Page 1

LİSELİ DEV-GENÇ’TEN

Merhaba Sevgili Dostlar, Yoldaşlar! Okullarımız açıldı. Eğitim yılı yine binbir sorunla başladı. KPSS’den sonra ÖSS’de ortaya çıkan kopya fiili sistemin kendi kurallarını bile hiçe saydığını ve kendi oluşturduğu yarışa bile güvenmediğini gün yüzüne çıkardı. Binlerce gencin “kurtuluş kapısı” olarak gördüğü üniversitenin kurtuluş kapısı olmadığı bir kez daha görüldü. Eğitimin elemeci mantığının arkasında eğitim sürecini ticarileştirmenin yattığı bu örnekle de ispatlandı. Özel okullar, dersaneler, özel kurslar ve okullarımızda bizlerden kayıt, temizlik vb. adı altında alınan “bağışlar” eğitimin ticarileşmesinin boyutunu göstermektedir. Bu da yetmezmiş gibi sistem bir yandan bizlerin kazanmak için mücadele ettiği üniveristeleri özelleştirmekte, diğer yandan ise liselerimizi satmaya zemin hazırlamaktadır. Son olarak Taksim Ticaret Lisesi’ne 9. sınıfa yeni dönemde öğrenci alınmamıştır. Ticaret Lisesi’nin tarihi binası sistem için iştah kabartan bir noktada durmaktadır. Önümüzdeki süreçte birçok lisenin sermayeye peşkeş çekileceği unutulmamalı ve yaşanan örnekler bulunduğumuz alanlarda öğrenci, öğretmen, veli olmak üzere hemen herkesle paylaşılmalıdır. Böylelikle sistemin yüzü teşhir edildikçe kendi okullarımızda yaşanan sorunlarla bu örneklerin bağı daha rahat kurulabilir. Liseli Dev-Genç’in bu sayısı da dolu dolu oldu. Gençliğin sorunlarından eğitimin ticarileşmesine, yozlaşmadan anayasa referandumuna, örgütlülük ihtiyacından çevre sorununa kadar birçok konuda biz liseliler için ön açıcı olabilecek değerlendirmeler mevcut. Orta sayfada liselerde yürütülecek çalışmada bizler için bir araç olabileceğini düşündüğümüz

öğrenci meclislerini ele aldık. İşlevsiz ve kağıt üzerinde olan bu temsiliyete, Dev-Gençliler anladığımız demokrasiyi uygulayıp, sistemin demokrasi yalanını açığa çıkarırken diğer yandan hedeflediğimiz demokrasinin ön biçimlerini şimdiden mücadele alanlarında yaratabiliriz. Bu yaz geçen yıl olduğu gibi Dev-Genç olarak çalışma yapmak üzere Karadeniz’in köylerine gittik. Karadeniz’in yeşilini, tertemiz doğasını ve en önemlisi insan sıcağını içimize çektik. Ordu ve Artvin’de yörenin sorunlarını yerinde gözlemleme fırsatımız oldu. Bu çalışmaların geniş değerlendirmesini sayfalarımızda bulabilirsiniz. Ayrıca Eylül ayında çıkardığımız “Eğitim Gençlik ve Mücadele Dinamikleri” adlı kitapçık eğitimde yaşanan sürecin, sorunların bir özetini sunması ve alternatif eğitime dair gelecek rotası çizmesi bakımından önemli bir noktada durmaktadır. Yaygın dağıtımının yapılması, gençlik kitleleri içinde eğitimin sorunlarının tartışılıp taleplerin öne çıkarılmasını sağlayacaktır. Gençlik olarak bir mücadele aracına daha kavuştuk. Bu da www.devrimci-genclik.org adlı sitemiz. Tüm okurlarımızın adeta birer haber yorumcu gibi gündelik yaşamın nabzını tutmalarını ve günlük yaşamdan süzdükleri haberleri bizlerle paylaşmalarını istiyoruz. Böylelikle gerçekliği binbir farklı biçimle resmedecek ve özüne ineceğiz. Özde karşı duruşlar ve alternatifler, böyle bir tartışma ortamından, ürettiklerimizi yaşama içereceğimiz bir pratik süreçten doğacaktır. Gelin kendimizi kendi ellerimizle yaratalım. Bir daha ki sayıda görüşmek dileğiyle! Sevgiyle kalın...

1


KPSS’DE YAŞANANLAR SİSTEMİN GERÇEK YÜZÜDÜR İşsizlik ve Geleceksizliğin Çözümü Bilinç Yürek Bilek Üçgeninin Merkezindedir Kapitalizmin kriziyle birlikte işsizliğin hiç olmadığı boyutlara ulaştığı ülkemizde, insanların “umut kapısı” olarak gördükleri KPSS 2010 sınav sonuçları açıklandı. Daha önceki sınavlarda birincilerin bile tüm soruları doğru yanıtlayamadığı sınavda, tüm soruları doğru yanıtlayan yaklaşık 500’e yakın birinci çıktı. Ayrıca binlerce kişinin mail adreslerine soruların atıldığı belirtiliyor. Günlerdir ülke gündeminde tartışılan bu sınav, aslında sistemin gerçek yüzünü göstermesi açısından önemlidir. Bireysel kurtuluş hikâyelerinin sıklıkla anlatıldığı ve abartıldığı kapitalizm koşullarında gerçekten kurtuluş mümkün mü? İlköğretimle başlayan sınavlar dozunu ve şiddetini arttırarak, gençliğin yaşamında bir ağırlık oluşturur. Düne kadar SBS ile her yıla yayılan sınavlar ve ardından ÖSS. Bu da yetmezmiş gibi, “üniversiteyi bitirdiniz ama yine de bir meslek sahibi olamazsınız.”, dercesine sistem tarafından önümüze konulan yeni sınavlar; KPSS, vb. Sistem bununla da kalmıyor, tutuyor başka sınavlarda olduğu gibi kendi kadrolaşmasını sağlamak üzere sınav sorularını birilerine kopya veriyor. Yani kendi eleme sistemini, sınavlarını bile hiçe sayarak sınırlı sayıdaki alana kendi kadrolarını yönlendiriyor. Eğitimi ticarileştirip bir gereksinim gibi satan, sınavları ve dershaneleriyle karlarına kar katan kapitalizmin doğası gereği, işsizlik olmazsa olmazdır. Nasıl ki herkes üniversiteye giremiyorsa, herkes iş sahibi de olamayacaktır. Böylelikle işsizlik sorunu, var olan iş alanlarına girişte elemeyi doğurmaktadır. Eleme mantığı da sınavları doğurur. Sonuç olarak gençlerin birbiriyle yarıştığı bir döngü oluşturulur. Sermaye karına kar katar. Bu döngünün, gençliğin sistemden kopuşunu engelleyen ideolojik motivasyonunda da bireysel kurtuluş hikâyeleri vardır. “730 kardelen üniversiteli oldu.” “Çöp toplayarak yaşayan genç hayalindeki tıp fakültesine girdi.” vb. Ancak aynı genç kazandığı okula kayıt yaptıracağı parayı bulamadığı için

kayıt yaptıramıyor. Aslında bireysel kurtuluş hikâyesi olarak medyanın alına puluna bulanarak önümüze konulan örnekler bile ortada bir kurtuluşun olmadığını bize göstermektedir. Yine binlerce öğretmen adayı atanamamaktadır. Yani kardelenlerin üniversiteli olmasının tek başına bir önemi yoktur. Örneğin inşaat mühendisi olsanız bile önünüze yetkin mühendislik çıkmakta, ayrıca sizi işealacak birilerini de bulmanız gerekmektedir. Kapitalizm İşsizliği Üretir, İşçi Ücretlerini Düşürür, “Bireysel Gelişim” Yalanıyla İşsizlerin İş İhtiyacını Sömürecek Yeni Pazar Alanlarını da Yaratır Kapitalizm tarih sahnesine ilk çıktığı dönemde serbest rekabetçi özelliğiyle üretim araçlarını geliştirmiştir. Ayrıca köylüleri toprağından, küçük esnafı da işinden ederek gitgide üretimin toplumsal dinamiği olan işçi sınıfını oluşturduğu bir süreci de beraberinde getirmiştir. Ancak sonrasında oluşan sermaye evlilikleri veya büyük balığın küçük balığı yuttuğu rekabet, tekelleşmeyi doğurmuştur. Tekellerin bitmek tükenmek bilmeyen kar hırsı, iki emperyalist paylaşım savaşını yaratmıştır. Dünya halklarının ağır bedeller ödemesine sebep olmuştur. Tekelci aşamayla birlikte kapitalist üretim tarzı bütünüyle üretici güçlerin gelişimi üzerinde engel oluşturmaya başlamıştır. Üretici güçlerin ulaşmış olduğu düzey ve üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet temel çelişkidir. Bu da gün be gün sermayenin merkezileşmesine, kısacası dünya üzerindeki zenginliklerin % 60’ının 500 aileye kadar daralabilecek bir azınlığın elinde birikmesine yol açmaktadır. Bu çelişki, ürettiği metayı pazarda alabilecek alım gücü olmayan halkın, ihtiyaçlarını karşılayamayarak eksik tüketimine sebep olmakta, böylelikle stoklarda biriken ürünlerle birlikte üretim durmakta, ekonomik kriz ve işsizlik oluşmaktadır. Kısacası dünya nüfusunun 1/5’i işsizler ordusunun mevcudu, atıl bir enerji olarak üretim dışıdır. Çalışan kesimlerin birçoğu ise istemediği

2


işlerde çalıştıkları için verimlilik açısından iyi bir noktada değildir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde, işlerlik kazanamayan büyük bir kapasite mevcuttur. Kapitalist üretim ilişkilerinin devamı doğayı, insanı ve onun kültürel mirasını çöküşe götüren bir çürümeye neden olmaktadır. Silahlanma, savaşlar ve çevre felaketleri bunun sonucudur. Hâlbuki üretim araçlarının toplumsal olduğu planlı bir ekonomik sistemde, çalışanın haddinden fazla çalışmasına gerek kalmadan, herkesin ihtiyacı oranında üretimin yapıldığı ve herkese ücretsiz sağlanan eğitimle halkın yeteneğine göre mutlu ve verimli olacağı mesleğe yönlendirildiği bir düzeni sağlamak mümkündür. Sömürünün olmadığı böyle bir sistemde, insana yaraşır iş koşullarında, herkese istediği işte çalışma olanağı sağlanacaktır. Bugün üretenin aynı zamanda yöneten olduğu böyle bir üretim tarzının maddi koşulları mevcuttur. Daha yüksek üretim tarzına sistem kendiliğinden geçmemektedir. Bunun önündeki engel kapitalizmdir, tekellerdir, onların baskı ve zor aygıtlarıdır. Bu engel ancak toplumsal bir devrimle aşılabilir. Buna öncülük edecek örgütlülüğü yaratmak bugünün acil görevidir. Bu yapılmadığı oranda sistem, işsizleri yarıştırıp “kişisel gelişim” yalanı üzerinden onlara umutlar satacak, işsizler üzerinden de işini kaybetmek istemeyen işçinin, ücretini kölelik koşullarına çekecek, onlara krediler açarak gelecekteki emeklerini bugünden sömürecek, topyekun bir halkı borç batağında, birbirinin kurdu haline getirip yalnızlaştırarak çürütecektir. İşsizlik ve Geleceksizlik Kader Değildir Bugün ülke gündemine baktığımızda anayasa tartışmaları almış başını gitmektedir. Ancak kimse “bu kimin anayasası?” diye sormamakta, evet-hayır ikileminde sistemin istediği şekilde sorun tartışılmaktadır. Öncelikle, 1980 12 Eylül’ünde yapılan anayasa da bir burjuva anayasasıydı. 2010 12 Eylül’ünde değiştirilmeye çalışılan anayasa maddelerini şekillendiren eller de aynı ellerdir. Burjuva anayasalarda kâğıt üzerinde ne yazdığının halk açısından önemi yoktur. Örneğin herkesin çalışma hakkı vardır.

3

Ancak iş olanağı yoktur, sistemin doğası gereği olmayacaktır. Bugün halkın gerçek gündemi olan işsizlik, geleceksizlik sorunu referandum üzerinden yaratılan yapay gündemle aşılabilecek bir sorun değildir. Bugün devrimcilerin yapması gereken burjuva bir anayasayla uğraşmak yerine, burjuvazinin hak yalanını açığa çıkarıp, demokratik halk devriminde sağlanacak hakların neler olduğunu halka anlatmaktır. Bunun yaşanmış somut örnekleri de vardır. Küba’ya baktığımızda dünyanın en iyi sağlık sistemine sahip bulunmaktadırlar ve üstelik herkes sağlığa ücretsiz ulaşmakta,

barınma ve yiyecek sorununu çözmek koşuluyla Küba’dan doktor istenebilmektedir. Sovyetler’de 1936 Anayasası’nın 119. Maddesi’nde “SSCB yurttaşları dinlenme ve boş zaman hakkına sahiptir. Dinlenme ve boş zaman hakkı, işgününün işçilerin ezici çoğunluğu için yedi saate inmiş olması, işçiler ve memurlar için tam ücretli yıllık izinlerin bulunması ve emekçilerin kalabileceği geniş bir sanatoryum, dinlenme evi ve kulüpler ağının bulunması ile güvenceye alınmıştır.”, herkese iş imkanı sağlandığı açıkça ortaya konmuştur, konut hakkı da herkese sağlandıktan sonra anayasaya girmiştir. Kısaca demokratik halk iktidarında da haklar anayasaya girmeden önce fiilen pratik yaşamda var olacak, tüm halka sağlanacaktır. Kaderimizi elimize alalım, demokratik halk iktidarı için mücadeleyi yükseltelim! 29 Ağustos 2010 LİSELİ DEV-GENÇ


İNŞAAT-ÖĞRENCİ-ÖLÜM

E

ğitim-öğretim yaz tatiline girdi. Birçoğumuz bu yaz tatilinde de diğerlerinde olduğu gibi bir yerlerde işe girip çalışmak, harçlıklarımızı çıkarmak derdindeyiz. Liselerden üniversitelere kadar uzanan bir öğrenci-işçi durumuyla karşılaşmaktayız. Yorucu ve zor bir eğitim-öğretim döneminden sonra öğrenciler dinlensin diye yapılıyor bu yaz tatilleri. Bugün kriz altında ezilen ülkemizde kaç öğrenci için tatil demek yaz ayı? Çevrenize bir bakın arkadaşlarınızın kaçı bir işte çalışıyor ya da iş arıyor. Ülkemizdeki sınıf farkı kendini giderek daha çok hissettiriyor. Yoksul ve zar zor geçi-nen ailelerin çocukları için çalışmak artık bir zorunluluk bugün. Yoksul bir ailenin liseli gencini ele alalım. O, yoksulluk içinde bitiriyor okulunu, her yaşıtı gibi onun da hayalleri var. Hayallerinin önünde çok büyük engelleri de var. Bunlardan ilki üniversiteye girebilmektir. Üniversitenin önünde de ÖSS engeli var. Ailesinin maddi durumu kötü olduğu için ders-haneye gidemiyor. Bir de ailesinin geçimine yardımcı olmak için bir işe girmek zorunda. Artık es-

kisi gibi işte bulunamıyor. Bütün işler, açık bir şekilde kölelik koşullarında. Bir işe girebiliyor belki ama haftada sadece bir gün izni oluyor ve eve ancak saat sekizde dönebiliyor. Şimdi nasıl kazanacak bu çocuk üniversiteyi, nasıl gerçekleştirebilecek hayallerini? İşte alın size bir kapitalizm gerçeği. Bugünün insanlarının kulaklarını kapatmayı tercih ettiği bir örnek verdik. Kapalı kulakları açmanız için bir örnek daha verelim size. Yaşadığımız ülkede, yakın zamanda gerçekleşen bir olaydan söz edelim. Yaz tatilinde memleketinde yapacak bir iş olmadığı için İstanbul’a gelen bir gencin hikâyesi bu. Çetin Ömer, zorlu üniversite maratonuna girerek bundan 2 yıl önce kazanmış olduğu Muğla Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi’nde okuyan bir öğrencidir. Henüz yirmi yaşında olan Çetin İstanbul’da bir inşaatta çalışmaya başlar, günde otuz TL yevmiyeye, vasıfsız işçi olarak. Tek istediği çalışıp okul masraflarını karşılamaktır. Sırf bu yüzden elinde daha fazla para kalsın diye de, inşaatta yatar. Birgün dördüncü katta çalışırken dengesini kaybedip düşer. O, öldüğünde onunla yaşıt ama varlıklı ailelerin çocukları en güzel plajlarda yaz tatilinin keyfini çıkarmakla meşguldür. Bu ülkemizdeki sınıf farkının en acıklı örneği değil midir? Yirmi yaşındaki Çetin Ömer, kapitalizm yüzünden öldü. Sınıfsız bir toplumda yaşıyor olsaydı, bugün hala arkadaşlarının ve ailesinin yanında olacaktı. Görüldüğü gibi, üniversiteyi kazanmak tek başına asla bir çare değil. Önemli olan düzeni değiştirebilmektir. Bizi açlığa, sefalete ve ölüme terk eden bu düzen gitmesi gerektiğinin de habercisidir. Esra Hanoğlu

4


ÖRGÜTLÜLÜK GÜÇTÜR, GÜÇ UMUTTUR

M

erhabalar Sevgili Arkadaşlar; Bizler bu memleketin çocuklarıyız, bizler bu memleketin öğrencileri ve gençleriyiz. Bizler bu ülkenin geleceğinin aydın olması için aydınlık, çağdaş bir yolun takipçileriyiz. Bizler koyun olup amaçsız bir şekilde beyni yıkananlar değil, daha özgür, daha demokratik daha eşit bir yaşam amacı için mücadele veren ve kendini geliştiren bu ülkeyi düşünen insanlarız. Dolayısı ile yaşadığımız, karşılaştığımız, bizleri rahatsız eden sorunlarımız var, okullarımızda, iş yerlerimizde, yaşadığımız çevrede… Ama şu son dönem için okulumda beni mutlu eden gelişmeler de var, onları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Özellikle benim okulumda gerek idari gerekse öğrenciler arasında büyük bir faşist yapılanma var. Yani tam anlamıyla idare ve öğrenciler iş birliği içerisinde… Bu durum beni umutsuzluğa sürükleyecekti ki okulumda sol görüşlü öğretmenlerimin olduğunu da gördüm. Bu beni gerçekten mutlu etti. Çünkü artık konuşabileceğim diyalog kurabileceğim öğretmenlerim de vardı. Örneğin ben artık bu öğretmenlerimle, öğretmenler odasında oturup konuşabiliyorum. Evet, biliyorum kulağa basit geliyor ama bana göre hiç de öyle değil! Çünkü biz öğrenciler fikrini belirtmek istediğinde sürekli dışlanan, hocaları tarafından dinlenmek istenmeyen kişileriz, öğrenciyiz ya nede olsa… Hatta birçoğumuz da öğretmenler odasına hocasına çay, yemek götürmek gibi şeyler için girmişizdir büyük ihtimalle. Ama olması gerektiği gibi o odada karşılıklı konuşarak, fikir fırtınası yaratarak, sorunları ve çözümleri tartışarak, insan yerine öğrenci yerine konmak bambaşka bir duygu açıkçası. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıl 25 Kasım 2009’da kamu emekçileri iş bıraktılar, grev yaptılar. Evet, okulumuz-

daki öğretmenlerimiz de buna destek verdiler. Açıkçası grevin tarihini öğrendiğim gün ben de greve, kamu emekçilerine destek vermeye karar verdim. Bunun için öğretmenlerimle konuştum. Grev günü nasıl bir tavır alacaklarını, okula gelip gelmeyeceklerini sordum. En azından benim hocalarımın birçoğunun cevabı hayır oldu biz de destek vereceğiz dediler. Ben de onlara grev günü yanlarında olacağımızı söyledim. Nitekim Beyazıt Meydanı’nda öğretmenimi gördüm ve selamlaştık. İnanın bana bambaşka bir his bambaşka bir haz... Hani “okulda öğretmenim, sokakta yoldaşım” sözünü, sloganını yaşayarak görmek bu olsa gerek. Sonuç olarak; biz gençlerin bu öğrencilik yıllarındaki ve hayatta sergileyecekleri duruş: özgürlükçü, bağımsız ve tabularını yıkmış kolektif mücadeleci bir yaşamı seçmektir. Bizler koyun sürüsü değiliz ve haklarını aramasını bilen ve haklarını alan aydın gençler olmalıyız. Okullarımızda, ailemizde, sosyal hayatımızda düşünen, sorgulayabilen, çözüm üretebilen bireyler olmalıyız. Kendinizi yalnız hissetmeyin çünkü sizin gibi düşünen insanlar da var. Sizin gibi daha iyi bir ülke ve dünya idealini taşıyan öğretmenleriniz de var, öğrenci arkadaşlarınız da. Sizin düşüncelerinize, sorunlarınıza, çözüm önerilerinize sonuna kadar sahip çıkan Liseli DEV-GENÇ var. Yeter ki bir şeyler yapmak için bir adım atın… Serdar Kandemir

5


GENÇLİK VE DEVRİMCİ GENÇLİK G

ençlik dönemi, çocukluktan yetişkinliğe geçilen bir dönemdir. Bu dönemde insanların kişilikleri oturur, hayata ve insanlığa karşı duruşu şekillenir. Kısaca açıklamak gerekirse birey kimliğini gençlik döneminde elde eder. Gençlik dönemi ortalama olarak 15–23 yaş arasındaki dönem olarak kabul edilir. Bireyin kimliğini tayin eden bu süreç doğal, çevresel, sosyal, kültürel ve ekonomik faktörlerden etkilenir. Kendine bir idol, model yaratma da gene bu dönemin özelliklerindendir. Çevreye uyum sağlama, kendini kanıtlama veya arkadaş çevresinde bir yer edinme bu dönemde ortaya çıkar. İşte sistem, insanları özellikle bu dönemde yontarak sistemin bir parçası haline getirmeyi amaçlar. Çocuk yaşlarda üzerine sınav stresi, ailesel beklentiler gibi ağır sorumluluklar yüklenmeye başlayan bireye fiziksel ve zihinsel olarak çocukluğunu geçirebileceği uygun bir çevre yaratılmaz. Aksine, sınavlarda sürekli başarılı olması gereken, arkadaşları ile rekabete sokulan bir çocukluk dönemi yaşatılır. Lise dönemine geçildiğinde ise rekabet, yarış, sınav stresi gibi baskılar, bireyin üzerinden kalkmaz. Bunlarla birlikte birey\genç ‘ben kimim? Neyim?’ gibi soruları da kendine sormaya başlar. Sistem, lise hayatı boyunca gençliğin üzerine sigara, alkol, uyuşturucu gibi zararlı ve yozlaştırıcı silahlarla gelir. Televizyonlar da, filmler de bu yozlaşmayı özendirecek idoller yaratır. Müzik gibi sanatsal etkinliklerle ilgilenen gençlere, madde bağımlılığı olan, aykırı yaşayan modeller sunulur. Dizilerde ya vatan, millet, sakarya propagandalarıyla mafyatik ilişkileri özendiren ya da arkadaşlık\ sevgililik ilişkilerini birbirlerini kandırma aldatma üzerine kuran tipler oynatılır. Okullar da bilimsel içerikten yoksun olduğu için sıkıcı olan derslerden kaçışı ya da rekabetten bıkarak alternatif arayan gençler, bu yoz kültürü daha çabuk

ve kolay seçiyorlar. Tam tersine gelecek kaygısı taşıyan gençler kendilerini gerici, paralı eğitimin kucağına bırakıyorlar. Okul, dersane, özel derse maratonunda, gençlik dönemlerini yarış atı misalı geçiriyorlar. Dolayısıyla sorgulamayan, ne denirse uygulayan kişilikten yoksun bir eğitimli nesil oluşturuluyor. Tabi gençlik sadece televiz -yondan vs. kendine model almıyor. Çevresindeki arkadaşlarından, mahallesindeki abisinden\ ablasından da örnek alıyor. Dolayısıyla sistem fire vermemek adına gençleri birkaç model olarak yontuyor. Herkes aynı şeyi giyiyor, aynı şeyi dinliyor, aynı diziyi izliyor ya da aynı kitabı okuyor. Dev-genç mücadelesindeki arkadaşlar, çevrelerinde bu tip örnekleri rahatlıkla göreceklerdir. Bütün gençlik bu şekilde yetişiyor. Sadece liselerde değil üniversitelerde de durum böyle. Yozlaşan gençliğin eğitim sisteminden sıkılarak\ bıkarak alternatif olarak yoz hayatı seçmesinde asıl önemli eksiklik, topluma ve gençliğe yol gösterecek güçlü bir devrimci gençlik yapılanmasının olmamasıdır. Devrimciler hayatın her alanında olduğu gibi okullarda da örnek olmalıdırlar. Bu köhne sistemin alternatifinin var olduğunu, bu sistemi gene bizlerin inşa edebileceği hatırlatılmalı\unutturulmamalıdır. Gençlik sorgulayan, öğrenmek isteyen ‘isyancı’bir yapıya sahiptir. Gençliğin öfkeyle kalkan yumruklarını yıldızlarla buluşturmak biz DEV-GENÇ’lilerin görevidir. Okullarımızdaki arkadaşlarımıza, çevremizdeki insanlara söylemlerimizle olduğu kadar duruşumuzla da örnek olmalıyız. Eğitimden sağlığa, ulaşım sorunlarından cinsiyet ayrımcılığına kadar hayatın her alanında karşılaşılan sorunların çözümsüz olmadığını anlatmak, biz DEV-GENÇ’lilerin görevidir. Biz DEV-GENÇ’liler olarak gençlik hareketlerinin düşmüş olduğu isyankâr, sistemle barışık, uzlaşmacı söylem ve tavırlarındaki hatalara biz

6


de kapılmamalıyız. Gençliğin sorunlarına yanıt verebilen, ihtiyaçlarını karşılayabilen eylem ve pratikler örgütlemeliyiz. Bütün ilerici demokrat arkadaşlarımızı DEV-GENÇ saflarında mücadeleye çağırmalıyız. Okul yönetimlerinin gerici, tehditkâr göz korkutmalarına karşı, tek ses tek yumruk olarak karşılık vermeliyiz. DEV-GENÇ tarihi başta gençliğe olmak üzere topluma ışık tutan şanlı ve onurlu bir tarihtir. DEV-GENÇ’liler, genç yaşlarına rağmen ağır bedeller ödemiş, korkmadan, yılmadan kararlılıkla mücadelelerine devam etmiş kişilerdir. Gözlerini dahi kırpmadan ölüme gidebilen DEV-GENÇ’lilere yakışır şekilde mücadeleyi yükselteceğiz. İnancımız sonsuz kararımız kesindir oligarşiyi yıkana kadar savaşacağız. Aslı Dağdeviren

İ

ÇEVRECİLİK ALDATMACASI

stanbul’da bir belediye, çöplerden ayrıştırılan kâğıtları geri dönüşüm yolu ile büyük kâğıt topları haline getirerek matbaalarda deftere dönüştürme projesini gerçekleştirdi. Haber televizyonunda ilköğretim öğrencilerinin büyük bir sevinç ile defterleri tören eşliğinde alırlarken, spikerin uzattığı mikrofondan çocukların “Ağaçlar kesilmesin “ demesi kadar doğal bir şey yok. Ancak doğal olmayan şeyin, TBMM Başkanı M.Ali Şahin, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Esenler Kaymakamı Nazım Madenoğlu, Esenler Belediye Başkanı M.Tevfik Göksu’nun okulda defterleri birebir dağıtmaları ve zaten olması gereken küçük bir hizmetin halkın gözünde büyütülerek büyük bir törene dönüştürmelerinin altında yatan çevrecilik ve sosyal sorumluluk imajıyla halka şirin gözükerek gelecekte de oturmayı planladıkları koltuklarını sağlamlaştırma çabasıdır. Bu imaj siyaseti burjuva siyasetin karakteri gereğidir. Onlar o tazecik yavruların ve emekçi halkımızın algılarını çelmeleyerek umutlarını ve duygularını sömürerek kendi çıkarlarına fayda sağlarlar. Meseleye düzenin bir başka çelişkisinden de göz atarsak sanırım büyük resim netleşmiş olur. Bizi çevrecilik safsatalarıyla aldatmaya çalışan aynı devlet geçtiğimiz Ağustos ayında “güvenlik” gerekçesi ile Tunceli’de 25 km’lik bir alanda Kobra tipi helikopterlerden atılan bombalarla 100 yıllık Munzur meşelerinin yok olmasına sebep oldu. Yangına müdahale etmeye çalışan köylüler engellendi ve zaten böylesi büyük bir yangını söndürmek devlet destekli araç ve teçhizatı gerektirir. Bu bağlamda devlet istediğinde kilometrelerce öteye helikopterlerini savaşmak için gönderebiliyorsa o halde orman yangınlarına karşı da aynı refleksle hareket neden etmez. Tabiî ki bu beklenti içerisinde olmak saflık olurdu. Halkın yıllarca emek harcayıp yetiştirdiği ağaçları yok eden zihniyet, iş yaşamında bizleri asgari ücrete mahkum eden, sağlık sisteminde parası olanın sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlayan, eğitimde parası olanın okuyabileceğini söyleyenle aynı zihniyettir. Böyle bir yaşamı bize reva görenler kısacası sermayenin emek düşmanı devletidir. Yani emek düşmanlığı onun varlık sebebidir. Onlar emeğe düşman olduğu gibi daldaki meyveye, bahardaki çiçeğe, çiçekteki arıya yaşamın ve doğanın akışına düşmandırlar. Onların çevreciliği bu nedenle sahtedir. Yukardaki gibi örneklere şüpheyle bakılmalıdır. Erkan Emin

7


OKULLARIMIZIN TİCARİLEŞMESİ NASIL SAĞLANIYOR?

B

iz Yedikule Lisesinde okuyan DEV-GENÇ ’ li öğrenciler olarak, liselerde çokça görülen sorunlardan birkaçını dile getireceğiz: Bu sorunlar genel başlık altına alınırsa; •Eğitimin ticarileşmesi, •Zorunlu aidat paraları, •Sınav paraları •Kantin vb. işletmelerin sosyal yararı gözetmemesidir. Bugün eğitim hayatında, SBS, YGS, LYS adı altında birçok sınavla, rekabet ve yarış her yıla yayılarak, eğitimin ticarileşmesinin önü açılıyor. Dershanecilik sektörüne aktarılan para gün geçtikçe artıyor. Özel dershane sayısı 2002 yılında 2.122 iken 2008 yılında 4.031 ‘e yükselmiştir. Günümüzdeki eğitim sistemi liseleri; düz lise, anadolu lisesi, meslek lisesi, özel lise olarak ayırmakta, böylelikle fırsat eşitliğine sahip olmayan bizler, ekonomik durumumuzun gereğine göre sınıflandırılmaktayız. Bu da eğitim sisteminin kapitalizmin uşağı olduğunun kanıtıdır. Sınıf mevcutlarının çokluğu, yeteri kadar öğretmen atamasının yapılmaması ve artan genç nüfusa rağmen okullaşma oranının azalması, eğitim sisteminin kangrenleştiğini gösteren diğer sorunlardır. Normal standartlara göre 25–30 kişilik olması gereken sınıflar; devlet okullarında 60–70’ i bulmakta, okul yapmak için harcanacak para ve öğretmene verilecek maaştan kaçınılmaktadır. Sınıfların kalabalıklaşması da, okul idaresinin cebine girecek paranın artmasını sağlamaktadır. Okulumuzda rahatsız olduğumuz en önemli sorunlarsa, dersin ortasında yapılan ani baskınlarla çantalarımızın, üzerimizin ve ayakkabılarımızın içine kadar, erkek ve bayan öğretmenler tarafından aranıyor olmasıdır. Telefon, kolye, küpe, parfüm, kolonya, ayna, müzik çalar bulunduğunda sorgu sual olmadan bizden alınıyor, ailelerimiz teslim almaya geldiğinde ise alınanlar değerlerine göre para karşılığında geri veriliyor. Örnek vermem gerekirse; altın kolyeler 50 TL, gümüş kolyeler 25 TL, telefonlar içinse en

az 50 TL… Tanıdıklar aracılığıyla zayıf karneler düzeltiliyor, devamsızlıklar düşürülüyor. Hakkı olmayan öğrenciler iyi notlarla geçiriliyor, durumu olmayan veya tanıdığı olmayan öğrencilerse sınıfta kalma tehdidi altında kalıyor. Okullarda toplanan “bağış” adı altındaki zorunlu aidatlar eğitim sisteminde kapitalistleşmenin en önemli kanıtıdır. Ve bu nereye gittiği belli olmayan bağışlar okulun her dönemi toplanmakta. Okulumuzun mezun olan öğrencileri diplomalarını almaya gittiklerinde eğer bağışları ödememişse 4 yıllık her dönem bağışları isteniyor, şayet durumu yoksa fotokopisini alıp yetinmesi gerekiyor. Toplanan paralar keşke okul ihtiyaçları için kullanılsa. Ne tuvaletlerimiz temiz, ne kantinde yenebilecek bir şeyler satılıyor. Okul koridorlarımız tuvalet kokuyor. Sözde, toplanan paralar okula tutulan hademelere ödeniyor, temizlik malzemeleri için harcanıyor. Sınav paralarını ele alırsak, yaklaşık 1,5 milyon kişinin girdiği YGS sınavında kişi başı 40 TL toplanıyor ve devletin kasasına yaklaşık 60 trilyon para giriyor. Eğitimden toplanan bu paranın, eğitime harcanması gerekirken ne okul yaptırılıyor, ne de eğitime ayrılan bütçe arttırılıyor. Lise son sınıf öğrencileri üniversite sınavı yaklaştığında, okul idaresine velileri tarafından imzalanmış dilekçelerle rapor veriyorlar. Ancak idareyi asıl ilgilendiren, dilekçelerle beraber gelen 100 TL para. Eğer veliler parayı vermezse devamsızlık yılsonu düşürülmüyor. Oysa dilekçe yazıp 45 gün rapor almak Milli Eğitim tarafından, lise öğrencilerine verilmiş bir haktır. Son olarak da kantin konusuna değineceğim; kantinimizde satılan yiyecekler; bir gün önceden kalmış ve satılmayan hamburgerler, sandviçler, patates kızartmaları. Bunları bize ısıtıp ısıtıp satmaya çalışıyorlar. Yapılan tosta da kullanılan margarin yağ pislik içinde, şikâyet ettiğimizde ise tosta sürdüğümüz fırçadan yapışıyor temiz yağ deniliyor. Mayonez ve ketçaplar bol olsun diye su

8


ile karıştırılıyor. Yiyeceklerin içindeki yeşillikler ise kararmış oluyor çoğunlukla. Kantindeki her şey cep yakıyor. Yaptığımız araştırmalara göre, okul kantinine; Su: 12 krş geliyor, 50 krş satılıyor Kola: 75 krş geliyor, 1.75 satılıyor Bisküvi: 60 krş geliyor, 1.25 satılıyor Çikolata: 60 krş geliyor, 1.25 satılıyor Zaten alınan sosis, sucuk, kaşar, köfte toptan fiyatına geldiği için onların eline çok ucuza geçiyor ama okulda satılan yiyecekler hem pahalı hem içine konulan malzemeler yenebilecek gibi değil. Evde hazırladığımız, arkadaşlarımızla yemek için getirdiğimiz kek veya börekler ise okula girişte yapılan kontrollerde bizden alınıyor. Gerekçesi ise, içine ne koyup koymadığımızı bilemezlermiş. Ve bu alınan yemekler öğretmenler tarafından yeniyor. Koşullarımız bu olsa da yapacak çok işimiz var. Liselerin dört yıla çıkarılması, sistemin bizi dört sene boyunca sömürmesi, dershanelere milyonlar kazandırması ve bizleri baskı altında tutmak olarak düşünülse de diğer yandan, kişiliğimizi şekillendireceğimiz, tüm

arkadaşlarımızla yoldaşlaşarak uzun erimli ve planlı bir mücadelenin taşlarını dizebileceğimiz bir fırsat olarak da düşünülebilir. En önemlisi inancımızı yitirmeden devrimin o ışıltılı yolunda ilerlemeye devam etmektir Tek Yol Devrim ... Yedikule Lisesi

EL LABİRENTO DEL FAUNO (Pan’ın Labirenti) ‘Gerçekler sizi sardığında tek sığınağınız hayal gücünüzdür’

G

uillermo Del Toro’nun yönetmen olarak koltuğa oturduğu ve 3 dalda Oscar alan 2007 yapımı olan bu film de İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda faşist yönetim idaresi altındaki İspanya’ya bir çocuğun gözünden bakıyoruz. Alıştığımız politik filmlere benzemeyen bu filmde gerçekler küçük bir çocuğun hayal gücü katılarak fantastik bir üslupla karşımıza çıkıyor. 10 yaşındaki Ofelia annesiyle beraber üvey babası Yüzbaşı Vidal’ın orman içinde yaşayan gerillalara karşı savaşmak üzere bulunduğu karargaha taşınmak zorunda kalır.Ofelia yüzbaşıya ne kadar zorlasa da alışamaz.Biriyle aynı yerde yaşayabilmek başta ona karşı sevgi duymayı gerektirir.Ne var ki yüzbaşı acımasız,bencil ve taş kalpli biridir.Ofelia yaşıtı her çocuk gibi kendi dünyası içinde oyunlar oynamak ve fantastik kitaplar okumakla zaman geçirir.Bir gün karargahın etrafındaki ormanda dolaşırken esrarengiz bir labirent keşfeder.Çok geçmeden labi-

rentin içerisinde yaşayan Pan adlı yaratıkla tanışır ve bu tanışma hayatını değiştirir. Pan küçük kızın aslında gerçekten insan olmadığını,yer altı krallığının prensesi olduğunu ve kendi dünyasına dönebilmesi için insanların arasında yaşadığı süre boyunca özünün kirlenmediğini kanıtlamak adına sadakatini sınayan 3 korkunç görevi tamamlaması gerektiğini aksi takdirde gerçek prenses olduğunu asla kanıtlayamayacağını ve kral olan babasını bir daha göremeyeceğini söyler. Filmin sonlarına doğru kimilerini yıkan bir gerçeğe Ofelia’nın gözünden bakarak ağlamakla gülmek arası bir ruh halinin benliğinizi sardığnı hissedebilirsiniz. Her ne kadar bilindik konular işlenmiş olsa da kurgusu ve hayal gücü derinliğiyle başından sonuna soluksuz izlenen ve çocukluğun getirdiği masumiyetle izleyenleri saran gerçekten inanılmaz bir film. Selcan Çamyar

9


GENÇLİK VE YOZLAŞMA

E

mperyalizm, tüm dünya halklarına sürekli baskılar uygulamakta, halkları geleceksizleştirmekte, her geçen gün bu sömürüyü yoğunlaştırmaktadır. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan beri ülkemiz yeni sömürgedir. Yani emperyalizmin önceden uyguladığı açık işgal yerine tekeller sömürgeleştirdikleri ülkelere işbirlikçileri üzerinden girmeye başladılar ve ülkelerde üretimin dolayısıyla da sömürünün birer parçası oldular. Ülke içindeki işbirlikçiler de emperyalist tekellerin sömürüsünün gizlenmesini sağladı. Böylece Türkiye, emperyalizme muhtaç, ona bağımlı hale gelmiştir. Emperyalizmden gençlik de payına düşeni almaktadır. Kapitalizm bulduğu her açıktan, medya ve benzeri araçlarla beyinleri yıkayarak, eğitim sisteminin içini boşaltarak, üretim ilişkilerimize, sosyal yaşantımıza, kültürümüze sızmıştır. Bireylere bencilliğin tohumlarını serpmiş, onları çevresine, ailesine, kendisine yabancılaştırmıştır. Teknoloji ilerlemiş, iletişim sistemleri gelişmiştir fakat bunun halklar üzerindeki etkisi yozlaşma, yalnızlaşma, iletişimsizlik olmuş ve sistem kendi teknolojisini yine kendi çıkarları için kullanmıştır. İletişim araçlarından olumsuz etkilenenlerin başında gençler gelmektedir. Gelişen teknolojiyle gençler arkadaşlarıyla sürekli telefonda mesajlaşıp, internette konuşmakta buna rağmen yan yana geldiklerinde sohbet edecek konu bulamamaktadır. Telefonda konuştuklarını ise paylaşım olarak nitelendirmekte ve samimiyetsiz kısa vadeli arkadaşlıklar ortaya çıkmaktadır. Şeyh Bedreddin’ in söylediği gibi “yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde hep beraber olmak” çok gerilerde (geçmişte) kalmış “sadece benim, hep benim olmalı” kültürü köklü bir biçimde topluma yayılmıştır. Sevgi ilişkileri de yozlaşmadan payını almıştır. Cinsellik sevginin yerine geçmiş, bir gecelik ilişkiler sevgi, aşk olarak anılmaya başlanmış. Onun şusu güzel, bunun busu güzel, şu beni çok etkiledi diyerek; çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmek; bağlanmaktan korkan, üret-

mekten çok tüketmeyi seçen bizim neslin bir özelliği haline getirilmiştir. Oysaki sevgi, üretimle büyüyen, çoğalan kendisinden sonraki çemberi de etkileyen, içine alan bir olgudur. Sevgide bağlanmaktan korkan gençlik, içinde bulunduğu boşlukla/belirsizlikle madde bağımlılığına doğru kapıyı sonuna kadar açmıştır. Bu saldırılar sonucu günümüz tüketim toplumu oluşmuştur. Durmadan tüketen, insandışılaştırılan gençlik de araştırmayı, sorgulamayı bir yana bırakmış, günün büyük bölümünü bilgisayar başında oyun oynayarak, chat yaparak, televizyon karşısında sistemin yönlendirdiği magazin programları, toplumsal ilişkileri çürüten diziler, hiçbir kazanımı olmayan yarışma programları izleyerek geçirmektedir. Günün geri kalan kısmında ise uyumaktadır. Okulunda arkadaşlarıyla konuştuğu tek şey geçen akşam oynanan futbol maçı, bilgisayarda bulduğu yeni bir oyun veya izlediği mafya dizileri olmaktadır. Gençler giydiklerinin bile başkası tarafından belirlendiği modayı takip etmekte her yıl giyim sektörüne yarar ailesine ise zarar sağlayan gereksiz birçok giysi ve aksesuar almaktadır. Bu sebepledir ki gençlik tam da sistemin istediği gibi kendisine, ailesine, çevresine yabancılaşmakta, sosyal yönü zayıflamakta, beyni uyuşmakta, düşünmekten sorgulamaktan uzaklaşmaktadır. Sonuçta saldırgan, anlayışsız, duyarsız, yozlaşmış bir gençlik profili ortaya çıkmaktadır. Bu yozlaşma metropol dediğimiz büyük kentlerde daha yoğun olarak yaşanmaktadır. Gençlerin bu tarz büyük kentlerde kurduğu arkadaşlıklar dışarıdan bakıldığında dostça, samimi görünmektedir fakat irdelendiğinde soğuk ve çıkarcı olduğu anlaşılmaktadır. Paylaşmaktan uzak, sınıfında yanında oturan arkadaşına bile güvenmeyen bireyler ortaya çıkmaktadır. Medya bu yabancılaşma, yozlaşmada en etken rolü oynamaktadır. Gençler medyanın etkisi altında kalarak fiziki görünüşleri de dahi yaşam tarzları ve hedeflerini belirlemektedir. Televizyonlarda oynayan dizilerde lise çağındaki

10


çocukların uyuşturucu kullandıkları, bıçak taşıdıkları, kavga ettikleri, yalan söyledikleri, okuldan kaçtıkları, alkol kullandıkları, gösterilmektedir. Ortaokul çağındaki çocukların bu dizileri izlediğinde liseli olmanın böyle bir şey olduğunu düşünerek liseye geçtiğinde dizide meşru gösterilen bu alışkanlıkları kazanması, bu davranışları sergilemesi muhtemeldir. Yine aynı şekilde dizilerde gençler mafyacılığa, çeteciliğe özendirilmekte, davranışları bu yönde değişmektedir. Sonuçta ortaya sorunlarını kavga ederek, zor kullanarak çözen bir gençlik ortaya çıkmaktadır. Haberlerde izlediğimiz, gazetelerde okuduğumuz, liselerimizde tanık olduğumuz şiddet dolu olaylar, sudan sebeplerle çıkan fakat birbirini bıçaklamaya, öldürmeye kadar giden kavgalar, nefret kusan gençlik, bu dizilerin yani medyanın ürünüdür. Gençliğin bu denli yozlaşmasının başka bir nedeni ise bugün uygulanan eğitim sistemidir. Sosyalizm öncesi toplum biçimlerinde eğitime yüklenen işlev; var olan iş bölümü çerçevesinde istihdam edebilmek üzere hazırlanan ve ideolojik uyumlulaştırmadır. Bu uyumlulaştırma insanı düzenin ilerlemesinde birer nesne, bu çarkın birer dişlisi haline getirmesidir. Öznenin irade kullanan, üreten, yön veren özelliği tehlikeli görülmüş; eğitimsiz olanından çok eğitilerek ehlileştirilmiş insan tercih edilmiştir. Çünkü bu şekilde kişinin özgür iradesi, üreticiliği, insani güzellikleri budanıp korku bencillik ve sevgisizlik tarafından teslim alınabilmiştir. Bu süreçse uzun ve planlı bir uğraş gerektirir. Okullarda öğrencileri disiplin altına alma “yönetmelik” adı altında uygulanır. Eğitimde rol alan öğretmeninden velisine, müdüründen müfettişine kadar herkes de yönetmeliğin tam ve düzgün uygulanmasında etkin rol oynar. Eğitim sisteminin ne durumda olduğunuysa hepimiz biliyoruz. Bize okullarda okutulan derslerin amacı kişisel yeteneklerimizi fark edip geliştirmenin tersine, ihtiyaca göre ve öğrenciyi düşünmek, sorgulamak,karar vermekten uzaklaştırıp, mevcut iktidarın çağın en iyisi

olduğuna inandırarak gençliğin karşı çıkma, üretkenlik gibi özelliklerini yok etmektir. Amaç bu olunca da eğitim sisteminde en gerekli özelliklerden biri olan bilimsellikten uzaklaşılmaktadır. Son yıllarda eğitime damgasını vuran çoklu zekâ kuramının amacının gençleri çok yönlü yetiştirmek olduğu söylenmektedir. Ama bu şekilde eğitim veren(vermeye çalışan) öğretmenler bile bunun nasıl yapılacağından habersizdir. Öğrencilerden, öğretmenin rehberliğinde kendi kendilerine bilgiye ulaşması istenmektedir. Ancak öğrenciler (özellikle ilkokul) bilgiyi(doğruluğu bile kesin olmayan) internet ortamından olduğu gibi alıp, okumadan, öğretmenlerine teslim ediyorlar. Kısacası ülkemizde her şeyde olduğu gibi eğitimde tepeden inme değişikliklerle düzeltmeler(!) yapılmaktadır. Her şey göstermelik ve yüzeyseldir. Bugün sistemin bilimsellikten anladığı kendi ihtiyacına göre araştırmalar yapılması ve işine gelenlerin insanlara duyurulması, sosyal bilimlerin halkı uyutmak, istediği sınırlar içinde tutmak pozitif bilimleri ise savaş ve yıkım teknolojileri için kullanmaktır. Ancak bizim istediğimiz dünyada bilim gerçekten üretenlerin daha az yorulması ve halkın daha sağlıklı, bilgi düzeyi yüksek olması için kullanılır. Bütün bu sorunlara karşı biz devrimcilerin alternatif bir kültürü vardır. Bu kültür ile günümüzde kapitalizmin hakim ve bunun sonucunda yozlaşmanın bu derece artmış olmasına rağmen bu karanlıktan kurtulabiliriz. Bunun yolu sistemin gençlerde yok ettiği güzellikleri geri getirmek için uğraşmak ve onun yaymak istediği popüler ve insandışılaştıran kültüre karşı çıkmaktır. Unutulmamalıdır ki bu kültür bize günün koşulları için zorunluluk olarak gösterilse de değildir ve insani olmayan hiçbir eylem bu şekilde kabul edilebilir hale getirilemez. Sisteme karşı durduğumuz ölçüde, aldığımız devrimci ahlak ve kültürle hareket edersek bu yozlaşmadan kurtulmamız hiç de zor olmayacaktır.

11

İzmir Liseli Dev-Genç


NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ HER ZAMAN ÇIPLAK GÖZLE GÖRÜLEBİLECEK DENLİ DOĞRUDAN DEĞİLDİR Görünür Müsebbip Her Zaman Tek Müsebbip Değildir Hemen hemen her öğrenci, bitiş zilinin çalmasını ve kendini bir an önce, çok da barışık olmadığı okul ortamının dışına atmak ister. Bu, dışarıdaki yaşamın “çağıran cazibe”sinden çok, okulla sıcak bağlar kurulamaması sebebiyledir. Söz konusu “soğukluk”ta, müfredattan eğiticiye ve eğitim şekline kadar pek çok faktörün rolü vardır. Alternatif eğitim, bu faktörlerin yakından incelenmesini ve sadece doğruları öğretmeyi değil, öğretirken sevdirmeyi, alınan bilgiyi içselleştirmeyi; hayatın içine bilerek ve isteyerek taşımayı gerektirir. Eğitimde alternatif konusu, sanıldığından da kapsamlıdır. Aradaki fark, “ezber”i reddettiğini söylemekle veya “beynimize, kurbağanın iç organları gibi gereksiz bilgiler yüklüyorlar” demekle, alternatife dönüşmüyor. Dikkat edilirse,

öğretmenler ne müfredattan, ne de geciken bitiş zilinden rahatsızdır. Onlar, hem öğreten, disiplin uygulayan konumdadır, hem de o işten maaş almaktadır. Demek ki “sıra”dan “tahta”ya, öğrencilikten öğretmenliğe geçince, yani öğrenci öğretmene dönüşünce, o reddettiği müfredatın ve bir bütün halinde eğitim sisteminin (objektif olarak) öznesi haline geliyor. Tam da bu nedenle alternatif, “okul”un dışında yeni “okul”lar oluşturmak, sistemin öğretmenlerini (veya öğretmen-öğrenci ilişkisini) farklı mekanlarda yeniden üretmek değildir. Bir olguyu reddetmek, red sahibini doğruların hazır beklediği bir zemine taşımıyor. İnsanlararası iletişimin, karşılıklı anlama diyalektiğinin, iletişim teknolojisindeki gelişmeyle adeta ters orantılı olarak zayıf düştüğü, bu “iletişim özürlü çağ”da, sanıldığının aksine mesele, refkleksel karşı duruşlarla aşılamayacak denli kapsamlıdır/ d e r i n l i k l i d i r. Örneğin feminizmin, kadına yönelik ayrımcılığın nedenlerini yanlış kavramaya dayalı, fikri ve fiili duruşunun devamı olarak, sorunun özüne değil biçimine dikkat çeken, kimi kavramları “eril baskı”dan kurtarma adına öyle zorlama tanımlar geliştirildi ki, dilbilimsel anlamda yeni bir sorun üretildi. “İnsanoğlu”

12


kavramının yerine başka bir kavram bulmanın elbette bir mahsuru yok. Ama buradaki “oğul”dan fazlaca “erkek egemenliği” sağlamak da şart değil. Hele bu, ifadeyi/anlamı bütünüyle bozacak nitelikteyse. Bu türden, şekli kaygılar üzerine oturtulmuş bir yazıda, deniyor ki “İnsansoyu var oluşsal olarak her zaman kendini bir öğrenme sürecinin içinde bulmuştur. Bunu doğuran en önemli sebep, insansoyunun içine atıldığı ‘dünya’yı anlama ve açıklama isteğidir.” Dikkat edilirse, “insanoğlu”nun yerine “insansoyu” geçirilmiş ve sonuçta, niyetten bağımsız olarak, “soy”a nitelik olarak denk düşmeyecek işlevler yüklemiştir. Bilinir ki “isteyen ve öğrenen”, insanın soyu değil kendisidir. Soy, öğrenen türden bir nitelik değil, sürdürülen türden bir niteliktir. Bugün artık bilgi toplumuna geçildiği ve bilgi toplumu sürecinin bilgisayarlar ve diğer yaygın iletişim araçları ile devam ettirildiği belirtilen söz konusu yazıda, “eğitimde ideolojinin var olması” iktidarın yarattığı bir risk olarak görülmüş. Bilgisayar vb. olgulara bakarak bilgi toplumuna geçildiğini söylemek, hem sistemin ürettiği bir yanılgıya kan taşımaktır, hem de bu çürüme ve gericileşme çağında bugün, sistemin bilgiye sadık kalabileceğini kabul etmektir. Bilgi toplumuna geçiş, bir anlamda kilise doğmalarının, medrese eğitiminin geride bırakıldığı sanayi devriminin ilk dönemlerinde olmuştur. Ne var ki gericileşme oranında bilgi, gelişimin önlenmesi için de kullanılır hale gelmiştir. Bu nedenle bugün bilgi toplumunun varlığından söz etmek doğru değildir. İdeoloji meselesine gelince, eğitimde ideolojinin var olması değil, hangi ideolojinin olduğu üzerinde durulmalıdır. Çünkü ideoloji eğitimde içkindir. Bu bağlamda, itiraz edilecekse, eğitimde ideolojinin var olmasına değil, niteliğine ve hangi sınıfın ideolojisi olduğuna bağlı olarak itiraz edilmelidir. Yoksa alternatif eğitim de ideolojisinden kopuk/soyut değildir. Eğitim/büyüme çağında çocuğun fikri ve ruhsal dünyası, okul dahil çeşitli yönlendirme araçları ile sistemin ihtiyaçları öngörülerek biçimlendirilir. İşte bu, nasıl ideolojisiz olası değilse, alternatif karşı duruşun ve eğitimin ideolojisiz geliştirilmesi de olası değildir. Zaten ideolojiyi “mutlak kötü” gibi gösteren de sistemdir. “ideolojiler öldü” sloganı bu amaçla üretilmiştir. “Eğitimden sorumlu bürokratların genç-

lerin eğitilmesini arzuladıkları sanılmamalıdır. Tersine, onların sorunları, zihinsel yetenek kazandırmaksızın sadece bilgi aktarmaktır.” (Bertrand Russel) Eğitimde ezber, başlı başına bir sorundur; anlamaya, yorumlamaya, sentezleyerek sonuç çıkarmaya dönük değildir. Bu, içerikten öte, bilgiye ulaşma yöntemi olarak da yanlıştır. Davranış biçimi ile ilişkilendirmek gerekirse; verileni alan, yorumlamayan, söyleneni söylendiği biçimde yapan bir insan tipi için eğitimde ezber tercih edilir. Ezberin risklerinden, yan etkilerinden biri de aracı amaç haline getirme olasılığıdır. Ezberlenen bilgi, koşula göre yeniden üretilemeyeceği için katılaşır ve giderek bir amaca dönüşür. Sanıldığının aksine, iktidarın eğitimdeki rolünü sadece öğretmen oynamaz. Dinde de ailevi yönlendirmelerde de çoğu kez iktidarın içkin olduğu görülür. İktidarın yönlendirmeleri, farklı özen ve araçlara yayıldığı oranda kanıksanır ve itiraz olasılığı zayıflar. Gerçekte bilgi eksiği gibi değerlendirme eksiği ve ezber, hoşgörü ve esnemeyi önler; kişide katı bir duruşu koşullar. Tabii bunda yönlendirilmiş/ öğretilmiş cehaletin de rolü vardır. Russel’in dediği gibi “İnsanlar bilgisiz doğar, aptal değil; eğitilerek aptal olurlar.” Eğitimde özellikle tarihin veriliş şekli, “dış düşman” olgusunu beslerken, başka halklarla empati kurmayı güçleştiren bir sonuç doğurmaktadır. Fikri dünya nedenli katı (analitik olmaktan uzak) bir kalıba dökülürse, o denli, farklılıklara tahammülsüz kişiliklere sebep olmaktadır. Bizlerin önündeki görevlerden biri, sistemin eğitimini reddetmekse, diğeri kendi verdiğimiz eğitimin neden amaçlanan sonucu doğurmadığı üzerinde durmak olmalıdır. Kendi eğitim alanlarımızda insanlarımız teneffüs saatini sabırsızlıkla bekliyor, eğitime katılmamak için gerekçe arıyor veya aldığı eğitimle yaşamı arasındaki açıyı ısrarla koruyorsa; karşı çıktığımız sistemi aşamamışız, yaşama alanlarımızın dışına çıkaramamışız demektir. Bu, karamsarlığa veya yönteme inançsızlığa değil, değerlerimizi soyuttan somuta taşıyarak benimsetme konusundaki arayışlarımızı geliştirmeye, zenginleştirmeye sebep olmalıdır.

13

Sevda Solmaz


TEKELLERİN KAR HIRSI DOYMAK BİLMİYOR

B

irçok ülkede olduğu gibi ülkemiz de kapitalist tekellerin eline geçmiş ve sömürülüyor. Bu tekeller, ülkemizdeki işbirlikçileri ile el ele vermiş, daha fazla kar elde etmek için insanlarımızı köleleştirme amacında. Tekeller, işbirlikçileri aracılığıyla ülkemizdeki yerli üreticiyi susturarak kendi fabrikalarında ürettikleri malları satma peşindeler. Nitekim bunu da başardılar. Size birkaç örnek verebilirim. Bugün ülkemizde kullanılan azotlu gübrelerin ancak % 30’u yurt içinde üretilmektedir. Geriye kalan %70’lik kısım ise yurt dışından alınmakta. Yerli üretim dediğimiz % 30’luk kısmın yarıya yakını ise ülkemizde faaliyet gösteren yabancı firmalardır. Yani yerli üretim aslında %15 bile değil. Fosforlu gübrede ise üretimde kullanılan hammaddenin tümüne yakını yurt dışından getirilmektedir. Dış alımlarla sağlanan gübre ve gübre hammaddesi için yılda ödenen döviz miktarı 350 milyon doları aşmıştır. Bu vaziyet gübreyle de sınırlı değil. Her şey de aynı. Örneğin tahılda da bu durum var. Ülkemiz eskiden kendine yeten tahılı ve hatta ihraç edebileceği tahılı üretirken, şuanda tam tersine dönmüş, tahılı ithal eder hale gelmiştir. Emper yalizmin ülkemizdeki işbirlikçileri ve uşakları tarafından bilerek ve planlı bir şekilde, tekellerin çıkarları için, izlenen yanlış tarım politikaları yüzünden durum bu hale gelmiştir. Devlet tarafından tahılın birim fiyatının aşağıya çekilmesi, vergilerin gereğinden fazla olması ve daha da arttırılması, diğer giderlerin artması gibi nedenlerle, maliyetini bile karşılayamayan üretici tarlasını ekip biçmekten vazgeçmiş durumda. İnsanlar tarlasını tekellere satıp, ömrünün

sonunu oradan aldığı parayla geçirmek zorunda kalmıştır. Durum böyle olunca üretim tamamen durmuştur. Üretim yapamayan ülkenin satacağı bir şeyi de olmayacağı için geliri olmaz. Üretimi kendi yapmadığı için de ihtiyacı olan metaları dış alımlarla sağlamak zorunda kalır. Buna karşılık vereceği parayı da tekellerin oluşturduğu IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan alır. Bu kuruluşlar borç parayı seve seve verir. Çünkü o para zaten ona geri gelecektir. Peki bu nasıl olur? Kendi malını satar. Yani önce borç verir. Sonra borç verdiği ülkeye kendi malını değerinden fazla paraya satar. Malın karşılığında aldığı para ise, kendi verdiği paradır. Yani para dolaylı da olsa ona geri gelir. Tekeller zaten kendi malını satar.Ama daha fazla satılması için değişik yollar dener. Bunlar salgın hastalıklar, iki ülkenin arasının kızıştırılması gibi bir sürü entrikalar. Salgın hastalıklara örnek verecek olursak domuz gribi en iyisidir herhalde. Birden bire domuz gribi diye bir hastalık hortladı. Tekeller hemen bir aşı üretti ve isteyen ülkelere sattı, bunlardan biri de bizim ülkemiz. Ama o hastalıkta aşıya ihtiyaç olmadığı, hastalıktan doğal yollarla korununca bile zarar vermediği anlaşılınca aşılar alan ülkelerin elinde kaldı ve tekeller çok büyük karlar sağladı. Yani tekeller, yeni salgın hastalıklar geliştirip bunun yayılmasını sağlayarak daha fazla para elde ettiler, ama bunu yaparken de binlerce insanın hayatını tehlikeye attılar. İki ülkenin arasının kızıştırılmasına da Türkiye ve Yunanistan’ı örnek verebiliriz. İki ülkenin arası bozularak sanki birbirlerinin ezeli düşmanı ilk fırsatta birbirle-

14


rine saldıracaklarmış gibi davranılır. Ege’deki karasuları sorunu ve bunun gibi diğer sebeplerle iki ülkenin arası bozulur. Bu sayede iki ülkede silahlanma yarışına sokulur. İki ülkede tüm parasını topa, tüfeğe yatırır. Ekonomi sıkıntıya girer ve yine IMF ve Dünya Bankası’ndan borç alma gündeme gelir. Nitekim Yunanistan’da da olduğu gibi. Bu örnekler daha da genişletilebilir ve çoğaltılabilir. Dünyanın her yerinde, gelişmekte olan ülkelerde aynı oyunlar oynanır. Bu tür oyunlarla ülkelerin borçlanmaları sağlanır. Sonra borçlanan ülke borcunu ödeyemez ve tekeller borca karşılık ülkenin yer altı zenginliklerini, o ülkenin kamu şirketlerini değerinin ¼ gibi fiyatlara satın alır ve ülkenin doğal zenginliklerini, ülkedeki emeği yani her şeyi sömürür. Ülkemize de olan aynen budur. Buna bir son vermek için. Sömürüye, zulme dur demek için, tam bağımsız ve sosyalist bir Türkiye için bilinçlenip, örgütlenmeliyiz. DEV-GENÇ saflarında birleşmeliyiz. Behçet Levent

GENÇLİĞİN UYUŞTURULMUŞ BİLİNCİ

B

izler öyle bir biçimde yetiştiriliyoruz ki, en erken yaşlardan itibaren sisteme boyun eğmeye alıştırılıyoruz. Bu boyun eğmeyi içeren ilk dersler aileler tarafından veriliyor. Aileler bu noktada çocuklarının mümkün olduğunca sokakta vakit geçirmesini engelliyor. Bir çocuk doğaldır ki sokağa çıkmak ister. Ama sokaklar, uyuşturucu satıcıları, organ mafyası, çetelerle vb. dolu olduğu için aileler bu konuda önlem olarak çocuklarının sokağı görmesini engelliyor. Böyle olunca, çocuklar hem çevre hem sosyalleşme bakımından zayıf kalıyor. İlkokula başlıyoruz. Günde bir çocuğa 6–7 saat ders anlatılıyor. Çocuklar vücut ve beyin yorgunluğuyla eve geliyor, ya televizyon ya bilgisayar ya da atari vb. karşısında zamanlarını öldürüyorlar. Okullarda derslerden sıkıldığımızdan dolayı eve gidince kafamızı dinlemek amacıyla bir tane kitap bile açıp okuyamıyoruz. İlkokul bu şekilde bitiyor. Ve sanki öğrenciler bilgisayarmışçasına onlara sürekli veri yükleniyor. Ve sınava giriyoruz; LGS, OKS gibi liseye giriş sınavlarına. Sınavdan sonra ise öğrendiklerimizin tamamını unutmuş oluyoruz. Aslında eğitim bile biz gençlerin uyuşturulmasında kullanılan en önemli araç haline geliyor. Liseye adım atıyoruz, aynı şekilde ezberci eğitim devam etmekte. Bizim hayatta hiç karşılaşmayacağımız konular,

önümüze çıkıyor. Lise bitiminde tekrar yarış atı gibi bir yarışa tabi tutuluyoruz; gençlerin eşit olmadığı bir yarışa. Bir tarafta tam teşekküllü kolej ve özel okullarda eğitim gören gençler, diğer tarafta ise devlet okullarında zor şartlarda okumaya çalışan gençler. Bu sistem eşitlikçi midir acaba? Üniversite bittiğinde iş bulamıyoruz. Bu sefer sanki bir boşluğa düşmüş gibi oluyoruz. Sonra sendikasız, güvencesiz işyerlerinde işe giriyoruz. Ama herhangi bir can güvenliğimiz yok. Asgari ücretle işe başlıyoruz. Bizim ülkemizde emekçi ailelerin çocuklarının hayatları bu şekilde ilerliyor. Özel okullarda okuyan gençler ise üniversiteyi bitirdikten sonra ya aile işletmelerinde ya da yüksek ücret aldıkları iş yerlerinde çalışmaya başlıyorlar. Bu eşitsizliğin sebebi ise sistemdir/emperyalizmdir. Biz, piyasaya ucuz, ara eleman olmak istemiyoruz. Biz tam anlamıyla eğitim görmek istiyoruz. Okullar bizim için çekilmez yerler olmaktan çıksın diyoruz. Bizden okullarda aidat, harç adı altında toplanan paralara boyun eğmek istemiyoruz. Biz, staj yerlerinde sömürülmek istemiyoruz. Bizler sınavlarla elenmek değil, yeteneklerimizle gelişmek istiyoruz. Tüm gençlerin eğitim görme hakkı vardır diyoruz. Bunun için Dev-Genç’te Birleş Umudu Örgütle! Uygar Özgür

15


LİSELERDEKİ ÖĞR DEMOKRATİK MÜCAD GÖRÜLM

Günümüzde kimi sözcükler vardır ki kimin ağzından çıkıyorsa ona göre anlam kazanıyor. Bunlardan en çok anlam kaymasına uğrayan ise kuşkusuz “demokrasi” kavramıdır. Halk düşmanlarının bile, halkı kandırmanın bir yöntemi olarak “demokrat” gözüktükleri ülkemizde, at izi ile it izi bir birine karışıyor. Bu sahte maskeleri düşürmenin en doğru yolu ise, uygun pratikler geliştirerek herkesin rengini açığa çıkarmaktır. Bu çerçevede okullarımızda da sık sık demokrasi eğitimi, demokratik katılım gibi kavramlar bolca kullanılmaktadır. Yine bu çerçevede okullarımızda bir yönerge yayımlanmış ve sözde uygulamaya konmuştur. MEB tarafından hazırlanıp 2004 Eylül ayında Tebliğler Dergisi’nde yayımlanan “Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri” yönergesi, sözde demokrasi kültürünü yaratmayı hedeflemektedir. Amaçları, içeriği ve işleyişi tümüyle devletin demokrasi (!) anlayışını yansıtmasına rağmen, bu yönerge iyi incelendiğinde, demokratik mücadelede bizim için kaldıraç görevi görecek bir kapı aralanabilir. “Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri” yönergesinin amacı; öğrencilerin demokrasi kültürünü geliştirmek, katılımcılığı ve çoğulculuğu sağlamak, farklı olana tahammül etmeyi öğrenmek biçiminde tanımlanıyor. Ancak bütün bunların yanında yasaklar da sıralanmış. Ülkesinin birlik ve bütünlüğünü eleştirmekten tutun da, bir siyasi partinin anlayışını ve görüşlerini savunmaya dek birçok yasakları da belirlemiş. Bütün bunlara rağmen çeşitli gedikler açmak

ve gerçek demokrasi kültürü ile kavramın içini boşaltanların tutumunu kıyaslamak, gençliğin uyanışına sebep olacaktır. Şimdi birazda teknik bilgilere yer verelim. Seçim ve organların oluşumunda tipik bir burjuva hukuku uygulanmaktadır. Yani seçmenler, temsilcilerini bir yıllığına seçiyor ve yıl boyunca temsilcilerini etkisiz eleman gibi izliyor. Sınıf/şube temsilcileri seçimi, sınıfta rehber öğretmen gözetiminde yapılmaktadır. Seçilen sınıf temsilcileri Okul Öğrenci Meclisi’ni oluşturmaktadır. İkinci aşamada Okul Öğrenci Meclisi kendi içinden bir temsilciyi seçerek üst kurul olan, İlçe Öğrenci Meclisine gönderiyor. Bu yöntem, il ve Türkiye temsilcilerinin seçimine kadar izlenmektedir. Ancak, okul temsilciliğine seçilen kişinin okuldaki görevleri devam etmektedir. Okul temsilcisinin görevleri ve yetkileri yabana atılır gibi değil. Okul temsilcisi, yılda iki kez Öğretmenler Kurul Toplantısı’na katılarak öğrencileri temsil etmektedir. Öğrencilerin taleplerini kurula taşımak ve oradaki kararları öğrencilerle paylaşmak önemli bir çalışma olarak görülmelidir. Ayrıca ayda bir kez, okul önünde yapılan toplu törenler öncesinde duyurularda bulunma ve konuşma yapma hakkına sahiptir. Okul temsilcisinin, okul genelinde organize edeceği kültür, sanat veya sportif etkinlikleri de örgütlenmede önemli bir avantaj olarak düşünmek gerekir. Çünkü bu çalışmalarda yakalanacak ilişkiler bizi ve mücadelemizi büyütme potansiyeline sahiptir. Okul temsilciliğine seçilen bir yoldaşımızın içinde bulunulan koşullara göre yaratıcı çalışmalara imza atacağından eminiz. Ancak şu önereceğimiz çalışma sanırız ki, ülkenin

16


RENCİ MECLİSLERİ DELEDE MEVZİ OLARAK MELİDİR! her köşesine uygunluk arz etmektedir. Tüm okullarda “haklarımı öğreniyorum” projesini hayata geçirmek mümkündür. Bir hukukçu ve bir psikolog eşliğinde yürütülecek insan hakları çerçeveli bir seminer çalışmasının, duyarlılığı arttırıcı bir katkısı olacaktır. İki bölüme ayrılabilecek bu çalışmanın ilki, “eğitim sisteminden kaynaklı yaşanan psikolojik sorunlar” başlığını diğeri ise “temel insan hakları eğitimi” olabilir. Bu çalışmada sorulacak sorular üzerinden gençlik ortak sorunlar etrafında buluşma şansını da yakalayacaktır. Tekrar Okul Temsilcilik Seçimleri’ne dönecek olursak, okullarımızda bu seçimler genellikle angarya olarak algılanmakta ve okul yönetimince çoğunlukla aceleye getirilerek seçimsiz belirlenmektedir. Belirlenen öğrenciler, çoğunlukla okul idaresine yakınlığıyla tanınan kişilerden oluşmaktadır. Liseli gençlik ise,konunun ciddiyetinin farkına varmaksızın bu seçimleri bir eğlenceye dönüştürüp geçiştirmektedir. Oysa işleyişin tüm anti-demokratik yanına, işlevinin kısıtlanmış olmasına rağmen, bu alan doğru ve örgütlü bir çalışmayla mevziye dönüştürülebilir. Her şeyden önce, bir haftalık seçim propaganda dönemi var ki, bu süre etkili kullanıldığında bile, gençlikle güçlü bağlar kurma şansı yakalanacaktır. Okullarda propaganda döneminde kullanılan afiş çalışmaları genellikle gülmece üzerine kuruluyor. Bunu biraz daha düşünmeye ve tavır almaya teşvik edici şekilde değerlendirebiliriz. Aslında propaganda dönemi en önemli evreyi oluşturuyor. Bu dönemdeki taleplerin sıralanışı herkesi kapsayacak ve demokratik muhalefeti bir

araya getirecek biçimde olmalıdır. Örneğin okul formalarının renginden biçimine kadar öğrencileri ilgilendiren konuların anket düzenlenerek öğrencilere sorulması gerektiği fikri, bizleri daha ciddi taleplerde yan yana getirebilir. Ya da okul kantin fiyatlarının “sosyal yararı” gözetmesi gerektiği talebi birçok genci ortaklaştıracaktır. Başka bir yakıcı sorun olan, katkı payı adı altında toplanan paralara karşı ortak tutum belirlenebilir. Okulun donanım eksikliğiyle ilgili imza kampanyaları düzenlenebilir. Görüldüğü gibi, Okul Temsilciliği’ni kazanmak, gençliğin potansiyelini harekete geçirerek devrimcileşmesine kapı aralayacaktır. Liseli gençlikle ilişkilenmekte, bize sayısız kolaylıklar sağlayacaktır. Ama seçimlere girip, propaganda dönemini etkili tamamladıktan sonra kazanamamak kayıp sayılmamalıdır. Çünkü gençliğe kendimizi tanıtmak yine de olumlu sonuçlara yol açacaktır. Bu seçimlerde başarılı olma şartına bakmaksızın, örgütlü bir çabayla katılmak bile ileri bir adımdır. Okulların açılışıyla birlikte yapılacak olan bu seçimlere hazırlıklı olarak katılalım. Okullarımızdaki sorunları saptayıp, çözümler üretelim ki, gençlik artık kendi geleceğini tartışır hale gelsin. Gençliği sistemin tüm tuzaklarından kurtarmak ancak bizim örgütlü mücadelemizle mümkündür. Edilgen ve sürü halinde yaşayan, tüm beğenileri ve alışkanlıkları internet üzerinden şekillenen gençlik yerine, kendi geleceğini avuçlarına alan bir kuşak olabilmek bizim ellerimizdedir. Bunun için Dev Genç’in tarihinden beslenmek yeterlidir.

17


SEVDA İLİŞKİLERİ ÜZERİNE ‘’Sevgi paylaşmaktır Sen susadığında Benim avuçlarıma Akdeniz dolar Ben susadığımda Senin koynundan bir nehir geçer’’ Günümüzde sevda ilişkileri gerçekçi, samimi ve içten değildir. Bugün bireyler karşı cinse sadece cinsel bir objeymiş bakmaktadır. Kapitalizm her şeyimize olduğu gibi sevdalarımıza da etki etmiştir. Aşk, kişilerin aralarındaki ilişkide birbirlerine en insanı yanlarını inşa etmesidir ve kişiye iç güzelliğin en sade şeklini kazandırmasıdır. Ve böyle bir olgu asla kapitalizmle bağdaşamaz. Yapılan bir şeyden haz almak için nasıl ki bir öğrenme süreci yaşanıyorsa, aşk da aynı böyle öğrenilebilir bir kavramdır. Aşkın yer yapacağı ve giderek bütün vücudu kaplamak için harekete geçeceği yer ‘’Gönül’’dür. Gönülde hissedilenle beyinde hissedilenin aynı olduğu zamanlarda; Kişi gönül kapısını uyuma, alışverişe ve diyaloga açar. Ve aşk yapılanmaya başlar. “Şeffaflaşan taraflar, birbirinin en içini görebilme ve yüreğine dokunabilme heyecanını yaşarlar”. Bu durumda aşk, belli alanlarla sınırlanan-balayı vb.- ve çokça görüldüğü gibi bedensel yakınlıklarla sınırlanan bir ilişkiden çok daha başka bir çerçeveye taşar. Hayatın tamamında karşılıklı paylaşılan sevginin doğa ve insanlık gibi geniş bir alanda karşılık bulması durumunda aşkı yaşayan taraflar arasındaki bağ zayıflamaz aksine güçlenir. Sevgi insanı değiştirir ve üretkenliğini arttırır. Ve aynı zamanda alınan kazanımlarla sevme ve sevilme kapasitesini genişletir. Ezen ve ezilenin yani sınıfların olduğu toplumlarda kişinin beynine ve bedenine bir zehir gibi giren orda yer edinen içsel ve fiziksel her durumda etkisini gösteren ‘’bencillik’’ etkisini insanların birbirleriyle olan ilişkilerinin her saniyesinde hissettirir. Henüz hiçbir şey paylaşmadan en basit örneği ile tokalaşmadan kucaklaşmaya ve hatta daha da yakınlaşmaya kadar giden bir durumda samimi olmayan bir yapaylık vardır. “İnsanın özgürlüğünü çalan ve doğallığı üzerine çok bulutlu gölgesini düşüren ilişki ve kurumlaşmalar, özgürlüğün ve özgürce bir duygu

akışının önünde bir engel oluşturur. Mecburiyet bağlarının yerini sadece gönül bağlarına bırakması; tarafların, sırf istedikleri için birbirine meyletmesi ve birbirinin olması, özgür iradelerin ve yüreklerin işidir.” (Kadın, sevgi ve özgürlük üzerine değinmeler, s:51) Hür kişilerin karşısındaki insanların üzerine hiçbir baskı oluşturmaması tarafların ilişkisinin yapaylığa değmemiş olduğunu gösterir. “Bir erkek, kadını kendine eşit gördüğü zaman, kadına artık malı mülkü gözüyle bakmaz oluyor. O zaman kadın, erkeği sevmek istediği için seviyor, ama istemese üzerinde hiçbir hak hukuk iddia edemez, kadın erkekten de bir şey bekleyemez.” (Çernişevski, s:361) Gerçekten gören gözler, hür bir düşünceye sahip olan beyin ve gerçekten seven bir kalp için ‘’sevdalı’’sın da ki güzelliği görmek zor değildir. Çıkar ilişkisinin, korkaklığın ve hep bir ikilemin içinde bulunma durumunun olduğu yerde aşk olmaz. Kişi sözleri içinden geldiği gibi samimi ve gerçeklikle söylemiyor, Âşıkmış ve mutluymuş şeklinde davranıyorsa ilk olarak kendini kandırmış olur. Kendini kandıran insan için belli durumlarda yaşanan sevinç/mutluluk yalandır. ‘’(…) güzellik tamamen bağımsız olan bir arzu bir gönül akışıyla seyredilmezse, bu seyretmenin tadı kalmıyor, insanın içini aydın, halis bir zevk doldurmuyor. Tamamen serbest, hür olan bir gönül akışı olmadan, hayranlık da, zevk alma da, içimde olan duygulara kıyasla abus çehreli kalıyor. Benim temizliğim, yalnız vücut temizliğini kasteden şu Lekesiz Bakire’den kat kat üstündür, çünkü bende yürek temizliği ve saflığı var. Ben hürüm, çünkü içimde hile yoktur, yapmacık, gösteriş olan tavırlar ve hareketler yoktur. İçin için duymadığım inanmadığım bir tek söz söylemem. Kimseye içinde sempati ve sevgi olamayan bir öpücük vermem.’’(age. S:361–362) İnsan samimiyetsiz, yapay ve bu tür ilişkilerde de mutlu olabilir fakat bu durum uzun sürmez ve asla derinleşmez. Ama durum böyleyken bile insanın mutluluk duygusu ile kopmaz bir bağ yapması mümkündür. Bu durumun oluşması için önce kişilerde özgürlük bilincinin yerleşmesi

18


gerekmektedir. Bunu ilişki üzerinde düşünürsek, taraflar arasındaki eşitlik bu durumun olmazsa olmazıdır. Aşk, her sorunu çözebilen doğaüstü bir kavram değildir; ancak sorunların çözümlerinde kişinin kendine özgüvenini sağlayan manevi bir olgudur. ‘’Yalnız düşüncesi aydınlanan ve emek için elleri güç bulan kimse gerçekten seviyor demektir.’’ (age. S:343) Ulaş Kızılırmak

LİSELİ DEV-GENÇ NEVŞEHİR’DEYDİ.

Değerli Yoldaşlar! 14–16 Ağustos tarihleri arasında Liseli Dev-Genç’liler olarak stant açmak, insanlara kendimizi tanıtmak ve referandum gündemi hakkında halkı bilinçlendirmek amacıyla Nevşehir’in Hacı Beştaş ilçesinde standımızı kurduk. Öncelikle bizler için pozitif etki yaratan bir pratik olduğunu paylaşmak istiyorum. İlçede kalacak yer sorunumuzu çözdükten sonra, dergilerimizden, kitaplarımızdan ve referandum konulu broşürlerimizden oluşan standımızı hazırladık. Genel olarak ilk gün insanların standımıza olan ilgisi yoğundu. Sohbet ettiğimiz, eleştirilerini, beklentilerini, sıkıntılarını dinlediğimiz, kitaplarımızdan dergi ve broşürlerimizden verdiğimiz insanlar oldu. Elbette ki ben ve yoldaşlarımı heyecanlandıran şeylerden bir tanesi de insanlara derdimizi anlatabilmek ve onlara referandumda sandığın haricinde bir alternatif olduğunu gösterdiğimizde desteklerini alabilmekti. Alanda bizlerin haricinde de stant açan siyasal yapılar oldu. Elbette onlarla olan diyalogumuzu ve dayanışmamızı pekiştiren bir atmosferdi bu. Ve aynı günün akşamında yörenin cem evlerinden birisine misafir olduk. Anadolu insanını daha iyi anlamamız açısından bu ziyaretin önemli olduğu kanısındayım. Yaklaşık 25 kişi bir arada söyleşi yapmak, zakirlerden bağlama dinlemek ve insanların sıcaklığıyla karşılaşmak bizi motive etti. Cem evinden Ali METİN dede ile sohbetimizin bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum. Ali METİN dedenin konuşmasında herhangi bir yönlendirme yapmaması bizler için ön plana çıkan özelliklerinden biriydi. Ve dedenin yapmış olduğu nasihat gerçekten Anadolu insanının akılcılığa ve örgütlü yaşama verdiği önemi gözler önüne seren bir nitelikteydi. “Sevgili gençler sizden isteğim var. İlk olarak okuyun, kendinizi geliştirin, ikinci olarak çalışın ve son olarak örgütlü olun, işte o zaman başarıya ulaşırsınız.” dedi Ali METİN dede. 2. gün standımızı açmak için alana gittiğimizde polis engeli ile karşılaştık. Fakat stant açma hakkımıza yönelik bu engeli aşmak Dev-Genç için zor olmadı. Israrcı davranarak ve belediyeden almış olduğumuz izin belgesini göstererek tekrar alana girip standımızı açtık. Yöreden tanıştığımız esnaflar, insanlar oldu. Yıldız yumruklu bayrağımızı isteyen eski devrimci yolcu yoldaşlarımız oldu. Bizlere kalacak yer ve yemek vermeyi teklif eden insanlar oldu. Ve günümüzü gene emekle geçirdik ve bitirdik. Sonuç olarak Nevşehir’de Dev-Genç olarak yapmış olduğumuz çalışmada; —Yeni insanlarla tanışıp diyalog kurmanın ve bunun sürekliliğini getirecek adımlar atmanın, —Yöre insanının sıkıntılarını, beklentilerini, hoşgörüsünü analiz etmenin, —Farklı siyasal yapılardaki yoldaşlarımızla dayanışmanın, —Gençliğin sorunlarının çözümünün halkın sorunları ile birlikte çözülebileceğini görmenin, deneyimlerini yaşadık. Özgüç Canyılmaz

19


GELECEĞİ KAZANMAK YARININ İŞİ DEĞİLDİR!

A

rkadaşlar! Ülkemiz bugün emperyalizm tarafından talan edilmiş, nerdeyse bütün ekonomik alt yapısına el konulmuş ve bize sadece açlık, yoksulluk ve kölelik koşulları uygun görülmüştür. Bu yetmezmiş gibi oligarşi, bütün faşist kuvvetini halka doğru kullanmaktadır. Bunlar yaşanırken bir yandan da ‘’Anayasa Referandumu’’ aldatmacasıyla halkın beynini bulandırıp sanki yapılan referandum halkın ihtiyacıymış gibi gösteriliyor ve emperyalizme yardım ediliyor… Gerçek gündem referandum aldatmacası sayesinde gölgelenip, asıl ülke gerçekleri halktan gizleniyor. Bugün ülkemizde konuşulması gereken referandum değil; TMK mağduru çocuklar, kriz, eğitimin durumu vb. olmalıdır. Kısaca referandumdan bahsetmek istiyorum. Acaba referandum gerçekten halkın ihtiyacı mıdır? Cevabı, tabii ki hayır. Referandum halkın ihtiyacı değil, egemenler arasındaki çıkar çatışmasıdır. Yani egemenlerin ihtiyacıdır. Anayasa referandumunda halk oy kullanacak, ama anayasayı düzenleyen halk değildir. Anayasa yine oligarşinin anayasasıdır ve halka dayatılmaya çalışılmaktadır. Egemenler, halkı evet-hayır ikilemine sokmaya çalışıyor, ama devrimciler olarak biliyoruz ki; evet demek de, hayır demek de gerçek çözüm değildir. Seçim sonucunda sandıktan evet de çıksa hayır da çıksa kazanacak olan halk değil, egemenler, yani oligarşi, yani emperyalizm olacaktır. Biz biliyoruz ki halkın istediği özgürlük, sandık başına

20

gidip oy kullanmakla değil, mücadeleyle gelecek… Çözüm, Demokratik Halk İktidarıdır. Haykırıyoruz ; “HALKIN GELECEĞİ EVETHAYIR İKİLEMİNE SIKIŞTIRILAMAZ!”. VE BİLİYORUZ Kİ “FAŞİST DEVLETİN DEMOKTARİK ANAYASASI OLMAZ!” Referandumdan bahsettik. Asıl çözümün ne olduğunu gördük. Söylediğimiz gibi ülkemiz, emperyalizm tarafından sömürülen bir ülkedir ve sömürülen bizim emeklerimiz, yani geleceğimizdir. Bizler buna izin vermeyeceğiz. Gün mücadele günüdür. Emperyalizm ve oligarşi bize bugün saldırıyor, yoldaşlarımızı katletmeye devam ediyor, zindanları doldurmaya devam ediyor. Halkın geleceğini bombalamaya devam ediyor. Ve bu süreç bize mücadeleyi öngörüyor. Oligarşi saldırılarıyla açık bir savaş başlatmıştır. Yaşanan süreç savaş sürecidir ve bizler bu savaşın özgürlük neferleri olacağız… Farklı coğrafyalarda aynı acıları çekiyoruz. Belki kimimiz siyah kimimiz beyazız, kimimiz Türkçe kimimiz Kürtçe kimimiz Ermenice, Arapça konuşuyoruz. Ama bir ortak yanımız var; biz halkız, üreten biziz ve isteğimiz açık ve nettir, yönetmek istiyoruz.Onlar bir avuç, biz milyonlarız. Biz dünya halklarıyız ve biz ne dersek o olur. Süreç net, düşman belli ve görev açıktır. Devrimcilerin görevi halka ulaşmak ve onların sesi olmaktır. Biz DEV-GENÇ’lilerin görevi ise önce okullarda örgütlenip, eğitim sorununa çözüm üretmek ve aynı zamanda da halkımızın sorunlarına çareler bulmak olacaktır. Halkımıza çaresiz olmadığını göstermemiz gerekmektedir. Geleceğimizi kazanmak için bugün bir şeyler yapmamız gerekmektedir, yarın geç kalınmış olabilir… TEK YOL DEVRİM! FAŞİZME ÖLÜM TEK YOL DEVRİM! EMPERYALİZM YENİLECEK DİRENEN HALKLAR KAZANACAK! YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ! DÜNYA HALKLARI KARDEŞTİR !!! Ulaş Kızılırmak


GENÇLİK HALKIN GELECEĞİDİR DEV-GENÇ GELECEĞİ TESLİM ETMEYECEK

B

recht, “İnsanlara ne anlatıldığı önemli ama belirleyici değildir. Belirleyici olan onlara seslenildiğinde toplumsal konum olarak nerede bulunduklarıdır’’ der. Türkiye’de toplumsal bir kategori olarak gençlik, günümüze kadar üretimde çok az etkinlik göstermiştir. Fakat emperyalizmin Türkiye’ye uygulamak istediği neoliberal politikalar gereği emperyalizmin Türkiye’yi Çin’e karşı bir üretim üssü haline getirmek istediğini, devrimcilerin (DEVRİMCİ HAREKET) yaptığı değerlendirmeler ve kapitalistlerin yaptığı hazırlıklar (Ford, Siemens ve General Motors şirketlerinin değerlendirme yazısının çıkışından 2 gün sonra yani 26 Mayıs’ta Türkiye’ye her bir şirketin yüz milyarlarca dolar yatırım yapacaklarını açıklamaları ) göstermektedir. Üretime katılamayan ya da katılmayan toplumsal bir kategori olarak gençlik kendini yaşam içinde konumlandırmada sıkıntı yaşar. Kendini bir yere konumlandıramama düşüncesi kapitalizmin özel de gençlere genel de ise bütün insanlara hayatlarını yozlaştırmaları için birçok seçenek (din, uyuşturucu kumar vb.) sunmaktadır. Yani bu seçenekler genç nüfusun çoğunu ne için yaşadığını bilmeyen, kaderci ve anlık yaşayan kişilere dönüştürmüştür. Fakat Türkiye’nin üretim üssü yapılmasının hazırlıklarının sürdüğü şu süreçte büyük bir genç nüfusa ve bu genç nüfusun çok büyük bir kısmının kalifiye işsizler olduğunu düşünürsek çok uzun olmayan bir süre içinde bu genç nüfusun ucuz işçi ve işçi ücretlerini düşüren işsizler unvanını alacağını göreceğiz. Genç nüfus giderek zorlaşan yaşam koşulları yüzünden işgüçlerini çok ucuza satmak zorunda kalarak ilk cümlede Brecht’in belirttiği toplumsal konum olarak emekçi sınıf içinde kendilerini bulunacaklardır. Emekçi sınıf içinde yer alan gençler, üretime katıldıkça

üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki çelişkiyi zamanla kavramaya başlar. Tabi ki bu anlama ve kavrama süreci olağanüstü, metafizik bir biçim de bir anda değil, yaşanan olaylar ve kazanımlar sayesinde olacaktır. Olaylardan yaptığı çıkarımlarda artık hayatın her alanında sınıfsallığın en belirleyici ölçüt olduğunu anlamaya başlayacaklardır. Sömürüyü soyut olarak değil de bizzat içinde yaşayan biri (işçi), insanın insanı sömürdüğü düzeni çok daha iyi anlayacağı için örgütlenmeye de çok fazla ihtiyaç duyacaktır. Öyle ki işçiler daha önceki örneklerden bilindiği üzere kendilerini yalnız bırakacak uzlaşmacı sendikalara dahi üye olabilmektedirler. Önümüzdeki süreçte biz DEVGENÇLİLER emekçi sınıfın çok belirgin biçimde gençleşeceğini ve dinamizminin artacağını bilerek bilgi haznemizi sürekli genişleterek enerjimizi ve tüm çabalarımızı öğrenci ve emekçi gençliğin örgütlenmesine harcamalıyız. Meslek Liselerinin Sayılarının Artırılma KararıTürkiye’nin Üretim Üssü Haline Getirilmesi İle İlgilidir MEB’in 2009–2010 öğretim yılı sonuna doğru aldığı karar ile meslek liselerinin sayısının artırılmasının yolu açıldı. Lise öğrencileri içinde % 20’lerde olan Meslek liselilerin sayısının % 60’lara çıkarılacağı belirtildi. Bununla birlikte meslek liselerinin daha kaliteli eğitim vereceği de söyleniyor. Tabi ki biz devrimciler biliyoruz ki devletin, egemen sınıfların nitelik sözcüğünden kasıtları meslek liseleri öğrencilerinin daha kolay sömürülebilir ve ucuz işçiler haline getirilebilmeleridir. Onların nitelik anlayışları bulundukları sınıf açısından bundan öteye gidemez. %20’lerden %60lara çıkış 1.200.000lerde olan meslek lisesi öğrencilerinin sayısının önümüzdeki yıllarda öğrencilerin meslek liselerine yönlendirilmeleriyle birlikte 4 milyona ka-

21


dar çıkabilir. Meslek liselerine yönlendirme de Koç ve Sabancı gibi tekeller adeta yarış halindeler (meslek lisesi memleket meselesi gibi kampanyalar bunu doğrular nitelikte). Tekellerin amacı tabi ki kalkınma ya da halk yararına işler yapmak değildir. Onların bu konudaki tek amacı meslek liselerinde hem öğrenim halindeyken staj adı altında hem de mezun olduktan sonra başka çareleri olmadığı için (kendi işletmelerini açma imkânı bu şartlar altında neredeyse imkânsız olduğu için) meslek lisesi öğrencilerini kendi işletmelerinde ucuz ve kalifiye işçi olarak çalıştırmaktır. Meslek liseli öğrenci çoğunlukta olacağı önümüzdeki dönemde tüm LİSELİ DEV GENÇLİLERE ama özellikle meslek liselerinde ‘’eğitim’’ gören yoldaşlarımıza büyük sorumluklar düşüyor. Kendimizi bu sorumlulukların altından teorik ve pratik açıdan kalkabilecek devrimciler olarak yetiştirmek görevimiz olmalıdır.

Faşizm, Gençlik, Devrimci Gençlik Faşizm şiddet ve baskının sürekliliğidir. Faşizmin tüm biçimlerinde devrimci-demokrat yapılara ve işçi sınıfına karşı saldırılarda gençlerin çoğunlukta olması faşizmin bizlerin örgütleyemediği gençliği finans kapitalin en gerici unsurlarının emelleri doğrultusunda bizlere karşı kullanmasının üründür. Örnek verecek olursak, Gençlik örgütlenmesini yeterince sağlam yapamayan Almanya Komünist Partisi’nin (Komünist Gençlik Birliği) örgütleyemediği gençlik tarafından -kendilerini Hitler gençliği olarak tanıtan gençler tarafından- ağır darbeler almasıdır. Faşizmin gençliğe nasıl ihtiyaç duyduğunu faşizmin teorisyeni olarak görülen Giovanni Mentille’nin şu cümlesinden anlayabiliriz ‘’Ben

faşizmin filozofuyum bu görevi bana Duçemiz Mussolini verdi. Bana halkı elinde tutabileceğimiz sürece faşist gençlere sahip olduğumuz sürece filozof olduğumu söyledi’’.Gördüğümüz üzere bu akıl hastalarının diyaloglarında da faşizmin genç kitlelere ne kadar ihtiyaç duyduğunu anlayabiliriz. Burjuvazinin yaşadığı koşulları bozmamak ve devrimcilere karşı en sert baskıları uygulayan yapılanmaların (mit, cıa, mossad, sismi) yönlendirdiği kitleler genç kitlelerdir. Bu faşist yapılanmalar insanların biyolojik ve psikolojik açıdan en sarsıntılı dönemleri olan gençlik dönemlerinde insanları akıldışı yöntemlerle kadrolarına dahil etmektedirler. Faşizm bu tarz kadro yapılanmalarında genç kitleleri kullandığı gibi sivil faşist yapılanmalarda da gençliği ön plana çıkarır. Türkiye’de çıkışlarından itibaren milliyetçilik ve antikomünizm söylemleriyle çıkan MHP BBP ülkü ocakları vb yapıların emperyalizme ne denle hizmet ettiği ortadayken “kahrolsun emperyalizm” söylemi içine girmeleri dönemsel olarak açığa çıkmış yüzlerini gizleme ihtiyacındandır. Bu tür yapılar sistemin ihtiyacı halinde güçlendirilip zayıflatılabilecek yapılardır. Bu tür yapıların da gücünü gençlikten alması devrimcilerin gençlikle ilişki kuramamasından gençliğinde yüzünü devrimcilere dönmemesinden kaynaklıdır. Fakat yüzünü devrimcilere dönmenin şartı devrimcilerin gençlikle ilişkilerini genişletmesi ve sağlamlaştırmasıdır. DEV GENÇLİLERİN görevi gençlikle sağlam ilişkiler kurarak onları devrimci mücadeleye kazanmaktır. Georgi Dimitrov, Devrimci Gençlere, faşizmin gençliğin aklını nasıl çeldiğini ve buna karşı nasıl mücadele edileceğini bir yazısında şu şekilde anlatmıştır. ‘’Yoldaşlar! Gençliğin faşist örgütlere çekilmesinin faşizmin zaferinde oynadığı rolü daha önce belirtmiştim. Gençlikten söz ederken şunu açıkça ortaya koymalıyız: Biz emekçi gençlik kitlelerini sermayenin saldırısına, faşizme ve savaş tehlikesine karşı mücadeleye kazanma görevimizi ihmal ettik. Faşizme karşı mücadelede gençliğin muazzam önemini küçümsedik. Gençliğin kendine has iktisadi, siyasi ve kültürel menfaatlerini daima göz önünde bulundurmadık. Gençliğin

22


eğitimine de gerekli dikkati göstermedik. Faşizm bütün bunlardan çok ustaca yararlandı. Birtakım ülkelerde özellikle Almanya’da gençliğin geniş kesimlerini kandırarak proletarya aleyhtarı yola yöneltti. Faşizmin gençliği sadece askeri romantizmle elde etmediğini akıldan çıkarmamalı ve bazı gençleri askeri müfrezelerde beslediğini, giydirdiğini unutmamalıyız. Hatta gençlik için sözde kültür kurumları kurar ve emekçi gençlik kitlelerine ekmek ve elbise verecek, onları okutacak ve iş bulacak güçte olduğunu ve bunları gerçekten yapmak istediği inancını onların kafalarına yerleştirmeye çalışır.’’ (Faşizm ve İşçi Sınıfı, Sayfa:75, İnter Yayınları) Devrimci Gençlik Faşizmle Mücadelede Her Zaman Yol Gösterici Ve En Ön Safta Olmuştur Faşizmle mücadele konusunda Devrimci Gençlik sınıflar mücadelesi açısından büyük önem taşır. Faşizmi halka bir kadermiş gibi gös-

teren ve bir mücadele hattı geliştiremeyenlerin aksine Dev-Genç faşizm konusunun soyut kalmasını engellemek amacıyla faşizmle mücadelede somut adımlar atmış direniş komitelerinde faşizme karşı savaşını sürdürmüştür. Faşizme karşı Devrimci Yol, 12 Eylül Faşist Darbesi’ne karşı direnişi başlatmış bir örgüt olma özelliği taşır.12 Eylülden sonra gerilla hareketlerine Devrimci Yol öncülük ve önderlik becerisini göstermiş ve faşizme karşı birleşik cephe şiarını dillendirmiştir. Bizler unutmayalım ki, bir an bile kararsızlığa düşmeden faşizmle karşı mücadele ve devrimci mücadelenin örgütlenmesi için bütün enerji ve gayretlerini harcayan, bu yol uğrunda canlarını veren Mustafa Özenç, Mine Bademci, Kadir Aksoy ve Önder Babat gibi devrimci yolumuzda şehit düşenlerin ardıllarıyız. Onlardan öğrendiklerimizi ve onların anılarını devrimci mücadelemizde yaşatmalıyız. Samsun Liseli Dev-Genç

DİNOZORLARIN SESSİZ GECESİ

M

edyanın denetlenemez görünümü veren “terörüne” gitgide daha çok terk edilen insanlık, kültürsüzleştirilme sürecinin bütün öteki olumsuzluklarıyla birlikte, “soyut düşünebilme” ve “geleceğe yönelik tasarımlar ve alternatifler oluşturabilme” yeteneğini de yitirme gibi, faturası ağır gelebilecek bir olumsuzluğa doğru sürüklenmektedir. Son yıllarda ülkemizde bilimsel bilgi ile kitle arasında yerleştirilmeye çalışılan uzaklık gittikçe büyümektedir. Hele hele söz konusu bilimsel olan evren ve evrim gibi konularla ilgiliyse. Giordano Bruno’dan , Galilei’den bu yana, aydınlanma hareketinin, aklı öne çıkarma yolundaki tüm gayretlerine rağmen özellikle ortaçağın sonundan günümüze kadar uzana gelen bir süreçte, din ile bilim birbirini dışlayan iki alan olarak karşıt konumlarını koruya gelmişlerdir. Kilisenin dogmalarından kaynaklanan kaygılarıyla geleneksel bir çatışma, canlılığını hep korumuş; bilimin karşılaştığı her görece sınırın ve engelin hemen ardındaki alanı

(Tanrının varlığı ancak böyle kanıtlanabilirmiş gibi) Tanrıya ayıran zihniyet, bilimin attığı her adımda ya pozitif sonuçları bile bile inkar etmek zorunda kalmış ya da yenilgiyi sineye çekmekten kurtulamamıştır. Bugün bile bilim düşmanlığının resmen bir alışkanlık olarak zaman zaman alevlenmesi Hıristiyan kiliselerinin içine girdikleri ikilemde çıkış yolu bulamayışının bir belirtisidir. Dinozorların Sessiz Gecesi serisi din ile bilim çatışmasının aklımızdaki yanıtsız sorularına cevap niteliğindedir. Altı kitap olarak tasarlanmış dizinin bu ilk kitabını size kısaca özetleyeceğim. Gerçekten müthiş merakla okuyacağınızı ve size çok şey öğreteceğini umuyorum. Dizinin bu ilk kitabında “Big-Bang (büyük patlama)”dan başlayarak, çok hücrelilerin ortaya çıkışına kadar devam eden bir serüven okuyacaksınız. Bundan yaklaşık kırk yıl kadar önce yönetmen Orson Welles ilginç bir sonla biten bir serüven filmi gerçekleştirmiştir. Filmde takipçisinden

23


canını kurtarmak için yakındaki bir lunaparkın sihirli aynalar kabinine dalıyordu. Artık içeride bir düzine Welles vardı. Takipçisi ise silahını şuursuzca yansımalar üzerine boşaltıyor ancak gerçek görüntüyü bulunca tabancısında mermi kalmadığından Welles canını kurtarıyordu. İnsan kendisini herhangi bir şeyin arkasına gizleme olanağı yoksa, görünmezleşemeyeceğine göre, geriye yapacak tek bir şey kalır; takipçisini yanıltıcı hedefler üstüne yollamak. Assam’da larva bırakma aşamasında düşmanlarından, Welles’in kullandığı yöntemin tıpatıp aynısını kullanan bir tırtıl yaşamaktadır. Bir çok kelebek tırtılı gibi, bu tırtıl da nemfa dönemi geldiğinde kozanın içinde kelebekleşmeyi bekler. Bu tırtıl ayrıca gizleyici örtü olarak bir de yaprak kullanır. Ancak yaprak, tırtılın onu bükerek koruyucu bir kabuk gibi örtünmesine olanak veremeyecek kadar esnek ve dengesizdir. Tırtıl bu ilk sorunu akla gelebilecek en basit ama amacını yerine getirecek şekilde çözer. Gider yaprağını ısırır ( ama daha önce yaprağı düşmesin diye onu dala ipeğiyle iyice sarar), bu girişimin sonucunda yaprak kuruyup kıvrılmaya başlar ve büzülür. Tırtıl, savunmasız durumda geçireceği nemfa dönemi için harika bir yer edinmiştir. Solmuş, kurumuş bir yaprak tırtıla güzel “ambalaj” bir korunak gibidir. Ancak diğer taze yeşil yaprakların arasında kolayca fark edil-mesini sağlar. Ortada işi gücü yalnızca yemek aramak olan ve bu hedefi araştırmada kelebek tırtılının da peşine düşen belirli düşmanlar, dolanıp durduklarına göre, tırtılın çözümü kaçınılmaz bir sonu da getirecektir, er ya da geç düşman o kurumuş yaprağı da inceleyecek ve içindeki lezzetli tırtılla karşılaşacaktır. Kuşlar böyle deneyimlerle öğrenme yeteneğine sahip olduğundan her tırtılın nemfa dönemi tehlikeli geçecektir. Oysa akıllı tırtıl, bu sorunu oldukça zekice , ama etkili şekilde çözmüştür. Tırtılın kullandığı çözüm kırk yıl önce Welles’in filmde kullandığıyla aynıdır. Tırtıl içine gireceği yapraktan başka beş, altı yaprağı da ısırır ve kendi yaprağının yanına yapıştırır. Artık düşmanın yaprakları fark ettiğini varsayalım. Ama ilk hamlede larvayı bulma şansı 1/6 olacaktır. Düşmanlardan birinin daha ilk girişimde rastlantı sonucu larvayı bulması durumunda bile, tırtılın hilesi değerini korumaktadır. Çünkü

24

bu başarı düşmanı diğer yapraklara da itecektir. Sonuçta beş boş yaprağı yoklamış olacaktır. Sonunda kuru yaprakların yiyecek arama yönünden öyle pek işe yarar bir nesne olmadığı duygusuyla düşmanın orayı terk etmesi en yakın olasılıktır. Bu bilgi bize canlı organik dünyada herhangi somut bir organizmanın varlığına bağlı olmayan bir zekanın, başka deyişle kendisini ağırlayan bir beyine gerek duymayan bir aklın, bir düşünebilme yeteneğinin var olabileceğini öğretmektedir. Akıl (zeka) bu dünyaya biz insanlarla beraber gelmiştir. Akıl (zeka), hayal gücü, tasarlama, amaca yönelme becerisi, evre-nin başlangıcında evren ile birlikte var oldukları için, doğa yalnızca hayatı değil, beyni ve bilinci yaratabilmiştir. Yukarıdaki kitaptan aldığımız alıntılar sadece tırtılın davranışı bakımından değil, aynı zamanda gerek hayvanların gerekse bitkilerin gizlenme ve kendilerinden daha güçlü olanları taklit etme davranışları bakımından da geçerliliklerini korurlar. Arkadaşlar, Dünya’mız bundan yaklaşık 4 milyar yıl önce Nebula denilen bulutumsu bir gaz ve toz kütlesinden ibaret olan Güneş sistemi, çevresine ışık ve sıcaklık yaydığı için soğumuş ve zamanla büzülüp küçülmüştür. Küçüldükçe ekseni çevresindeki dönüş hızının artmasına bağlı olarak ana kütleden kopan (güneş) parçalar da gezegenleri oluşturmuştur. Başta kızgın bir gaz kütlesi olan yer küre zamanla soğumuştur. Bu kütle içinde ağır olan elementler çekirdekte, daha hafif olan maddeler ise çekirdeğin üzerinde toplanmıştır. Soğuma yüzeyden başladığı için dış yüzeyin katışlaşmasıyla yer kabuğu oluşmuş ve yer kabuğun çukur alanlarına suların birikmesiyle denizler ve göller oluşmuştur. Ama okulda veya yakın çevremiz de Dünya’nın bu şekilde oluştuğunu anlatmazlar bize. Dünya’nın biri tarafından yaratıldığı dayatılmıştır, okul sıralarımızda geçen muhabbetlerde. ‘Hayat gökten mi indi?’ diye düşünürüz bazen, ya da ‘Hayat rastlantımı mı yoksa zorunluluk mu?’ diye düşünürüz. Bundan yaklaşık 4 milyar yıl önce bir başlangıç vardı, ilk patlamadan evrenin doğuşuna kadar… Tek solukta okuyacağınız ‘Dinozorların Sessiz Gecesi’ serisi hepinizi bilimsel açıdan aydınlatacağına inanıyorum. Gamze Saygı


ARTVİN İZLENİMLERİ “Yirmi saatlik bir yolculuğu çekilebilecek duruma getiren şey nedir?” diye sorduğunuzda, size verebileceğim cevap; “ARTVİN” olur. İstanbul’dan başladık yolculuğumuza. Bu yolculuğun uzun süreceğini biliyorduk tabiî ki. Yolculuk öncesi ve yolculuk sırasında neyle karşılaşacağımı merak ediyordum, “nasıl bir yer, insanları nasıldır acaba?” diyordum. Kafamdaki bütün bu soruların cevabını ve daha fazlasını orda geçirdiğimiz on gün içerisinde buldum. Otobüs yolculuğu sırasında, yolcuları gözlemledim. Yolcuların çoğu sıcakkanlı insanlardı. Bu insanların sıcakkanlılığının, çalışacağımız yerlerde de olacağını umuyordum ve öyle de oldu. Gittiğimiz, konakladığımız, çalıştığımız yerlerde, bu sıcakkanlı ve cana yakın Karadeniz insanıyla karşılaştık. Bildiğiniz gibi İstanbul ya da diğer şehirlerde insanlar soğuktur ve tanımadığı insanları potansiyel suçlu ilan ederler. Artvin’de ise daha beş dakika önce tanıştığımız insanlar, bize hayat hikâyelerini, kişiliklerini anlattılar. Genellikle bizi yargılayacak insanlara rastlamadık. Yöre halkıyla yaptığımız sohbetlerde, bize sıkıntılarını anlattılar. Bu sıkıntıların başında, çay toplamanın zorluluğu ve yapılan işin değerinin karşılığını alamamak vardı. Bu güzel yerde böyle zorlu bir işin olması, adaletsiz bir durumdu. Biz de halkın bu sıkıntılarını birebir dinledik ve yaşadık. Öncelikle; çay üç sürüm olarak toplanıyor, biz ikinci sürümde ordaydık. Bu sürümler sonrası yapılan bir dizi iş de vardı. Çayları makaslar ile topluyorduk. Bu makas; altında heybesi bulunan bir alettir. İlk gün çay toplarken ellerim yara olmuştu sonradan anlaşıldı ki, elimin yara olmasının sebebi; makası sıkı tutmamdan kaynaklanıyormuş. Bunun gibi daha birçok iş ayrıntısını çalışırken öğrendik. Bir de bu makaslar çıkmadan önce, insanların çayı elle topladıklarını öğrendik. Makasla bile bu kadar meşakkatli bir işi, elle yapmak nasıl zordur bir düşünün. İlk defa çay

topladığım gün hayatımın en yorucu günü olmuştu. Bu yorucu çalışmanın içinde yer almak yöre halkıyla bütünleşmemizi sağladı. O zaman, şehir yaşantısının bize verdiği tembelliğin, bir burjuva âdeti olduğunu gördüm. Tembellik etmenin veya bir işi yaparken mızmızlanmanın ne kadar gereksiz bir davranış olduğunu gördüm. Kollarımız ve belimiz ağrısa da, yarınki çalışmalara bir önceki günün şevkiyle katıldık. Gördük ki, yöre insanı fazlasıyla yardıma muhtaç. Çünkü devletin çay işindeki sistemi, resmen sömürü ve zulümdür. Bir kilo çay, bir lira karşılığında devlete satılıyor. Özeller ise bir kilo çaya 800, 700, 600 civarı bir para veriyor, gecikmeli olarak. Köylülerin en fazla beş ton çayı oluyor, bazı köylülerin on, bazılarınınki ise üç. Kısacası zar zor toplanan bu çay, değerinin karşılığını alamıyor ve tabiî ki kapitalizm gene köylüleri ve emeklerini hiçe sayıyor. Koydukları kota yüzünden bir köylü devlete günlük belirli bir miktar çay satabiliyor. Eğer bu tür bir sistem olmasa köylüler birbirine yardım etmeye hazır ama kendi çaylarıyla bile, zor baş ediyorlar. Halk bu durumdan şikâyetçi oluyor. Çay işinin bu denli zor bir şey olduğundan daha önceleri haberim olmadı ve eminim ki ülkede, birçok kişi de bu durumdan habersiz. Yöre insanının örgütlenmeye ihtiyacı var. Yöreden olmayan insanların da bu durumdan haberi olmalı ve kayıtsız kalmamalı. Şahit olduğumuz başka bir şey de çetecilik oyunlarının oynanmaya çalışılması ve yozlaşmış kültürden etkilenen gençlerle karşılaşmamızdı. Artvin’in bir başka güzelliği olan derelerine göz dikmiş vahşi kapitalistlerin de durdurulması gerekiyor. Artvin halkının sıkıntıları var. Bizim de bu sıkıntılara bir çözümümüz. Artvin bendeki mücadeleci ruhu canlandırdı. Sizleri de Artvin’e çalışmaya davet ediyorum, hayata bakış açınızı genişletmesi için… Sedat Bağcı

25


ARTVİN’DE KÖYLÜSÜ LİSELİ DEV-GENÇ’LE ÇAY’DA BULUŞTU Koyu lacivert dalgalar, horon teper gibi vurur kıyılarına Karadeniz’in. Yağmur, sürekli bir emzirme hali yaşatır doğaya Emzirdikce, toprakta kahverengi, ağaçta yeşil kardeşleşir Doğadaki bu kardeşleşme, yeşilin bin bir tonu ile gülümser Karadeniz dağlarında Karadeniz insanı biraz da dağlarına benzer memleketinin Yasamın emekle kazanıldığı o bası dik, dumanlı tepelerde Baslı başına direnmektir yasamak. Bu yüzden hırçındır Karadenizlinin yüreği Masalını bile bağırarak anlatması bundandır Yaşamak, gözyaşı berraklığında akan derelerle bir olmaktir Karadeniz’de. Yaylalarda bulutları Anadolu kilimi misali ayaklarının altına sermektir. Sapsarı mısır ekmeğinin kokusunu içine cekmek, Arıların rengârenk çiçeklere misafir olmasını izlemektir Ve bir de, taze deminde bardağımıza süzülen çayı içmektir. Emektir, ekmektir, alın teridir İnat, sabır ve özveridir Nasırlı ellerde, buğulu gözlerde yasamın ilmek ilmek örülmesini izlemektir. Liseli DEV-GENÇ, 6-16 Temmuz tarihleri arasında Artvin’de yaz çalışmasında idi. Geçtiğimiz yıl da Artvin ve Ordu’da benzer bir çalışma içerisinde olan Liseli DEV-GENÇ, bunu gelenekselleştirerek ve sadece Karadeniz’de değil; diğer bölgelerde de benzer faaliyetlerde bulunmayı önlerine koyduklarını belirttiler. Sözü onlara bırakıyoruz: Liseli ve üniversiteli DevGenç’liler olarak yaz dönemini de halkla içiçe, onların yaşamından öğrenerek ve de kendi pratiklerimizden öğrendiklerimizi onlarla paylaşarak verimli kılma fikri, ilk defa geçen sene hayata geçirildi. Yaz dönemini sadece tatil yapılacak bir dönem olarak görmememizden kaynaklı, bu dönemin hepimiz açısından faydalı/üretken bir dönem olması gerektiğini düşündük. Böylelikle, Karadeniz’e çay ve fındık toplamaya gittik. Geçen sene Artvin’de çay, Ordu ‘da ise fındık topladık.

26


Kaldığımız sürede, Karadeniz insanının ekmeğini nasıl zor şartlarda kazandığını, yediden yetmişe ve sabahın alacakaranlık vakitlerinden akşama kadar harcadığı yoğun emeği gördük. Elimizden geldiği oranda onlarla bu zorlukları paylaşmaya, sıkıntılarına ortak olmaya çalıştık. Aynı zamanda bölgeyi, bölge insanını, kültürünü ve sahip oldukları tarihsel birikimi de yakından tanıma şansını edindik. Hepimizin bildiği gibi, günümüzde gençlik, büyük oranda yalnızlaştırılmış, apolitikleştirilmiş ve bencilleştirilmiş durumda. Bunun da ötesinde emek kavramınına yabancılaşmış, ve yaşadığı toplumu tanımayan bir gençlik mevcut. Sözünü ettiğimiz bu durumdan, önüne devrimcilik gibi güzel ve büyük bir hedef koymuş gençler de muaf değil. Elbette ki, yaşamını devrimci niteliklerle örmeyi hedefleyen gençlerimiz, sistemin kendilerine dayattığı bütünsel yozluktan/ çürümüşlükten rahatsız oldukları için, bu anlamda daha korunaklı bir zeminde duruyorlar. Fakat, kendini hergün, her saniye yeniden ve araçlarını da geliştirerek üreten sistem, yabancılaşmayı da görülmedik boyutlarda çıkarıyor karşımıza. Yaptığımız yaz çalışmalarının en önemli amacı; sistemin sözünü ettiğimiz dayatmalarına karşı, alternatif bir yaşamın nüvelerini bugünden örmektir. Artvin çalışmamız boyunca,farklı illerden gelen, birbirini yeni tanıyan yoldaşlar olarak, uyum içerisinde bir pratiği hep beraber hayata

geçirmenin keyfini yaşadık. Hepimizin bildiği gibi, hayat aslında, iddiaların da test edildiği bir laboratuardır. Bu anlamda, kaldığımız süre boyunca gerek bahçede, tarlada, evde ya da bir kır kahvesinde aynı amaç için çarpan yürekleri birleştiren gerçek tutkalın pratik ve üretim olduğunu bir kez daha gördük. Emeğin ne olduğunu ve insanlarımızın yaşamının itici gücü olan emeğin nasıl sömürüldüğünü birebir onların yaşam alanlarında gördük. Artvin’de kaldığımız süre boyunca; Hopa, Kemalpaşa, Şavşat, Sarp gibi birçok ilçenin/beldenin köylerinde konuk olduk. Tanıdığımız ya da yeni tanıştığımız birçok aile, bizi evlerinde ağırladı. Birçoğu bizi kendi çocuklarından ayırt etmedi. Halkın kültürünün, egemen kültürün bozucu etkisinden etkilenmemiş yönlerini ve karşılıksız paylaşımın herşeye rağmen sürdüğünü görmek, sistemin ne kadar güçlü olursa olsun- bazı şeylerin içini boşaltmada çok da başarılı olamadığının ifadesiydi. Artvin’in insanı gerçekten büyük zorluklarla sürdüreye çalışıyor yaşamını. Bildiğimiz gibi yörede çay haricinde alternatif bir tarımsal ürün yok. Çok sınırlı oranlarda mısır ya da fasulye vb. ekilse de, bu çoğunlukla o ailenin ihtiyacını karşılayan bir niteliğe sahip. Bu bağlamda çaydan elde edilen gelir, yöre halkının en önemli yaşamsal kaynağı. Fakat, son dönemde özel

27


şirketlerin piyasadaki ağırlığının iyiden iyiye hissedilmeye başlanması, bununla birlikte ÇayKur’un bilinçli bir biçimde etkisizleştirilmeye çalışılması, üretici köylüyü zor durumda bırakıyor. Bildiğimiz gibi, 12 Eylül cuntası ile yürürlüğe koyulan 24 Ocak Kararları, aynı zamanda tarım alanında da özel şirketlerin/tekellerin önünü açmıştı. Bugün, o tarihte uygulamaya koyulan kararların sonuçlarını çok daha yakıcı bir biçimde görebiliyoruz. Kota/kontenjan uygulaması bile başlı başına özel sektörün üretici köylüyü köşeye sıkıştırmasının bir aracı olarak kullanılıyor. Kota/kontenjan uygulamasına göre; Çay-Kur, köylünün ürettiği çayın tamamını değil; bir kısmını alıyor. Orada bulunduğumuz süre içerisinde köylüler, Çay-Kur’un 10 ton çayın yaklaşık 3,7 tonunu aldığını, kalan miktarın ise özel şirketlere satıldığını ifade ettiler. Yani, Çay-

Kur, halkın ürettiği çayın yarısını dahi almıyor. Bir de kota/kontenjan kapsamında Çay-Kur’un günlük olarak aldığı bir miktar var. Örneğin, ilk gittiğimiz günlerde yaklaşık 350 kg olan, üretici başına çay alımı, son günlere doğru 20 kg’a kadar düştü. Bu, beraberinde köylünün çaresizce özel şirketlere yönelmesini getiriyor. Çünkü toplanan çayın uzun süre bekleme şansı yok. Bu yüzden özel şirketler de Çay-Kur’un 0,90 kuruşa aldığı çayı ortalama 0,60 kuruştan alıyorlar. Tabii, paranın ne zaman ödeneceği/ödenip ödenmeyeceği de belli olmuyor. Gittiğimiz yerlerde, yakından görme/öğrenme olanağı bulduğumuz bu uygulamalar bize, emperyalizmin tarım üzerindeki yıkıcı etkisini tüm çıplaklığıyla gösterdi.

Emperyalist saldırganlığın Karadeniz özelindeki bir diğer uygulaması ise hidroelektrik santralleri, yani; HES’ler. Orada bulunduğumuz süre boyunca gerek konu hakkında teknik bilgisi olan dostlarımızı gerekse de bölge halkını dinleme fırsatımız oldu. Karadeniz halkı, HES’lerden oldukça rahatsız. HES’leri engellemek için de yapılan çeşitli eylem ve etkinliklerde yer alıyorlar. Hatta, yer yer HES’çi şirketleri engelledikleri pratikler de yaşanıyor. Fakat, katılımın daha yüksek olması gerekliliğini kendileri de vurguluyor. Bildiğimiz gibi HES’ler, Karadeniz’deki irili ufaklı pek çok dereyi tüneller yardımıyla toplayıp merkezi santrallerde birleştiriyor. Her bölgede kurulan HES kapsamında o bölgenin dereleri biraraya getiriliyor. Amaç, elektrik üretmek gibi masum bir kılıfla sunulsa da, işin arka planında tam bir işgal ve talan politikası olduğu görülüyor. HES’ler aracılıgıyla sadece dereler değil; suyun kendisi de bir metaya dönüştürülüyor. Aynı zamanda HES’i kuran şirket(ler), dere ile birlikte bir coğrafi sömürü alanı da elde etmiş oluyorlar. Yani, suyu, ağacı, toprağı, börtü-böceği ile her değer özelleştirilmiş oluyor. Bununla birlikte HES’in yarattığı çevresel yıkımın özellikle Karadeniz gibi bir coğrafyada yaşanması bir felaket anlamına geliyor. Bildiğimiz gibi Karadeniz’de birçok alan doğal koruma alanı kapsamında bulunmakta. Orada bulunduğumuz günlerde, 15 Temmuz’da Şavşat’ta yöre halkının da katılımıyla HES’lere karşı bir miting düzenlendi. Biz de Dev-Genç’liler olarak mitinge katıldık. Özgürlük için yükselen soluklara soluk katmak istedik. 15 Temmuz’da gerçekleştirilen mitingden birgün sonra, yani; 16 Temmuz’da, Artvin’den, oranın yeşil bakışlı, coşkulu insanlarından ayrılma vaktimiz gelmişti. On güne sığdırılan, fakat belki de ancak aylar sonunda yaşayabileceklerimizi de yüreğimizde ve bilincimizde taşıyarak ayrıldık oradan. Hepimizin dilinde sessizce söylediğimiz aynı türkü vardı;

28

Güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler...


DEV-GENÇ BU YIL DA ORDU KÖYLERİNDE

D

evrimci Gençlik olarak bu yıl da Ordu’da fındık bahçelerindeydik. Geçen yılın deneyimini bu yıla kattık. Umutları umutlara ekledik. Geçen yaz ki çalışmayı anlata anlata bitirememiştik. Karadeniz’in doğası gibi gözlerinde bin bir renk ve güzelliği taşıyan insanları hafızamızın en taze yerinde duruyordu. Yüreğinde sevgi büyüten dostların özlemi yüreğimizde tüterek düştük Karadeniz’in yoluna. Yürüyenlerdir yolu yol eden, dedik ve yürüdük. Dalgalardır kıyıya anlamını veren, hırçın dalgalardır, dedik. Dövdük geçen zamanı ve bugüne erdik. Yeşilin rengi, dağlarda gizli bahardır sakladıklarıyla. Mavi, yeşil ve tan kızıllığında yürüyenlerdir şafağın mimarları. Karadeniz insanı için sevda beşikte söylenen bir masalda başlar. Seksen yaşını aşmış bir anne diyor, “Babam bana der di: ‘Kızım haklıysan eğer yedi cihan gelse de üstüne gerekeni yapacaksın, boyun eğmeyeceksin, korkusuz olacaksın.’”. Halkın bağrında masala, şiire, türküye içkin yaşıyor halkça direniş, haklı kavga. Geçen yıl ki çalışma bizler için bir eşikti. Çalınan bir kapıydı. İki candan, iki eski dostun kucaklaşması gibiydi. Bu yıl ise sohbete geçecektik. 80’li yıllardan bu yana görüşemediğimiz yılların muhasebesini yapacak, akan zamanı ve değişen koşulları masaya yatıracaktık. Yüreği altın sarısı başaklar gibi dolu, alnında akşam kızıllığını taşıyan halkımızla hasret giderecektik. Geçen yıl ki çalışmamızın, ayrıca örnek teşkil eden bir yanı da olmuştu: Kitleden ve halktan, yani üretimden kopan gençliğe doğru adresi işaret etmesi bakımından öğreticiydi. Böylelikle bu yıl bizlerle birlikte bölgeye gelen devrimci dostlar/yapılar oldu. Bu bizlere doğru ve güzel olanda ortaklaşmanın zevkini tattırdı. Bu yıl ki çalışmamızda daha önce gitmediğimiz

köylere gitme şansımız oldu. 12 gün boyunca bölgede kaldık. Ünye ve Fatsa’nın köylerinde fındık topladık. Patoz yaptık. Halkımızla aynı sofrayı paylaştık. Bölgenin yaşadığı sıkıntılara yerinde tanık olduk. Fındıkta Sömürü Sürüyor Fındık bölgenin genel geçim kaynağı ve bölge ekonomisinin temelidir. Ayrıca Türkiye dünya fındık üretiminin % 80’ini yapmasına rağmen fındık borsası yurtdışında, Hamburg’tadır. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da fındığın fiyatı yöre halkının yüzünü güldürmüyor. Daha önce ki yıllarda 6-7 TL civarına kadar çıkan fındık fiyatları uzun yıllardır çok düşük seyretmektedir. Örneğin bu yıl 3.75 TL civarındadır. Tüccarın, tefecinin eline bırakılan piyasa, üreteni öğüten, borçlandıran ve mülksüzleştiren şekilde işliyor. Fiskobirlik’in bilinçli bir şekilde zarara sürüklenmesi üreticilerin/köylülerin dizginsiz bir sömürüyle karşı karşıya kalmasına sebep oldu. Bugün gelinen aşamada birçok köylü bankalara ya da tefeciye borçlanmış durumda. Kısacası birkaç yıllık üretimi bile şimdiden elinden alınmıştır diyebiliriz. Aslına bakıldığında fındık birçok açıdan avantajlı bir ürün. Çikolata, pasta, kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılan fındığın yerini alabilecek nitelikte bir ürün söz konusu değil. Fındığın çotanağından hayvanlara küspe üretilebildiği gibi, kabukları da yüksek yanıcı özelliğe sahip olduğundan yakacak olarak kullanılabilmektedir. Fındığın bu kadar artısı, piyasada belirlenen fiyatla karşılaştırıldığında bir tezatlık oluşturmaktadır. Bu da tarım tekelleri, banka, tüccar-tefeci’nin üretenin emeğine ne ölçüde el koyduğunu göstermektedir. Bu sömürü düzeneğine karşı Karadeniz halkı geçmişin birçok güzel örnekle karşı da koymuştur. “Fındıkta sömürüye son” mitingleri bunun en güzel örneklerindendir. Ancak 12 Ey-

29


lül sonrası gittikçe sosyal demokratlaşan devrimci muhalefet, bugün böylesi geri bir noktaya gelinmesine sebep olmuştur. Geçtiğimiz yıllarda yapılan Ordu karayolunun saatlerce trafiğe kapatılmasıyla gündeme oturan fındık mitingi de sadece ekonomik taleplerle sınırlı kaldığı için bir sonuç getirmemiş, iktidara seçim manevrası yapacak bir olanak sağlamıştır. Ekonomikdemokratik taleplerle politik mücadele ilişkisi kurulmadığında yapılan eylemliliklerin de işlevi, kitlenin biriken tepkisini boşaltan bir sigortaya dönüşmektedir. Ayrıca bölgede fındık sökümü için teşvik uygulanmaya çalışılmakta, fındığını söküp getirenlere üç yıl süreyle ücret ödeneceği ifade edilmektedir. Böylelikle üretim kültürünü de yok edecek, onun yerine Karadeniz’e gözünü diken tekellerin önünü açacak uygun zemin hazırlanmaktadır. Fındık toplamak için bölgeye gelen mevsimlik işçilerin yaşadıkları ise ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Genel olarak mevsimlik işçiler Doğu ve Güneydoğu’dan gelen işçilerden oluşmaktadır. Yerel devlet erkanının etnik kimliklerinden ötürü bu yıl bölgeye kürt işçileri almama gibi bir tavır içine girmesi bölgedeki demokratik muhalefetin tepkisiyle karşılaştı ve geri adım atıldı. Ancak bölgede mevsimlik işçilerin yaşam koşulları ağır. Uzun çalışma

süresine bir bölümü işçilerin başındaki kişiyle paylaşılan 25 TL eklenince kölelik koşullarında bir yaşam oluşuyor. Aynı zamanda sağlıksız koşullarda kalmaları da madalyonun diğer yüzü. Tekeller Bölgeye Göz Dikti: HES’ler ve Maden Arama Projeleri Bölgenin doğal güzellikleri gerçekten insanı büyülüyor ve insan kendini beton yığınlarının uzağında kendi doğasına daha yakın buluyor. Gerçekten hiçbir hırs ve kaygı taşımadan halkça bakan ezilen kesimlerin Karadeniz’de gördüğü bu tabloya bakan “müteşebbis”ler ise aynı şeyi görmüyor. Tekellerin Karadeniz’e baktığında gördüğü şey doğanın değil, doların yeşili olmaktadır. Bölgede çok ciddi anlamda doğal, el değmemiş kaynak suları bulunmaktadır. Türkiye’nin doğal su bakımından en zengin bölgesi olan Karadeniz, bugün ülkenin enerji ihtiyacını karşılayacağız gerekçesi ile binlerce HES (Hidro Elektrik Santralleri) yapımıyla karşı kaşıya. Türkiye’de bugün 2500 adet HES yapımı kararlaştırılmış ve bunların 1600’üne ruhsat çıkmış ve yapımına başlanmış durumdadır. Ancak belirtildiği gibi HES’lerin arka planında amaçlanan şey elektrik enerjisi değildir. Bütün projeler gerçekleştirilip %

30


100 kapasiteyle de çalışsa Türkiye’nin elektrik ihtiyacının ancak % 5’ini karşıladığı görülecektir. Elektrik Piyasası Kanunu’na bakıldığında asıl amaçlanan ortaya çıkmaktadır. Kanun HES’ler üzerinden 49 yıllığına bölgedeki suyun kullanım hakkını sermayeye vermektedir. Birkaç yıl önce Türkiye’de gerçekleşen Dünya Su Forumu’nda Su Konseyi Başkanı’nın açıklamaları suyun tekeller için ne anlama geldiğini açıklıyor; “İnsanlar su faturasına cep telefonu kadar ödeme yapmaya razı olursa hiçbir sıkıntı kalmayacak. İnsanlar cep telefonu kullanmadan da yaşabilirler, ama su kullanmadan yaşayamazlar.” Kısacası Karadeniz’deki HES’lerle bölgedeki su kaynakları yataklarından borularla alınarak tek elde toplanacak. Bu da gün geçtikçe bölgenin iklimini, doğa yapısını, yeşilini, su kaynaklarının beslediği canlıları ve bölge insanını olumsuz etkileyecek. Ağaçlar kurudukça heyelan artacak, canlılar ölecek, toprak çölleşecek, insanlar göçecek. Şimdi daha iyi anlaşılıyor Karadeniz sahil yolunun ne için yapıldığı; bir yandan tekeller bölgeye rahat gelirken, bölge halkı da toprağını bırakıp kentin yolunu “rahat bir şekilde” tutabilecek. Aynı zamanda bölgeye yeraltı zenginlikleri bakımından da yaklaşılıyor. Siyanürle altın arama projeleri hayata geçirilmeye çalışılıyor. Siyanürün taşı öğüten toprağa, suya geçerek kirleten yönü de düşünüldüğünde, buna izin verildiği oranda kanser vakalarının Karadeniz’de daha da artacağı bir gerçek. HES yapımı ve maden arama faaliyeti için yol açarken bile orman katliamı gerçekleştiriliyor. Bölge halkına yerel işbirlikçiler eliyle bu faaliyetler bir gelişme/kalkınma gibi yansıtılıyor. Bu çarpıtmalar da hesaba katıldığında, bu saldırıları bertaraf etmek çok ciddi bir çalışma gerektirmektedir. Doğu Karadeniz tarafında HES ve Maden arama faaliyetlerine karşı, yaşanan tahribatlarla birlikte bölge halkı bilinçlenmeye başladı. Ve kendi

suyunu ve toprağını tekellere karşı savunmaya başladı. Ordu bölgesinde henüz bu bilinçlenme çalışması yeni yeni başlayacak gibi gözüküyor. Bizler de gittiğimiz yerlerde HES’lerin ve Maden arama faaliyetinin nelere sebep olacağını anlatmaya çalıştık. Dünden Bugüne Devrimci Mirasın Güne İzdüşümü Bahçelerde fındık toplarken bölgenin devrimci dokusuna ilişkin bir tarihsel yolculuğa çıktık. Fatsa ve Ünye Bölgesi geçmişte Mahirler’den bu yana Devrimci Hareketin yoğun olduğu bölgeler arasındaydı. Fatsa’da devrimcilerin örgütlü gücü yerel yönetimi, yaptığı çalışmayla eline almış, Terzi Fikri’yi de belediye başkanı yapmıştı. Fatsa’da yapılan “Çamura son kampanyası”, karaborsayla ve tefecilerle yürütülen mücadele devrimcileri çok güçlü bir hale getirmişti. Tabii bugüne baktığımızda o günlerden çok uzak bir noktada olunduğu görülmekte, fakat biz gençler açısından geçmiş mücadele pratiklerinden öğrenilebilecek çok şey var. Halkla kurulan ilişkilerden bölgedeki askeri faaliyete kadar, 12 Eylül sonrası yaşanan dağılmadan kaynaklı aktarılamayan pek çok pratik mevcut. 21 Haziran 1984 tarihinde Necmettin Karagülle, Habil İrgül ve İbrahim Levent, Ana Gerilla Birliği’ne bağlı olarak faaliyet yürütürken Ünye’nin Çiğdem Köyü’nde kaldıkları bir evde kuşatılıyorlar, devletin “Teslim ol” çağrısına direnişle karşılık veriyorlar. Uzunca bir süre çatıştıktan sonra helikopterlerden açılan ateş sonucu şehit düşüyorlar. Üçü de bölgede sa-

31


hiplenilen, çok sevilen devrimciler. 12 Eylül sonrası faşizme karşı direnişin temel olduğunu ifade eden bir pratiği ortaya koyuyorlar. 1980’de İbrahim Levent’in ailesine yazdığı mektubunun şu satırları bile bugünün “AKP karşıtlığına inen devrimciliğine” cevap niteliği taşıyor; (...) “Canım kardeşim, sen neler yapıyorsun? Köyde işler iyice kızışmıştır. Ama sorunun AP-CHP sorunu olmadığını kavratmak gerekir. Yani sorunun bu düzen olduğunu; sorunun Amerikan emperyalizmi olduğunu ve bu zamlardan kurtulmanın yolunun bu düzenden kurtulmak olduğunu kavratmak gerekir.” İlhan Durmuş, Cavit Kaya ve iki yoldaşı Fatsa’nın Kılıçlı köyü yakınlarında 13 Kasım 1983 günü çatışmaya giriyorlar. Cavit ve İlhan şehit düşerken yoldaşları yaralı yakalanıyor. İkisi de hareket içinde çalışma yaptıkları bölgelerde görevlerini eksiksiz yerine getiriyorlar. Ayrıca İlhan, Kılıçlı Köyü’nden. Yörede çok sevilen bir devrimci. Kılıçlı’da Dev-Genç olarak mezarını da ziyaret ettik. 12 Eylül’e karşı uzunca bir süre siyasi faaliyetlerini sürdürmüş bu yoldaşların da pratiklerinden öğrenilecek çok şey var. Cavit Kaya kır faaliyetini sürdürürken askerlerin onu fark ettiğini ve operasyona başladıklarını anlıyor. Köyün camisinde uygun bir yere gizleniyor. Askerler de tesadüfen camiye gelip karakol kuruyorlar. Bir hafta boyunca bölgede operasyon yapıyorlar. Cavit de onlar camiden gidene kadar gizlendiği yerden çıkmıyor. Aç ve susuz kaldığı yerde inanılmaz bir direnç gösteriyor. Bugün insanların en küçük bir devrimci pratikte disiplinsizliğe düştüğü düşünüldüğünde Cavit’in kişiliği olması gereken açısından öğretici bir örnektir. Daha nice örnekler var; Ahmet Sakin, Ahmet Gürler, Ayhan Eskici, Sebahattin Demir -dörtler- 15 Aralık 1980’de Kumru-Ericek Yaylası’nda kuşatmayı yarmaya çalışırken şehit düşüyorlar. Anılarına Karadeniz türküsü yazılıyor, dilden dile söyleniyor. Çatışma uzunca sürüyor. Ayhan Eskici kuşatmayı yarıyor ve dereye ulaşıyor. Yoldaşlarının ölümüne neden olan askerlerin arasındaki faşist muhbirleri vuruyor. Biri ölüyor, diğeri yaralanıyor. Kan kaybından baygın düşünce de yakalanıyor. Kısa bir süre sonra şehit düşüyor. Ayhan yoldaş yoldaşça sahiplenmenin ne demek olduğunu canı pahasına gösteriyor, hesap sorma bilincinin gerekliliğini ortaya koyuyor. Bölgede fındık toplarken Ahmet Sakin’in

mezarını da ziyaret ettik. İhsan Abdi Önal, Kadir Aksoy, Fikri Sönmez, Ayşe Makar, Özgüç Tuncay ve daha niceleri... Geçmişten bugüne baktığımızda tertemiz bir sayfa gibi yaşamlarıyla tüm yoldaşlar, mücadeleyi yükseltmek için ne yapılması gerektiğini bize anlatmaktadır. Sevdaların kan kızılı coşkunluklarla örüldüğü bir çağdan günümüzde yaşamın ilmeklerine inen faşizme karşı direnmenin izdüşümlerini çıkarıyoruz. Ordu çalışması bu yanıyla da bizler için bir ders niteliğindeydi. Sonuç Olarak... Karadeniz’in hırçın mavisine umutlarımızı, gök gözlü yıldız kayması gecelerine düşlerimizi saldık. Bu yıl geçen yıla oranla daha planlı bir çalışma programı içinde hareket ettik. Geçen yılın acemilikleri deneyime dönüştü. Kendini toprağında tanımaya çalışan bir tohum gibi çalıştık halkımızın yanında. Emeğin değerini, sevginin güzelliğini tattık. Bölgenin sorunlarını tespit ederken kendi sorunlarımıza çareler bulduk. Halkın içinde halkça mütevazi bir devrimcilik, belki de bugün gençlik alanında beliren birbiriyle yarış mantığına panzehir olacak bir öneme sahip. Gelecek yıla daha çok sayıda bölgeye ve daha kalabalık gelmeyi önümüze hedef koyduk. Çantamıza umut doldurup yola koyulduk. Yeni yeni hedeflere yelken açacak gemilere rüzgar tuttuk nefesimizi. Sesimizi daha çok yoldaşa ulaştırmak için şarkı tuttuk. Dağların doruklarında ,kartal yuvalarında yattık. Gidenlerimizin ayak izlerinde emekliyoruz şimdi. Yürümeye gün sayıyoruz. Alnımızın terinde onurlu bir yorgunluk olduğunda akşamların kızıllığı. Ve sabahlar dostlukla paylaşılan bir parça somun olduğunda. Bir şarkının notalarıyla uyumlu hale gelecek tüm enstrümanlar. Göğümüzde baharın kokusuyla açacak papatyalar. Yüreğini sevgiden yana yakanların ayaklarına dolanmayacak ayrık otları. Soluğumuz elma kokacak. Farklı tatlarıyla duygular, doyuracak fast-food sevgisizliklerimizi. Dallara yürüyen suda bulacak yaşam soluğunu. Özgürlük tüm renklerin toplamında bir renk olacak. Yeni doğan tüm tomurcukları insanlığın rengini ondan alacak. Doğa deşilen bir karın olmaktan çıkacak, ana rahminin üretkenliğiyle buluşacak. Evren maddenin zamanla dansında yeni dünyalar yaratacak.

32

liselidg6  

1 2 kayıt yaptıramıyor. Aslında bireysel kurtuluş hikâyesi olarak medyanın alına puluna bu- lanarak önümüze konulan örnekler bile ortada bir...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you