamada, “hâkim sınıfların sinsi saldırılarına, tüm ezilen kesimlerin demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesini yükselterek karşılık vermeye ve yükselen emek hareketleriyle birleşerek, örgütlü bir halk gerçeğine ulaşmaya davet eder!” ifadelerine yer verdi. ANKARA- 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri için bir araya
gelen 35 aydının Madımak Oteli’nde katledilmesi protesto edildi. Katliamı protesto etmek için bir araya gelen kurumlar, 2 Temmuz katliamın unutturulmaması mesajını verdi. İZMİR: 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde katledilen 35 aydın, katliamın 18. yılında Gündoğdu Meydanı’nda yapılan bir mitingle anıldı. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) İzmir bileşenleri tarafından düzenlenen mitinge, DHF’nin de aralarında bulunduğu devrimci, demokrat, yurtsever kurumlar katıldı. Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya gelen kitle Gündoğdu Meydanı’na yürüdü. Burada yapılan saygı duruşunun ardından konuşmalar yapıldı. Yapılan konuşmalarda devletin katliam sanıklarını ödüllendirdiği ifade edildi. ANTALYA: Antalya’da aralarında DHF’nin de bulunduğu Antalya Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri 2 Temmuz’da gerçekleştirdiği yürüyüşle Sivas Katliamı’nı protesto etti. ELAZIĞ: Elazığ’da bir araya gelen devrimci, demokratik kurumlar yaptıkları basın açıklamasıyla Sivas şehitlerini andı.
Hozat Garajı’nda DHF, Partizan, Halk Cephesi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, BDP, ÖDP, Eğitim-Sen ve KESK’in üye ve taraftarları yaptıkları açıklamada “Pir Sultan Abdal, Hallacı Mansur, Seyit Nesimi, Şeyh Bedrettin, Baba İshak, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Mazlum Doğan, Erdal Eren gibi nice isimlerin kurmaya çalıştığı dünyanın düşünü kuruyor ve bir kez daha haykırıyoruz; katliamlar insanlık suçudur, katliamcılardan hesap sorulacaktır.” ifadelerine yer verildi.
12’ler mücadele mizde yaşıyor Devletin devrimci-komünist tutsaklar nezdinde, ülke ezilen emekçlerini sindirmek amaçlı yönelttiği faşist baskı ve sömürü dalgası 12’lerin yoldaşlık ve siper yoldaşlık sıcaklığıyla geri püskürtülmüştü. ‘Devrimci irade teslim alınamaz’ şiarıyla siyasi tutsaklar 96’da ölümü küçülterek yenmişlerdi.
dinasyonu’nun kararıyla 20 Mayıs 1996 tarihinde 1500 devrimci tutsak; tabutluk genelgesini iptal edilsin. İtirafçılaştırma dayatmalarına ve sürgünlere son verilsin. Başta Eskişehir olmak üzere bütün tabutluklar kapatılsın. Tutsak yakınlarına yönelik saldırılara son verilsin. Savunma hakkı ve tutsakların tedavileri önündeki engeller kaldırılsın. Kayıplara, infazlara, katliamlara, işkencelere son verilsin. Başta Kürt halkı olmak üzere tüm emekçilere yönelik devlet terörüne son verilsin. Erzurum ve Diyarbakır zindanlarındaki vahşet son bulsun talepleriyle süresiz açlık grevine başladı.
6 Mayıs genelgesi
Devrimci irade kazandı
96 ölüm orucu öncesi Mehmet Ağar imzalı “6 Mayıs Genelgesi” ile hapishanelere yönelik saldırının ilk adımı atıldı. 96 Ölüm Orucu öncesi yayınlanan bu genelge sonrası zindanlarda nice bedeller ödenerek kazanılmış birçok hakkın gasp edilmesinin yanı sıra Eskişehir Hapishanesi açılarak tutsaklar bu tabutluğa götürülmeye başlandı. Dönemin Adalet Bakanı ve binlerce insanın katili Mehmet Ağar: “Ben cezaevlerini terör yuvası, terör örgütlerinin eğitim kampı olmaktan çıkaracağım” diyordu. Oysa faşist Türk devleti çok iyi biliyordu ki, aynı tabutluk ‘87 ve ‘91’de iki kez açılmış ve tutsakların direnişiyle kapattırılmıştı
Direnişin 45. gününde yeni bir değerlendirme yapan Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu’nda farklı taktik tutumlar ortaya çıktı. TİKB sonuna kadar kitlesel SAG ile direnişi sürdürmeyi uygun bulurken, EKİM 50-55 güne kadar eylemi tüm tutsaklarıyla SAG ve sonra da Ölüm Orucu’na dönüştürerek sürdürmeyi uygun bulmuştu DHKP-C, MKP, MLKP, TKPML, TKEP-L, TDP, Direniş Hareketi ise 45. gününden itibaren kitlesel SAG yerine, eylemi ölüm orucuna dönüştürdüler. SAG içinde yer alan HKG ve HDÖ ise 45.gününde Süresiz Açlık Grevi’ni bırakarak, eylemi destekleyen açlık greviyle devam ettiler.
87 ve 91’de açılan tabutlukların tutsakların direnişiyle kapatılmasını kabullenemeyen devlet tekrardan gündeme aldığı Eskişehir tabutluğuyla tutsakların iradesini ölçüyordu. Eskişehir tabutluğunun açılması karşısında tutsaklar önlerinde duran iki seçenekten birini tercih etmekle karşı karşı kaldı. Ya gerekli bedel ödenerek bu irade savaşı kazanılacak ve tabutluğa girilmeyecekti ya da devletin tüm dayatmalarına razı gelinecekti. Yani tabutluklar saldırısı devrimci tutsaklar için çok yönlü bir sınav demekti.
Direniş başlıyor Devletin hapishanelere yönelik bu irade savaşına karşı Cezaevleri Merkezi Koor-
İlk şehit direnişin 63. gününde verildi ve MKP dava tutsağı Aygün Uğur ölümsüzlüğe uğurlandı. Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu 69. güne geldiğinde 12 şehit verilmişti. 69 gün süren direnişte Aygün Uğur, A Berdan Kerimgiller, İlginç Özkeskin, Ali Ayata, Hüseyin Demircioğlu, Müjdat Yanat, Tahsin Yılmaz, Ayçe İdil Erkmen, Osman Akgün, Hicabi Küçük, Yemlihan Kaya, Hayati Can düşmana diz çöktürerek, halkların belleğinden silinmeyecek bir direnişe adlarını yazdırdılar. Verilen 12 şehitle düşmanın tüm saldırıları karşısında devrimci irade ve özveri bir kez daha kazanmış, Eskişehir tabutluğu da kapattırılmıştı.
8-9_Layout 2 7/12/11 11:02 AM Page 1
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
Söz direnen
‘
Sendikanın normalde burada direnen işçinin dik durabilmesi için yeterli katkıyı sağlaması lazım. Ailesini geçindirmek zorunda olan işçi direnişe kendini yeterince veremez. Ekonomik sıkıntılar mücadelenin önüne geçer. Sendika bu noktalarda yeterince katkı yapmadı.
Direnişe devam edeceğiz
Casper Bilgisayar işçileri, sendikalı oldukları için işten atıldılar. Direnişe başladıkları günden bu yana 140 gün geride kaldı. Fabrika önünde kurdukları çadırda direnişlerine devam eden işçiler halktan destek istiyor. Yaptığımız söyleşide direnişe dair bilgiler veren Casper Bilgisayar işçileri, sorunların ortak çözümünde örgütlü mücadelenin önemine değinirken, kazanmak için direnişte bulunan bütün işçilerle birlikte hareket etmek gerektiğini dile getirdiler.
fDirenişin seyrini aktarırmısınız? Kurtuluş Koç: Direnişimize 21 Şubat 2011 tarihinde başladık. İşten atılmalar 4 gün önce başlamıştı. Direnişimize başlarken hedefimiz işten atılan arkadaşlarımızın işe geri alınmasıydı. Bu direnişte tek hedefimiz kazanmaktı. Sendikalı olarak işimize geri dönüp çalışmak istiyoruz. Sendikalı olduğumuz için işten atıldık. Yaklaşık olarak 2010 yılının 1 Mayıs’ından sonra sendikal faaliyetlere başladık. Ve bu kararımızı kamuoyuyla paylaştık. Bakanlıktan yetki belgesini alarak sendikal mücadelemizi yasal zeminde oluşturduk. Sendikal faaliyetlerimizin öğrenilmesiyle birlikte işten çıkarma saldırıları başladı. 21 Şubat’tan itibaren çadırımızı kurarak direnişimizi başlattık. Bizlere ekonomik sıkıntılardan dolayı işten çıkarıldığımız söylenmesine rağmen, esasında örgütlü mücadelemizi engellemek için saldırılar yaparak bizleri işten çıkardılar. Bayram Arı: Sendikalı olmak bizim anayasal hakkımız. Başbakan çıkıp televizyonlara işçiler iki sendikaya üye olabilir diyor. Ancak onlar işverenlerden yana sendikaları desteklerken esasta sınıftan yana olan sendikacılığın önünü kesmeye çalışıyorlar. Biz burada direnişimiz içerisinde süreçte yaşadıklarımızdan öğrenirken, başbakanın esasta bizi desteklemediğini ve halkı kandırmak için böyle konuştuğunu düşünüyoruz. Biz bir sendikaya üye olduk, işten atıldık, yapılan saldırılarla yüzleşmek zorunda bırakıldık. Bir de ikinci sendikaya üye olsaydık kesin bizi tutuklarlardı.
fDirenişe başladıktan sonra Casper Bilgisayar’ın yaklaşımı nasıl oldu ve çıkarıldığınız zaman tazminatlarınız ödendi mi? Kurtuluş Koç: İşten çıkarıldığımız zaman hiçbir arkadaşımızın paraları ödenmedi. Ne son aylıkları ödendi, ne de içerden al-
maları gereken tazminatları, hiçbiri ödenmedi. Haklarımızı istediğimizde bizlere hırsız muamelesi yaparak güvenlik görevlileri tarafından zorla fabrikanın dışına çıkarıldık. İşçiler saat 6’yı çeyrek geçe fabrikaya çağrılarak çıkışlarını imzalamaya zorlandılar. Direnişimizin içini boşaltmak için amacımızın siyasi olduğunu söylediler, bizim haklarımız için bir şey yapmadığımızı ve bizlere hiçbir şekilde ücret ödenmeyeceğini söylediler. Bizlere ‘siz komünistsiniz’ dediler. Gökhan Özdemir: Şu anda direnişimizin içini boşaltmak için bizleri yıldırarak etkisiz hale getirmeye çalışıyorlar. Biz bunlara para vermezsek fazla dayanamazlar diyorlar. Ailelerimiz olduğu için daha fazla dayanamayacağımızı ve direnmekten vazgeçeceğimizi düşünüyorlar. Şu anda arkadaşlarımızı bir kenara çekip sendikadan istifa etmeleri yönünde baskılar yapıldı, yapılıyor. Eğer sendikadan istifa edersek farklı bölümlere geçirerek destek olacakları sözünü veriyorlar ve işçi arkadaşlarımıza ihanet etmemizi bekliyorlar. Bizi bölüp parçalamaya ve karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Sendikalı arkadaşlarımıza zam yapılmazken servislerimizin güzergahı değiştirilerek bizi yalnızlaştırmaya çalıştılar.
Geri adım atmayacağız Bayram Arı: Bizlere geri adım attırıp yıldırabilmek için halen çeşitli baskılar yapılıyor. Biz sendikal örgütlenme faaliyetlerine başlayarak anayasal haklarımızı kullandık ve sonuçta işten atıldık. Patron direnişimizin sürecini uzatarak bizleri yalnızlaştırmaya çalışıyor. Sendikal mücadele irademiz kabul edilmesine rağmen mahkemeye başvurarak yetkimizi iptal ettirmek istedi. Mahkemelerin kimlerden yana olduklarını çok iyi biliyoruz. Rüşvetle ya da farklı yöntemlerle mahkemeleri de güdümlerine alabileceklerini biliyoruz.
fFabrikada çalışan işçi arkadaşlarınız
yaşadıklarınız sizleri nasıl değiştirdi? Kurtuluş Koç: Bizi baştanbaşa değiştirdi diyebilirim. Fikir olarak çok şey kattı bize. İşçilere, emekçilere bakış açımız çok değişti. Biz bu olayları yaşayarak pratik içerisinde öğreniyoruz. Patronların gerçek yüzünü gördük. Onların işçilerin düşmanı olduğunu biliyoruz artık. İşçiler gerçekten örgütlenip kenetlendikleri zaman patronları dize getirebilirler. Bizlerin örgütlenmesi ve birlikte mücadele yürütmesi patronları çok korkutuyor. Gökhan Özdemir: Bizler tek yumruk olduğumuz zaman çok şeyi değiştirebileceğimizi, mücadele içerisinde öğrendik. Örgütlü mücadelenin bütün kilitli kapıları açabildiğini öğrendik. Üreten bizleriz, güç biziz, birlikte hareket ettiğimiz zaman kazanmamız daha kolay.
sizlere yaklaşımı nasıl?
fDireniş sürecinde yaptığınız eylemler-
Kurtuluş Koç : Şu anda fabrikada çalışan ve sendikamıza üye olan 100’ün üzerinde işçi var. Fabrikada çalışan arkadaşlarımıza sendikadan istifa etmeleri yönünde çeşitli baskılar yapılmasına rağmen ikararlı duruşumuz karşısında çaresiz kaldılar.
den bahseder misiniz? Bayram Arı : Direnişimiz sürecinde büyük medya kuruluşlarının ve basın-yayın organlarının hiçbir şekilde katkısını görmedik. TEM otoyolunu trafiğe kapatarak eylem yaptığımızda Show TV gelmişti. Kanala kalsa hiç kimseyi göndermeyeceklerdi. Ancak o kanalda çalışan iyi niyetli insanların çabasıyla gelen Show TV,
fDireniş sürecinde neler öğrendiniz,
hiçbir şekilde eylemimizi gündeme taşımadı. Direnişimizin içini boşaltarak vermeyi tercih etti. Gökhan Özdemir: Pek çok gazeteye, basın-yayın organlarına giderek ya da email atarak direnişimize ses vermelerini istedik. Telefonla arayarak ulaşmaya çalıştığımız insanlar oldu. Çabalarımız sonuçsuz kaldı. Direnişimizle ilgili basında neredeyse hiçbir haber çıkmadı. Yaptığımız bütün girişimlere rağmen herkes sustu.
İstifa etmemiz için baskı yapıyorlar Kurtuluş Koç : Taksim’de direnişimizi güçlendirmek için yaptığımız yürüyüşe 500’den fazla kişi katılarak destek verdi. Büyük gazetelerde buna bile yer verilmedi. Direnişimiz görmezden gelindi. Direnişimizin amacı karartılarak farklı bir şekilde gösterildi ve içi boşaltılmaya çalışıldı. Fabrika önünde dayanışma etkinliği düzenleyerek direnişimizi kamuoyunun gündemine taşımaya çalıştık. İstanbul’un değişik yerlerinde dağıttığımız bildirilerle imza kampanyaları düzenledik. Üniversitelere giderek kürsülerde konuştuk. Ancak bütün çabalarımıza rağmen katkı
8-9_Layout 2 7/12/11 11:02 AM Page 2
emek röportaj
işçilerde suçmuş gibi bir yaklaşım gösterdiler. Sendikalı işçilerden ‘kaşını oynattın’, ‘gözünü oynattın’ gibi sudan gerekçelerle baskı yaparak, savunma yapmalarını istediler. Biz arkadaşlarımızla birlikte örgütlenip sendikal haklarımızı savunduğumuz ve tek yumruk olduğumuz için, patron üzerimizde baskı kurarak bizleri yıldırmaya gözdağı vererek korkutmaya çalıştı. Bayram Arı : Bu fabrikada 15 yıldır çalışıyorum. Hakkımızı aramak için patronla görüşmeler yaptık. Ancak patron kendi çıkarlarını savunduğu için işçilerin mağduriyetini umursamadı. Taleplerimizi görmezden geldi. Sendikal mücadeleye başlamamızla birlikte patronun tutumu değişti. Biz işimizi her koşulda sahiplenerek bunu pratikte gösterdik. Patron bizim üzerimizde baskı kurmaya çalıştı. Sendikal mücadele yürüttüğümüz ve örgütlendiğimiz için patron tarafından maaşlarımız ve tazminatlarımız ödenmeden işten atıldık. En temel ve anayasal hakkımızı savunduğumuz ve örgütlendiğimiz için potansiyel tehlike olarak görüldük.
Bizi yalnızlaştırmak istiyorlar fÖnümüzdeki süreçte direnişi güçlen-
beklediğimiz bazı kurumlar bile yanımızda olmadı. Bu süreçte bize mütevazi çabalarıyla destek vermeye çalışan insanlar oldu ve halen yanımızdalar. Her koşulda bizimle olduklarını ve ellerinden gelen katkıyı yaptıklarını biliyoruz. Bu katkılarla ve haklılığımızdan aldığımız güçle direnişimizi kararlılıkla sürdürüyoruz.
fSize ve arkadaşlarınıza yönelik baskılar oldu. Bunlardan bahseder misiniz? Kurtuluş Koç: İçerde çalışan arkadaşlarımızın çalıştıkları bölümleri değiştirerek en ağır işlere verdiler. Servis yolumuz değiştirilerek ve sendikalı arkadaşlara onlarla alay eder gibi düşük zamlar (15 TL, 25 TL gibi) yapılarak bizleri yalnızlaştırmaya çalıştılar. Sendikalı olmayan işçilere verilen zamlar daha yüksek tutuldu. Servisleri fabrika içine alarak işçileri dışarıya bırakmak istemediler. Böylece işçileri bölüp parçalayarak karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Taşeron firmalar üzerinden yeni işçiler alarak direnişimizi kırmaya çalıştılar. Aldıkları kişilere diğer işçilere göre daha yüksek ücretler vererek sendikalı arkadaşlarımızdan ayırdılar. Sendikalı olmak
Duyarlı çevrelerden de beklentilerimiz sonuç vermedi. Sesimizi daha gür çıkarabilmek için yoğun bir çaba göstermemize rağmen sesimize kulak veren olmadı. Burada da yalnız bırakılarak kendi kaderimize terk edildik.
dirmek için bir programınız var mı? Kurtuluş Koç : Bize katkı yapmak isteyen bütün demokratik kitle örgütlerine kapımız sonuna kadar açıktır. Direnişimizi boğmak ve bizi yalnızlaştırmak istiyorlar. 140 günlük direniş sürecimizde devrimci-demokratik kitle örgütlerinden beklediğimiz katkı gelmedi. Sınıftan yana olan, işçilerin birliğini ve ortak mücadelesini savunan ve hiçbir siyasi partiyle bir bağlantısı olmayan bütün devrimci-demokratik kitle örgütlerinin katkısını bekliyoruz. Bizleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışanları yanımızda istemiyoruz. Çünkü onların esas amaçları direnişimizi desteklemek değil, bizleri kendi kontrollerinde hareket etmeye zorlamaktır. Bu direniş işçi sınıfının mücadelesini geliştirmek ve güçlendirmek için önemli bir fırsattır. İstanbul’un ve ülkenin değişik yerlerinde devam eden işçi direnişleriyle ortaklaşarak mücadeleyi büyütme şansımız var. Ancak bugüne kadar bunu başarabilmiş değiliz. Yani ortaklaşmamızın zemini olmasına rağmen bu gerçekleştirilemedi. Fakat bunu yapmamız için hala koşullar mevcut.
fSendikanın direnişi güçlendirme sürecinde katkısı nasıldı? Kurtuluş Koç: Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlüyüz. Birleşik Metal-İş Sendikası’nın grevleri ve seçimleri bu döneme denk geldiği için işin açıkçası direnişimizi güçlendirmek için biraz eksik kalındı. Ancak gene de Ankara’ya beraber git-
tik. Taksim’deki yürüyüşümüze beraber katıldık. Burada düzenlediğimiz şenlikte sendikadan arkadaşlar aramızdaydı. İmza kampanyası düzenlediğimiz dönemde, stant iznimizi alan sendikadır. Bir araya geldiğimizde direniş sürecini değerlendiriyoruz. Yapılması gerekenler noktasında ortaklaşıyoruz. Ancak yine de sendika istediğiniz gibi mi derseniz, değil? Benim işe girmeden önce sendikalara bakış açım çok farklıydı. Ancak uygulanan sendikacılığın düşündüğüm sendikacılıkla ilgisi yok. Ülkemizde sendikalar ticarethane gibi çalışıyor. Sendikacılar şu anda işçiyi düşünmekten çok, aidatların ödensin beklentisine girerek koltuklarında rahat oturmak istiyorlar. Direnişimiz sürecinde sendikadan işçilere yeterince maddi destek sağlanmadı. Sendika bize bu süreçte maddi destek olarak, yol paramızı karşılıyor (120 TL), yemeklerimiz için burada bir kafeyle anlaşıtı. Yemeklerimizi günlük 5 TL’ye orada yiyoruz. Bunların dışında aylık 200 TL cep harçlığı veriyorlar. Bu neye yeter… Bununla ne kadar dayanabiliriz bilmiyoruz. Sendikanın normalde burada direnen işçinin dik durabilmesi için yeterli katkıyı sağlaması lazım. Ailesini geçindirmek zorunda olan işçi direnişe kendini yeterince veremez. Ekonomik sıkıntılar mücadelenin önüne geçer. Sendika bu noktalarda yeterince katkı yapmadı. Duyarlı çevrelerden de beklentilerimiz sonuç vermedi. Sesimizi daha gür çıkarabilmek için yoğun bir çaba göstermemize rağmen sesimize kulak veren olmadı. Burada da yalnız bırakılarak kendi kaderimize terk edildik. Bu bilgisayar markasını yaratan bizleriz. Bu firmayı yaşatan bizleriz. Burada emeğimiz var. İçeride çalışan arkadaşlarımız çalışmaya devam etsinler, yaşamlarını güvenceli bir şekilde çalışarak sürdürebilsinler istiyoruz. Bizler işimize geri alınmazsak bile, geride kalan sendikalı arkadaşlarımız işlerine devam etsin, sendikal faaliyetlerimiz yasaklanmasın istiyoruz. Anayasal hakkımız olan sendika hakkımızın tanınmasını ve örgütlenmemizin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz. Gökhan Özdemir : İşçi direnişlerinin bitmesi çoğunlukla maddi nedenlerle oluyor. Maddi sorunları aşamamışsan direniş biter. Ekonomik sıkıntılarımızı aşmak için çakmak satmaya çalıştık. Ancak insanlar almıyorlar. Ayakta kalmaya çalıştığımızın farkında değiller. Direniş sürecimizde bize ekonomik katkı neredeyse hiç yapılmadı. Devrimci-demokratik kitle örgütlerinden ve sendikalardan ekonomik sıkıntılarımızı aşabilmemiz için neredeyse hiçbir katkı yapılmadı. Size nasıl katkı yapabiliriz diye gelen bile olmadı. Bizler, işçi arkadaşlarımızın, ailelerimizin yardımlarıyla ayakta kalmaya çalışıyoruz.
10-11_Layout 2 7/12/11 11:17 AM Page 1
10 emek haber
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
İşçilerin mücadelesi sürüyor PTT işçileri Ankara’ya gelerek, PTT Genel Müdürlüğü ve Meclis önünde oturma eylemi başlatma kararı aldı. Ankara eylemlerini kamuoyuna duyuran PTT işçilerine, Legrand ve Ontex işçileri ile devrimci-demokratik kurumlar da destek verdi. İşçiler adına konuşan direnişteki PTT işçilerinden Cafer Kalağ, işe iadelerin halen yapılmadığını ve taşerondan kadroya geçilmesi taleplerinin karşılanmadığını söyleyerek, işçilerin haklarının mücadeleyle kazanılabileceğini belirtti.
‘Haklarımızı direnişle kazanacağız’ Taşeronlara karşı güçlü bir mevzi yaratarak farklı sektörlerden taşeron işçileri ile ortak bir mücadele hattı örmek istediklerini anlatan Kalağ, bu amaçla bir sempozyum düzenleyeceklerini ifade etti. Kalağ açıklamalarına “183 gündür direnişimizi görmezden gelenleri, taleplerimizi duymazdan gelenleri rahatsız etmeye devam edeceğiz” diyerek devam etti. Planladıkları eylem takvimine göre 11 Temmuz’da PTT Genel Müdürlüğü önünde oturma eylemi yapacaklarını açıklayan Kalağ, Meclis önünde 24 saatlik oturma eylemi yapacaklarını açıkladı.
Örgütlü mücadeleyle kazanacağız Sendikalı oldukları ve kötü çalışma koşullarına karşı mücadele ettikleri için işten çıkarılan Burger King işçileri, direnişlerine Burger King’in Dikilitaş’taki Genel Merkezi önünde İHD İstanbul Şubesi’yle birlikte yaptıkları ortak bir basın açıklamasıyla devam ettiler. “Sendika mücadelemiz engellenemez! / Burger King Çalışanları” pankartı arkasında toplanan işçilere Kubatoğlu Fıratpen direnişçisi, Legrand işçileri, Kampana Deri işçileri destek verdi. Basın açıklamasında Burger King Çağrı Merkezi çalışanları adına İsmail Yıldız bir konuşma yaparak “Bir an önce hukuksuz bir şekilde atıldığımız işimize dönmek, insanca koşullarda çalışmak ve anayasal hakkımız olan sendika üyeliğimize saygı gösterilmesini istiyoruz.” sözlerini dile getirdi. Dertlerinin para olmadığını açıklayan Yıldız, örgütlü mücadelenin kazanımı getireceğini belirtti. İHD İstanbul şube yöneticisi Hulusi Zeybel de bir konuşma yaparak, hak gasplarına karşı mücadelenin yükseltildiğini ve işçilerin örgütlü mücadeleyle daha da bütünleşmesi gerektiğini aktardı.
İnsan yaşamının Yerin onlarca metre altında çalışırken oksijensiz kalarak hastalananlar ya da kalp krizi geçirerek ölenler oluyor. Ana taşeron firma Anadolu Ray ile altında çalışan 60’ın üzerinde taşeron firma işçileriyle yaptığı sözleşmelerde yer altında havalandırmayı hassasiyetle yapacağına dair sözler versede, ancak bütün bunlar yalnızca kağıt üzerinde kalıyor ve hiçbir şey yapılmayarak işçiler bile bile ölüme gönderiliyor.
Kadıköy-Kartal arasında yapılan metro inşaatında çalışan işçiler çok ağır çalışma koşulları altında, sosyal güvenceden yoksun olarak taşeron firmalarla İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB)’nin kuşatmasında sıkıştırılmış durumda. Sendikal hakları olmayan bu işçiler kaderlerine terk edilerek yalnızlaştırılıyor. Bu hatta çalışan işçilerden kepçe operatörü İbrahim Özkan, yaşadıkları zorlukları ve baskıları gazetemize anlattı.
fMetro inşaatında çalışan biri olarak bize çalışma şartlarınızdan bahseder misiniz? İbrahim Özkan ( kepçe operatörü) : Metro inşaatında çalışan işçileri iki sınıfa ayırabiliriz. Birinci grubu yer altında çalışan işçiler oluştu-
Şirket değil üniversite
rurken ikinci grupta ise yer üstünde çalışan işçiler bulunuyor. İşçiler 15 gün gece ve 15 gün gündüz olmak üzere iki grup halinde vardiyalı olarak çalışıyorlar. Bir ay içerisinde yalnızca 2 gün izin yapabiliyorlar. Kalıpçısından demircisine, kepçe operatörlerinden şoförlere ve güvenlikçilere kadar bütün işçiler sabah 08.00’de işe gelirken akşam 18.00’de işi bırakıyorlar. Bunların dışında her gün 10-12-14 saat çalışmak zorunda olan işçiler de var. Çalışma saatleriyle ilgili işçilere karşı katı bir tutum var ve hiçbir şekilde seslerini çıkarmalarına izin verilmiyor. Hakkını arayanın da hemen işine son veriliyor.
Yer altında; demirciler, kalıpçılar, şoförler, operatörler, güvenlikler çalışırken yer üstünde ise hafriyatçılarla güvenlikler çalışıyor. Bu ekibin tamamı metro inşaatının “sağlıklı” yürümesinden sorumlu ve hiçbir sosyal hakkı olmadan çok ağır koşullarda çalışıyorlar. Yer altında kalıpçılarla demirciler birlikte çalışıyorlar. Demir bağlayan işçiler yerin 40-45 metre arasında değişen yerlerde iskeleler kurarak çalışıyorlar. İskelelerden düşerek ağır yaralanan ve ölen işçilere sıkça rastlanıyor. Bu iş kolunda çalışan taşeron firma işçilerle imzaladığı sözleşmede iş güvenliği üzerine gerekli önlemleri alacağına dair güvenceler vermesine rağmen alınması gereken önlemleri görmezden gelerek işçileri bile bile ölüme gönderiyor. İskelelerden kalıpların içerisine düşerek vücudunun değişik yerlerine demir saplanarak ağır yaralanan ya da ölen işçilerin olduğu kazalara sıklıkla tanık oluyoruz.
Çeşitli vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenler Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelerek çalışma koşullarını ve vakıf üniversitelerinin ticarethane mantığıyla çalıştırılmasını yaptıkları basın açıklamasıyla protesto etti. “Vakıf üniversiteleri şirket, çalışanları da köle değildir” yazılı pankart açan akademis-
fMaaş ödemeleriniz düzenli mi, ortalama ne kadar ücret veriliyor?
1000 TL ile 1500 TL arasında ücret alıyoruz. Daha düşük ücretlere çalışan işçiler de var. Taşeronlar işçilerin sosyal haklarını baltalamak için, ücretlerini asgari ücret üzerinden sigortalandırıyor. Böylece sosyal haklarını gasp etmiş oluyor. Çalışan bütün işçilerin maaşları hiçbir zaman gününde verilmiyor. İşçilerin maaşlarını geç yatırarak işçilerin parasından kar elde eden taşeronlar, işçilerin bir maaşını bir ay geciktirerek İBB’nin işçiler için verdiği hak ediş paylarını vermiyor. İBB’den aldığı maaşı taşeronlar kendileri kullanırken 2. maaşı işçilere veriyorlar. Taşeron firmalar işçilerle yaptıkları sözleşmelerde maaşları 51 gün ödenmeyen işçilerin yasal olarak noter kanalıyla bu durumun tespit edilerek dava açma hakkı olduğunu kabul etmesine rağmen bunlar yalnızca kağıt üzerinde kalıyor. Uzun süredir maaşlarını alamadıkları için ( üzerinden 51 günden fazla zaman geçmişti) dava açan 8 arkadaşımız işten atıldı. Taşeronlar yaptıkları uygulamalarla kendi imzaladıkları sözleşmeleri bile hiçe sayıyorlar.
fTaşeron firmalardan bahsettiniz. Taşeron firmalar işçiler üzerinde nasıl baskı kuruyorlar? İhaleler genellikle AKP’ye yakın sermaye çevreleri ile MHP’lilere verilirken şirket sahipleri kendi yandaşlarını koruyarak istedikleri insanları işe alırken istedikleri işçileri işten çıkarabiliyor.
yenler, “Tüccara karşı akademik onur”, “Şirket değil üniversite” sloganlarıyla tepkilerini dile getirdi. Akademisyenler adına basın açıklamasını okuyan Maltepe Üniversitesi Araştırma Görevlisi Burcu Yılmaz, vakıf üniversitelerinin ticari mantıkla yönetildiğini ve vakıf üniversitelerinin kurucularının üniversitelere sa-
10-11_Layout 2 7/12/11 11:17 AM Page 2
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
emek 11
EMEĞİN KÜRSÜSÜ ≫ dursun baştuğ OZAN, İSMAİL, ABİDİN…
N
önemi yok Anadolu Ray yani ana firma işçileri işe alırken işin daha sağlıklı yürüyebilmesi için gerekli olan deneyim ya da uzmanlık gerektiren durumları yok sayarak rastgele personel alımı yapıyor. Metro inşaatı gibi önemli bir durumda bu kadar baştan savma işçi alınması ciddi tehlikelere de kapı aralıyor. Yapılan tünellerin çökme tehlikesi v.b. durumlar bu tehlikeler arasında bulunuyor. Taşeron firmalar için halkın güvenli bir yolculuk yapması ya da işçilerin sosyal haklarının verilmesi hiçbir şey ifade etmiyor.
İBB olsun ana taşeron firma Anadolu Ray olsun metro inşaatıyla ilgili yaptıkları açıklamalarda televizyonlarda ‘halka hizmet götürüyorum’ diye şov yaparken ağır çalışma koşulları nedeniyle ağır yaralanan ya da ölen işçilerden basında hiçbir zaman söz etmiyorlar. Çok zor koşullarda çalışan işçilerin çalışırken yaşadıkları riskler televizyonların ve medya organlarının da ilgisini çekmiyor. İşçilerin yaşadıkları sorunlar bilinçli olarak gündeme getirilmezken yaşananları halkın bilmesini istemiyorlar. Taşeronlar işçileri sömürerek karına kar katarken işçilere ne olmuş onların umurunda bile değil.
fİş güvenliğini ana firma sağlamıyor mu? Yerin onlarca metre altında çalışırken oksijensiz kalarak hastalananlar ya da kalp krizi geçirerek ölenler olabiliyor. Ana taşeron firma Anadolu Ray ile altında çalışan 60’ın üzerinde taşeron firma işçilerle yaptığı sözleşmelerde yer altında havalandırmayı hassasiyetle yapacağına dair sözler veriyor. Ancak bütün bunlar yalnızca kağıt üzerinde kalıyor ve hiçbir şey yapılmayarak işçiler bile bile ölüme gönderiliyor.
hibi oldukları diğer işletmelerle aynı ticari zihniyet üzerinden baktığını ifade etti. Uluslararası bir eğitim şirketi tarafından satın alınan Bilgi Üniversitesi’nde bazı bölümlerin ve programlarını şirket tarafından karlı bulmadıkları için kapatılmakta olduğunu belirten Yılmaz, kapatılan bölümdeki öğrencilerin başka bölüm seçmek zorunda bırakıldığını ifade etti.
Yer üstünde çalışan şoförler hafriyat çıkarıyorlar. Şoförler polisle taşeron firmaların arasına sıkıştırılmış durumdalar. Taşeron firmalar yasal olarak hafriyatı şoförlere 20 tondan fazla taşıtamıyorlar. Ancak kar hırsı artık öyle bir hal almış ki, taşeronlar şoförlere baskı yaparak 40 tona kadar çıkan yükleri zorla taşıttırıyorr. Şoförlerin hiçbir sosyal güvencesi ve sendikal hakkı olmadığı için bu baskılara boyun eğmek zorunda kalıyor. Trafik polisleri aracı yakaladıkları zaman hem şoföre ceza puanı uyguluyor hem de ehliyete el konulmasına kadar giden cezalar verebiliyor. Trafik polisleriyle yaşanan sıkıntılarda şoförleri kendi kaderine terk eden taşeron firmalar ehliyeti iptal edilen şoförle artık çalışmak istemiyor. Ehliyeti olmayan şoför, taşeron için bir şey ifade etmediği için kolaylıkla işine son verebiliyor. Şoförler kullandıkları araçlarla evlerine gidemezken her gün aracı garaja çekmek zorundalar. Her gün garaja 1 saat gidiş 1 saat dönüş yol giderek zamanı tüketirken uzun çalışma koşullarının etkisiyle çoğu zaman hiçbir sosyal hayatları olmadan aileleriyle bile zaman geçiremeden robot gibi koşullandırılarak, yaşamak zorunda bırakılıyor. Çalıştığımız iş sektöründe en zor koşullarda çalışan işçilerden biri de, güvenlik görevlileri. Her gün 12 saat nöbet tutmak zorunda olan güvenlik işçileri hasta oldukları zaman bile dinlenmelerine izin verilmiyor. Güvenliklerin mazeretleri kabul edilmeyerek, onlara kölece yaşam koşulları dayatılıyor. Bu yaşamı kabul etmek istemeyenleri de kolayca işten çıkardıkları için güvenlik işçileri işsiz kalma korkusuyla yaşamak zorunda kalıyor.
Yılmaz konuşmasının devamında; “Ticarileştirme, vakıf üniversitelerindeki akademik ortamın ve akademisyenlik mesleğinin sermayenin çıkarlarına ve ticari işletme zihniyetine kurban edilmesidir. Ticarileşme, akademik çalışma üslup ve kurullarının ‘parasını veriyorum, ben ne dersem nasıl istersem öyle çalışacaksınız’ zihniyetine teslim edilmesidir. Kısacası ticarileşme akademinin ölümüdür” dedi.
esnel gerçeklikler insan iradesi dışında var olan şeylerdir. İnsan iradesi, sadece bunları bilinçli müdahalelerle değiştirebilir. Ancak, bu durum da insanın bilinçli iradesi olan öznelliğin, yine genel bir duruma dönüşmesiyle, yani nesnelleşmesiyle mümkündür. Bu da rasgele bir seyir izlemez. Var olan değişim her zaman mevcut durum içindeki çelişkilerin mücadelesi üzerine şekillenir. Çelişkilerin birbirlerini dışarıda bırakma mücadelesi yeniyi yaratan temel unsurdur. İnsanlığın maddi yaşam pratiği de dünden bugüne kendi içindeki çelişkiler üzerinden şekillenerek gelmiştir. Sosyal yaşam içindeki sınıf çelişkisi insanlığın dünden bugüne var olan yürüyüşünde belirleyici olan temel unsurdur. Sosyal formasyonların tüm yönleri insanlığın bu çelişkisi, yani sınıf çelişkisi, üzerine şekillenir. İnsanlar nasıl bir toplumda ve ne şekilde yaşayacaklarını kendileri seçmezler. Nesnel gerçeklik içinde bilinçli müdahaleleriyle kendi maddi yaşam gerçekliklerini belirleyebilirler. Daha önce de bahsettiğimiz gibi var olan müdahale de ancak mevcut durumdaki çelişkiler üzerinden şekillenebilir. Örneğin köleci toplumda yaşayan biri bu nesnel gerçekliğe müdahale ederek, öyle istiyor diye, komünist toplumu inşa edemez veya böyle bir toplumda yaşayamaz. Köleci toplumda yaşayan biri ancak mevcut durumdaki çelişkilere müdahale ederek bu çelişkilerin çözüm noktası olan bir toplumsal formasyonu inşa edebilir. İşte yaşamın tüm zorunlulukları, sınıf mücadelesinin yarattığı toplumsal yapıda mevcut olan çelişkilerin sonuçlarıdır. Daha özgün bir şekilde ifade etmek gerekirse bir işçi fabrikada çalışmaktadır. Bu işçi emeğinin karşılığını alamamakta, aldığı ücret ise en temel ihtiyaçlarını bile zar zor karşılamaktadır, kültürel olarak kendisini ifade edebileceği imkanlara ya ulaşamamakta ya da bu imkanları bulunmamaktadır, sosyal ilişkileri itibari ile de bu sosyal yapının içine sıkışıp kalmaktadır. İlk ve en önemli kaygısı da geleceğini veya ailesini maddi anlamda güvence altına almaktır. Daha iyi bir çevre, daha iyi bir sosyal ortam ise buna bağlı olarak istediği diğer şeylerdir. Bu işçinin patronuna baktığımızda ise kendisine fazlasıyla yetecek bir ekonomik gücü, sosyal ve kültürel olarak da istediği (Elbette ki sınıfsal yapısından ve algılayışından bağımsız olmayan) bir yaşamı sürmektedir. En büyük kaygısı ise ekonomik anlamda gücünü daha fazla arttırmak buna bağlı olarak da sosyal statüde, iktidar ilişkilerinde daha fazla söz sahibi olmaktır. Tüm bu ilişkiler, iç içe geçmiş diğer ilişkilerle birlikte, bir sosyal yapıyı, toplumsal düzeni ifade eder.
Dikkat edilirse bu iki sınıfın (işçi ile patronun) çıkarları birbirine tamamen zıttır. Bu zıt çıkarlar çatışmayı da zorunlu kılar. Ki bu tek tek örnekler genelin içinde özel olarak daha kolay anlaşılması için verilmiş örneklerdir. Mesele birbirlerine zıt karşılıklı sınıfların konumlanışıdır. Tüm bu ilişkiler kendiliğinden bir düzen içinde seyredemez. En nihayetinde de böyle olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca karşılıklı konumlanmış sınıflar arasında bazen açık bazen gizli veya başka bir görünüm altında ortaya çıkan sınıf savaşımlarına sahne olmuştur. İnsanlığın komünizme doğru yürüyüşünde bu çelişkilerin çözümünde ciddi alt üst oluşlar yaşanmıştır. Yıkımlar, göçler, savaşlar… Mevcut toplumsal yapının korunması da ancak, egemenler açısından, kurumsal bir yapıyla mümkün olabilmiştir. Bu kurumsal yapı da ilk sınıf çelişkisinin şekillenmesiyle birlikte ortaya çıkan devlet örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Ordusu, polisi, mahkemeleri, hapishaneleri, okulları, dini kurumları, sosyal ve kültürel yapısı… Tüm bu kurumlarıyla, devlet, mevcut toplumsal yapının korunmasına hizmet eder. Ancak hiçbir toplumsal sistem sonsuza kadar sürüp gitmemiştir. Bu mücadelelerin sonucunda yerini, kendi bağrından çıkan yeni bir toplumsal yapıya bırakmıştır. İşte bir işçinin, köylünün, öğrencinin özgürlüğünün temel koşulu, bu maddi yaşamın tüm zorunluluklarını kavrayarak mevcut çelişkilere en doğru temelde müdahale etmesi ve bunları, daha iyiye ve güzele doğru değiştirme pratiğine girmesidir. Nesnel gerçekliklere yapılan bilinçli müdahaleler, ancak doğru temelde yapıldığı zaman iyiyi ve güzeli ya da daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse yeniyi ve ileriyi yaratabilir. Ozan, İsmail, Abidin… Tarihin zorunluluğunun bağrında patlayan bir volkan oldular. Neyi niye yaptıklarını bilen, kendilerini çevreleyen koşullara teslim olmadan sınırları zorlayıp nesnel koşullara en doğru müdahaleyi cüretle kuşanan, tarihin silik bir ayrıntısı olmayıp, yaşamları ve ölümleriyle Munzurlardan, Zagroslardan daha yüce bir mirasın yarına uzanan yaratıcıları oldular. Bu miras dünden bugüne nasıl zirveleri mesken eylemiş kızıl namlular aracılığıyla bugüne taşındıysa yarın da zirveleri tutuşturacak kızıl namlulara emanet edildi. Her şey dün nasıl bitmediyse, bugün de bitmedi… Yarına hazırlanmak, yarını yaratma cüretini kuşanmak Ozan’ın, İsmail’in, Abidin’in kavgasını, mücadelesini iyi kavramak ve bilince çıkarmaktır. Ölümsüzlüğe uğurlanan halk savaşçılarının o büyük ve güzel anılarının önünde saygıyla eğiliyoruz.
12-13_Layout 2 7/12/11 11:20 AM Page 1
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
Devrim hareketind
Ortadoğu ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın sınırlarının emperyalizm tarafından belirlendiğini unutanlar, ezen ulusun “milli” kavramlarıyla konuşmaktan geri durmuyorlar. Misak-ı Millicilik, Kürt ulusunun parçalanması, azınlıkların baskı altına alınması ve burjuva milliyetçiliğin fetih politikasının kutsallaştırılarak halk kitlelerine sunulmasıdır. Halen bazı sosyalist-devrimci yazınlarda kullanılan bu kavramlar sosyal şovenizmin ifadesidir Her siyasal akımın dayandığı toplumsal katmanlar vardır. Hiçbir eğilim ekonomik temeli olmadan kendisini var edemez, sürdüremez. Oportünizmin devrim hareketi içindeki varlığına işaret ederken daima ekonomik özüyle açıklamaya çalışmak konunun anlaşılması bakımından fevkalede önemlidir.
Türk devletinin Kürt ulusunu ve çeşitli azınlıkları ezmede Türk burjuvazisinin yanında yer alanların sosyalist maskeleriyle kendilerini gizlemeleri, oportunizmin inceltilmiş şekliyle sürdürmeleri kaçınılmazdır. Sosyal şovenizm sadece devletler arasında emperyalist savaş sırasında yaşanan ihanetle sınırlanamaz. Emperyalizm çağında baskı altına alınan ezilen ulus ve azınlıkların olduğu, iç savaşın yaşandığı ülkelerde sosyal şovenizm kendi özel şartları içinde sosyalist hareketin bağrında da kaçınılmaz bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal şovenizm, sosyalist teoriyi öylesine sakatlamıştır ki; komünistlerin bakış açısını o derece köreltmiştir ki; Kürt ulusunun milyonlarca işçi ve emekçi köylüsünün proleter devrimci örgütlenmesinin temel sorunlarına eğilmeyi baltalamıştır. Kaypakkaya yoldaşın bahsettiği sınıf bilinçli Kürt proleteryasının, günümüzdeki rolünü oynayamamasının nedeni de burada yatmaktadır.
Sosyalist harekete bulaşan burjuva virüsün kaynağı nedir? Sosyal şovenizm nereden besleniyor. Son kırk yılın belirginleşen olgusu mudur yoksa eskiye mi dayanır? Sorularını sormakla başlayarak işin ciddiyetini ortaya dökebiliriz.
Sosyal şovenizm revizyonizmle bir ve aynı eğilimdir. Marksizm’in en bayağı çarpıtılmasıdır. Marksist teori bize en açık şunu söyler: Devlet bir sınıfın ya da sınıfların diğer sınıflar üzerindeki hakimiyet aracıdır. Devlet sınıflar üstü değildir. Sömürüyü sürdürme uğruna egemen sınıfların elinde baskı aracı olan devlet ve yürütme organı olarak hükümetler aynı amaçla hizmeti yerine getirmektedir. Böyle bakıldığında, Kemalist hükümet de evrensel doğrunun dışında olamaz.
Tarihsel olarak baktığımızda, sosyalistlerin kendi proleter devrimci hedeflerini bir kenara bırakarak “anavatan savunması”, “birlik ve bütünlük adına” sözde emperyalizme karşı başka ulusları baskı altına almalarına, ezme ve sömürmelerine rağmen, ezilen ulusun baskıya karşı savaşımının devrimci özüne arkasını dönerek “kendi” burjuvazilerinin başka ulusları ezmekte işlerini kolaylaştımalarına yarayan politikalarla burjuvazilerini desteklemelerini sosyal şovenizm olarak anlıyoruz.
Türkiye-Kuzey Kürdistan sosyalist hareketinin oportünist damarı TKP’ye dayanır. Sınıflar üstü bir demokrasi ve devlet olamayacağı gerçeğini görmezden gelen TKP, Kemalist diktatörlüğü “halk hükümeti” olarak tanımlayıp, emperyalist iş birlikçi burjuva-feodal faşist niteliğini inkar etmiştir. Bu anlamıyla baskıcı rejime karşı devrimci proleter savaşı yükseltmek yerine faşist hükümetle kol kola girmiştir. Oportünizmin sınıf işbirliği amacı öylesine derin gerçekleştirilmiştir ki sınıf savaşımının inkarına vardırılmıştır. Ulu-
››
Türk ve Kürt işçileri arasında bölünme
sal birlik sağlanarak emperyalizme karşı güçlü olunabileceğini, sınıfsal çatışmaları değil sınıfların birleşmesini savunmuşlardır. İşçi sınıfının devrimci iktidarını teorik ve pratik olarak reddetmişlerdir. Emperyalizm çağında yarı-sömürgelerde bağımsız kapitalizm gelişmeyeceğini, bağımlı ulusların burjuva-feodal sınıflarının tekelci kapitalizmle işbirliğine girdiği gerçeğine gözlerini kapatarak, sözde ulusal kapitalizmi geliştirebileceğine olan inancıyla “kendi” burjuvazilerinin yanında saf tutmayı devrimci-sosyalist mücadele olduğunu belirterek işçi sınıfının devrimci geleceğine ihanet etmişlerdir. “Ulusal güçlenme, ulusal bağımsızlık” adına emperyalizmin kuklası, ortağı olan burjuvaziyle kolkola girerek askeri faşist niteliğini görmezden gelerek azınlıkları ezen, Kürtleri yok etme politikası izleyen Kemalist hükümeti devrimci ilan ederek ve işbirliğini sürdürerek, ihanetini sürdüren TKP ve bağımsızlaşan kolları 1970’lerde dev-
Sendikalar işçi sınıfının kurtuluşu için birer okul olmaktan çok faşist Kemalist-Türkçü- milliyetçi ideolojinin merkezi, Türk olmayan işçi ve emekçilere karşı düşmanlık ve nefret uyandıran birer okul haline getirilmiştir. Kürt işçiler, ucuz iş gücü olarak en alt, en kötü koşullarda, en düşük ücretle güvencesiz çalıştırılan tabakadır. Egemen sınıflar devlet eliyle Kürt halkını, ucuz iş gücü
rimci kopuşu gerçekleştiren, ama bir yanıyla bağımlı kalan devrimci harekete, Kemalizm ve sosyal şovenizm lekesini bulaştırmışlardır.
Bağımsız devletten vazgeçin Kaypakkaya yoldaş sosyal şovenizmin Kemalizmle olan “kardeş”liğini mahkum etmiş tarihsel ihaneti ortaya çıkarmıştır. Kemalizm’i devrimci görenlerin anti-emperyalist temellemelerinde azınlıkların bastırılmasına, Kürt ulusuna uygulanan katliamlara rastlanmaz. Çünkü sosyal şovenizm başka ulus ve azınlıkların baskı altına alınması ve sömürülmesi siyasetinde “kendi” burjuvazisiyle saf tutar. Kemalizm devrimciliğinde, komünistlerin katledilmesi, azınlıkların bastırılması, Kürtlerin kıyıma uğratılması ve asimile edilmesi ne kadar yer tutar? Sosyal şovenizm bunu sorgulamaz bizzat üstünü örter. Başka ulusların ezilmesini “ulusal birlik” ya da “emperyalizme karşı birlik ol-
olarak emek pazarına sürer, işsizler ordusu yaratır. İşçi ücretleri ucuz emek üzerinde belirleyici basınç oluşturur. Kürdistan yoksulluğa itilirken, ezilen Kürt ulusunun işçi ve köylülerinin üretim içindeki yeri ayrıcalıklı Türk işçi ve emekçilerine göre ikinci veya üçüncü plana itilir. Ezen Türk ulusçuluğunun ayrıcalıklı durumu hayatın her alanında hissedilir. Mevsimlik Kürt işçiler
Karadeniz’e fındığa, Çukurova’ya pamuğa, Eskişehir’e patates toplamaya giderken öldürülürler. Sömürü çarkında karın tokluğuna çalıştırılırlar. Ülkenin kamusal pazarlarında Kürtler vardır. Kürtler her türlü ulusal aşağılanma, kişiliksizleştirme saldırırsıyla çürütülür. Fuhuşa, uyuşturucuya suç dünyasına itilirler. Üstelik bu durum kullanılarak Kürtlere karşı milliyetçi nefret duygusu geliştiri-
12-13_Layout 2 7/12/11 11:20 AM Page 2
perspektif
de sosyal şovenizm inat etmeyin, Kürtlerin varlığını kabul edin, bir iki değişiklik yapın. Kürt kardeşlerimiz, olur ki burjuvalarımız sizlere tekrar baskı yapmaya başlarsa hemen ‘biz bağımsız devletimizi kuracağız’ demeyin! Eğer böyle davranırsanız bölücü olursunuz. Kürt kardeşlerimiz biliyorsunuz biz sosyalistler bölücülüğe karşıyız ayrılık değil birlikten yanayız.” İşte sosyal şovenist bloğun Kürt burjuva milliyetçi reformculuğuyla bütünleşme amacı. Türk egemenlerin minnettarlık duyduğu büyük hizmet...
Sosyal şovenizmin ekonomik temeli
mak” gibi zırvalarla alkışlar. TKP yayın organı olan “Orak Çekiç”te Şeyh Said ayaklanmasında (1925), “Yobazların sarıkları yobaz zümresine kefen olmalı” manşeti atılmasının nedenide budur. Kürt isyanlarında devrimci görevlerini unutup Türk devletinin yanında saf tutmasının utanç verici biçimleri unutulmamalıdır. Sosyal şovenizm geride kalmış bir eğilim değildir, çeşitli biçimleriyle devrimci hareketi zehirlemeye devam ediyor. Ortadoğu ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’nın sınıflarının emperyalizm tarafından belirlendiğini unutanlar, ezen ulusun “milli” kavramlarıyla konuşmaktan geri durmuyorlar. Misak-ı Millicilik, Kürt ulusunun parçalanması, azınlıkların baskı altına alınması ve burjuva milliyetçiliğin fetih politikasının kutsallaştırılarak halk kitlelerine sunulmasıdır. Halen bazı sosyalistdevrimci yazınlarda kullanılan bu kavramlar sosyal şovenizmin ifadesidir. Sosyalistler Kürtlerin bölücü olmadığını
lir. Eğitim alanında ayrıcalık vahşice görülür. Kürt ulusunun eğitim ve örgütlenme hakkı yasaklanmıştır. Ezen ulus işçi ve emekçileri toplumsal yaşamda eğitim yolu ile çocukluktan başlayarak Türk olmayan ulusların işçi ve köylülerine horlayıcı, üstten bakan tavırlar edindikleri çok açıktır. Emperyalizm kendi deneyimini,sınıf mücadelesini burjuvaziye yedekle-
kanıtlama çabasına girmişse enternasyonalizmden bahsedilemez. Çünkü kendi devletini kurma savaşımını vermekte olan ezilen ulus mücadelesini bölücülükle damgalamış oluyorsunuz. Yine komünistlerin ortak hedefler uğruna koyması gereken enternasyonal tavır silinmiştir. Sosyalizm maskesi takan ezen Türk hakim ulus anlayışını kuşanarak şöyle denmektedir: “Ey reformcu Kürt ulusal hareketinden değerli kardeşlerimiz. Bağımsız bir Kürdistan devleti kurma fikrini bir kenara bırakmanızdan büyük mutluluk duyduk. Sizinle daha önce de el ele vermek istiyorduk, fakat siz bağımsızlık talebinizden vazgeçmediğiniz için şimdiye kadar bu birliği gerçekleştiremedik, ama yine de geç kalmış sayılmayız. Size baskı yapanlara bizler de karşı çıkacağız, burjuvalarımıza sizlerin kendi devletinizi kurmaktan vazgeçtiğinizi anlatacağız. Kürtler bölücü değil, size garanti veriyoruz, silahlı güçlerini size teslim edecekler ama sizler de
menin ekonomik işleyişini kukla ülkelerde de işlevli hale getirir. İşte Türk işçi sınıfının az sayıdaki katmanları ve küçük burjuvazinin ittifakının ekonomik temelinde sosyal şovenizm yükselir. Sosyalizm içinde ezen ulus burjuva feodal sınıfların dümen suyunda ilerleyen, Kemalist ırkçılığı görmeyip çeşitli biçimlere bürünen sosyal şovenizm, kendisine bırakılan kırıntılarla gözleri kamaşıp sosyalizmi yozlaştırarak ezen ulus
Marksizm’in en düşmanca çarpıtılması olan sosyal şovenizmi Lenin komünist partilerin içerisinde sürdürülmesini,bir arada var olma olanaklarını ortadan kaldıran olgunluğa erişmiş oportünizm olarak tanımlar. TKP’nin ideolojik politik bütünlüğüne damgasını vuran ve aktarmaya çalıştığımız sosyal şovenizm saldırganlığından daha güçlü ve boyutlu olmasının ekonomik sosyal temeli vardır. TKP’den günümüze uzanan burjuvaziyle uzlaşma siyasetinde tam da küçük burjuvazinin ve ayrıcalıklı hale getirilen, birbirinden koparılan işçi sınıfının arasında katmanlar oluşturan, karmaşık ama aynı amaca yönelen sosyal tabanın varlığı yatmaktadır. Yarı sömürge, yarı feodal olan Türkiye’nin kendi şartları içinde bakıldığında elbette emperyalist ülkelerde kendi işçi sınıfına, işçi sınıfının üst aristokrat tabakasına, küçük burjuvaziye bıraktığı rüşvetle aynılaştırılamaz, fakat yarı sömürgeciliğin kendine has ekonomik gelişmesiyle açıklanabilir. Emperylizm çağında bağımsız kapitalist ulusal burjuvazi olamayacağı temel Leninist ekonomi-politik olguyu esas aldığımızda karşımıza şu çıkar: Komünizme karşı perde olarak inşa edilen faşist Türk devleti, emperyalizmin çıkarlarına hizmet edecektir. İşbirlikçi Türk burjuva feodal sınıfları emperyalist burjuvazinin bıraktığı karlarla sistemin istikrarını korumak
milliyetçiliğinin sınıf mücadelesi içindeki temsilcileri haline gelir. Türk egemen ulusçuluğuyla bütünleşen sosyal şovenizmin kabukları sertleşmiştir. Artık örtük değil, çok açık hareket etmektedir. Sosyal şovenizmi aydınların belli kesimlerinden, işçi sınıfının üst katmanlarından, işçi sınıfı hareketinin belli memurlarından, gazetecilerinden, parlementerlerinden, ayrıcalıklı görevlilerinden, memurluktan sosyalistliğe geçiş yapanlar(!),
için her yönteme başvurmuştur. Ermenilere soykırım uygulama deneyimine sahip bu devlet, azınlıklara uyguladığı baskıyla yok etmeye, asimile etmeye, tepeden tırnağa Türk milliyetçiliğini geliştirmeye koyulur. Emperyalizme hizmet ederken suni bir anti-emperyalist hava yaratarak yabancı düşmanlığını körükler. İçeride en büyük tehlike olarak görülen Kürt ulusuna karşı savaş yürütür. Azgın bir anti-komünizm politikası kesintisiz sürdürülür. Türk burjuva-feodal sınıfları Kürt ulusunu zor yolu ile baskı altına almakta, halkını sömürmekte, zenginliklerini talan etmekte, emperyalizmle işbirliği içinde çağın özel şartlarından yararlanır. Faşist Kemalist egemenliğin sürdürülmesinde Kürt burjuva feodal sınıfların üst tabakası en gerici katmanlarıyla işbirliğine girip belli bir pay alır. Kürdistan’ın sömürülmesi, azınlıkların mallarının Türk ulusunun egemen sınıflarına kalsa da bu zenginliğin bir kısmı bürokratik devletin sivil askeri bürokrasisi arasında bölüşüldü. Küçük-burjuva sınıflarda bu zenginliğin bölünmesinde yararlar sağladı. Türkçü milliyetçilikle daha iyi bir yaşam, gelişme ve güçlenme vaadiyle kitleler uyutuldu. Azınlık milliyetlerden, Kürt işçi ve emekçileriyle Türk işçi emekçileri arasındaki fark ortaya çıkıyor. Ezen Türk ulus ayrıcalığı Türk ve Kürt işçileri arasında bölünme ve düşmanlık yaratmaktadır. Bunun nedeni ekonomik olarak Kürt halkından ayrıştırılan Türk işçi ve emekçiler var olan toplumsal düzenin korunması yönünde milliyetçi ideolojiyi benimsemekte zorlanmazlar. Çünkü yıllarca uygulanan yöntemlerle, taktik ve zor yolu ile devrimci dinamikler ezilirken, Türk işçi sınıfının azınlıkta olan tabakasına ayrıcalıklı katmanlar oluşturacak ortam yaratır. Buna rüşvet demek mümkündür. Türk milliyetçi ideoloji işçi sınıfına pompalanarak azınlık seçkinci, Türk olmayan işçilere karşı – bugün en açık haliyle kent işçilerini- Türk burjuva-feodal sınıflarının yedeğine düşmeye götürür.
tüm bunlardan bir katman oluşmuş burjuvazinin sofrasından aynı yemeğe kaşık sallamaktadırlar. Türk egemen sınıflarını yasallıkla sınırlayan bütünüyle redçileri ayrı ele almak gerekir- oportünist sosyal şovenist akımın verili durumunun ortak noktası Kürtlerin ayrılıkçı olmadıklarını Türk burjuva-feodallerine ispatlama uğraşıdır. Sosyal şovenizme karşı mücadele edilmeden emperyalizme karşı mücadele verilemez.
14-15_Layout 2 7/12/11 11:27 AM Page 1
14 gençlik haber
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
Adana polisi kendini Siyasi polis, hak arama mücadelesinde devrimci-demokrat kurum ve kişilere yenilek, sistemin kendisine biçtiği rolü “ev ziyaretleri”yle oynamaya devam ediyor
Saldırılara sessiz kalmayazağız Asılsız gerekçelerle tutuklana üniversite öğrencisi Ali Haydar Yıldız, Uğur Can Soybelli, Rıdvan Akbaş, Didem Ezgi Serap ve Yusufcan Yıldırım dört ayrı “terör örgütüne” üye olmak suçlamasıyla 162 gündür Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutuluyor Aralarında bir DGH faaliyetçisinin de bulunduğu, geçtiğimiz Ocak ayında tutuklanan beş üniversite öğrencisiyle ilgili, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi’nde Mücadele Birliği Platformu tarafından bir basın toplantısı yapıldı. Yapılan toplantıda tutsakların son durumları ve hapishanede uğradıkları hak ihlallerine değinildi. F tipi hapishanelerde yapılan saldırıların gün geçtikçe arttığına değinilen toplantıda tutsaklara ve ailelerine yönelik saldırı ve tacizlerin gerçekleştiği açıklandı. Mücadele Birliği Platformu adına yapılan açıklamada, “Edindiğimiz bilgilere göre tutsakların içeride yaptıkları her şey onlara yasak olarak dönmektedir. Son beş buçuk ayda Yusuf Can Yıldırım 7 kez iletişim cazası almıştır. En son 1 Mayıs’ta slogan attıkları için, ‘gereksiz slogan atmak’tan dolayı 1 ay daha iletişimden men edilmişlerdir.” denildi.
Ezenler cephesinden sömürü ve sindirme politikaları gün geçtikçe daha da yakıcı bir şekilde kendisini gösterirken, baskının olduğu her yerde isyan etmenin meşruluğunu kullanan ezilen ve emekçi halklara dönük saldırılar, imha-inkar politikaları, sindirme ve tacizler hakim sınıfların, işbirlikçilerini ve faşist devlet düzeninin yılmaz bekçileri tarafından azimle(!) devam ettiriliyor. Bir taraftan demokrasi nutukları atan ve kesintisiz olarak halka saldırmaktan geri durmayan faşist diktatörlüğün icraatları üzerinden atlanamayacak kadar somuttur. Burjuva-feodal sistem, kimilerini sokak ortasında kurşunlayarak, kimilerini hapishanelere tıkarak, kimilerine de ev ziyaretleri gibi daha birçok başlık altında sıralanabilecek saldır politikalarıyla susturmaya çalışıyor. Yeri geldiğinde düşünce özgürlüğünde yarıştığını iddia eden bu zat-ı muhteremlerin demokrasileri işte böyle bir içeriğe sahip bulunuyor. Elbette herkes kendileri gibi düşünüp siyaset yaptığı müddetce özgür sayılabilir. Ancak ondan farklı düşünüyorsak ve farklı bir dünyadan bahsedeceksek bunun adı özgürlük değil, doğrudan “terörizm” oluyor. Daha bir önceki sayıda gazetemize kapatma cezası veren zihniyette bunların farklı bir koludur. Farklı bir klik ya da grup anlaşılmasın. Aynı bütünün başka alanlarda uzmanlık kazanmış hali. Bir gerçekliğe daha altını çizerek vurgulamak gerekiyor. Gazetemizin yayınının durdurulmasına vesile olan haberlerde yer alan halk savaşçıları işte sistemin bu yanına temas ediyorlardı. Yani sistemin tanı-
dığı alanda bırakalım siyaset yapmayı, bağımsız bir kişiliğin dahi kazanılamayacağı ortadadır. Şimdi bunun neresinden tutarsanız elinizde kalacak bir izahat olduğu tüm ayrıntıları ile ortada duruyor. Yasal kurumlar yasa dışı, yasal eylemlerde bir anda yasa dışı olu veriyor. Nasıl oluyor demeyin. Bu sistemde her an her şey olabilir. Bazen başbakan çıkar en keskin demokrat olur, ertesi günde en kafatasçı milliyetçi... bunların hepsi mümkündür. Mümkün olmayan bir şey yok. Bel kemiği olmayan bir sınıfın temsilini yapıyorlar ne de olsa.
Aşındıkça aşınan yöntemler Ülkemiz nezdinde alışık olduğumuz ve kendisini sık sık polis terörü ile gösteren yıldırma, tehdit ve tacizin bu seferki adresi Adana oldu. Adana’da demokratik hakları için mücadele eden, 1 Mayıs, 8 Mart gibi mitiglerine katılan Demokratik Haklar Federasyonu ve Demokratik Gençlik Hareketi faaliyetçisinin evine
giden siyasi polis, aileye telkinlerde bulunarak, çocuklarının söz konusu eylemlere katılmamasını yoksa başına kötü şeyler geleceğini belirtti. Aileye, çocuklarının demokratik ve yasal eylemlerde çektiği resimleri gösteren siyasi polis, bir çırpıda yasalarla da “korunmuş” eylemleri yasa dışı olarak ilan etti. Ailede korku yaratarak panik havası içerisinde kalmasını ve nutku tutulurcasına bağırarak demokrasi diye ilan ettiklerinin nasıl bir şey olduğunu da böylece bir kez daha göstermiş oldu. Daha önceki süreçlerde de Demokratik Haklar Federasyonu faaliyetçilerinin ailelerine giderek, türlü senaryo ve mesnetsiz suçlamalarla içeriğini doldurdukları “sohbet amaçlı” “aile ziyareti” adı altında, evlerde korku iklimi yaratan siyasi polis, bir yandan faaliyetçileri örgütlü bulundukları kurumlardan uzaklaştırmak isterken diğer yandan ise toplumda korku iklimi yaratarak sistemin sömürü çarkının kusursuz işlemesini sağlamak istemektedir.
İşte devletin Demokrasi söylemleri Basın toplantısında aileler adına söz alan Yusufcan Yıldırım’ın ailesi, ileri demokrasi söylemleri arasında en küçük hak arama mücadelesinin gözaltılarla ve uzun tutuklamalarla karşılandığını aktararak, “Asılsız düzmece iddialarla beş aydır tutuklu bulunan, kamuoyunda eli kanlı teröristler olarak gösterilen çocuklarımızın hesabını kimden soracağız?” dedi. Daha sonra söz alan Özgür Alkan’ın ailesi ise gözaltı öncesi evdeki telefonlar ve özel eşyaları alıp dosyaya suç unsuru denilerek konulduğunu belirtti. Tutsakların içeride sınavlarına sokulmadıklarına değinen aileler konu ile ilgili Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nden olumsuz cevap alındığı belirterek yapılan bu yönlü saldırılara da sessiz kalınmaması gerektiğini belirtti. Aileler her koşulda çocuklarının mücadelelerinin yanında olduklarını, yapılan bu saldırıların kendilerine ve çocuklarını susturmaya yetmeyeceğini, mücadelenin yükseltileceğini ve bunun gerekliliğini bir kez daha yineldi.
Öğrencilere tatil
Öğrencilerin demokratik ve meşru mücadelesi üniversite yönetimleri tarafından açılan soruşturmalarla baskı altına alınmak isteniyor
12 Eylül kalıntısı YÖK’ün, sermayenin ve neo-liberal rüzgarın kıskacı altındaki üniversiteler, bilimsel ve toplumsal niteliğinden giderek daha da uzaklaşmaktadır. Eğitim artık doğrudan piyasanın bir alanı olarak görülmekte, harçlardan başlayarak eğitimin bütün kademeleri ücretlen-
dirilip, satışa sunulmaktadır.
Üniversiteler piyasanın bir aktörü haline gelirken, öğrenciler de müşteri haline getirilmektedir. Hakkını aramayan, söylenenlere biat eden insan profilleri oluşturulmaya çalışılmakta; hakkını arayan, tepkilerini demokratik ve meşru yollardan dile getirmeye çalışan öğrenciler hakkında soruşturmalar açılmakta, okuldan “süreli” veya “süresiz” şekilde uzaklaştırılmaktadır. Son yıllarda üniversitelerde artan öğrenci muhalefetine karşı, hakim sınıfların kontrolünde hareket eden üniversite yö-
netimi öğrencilere karşı her dönem uygulamaya koyduğu soruşturma furyasını bu sene de uygulamaktan geri kalmadı. Üniversitelerin kapanmasını fırsat bilen üniversite yönetimleri, eğitim yılı içerisinde üniversite öğrencilerinin yaptığı demokratik ve meşru eylemlerine karşı yüzlerce öğrenciye soruşturma açtı.
Tatil soruşturması Okulların kapalı olmasını fırsat bilen ve öğrencilerin tepkisini boşa düşürmeye gayret eden üniversite yönetimleri, birer birer soruşturmaları sonuçlandırıyor. Üniversitelerde baskı ve sindirme aracı
14-15_Layout 2 7/12/11 11:27 AM Page 2
genclik 15
aşıyor Daha çok örgütleneceğiz
Siyasi polisin sahte maskesi
Gazetemize konuşan DGH faaliyetçisi, düzen güçlerinin tüm bu yaratıcı senaryolarında gösterdikleri “iyi niyetli” konuşmalar adı altında baskı ve sindirme politikasına boyun eğmeyeceğini ifade ederek, bu ülkenin ezilen emekçi bir ailenin öğrenci genci olarak, örgütlü mücadelesinden asla vaz geçmeyeceğini aktardı. Her türlü haksızlığa karşı demokratik ve meşru zeminde mücadelesini yürüteceğini ifade eden DGH faaliyetçisi, devletin bu yıldırma politikaları ve taciz girişimlerinin daha çok örgütlenme şiarıyla boşa düşürüleceğini açıkladı.
DGH faaliyetçisinin evine giden siyasi polis, aile ile rahat ilişki kurmak için kendisini “okul polisi” olarak tanıttıktan sonra, aileye çocukları hakkında tuttukları fişleme dosyasını gösterip, aileye çeşitli uyarılarda bulundu. Ancak sözde uyarı amaçlı gelen siyasi polislerin demokratik hakları için mücadele edenlerden gizli bir şekilde yaptıkları baskı ziyaretlerinde bu sefer baltayı taşa vurdu. Siyasi polis, DGH faaliyetçisinin ailesinden gizlediğini düşündükleri faaliyetlerini, yaptıklarının hangi amaca hizmet ettiğini ve hangi eylemlere katıldığını bin bir türlü senaryolarla aktarmaya başladı. Ardından polis, fişleme dosyasını açarak, DGH faaliyetçisinin eylemlerde çekilmiş görüntülerini aileye gösterdi. DGH faaliyetçi ise o esnada fotoğraflardakinin kendisi olduğunu, katıldığı eylemlerin yasal ey-
Yaşanan bu olayın ardından Demokratik Haklar Federasyonu Adana örgütlülüğü durumu teşhir etmek amacıyla aile ziyaretleri gerçekleştirdi. DHF ailerle yan yana gelerek siyasi polisin bu türden saldırı siyasetini teşhir etti. Aileler siyasi polisin bu türden baskı ziyaretlerini çokça yaptıklarının aktararak, siyasi polislerin baskın yaparak evlerine geldiğini ve içeriği aynı olan konuşmaları gerçekleştirdiğini ve adeta çocuklarının kendilerine “şikayet” edildiğini belirtti. Çocuklarının tek tek fotoğraflarının gösterildiğini söyleyen aileler, polisin bu hukuksuzluğunu yetkililerin gizlediğini ifade ettiler. Çocuklarının örgütlü mücadele içerisinde bulunmasına destek veren aileler, yapılan bu ziyaretlerle hedeflenenlerin ve hizmet sunduğu zihniyetin görüldüğü ifade edildi.
Aileler: Bu zihniyetin farkındayız
soruşturması olarak sıkça kullanılan soruşturma terörü Hacettepe, Eskişehir, Kocaeli, Balıkesir, İstanbul’daki birçok üniversitede yüzlerce öğrenciye çeşitli gerekçelerle soruştuma açıldı. Açılan soruşturmalarla baskı altına alınmaya çalışılan öğrencilere, 1 ay, 1 dönem, 1 yıl gibi okuldan uzaklaştırma “cezaları” verildi.
Soruşturmaların son adresi Denizli oldu Öğrencilere dönük soruşturma terörünün son adresi Pamukkale Üniversitesi oldu. Üniversite yönetimi, polisten aldığı talimatla 112 öğrenciye soruşturma açtı.
≫ sinan çakıroğlu
ÜÇ KIZIL KARANFİLİN ÇAĞRISI... lemler olduğunu, ailesinin de bildiğini ve onlarında bu eylemlerde yer aldığını söyledi. DGH faaliyetçisi, “Demokratik Haklar Derneği’nin yasal bir dernektir. Ve eğer böyle bahsettiğiniz bir durum olsaydı buraya bu kadar rahat gelip oturmazdınız. Beni tutuklar o derneği de kapatırdınız.” dedi. Siyasi polis, aileninde iştirak ettiği eylemleri suç olarak gösteremeyince bu sefer bütün aileye inceltilmiş tehditler savurdu. Yaptıkları bu ziyaretlerin arka planında, aileleri tedirgin edip gözdağı vermek olan siyasi polis, giderken bu ‘ziyaretlerin’ son olmayacağı tehdidinde bulundu.
Siyasi polis Adana’da “ev ziyaretleri adı altında” hukuksuzca yaptığı baskı ziyaretlerinin bir yenisi 5 Temmuz tarihinde Demokratik Gençlik Hareketi (DGH) faaliyetçisinin evinde yaşandı.
GENÇ YORUM
13 Mayıs’ta Şırnak’ın Uludere İlçesi’nde Türk ordusu tarafından katledilen 12 HPG gerillası için 16 Mayıs tarihinde yapılan basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle 112 öğrenci hakkında soruşturma başlatıldı. Öğrencilerin, 15 Temmuz’a kadar “şüpheli” sıfatıyla ifade vermesi gerektiği, ifade vermezlerse, “haklarındaki diğer delillere göre karar verileceği” belirtildi.
16 Haziran’da Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Rektörlüğü tarafından öğrencilere gönderilen tebligatta, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 13. maddesine göre haklarında soruşturma başlatıldığını açıkladı.
S
ınıf mücadelesinin en çetin badirelerini atlatmış bir tarihe sahibiz. Maoist parti, kuruluşunun şafağında, tüm teorik ve pratik sürecine bizzat ve bire bir önderlik eden yoldaş Kaypakkaya’yı ve genç kadrolarını kaybederek, proleter dünya devrimine, olanca tecrübesizlik içerisinde devam etme yükümlülüğü içerisindeydi. Öylede yaptı! 40 yıla yakın mücadele sürecinde, Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının nice kadınları ve oğulları, komünizm ülküsüne sarılarak, ülke devrimini muzaffer kılmak için, ikirciksiz canlarını verdiler. Niyetlerimizin dışında var olan ve iliklerimize kadar hissettiğimiz ezen ile ezilen sınıflar arasındaki mücadele devam ettiği sürece, toplumumuzun en ileri unsurlarını bu savaş içerisinde vereceğimiz aleni. Bu realitenin bir sonucu olarak, 27 Haziran günü, Dersim’in Ovacık İlçesi’nde, Ozan Derman, İsmail Perktaş ve Abidin Demir yoldaşları ölümsüzlüğe uğurladık. Ezilen sınıflara karşı baskı ve cebir sistemi içerisinde emperyalizmin ve yerli uşaklarının sömürü sistemini kuran ve bu baskı ve cebri başta beyaz ordu olmak üzere, polis, kontra, silahlı çete vb. örgütler sürekliliğini sağlamaya çalışan, bunun yanında hukuk ve hapishane aygıtlarını da kendi çıkarları için pervazsızca kullanan faşist T.C, hâkim sınıflarının iktidarını tescilli ismidir. Bu tescilli isim, toplumlar tarihine yaptığı katliamlarla övünerek geçmiştir. Tek parti diktatörlüğünden çok parti diktatörlüğüne kadar, rejimin gerici niteliği değişmemiş, sömürücü ve baskıcı özelliğini günün koşullarına göre daha “hazır” bir biçime büründürmüştür. Hâkim sınıfların bu konumlanışına karşı, proletarya önderliğinde ezilen sınıfların iktidarını inşa etmek için, dünya gericiliğinin zayıf halkasını vura vura, bir diğer anlamıyla devire devire ilerleyen bir halk ordusunun varlığı mutlaktır. Maoist parti’nin kumandasında, halk savaşı pratiğinin yerine getirmek üzere halk ordusu örgütlenmesi, kısaca özetlediğimiz bu gerçeklik üzerinden varlığı sürdürmektedir. Halk İktidarını kurmak ve kesintisiz olarak komünizme ilerlemek için savaşanlar, bazı zorunlu aşamadan geçmekle mükelleftir. Ozan, İsmail ve Abidin yoldaşlar da böyle yaptılar. Kökleri özel mülkiyet dünyasında olan sınıfsal, ulusal, cins ayrımcı, ırk ayrımcı tüm çelişkileri ortadan kaldırabilmek için, özel mülkün somut örgütlenmesi burjuva-feodal devleti tarihin çöplüğüne göndermek üzere, Halk Ordusu saflarını mesken tuttular. Peki, neydi onları böylesine güçlü kılan? Tasfiyeciliğin olanca hâkim olduğu, reformizmin devrimci örgütlere sirayet ettiği, silahlı reformizmin hükümdarlığını kıldığı, parlamentonun başat araç ilan edildiği, ‘açılımlar’ safsatasına bel bağlayanların
‘burjuva demokrasisi’ hayallerine kapıldığı bir dönemde, hangi etmen, devrimci komünizm için halk savaşının ısrarını güçlü kılmaktadır? Maoist partinin, almış olduğu yenilgi ve darbelere ve 40 yıllık geçmişine rağmen, olması gerektiği yerde olmamasıyla birlikte, bilimsel komünizmi, ülke ve uluslararası alana uygulamaya çalışan MLM teorinin öncülüğüdür cevap! Ne basit bir intikam yemini, ne de düşmanla görülmesi gereken bir hesaptır. Bilgi biliminin, pratik mülahazalarının, “iktidar namlunun ucundadır” fikirselliğinin, özgün uyarlanışıdır. İktidarın perspektifinin radikal çözümleme olmadan, başka yollardan arayan pespaye sivil toplumcu zırvalara kulak asmadan, yüzlerce yıllık tecrübenin, yani “zoru zor söker” temel geçerin, bilimsel soyutlamasıdır halkımızın kadınlarını ve oğullarını diri tutan. Teknolojinin önemini abartan ve devasa güç karşısında secdeye duran üçüncü alancılar, tam da bu noktada, yani devrimci savaşı güçlendirme zorunluluğunda, istem dışı olarak bize katılmak durumundadırlar. “Ordu çok güçlü”, “devlet acımasız” diyerek halk yığınlarını terörize etmekte destek çıkanlara tersinden düşünmelerini salık veririz. Hâkim sınıfları silahlanmaya ve saldırganlaşmaya iten nedenler, sınıf konumlanışında, iktidarını kaybetmemek için canhıraş cebelleşmesidir. O halde, gerici sınıfların iktidarını alaşağı etmek ancak bu ‘devasa’ gücü ortadan kaldıracak bir örgütlenme ile mümkün olabilir. Bugünün koşullarında, silahlı mücadelenin temel örgütlenmesi olan halk ordusu, bunun esas halkasıdır! Ozan, İsmail ve Abidin yoldaşlar, sadece yaşamları ile değil, idealleri için ölümsüzleğe uğurlandıklarında dahi bize bir doğruyu kanıtladı. Gerici sınıfları alt etmek ve güzel günlere yol alabilmek için, devrimin meşakkatli yolunu bir kez daha teyit ettiler. Onlar, güçlü bir devrimci geleneğe sahip olan coğrafyamızın gelenek temsilcilerinin bir bir tökezlediği şu günlerde, devrim adına yapılmış ne varsa sahip çıkabilmek için, komünizm merkezli yürüyüşün, en çetin koşullarda dahi sürdürülebildiğini gösterdiler. Onlar, kararsızlığa, amansızlığa, örgütsüzlüğe, küçük burjuva ukalalığına, yenilgi serzenişliğine rağmen, devrimci kararlılığının gerçek olduğunu gösterdiler. Onlar, halk yığınlarının her türden burjuva-feodal fikirler altında manipüle edildiği şu günlerde, binler olup devrimci komünistlerin davalarına sahip çıktıklarını, tüm acılarına rağmen, komünist öncüye duydukları derin saygıyı gösterdiler. Onlar, Demokratik Halk İktidarı için, halk savaşının manifesto çağrısını, can bedeli yenilediler. Ovacık’ta şehit düşen üç kızıl karanfilin bu çağrısına kulak verelim! Zirveleri hedefleyen zorlu yürüyüşleri bütün kararlılığımızla ve coşkumuzla sıklaştıralım!
16-17_Layout 2 7/12/11 11:37 AM Page 1
16 güncel haber line Nitelikli şekilleniş disip
Sf. 12-13 muhtaçtır PERSPEKTİF 6. 17’ler ölümsüzlüklerinin ve yıl dönümünde ülkede yurt dışında yapılan etkinliklerle anıldı
Suriye’de muhaliflerin yaptığı eylemlere ateş açan Esad yönetimi geri adım atmıyor
SAYFA 04-05
Halkın Gün lüğü SAYFA 18-19
nlugu. 1.5 TL www.halkingu Yıl: 1 Sayı: 14 Fiyatı 20-30 HAZİRAN 2011
Eti Gümüş tehdit ediyor
fYAŞAM 22-23
i havuzunun çökmes Kütahya’da siyanür yaşayan halkın hayatı ile birlikte burada ün içme suyuna tehlikeye girdi. Siyanür zehirlenen köylüler karışması sonucu üstü olayın alarda ile ilgili yapılan açıklam or. kapatılmaya çalışılıy
12 Haziran seçim
değerlendirmesi
Güncel-
Sf. 06-07-08-09
Faşizmin korku iklimi: F tipi
fGÜNCEL 02-03
ist tutsakları tesDevrimci ve komün bir uğraş veren lim almak için büyük alarını derinleşdevlet, tecrit uygulam eyi dayatıyor. tirerek kişiliksizleştirm hakları dahi keyfi doğal en arın Tutsakl ıyor. uygulamalarla kısıtlan
EMEK 15-16 Haziran’ın
net
e-posta: halkingunlugu
Gazetemiz 6 ay içerisinde
@hotmail.com
iyle yarışan düzen partileri in devamı için birbirler Sömürü ve zulüm düzenin n açık ara önde çıkan AKP, r. Seçim aldatmacasında başarılı olduklarını söyledile e faşizmin kırbacı olacak. oluşturarak halk üzerind 3. kez savaş hükümetini
Kaybeden kim? rin ve bütün sorunfÇılgın projelerin, bol vaadle havada uçuşaının ları ‘biz çözeriz’ sahtekarlıklar belli olduğu bir seçim rak, kazananın başından aldı. geride formalitesi daha ıklı aktörleri olan faşist fSeçim yarışının ayrıcal ı ve seçmen kitlesinin partiler, aldıkları oy oranlar olmasından hareyüzde 88’inin sandığa gitmiş ettiler ketle ‘kazandıklarını’ ilan olanaklarını kullanarak ri, partile en fDüz olduğunu söylediği se“çözüm”ün sandıkta ve MHP tercihine zorçimde, kitleler, AKP-CHP lılığı onaylatıldı. lanarak faşist düzenin devam antı-demokratik fBütün engelleme ve n desteklediği uygulamalara karşın BDP’ni irade beyanıyla halkının bağımsız adaylar Kürt başarı kazandı. beklenenin üzerinde bir
e sf 10-11 ışığında mücadeley
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
GENÇLİK ÖSYM’nin sınav
klasikleri sf. 14-15
Halkın Günlüğü Halkın Sesidir Yayını durdurulan ve son sayısına toplalma kararı çıkarılan gazetemiz için DHF faaliyetçileri, Antalya’da basın açıklaması yaptı. Antalaya’da Attalos Heykeli önünde biraraya gelen DHF’liler yaptıkları açıklama ile gazetemizin yayının durdurulmasını protesto ettiler. “Bizlere vermiş olduğu siyasi bilinç irade ve eylem pratiğinin hareketiyle kendi görevlerimizi yerine getireceğiz” diyen DHF faaliyetçileri “Halkın Günlüğü halkın sesidir” pankartını açtı. Ezen ile ezilenin tarih sayfasındaki mücadelesinde kuşkusuz ezilen sınıftan yana taraf olan ve devrimci basın ilkeleriyle hareket eden Halkın Günlüğü’ne sahip çıkıyoruz ifadelerine yer verilen açıklamada şunlar dile getirildi, “Biz Halkın Günlüğü gazetesi çalışanları ve okurları biliyoruz ki gazetemize yapılan bu saldırılar gelecek olan saldırılarında bir habercisidir, fakat ne bu saldırılar ne de gelecek olan diğer saldırılar (sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik) bizlerin önünde hiçbir sorun engel teşkil etmeyecektir. Çünkü biliyoruz ki onlar gerici iktidarlarını korumak için bu tür saldırılarla kendi durumlarını meşrulaştırmaya çalışacaklardır. Ve şunu çok açık bir şekilde ifade ediyoruz ki asıl terörist ve terör uygulayan sizlersiniz. Terörist, memleketi emperyalizme peşkeş çekene denir, terörist, kadınları cinsel obje olarak görüp ve onları metalaştırıp ev içine hapsedene denir, en demokratik meşru hakları olan eşit, parasız, bilimsel, ana dilde eğitim için mücadele eden halk gençliğine, biber gazlarıyla joplarla soruşturmalarla saldıranlara denir. Terörist, işçileri, köylüleri kölelik düzenine sürükleyenlere denir. Sizler dilediğiniz kadar bizlerin meşru mücadelemize saldıra durun, bizler ezilen sınıftan aldığımız meşrutiyetle devrimci mücadelenin siperlerinde yer aldık ve almaya da devam edeceğiz. Saldırılarınız halkın örgütlü mücadelesiyle boşa çıkartılacaktır.”
Gazetemiz Halkın Günlüğü ve Özgür Gelecek Gazetesi “yasa dışı örgüt probagandası” yaptığı iddiasıyla 1 ay süre ile kapatıldı. Devrimci basın üzerinde baskı aracı olan “kapatma” ve “yayın toplatma” kararları sistematik hale geldi. Gazetemiz Halkın Günlüğü ve Özgür Gelecek Gazetesi gerçekleri halka ulaştırdığı için haklarında yürütülen soruşturmadan dolayı yayınları 1 ay durduruldu.
Halkın Günlüğü halkın sesidir Gazetemizin 01-10- Temmuz tarihli 15. sayısında yer alan “Halk savaşında ısrar zaferi muştuluyor’, ‘Devrim kitlelerin eseridir’, ‘Kavga bayrağı onların ellerinde yükseldi’ başlıklı haberlerinden kaynaklı hakkında açılan davada 1 ay yayın durdurma ve toplatma “cezası” aldı. Devletin, devrimci-sosyalist basın üzerindeki susturma-sindirme ve sansür politikası sistemli gerekçelerle yaşama geçiyor. Sınırsız özgürlük, ultra-ileri demokrasi vb. yönlü söylemler eşliğinde gelişen saldırılar sistemin faşist karakterinin bir yansımasıyken, geniş çaplı gelişecek saldırırların da bir ayağını oluşturmaktadır. Her koşulda halka saldıran, bastırma ve sindirme politikalarıyla pürüzsüz bir hegemonya hayali kuran egemen sınıfların, gazetemize dönük saldırıları bu manada anlaşılır olmaktadır. Gücünü halkın örgütlü gücünden, fiili meşru mücadelesini ezilen emekçilerin içinde bulunduğu durumdan alan ve yeni demokrasi mücadelesinin sesi olan gazetemiz, yayın ilkeleri ekseninde yaşanan toplumsal olaylara, gelişmelere ve bir dizi saldırıya karşı halkın yanında saf tutmaktadır. Yaşanan saldırılar her ne olursa olsun bu tavrından asla taviz vermeyecektir. Burjuva-feodal medyanın çarpıtma, toplumsal gelişmeleri manipüle etme ve yanlış bilgi ekseninde yarattığı kirliliğe karşı, doğru, halkçı ve gelişmeleri ezilen sınıfların çıkarları doğrultusunda devrimci-sosyalist çizgide yorum-
Dersim halkı devletin saldırılarına karşı devrimci basına sahip çıktı. Seyit Rıza Parkı’nda basın açıklaması yapan gazetemiz Halkın Günlüğü ve Özgür Gelecek okurları, fikir “özgürlüğü”, “ileri demokrasi” gibi söylemlerle devlet saldırılarının yoğunlaştığına vurgu yaparak, “bu saldırıları boşa düşüreceğiz” dedi.
lama anlayışını öne çıkarmaya devam edecektir. Bizler Halkın Günlüğü Gazetesi olarak gelen saldırılara karşı her daim sesimizi yükseltmeye ve sınıfsız bir toplum mücadelesinde üzerimize düşen görev ve sorumluluğu yerine getirmek için bulunduğumuz yerden katkı sunmaya devam edeceğiz.”
Özgür Gelecek’e 1 ay kapatma Özgür Gelecek gazetesinin 08-21 Temmuz tarihli 13. sayısında yer alan “TKP/ML TİKKO Bölge Siyasi Komiseri ve Bölge Komutanı ile Röportaj” ve
“Kavga okulu” sayfasında yer alan yazılar gerekçesiyle 1 ay süreyle durduruldu.
‘Özgür Gelecek susmadı, susmayacak’ Konuyla ilgili yazılı bir açıklama yapan Özgür Gelecek, kapatma saldırısının özgür gelecek mücadelesini yıldıramayacağını açıkladı. Halkın gerçeklere ulaşması ve bu gerçekleri değiştirme yönünde adımlar atmasına yönelik hakım sınıfların duyduğu korkunun giderek büyüyeceğini açıklayan Özgür Gelecek, “Özgür gele-
NATO saldırılarına seyirci kalmayalım NATO ve Füze Kalkanı Karşıtı Birlik bileşenleri 9 Temmuz’da Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelerek “Emperyalistler ve işbirlikçi uşakları Ortadoğu’dan defol” yazılı bir pankart açtı. “Emperyalistler ve işbirlikçi-uşakları! Libya’dan ve Suriye’den elinizi çekin” başlığını taşıyan açıklamada, Libya’nın emperyalist ülkeler tarafından bombalanarak kentlerin yerle bir edildiği ve her geçen gün daha fazla insanın katledildiği ifade edildi. Emperyalist ülkelere uşaklıkta sınır tanımayan T.C. devletinin İzmir’de bulunan ve kapatılacağı açıklanan NATO üssünü emperyalizmin çıkarları doğ-
rultusunda yeniden dizayn edilerek katliamların faili olma görevini layıkıyla yerine getirdiği belirtildi. Açılacak NATO üssüyle Irak, İran, Libya ve Suriye’ye yeni işgal ve katliam provaları yapılacağı açıklandı.
AKP emperyalizme uşaklıkta sınır tanımıyor Basın açıklaması şu ifadelerle devam etti: “ TC Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Libya’da Kaddafi iktidarına karşı savaşan emperyalizmin işbirlikçisi muhaliflerle Bingazi’de bir araya gelmesiyle artık her şey daha belirgin hale gelmiştir. AKP iktidarı
Libya, Suriye, Filistin, İran halklarının dostu değildir. Tüm bu gelişmelere CHP’sinden MHP’sine, ordusuna kadar kimse sesini çıkarmamakta, onay vermektedir. T.C.’nin karakteri emperyalizmin ucuz taşeronluğu ve başta Türkiye halkları olmak üzere tüm bölge halklarına olan düşmanlığıdır. Bunu da bugün AKP eliyle yapmaktadır. AKP, işbirlikçi-halk düşmanı yüzünü, ülke içinde halka yönelik saldırılarıyla gösterirken; emperyalistlerin çıkarı için canla başla uğraşmayı, bu amaçla ülke ülke dolaşmayı, emperyalistlerin iş takibini yapmayı da ihmal etmemektedir.
16-17_Layout 2 7/12/11 11:37 AM Page 2
güncel 17
ikinci kez kapatıldı İzmir’de DHF üyesi 8 kişi tutuklandı
cek gazetesi ve devrimci, yurtsever basın kendine gerçekleri referans alır ve onlardan kopmaz. Bu açıdan sosyalist, devrimci, yurtsever basın tüm saldırı ve engellemelerle yayın hayatını sürdürmeye devam ediyor/edecek. Türk, Kürt, çeşitli milliyetlerden Türkiye halkının zulme karşı mayasında sakladığı öfke, sesini ancak devrimci basın yoluyla duyurabilmekte, gerçekleri de ondan öğrenebilmektedir. Özgür gelecek gazetesi olarak gerçeklerin inatçı, aynı zamanda bir o kadar da cüretli ve iradeli olduğunu düşünüyoruz. İşte bu gerçekliğe yönelik saldırıların varlığı ise bizce nafiledir. Ki bunu yayın çizgimizde ısrarla göstereceğiz.” ifadelerini kullandı.
Gazetemizin İzmir çalışanı ve DHF İzmir örgütlülüğüne bağlı 7 kişi Menemen İlçesi, Dere Mahallesi’nde gazetemizin dağıtımını yaparken siyasi polisler tarafından gözaltına alındı. Gazetemizin dağıtımı sırasında gözaltına alınan ve İzmir muhabirimizinde aralarında bulunduğu DHF üyesi 8 kişi Bozyaka polis karakoluna götürüldü. Gözaltına alınan DHF faaliyetçesi Eylem Yıldız, Erhan Demirpençe, Kadir Yıldız, Canan Kaplan, Gözde Albay, Mine Avan, Onur Küçük ve gazetemiz muhabiri İsmail Avan işlemleri tamamlandıktan sonra ‘’yasak yayın bulundurmak ve satışını yapmak’’ suçundan adliyeye sevk edildi. 11 Temmuz günü nöbetçi mahkemeye çıkartılan 8 kişi, “Örgüt probagandası yapmak” iddiasıyla tutuklanarak hapishaneye götürüldü.
Libya’nın her gün bombalanmasına izin vermeyelim
Emperyalist saldırıları alanlarda karşılayacağız
Bu utanç başta AKP olmak iktidarı olmak üzere tüm kurumlarıyla devletindir. Bu utanca ortak olmamak, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı durmaktan, onlara karşı savaşmaktan geçiyor. Bizler NATO ve Füze Kalkanı Karşıtı Birlik olarak, bir araya geldiğimiz tarihten bugüne kadar tüm emperyalist saldırılara karşı durarak, bu amaçla en geniş kesimleri emperyalizme karşı savaşmaya çağırdık. Yine diyoruz ki, gelin Libya’nın bombalanmasına, Libya halkının katledilmesine karşı çıkalım, emperyalistleri ve işbirlikçisi-uşak iktidarları teşhir edelim! Libya halkının kaderini Libya halkı kendi belirlemelidir!”
Açıklamada ayrıca, 15 Temmuz 2011 Cuma günü İstanbul’da yapılacak emperyalist ülkeler tarafından organize edilen Libya Temas Grubu’nun 4. toplantısını protesto etmek ve emperyalist saldırganlığa karşı alanlarda mücadele çağrısı yapıldı. NATO ve Füze Kalkanı Karşıtı Birlik şu bileşenlerden oluşuyor: Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Demokratik Haklar Federasyonu, Devrimci Hareket, Emek ve Özgürlük Cephesi, Emekçi Hareket Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Halk Cephesi, Kaldıraç, Odak, Proleter Devrimci Duruş, Sosyalist Demokrasi Partisi, Toplumsal Özgürlük Platformu.
MAYA
≫ arif bilgin
SORARLAR BİRGÜN SORARLAR
S
ivas-Madımak vahşeti, dünyanın bilinen en alçakça toplu kırımıdır. Alevisi ve Sünnisiyle, yazarı, ozanı, türkücüsüyle, ülkenin en nadide, en barışçı aydın topluluğunu güpegündüz, önceden tasarlanmış, planlanmış olarak yetmiş milyon insanın gözü önünde soğukkanlıca gerçekleştirilmiş toplu, acımasız bir cinayettir. Rejimin bütün kurumları işler vaziyettedir, hepsi yerli yerinde görev başındadır, bu vahşeti önlemek için bütün imkan ve olanakları mevcuttur, ama önlemezler, sekiz saat boyunca ateşli vahşet dansı gösterisinde öldürürler bu güzelim insanları. Çünkü, bu cinayet aynı zamanda yer kürede bir rejimin failleri en belli cinayetlerinden biridir. Özel Harpçı üsteğmen H.Ç’nin (*) gazetelere düşen son itirafı, bu gerçeğin bir kez daha teyid edilmesinden başka bir şey değil. Hiçbir şey saklanmamıştır, açık açık, göstere göstere, gözdağı olsun diye, naralar atıla atıla işlenmiştir. Bu durumda elbette ki cinayeti planlayanlar ve soğukkanlıca uygulayanlar sorgulanamazdı. Öyle oldu, birkaç çapulcu insan müsvetesini topladılar, gerisi yerli yerinde duruyor. Bu ülke, yurttaşları öldüre öldüre, vahşet yapa yapa iktidara gelinen ülkelerden biridir. Tıpkı 12 Eylül cuntası gibi fundemental iktidar da aynı yolu izledi. 2 Temmuz 2011’de bu vahşetin kınanmasını yasaklayanlar ve mağdurların üzerine biber gazı sıkarak, onları yaralayanları bir suçüstü yakalama halidir. Bu siyasal kadro, Madımak vahşetinde Karamolla’sı ile, Şevket Kazan’ı ile, Cafer Erçakmak’ı ile büyük rol alan fundemental partiden geldiler. Yasakçi Vali Ali Kolat, bu iktidarın milletvekili adayı imiş, Sivas canilerinin avukatları şimdiki iktidarın kadrosudur. İşte size Birgün gazetesinde yayımlanan listesi: Av. Celal Mümtaz Akıncı, Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi; Av. Hayati Yazıcı, AKP’nin Devlet Bakanı; Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili; Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı; Av. Hüsnü Tuna, AKP Konya Milletvekili; Av. Burhanettin Çoban, Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı; Av. Faik Işık, Başbakan Erdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı; Av. İbrahim Hakkı Aşkar, 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili; Av. M. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi; Av. Bülent Tüfekçi, AKP Malatya İl
Başkanı; Av. Halil Ürün, RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı; Av. Mevlüt Uysal, AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı; Av. Nevzat Er, Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı; Av. Suat Altınsoy, AKP Konya İl Başkan Yardımcısı; Av. Tayfun Karali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü; Av. Ferruh Aslan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü; Av. İbrahim Kök, AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı; Av. Ali Aşlık, eski AKP İzmir İl Başkanı; Av. Bedrettin İskender, AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı; Av. Ekrem Bedir, Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi; Av. Eyüb Karagülle, eski Saadet Partisi İlçe Başkanı; Av. Faruk Gökkuş, AKP, Kâğıthane Belediye Başkanlığı aday adayı; Av. Hasan Hüseyin Pulan, AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi; Av. Hurşit Bıyık, AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı; Buna tesadüf diyebilecek bir vicdan var mı? Bu ne kalabalık böyle. Bu alçakça caniliğin yanında görünmek bile utanç verici bir azap olması gerekirken, onları iktidara taşıyan bir toplum haline gelmiş olmak ürkütücüdür, utanç vericidir! Ve tabii bunlar, katillerin peşine düşmezler, yakaladıkları birkaç demode aleti de “zaman aşımı“yla, “af“ manevralarıyla kurtarmaya çalışırlar. Zeynep Altıok Akatlı’nın dediği gibi; “…siz ki ‘sözde’ aranan firari sanıkların T. C. sınırları içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bir insanlık suçunu zaman aşımı ile yüz yüze bırakacak altyapıyı sağladınız“, siz ki katilleri savunanları ödüllendirdiniz, siz ki utanç müzesi olması gereken vahşet mekanını «Bilim ve Kültür Merkezi» (oh ne yakışmış! Öldürme kültürünün bilim merkezi!) yaptınız, siz ki canilerin unutulmamasını isteyen mağdurların üzerine biber gazı sıktınız…. Siz onlardansınız! Sorarlar birgün sorarlar… ** (*) „H.Ç“, Özel Harekât timlerinde görev yapan bir itirafçi… Katliamın uykarıdan aşağıya organize olduğunu, tüm yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini, helikopterle Sivas’a intikal ettirildiklerini ve «ilk taşı attık»larını söyleyen resmî katliam görevlisiymiş. Bu itiraflar Özgür Gündem ve başka bir dizi gazetede yayımlandı.
18-19_Layout 2 7/12/11 11:23 AM Page 1
18 dünya
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
Gerillaya karşı kontr-gerilla eğitim kampı Politik açıdan bakıldığında, Maoist hareketin, ülkenin işbirlikçi egemenlerinin uygulamaya çalıştığı emperyalizm yanlısı neo-liberal politikalarına ciddi bir engel oluşturduğu görülebilir. Adivasilerin ve onlara önderlik eden Maoist partinin mücadelesi, ülkeyi (başta da Adivasilerin yoğun olarak yaşadıkları el değmemiş bölgeleri) talan etmeyi amaçlayan Hindistan egemen sınıflarının ve onların emperyalist efendilerinin karşılarındaki en büyük tehdittir.
Haziran’ın ilk haftasında Hindistan Ordusu, resmi makamların “askerleri ormanların savaş koşullarına uygun şekilde eğitecek bir kamp” kurma amacıyla, İç Hindistan’daki Chhattisgarh Eyaleti’nin güneyindeki Bastar’a giriş yaptı. Bu bölge yerli Adivasi’lerin, Hindistan Komünist Partisi (Maoist)’in önderliğinde yürütmekte oldukları devrimci savaşın önemli merkezlerinden biri. Ayrıca Naksalistler adı verilen Maoistlerin kurtarılmış bölgesi kabul edilen iç ve doğu Hindistan’ın da komşusu. Düzen medyası 500 kadar asker ve subayın Narayanpur bölgesindeki Abhujmad’a giriş yaptıklarını söylüyor. Burada 750 kilometrekarelik bir alan, kampın inşası için ayrılmış. HKP(Maoist)’in açıklamasında ise bölgeye giren devlet güçlerinin sayısının 1000’den fazla olduğu söyleniyor. Partinin 4 Haziran tarihli açıklamasında, devletin detayları gizli tutuyor olmasına rağmen bölgeye iki adet yeni “Orman Savaşı Eğitim Kampı” kurulacağına dair kuvvetli söylentilerin dolaştığı belirtiliyor. Açıklamada bu eğitilen askerlerin sadece Chhattisgarh’ta değil, aynı zamanda Maharashtra, Bihar, Jharkand, Madhya Pradesh, Batı Taraçaları, Batı Bengal, Odisha, Andhra Pradesh ve Maoistlerin faal olduğu tüm bölgelerde görev yapmak amacıyla eğitimden geçirildikleri yönünde bir uyarı bulunuyor. Bu, Adivasilerin Maoistlerin önderliğinde direnmekte oldukları tüm bölgelere yönelik bir askeri harekat olan “Yeşil Av Operasyonu’nun” şiddetinin arttırılması için gerçekleştirilmiş bir hamledir. HKP (Maoist)’in Dandakaranya Özel Bölge Komitesi’nin 3 Haziran tarihli bir açıklaması ise bu hamlenin gerçek maksadını irdeliyor
ve buna şiddetle karşı çıkılması gerektiğini belirtiyor. Engin Dandakaranya ormanları, Chhatisgarh, Andhra Pradesh, Maharastra ve Orissa eyaletleri boyunca uzanıyor. Hindistan Ordusu’nun ilk bölüklerinin Kanker’e ulaşmaları ile birlikte resmi “askeri intikal” süreci başlatılmış durumda. Ama bu hakikati halktan gizlemeye çalışan egemenler, askerlerin bölgeye Maoistlerle savaşmak için değil, “eğitim” için geldikleri yalanını yaymayı sürdürüyorlar. Savunma Bakanlığı’nın askere “kendisini savunabilmesi” amacıyla kimi yetkiler verdiği söyleniyor, ancak bu yetkilerin esas mahiyeti tam olarak bilinmiyor.
Yaşanan vahşet münferit değil Hem merkezi devletin hem de eyalet yönetiminin yetkilileri bu hareketin, Yeşil Av Operasyonu’nun bir parçası olduğunu reddediyor, halka yöneltilen imha politikasına karşı mücadele veren devrimci-demokrat muhalefeti yalanlarla etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Ama apaçık ortada olan gerçek, artık ordunun da halka karşı verilen kirli savaşta, özel polis kuvvetleriyle birlikte yer alacağı gerçeğidir. Hindistan Ordusu, Keşmir ve Kuzeydoğu’daki harekatlardan sonra, şimdi de Hindistan’ın en çok ezilen kitlesi olan Adivasileri hedef tahtasına oturtmuş durumda. Öyle görünüyor ki, Silahlı Kuvvetlere Özel Yetki Yasası bundan böyle Bastar’da da uygulanacak. Şimdiye kadar askeriyenin, Maoist militanlar ile sıradan yurttaşlar arasında keskin bir ayrım gözeterek hareket etmemiş olduğu göz önünde bulundurulursa, askerlere “kendilerini savunabilmeleri” için verilen talimatların aslında halka serbestçe saldırmalarının resmi mercilerce onaylanmasın-
dan başka bir şey olmadığı anlaşılabilir. 2005’ten bu yana, önce Salwa Judum’cuların [Chhattisgarh’taki yerel yöneticiler ile polisler tarafından yönlendirilen karşı devrimci milisler] sonra da Yeşil Av Operasyonu kapsamında hareket eden devlet güçlerinin faaliyetlerinin bilançosu da aşağı yukarı şöyle: 700’ü aşkın köy yakıldı, bin 500’ü aşkın insan katledildi, yüzlerce Adivasi kadına tecavüz edildi, yüzlerce dönüm ekin yakıldı, yüzlerce köy yağmalandı ve on binlerce insan zorunlu göçe tabi tutuldu. Yakın zamanda Chintalnar’da yaşanan vahşet münferit değil, Dandakaranya’yı kasıp kavurmakta olan devlet terörünün sadece bir örneğidir. “Öz savunma” bahanesiyle kendisine her türlü yetki verilmiş olan Hindistan Ordusu’nun da bu katliama dahil olmasıyla birlikte, Adivasilere uygulanan zulmün katbekat artacağı öngörülebilir. Katliam harekatının böylesi şiddete binmesi pek çok Adivasi kabilesi için bir ölüm kalım savaşının yakında olduğunu gösteriyor. Özellikle de, Jal Ormanı yerlilerinin ve Mariya kabilelerinin kadim kültürünün kaybolacağı, Maad kabilesinin ise büsbütün yok olacağı kesindir. Bugün, toprak ilhaklarına ilişkin hararetli bir polemik tüm ülkeyi sarmış durumda. Özellikle de Uttar Pradesh örneği üzerinden [devletin toprak ilhakına karşı direnen köylüler] sürdürülen tartışmada, egemenlerin bütün siyasi temsilcilerinin, özellikle de hükümetteki Hindistan Kongresi Partisi ile ana muhalefet olan Hindu Milliyetçisi, aşırı-sağ Bathariya Janata Partisi’nin kendilerini “yoksul köylülerin kurtarıcıları” olarak lanse edişlerini izlemek mümkün. Ama bu “kurtarıcıların”, ordu konuşlanma-
sı bahanesiyle Adivasilerden zorla alınan 750 metrekarelik toprağa ilişkin suskun kalmaları da pek şaşırtıcı değil. BJP’li Chhattisgarh eyalet yöneticisi Raman Singh, Narayanpur civarındaki Maad bölgesinden 750 kilometrekarelik bir araziyi ordunun eğitimi için ayırmış olduklarını, sanki olan biten sıradan şeylermiş gibi kamuya açıklıyor. Bastar’da Adivasi ailelerine nohudun kilosunu 5 rupiye satmakla övünen Singh’in maskesi de artık hepten düşmüş durumda. Böylesi kıymetli ve geniş bir arazinin böyle gözler önünde peşkeş çekilmesine eyalet yönetiminde bulunan kimsenin itiraz etmemiş olması da ayrıca düşündürücü. Tarifeli Araziler Üzerinde Panchayat Yetkisi Yasası ile 5. Program Yasası (bunların her ikisi de Adivasilerin uğradıkları ayrımcılığa ve zorbalığa ket vurma iddiasıyla çıkarılmış yasalar) hiçbir şekilde dikkate alınmıyor.
Nihai zafer halk kitlelerinin olacak Maad bölgesinde ikamet eden Mariya yerlileri, binlerce yıldır geçimlerini sağladıkları toprakların ve ormanların artık kendilerine ait olmadığını henüz bilmiyorlar. 4000 kilometrekarelik Maad bölgesinin aşağı yukarı beşte biri orduya verilmiş durumda. Eğer medyadaki haberler doğruysa, ilerleyen süreçte orduya tayin edilen bu alan gitgide genişleyecek. Ayrıca, zırhlı araçların Bastar’a girmeye başlamalarıyla birlikte Hindistan Çelik Müdürlüğü’de bölgedeki Raoghat maden projesinin özelleştirilerek uluslar arası firmalara sunulacağını açıklamış bulunuyor. Yani Maad bölgesinin bir tarafında dev bir askeri üs, diğer tarafında da Raoghat tepelerinden çıkarılacak kıymetli demir cevherinin işlenmesi hakkı için kapı-
18-19_Layout 2 7/12/11 11:23 AM Page 2
dünya
19
EKSEN
YUKARI KARABAĞ FİYASKOSU ikkatlerin sıcak gelişmelere sahne olan Ortadoğu’ya çevrildiği şu günlerde Rusya’nın Kazan kentinde Yukarı Karabağ ile ilgili yapılan üçlü zirve dikkatlerden kaçtı. Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanlarının katılımıyla, AGİT’e bağlı Minsk grubunun desteğiyle gerçekleşen dokuzuncu toplantı, bölge ülkesi olan Türkiye’yi de “istikrar” açısından yakından ilgilendiriyor. Bölgede nispi sükunet devam etse de son zamanlarda Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sürtüşme ve gerginlik havası ABD ve Fransa’nın desteğiyle Rusya’yı harekete geçirdi. İki liderin bu kez daha önce yapılan 8 toplantıda esasları belirlenen “çerçeve anlaşması”na imza atması beklense de mutabakat sağlanamadı ve zirve fiyasko ile sonuçlandı. Tasarlanan çerçeve, Ermeni’lerin işgal ettikleri Karabağ etrafındaki 5 reyondan çekilmesini, mültecilerin evlerine dönmesini, bölgede uluslararası barış gücünün konuşlanmasını, Ermenistan ile Karabağ arasında Laçin koridorunun açılmasını, bağımsızlık isteyen Karabağ’ın nihai statüsünün ileride belirlenmesinin öngörüyordu. YUKARI KARABAĞ KÖRDÜĞÜMÜ Yukarı Karabağ Azerbaycan’ın ortasında yer alan, 4.392 km2 yüzölçümü, 145.593 nüfusu (%76 Ermeni, %22 Azeri, geri kalanı Kürt, Rus, Rum ve Süryani ) olan bir bölgedir. Ermenilere göre M.Ö. 7.yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendir. Azeriler ise Ermenilerin Yunanistan’ın Selanik bölgesinden Doğu Anadolu’ya gelip sonradan Kafkasya’ya göç eden yabancı bir halk olduğunu, bölgenin esas sahibinin kendileri olduğunu iddia ederler. Karabağ bölgesi 1555 Amasya Anlaşması ile Osmanlı devletine katıldı. 1828’de ise Çarlık Rusya’sının hakimiyetine girdi. 1917 Bolşevik devrimini takiben Rusya savaştan çekilince Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’daki Bolşevik karşıtı üç hareket Mavera-yı Kafkas Federasyonu’nu kursalar da kısa zamanda dağıldı. Yerine Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan cumhuriyetleri kuruldu. Ancak 1920’de Kızıl Ordu bu cumhuriyetleri tarihe gömdü. 12 Haziran 1921 senesinde Ermenistan ile Azerbaycan arasında imzalanan deklarasyonla Yukarı Karabağ Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlandı. Ancak 3 hafta sonra Rusya Komünist Partisi Kafkasya bürosundan Stalin fikir değiştirdi ve Y.Karabağ bu kez Azerbaycan’a bağlı otonom bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin Ermenistan ile fiziki ilişkisini kesmek için Laçin koridoru da Azerbaycan’a bırakıldı. Ermeniler 1927’de Y.Karabağ’ı Ermenistan’a bağlamak için Moskova’ya başvursalar da çözülmemiş sorunu iki tarafa da müdahale etmek için kullanmayı düşünen Stalin’den destek bulamadılar. 1964 senesinden itibaren Ermeniler Moskova’ya defalarca dilekçe vererek Y.Karabağ’ın Ermenistan veya Rusya Federasyonu’na bağlanmasını, kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin verilmesini talep ettiler. Son dilekçeden iki gün sonra 07.02.1988’de Azeriler Bakü’nün kuzeyinde 19 bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrine saldırıp en az 200 Ermeni’yi katletti. Olaylar yatıştıktan sonra Azerbaycan’da yaşayan 300 bin civarında Ermeni Ermenistan’a, Ermenistan’da yaşayan 250 bin civarında Azeri de Azerbaycan’a göç etti. Bunu takiben toplumlar arası çatışmalar başladı. Azerbaycan Devlet Başkanı Muttalibov Y.Karabağ’ı Azer-
D
şan çok uluslu tekeller... Bu şartlar altında maden mafyasının güçleneceğini, köylülerin topraklarına zor yoluyla el konulacağını anlamak da güç değil. Yani bölgeye giren güçlerin gerçekte kim oldukları, aralarında ne tür ilişkilerin bulunduğu açıkça ortada! Politik açıdan bakıldığında, Maoist hareketin, ülkenin işbirlikçi egemenlerinin uygulamaya çalıştıkları emperyalizm yanlısı neo-liberal politikalara ciddi bir engel teşkil ettiği görülebilir. Adivasilerin, ve onlara önderlik eden Maoist partinin mücadelesi ülkeyi (başta da Adivasilerin yoğun olarak yaşadıkları el değmemiş bölgeleri) talan etmeyi amaçlayan Hindistan egemen sınıflarının ve onların emperyalist efendilerinin karşılarındaki en büyük tehdittir. Chhattisgarh, Jharkand, Odisha, Andhra Pradesh, Bihar, Batı Bengal ve diğer onlarca eyalette, devletin uluslararası firmalara vermiş olduğu mutabakat zaptları [çok uluslu tekel-devlet anlaşması], halkın haklı muhalefeti ile etkisiz kılınmış durumda. Özellikle de Dandakaranya Ormanları’nda, halkın haklı direnişi karşısında geri adım atmak zorunda bırakılan tekeller onlarca maden, HES ve ağır sanayi projesini durdurmak durumunda kaldılar. Özetle, Dandakaranya’da sömürücülerin vahşi “büyüme” buldozeri artık ilerleyemiyor. Tam da bu sebepten ötürü devlet halka karşı, artık ordunun da dahil olduğu, bu kanlı harekatı gerçekleştiriyor. Adivasilerin Bastar’da yaşayan Bastariya kavminin sömürüye, zorbalığa, adaletsizliğe ve yabancıların tahakkümü-
ne boyun eğdikleri tarih boyunca görülmemiş bir şeydir. İngiliz sömürgeciliğine karşı şanlı bir direniş tarihi vardır bu onurlu halkın. 1910’da Mahan Bhumkaal adlı kitlesel Adivasi ayaklanmasına karşı İngilizler Bastar’a ordularını sokmuşlardı. Şimdi, yüzyıl sonra, egemenler halkın muhalefetini kanla bastırma amacıyla bir kez daha ordularını Bastar’a gönderiyorlar. Dandakaranya halkını bu harekata direnmeye çağırıyoruz. Tarihi var eden halk kitleleridir! Nihai zafer yine halk kitlelerinin olacaktır! Özel Bölge Komitemizin tüm demokratlara, insan hakları derneklerine, Adivasi örgütlerine, Adivasilerin iyiliğini isteyen tüm bireylere, aydınlara, yazarlara, sanatçılara ve gazetecilere çağrısıdır: Bastar’da ordunun konuşlanmasına ve bu kapsamda gerçekleşecek olan toprak ilhakına sesinizi çıkarınız! “Hindistan Ordusu Bastar’dan Defol!” şiarı ile direnişi örgütleyelim. “Eğitim kampları” bahanesiyle ordunun halka yöneltilen bu savaşa dahil edilmesine karşı çıkalım! Chhattisgarh yönetiminin imzalamış olduğu bütün mutabakat zaptlarının ve bütün toprak ilhakı projelerinin iptalini talep edelim! 1)
5 rupi: 20 kuruş.
2)
Panchayat: Köy Heyeti.
http://kasamaproject.org/2011/06/19 /india-preparing-the-killers-of-counterrevolution/#more-31130 Kazanılacak Dünya Haber Servisi
≫ ahmet hacalişi k.
baycan’a bağladığını ilan edince Y.Karabağ Ermenileri de 13 Ocak 1992’de bağımsızlığını ilan etti. 25-26 Şubat 1992’de Sumgait Katliamı’nın dördüncü yıldönümünde Ermeni birlikleri Azeri yerleşim yeri Hocalı’ya saldırıp 613 Azeri sivili katledince savaş başladı. 10 gün içerisinde Ermeniler Şuşa’yı, Ermenistan’ı Y.Karabağ’dan ayıran Laçin’i ve Azerbaycan’a ait 5 bölgeyi işgal etti. Rusya’nın aracılığıyla ateşkesin sağlanmasını takiben devam eden müzakereler esnasında Devlet Başkanı Haydar Aliyev stratejik bir hata yaparak 1994’de imzalanan Bişkek Protokolü’nde Y.Karabağ’ı taraf olarak tanıdı ve böylece Azerbaycan’ı siyasi ve diplomatik açıdan zayıf düşürdü. Azeri milletinin gururunu rencide eden yenilgi çok sıcak iken bile Y.Karabağ konusunda Haydar Aliyev’in, çözüm politikası oluşturduğu biliniyordu. Bu projeye göre Ermeniler işgal ettikleri 5 bölgeden çekilecek, Y.Karabağ’a ileri özerklik verilecek, açılacak iki koridorla ErmenistanY.Karabağ (Laçin koridoru), AzerbaycanNahçıvan (Kelebcer ) birleştirilecekti. Ancak kamuoyu baskısı altında kalan baba-oğul Aliyev’ler kalıcı barış adına tarihi adımı atamadı. Böylece Stalin’in beceriksiz milliyetler politikası sonucu bütün Kafkasya’da olduğu gibi bu bölgede de sorun kördüğüm oldu. ERMENİSTAN VE AZERBAYCAN JEOPOLİTİĞİ Kafkasya hem ABD elebaşılığındaki emperyalizm hem de emperyal güç Rusya bakımından büyük önem taşıyor. ABD bu alanı Rusya’nın etkisinden çıkarmak, jeopolitik sistemi bozmak, Kafkasya topraklarını emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmek, Ermenistan’ı sisteme entegre ederek Gürcistan-Azerbaycan-Ermenistan’dan oluşacak Güney Kafkasya zinciri ile İran’ı kuzeyden, Rusya’yı güneyden kuşatmayı hedefliyor. Moskova ise güneye doğru sıcak denizlere çıkışın önünü açmak, yakın çevresinin güvenliğini sağlamak, enerji zengini bölgeyi ABD’ye kaptırmamak için stratejik kontrolü sağlamaya çalışıyor. Ermenistan Rusya’nın Kafkasya politikalarını hayata geçirebilmesinde jeopolitik öneme sahip bir ülke. Örneğin Türkiye’nin Orta Asya dünyasına açılımının önüne set çekmede önemli bir stratejik üs görevini yerine getiriyor. Diğer etnik bir faktörde Ermenilerin Kürtlerle etnik ve dilsel akrabalık bağlarının olmasıdır. Bu olgu Rusya’nın Türkiye politikasında jeopolitik sarsıntıları tahrik etmesinde önemli bir unsur olarak yedekte tutulmakta. Keza halka görevi gören Ermenistan’ın İran ile etnik ve tarihi yakınlığı sebebiyle MoskovaErivan-Tahran ekseni hayat bulmakta. Ermenistan jeopolitik olarak bu kadar önemliyken hemen yanı başında olan Azerbaycan’da, dev enerji kaynaklarıyla emperyalizm için jeopolitik olarak iştah kabartmakta. Rusya’nın kontrolünde olmayan topraklardan geçecek boru hatlarıyla enerji tüketen Batı ekonomilere bağlanacak Azerbaycan, aynı zamanda enerji zengini Orta Asya cumhuriyetlerine büyük bir geçiş yoludur. Kafkasya, vakti zamanında çizilen suni sınırlar nedeniyle bugün patlamaya hazır barut fıçısı gibi. Abhazya, G.Osetya, Çeçenistan gibi Y.Karabağ sorunu da her an sıcak çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Ne yazık ki, emperyalist güçlerin yayılma politikaları devam ettikçe, yeni sınırlar çizilmedikçe ve daha da önemlisi ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı tanınmadıkça bu durum maalesef sürüp gidecek.
20-21_Layout 2 7/12/11 11:42 AM Page 1
20 güncel
Adli tıpa göre Metin Lokumcu hastalıktan öldü Hopa’da polisin attığı gazbombası sonucu rahatsızlanarak yaşamını yitiren Metin Lokumcu’nun Adli Tıp raporu açıklandı. Adli Tıpa göre Lokumcu, gazdan değil kalp ve akciğer hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Mayıs tarihinde Artvin’in Hopa İlçesi’ndeki mitingi öncesinde polisin kullandığı aşırı gaz bombasından dolayı rahatsızlanan ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun Adli Tıp raporu açıklandı. Adli Tıp basında çıkan görüntülere ve tanıkların ifadelerine rağmen Lokumcu’nun, kalp ve akciğer hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdiğini açıkladı. Lokumcu’nun avukatları ise fiziki saldırı sonucu darbe aldığı ve yoğun biber gazına maruz kaldığına ilişkin tanık ve görüntülerin varlığına rağmen, ölümü ile maruz kaldığı gaz ve darbe arasında bağlantı kurmayan Trabzon Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanan rapora itirazda bulunacak. Erdoğan’ın Hopa mitingine yönelik yapılan protesto eylemlerine polisin saldırması ile fenalaşan ve kaldırıldığı Hopa Devlet Hastanesi’nde yaşamını kaybeden Metin Lokumcu’nun kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için cenazesi Trabzon Adli Tıp Kurumu’na gönderilmişti. Ön otopsi raporunda, biber gazının tetiklemesine bağlı kalp krizi sonucu öldüğü belirtilen Lokumcu’nun Adli Tıp raporu açıklandı. Trabzon Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Daire Başkanlığı’nca hazırlanan rapora göre, Lokumcu’nun vücudunda öldürücü düzeyde kimyasal madde saptanmadı, ölümün kendisinde mevcut kalp ve akciğer hastalığı sonucu meydana geldiği belirtildi.
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
Kürt ulusal sorununda gelişmeler Demokratik Toplum Kongresi (DKT) nin Daimi Meclis Toplantısı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Konukevi’nde yapıldı. Sürecin değerlendirildiği toplantıda, DTK’nın seçim takvimi de belirlendi. Genel seçimler sürecinde yeni planların devreye girdiği sıralarda Hatip Dicle’nin milletvekiliğinn düşürülmesi kararı gecenin bir yarısı çıkarılmış ve milletvekilliği elinden alınmıştı.
kuracağız. Seçilirken halkımıza söz verdik. Onların durduğu yerde duracağız, birlikte hareket edeceğiz. Ölünceye kadar bu sözümüzün arkasına sığınacağız” dedi.
BDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) ve Emek-Demokrasi-Özgürlük Bloku bileşenleri veto kararını protesto ederek “Meclisiniz yere batsın, canımızı alırsınız en fazla, ölümden öte yol yok” gibi açıklamalarla TBMM yemin törenine katılmayacaklarını da kamuoyuna deklare ettiler.
Tuğluk: Çözümsüz değiliz
Protesto gösteleri sırasında tepkiler sokaklara taşmış ve Abdullah Öcalan boykot kararını doğru bulduğunu açıklamış ve BDP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş, adım atılması durumunda yemin törenine katılacaklarını ifade etmişti.
Avukatlar itirazda bulunacak
Bu süre içerisinde Amed’de 3 Temmuz 2011 tarihinde gerçekleşen “Kürt sorununa anayasal demokratik çözüm” mitinginde Ahmet Türk, ‘Kürt halkının özgürlük savaşı verdiğini ve herkes bu halkın gücünü ve savaşını görecek ve tanıyacaktır’ sözlerini. sonuna kadar mücadelelerini sürdüreceklerini ve Hatip Dicle için “Ya o bizim yanımızda olacak ya da biz onun yanında olacağız” diyerek Tayyip Erdoğan’ın “Meclise paşa paşa dönecekler”, “Tükürdüklerini yalayacaklar” yönündeki sözlerini “Bu halk işkenceler, faili meçhuller, zulüm, baskı gördü. Tehdidiniz para etseydi, bu halk bugün Amed’te olmazdı. Tehditleriniz ancak bizlere güç verir” şeklinde cevapladı.
Lokumcu’nun avukatları Meriç Eyüboğlu, Can Atalay, Alp Tekin Ocak, Berrin Demir ve İlknur Alcan, Trabzon Adli Tıp Kurumu’nun verdiği rapora itiraz edeceklerini açıkladı.
Barış kapıları kapatıldığında, herkesin kendi alternafini yaratacağını ve çözümsüz olmadığını ifade eden Türk, “Kürdistan Meclisi’ni halkımızla birlikte
Demokratik Toplum Kongresi’nin Daimi Meclis Toplantısı’nın sonuç bildirgesini 4 Temmuz 2011 tarihinde açıklayan Aysel Tuğluk, “YSK’nın Sayın Hatip Dicle’nin vekilliğini düşürmesi ve cezaevindeki vekil arkadaşların durumlarının netleşmemesinin bir sonucu olarak DTK’nın blok vekillerinin Meclis’e dahil olmamaları çerçevesinde aldığı tavsiye kararı ve bloğun buna uygun bir karar alması sonucunda DTK’ya blok bileşenlerine ve bütün kurum ve kuruluşlarımıza yeni bir sürecin inşası için tarihi görev ve sorumluluklar yüklemiştir. İmralı’da sayın Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerde varılan aşama nedeniyle Kürt sorunu bir yandan çözüm aşamasına gelmiş ama öte yandan da seçim süreci ve sonrasında yaşanan gelişmelerle, askeri ve siyasi operasyonların hız kesmeden devam etmesiyle kritik bir aşamaya evrilmiştir. Artık Kürtlerin beklentisi sözlerin değil çözüm iradesinin gösterilmesidir. Önümüzdeki günler hükümetin ve devletin çözüm konusundaki niyetlerinin test edileceği günlerdir” diye konuştu. Tuğluk yaptığı açıklamada, DTK’nın özgürlük mücadelesini, Türkiye-Ortadoğu’daki tarihi gelişmelere paralel olarak Daimi Meclis’in mücadelede gösterdiği kararlılığı bu süreçte de sürdüreceklerini ve Kürtlerin çaresiz olmadığını, özgürlüğün tarihte hiç olmadığı kadar Kürtlerin elinde olduğunu, DTK özgürlük mücadelesinde çatı olarak kendi
üzerine düşen tarihi sorumluluğu üstleneceğini belirterek DTK seçim takviminin kesinleştiğini açıkladı. DTK delege seçimlerinin 24 Temmuz’a kadar tüm halkın katılımıyla yapılacağını, Genel Kurul’un da 30-31 Temmuz’da Amed’te yapılacağını ve bu kongreye bütün inanç, dil, kültür ve siyasi görüş dinamiklerini katacaklarını, Demokratik Özerklik Statüsü’nün ana hatlarını oluşturulacaklarını, Ulusal Konferans için hazırlık toplantıları düzenleyeceklerini ve buna ilişkin çalışmalarını da kararlılıkla sürdüreceklerini açıkladı.
Demirtaş: Somut adım yok Bütün bu tartışma ve görüşmelerin sonucunda BDP’nin Grup Başkanı Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak 8 Temmuz 2011 tarihinde TBMM Başkanı Cemil Çiçek’i ziyaret ederek yaklaşık 40 dakika süren bir görüşme gerçekleştirdiler. Yapılan görüşme sonrası Demirtaş’ın “yeminden önce masada bir araya gelelim” dediği, Cemil Çiçek’in ise, AKP ve CHP’den üçer milletvekilinden oluşacak bir çözüm komisyonu kurma kararı aldıklarını açıkladı. Gelişmeleri değerlendiren Selahattin Demirtaş, henüz somut bir adımın atılmadığını ifade ederek, “AKP ve CHP, bize bir çağrı yapmadılar. Oysa yapılması gerekirdi. Bu sürece bizim de katılmamız sağlansaydı, mutabakat metnine bizim de görüşlerimiz yansısaydı, o zaman biz de yemin eder ve Mec-
20-21_Layout 2 7/12/11 11:42 AM Page 2
güncel
21
ANTAGONİZMA
İKTİDARA YÜRÜMENİN VE İKTİDAR OLMANIN BAŞLICA BİÇİMLERİ evrimler, iç içe geçmiş, irili ufaklı, değişik mücadele biçimleri ve taktiklerle, güçlü militer cihazları geriletip, yenerlerken değişik biçimler alırlar. Tek bir devrim modeli yoktur. Modeli, şartlar belirler ve hiçbir devrim, diğerine benzemez. Devrimin işi otoriteyi yıkmaktır. Otorite de otoriteyle yıkılır. Demir, çelikle delinir, çelikle kesilir. Bu bir üretim kuralıdır. Hayat, özgürlüğe aşıktır ama, ona, en güzel marşından kopup, labirentlere giren sözcüklerin yürüyüşleriyle varılamaz. Demir kıtalarla karşılaşan, çatışan devrim güçleri, çatışmanın doğası gereği merkezileşmek, disiplinle donanmak, militerleşmek zorunda kalır. Mücadele arenası, sonunda, sistemin devleti ile, biçimi ne olursa olsun, devrimin iktidarı henüz almamış muhalif devletinin bir arenası haline gelir. Her iki devletin de görevi, muhasımını dağıtmak, onun egemen olduğu zamana ve mekâna egemen olmaktır. Devlet, devrimle cebelleşirken ona her zaman kendi kurallarını, saldırı ve bastırma biçimlerini, kısacası kendi felsefesini ve tarzını dayatır, onu şu veya bu ölçüde -devrimin teorik ve pratik kalitesine, derinliğine bağlı olarak- etkiler, şartlandırır, kendine benzetir. Paris Komünü, iktidara, burjuvazinin son derece zayıf düştüğü, krize ve çöküşe dönüşen savaş şartlarında yürüdü. İktidarı aldı ve devrimin iç ve dış güvenliğini, düzenli bir devrim ordusuna değil, tüm halkın silahlanmasına dayanan bir savunma sistemine dayandırdı. Ve bununla birlikte, yıkılan eski devletin bürokratik görevlerini komünlere devretmeye başladı. Komün, kurduğu sistemde, çalışan memurları, seçimlerle belirlemeyi, geri çağırmayı, bunların ücretlerinin en yüksek işçi ücretini aşmamasını, kilise ile iktidar arasındaki her türlü ilişkinin kesilmesini, eğitim hizmetlerinin parasız hale getirilmesini, idam cezasının kaldırılmasını, bilimin işçi ve emekçilerin hizmetine sunulmasını, borçların ve kira ödemelerinin durdurulmasını vb. kararlaştırdı. Komünün, devrimi yapan yığınlara dayanan otoritesi, bu anlamda, merkezi profesyonel devlet geleneğinden ve tarihinden bir kopuştur. Peki komünün kurduğu bu sistem, bu otorite, değişik biçimde bir devlet değil midir? Hiç kuşku yok ki, bu sistem, Paris proletaryasının, ezilen, horlanan, yoksul Paris halkıyla birlikte, Paris burjuvazisi üzerinde kurduğu bir diktatörlüktür. Bu, devrimi yapanların, profesyonel bir devlet aracılığıyla değil, doğrudan devrimi savunduğu ve doğrudan yönettiği bir diktatörlüktür. İktidara devletle yürümeyen ve iktidarı aldıktan sonra da klasik manada devletleşmeyen bir devrimdir, Paris Komünü. Ekim Devrimi, iktidara tıpkı komün gibi, önderliğini işçi sınıfının yaptığı geniş şehir emekçileri ve yoksullarıyla yürüdü.
D
lis’teki muhalefet görevimize başlardık. Ancak bizi görmek istemediler. 35 milletvekilini yok saymayı yeğlediler. Bu 35 milletvekili milli irade değil mi? Bize göre her milletvekili milli iradeyi temsil eder. Buna rağmen siz 35 milletvekilini yok sayarak, sadece iki partinin anlaşmasıyla sorunu çözmeye çalışırsanız, sorunun bütünü çözülmüş olmaz.” dedi. Kendi görüşlerinin yansıdığı bir mutabakatın şart olduğunu söyleyen Demirtaş, “Bu süreçte ve mutabakatta biz olmadığımıza göre yemin etmemiz de söz konusu olmaz. Bizim dışlanmamız hoş bir görüntü değil. Bu koşullarda biz yemin etmeyiz ve Meclis bu şekilde tatile girer” şeklinde konuştu. CHP ve AKP arasındaki diyaloğun kendilerini ilgilendirmediği, BDP’nin CHP gibi olmadığı, eğer görmezden gelinmeye devam edilirse AKP’yi sarsan eylemler yapacaklarını sözlerine ekleyen Demirtaş, “35 milletvekili söz konusu. Bu milletvekilleri de Türkiye’nin milletvekilleridir. TBMM’nin seçilmiş üyeleridir. Buna karşın AKP ve CHP’nin takındığı tutum ötekileştirme tutumudur. Biz sorunu çözmeye, diyaloğa açık olmaya özen gösterirken, ötekileştirme tutumuyla karşılaşmış olduk. Bu yaklaşım değişmedikçe bizim için yemin edecek koşullar olgunlaşmamış demektir” ifadelerine yer verdi.
Öcalan: Mutabakat sağlandı Masa başındaki görüşmeler sürerken İmralı’dan Abdullah Öcalan da bir açıklama yaparak barış konseyinin kurulmasında devletle mutabakata vardıklarını söyleyerek “Protokoller kamuoyunda yanlış anlaşıldığı gibi bizim ve devlet tarafından karşılıklı imzalanmış bir şey değildir. Protokollerde imza söz konusu değildir. Bu konularda bir yanlış anlaşılma olmuştur. Protokoller karşılıklı imza şeklinde değil de çözüme ilişkin üzerinde mutabakata varılan bir metin şeklindedir. Protokoller ön açıcı, çözüm geliştirici ve çözüme ilişkin devletle üzerinde uzlaşmaya vardığımız ve bağlı kalacağımız çözüm metinleridir, çözüm protokolleridir. Protokoller önümüzdeki süreçte atılması gereken somut ve pratik adımlara ilişkindir. Protokollere imza atma söz konusu değildir. Daha o aşamaya gelmiş değiliz. Halen heyetle protokoller üzerinde görüşmeler ve çalışmalar devam ediyor, üzerinde çalışılıyor.” dedi. Cemil Çiçek’in sürece katkı yapabileceğini söyleyen Öcalan “Devletin, BDP’nin bu yazılı mutabakatı konusunda çok da sıkıntı çıkarmaması gerekir. Zaten basına yansıdığı gibi Cemil Çiçek de çözülmesi gereken en önemli birinci sorunun Kürt sorunu olduğunu söylüyor. Bu konuda Cemil Çiçek, üzerine düşeni yapabilir. Bu şekilde yazılı bir mutabakat sağlanırsa BDP de yemin edebilir ve Meclis’e dahil olur, çalışır. Çalışmalarında başarılar diliyorum.” ifadelerine yer verdi.
≫ muzaffer oruçoğlu
Hazır devlet cihazını yıktı ve onun yerine, kendi devlet cihazını kurdu. Devrim, kendi kadroları, işçi sınıfı ve eski dağılan ordunun, devrim saflarına geçen kesimiyle kızıl orduyu; yine Bolşevik kadroların bir bölümüyle Çarlık bürokrasisini –bu bürokrasiyi olduğu gibi geri çağırarak, daha yüksek ücretlerle- birleştirip, sivil bürokrasiyi oluşturdu. Lenin, Nisan Tezleri’ne kadar Paris Komünü deneyimini esas aldı. Devrimin bir devlet kurması ve kendisini sınıfsız topluma kadar bu devletle sürdürmesi tezi, devrimden önce yerli yerine oturdu. Bu teori zaten, Paris Komünü teorisiyle birlikte, Marks’ta ve Engels’te vardı. Bu bakımdan, Ekim Devrimi, iktidara, teoride devletle, pratikte ise kitlelerle yürüyen ve iktidarı aldıktan sonra da klasik manada devlet kuran, Sovyetler başta olmak üzere tüm kitle örgütlerini bu devletin kontrolü altına sokarak , devasa boyutlarda devletleşen bir devrimdir. Çin Devrimi, çok uzun bir silahlı mücadele dönemi içinde, yerel iktidarlarını, kendi düzenli ordusunu, kızıl bürokrasisini oluşturdu ve dört başı mamur bir devlet olarak iktidara yürüdü, eski cihazı dağıtıp, çok daha şümullü bir devlet olarak ortaya çıktı. Yani öz olarak, iktidara yürümenin üç biçimine tanık oluyoruz: 1-Paris Komünü(iktidarı devletsiz alıp, klasik manada devlet olmamak), 2-Ekim Devrimi (iktidarı devletsiz alıp, devlet olmak), 3- Çin Devrimi (iktidarı muhalif devletle alıp, merkezi iktidar devleti olmak). Tabi, Doğu Avrupa ülkelerinin bir bölümünde cereyan eden başka bir örnek daha vardır: 4- Doğu Avrupa ( iktidarı, dıştan gelen bir kızıl ordunun desteğiyle alıp, devlet olmak). Beşinci bir örnek var mı? İktidara devletle yürümek ve iktidarı aldıktan sonra, görevlerini halka devredip, devleti kısmen veya tamamen lağvetmek. Bildiğim kadarıyla tarihte yok böyle bir örnek. Şartlar, Çin’de olduğu gibi devrime ordulaşmayı, iktidara kızıl bir devletle yürümeyi dayattığında, programına, iktidarı alınca, devletin tüm görevlerini halka devretmeyi koyan bir devrim, bunu başarabilir mi? Kızıl orduya dayanan bir savunmayı, halkın genel silahlanmasına ve eğitimine dayanan bir savunmaya dönüştürebilir mi? Merkezi devrim iktidarını, yerel iktidarlara,temsili demokrasiyi, doğrudan demokrasiye dönüştürebilir mi? Bu, ekonominin gelişmişlik düzeyine, ülkenin demokrasi tecrübesine, devrimin kalitesine ve derinliğine bağlı bir sorundur. Basitten karmaşığa, küçükten büyüğe doğru gelişip, devlet haline gelen ve iktidarı zapteden bir devrimin, kendi devletini lağvedip, onun tüm görevlerini halka devretmesi oldukça zordur, ama tamamen imkânsız birşey de değildir.
22-23_Layout 2 7/12/11 11:40 AM Page 1
22 güncel
Dersim’de festival çalışmaları başladı Dersim’de her yıl düzenlenen Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nin bu seneki program çalışmaları başladı. Dersim’de DEDEF, Dersim Belediyesi, DHF, Partizan, BDP, DİSK, HKM, Halk Cephesi, KESK, EMEP ve ESP tarafından oluşturulan ortak kurul çalışmalarına başladı. Dersim’de bu yıl festival 28-29-30-31 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek. Ayrıca festival kapsamında 27 Temmuz tarihinde Nazmiye’de Düzgün Baba ziyareti yapılacak. Dersim’de belediyelerin ve demokratik kitle örgütlerinin bir araya gelerek yaptığı toplantılarda, Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nin içeriği için geniş katılımlı tartışmalarda ortak mutabakatın sağlanması için büyük çaba sarf ediyor. Toplantılarda her sene olduğu gibi Dersim’in uzun bir tarihe dayanan özgün kültürünün evrensel devrimci halkların değerleriyle kaynaşacağı bir festival organize etmek isteyen 11 üyeli Kurul, Dersim’in yerel sorunlarından barajlar ve doğa tahribatı, bölgede gelişen Gülen Cemaati örgütlenmesi ve kültürel dejenerasyon ile birlikte Zazaca dilinin korunmasını ele alacak. Kurul tartışmaların ardından festival programının belirlenmesiyle birlikte kamuoyuna programı deklare edecek.
Halkın Günlüğü 10-20 TEMMUZ 2011
TSK’nın teknolojik
Dersim’de halkla buluşan devrimci gerilla faaliyeti, TSK’yı ve savaş basınını harekete geçirdi. Dersim Ovacık’ta ölümsüzleşen MKP gerillarının Dersim halkı tarafından kitlesel sahiplenilmesini hazmedemeyen devletin, bölgede kirli savaş yöntemlerini yeni olmayan silahları ile devreye sokmasına neden oldu. Bölgede uzun yıllardır aynı yöntemlerle gerillaya karşı saldırılar düzenleyen devlet, her yıl yeniymiş gibi lanse edip savaş basınını da arkasına alarak, “Bölgede büyük operasyon”, “Gerillalar kıskaca alındı”, “Bölgeye özel birlikler operasyona başladı”, “Dağ taş asker” başlıklarıyla servis ettiği haberlerini yine devreye koydu. Gerillayla bütünleşen halk karşısında psikolojik üstünlük sağlamak ve morali çöken askerlerinin moralini yüksek tutmak için bu türden psikolojik savaş yötemini devreye koyan devlet, gerilla güçlerine karşı acizliğini ne yapsa da gizleyemiyor.
Önce Genel Kurmay’dan moral ziyareti Hatırlanacağı üzere Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner genel seçim sürecinde sözde güvenlik önlemlerini denetlemek adına yolu Dersim’e düşmüştü. Basına “Genel seçim güvenlik denetimi” olarak yansıyan bu ziyarette asıl amacı bölgede gerillaya ve halkın gerillayla olan bağına
karşı alınacak tedbirleri ve askeri saldırı taktiklerini tartışmaktı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Necdet Özel, 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Yalçın Ataman ile Dersim’in Hozat İlçesi’ndeki 51’inci Motorlu Piyade Tugay Komutanlığı’na helikopterle gelen Işık Koşaner, üst düzey komutanları ile birlikte bölgede gerillaya karşı yapılacak
saldırıları karar altına aldı. Orgeneral Işık ile beraberindeki komutanlar 51’inci Motorlu Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Mustafa Aysan’dan MKP/HKO ve HPG gerillalarının faaliyetini öğrendikten sonra yeni dönem saldırı konseptini karara bağladı. Yapılan toplantının ardından bölgede gerillaya karşı saldırı düzenleyen tim komutanları, üst düzey komutanlarından aldıkları geniş yetkilerle köy-
“Kentsel dönüşümün hedefi Dikmen Vadisi Projesi’yle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek’in Ankara’nın her bir karış toprağını “Kentsel Dönüşüm” adı altında arazi-toprakimar-arsa spekülatörlerine rant olarak sunmasının bir hamlesi de Dikmen halkının evlerine yapıldı. Dikmen halkı, yıllardır barındıkları gecekondularını, gündüz yıkan devletine karşı tarihi ve sınıfsal mücadele iradesini kuşanarak, gaz bombalarına, tazyikli sulara karşı direnerek ‘yıkım makineleri’ne yıktırmadı. Seçim sonrası kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanılığı’na atanan Trabzon Milletvekili Erdoğan Bayraktar; TOKİ başkanı
‘adaş dünür Erdoğan’ için burjuva feodal medyanın “...Çünkü TOKİ başkanlığı döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük kentsel dönüşüm projelerinin ve 600 bin konutun altına imza atan Bayraktar Büyükşehir olma yolunda olan Trabzon’un “Marka” olması için tarihi bir şans” sözleri boşuna ifade edilmedi. Tarihi şansını, 61.Cumhuriyet hükümetinin 3.dönem tekrar seçilen AKP kabinesindeki “yenileme”lerle tecrübeli “istikrarlı büyüme” sürecinde ustalaşan hırsız, soyguncu, talancı yerel yönetim politikasıyla yoksul, emekçinin lokmasını boğazından, işini elinden alarak, evini de başına yıkarak sürdüreceği TBMM’ye komşu Dikmen semti halkına karşı başlattığı yıkım harekatından görülmektedir. 9 yılda 600 bine yakın konutun yapılmasının mimarı olan, hastane ve okul yapımında re-
kor kıran Bayraktar’ın rantçı bürokrat olarak yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır. Bütün imkanları bakanlık gücüyle donatılmış olmasından dolayı nasıl bir “Kentsel rantçı bakan bölüşümü” olarak yaşama geçeceği ise sınırlarda yapılacak olan TOKİ imarı karakollarından daha bugünden görülebilir. Hakim sınıfların 12 Eylül öncesi anlayışına göre, yasa dışı yapılan Dikmen gecekondu mahallesi “Vadi”leşen bir kente nasıl uyumlu hale getirilir projesiyle yeniden yapılandırılıyor. Devletin kolluk güçlerinin evlerini yaparken kadını-erkeği, genci-ihtiyarıyla halkı işkenceden geçirip, silah kabzalarıyla kafalarına vurularak namlu doğrultulduğu ve uyandıklarında her sabah yıkım buldozerlerinin altında bedenlerin çiğnenme pahasına yasakladıkları Dikmen semti iştah kabartan bir yerdir. Şimdilerde o yasaklı semtler Emniyet Müdürlüğü’nün saray evleri, hakim-
savcı lojmanları ve yüzlerce metre yükselen binaların yapıldığı ve esas yapımcıları gecekondu hak sahiplerinin görüntü kirliliği yarattığı bir rant alanı olarak, devletin ve milletin bekasını gerektirir. Yasa dışı küçük bahçeli gecekondular yükselen lüks binaların balkonlarından-pencerelerinden bakınca görüntü kirliliği yaratan meskun yerlerdir. “Ne yapmalı? Derhal yıkmalı. Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, şehre gelirlerken devlete mi sordular? Nerde barınırlarsa barınsınlar? Yakılıp yıkılan köylerine gidip ne halleri varsa görsünler, buraları kokutmasınlar” diye ötekileştirilenler... Hazine arazilerini kamulaştırıp fiili barınma haklarını çözerlerken, alt yapı, elektrik, su, doğalgaz yaparlarken ASKİ’lere, belediyelere, vergi dairelerine, ziraat bankalarına ödedikleri harçlar, vergiler, faizler kimi ne ilgilendirir ki? ‘Bu gün git yarın gel’ girdabında
22-23_Layout 2 7/12/11 11:40 AM Page 2
güncel
10-20 TEMMUZ 2011 Halkın Günlüğü
aletleri ve basını yarattığı etkiyi törpülemek isteyen devlet, Dersim’de çeşitli askeri taktikleri devreye koymaya başladı. Komutanlar toplantısı ile başlayan yeni sürece hız veren, savaş basını arkasına alarak bölgede yeniden gerillaya ve onun yarattığı dinamik halk kuvvetlerine karşı imha ve sindirme saldırısı düzenleyen Türk ordusu, 4 bin askerin katıldığı yeni bir saldırı harekatı başlattı.
Devlet JİTEM var dedi ama bir şartla Devlet sonunda JİTEM’i kabul etti fakat öyle her şeyiyle değil. Devlete göre JİTEM kendisinden habersiz alt birimler tarafından sürdürülmüş.
Gerilla karşısında ordu şişiriliyor Askeri saldırı sırasında basına hazır servis edilen haberlerde kullanılan savaş dili, TSK’nın gerilla karşısında içerisine düştüğü aczi gösterir nitelikte. Doğan Haber Ajansı’nda servis edilen “Tunceli’de büyük operasyon” başlıklı haberde kullanılan dilde, TSK’nın gerillaya karşı yürüttüğü psikolojik savaş yönteminin bir parçası durumunda. Haberin içerisinde yer alan, “Tunceli’nin Pülümür İlçesi kırsal alanı ile Tunceli-Bingöl sınırı ve Ovacık ile Hozat ilçeleri arasındaki bölgelerde dün akşam saatlerinde başlayan geniş kapsamlı operasyonlar devam ederken, bugün sabah saatlerinde de yüzlerce yeni birlik operasyon alanlarına sevk edildi. Operasynoda son teknolojik aletlerde kullanılıyor.” cümleleri gerillanın bölgede askeri açıdan gücünü ve niteliğine işaret ediyor.
lülerin karşısına çıkarak, “MKP’yi buradan bitireceğiz” sözleri eşliğinde çeşitli tehditlerde bulundu.
İmha operasyonu ve savaş basını Dersim’de bahardan buyana gerillaya karşı çeşitli saldırı harekatlarında bulunan Türk ordusu, istediği sonucu alamadan, gerillayla girdiği çatışmalarda yıpranarak geri çekilmiş ve uzun zamandır sürdürdüğü pusulama taktiğine geri dönmüştü. Özellikle 27 Haziran’da pusulatma sonucu ölümsüzleşen 3 halk savaşçısının Dersim, Ovacık ve Hozat’ta
Türk devleti gerilla savaşına karşı TSK’yı güçlendirmek adına bin bir türlü teknolojik aletler aldı ve her defasında bu aletleri kamuoyuna manşetlerden servis etti. Öyle ki bir dönemde gerilla faliyetinin güçlü olduğu alanlarda, ellerinde yeni silahların bulunduğu yalanlarını dillendiren askeri birlikler, köylüler arasında korku yayarak, köylülerin gerillaya destek vermesini engelemek istedi. Şimdi de TSK Dersim’de ve Kürt illerinde yine “son model teknolojik aletlerden de yararlanılıyor”, yine gerillayı “Köşeye kıstırıldılar”, “Çembere alındılar” gibi kelimelerle savaşı belirleyen tek kuvvetin kendileri olduğu izlenimini yaratmak istiyor. Oysa karşılıklı olarak süren savaş da elindeki tüm imkânlara rağmen görece güçlü olan devlet, 15-20’şer kişilik gruplar olarak adlandırdığı gerilla güçlerine karşı uzun yıllardır süren savaşta kullandığı tüm kirli savaş siyasetinde yenilgiyle yüzleşti.
Dikmen halkı! günlerce dolmuş parası bulamayıp, çamurlu yollarda saatlerce yürüyüp, resmi işlemleri yerine getirmek için devlet kurumları kapılarındaki kuyruklarda, güneş altında kimi zaman hastalanan, kimi zaman kalp kriziyle ölen, kimi zaman felç geçiren yoksul halktan kime ne? Her şey vatan için, her şey devletin bekası için. ‘Şimdi de geldiğiniz yerlere defolun gidin pis gecekondulular, pis köylüler, pis varoş kültürlüler.’ Irkçılık, şovenizm temelinde şehirleşme-modernleşme ileri demokrasicilik çerçevesinde dur-durak bilmeden istikrarlı büyüme, AKP hükümeti eliyle aynı hızla sürüyor. Dikmen halkının gösterdiği direniş yeni yapılandırma sürecindeki manipülasyonlara ve entegrasyonlara ışık tutsun demekten başkaca da söyleyecek söz yoktur. Örgütlü bir halk iradesinin neleri kazanacağı bu küçük örnekte görülmelidir. Direnenler kazananlardır. Dikmen halkı ikinci bir yıkım tarihi olarak belirtilen 7
Temmuz’da direniş için konumlandı, yıkım ekipleri örgütlü halk gücünün yenilmezliğini görünce gelemediler yıkmaya...Toplanan örgütlü halk ve güçleri yaptıkları açıklamada; “… Bütün diyalog ve uzlaşma çabalarımız sonuçsuz kalıyor, başta “barınma hakkımız” olmak üzere en temel haklarımız yok sayılıyor! Oysa bizler ne saray ne de villa, evimize karşılık ev istiyoruz; kendi yuvamızda yoksul ama onurlu yaşamımızı sürdürmeyi diliyoruz! … Size meydan okuyoruz; başka çaremiz, başka çıkar yolumuz olmadığı için yuvamızı savunuyoruz. Canımız pahasına yıktırmayacağız, yıksanız da yeniden yapacağız, yaptırmazsanız çadır kuracağız, çadır kurdurtmazsanız enkazların kuytularına kıvrılacağız; ancak vadimizi, doğup, büyüdüğümüz topraklarımızı terk etmeyeceğiz!” diyerek kararlılıklarını devlet yetkililerine ve duyarlı kamuoyuna ilan etti. Dikmen halkının yanında Demokratik Haklar Federasyonu ve diğer devrimci-demokratik kurumların yanı sıra, sendika temsilcileri de yer aldı.
23
Ülkemizde devletin kirli savaş kurumlarının başında gelen JİTEM, halka uyguladığı baskı ve katliamlarla ülkede 7’den 70’e herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Ancak devlet kirli savaş makinesi JİTEM’in varlığını kabul etmeyerek böylesi bir kuruluşun olmadığını ve yapılan katliamları da kabul etmiyordu. Ancak devletin değişen iç dengelerine ayak uyduramayan kirli unsurların ardı ardına gelen itirafları ile zor durumda kalan devlet birçok olayı kabul ederken, bu olayların münferit olduğu izlenimi yaratarak, kendisini süreçten “aklama”ya başladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın emekli albay ve JİTEM’in kurucu kadrolarından Arif Doğan’ın kamuoyuna yansıyan itiraflarıyla birlikte JİTEM ile ilgili başlattığı soruşturmada, JİTEM’in, İçişleri Bakanlığı’nın onayı olmadan ve Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşü alınmadan, Jandarma Genel Komutanlığının kendi insiyatifiyle kurulduğu iddia edildi. Terör ve organize suçlara bakmakla görevli Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel tarafından bir süre önce başlatılan soruşturma çerçevesinde, “JİTEM’in var olup olmadığı” konusunda, İçişleri Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, MİT Müsteşarlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılar yazdı. Gelen cevaplarda, JİTEM’in varlığı kabul edilerek, “Bu birimin terörle mücadele kapsamında faaliyet yürüten bir oluşum” olduğu kaydedildi. Öte yandan, Jandarma Genel Komutanlığından verilen cevapta ise JİTEM adlı oluşumun, 1990 yılında sonlandırıldığı ifade edildi.
JİTEM devletin katliamcı timi Ülkenin birçok alanına faaliyet göstermiş olan JİTEM, özelikle Kuzey Kürdistan bölgesinde konumlandırılmış ve burada devrimci güçlere karşı devletin kendisine verdiği
tüm yetkileri sonuna kadar kullanarak, halka ve halkın devrimci güçlerine karşı sayısız katliamlara, işkencelere imza atmıştı. Bölgede katliam, işkence, bombalama gibi kirli görevleri üstlenen JİTEM halkın içerisinde panik ve korku yaratarak, halkın devrimci güçlerle olan bağını çözmek için özel harp dairesinde yetiştirilmiş kadrolarla işbaşındaydı. 1990’lı yıllarda her katliam ve işkencenin arkasından adı telaffuz edilen JİTEM tarih olarak, devletin Özel Harp Dairesi tarafından dünden bugüne uygulanan kirli savaş yöntemlerin yoğunlaşmış birikimine dayanıyordu. NATO tarafından sovyetlere ve devrimci halk güçlerine karşı geliştirilen Gladio’nun geri kalmış ülkelere uygulanış biçiminin ülkemizdeki örneği olan JİTEM, devletin gizli tutulan kirli savaş birimidir. 1987 eski MİT müsteşarlarından ve Jandarma Genel Komutanlarından Burhanettin Bigalı tarafından JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) adı altında bir birim kuruldu. Devrimci güçlerin yoğun olduğu şehirler ve köylerde halka yönelik katliamlarla ve işkencelerle adını duyuran JİTEM devlet tarafından herzaman gizlendi ve faaliyeti diğer kurumları gibi açık bir şekilde yasalarında gösterilmedi. JİTEM’in varlığı ilk kez Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in 1993 yılındaki itiraflarında yer aldı. Ersever bu itirafların sonunda JİTEM tarafından öldürüldü. JİTEM’in adı 1997 yılında dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın Başdanışmanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan Susurluk Raporu’nda ise resmi kayıtlara geçti. Genelkurmay Bakanlığı’na bağlı Özel Harp Dairesi ve NATO ile koordineli bir şekilde kurumsallaştırılan JİTEM, diğer askeri birimlerden farklı olarak, faaliyet esası gizliliğe dayandırılırken diğer askeri savaş birimlerin üst kademesi olarak konuşlandırıldı. JİTEM’in kurulmasıyla birlikte Kürt illerinde infazlar, sorgulamalar ve faili meçhul cinayetler başladı. Yoksul köylülerin evleri yakıldı, sürgüne gönderildi. Köylüler kaçırılarak işkencede katledildi ve toplu mezarlara gömüldü.
24_Layout 2 7/12/11 11:51 AM Page 1
Rojaneya Gel Dewlet dikare xwe derxe paqişiyê? Paqişiya hesap pirsina merselên dirokî bûyêra hesan nîne, ji ber vê kîna ferdî bêcîh e. Çareseriya wê pirsgirêke an jî paqişiya wê dîrokê hewcedike yên ku ew dema sazkirine û sazkirina wê demêre berwar bûna bi hemû mercên wî û sedemên wî ve di navê dide rakirin.
g
Sawira ku di civakê de tê sazkirin Rastiya ku gelê welatê me zêdetir rûzbar maye qetilên dewletê bûye. Sedemên van bûyerên ku dema dawîde tên nirxandin ango çînên serwêr her demê ji xwe re kujêr sazkir û yên ku rola xwe lîst jî li ser dikê daxistin. Dewleta tirk di aliyeki kujerên xwe xwedî derte, aliyê din jî yên ku hemberê wî derketine hatine cezakirin û ji bo paqişiya xwe jî hatine xebitandin.
van bûyeran de pîrozandina dewletê û xwedîderketina vê pergala serwêr a milkên taybet tê nirxandin. Herweha bûyerên îro jî ev in. Pirskirina “çibûna pirsgirêkê” nayê karê çînên serwêr. Ji ber vê yekî jî heke ku pirsgigêkê bipirse darizandina hemû pergal û têkilîyên pergalê wê ji xwe re bixe armanç. Ji bo yekê xwediyên pergalê vê yekê nikarin bikin.
Erişên wan ên berjewendiyên civakê xala wan a bingehîna jênagere. Her çıkas kujer, nasnameya kujera û sîmaya kujera bên guherandin jî hişmendiya wan yek e ango nayê guherandin. Tenê hinek rutûş ji bo cîhên kevn bigirê têrêdike.
Edî yên ku nayên karê wî ji ber êrişan ji xwe re dixe armanç û ev hewaya “demokratîk” di civakê de dibe sedema sawirê. Sawira ku hela civakê de tê kirin van qetila dadixe ser ferda. Ev rewşa bi hişmendiyê ve waha tê çekirin. Berdewamiya rêveberiya xwe ya dîkte bi vê hişmendiyê ve dikarê serbikeve. Ev, hêla dewleta moderna hovîtî ye. Û nexweşiyeke gelek kevn e. Ev awaya ku her dem serî tê lêdan yekitiyeke oldar sazdike. Awaya gune derxistina Yahudiyan wêneyê xû yê civaka kevn e.
Paqişiya hesap pirsina merselên dirokî bûyêra hesan nîne, ji ber vê kîna ferdî bêcîh e. Çareseriya wê pirsgirêke an jî paqişiya wê dîrokê hewcedike yên ku ew dema sazkirine û sazkirina wê demêre berwar bûna bi hemû mercên wî û sedemên wî ve di navê dide rakirin. Tabi xwedîderketina pergalê ya sedema pirsgirêka ve teqez mumkûn nabe, nebûye. Di vê demê şûnda jî gumana bûyîna wê tune. Ev gavên îro ku binê “nêta baş” de tên avêtin nîşandayîna girtana lênûsa kevn e û dewsa vê da jî têkiliyên qirêj de tayîna navên nû nîşanê me dide. Di encaman
Şervanên Gel hatin bibîranîn
Şervanên gel ên ku pevçûna 27’ê Pûşperê di Dêrsimê de nemir bûn bi çalakiyan ve hatin bibîranîn. Li Stenbol û Dêrsimê çalakiyan de rêkirina rewîkirina wan a dawî ya şervanên gel Ozan Derman, Îsmaîl Perktaş û Abîdîn Demîr ji bo wan
derveyî welat jî bernameyên bibîranînê pêk hatin. Herwuha, Yekitiya Malbatên Demokrasiya Nû (YDAB), 27ê Pûşperê de li Dêrsimê-Facîxê navbera hêzên dewletê û gerîlayên MKP-HKO pevçûn derket. Ji bo van şervanên gel ê
Nijadkujî, kuştina bi komî, qetil, nefî û bûyerên ku bi vî awayî sawir dibe di kîjan demê de tê jîyan têkiliya wî bi rewşa dîrokiya wê dema ve heye, lê belê emcamên wî tenê wê demê de namînin. Qedera nifşên dawî tayîn dike û bandora wî sedan salan berdewam dike û her dem derdikeve peşiya me.
ku vê pevçûnê de nemirbûne kona serxweşiyê hat sazkirin. Konên serxweşiyê ku li Sarigaziyê û taxa Gaziyê hatin sazkirin gelek bala gel kişand û elekeya gel zêdetir pê hat, Malbatan îfadekirin ku wê miratê zarokên xwe xwedî debikevin.