Skip to main content

sayi_03

Page 1

3. sayi kapak-_Layout 2 1/30/11 10:11 PM Page 1

Enternasyonal çalıyordu Anadolu da SAYFA 21 Çarkları çürümüş sistem yıkılmalıdır

Hangi örgütlülük temelinde, nasıl bir sanat

14

Dersim’e sefer olur ama zafer olmaz

06-07

08-09

Halkın Günlüğü 1-10 Şubat 2011 Yıl: 1 Sayı: 3 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

GÜNCEL 10

Bir bebeğin gözlerinden ölümü anlatmak Gazetelerden, televizyonlardan, akrabalarımızdan, komşularımızdan, her gün farklı hikayeleri ile evlerimize misafir olan bu acı gerçekliğin son örneklerinden birine, Samsun’da, küçük bir bebeğin dramatik sonu ve yaşadığımız dünyanın gerçekliğiyle karşılaştık. ‘Bebeğim açlıktan, parasızlıktan öldü. 2 çocuğum daha var. Onlarda aç. Ekmek almaya paramız yok.’ Bu sözler bir anneye ait. Daha 2,5 aylık olan bir bebeğini açlık, yoksulluk yüzünden ölüme teslim etmek zorunda kalmış bir anneye.

DOS YA

Kürt Ulusal Sorunu Dosyamızın üçüncü bölümünde M. Şehmus Güzel ve BDSP’nin görüşlerine yer veriyoruz.

SAYFA 18-19-20

RÖPORTAJ 22

Spor Sen: sporda da susmayacak sinmeyeceğiz Bir çok üretim alanında olduğu gibi spor alanında da ne yazık ki emek örgütlenmesi yeterli düzeyde değil. Galatasaray’ın yeni stadının açılışı üzerinden hükümetin sporseverlere yönelik yaptığı tehditler ile gündeme oturan spor alanındaki çelişkilere gerekli cevabın verilemediği bir gerçek. Spor alanında yaşanan olumsuzlukları, bu alanda örgütlenme çalışmalarını yeni başlatan Spor Emek Sen üyelerine sorduk. Sendikacılar, spor alanında farklı sorunların bir arada olduğunu belirterek, bu alanda örgütlenmenin öneminin herkes tarafından kavranmasını istiyorlar.

’ A Y A K K A P KAY

yı savunmak

r i d l i ğ e d ç u s

Pınar Sağ ve Mehmet Özcan Dersim’de bir mitingde dile getirdikleri İbrahim Kaypakkaya ile ilgili sözleri yüzünden ‘suçlu’ bulunarak, 10 ay hapis ‘cezası’ aldılar

Yoksul dünyanın ayak izleri ve ...

Devletin korkusu daha da büyüyor Devletin, İbrahim Kaypakkaya’yı telafuz etmek “suçu”nu işleyenler listesine 2 sanatçımız daha dahil oldu. Pınar Sağ ve Mehmet Özcan, konuşmalarında Kaypakkaya ismini andıkları için jet bir kararla 10 ay ‘hapis cezası’na çarptırıldı.

Pınar Sağ; Hiç bir zaman ifadelerimden geri adım atmadım atmayacağımda. Onun ismini anmak bir onurdur.

Devletin Kaypakkaya korkusu üzerinden sanatçılara verdiği ‘hapis cezaları’ ise kamuoyu tarafından tepkiyle karşılandı. Verilen ‘cezalar’ın, Kaypakkaya ardıllarını değil, devletin içine düştüğü derin korkuyu büyütmeye yaradığına yoruldu.

Mehmet Özcan; Sözler-

}}}}}}}}}}}}}}} }}}}}}}}}}}}}}} Sf 12-13

imden dolayı ceza verdiler. Birkez daha söylüyorum, Kaypakkaya seni seviyorum

Polis öngürüsü ile verilen “idam”

Sf 15


2-3_Layout 2 1/30/11 6:57 PM Page 1

02 gündem Kardelen Yayımcılık’tan kampanya 1.(Kaypakkaya) Set Kampanya Fiyatı 30 TL 1-İbrahim Kaypakkaya; Seçme Yazılar 2-Nihat Behram; Bir Komünistin Biyografisi 3-Meral Kahraman; Kanla Yazılan Tarih Silinmez 4-Muzaffer Oruçoğlu; Tohum 5-Cömert Çakmak; Partizan Şiirleri 6-Raif Zor; Dinmedi Halk Tufanı 2. Set Kampanya Fiyatı 20 TL 1-A. Can Ataş; Küçük Amerikaların Entergrasyonu 2-A. Can Ataş; Yeni Dünya Düzeni 3-A. Can Ataş; Uluslararası Sermayenin Savaş Diplomasisi 4-Cafer Demir; Türkiye’de İnsan Hakları ve Demokrasi Sorunu 5-Maksim Gorki; Küçük Burjuva İdeolojisi 6-Direnç Köse; Kar Beyazı Düşler 3.Set Kampanya Fiyatı 20 TL 1-Arunthati Roy; Yoldaşlarla Omuz Omuza Yürümek 2-Mustafa Kılıç; Nepal Gerçeği 3-M,Şehmus Güzel; Devlet Ulustan Federasyona 4-Temel Demirer; Suçumuz İnsan Olmak 5-C.Tayyar bektaş; Zafere Halay 6- Alaattin Ataş; Nazlı Vatan 4.Set (MOruçoğlu) Kampanya Fiyatı 40 TL 1-Gruzi 2-3 2-Huruç 3-Mavi Munzur Masalları 4-Çıplak ve Özgür 5. Set (M. Oruçoğlu) Kampanya Fiyatı 35 TL 1-Gül Demir Çığlık 2-Denemeler 3-Aşk ve Işık İçinde 4-Brunwcik Deliler 5-Karyatidler 6.Set (M Oruçoğlu) Kampanya Fiyatı 40 TL 1-Dersim 2-Kangurular 3-Sanat ve Edebiyat Yazıları 4-Baba İshak Destanı 5-Büyücüye Mektuplar 6-Sevdalı Kız 7. Set Kampanya Fiyatı 25 TL 1-Ömer Leventoğlu; Soğuk Cam 2-Özkan Şimşek; Mektuplar 3-Murat Sezgin; Yıldızın Yaralı Göğsünde 4-Fetih Koç;Şilan Çocukları 5-Fetih Koç; Bahar Kokuyor Yaram 6-Murat sezgin; Sevdalar da Soğur En Sıcak Yerinden 7-Li Hsin-Tian; Parlayan Kızıl Yıldız 8-U.T.Hsu; Gizli Mücadele 9-Ömer Leventoğlu; Düşlerin Ezgisi 10- Ercan Cengiz; Adsız Fırtınalar Doğuyor

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a

Kaypakkaya cezası Dersim’de yerel seçimlerde bağımsız aday Murat Kur’a destek vermek için yapılan etkinlikte, Kaypakaya’yı konuşmasında andıkları için Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a jet bir kararla 10’ar ay hapis cezası verildi.

Dersim’de DHF tarafından organize edilen bir mitingde yaptıkları konuşmalarından dolayı haklarında dava açılan Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a jet bir kararla 10’ar ay hapis cezası verildi

Toplumsal tepkinin büyümesinden çekinen Mahkeme, Sağ ve Özcan’ın savunmalarını bile almadan, 10’ar ay ‘hapis cezası’ verdi. Yine Ferhat Tunç’ta son albümünde seslendirdiği 17’can adlı türküsünden kaynaklı 1 ay ‘ceza’ aldı. Sanatçıların avukatları verilen kararları temyize götüreceklerini bildirdi.

Sanatçı ve aydınlardan büyük destek Sanatcı Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a sendika, demokratik kitle örgütleri, yöre dernekleri, sanatçı ve aydınlardan büyük destek geldi. İstanbul Barosu’nda açıklama yapan Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a

Arif Sağ, Tarık Akan, Selda Bağcan, Süleyman Çelebi, Arif Balkız, Sırrı Süreya Önder, Temel Demirer, Ragıp Zarakoğlu, Orhan Aydın, Grup Munzur, Grup Yorum, İlkay Akkaya, Suavi ve birçok sanatçıdan destek geldi. Yine Demokratik Haklar Federasyonu, Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi, TAYAD, Partizan, Halk Cephesi, Dersim Dernekleri Federasyonu ve Sivas Yöre Dernekleri gibi devrimci-demokratik kurumlarda destek vermek için Sağ ve Özcan’ın yanındaydı. Davanın seyri hakkında bilgi veren Avukat Taylan Tanay “Yargı önüne bile çıkarılmadan infaz edilenleri işkence ile katledilenleri, kaybedillenleri hatırlatmanın suç değil görev” olduğunu söyledi. Pınar Sağ’ın savunmasının dahi alınmadığını, avukatlarının dinlenmediğini dile getiren Tanay, “Bu karar kabul edilemez bir adli siyasal hata olarak tarihimize dahil edilmeye çalışılmaktadır.” ifa-

delerini kullandı. Pınar Sağ ise verdiği ifadeden pişmanlık duymadığını ve geri adım atmayacağını açıklayarak, Kaypakkaya ismini anmanın onur olduğunu belirtti. Sağ, “Kaypakkaya’nın suçlu olduğuna inanmıyorum. Ayrıca fikirlerinin bir kez daha dikkate alınması gerektiğine inanıyorum. Bir Sanatçı olarak ülkemin ezilmiş, gözardı edilmiş halklarının yanında olacağım.” dedi. Mehmet Özcan’da söylediklerinden pişman olmadığını belirterek, Kaypakkaya için yazdığı şiiri okudu.

İstiklal Caddesi’nde yürüyüş düzenlendi İstanbul Barosun’nda yapılan açıklamanın ardından Galatasaray Lisesi önüne yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşte ‘Pınar Sağ onurumuzdur’, ‘Önderimiz İbrahim Kaypakkaya’, ‘Umudumuz kavgada kavgamız sanatımızda’ şeklinde sloganları atıldı.

İletişim adresi Tel: (0212) 238 37 96 e-posta: kardelenyayincilik@hotmail.com

Halkın Günlüğü

KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

BÜROLAR

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● KARTAL: İstasyon Cad. Pınar İşhanı Kat:2 Daire:38 KARTAL Tel-Fax: (0216) 389 65 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com


2-3_Layout 2 1/30/11 6:57 PM Page 2

güncel 03

1-10 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü

Gizlenmek istenen meşale; Kaypakkaya Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın düşüncelerinden ve pratiğinden kaynaklı devlet tarafından işkencede katledilip öldürülmesinin üzerinden 37 yıl geçti. 37 yıl boyunca Kaypakkaya isminin geçtiği her yazı, resim, türkü, kitap, sakıncalı bulunarak, “örgütsel suç” ilan edildi. Ozan Emekçi’den Grup Munzur’a, Ferhat Tunç’tan Mehmet Özcan’a, Ozan Rençber’den Garip Şahin’e, Mehmet Ekici’den Pınar Sağ’a kadar daha ismini sayamadığımız onlarca aydın, sanatçı ve demokrat kişi Kaypakkaya’yı çeşitli biçimlerde andıkları için ‘ceza’ aldılar ve çeşitli baskılara maruz kaldılar.

ARİF SAĞ

Ülkemiz halklarına sömürüden, milli zulümden kurtulmanın yolunu gösteren Kaypakkaya, devletin gizlemek istediği bir meşaledir. Kaypakkaya ve onun mirasının devamcıları üzerinden sanatçı Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a verilen 10’ar ay hapis cezasının ne anlama geldiğini, sanatçı dostlarımıza ve devrimci kurumlara sorduk: Demokratik Haklar Federasyonu (DHF): Hâkim sınıflar Kaypakkayaların, 17’lerin sahiplenilmesini pek tabi olarak “suç” saymaktadır, sayacaktır. Çünkü Kaypakkaya, 17’ler ve diğer devrimciler, sömürü ve zulüm düzeninin ‘en amansız düşmanlarıydı’. Dolayısıyla onları savunanlar da hâkim sınıfların gözünde “suçludur” ve yok edilmelidir. Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve Ferhat Tunç şahsında somutlaşan “hapis cezaları” hâkim sınıfların, ezilen milyonların mücadele tarihinden ve devrimci, komünist önderlerinden duyduğu korkunun göstergesidir. Sanatçılarımıza ve ezilenlerin tarihine yönelik icat edilen “suç” kabulümüzdür! DHF, dün olduğu gibi, bugün de bu davanın tarafıdır. Temel Demirer (araştırmacı yazar): Türkiye’de ihtilalci olan ne varsa lanetlenir, cezalandırılır. İhtilalci olan her şeyi savunanlar, bu konuda olumlu tavır alanlar cezalandırılır. Pınar Sağ iki nedenle cezalandırıldı. Pınar Sağ İbrahim Kaypakkaya anısı önünde saygıyla eğildiği için cezalandırıldı. Bu egemenlerin sınıf kininin ve öfkesinin tarihsel konumunu çok net bir biçimde açıklar. Türkiye’de egemenliğin resmi ideolojisi Kemalizm’dir. Kemalizm’de kendisine baş kaldıranları affetmez. Orhan Aydın (tiyatro ve sinema sanatçısı): Bu ilk değil son da olmayacağı çok belli. Biz bunları 12 Mart faşist diktatörlüğü ve 12 Eylül sürecinde yoğun bir şekilde yaşadık. Ama bu son 8 yıllık AKP hükümeti döneminde hukukun ve yargının, insan haklarının, demokrasi eşitlik ve özgürlük taleplerinin üzerinde oynanan bir oyunun sonucu olarak görmek lazım bunu. Ve AKP seçime girerken sosyalist solu ve alanın sesi soluğu olmuş sanatçıları bastırmak için bu tür davaları sık sık açacak diye dü-

ORHAN AYDIN

Aydın, yazar, sanatçı ve demokratik kitle örgütleri temsilcilerinden Pınar Sağ ve Mehmet Özcan’a büyük destek geldi. Hemen hemen herkes Sağ ve Özcan’ın ceza almasını protesto ederken, Kaypakkaya’nın adını ve fikirlerini savunmanın suç olmadığına dikkat çektiler.

şünüyorum. Grup Munzur: Pınar Sağ, Mehmet Özcan ve grubumuzun üyeleri, Yargıtay’ın kararları onaması halinde tutuklanacaklar. Bir orta oyunu tadında uzun süredir devam eden ve kimilerini etkisi altına almış olan “demokratikleşme” teranelerinin aksine bu yaşananlar faşizmin, çürümüş gerici düzenin doğası gereğidir. Devrimci, demokrat, yurtsever sanatçılar bugün de, yarın da fikirleri için iyi ve doğru olanı savunmak adına bedel ödemek zorunda kalacaklar. Dün olduğu gibi bugünde gerici saldırılar karşısında Pınar sağ, Mehmet Özcan ve diğer sanatçı arkadaşlarımızla yan yana olmaya devam edeceğiz… Ragıp Zarakolu: Terk kelimeyle rezalet. Söyleyecek laf bulamıyorum. İbrahim Kaypakkaya işkencede vahşice öldürüldü. Direnmiş bir devrimci, hakkında kesinleşmiş hiçbir hüküm yok. Nereden suçlu oluyor? Darbeleri yapan onlar, suçlu onlar, onlar yargılansın. Şili’de 73 yılında Pinoşe katletti; Alendeyi ve devrimcileri. Şimdi onun hakkında aradan geçen onca yılın ardından soruşturma açılıyor. Gerçek hiçbir zaman saklanamaz. İbrahim Kaypakkaya’yı da öldüren subaylar bugün acaba hangi rütbede diye merak ediyoruz. Onlarında bir gün mahkeme önüne çıkmasını bekliyoruz. Meral Hanbayat (Avukat): Bu ne ilk

ne de son olacak. Sadece Pınar Sağ ve Mehmet Özcan değil, bundan önce yüzlerce insana benzer davalar açıldı. Düşüncelerini ifade eden, muhalif olan herkes, bu davalarla karşı karşıya kaldı ve muhtemelen kalmaya da devam edecek. İbrahim Kaypakkaya 68 gençliğinin devrimci önderlerinden birisi, bu tarihi gerçeklik suç olamaz, olmamalı. Sağ ve Özcan’ın davası tam bir jet yargılama. Tek celsede karar alındı. Grup Yorum: Tabiî ki bu dava karşısında gösterilecek tutum çok önemli. Bireysel hareketler değil, örgütlü bir şekilde bir araya gelmek gerekiyor. Aydın ve sanatçıların bu konuda özel bir çabasının olması gerekiyor. Bu sadece Pınarla sınırlı bir uygulama değil. Yakın zamanda 8 kişi Grup Yorum konseri düzenledikleri için Samsun’da tutuklandılar. 11 yıl ceza alanlar var içerisinde. Halka ait önderlerin, değerlerin sahiplenilmesi cezalarla engellenmeye çalışılıyor. İnsanların bu anlamda ilerici sosyalizme ait bütün yanları unutturulmaya çalışılıyor. Buna karşı olmanın yegâne yolu bu şekilde birlikteliklerimizi güçlendirmek-çoğaltmak ve bir arada olmaktan geçiyor. Tolga Sağ: Burada anlamsız olan şey, suçu ve suçluyu övmekle ilgili bir yargılama süreci başlatılıyor. Ama ortada suçlu yok! Hangi suçluyu hangi suçu övdüğüyle ilgili bir tezat yaşanıyor. Halbuki bu ülkede gerçekten suçu tespit edilmiş insanların adlarını andıkları için kimse yargılanmıyor.

Bu Başbakan’ın defalarca yaptığı bir suç, buradaki olayın ben sadece bu kriterde tutulmaya çalışıldığına inanmıyorum. Burada bir toplumsal baskı aracı olarak kullanılmak istenen sindirme operasyonu var. Arif Sağ: Size fıkra gibi bir şey anlatacağım. Ali Yaşaran’ın bana yıllar önce anlattığı bir dosyadan bahsedeceğim. Muzaffer Akgün’ün yıllar öce söylediği bir türkü vardı. Savcılar Muzaffer Akgün’ü söylediği türküden kaynaklı mahkemeye çağırıyor; ‘komünistliğin propagandasını yapan bir türküyü söyledin’ diye. Akgün’de “bu benim değil, Pir Sultan Abdal’ın” diyor. Bir sonraki duruşmada mübaşir çıkıyor koridora sanık Pir Sultan Abdal diye bağırmaya başlıyor. Bu ülkede sanata bizim hukukumuz böyle bakıyorlar. Pir Sultan Abdal’ı tanımayan mahkeme heyeti, onu mahkemeye davet ediyor. Dolayısı ile Pınar’ın söylediğini anlamaları mümkün değil, bu mantıktan yola çıkarsak. Ama bir ülkede özgürlük sadece Başbakan’a ait değildir. Özgürlük, bu ülkede yaşayan tüm insanların hakkıdır. Sırrı Süreyya Önder (yönetmen-yazar): Evet köşe yazımda belirttiğim gibi; Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis almış. Ne dediyse, aynısını benim de dediğimi sayın. Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok. Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek; işte bu bizim namus borcumuzdur.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER

RAGIP ZARAKOLU

MERAL HANBAYAT

İNAN-GRUP YORUM

GRUP MUNZUR


4-5_Layout 2 1/30/11 6:19 PM Page 1

04 güncel haber

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Devletin “sağlıkta dönüşüm programı” ile sağlık kuruluşları ticarethaneye dönüştürülürken, azami kar anlayışı geçerli ilke olarak benimsenmiştir. Sağlık ise bu ticaretin metası durumundadır

Sağlıkta hizmetin yerini kar alınca Ölüm kaçınılmaz oluyor Sağlıkta ticaret ölüm demektir Sağlık hizmetlerinde ticari anlayışın, kar ve performansa bağlı gelir elde etme dürtüsünün körüklediği bir sağlık politikası yürütülüyor. Sağlıkta dönüşüm programı sonucu, temel yaklaşım sağlık hizmeti vermekten çok ticari olunca, hastanelerde, hastaları tedavi etmek yerine, yeni engelli bireyler yaratıyor. Bunun bir örneği geçtiğimiz günlerde İzmir Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde katarakt tanısı konularak ameliyat edilen 8 hastanın mağdur edilmesiyle yaşandı. Mesai saati sonrası 45 dakika gibi kısa bir sürede ameliyat edilen 8 hastada, ameliyat sonrası çeşitli komplikasyonlar gelişti ve hastalardan bazıları ise kalıcı görme kaybına ve hayati tehlikeye maruz kaldı. Yapılan katarakt ameliyatı sonrası mağdur olan hastalardan Cevriye Enhoş yaşadıklarını

şöyle ifade ediyor: “8 kişiye birden ameliyat yapıldı. Oda pislik içindeydi. Pazartesi günü ameliyat olduk, ertesi gün gittim, doktor, ‘hiç bir şey yok’ dedi. Çarşamba günü kör olduk. Başhekim geldi, ‘kaza oldu’ dedi, böyle kaza olur mu? Gözümü ver bakalım bana geriye verebiliyorsan! Sapasağlam girdik, bizi sakat yaptı, ben gözümü istiyorum” Hastalardan Ramazan Avşar ise: “Ben ilk önce dava açmayacağım dedim, kader diye düşündüm. Ama sonra öğrendim ki, Sağlık Bakanlığı’nın iki yıl önce yasakladığı ilaçları vermişler bize. 10 Ocak günü, bizi yan yana dizdiler, kesip biçtiler, sonra da yatacak yer yok, diyerek evlerimize gönderdiler. Sancı başlayınca ertesi gün hastaneye gittim, o zaman yatak verildi. Sonradan öğrendik ki, hastaları yatırmadıkları halde, resmi kurumlardan yatak parası alıyorlarmış. Ben de hem bakanlığa hem hastaneye, hem de

doktora dava açacağım.” diyerek yaşadıklarını ifade ediyor. Sağlık sisteminin mağdur ettiği 8 hastadan biri olan Şerafettin Karabük’ün yapılan katarakt ameliyat sonucu enfeksiyon kapan gözü ise Yeşilyurt Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan başka bir ameliyatla alındı. Doktorlar aileye, yüzdeki şekil bozukluğunu önlemek amacıyla fonksiyonsuz ‘protez göz’ önerisinde bulunmuş. Konuya ilişkin Çağdaş Görmeyenler Derneği, hasta yakınlarıyla birlikte bir basın açıklaması yaptı. Yapılan basın açıklamasında konuşan Çağdaş Görmeyenler Derneği yönetim kurulu üyesi Ulaş Ergin: “Ticari anlayışın, kar ve performansa bağlı gelir elde etme dürtüsünün bu denli körüklediği bir sağlık politikası yürütülmektedir. Bu politika neticesinde daha çok mağduriyetin yaşanacağı, daha çok insanımızın engelli hale geleceği,

daha çok insanımızın gözünü ve hatta hayatını kaybedeceği açıktır. Belli ki bu sorun piyasalaşmış sağlık sisteminin yapısal sorunudur.” dedi. Yaşanan olaya ilişkin yine hasta yakınlarıyla basın açıklaması yapan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şube Başkanı Ergün Demir ise hükümetin sağlıkta dönüşüm programını eleştirerek: “Bu programla sağlık kuruluşları hızla özelleştiriliyor. Sağlık Bakanlığı bütçesinden hastanelerimize bir kuruş ödenek gelmiyor. Bakanlık hastanelerimizin kendi yağıyla kavrulmasını istiyor. Sağlığın patronu haline gelen SGK, vaka başı, tanıya dayalı ödeme yapıyor. Bu durumda hastane işletmelerinin zorunlu yönelimi, ‘sürümden kazanmak’ olurken, hekimler de performans puanını artırmak için ‘daha fazla işlem yapmak’ durumunda kalıyor.” dedi.

Füze Kalkan’ı emperyalist işgal projesidir D

emokratik Haklar Fedarasyonu(DHF) emperyalistlerin ‘’Füze Kalkanı’’ projesine karşı başlattığı kampanya kapsamında, İstanbul, Ankara İzmir, Amed, Dersim, Adana, Mersin gibi örgütlü bulunduğu bütün şehirlerde çalışmalar yaparak, ülkemiz halklarını emperyalistlerin işgal ve sömürüsünün parçası olan füze kalkanı projesine karşı örgütlenmeye devam ediyor.

Emperyalist savaş gücü olan NATO’nun yeni güvenlik planlaması içerisinde yer alan Füze Kalkanı Projesine karşı çalışma yapan DHF, panel, seminer ve sokak eylemleriyle emperyalizme karşı çıkıyor. DHF 1 Ocak 2011’de başladığı kampanya çalışmalarını 6 Şubat’ta ülke genelinde yapacağı merkezi etkinliklerle sona erdirecek.

İzmir’de kampanya çalışmaları

çirildiğini aktaran DHF temsilcisi, bu saldırılar karşısında ortak hareket edilmesi gerektiğini ifade etti. Sendika temsilcileri ise saldırılar karşısında emek cephesinin ketum tavırlardan kurtularak, daha aktif bir şekilde mücadeleyi büyütmesi gerektiğini ifade ettiler.

İzmir’de kampanya çalışmaları çerçevesinde 23 Aralık Pazar günü Aktepe Tunceliler Derneği’nde “Gizlenen, üstü örtülen saldırılara karşı, dayanışmayı büyütelim!” konulu panel gerçekleştirildi. Emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerinin son dönemdeki saldırılarını işleyen panele TÜMTİS Başkanı Şükrü Günseli, KESK Şubeler Platformu adına Ramis Sağlam ve DHF’den bir temsilci katıldı. İlk olarak sözü alan DHF temsilcisi, emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin suni gündemler yaratarak, emekçi halklar üzerindeki kapsamlı saldırılarını sürdürdüğünü belirtti. Füze kalkanı projesinin, Torba Yasası’nın suni gündemler arasında gizlice ge-

Füze Kalkanı: emek sömürüsü, açlık, yoksulluk, kan ve gözyaşı getirecek Füze Kalkanı Projesine karşı kampanya çalışmaları kapsamında DHF Mersin örgütlülüğü tarafından, “Füze Kalkanı ve Torba Yasa” konulu bir panel düzenledi. Yeni Demokratik Sendikal Birlik’in (YDSB) “Emeğine ve Geleceğine Sahip Çık!” üst başlığıyla gerçekleştirdiği panelde ilk olarak, emperyalizmin dünya halklarına yaptığı katliamlar ve bu katliamlara karşı halkların

direnişlerini anlatan sinevizyon gösterimi yapıldı. Ardından söz alan Tarsus Eğitim-Sen Şube Başkanı Cuma Erçe dünya haritası üzerinde Füze Kalkanı Projesi’ni detaylıca anlatarak, ABD’nin başını çektiği emperyalist kampın NATO imzalı, savunma ve saldırı amaçlı, ülkemiz topraklarına yerleştirmeyi planladıkları Füze Kalkanı’nın; Asya, Ortadoğu ve ülkemizin ezilen halkları başta olmak üzere ezilen dünya halklarına ve ezilen kadınlara; taciz, tecavüz, emek sömürüsü, açlık, yoksulluk, kan, gözyaşı ve katliam getireceğini belirtti. Rusya, Çin, Hindistan, İran ve Asya’daki diğer önemli sermaye güçleriyle birlikte; dünyada yeni emperyalist ve kapitalist güç dengeleri oluşturulduğunu ve bununla birlikte dünya

üzerinde hegemonyalarını kurmaya çalıştıklarını ve bugün başta Nepal’de, Hindistan’da, Filipinler’de gelişen halk savaşlarına karşı saldırılarının bir parçası olarak Füze Kalkanı Projesi’nin hayata geçirilmeye çalışıldığı vurguladı. Füze Kalkanı Projesi’nin ülkemiz halklarına ve tüm ezilen dünyaya kan, zulüm ve katliam getireceği ezilen halkların insanıyla, coğrafyasıyla, emeğiyle cepheye sürüleceği vurgulandı. Bu anlamda DHF’nin başlattığı kampanyanın önemli olduğu belirtildi.

Amed’de kampanya çalışmaları İstanbul Ankara, Adana, Antalya, Dersim şehirlerinde kampanya çalışmalarına devam eden DHF, kampanya çalışmalarını Amed’e de taşıdı. DHF Amed örgütlülüğü, faaliyetçileri ve taraftarlarıyla birlikte Amed’in yoksul emekçi semtlerinde kampanya çalışmalarını sürdürüyor. Sanat Sokağı’nda stand açan DHF, ABD’nin Irak, İsrail’in Filistin işgalinden çarpıcı kareleri ile emperyalistlerin barbar yüzlerini teşhir etti. Standa Amed halkı ile sohbetler gerçekletiren DHF üyeleri, NATO ve ABD’nin ülkemizi yeni bir işgal saldırısı için üs olarak kullanmak isteğine vurgular yaptı.


4-5_Layout 2 1/30/11 6:20 PM Page 2

güncel

1-10 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü

05

Hacettepe’de sıkıyönetim uygulamaları Üniversitelerin temel dinamikleri üzerinde devlet eliyle sürdürülen baskı ve sindirme politikaları olanca hızıyla sürüyor. Açılan soruşturma ve fiziki saldırılardan öğrencilerden sonra, öğretim görevlileri de nasibini aldı. Hacettepe Üniversitesi öğrencileri üzerinde stant ve türlü kazanılmış haklara yönelik antidemokratik uygulamalar sürerken, 20102011 eğitim ve öğretim yılı itibariyle üniversitedeki sendikalı eğitim emekçileri de, rektörlüğün soruşturma terörüne maruz kaldı. Dönem başında öğrencilerin stant açma çalışmalarının engellenmesi ve Eğitim-Sen üyesi eğitim emekçileri ve akademisyenlerin öğrencilere destek vermesinin ardından 1’i doçent 11 Eğitim-Sen’li hakkında soruşturma açıldı.

“Öğrencime dokunma” soruşturması “Daha ileriye, en iyiye” sloganını kendine kalkan eden Hacettepe Üniversitesi yönetimi, üniversite çalışanlarına yürüttükleri sendikal faaliyetleri gerekçe göstererek soruşturma açtı. 2010-2011 öğretim yılı itibariyle sendikal faaliyetleri ve “öğrencime dokunma” dedikleri için Eğitim-Sen’li toplam 41 çalışan hakkında soruşturma açıldı. Rektörlük, öğrencilere de “Eğitim-Sen’lilere destek verdiği” için soruşturma açmıştı. Son olarak 1 doçent, 1 öğretim görevlisi, 7 araştırma görevlisi ve 2 idari personelin de bulunduğu 11 Eğitim-Sen üyesi hakkında açılan soruşturmaların gerekçesi: “EğitimSen adına izinsiz olarak tanıtım masası açıp, ‘Öğrencime Dokunma ve Asistan Kıyımına Hayır’”demek. Soruşturmaya maruz kalan işyeri temsilciliği, yayınladığı bildiride sendikal faaliyetin “izinsiz” sıfatıyla tanımlanarak soruşturmaya konu olmasını hukuk dışı olarak değerlendirdi. Bildiride, sendikayla eşit durumda olması gereken üniversite yönetiminden izin alınmamasının soruşturma gerekçesi olamayacağı vurgulanarak, soruşturmaların derhal sonlandırılması istendi.

İşte üniversite yönetiminin icraatları -Hacettepe Üniversitesi’nde 2010-2011 akademik yılı “stand açma yasakları”yla başladı. Stant açan öğrencilere önce özel güvenlikçiler (ÖGB), daha sonra da polis saldırdı. Beytepe Kampüsü’nde halen topluluk ve bilet satış masaları da dahil hiçbir stand açılmasına izin verilmiyor. -6 Ekim 2010 tarihinde Beytepe Yerleşkesi’nde bir mağazanın açılışına katılan Hacettepe Üniversitesi Rektörü Uğur Erdener ve Genel Sekreteri Turhan Menteş öğrenciler tarafından protesto edildi. Genel Sekreter Turhan Menteş, protestolarla ilgili olarak “zaten hepsi fişlendi” diyerek öğrencilerle ilişkisine açıklık getirdi. -11 ve 13 Ekim 2010 tarihlerinde öğrencilerin açtıkları bir standın kapatılması için Beytepe Yerleşkesi’ne tam teçhizatlı 300 civarında çevik kuvvet, 70 Özel Güvenlik Birimi mensubu ve çok sayıda sivil polis girdi. -Eğitim Sen Hacettepe Üniversitesi İşyeri Temsilciliği sendikal bir faaliyet olarak stand açtı ve stand yasağına karşı öğrencilere destek oldu. Bu nedenle idari ve akademik personel hakkında soruşturmalar açıldı. -Eğitim Sen’in basın açıklamalarına katılan idari personel hakkında “mesai saatinde görev başında bulunmamak” gerekçesiyle soruşturma açıldı. -Bir sivil polisin öğrenciyi darp etmesini engellemeye çalışan araştırma görevlilerine “polisin görevini yapmasını engellemek” iddiasıyla üniversite tarafından soruşturma açıldı. -“Üniversiteler ve Özgürlükler” konulu panele katılmak üzere Beytepe Yerleşkesi’ne gelen Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç’ı

Özel Güvenlik Birimleri(ÖGB) kapıdan sokmamaya çalıştı. Bu engellemeye rağmen yerleşkeye giren Kılıç’ın bulunduğu araca ÖGB yumruk ve tekmelerle saldırdı. -Uluslararası İlişkiler Topluluğu’nun düzenlediği Üniversiteler Arası Açık Forum’a katılmak ve burada çeşitli sunumlar yapmak üzere farklı üniversitelerden gelen öğrenciler, Genel Sekreter Yardımcısı Fatih Kayıran’ın talimatı gereği ÖGB tarafından kampüs kapısında engellendi. -İktisat Bölümü tarafından gerçekleştirilen “2’nci Ulusal İktisat Sempozyumu: Küresel Kriz ve İşsizlik” başlıklı akademik konferansa katılacak dinleyicilerin kaydının alınması amacıyla açılan kayıt masası ÖGB tarafından engellenmeye çalışıldı.

Dayanışma, barikatı yardı Soruşturma terörüne karşı eğitim emekçileri ve öğrenciler dayanışma ruhuyla 26 Ocak günü Hacettepe yerleşkesinde yapmak istedikleri basın açıklamasına ÖGB engel olmaya çalıştı. Eğitim-Sen İşyeri Temsilciliğinin soruştur-

maları kınamak için yapmak istediği basın açıklamasına destek vermek üzere Ankara’nın çeşitli üniversitelerinden gelen Eğitim-Sen’li akademisyenler ve öğrenciler kampüs girişinde engellenmek istendi. Hacettepe Tıp’da çalışan sağlık emekçilerinin de engelleme çabasına karşı çıkmasıyla birlikte ÖGB barikatı yarılarak içeri girildi. Rektörlük önüne kadar süren yürüyüşün ardında Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç uygulamaların hukuk dışı olduğuna ve üniversite yönetimini hukuka uygun davranmaya çağıran bir konuşma gerçekleştirdi. Gelişmelerin kaygı verici olduğunu kaydeden Kılıç, soruşturmaların ve stant yasağının derhal sonlandırılmasını, anayasal ve demokratik hakların özgürce kullanabileceği bir ortam sağlanmasını, çalışanlara ve öğrencilere yönelik hukuksuz ve pervasız tavırdan vazgeçilmesini talep etti. Kılıç, sendikal faaliyeti engellemeye yönelik antidemokratik ve baskıcı uygulamaların sorumluları hakkında gerekli hukuki süreci başlatacağını duyurdu.

Şerzan Kurt davası Eskişehir’de görüldü Üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’un öldürülmesiyle ilgili güvenlik gerekçe gösterilerek Eskişehir’e alınan dava öncesi Kurt’un arkadaşlarına adliyenin 200 metre yakınında saldıran sivil faşistler bir öğrencinin yaralanmasına neden oldu. Saldırının ‘yoğun güvenlik’ önlemlerinin alındığı bir yerde gerçekleşmesi dikkat çekiciydi.

Mahkeme öncesi provakasyon girişimi Arkadaşlarına yönelik saldırıya müdahale eden öğrenciler saldırıyı yapan sivil faşistlerden birini yakaladı, diğer iki saldırgan ise kaçtı. Polis saldırganı gözaltına alırken öğrenciler saldırgana tepki gösterdi. Bunun üzerine polis öğrencilere göz yaşartıcı gaz sıkarak saldırdı. Şikayet üzerine kaçan saldırganlar yakalanarak adliyeye sevk edildiler. Saldırganlar mahkeme tarafından tutuksuz

yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Polis Gültekin Şahin’in yargılandığı davanın 2. duruşması Eskişehir 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı.

Davayla ilgili açıklama Davayı Şerzan Kurt’un ailesi, avukatları, BDP Siirt Milletvekili Osman Özçelik, Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç ve çok sayıda kişi de izlemeye geldi. Sabah saatlerinde mahkemenin görülmeye başlanması sırasında adliye önünde bir araya gelen aralarında Demokratik Gençlik Hareketi (DGH) faaliyetçilerinin de bulunduğu kitle tarafından basın açıklaması yapıldı. Gerçekleştirilen açıklamada; ‘’Şerzan’ı katleden zihniyet dört yıl önce Hrant Dink’i katleden zihniyettir. Hepimiz Hrant’ız hepimiz Şerzan’ız. Bu ülkede eğer insanlar inançları, dili, kimliği kültürleri

ve düşünceleri nedeniyle katlediliyorlarsa, failleri aklanmaya çalışılıyorsa o ülkede demokrasiden, adaletten, hukuktan bahsetmek mümkün değildir’’ ifadeleri kullanıldı. Adliye önünde bekleyişe geçen kitle tarafından sık sık “Şehid namırın”, “Katil polis hesap verecek”, “Polis vuruyor devlet koruyor”, “Katil burada yargı nerede” sloganları atıldı. Ardından Şerzan Kurt’un babası yaptığı açıklamada; “Polis ile faşist grubun işbirliği halinde oğlumu katlettiler. O’nu öldürenler kesin, açık ve nettir. Biz çocuklarımızı Mezopotamya’dan binlerce kilometre öteye Türk kardeşleri, Türkiye halkı ile beraber okusunlar diye gönderiyoruz. Birileri farklılaştırıyor ortada bir farklılık yok” ifadelerini kullandı. Şerzan Kurt davası 16 Mart 2011 tarihine ertelendi.


6-7_Layout 2 1/30/11 6:25 PM Page 1

06 güncel haber

Mahkeme oyalıyor

B

undan tam dört sene ö n c e , Hrant’ın vurulduğu tarihten 6 ay sonrasında ilk duruşma 02.07.2007 tarihinde saat 10.00’da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. O zaman mahkeme önünde bekleyenler, açılan davanın akıbetinin katliamda sorumlu olan devletin kendisini ve emir erlerini aklamaya dönük işleyeceğini dile getirmiş ve “Katil devlet hesap verecek” sloganını atmıştı. Mahkemenin başlamasının ve Hrant Dink’in vurulmasının üzerinden 4 yıl geçti. Dört yılda itiraflar ve gizlenemeyen belgeler üzerinden açığa çıkan gerçekler bir bir bürokrasinin labirentinde hasıraltı edildi. Dönemin görevli bürokratları ve yetkili kolluk kuvvetlerini işaret eden gerçekler bütün toplum tarafından bilinse de, devlet, mahkeme üzerinden “usul” eksikliği gibi saçma sapan kanun maddeleri ile 4 yılı kayıpsız atlattı. O günden bugüne süren davada, biri ajan olan üç devlet tetikçisi hapishanede koruma altına alındı. Katliamın gerçekliği topluma unutturulmaya çalışıldı.

Mahkemede herşey hasıraltı

Reis-i cumhur üzülüyormuş Halkın gözünde katliamın mimarı olarak devletin görüntüsü hergün daha berraklaşırken, devletin üst erkanı ise durumu tersine çevirmek için son hamlelerini yapıyor. Bu hamlelerden biri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den geldi. Gül, Strasbourg’daki Avrupa Konseyi’ne ziyareti kapsamında en iyi lokantası olarak tarif edilen Le Crocodile’de onuruna verilen akşam yemeğinin ardından beraberinde gelen gazetecileri oteldeki süitine ‘sohbet’ için davet etmiş. Gül, AİHM kararıyla ‘Türkiye’nin başı dik duramadığını’ ifade ettikten sonra, Dink katliamını ‘hazmedemediğini’ söyleyerek defalarca o konudan ‘mahcubiyet duyduğunu’ üzerine basa basa vurgulamış. Ülkeye dönünce de, DDK’yı Dink cinayeti için de çalıştırabileceğinin mesajını açık biçimde vermiş. Bu konudaki bilgileri de “değerli” basın yazarlarından öğrendik. Dink katliamında herşey apaçık ortadayken Gül sadece üzülüyor ve derin mahcubiyet duyuyormuş. Elinden gelen sadece bu olsa gerek... Konuyu üzüntüye indirgeyen ve devlet imzalı katliam projesinde üstüne düşen görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışan Gül, bu son açıklamasında görüldüğü üzere, öyle pişkin ki tüm toplumun Hrant’ın katledilmesine değil de kendisinin mahcubiyetine üzülmesini bekliyor.

Dört yıldır süren dava, devlet görevlilerini koruma, kollama, soruşturmadan uzak tutma amacı gözetilerek yürütüldü. Cumhurbaşkanı’nın, ‘Hrant Dink gerekli tedbirler alınmadığı için öldürüldü’ demesinin ardından dahi göstermelik olsa da olayda adı geçen bürokrat ya da kolluk görevlisi tutuklanmadı. Oysa itiraf ve açığa çıkan belgeler içerisinde ünüformalı görevlilerin katliamın gerçekleşmesinde üstlendikleri rol tek tek ortaya çıkıyordu. Erler, emirleri üstlerinden, üstler emirleri komutanlarından, amirlerinden, komutanlar ve amirler ise emirleri daha üst bürokratlardan aldıklarını açıktan söylüyorlardı. Olayın kriminal örgüsü, katliamda devletin kolektif işleyişini açığa çıkartmaya dönük giderken, mahkeme ve hükümetin bakanları, olayın işleyişini durduracak tayin ve “yargılanamaz” kararları ile herşeyi başa sarıyorlardı.

Agos gazetesi önünde yapılan anma etkinliğinde, Hrant’ın katledilmesinde parmağı olanların yargılanmadığı, korunduğu dile getirildi. Aradan dört yıl geçmesine rağmen, katillerin, tetiği çektirenlerin üzerine gidilmediği, adeta bir geçiştirme süreci yaşandığına dikkat çekildi. Daha öncede bu tür davaların bilinçli olarak zaman aşımına uğratıldığına değinilerek, Kemal Türkler’den Sabahattin Ali’ye, Ahmet Kaya’dan Abdi İpekçi’ye, Hasan Ocak’tan Metin Göktepe’ye kadar bir çok kişinin katillerinin davalarının ya zaman aşımına uğratıldığı ya da göstermelik cezalarla ödüllendirildiği ifade edildi.

Öyle ki herkesin gözüne sokulan, devletin jandarması ve polisinin, katili ‘kahraman” ilan ettiği görüntülerin ardından, bu alt rütbeli devlet erleri hakkında tek bir tutuklama istemi olmadı. Devletin kendi müfettişleri ‘İstanbul Emniyeti baştan aşağı sorumludur,’ dedi, bu bile devlet yargısını harekete geçirmedi.

Taksim Meydanı’nda yapılan eylemde ise “Hrant’ın hesabını soracağız” pankartı taşındı. Binlerce kişinin katıldığı yürüyüş boyunca “Hrant’ın hesabını soracağız”, “Katil devlet hesap verecek”, “Faşistler vuruyor, AKP koruyor”, “yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atıldı.

Anma eylemlerinden notlar

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Dersim’e sefer olur Dersim’de DHF’nin de aralarında bulunduğu siyasi parti ve DKÖ’lerin 22 Ocak tarihinde örgütlediği mitinge, Dersim’den ve çevre illerden binlerce kişi katılarak “Her Türlü Asimilasyona Hayır!” dedi. Tunceli Devlet Hastanesi önünde bir araya gelen ve aralarında Tunceli, Mazgirt, Hozat, Ovacık, Pertek, Nazımiye Belediye Başkanları’nın, demokratik kitle örgütlerinin, siyasi partilerin yer aldığı binlerce kişi sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçti. DHF Dersim örgütlülüğü de sabah erken saatlerde ilçelerden gelen faaliyetçileriyle birlikte mitinge kitlesel şekilde katıldı. DHF’liler, Dersim Demokratik Haklar Derneği önünde toplanarak, mitingin başlayacağı alana kortej halinde kitlesel şekilde yürüdüler. Hastane önünde buluşan kitle, Dersim merkezden geçerek miting alanına yürüdü. Bu sırada çevreden katılımlarla birlikte yürüyüş kolu binlere ulaştı. Açıklamalara geçilmeden önce devrim ve demokrasi şehitleri için saygı duruşu yapıldı.

“İmha, inkar ve asimilasyon politikaları devam ediyor! Eylemi örgütleyen kurumlar adına yapılan ortak açıklamada, AKP hükümetinin on yıllardır sürdürülen imha, inkar ve asimilasyon politikalarında ısrara devam ettiği belirtidi. Zorunlu din dersi uygulamasının, faşist cuntanın halkı sindirme, asimile etme, tek tip insan yaratma politikalarından sadece biri olduğuna değinilerek, otuz yıldır alevi çocuklara ve gençlere okutturulan zorunlu din dersleri ile çocuklar ve gençlerin kendi değerlerine yabancılaştırıldığı, asimile edildiği vurgulandı

bir ibadet şeklidir. Dünyanın hiçbir yerinde bir ibadet ritüeli şenliklere, şölenlere malzeme yapılmaz.” denildi.

Bu dağlarda Seyit Rıza’nın, Alişer’in ve Zarife’lerin sesleri var! Devletin Dersim üzerindeki politikalarına değinen ABF Genel Başkanı; Dersim’in geçmişten bu güne çeşitli saldırı politikalarına hedef olduğunu ancak Seyit’lerin, Alişer’lerin, Zarife’lerin, Mazlum’ların ve İbrahim Kaypakkaya’ların seslerinin daha bu dağlarda olduğunu ifade ederek mücadele çağrısı yaptı. .

Dersim halkına çağrı! DEDEF genel başkanı Özkan Tacar, “Devletin Dersim’i yok etme planları devam ediyor. Dersim bu toprakların üzerinde kanlarıyla fidanlarını yükseltti. Kongrelerinde her seferinde okyanus ötesine selamlar yollayanların bir kez daha duymasını istiyoruz: Dersim’e sefer olur zafer olmaz.” dedi. Tacar, Dersimli işadamlarının yeni yurtlarla, okullarla birlikte, cemaatlerin Dersim halkına yönelik inşa ettikleri asimilasyon yuvalarına karşı, benzer şekilde hayata geçirilecek yurtlarla ve okullarla mücadeleye katkı sunmaları gerektiğini belirtti. Miting, Ferhat Tunç ve Metin Kahramanın müzik dinletisiyle son buldu.

Diyanet İşleri kaldırılmalıdır! Diyanet İşleri Başkanlığının konumu ve görevinin, Alevilere yönelik asimilasyonu derinleştirmek olduğunu aktaran açıklamada, Aleviliğin Diyanet İşleri Bakanlığı’nın temsil ettiği ve topluma dayattığı tek tip inanç anlayışıyla uzlaşmasının mümkün olmadığı vurgulandı.

Tunceli Üniversitesi cemaatle el ele! Tunceli Üniversitesi bugünkü haliyle cemaat örgütlenmelerinin bileşeni durumunda olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Rektör Durmuş Boztuğ tarafından; Alevi inancında önemli yeri olan semahın bir şenlik aracı olarak kullanması çalışması başlatılmıştır. Bizler buradan haykırıyoruz, semah

Katliam yasallaşırsa Yaşam alanlarımızı katleden mevcut sisteme karşı mücadele araçlarını en etkin biçimiyle kullanmak ve alternatif bir sistemin varlığına işaret etmek zaruridir Mevcut sistemin kar ve emek hırsızlığı, gün geçtikçe insanları yoksullaştırırken, kendi öz çıkarları doğrultusunda doğayı tahrip etmekten de geri durmuyor. Hakim sınıfların isteklerini kusursuzca yerine getiren hükümetler aracılığıyla; bir taraftan ormanlar “köprü” gibi rant uğruna talan edilirken, bir taraftan akarsular ve doğal güzelliklerimiz ”baraj” gerekçesiyle katlediliyor. Gün geçmiyor ki emperyalizme uşaklıkta sınır tanımayan devlet, bu katliamları meşrulaştırmak için yasa çıkarmasın. HES


6-7_Layout 2 1/30/11 6:25 PM Page 2

haber 07

zafer olmaz

‘İktidar taleplerimizi duymuyor’ Dersimlilerin “zorunlu din derslerinin kaldırılması”, “asimilasyon politikalarına son verilmesi”, “Munzur’da baraj yapımının durdurulması” gibi taleplerinin iktidar tarafından görmezden gelindiğini ifa-

de eden Tekinoğlu, “Öyle ki AKP hükümeti bir taraftan ‘demokrasiden’ ve ‘açılımlardan’ bahsederken, diğer taraftan Gülen Cemaati eliyle Dersimlilere dönük asimilasyon politikasını farklı yol ve yöntemlerle derinleştirmektedir. Cemaat-Valilik ve Tunceli Üniversitesi işbirliği ile kapsamlı ve sinsi bir asimilasyon politikası hayata geçirilmektedir” dedi.

“Oyuna gelmeyin” Tüm Dersimlilere çağrı yapan Tekinoğlu şunları dile getirdi: “Çocuklarınızı cemaat okullarına, dershanelerine ve yurtlarına göndermeyin. Asimilasyon politikalarının bu kirli yuvalarına geçit vermeyin, oyuna gelmeyin.” Tekinoğlu açıklamayı; zorunlu din derslerinin kaldırılması, asimilasyon politikalarına son verilmesi, baraj projelerinden vazgeçilmesi gibi talepleri yineleyerek sona erdirdi.

ve 2B yasalarının çıkmasıyla birlikte saldırılarını güvence altına almak isteyen mevcut sistem, yürütme kararlarının durdurulmasına karşın işleyişlerine devam ediyor, adeta kendi yasalarını çiğniyor. Artan çevre kirliliği doğadaki birçok canlının geleceğini riske atarken insanlıkta bu tehlikelerden nasibini alıyor. Geçtiğimiz günlerde Mersin’den yansıyanlar bunun bir örneğidir. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın İl Temsilciliği 2009 Mersin Çevre Durum raporu felaketi gözler önüne seriyor. Buna göre hızlı ve düzensiz sanayileşme sonucu açığa çıkan atıkların, çevre ve insan sağlığını etkilemesine izin verilmemesi için hiçbir adım atılmamıştır. Özellikle Akdeniz İlçesi sınırları içerisinde Kazanlı Mevkii’nde faaliyet gösteren Soda Sanayi A.Ş Kromsan Krom Bileşikleri Fabrikası’nın 1984 yılından bu yana 1.7 milyon ton proses atığın fabrika içerisinde değişik yerlerde depolandığı

Dersim ve İstanbul’da biraraya gelen binler, Gülen Cemaati’ne ve asimilasyon saldırısına karşı yürüdü. Dersimliler saldırılar karşısında örgütlü gücünü göstererek, “Dersim’e sefer olur ama zafer olmaz” şiarını tekrardan hatırlattılar

ya da gizlendiği düşünüldüğünde, burjuvazinin medya üzerindeki rolü de açığa çıkmış oluyor. Son zamanlarda kısmen halkın zehirli atıklara karşı çeşitli araçlarla yürüttüğü mücadele sonucunda patronlar süreci manipüle ederek yıllar sonra, açıkta bırakılan tehlikeli atıkların üzerini branda ile örtmüşlerdir. Aynı durum Mersin Limanı’nda karşımıza çıkmaktadır. Yaklaşık 2 yıl önce Plastik Polietilen cinsi eşya adı altında Mersin Limanı’na getirilen, ancak içerisinde kimyasal atık olduğu bilinen 58 konteynır hala limanda bulunmaktadır. Kendi menfaatleri uğruna çevre ve insan sağlığını hiçe sayan egemenler, kimi zaman sahip olduğu medyayı kullanarak saldırılarını örtbas etmeye çalışırken kimi zaman da bunu pervasız ve azgınca açıktan açığa yapmaktadır. Tıpkı Kocaeli’nin Dilova ilçesinde fabrikalardan havaya salınan zehirli gazlar yüzünden halkın kanserle baş başa kalması gibi.

bakış can

TASFİYECİ SALGINA ÖNLEM DEVRİMCİ AŞIDIR! -IDevrim yalnızca karşı-devrimle mücadele içinde değildir. İçindeki burjuvaziye karşı veya içindeki burjuva ideolojik yansımalara; tasfiyeciliğe, pasifizme, yılgınlığa, karamsarlığa ve bilumum burjuva/küçük-burjuva tezahüre karşı da mücadele içindedir. Bu mücadele ideolojik anlamda belki de en zorlu ve en tahripkâr olanıdır; çünkü bu mücadelenin taşıdığı çelişkinin bir yanı içten tasfiye özelliği ile ideolojik erozyon rolü oynamaktadır. Keskin karşı duruşla değil, yumuşak huylu gelip zemini gevşetmektedir. Ve çünkü ‘’balta ile sap’’ ilişkisindeki gibi birleşiktir ama ‘’sap’’ın ‘’balta’’ya güçlük çıkarması kadar engelleyicidir. Bu mücadelenin negatif tarafını teşkil eden zayıf yan her zaman tasfiyeci değil ama taşıdığı zayıflıkla objektif olarak tasfiyeciliğe hizmet edendir. En azından eğilim ve tutumu geridir; taşıdığı gerilik ve kırılmalarla fiilen geri çeken-geriletendir! Tasfiyecilikle itam edilemez açıkça; ama niyetten bağımsız objektif durumundan ötürü tasfiyecilikle birleştiği muhakkaktır. Sorular ve sorgulamalarla yansıtır geri eğilimini… ‘’Kırk senedir ne yaptınız’’, ‘’bir şey yok, ne yapıyorsunuz ki’’, ‘’yapılacağına inanmıyorum’’ vb sorularında açıkça dışa vuran bilimsel ‘’inançsızlık’’ ve ideolojik sorgulama ve kırılma, politik olarak tasfiyecilikle kol kola girmektedir pratikte. Andığımız bu eğilim, bütün bu sorgulama ve hesaplaşmada, komünist ve devrimci mücadele uğraşının karşısına; ya egemen sınıflar düzeni ve siyasi parti-kliklerini ölçü almakta ya da burjuva yaşamın parıltılarını özlem alan bura bireysel yaşam başarılarını baz almaktadır. Bakış açısı bireysel ve burjuva yaşamla sınırlı olan yaklaşımlar elbette devrimci gerçeği anlayamaz; burjuva yaşam başarıları ve tüm albenisini devrimci mücadeleye yeğ tutar, bu değerlerle devrime bakar ve kaçınılmaz olarak devrime sırt dönerler. Bu anlayış ve yaklaşımın anlayamadıkları büyük gerçek şudur: Onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce projeyi bağrında taşıyan ekonomik-siyasi-ideolojik konsept; somut şartlarımızda MLM ideolojisiyle billurlaşan proletarya partisi önderliğinde feodalizm-komprador bürokratik kapitalizm ve emperyalizmin tasfiye edilmesi hedefleriyle Halk Savaşı Stratejisinde nitelik alan, bağımsızlık-Halk Demokrasisi-Sosyalizm ve Komünizm perspektifli Komünist devrimci kurgu-proje; yani sınıflara bölünmüş toplumlarda sınıflar mücadelesi zemininde devasa toplumsal değişim projesi, yani ekonomik-siyasi sınıfların siyasi iktidar savaşına dayanan toplumsal devrim projesi, yani ezen-ezilen/sömüren-sömürülen/yöneten-yönetilen sınıf çelişkisi pozisyonunda bulunan siyasi sistemde, ilerici sınıflar lehine gerici egemen sınıfı alaşağı ederek ötekini yerine koyan o muazzam proje, yani gerici sınıf iktidarını yıkarak devrimci sınıf iktidarını kurma anlamında somut teorik-pratik hedefle tarihsel önem arz eden o projesi, özgürlükler dünyasına doğru o uzun-azametli yürüyüşün ve sınıfsız-sınırsız topluma varma dinamikleriyle toplumlar tarihinin ileriye doğru dönen tekerleğini hızlandırma rolünü toplum ve tarih karşısında omuzlayan o Komünist proje, yani tüm insanlığın kurtuluşuyla sınıflar-insan arasındaki savaşım açısından nihaileşip insanın doğa üstünde egemenlik kurma savaşımına dönüşerek süren o sonsuz proje, asla birkaç işçi ve teknisyenle ihtişamlı bir bina kurmaya benzemez; bunun gibi gökdelenler ve makinelerin planlarına; kişisel amaçlar doğrultusunda akademik unvan ve kariyer edinme hesaplarına, kişisel zenginleşme ve ‘’iyi bir yaşam’’ elde etme plan ve projelerine hiç benzemez. Bütün bir toplumu kavrayan, bu toplumun binlerce çelişkisini konu edinen, temel ve diğer çelişmelerden ve ayrı ayrı nitelikteki çelişkilerden meydana gelen karmaşık çelişmeler sürecini düzenleyerek toplumu kişiliklendirip, bu köklü çelişmeleri çözmeyi göğüsleyen böylesine ağır bir proje; ne sabahtan akşama uygulanıp başarılabilecek bir projedir, ne de nispeten dar bir planı yürütüp başarma eylemine benzer bir kalkışmadır. Karmaşık, çetin, kapsamlı ve son derece zorlu, büyük ve anlamlı bedeller üzerinde yükselen, acılarla dolu bir harekettir devrim! Bundandır ki, istendiğinde hemen gerçekleştirilecek kadar, aceleci küçükburjuva ruh halinin hayal ettiği gibi kolayca üstesinden gelinebilecek bir hedef değildir. Azim ister, kararlılık ister, akıl ile cesaretten yoğrulmuş bir cüret ister ve bilinçli-planlı davranışı şart koşar. İşte söz konusu anlayış ve yaklaşımların anlayamadığı, görmediği-görmek istemediği veya atladığı gerçek budur. Elbette ki, bunu anlayamayanlar; hemen zafer bekler, hemen başarı ister, her şey hemen olsun ister… Stratejik bakmaz, günübirlik bakar; stratejik üstünlüğü görmez, taktik zayıflığa mahkum olur ve salt pratikteki kazanımları görür. Tutarsız-istikrarsız siyasi eğilimi bu zeminde ete-kemiğe bürünür. Bu anlayış sahibi kişi, istediğini bulamayınca umutsuzlaşıp yorgun düşer, kırılır, yıkılır ve gerçeğe tersten bakar… Soruları veya sorgulamalarında(hatta küçümseyen, beğenmeyen eleştirel soru-sorgulamalarında) açığa çıkan ve nihayetinde tasfiyecilikle örtüşen karamsarlığı işte bu derin girdaptan doğar.

D

İstanbul-Taksim’de toplanan binlerce kişi devletin Dersim’de yürüttütğü saldırıları protesto etti. Taksim Tünel’de toplanan kitle buradan Taksim Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. “Dersim’de barajlara, Gülen Cemaati’nin örgütlenmesine, zorunlu din dersine hayır” ana pankartı arkasında toplanan kitle yürüyüş boyunca sık sık “Dersim faşizme mezar olacak”, “Munzursuz dünyayı başınıza yıkarız” sloganları attı. Geniş bir katılımın sağlandığı yürüyüşün ardından meydanda toplanıldı. Emre Saltık, Grup Munzur gibi sanatçıların da katıldığı eylemde DEDEF adına basın açıklamasını Genel Sekreter Özer Tekinoğlu yaptı.

UFUK ÇİZGİSİ


8-9_Layout 2 1/30/11 6:29 PM Page 1

08 emek PTT işçisi güvenceli iş istiyor İstanbul-Topkapı PTT Toplama Merkezi önünde PTT işçilerinin başlattıkları direniş 1 aya yaklaştı. Direnişteki işçilerden biri olan PTT işçisi Cafer Kalağ ile direniş ve yaşadıklarını konuştuk

Direniş öncesi gelişen süreci anlatabilir misiniz? Yılbaşından 10 gün önce eleman eksikliği var dediler, eleman alınacak diye bilgi verdiler. Biz tabi iş yükü yoğunluğundan işçi alma olayına sevindik. Sonra rüzgar birden tersine döndü ve çıkışlar başladı. Yılbaşına üç gün kala PTT yönetimi, müdürleri ve koltuk başlarında oturanlar kendi eşlerini, dostlarını ve akrabalarını kayırarak hazırladıkları işten çıkarılacakların listesi çarşamba günü belli oldu. Asılında cuma günü işten çıkarılacakların isimleri açıklanacaktı ama o gün yılbaşı diye açıklamadılar. “PTT yönetimi işçileri o kadar düşünüyorlardı” ki evlerine gitsinler de aileleri ve çocukları ile mutlu mesut bir yılbaşı geçirsinler diye o gün işten çıkarılanlar açıklanmadı. Yılbaşı sonrası yani pazartesi günü iş başı yaptık. pazertesi 6 arkadaşımız, salı günü beş ve sonrasında da çıkarılanlarla birlikte toplam 21 kişi işten çıkarıldı. PTT yönetimi arkadaşlarımızı işten çıkartarak hiçbir haklarını da vermemiştir. Hangi gerekçelerle işten çıkarıldınız? İşten çıkarmaların gerekçesi PTT’ye ayrılan ödenekten, devletin bir milyon kesinti yapmasını gerekçe olarak sunuyorlar. Yani bu yapılan kesinti sonucu PTT, işçileri işten çıkararak daralmaya gidiyor. Burda 4 tane taşeron şirket var ve işten çıkarma durumları devam edecek. PTT yönetimi bizlere hiç bir gerekçe göstermeden yani keyfi bir tutumla işten attı. Bizi buradan çıkartırken hukuk dışı bir yöntemle çıkardılar. Normalde bize

10-15 gün önecesinden tebligat yani bildirim yollamaları lazım ama hiç bir bildirimde bulunulmadı. Yani hadi güle güle dediler bize. İşten çıkarmalar bura ile sınırlı mı yoksa ülkenin diğer bölgelerinde de işten çıkarılanlar var mı? Ülke genelinde toplam 178 arkadaşımız işten çıkarıldı. İstanbul’da Topkapı, Sarıyer başta olmak üzere Ankara ve İzmir gibi yerlerde de PTT işçileri işten çıkarıldı. İşten atılan arkadaşlarımız PTT önlerinde çadır kurarak hak arama mücadelesi başlattılar. Başlatmış olduğunuz direniş kamuoyunda etkisini buluyor mu? Şu an burda bulunan bir çok esnaf ve işçi arkadaşlarımız çadırımızı ziyaret ederek desteklerini sürekli sürdürmekteler. Burası işçi havzası olduğu için, işçilerin ve sendikaların destekleri de giderek artmakta. İçeride yani PTT’de çalışan akadaşlarımızda baskılara rağmen bize desteklerini sunuyorlar. Hangi talepler doğrultusunda direnişinizi sürdürüyorsunuz? Güvenceli, kadrolu işçi olmak istiyoruz. Biz güvenceli iş istiyoruz, taşeron istemiyoruz. Taşeronluk sistemi askeri ücret karşılığında kölelik yapma sistemidir, bizde kölelik sistemine karşıyız. AKP hükümeti ile birlikte yoğunlaşarak artan özelleştirme politikaları konusunda ne düşünüyorsunuz? Bizi işten atmalarının sebebi, postane, anonim şirketi olacak. Aslında PTT yönetimi bugün uyguladıkları politikalarla, halkla çalışanları karşı karşıya getirmek istiyor. Halk PTT yönetiminin uyguladığı politikaları bilmediği için, ‘lanet olsun, bu PTT işçileri çalışmıyor’ diye düşünüyor ve PTT özelleşsin gitsin diyor. Aslında PTT yönetimi ve AKP hükümeti bu politikaları yaparak PTT’nin özelleştirme koşullarını hazırlayarak, PTT’yi kendi yandaşlarına peş keş çekmeyi planlıyorlar. Biz de PTT işçileri olarak yıldırma ve özelleştirme politikalarına izin vermeyeceğiz, sonuna kadar direneceğimizi ifade ediyoruz.

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Çarkları çürümüş Her geçen gün kaybedecekleri azalanlar ise sesini çıkartıyor. Emekçilerin her alanda taşeron patronuna adandığı ülkemizde, taşeronun sömürüsüne karşı direnişler başlatılıyor. Bir yanda bir kesim azınlığın yaşadığı muazzam lüks yaşam, diğer tarafta ise her geçen gün daha da yoksullaşan büyük bir kesim. Açlıkla ahbap olan çoğunluğun tepesine çöreklenen azınlığın koruyucu devleti elbetteki daimi görevini yerine getirmekten asla ve asla vazgeçmiyor. Çıkardığı yasalarla, aldığı kararlarla, kolluk güçlerinden tutalım da milletvekillerine, Başbakan’ına kadar tüm desteğini azınlığa sunan devlet, mülklülerin ayağını taşa değdirmemeye özen gösteriyor. “Ayaklar”ın yerini bilmesi için çıkartılan yasalar, inşa edilen devasa “Adliye Sarayı” ve “adaletin keskin kılıcı” hep halkın başında oldu ve olmaya devam ediyor. İşçilerin köleleşen yaşamını “Torba yasaları” ile altın tepside egemen sınıflara sunan devlet, direnenlere ise “keskin kılıcını” gösteriveriyor. Her geçen gün kaybedecekleri azalanlar ise sesini çıkartıyor. Emekçilerin her alanda taşeron patronuna adandığı ülkemizde, taşeronun sömürüsüne karşı direnişler başlatılıyor. Ödenmeyen ücretler, sendikal haklara yönelik saldırılar, işten atılma gibi nedenlerle, işçiler, kimileri sendikaların önderliğinde, kimileri ise kendi inisiyatifi ile, direnişe başlamış durumda. Büyük bir kesimin, baskılara karşı sessiz kaldığı ülkemizde, ekmekleri alınan işçilerin bir kısmı direniş cüreti gösteriyorlar. Fakat bu durum içerisinde de taleplerin sınırlılığı ve direnişlerin dağınıklılığı etki alanını oldukça daraltan bir sorun olarak karşımıza dikiliyor... Postanelerde, havaalanlarında, özel sektörlerde, hastanelerde, fabrikalarda ve daha bir çok alanda sömürü sınırsız... Ekmek, sağlık hakkı, eğitim hakkı, barınma hakkı temel olarak da yaşam hakkı oldukça sınırlı... Tam olarak bundandır ki aslında talepler çok daha büyük olmalıdır... Bir keskin örnek verecek olursak genel bir anlayış ifadesi olarak Deri-İş Genel Başkanı Musa Servi, DESA işçilerinin eyleminde ‘işten atmalara ilişkin tek taleplerinin atılan işçilerin sendikalı olarak yeniden işe alınması’ ifadesini kullandı. Taleplerin bu kadar darlaştığı bir yerde verilen direnişler de sınırlı bir boyutun ötesine geçememektedir. Sistemin çarklarının çürüdüğü bir yerde elde edilen kazanımların kalıcılığını koruma olasılığı olmadığı yaşadığımız tarihsel kesitte pratik olarak görülmektedir. TEKEL direnişi bunun en somut örneğidir. Emekçi halkın can pahasına kazandığı haklar törpülenmekte ve kalıcılığını koruyamamaktadır. Tam da burada

bu direnişlere sınıfsal bir noktadan temas kurma sorumluluğu öne çıkmaktadır. Çünkü bu direnişler irdelendiğinde sendikal ağalığın yaptığı manevranın dışında öncü ve önderlik kısırlığının olduğu da görülecektir. Talepler küçükte olsa, zulmün olduğu yerde isyan bayrağı çekiliyorsa o bayrağı yükseltmek gerekir. Yurdun bir çok yerinde direniş çadırı kuran işçilerin yaptıkları eylemlere soluk katmak, daha da ötesi, bizzat içerisinde yer alarak, mevcut öfkenin kaynağı burjuva-feodal sistemi okun ucuna oturtmak gerekmektedir. UPS, PTT, Sabiha Gökçen Havaalanı, Adana Numune Hastanesi, Bursa Tesaca, Nemtrans, TOKİ, DESA işçileri başlattıkları direnişleri ile haklarını isteyenlerden bazıları...

Postacıların saadeti şarkılarda! 178 kişiyi işten atan PTT Genel Müdürlüğü işçileri ve ailelerini açlıkla karşı karşıya bıraktı. Başbakan Erdoğan bir konuşmasında valilere ‘semtinizdeki okullara gidin orada ayakkabısı yırtık çocukları tespit edin yaşadıkları yere gidin yardım edin’ diye seslenirken PTT işçilerinin çocuklarını düşünmedi sanırız! İşçiler işten atılışlarının ardından iş hakları için direnişe başladılar. 5 Ocak’tan beri işçiler İstanbul Topkapı’da bulunan Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezi önünde direnişteler. PTT işçileri yanlız İstanbul’da değil bir çok ilde eyleme geçti. PTT binaları önünde çadır kuran işçiler haklarını alıncaya kadar direnişte olacaklarını her fırsatta her alanda ifade ediyorlar.

Torba’da yasa istemiyoruz Sendikalar, meslek örgütleri, siyasi partiler ve kurumlar tarafından, İstanbul, İzmir, Ankara başta olmak üzere bir çok ilde yapılan yürüyüşlerle protesto ‘Torba Yasası’ ediliyor. Meclis Bütçe Komisyonundan geçen ve Torba Yasa olarak bilinen tasarının ilk bölümü meclis kurulunda onaylanırken, tasarının ikinici bölümünün görüşülmesi 2 Şubat’a ertelendi. Çıkarılan yasanın içerisinde halkın bütün kesimlerini hedef alan yeni düzenlemeler bulunuyor. Bu düzenlemeyle halka

dönük saldırılar yasal bir kılıfın içerisine büründürülürken, daha “kontrol” edilebilir bir durum yaratılmaya çalışılıyor. Ekonomik ve sosyal anlamda yaşamın bütün alanlarında sınırlamalarında bulunduğu tasarıda, sosyal güvencesizlik resmen yasal hale getiriliyor.


8-9_Layout 2 1/30/11 6:29 PM Page 2

emek 09

sistem yıkılmalıdır geldi! Sendikalı işçilere yönelik av başlatan Tecasa patronu 3 işçiyi işten attı. İşten atılan işçiler de patrona bir cevap verdi: “Direniş”. 26 Ocak sabahı işe giriş saatinde fabrika kapısına gelen işçiler sendika önlüklerini giyerek direnişe başladılar.

Plazaların gölgesinde direniş çadırı İş Bankası’na ait Nemtrans Şirketi tarafından DİSK’e bağlı Nakliyat İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılan 45 işçi direnişe geçti. Gemlik’ten İstanbul’a başlattıkları yürüyüşün ardından İş Bankası Genel Müdürlüğü önünde çadır kuran işçiler, günlerdir plazaların arasında haklarını istiyorlar. Kışın ayazında çadırda kalan işçiler işlerini geri alıncaya kadar direnmekte kararlı.

Tel örgülü direniş başladı

Hastaneler sağlık bozuyor Adana Numune Hastanesi’nde taşeron şirket tarafından çalıştırılan işçilerden hastane ihalesinin farklı bir şirket tarafından kazanılmasının ardından “geçmişe yönelik haklarından vaz geçmelerini” isteyen bir belge imzalamaları istendi. İşçiler yeni şirket tarafından işe alınmadı. Ortaş taşeron şirketi tarafından işe alınmayan ve işsiz bırakılan işçiler 3 Ocak’tan bu yana direnişe devam ediyorlar.

Hakkımızı istedik, işten atıldık Samsun, Gazi Devlet Hastanesi’nde işten atılan Dev Sağlık-İş Sendikası üyeleri, işe geri alınmaları talebiyle hastane önünde direniş başlattı. Hastanede ARC taşeron şirketi ile çalışan Ali Arslan ve Cemalettin Kömpe işten atıldı. Sendikaya üye oldukları için işten atılan işçiler, sendika üyeleri ile birlikte hastane önünde “Hakkımızı istedik, işten atıldık. İşimizi geri istiyoruz” yazılı pankart açarak basın açıklaması yaptı. İşçiler direnişlerinin süreceği vurgusunu yaptı.

Tecasa patronu: Sendika varsa iş olmaz! Sendikalaşmaya yönelik bir çok işyerinde olduğu gibi Bursa’da Kestel Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Tecasa fabrikası patronunda da “ya sendika ya iş” anlayışı var. Hak gasplarına ve kölece çalışma koşullarına karşı Tecasa işçileri DİSK’e bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikası’nda örgütlendi. Fabrikada çoğunluğu sağlayan sendika Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvuru yaptı. Cevap önce patrondan

Bunlara karşı eylem hazırlıkları ise hala devam ediyor. Tasarı daha hazırlanma aşamasındayken her hangi somut bir adım atmayan bürokrat sendikacılar, alanlarda sert duruşlarıyla göz dolduruyor. Ve bunu da büyük bir istek ve arzuyla değil tabanda gelişen huzursuzluğun zorlamasıyla yapılıyor. Kendi sınıf düşmanıyla barışık bir yaşamın portresini oluşturan baylarımız, özelleştirmeye karşı olduklarını da ifade etmekten kaçınmıyorlar.

KESK, DİSK, TMMOB ve TTB Ankara’da miting kararı aldı TBMM genel kurulunda görüşülmeye başlayan yasaya karşı tepkilerini dile getiren emekçiler, yasanın geri çekilmesi talebiyle alanlara çıkıyor. 31 Ocak’ta 81 ilden sendika ve meslek örgütü tem-

Çorlu Avrupa Serbest Bölgesi’nde faaliyet gösteren Polyplex Europa Polyester Film Sanayi Ticaret A.Ş. adlı Hintli şirkette çoğunluğa ulaşan Petrol-İş Sendikası Trakya Şubesi, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde yetkili sendika olduğunun onaylanması için başvuru yaptı. Başvurunun yapıldığı günlerde, işveren tarafından sendikalı işçilere yönelik kıyım başlatıldı. İşveren önce 2010 yılının son günlerinde 6 işçinin iş sözleşmesini feshetti. Yeni yılda ise Petrol-İş üyesi 15 işçinin işine hiçbir gerekçe göstermeden son verildi. Sendikaya üye oldukları için işten atılan 21 işçi fabrika önünde direniş başlattı. Patronun saldırıları ise işten atmalar sonrasında da devam etti. Direnişteki işçilerle çalışan işçilerin iletişimini engellemek isteyen patron fabrikanın etrafına tel örgüler çektirtti.

Sendikalı olmak suç değildir Emine Arslan tarafından yürütülen mücadele ile gündeme gelen DESA’da yine işçi kıyımları yaşanıyor. Sendikaya karşıtlığı ile tanınan DESA patronu sendikalı işçileri işten çıkardı. DESA patronuyla Deriİş Sendikası arasında imzalanan protokol üzerine sonlandırılan direniş, işçilerin atılmasıyla yeniden başlamış oldu. İşten atılan Deri-İş üyesi işçiler, 19 Ocak’ta yeniden direnişe başlayarak “İşimi geri istiyorum”, “Sendikaya üye olmak anayasal haktır” yazılı önlükler giydiler. Deri-İş Genel Başkanı Musa Servi, işten atmalara ilişkin tek taleplerinin atılan işçilerin sendikalı olarak yeniden işe alınması olduğunu ifade etti.

DESA’ya protesto Deri-İş Sendikası 22 Ocak’ta Taksim’de gerçekleştirdiği yürüyüşle üyelerine dönük işten atma saldırılarını protesto etti. Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelen Deri-İş üyeleri “Sendika anayasal haktır”, “Sendika hakkımız engellenemez” pankartı ile DESA’nın İstiklal Caddesi üzerindeki mağazasının önüne yürüdüler.

cilcilerinin başlatacağı yürüyüş 3 Şubat’ta Ankara’da torba yasayı görüşen meclisin etrafında yapılacak eylemlerle yasanın geri çekilmesi talebi dile getirilerek son bulacak. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin eylem programı şu şekilde; 31 Ocak’ta bir çok ilde basın açıklamaları ile Torba Yasa protesto edilecek. 1 Şubat’ta sendika ve meslek örgütü temsilcilerinin oluşturduğu yürüyüş kolları Ankara’ya doğru yola çıkarken eylemlerle uğurlanacak. 2 Şubat akşamı illerden kitlesel olarak Ankara’ya doğru yola çıkılacak. 3 Şubat günü Torba Yasa’yı görüşen meclisin etrafında zincir oluşturulacak.

EMEĞİN KÜRSÜSÜ dursun baştuğ

HALK AYAKLANIYOR... on günlerde özellikle Arap ülkelerinde önemli gelişmeler yaşanmakta. Tunus, Cezayir, Mısır gibi ülkelerde halk sokağa inerek öfkesini ve tepkisini gerici iktidarlara karşı meşru bir şekilde gösteriyor. Halkın patlayan bu öfkesi sadece kendi gerici diktatörlüklerine karşı değildir. Bu diktatörlükleri koruyan ve onlara hamilik yapan emperyalist ülkelerin sömürü çarkını daha azgın bir şekilde işletebilmek için uyguladıkları politikalar sonucunda halk daha fazla dayanamayarak isyan bayrağını yükseltti. Tunus’taki işportacı üniversite mezunu gencin bedenini ateşe vermesi bu süreci başlatan bir kıvılcım işlevi gördü. Uzun yıllardır uygulanmaya çalışılan neo-liberal politikaların sonuçları 2008 ekonomik kriziyle de birleşince halkın yaşam koşullarının daha da yaşanmaz bir noktaya ulaşmasına neden oldu. Tunus, Cezayir, Mısır gibi Arap ülkelerinin yanında yakın zamanda, Avrupa’nın (özellikle Yunanistan) değişik ülkelerinde yaşanan sokak gösterileri, protestolar ve grevler bu politikaların kitleler nezdinde yarattığı önemli sonuçlardır. İşsizlik, güvencesizlik, esnek çalışma koşulları, düşen ücretler veya alım gücü kitlelerde, özellikle gençlerde, ciddi huzursuzluklar yaratmaktadır.

S

Bu politikalar ülkemizde de önemli oranda uygulanmaktadır. Bu politikaların en sonuncusu, ülke tarihinde emek cephesinin kazanımlarına yönelmiş en kapsamlı saldırılardan biri olan, Torba Yasa diye bilinen yasa tasarısıdır. Bu yasayla birlikte ülkemiz emekçilerinin kanları ve canlarıyla kazandıkları birçok kazanım geri alınmış olacak. Önümüzdeki süreçte ülkemizde de bu tarz patlamaların yaşanabileceği muhtemeldir. Bu politikaların sonuçları özellikle son yıllarda ülkemiz emekçilerini de yakıcı bir şekilde etkilemeye başladı. Zaman zaman direnişler de yaşandı. SEKA, TEKEL ve irili ufaklı birçok direniş buna örnektir. Yaşanan kitle hareketliliği, kitlelerin nasıl bir güç olduğunun ‘’gerçek kahramanın kitleler’’ olduğunun göstergesidir aynı zamanda. Kitleler bir kez harekete geçti mi karşısında durabilecek hiçbir gücün dayanma şansı yoktur. Ancak belirleyici olan diğer bir nokta da Mao tarafından ‘’dalganın üstündeki köpükler’’ olarak ifade edilen önderlik meselesidir. En nihayetinde kitlelerin kendiliğinden gelen ve daha çok ekonomik talepli eylemleri sınıf mücadelesinin stratejik çizgisine dâhil edilmediği sürece ciddi bir kazanım elde etmeden sonuçlanmaya mahkûmdur. Bugün dünya genelinde yaşanan bu direnişlerin doğru bir rotaya kanalize edilememesinin nedeni ciddi bir ideolojik krizin halen sürüyor olmasından kaynaklanmaktadır. Komünist bir merkezin olmaması, bu yerlerde Maoistlerin kitlelere önderlik etmemesi veya Maoist bir öncü partinin olmaması en belirleyici eksikliktir. Ancak buna rağmen özellikle Uzak Asya başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinde Maoistler kitlelerin devrimci öfkesini bir plan ve program dâhilinde devrimin stratejik çizgisine kanalize etmektedirler. Önemli kazanımlar da elde edilmiş durumda. Ancak bazı ufuksuz dostlarımızın bu eylemleri varlığının dışında bir yerde değerlendirerek ve heyecana kapılarak devrim beklentisi içine girmeleri kendilerinin de nasıl bir ideolojik kaosun içinde olduklarını göstermektedir. Hatta bu durum 17 Ekim öncesine benzetilmektedir. Diktatörlüğün yıkıldığı bile ifade edilmektedir (Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/03, 21 Ocak 2011). Birincisi 17 Ekim sürecinin, Bolşeviklerin muazzam önderliklerinin bir sonucu olduğu unutulmamalıdır. Bu dönemdeki Sovyetleri, diğer oluşturulan meclis, komite veya komisyonlardan (Tunus’ta da oluşturulmuş durumda) ayıran en belirleyici fark Bolşeviklerin önemli bir güç olarak yönlendirici bir rol oynamalarıdır. İkincisi ise diktatörlük meselesi kişilere bağlı bir olgu değildir. Ülkeden kaçmak zorunda kalan Zeynel-Abidin Ben Ali’den hareketle diktatörlüğün yıkıldığını, halkın özgürleştiğini söylemek sınıf iktidarlarını bireylere endeksli ele almak anlamına gelir. Doğrudur kitlelerin öfkesi sokakları kasıp kavurmuştur. Ancak ne diktatörlük yıkılmıştır ne de halk özgürleşmiştir. Ve böyle bir gelişim çizgisi de mevcut değildir. Sınıfsal olarak ifade etmek gerekirse yıkılan hiçbir şey yoktur. Egemen sınıflar ve bu sınıfların emperyalizmle ilişkileri aynı şekilde devam etmektedir. Mülkiyet ilişkileri ve buna bağlı olarak üretim ilişkileri değişmemiştir. Üstyapı kurumları da varlığını korumaktadır. Kitlelerin bunları yıkmaya yönelik herhangi bir girişimleri yoktur. Evet, emperyalizm dünyayı kasıp kavuruyor. Halkları açlığa ve yoksulluğa mahkûm ediyor. Doğayı yok ederek yaşanacak bir dünya bırakmıyor. Bundan kaynaklı da dünya halkları yönünü yatağını bulamayan bir nehir gibi, tüm bu olumsuzluklara karşı tepkilerini büyüterek, önündeki bentlere yükleniyorlar. Bu nehirin yönünü yatağını bulabilmesi için yüzünü Nepal’de, Hindistan’da, Filipinler’de, Peru’da Maoistler öncülüğünde yükselen halkların özgürlük mücadelesine dönmesi gerekir. Halkın iktidarına giden yolun nereden geçtiğini bu ülkelerdeki Halk Savaşları bize öğretmektedir.


10-11_Layout 2 1/30/11 9:00 PM Page 1

10 haber yorum

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Bir bebeğin gözlerinden ölümü anlatmak Gazetelerden, televizyonlardan, akrabalarımızdan, komşularımızdan her gün farklı hikâyeleri ile evlerimize misafir olan bu acı gerçekliğin son örneklerinden birine, Samsun’da küçük bir bebeğin dramatik sonu ve yaşadığımız dünyanın gerçekliğiyle karşılaştık.

B

ebeğim açlıktan, parasızlıktan öldü. 2 çocuğum daha var. Onlar da aç. Ekmek almaya paramız yok”

Bu sözler bir anneye ait. Daha 2,5 aylık olan bir bebeğini açlık, yoksulluk yüzünden ölüme teslim etmek zorunda kalmış bir anneye. Çaresiz, öfkeli, gözlerinde yoksulluğun utancı ile derdini anlatmaya çalışan, konuştukça kelimeler boğazına düğümlenen, göz yaşları yüreğine damlayan bir annenin feryadıdır bu sözler. Bu sözlerde her türlü yalana, dolana, yaratılmaya çalışılan onca sanal ‘mutluluğa’ bir cevap var. Bu sözler bize ısrarla görmekten, duymaktan kaçındığımız acı bir gerçekliği yaşatıyor bir kez daha. Gazete ve televizyonlarda her gün okumaya, görmeye alıştığımız ve artık oldukça soğukkanlı bir şekilde kanıksadığımız 3. sayfa haberleri, ezilen milyonların yaşadıkları sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi… sorunları ve bu sorunlar sonucunda çoğunlukla dramatik bir şekilde sona eren yaşamları her gün gözlerimizin önüne sermektedir. Birçoğumuz gazete okumaya başladığımızda 3. Sayfa haberlerinde ilgimizi çekecek derecede dramatik bir haber yok ise diğer sayfalara geçer ve spordan magazine, sanal bir dünyanın içerisine kendimizi atarak sahte mutluluklar ya da hüzünler yaşarız. Kimimizin komşusu, kimimizin eşi, kardeşi, annesi ya da sevgilisi olma ihtimali oldukça yüksek olan bu haberlere konu kişiler, her gün her an bizimle beraber olan, yaşayan, nefes alıp veren insanlardır oysa. İşsizlikten cinnet geçirip eşini, çocuklarını doğrayan babalar, ‘namus’ davasına gencecik yaşlarda yaşamdan koparılan kadınlar, sevgilisi kendisini terk ettiği için canına kıyan gençler ve daha birçok farklı sebepten aynı sonu yaşayan binlerce insan.

Bunca ‘zenginlik’ içinde bir yaşam mücadelesi Samsun’un Tekkeköy ilçesinde yaşayan Murat ve Nejla Bakırcı’nın 2,5 aylık Kübra isimli bebekleri besin yetersizliğinden dolayı 17 Ocak tarihinde yaşamını yitirdi. Murat Bakırcı 2008 yılında güvencesiz ve sigortasız çalıştığı işyerinde geçirdiği bir iş kazası sonucu ayaklarını kaybetmiş ve çalışamaz bir duruma gelmiş. İş yerine karşı açtığı tazminat davası da sonuçlanmayan Bakırcı ailesi tam bir yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veriyor. Bizlere yukarda bahsettiğimiz çerçevede konuk olan Bakırcı ailesinin yaşadıkları tam da münferit olmayıp, milyonlarca insanın paylaştığı bir gerçekliği yansıtıyor. Milyonlarca dolarlık yatırımlar etrafında dönen tartışmalar, borsaların her gün bir yükselip bir düşen değerleri ve vergi rekortmeni zenginlerimizin büyük bir gurur ile televizyon programlarında, gazete manşetlerinde boy gösterdikleri böylesi bir ‘zenginlik’ içinde bir bebeğin açlıktan yaşamını yitirmesi bu zengin bay ve bayanlarımızı rahatsız etmiş olacak ki olayın üstünü örtmek için her türlü yalan ve çarpıtmaya başvurdular.

Bizlere kader diye yutturulmaya çalışılan bir realite; açlık, yoksulluk, sefalet... Yaşanan ölüm haberinin duyulması üzerine bir çok devlet makamından peşi sıra Kübra bebeğin ölümünün besin yetersizliğinden değil başka sebeplerden olduğu ve hatta büyük bir aymazlıkla aileden şüphelendikleri yönünde açıklamalar geldi. Yaşanan böylesi bir gerçekliğin kurmuş oldukları o zenginliği tehdit etmelerini hiç ama hiç istemeyen bu güçler yalanları ortaya çıktığı andan itibaren ise başka oyunlara başvurarak durumu kurtarmaya çalışma telaşına düştüler. Kübra be-

beğin ölümü sonrası gelen tepkilere cevap olmak için gerek Samsun Valiliği gerekse diğer devlet kurumları tarafından yapılan açıklamalar ise daha da vahim bir duruma işaret ediyor. Besin yetersizliğinden ölen bir çocuğun durumu tartışılırken valilik tarafından yapılan açıklamada aileye kömür yardımı yapıldığı yönünde abes bir açıklama geldi. Ve Kübra bebeğin ölümünden sonra da aileye birçok yerden ‘yardım’ yağdı. Yapılan tüm bu ‘yardımlar’ ile Bakırcı ailesinin tepkisini en aza indirgemeye çalışan bu zihniyete en iyi cevabı Kübra bebeğin annesi veriyordu; “2,5 yıl önce 5,5 yaşındayken kızım Kumru’yu kaybettim. Şimdi Kübra açlıktan öldü. Bebeğim açlıktan, parasızlıktan öldü. 2 çocuğum daha var. Onlar da aç. Ekmek almaya paramız yok. Can gittikten sonra gelen yardımı ben ne yapayım? 20 lira ya, 20 lira istedim kaymakamdan… 20 liraya ihtiyacım vardı, bir yol parası abla… Bebeğimi tıp fakültesine sevk ettiler, gidemedim, götüremedim. Bebeğim öldüğünde iki kilo bile yoktu.” Çok kısa bir süre önce bir stadyumun açılışında yapmış oldukları 600 milyon dolarlık yatırım ile övünen R. Tayyip Erdoğan’ın Kübra bebeğin ölümüne ilişkin tek bir kelime sarf etmemesi, etmeye cüret edememesi ise sürekli bir şekilde yoksulun, emekçinin, ezilenin ‘dostu’ oldukları yalanını savuranların gerçekte neye, kime hizmet ettiklerinin en iyi kanıtıdır. Dünyanın en iyi 17. Ekonomisi olmakla övünen, sürekli bir şekilde işsizliği, yoksulluğu en aza indirdikleri yalanlarıyla prim yapmaya çalışan hakim sınıflara her gün tokat niteliğinde onlarca örnek yaşanmakta. Zenginlik olarak övünç kaynağı yaptıkları şey ise ezilen-sömürülen milyonlarca emekçinin emeğinden, alın terinden çaldıkları paralarla yarattıkları bir zenginlik.

Eğer yaratan, üreten bizler isek yönetende bizler olmalıyız Bir tarafta ömrü boyunca oldukça zorlu koşullarda çalışan, emek harcayan ve fakat sefalet içerisinde yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca insan, diğer tarafta ise yaratılan bu zenginliğe büyük bir zorbalık ile el koyan ve bu zenginlik içinde hiçbir şekilde emek harcamadan, çalışmadan gününü gün eden bir avuç para babası. Bizlere sürekli bir şekilde kader diye yutturulmaya çalışılan bu sınıfsal çelişki ise ancak ve ancak ezilen milyonların üretimden gelen güçlerine güvenerek, yarattıklarının, ürettiklerinin yaşam ile eşdeğer olduğunu bilerek verecekleri mücadele ile yıkılacaktır. Bugün Tunus’ta, Cezayir’de, Mısır’da... açlığa ve yoksulluğa, hayat pahalılığına karşı sokaklara çıkan, kanları ve canları pahasına mücadele eden ezilenlerin eylemleri önümüzde en canlı ve aktüel örnekler olarak durmaktadır. Bizlerde bu yaşamı bize dayatan, tankı ile topu ile askeri, polisi, mahkemesi, hapishanesi ile bizi bu yaşama mahkum etmeye çalışanlara, kendi gücümüze güvenerek, örgütlenerek karşı koyalım. Unutmayalım ki eğer yaratan, üreten bizler isek yöneten de bizler olmalıyız.


10-11_Layout 2 1/30/11 9:00 PM Page 2

f

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

kadın haber 11

Devlet kadın ölüsü seviyor! yanıt veren, tecavüz edilen kadınları “tahrik etti” diyerek tecavüzcüsünden daha çok yargılayan devlet, tüm cinayetlerin altına katillerden daha çok imza atmış olmaz mı?

Kadın… Tecavüz edilmek, dayak yemek, öldürülmek için tanrının Adem’in kaburgasından var ettiği varlık! İnsan olan ama bir türlü insan olarak değerlendirilmeyen kadın… Yaşamaktan daha çok öldürülmek kadının hakkı! Evlenen ya da zorla evlendirilen kadınların hiçbir alanda söz hakkının olmaması durumu devam eder. Babasının evinden kocasının evine “terfi” eden kadının buradan çıkması da bir o kadar ahlaksızlık ve hakkı olmayan bir durum. Ayşe Paşalı’nın yaşadıkları da ve yaşamına son veren de bu oldu. Tıpkı kendinden önceki ve sonraki diğer kadınlarda olduğu-olacağı gibi. Tüm kadın cinayetleri, tıpkı Paşalı’nın ölümünün arkasından Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın ifade ettiği gibi “münferit” olacak…

Yaşamımızı nasıl var edeceğiz? Yine ve yine söyleyelim, sistemin yarattığı kadına yaklaşım, şiddet, insan olarak değerlendirmeme durumu değişmedikçe; yaşamdan çok tecavüzü, şiddeti, emek sömürüsünü ve öldürülmeyi hak ediyor olma durumu değişmeyecek. Bizlerin emekçi babamız, kardeşimiz, sevgilimiz tarafından böylesine eziliyor olmamız onların yaşamlarını sürdürmesindeki en büyük dayanağı. Aileyi var eden, koruyan kadınlar olmasa, fabrikalarında sömürecekleri işçileri kim yaratacak, daha az ücrete daha fazla kim çalışacak, sabahtan akşama kadar evlerde hiçbir ücret almadan kim sömürülmeyi kabul edecek?..

Boşansa da erkek hala sahip İstikbal Yetkin’le evlenen Ayşe Paşalı evliliği boyunca sürekli şiddete maruz kaldığı için Yetkin’den boşandı. Fakat Paşalı boşanmakla kurtulamadı. Yetkin, Paşalı’yı sürekli rahatsız ederek birlikte yaşamak istedi. Bunu kabul etmeyen Paşalı, 7 Aralık 2010’da Yeni Etlik Caddesi’nde karşılaştığı Yetkin tarafından 11 yerinden bıçaklanarak katledildi. Paşalı’nın cinayetinin ardından başlayan davanın ilk duruşması 21 Ocak’ta Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Sanık avukatının gelmemesi nedeni ile dava 8 Şubat’a ertelendi.

Devlet Yetkin’den daha mı az katil? Eşi tarafından evliyken de boşandıktan sonra da şiddet gören Paşalı, tehditler nedeni ile yaşamının tehlikede olduğunu belirterek polisten koruma istedi. Her zamanki gibi göz göre göre gelen katliamı seyretmekle yetinmeyi tercih eden devlet yetkilileri Paşalı’nın koruma talebini boşanmış olduğu

Cinayete göz yumuldu

Öldürülen kız çocuklarına “çocuklarınıza sahip çıksaydınız” diye yanıt veren, tecavüz edilen kadınları “tahrik etti” diyerek tecavüzcüsünden daha çok yargılayan devlet, tüm cinayetlerin altına katillerden daha çok imza atıyor için kabul etmedi. Daima dile getirdiğimiz ve bu konuda da ısrarcı olduğumuz devletin kadına yönelik tutumu ve cinayete davetiye çıkaran yaklaşım ve kararları Paşalı’nın katledilmesinde de kendini bir kez daha ortaya koydu. Devlet, Paşalı’ya koruma sağlasaydı, Yetkin’i gözetim altında tutabilseydi-tutsaydı bugün Paşalı hala yaşıyor olmaz mıydı sizce

de? Sokaklarımızda, mahallemizde, yanı başımızdaki her alanda kurumları olan, yani akla gelmeyecek kadar imkânları olan devlet, Paşalı’yı nasıl koruyamadı? İlk kez karşımıza çıkmayan bir olay bu katliam. Güldünyalar, Pipa Baccalarda da devletin tutumu neydi? Öldürülen kız çocuklarına “çocuklarınıza sahip çıksaydınız” diye

Eski eşi tarafından katledilen Ayşe Paşalı’nın davasının ilk duruşması 21 Ocak’ta görüldü. Davanın görüldüğü Ankara Adliyesi’nin önünde bir araya gelen Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu üyesi kadınlar cinayeti protesto ettiler. Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi önünde gerçekleştirilen eylemde platform üyeleri, Münevver Karabulut ve Öznur Uluişler cinayetleri gibi Ayşe Paşalı cinayetinin de takipçisi olacaklarını belirttiler. Platform adına yapılan açıklamada, Ayşe Paşalı’nın koruma talebinde bulunmasına karşılık yasadaki boşluklar nedeniyle gerekli önlem alınmadığını ve cinayetin engellenemediği vurgulandı. Yapılan açıklamada devletin kadın cinayetlerine göz yumduğu belirtildi.

‘Ölümlerde aileler sorumlu’ Baraj göletinde boğulan 7 kız çocuğunun ailesi tarafından açılan tazminat davasında akla ziyan bir mahkeme kararı çıktı. Mahkeme aileleri kusurlu bularak, “çocuklarınıza sahip çıksaydınız” dedi. Devlet kurumlarının önlemsizliği ve sorumsuzluğu onlarca cana mal oldu ve olmaya da devam ediyor. Açılıp kapatılmayan çukurlarda ölenler, yaya geçidi yapılmadığı için trafik kazalarında ölenler, hafriyat altında kalanlar, baraj göletinde boğulanlar… Bu cinayetlerin örneklerinden birisi de 2007 yılında yaşanmıştı. Urfa’nın Hilvan İlçesi’nde baraj göletinden 7 çocuğun cesedi çıkartılmıştı. Boğularak hayatını kaybeden çocukların aileleri 2008 yılında, ölümlerin sorumluları hakkında Urfa İdare Mahkemesi’ne maddi ve manevi tazminat davası açtı. Aradan geçen onca zamanın ardından mahkeme ölümlere ilişkin bir karar verebildi! Kararda mahkeme, cesetleri el ele bulunan çocukların ölümünden yüzde 70 aileleri sorumlu tuttu. Çocukların ölümüne neden olan baraj

göletinin sorumlusu DSİ’yi yüzde 30 tali kusurlu bulan mahkemenin kararında şu ifadelere yer verildi: “Davacılar, yakınının yaşı itibariyle köprünün tehlike arz ettiğini ve yüzme bilmediği için suya atlamaması gerektiğini bilmesi gerektiği, ayrıca ebeveyni olan davacıların reşit olmayan çocuklarına gerekli denetim, gözetim ve özeni göstermediği açık olduğundan olayın meydana gelmesinde asli kusurlu olarak yüzde 70, DSİ Genel Müdürlüğü’nün tali kusurlu olarak yüzde 30 oranında sorumluluğu bulunduğunun hukuk ve hakkaniyet ilkeleri uyarınca kabulü gerekmektedir.”

Aileler gözyaşlarına boğuldu DSİ’nin suçlu olarak Karayolları’nı gösterdiği davada mahkeme kararın ardından ailelerin tazminat davasında talep ettiği rakamları da aşağı çekti. Mahkeme

sürecini öğrendikten sonra, çocuklarının mezarı ile olayın yaşandığı göl kıyısına giden aileler karara isyan edip gözyaşına boğuldu. Mahkemenin aileleri yüzde 70 suçlu bulan kararına ilişkin ölen çocukların aileleri şu ifadelerle karara tepki gösterdiler: “Biz orada halı yıkıyorduk. Esra suya düşünce onu kurtarmak isteyen diğer 6 kız suya atlayıp boğuldu. Kurtarmak için ekipler çok geç gelince de cesetleri bulundu. Orada bir uyarı levhası bile olmadığı için güvenli olduğunu düşünerek gittik. Oraya uyarı levhası koymayan, kurtarmak için geç gelen ekiplerin hatası bize yüklenmek isteniyor. Kurumlar kendilerini aklamak adına 7 çocuğunu kaybetmiş olan ailelere kusur yüklüyorlar. Böyle bir karar kabul edilebilir mi? Danıştay’da inşallah vicdanlı bir karar verilir.”


12-13_Layout 2 1/30/11 9:32 PM Page 1

1-10 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü

Yoksul dünyanın ayak izleri ve doğru önd Her şeyden önemli olarak dikkat çekilmesi gereken nesnel olguyu ifade etmek gerekirse; bu kitle hareketleri hangi önderlik altında olursa olsun meselenin arka planında yatan realite yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, sömürensömürülen temelindeki sınıf çelişkisi ya da gerici egemen sınıfların sistemine duyulan hoşnutsuzluktur. Siyasi-ideolojik niteliği bir devrim doğurmasa da bu kitle hareketleri önemsenmeli ve kitlelerin ihtiyaç duyduğu doğru önderlikler tesis edilmelidir. Kitlelerin kendiliğinden sınıfsal bir devrim gerçekleştiremeyeceği göz önüne alındığında zaruri olan şeyin inşası elzemdir

D

evrimlerin fırtına merkezleri dünyanın kırları olan Asya, Afrika, Latin Amerika gibi, yarısömürge/yarı-feodal geri bırakılmış ülkelerden meydana gelen yoksul kıtalardır. Devrimin objektif şartları buralarda genel olarak vardır; uygundur-süreklidir. Bu nesnel zeminin de ürünüdür ki, Nepal, Filipinler, Hindistan, Peru vb ülkelerde Halk Savaşları revaçta olup önemli mesafeler kat etmişken; Türkiye-Kuzey Kürdistan dahil, birçok siyasi coğrafyada Maoist partiler önderliğinde Halk Savaşı mücadeleleri devam etmektedir. Aynı nesnel zeminden beslenmekle birlikte, sübjektif nitelik bakımından devrimciliği noksan, kusurlu ve açıkça tartışmalı olmak üzere; Tunus’tan, Mısır’dan, Lübnan’dan, Yemen’den, Cezayir’den yakılarak dalgalar halinde tutuşan sosyal patlamalarla, bura halkları, demokrasi ve özgürlük özlemiyle gerici-faşist diktatörlüklere karşı devrimci öfkeyle ayaktadır.

cak, halk kitlelerinin hareketidir. Kitlelerin pratiğidir. Ve bu pratik, bu eylem, bu hareket; baskı, sömürü ve zulüm altındaki halk kitlelerinin feodal-faşit diktatörlüklere karşı birikmiş olan öfkesinin patlamasıdır. O halde, ne bu hareketlere gerçek içeriklerinden ileri misyonlar yüklemeli, ne de objektif olarak hareketlerdeki devrimci olan öfkenin göz ardı edilmesine çıkan saptamalar yapmalıyız. Yapılması gereken saptamaların biri, bu hareketlerin kendiliğinden gelme kitle hareketi niteliğinde olup, ama

Komünist veya devrimci partiler önderliğinde devrim iddiasıyla gelişengeliştirilen klasik devrim hareketleri anlamında halk hareketleri olmadığıdır. Her şeyden önemli olarak görülmesi gereken nesnel bir olgu vardır; bu kitle hareketlerinin temeli, emperyalist dünya gericiliğinin ve bunun hükmündeki yerli gericiliklerin, halk kitleleri üzerindeki ağır baskı ve sömürü cenderesidir. Hareketlerin siyasi-ideolojik niteliği nasıl tarif edilirse edilsin, bu hareketlerin arka planında yatan realite; yöneten-yönetilen/ezen-

Gelişmelerin doğru okunması önemlidir. Zira gelişmeler süreci karmaşık olup, itinayla analiz edilmesi gereken özelliktedir. Ne abartılmalı, ne de küçümsenmelidir. Olağan üstü heyacan verici bu gelişmeler zengin bir deneyim ve kitlelerin pratiği olarak umut vericiyken; sessiz çoğunluğun homurtusunun öncelleri olarak objektif bir işaret olabilirler. Uzun sözün kısası, yakından bakarak analiz etme şansımız olmasa da, genel hatlarıyla belli spesifikleri tespit edebilir; genel çerçevesini mevcut delil, görüngü ve olasılıklarla çizebiliriz. Yapılacak tüm analizin özeti olarak söylemeliyiz ki, bu hareketler salt devrimci hareketler değildir. Bujuva sınıf kliklerinden bağımsız, ideolojik-siyasi perspektif ve sübjektif bilinç güdümünde, bu önderliklerle organize edilen siyasi iktidar yönergeli-bir sınıfı alaşağı edip öteki sınıfı iktidara taşıyan devrimci halk hareketleri değildir. An-

Gelişen her kitle hareketi devrim doğurmaz

Emperyalistlerin aralarındaki çatışmaları lokal savaş ve çatışmalar biçiminde bağımlı ülkeler şahsında yürüttükleri bilinmektedir. Dahası, Turuncu ‘devrim’lerde yaşanan tecrübe unutulamaz. Aynı biçimde emperyalist güçlerin darbeler yoluyla, halk kitlelerini harekete geçirerek iktidarlar değiştirip kendine bağlı iktidarlar oluşturduğu da bilinmektedir. En önemlisi de, emperyalistlerin yeni dönem ihtiyaçlarına bağlı olarak ve yeni stratejik planlama-

larla dünyayı ve dünya devletlerini yeniden yapılandırdığı aşikardır. Özellikle halk kitlelerinin hareketleri ile gerçekleştirilen iktidar değişiklikleri ve güncellenerek yapılandırılan bu iktidarların daha istikrarlı olup, emperyalist çıkarlara daha iyi cevap verecekleri kesindir. Kısacası, emperyalizm kapsamlı projelerle dünyayı ve bağlı olarak bölge ve tek tek ülkeleri yapılandırıyor. Bunun somut bir örneği de Türkiye-Kuzey Kürdistan’dır; burada yürütülen

devletin yapılanma projesidir. Tüm veriler bir araya getirildiğinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan bu hareketler de emperyalist dolapların olması mümkündür. Ne var ki, hareketin gövdesi ve gerçek kuvvetleri devrimci halk kitleleri olduğu için; hareketin doğasına, kimi hedef ve sonuçlarına veya yönelimlerine tali olarak da olsa, halk kitlelerinin talepleri yansımaktadır. Bu tali yan ve biçimsel görüngüler, hareketin esas karakteriyle dev-


12-13_Layout 2 1/30/11 9:32 PM Page 2

perspektif

nderlikle buluşamayan halkların hareketi ezilen/sömüren-sömürülen temelindeki sınıf çelişkisi ya da gerici egemen sınıfların sistemine duyulan hoşnutsuzluktur. Sıcak gelişmeler olarak gündemi saran bu ayaklanmalar, ideolojik-siyasi nitelik ve önderlik temsili bakımından, devrimci bir hareket olmadığı halde; sınıfsal köken ve sosyal bileşen bünyesinin objektif niteliği ile baskı ve sömürüye karşı geniş kitlelerin tepkisini temsil etmesi suretiyle (bu yanıyla), objektif olarak demokratik-ilerici muhteva taşırlar. İdeolojik-siyasi niteliği bir yana, buralardan

kopan fırtına devrimci geleceğe dair gelişmeleri muştulamaktadır; muhtemel devrimci dalganın iz düşümlerini yansıtmaktadır. Farklı niteliklerde de olsa, sosyal temeldeki toplumsal gelişmeleri hasıl ederek koşullayan sebep, emperyalist dünya gericiliği şartlarıdır. Bilinçli-bilinçsiz/örgütlü-örgütsüz ya da hangi inisiyatif altına alınıp nasıl yönlendirilirlerse yönlendirilsinler, bu hareketlerin patlama zemini emperyalist dünya sisteminin çelişkilerinde yatmaktadır ve onun ürünüdürler. Dolayısıyla da objektif temelleriyle emperyalist dünya sisteminin

tahripkar yıkıcılığına karşı reaksiyon olarak doğarlar. İdeolojik-siyasi pratikte somut olarak emperyalizme direk yönelmeseler bile, doğuş sebebi dediğimiz bu nesnel gerçek değişmez. Tespit edilmesi gereken diğer gerçek şudur: Bu hareketlerin nesnel zemini emperyalist dünya gericiliği ve ona bağlı bilumum egemen sınıf iktidarlarının baskı cenderesinin yol açtığı çelişkilere dayansa da ve görünürde devrimci halk hareketi yansısıyla biçimlenseler de; bu hareketler, devrimci halk kitlelerinin manipüle edilerek yerli burjuva kliklerin dalaşına ortak edildiği veya çıkarları uğruna kullanarak destekledikleri; dahası çeşitli burjuva hesap ve senaryoların muhtemel rolüyle beslenen hareketler olma olasılığını taşımaktadırlar. Söz konusu hareketlerin siyasi sonuçları (Tunus’ta kurulan hükümetin niteliği ve Mısır’da hareketin hedefi olan Hüsnü Mübarek’in hükümeti istifa ettirip hükümeti kurma görevini başka bir maşasına vermesi ve hatta ilk kez devlet başkan yardımcısı ataması ile değişimin sınıf niteliği), bazı yerlerde halk kitlelerinin eylemlerinde orduya karşı tutumu-orduyu hedeflememesi bu olasılığı güçlendirmektedir. Bazı durumlarda ordu ile polisin çatışması vb vs gibi tipik olgular, bu hareketlerin devleti yıkmayı hedeflemediklerini (devrim yapma bilinç ve eyleminde olmadıklarını) göstermekdir. Genel olarak bu hareketlerin yerli kliklerle bağını bir anlamda somutlarken; ABD emperyalizminin gösterilere karşı şiddet kullanılmaması çağrıları ile mevcut Mısır hükümetine vermeyi taahhüt ettiği ekonomik-para yardımını gözden geçireceğini açıklaması irdelenmesi gereken bir noktayı işaret etmektedir. Rusya’da patlayan canlı bomba ve Rusya’nın Dağıstan’da operasyon düzenlemesi, ABD ile Rusya’nın bölge ülkelerindeki dalaşı vb gibi gelişmeler, emperyalist tertiplerin bu hareketlere bulaşacağı şüphesini uyandırmaktadır. Dahası somut olarak yürüttükleri dünya ve bölge projeleri ve buralardaki stratejileri,

rimci olduğu yanılgısına yol açmamalıdır. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da 1960 anayasasına yansıyan kısmi demokratik haklar buna örnektir. Nasıl ki 60 anayasasına, burjuva kliğin demokrasi vaadiyle halk kitlelerini yedeklemesinin sonucu olarak, bu kitlelerin taleplerinin anayasaya kısmi anlamda yansıması 60 anayasasını ilerici-devrimci kılmıyorsa, bu hareketlerdeki benzer görüngüler de bu hareketlerin devrimci olduğunu göstermez. Dahası, 60 anayasasının içerdiği kimi demokratik haklar nasıl ki, 60 anayasasının ilerici-devrimci olduğu yanılgısına yol açtı, bunun gibi bu hareketlerde halk kit-

lelerinin yer alması ve bunun yansıması olarak ortaya çıkan devrimci görünüm yanılgıya yol açabilir. Örneğin, Tunus’ta belli tutarlı bir eylem çizgisinin uygulanıp, belli ileri taleplerin öne çıkartılması vb görüngüler, Tunus’taki hareketin devrimci olduğu (veya devrim gerçekleştiği) çıkarsamasını doğrulamaz. Ancak söz konusu hareketlere sadece bu yanıyla yaklaşamayız. Onların ideolojik-siyasi niteliğini tespit etmek, önderlik açısından durumunu tanımlamak, gerici senaryo ve emperyalist planlarla bağıntılarını deşifre etmek elbette hayati meselelerdir.

aynı anda hareketlerin patlak vermesinde olmasa da, gelişim seyrinde emperyalist güçlerin hesaplar yaparak hareketlerden yararlanması vb muhtemeldir. Halk kitlelerinin devrimci niteliği, demokrasi ve özgürlük istemlerindeki ilerici talepleri, sosyal taban olarak hareketin bileşeninin halk kitlelerinden oluşması, hareketin değerlendirilmesinde ayrı bir yan olsa da, hareketin genel ideolojik-politik niteliği; siyasi sınıf önderliği, eylemin içeriği ve hedeflerinin ne olduğuyla belirlenir. Bahis konusu hareketlerin, önderlik bakımından Komünist devrimci önderliğe sahip olmadıkları açıkken, hedefleri ve eylemlerinin içeriği olarak da emperyalizmi hedeflemedikleri gibi, yerli gericiliği tümden ortadan kaldıran siyasi bir içeriği de yoktur. Sadece iktidardaki kesimi hedefleyen ama başka bir burjuva iktidarın kurulmasına fit olma yönüyle, hareketin ideolojik-siyasi muhtevasının devrimci olmadığı açıktır. İhtişamlı kitle gösterileriyle boy veren hareketlerin, bir ihtimal olarak yerli burjuva klikler üzerinden emperyalist oyunların parçası haline getirilmesi olasılığı vardır. Ancak bu olasılıktan hareketle, halk kitlelerinin hareketi, gerici kışkırtma olarak yaftalanamaz, onun baskı ve sömürüye karşı patlayan bir tepki olduğu gerçeği karartılamaz. İşte karmaşık dediğimiz gerçeklik budur: bir tarafta ayakta olan devrimci halk kitleleridir, onların gerici-faşist diktatörlüklere karşı demokrasi ve özgürlük istemiyle patlayan hareketidir; diğer taraftan gerici sınıfların bir kesimini hükümetten indirirken diğer kesimini iktidara taşıyarak fiilen gerici kliklere yedeklenmesidir, gerçekte devrimci bir rol oynayıp kendi sınıf iktidarlarını kuramamalarıdır. Ayaklanmaları sonucu hükümete gelen yeni iktidar sözcüsü burjuva kliklerin emperyalizmden bağımsız olmamaları gerçeğidir. Bu karmaşa yumağı, ilerici muhteva ile reformist gerici muhtevayı barındırarak ilgili hareketler şahsında bulundurmaktadır.

Ama öte yandan halk kitleleri eylemdedir; Kitle hareketleri patlayarak devrimci bir atmosfer oluşturmaktadır, devrimci hareketin gelişmesine zemin sunmaktadır ve devrime yönelen hareketlerin gelişmesini tetikleme rolü oynamaktadır, kitlelere faşist saldırılar yapılmakta, gösterilerin bastırılması için ateşli silahlar kullanılıp katliamlar gerçekleştirilmektedir vb. O halde, ayaklanmalara karşı tek yanlı yaklaşamaz, halk kitlelerine ve hareketin olumlu yanlarına kayıtsız kalamayız. Teorik belirlemelerin ötesinde, yaşanan somut gerçekle ilgilenmek-gerçeğe bakmak zorunlu ve gereklidir.


14-15_Layout 2 1/30/11 6:33 PM Page 1

14 gençlik söyleşi

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Hangi örgütlülük temelinde

Nasıl bir sanat?

5 Şubat’ta Fransa’nın Mulhouse şehrinde yapılacak olan 13. Enternasyonal Yılmaz Güney KültürSanat Festivali’ne ilişkin Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi (ADGH) dönem sözcüsü Kadir Korkmaz ile yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

‘

Festivalimizi Yılmaz Güney şahsında yaparak, basit bir anmanın ötesinde, onda sentezlenen devrimci kültür-sanat anlayışının geleceğin sanat erlerinde vuku bulması için bir eylem kılavuzuna dönüştürmek üzere, gençlik kitlelerinin feyiz alması gerektiği bir yaşayan bir sembol haline getirmek istiyoruz.

Geleneksel olarak düzenlediğiniz KültürSanat Festivalinin 13.’sünün hazırlığı içerisindesiniz. Kültür-Sanat Festivali hangi ihtiyacın ürünü olarak doğdu? İlki 1990 yılında gerçekleşen Yılmaz Güney Kültür-Sanat Festivali, Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu(ADHK) ve devrimci-demokratik dernekler bünyesinde, kültür ve sanatın çeşitli dallarında amatör olarak çalışmalarını sürdüren gençlerin emeklerinin sergilendiği bir platform olarak doğdu. Bilindiği gibi festival anlayışı yerel ya da evrensel herhangi bir ürünün, değerin sergilendiği alandır. Fakat özgün bir çalışma olarak Kültür-Sanat Festivali, halkın bağrından doğan genç yeteneklerin kendi emeklerini sadece sergiledikleri bir saha değil, aynı zamanda bulundukları noktadan ilerleme, kitlelerle buluşarak profesyonel çalışmaya doğru teşvik edildikleri bütünlüklü bir anlayıştır. Anlattıklarımızın bir diğer yanı ise şudur; Sanatın sadece ufak bir azınlık tarafından yapılabileceği, küçük bir zümrenin doğaüstü yeteneğinin sonucunda doğduğu, burjuva elitist saldırıya da cevap niteliğindedir. Teknik ve ekonomik olanakların ezici bir çoğunluğunun egemenlerin ellerinde olmasına rağmen, emekçi halk yığınlarının kendi sanatlarını icra edebileceklerinin göstergesidir. Festivalimiz, tüm bu tartışmaların ve ihtiyaçların sonucu olarak gelenekselleşerek ezilen halk gençliğine nüfus etmeyi hedeflemiştir. Bu konuda istenilen seviyede olmasak ta, çokta başarısız olduğumuz söylenemez. 20 yıllık tecrübemiz içerisinde edebiyat alanından müzik dalına kadar, birçok sanatçının gelişimine ön ayak olmuş ve onların çalışmalarına hem fikri hem de fiili yardımda bulunulmuştur. Festivaliniz neden Yılmaz Güney şahsında yapılmaktadır? Kültür-Sanat geniş bir kavramdır. İdeolojik biçimler olarak bir sınıfın izini taşır. Kurum olarak bizim savunduğumuz Kültür-Sanat anlayışı devrimcidir. Eskinin bağrında gelişen, sınırsız-sınıfsız toplumu hedefleyen ve günün görevlerini yerine getiren devrimci Kültür-Sanat anlayışıdır. Bahsini ettiğimiz bu anlayış, şanlı Ekim Devrimi öncesinde başlayan, sınıf mücadelesinin birçok aşamasından geçerek günümüze kadar evrilen önemli bir muhtevaya sahiptir. Bu muhtevanın en son ve en güçlü savunucu ve uy-

gulayıcılarından biride Yılmaz Güney’dir. Bu anlamda Yılmaz Güney sadece Türkiye-Kuzey Kürdistan açısından değil, enternasyonal bir öneme haizdir. Festivalimizi Yılmaz Güney şahsında yaparak, basit bir anmanın ötesinde, onda sentezlenen devrimci kültürsanat anlayışının geleceğin sanaterlerinden vuku bulması için bir eylem kılavuzuna dönüştürmek üzere, gençlik kitlelerinin feyiz alması gerektiği yaşayan bir sembol haline getirmek istiyoruz. Ezilen halk gençliğinin nasıl bir kültür-sanat, kim için bir kültürsanat yaklaşımına doğru kenetlenmesi gerektiğini düşündüğümüzden dolayı, Yılmaz Güney’in canlı fikirleri şahsında festival örgütlemek ve ona atfen örgütlemek zorunluluktan öte görevdir. Festivalinizi örgütlerken ele aldığınız yöntem nedir?

İlk önce herhangi bir meseleyi örgütlemek için tek bir yöntemin olmadığını söylemek gerekir. Yöntem sorunsalını, bulunduğu koşullar itibariyle ele almak gerekir. Yaklaşık 11 festivalimizi, “yarışma” formatında düzenledik. Buradaki tırnak içerisinde alınan “yarışma” anlayışı, kapitalist pazarın birinin diğerini yutması için uyguladığı, insanın emeğine yabancılaştığı yarışma değildir. Kültürel ve sanatsal çalışmaların, zincirlerinden boşandırılarak zenginleştirilmesine ön ayak olmak için eserlerin sunumu olarak değerlendirilmesidir. Bizim nazarımızda, halk gençliğinin özgün ruhla yürütmüş olduğu bütün çalışmalarda harcanan emek, oldukça önemlidir. Yapılan değerlendirmeler ise, sanatçı adaylarının gelişimine dair mütevazı dipnotlardır. Yoksa tek başına birincilik, ikincilik dağıtmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. İki yıldır uygulanan yöntem ise, ye-

rellerde faaliyet yürüten geleceğin sanaterlerinin profesyonel sanatçılarla sahne almasını sağlayarak, hem heyecanlarını harmanlamak hem de profesyonel çalışmaya teşvik ederek gelişimlerini hızlandırmak için düzenlenen bir yöntemdir. İlk başta da vurguladığımız gibi hiçbir yöntem mutlak değil, koşulları içerisinde değerlendirilmelidir. Bu seneki festivalinizde ‘Yılmaz Güney ve Kültür-Sanat Anlayışı’ altında bir sempozyum düzenlemektesiniz. Buna neden ihtiyaç duydunuz? ‘İyi şeyler olacak’ diyerek başlatılan sürecin Avrupa’daki etkisini, en az Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki kadar hissetmekteyiz. Açılımlar furyası ve hâkim sınıf kliklerinin kendi aralarındaki dalaşı, tüm toplumu derinden etkilemektedir. CHP gibi faşist gerici partilerin Yılmaz Güney’in mezarına çiçek bırakmaları, köşkte düzenlenen kahvaltılara Güney “yandaşı” sanatçıların katılmaları vd. birçok mesele, kültür-sanat alanında da etkisini göstermektedir. Gerici sınıfların gerek halk saflarında yarattığı yanılsamayı gerekse dost güçler üzerindeki etki alanını kırmak için devrimci kültür-sanat anlayışının doğru bir biçimde ele alınması gerekir. Bunun içinde teorik ön koşul devreye girer. Eğer doğru bir dünya görüşüne sahip değilsek, kültürsanat alanında doğru bir yönelime sahip değilsek, egemenlerin saldırılarına vereceğimiz cevabın güçlü ve de yaygın olabilmesi bir ihtimalden ibarettir. ADGH olarak, bu ihtimalin büyümesi ve mevcut saldırıların her alanda boşa çıkarılması için, ‘Yılmaz Güney ve Kültür-Sanat Anlayışı’ adı altında bir münakaşa yürütmek istiyoruz. Şüphesiz ki sempozyum, vurguladığımız tartışma içerisinde doğru bir sonuç değil ama doğru sonuca gidebilmek için başlangıç olabilir. Yine sempozyumumuz, kurulmakta olan Uluslararası Yazarlar ve Sanatçılar Birliği (İWWA)’nin, teorik-programatik görüşlerinin de tartışılacağı bir platforma dönüştürülecektir. Bu şekliyle geleneğimiz ‘nasıl bir sanat’, ‘nasıl bir örgütlülük temelinde sanat’ bakış açısıyla gençlik kitlelerine götürülmeye çalışılacaktır. Gerici sınıfların gerek halk saflarında yarattığı yanılsamayı gerekse dost güçler üzerindeki etki alanının kırmak için devrimci kültürsanat anlayışının doğru bir biçimde ele alınması gerekir.


14-15_Layout 2 1/30/11 6:33 PM Page 2

f

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

gençlik haber 15

Polis öngörüsü ile verilen ‘idam’! 20 Ocak günü Ankara Demetevler Parkı’nda eylem hazırlığı içinde oldukları iddia edilerek 5 öğrenci polis tarafından gözaltına alındı. Gözaltına alınan öğrenciler çıkarıldıkları mahkeme tarafından “örgüt üyeliği ve örgüt propagandası” gibi düzmece gerekçelerle tutuklandı.

Tutuklanan öğrenciler serbest bırakılsın

Tutuklanan A. Haydar Yıldız, Yusufcan Yıldırım, Uğurcan Soybelli, Didem Ezgi Serap, Rıdvan Akbaş Sincan F Tipi Hapishanesi’ne götürüldü.

Öğrenciler 5’de dört yaptı

Tutuklanan 5 öğrenci için İstanbul ve Ankara’da bir araya gelen devrimci, demokrat, yurtsever öğrenciler eylem yaptı. Yapılan eylemlerde şu ifadelere yer verildi;

Polis tarafından hazırlanan tutanakları kabul eden 12. Ağır Ceza Mahkemesi 5 öğrenci hakkında ‘4 ayrı terör örgütüne üyelik’ten tutuklama kararı verdi. Polis tarafından hazırlanan ve mahkemece kabul edilen tutanaklarda şu ifadeler yer aldı. “Yasadışı Bölücü PKK/Kongre - Gel Terör örgütü ve MKP (Maoist Komünist Partisi), DHKP/C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi), TKEP/L (Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist) isimli anayasal düzene yönelik yıkıcı faaliyetlerde bulunan terör örgütleri üyesi olmak, halkta devlete karşı kin, nefret ve isyan hissi uyandıracak şiddet veya diğer terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek şekilde eylem ve faaliyetlerde bulunmak, terör örgütlerinin amaç/hedefleri doğrultusunda keşif/istihbarat çalışmaları yürütmek, terör örgütleri adına kitlesel şiddet eylemleri organize etmek ve bu eylemlere katılmak, yasak yayın bulundurmak.”

Bir arada bulunmak örgüt üyeliği için delil oluyor Avukat Şanal Saruhan yaptığı açıklamada, öğrencilerin o sırada tesadüfen bir arada bulunduğunu, örgüt üyeliğine dair ise delil olmadığını belirtti. Saruhan “Ancak mahkeme

f

Polis, öngörüye dayanarak gözaltına alıyor, mahkeme heyeti de aynı öngörüye dayanarak tutukluyor. Demokratik haklar terör suçu olarak ilan ediliyor. ‘delillerin toplanmamasını’ gerekçe göstererek tutuklama kararı verdi. 5 üniversiteli tutuklanarak hapishaneye konuldu. Tutuklanan 5 öğrenci arasında yer alan Ezgi Serap ise dün gazetelerde ‘Metroda türbanla keşif yaptığı’ iddiasıyla yer aldı. Serap, görüntülerin kendisine

ait olmadığını belirterek “Ben karşıt görüşlü olduğu iddia edilen kişileri takip etseydim, türbanlı bir şekilde etmezdim. Savcılıkta da kapalı bayanın fotoğraflarını bana gösterdiler kesinlikle kabul etmiyorum. Zira bu kadın uzun boylu” dedi.

“Asıl terör örgütü, öğrencilerin eğitim haklarını gasp edenlerdir, işçi ve emekçilerin emeklerini sömürenlerdir. Kürt halkına ait topraklarda kendine yedek güç yaratabilmek adına Hizbullah üyelerini serbest bırakıp, ‘sınıra kadar takip ettik ama sonra nereye gittiler bilmiyoruz’ diyenlerdir. Bizler gücümüzü örgütlülüğümüzden alıyoruz. Örgütlü bir gücü hiçbir kuvvet yenemez. Yapılan bu tutuklamalar ve öne sürülen gerekçeler keyfidir ve hukuksuzdur. Tutuklanan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır.”

GENÇ YORUM

sinan çakıroğlu

Demokratik haktan ‘’terör örgütü” suçlamasına uzanan devletin ikiyüzlülüğü

B

irkaç aydır cereyan etmekte olan öğrenci eylemlerine damgasını vuran, gerici devletin ikiyüzlü manevrası oldu. Bilindik yumurta şenliği sonrasında hakkında dava açılan öğrenciler için mahkemeden mutlu son olarak yumurta atmak demokratik bir haktır cevabı geldi. Medya olanca gücüyle bu demokratik kararı alkışladı. Böylece memlekette yumurta atmanın önü açılmış oldu. Diğer taraftan ise aynı hukuk sistemi, Ankara’da, eylemlerini devam ettirmek için, polisin sindirme saldırılarını boşa çıkarmak üzere haklı ve meşru isyan barikatlarını örgütleyen halk gençliğinin devrimci güçlerine karşı pervazsızca bir planı hayata geçirdi. Tek tek takip edilen öğrenci gençlerin, ibret olsun diye, bir kısmı yapılan yurt ve ev baskınları sonucunda tutuklanarak Sincan F Tipi Hapishanesi’ne konuldu. Avrupa-i olarak demokratik yumurtaların atımı, bir protesto biçimi ve hak olarak değerlendirilirken, sistemin çizdiği sınırları zorlayan, ezilen halk gençliğine ulaşma merkezli hareket ederek, devrimci alternatif için toplumun en dinamik katmanlarını hedef alan demokratik halk gençliği çalışanları tutuklanmıştır. Ortalama olarak

tüm sol muhalif öğrencilerin okuduğu dergi ve kitapları örgütsel doküman olarak lanse eden gerici saldırı, medya aracılığı ile halk saflarında meşru zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Hâkim sınıfların tehdit ve yönelimi gayet açık ve nettir; sınırlarını ben çizerim. Hâkim sınıflar cephesinde vuku bulan gelişmelerin okunması iki türlü olmalıdır. Birincisi; bir sınıfın diktatörlüğü olan demokrasi, yumurta örneğinde olduğu gibi, demokratik hak olarak bahşedilebilir. Fakat burada altını çizdiğimiz demokrasi, ezilen sınıfları zincirlerinden boşandıran, sıçramalı olarak sınıfsız-sınırsız dünya projesine yakınlaştıran değil, her türlü sınıfsal ayrımcılığın gerici işleyişini sağlama almak için kitlelere reva görülen hak, hukuk sefilliğidir. İkincisi; altını çizdiğimiz demokratik işleyişin sürekliliğin sağlanması için devreye, sınıflı toplumların binlerce yıldır kullandığı hukuk anlayışı girer. Bu hukuk anlayışı, ezilen sınıfların çıkarlarını hesap ederek şekillenen bir üst yapı kurumu değil, bizzat özel mülkiyet ilişkilerinin bugünkü formasyonu olan burjuva-feodal yapıya uygun olarak inşa edilmiştir. O yüzden, hukuksal olarak istediği zaman demokratik hak, istediği zaman ise terör örgütü yaftasını, sınıf çıkarları gereğince, yapıştırabilir.

Hâkim sınıflar cephesinde olduğu gibi, devrimcilerin cephesinde de gelişmeler kendisini iki türlü göstermektedir. Birincisi; egemenler ile girişmiş olduğu mücadelede ayrım çizgilerini sloganların rengi ile sınırlı tutanlardır. Bu algılayış, uluslararası devrimci camiaya, adeta bir veba gibi bulaşmış durumdadır. Eğer rengin kızıl ise, burjuvaziye karşı asıl seninki demokratik değil benimki daha demokratik sloganları atılmaktadır. Burjuvazi ile demokrasi yarışına girilmek istenmektedir. Demokrasi olgusu sınıflar üstü algılanmaktadır. Buda rengi kadar kırmızı olursa olsun, gerici sistemden tümden kopuşu sağlamamaktadır. Bu arı demokrasi anlayışı mahkum edilmelidir. İkincisi; sistemin demokratik yöneliminin hangi sınıfa tekabül olduğunu söyleyen, ezilen halk kitlelerinin kurtuluşunu demokratik söylemler ve eylemler ile sınırlı tutmayan, toplumun en ileri yönetim biçimlerinin temsili olmayacağını ancak ve ancak halkın kendisinin de inşasında ve icrasında olarak sağlanacağını anlatan, Demokratik Halk Devrimi güçleridir. Egemenlerin saldırılarını boşa çıkarmak basit bir meydan okuma değildir. Ant içilerek toplum ilerletilmez. Gericiler ve devrimciler cephesinin iyi analiz edilmesi gerekir. Ana-

lizler, güçleri bölmeden, basitten karmaşığa doğru örgütlemekle mükelleftir. Şüphesiz ki, devrimci mücadele sadece bizim tekelimizde olan bir şey değildir. Birleşebileceklerimizle kesin olarak birleşmeyi gerektirir. Tüm bunlar teorik berraklığın öncelliğini şart koşar. Saldırılara maruz kalan Demokratik Halk Gençliği açısından tüm bu tecrübeler ne yeni ne de eskimek üzere olacak bir realitedir. Günün açığa çıkardığı ve sınıf mücadelesinin 3 saç ayağından olan politik mücadelenin kaçınılmaz sonucu olarak yaşanmaktadır. Kendimizi saldırılara karşı irade göstermekle sınırlı tutamayız. Bu politik mücadelenin bir boyutudur. Diğer boyutu ise, sınıf mücadelesinin diğer iki bileşenine sarılarak, düşman gerçekliğini gözetmek, dost güçleri iyi ayırt etmek, onlardan öğrenmek, onların geri yanlarını göstermek ve tüm bunları, ezilen halk yığınlarını Yeni Demokratik Cumhuriyet Programı etrafında örgütlemek için gerçekleştirmemiz gerekir. Ancak bu şekliyle hem gericilerin yönelimini boşa çıkarabiliriz hem de Demokratik Halk Devrimi yürüyüşümüzü sağlamlaştırabiliriz. BAŞKALDIRIYORUZ bayrağını doruklara asabilmek için buna gebeyiz.


16-17_Layout 2 1/30/11 6:36 PM Page 1

16 dünya haber

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Lübnan’da hükümete

Hizbullah geçiyor 14 Şubat 2005 yılında bir suikast sonucu yaşamını yitiren Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri cinayeti sonrası ciddi bir siyasi kriz içerisine giren Lübnan’da Hizbullah hükümet kurma görevini üstlendi Lübnan’da uzun süredir devam eden siyasi kriz 12 Ocak tarihinde Hizbullah’ı destekleyen 11 bakanın istifa etmesi ve Saad Hariri Hükümeti’nin düşmesi ile had safhaya çıktı. 2005 yılında bir suikast sonucu öldürülen Refik el Hariri sonrası Lübnan’da siyasi bir kriz baş göstermişti. 2006 yılında İsrail tarafından Güney Lübnan’a yönelik yapılan saldırılar Hizbullah önderliğinde örülen direnişle püskürtülmüş ve İsrail ile yaşanan bu savaş sonrası Hizbullah Lübnan’da daha da güçlenmişti. İran, Suriye, İsrail ve ABD dörtgeninde emperyalist politikalara göre şekillendirilmeye çalışılan Lübnan’da ipler 12 Ocak tarihinde hükümetin düşmesi ve başbakanlık görevine Hizbullah’ın desteklediği Necip Mikati’nin getirilmesi ile kopmuş vaziyette.

Lübnan sokaklarında protesto gösterileri Lübnan’ın Başkenti Beyrut ve Trablus’ta Mikati’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesini protesto eden binlerce kişi sokağa çıkarak eylemler gerçekleştirdi. Son günlerde İsrail ile Filistin yetkililerinin gizli görüşme tutanaklarını yayınlayan El-Cezire televizyonunun aracını yakan kitle, Hizbullah’a ait birçok yere de saldırılarda bulundu.

Necip Mikati kimdir “M1” adlı şirketiyle de tanınan Mikati, finans, endüstri, telekomünikasyon, lüks emlak sektörü, ulaşım, gaz ve petrol alanındaki yatırımlarıyla biliniyor. Politikaya girmeden önce INVESTCOM şirketini kuran Mikati, telekomünikasyon alanında faaliyet gösteren aile şirketi aracılığıyla gelişmekte olan ülkelerde yaptığı yatırımlarla biliniyor. Uluslararası telefon operatörü MTN ile işbirliği yapan Mikati’nin şirketi Londra ve Dubai borsalarında kayıtlı olarak, Ortadoğu’nun en büyük uluslararası şirketlerinden biri kabul ediliyor. Mikati’nin Lübnan içinde kurduğu çeşitli vakıflar kanalıyla seçim bölgesi olan Trablusşam’da birçok sosyal faaliyetleri de bulunuyor. Mikati, Beyrut Amerikan Üniversitesi yönetimi başta olmak üzere, birçok üniversitenin de yönetim organlarında yer alıyor.

Lübnan’a ilişkin birkaç kısa not İsrail ve Suriye arasında yaşanan gerilimin gölgesinde kalan Lübnan, sürekli bir şekilde bu iki devletin ve ABD ile İran’ın politikaları ekseninde bir gelişim seyri yaşadı-yaşıyor. Uzun yıllar fiili olarak Lübnan’da bulunan Su-

riye, Hariri suikastı sonrası yapılan büyük protesto gösterileri ve uluslararası güçler tarafından yöneltilen eleştiriler sonucu Lübnan’dan çekilmişti. Hariri suikastında Lübnan hükümeti ve İsrail ile ABD, Suriye ve Hizbullah’ı suçlarken, Hizbullah ise suikastın İsrail tarafından gerçekleştirildiğini belirterek bir takım belgeler açıklamıştı. Görsel bir takım belgeleri kamuoyu ile paylaşan Hizbullah lideri Nasrallah “İsrail bugüne kadar Lübnan’ı istikrarsızlaştırmak için büyük çaba harcadı. Casuslarıyla Lübnan’da birçok eylem yaptılar. Bu suikastları yapan İsrail, Refik Hariri’nin öldürülmesi gibi büyük suikastları de yapacak güçtedir. Size gösterdiklerim bunun mutlak kanıtıdır. Suikasttan önce Hariri’nin evini fotoğraflayan İsrail ajanını başka nasıl açıklayacaklar? İsrail şu anda bile başta Başbakan Saad Hariri olmak üzere, ülkenin diğer önemli siyasi figürlerini de öldürmek için planlar yapmaktadır.” diyerek İsrail’i suçlamıştı. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kısa süre sonra açıklanması beklenen Hariri suikastına ilişkin kararın Lübnan’daki gerilimi daha da arttıracağı görülüyor.

Ezilen ulus ve azınlıklar ne istiyor Sınıf Teorisi Yurt Dışı Temsilciliği tarafından Almanya’nın Köln kentinde “Ezilen ulus ve azınlıklar ne istiyor?” konulu bir sempozyum gerçekleştirildi. Sempozyuma konuşmacı olarak Araştırmacı yazar Haluk Gerger, Politikacı-Yazar Muzeffer Ayata, Avrupa Asur Konseyi Temsilcisi George Aryo ve gazetemiz yazarlarından Kazım Cihan katıldı.

Uluslararası ve Türkiye –Kuzey Kürdistan Komünist hareketi, ulusal ve azınlıklar meselesinde ciddi ideolojik ve politik savrulmalar yaşıyor

Katılımın ve ilginin yoğun olduğu sempozyumda ilk sözü Haluk Gerger aldı. Gerger konuşmasında “Kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız savunulması ulusal meselede en ileri belirlemedir. Kürt Ulusal Hareketinin yürüttüğü devrimci mücadele TC’nin 80 yıllık tabularını yıktı ve Kürt ulusuna önemli kazanımlar kazandırdı. Demokratik Özerklik politikası Kürdistan‘ın diğer parçalarında da olmak üzere Kürt ulusunun ortaklaşmış bir talebidir ve komünistler, devrimciler buna kayıtsız ve ilgisiz durmamalıdır. Kürt ulusal hareketiyle sosyalist hareketin birlikte mücadeleyi örgütlemesi gerekmektedir” dedi. Haluk Gerger’den sonra söz alan Muzeffer Ayata ise, Kürt ulusal hareketinin kuruluşundan bugüne değin ideolojik, politik ve örgütsel olarak yaşadığı evreleri ve değişimleri ifade ederek ulusal hareketin somut konjoktürel gelişmelere göre sürekli kendini yenileyerek yeni araçlar ve politikalar geliştirdiğini ve bunların sonucunda maddi bir güce dönüştüğü ifade etti. Gelinen aşamada Kürt ulusunun en somut ve ileri talebinin Demokratik Özerklik olduğunu vurgulayan Ayata, sosyalist harekete yönelik ise sosyalizm ve iktidar anlayışı başta olmak üzere somut gelişmelere göre politika üretememe ve kendini yenileme meselesinde statükocu olduğu eleştirilerinde bulundu.

Süryanilerin tarihsel sürecine ve sorunlarına devrimci hareket çok atıl ve ilgisiz kaldı Avrupa Asur Konseyi Temsilcisi George Aryo ise böylesi bir sempozyumun geç kalınmış fakat çok önemli olduğuna dikkat çekerek, Süryanilerin tarihsel sürecine ilişkin açıklamalarda bulundu. Süryanilerin tarihsel sürecine ve sorunlarına devrimci hareketin çok atıl ve ilgisiz kaldığını ifade eden Aryo, bu noktada hiç bir çaba ve politika geliştirilmediğini, özellikle Ermeni Soykırımı dönemi başta olmak üzere cumhuriyet tarihi boyunca ciddi imha ve asimilasyon politikalarına maruz kaldıklarını ve gittikçe tükenen ve kendi gerçekliğine yabancılaşan bir Süryani gerçekliği olduğunu, somut anlamda ise Kürdistan’da Süryanilerin sayısının 1500, batı da ise 5 ile 10 bin arasında olduğunu ifade etti.

İdeolojik ve politik savrulmalar var Sempozyumda son olarak Kazım Cihan söz alarak bir konuşma gerçekleştirdi. Uluslararası Komünist hareketin ulusal meseleye dair teorik bilimsel belirlemelerini anlatarak gerçek ve en ileri çözümün ulusların kendi kaderini tayin hakkının savunulmasıyla gerçekleşeceğini belirten Cihan “Uluslar arası ve Türkiye – Kuzey Kürdistan Komünist hareketi ulusal ve azınlıklar meselesinde ciddi ideolojik ve politik savrulmalar yaşıyor, bunlara karşı amansız ideolojik mücadele yürütülmesi gerekmekte ve bu kamburlardan komünist hareketin kurtulması gerekmektedir. Ulusal ve uluslararası komünist hareketteki ulusal ve azınlıklar meselelerindeki ideolojik ve politik savrulmalara ve yanlışlıklara karşın Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında İbrahim Kaypakkaya bütün bunlara karşı meydan okuyarak Komünist hareketin ulusal meselelerdeki tabularını yıkıp en ileri belirlemeleri gerçeklestirdi. Kaypakkaya‘nın bu en ileri belirlemelerine rağmen ardılları bunu yeteri düzeyde kavramadı ve ilerletemedi“ dedi. Maoist Komünistlerin kendi bağımsız devrimci bayrağını elden bırakmadan ve ideolojik mücadeleyi unutmadan her alanda birlikte mücadele yürütmesi gerektiğini belirten Cihan “Türk egemenlik sistemini aşmayan, Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerklik projeleri gerçek çözüm olmamaktadır“ dedi. Konuşmacılardan sonra verilen ararının ardından Sempozyuma katılan devrimci kurumlara ve katılımcılara söz hakkı verildi. Sempozyumda, Partizan ve Atılım adına söz alan temsilciler, ulusal sorun ve somut olarak ise Kürt ulusal hareketine ilişkin somut yaklaşımlarını anlattılar.


16-17_Layout 2 1/30/11 6:36 PM Page 2

f

1-10 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü

dünya haber 17

Mülteciler açlık grevinde

25 Ocak 2011 tarihinde, Yunanistan’ın Atina ve Thessaloniki kentlerinde 300 göçmen işçi açlık grevine başladı. tidarın resmi dili haline geldi” denerek, bu parti ve grupların ortaya koyduğu “önerge”lerin hükümet politikasına dönüştüğü, ayrıca “aşırı sağ söylem”in medya aracılığıyla yeniden üretildiği ifade ediliyor. Yayınlanan bildiride yapılan açlık grevinin talebi, “tüm göçmenlerin yasallaşması, Yunan işçilerle aynı politik, sosyal hak ve yükümlülüklere” sahip olmak şeklinde özetleniyor.

Faşist ve ırkçı parti ya da gruplarca yürütülen propaganda iktidarın resmi dili haline geldi 25 Ocak 2011 tarihinde, Yunanistan’ın Atina ve Thessaloniki kentlerinde 300 göçmen işçi açlık grevine başladı. Bu açlık grevinin, Yunanistan ve Avrupa’da, şimdiye kadarki en büyük açlık grevi olduğu belirtiliyor. Açlık grevi, hem Yunanistan’da hem de

Avrupa genelinde ekonomik krize ve en temel sosyal haklara yönelik olarak sürdürülen neo-liberal saldırı politikalarına paralel biçimde, göçmenlere ve yabancılara karşı ırkçılığın ve ırk ayrımcı politikaların hızla tırmandığı bir dönemde gerçekleşti. Açlık grevci göçmen işçiler tarafından yayınlanan bildiride, Yunanistan’da “faşist ve ırkçı parti ya da gruplarca yürütülen propaganda ik-

Son günlerde Yunan PASOK hükümeti ve medyası, bir yanda göçmenleri sosyal sorunların ‘günah keçisi’ yapmaya yönelik yoğun bir kampanya yürütürken, diğer yandan da kitlesel sınır dışı etmeler, Türkiye-Kuzey Kürdistan ile olan sınırına duvar örmek, seyyar gözaltı merkezleri, izleme prosedürleri, Ege denizinde FRONTEX [Avrupa Birliği Sınır Güvenliği Birliği] operasyonları ve özellikle Yunan kentlerinde yabancılara baskı gibi çeşitli uygulamalar eşliğinde tam bir ırkçı ve Avrupa apartheid‘ını tahkim eden bir anti-göçmen politikası izliyor. Açlık grevci göçmen işçilerin bildirisinde, mücadelelerine ‘destek’ ve ‘dayanışma’ çağrısında bulunuluyor. Atina’da kendilerine yönelik hak gasplarına karşı açlık grevinde olan ve 5 gündür Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni işgal eden göçmenler 28 Ocak tarihinde yetkililerle

M

Yüzölçümü itibariyle Afrika’nın en geniş ülkesi olan Sudan, kuzeyden Mısır, kuzeydoğu’dan Kızıldeniz, doğudan Etiyopya ve Eritre, güneyden Kenya, Uganda, batıdan Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad, kuzeybatıdan Libya ile çevrilidir. Yüzölçümü 2.504.000 km2, nüfusu ise 43.939.598’dir. Ülkenin kuzeyinde genellikle Müslüman Araplar ve Nubianlar, güneyinde ise Hıristiyan ve animist (yerli dinler) Afrikalılar yaşar. 1956 senesinde bağımsız olana kadar, İngiliz ve Mısır etkisinde kalan Sudan’ı İngiliz sömürge yönetimi, Kuzey ve Güney olarak iki parça halinde yönetti. 2.paylaşım savaşından sonra Güney’in, Arap-İslam kültürünün egemen olduğu Kuzey’e entegre edilmesi Kuzey-Güney çatışmasının ateşlenmesinde mi-

Eşit sosyal ve siyasi haklar için beş gün önce binayı işgal eden 300 göçmen yetkililerle gerçekleştirilen görüşmelerin ardından şehir merkezinde göçmen dayanışma örgütlerinin kendileri için kiraladığı binaya doğru zafer işaretleriyle harekete geçti. Reuters, göçmen işleriyle ilgilenen Vatandaş Savunma Bakanlığı yetkilileri ve göçmenler arasında uzlaşmaya varıldığını aktardı. Görüşmeler sırasında fakülte binası polis ablukasına alındı. Polise üniversiteye giriş yasağı koyan yasal düzenlemeler dün rektörlük ve polis işbirliğiyle askıya alındı. Fakültenin etrafındaki caddeleri dahi kapatan polis ve özel birlikler üniversite içinde de tüm giriş çıkışları tuttu. Yüzlerce anti-faşist de göçmenlere yönelik olası bir saldırıya karşı üniversite içerisinde ve çevresinde toplandı, “Yunan ve göçmen işçiler birliktedir” sloganları atıldı. Göçmen sorununun yaygın olduğu Yunanistan geçtiğimiz günlerde Türkiye sınırına “utanç çiti” diye nitelendirilen güvenlik şeridi çekme kararını onaylamıştı. Oturum alma konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan göçmenler sık sık ırkçı grupların saldırılarına maruz kalıyor.

EKSEN

f ahmet hacalişi k. Emperyalizmin yeni dalaşma alanı: SUDAN ilyonlarca Güney Sudanlı seçmen yıllarca süren iç savaşın yıkıma uğrattığı topraklarının bağımsızlığını tayin edecek referandum için 9 Ocakta sandık başına gitti. Sonuçlar açıklanmasa da Referandum sonucunda büyük olasılıkla etnik ve dini hatlarla bağlı olarak, Kuzey ve Güney Sudan olarak iki ayrı devlet ortaya çıkacak. Oylama sonucunun geçerli sayılabilmesi için Sudan’ın güneyindeki 4 milyon kayıtlı seçmenden yüzde 60’ının oy kullanması gerekiyor. Oylama, 2005 Mayıs ayında imzalanan ve iki milyon kişinin yaşamına mal olan iç savaşı bitiren anlaşma uyarınca yapılıyor.

varılan anlaşmanın ardından işgali sonlandırdılar.

lat oldu. Sudan’da iki iç savaş yaşandı. Bunlardan ilki bağımsızlıktan önce 1956-1972 döneminde 500 bin kişinin ölümüyle ve 1972’de Güney’e daha fazla otonomi verilmesiyle sonlanan savaştır. 1983’de başlayan ikincisi ise petrolün bulunması ile stratejik konumun değerlenmesi üzerine, İslami düşüncenin lideri Turabi’nin yönetimde etkinlik kurması sonucu ülkenin daha fazla İslami yönetime kaydığı bahanesiyle, Güneyi oluşturan siyah Afrika kökenli Hıristiyan ve animist inanca mensup halkın, John Gurang’ın önderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM/A) ile yeniden başlattıklar silahlı mücadeledir. İki taraf arasında 20 yıl süren ve kesin galibi olmayan savaşta 2.000.000 kişi öldü. Nihayet 2005’de barış anlaşması yapıldı. Buna göre 6 yıl sonra Güneydeki özerk yönetim, bölge halkının Sudan’dan ayrılmak isteyip istemediğini referanduma götürecek, petrolden elde edilen gelir yarı yarıya merkezle bölüşülecek, petrol ve su kaynakları itibariyle zengin Abyei bölgesinin kaderi ise daha sonra belirlenecektir.

çıkması (7 milyar varil petrol rezervine sahip ülkede petrol Çin-Hindistan-Malezya tarafından çıkarılıyor. Son dönemin yükselen sermayesi İslamcı ÇALIK grubu da petrol imtiyazlarına sahip ve AKP iktidarının Ömer El Beşir’i desteklemesinde bu faktör etkili rol oynuyor.), bu ülkeye yönelik stratejide başta geri planda ABD, İsrail olmak üzere Çin ve bölge ülkelerinin yeni bir akord ayarı yapması sonucunu doğurdu. İç savaşta, başta Etiyopya olmak üzere komşu ülkeler askeri olarak ayrılıkçı gerillaların yanında yer aldı. İsyancılara destek veren ülkelerin başında İsrail ve geri planda ABD geliyordu. Etiyopya’ya mali ve teknik yardımda bulunarak Mavi Nil’in sularını kontrol altına alacak baraj yapımına destek veren emperyalizmin Ortadoğu’daki tetikçisi Siyonist İsrail, Sudan ve Mısır’ı askeri ve ekonomik yönden baskı altına almayı hedefleyen bir strateji izledi. İsrail stratejisi, Sudan’ı askeri ve ekonomik olarak baskı altına almayı, aynı zamanda Mısır’ın hayat damarı olan Nil’in sularını kurduğu ittifak sayesinde kontrol ederek avantaj elde etmeyi amaçlıyordu.

devre dışı bırakınca bu operasyona destek veren Amerikan yönetimi nihayet güneydeki ayrılıkçılara baskı yapıp Sudan yönetimiyle barış yapılmasını onayladı. Sudan, hem enerji geçiş yolu stratejik Süveyş kanalının giriş koridoru Kızıldeniz’e kıyısı olması hem de sahip olduğu zengin petrol yatakları nedeniyle ABD elebaşılığındaki emperyalizmin ilgisini çekmekte ve stratejik planlamada ciddiye alınmaktadır. İlaveten Çin’i Afrika’dan söküp atmak Kızıldeniz’e kıyısı olan Sudan’dan geçtiği için ayrı bir önem taşımakta.

Sudan’da yaşanan iç savaşın nedenlerini sadece Müslüman Araplar, Hıristiyan-animist yerli Afrikalılar arasındaki etnik-din savaşı olarak tanımlamak yeterli değildir. Sorunun merkezindeki, petrolden kaynaklanan uluslararası stratejik dengeleri ihmal ederek analiz yapmak hatalı sonuçlar verecektir. 1983 senesinde Sudan’ın ciddi bir petrol üreticisi ve ihracatçısı olma potansiyelinin ortaya

Sudan’daki iç savaşın bu kadar uzun ve dramatik boyutlara ulaşmasında başından itibaren güneyli ayrılıkçıları destekleyen ABD politikaları belirleyici oldu denilebilir. Ayrılıkçı gruplarla yapılan her barış görüşmesi imza aşamasında ABD müdahalesi ile akamete uğradı. Sudan’a erken gelen 11 Eylül politikalarıyla 2001 Şubat’ında Ömer El Beşir, yönetimin etkili ismi İslamcı Turabi’yi tutuklatıp

Anlaşıldığı kadarıyla emperyalizm var olduğu müddetçe petrol ülkesi Sudan’ın başı beladan kurtulamayacak ve büyük güçlerin çatışma alanı olacaktır. Sonuçta mazlum ve mağdur Sudan halkı sürekli birbirini katlederken, her daim geçerli böl-yönet politikasıyla yer altıyerüstü zenginliklerini talan eden emperyalistler ise halkın refahını çalmaya devam edecektir.

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan küresel güç adayı Çin, ekonomik gelişimini devam ettirebilmek için enerji ve enerji geçiş yollarını güvenceye almak zorunda. Afrika’da bir “neocolonial” imparatorluk oluşturan Çin ham madde ticaretine, enerji yatırımlarına verdiği kredilerle Afrika ülkelerinde önemli bir güç haline gelmiş durumda. Sudan petrolünün % 80’i bugün doğrudan deniz yoluyla Çin tarafından ithal edilmekte. Afrika’nın giriş kapısı Sudan, Çin’in kıtaya ulaşabilmesi ve kalıcı olabilmesinde önemli bir ülke.


18-19_Layout 2 1/30/11 6:37 PM Page 1

1-10 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü

Kemalizm inkar ve imha DOSYA

KÜRT ULUSAL SORUNU

Röportaj soruları

3 ❶››

87 yıldır devam eden Kürt ulusal sorununu gelinen aşamada nasıl değerlendiriyorsunuz? Devletin ve PKK’nin bu soruna yaklaşımı doğru bir yaklaşım mıdır? ❷›› AKP tarafından hayata geçirilmeye çalışılan “açılım” politikalarının asıl amacı sizce nedir? Sizce demokratikleşiyor muyuz? ❸››Buna karşın PKK’nin izlemiş olduğu strateji sizce doğru mudur? PKK bu süreci nasıl ele almalıdır? ❹›› KCK operasyonları ile amaçlanan nedir? ❺›› Demokratik Özerklik tartışılıyor kaç zamandır? Sizce nedir bu Demokratik Özerklik? Bu coğrafyada yaşam bulma şansı varmıdır? ❻›› Kürt ulusal sorunu ve Kemalizm arasındaki ilişkiyi nasıl tarif edebiliriz? Dünden bugüne PKK’nin Kemalizm ve devlet olgusuna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? ❼››Silahlı mücadele miadını doldurmuş mudur? PKK silahlı mücadele vermeseydi bugün bunları konuşuyor olacak mıydık?

‘

Ulusal mücadeleyi bu aşamaya getirmiş olan PKK, ya ulusal mücadeleyi sosyal bir temelde derinleştirerek ya da o güne kadar devrimci mücadele yoluyla elde edilen kazanımlara dayanılarak düzen içi bir ara çözüm için zorlayacaktı

BDSP

Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu

❶›› Kürt sorununda çözüm tartışmaları yeni değildir. ‘90’lı yılların başında Kürt sorunu çözüm gündemine sokulmuştur. Bunu PKK önderliğinde gelişen Kürt özgürlük mücadelesi başarmıştır. Fakat sorunun çözümünü dayatmakla onu çözmek iki farklı durumdur. PKK Kürt halkının ulusal uyanışına ve özgürlük mücadelesine önderlik ederek sorunun çözümünü dayattı. Ancak çözüm, elbette sorunun devrimci bir tarzda çözümü, ancak genel sınıf ilişkileri zemininde mümkün olabilirdi. Bu nedenle hareket bir noktadan sonra sınırlarına dayandı. 92 Newroz’u artık sorunun nesnel olarak kendi dar sınırları düzleminden giderek çözülemeyeceğini göstermiş oldu. Varılan bu noktayı daha o zaman komünistler “ulusal harekette yol ayrımı” olarak değerlendirdiler. Ulusal mücadeleyi bu aşamaya getirmiş olan PKK, ya ulusal mücadeleyi sosyal bir temelde derinleştirerek ya da o güne kadar devrimci mücadele yoluyla elde edilen kazanımlara dayanılarak düzen içi bir ara çözüm için zorlayacaktı. İkinci yol tercih edildi. Özellikle İmralı savunmalarından başlayarak PKK, çizgisini tümden burjuva-demokratik bir düzleme oturttu. Kurulu kapitalist düzen zemininde Kürt ulusal kimliği ve hakları uğruna mücadele eden ilerici-demokratik bir hareket kimliği kazandı. Bu arada Kürt hareketi iç ve dış etkenlerin de rol oynamasıyla 2004’ten sonra kendisini yeniden toparladı. Bununla birlikte iç ve bölgesel gelişmelerin etkisiyle de 80 küsür yıllık inkar ve imha üzerine kurulu sistemin iflas ettiği de tescillendi. İşte bu koşullarda gündeme getirilen “açılım” politikası sermaye devletinin ABD patentli çözümü oldu. Amaç bir takım kırıntılar karşılığında Kürt halkının ulusal özgürlük mücadelesini yatıştırmak ve Kürt hareketinin silahlı güçlerini tasfiye etmektir. Yani esasta emperyalizmin geleneksel “ez-çöz” politikasının bir yeni uyarlamasıdır. Ancak devlet açısından sorun da burada başlıyor. Çünkü

devletin karşısında hiç de “ezilmiş” bir hareket değil, tüm baskı ve imha saldırılarına karşı ayakta kalmayı başarmış, özgüveni yüksek bir Kürt hareketi var. Bu da kırıntı vererek Kürt halkına boyun eğdirme hesabını bozuyor. Çünkü her kırıntı Kürt halkının daha büyük talepler ileri sürmesine ve mücadeleye daha çok inanmasına, daha çok bağlanmasına yol açıyor. Sermaye devleti Habur’da bu gerçeği görmüş ve bu nedenle de kırıntıların işe yarayacağı siyasal şartları oluşturmak üzere geri adım atmıştır. Bu noktada sorunuzun ikinci kısmına gelelim; Belirtmek gerekir ki, mesele “doğru bir yaklaşım” olup olmadığı meselesi değildir. Sonuçta her siyasal-toplumsal güç, soruna kendi sınıf çıkarları temelinde yaklaşır. Devletin yaklaşımını yukarıda ortaya koyduk. İlerici-demokratik bir hareket olarak PKK’nin ise kurulu düzenin temelleriyle bir sorunu yoktur. Bu temeller üzerinde Kürt sorununda ulusal hak ve özgürlükler temelinde bir çözüm bulmaya çalışıyor. Dolayısıyla onun bu yaklaşımını “ilerici-demokratik” buluyoruz.

Köklü ve kalıcı bir çözüm devrimle mümkündür Biz ise proleteryanın devrimci bakış açısından soruna yaklaşıyoruz ve Kürt sorununda köklü ve kalıcı çözümün ancak proleter devrimi tabanında gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Elbette bu özünde burjuva-demokratik bir sorun olan Kürt sorununun kurulu düzen sınırları içerisinde teorik olarak bir çözüme ulaşmayacağı anlamına gelmiyor. Ancak so-

runun köklü ve kalıcı bir çözümü için devrim tek yoldur. Ayrıca proleter devrimin çıkarları da Kürt halkının devrimci enerjisinin konusunda hassas olmamıza ve sorumlu davranmamıza yol açıyor. Bir yandan gericiliğe ve şovenizme karşı Kürt halkının meşru ulusal hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak, diğer yandan ise düzen içinde çözüm hayallerine karşı mücadele vermek çerçevesinde güncel görevlerimizi ele alıyoruz.

❷›› Yukarıda da belirttiğimiz gibi açılım politikası tasfiye amaçlı bir emperyalist projedir. Amaç bir takım hak kırıntıları vererek Kürt hareketini ve Kürt halkının mücadelesini çözmektir. Bunun için elbette ki ortada bir demokratikleşme sürecinden bahsedilemez. Bir takım demokratik hak kırıntıları verilse de, bu, genel olarak gerici burjuva rejimin demokratikleştiği anlamına gelmez. Sonuçta Kürt halkı büyük bedeller ödeyerek zaten fiilen bu hakların bir kısmını kazanmıştır. Devletin tasfiye amacıyla vereceği hak kırıntıları da yine mücadelenin kazanımları olarak görülmelidir. Ancak her durumda daha fazlası için düzene karşı kararlı ve dişe dişe mücadele etmek dışında başka bir yol yoktur. ❸›› Yukarıda bu sorunuzun yanıtı var. Bu nedenle konuya yeniden girmeyeceğiz. Sadece şunu belirtmek isteriz: PKK, üzerindeki oyunları görüyor, direnmeye de çalışıyor. Şu durumda direniyor da. Fakat bu cendereyi aşabilmek, öncelikle düzeni aşacak bir programa, yani devrimci bir stratejiye sahip olmakla mümkündür. Ne yazık ki PKK’nin de böyle bir stratejisi şu an yok.


18-19_Layout 2 1/30/11 6:37 PM Page 2

kürt ulusal sorunu dosya

politikasını meşrulaştırır malist kadrolara aittir. Bir süre sonra da devletin resmi ideolojisi olan Kemalizm inkar ve imha politikasını meşrulaştırır, tekçi, devletçi ve farklı ulusların varlığını inkar eden bir mahiyet taşır. Hala da Kemalizmi referans alan bir takım aydınların (Örneğin Cumhuriyet yazarlarının) “ilerici-aydınlanmacı-solcu” geçinirken Kürt sorununda inkarcı çizgiye savrulmaları ve Kürt halkının mücadelesine düşmanlaşabilmelerinden de bu gerçek görülür. PKK kuruluşunda, sol harekette de etkileri önemli ölçüde olan Kemalizme cepheden tutum almıştır. Sol hareketi de zaman zaman haksız biçimde de olsa Kemalizmden etkilenmekle suçlamıştır. Fakat İmralı savunmaları birçok şey yanında bu alanda da PKK’nin çizgisinin revize edildiği, kazanımlarının hedef alındığı, Kemalizmin selamlandığı bir kırılma olmuştur. Ancak süreç içerisinde bu ilk dönemin geriye doğru savrulmadan sonra zaman içerisinde Öcalan bir daha bu tezlerine dönmemiştir. Bilindiği üzere zaman içerisinde daha çok anarşizmden devralınmış kavramlarla “ekolojik-demokratik toplum” adı altında mevcut devlet sistemine dokunmayan, yaşam alanlarının oluşturulmasını istemiştir. Kurulu düzeni ve devletin gerici sınıf karakterini es geçen bu düşüncelerin bir hayalden öte anlamı yoktur.

Ancak PKK’nin bu bakımdan yapabileceklerinin nesnel sınırları var. O nedenle bugün asıl gerekli olan devrimci bir sınıf hareketidir. İşçi sınıfının siyasallaşması, siyasal-toplumsal yaşama ağırlığını koymasıdır. Dolayısıyla sorunun devrimci çözüm yoluna girmesi, ancak böylelikle sağlanabilecektir.

❺›› Kürt hareketi tarafından tarif edildiği biçimiyle “Demokratik Özerklik” oldukça ileri bir özerk yönetim projesi olarak nitelenebilir. İçerisinde ayrı savunma gücü ve bayrak gibi çok ileri hedefler de içeriyor. Fakat böyle bir proje ancak bir devrimle gerçekleştirilebilir. Kürt hareketinin handikapı da burada başlıyor. Ancak devrimle gerçeleştirilebilecek bir projeyi pazarlıklar yoluyla elde edebileceğini düşünüyor. Bu da haliyle pek mümkün değil. Diğer taraftan belirtmek gerekir ki ne kadar meşru ve demokratik bir öz taşısa da, “özerklik” uygulaması okulların ve yaşam alanlarının ayrıştırılmasına varırsa bu proletaryanın genel çıkarları bakımından doğru olmaz. Çünkü işçi sınıfının mücadele ve örgüt birliğine zarar verebilir. Bununla birlikte ise Kürt halkının tüm demokratik hak taleplerine destek veriyor, onun arkasında duruyoruz. Kemalizmin selamlandığı bir kırılma olmuştur

❻›› Kuşkusuz ki burjuva cumhuriyetinin kurucu kadrolarını oluşturan Kemalist burjuvazi tarihsel olarak Kürt halkının ulusal varlığının inkarı üzerine olan sistemin de kurucusudur. Kürt halkı üzerindeki inkar ve imha sisteminin tarihsel sorumluluğu Ke-

❼›› Silahlı mücadelenin miadını doldurduğu iddiası düzen güçleri tarafından zora dayalı devrimci mücadele anlayışına karşı kullanılan bir gerici propagandadır. Sonuçta devlet, işçi sınıfı ve emekçilerden gelecek devrimci ayaklanmalara karşı bir zor aygıtı olarak örgütlenmiştir. Şu durumda da zayıflatılmak bir yana daha da güçlendirilmekte, militarize edilmekte ve kısmi hak mücadelelerini dahi henüz kaynağında ezecek bir biçimde kullanılmaktadır. Bu nedenle bu düzeni alt etmek için zora dayalı bir devrim dışında başka bir yol yoktur. Elbette ki Kürt özgürlük mücadelesinin gelişiminde PKK’nin silahlı mücadelesinin çok özel bir payı var. Devrimci bir program ve kararlı bir silahlı direniş yoluyla Kürt halkı ayağa kaldırılmıştır. Böylelikle de inkar ve imha sistemi parçalanmıştır. Bu nedenle “silahlı mücadele miadını doldurdu” diyenler kurulu düzen karşısında direnmeyin, mücadele etmeyin demek istiyorlar. Onlara karşı zora dayalı devrim çizgisini kararlılıkla savunmak gerekir. Diğer taraftan silahın politikanın aracı olduğunu unutmamalıyız. Geleneksel solda bu anlamda çarpık bir kavrayış var. Oysa esas olan namlunun hizmet ettiği politikadır, programdır. İşte bu gerçekten hareketle bugün PKK’nin silahlı mücadele veriyor olup olmamasına değil asıl olarak programına bakmak gerekiyor. Elbette gerillanın varlığı silahlı bir direniş gücü olarak düzeni zorluyor, bu nedenle de tasfiye etmeye çalışıyorlar. Ama bir kez daha yineleyelim ki, esas olan programdır, günün ihtiyacı da programı devrimcileştirmek, bunula birlikte devrimci örgüt ve mücadeleyi güçlendirmektir. v

‘

Resmi olarak tek dil vardır ama konuşulan birçok dil bulunuyor. Büyük olasılıkla bu diller şu veya bu biçimde, şu veya bu tanımlama ile bir gün mutlaka tanınacaklardır. Belki yarın belki yarından da yakın bir zamanda

Devlet-ulus anlayışı iflas etmiştir

❶›› Türkiye

Cumhuriyeti (TC), siyasi biçimlenmesinde Fransa Cumhuriyeti’nin, « devlet-ulus » («état-nation ») diye tanımladığımız devlet yapısını aynen almıştır. Böylece sıkı merkeziyetçi, eritici (« asimilasyonist » anlamında), ben dedim olducu, hotzotcu, başabela bir devlet inşa edilmek istenmiştir. « Tek dil, tek kültür, tek ideal » sahibi olacak bir « ulus » yaratılması tasarlanmış, bunun için kırım, soykırım, cinayet, katliam da dahil her yola başvurulmuştur. Aradan geçen zaman sonunda bu devlet yapı ve anlayışının iflas ettiğini saptıyoruz. O kadar ki 1920’lerde inşasına başlanan devletin arzuladıklarından hiçbiri gerçekleşmemiştir. İşte durum : « Tek dil » değil, çok dil söz konusudur. « Tek kültür » mümkün olamazdı. Bugün çok kültürlülük söz konusudur. İstensin veya istenmesin. « Tek ideal » bir hayaldi. Hayal olarak kaldı. Kalmaya mahkumdu. Bir şey daha ekleyebilirim : Bu devlet kuruluş yıllarında « imtiyazsız ve sınıfsız bir kütle » (kitle değil kütle) den de söz etmişti. Bugün kimse anımsamıyor : Doğal. Çünkü bunu ileri sürenler bile belki utançlarından, belki bunun saçmalığından bu meseleyi artık ağızlarına bile almıyorlar. Sonuç ortada : TC’nin devlet-ulus yapımı faaliyeti iflas etmiştir. Anadolu ve Trakya’nın bütün halklarını « Türk ulusu » adıyla yaratılmak istenen « ulus » içine alıp eritmek mümkün olmamıştır. Kendilerini « Türk ulusunun » bir üyesi olarak tanıyanlar vardır, bu da doğaldır, ama TC sınırları içinde yaşayan bütün halklar bu « ulusun » birer parçası haline dönüştürülememiştir. Bu durumda devletin sayım suyum yok oyuna yeniden başlayalım demeye hakkı yoktur. Bu bağlamda devlet ya kendini

Şehmus GÜZEL Araştırmacı-Yazar bakım ve onarıma alacaktır, ya da « Tamam iflas ettim » diyerek devlet yapısında halkların özlemlerine yanıt vereceklere anahtarları teslim etmek zorunda kalacaktır. Böylesi bir devlet henüz görülmedi. Ama bu hiç görülmeyecek anlamına da gelmez. Ya da tarihten ve kaderimizden silinip süpürülecektir. Irak devletulus örneği sadece bu açıdan bile olsa ders yüklüdür : Bu ülkedeki değişik halkları « Irak ulusu » yaratıp içinde eritmek isteyen yaklaşım silinip süpürülmüştür. Irak’ta federal yapılı bir devlet kurulmuştur. Elbette bunun dış müdahele yoluyla değil iç müdaheleyle olması tercih edilirdi. Ancak dış müdaheleyle alt-üst edilen düzenin öteden beri içten sarsıldığını ve halkların sıkı merkeziyetçi başbelası devlete karşı sürekli muhalefetini de görmemezlikten gelmemeliyiz. Halkları tarafından desteklenen devlet, öyle dış müdaheleyle pat diye yıkılmazdı. Asla. 1980’lerin başından beri TC’ye karşı silahlı mücadele yürüten Partiya Karkerên Kürdistan (PKK. Kürdistan İşçi Partisi) ve tarihi lideri Abdullah Öcalan devlet-ulus modeli yerine Türkiye’yi, Kürdistan’ı ve hatta Ortadoğu’yu kapsayan ve değişik isimlerle adlandırılan, bir anlamda bütün halkların kendi kendilerini geniş bir özgürlük ve özerklik içinde yönetmesini öngören konfederal ve yeni bir devlet yapısı öneriyor. Bunun yapılabilirliğini zaman içinde göreceğiz. Türkiye’de bu önerinin taraftarlarının sayısının her gün arttığını saptıyoruz. PKK’nin açtığı çığırla birlikte Kürt Özgürlük Hareketi, meselenin tartışılmasını gündeme getirmekte de önemli bir rol oynadı. 1984’ten bugüne birçok çevrede bu meselenin artık çözülmesinin gerektiği açıkça konuşuluyor. Bu son derece önemli ve olumlu bir gelişmedir. Türkiye’de devlet-ulus üç koldan sorgulanıyor, yerine yeni bir devlet yapısı öneriliyor :

g devamı sayfa 20’de


20-21_Layout 2 1/30/11 6:39 PM Page 1

20 dosya

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

19. sayfanın devamı

Aydınlar, bilim kadın ve adamları devletulusun kusur ve yanlışlarını araştırma ve incelemeleriyle saptıyor, federal ve konfederal yapılı veya geniş özerklik tanıyan devlet örneklerini irdeliyorlar. Araştırmalarını makale ve kitaplarıyla kamuoyuyla paylaşıyorlar. Kürt Özgürük Hareketi ve onunla birlikte birçok halkın en akıllı çocukları da devletulus yerine halklar için daha adil, daha eşitlikçi, daha çok özgürlük getirecek devlet yapıları üzerine düşünüyorlar. Tasarılar geliştiriyorlar. Öneriyorlar. Bunlar da tartışılıyor.

«Açılım» sözle değil, eylemle yapılır Nihayet iktidar cephesinden de zaman zaman farklı sesler yükseldi, yükseliyor. Örneğin bir ara başbakanlık yapan bir bayan meseleyi, « Bask modeliyle çözeceğini » açıkladı. Bir başkası, « AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer » gibi şık bir cümle sarfetti. Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileri ve başbakanları zaman zaman ademi-i merkeziyetten söz ettiler. Ama hiçbiri tayin edici bir adım atmadı. Hiçbiri kalıcı bir kanun, bir kararname çıkarmadı. Lafla peynir gemisinin yürümediğini çok iyi bilen halklarımız iş başa düştü deyip yürüdüler. Şimdi siyasi partilerimiz Türkiye somutunda uygulanabilecek tasarılar geliştiriyor. Federasyon veya konfederasyon bir ütopya olmaktan çıkıyor, gerçekleşmesi olası bir tasarıya dönüşüyor. Elbette bu aşamaya onca insanımız hayatını yitirmeden, oncası hapishanelerde gençliklerini tüketmeden gelinseydi daha iyi olurdu. Ama bizdeki asker ve sivil siyasetçilerle daha farklısı maalesef yapılamadı.

❷››Ya ciddi bir adım atılmak isteniyor, ama kalıcı hiçbir şey yapılmıyor denebilir. Çünkü « açılım » sözle değil eylemle yapılır. İcrayla. İşleri yürütmekle, sorunları çözmekle. Ya da bu hükümet de daha öncekiler gibi ipe un seriyor. Yani «Bakın sorunu çözmek istiyorum ama bırakmıyorlar» deyip gözlerin Türk Silahlı Kuvetleri (TSK) yönetimine çevrilmesini arzuluyor. Böylece hem TSK’yi aşındırmak, hem de Avrupa Birliği (AB) nezdinde puan kazanmak istiyor. Bir taşla iki kuş. Ancak böyle numaraların ömrü uzun sürmez. AB, üye devletleri ve yurttaşları için bir sorunun çözülmesinde makul bir süre vardır, bu süre içinde kalıcı, olumlu, bitirici adım atmazsanız küme düşersiniz. AKP iktidarının ve başbakanın söylediklerini yaşama geçirmeleri için çok vakitleri kalmadı. Tarihin zaman cetveli çalışıyor...

❸›› Bu soruyu PKK ve yöneticilerine sormanız lazım. Bilim adamı olarak benim hariçten gördüğüm şudur : Süreç içinde PKK bir tür devlet gibi örgütlendi, örgütleniyor ve örgütlenmesini de bu yönde sürdürüyor. Bugünkü aşamada PKK, sadece bir siyasi parti olarak değerlendirilemez. Daha fazlasıdır : Bir devlet gibi örgütleniyor demem bundan. Kürdistan’ın bütün parçalarında örgütlendiği gibi, Avrupa’da ve diğer kıtalarda da örgütleniyor. Bu son derece doğal. Günümüzde hiçbir siyasetçi, hiçbir iktidar hiçbir halka, «Hele bir yüz yıl daha bekleyin, sizin için federal yapılı devlet aşamasına gelince haber veririz» diyemez. O dönem kapandı. Kürt halkı bunun ispatlanmasını kolaylaştırdı. Kürt halkı ve diğer halklar kurban vermekte, «bedel ödemekte» son durağa ulaştılar. Bugün her Kürt ailesinden mutlaka bir genç, bir yaşlı, bir kadın, bir erkek, bir çocuk öldürülmüştür. Bıçak kemiğe dayanmıştır artık ve bu saatten sonra Kürtlerin başkalarından çare bekleme lüksleri kalmamıştır.

Bugün her Kürt ailesinden mutlaka bir genç, bir yaşlı, bir kadın, bir erkek, bir çocuk öldürülmüştür. Bıçak kemiğe dayanmıştır artık ve bu saatten sonra Kürtlerin başkalarından çare bekleme lüksleri kalmamıştır. Kendi işlerini bizzat ele almak gereğini duydular. Bugün Türkiye’de köy, kasaba ve kentlerde dipten örgütlenme, Kürtçenin her alanda kullanılması, iki dilli ve iki kültürlü alanların sayısının artması bu açıdan değerlendirilmelidir. Devlet gecikti diye halklar onu artık bekleyemeyecekler.

❹›› Biraz önce değindiğim Kürt Özgürlük Hareketi’nin köy, kasaba ve kentlerde tabandan örgütlenmesini engellemeye yöneliktir. Bunun öyle büyük sonuçlar doğuracağını da sanmıyorum. Dahası da var ve duruşmalarda gördük : Kürt siyasetciler Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri Dimitrof’un nazilere karşı savunmasıyla tarihe mal ettiği yöntemi uyguluyorlar : Mahkeme salonlarını haklı davalarının seslendirildiği bir mekana çevirerek. Bu dava aynı zamanda siyasi iktidarın henüz yargı mekanizmasındaki bütün noktaları etkileyemediğini de ispatlıyor. Türkiye’de iktidar açısından Kürt meselesinde birkaç başlılığın sürdüğünü de. Sivil siyasetçiler bu alanı TSK’ya bıraktıkça kalıcı çözümün yolunu bulmakta çok zorlanacaklar. Savaş halindeki bir devlette askerlerin etkisi bir parça olabilir ama siviller askeri meseleleri de artık askerlere bırakmamalıdırlar. Askeri meseleler de çok ciddi meselelerdir.

Silahlı mücadele verilmeseydi bugün bu meseleleri konuşuyor olamazdık

❺›› Bu sorunuza ayrıntılı yanıt vermeye kalkarsam bu söyleşi bitmez. O nedenle kısaca şunu söyleyeyim : « Demokratik Özerklik » Abdullah Öcalan’ın önerdiği kavramlardan biridir. Daha önce de değişik yapıtlarında bu meseleye değindi. Son aylarda bunu daha somut, daha anlaşılır bir biçimde sundu. İyi de oldu. Çünkü, yukarıda değindiğim gibi, devlet-ulus belasından kurtulmamız lazım. Bunun yollarından biri de özerklik olabilir. Yani yerinden yönetim. Öcalan bunu biraz farklı biçimde öneriyor ve geliştiriyor. Türkiye’de ve bölgemizde böyle bir özerklik

elbette yaşama şansı bulabilir. Öteden beri değişik kitaplarımda devlet yapısında özerklik ve/veya federal unsurların bulunmasını öneriyorum. Kardelen Yayınları’nın sunduğu Devlet-Ulustan Federasyona isimli kitabımda bunu savunuyorum. Halklar mozaiği Ortadoğu’ya böyle bir devlet yapısı yakışır. Bir devlet sınırları içinde geniş özerklik veya federal yapı, bölge düzeyinde ise konfederal yapı mümkündür. Şunu da eklemek isterim : Bölgemizdeki bütün devletlerin yapısı devlet-ulus türü olmadığı gibi, Birleşik Arap Emirlikleri gibi federal yapılı olanlar da var. «O ufacık bir devlet» deyip ihmal edemeyiz. İsviçre de minik bir devlet ama yüzyıllardan beri süren konfederal yapısıyla bir modeldir ve model olmayı sürdürüyor.

❻›› Kemalizme, en azından bunu savunanların bir kesimine göre, «vatandaş devlet içindir». Bu anlayış devleti çok yüceltiyor. Bu devletin kuruluş günlerinden beri en önemli derdi meşruiyet oldu. Anadolu’da ve Trakya’da Türklere ait bir devlet kurmak ne kadar yerindedir sorusunu sorup durdular. Türk milliyetçiliği Bulgarlara, Yunanlara karşı bir duvar gibi örüldü. Çimento olarak da « türkçülük » kullanıldı. Bu iki halkla sorunu «bitirdiğini» sanan TC, batısından doğusuna döndü ve yine meşruiyet (tanınmışlık, varlık nedeninin haklı gösterilmesi arzusunun derin hastalığı ) derdinin peşinde Kürt halkına yöneldi. Dersim’e saldırısının belirleyicilerinden biri budur: Kemalist iktidarı umursamayan, kanunlarını uygulamayan, yöneticilerini «takmayan», kendi dili, kendi kültürü, kendi gelenek ve görenekleri, yani kendi yaşam fesefesi ve idealleriyle içli dışlı ve mutlu yaşayan Kürt halkına «ders vermek», yoketmek için. Bu yürümedi... Birbirini izleyen saldırılara, onca rezilliğe (yargılamadan yurttaşını öldüren devletin yaptığı sadece rezilliktir), baskıya, zulme rağmen Kürtler bir parça sarsıldılar belki ama kırılmadılar, topraklarını terketmediler... PKK bu geleneğin temsilcisi olarak ortaya çıktı. Kürtleri silkeledi ve kendine getirdi. PKK’nin devlete bakışı kendi tarihi süreci içinde değişikliğe uğradı. Burada ayrıntısına

giremeyiz, şu kadarını söylemek mümkün : PKK, Kürtler için bir devlet-ulus kurmak fikrini terketti, «demokratik özerklik» önermesi böyle doğdu, «devlet halklar içindir» yaklaşımından yana olduğunu beyan etti. Kemalist yaklaşımla arada epey fark var. Bugün siyasi iktidarın yapması gereken bu farkı en aza indirmek. Bunu yapıp yapamayacağını göreceğiz.

❼›› Bu konuda medyaya yansıyan tartışmayı izledim. Ancak sadece medyaya yansıyanlarla yetinmemiz mümkün değil. Hele Türkiye’deki medyanın iplerinin kimlerin elinde olduğu, yazarların kimlikleri, geçmişi falan bilinince. PKK sadece bir siyasi parti, askeri gücü de olan bir siyasi parti olarak değerlendirilirse, analizimiz eksik kalır. PKK bir devlet gibi örgütlü ve bir devlet gibi çalışıyor. Bu durumda ve hele PKK’nin, Kürdistan’ın bütün parçalarında mücadele içinde olduğu da anımsanırsa, silahlı mücadelenin zamanının geçtiğini söylemek erkencilik olur. Kürdistan’ın bir parçasında silahlara veda denebilir ama bu bile, örneklerini gördüğümüz gibi, genellikle belli bir süre içindir. Öte yandan diğer parçalarda kendini ifade etmek için silahlı mücadeleden başka olanak bırakılmazsa silahlar konuşmayı sürdürecektir. Silahları susturmanın yolu siyasetcilerin kalıcı kararlar almak ve onları uygulamak üzere karşılıklı konuşmaya, görüşmeye başlamalarından geçiyor. Örnekler, silahlı mücadele yürüten kurtuluş ve özgürlük hareketlerinin silahları bırakma işine girişmesi için devletlerarası ciddi garantilere ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Türkiye’de veya bölgemizde farklı bir yöntemin uygulanacağını sanmıyorum. PKK silahlı mücadele vermeseydi bugün bu meseleleri konuşuyor olamazdık. Bu çok kesin. Belki biz hayatta bile olmayabilirdik. Sakın unutulmasın : 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce ırkçılar ve sonrasında devlet içindeki çeteler halklarımızın en iyi çocuklarını hain pusularda vurdular. Bu açıdan enazından hepimizin, her ailenin PKK’ye bir can borcumuz vardır. v


20-21_Layout 2 1/30/11 6:39 PM Page 2

kültür sanat 21 Enternasyonal çalıyordu

Hrant’ın güvercinleri

A

Anadolu’da

nadolu da hiç enternasyonal çalınmış mıdır ya da Anadolu çeşitliliğinin ezgisi nedir? Kayıp şarkıların içimizde bıraktığı tortunun mirası bu gün neyle değiş tokuş edilmiştir ki ritimlerinde ölü ruhların sıkışmışlığını kuşattırır bize. Halk ezgilerinin derinliklerinde yatan kültürlerin izleri bize yan yana yaşanmışlığın, o birliktelik içinde bir olmanın maneviyatını vermez mi? Maneviyatının da ötesinde, ellerin, yani emeğin yarattığı ellerin, değerlerini bize ulaştırmaz mı? Bize kimsiniz sorusu sorulduğunda verilecek cevabın tekliği ve sadeliği içinde dünya çocuklarının oyunlarının ortaklığını gösterirsek çok mu hayretlere düşürürüz kimilerini? İnsan olmanın tek ve önemli bir cevabı varsa, bunu emek adaletinin biçimlediği yaşama biçiminin kendisidir dersek, çok mu tehlikeli oluruz birileri için?

ları, tanıyıp, kabul edip, o acıların gelecekte tekrarlanmaması için biz halkların kendimizle yüzleşmesinin gerekliliğini ve bunun için üçüncü şahıslara parlamentolara gerek olmadığını vurgularken, hep samimiyetine güvenerek insanların vicdanına değebilmiştir.

Hangi dilin gerçekliğini kuşanarak örülebilir yaşamın kendisi, geçmişin dehlizlerinde acıların adaletsizliklerin hesapsızca unutulması bize hangi kurgulanmış gerçekliği verir ve biz o kurgulanmış gerçekliğin içinde hangi refleksleri göstererek yıkıcılığı bir mite dönüştürürüz ve korkularımız içinde, Gregor Samsa gibi sırt üstü debelenmekten başkada bir şey yapabilir miyiz?

Hrant Dink yaşadığı cehennemi cennete çevirmek için mücadele etti. Her haksızlığa her acıya yürekli bir duruş sergiledi ve hiç kaçmadı kendini hiç sağlama almadı. Doğruları bütün halkların doğrularıydı içimizden biriydi arkadaşımızdı. O faşizmin, milliyetçilik illetinin batağına düşmeden birlikte yaşamanın kılavuzu oldu bizlere. Şimdi onun nezdinde vereceğimiz adalet mücadelesi birlikte yaşamın unsurlarını ortaya koyabilmek için önemli bir alan yaratmıştır bizlere.

Hrant Dink söylemlerinin kendisine baktığımızda vicdana değen her kelime insan samimiyetinin sıcaklığıyla örüldüğünü görürüz. O sıcaklığın içinde “bağışlayıcı bir hesaplaşma dilinin” bizim bugün ihtiyaç duyduğumuz dilin kendisi olduğunu da. Türk, Kürt, Ermeni ve diğer halkların birlikte yaşama koşullarını kendi kültürel değerlerinde barındırdığını söylerken ve bir olmanın tek olmanın gerçekliğini bize dayatılan ırkçı söylemlerle ve sistemin kendisi olduğunu ifade ederken, ifade edebilmenin değil asıl düşünmenin engellenmeye çalışıldığını bağırırken, bugünün söylemleri içinde biz halkları, hastalıklı bir hale getiren ve bu hastalıkla yüzleşirken geçmiş acı-

Öteki olmak ötekinin ötekisi olmak hep zor olmuştur. Bugün Alevilerin yaşadığı, Kürt halkının yaşadığı, Ermeni halkının yaşadığı hep aynı kaynaktan var olan bir yaradır. Burada en önemli tehlike biz halkların birbirine karşı ötekileşmesidir, yabancılaşmasıdır ki, var olan yarayı kangrene çevirir. Hrant Dink’in bize öğrettiği şey, halkların bir yarası varsa tedavisinin de o halkların kendisiyle yüzleşmesinden sorunların kabul edilmesinden ve bağışlayıcı bir hesaplaşma dilinin geliştirilmesinden geçiyor. Halkların yarasına halktır merhem.

Kendimize sorduğumuz her soru kaybettiğimiz değerleri o değerlerin neden hedef gösterilip öldürüldüğünü anlamak için birer basamak olacaktır kuşkusuz ve o basamakların sonuna geldiğimizde her şey yerli yerine oturacaktır. Göreceğimiz, yüzlerimizde, ellerimizde yılların biriktirdiği çizgiler olacaktır. Emeğim çizgileri olacaktır. Şimdi Anadolu da o tedirgin güvercinler enternasyonal çalıyor ve yüreğimizde tüm ezgilerin sıcaklığıyla kuşanıyoruz düşlerimizi. Şimdinin güzel günlerine…

ANTAGONİZMA

muzaffer oruçoğlu

ŞEF

T

anrının siyasete düşen sureti. Benlik dürtüsü. Yönetemeyenlerin yöneticisi. Düşünemeyenlerin düşüncesi. Toplum için, topluma rağmen, toplumun iradesi. Özneyi yöneten nesne. Devletin zirvesinde, duyargaları hassas bir devlet olarak oturuyor ve pazara bakıyor. Çelişkileri, evrilişleri, başkalaşımları dikkatle izliyor. Kullanım değeri ile mübadele değeri, meta ile para, emek ile sermaye arasındaki didişmeyi, didişmenin siyasete vuran dalgalarını, fırsat kollayan eleştirel bilinci, özgürleştiren bilgiyi, tüm bunları, huzursuzluğunu besleyen, egemenliğini tehdit eden bir kaynak olarak görüyor. Kendi dışında herhangi bir kıpırtı veya mutlak varlık, onu rahatsız ediyor. Bilecek. Çünkü bilme, egemen olmanın aracıdır. Bilecek ve biçimlendirip kendine tabi kılacaktır. Çünkü o, basit ve küçük bir nesnenin içinde cereyan eden kıyameti merak ederek başladı mesleğine. Zirvede, egemenlik timsali gibi dimdik duruyor. Bakışları aşağıya yönelmiş. Aşağıda, engellenmiş, orantısızlaştırılmış, yabancılaştırılmış milyonlarca kul. Yükleri ağır, ruhları hafif ve rahat bendeler. Kendilerini kendi inançlarına yağmalatarak çöle dönen kelleler, eller, (bakınca kendilerini hiçleştiren) bakışlar, hayranlıklar, tapınışlar, kendilerinden kaçan tüm güzelliklerin sığındığı yalnız adama yönelmiş. Kellesini, içindeki Tanrının dizinde uyuta uyuta büyüten şef, elini kaldırıyor. Gülümsüyor. Yasaları gözünün bebeği gibi benimseyen, amacını ve sınırlarını aşma eğilimi göstermeyen kalabalığın, hayatı telaffuz edecek, yani yönetecek durumda olmamasından gayet memnundur. Elini sallarken, yüzeysel, görece, üstünkörü bir rehavetle tek tek insanlara değil, kalabalığa bakıyor. Duyargaları ona, kalabalığın, kendisini oluşturan her insan gibi kendi içine hapsolmuş basit bir nesneden ya da kullanım değerine sahip, hayırlı bir metadan olduğunu güvenle telkin ediyor. Sevinç dalgaları. Kalabalık, kolun sallanışına bağlı olarak coşuyor, sevinç dalgalarıyla sallanıyor. Sevinç dalgaları bile sallasa, kürsünün sallanmasından korkuyor. Özel mülkiyetin ruhunda. Devlet mülkiyetinin ruhunda. Mülkünün olması önemli mi? Mülkün kumanda dairesinde oturuyor. Devlet odur. Yakın çalışma arkadaşlarından, kadrolarından kuşkulansa bile, onların kendi çıkarlarını, devlet çıkarlarında üstün gören insanlar olduklarına inanıyor. Hayır inanmıyor. Evet inanıyor. Eleştirel aklın zayıfladığına, şefle özdeşleşme, onun bir parçası haline gelme ve karizmatik bağlanma ahlakının güçlendiğine inanıyor ve güçlendikçe de korkuyor. Kaygı, suçluluk, güvensizlik, aşağılık ve bendelik duygusunun, kendisine

duyulan ihtiyaçla birlikte güçlendiğine inanmasına rağmen korkuyor. Bastırılmış toplumsal benliğin patlamasından korkuyor. Tarihin muhtemel, kör bir patlaması, ideolojinin, siyasetin ve örgütün cazibe merkezini, idealler idealini, kendisinden başka kimseye sığınmayan gerçek Tanrıyı yer ile yeksan edebilir. Kriz, gemi azıya almış. Son kararın mutlak sahibi, halis saygı ve korkunun biricik yaratıcısı orkestraya hâkim olamıyor. Orkestranın her elemanı artık kendi başına bir bütün olamadığı gibi senfoninin de dakik bir bütünü olamıyor. Büyük kurtarıcı, artık kimin ne zaman yavaşlayacağını, kimin senfoniye ne zaman, ne kadar ses zenginliği üfleyeceğini, kimin susacağını ayarlayamıyor. Silik, ama yetenekli, güvenli dar ekip çalışmasının yerini şaşkınlık, vizyon ve misyon üretiminin yerini ise çıkışsızlık almış. Kendi iç disiplinini toplumun disiplini haline getiren ulu önder artık, homurdanan, cinnete giren sürünün gizli dünyasını, kaynayan ateşini izleme, anlama, yorumlama ve bastırıp, egemenliğinin bir parçası haline getirme gücünden yoksundur. Uğultu, nesnenin ruhundan firar etmiş, özneleşerek sokaklara taşmış, sürünün yerini halk almıştır. Şef, zirveden, aşağılara, ihtiyaçlarını ve yıkıntılarını çoğaltarak ilerleyen habis kargaşaya, Tanrısını devirmeye kalkışan müşriklere, saf değiştiren hainlere, kendi yerini alacak olan müstakbel Tanrıya ve onun çevresindeki peygamberlere bakmaktadır. Bastırma gücünü ve dirayetini yitirmiştir artık. Yolda bulduğu nalın, hangi süvarinin atının, hangi ayağından düştüğünü düşünmekten, muharebeyi yönetmeye zaman bulamayan kumandana benzemektedir. Elmas, çatlamıştır. Anlamı çok derin de olsa, artık özveriyi hak edecek ilahi bir ışıltı değildir hayat. İlahi otorite devrilecek, onun yerini, günahları arttıkça, otoritesi artan bir başka otorite alacaktı. Kendi yıkılışını değil, kafasının içinde birbirleriyle çelişen birden çok düşünce olduğu için Tanrılarını yıkarak ilerleyen şu güvenilmez sürüyü, şu azgın mezar kazıcılarını, onların yeni Tanrısını ve o Tanrı karşısındaki yeni tapınma biçimini düşünüyordu. İnsanlara artık yaşamın en sivri zirvesinden, ukala noktasından son kez bakıyordu. Yıkılan ilk heykeliyle birlikte yıkılacaktı. Planlar, şemalar, idealler, kararlar, tanısal kategoriler, hesaplar mezarlığı olan kafasını ellerinin arasına aldı. Sinir uçları, duyumlar, seziler arasındaki bağ koptu. Bütün eşyaların eskisinden daha sinsi ve kusurlu göründüğünü fark etti. Huşu ve boşluk duygusu içinde, devleti ele geçiren, Tanrı’nın yeni kırbacını hayal ederken, Dante’nin sözü çınladı kulaklarında: “İnsanın gelenekleri, dallardaki yapraklar gibidir, biri gelince, biri gider.”


22-23_Layout 2 1/30/11 9:49 PM Page 1

22 güncel röportaj

Halkın Günlüğü 1-10 ŞUBAT 2011

Sporda da susmayacağız, sinmeyeceğiz! Arena Stadı’nda yaşanan protestolar sonrası birçok kişi ve kurumdan çok farklı açıklamalar yapıldı. Yaşanan gelişmelere ilişkin konunun muhataplarından olan Spor Emek- Sen ile yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz 1-Sendikanız hakkında kısa bir bilgi verebilir misiniz? Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (SPOR EMEK-SEN) 2010 yılının Aralık ayında kuruldu. Sendikamız 12 Eylül faşizminin dağıttığı devrimci ve demokrat sporcuların örgütü olan Amatör Sporcular Derneği’nin birikimleri üzerine kurulmuştur. Türkiye’de spor denince akla futbol; futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmektedir. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır. Sporcuların gerçek durumundan yola çıkan ve emeğin öncelikli değer anlayışını benimsemiş, şimdilik bir avuç spor emekçisi sistemden kaynaklanan ve yüz binlerce spor emekçisini içine alan spordaki sömürüye son vermek amacıyla Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen)’ni kurduk. Günümüzde spor bir oyun, sporcular da oyuncu değildir. Oyun spora bir dizi kural bırakmış, sermaye oyunun kurallarını vahşi kapitalizmin rekabet ideolojisiyle kuşatıp, metalaşan bir spor sektörünü ortaya çıkarmıştır. Spor çok açıktır ki, oyuna dayalı zeminini yitirerek katıksız bir işe dönüştürülmüştür. Spor, sosyal alan içinde bir eylem biçimi olarak ele alınmalı, sporcular da bu sosyal alanın içinde değerlendirilmelidir. Çalışma(emek) ile spor karşılaştırıldığında sporun bir iş kolu, sporcunun da emekçi olduğunun gerçeği ortaya çıkmaktadır. Oyun amacı kendinde olan, dış bir amaca hizmet etmeyen bir eylem biçimidir. Çalışma(iş) yaşamımızı devam ettirmek için sürdürülmesi gereken bir çabadır. Sporcu kesinlikle oyuncu değildir. Spor; sporcunun ekmek parasını kazandığı ya da kazanabileceği varsayımıyla tüm gününü bu alandaki etkinliğe adamak zorunda bırakıldığı bir eylem biçimidir. Kısa ve net olarak, “sporcu, mesleği spor olan kişidir”.Sporun kendi kendinin amacı olmadığı, aksine modern üretim tarzının bir sonucu olduğunu kavramak, bir anlamda sporu kavramak demektir. Günümüzde sporcu,spor kurumlarında lisanslı spor yaptırılan veya bu iş yerlerinde çalıştırılan spor işkolundaki işçilerdir. İster amatör, ister profesyonel sıfatlı olsun tüm sporcular aynı işi yapmaktadırlar. Bu nedenle tüm sporcuların sosyal güvenlik hakları vardır. Ülkemizde profesyonel sıfatlı sporcular sigortalı ama sosyal güvencesiz; amatör sıfatlı sporcular hem sigortasız hem sosyal güvencesiz çalıştırılmaktadır. Ayrıca sporda

güvencesiz çalıştırılan teknik direktör, antrenör, masör, malzemeci, hakem, gözlemci, saha komiseri, kaloriferci, elektrikçi, sağlıkçı v.b binlerce spor emekçisi bulunmaktadır. Sendikamız, tüm spor emekçilerinin sosyal güvenlik sistemi içine alınması için mücadele etmektedir.. Durum böyleyken spor emekçileri düzenin egemenleri tarafından iş kanununun emekçilere sağladığı olanaklardan bile yoksun bırakılmaktadır. Oysa ki; spor emekçileri çok ağır koşullarda bedensel ve ruhsal olarak yıpratılarak adeta yarış atına dönüştürülmüştür. Bu nedenle sadece iş kanunun sporculara uygulanması yeterli değildir. Kapitalizm insanları daha yüksek kapasitelere yönlendirmektedir. Rekabet ideolojisi spora da damgasını vurmuştur. Sporcudan bekleneni modern olimpiyatların kurucusu Baron Coubertin; “Daha hızlı, daha yükseğe ve daha güçlü” olarak özetlemiştir. İdolleşmiş bir sporcu ya da takım, beklenen kapasiteyi ortaya koyamadığı anda spor kamuoyunun tepkisiyle karşılaşmaktadır. Durum böyle olunca verimliliği ve kapasiteyi arttırmaya yönelik çalışmalar, bilimin de devreye girmesiyle sporda tam gün çalışmayı gerektiren özel uğraş alanı yaratmıştır. Bu anlayışın içinde sporu zaafla, tereddütle, isteksiz yapmanın kesinlikle bağdaşır yanı kalmamıştır. Sporda en üst düzeydeki verimlilik yani rekor ya da şampiyonluk tek hedeftir. Bu hedef sporcuya ne pahasına olursa olsun kazanmayı dayatmıştır. Sporcudan bedensel kapasitesini rasyonel ve temkinli kullanması değil, zorlaması hatta giderek vücudundaki yaşamsal rezerv kapasitesini devreye sokması istenmektedir. Spor yapmak, toplumsal verimlilik beklentilerine karşılık verebilmek için, kapasiteyi ve verimliliği en üst düzeye çıkartmak demektir. Bunun karşılığı ise tam gününü spora vermektir. Spordaki kapasite ve verimlilik ilkesi, amatör, profesyonel ayrımının aldatıcılığını ortaya koyar. Bir sporcunun tam gününü spora verme zorunluluğu maddi desteği zorunlu kılar. Sporcu masa üstünden destekleniyorsa profesyonel,

masa altından destekleniyorsa gizli profesyoneldir. Amatörlük, centilmenlik burjuvazi tarafından tarihe gömülmüştür. Sözünü ettiğimiz gerçekler doğrultusunda spor emekçilerine yönelik özel bir spor iş yasası çıkartılması Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın birinci hedefidir. Sendikamız öncelikle “Spor İş” yasasını çıkartılması için mücadele edecektir. 2- Stad açılışında yapılan protestolar sonrası Adnan Polat, başbakan ve AKP’li vekillerden gelen açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Protesto sonrası yapılan açıklamalar tek kelimeyle utanç vericidir, ülkemiz adına utanç vericidir, ülkemiz sporu adına utanç vericidir. AKP’li bakanların ve bürokratların ağzından, koskoca bir camianın taraftarlarına ağıza alınmayacak hakaretler ve küfürler edilmiş, sporseverlere dönük adeta bir cadı avı başlatılmıştır. Halkın parasıyla yapılan Arena stadı, AKP’nin ve Başbakanın babasının malıymış gibi sunulmuş, Camia üzerinde bir şantaj konusu haline getirilmeye çalışılmıştır. Şantaja boyun eğen Adnan Polat, alnından öpmesi gereken binlerce Galatasaray’lı protestocu sporseveri provakatörlük ile suçlamış, 200-300 kişilik sızma grupların işi olarak kamuoyu gözünde yaşanan protestoyu marjinal göstermeye çalışmıştır. En küçük bir şiddet içermeyen bu demokratik tepki karşısında iktidar ve yandaşlarının tavrı, aslında nasıl bir ülke ve toplum istediklerini de açık biçimde göstermektedir. 3- Sendikanızın yakın zamanda bir eylemi oldu. Bu eylemde vermek istediğiniz mesaj neydi, hedefine ulaştı mı? Biz devrimciyiz. Yaşanan gelişmelere baktık ve bu korku imparatorluğunu kuranların, iktidarları, icraatlari vb. her şey için dokunulmazlıklarını ilan etmeye çalıştığını gördük. “Sultan Tayyip nasıl protesto edilebilirdi!” Dedik ki; “Başbakan’a tepki çıkmaz ise bu ülke gerçekten biter!” Sendikamız Taksim’den Galatasaray Lisesi’ne

bir yürüyüş ve yaşananları ıslıkla protesto için çağrı yaptı, binlerce sporsever ve AKP’nin 8 yıllık icraatlarından bıkmış halkımız, tepkisini gösterdi. Eylem gazete manşetlerine taşındı, kamuoyunun gündemine giren etkili bir eylem oldu. Diktatörlük heveslilerine “Kimse şah değil, padişah değil” mesajı en kuvvetli şekilde gönderildi. 4- Yapılan eylem sonrası sendikanıza ve taraftarlara karşı Başbakan ve AKP’li vekillerin yapmış olduğu açıklamalara ilişkin düşünceleriniz nedir? Eylem sonrası en dikkat çeken açıklama yine Başbakan’dan geldi. Eylemin belli bir siyasi parti tarafından organize edildiğini, top görsek bomba diye karakola götüreceğimizi, ilan etti. Biz Başbakan’ın hep emekçilerin kalesine gol atmaya alıştığından, kendi kalesine giren bu golü çıkarmak için çırpınmasını gülerek seyrediyoruz. Açıklamalar giren golü çıkarma telaşının ürünüdür, fakat işten geçmiştir. Emekçilerin hanesine 1 puan yazılmıştır. Ayrıca bir kez daha sizin vesilenizle Başbakan’ın yaptığı bu açıklama sonrası Spor Emek-Sen’in açıklaması: Sendika Başkanımız Metin Kurt’un daha önce milli forma ile sahalarda futbol oynarken gördüğü yuvarlak meşin şeyin ne olduğunun tespiti için en kısa sürede, en yakın karakola başvuracağını, oradan bir sonuç alınımaz ise Başbakan’ın bilirkişi heyeti oluşturmak suretiyle kendisine yardım etmesini talep etmektedir.

‘

En küçük bir şiddet içermeyen bu demokratik tepki karşısında iktidar ve yandaşlarının tavrı, aslında nasıl bir ülke ve toplum istediklerini de açık biçimde göstermektedir.


22-23_Layout 2 1/30/11 9:49 PM Page 2

f

1-10 ŞUBAT 2011 Halkın Günlüğü

güncel haber 23

Tecrit zulmü giderek derinleşiyor Hapishanelerde artan tecrit zulmü ve hak gasplarına karşı bir araya gelen, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Birliği (TUYAB) ve Tutuklu Aileleri Derneği (TUAD) Taksim’de bir açıklama yaptı.

ÇHD 2010 raporunu açıkladı Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi Hapishane İzleme Komisyonu 2010 raporunu bir basın toplantısı ile açıkladı. Yapılan basın açıklamasına 13 yıldır hapishanede bulunan siyasi tutsaklardan Hüseyin Durmaz ve ÇHD avukatları katıldı. ÇHD tarafından yapılan basın toplantısında konuşan Hüseyin Durmaz , devrimci-komünist tutsakların F Tipleri’nde kimliğinden, kişiliğinden soyutlanarak teslim alınmaya çalışıldıklarını belirterek, tecride karşı mücadelenin gerekli olduğunu ve tüm devrimci tutsakların serbest bırakılmadan toplumun özgürleşemeyeceğini belirtti.

Taksim Tünel’de toplanan İHD, TUYAB ve TUAD üyeleri, “Hapishanelerde tecrit, işkence, baskı ve ölümler sürüyor” yazılı pankart açarak, Taksim Medya’nına doğru yürümeye başladı. Kitle yürüyüş Boyunca, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “İçeride dışarıda hücreleri parçala”, “Devrimci irade teslim alınamaz” sloganları attı. Meydana gelindiğinde İHD İstanbul Şube Başkanı Abdulbaki Boğa kurumlar adına açıklama yaptı. Tekirdağ 1 ve 2 Nolu F tipi hapishanelerinde müdürlerin emriyle, tutsaklara yönelik işkence ve tecrit politikalarının son safhaya geldiğine dikkat çeken Boğa, hapishanelerde siyasi tutsakların yok edilmek istendiğini ifade etti. Boğa, arama ve sayım adı altında hücrelere girilerek tutukluların darp edildiğini, sağlık haklarının engellendiğini, sevkler sırasında kötü muamele ve işkenceye maruz kaldıklarını hatırlatarak şunları ifade etti: “Arama ve sayım adı altında hücrelere girilerek mahpuslar darp edilmekte, eşyaları kullanılmaz hale getirilmekte, yazılı özel eşyalarına el konulmaktadır. Sağlığa erişim hakkı, ayları bulan sevkler sonucu engellemekte, üçlü protokol gereği kelepçeler çıkarılmadığından muayene ve tedavi yapılmamaktadır. Ölüm sınırında olan hasta mahpusların tedavisi düzenli yapılmayarak, emir komuta zincirindeki bürokratik zorluklarla adeta ölüme mahkum edilmektedirler. Mahpuslara sıcak su verilmediği gibi, verildiğinde ise 5-10 dakikayı geçmemekte. Özellikle çok

f

Daha sonra söz alan avukat Oya Aslan ise, hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine ve işkencelere değindi. Özellikle son dönemlerde Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nde yaşanan işkencelerin yeni bir Engin Ceber olayının yaşanmasından endişe duymalarına neden olduğunu ifade etti.

Hapishanelerde tecrit, işkence, baskı ve ölümler sürüyor diyerek eylem yapan tutuklu ve hükümlü yakınları tecritin kaldırılmasını ve siyasi tutsakların özgürlüklerine kavuşması gerektiğini vurguladılar soğuk havalarda kalorifer yakılmadığından, hastalıklar artmaktadır. Sevklerde çırılçıplak aramalar dayatılmakta, hastane ve mahkemeye gidiş-gelişlerde ise onursuzca aramalar rutin işkenceye dönüştürülmüştür. Dönem dönem mahpuslar tehdit edilerek süngerli odaya götürülmekte. İstek dışı sürgün sevklerle başta mahpuslar olmak üzere, aileleri ve yakınları

da mağdur edilmekte. Ağır müebbet hükümlülerin havalandırma saatleri, Tekirdağ 1 ve 2 Nolu F tipinde 1 saat olarak uygulanmakta. Ölünceye kadar hücrede yaşayacak olan ağır müebbet hükümlüler açısından adeta tüketici bir ortam yaratılmakta.” Basın metninin okunmasından sonra kitle slogan ve alkışlarla eylemi sonlandırdı.

Oya Aslan’dan sonra söz alan Av. Gülbin Aydın ÇHD 2010 yılı raporunu okuyarak kamuoyu ile paylaştı. “Tecritin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için yürürlüğe giren 45/1 sayılı Sohbet hakkını düzenleyen genelge, tam ve amacına uygun olarak uygulanmalıdır. F tipi ceza infaz modelinin kişilerin fiziksel ve psikolojik olarak sağlıklı gelişimlerinin önünde engel olan tecrit/tretman modeli terk edilmeli ve hapishane idarelerinin mevcut yasal düzenlemeleri de aşarak bu sorunun ağırlaştırılması engellenmelidir.” ifadelerinin yer aldığı ÇHD raporunda, son yıllarda tecritin had safhaya çıkarıldığı ve siyasi tutsakların yaşamlarından endişe edilecek boyutlara gelindiğine vurgu yapıldı.

ELEŞTİRİ SİLAHI

emrah cilasun

Bizim Sosyalizmimizde... (I)

G

eçenlerde, Mesele dergisinin önümüzdeki Şubat ayında çıkacak olan sayısı için heykeltraş Mehmet Aksoy’la (hani şu ucube heykeli yapan) bir mülakat yaptım. Soru-cevap boyunca, “bizim sosyalizmimiz, şu mevcut düzenden sanat konusunda da temelden nasıl farklı olacak” sorusu kafamı kurcalayıp durdu. Mülakatın ardından bu sefer başka bir husus canımı sıkmaya başladı. Teybi kapatıp, derin bir sanat-sosyalizm sohbetine dalınca, yıllardır TKP geleneğinden gelen Aksoy’un, sanat ve sosyalizme ilişkin düşüncelerinin, özünde, evvelden benim de yıllardır savunduğum fikirlerden farklı olmadığını gördüm ve utandım. Nasıl oluyordu da, yıllardır Sovyet revizyonizminin çizgisinde olan Mehmet Aksoy’la, benim gibilerinin eski fikirleri aynı paralel de buluşuyordu? 5 Şubat’ta, Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi’nin davetlisi olarak katılacağım Yılmaz Güney Festivali’ne sunacağım tebliğde bu ve buna benzer sorunları irdelemeye çalıştım. Bir kısmını daha şimdiden paylaşmak isterim: Arkadaşlar, şimdi biraz da, geçmişle bağı içersinde, bugün, sanata nasıl bakmamız gerektiğine ilişkin huzurlarınızda sesli düşünmek istiyorum. Komünist hareketin tarihçesinde, özelliklede sosyalist iktidar tecrübelerinin yaşandığı Sovyetler Birliği’nde ve Kızıl Çin’de, toplumun devrimcileştirilmesi

ve devindirilmesinde, muazzam devrimci deneyimler, muazzam kazanımlar elde edilmiştir. Bunları, tek tek burada sayacak değilim. Bu sosyalist iktidar tecrübelerinde yenildiğimizde bir gerçektir. Yenilginin nedeni, dışarıda değil içeridedir. Sosyalist toplumun, bağrında daha hâlâ eski toplumsal ilişkileri taşıması, yeni bir burjuvazinin doğmasına imkan tanımaktadır. Dolayısıyla yaşadıklarımız, bu burjuva sınıfla proletarya arasındaki çatışmanın bir sonucuydu. İyi ama, bizim hiç mi kabahtimiz yoktu? Hiç mi hata yapmadık? Kuşkusuz yaptık. Fakat bunlarında tümünü burada sıralamam mümkün değil.

Sırtımızdaki önemli kamburlardan bir tanesi, gerçek/doğru meselesidir. Uluslararası Komünist Hareket’te, önemli ölçüde, gerçeği ve doğruyu kendi tekelinde gören, ona sınıfsal bir boyut katan, epey hatalı bir anlayış sözkonusuydu. “Sınıf kökenin işçiyse, tamam, yırttın.

Herhalükarda, 1871 Paris Komünü ile başalayıp, 1917 Ekim Devrimi, 1949 Çin Devrimi ile devam edip, 1966 Büyük Proleter Kültür Devrimi ile en ileri noktaya varan ve maalesef 1976’da, Çin’deki karşı devrimci darbeyle neticelenen komünizmin birinci evresi kapanmıştır.

karikatürize edebileceğimiz bir anlayış, bir çizgi mevcuttu. Oysa, değişik sınıflara göre değişik gerçeklik ve “doğrular” yoktur. Bir tek gerçeklik vardır. O da, objektif gerçeğin ta kendisidir. Proletarya’nın, sınıf olarak, toplumun karakterini gizleme ihtiyacı olmadığı için, diyalektik ve tarihi materyalizm, onun, temel çıkarlarıyla uyuşur; fakat bu, “gerçeğin sınıf karakteri olduğu” anlamına gelmez. “Gerçeğin sınıf karakteri vardır” dediğiniz anda, burjuva düşünürlerden, hatta ne burjuva ne de marksist çevreye dahil olmayan düşünürlerden, “benim, birşeyler öğrenmeme gerek yok” demiş olursunuz. Haliyle, sanat meselesine de böyle yaklaşmanız kaçınılmazdır.

Bugün, iki şeyi söyleyemeyiz. Birincisi, ‘geçmişte yaptıklarımızın tümü doğruydu” diyemeyiz. Bu doğmatizmdir. İkincisi, ‘geçmişteki herşey, çok ama çok kötüydü, bundan sonra, artık bizim proletarya diktatörlüğümüz olmayacak” deyip, burjuva demokrasisinin çiçeklerinden bir sosyalizm bahçesi kuramazsınız. Geçmişin hatalarından kopulması zaruridir. Ben, sanatla bağı içersinde işte bu hatalara değinmek istiyorum. Zira, bu hatalar, bir gen misali, komünist harekette, nesilden nesile, aktarıla aktarıla bugünlere gelmiştir.

Senin uğraş gösterdiğin her alanda, yaptığın herşey proleter köklere sahiptir ve doğrudur; şayet, anan-baban burjuvaysa, yandın. Bilim insanıysan, sanatçıysan, entelektüelsen, senin sınıf karakterin icabı, doğruya ve gerçeğe varman, mümkün değildir. Unut!” şeklinde

İşte size bir örnek. Siz daha iktidara gelmeden, Orhan Pamuk’u, yanlışları ve doğrularıyla tahlil etmeyip, işin kolayına kaçıp, “burjuva”,

“emperyalizmin ajanı” diye itham ederseniz, düşünün, iktidara geldikten sonraki haliniz nice olur? Tabii, hal böyle olunca, Benim Adım Kırmızı’nın, Kar’ın, Türkiye toplumunu nasıl analiz ettiğini ıskalamış olursunuz. Türkiye’deki yapısal değişimin, sınıfları, özellikle şehir küçük burjuvazisini nasıl zorladığını, değişim ve dönüşümün nasıl çelişkilerle olduğunu gösteren yapıtların, sizin açınızdan hiçbir anlamı olmaz. “Eh, ne de olsa emperyalizmin ajanı!” deyip, kestirip atarsınız. Oysa, kendinizi, bir anlık Lenin’in yerine koyun. 1800’lerin sonlarında, Çernişevski’nin Rusya’sına gidin. Nasıl Yapmalı romanındaki, küçük burjuvazinin düşün dünyasında yaşadığı çelişkileri ve bütün bir toplumun zavallılığını görmemezlikten gelin. Ne olurdu? Herhalde, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sından etkilenip, Ne Yapmalı’yı yazan bir Lenin olmazdı. Şimdi, “gerçeğin sınıf karakteri vardır” diyen anlayışı, bir de sosyalizm şartlarında; sanat, bilim ve entelektüel camia ile ilişkisi açısından bir düşünün. Güç sizde! İktidar sizsiniz! Ne yapacaksınız? Geçmişin hataları değil, doğruları üzerinde yükselerek, bugüne dair yeni bir şey söylemeniz lazım. Çünkü, geçmişin sadece doğruları bile bugünün derdine deva olamaz. Sorumuza geri dönelim. Yeni bir komünizm anlayışımızla, iktidara gelmeden evvel ama özelliklede iktidara geldikten sonra, sanatçıları, entelektüelleri, bilim insanlarını ne beklemektedir?


24_Layout 2 1/30/11 7:06 PM Page 1

Rojaneya Gel Di mezerên komdarî de dewlet dipijiqe Gelek dewletê başvemayî bi zordariya malbatan, saziyên şoreşger û demokratîk ve hinek mezerên komdarî vekirin û hezaran mezer jî heviya vekirinê ne.

g

Rastiya dewletekî, mezerên komdarî Z

orbazên feodal û burjuva , gelên ku aîdê neteweyên cuda û nasnameya cuda li ser vê cîhanê dijîn, li ser van zordariyê dikin û ji bo berjewendiyên xwe şerên nû dan destpêkirin,welatan dagirkirin û ji bo quweta xwe şunê bêhêlin hemû cudatî û dijberîtî dan winda kirin. Ji Viyetnamê heya Îrlandayê, ji Bosna Hersekê haya Kolombiyayê, ji Îspanyayê heya Arjantînê, ji Nîjeryayê heya Kenyayê ji Hîndîstanê heya Elmanyayê,ji Polonyayê heya Îraqê Îranê ,erdnîgariya ku em tê de dijîn ango heya TirkiyeBakurê Kurdistanê hemû welatên li ser cîhanê de kesayetî û laşên ku cîhên tê de ku dixwazin werên winda kirin mezerê komdarî ne. Mezerê komdarî parçeyeke palîtîkaya winda bûnê ye, yên ku li hember pergalê dibin tehdît jî jiyana wan de xala rawestandinê ye.Mezerên komdarî bi awayekî din navê qetilkirina komdarî ye.Ji ber vê yekê ye ku piraniya cîhanê de xencî yên ku hatine tespît kirin bilî van zêdetirê van mezeran jî cîhên wan ne diyar in.Hundirê van mezerên komdarî ku bi destê pergala başvemayî ve hatiye çekirin de ; gelên bindest yên aîde neteweyên cuda û kesayetiya etnîk, gelê wî yî ku di nava tinebûnêda dijî, welatparêz, şoreşgerê ku têkoşîna felatbûnê rêxistiye û di hundirê van mezera de ne. Di welatê me de zordarên feodal û burjuva

gelên ku aîdê neteweyên cuda û nasnameya cuda ye, li ser wan zordariyê dikin, ji bo berjewendiyên xwe quweta xwe şunê bêhêlin hemû cudatî û dijberîtiya nava metoda şerên qirej de winda dikin. Êrişên windakirinê bi metoda revandina bi zorê, windakirina bin çavan de, înfaza bê darizandin ve çêdikin.Evê jî têra dewletê ne kir dorê re ji bo ku civakê bitirsîne ew mirovên ku qetil kiriye bi veşartî hinekên wan lib bi lib hinekên wan jî bi komdarî defn kirin.Malbata wan mirovan tu carî ji van xeberek hilnedan.Di welatê me de jî ev metoda ku li hember tevgerên şoreşger û welatparêz pêk tên rêça wan dertê rûyê rojê.Di dema dawî de civakê zordarî da ser dewletê,mezerên komdarî yên ku ne hatin veşartin û Dêrsimê,Bêdlîsê û yên Şirnexê yek bi yek dan vekirin. Wexta ku mezer hatin vekirin ji aliyê rayedaran ve daxuyanî ne hatin kirin. Di welatê me de jî wek cîhanê de sedema van mezera pergala başvemayî ye.Vê pergala berpirsiyara hewaleyên çend burokrat û leşkerên rêveber dike û xwe derdixe paqijiyê. Di welatê me de dewletê êriş bir ser Kurd û Ermeniyan.Sedemê van êrişan tê zanîn ku li Amedê, li Şirnexê, li Colemêrgê,li Bedlîsê li Zîlan û Dêrsimê de sedan mezerê komdarî henin.

Di Mûtkiyê de xebatên kolandinê dane rawestandin Di navçeya Bedlîsê Mûtkiyê de mezerê komdarîyên gerîllayên PKKê û yên gundiyên feqîrê Kurd derxistin rastê.Di sala 1990 î de sedema polîtîkaya dewletê a qetilkirinê hezaran mirov di malên wan de hatin revandin , li wan îşkence hatin kirin û hatin infaz kirin.Ew mezerê komdarî ku sergoyê Mûtkiyê de hatin vedan yên gerîllayên PKKê û gundiyên Kurdê vê demê bûne.Di sergoya Mûtkiyê de kolandina du cîhî de ,heta vê demê hestiyê 18 mirovan hate derxistin. Lê belê xebatên kolandinê dane rawestandin.ÎHD şaxa Mûşê ji bo berdewamiya xebata, bi

serdozgerê komara Mutkiyê re hevdîtinek danî.Hêladin jî pey van xabatê ku dane rawestandin,nûnêriya ÎHDê a Bedlî sê ji bo ku xebat aktîf bidomin wê heyetekî avabike.

Di Çemîşgezekê de kolandina veşartî Di Çemisgezekê de di sala 1997an de 19 hev gerilayên PKKê yên jiyana xwe dest dabûn,ku bi komdarî hatibûn definkirin diyar bû. Malbata 2 gerillayan jî ji bo xebata kalondinê, serî serdozgerê komara Çemişgezekê xist .Hate xuyakirin ku cîhê mezerê komdarî kolandina wan bi kepçê ve hatiye

kirin.Tê diyarkirin ku di sala 1997an de di meha Avrêlê de di herêma Elîboxazê de şer pêk hat.Gerîllayên ku vî şerî de jiyana xwe dest dane mezerê wan di vir de ne .Ji bo ku wan mezerê komdarî derxin, malbatên wan serî dozgeriyê dan.Malbatên wan cîhê ku ji bo mezera hatine diyar kirin di vê derê de lêkolîn dikin û ji bo revandina naaşê wan endîşê xwe tînin ziman.

Di Tabûra Derecîkê de kolandin Di Colemêrgê navça Şemzînanê de di sala 1994an de 12 notirvan hatin kuştin û Tabûra

Derecîkê de hatin çalkirin.Bi girêdayî van nûçeyên ku ketin rojevê malbatên wan serî dozgeriyê dan û xwestin cîhên ku hatin nîşandan de bila kolandin bê kirin. Kolandin bi hevaliya 2 şahidên veşarî ve di du cîhên cuda de hatin kirin.Dawiya xebatên 2 saeta tu tiştek derneket.Pey van kolandina parêzer Mehmet Ekîcî daxuyaniyek kir û waha got’’bi girêdayî îfadeya ku şahidên veşarî dane girêdayî van nasnameyan gumanbaran hate destnîşankirin.Gihaneka lêpirsî nê berdewam dike. Gumana min ewe ku der heqê wan gumanbaran de lêpirsîn bibe û doz bê vekirin.’


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
sayi_03 by sol yayin - Issuu