LİSELİ DEV-GENÇ’TEN Merhaba Sevgili Dostlar, Yoldaşlar! Üçüncü sayımızla sizlerle birlikteyiz. Bu sayımızı genel olarak elemeci sınav sistemi, eğitimin ticarileştirilmesi ve genel olarak gençliğin yaşadığı sorunlara ilişkin yazılar oluşturdu. Bilindiği gibi okulların kapanmasına kısa bir süre kaldı. 8. sınıfta olan arkadaşlarımızı liseye giriş heyecanı ve sorunları beklerken, lise son sınıftaki arkadaşlarımız “sınavların sınavı olan ÖSS” yaklaştıkça gün be gün artan bir stresle yaşamaktadır. Yaklaşan ÖSS ve benzeri sınavlar ile eğitim sisteminin çarpıklıkları öğrenci arkadaşlarımızın ve velilerimizin bugünlerde daha fazla ilgisini çekmektedir. Yaz döneminin rehavetine kapılmadan yapılacak “Sınavlarla elenmek değil, yeteneklerimizle gelişmek istiyoruz! Paralı eğitime hayır!” başlıklı bir çalışma, bizlere, hem ailelerimize hem de arkadaşlarımıza eğitim sisteminin sorunlarını ve kafamızdaki alternatif eğitim sistemini anlatma fırsatı verecektir. Böylesi bir süreci başarıyla örebilmek için biz Liseli Dev-Genç’lilere büyük iş düşmektedir. Ayrıca önümüzde üç aylık bir yaz tatili bulunmaktadır. Bu dönemi iyi planlayıp verimli bir yaz çalışmasına çevirebiliriz. Bugün hepimizin içinde yaşadığı ve sebebi biz olmadığımız halde sıkıntılarını çekmek zorunda kaldığı ekonomik kriz yaz aylarında etkisini daha da arttıracak. Biz Liseli Dev-Genç’liler sadece okullarda değil, hayatın her alanında halkımızın arasındayız. Bu dönemde krizin nedenlerini ve çözüm yollarını anlatacağımız, ev, iş yeri demeden her kapıyı çalarak yüzyüze/birebirde öreceğimiz bir çalışma, bizlerin yaz aylarında da gelişmesinin önünü açacaktır. Yaz ayları birçoğumuzun okumaya bolca zaman ayırabildiği bir dönemdir. Planlı bir şekilde yapılacak teorik çalışmalar bizleri karanlık gecelerde sabaha çıkacak bir fener işlevi görecektir. Bizler, Felsefenin Başlangıç İlkelerini (G.Politzer), İlkel Komünal, Köleci, Feodal Toplum (Mitropolski, Kerov..), Sosyalizmin Alfabesi (Sol Yayınları), Felsefenin Temel İlkeleri (G. Politzer), Komünist Manifesto (Marks, Engels) vb. kitapları ihtiyaç durumumuza göre okuyabiliriz. Ayrıca Yarın Bizimdir Yoldaşlar! (Manuel Tiaga), Komünist İmam (Hasan Kıyafet), Oğlumun Hikayesi (Tsono Çonos), Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum (Mitka Gribçeva), Dipten Gelen Dalga, Paris Düşerken, Fırtına (İlya Ehrenburg) vb. romanlarda okunduğunda bizlere çok şey katacaktır. Bu süreçte Liseli Dev-Genç’in yaygın bir şekilde dağıtılması büyük önem taşımaktadır. Bizlerin en temel faaliyeti, dergimizdeki bakışımızı çevremizdeki insanlara ulaştırabilme, onları da özgür bir dünyanın kapısından içeriye alabilmektir. Yaz aylarında kimimiz bir işe girerek belki çalışacak, kimimiz memleketimize gideceğiz. Buralarda yeni yeni arkadaşlarla tanışacağız veya eski arkadaşlarımızı görme şansı bulacağız. Bulunduğumuz her mekanı bir örgütlenme alanına çevirmek bir devrimcilik özelliğidir. Tüm bu imkanları değerlendirdiğimizde çok kısa sürede uzunca mesafeler katedebiliriz. Bugün Dev-Genç’i örgütlemek en temel siyasi görevimizdir. Gençliğin eyleminin birliğini oluşturabilme koşulu budur. Gençlik, günün imkanlarını çoğaltarak geleceğe taşıyacak bir lokomotiftir. Dağınık bir seyir izleyen eylem çizgisini birleştirecek kültürü bugünden mayalamalıyız. Bugün Dev-Genç’te birleşip umudu büyütme zamanıdır. Dostlar, Yoldaşlar! Yoldaş omuzları çoğaltarak yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Biz Liseli Dev-Genç’liler için eleştiri ve katkılar büyük önemdedir. Hepimizin bilincinde ve yüreğinde bugüne kadar biriken, açığa çıkmayı bekleyen duygu ve düşünceler, yaşadığımız düzenin sorunlarına yaklaşımlar olduğunu düşünüyoruz. Bunları rahatlıkla bizlerle paylaşabilirsiniz! Gelin özgürlüğe giden yolun taşlarını birlikte dizelim! İlgiyle okuyacağınız bir sayı olduğunu umuyoruz. Bir daha ki buluşmak dileğiyle! Sevgiyle kalın!
1
1 MAYIS’TA ALANLARDAYDIK! “Devrim yolu sarp ve engebelidir”, der Mahir Çayan. Keza birileri bu yolu seçmeyip anlaşmalı, pazarlıklarla süslenmiş ‘çıkmaz yollara’ atmıştır adımlarını. Belki korkudan, belki isyan duygularının bastırılmasından, belki de bilinçli olarak seçmişlerdir bu yolu. Bu insanlar geleceklerini mücadeleden çok verilen izinlere, alınan kararlara mahkum etmiştir... Bu yıl 1 Mayıs alanına çıkanlar, geçen 31 yılın acısını çıkarırcasına ve bunu büyük bir zafer sayarcasına bas bas bağırdılar o meydanda. 77’de yoldaşlarımızı kaybettiğimiz o yerde haykırdılar; “Bu yıl 1 Mayıs bizimdir, 1 Mayıs kazanılmıştır” diye! 1 Mayıs’ı kazanan o insanlar alırken polisin elinden karanfilleri, geride, arka sokaklarda büyük mücadelelerle alana girmek isteyen devrimciler, polisin elinden yüzlerce gaz bombası yediler. “1 Mayıs’ı kazanan” o insanlar gazetecilere kare kare pozlar verirken, geride bıraktıkları o yürekli devrimciler polise karşı direnerek yaşattılar devrimi, sisteme karşı direnerek andılar yoldaşlarını. İşçileri, emekçileri, yoldaşları geride bırakarak alana makul sayıyla girmek bir kazanım değildir. Lakin bunu böyle sanmak devrimcilikten uzak, boş bir davranıştır.
Sürece biraz bakalım. 30 Nisan’dan 2 Mayıs’a neler değişti? Krize, işsizliğe, zamlara, ekonomik sorunlara kazanılan 1 Mayıs’la birlikte çözüm getirildi mi? İnsanlar kavuştular mı haklarına? Yoksa egemenlerin uzattığı bu bayram şekerlerini mi doldurdular ceplerine! Kürsülerde söylenen sözler, atılan nutuklar günü kurtarmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Doyurmadı hiçbir işçinin karnını! 1 Mayıs, yine 1 Mayıs olamadı! Anlaşmalarla, pazarlıklarla, sol yumruk havada ama sürünerek haykırmakla, başı yerde isyan etmekle, izin verildiği ölçüde sarf edilen mücadelelerle kazanım sayacaksak bu bayramı, hiç saymayalım daha iyi(!) Çabaladığımız ölçüde kutlayacağız 1 Mayıs’ı. Örgütlü direnişlerle çıkacağız alanlara. Korkularımızı karanlığa gömerek yol alacağız koşar adımlarla. Ve bir gün mücadelelerle ve direncimizle gireceğiz o meydana “İşte kazandık. Günü değil geleceği kurtardık” diyeceğiz… Ve gün gelecek ülkenin tüm meydanlarını yumruklarımızla zapt edeceğiz. Etrafını da yıldızlarla süsleyeceğiz. Çünkü biz devrimciyiz…!
2
68 RUHUYLA KAVGADA BİZ DE VARIZ!!
D
evrim ve sosyalizm mücadelesinde derin izler bırakan önderler için yazılacak, araştırılacak ve incelenecek çok şey var. Kısacık ömürlerinde öylesine yoğun ve çok şey yaşadılar ki! Onları yazmak bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Dolayısıyla biz; Mahirlerin, Denizlerin, Kaypakkaya’nın devrimci yaşamı ve mücadelesini kısa bir yazıyla anlatmaya çalışacağız.
4 Nisan 1971’de işadamları Mete Has ve Talip Aksoy’un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi. 17 Mayıs 1971 günü aralarında Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir’inde bulunduğu arkadaşlarıyla birlikte İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom’un kaçırılması eylemini gerçekleştirdiler. Elrom öldürüldükten sonra 29 Mayıs 1971’de Hüseyin Cevahir’le Yaşasın Kurtuluşa Kadar Savaş birlikte Maltepe’deki bir evde kuşatıldılar. Oligarşi’yle girdiği çatışmada Hüseyin Ceva“…Ey her şeye bitti diyenler hir ölü, Mahir Çayan yaralı olarak yakalanır. Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler O döneme kadar sol kamuoyunda bir tene kırlarda direnen çiceklerne orisyen olarak tanınan Mahir Çayan’ın eyHenüz elveda demediler lemci yönü ilk kez bu dönemde ortaya çıktı. Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek THKP-C davasında yargılanan Mahir Çayan yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” ve arkadaşları; Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz ve aynı ceza evinde bulunan THKO’lu Cihan ADNAN YÜCEL Alptekin ve Ömer Ayna’yla birlikte Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçarlar. Mahir Çayan; 14 Ağustos 1945 ‘te THKP-C, THKO ortak eylem kararı alırlar. Samsun’da doğdu. Babası bir kamu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını çalışanıydı. İlköğrenimini İstanbul’da engellemek için NATO üssünden üç İngiliz Üsküdar Halil Güçlü ve Paşakapı İlköğretim askerini kaçırırlar. Niksar’ın Kızıldere okulunda tamamladı. Ortaokul ve liseyi Köyü’ne giderler. Muhtarın ihbarı sonucu Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. 1963’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçti. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Fikir Kulübüne üye oldu. 1965’te İzmir’de 6. Filo’yu protesto için Ankara’dan İzmir’e gelen devrimci gençlik gurupları içerisinde yer aldı. Protesto gösterileri sırasında gözaltına alındı daha sonra serbest bırakıldı. 1970’lerde gelişen DEV-GENÇ hareketi içerisinde yetişen Mahir Çayan, Devrimci Hareket’in teorisyeni ve önderi oldu. THKP-C’nin kurucusu ve yöneticisi oldu. Şehir gerillası modelini benimseyen Mahir Çayan, buna uygun silahlı eylemlerin planlanmasında ve gerçekleşmesinde aktif olarak yer aldı. Mahir Çayan, 12 Şubat 1971’de Ankara’da Ziraat Bankası Küçükesat Şubesi soygununa ve 15 Mart 1971’de Türk Ticaret Bankası Erenköy Şubesi soygununa katıldı. Bunun ardından
3
yerleri tespit edilir. Jandarmanın teslim olun çağrısına karşılık: ‘’Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!’’ diyerek marşlarla karşılarlar ölümü. Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz, Hüdai Arıkan, Sabahattin Kurt, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru oligarşi’nin cellâtları tarafından Kızıldere’de katledildiler. On devrimci katledildikten sonra bedenlerine defalarca kurşun sıkılmış cesetleri param parça edilmiştir.
yaşamlarıyla düşmanın hedefi haline geldiler. 12 Mart’ın faşist generallerince Sürek Avı Operasyonuyla yakalanan Deniz,Yusuf ve Hüseyin, devrimcilere ve halka gözdağı vermek için göstermelik bir mahkemede yargılanarak önceden kesinleşmiş idam kararlarına yasal kılıf geçirilmeye çalışıldı ve 6 Mayıs 1972’de idam edildiler. Çelik Aldığı Su’yu Unutmayacak ‘’...Ölümlerden geliyorum şarkı söyleyerekten, Geliyorum yaşamak için. Bırak ışıldayan bir yara Bağışlasın bana sesini... Yaramın üstünde yürümeyi öğretti bana Cellâdın bıçağı. Yürümeyi, hem de yorulmadan. Direnmeyi öğretti. Direnmeyi…’’ Mahmut DERVİŞ
Deniz, Yusuf ve Hüseyin... “En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de Devrim O,onun en güzel yüz metresini koştu En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak.. En hızlısıydı hepimizin. En önce göğüsledi ipi... Acıyorsam sana anam avradım olsun, Ama aşk olsun sana çocuk AŞK olsun.” CAN YÜCEL Deniz Gezmiş, 28 şubat 1947’de Ankara’ nın Ayaş ilçesinde doğdu. Gezmiş, öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da okudu. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan 1968 devrimci kuşağın gençlik önderleri.. Devrimci bir dönemin açılmasında ön açıcı rol oynayarak, emperyalizm ve uşaklarının (egemen sınıfların) hışımlarını üzerlerine çekerek Türkiye’de Amerikancı, işbirlikçi iktidara karşı ancak silahlı mücadele ile zafere ulaşılacağını bizzat pratik içinde yaşayarak gördüler ve TİP’ten koparak 1970’de THKO’yu örgütlediler. Emperyalizme ve faşizme karşı devrimci mücadelede söz ile eylemin birliğine büyük önem veren THKO önderleri sayılarının azlığına, olanasızlıklara vs. bakmadan büyük bir devrimci irade ile ileriye atıldılar.Söylemlerine uygun bir devrimci pratik örgütleyerek halka bağlılıklarını, feda ruhu içinde hiç bir engele takılıp kalmayan devrimci yaklaşımlarıyla ortaya koydular.Kısa zamanda büyük işler başaran bu üç devimci önder mücadele ve
4
İbrahim Kaypakkaya, 1949 yılında Çorum’un Sungurlu ilçesinin Karakaya Köyü’nde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu’na girdi. Öğretmen okulunun ardından İstanbul’daki Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na başladı. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisi olan İbrahim Kaypakkaya devrimci düşüncelerle burada tanıştı. Mart 1968’de Çapa Fikir Kulübü’nün kurucuları arasında yer aldı. Çapa Fikir Kulübü’nün başkanı olan Kaypakkaya, 6.filo’ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle dokuz arkadaşıyla birlikte okuldan atıldı. Dokuz arkadaşı okula tekrar alındı; ama İbo alınmadı. Kaypakkaya, Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı. Maoist bir dünya görüşünü benimseyen Kaypakkaya, köylerden şehirlere doğru yayılacak bir devrim anlayışını benimsemiş ve bunun asla parlamenter bir yolla gerçekleşmeyeceğine, muhakkak silahlı mücadele verilmesi gerektiğine inanmış ve gerilla birliğini kurmuştur. Dersim’in Çemişgezek bölgesinde mücadele ederken, Vartinik Köyü Mirik Mezrasında kolluk güçleri tarafından bulunduğu köyün etrafı sarılmış İbo’nun can yoldaşı, silah arkadaşı Ali Haydar Yıldız yaşamını yitirmiştir. Kaypakkaya ise başından ve boynundan ağır
yaralanır ama kurtulmayı başarır. İki gün iki gece kar altında aç susuz kalmış sonra bir köye sığınmış, beş gün sonra kaldığı köydeki faşist bir öğretmenin ihbarıyla yakalanmıştır. İbrahim yoldaşa korkunç işkenceler yapılır. Bacakları kesilir. Cellâtlar İbrahim’in gözlerinde korkuyu ararken işkencecilerin vücudunu lime lime kesmelerine rağmen Diyarbakır zindanlarında bir direniş geleneği bırakarak ser verip sır vermeden 18 Mayıs 1973’te ölümsüzleşti. Ölüm sebebi kayıtlara intihar olarak geçtiyse de buna kimsenin inanmasını beklemesinler. İbrahim yoldaş Devlet tarafından katledilmiştir. … Ve Biz Liseli DEV-GENÇ’liler Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya ve bizim 68’liler, onlar liseli DEV-GENÇ’lilerin elinde baylaklaştılar. Denizleri asan, Mahir’leri Kızıldere’de, Kaypakkaya’yı Diyarbakır zindanlarında işkenceyle katleden, 12 yaşında körpe bedenine 13 kurşun sıkarak Ugur Kaymaz’ı ve yoldaşımız Önder Babat’ı katleden aynı zihniyettir. Bugün bir yandan egemen sınıflar, bize bıraktıkları devrimci mirası unutturmak, öldürmek ve halkı düzen içinde aciz duruma düşürmek amacıyla ittifak içinde devrimci kimliğe saldırıyorlar. Faşizm, bu üç, yürekli devrimci önderi katlederek
halkı korkutacağını ve devrimci mücadeleyi engelleyeceğini hayal etti. Ama yanıldı. 6 Mayıs 1972’de Deniz,Yusuf ve Hüseyin Ankara’da sabahın kör karanlığında ipe çekilirlerken arkalarında devrim davasını omuzlayacak ve devrimci geleneği her koşulda yaşatacak ve büyütecek devrimciler bıraktı. Deniz ve yoldaşları devrim için feda ruhunun zorunluluğunu pratik tutumları ve mücadeleleriyle ortaya koydular. İpe giderken; “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz!”, “Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının kardeşliği” şiarları bizlere örnek olacaktır. Kızıldere’de oligarşinin cellatlarına karşı kanının son damlasına kadar savaşanları, yaşasın Kürt ve Türk harklarının kardeşliği diyerek idam sehpasını tekmeleyenleri, oligarşinin zindanlarında ser verip sır vermeyerek ölümsüzleşenleri liseli dev-genç kavgasında yaşatacağız… ‘’Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Kurtuluş bayrağı bu yolu tırmanan gerillaların birbirlerine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir. Her engelde düşen gerillaların gövdesi bir devrim fırtınası yaratır. Her düşen gerillanın kanı devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır. Düşenler geride kalmazlar. Onlar emekçi halkın kalbinde, ruhunda ve bilincinde, devrimin önder ve itici sembolleri olarak yaşarlar. Düşenler devrim için, devrim yolunda vuruşarak düştüler. Kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler. Onlar kurtuluşa kadar savaş şiarını, devrim yoluna kanları ile yazdılar. Yolumuz burda düşenlerin yoludur..’’dedi Mahir Çayan, biz de liseli Dev-genç’liler olarak haykırıyoruz! Yolumuz Deniz’lerin, Mahir’lerin, İbrahim’lerin yoludur. Dün, Mahir’lerden korktunuz; bugün bizden korkun, Liseli DEV-GENÇ’ liler olarak söz veriyoruz. Bayrağınız elden düşmeyecek ve hesabınız mutlaka sorulacak, o büyük gün geldiğinde! Onlar yol açtılar biz tamamlayacağız! -DENİZ, İBO, ÇAYAN ŞAVAŞA DEVAM! -KIZILDERE SON DEĞİL SAVAŞ SÜRÜYOR! -YAŞASIN DEVRİMCİ DAYANIŞMA! İZMİR Liseli DEV-GENÇ
5
PARASIZ NİTELİKLİ, BİLİMSEL, DEMOKRATİK, ANADİLDE EĞİTİM BİR İNSAN HAKKIDIR
D
aha orta okul çağlarında başlar bu ülkede eğitim savaşı. Eğitim sistemi kendi doğrularını aşılamaya başlar, genç beyinlerin savunmasız hücrelerine. Kimse müfredatı yargılamaz, ne kadar doğru ya da tüm öğrenciler bunu öğrenmeli mi? diye. Neden mesleki veya bireysel eğitim küçük yaşta başlamıyor, eğitim sistemimizin başarısızlığı burada olabilir mi? Her bireyin zekâsı ilgilendiği şeye odaklıdır, dersin ortasında dışarıyı izleyen çocukları hiç görmüyor mu o öğretmenler ki dünyanın en ağır müfredatlarından biridir bizim beynimize işlediğimiz sayfalar. Gelişmiş ülkelerin dersliklerinde sadece çalışacağı alanda işine yarayacak bilgileri aşılıyorlar öğrencilere… Ya biz üç buçuk saatlik bir sınavda deliler gibi saldırıyoruz sorulara… Neden bir sürü insan sıfır çekiyor? E, hak verin artık; liseler bir sürü beynin pimini çekiyor. Korkunç bir rekabet var bu aralar tabelalarda. Rant kavgası hüküm sürüyor dersanelerde. Sadece kapitalist sistemin hüküm sürmesinde büyük rol oynayan para haneler… Öğrenciye kattıkları şeyler mi? Kıskançlık, ortam bilgisi, evden kaçma yolları ve bir yığın umutsuzluk… Tabi bu
sözleri genelleme olarak algılamamalıyız. Neden bu sistem dersanelere ihtiyaç duyuyor? Demek ki kimse inanmıyor yeterli olduğuna okuldaki eğitimin. Demek ki bir taş eksik. Peki, o taşın yerini para mı almalı. Hala ev geçindirme derdinde olan milyonlarca ailenin umut beslediği evlatlar… Peki, onların suçu ya da diğerlerinden farkı ne? Eğitim parasızdır, hepimiz çok iyi biliyoruz ancak çocuklardan ve gençlerden okul sıralarına oturmaları için ‘eğitime katkı’ adı altında zorunlu bağış paraları alınıyor. Hangi eğitime katkı! Ailem okulda bir şey öğrenmediğimi düşünüp biraz da sağdaki soldaki insanların sözünden etkilenerek beni dershaneye veriyor. Belki annemin yüzünü güldürecek, ailenin rahatlamasını sağlayacak bir para, karşılığı beklenmeden benim için harcanıyor. Ne var bunda diyeceksiniz. Benim içimdeki sesi duymuyor musunuz? Ben bu yaşımda dağ gibi bir strese itiliyorum… Sorular sorular sorular… —Ya ailemin beklentilerini karşılayamazsam? —İstedikleri puanı alamazsam? —Etraftakiler ne der? —Kazanamazsam ne yaparım? Sizce kimin hakkı var gencecik beyine böyle şeyler düşündürmeye! ÖSS kaldırılmalı, nedeni hiçbir insan üç buçuk saatte tanınmaz, eğer amacınız sorumlu öğrenciyi ölçmekse sınıflara gelin. Dersaneler kapatılsın, eğer amacınız kimde çok para bunu öğrenmekse elinizi cebinize itin! Gülçin Gökbora
6
G
EĞİTİM SİSTEMİMİZİN DURUMU
eçen gün haberleri izliyordum. Bir tanesi dikkatimi çekti. Doğuda bir kentte, çocukların okula gidebilmek için ne kadar büyük sıkıntılar çektiğini gördüm. Ne büyük azim var doğulu çocuklarda… Onca yolu, onca engeli ebeveynlerinin engellemelerine rağmen aşmaya çalışıyorlar. Yalnızca bir şeyler öğrenebilmek için başka bir kanala geçtim. Orda da yine bir eğitim sorunuyla karşılaştım. Bir okulda bütçe yetmediği için, okulun temizliğini veliler yapmış. İşe bakın! Aldıkları paralar yetmezmiş gibi, bir de okullara ayrılan bütçeyi kısarak kendilerine kar sağlamak isteyen siyasetçiler, sınırı iyice aşmış durumda. Üç dört gün sonra akşam haberlerinde karşıma yine bir eğitim sorunu çıktı, hem de büyük bir sorun! MEB, yaptığı açıklamada sıcaklığın (tam hatırlayamıyorum ama ) 13 – 14 derecenin altına inmediği zamanlarda kaloriferlerin yakılmayacağını duyurdu. Hâlbuki biz İstanbullulara 18 derece bile soğuk gelirken okulların durumunu düşünemiyorum. Hem doğuda durum ne olacak? Orada 15 derecenin üstüne çıkmıyor ki sıcaklık… Ondan sonraki günlerden birinde yine acı bir haberle karşılaştım. Okul giderlerini ödeyemediği için elektrik ve suyu kesilmiş olabilir diyebilirsiniz- ama doğuda veya yoksul bir yerde değil ki; İstanbul’da hatta Üsküdar’da !- velilerin sinirli tavrını gördüm ve onlara hak verdim. Nedir bu rezalet? İki gün önce televizyonda yine böyle bir haberle karşılaşmıştım. Ama bu kez iş farklıydı. Doğu illerin birinde, 14 yaşındaki bir kız çocuğu babasının engellemelerine rağmen okula gitmişti ve bununla da
kalmayarak Anadolu Lisesi’ni kazanmıştı. Kaymakamdan yardım istemişti; okula devam edebilmek- daha doğrusu babasını ikna edebilmek- için. Şu duruma bakar mısınız; bir kız çocuğu (ki kız çocuklarına fazla hak tanınmaz) , ebeveynlerinin baskısına rağmen okula giderek, kayıt olmuş ve o şartlarda çok iyi çalışarak Anadolu Lisesi’ni kazanmıştı. Ama babasını ikna edemiyordu. Kameranın karşısında konuşurken gözyaşlarını zor tutuyordu. Kaymakam bu olaya müdahale etti. Ayrıca diğer kız kardeşini de alıp; onları her sabah evden okula okuldan eve getirip götürecek bir araba ve bunun gibi birkaç imkân daha sağladı. Belki de bu haber basında yer aldığı için idareciler bu durumla bu kadar çok ilgilenmişti. Ya hayatı basına yansıyamayanlar ne olacak? Ya da bir babaya çocuğunu okula göndermemeyi düşündüren durumda, bu sistemin hakimleri hiç mi kabahatli değil? Bu olay beni çok etkiledi. Televizyonda bunlar gibi daha birçok haber görebilirsiniz. Ne kadar kötü bir eğitim sistemimiz var. Ama bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi eğitim şartları ve daha iyi yönetmelik için; TEK YOL DEVRİM! Serdar Özüdoğru
7
B
ÇARKLAR DÖNÜYOR PARALAR AKIYOR
izim bir okulumuz var; bizi eğitmek, hayata hazırlamak ve sistem içinde var olabilmemiz sistemin isteklerini katıksız kabul edebilmemiz için kurulmuş. Baş kaldırmayı yasaklayan… Düşüncelerimizi talan eden, özgürlüğü alıp esareti sunan bir okulumuz var bizim. Sevgi dolu öğretmenlerimiz var bizim. Kaşları çatık, elleri sopalı… Öğrenci haklarına saygılı müdürümüz var bizim, masa başında kamerayla bizi gözetleyen. Bu okul içinde yaşadıklarımı anlatayım biraz. Her sabah acaba bugün okula girebilecek miyim diye bir korku olur içimde yarım saatlik yolumu yürürken. Çünkü bizim okula girmek kolay değildir, öğretmenlerimiz kısa kollu gömlekleriyle yazın sıcaklığını üzerlerinden atmaya çalışırken sen süveterini ve ceketini giymek zorundasındır. Sen öğrencisindir, yazın sıcağı seni etkilemez ama okulun on beş liraya sattığı tişörtleri satın alırsan (bu tişörtlerin maliyeti en fazla beş liradır) bu sıcağı çekmek zorunda kalmazsın. Bizim okula girerken spor ayakkabı giyemezsin çünkü okulda fakir öğrenciler vardır ve bunlar senin kadar iyi ayakkabılar alamaz ancak ticarethanemizin, özür dilerim (?) okulumuzun belli ayakkabıcılardan yetmiş liraya anlaştığı ayakkabıyı almalıyız ki fakir öğrencilerle senin aranda ayrımcılık olmasın. Oysaki senin baban sadece bir maden işçisidir. Ayakkabın zaten yetmiş lira değil ancak bunun yarısı kadardır. Öğretmenlerimiz, müdür yardımcılarımız sadece sana günaydın demek için seni on dakika hazır olda bekletirler ve “Günaydınsağ ol” dan sonra tek tek okula girersin, tek tek girmek zorundasın çünkü kontrolden geçeceksin ve diyelim ki ceketin yok; okula giremeyeceksin ve eve gidip ceketini almak zorundasındır. Ama sadece işçi çocuğu olan sen. Babası okula para yardımında bulunan çocuklar arka kapıdan alınır ve bu olayları senin gözlerin görür. Diğerlerinin ise cepleri görür… Sen okuldan çıkarılırsın eve gitmek yerine Milli Eğitim Bakanlığı’nın bulunduğun yerin şubesini ararsın ve sana “Ceketini giy de öyle git” yanıtı gelir. Telefonun suratına kapandığını duyarsın. Çare-
8
siz eve gidip ceketini alırsın. Okula dönünce derse giremezsin öğretmenin geç kâğıdı al der. İdareye gidersin geç kâğıdı istersin sana geç kâğıdı yok der. Ve ders dinlemek umuduyla geldiğin okuldan sinirli, öfkeli, kırgın adımlarla öğleden sonranın gelmesini bekleyerek boş boş yürürsün. Öğleden sonra gelir sınıfa girersin ve arkadaşlarının da bu konuda rahatsız olduğunu bilirsin. Onlara dersin ki “Arkadaşlar! Bizi ezen hakkımıza tecavüz eden bu yetkililere karşı susmayalım sesimizi çıkartalım ve dilekçe yazalım”. Onlar ve sen çok iyi bilirsin ki bir dilekçenin altına toplu imza atmak suçtur. O yüzden herkes tek tek dilekçe yazar. Müdür yardımcısı sınıfa gelir ve siz bunu yapamazsınız, “bu suçtur” der. Kendinizi savunduktan sonra susar, söylenecek lafı kalmaz birkaç tehdit savurur ve sınıftan çıkar. On beş gün beklersin dilekçene cevap gelmesi için; gelmez. Müdürün odasına gidersin. Giderken gri parlayan spor ayakkabıları görürsün. Gidip anlatırsın olayları ve aldığın cevap : “Onlarda okulun tişörtü var o yüzden onlara serbest, bilmediğin işe karışma, çık odamdan!” yanıtıyla kendine gelemez ve müdürün odasından çıkartılırsın. Olaylar bu hızla sürüp gider, ticarethane günden güne işler, çarklar döner, paralar ceplere iner, son model arabalar okul içinde artar. Mezuniyet günü gelir, geçici diplomanı aldıktan sonra velileri, zafer işaretiyle selamlarsın, yüzler kızarır yumruklar koltuğa vurulur. İdarecilerde bu olayı idare edememenin utancı belli olur asık suratların kızıllığında. Onların suratlarının kızıllığının senin geleceğinin kızıllığı olmasını umut eder evine dönersin. Ertesi gün babanı ararlar ve ikinizi de okula çağırırlar. Müdür bu yaptığın suçtur der orada birçok insan vardı der. Sana tasdikname vermek zorundayız der. “ Adı özgürlükçü olan bir ülkede zafer işareti yaptığın için tasdikname verilmesi istenen bir öğrencisindir artık sen.” Olay bir üst makama çıkar ve zafer
işaretinin bir suç olmadığı söylenir. Diplomanı alırsın. İşte ben ticarethanenin lise bölümünü böyle okudum. Şimdi üniversitedeyim ve ticarethanenin üniversite döneminde başıma gelecek olan olayları direncimle, umudumla ve devrim ateşimle bekliyor ve herkese haykırıyorum; devrim ateşim alevlendiği zaman başladı direncim kırılmaz ve diyorum ki: DEV-GENÇLİLER ÖLÜR AMA DEVRİMLER DURMAZ SÜRER! Ticarethanelerin kapanması için TEK YOL DEVRİM! Enver Akçatepe
DEV-GENÇ YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ’NDEN UZAKLAŞTIRILAN ÖĞRENCİLERE DESTEK ZİYARETİNDEYDİ Okulların birer karakola çevrildiğine özgür düşüncenin yerine devlet zorunun okullara işbirlikçileri eliyle girdiğine bir kez daha şahit olduk. Yıldız Teknik Üniversitesi 3-4 nisandan bu yana polis ve idarenin, sıkı yönetimindedir. Kendine TGB adını veren faşist örgütlenmenin provokasyonuyla başlayan olaylarda her zaman olduğu gibi fatura okulunu savunan devrimci öğrencilere kesilmiştir. Devrimci öğrenciler bu süre ve öncesi dahil olmak üzere bir sürü haksızlıklara maruz kalmıştır. Bu haksızlık en son okula girişleri yasaklanmasına kadar varmıştır. Devrimci öğrencilerin her gün okul önünde yaptıkları oturma eylemlerine destek olmak amacıyla Dev-Genç, Önder Babat Müzik Topluluğu ve sanatçı dotumuz Serhad Raşa ile 22 Nisanda Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeydik. Grup Bandista şarkılarını söyledikten sonra, Önder Babat Müzik Topluluğu’nun ve Serhad Raşa’nın söylediği marş ve türkülerle, hep birlikte halaylar çektik. Faşist güçlere hep beraber olduğumuzu, devimci mücadelenin birliğinin var olduğunu hep bir ağızdan söylediğimiz türkülerle, sloganlarımızla, halaylarımızla gösterdik. Okul hala polis kuşatmasında ve öğrenciler olması gerektiği yerde yani okullarında değiller malesef. Bu faşist baskının bir an önce durmasını haklı olan yoldaşlarımızın okullarına geri dönmelerini, üniversitelerin polis kuşatmasından kurtulmasını istiyoruz! Mücadelemiz omuz omuza her zaman devam edecek. Bunu anlamak istemeyen bize kendi doğrularını dayatmaya çalışan sisteme bir kez daha haykırıyoruz -TEK YOL DEVRİM!!! -MAHİR, HÜSEYİN, ULAŞ KURTULUŞA KADAR SAVAŞ !!!
9
UMUDUMUZ VAR ÇÜNKÜ BİZİM ÇÖZÜMÜMÜZ VAR!
B
izim hayallerimiz var… Düşlerimiz var… Çocukça bir hayal değil kurduklarımız. Çocukça bir hayal değil gerçekleştirmeye çabaladıklarımız. Çocukça bir hayal değil bağırışlarımız, yakarışlarımız… Biz öğrenciyiz, biz talebeyiz…Okumak için, kurduğumuz düşleri gerçekleştirmek için oturuyoruz bu sıralara. Kurduğumuz düşleri gerçekleştirmek için tutuyoruz kalemleri… Ve biz biliyoruz ki; gün gelecek, elimizdeki kalem kılıç olup kuşatacak bizi… Biz, önümüze engel koyanlara inat, bu yolda bize köstek olanlara inat vazgeçmeyeceğiz. Çabaladıklarımızdan, vazgeçmeyeceğiz düşlerimizden… Biz, devlet okulunda okuyoruz, devletin sınıflarında… Bugün, parasızlıktan okula uzak ilçelerden yürüyerek gidip gelen arkadaşlarımız var. Ailesine bakabilmek için hem okuyup, hem de çalışan arkadaşlarımız var… Biz bugün burada onları temsil ediyoruz. Onların sözcüsüyüz! Onların çıkmayan sesine soluk oluyoruz. Bugün, elektriğe ve doğalgaza zamlar geliyor ve ‘devletin okulunun öğrencileri’ okulun harcadığı miktara ödemekle yükümlü tutuluyor. Yani faturalar biz öğrencilere kesiliyor! Bizim, anne ve babalarımızın aldığı üç kuruş maaştan arttırıp da bu faturaları ödeyecek gücümüz yok! Zamlara ayırdığımız özel bir yastık altı paramız yok! Biz devlet okullarında okuyoruz, özel okullarda değil! Yani devletin her istediğini yapacak lüksümüz yok!.. Bizim hayallerimizi suya düşürmeye çabalarsanız, bizim soluğumuzu kesmeye çalışırsanız ;biz gün gelir tekerrür eder yine burada oluruz. Yine bu meydanlarda dikiliriz karşınıza, sesimize yeni soluklar katıp daha güçlü bağırırız sokaklarda. Kendimizi yenileriz, hayallerimizden vazgeçmeyiz ve o zaman bilin ki artık yenilmeziz!.. Biz, düşüncelerimizi; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerimizi, hayalperestler gibi raflara kaldırmayacağız… Her gün, her dakika, her saniye ilerleyeceğiz… Durmayacağız..! Bizim gaye ve amaçlarımız
şu anlık bir düştür… Ne önümüze atılan zehirli yemler, ne de etki altına sokan süslü sözler bizi yıldırmayacaktır! Eğer aksi olursa zaten o artık bizim için düş değil, düşüştür!!! Biz müşteri değil, öğrenciyiz… Biz ne kuklayız, ne de pollyanayız! Biz her şeyin farkındayız..! Defne Kızıler
10
Bir Kavgadır Sevdamız Ekmekle peynir gibidir, Bizim sevdamız… Güneşle yağmur gibi. Birleştikçe kardeş olur, Yumruğumuz yıldızlarda… Su gibidir bizim sevdamız, Berrak, İçtikçe güzelleşir. İzinsiz dağlar gibi, Yol’umuz Dağlar gibi izinsiz… Yağmurla deniz gibidir, Bizim kavgamız… Yağmur yağarken Deniz dalgalıdır, Her zaman ki gibi… Bir kavgadır, Bizim sevdamız… Düşlerde değil yalnız, Geçmiş zihnimizde, Gelecek önümüzde, Devleşir! Büyür bu sevda, Kavga doruklarında…
Eylül
GENÇLİK UYANIYOR
Y
apamadığımız şey sorgulamaktı aslında… Biz sorgulamak yerine birilerinde suç bulmayı, bahane aramayı, boyun eğmeyi seçtik. Üzerinde düşündüğümüz sebep değil sonuç oldu çoğu zaman. Çünkü buydu bize öğretilen, buydu bizden istenilen; hiçbir zaman hayatın gerçeklerini görmememiz, belki hayatın dekorlarına takılmamız. Televizyon, dergi, gazete hatta toplum bile bunu öğretmişti bizlere… Derslerde soru sormamız değil dinlememiz, yorum yapmamız yerine ezberlememiz istendi. Eğitim sistemine karşı geldiğimizde ise her zaman ki gibi susturulduk, susturula susturula konuşmayı, hakkımızı aramayı unuttuk. Hep kukla olmayı seçtik, ipimizi çeken birileri olmayınca hareket edemedik, ne yapacağımızı bilemedik sanki. Dayatmalara direnemedik, belki de denemedik… Bazen karşı gelmek istediğimiz şeyler oldu, çelişkiler yaşadık ama dile getirmedik. Uslu çocuk daha çok sevilirdi çevremizde, her şeye laf yetiştirmek ne haddimize. Değiştirmeyi istediğimiz şeyleri unuttuk zamanla, ne de olsa her çaba “sen mi kurtaracaksın bu memleketi?” denerek karşılanmıştı. Burnumuzu sokmamak işimize gelmişti belki de… Sistemin büyüttüğü çocuklardık her birimiz, daha en başta; bebekken köreltildi hayretlerimiz. Seyrettiğimiz dizilerdeki insanların sorunlarını yeğledik kendi sorunlarımıza. Onların sorunlarına üzüldük hatta rol olduğunu unuttuk. Mafya evimize girdiğinde televizyon ikinci yaşantımız olmuştu, bize vermek istediği kültürü bile düşünmeden kabul ettik. Onları örnek alıp, taklit ettik. Bu ilk dış görünüşümüzle başladı; belki baş rol oyuncusunun saçı, makyajıyla kalmadık daha sonra onun konuşmalarını taklit ettik, değişik kelimelerle dilimizi bozup kirlettik. Daha sonra sıra onların hareketlerine geldi. Küçükken çizgi filmlere özenip arkadaşlarımızla dövüştük, büyüdüğümüzde bununla yetinmeyip eline silah alıp sokağa çıkanlarımız oldu. Bu o kadar sıradanlaşmıştı ki; onlar için bir oyuncaktan farksızdı, nasıl olsa her gün görmüyor muyduk onu ikinci hayatımızda? Oyuncaklarda eksik olan şeyse hemen tamamlandı, her gün okullarda gençler birbirini bıçakladı, çetelere girip adam öldürdü. Kimse bunu yapmasının asıl sebe-
bini anlamadı. Bizi bu uykudan sadece kitapların uyandırabileceğini düşünmüştüm ama onlar da yardımcı olmadı. Çünkü asıl ihtiyacımız olanlar arka rafa kaldırılmış, biz daha doğmadan saklanıp yakılmıştı. Ön rafları ise izlediğimiz televizyon dizilerinden farklı olmayan fast-food tarzı kitaplar doldurmuştu; ele alındığında çabuk biten, sürükleyici ama bittiğinde zihnimizi geliştirmeyen, nedensonuç ilişkisi kurdurmak yerine olaya kapılmış ve belki de kitapta ki güzelliklere imrenen gençler yaratan. Çevremizdeki her şey bu kadar basitleştirilmişken kulaklıklarımızdan dinlediğimiz müzikte farklı olmadı; modaya göre ayarlandı ve her hafta değişti. Dinlediklerimiz aklımıza nedenleri bile gelmeyen depresyonlara sürükledi bizi. Sistem bizden yine pasifleşmemizi ve düşünmek yerine zombileşmemizi istedi. Kulaklıklarımızı çıkarmamamızın bir nedeni de bizi çevreden soyutlamasıydı. Gözlemlemekten uzaklaştık, gerçeklerden uzaklaştık hatta çevremizdekilere merhaba bile demedik, komşularımızı tanımadık; kimseyle kalıcı arkadaşlıklar kuramadık. Yalnız kalmak için uğraştık yalnızlığımıza üzüldük. Bunu isteyenin kendimiz olduğunu fark edemedik. Şimdi ise bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına vardık. Televizyonun düğmesini kapatıp, arka raflardaki kitapları bulmaya, kulaklıklarımızı çıkarıp bu kitapları okumaya, birbirimizle tartışmaya başlamalıyız. Sürekli boyun eğmemizin, mutsuz ve yalnız olmamızın sebeplerinin bize gösterilenlerle kısıtlı olmadığını görmeliyiz. Neden- sonuç ilişkisini araştırmalıyız. Hayatlarımızda kuklalığı bırakmalı ipi tutan olmalı alternatif bir kültür yaratmalıyız. Bunu başarabilmek tek başına bir insan için çok zordur. Çünkü sistem açık bulduğu her aralıktan içeri sızabilmektedir ve beyinlerimize işleyebilmektedir. Bunun önüne geçmemizin tek yolu ise örgütlü bir yaşamdır. Bize gösterilenlerin arkasındaki gerçekleri görebileceğimiz, uyutulmadığımız, yönetilen değil, yöneten olduğumuz bir toplum için; TEK YOL DEVRİM!!
11
Ahmet Dağdelen
DERS KİTAPLARI YALAN SÖYLÜYOR
Ö
yle bir dünya ki içinde yaşadığımız. Televizyon ekranlarına hapsolup kandırıldığımız. Düşünce ve yeteneklerimizin elimizden alınmasıyla her geçen gün daha da yozlaştığımız ‘Dokunma yanarsın’ türünden boş laflara inandırıldığımız öyle bir dünya ki. Gün geçtikçe yoksullaştığımız… Hani çalışana ekmek var diyorlar ya, inanma yalan! Çalışmayana, çalıştırana, yan gelip yatana ekmek var. İşçi çok da çalışsa, fazla mesai de yapsa, aldığı ücret 3,4 kuruştan öteye geçmiyor. Hatta öyle adalet ki, işçi kendi ürettiği malı bile alamıyor. Ama birileri hep kazanıyor. Şişiriyorlar göbeklerini, hatta kasalar yetmiyor paralarını koymaya! O kadar kaldırmışlar ki kendilerini gökyüzüne, kafalarını indirip bakmaya korkar olmuşlar yeryüzüne ve o korkuyla halkı alabildiğine sömürüyorlar. Bir de yarım akıllarıyla bunu zafer sanıyorlar. Kapitalistler işte! Yaşıyorlar! Yaşamak, eve ekmek götürememekse, makine gürültüleri arasında yaşlanmaksa, tersanelerde kum fabrikası görevi görüp ölüp gitmekse yaşamak, yaşamak tek göz odalarda aç kalmaksa, kahve köşelerinde gebermekse soğuktan, bastırılmış isyanlarsa, hapsolmuş özgürlüklerse, okullarda düşünce kısıtlamalarıysa, yaşamak ağaların çatık kaşlarıysa, fabrikalarda insan kanıysa, gizli antlaşmalarsa, yaşamak gaz bombalarıysa, biz öleli yıllar olmuş!.. Burjuvalar koro oluşturmuş bağırıyorlar; kriz var! Çözüm önerileri ise; işçi çıkartmak, elektriğe, doğalgaza zam yapmak, ücretleri
kesmek, hatta ödememek. Krizi işçiler, emekçiler yaratmadı. Krizi koca dünyada, sermayeyi elinde bulunduran bir grup insan yarattı! Krizi; halkın emeğini sömürenler, borsada milyon dolarlarla oynayanlar, krizi kan emici patronlar yarattı! Ama fatura işçilere, emekçilere kesildi. Bugün 12 milyon işsizin olması ve her geçen gün bu sayının hızla artması, insanların işten çıkarılacağım korkusuyla köle gibi çalıştırılması bunun kanıtıdır. Kapitalistler bunlarla da yetinmeyerek okullarımıza da uzattılar pençelerini. Yozlaştırmanın temeli henüz ilkokul yıllarında atılıyor. Liseye gelindiğinde ise birileri amacına ulaşmış oluyor. Uyuşturucu maddeleri sokuyorlar okullarımıza. Düşünmemizi istemiyorlar. Kitaplarmıza da sokuyorlar yalanlarını. Felsefe dersinde Marx’tan, Engels’ten, Hegel’den, Heraklit’ten, Feurbach’tan bahsetmek, hatta adını bile söylemek dersten atılmamıza sebebiyet verebiliyor. Tarih kitaplarımızda sanayi devrimiyle işçi sınıfının zenginleştiği, güçlendiği yazıyor(!) Tüm kitaplarımız yalan söylüyor! Birçok öğretmen bir okula atanmak için yıllarca bekliyor. Fakat okullarda birçok öğretmen açığı var. Bir baba hasta çocuğunu tedavi ettirmek için hastane hastane dolaşıyor. Parası yok diye kabul etmiyor hiçbir hastane, çocuk ölüyor, baba kendini yakıyor. Haberi sunan spiker ise suratında saçma bir ifadeyle; “insanlar böyle dikkat çekiyorlar işte, yazık” diyerek bitiriyor haberi. Aslında ülkenin, dünyanın durumundan kendi acınası düşüncelerini ortaya koyduğundan bihaber. Bencillik, düşünce yoksulluğu işte, yazık!.. Bu, yaşananların açık bir panaroması. Dünyanın içinde bulunduğu tabloyu zenginlere sorsan “Mutluluğun Resmi” der. Yoksula sorsan “Ben bir şey görmüyorum” der. Tüm bu bozuk düzeni değiştirmek hepimizin elinde. Yaşadıklarımızın hesabını sormak, bedel ödetmek bizim elimizde. Tek çare örgütlü mücadelede Tek yol örgütlenmekte! -TEK YOL DEVRİM! Sezgi Kızılırmak
12
BİZ KÖLE OLMAYACAĞIZ
İ
nsanlık her zaman salgın hastalıklarla boğuşmaktadır. En son tam kırım-kongo atlattık derken şimdi de domuz gribi denen bir şey ortaya çıktı. Bunlar bir yana dünya milat önceden beri süren bir salgını unutmuş durumda: ‘’ kölelik ‘’ salgınını. Bu öyle bir salgındı ki her dönem renk değiştirir. Dünyanın dört bir tarafına yayılmış durumdadır. Antik kentlerden günümüzün metropollerine yayılmıştır. Öyle sinsidir ki anlamazsın gelir, bütün aileni etkiler, kapıdan nasıl girdiğini bile anlamadan seni etkisi altına alır. Dogma bir inanç gibidir var olduğunu bilirsin köleliğin hatta sözlüklerde şöyle bir tanım bile koyarsın “bir insanı başka birinin malı ve mülkü olması” ama bunlara rağmen varlığını tartışmaz “ne köleliği” dersin çünkü kapitalizmin senin gözünü metropollerle bürümüştür köleliği yeni kalıplara oturtmuştur. Düşün ki genel ya da yerel seçimlerde kullandığın oyların hiçbir değeri yok çünkü seçilecekler her zaman bellidir bizim oy kullanmamız sadece kölelere “git patronunu seç” demekle aynı şeydir. Bu kölelere demokrasiden başka bir şey değildir. Bu kölelik konusunda erkekler kadınlara oranla daha az etkilenirler. Buna dair size güzel bir söz ve yaşanmış bir hayattan örnek sunacağım. İlk olarak sefillerden bir söz “ Avrupa uygarlığında kölelik kalmadığı söylenir. Yanlış. Hala vardır kölelik ama yalnız kadınları ezer.” Her ne kadar Victor Hugo konuya tek bir açıdan baksa da söylediklerinin doğruluğu açıkça günümüzde de görülmektedir. Şimdi size Nijerya’dan bir örnek sunacağım. Hadijatu Mani isimli bir kadın 21. yy’da kölelikten hukuk yoluyla kurtuldu. On iki yaşında iken beşyüz dolara satılmıştır. Bundan on yıl sonra özgürlüğüne kavuşmuştur. Onun bu mücadelesinden bizim de dersler çıkarmamız gerekir. On yıl dayandı cesurca bir mücadele verdi ve adeta Spartaküs onda, o anda vücut buldu. Bizde de olması gerektiği gibi ağabeylerimizde ablalarımızda olması gerektiği gibi arkadaşlarımızda ailemizde olması gerektiği gibi. Okullardaki eğitimimize bakalım; tamamen dogma bir eğitim verilmekte, verilen bilgiler tartışılmadan “burada yazılıyorsa doğrudur” kavramı ile öğrencileri aşılanmaktadır. Bir
birinden zor sınavlar öğrencileri genç yaşında yıpratmaktadır. Zaten lise mezunu öğrenci kendini özgürlüğe ulaşmış gibi hissetmektedir ama aslında köleliğe başlayacaktır özellikle üniversiteden sonra. İş, aş, aile derken bakıyorsunuz yaş gelmiş seksene sen hala Spartaküsü keşfedememişsin. Ne kadar erken farkına varırsak köle olmama yolunda o kadar başarılı oluruz. İşte burada iş genel olarak biz gençlere düşmektedir. Çünkü belli ki biz erkenden fark etmişiz bu durumu, uyarmalıyız onları. Kurtarmalıyız onları ki bizim “TEK YOL DEVRİM” söylemlerimizin boşa olmadığını anlasınlar. Deniz Karabulut
ADIYDI DEVRİM Adıydı devrim meydanlarda slogan sesleri! Hayatta kavgaya benzer gözleri. Gülümser içinde gömdüğü çocuğa inat Adıydı, devrim Gözleri toprak Teni mis gibi bahar kokar Yenilerdi elinin değdiği her yeri. Adıydı devrim Dağlardaki kardelendi içindeki soğuğa inat
13
Adıydı devrim Ne sözde, ne kâğıtta kalan. Gerçeklerdi alın yazısı Taştan değil Candan, yürekten, kandan, kavgadan…
Aslı Balparmak
GENÇLİĞE DAİR
G
ünümüz gençliğinin, yani bizim yaşıtlarımızın bugünkü durumu beni rahatsız eden şeylerin başında geliyor. Gençliğin bugünkü durumunu incelediğimizde gerçekten şu soruyu sormadan edemiyorum: “Kültürümüzü ve geleneklerimizi yaşatacak olan nesil bu mu?”. Baktığınız zaman bir yozlaşma söz konusu. Gençler, uyuşturucu internet, futbol ve günlük eğlencelerden başka bir şey düşünmez olmuş. Ülke sorunlarından, kendilerine yapılan haksızlıklara “boş ver, bahane” deyip geçmek alışkanlık olmuş durumda. Bir bakıma “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyeti genleri esir almış. Gençlerimiz türkülerinden, ailesinden, akrabalarından kopuk bir yaşam sürüyor ve en önemlisi de kendilerini yargılamıyorlar. Yani yaptıkları her şey onlara doğru geliyor. Gençliğin marka giyinme takıntısı da cabası. İnsanlara bunu giymelisin yoksa dışlanırsın şeklinde dayatmalar yapılıyor aslında. Ve bunu gören insanlar babasının alın teri ile kazandığı asgari ücretin dörtte birini bir pantolona veya ayakkabıya verebiliyor. Hem de içleri rahat ederek. Bizler Liseli Dev-Genç olarak öncelikle kendi sorunlarımızın farkına varmalı, düşünebilen, kendini yargılayabilen insanlar olmalıyız. Toplumdaki bu yozlaşmaya karşı dimdik ayakta durarak arkadaşlarımızı uyarmalı ve eğitmeliyiz. Unutmamalıyız ki; “Bu dünyada hiçbir şey bilinçli cehaletten daha tehlikeli değildir”. TEK YOL DEVRİM! Ali Alkan
Biz “Tek Tip Asker” Değil Liseliyiz
Arkadaşlar, yoldaşlar… Öncelikle bir şeyin farkına varmamız gerekiyor. Ülkemizde; devletimizi, geçmişimizi, geleceğimizi, dinimizi, sorgulamadan, okullarda öğretilen belli düşünceleri benimseyerek kabullenmemiz isteniyor, istenmekle kalınmıyor buna zorlanıyoruz. Bizi, okullarda kendilerinin belirlediği “tek tip asker” modeline sokmaya çalışıyorlar ve genel olarak da başarılı oluyorlar. Bizi, yani öğrencileri bu ülkede sözü geçen ve tek tip asker modelinde yetişen sözüm ona devlet adamlarının belirlediği kriterler içerisinde devlete hizmet etmek için yetiştirmeye çalışıyorlar. Neden kimse bu düzene karşı çıkmıyor, aslında karşı çıkanlar oluyor ama onlar da bir şekilde disiplin cezası veya tasdikname ile susturuluyor ve diğer öğrencilerinde gözünün de bu şekilde korkutulması sağlanıyor. Okullarda öğrenciler arkadaş çevresinde bu sorunları dile getiriyor, haykırıyor fakat harekete geçemiyorlar. “Bu düzenden bıktım”, “Keşke başka ülkede okusaydık” gibi cümleleri çokça dile getiririz. Bunları söylemek yerine niye karşı çıkmıyoruz. Artık bazı şeylerin farkına vardıysak bilinçlenelim ve çevremizdeki arkadaşlarımızı örgütleyelim. Taha Can
14
Çocukça Hayatlar Çocukken hayat daha güzeldi. Nedense aldırmazdık, Umursamazdık, Hor görenleri. Var mıydı gerçi? Yüzsüzlüğümüz diz boyuydu. Bacak kadardık. Yüzsüzlüğümüzdü bizi çocuklaştıran, Belki… Severdi herkes çocukları Çocuklar sevilirdi Aldırmazdık kimsenin ne olduğuna ya da Babasının ne iş yaptığına. Kürtlüğe, Aleviliğe, Türklüğe ya da Herhangi bir millete aldırmazdık Çocukken… Hep beraber top oynardık Ya da körebe, saklambaç… Neşe içinde, Hep beraber, El ele… Kültürlerimiz, adlarımız Farklıydı belki… Ama umursamazdık işte. Ali olmuşuz, Veli olmuşuz, Rojin’mişiz Alex’mişiz… Kime ne çocuktuk. Ayrı milletlerden kopmuştuk… Aynıydık özümüzde, Çocuktuk öncelikle… Dilan
15
SINAVLARLA ELENMEK DEĞİL YETEN Yarış ve Rekabet Kültürü İlkokula gitmeden önce mahallede diğer çocuklarla ve akrabalarımızın çocuklarıyla sürekli karşılaştırılarak büyütüldük. Sürekli bir yarış ve rekabetin içine sokulduk. Filanca komşunun çocuğu şöyleymiş de, biz niye öyle değilmişiz. Ailelerimiz toplum tarafından kendilerine dayatılan bu yaklaşımı bizler üzerinde uygular hale geldi. Sonra ilkokulla birlikte “biz dünyanın en güzel çiçekleri” toplandığımız sınıflarda yavaş yavaş kolumuz kanadımız kırılarak uslandırılmaya başlandık. Sistem bir yandan kişiliğimizi kendisine feda etmemiz için her sabah bizi sıraya dizerken, diğer yandan arkadaşlarımızla aramızda doğacak dostluk bağlarını koparmak için rekabetin çirkin tohumlarını zihinlerimize ekmeye çalışıyordu. Bizler, kendi beceri ve yeteneklerimiz çok fazla sınanmadan daha ilkokuldan beri, bir yarış tayı gibi o kurs senin bu kurs benim dolaştırılır hale geldik. Sanki sürekli programlanması gereken robotlardık. Kendi isteklerimiz, beğenilerimiz arkadaşlarımızla geçirmek istediğimiz zamanlar veya bir akşamüstü okul çıkışı, oynamak istediğimiz oyunlar hep bir bilinmeze “özlemle ulaşılması düşlenen yarınlara” ertelendi. (O yarınlar hiç gelmedi ) Öte yandan TV dizilerinde bizlere dayatılan “ağır ağabey tiplemelerine” öykünerek kendimizi şekilden şekile soktuk. Tarih derslerinde hep böylesine “yiğit” kahramanların hikâyeleri anlatıldı bize. Kimimiz Battal Gazi’ydik, kimimiz Ulubatlı Hasan, kimimiz Polat Alemdar. Onlar bedenlerimize bizden daha hakimdi. Esprilerimiz bile onların esprileri oluyordu. Karşımızdaki bir arkadaşımızın, bir özelliğini aşağılıyor veya onunla dalga geçerek kendimizi eğlendiriyorduk. Bu aramızdaki dostlukları zedeliyor ve rekabeti büyütüyordu. İnsanları yaşamdaki yerlerine göre değil, üzerlerine giydirilen kimlikler üzerinden değerlendiriyorduk. Moda, futbol ve magazin bizlerin konuşması ve üzerine kafa yorması istenen asgari konulardı. Sürekli alışveriş yapacak ve başkalarının bize dayatılan yaşamlarına hayranlıkla bakacak ve onlar gibi olabilmek için tüm değerlerimizi satabilir hale getirecektik. Bütün bunlar neden gerekli peki? Hatırlarsak arkadaşlar her şeyin temelinde ekonomi var demiştik. Ekonomi altyapıdır; üstyapıdaki hukuk, siyaset, ideoloji, kültür vb.ni belirler. Üstyapı da onu etkiler. Yaratılan suni ihtiyaçlar tüketimi körükler. Bu durum, kapitalist bir ekonomik işleyiş için zorunludur. Bu ekonomik işleyişin kültür ve ideolojisi tüketim, yarış ve rekabet üzerine yükselir. Dev-
letin ideolojik aygıtları arasında olan okullar da bu kültürü pompalar. Sınavlar rekabeti besler ve büyütür, rekabet daha fazla sınava yol açar. Çünkü, bu sistemin devamı için, çok sayıda vasıflı üniversite mezunu insana ihtiyaç yoktur. Sistemin hâkimleri kendi üniversitelerinden bu açığı çoktan kapatmışlardır.
Okullar Ticarethane Öğrenciler Müşteri Değildir
Bugün ilköğretimde “Seviye Belirleme Sınavı” adı altında bir sınavla, rekabet ve yarış her yıla yayılarak eğitimin ticarileştirilmesinin önü açılıyor. Dershanecilik sektörüne aktarılan para gün be gün artıyor. Sermayenin pazar ihtiyacı, önümüze daha fazla sınav olarak çıkıyor. Eğitim ticarileştirildikçe de, bu eşitsiz yarışta biz halk çocuklarının finale ulaşma ihtimali gittikçe zayıflıyor. Sistemin ekonomik kriziyle yoksullaşan ailelerimiz, okullarımızın ticarileştirilmesi ile çıkışsız bir girdabın içine çekilmek isteniyor. Anayasal hakkımız olan parasız eğitim, gittikçe satılan bir gereksinim haline getirilmeye çalışılıyor. Biz karşı çıkmadıkça, bu hak, fiilen elimizden alınacaktır. Eğitimin her aşamasında öğrenciler ve aileler müşteri, okullar ticarethane olarak algılanıyor. Okulun temizlik parasından ısınma ihtiyacına, boyanmasından kırtasiye masraflarına kadar tüm giderler bizlerden karşılanmak isteniyor. Okula sunduğumuz desteğe (paraya) göre, eğitime elverişli sınıflardan elverişsiz sınıflara doğru ayrılıyoruz. Liseye geldiğimizde ise, o güne kadar büyük oranda eğitime yaptığımız harcamaya göre, Anadolu, meslek, düz lise vb. sınıflamaya tabi tutuluyoruz. Kısacası, sınıf ayrımı ve eşitsizlikler eğitimin her aşamasında kendini gösteriyor. Paran kadar eğitim anlayışı, bizim karşı duruşumuzla değiştirilmedikçe, kendimizi geliştirme ve iyi eğitim alma imkanımız ortadan kalkıyor. Buradan da görüyoruz ki, bizlere daha ilkokuldan beri anlatılan, “vergini öde, sana yol, su, elektrik, hastane, okul olarak dönsün” anlayışı tamamıyla bir aldatmacadır. Koşullar bu olsa da, bizlerin yapacağı çok şey var. Liselerin dört yıla çıkarılması; sistemin bizi dört sene boyunca sömürmesi, dershanelere milyonlar kazandırması ve bizleri baskı altında tutması olarak düşünülse de, diğer yandan, kişiliğimizi şekillendireceğimiz, tüm arkadaşlarımızla yoldaşlaşarak uzun erimli ve planlı bir mücadelenin taşlarını dizebileceğimiz bri fırsat olarak da düşünülmelidir. Hiçbir şey için geç kalınmış değil, daha yapacak çok işimiz var. “Yeter ki solmasın yüreğimizin sol köşesindeki cevahir.”
NEKLERİMİZLE GELİŞMEK İSTİYORUZ! ÖSS ya da Başka Bir Eğitim Sistemi
Bugün birçoğumuz sınavların sınavı olarak tanımladığımız ÖSS ile karşılaşacak adaylar arasındayız. Bugün tek başına “ÖSS kaldırılsın” demenin çok bir anlamı yok. ÖSS kalkar, ancak sınav tüm yıllara yayılır hale gelir. Bu yüzden ÖSS’nin öğrenciler üzerinde oluşturduğu baskının, ne anlama geldiğini görmek gerekir. Bu baskının arka planında tek başına bir sınav stresinden çok, geleceği kazanabilme, bir meslek sahibi olarak yaşamını garanti altına alabilme isteği yatmaktadır. Birçok aile için “ÖSS/üniversite” çocuklarının kurtuluş umududur. Bugün üniversite sınavına milyonlarca öğrenci girmekte, ancak birkaç yüz bini üniversiteye kabul edilmektedir. Üniversiteye kaydolan öğrencilerin, çok büyük bir çoğunluğu istedikleri bölümlerde okuyamamakta, mezun olanların ise, büyük çoğunluğu işsizler ordusuna katılmaktadır. Bu yüzden üniversiteye girmekle kurtuluş mümkün değildir. Üniversiteye giremeyen arkadaşlarımız da başarısız olarak değerlendirilemez. Sınava giren öğrenciler arasında yapılacak böyle bir kıyas adaletsizliği, fırsat eşitsizliğini içinde barındıran bir ön kabule dayanır ve yanlıştır. Sınavı “geçen” de “geçemeyen” de aslında kaybetmektedir. Sınavlarla eleneceğimiz değil, yeteneklerimize gelişeceğimiz parasız, demokratik, bilimsel, ana dilde bir eğitim programını öne çıkarmamız gereklidir. Yeteneklerimizi açığa çıkaran bir eğitim, toplumsal üretime ve paylaşıma en üst düzeyde katılabileceğimiz bir ekonomik sistemde mümkündür. Bunun içinde toplumda işsizlik diye bir sorun olmaması gerekmektedir. Özellikle bugün, toplumda işsizlik oranı hiç olmadığı denli yüksektir. Sistemin sebep olduğu işsizlik birçok aileyi dağıtırken, aynı zamanda intihar olaylarının artmasına da sebep olmaktadır. Sevdiği, istediği, yeteneği olduğu iş alanına yönlendirilmemiş birçok insan, bir hücreye dönüşen iş yaşamlarında potansiyelinden çok daha az bir verimle mutsuz bir şekilde çalışmaktadır. Sistemin ekonomik işleyişindeki çarpıklık nedeniyle hem emeğinin hakkını alamayan, yetenekli olunan alanda azami verimle çalışamayan potansiyel ile işsizlik/kapitalizm nedeniyle üretime dahil edilemeyen potansiyel, toplumsal eşitliğin, paylaşımın ve yeteneklere göre istihdamın mümkün olduğu bir düzende dünyayı cennete çevirecek bir dinamizme/güce sahiptir. Bu yüzden alternatif bir eğitim sistemini, alternatif bir dünya/ yaşam projesiyle birleştirmeli, bunun içinde düşünmeliyiz.
Okul Mutlu Olma Yolunda Bir Araçtır
Düşünsenize arkadaşlar, sayı saymayı okulun bahçesindeki ahırda, inekleri sayarak öğrendiğimizi. Ya da bitkileri kitapta değil, toprakta tanıdığımızı. Okulun marangozhanesinde emeğimiz ve yüreğimizi katarak sevdiğimiz insana, dünyanın en güzel duygularını koyabileceği bir kutu yapsak fena mı olur. Kim demiş eşyalar duygusuz olur diye. Üzerindeki emekle gülümser bize. Okulumuzun bahçesinde yetiştirdiğimiz rengarenk çiçekler gibi binbir zenginlikle açmaz mı gençliğimiz böyle bir okulda. Doğanın bir parçası olduğumuzu kavradığımızda, kendimizi ayırır mıyız hiç, sırtında buğday taşıyan karıncadan. Dünya mutluluğu anlatan bir resme dönüşmez mi o zaman. Yaz akşamları mahalleliyi toplayıp okula, tiyatrodan müziğe, resimden sinemaya, panel ve söyleşiden şiir gecelerine kadar tüm halkın kendisini bulduğu, insanın kendi özüne yolculuğun büyüsüne kapıldığı bir eğitim, neden imkansız olsun. Yetenekleriyle kuşanmış topyekün bir halka hiçbir kuvvet diz çöktüremez. İşsizliğin yoksulluğun, krizlerin olmadığı bir dünyada eğitim ve okul insanı geliştiren, tamamlayan ve yeteneklerini açığa çıkaran mutlu olma yolunda bir araca dönüşecek ve özgürlük tüm enstrümanların evrensel bir uyuma kavuştuğu bir şölen coşkusuyla gelecektir. Sosyalizm yaşamda sanatçı olanların işidir. Böyle bir dünyayı yaratabilmek için bir elin parmakları olan, faşizme karşı demokrasi sorunu, emperyalizme karşı bağımsızlık sorunu, kadın sorunu, kürt sorunu bileşenlerini, köylüleri, işçi ve emekçileri tek yumruk haline getirmemiz ve aynı noktaya/sisteme birlikte vurmamız gerekmektedir. Biz Dev-Genç’liler olarak bayrağı, masalını ve şiirini bahrında taşıyıp engebeli, sarp ve dolambaçlı yollardan yılmadan yürüyen yoldaşlarımızdan devraldık. Bu yüzden yılgınlığın en koyu karanlığında bile bir şimşek gibi göğü ikiye yarmasını bildik. Şimdi sıra kök saldığımız topraktan süzülüp boy vermeye geldi. Bu yüzden el ele verdiğimiz avuçlarımızdaki yoldaş sıcağına kastedenlere inat, kavgayı büyüterek yolumuzun taşlarını itinayla dizerek yürüyoruz, yürüyeceğiz. Gün gelecek hayat, karanlığın bekçilerini bir şafak vakti kurşuna dizecek ve doğa, masmavi bir gökyüzü eşliğinde dünyanın en güzel, en aydınlık sabahına uyanacaktır.
TEK YOL DEVRİM!
BİZE DÜŞEN
K
apitalizm vahşi bir canavar gibi her geçen gün bizi yemeye, bize saldırmaya devam ediyor. En son küresel kriz adı altında bizi yine aç bıraktı. Kime sorsak, annemiz babamız vs. işten çıkarıldı diyor. “Neden biliyor musun?’’ diye sorduğumuzda küresel kriz var ya ondan diyorlar. Nedir bu küresel kriz. Nasıl oluyor da aynı anda bütün Dünya’yı etkiliyor? İşte kapitalizm yüzünden. Nedir bu kapitalizm? Kapitalizm, bizim verdiğimiz karşılığı, geri alamamamızdır. Kapitalizm, insanların hırsları uğruna yenik düştüğü bir canavardır. Kapitalizm yeri geldiğinde kapitalistleri bile yer. Kapitalizm, savaşın tam bir destekçisidir. Kapitalizm bugün dünyada neredeyse bütün ülkeleri sarmış gizli bir korkudur. Bu korkunun farkına varanların İngiltere’de G-20 zirvesindeki protesto gösterilerinde gördüğü muamele gerçekten içler acısı. Biraz olsun gerçekleri görenlerin, faşist rejim karşısındaki korkusuzca direnişini Dünya’nın neresinde olursa olsun destekliyoruz. Şimdilerde herkes milyoner olmak istiyor. Milyoner olan adamlar bu parayı nasıl kazanıyor? Bir işçi 30 yıl çalışıyor ortada 5 kuruşu yokken, milyonerler nasıl milyoner oluyor? Kapitalizm sayesinde... İnsanlar ya
18
‘’bir gün bende zengin olacağım’’hayaliyle yaşayıp bu kapitalist sisteme karşı durmuyor, ya da Kapitalizmin henüz farkına varamadıkları için. Kapitalizm’in basit bir örneği ‘’Milli Piyango’’. Mutlaka bir kazananı var ama devlet o kazanan kişinin kazandığı paranın kat kat fazlasını alıyor. Alıyor helal olsun da nerede bu paralar? Devlet halkını hiçe sayıyor, istediği cezayı veriyor, halk yine de razı. Aslında razı değil, ama herkesin aklına bazı şeyler yerleşmiş. Duyduğu anda korktuğu sözcüklerin arkasına kimse gitmiyor. Belki bu sözlerim için bana bile soruşturma açacaklar. Umurumda bile değil... Bu kriz aslında bir ABD krizi. ABD piyasası açıklar verdi, verdi ve kriz patladı. ABD’ye ait kapitalist (Tek kişinin herkesi yönetip herkesten çok daha fazla para aldığı sistem[Sadece basit bir tanımı]) şirketlerin ABD piyasasından etkilenerek çöküşü ve bu şirketlerin Dünya’nın her yerinde oluşu bu krizin yalnızca bir nedeni. Ve belki de şu an en güçlü nedeni... Gelelim 1 Mayıs’a. Çok sert bir biçimde önleniyor bu 1 Mayıs kutlamaları. Hep kısıtlanıyor. Çünkü bütün işçiler 1 Mayıs için çalışıyor. 364 gün çalışıp bir gün çalıştığının karşılığını istiyor. O karşılığı alamıyor tabi. Ancak bir gün mutla-
ka alacak. Biz bunun için uğraşıyor. Herkes eşit olsun diye. Kimse birbirine dayılanmasın diye. Bütün halklar eşit olsun, halklar kardeşliğini bilsin diye. Biz 6 milyarız. Hepsi bir gün anlayacak 6 milyar olduğunu. Kimse birbirine zulüm etmesin diye çalışıyoruz. Ne yazık ki halkımız çoğu şeyi bilmiyor. Biz ne için savaşıyoruz. İnsanlık için. Bize terörist diyorlar. Nazım Hikmet’e de vatan haini demişlerdi. Evet vatan amerikan bombasıysa... Biz de vatan hainiyiz. Sağ görüşlü tek bir adam başa geçer. Ülkeyi yönetir, devleti yönetir. Peki, devlet nedir? Biz olmasak devlet olur mu? Olmaz tabii ki. O zaman biz devletiz. Hayır, işte biz devlet değiliz. Devlet aslında tekel şirketler. Onlar ne derse hükümet de ona göre hareket ediyor. Eğer bir şey tekel şirketlerin zararınaysa o şeyi devlet yapmaz. Neden yapsın ki zaten devlet kendisi. Kapitalist sistem işte bu. Tekellerin başında bir patron, müdür, yönetici… İşçiye her türlü zulüm. Her türlü zorlama. Bu nasıl demokrasi. Biz buna karşı savaşıyoruz. Buna karşı savaşmak isteyenler yumruk kaldırsın. Tekeller, işçinin hak ettiğini almasını ister mi? İstemez tabi. Biz burjuvalara karşıyız. Çünkü burjuvalar kapitalizmin hakimi. Ya bizim babamız burjuva olsaydı da halktan biri olmak isteseydik. O zaman ne yapacaktık. Çok basit halkı savunacaktık o kadar. Burjuva olmamız düşüncelerimize engel değil ya. Ama biz burjuva olmadığımız için buradayız. Ve kimse tarafından lanetlenmiyoruz. Sağcı görüş hep kısıtlamalıdır. Milliyetçilik bu bakımdan sağdadır. Dünya’da 500 milyon Türk var diyelim. Türkler dünyayı ele geçirirse geriye kalan 5,5 milyar insana ne olacak? Onlar haklarını istemeyecekler mi? Elbette isteyecekler ve istemelidirler. Türk’ün Kürt’ten farkı nedir ki Türkler Kürtleri kısıtlıyor? Kürt çocuğun günahı Kürt doğmak mı? Ya da Ermeni doğan çocuğun günahı mı Ermeni olmak mı? Ya da Kürt ya da Ermeni olmak günah mı? Hıristiyan olmak günah mı? Sağcılara göre bu gibi bazı şeyler günah. Ne farkımız var ki diğer insanlardan.
Hepimiz insanız ya daha ötesi var mı? Sağcı sistem halkları bölüyor işte. Örneğin ‘’bugün 23 Nisan töreni vardır. Tüm halkımız davetlidir’’ Her ne kadar burada anlatım bozukluğu varsa da biz biliyoruz ki bunu yazanlar Türkiye’deki halkları ayrı gördükleri için yazdılar. Sağcılık bir anlamda ayrımcılıktır. Benim bunu dememe Türkiye’nin %60’ı karşı çıkıyor olabilir. Çünkü %60’ından fazlası sağ tarafa oy veriyor. Ama biraz düşünürseniz emeğimizin karşılığını alabildik mi diye, o zaman anlarsınız ki alamadık ve bunun sorumlusu devlet. Aldık diyeceksiniz düz mantığınızla. Siz kısıtlanmışsınız. Ne alabileceğinizin farkında değilsiniz bence. Sağ düşünce kısıtlamış sizi. Sol taraf ise insanı savunan taraftır. İnsanlığı savunan taraftır. Halklar kardeştir sola göre. Ayırım yapanlar kalleştir. Sol taraf ister ki herkes kazansın. Çalışmayan kazanmasın sadece oturup yatan kazanmasın. Çalışan hakkını alsın. Hakkını devlete yedirmesin. Aslında bütün insanlar solcu ama solun ne demek olduğunu bilmiyorlar. Sol aldatmamak, yalan söylememek, kandırmamak demek-tir. Sol; ‘’insanlık öldü mü?’’ sorusuna ‘’hayır’’ cevabını verebilmektir. Bu soruya çoğumuz cevap veriyoruz belki. Peki, neden sağda duruyoruz. Çünkü biz körleştirilmişiz. Köreltilmişiz… 12 Eylül’den sonra oturun çalışın denmiş bize. SSGSS’yle hakkımız yenmiş bizim. Sol SSGSS’ye ‘’hayır’’ demektir. Sol, NATO gibi dünya “barışı” istiyoruz diyen kapitalist, emek hırsızı, kuruluşlara ‘’kahrolsun’’ diyebilmektir. Sol özgür düşünce demektir. Sol yaşasın dünya barışı demektir. Biz bugün ABD’ye karşıyız ancak AB’ye girmek istiyoruz. Aynı şey aslında... Kutuplaşmanın babası AB-ABD. Bunlara hayır demektir sol. Şimdi siz inkâr edeceksiniz. Yalan diyeceksiniz. Sol kötüdür. Gâvurdur diyeceksiniz. Bizde size güleceğiz. Güle güle insan... Buraya kadarmış... Erdem Yiğit
19
AÇ GÖZÜNÜ SEVGİLİ HALKIM!
O
n iki senelik zorunlu eğitim zırvalığı ve bunun içinde dört stresli sene… Aklımızda yığınla soru işareti; • Ailem para sıkıntısı çektiği halde beni okutmaya çalışıyor, • Önümde az bir zaman var ve ya onları hüsrana uğratırsam, • Ya bu sene yine kazanamazsam, • Ailemin durumu belli, özel ders alamam • Arkadaşlarım benden bir adım öndeler. Ne için bunca eziyet… Kendimizi yiyip bitiriyoruz, on iki senelik eğitim birikimini 190 dakika içinde bilmem kaç soru yanıtlayarak… Bütün hayatımız bir anda belli olacak ya kazanacağız ve kıt kanaat bir üniversite bulup yerleşeceğiz, ya da işsizler ordusunda deniz manzaralı bir yer bizi bekliyor olacak. Ya da para ver oku diyerek, özel üniversiteye çekmeye çalışacaklar bizi. Hiç düşünmezler aldığımız ekmeğin hesabını yaparken onca parayı nasıl veririz biz? Artık paralı, ezberci bir eğitime son verilsin istiyoruz. Biz liselileriz! ÖSS denilen sınava girip, önümüze atılana razı olmak zorumuza gidiyor artık. O kadar
çalıştığımız halde neden dilediğimiz yerlere giremeyelim ki. Bizim Amerika’da okuyan burjuva çocukları gibi güvenebileceğimiz ailelerimiz yok. Biz olduğumuz konuma, bileğimizin hakkıyla geldik bundan sonra da böyle devam edeceğiz. Ailelerimiz bizim için taşı sıkıp suyunu çıkartırken bizden bekledikleri bir şey yok. Sadece geleceğimizin parlak olmasını, okumamızı istiyorlar. Ve tam bu noktada biz liseli gençlere sorumluluklar düşüyor. Bizler ayakta uyumuyoruz, olup bitenlerin farkındayız ve okumamızı engelleyecek kim çıkarsa karşımıza yılmadan savaşmaya hazırız. Aksi takdirde bu ülkede aklı başında, okuyan, ülke yararına bir şeyler yapan kimse kalmayacak. Ve böylece ülkemiz giderek daha çok gerilemeye başlayacak. Çünkü bir ülkenin güçlü olması için onu iyi yöneten, okumuş ve geleceğini düşünen kişilerce yönetilmesi gerekir. Ya da temeli böyle kişilerden oluşmalıdır. Bizim tek istediğimiz okumanın gün geçtikçe zorlaştığı bu ülkede bizlere de bazı hakların verilmesi. Ne paralı eğitim, ne ÖSS, ne de her an yapılan zamlar bizi yıldırmayacaktır aksine daha da hırslanacağız, okumak için elimizden geleni yapacağız. Tekrar söylüyorum sizlere, duyun! Meydanlardaki sesimizi, çığlıklarımızı, sloganlarımızı… Okumayı zorlaştırarak, her an sürpriz zamlar yaparak bir şey elde edemezsiniz çünkü, devlet ne kadar zengin olursa olsun, devleti oluşturan kişiler ya da yönetilen ülke okumadıkça olduğumuz yerde sayarız; ne ilerleriz ne de özgür, bağımsız bir devlet oluruz. Sadece köle oluruz, KÖLE!... Gülistan Gökçe
20
GENÇLİK ve GÜCE TAPINMA
A
rkadaşlar, günümüzde liselerde “sağa sapma” veya “güce tapınma” gibi önemli sorunlarla karşılaşıyoruz. Her insanda olduğu gibi gençlerde özellikle geçiş evrelerinde, fiziksel ve ruhsal bir takım değişiklikler meydana geldiği gibi düşünce yapıları da bu zamanda şekillenmektedir. Gençler aile ve okul çevresinden edinilmiş kulaktan dolma bilgilerle bir takım düşüncelerinin doğru olduğunu düşünerek, diğer düşünceleri fiili olarak yok etme çabası göstermektedirler. Okullarda verilen dinci, gerici, faşist eğitim ile “vatan ve millet” olgusunu genç bireylerin beyinlerine sokarak bir “faşistleştirme” operasyonu, günümüzde her okulda mevcuttur. Ve yine bildiğimiz gibi günümüzde okullar dâhil her araç, bugün sistemin baskı aygıtıdır. Okullarda, işyerlerinde ve sosyal yaşantımızda kısacası her alanda baskının ve özgürlük kısıtlayıcı olgunun sebebi SİSTEMDİR. Medyanın etkisi de gençlerde üst düzeydedir. Buna en iyi örnek olarak “Kurtlar Vadisi” adında bir televizyon dizisi verilebilir. Bu dizide herkes istediği kişiyi vurabilmektedir, her istediğini yapmaktadır. Bu gibi programlar gençlerin beynini yıkamakta ve şiddete eğilimli bir kişilik ortaya çıkartmaktadır. Bunların yanında kadrolaşma gibi bir sorunla da karşı karşıyayız. Okullarda daha önceden bahsettiğim gibi dinci, gerici ve faşist bir sistemi öğrencilere aşılamak ve sistemin bir parçası haline getirmek için bunu en iyi uygulayacak öğretmenler ve müdürler bilinçli bir şekilde göreve getirilmektedir. Bütün bu sorunların temelindeki neden KAPİTALİZM’dir. Birçok ülkede kapitalist sisteme karşı eylemlikler yapılmaktadır ve yakın zamanda en çok ses getirenlerden biri de Yunanistan’da yaşanan gençliğin direnişidir. Peki, günümüzde Türkiye sınırları içe-
risinde sisteme alternatif bir devrimci gençlik hareketi örgütlenemez mi? Bütün liselerde eğitimin ticarileştirilmesi için düğmeye basılmış durumdadır. Buna karşı oluşacak tepkiler bir yandan eğitim sisteminin anti demokratik yanıyla, diğer yandan idare-polis ve faşistlerin baskısı ile engellenmeye çalışılıyor Okulları da ülkeyi de özgürleştirmek ellerimizdedir. Buna en iyi örnek; 1970’lerin başında özellikle Mahirlerin Kızıldere’de katledilmesi, Denizlerin asılması, İbrahim Kaypakkaya’nın işkence sonucu öldürülmesi sonrasında devrimcilerin okullardaki etkinliği azalmış, faşistlerin ki ise artmıştı. Fakat sonrasında özellikle 74’te DEV-Genç’lilerin “Eğitim Hakkımız Engellenemez!” şiarıyla başlattıkları süreç sonunda devrimcilerin etkinliği sağlandı. Bugün de okullardaki gerici ve faşist baskıları parçalamak mümkündür.
21
Özgürlük ellerimizdedir! Ergin Altıparmak
KONDULARDA YAŞAM
S
on günlerde içinde bulunduğumuz süreç bizleri düşünmeye ve bu yazıyı yazma gerekliliğini duymaya sevk etti. Hemen herkesin bugün tartışmasız kabul edeceği bir gerçektir, barınma hakkı. Fakat günümüzde insanlık öyle noktalara gelmiş ve öyle buhranlar yaşanmaktadır ki, biz Türkiye coğrafyasında büyüyen devrimci gençler bu süreçte sessiz kalamıyor, bu krizler karşısında bizlere daha çok görev düştüğünü biliyoruz. İnsanın temel haklarından biri olan barınma hakkını da tıpkı diğer hakları gibi elinden almaya çalışan zengin sınıfı gün geçtikçe daha da zalimleşiyor. Geçtiğimiz günlerde egemen sınıfın “Kentsel Dönüşüm” adı altında emekçilerin haklarına saldırısıyla bir kez daha karşı karşıya kaldık. Egemen burjuva sınıfı, kirli yüzünü/baskısını her an hissettirmeye ve bizleri yıldırmaya çalışıyor. Fakat bizler görev bilincimiz ve haksızlıklara karşı net tavrımızla bizlere yapılan bu açık kentsel dönüşüm adı altındaki faşist saldırları kabul etmiyor ve kondularda direneceğimizi haykırıyoruz. Bizler asıl yaratan olan emekçi sınıfını bu haklı mücadelesinde destekliyor ve kurtuluşun mutlak, devrim ve sosyalizmde olduğuna inanıyoruz. Egemenler için kolaydır kazanmak. Onlar için yoktur bir oda derdi. Bir meta için emek
vermezler sadece halkı sömüren asalak oluşumlar ve bireylerdir onlar. Hiçbir zaman barınmak sorun olmamıştır onlar için. Bilmezler soğukta titremek nedir. Fakat bizler saatlerce, günlerce onlar için kırıntı sayılabilecek değerler için çalışmak zorunda bırakılmaktayız. Kuşkusuz ki bu böyle gitmez, gitmeyecektir! Devrimci gençler bu kirli, yoz düzene karşı mücadelelerini işçi-köylü-emekçi yurttaşlarıyla beraber verecek ve mutlak kazanan olacaklardır. Çünkü Kurtuluş bizim ellerimizdedir. 21 Nisan 2009 tarihinde kentsel dönüşüm yalanı, daha önce olduğu gibi bir kez daha emekçi halkın karşısına çıktı. Ataşehir’de burjuva medyanın halkı suçlayarak adeta olayların sorumlusu göstererek sundukları olaylar aslında direncin ta kendisiydi. Bizler çok iyi biliyoruz ki yıkmayı bilen devlet henüz yapmayı öğrenememiştir! Sözde demokratik seçimlerden önce halkın gözünü boyamak için dönenler, paranın ve egemenlerin uşakları, şimdi gerçek yüzlerini her alanda olduğu gibi bu alanda da şiddetli bir biçimde göstermeye/ hissettirmeye başlamışlardır. “Kahraman” belediye yıkım ekipleri “başarıya” ulaşarak adeta sistemin yoksul düşürdüğü 13 ailenin ocaklarını başlarına yıkmışlardır. Halkı zerre kadar düşünmediğini egemen sınıf bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Çaresiz ve tek başına gibi görünen halkın yanında devrimciler vardır! Egemenler bunu bilmezler, fakat büyük gün yakındır. Tam da bu buhranlı günlerde tekrar tekrar söylüyoruz: Kavga dorukta zafer yakındadır! Biz kazanacağız, haklarımızı asalaklara ve onların yandaşlarına vermeyeceğiz! Kurtuluş mutlaka devrim ve sosyalizmde! Mehmet Buzcuoğlu
22
“O KÖY BİZİM KÖYÜMÜZDÜ”
O
sabah niçin ve nereden geldiğini bilmediğim feryatlarla uyandım. Ve kendimi iki hafta önce zorla köyümüzden çıkartarıp sığınmak zorunda bırakılan köyde ve orada da geçici olarak yerleştiğimiz yıkılmak üzere olan tandır evinden dışarı attığımda, bu feryatlar ölüm çığlıkları gibi yüzüme yüzüme çarpmaya başladı. Ve daha hiçbir şey anlamadan benim de çığlıklarım onlarınkine karıştı… Annem tam karşımda yere diz çökmüş bir yandan saçlarını yolarken diğer yandan dizlerine vuruyor ve feryatlarıyla birlikte gözyaşları o kutsal toprakları ıslatıyordu. Daha beş yaşında bir çocuk olan ben bunun anlamını tabi ki bilmiyordum. Ama onun canını yakan bir durum olduğunu anlamış olmalıyım ki koşarak ona sarıldım ve sanki içimde bir şey kopa kopa hıçkıra hıçkıra ağladım… İşte o an, annem öyle bir sardı ki beni, öyle bir sıktı ki canımın ne kadar yandığını şu an bile hatırlıyorum. Ve o an öyle bir yakındım ki anneme yüreğinin çırpınışını görür gibi hissediyordum. Bir yandan da gözyaşları tek tek saçıma düşüp artık saçlarımı ıslatıyordu... Elimden tuttu annem ve ayağa kalktık. Karşımda bir sürü insan vardı ve hepsi de hıçkırıklar içindeydi, hepsinin de yüzü sırılsıklamdı. Ama ben bütün bunlara hala bir anlam verememiştim. Ta ki annem yüzümü köyümüzün ardında olduğu Dağların tam arkasından kara kara dumanlar yükseliyordu gökyüzüne. Toplanıp toplanıp kapatıyorlardı güneşin yüzünü ve bütün feryat ve çığlıklara rağmen üzerimize bir ölüm sessizliği yerleştiriyorlardı… Evet bugün farklıydı, bugün her günkünden çok farklıydı. Ama niçin? Bu farklılığın sebebi neydi? Herkes niye ağlıyordu ? Bu kara bulutların ne işi vardı köyümüzün üstünde?… Dumanın nasıl oluştuğunu biliyordum. Bir ateş yakınca çıkardı duman. Bunu en çok tandır yanarken görürdüm. Ama o dumanların oluşması için bir şeyler yanardı. Şimdi ise koca koca
kara dumanlar var. Peki bunun oluşması için neler yanıyordu?... Gerçekten o küçük yaşıma rağmen bunu çok merak ettim. Ama bunu ne soracak biri vardı ne de cevaplayacak biri. Çünkü herkes kendi gözyaşlarıyla meşguldü. Bir gün sonra yakıldığını öğrendiğim köyümüze, o gün dağları aşıp gitmemize izin vermemişti yolları boydan boya kapatan askerler. O günü bütün köylü hep beraber feryatlarla akşamı edip hıçkırıklarla sabaha çevirdik. Ne olacağını bilmediğimiz bir güne merhaba demiştik böylece… Herkes aynı anda hala üzerinde duman tüten köye doğru yola çıktı. Yaklaşık yarım saat sonra o koca dağları aşıp kara kara dumanların çıkmasına sebep olan köyün meydanındaydık. Oraya vardığımızda herkes bir yerlere feryatlarla koşuşturmaya başladı. Ben de annemin arkasından ağlaya ağlaya küller içinde kalmış evimize doğru koşuyordum. Evin önüne vardığımda artık her şeyi anlamıştım. O feryatların, çığlıkların, iki günden beri durmadan akan gözyaşlarının sebebini anlamıştım. Ev küller içindeydi. İçinde koşup oynadığım odaların damları yanarak çökmüş, ev harabeye dönmüştü. Bunların içinde yerlere düşmüş annemi izleyip ağlarken birden babamın haykırışını duydum. Arkamı dönüp baktığımda şimdiye kadar her şeyi içine atıp ağlamayan babam da kendini tutamamış, yerde cansız bir şekilde yatan kırmızı tayımızın başında diz çökmüş ağlıyordu. Tayı öylece yerde görünce düşe kalka yanına kadar koştum ve öldüğünü görünce hıçkırığımı bir kat daha arttırarak ağlamaya başladım. Ben de babamın yanına diz çöktüm ve tayın başını okşamaya başladım. Ölümün soğukluğunu o yaşımda bile hissettim. Ve daha sonra mermi izi olduğunu öğrendiğim babamın tayın vücudunda saydığı SEKSEN DÖRT yarayı hiç unutmadım… Hüseyin Solmaz
23
FAŞİZMİN BASKISI Akşamüzeriydi. Pekmez kazanları ateşin üzerinde kaynıyordu. Kararmaya başlayan hava da gittikçe soğuyordu. Dedem beni uzaklaştırıyordu ateşten. Ben de birazcık ısınayım diye ayrılmak istemiyordum ateşin yanından. Zaten canım da sıkılıyordu. Bazen çocukların çığlığını duyuyor, seviniyordum çocukların yanında olmak istiyordum; ama ne yazık ki yemek vaktiydi ve herkes evindeydi. Annem de bizi yemeğe çağırdı. Abim iki arkadaşıyla fısıldaşıyordu. Birbirlerine ne söylediklerini anlayamıyordum benden uzaktılar çünkü. Arkadaşları uzaklaştıktan sonra abim beni çağırdı ve yukarıya çıktık. Dedem de gelince yemeğimizi yedik. Biraz sonra aşağıdan sesler gelmeye başladı. Abim hemen aşağıya fırladı. Gelenler arkadaşlarıydı çünkü. Bu gürültüler arasında çocuk sesleri de geliyordu kulağıma. Ben de aşağıya tam inecektim ki annem beni tutarak; “Sen nereye gidiyorsun velet, onun arkadaşları gelmiş bu saatte çocuklar dışarıda olmaz sen hemen yat” dedi. Bense itiraz ettim. Dışardan çocuk sesleri geldiğini ve gitmek istediğimi söyleyerek ağlamaya başladım. Abim “Bizim bir yere gittiğimiz yok ateşin yanında duruyoruz ağlama” dedi sert bir ses tonuyla. Annem abimle balkonda konuşarak benim de yanlarında ateşin yanında onlarla birlikte kalmamı söyledi abime. Ben de kapının arkasında ağlıyordum annem balkondan geldi beni yanlarına götürdü. O kadar sevindim ki bilemezsiniz sanki uçacakmışım gibime geliyordu. Abimin köyden çok arkadaşı vardı. Aralarında yaşı en küçük olan bendim. Yaşım daha sekizdi. Onlar konuşup gülüyorlardı. Ben de hiçbir şey anlamadan gülüyordum. Neye güldüklerini de bilmiyordum içim coşkudan sızlıyordu. Çok sevinçliydim akşam vakti dışarıda olmaktan. Abimin arkadaşları da benim gibi sevinçli görünüyordu. Bizimkiler hayatta izin vermezlerdi akşamları dışarıya çıkmamıza. Biraz sonra dedem de geldi ateşin yanına. Tahta sandalyenin üzerine oturdu. Abime “Gidebilirsiniz artık” dedi. Onlar bahçeden
çıkarken ben de arkalarına takıldım. Birkaç evi geçtikten sonra boş bir alana geldiler, çok karanlıktı. Yalnızca köydeki evlerin ışıkları orayı aydınlatıyordu. Birisi abime benim de aralarında olduğumu söyledi. Abim “Ne işin var burda niye geldin, şimdi saklambaç oynayacağız sonra sen kaybolursun” dedi kaygıyla. “Yok, abi senden ayrılmam” dedim ben de. Neyse ki abimin keyfi yerindeydi sinirlenmedi. İki guruba ayrıldık. Her gurupta 6 kişi vardı. Oyunu kısaca anlatayım. 6 kişi saklanacak 6 kişi de bunları arayacak bulduğunda oyuncak silahlarla vurmuş gibi yapacaktı ve sıra öbür 6 kişiye geçecekti. İlk önce abimin gurubundakiler saklandılar. Abim elimden tuttu koştuk. Yıkılmış bir evin duvarının arkasına saklandık. Bizim köy evleri de taştan ve kerpiçten yapılmış evlerdi. Duvarın arkasına geldiğimizde soluk soluğa kaldık kalbimiz sanki yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Bir yandan da birbirlerine bakıp gülüyorduk. Ben de korkuyordum bizi görecekler diye. Sesimi hiç çıkarmıyordum. Bazen evlere bakıyordum evlerin ışıkları yanıyordu. Gözüm bir eve takıldı. Birkaç kişi kazanın yanında sigara içip bir şeyler söyleyip kahkahayla gülüyorlardı. İçimden “Keşke gelmeseydim annemin yanında uzanıp anlatacağı masalla uyuya kalsaydım” dedim. Benimle kimse ilgilenmiyordu kendimi yalnız hissediyordum. Tam o esnada bir silah sesi duyduk. Kendi kendime, bunlar acaba gerçek silahlarla mı oynuyor bu oyunu diye düşündüm. Silah sesleri gittikçe çoğalıyordu. Abim ve arkadaşlarının yüz ifadelerinin değiştiğini gürdüm. Herkes kaçışıyor, birileri evlerinden çocuklarını çağırıyor, bağrışma ve silah sesleri birbirine karışıyordu. Bizler de başımızı eğdik. Ben ağlamaya başladım. Abim susmamı istediğinden ben de içimden ağlamaya çalIştım. Gökyüzüne bakıyorum, kurşunlar üzerimizde yağmur gibi uçuşuyor. Bizler de kendimizi kurşunlardan korumak için yıkık duvarın dibinde saklandık. Abim elimden tuttu ve koşmaya başladık; ama eğilerek düz bir bahçenin içinden geçtiğimizde dikenler ayaklarımıza
24
batıyordu. Abim hiç umursamıyordu; ama ben ayağıma dikenlerin her batışında acı çekiyor, duraksıyordum. Elimi ayağıma uzatıp dikenleri çıkarmaya çalışıyordum ama abim elimden çekip koşturuyordu. Bir taş yığınıyla karşılaştık, abimin gözleri sanki görmüyor gibiydi yürümekten vazgeçmiyordu. Benim ayağım bir taşa takıldı ve düştüm. Kendimi daha yorgun hissetim. Kurşunlar üzerimizde uçuşmaya devam ediyordu. Silah seslerinin nerden geldiğine baktık. Korucu kulübesinden geliyordu sesler. Işıklar da yanıktı o tarafta. Askeri araçların ışığıydı bu. Korucularla bir olup birlikte bizim köye ateş ediyorlardı. Kendi kendime biz ne suç işledik ki bunlar bize ateş ediyorlar diye düşündüm. Evlerden hala sesler geliyordu. Özellikle çocuk bağrışmaları duyuluyordu. Pencerelerin kırıldığını da işitiyorduk. Evin yakınlarına geldiğimizde annem de bizi karşılamaya geliyordu. Hemen elimden tuttu eve doğru koşaradım yürüdük. Bizim evin ışığı da sönüktü, eve geldiğimizde hemen yataklarımıza girdik. Bu korkunç gece yüzünden gözümüze uyku da girmiyordu. Sabah gözümü açtığımda önce etrafıma bakındım; yaşıyor muyuz diye. Hemen kalkıp pencereden köyü izledim. Köylüler toplanmış, kalabalıktan sesler yükseliyordu. Askeri araçlar da görünüyordu. Askerler evleri arıyordu. Dedemlerin evine de girdiler her yeri arayıp darmadağın ettiler. Biraz sonra da çıktılar. Ben de köyün aşağısındaki kalabalığın arasına girdim. Muhtar köylülere; “Dün gerilla köyden geçmiş gerillalara ateş açmışlar korkulacak bişey yok.”dedi. Bir köylü “Evlerimize de ateş açılmış gerilla evin içindemiydi ki ateş açıyorlar.”Bir başkası ise “Bizim ev çok hasar gördü bunun hesabını kim verecek”, “ Benim de ineğim vuruldu her taraftan sesler yükseldi”, “kim verecek bunun hesabını hesap vermezlerse biz hesap sormasını biliriz” diyerek yakınıyordu.
Muhtarın yüzü renkten renge giriyordu. “Biz sizlere kaç kere söyledik korucu olun! Korucu olsaydınız bunlar başınıza gelmezdi, gerilla falan köye girmezdi” diyerek kendini savunmaya çalıştı muhtar. Bir köylü “Ben şimdiye kadar bir gerilla görmedim köyde dün de gerilla köyde değildi olsaydı bilirdik, siz hep gerillayı bahane edip bizi koruculaştırmaya çalışıyorsunuz biz korucu olmayacağız” diyerek isyan ediyordu. Başka bir köylü de “Bize uyguladığınız zulüm yetmiyormuş gibi şimdi de korucu olmamızı istiyorsunuz olur mu böyle şey? Muhtar efendi, sen gelecek seçimlerde görürsün gününü” diyerek tehdit etti muhtarı. Muhtarın yüzü kızarmıştı yanlarından çekildi. Komutan geldi sonra, konuşmaya başladı. “Bakın köylü arkadaşlar eğer korucu olmazsa bu köy başınıza çok dert açacak; hatta bu evlerin bir kaçını da yıkacağız”, “Eğer korucu olursanız bu evlerin yakılıp yıkılmasına engel olabilirsiniz” dedi. Köylüler “Komtan beg biz korucu olmıyacaz bizim kararımızda budur”,“ Neden o evleri yakacaksınız komutan?” gibi sorularla itirazlarına devam ettiler. “Teröre yataklık o yetmiyor da ekmek pişirip terörist gruplara veriyorlar ondan yakacağız akılları başlarına gelsin”diyerek yanıtladı komutan. Köylüler; “Ne kadar baskı ve zülum uygulasalar da bizim kararımız yine aynı olacak” diyerek kendi kararlarını ısrarla savundular. Bunun üzerine bazı köylüler gözaltına alınarak askeri araçlara bindirildi ve araçlar köyü terk etti. Köylüler evlerine dağıldı. Herkes kendi işine gücüne koştu. Ben de eve gittim. Hayat kaldığı yerden devam ediyordu... Gece yaşadığımız korkunç fırtına bizim köylülerin gözlerini korkutup koruculaştırmak içindi. Gerillayı bahane edip köyü taradılar ama köylüleri yıldıramadılar. Bu kadar zulüm ve baskıya rağmen... Cevat Karaduman
25
İSCİÇRE DEV-GENÇ’TEN MERHABA Sürgün; Bir ağacın kökünün ve yapraklarının, Kendi yasam alanları olan; hava, toprak ve su ile bağlantısının kopmasına benzer... Bizler; sürgündeki anne-babaların Dev-Gençli çocuklarıyız. Kimimiz çok küçük yaşlarda geldik buralara ve çoğumuz buralarda doğduk. İsimlerimiz Mahir, Ulaş, Mine... İsimlerimizi söylediğimiz anda yabancıyız buralarda. Yine de İstanbul’un varoşlarında yaşayan yaşıtlarımızın sorunlarını yaşamıyoruz; sabah kalkınca ekmek alamama kaygısı yok içimizde. Yasalar her şeyi bizim için kurmuş, kafamıza hiçbir şeyi takmamamızı sağlıyorlar. Okuyoruz; 16 yaşından sonra is bulup çalışmaya başlıyoruz. Üniversiteye gitme şansımız çok az. Devlet bize her şeyi verip düşünmememizi sağlıyor. Çünkü düşünen bir zihniyet, bütün kapitalist sistemlerde olduğu gibi onlara da zarar veriyor. Ülkelerine daha çok küçük burjuva, kendilerine ise daha çok para yetiştiriyorlar. Kapitalist sistem burada değişik bir şekilde sömürüyor; her şeyi veriyor ki, daha çok kazansın. Ortaokul öğretmenlerimiz bir üst sınıfa geçip üniversiteye gitmemiz için değil, iş bulup çalışmaya başlamamız için uğraşıyor.Buna karşı örgütlenmek çok zor oluyor. Kendi kültürümüzden uzak, başkalaştırılmaya çalışılıyoruz.Ne oralı, nede buralı olabiliyor, ve iki toplum arasında sıkışıp kalıyoruz. Önümüze geçici mutluluklar sunuluyor. Uyuşturucu elimizin altinda, mahallelerde guruplar halinde her türlü taskınlığı yapmak hiç de sorun olmuyor. Ama biz Dev-Genç’liler biliyoruz ki dünyanın neresinde olursak olalım; özgürce, kardesçe, onurlu bir yaşamın adının sadece devrimle gerçekleşeceğini biliyoruz. İşte bunun içinde dünyanın her yerinde sloganlarımızı haykırmaya devam ediyoruz. Kapitalizmin bize sunduğu geçici mutluluklarla değil; yoldasça kucaklaşmak, kol kola halaya durmak ve güneşi birlikte karsılamak için ; uzaklarda olsak da sizinle birlikte çarpıyor yüreklerimiz. Sımsıkı bir yumruk olup yıldızlaşırken “TEK YOL DEVRIM “ diye haykırıyoruz. Bir gün aynı alanlarda birlikte olmak özlemiyle, Selamlar...
26
T
GÜZEL BİR YUNAN DESTANI; ODYSSEIA
atilde veya boş zamanınızda okumak isteyeceğiniz bir kitap önermek istiyorum. Bir destan; Odysseıa. İsmini duymuş olabilirsiniz, çok tanınmış bir kitaptır. Tabi, birçok kitap gibi Türkiye’de fazla tanınmış değil; ama dünyaca ünlü bir destan. Bu kitabı okumadan önce Troya Savaşı hakkında biraz bilgi edinmenizi öneririm. Çünkü olaylar Troya’nın düşüşünden sonra başlıyor. Olay, Akdeniz’in Ege ile birleştiği dar bir alanda geçmesine rağmen destanın etkileyici anlatımı sanki dünya yolculuğuna çıkarıyor insanı. Olayın başkahramanı Odysseus, bilinen kahramanlar gibi güçlü; fakat saf ( veya mantıksız) değil. Tam tersine, zekâsını yerine göre kullanabilen ve aklı sayesinde birçok kurtuluş yolu bulabilen bir adam. Troya Atı fikrinin de ona ait olduğu varsayılıyor. Bu, yapılmış yolculukların en ilginci ve okumanızda yarar var. Fantastik ve macera türünden hoşlananlar için tam biçilmiş kaftan ve okunması gereken bir kitap. İçinde size ait bir şeyler bulabilirsiniz. Macera, savaş, aşk, korku, sevinç, büyü, mucize, cesaret... Kısacası bu kitap her kesime hitap ediyor. Fakat kitabı bulmanız sorun olabilir. Büyük kitapçılara bakmanızda fayda var ya da tanıdığınız bir kitapçıya sipariş verebilirsiniz. Yalnız, birçok yayın Homeros’un bu güzel destanını orijinal biçimi ile yani mısra şeklinde ( Homeros’un deyimiyle şarkı şeklinde ) yayımlıyor. Okumak isteyenler bu türde okuyabilir; fakat düz yazı şeklinde okumak isteyenler İlya yayınlarına bakabilirler. İlya Yayınları/Mitoloji Dizisi, destanı güzel bir şekilde düz yazıya çevirmiş. Bu güzel yunan destanını okumalısınız. Ölmeden önce okumanız gereken özel kitaplardan birisidir Odysseıa... Eminim içinde kendinize ait bir şeyler bulacaksınız. Ayhan Karaca
KARANLIKLARA İNAT
U
zun bir tünel. Her yer çok karanlık; ama uçta o uzak yerde, parlak bir ışık çağırıyor bizi. Ulaşın bana, gerçekleşsin hayalleriniz diyor. Uzun bir tünel ve her yer karanlık. Karşımıza neyin çıkacağı belli değil. Biz Dev-Genç’liler direnişimizle, düşüncelerimizle ezmeye karar verdik yolumuza çıkan tüm engelleri. Evet, belki kayıplar yaşanacak, bizden önce de yaşandı; ama düşüncelerimiz uğrunda kaybetmek, bizimle başlayan insanların ışığa giden yolda yalnız kalmayacaklarını ve o ışığa vardıklarında bizden sonrakilere yeni bir yaşam sunacaklarını bilmek rahatlatacaktır içimizi. Bizden önce de böyleydi biz de şimdi haykırıyoruz: Akın var akın, güneşe akın Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın. AGİD
27
KIZILDERE SON DEĞİL SAVAŞ SÜRÜYOR
3
0 Mart 1972 Kızıldere… Aradan tam 37 yıl geçmesine rağmen bugün gibi bilincimizde Mahir’in sesi; “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!” diyordu. Bugün genciyle yaşlısıyla hep birlikte Kızıldere’yi selamlıyor, doğan çocuklarımıza yine Mahir, Deniz adını koyuyorsak ödenen bedeller boşa gitmemiş demektir. “Kızıldere’yi anlayabilmenin birinci koşulu, Kızıldere ruhunu içinde taşıyabilmektir... Bu ruhu içinde taşıyanlar, yaptıkları her işe coşku katar ve çevresine umut tohumları saçar. Pusulası Kızıldere olanlar, geriye dönüp baktıklarında kıpkızıl bir geleceğe kanat açmış On’ları görür ve On’lar gibi olabilmek için var gücüyle çalışır, didinir ama değerlerini ayaklar altına aldırmaz. Kimdir On’lar ve Kızıldere’yi nasıl yaratmışlardır? Bugün çeşitli TV dizilerinde gösterildiği gibi bir araya gelen üç beş kafadarın oluşturduğu kahramanlık ve cesaret öyküsü değildir Kızıldere. Ya da gösterildiği gibi duygusuz insanlar değildir On’lar. Kızıldere bir halkın kendi geleceğine sahip çıkma cüretidir. On’lar halkın içinde boy vermiş, yüzünü güneşe dönen dolu başaklardır.” Denizlerin idamını engellemek için
THKP/C önderliğinin, THKO’lu Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’yla birlikte giriştikleri Ünye NATO üssünden üç İngiliz askerinin kaçırılması eylemi, Kızıldere’de Mahir ve dokuz yoldaşının katledilmesiyle son buldu. Ancak Kızıldere’de devletin kazandığı sadece askeri bir çatışmaydı. Ancak Türkiye halkları özgürlüğe giden yolun ışığını gördü onların yüzlerinde. Ve kısa bir süre sonra Kızıldere’nin bir son olmadığı anlaşıldı. Mücadeleyi bırakmayan Dev-Genç tarafından 1974’te sürece, “yaşasın gençliğin devrimci eyleminin birliği!” belirlemesiyle müdahale edildi. Çok kısa bir süre sonra okullardaki faşist işgal kırıldı. Aynı zamanda DevGenç örgütlenmesi hızlı bir şekilde büyüdü, ülke geneline yayıldı. Bu beraberinde yeni sorumlulukları da getirdi. Ülke genelinde halka dönük artan sistemli faşist saldırılara karşı emekçilerin birleşik mücadelesini örgütleyecek bir yapının ihtiyacı kendini gösteriyordu. 1 Mayıs 1977’de Devrimci Yol sahneye çıktı. Fatsa’yı Tariş’i, Yeni Çeltek’i ve Direniş Komiteleri’ni yaratan, dergisi burjuva gazetelerin tirajlarından daha fazla dağılan, Türkiye tarihinin en kitlesel devrimci halk hareketi doğdu.
28
12 Eylül Faşizmine karşı direnen, idam sehpalarında devrimci bir anıta dönüşen, mücadele alanlarında destanlaşan Kızıldere’nin yolundan yürüyen, yoldaşlarımızdı. 12 Eylül’den sonra estirilen yılgınlık rüzgarına karşı dimdik ayakta duran devrimci hareketimiz oldu. Özellikle 90 sonrası yaşanan erezyon, bir dava uğruna bedel ödemenin yerine, kısa yoldan köşe dönmeciliği büyüttü. Adeta yaşanan güzelliklerin ve oluşturulan devrimci değerlerin üzeri sistemli bir şekilde balçıkla sıvanmaya çalışıldı. Ne yazık ki bu soldan da destek gördü. Yaşanan inanç yitimi sisteme öykünmeyi beraberinde getirdi. Zaman içinde oluşan hafızasızlık solun genelinde Kızıldere’yle simgeleşen değerlere yabancılaşmayı getirdi. Bugün gençlik, sistem tarafından yaratılan kuşak kopması nedeniyle devrimci değerlerden uzak tutularak teslim alınmaktadır. Bu yüzden biz Devrimci Yol’da yürüyen Liseli Dev-Genç olarak Kızıldere’yi, Mahirleri anmayı ve gençliğe anlatmayı bir borç bildik. Bugün Kızıldere’yi anmak emperyalizme ve onun yerli işbirlikçisi faşizme karşı başkaldırmaktır. Bugün Kızıldere’yi anmak hiçbir güce yedeklenmeden bağımsız politika yapmak ve bunu hayat içinde uygulamaktır. Bugün Kızıldere’yi anmak devrimci dayanışma ve yoldaşlaşmayı bir yaşam biçimi haline getirmektir. Onlar çok genç yaşta bizim geleceğimiz
uğruna yaşamlarını feda etmekten çekinmediler. Biz de onların yolundan, onların yaptığı gibi başı dik ve korkusuzca ilerliyoruz, ilerlemeye devam edeceğiz. Yolumuza taş koymaya çalışanlara, sesimizi kısmaya çalışanlara karşı örgütlenerek yanıt vereceğiz. Bir kez daha haykırıyoruz;
29
-MAHİR HÜSEYİN ULAŞ KURTULUŞA KADAR SAVAŞ! -TEK YOL DEVRİM! LİSELİ DEV-GENÇ
H
6 MAYIS’IN YILDÖNÜMÜNDE ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELEYİ BÜYÜTMEK İÇİN DOLMABAHÇE’DEYDİK
epimizin bildiği gibi, 6 Mayıs 1972’de devrimci gençlik önderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildiler. Onlar emperyalizmin ülkemizdeki varlığına son vermek için mücadele ediyorlardı. Onlar işçilerin, köylülerin, memurların, öğrencilerin, kısacası; tüm Türkiye halklarının sesi ve yüreğiydi. Denizler, güzel bir gelecek düşünün sözcüleriydiler. Bu ülkedeki tüm emekçilerin bağımsız bir ülkede insana yakışır biçimde yaşamaları için mücadele ettiler. Kendilerini kurtarmak, bir iş sahibi olmak vb. biçimindeki dar ufuklu kaygıları olmadı onların hiç. Gülmenin ve mutlu olmanın ancak bir halk gülebildiğinde mümkün olduğuna inandılar. Denizler, sömürüyü reddedip eşitliği savundular. Sömürünün kaynağı olan kapitalizmi yıkmadan insanca bir yaşamın mümkün olmadığını söylediler. 6 Mayıs’a giden yolun en önemli duraklarından biri de Kızıldere’dir. Kızıldere; devrimciler arası yoldaşlaşmanın, organik erimenin en güzel örneklerindendir. Mahir ve yoldaşları THKO’lu Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’yla birlikte Denizlerin İdamını engellemek için NATO üssünü basıp İngiliz askerlerini kaçırarak bir direniş sergilediler. Kızıldere’de Türkiye devrimci hareketi tarihine adlarını altın harflerle yazdılar.
Denizlerin devrimci duruşundan rahatsız olan egemenler, bir Mayıs sabahında, doğanın çiçeğe durduğu bir şafak vaktinde onları darağacına çıkarttılar. Öldürdüklerinde onları yok edebileceklerini sandılar. Fakat, onlar cellatlarına meydan okuyan bir cesaretle çıktılar sehpaya. Her biri devrimci bir anıta dönüştü darağacında. Anti-emperyalist mücadelenin meşruluğunu son nefeslerinde dahi haykırdılar. Arkadaşlar; Krizin alabildiğine derinleştiği, okullarımızın ticarethaneye, öğrencilerin de müşteriye dönüştürülmeye çalışıldığı, emekçi annebabalarımızın geçim derdiyle ezildiği bu dönemde biz gençlere düşen görev Deniz’lerin mücadelesini sürdürmektir. Bu bilinçle biz Dev-Genç’liler, 6 Mayıs günü İzmir’de, İstanbul Dolmabahçe’de Denizlerin sloganlarını haykırdık. 6.Filo’yu denize döken geleneğin yok olmadığını herkese gösterdik. Onurlu bir yaşamı birlikte örmek için onların çoşkusuyla yolumuzda yürüyoruz. TEK YOL DEVRİM! DEV-GENÇ
30
KAVGAMIZDA YAŞAYANLAR Bilindiği üzere devrimci gençlik önderleri Yusuf Aslan, Hüseyin inan, Deniz Gezmiş 6 Mayıs 1972 sabahı idam edilmiş, onların bu şekilde unutturulabileceği düşünülmüştür. Onun işe yaramadığı aksine geçen 37 yıllık süre içinde daha da hatırlanır oldukları, onların isimlerinin onurlu bir kuşağın gurur duyulan isimleri olduğu her 6 Mayıs ta onların devrimci duruşundan rahatsız olup onları idam ettirenlere gösterilmiştir. Bizde 6 Mayıs ta yaptığımız Dolmabahçe yürüyüşünün ardından 10 Mayıs Pazar günü Önder Babat Kültür merkezinde yaptığımız etkinlikle bir kez daha gösterdik. Dev-Genç li arkadaşların sunumuyla ‘Denizleri Yaşatmak’ konulu sohbet yapıldı. Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un son mektuplarının okunmasıyla duygusal anlar yaşandı. Birçok yeni arkadaşımızın katıldığı etkinliğe şiirlerle devam edildi. Şarkılarıyla ve türküleriyle bize katılan Ö.B.M.T ardından etkinliğimiz başarıyla sona erdi. Delikanlım, İyi bak yıldızlara Onları belki bir daha göremezsin Belki bir daha Yıldızların ışığında kollarını Ufuklar gibi açıp geremezsin Delikanlım, Sen ki ya bir köşe başında Kaşından kan sızarak gebereceksin Ya da bir devrimci gibi Darağacında can vereceksin.
Mine Bademci Kültür Merkezi
31
NATO’YA DESTEK HALKLARA İHANETTİR NATO, Tüm dünya genelinde askeri saldırılar yapan emperyalist güçlerin liderliğini yaptığı 60 yıllık bir suç örgütüdür. En güncel örneği Afganistan’da on binlerce insanın öldürülmesine neden olmasıdır. Yaşamı, çevreyi, insanlığı tehdit etmektedir bu örgüt. Var olduğu günden beri, kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir insanlığa. NATO üyesi birkaç ülke dışında ,diğer üye ülkeler gerilemeye, ekonomik anlamda daralmaya devam etmişlerdir. Kısaca NATO; kan, ölüm, savaş, tehlike, işgal demektir. Emperyalistlerin suç örgütü olan NATO 60. yaş gününü kutlayıp yeni kurbanlar seçerken, bizler 4 Nisan 2009 cumartesi günü bu suç örgütünü lanetlemek için, 60 yıl yeter demek için “ NATO’YA DESTEK HALKLARA İHANETTİR” demek için Kadıköy’de alandaydık. O günün bizim için ayrı bir önemi daha vardı. Liseli Dev-Genç olarak ilk kez pankartımızı açtık. Hepimiz çok heyecanlıydık. Bu heyecanla yüreklerimizdeki devrim ateşi daha bir yandı; marşları, sloganları başka bir güçle dillendirdik. NATO’nun dağıtıcı, yok edici, ayrımcılık yanlısı, eşitlik karşıtı gücüne dur diyerek, Mahirlerin, Denizlerin aydınlattığı yolumuzda yürüdük. Ağıtlar yakmak değil; bizler, türküler söyleyip halaylar çekmek istiyoruz dedik. El ele verdik haykırdık hep bir ağızdan, bir kez daha; -MAHİR, HÜSEYİN, ULAŞ KURTULUŞA KADAR SAVAŞ! -DEV-GENÇ’TE BİRLEŞ UMUDU ÖRGÜTLE! -TEK YOL DEVRİM!
32