Issuu on Google+

EĞİTİM GENÇLİK ve MÜCADELE DİNAMİKLERİ

NASIL BİR ÜLKE VE NASIL BİR EĞİTİM İSTİYORUZ?

LİSELİ DEV-GENÇ


İÇİNDEKİLER I.BÖLÜM

NASIL BİR DÜNYA VE ÜLKEDE YAŞIYORUZ? 5

II. BÖLÜM

NASIL BİR EĞİTİM SİSTEMİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ? 8

III. BÖLÜM

NASIL BİR ÜLKE VE NASIL BİR EĞİTİM İSTİYORUZ? 27

Birinci Baskı: Eylül 2010 Liseli Dev-Genç Dergisi Sahibi Adalı Yay. Kül. Faal. Mat. Rek. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti Adına Eray Sargın Sorumlu Yazı İşleri Müdürü:Eray Sargın Yayın Türü: Yaygın Özel Sayı:001 K. Mustafa Çelebi Mah. Büyükparmakkapı Tel Sk. No:4 K:4 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 249 38 75 devrimcih@yahoo.com www.devrimcihareket.net Baskı Yeri:Berdan Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi C Blok 215-216 Topkapı/İstanbul Tel: 0 212 613 12 11


ÖNSÖZ Sevgili Dostlar! Elinizdeki bu kitapçık, 22-23 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Gençlik Geleceğini Tartışıyor” adlı sempozyumda Liseli Dev-Genç’in yaptığı sunumlardan yola çıkarak sonuç bildirgesi bağlamında oluşturulmuştur. İstanbul, İzmir, Hatay, Ankara, Samsun, İzmit gibi daha birçok ilden sempozyuma katılan yoldaşlarımızın kolektif emeğinin ürünüdür. Üç bölümden oluşan broşürde, birinci bölümde “Nasıl bir dünya ve ülkede yaşıyoruz?” başlığı altında, içinde bulunduğumuz dünyanın ve ülkenin durumuna eğitim alanında yaşanan sorunları kavramanın önkoşulu olduğunu düşündüğümüz için yer verdik. İkinci bölümde ise, “Nasıl bir eğitim sistemiyle karşı karşıyayız?” başlığıyla, sistemin eğitime ve gençliğe bakışını ve içinde yaşadığımız eğitim sisteminin durumunu inceledik. Ticarileşen eğitimi, elemeci/rekabetçi sınav sistemini, anadilde eğitim sorununu, zorunlu din dersi uygulamasını, eğitimin içeriğine sinmiş anti-demokratikliği, okullardaki donanım yetersizliklerini örneklerle açmaya çalıştık. Üçüncü bölümde “Nasıl bir ülke ve nasıl bir eğitim istiyoruz?” başlığı altında hedeflediğimiz ülke ve eğitimi bir öykü etrafında anlatmaya çalıştık. Ayrıca DevGençliler olarak önümüzdeki dönemde örgütlenme alanlarımızda bize olanak sağlayacağını düşündüğümüz araçlardan biri olarak “öğrenci meclisleri”nin önemine vurgu yaptık. Dev-Genç, içinde bulunduğu alanın sorunlarını doğru tespit ederek, alanın talepleri etrafında örgütlenen bir geleneğe sahiptir.DevGenç, gençliğin sorunlarının halkın sorunlarından


 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

bağımsız olmadığı gerçeğinden hareketle, eğitimin demokratikleşmesinin de devrimci mücadelenin sonucunda elde edileceğini öngörür. Okullarımızda yaşanan günlük sıkıntıların dahi, sistemden kaynaklı olduğu bilinciyle hareket eder. Örgütlenmedeki demokratik taleplerin yanında siyasallaşmasının gıdasını da bu gerçekten alır. Bu nedenle liselerde önümüzdeki dönem Dev-Genç kimliğinin gereğini yerine getirmek için kitapçığımızın dağıtımını yaygınlaştırarak, gençliğin sorunlarını tartışabileceği ve talepleri etrafında örgütleneceği kürsüleri çoğaltmayı hedefimize koymalıyız. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Sevgiyle Kalın... Sevmek bir kitabın sayfalarını okşayan gözleri Ve derinliklerinde çoğalan dalgası sevdamızın bu gözlerde. Alışılmaz cehalete, Neptun’den Mars’tan söz açarken günümüzde Tek kitaba inanmak değil, kitapları çoğaltarak kanatlandırmak aydınlığı Umudu harmanlayıp düşleri salmak bilimin okyanusuna Çıkarmak dipten gelen güneşi yeryüzüne! Sarılmak sıcaklığına kavganın! Eylül-2010 LİSELİ DEV-GENÇ


I. BÖLÜM

NASIL BİR DÜNYA VE ÜLKEDE YAŞIYORUZ? İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünyada oluşan dengeler emperyalist-kapitalist kampı yeni yönelimlere itmişti. Oluşan sosyalist blok, emperyalizmin hareket alanını sınırlamış ve sömürgelere dönük politikalarını yenilemesine yol açmıştı. Bu dönemden sonra, klasik sömürgecilikte olduğu gibi açık işgallere yönelme şansı kalmayan emperyalizm, artık yeni sömürgecilik olarak tanımladığımız ilişkilenmeye yönelmişti. Burada, açıktan kendi askeri gücünü devreye sokmuyor, işbirlikçi iktidarlar üzerinden sömürü çarkını işletiyordu. Ayrıca dünya genelinde sosyalizmin prestiji ve yükselen halk hareketleri de emperyalizmi tedirgin ediyordu. Elindeki mevcut pazarları da kaybetme tehlikesi yaşayan emperyalist sistem, sosyal devlet uygulamasını devreye sokmuştu. Sosyalizme yönelen kitlelere, “bakın benzer uygulamalar bizde de var” demeye getirdiği kimi iyileştirmeleri hayata geçirmişti. Eğitim, sağlık vb. konularda devletçi politikalar uygulayarak, sosyalist kabarmanın önünü kesmeye çalıştı. Ancak, 90’lı yılların sonunda sosyalizm adına yaşanan deneylerin (revizyonist ülkelerin) çözülmesi, tarihin akışında yeniden emperyalizmi avantajlı hale getirdi. Sosyalizmin var olduğu koşullarda kitleleri sistem içinde tutmak için vermiş olduğu sosyal devlet


 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

tavizini tekrar kaldırdı. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere tüm kamu hizmetleri paralı hale getirildi. Sovyetler’in tarih sahnesinden çekilmesi sonucu, dünya genelinde işçi sınıfının kazanımları da birer birer alınmaya başlandı. Sendikal haklar uygulanamaz hale geldi ve dünya genelinde işçi ücretlerinde ciddi düşüşler olmaya başladı. Sosyalist bloğun ortadan kalkmasıyla birlikte, dünya emperyalizm için tek pazar haline geldi. Bu aşamadan sonra gümrük duvarlarını kaldıran uluslar arası tekeller, sermayenin serbest dolaşımının önünü açtı. Emeğin ve diğer girdilerin ucuz olduğu yerde üretim yapmaya yöneldi. Ancak ucuza ürettiği malların pazarlanması da gerekiyordu. Bunun için de malın pahalı olduğu ülkelere satışı planlandı. Ancak işsizliğin ve ücretlerin düşüklüğü tüketimi daraltıyor ve mallar tekellerin elinde kalıyordu. İşte tam da bu sıkışma hali, emperyalizmin krizine yol açtı. Bugün tarihin en derin krizi olarak tanımlanan küresel kriz, etkisini arttırarak devam ediyor. Emperyalistler bu krizden ders çıkararak ücretleri artırıp satışın önünü açamayacağına göre, başka kirli yollar aramaya yönelecekler. Her şeyden önce,


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 

böylesi durumlarda rakip emperyalist güçler birbirini zayıflatmak ve kendi pazarını genişletmek ister. Bunun için de genellikle savaş çıkartılırdı. Bugün ise ABD emperyalizmi enerji kaynaklarını ve iletim yollarını kontrol edebilmek için lokal sayılacak işgallere giriyor. ABD emperyalizmi özellikle Ortadoğu petrollerini kontrol ederek krizin yükünü hafifletmeye çalışıyor. Bunu yapabilmek için de bölgede Türkiye’yi aktif olarak kullanması gerekiyor. Emperyalizmin Ortadoğu’ya ılımlı İslami proje olarak sunduğu Türkiye’yi sürece katabilmek için, Türkiye’nin iç işlerinin dikensiz gül bahçesi olması gerekiyor. Bu nedenle, eski döneme ait devletin faşist kurumlarını bugünün koşullarına cevap verecek şekilde yeniden düzenliyor. Birilerinin dediği gibi, devletin faşist niteliği kalkmıyor, tam tersine daha da gelişkin bir faşist yapılanma oluşturuluyor. Bu görev değişiminde eski kadroların tasfiyesi Ergenekon davası gibi operasyonlarla yürütülüyor. İç iktidar kavgası olarak özetleyebileceğimiz bu süreç, gençliğin/ halkların lehine değildir. Tüm pazar alanlarının paylaşıldığı bu dönemde, emperyalizm için eğitim de bir pazar alanı olarak kurgulanıyor ve ticarileşmesinin önü açılıyor.


II. BÖLÜM

NASIL BİR EĞİTİM SİSTEMİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ? Tarih boyunca eğitim, egemen sınıfların ihtiyacına göre insan yetiştirme aygıtı olarak işlev görmüştür. Egemen sınıflar, sistemin devamını sağlamak için, toplumu şekillendirmeye ve yönlendirmeye özel bir önem vermişlerdir. Bunu yapabilmek için en çok din ve eğitimi kullanmışlardır. Sistemi güvenceye almak salt devletin kolluk güçleri üzerinden sağlanamaz. Bunu iyi bilen egemen sınıflar, sisteme toplumsal destek ve dayanak oluşturmak için eğitimden fazlasıyla yararlanır. Her şeyden önce, bireylere altı-yedi yaşından başlayarak itaat etmeyi öğretir. İlk başlarda bu darlaştırmaya karşı çıkan çocuk, çeşitli cezalar ve yaptırımlarla hizaya getirilir. Yaşamın ilk yıllarında karşılaşılan bu cezalar, kişide derin izler bırakır ve kişi ömür boyu içselleşmiş bu korkunun etkisinde kalır. Öğretilmiş korkuya en iyi örnek belki de evcilleştirilen filin öyküsüdür. Afrika’da evcilleştirilmek istenen yavru filler yakalanıp ayağından ağaca bağlanırmış. Küçük fil, kurtulmak için birkaç gün ipi koparmaya çalışır ama başaramazmış. Artık kurtulamayacağını düşünen fil, bu çabadan vazgeçer ve sahibine boyun eğer duruma gelirmiş. Aradan geçen ayların sonunda büyüyen fil, kurtulmayı denese ağacı dahi sökecek güce eriş-


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 

miştir. Ancak küçükken öğrendiği, kurtulamayacağı bilgisi fili alıkoyar ve evcil bir hayvan olarak itaate devam edermiş. Unutmayalım ki ilk öğrenilen en son unutulur. Sistemin eğitime niçin bu kadar anlam yüklediği belki de bu öyküyle daha da anlaşılır hale geliyor. Ana sınıfından başlayan ve eğitim hayatı boyunca artarak devam eden, bireyi edilgen kılma süreci, burjuva eğitimbilimcilerin tanımında da dışa vurulmaktadır. Sömürü sisteminin savunucuları eğitimi; “bireyde istendik davranışlar geliştirme süreci” olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre birey özne değil; nesnedir. Bilindiği gibi nesne, edilgenliği temsil eder. Özne ise etkin olmayı, belirleyen olmayı temsil eder. Kapitalist eğitim sistemi bireyi boş kasalar, bilgiyi de değerli tahviller olarak değerlendirir. Hazır sunulan bilgileri sorgulamaksızın depolayan öğrenciler başarılı ilan edilir, eleştirel yaklaşanlar ise uyumsuz damgasıyla cezalandırılır. Hepimiz, okuduğumuz sınıflarda uyumsuz ilan edilerek saf dışı bırakılan arkadaşlarımıza rastlamışızdır. Unutmayalım ki bu arkadaşlarımız evcilleşmeyen fillerdir. Burjuvazi İnsanı, Üretim Çarkının Dişlisi Olarak Görür! Kapitalist eğitim sistemi her şeyi burjuvazinin ihtiyaçlarına göre şekillendirir. Sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu insan tipi, yalnızca itaat eden yanıyla değil aynı zamanda, üretim çarkında üstleneceği görevleriyle de önem arz etmektedir. Devletin insanlara bir makine gibi yaklaşması, yeteneklerini değil iş gücünü hesaplaması, egemenlerin taleplerine uygun insan yetiştirme çabasının bir sonucudur. Mevcut eğitim sisteminde insanın ilgi ve yetenekleri değil, sermayenin ihtiyaç duyduğu donanımda insan tipi esas alınır. Eğitim programı yapılırken bu


10 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

durum göz önünde tutulur. Bu ihtiyaçların değişmesi sonucu okullarda bulunan bölümlerin de sık sık değiştiğine tanık oluruz. Teknolojik gelişmenin yeterli olmadığı dönemlerde insan becerisine dayalı olan kimi alanlar, bilgisayar teknolojisi sonucu ortadan kalkmıştır. Endüstri meslek liselerindeki bölümler bu durumdan en hızlı etkilenenler arasındadır. Örneğin, torna-tesviye bölümü günümüzde kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu küçük örnekten de anlaşılacağı üzere, eğitim sermayenin ihtiyaçlarına uygun insan yetiştirmeyi esas alır. Kapitalist eğitim sistemi insanın çok yönlü gelişimini değil, üretim çarkındaki görevine uygun yetişmesini önemser. Oysa insan; zihinsel, bedensel ve ruhsal olarak bir bütün olarak düşünülmelidir. Söz gelimi piyano çalan bir işçi, bu eğitim sisteminin sorunları arasında yoktur. Oysa mutlu insan olmanın ilk koşulu; ruhsal, bedensel ve zihinsel olarak tam bir gelişime sahip olmaktan geçer. İnsanda var olan ilgi ve yeteneklerin bir kısmının ifade şansı bulamaması mutsuzluk sebebidir. Ekonominin Planlı Olmadığı Yerde Eğitim Planlanamaz! Toplumsal yaşamda ihtiyaçların ve kaynakların planlandığı sosyalizmde, hayatın hiçbir alanında belirsizliklere rastlanmaz. Barınma ve beslenme başta olmak üzere insan ihtiyaçlarının tümü düzenli bir şekilde karşılanır. Ancak, ekonominin planlı olamadığı kapitalist sistemde, üretim de tüketim de anarşik bir yapı arz eder. Yaşam adeta kimi şans faktörlerine terk edilir. Hangi ürünün ne kadar değer kazanacağı da, hangi mesleğin geleceğinin ne olacağı da belirsizliklerle doludur. Bütün bunlar piyasa koşullarının değişkenlerine bağlı olarak değer kazanır. Kapitalist sistemde toplumsal ihtiyaçlar yerine,


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 11

sermayenin ihtiyaçları esas alındığı için, eğitimde sürekli bir kaos hali yaşanır. Eğitim sistemi sürekli olarak değişime uğrar. Ancak bu değişim, bilimsel gelişmelerin sonucu değil, egemenlerin talepleri sonucu olur. Bu duruma bir örnek verecek olursak; tekstil ihracatının yoğun olduğu bir dönemde tekstil mühendisliğine fazla ihtiyaç duyan sistem, bu bölüme yüksek puanlarla öğrenci alır. Ancak, bu sektörün durgunlaşması sonucu tekstil mühendisliği ihtiyaç olmaktan çıkar ve üniversiteye giriş puanı da epeyce düşer. Hatta bu bölüme yüksek puan alarak girmiş bir öğrenci, henüz okulunu bitirmeden işsiz kalmış demektir. Bugün Türkiye’de ve dünyada sermaye, ihtiyaç duyduğu teknik elemanlarını, kurmuş oldukları üniversitelerinden sağlamaktadır. Özel okullar sermayenin değişen ihtiyaçlarına fazlasıyla cevap vermektedir. Gelişen bilim ve teknoloji sayesinde işlerini az sayıdaki teknik elemanla sürdürebilmektedir. Devlet okullarında ise sermayenin ara iş gücü yetiştirilmektedir.


12 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

SİSTEMDEKİ ÇARPIKLIKLAR EĞİTİME DE YANSIR Bir ülkedeki sistem ne ise eğitimin çerçevesini de belirleyen odur. Demokratik yaşamın olmadığı yerde demokratik eğitim beklenemez. Yoksulluğun ve sömürünün olduğu bir ülkede eğitimin parasız ve nitelikli olması mümkün değildir. Devletin faşist karaktere büründüğü bir ülkede eğitimin bilimsel olma şansı da yoktur. Kısacası ülkenin genel karakteri okullardaki eğitimi de doğrudan belirler. Okullar Ticarethane, Öğrenciler Müşteri, Öğretmenler Tahsildar Değildir! Emperyalist-kapitalist sistem, öteden beri insanların eğitim ve sağlık sorunlarıyla sınırlı bir şekilde ilgili olmuştur. Bunun nedeni gayet açıktır. İnsanların üretimde görev alacak kadar eğitimli ve sağlıklı olması gerekmektedir. Ancak günümüzde küresel düzeyde hareket edebilen tekeller, artık eğitim ve sağlık gibi temel insani konuları da bir ticaret konusu yapmışlardır. Uluslar arası tekeller, İMF ve Dünya Bankası eliyle tüm ülkelere GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) imzalattılar. Böylelikle son yıllara kadar sağlık ve eğitim gibi alanlar/hizmetler kamu hizmeti olarak halka ücretsiz sunulurken, artık bu hizmetlere ulaşmak da paralı hale getirildi. Devletin topladığı vergilerin yalnızca % 10’u sermaye kesiminden alınırken, geri kalan vergilerin tamamı halktan toplanmaktadır. %20 civarında, çalışanlar peşin vergi ödemektedir. Vergilerin yaklaşık %70’i ise dolaylı vergi denen, tüketilen ürünler üzerinden toplanıyor. Bu rakamları vermemizin nedeni sizleri sıkmak değil. Halktan toplanan vergiler; halka eğitim, sağlık ve diğer alt yapı hizmetleri olarak geri dönmüyorsa, burada vergilerin meşru bir yanı da kalmıyor demektir. Yani okullarımızda bizden aidat


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 13

istendiğinde rahatlıkla biz bu devlete vergileri niçin ödüyoruz sorusunu yöneltme hakkına sahibiz. Okulların ticarethane haline getirilmesi salt öğrencileri mağdur etmemekte; aynı zamanda çalışanları da açmaza sokmaktadır. Türkiye’de okullara 1995 yılından beri temizlik görevlisi alınmıyor. Okulların temizlik işleri, velilerden toplanan paralarla özel taşeron firmalara devrediliyor. Taşeron firmalar ise asgari ücretle işçi çalıştırarak emek harcamaksızın işçiler üzerinden kar sağlıyor. Halkın vergileriyle parasız olması gereken okullar, açıktan bir işletmeye dönüştürülüyor. İşletme mantığı yalnızca bununla da sınırlı değildir. Okullardaki kantin, yemekhane gibi hizmet kolları da ticarete açılmıştır. Sosyal yararı gözetmesi gereken bu hizmetler okulun kendi bünyesinde oluşturduğu kooperatifler aracılığıyla yürütülmelidir. Geçmişte bu uygulamalar hayata geçirilmiş ve öğrencilere piyasanın çok altında fiyatlarla kaliteli ürünler sunulmuştur. Fikir vermesi açısından 2010 Mayıs fiyatlarından birkaç örnek verelim: 0,5 litrelik suyun geliş fiyatı 12 kuruş iken satış fiyatı 50 kuruştur. Yine okul kantinine meyve suyunun geliş fiyatı 75 kuruş iken satış fiyatı 1,75 liradır. 60 kuruşa gelen bisküvi ise 1,25 liraya satılmaktadır. Bu küçük örnekler çoğaltılabilir. Burada anlatmak istediğimiz asıl olarak, ticarete açılan alanların yaşamı daha çekilmez hale getirdiğidir. Ticaret ve tüccar zihniyeti ne kadar yok edilirse, hayat o oranda güzelleşecektir. Kar mantığının girdiği yerde insani değerlerin aşınmaya uğradığı unutulmamalıdır. Okulların ticarethane gibi işletilmesi, öğretmenler üzerinde de bir tehdit oluşturmaktadır. Bugün itibariyle atama bekleyen 300 bin öğretmen olmasına karşın, atamalar yapılmamaktadır. Bunun nedeni


14 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

ise, daha ucuza ve güvencesiz öğretmen çalıştırma uygulamasıdır. Okullarda yüz binlerce sözleşmeli ve ücretli öğretmen çalışmaktadır. Bunlar devlete daha ucuza gelirken aynı zamanda istediği zaman işlerine son verebilmektedir. İşsiz kalma korkusuyla çalışan öğretmen ise tüm dayatmalara boyun eğiyor ve idarenin isteklerini koşulsuz yerine getiriyor. Bu koşullarda çalışan bir öğretmenin verimli olması beklenemez. Bu sorun yalnızca öğretmenleri ilgilendirmiyor. Aynı zamanda bu durumdan dolaysız etkilenen öğrencileri de yakından ilgilendiriyor. Nitelikli eğitim hakkını talep eden gençlik, mutlaka okullardaki öğretmen sorununa da sahip çıkmalıdır. Yakın geçmişte Fransa’da yaşanan gençlik eylemlerinin odağında buna benzer bir sorun vardı. Liselerde çalışan öğretmen sayısını azaltmayı planlayan devlete karşı liseli gençlik sokaklara taşmış ve güçlü bir boykot hayata geçirmişti. Bunun üzerine hükümet tasarıyı geri çektiğini açıklamıştı. Görüldüğü gibi, okulların ticarete açılması yalnızca bir kesimi değil, bir bütün halinde eğitimin tüm bileşenlerini ilgilendirmektedir. O zaman sorunun çözümünde de ortak dili yakalamak ilerletici bir işlev görecektir. Okulların bir şirket gibi işletilmesinden aslında toplumun büyükçe bir kesimi zarar görmektedir. Zarar görenlerin ortak çözümlerde güçlerini birleştirmeleri de bir zorunluluktur. İşe öncelikle ailelerimizi bu konuda ikna ederek başlamalıyız. Çünkü sistem kendi çarkını genellikle aileyle öğrenciyi, öğrenciyle öğretmeni karşı karşıya getirerek yürütüyor. Çarkı durdurmanın ilk basamağı, yan yana olması gereken güçleri birleştirmekten geçiyor. Omuz omuza olması gerekenlerin karşı karşıya getirilmesi en çok sistemin işine geliyor. O zaman bu durumu tersine çevirebilmenin yollarını da tanımlamak gerekiyor.


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 15

Bir taraftan parasız eğitim hakkını savunurken diğer yandan da öğretmenlerin güvenceli çalışma hakkını da omuzlamak gerekiyor. Bu çaba en azından güçlerin birbirine engel olma olasılığını azaltacaktır. Okulların paralı hale getirilmesine engel olmanın yolu; öğrenci, öğretmen ve aile işbirliğinden geçecektir. Bu birlikteliği yüzde yüz yakalama şansımız olmasa da kısmen oluşturabilmek bile net sonuçlar doğuracaktır. Konuyu toparlayacak olursak; devlet artık eğitimi sırtından atarak halkın omuzlarına yüklemektedir. Bunu hayata geçirirken de eğitim emekçileriyle velileri karşı karşıya getirerek yapmaktadır. Bütçeden eğitime ayrılması gereken para da sermayeye kaynak olarak aktarılmaktadır. Ayrıca bütün bunların yanında okullar artık her boyutta şirket haline getirilerek, yeni rant kapıları oluşturulmaktadır. Eğitimi ticaretin kirli ellerinden alıp, insanı merkeze koyan bir yapıya kavuşturma mücadelesi aynı zamanda gençliğin geleceğine sahip çıkma çabası olarak algılanmalıdır. Okullardaki Donanım Eksikliği Bir Devlet Politikasıdır! Okul donanımı denilince akla eğitim-öğretim süreçlerinde gerekli olan bina ve araç gereçlerin tamamı gelir. Ülkemizde bina donanımı, bilimsel bir eğitimin yürütülmesi bakımından tasarlanmamıştır. Bilimsel bir eğitim için gerekli olan bina donanımında asgari olarak bulunması gereken bölümleri sıralayacak olursak şunları sayabiliriz: Başta sağlık birimi, kütüphane, laboratuar, spor salonu, tiyatro salonu, müzik ve resim atölyesi gibi bölümlerdir. Ders araç gereçlerinin de eksiksiz bulunması donanımın olmazsa olmazıdır. Ülkemizde devlet okullarının hemen hiç birinde


16 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

yukarıda saydığımız donanıma rastlamak mümkün değildir. Çünkü ülkemizde bütçe yapılırken insan ihtiyaçları temel alınmıyor ve buna bağlı olarak da eğitime pay ayrılmıyor. Eğitimi daha nitelikli ve bilimsel kılmanın yolu, ekonomik bütçenin toplum yararına yapılandırılmasından geçer. Bu da ülkede demokratik bir halk iktidarıyla yakından ilgilidir. Okul donanımının bilimsel bir eğitimle doğrudan bağlantısı vardır. Ancak, bunu sağlamanın da ekonomik ve politik yapıyla direkt ilgisi söz konusudur. O nedenle, insanın zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan tam bir doygunluk içinde yetişmesi ülkenin demokratikleşmesinden bağımsız değildir. Oysa bugün devlet okulları, salt dört duvardan ibaret görmektedir. Dört duvar arasında anlatıma dayalı ders işleme yöntemi ilkel olduğu kadar insan yapısına da aykırıdır. Görsel bir filmi dahi izlerken tekrar kareler olunca anında sıkılma belirtileri gösteririz. Yıllarca aynı duvar ve aynı ses tonundan insanın öğrenmesi de etkilenmesi de beklenemez. Tüm bu yetersizliklerin yanında bir de fırsat eşitliğine tabi olmayan öğrenciler aynı sınavlarda yarışa sokulmaktadırlar. Üst gelir gruplarına ait özel okulların elbette ki donanım farkı vardır. Yeterli donanıma sahip özel okullarda eğitim gören öğrencilerin başarılı olma şansı daha yüksek olmaktadır. Bu farklılığa


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 17

rağmen aynı sınava tabi tutulan yoksul halk çocukları, yarışa 10-0 yenik başlıyor dersek abartı olmaz sanırız. Dershaneler Eğitimin Ticarileşmesinin Üst Noktasıdır! Açıkça ifade etmek gerekirse, zenginle yoksulun eşitsiz eğitiminin sonucunda uygulanan amansız eleme sınavları dershaneleri doğurmuştur. Dershaneler yeni bir sömürü kapısı haline gelmiştir. Açıktan ticari bir kuruluş olan dershaneler, umut pazarlamacılığı yapmaktadır. Her yıl reklamlar üzerinden müşteri (öğrenci) kaydeden dershaneler, kitlesel başarısızlığı bireysel başarılarıyla kapatmaya çalışmaktadır. Örneğin bir dershane 100 öğrenci kaydetmişse başarılı olan 10 öğrenciyi öne çıkartarak, başarısız olan 90 öğrencinin üzerini örtmektedir. Burada açıkça algıları yönlendirme söz konusudur. Sayısı binlerle ifade edilen dershanelere aktarılan paralar yine yoksul halkın cebinden çıkmaktadır. Ticarileşen okulların yanında dershanelerin de para talep ediyor oluşu emekçileri gün geçtikçe daha da sıkıntılı günlere sürüklüyor. Dershaneleri bir sömürü kapısı olmaktan çıkartabilmenin yolu, elemeci sınavları kaldırmaktan geçer. Elemeci Sınav Sistemi Piyasa Ahlaksızlığının Sonucudur! Bilimsel bir eğitim sisteminin temel amacı, insanın ilgi ve yeteneklerini açığa çıkartarak gelişimine yardımcı olmaktır. Bunu kar ve piyasa olgularından arınmış bir eğitim sistemi sağlayabilir. Ancak, sermayenin ihtiyaçları insani olmaktan uzak olduğu için, bilimselliğe de aykırıdır. Dolayısıyla bilimsel olarak bireysel farklılıkları dikkate alan bir eğitim sistemi, eleme mantığına bürünmeksizin herkesin sonuna kadar eğitimine olanak tanırken; piyasa yönlendir-


18 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

mesinde olan eğitim sistemi, işine yaramayanları eleyerek ucuz iş gücü haline getirir. Bu eleme, okulun ilk yıllarından itibaren başlar. Öğrenciler sürekli sınavlara tabi tutularak cendereye alınır. Sınavların yoğunluğu, aynı zamanda bağımsız kişilik gelişiminin de önünde engel oluşturur. Boş zaman sıkıntısı çeken insanların sosyal gelişimi giderek zayıflar ve her konuda yönlendiriciye ihtiyaç duyar. Sistem ucuz iş gücü yaratmak için elemeyi hedefler. Bunu yalnızca SBS, YGS, LYS gibi sınavlarla yapmaz. Bundan önce sınıf geçmek için her yıl sayısız sınav uygulanır. Bu sınavlardaki başarı düşüklüğünün donanım vb. nedenleri olsa da asıl nedeni; programın yaş seviyelerinin üzerinde oluşudur. Yüksek öğretimde okutulması gereken kimi konuların lisede, lisede okutulması gereken kimi konuların da ilköğretimde okutulması gayri insani olmasının yanında eleme amaçlı bir uygulamadır. Ders yükünün fazlalığının yanında, konuların ağırlığı da bilinçli bir tercihtir. Bütün derslerde ağırlaştırılmış bir program uygulanırken matematik dersine özel olarak ağırlık verilir. Bunun sebebi bu dersin zor oluşu değil, sonsuz derecede olasılıklar içermesidir.


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 19

Toplama işlemi denildiğinde basit gibi görünen ancak sonsuz soru hazırlama ve zorlaştırma şansını da veren bir yanı olduğundan, matematik dersi üzerinden eleme daha kolay yapılabilmektedir. Yapılan bir araştırma ilginç sayılacak sonuçlar vermiştir. Bizde ilköğretim 4. sınıfta okutulan matematik konuları, Almanya’da lise 2. sınıfta okutulmaktadır. Ülkemizden matematik dehaları çıkmadığına göre, bunda ısrar etmenin başka bir anlamı vardır. Bu durumu matematik dersi üzerinden öğrenci elemek biçiminde tarif etmek mümkündür. Dikkat edilirse matematik ve eleme amaçlı kullanılan diğer derslere karşı toplumda genellikle bir korku ve sevmeme hali vardır. Hatta bu gibi derslerde başarılı olamadığı kanaatine varan insanlar, kendilerini yeterince zeki görmemekte ve öz saygılarını dahi yitirerek değersizlik duygusuna kapılmaktadır. Sayısal derslerin sonsuz olasılıklı oluşu nedeniyle sınavlarda elenen insanlar çoğunlukla kendilerini başarısız bulmaktadırlar. Bu kanı, bilimsel ölçmenin sonucu değil, çarpık ve elemeci eğitim sisteminin sonucu oluşmaktadır. Asıl elemeler, lise ve üniversite kapılarında yaşanmaktadır. İlköğretim sonunda lise giriş sınavı olarak uygulanan ve adı sık sık değişen SBS, salt gençlerin değil aynı zamanda ailelerin de korkulu rüyası haline geldi. Öğrencinin nasıl bir programda öğrenimine devam etmesi gerektiğini saptaması gereken sınav, daha çok kaç kişinin eleneceği kurgusuyla hazırlanmaktadır. Oysa ilköğretimi bitirmiş bir kişinin ilgi alanı ve yeteneklerinin tespit edilmesi ve buna uygun bir liseye devam etmesi bilimsel bir zorunluluktur. Bütün bu çarpıklığın sebebini, yöneticilerin iş bilmezliğiyle açıklamak yeterli değildir. İnsana yeterince kaynak ayırmayan ve insan merkezli bir yaklaşıma sahip olmayan sistemin başkaca yapacak bir


20 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

şeyi de yoktur. Kısacası ülkedeki sistemin çarpıklığı, eğitimin de çarpıklığını beraberinde getirmektedir. Benzer ama daha kapsamlı olumsuzlukları üniversiteye giriş sınavlarında da görmekteyiz. Ülkemizde her yıl yaklaşık 1,5 milyon genç üniversite sınavına girmektedir. Üniversiteler toplumsal yaşamın sorunlarına çözüm üreten bilim merkezleri olması gerekirken, iş kapısı haline getirildiği için niteliksiz hale gelmiştir. Ayrıca eskiden var olan saygınlığı da kalmamıştır. Her yıl 200 bin gencin üniversiteye yerleştirilip 1,3 milyon kişinin sokağa atıldığı ülkemizde bu sorun, tek tek kişilerin sorunu olmaktan çıkmış, toplumsal bir sorun halini almıştır. Toplumsal bir sorun, elbette ki toplumsal bir çabayla çözümlenir. Üniversiteye giriş sınavları, gençliğin eğitim hakkının bizzat devlet tarafından engellenmesi olarak düşünülmelidir. 1,3 milyon kişinin üniversite eğitim talebine çözüm üretmesi gereken devletin, sürekli engel arttırıcı önlemler geliştirmesi, en hafif deyimle insan karşıtı bir yapılanmanın sonucudur. Eleme sınavlarının kendi içindeki adaletsizlikleri ayrıca değerlendirme konusudur. Farklı gelir gruplarına ait, farklı fırsatlara sahip olan gençlerin aynı sınava girmeleri dahi başlı başına haksızlık sebebidir. Okul, donanım, araç-gereç ve ailevi ortamların farkları başarı ölçmede uçurumlar oluşturmaktadır. Eğitimde fırsat eşitliği olarak bilinen uygulamanın giderek ortadan kalkması, eşit olmayan bir yarışı da beraberinde getirmiştir. 100 metre koşusuna, 30 metre ileride başlayan yarışçının ipi göğüslemesi kadar normal bir sonuç olamaz. Eğitimde fırsat eşitsizliğinin diğer bir yanı da eğitimin anti-demokratik yanıyla ilgilidir. Bilindiği gibi bilimsel ve demokratik bir eğitim, herkesin anadilde eğitim görmesini gerektirir.


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 21

Anadilde Eğitim Hakkı ve Zorunlu Din Derslerinin Kaldırılması Demokratik Eğitimin Gereğidir Dünyada toplamında yaklaşık 200 devletin olduğu bilinmektedir. Eğer her devlet tek dilli olsaydı, yeryüzünde yine 200 dilden söz edilirdi. Oysa yapılan araştırmalar göstermiştir ki dünyada halen yaşayan ve konuşulan 6 bin dil vardır. İnsanlık tarihi siyasal haritalara sığmayacak kadar zengin bir miras oluşturmuştur. Bu durumda, her ülkenin tek dili olması gerektiğini savunanlar, yaklaşık 5800 dilin yok edilmesini de savunmaktadırlar. Çok dilli ülkelere birkaç örnek verecek olursak; Papua Yeni Gine’de 850, Nijerya’da 427, Kamerun’da 270, Zaire’de 210, Avustralya’da 250, Hindistan’da 380 ve Endonezya’da 670 farklı dil konuşulmaktadır. Bütün dillerin % 70’den fazlası 20 ulus devlette konuşulmaktadır. Bu örnekleri vermemizin sebebi, anadil ile eğitim arasındaki dolaysız bağı kurabilmektir. İki dillilik mümkündür. İnsan, iki dilden birini kimlik dili, diğerini ortak anlaşma dili olarak kullanabilir. Çünkü anadil, kimliktir. Bunun unutulması ise kimliksizleşmektir. Dil ile düşünce kopmaz bir bağa sahiptir. Dil, düşüncenin kapısıdır. Dolaysıyla insanın düşünebilmesi ve üretebilmesi (kültür, sanat, bilim vb.) dilini özgürce kullanabilmesine bağlıdır. En yaratıcı düşünceler de kuşkusuz en iyi bilinen dilde açığa çıkar. İnsanların kendi anadillerinde eğitim görmeleri hem kimlik açısından bir zorunluluk hem de yaratıcı düşünmenin bir gereğidir. Sovyetler Birliği’nde 15 Cumhuriyet ve daha fazla dil bulunmaktaydı. Her ulus kendi anadilinde eğitim görürken aynı zamanda ortak anlaşma dili olarak da Rusçayı öğreniyordu. Burada niçin Rusça sorusu akla gelebilir. Hemen be-


22 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

lirtelim bu durumlarda nüfus ve dilin yaygınlığı ölçüt alınmaktadır. Sovyetler Birliği’nde de Rus nüfusun yoğunluğu ve Rusça’nın yaygın konuşulması, ortak anlaşma dili olmasını beraberinde getirmiştir. 70 yıllık sosyalizm deneyinde görülmüştür ki bu uygulama sayesinde hiç bir ulus dilini unutmamış aksine geliştirme şansını yakalamıştır. Ülkemizde de onlarca dil konuşulmaktadır. Her dil, insanlığa emanet edilmiş bir mirastır. Her şeyden önce salt bu nedenle bile dillerin yaşaması ve gelişmesi için mücadele etmek, insanlık adına gereklidir. Ülkemizde konuşulan her dil, Türkçe kadar değerlidir. Ancak bu diller arasında Kürtçe anadil eğitimi konusunda önemli bir yer tutmaktadır. Ülkemizde ikinci yoğunlukta konuşulan Kürtçe, eğitim dili olarak kullanıldığında diğer dillerin de özgürleşmesinin önünü açacaktır. Kürt halkının dilini eğitim dili olarak kullanması ve ortak anlaşma dili olarak Türkçe’yi öğrenmesi bu konuda önerilebilecek en makul çözüme işaret etmektedir. Tabi ki Kürt halkı ayrılma hakkını kullanmadığı sürece bu çözüm makuldür. Ancak ulusların kendi kaderini tayin hakkı kapsamında, demokratik halk devriminden sonra Kürt halkı tercihini ayrılmadan yana kullanma hakkına sahiptir. Kürt halkı en demokratik hakkı olan ayrılma hakkını kullanmak isterse o zaman zaten sorun ortadan kalkacaktır. Burada amacımız sorunun siyasal boyutundan daha ziyade, eğitim ile ilişkisini kurmaktır. Eleme sınavlarına tekrar dönecek olursak; anadilde eğitim görmeyen Kürt gençleriyle, kendi dilinde eğitim gören gençlerin aynı sınava girmeleri bile başlı başına bir haksızlığı ifade etmektedir. Yalnızca okulda Türkçe konuşan ve günün geri kalan kısımlarında anadiliyle iletişim kuran kişilerin Türkçe ile sınava girmeleri sı-


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 23

nav adaletsizliği olarak adlandırılabilir. Anadilinde eğitim görmeyenlerin kendi kapasitelerinin ancak bir bölümünü harekete geçirdikleri de yapılan bilimsel araştırmalar sonucu açığa çıkmıştır. Basit bir örnek verecek olursak; Almanya’da Türk işçi çocukları, yıllarca Almanca eğitimde tam kapasitelerini kullanamadıkları için, zihinsel engelli çocukların okullarına gönderilmiştir. Bu durum aşağılamalara yol açmış ve Türk çocuklarında bunalımlara sebep olmuştur. Bu durumdaki Türk çocuklarının Almanca’dan nefret ettikleri de bilinmektedir. Bu örneği ülkemizdeki Kürt çocukları üzerinden düşündüğümüz zaman, benzer sonuçlara ulaşacağımızdan kuşkumuz yoktur. Anadil meselesi sadece eğitimde başarının anahtarı değil, aynı zamanda halkların birbirine saygı duymasının da bir önkoşuludur. Anadilde eğitim hakkının engelleniyor oluşu; antibilimsel, anti-demokratik bir uygulamadır. Eğitimin bilimsel bir nitelik kazanmasının belki de ilk koşulu, anadilde eğitim hakkının hayata geçirilmesine bağlıdır. Bu durum elemeci sınavlarda (yanlışlığını bir kenara koyacak olursak) fırsat eşitsizliğini en aza indirici bir etki gösterecektir. İçinde bulunduğumuz eğitim sisteminin bilim dışı yanlarından birini de zorunlu din dersleri oluşturmaktadır. Din, genel olarak dogma olarak tarif edilir. Ve din kendini tartışmaya, incelemeye ve deneye açmaz. O yanıyla da bilimle çelişir. Din ile bilimin yan yana getirilmesi, ikisinden birinin kendini diğerine göre ayarlamasını zorunlu kılar. Dinler kendilerini bilimsel gerçeklere uyarlamayacağına göre, burada zarara uğrayan genellikle bilim olur. Oysa insanlığı bugünkü seviyeye getiren din değil, bilim olmuştur. Ve bilim ahlakı; bilimi, inanç ve siyasi görüşlere göre eğip bükmeyi değil, inanç ve siyasi görüşleri bilimin


24 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

ışığında gözden geçirmeyi gerektirir. Anti-demokratik ülkelerde ve ülkemizde, zorunlu din dersleri bilimsel gerçeklerin saklanmasını beraberinde getirmiştir. Din ile bilimin çatıştığı her aşamada devletin tercihi dinden yana tavır almak şeklinde olmuştur. Evrim kuramı dünyanın büyük bölümünde liselerde okutulurken, Türkiye’de adeta yasaklanmıştır. Ve bilim dışı safsatalarla genç beyinler doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu yalnızca dinsel kaygılarla yapılmamaktadır. Dini gericilik bugünkü sistemin ihtiyaçları arasındadır. Bir an için düşünelim. ABD’nin Irak’ı işgaline dinci kesimden hiç itiraz yükselmiş midir? Üstelik müslüman bir ülke olan Irak’ın işgali için bu kesim destek olmuştur. Bu durum da göstermektedir ki gençliğin bilimden uzaklaşıp, dinci bir yapıyla buluşmasının siyasal yanları da vardır. Zorunlu din derslerinin bilim dışı oluşunun yanında anti-demokratik bir tarafı da bulunmaktadır. Ülkemizdeki inanç grupları düşünüldüğünde, salt sünnilerin olmadığı görülmektedir. Alevilere sünni inançlarını dayatmak ve buradan sınavlara tabi tutmak olsa olsa devletin faşist karakteriyle ilgilidir. Bu konuda demokratik yaklaşım, kişi 18 yaşına gelinceye kadar, okuldan din eğitiminin verilmemesini gerektirir. 18 yaşından sonra tercih hakkını kullanan birey istiyorsa din eğitimi veren üniversite bölümlerine gidebilmelidir. Bu bölümü tercih edenlerin


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 25

de başka işlerde çalışması söz konusu olmamalıdır. Böylelikle toplumsal yaşama dinin etkisi de en aza indirilerek kişisel tercihler haline getirilir. Gerici faşist eğitim sistemi farklılıkları görmeyerek insanları tek tipleştirir, sanki tek dil ve tek inanç varmış gibi davranarak asimilasyoncu bir zorbalık içine girer. Bu da halklar arasındaki gönüllü birlikteliği zedeler ve karşılıklı düşmanlığı beraberinde getirir. Türkçe ile eğitim dayatmasına maruz kalan Kürt, hem kendi diline karşı hem de Türkçe’ye karşı sevgisizlik içine düşer. Hatta nefret duygularına bile neden olur. Aynı şekilde sünni inancının dayatıldığı Alevi genç de hem kendi ailesinin inancına karşı kuşkulu yaklaşır hem de sünni inancından olanlara karşı sevgisizlik besler. Hatta bu duruma maruz kalanlar, genellikle yok sayılan inanç ve dili aşırı kutsar, dayatılan inanç ve dili de küçümser. Halklar arasında mesafe açıcı bu durumdan kurtulmak için, zorunlu din dersleri kaldırılmalı ve 18 yaşına kadar okullarda dini eğitim verilmemelidir. Yetişkin olan kişilerin seçmesi gereken inancın, küçücük çocukken şartlanmalarla verilmesinin ne bilimsel ne de demokratik bir yanı vardır. Herkesin kendi anadilinde eğitim gördüğü yerlerde insanların kişilik parçalanması yaşamadıkları, tersine kendi kültürü kadar diğer kültürlere de değer


26 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

verdikleri bilinmektedir. Halkların birlikte yaşamını tesis etmenin bir yolu da ikinci dil olarak en yakın halkın dilini öğrenmektir. Bu durum halklar arasındaki mesafeyi azaltacak, gönüllü birlikteliği pekiştirecektir. Ancak biz biliyoruz ki bunları hayata geçirmenin yolu, halkın demokratik iktidarını kurmaktan geçer. Devletin faşist karakteri bu güzelliklerin önünde engeldir. Okullardaki Polis İdare İşbirliği Devlet, kendisine itiraz edebilecek potansiyel güç olarak gördüğü gençliği, her zaman baskı altında tutacak araçlar geliştirmiştir. Gençliği yozlaştırıcı yöntemlerinin yanında, baskı araçlarını da sık sık devreye sokmuştur. Liselerden üniversitelere kadar güvenlik adı altında polis, okulların bir parçası haline getirilmiştir. Özellikle liselerde, polis idare işbirliği görülmedik boyutlara ulaşmıştır. Çizilen çerçevenin dışına çıkma eğilimi gösteren gençler, yoğun bir polis baskısına maruz kalmaktadır. Polis baskısının zeminini ise okul idareleri hazırlamaktadır. Okullardaki anti-demokratik uygulamalara karşı gelişen tepkiler, örnek teşkil edecek şekilde cezalandırılmaktadır. Böylece korku toplumsallaştırılmak istenmektedir. Gençliğin muhalif enerjisini boşa çıkartmak için yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biri de ailelerin devreye sokulmasıdır. Genellikle okula çağrılan aileler, idare ve polis tarafından korku kıskacına alınmaktadır. Bazen bununla da yetinmeyen polis, evlere kadar gidip aile duyarlılığını kullanarak gençliği devre dışı bırakmayı hedeflemektedir. Böylesi bir durumla baş edebilmenin yolu, ailelerin bilinçlenmesinden geçmektedir. Aileleri sistem tarafından kullanılan bir hapishane olmaktan çıkartıp, mücadelede güç aldığımız merkez haline getirmek bizim elimizdedir.


III. BÖLÜM

NASIL BİR ÜLKE VE NASIL BİR EĞİTİM İSTİYORUZ? Buraya kadar olan bölümde, genel olarak kapitalizmden, ülkemize özel olarak da faşizmden kaynaklı bozuk eğitim sisteminden bahsettik. Mevcut eğitim sisteminin gerici-faşist yanlarını analiz etmeye çalıştık. Eğitimin bilimsel, demokratik bir içeriğe kavuşması ise bize göre sistem içi düzenlemelerle mümkün değildir. Çünkü saymış olduğumuz tüm uygulamalar birer sonuçtur. Mevcut sistemin bir sonucu! Emperyalizme karşı bağımsızlık, faşizme karşı demokrasi mücadelesi başarıya ulaşmadan bu uygulamaların ortadan kalkması mümkün değildir. Tarih boyunca devrimci dönüşümlerin iki dinamiği olmuştur. Birincisi mevcut sistemin çelişkileri, ikincisi ise itiraz edilenin yerine tasarlanan hayatın çekiciliğidir. Bugünün gerici faşist eğitim sistemine itiraz ederken yerine nasıl bir eğitim sistemi tarif ettiğimizi de açıklamamız gerekmektedir. Elbette gelecek toplumsal ilişkilerde her şeyi bütünüyle bugünden tanımlamak mümkün olmasa da, çerçeveyi çizebilmek mümkündür. Çizmek istediğimiz demokratik eğitim sistemini, aşağıdaki kısa öyküyle anlatmak sanırız ki hayal gücümüzün de gelişimine yardımcı olacaktır.


28 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

BİR DÜŞ GÖRDÜM ARKADAŞLAR Bir düş gördüm arkadaşlar! Düşüm hayallerimizden de öte. Düşüm; haftanın sekizinci günü, günün yirmi beşinci saati gibiydi. Görüp bildiklerimizin çok ötesinde. Düş bu! Olmaz demeyin. Bakın neler yaşadım düşümde: Temel eğitimin 8. sınıfındayım, okulun son günleri. Artık veda törenleri yapılıyor. Öğrenci temsilcisi bir zarf getirdi. İki gün sonra “Seçici Kurula” çağrılıyorum. Annem ve babam da gelecekmiş. Heyecanlıyım. O gün nihayet geldi. Söylenen saatte annem babam ve ben danışman öğretmenin odasına girdik. Sınıf öğretmenim de vardı. Bizimkilere kahve, bana da çay ikram edildi. Danışman öğretmen söze başladı. Artık okulun sonuna geldiğimi bu nedenle alan seçimi yapmamız gerektiğini söyledi. Yapılan ölçümlere göre benim Kültür ve Edebiyat Lisesi’ne gitmemin uygun olacağını söyledi. Böylelikle daha başarılı ve mutlu olacağımı belirtti. Hemen atılıp; “Ama ben tiyatro okumak istiyorum o nedenle sanat lisesine gitmeliyim.”, dedim. Sınıf öğretmenim, bu lisenin sanatla iç içe olduğunu ve yan alan olarak tiyatroyu seçebileceğimi açıkladı. İçim rahatlamıştı. Ama babamın kaşları çatılmış yüzü de gerilmişti. Makine lisesine gitmemin uygun olup olmayacağını sordu. Hemen itiraz ettim. Matematik okumak istemiyordum. Beni dışarı çıkardılar. Biraz sonra içerden çıkan babamın ikna olduğunu hissettim. Daha güler yüzlüydü çünkü. Danışman öğretmenimin verdiği dosyayı alarak vedalaştım. Okulumu ve çalışanları son kez görmek istiyordum. Sınıfları dolaştım. İlk üç yılımı geçirdiğim dersliğe daldı gözlerim. En çok bu sınıfları sevmiştim. Çünkü günün yarısını oyunlarla geçiriyorduk. Trafik uygulama bahçesi tam arkamda duruyordu. Akülü arabalarla trafik derslerimizi burada almıştık. Zama-


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 29

nımın daraldığını hissettim ve yemekhaneye yöneldim. Çalışanlara teşekkür etmeliydim. Ne de olsa sekiz yıl boyunca öğle yemeklerimi burada yemiştim. Teşekkür edip ayrıldım oradan. Spor salonunun kapısı açıktı ve içeride serbest zamanlarını geçirenler vardı. Heyecanlı maçlarımız aklıma geldi ve gülümsedim. Sağlık birimine gittim ve apandisit problemi yaşadığımda beni hastaneye yetiştiren ekiple de vedalaştım. Yüzme okulum uzaktı. Bu yüzden tarım uygulama bahçesine gitmek istedim. Annem beni kırmadı. Girişte tarım öğretmenimle karşılaştık. On metrekarelik kendi alanıma gittim. Yetiştirdiğim salkım söğüt yüzümü yaladı. Hüzünlendiğimi hissettim. Ben bu alanı üçüncü sınıfta başka bir abiden devralmıştım. Şimdi benim ayrılık zamanım gelmişti. Ertesi gün Kültür ve Edebiyat Lisesi’ne gittim. Bana verilen dosyayı görevliye verdim. O sırada on ikinci sınıftan bir abla geldi ve benimle tanıştı. Adı Deniz’miş. Gözleriyle adı ne de uyumlu diye geçirdim içimden. Okulu bana tanıtmakla görevli olduğunu ve bir yıl boyunca bana rehberlik yapacağını söyledi. Çok sıcakkanlıydı. Hemen alışmıştım. “Hadi okulu gezelim.” dedi. En üst kattan başladık. Dersliklerin girişinde sınıfların adı yazıyordu. Öykü dersliği, roman, şiir gibi dersliklerin yanında okuma, yazım, sunum gibi derslikler de vardı. Her dersliğe bir edebiyatçı ismi verilmiş. Sait Faik öykü dersliği, Maksim Gorki roman dersliği, Nazım Hikmet şiir dersliği... Okuma dersliğine girdik. Sallanan sandalye, kanepe ve rahat koltuklar vardı. Tüm derslikleri gezdik. Her birinin duvarları farklı, eşyaları farklı hatta renkleri bile farklıydı. Öğretmenler sabit, biz gezici olacakmışız. “Yani sınıfımız yok mu?” dedim birden. Deniz Abla güldü. “Her gün aynı derslikte sıkılmaz mısın?”, dedi. Soru ikna etmeye yetti. Sonra kütüphaneye geçtik. Girişteki sehpalı, koltuklu bölüm,


30 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

gazete ve dergi okuma salonuymuş. O kadar güzel anlatıyordu ki okulu şimdiden sevmiştim. Kütüphanenin duvarında “Okul mutlu olma yolunda bir araçtır.” yazısı sanırım haklı çıkacaktı. İçimi huzur kaplamıştı. Deniz Abla, okulun işleyişini anlatmak için beni kantine götürdü. Çay alıp bir masaya oturduk. Zorunlu dersler dışında spor, müzik ve tiyatro gibi derslerden birini seçebileceğimi söyledi. Salı ve Perşembe günleri öğleden sonra bu çalışmalar olurmuş. Ben hemen tiyatro ve müzik dedim. Çaylarımızı bitirdik ve yemekhane, sağlık birimi gibi bölümleri de tanıdım. En son toplantı salonuna gittik. Kırmızı koltukları, sahnesi, ışıklarıyla göz alıcı bir ihtişamı vardı. Okulun tüm törenleri burada yapılırmış. Ayda bir defa eleştiri günü düzenlenirmiş. Okulda yönetici yokmuş. Öğrenci ve öğretmenler ile okulun diğer çalışanlarınca seçilen bir kurul okul işlerini yürütürmüş. Bir ay sonra seçim olacağını, benim de oy kullanacağımı ama aday olamayacağımı öğrendiğimde çok şaşırdım. “Niçin aday olamıyorum?”, diye çıkıştım. Henüz okulu ve öğrencileri yeterince tanımadığımı bir yıl sonra aday olabileceğimi belirtti gülümseyerek. Ama bu duruma itiraz ediyorsam bunu eleştiri günüde dile getirmemi önerdi. Eleştiri gününde herkes bulunmak zorundaymış. Söz isteyen, herkesi eleştirebilir, eleştirilen cevap verir ancak mutlaka çözüm üretilirmiş. Okulun tüm uygulamaları burada kararlaştırılır ve uygulanması sağlanırmış. Nefesim kesilecek gibi oldu. Birden büyüdüğüme karar verdim. Deniz Abla saatine baktı ve “Bugünlük bu kadar.”, dedi. Okulun arka tarafındaki yayınevine gidip kitap düzeltecekmiş. Son sınıfa geldiğimde bana da bu görevlerin verileceğini söyledi. Okuldaki sınavlarla ilgili bir kitapçık verdi ve ayrıldı. Kitapçığı bir solukta okudum. Kırık not aldığım bir sınavı aylar sonra yine aynı sorularla talep edebilirmi-


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 31

şim. Buna çok sevindim ve şaşırdım. Bu açıklamanın altında kısa bir not vardı: “Önemli olan öğrenmektir.” Onuncu sınıftan sonra derslerin yarısı uygulamalı olacakmış. Üniversite eğitimi için bizim tercihimizin önemli olduğu yazıyordu. Sınavsız, elemesiz üniversiteye girebileceğimi öğrendiğimde sevinçten çığlık atmak istedim. Yalnızca öğretmenlik ve hekimlik için özel testleri aşmamız gerekiyormuş. Otobüse bindim ve iki arkadaşımla gençlik merkezinde buluşmak üzere yola koyuldum. Olcay ile Özenç’i gençlik merkezinin bahçesinde otururken buldum. Her ikisinin de gözleri gülüyordu. Sözü bir Olcay alıyor, bir Özenç alıyor her şey karışıyordu. Heyecanımızı yenemiyorduk. Sırayla anlatmaya karar verdik. Olcay, şehrin dışına gitmişti. Okulu bir çiftliğin içinde tarım lisesiydi. Yüz dönümlük çiftliğin içinde bulunan okulunu beğenmiş olmalı ki anlata anlata bitiremiyordu. Özenç’in sabrı kalmamıştı. Söze daldı birden. O’nun okulu makine lisesiydi. Araba üreten bir fabrikayla iç içe kurulmuş. Her ikisinin de derslerinin yarısı uygulamalı olacakmış. Bizim heyecanlı konuşmamızı bir duyuru kesti. “Biraz sonra sanat lisesinin öğrencileri tarafından hazırlanan konseri izleyebilirsiniz!” Çok duygulu ve içli bir şarkının huzurunu yaşarken annemin sesine uyandım. “Haydi, kalk artık, dershaneye geç kalıyorsun!” Annemin sesi değil ama söyledikleri o kadar soğuktu ki! Ama yine de yüzümde bir gülümsemeyle güne başladım. Düşüm geldi aklıma sık sık. Ve tiyatro öğretmenimle vedalaşırken söylediklerini anımsadım. “Her son bir başlangıçtır. Üzülme bu okulun sonu lisenin başlangıcı olacak ve orayı da seveceksin.” Düşün sonuna gelmiştim. Ama gördüklerim umutlarımın başlangıcı oldu.


32 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

GENÇLİĞİN DEVRİMCİ EYLEMİNİ ÖRGÜTLEMEK DEV-GENÇLİLERİN OMUZLARINDADIR Öğrenci gençlik sınıfsal kökeninden bağımsız olarak küçük burjuva bir katman olarak değerlendirilir. Bu daha çok olgular karşısında vermiş olduğu tepkiler nedeniyledir. Ve bu tepkiler, küçük burjuva karaktere sahiptir. Ancak dünya devrimci deneyimleri de göstermiştir ki gençliğin ateşleyici gücü olmaksızın zafere ulaşmak da kolay değildir. Öteden beri gençliğin tepkilerinin ve muhalefetinin dönemsel özellikler arz etmesi, bu alandaki mücadelenin handikapları arasında yer almıştır. Öğrenciliğin geçici olması bu durumu zorunlu bir sonuçmuş gibi gösterse de, bu durumun panzehiri örgütlülüktür. Okulunu bitirenlerin doğal olarak sorunlardan uzaklaşması da kaçınılmaz oluyor. Burada devamlılığı sağlamanın biricik yolu, okullardaki örgütlülüğün sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasından geçer. Dört yıllık öğrenim sonunda deneyim ve ilişkiler geliştiren yoldaşlarımız, bu birikim ve ilişkilerini yeni yoldaşlara mutlaka aktarmalıdır. Okul ile bağını koparmadan yenilenme tam anlamıyla oturtulmalıdır. Aksi durumda kimi öne çıkmış dev gençlilerin okuldan ayrılmasıyla mücadele de kesintiye uğramaktadır. Gençliğin mücadelesi esas olarak ekonomik-demokratik talepler etrafında şekillenir. Üretim sürecinde bulunmamasına karşılık, tüketici yanıyla sürekli ekonomik sıkıntılar içindedir. Gençliğin büyük bölümünün emekçi halk kitlelerinin içinden geliyor olması, duyarlılıklarını arttırıcı bir yan oluşturur. Sınıfsal çelişkileri hızla kavraması da ayrıca bir avantaj olarak düşünülmelidir. Bilgi öteden beri burjuvazinin elindedir. Emekçiler yaşamlarının güçlüğü nedeniyle bilgiden daha uzaktır. Emekçilerin bilgiye uzak olmalarının bir nedeni


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 33

de, eğitim seviyelerinin düşüklüğüdür. Ancak öğrenci gençlik, nispeten bilgiye daha yakın ve buna bağlı olarak sorunlara çözüm üretme potansiyeline sahiptir. Emekçi halk kitleleri içinden gelen gençlik, sınıfsal çelişkileri kavradıkça daha coşkulu bir mücadele içine girer. Gençlik Talepleri Etrafında Örgütlenir! Her alanda bir devrimcinin bulunması bile önemli bir avantajdır. Eğer dev genç geleneğini ve birikimlerini özümsemiş bir Dev Gençli varsa bir okulda, bilinmelidir ki orada kısa sürede bu sayı yüzlerle hatta binlerle ifade edilir. Çünkü Dev Gençli için gerçek, somuttur. Dev Gençliler, somut durumun analizini yapar ve işe koyulur. Biz biliriz ki, sıcak mücadelenin ezberi olmaz. Ve mücadele kalıplara sığmayacak kadar zengin pratiklerle doludur. Yukarıda söylediklerimize yaşanmış deneyimlerden bir örnek vererek açıklık getirelim: Bilindiği gibi 70’li yılların sonunda Ankara Gazi Üniversitesi’nde faşist işgal vardı. Faşist baskılar yüzünden devrimciler okula giremiyordu. Sol yapıların tamamının bu durum karşısındaki tu-


34 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

tumu boykot biçimindeydi. Sol görüşlü öğrencilerin tamamı okula gitmiyordu. (Yeri gelmişken belirtelim. Boykot diyebilmenin koşulu okula gitmemek değil, öğretimi durdurmaktır.) Tam da bu noktada Dev Gençliler duruma el koydular. Bu boykot kararının faşistlerin işine geldiğini tespit edip, yanlışlığını dile getirerek başka bir mücadele biçimini öne çıkardılar. “Eğitim hakkımız engellenemez!” şiarıyla okullara girdiler. Okullara girmek, çatışmayı da göze almayı gerektiriyordu. Ve Dev Gençliler çatışarak girdikleri okullarda faşist işgali kırmayı başardılar. Dev Gençin bu kararı ilk başlarda diğer sol gruplarca “boykot kırıcılığı” olarak nitelendirilip eleştirilmişti. Oysa hemen fark edeceğiniz gibi, boykot işin kolayına kaçmanın diğer adıydı. Dev Gençin okullara girmesiyle birlikte, o güne kadar faşist baskılar nedeniyle sessiz kalan çoğunluk Dev Genç saflarında yerini aldı. Bu deneyimi aktarmamızın sebebi, somut koşulların ihtiyaçlarını hesaplamayan hiçbir çabanın başarı şansının olmadığını örneklemektir. Günümüzde liselerde, gençliği gerici faşist toplulukların içine yönlendirmek için yoğun çaba harcandığını biliyoruz. Gençlik daha üniversitelere gelmeden liselerde sisteme yedeklenmek isteniyor. Doğrusu bunda da kısmen başarılı oldular. Gençliği yitirmek geleceği yitirmekle eş anlamlıdır. O zaman gençliği sistemin yedek gücü olmaktan kurtarıp muhalif yanlarını açığa çıkarmamız gerekiyor. Gençlik her ne kadar sisteme yedekleyici çabaların içine çekilse de gerici faşistlerin içinde bulunanlar da dahil, onların okulla çelişkilerini yakalayıp açığa çıkarmakla işe başlamalıyız. Bununla yetinmek elbette ki düşünülemez. Daha demokratik ve insana yakışır ilişki ve çabalarla gençliği ortak taleplerle yan yana getirmeliyiz. Bu bazen okuldaki yemek fiyatları ola-


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 35

bilir, bazen kültürel bir çalışma olabilir. Ama mutlaka somuta indirgenmiş bir iş etrafında buluşmalıyız. Böylesi bir yolun bizi geliştireceğinden kuşkumuz olmamalı. Bugün liseli arkadaşlarımızın okullarındaki sorunlar kısmen farklılıklar gösterse de, temelde aynı gerekçelere dayanmaktadır. O nedenle yürüteceğimiz mücadelenin dili de yöntemi de benzerlikler taşıyacaktır. Liselerdeki Öğrenci Meclisleri Demokratik Mücadelede Mevzi Olarak Görülmelidir! Günümüzde kimi sözcükler vardır ki kimin ağzından çıkıyorsa ona göre anlam kazanıyor. Bunlardan en çok anlam kaymasına uğrayan ise kuşkusuz “demokrasi” kavramıdır. Halk düşmanlarının bile, halkı kandırmanın bir yöntemi olarak “demokrat” gözüktükleri ülkemizde, at izi ile it izi bir birine karışıyor. Bu sahte maskeleri düşürmenin en doğru yolu ise, uygun pratikler geliştirerek herkesin rengini açığa çıkarmaktır. Bu çerçevede okullarımızda da sık sık demokrasi eğitimi, demokratik katılım gibi kavramlar bolca kullanılmaktadır. Yine bu çerçevede okullarımızda bir yönerge yayımlanmış ve sözde uygulamaya konmuştur. MEB tarafından hazırlanıp 2004 Eylül ayında Tebliğler Dergisi’nde yayımlanan “Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri” yönergesi, sözde demokrasi kültürünü yaratmayı hedeflemektedir. Amaçları, içeriği ve işleyişi tümüyle devletin demokrasi (!) anlayışını yansıtmasına rağmen, bu yönerge iyi incelendiğinde, demokratik mücadelede bizim için kaldıraç görevi görecek bir kapı aralanabilir. “Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri” yönergesinin amacı; öğrencilerin demokrasi kültürünü geliş-


36 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

tirmek, katılımcılığı ve çoğulculuğu sağlamak, farklı olana tahammül etmeyi öğrenmek biçiminde tanımlanıyor. Ancak bütün bunların yanında yasaklar da sıralanmış. Ülkesinin birlik ve bütünlüğünü eleştirmekten tutun da, bir siyasi partinin anlayışını ve görüşlerini savunmaya dek birçok yasakları da belirlemiş. Bütün bunlara rağmen çeşitli gedikler açmak ve gerçek demokrasi kültürü ile kavramın içini boşaltanların tutumunu kıyaslamak, gençliğin uyanışına sebep olacaktır. Şimdi biraz da teknik bilgilere yer verelim. Seçim ve organların oluşumunda tipik bir burjuva hukuku uygulanmaktadır. Yani seçmenler, temsilcilerini bir yıllığına seçiyor ve yıl boyunca temsilcilerini etkisiz eleman gibi izliyor. Sınıf/şube temsilcileri seçimi, sınıfta rehber öğretmen gözetiminde yapılmaktadır. Seçilen sınıf temsilcileri Okul Öğrenci Meclisi’ni oluşturmaktadır. İkinci aşamada Okul Öğrenci Meclisi kendi


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 37

içinden bir temsilciyi seçerek üst kurul olan, ilçe öğrenci meclisine gönderiyor. Bu yöntem, il ve Türkiye temsilcilerinin seçimine kadar izlenmektedir. Ancak, okul temsilciliğine seçilen kişinin okuldaki görevleri devam etmektedir. Okul temsilcisinin görevleri ve yetkileri yabana atılır gibi değil. Okul temsilcisi, yılda iki kez Öğretmenler Kurul Toplantısı’na katılarak öğrencileri temsil etmektedir. Öğrencilerin taleplerini kurula taşımak ve oradaki kararları öğrencilerle paylaşmak önemli bir çalışma olarak görülmelidir. Ayrıca ayda bir kez, okul önünde yapılan toplu törenler öncesinde duyurularda bulunma ve konuşma yapma hakkına sahiptir. Okul temsilcisinin, okul genelinde organize edeceği kültür, sanat veya sportif etkinlikleri de örgütlenmede önemli bir avantaj olarak düşünmek gerekir. Çünkü bu çalışmalarda yakalanacak ilişkiler bizi ve mücadelemizi büyütme potansiyeline sahiptir. Okul temsilciliğine seçilen bir yoldaşımızın içinde bulunulan koşullara göre yaratıcı çalışmalara imza atacağından eminiz. Ancak şu önereceğimiz çalışma sanırız ki, ülkenin her köşesine uygunluk arz etmektedir. Tüm okullarda “haklarımı öğreniyorum” projesini hayata geçirmek mümkündür. Bir hukukçu ve bir psikolog eşliğinde yürütülecek insan hakları çerçeveli bir seminer çalışmasının, duyarlılığı arttırıcı bir katkısı olacaktır. İki bölüme ayrılabilecek bu çalışmanın ilki, “eğitim sisteminden kaynaklı yaşanan psikolojik sorunlar” başlığını diğeri ise “temel insan hakları eğitimi” olabilir. Bu çalışmada sorulacak sorular üzerinden gençlik ortak sorunlar etrafında buluşma şansını da yakalayacaktır. Tekrar Okul Temsilcilik Seçimleri’ne dönecek olursak, okullarımızda bu seçimler genellikle angarya olarak algılanmakta ve okul yönetimince çoğunlukla


38 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

aceleye getirilerek seçimsiz belirlenmektedir. Belirlenen öğrenciler, çoğunlukla okul idaresine yakınlığıyla tanınan kişilerden oluşmaktadır. Liseli gençlik ise, konunun ciddiyetinin farkına varmaksızın bu seçimleri bir eğlenceye dönüştürüp geçiştirmektedir. Oysa işleyişin tüm anti-demokratik yanına, işlevinin kısıtlanmış olmasına rağmen, bu alan doğru ve örgütlü bir çalışmayla mevziye dönüştürülebilir. Her şeyden önce, bir haftalık seçim propaganda dönemi var ki, bu süre etkili kullanıldığında bile, gençlikle güçlü bağlar kurma şansı yakalanacaktır. Okullarda propaganda döneminde kullanılan afiş çalışmaları genellikle gülmece üzerine kuruluyor. Bunu biraz daha düşünmeye ve tavır almaya teşvik edici şekilde değerlendirebiliriz. Aslında propaganda dönemi en önemli evreyi oluşturuyor. Bu dönemdeki taleplerin sıralanışı herkesi kapsayacak ve demokratik muhalefeti bir araya getirecek biçimde olmalıdır. Örneğin okul formalarının renginden biçimine kadar öğrencileri ilgilendiren konuların anket düzenlenerek öğrencilere sorulması gerektiği fikri, bizleri daha ciddi taleplerde yan yana getirebilir. Ya da okul kantin fiyatlarının “sosyal yararı” gözetmesi gerektiği talebi birçok genci ortaklaştıracaktır. Başka bir yakıcı sorun olan, katkı payı adı altında toplanan paralara karşı ortak tutum belirlenebilir. Okulun donanım eksikliğiyle ilgili imza kampanyaları düzenlenebilir. Görüldüğü gibi, Okul Temsilciliği’ni kazanmak, gençliğin potansiyelini harekete geçirerek devrimcileşmesine kapı aralayacaktır. Liseli gençlikle ilişkilenmekte, bize sayısız kolaylıklar sağlayacaktır. Ama seçimlere girip, propaganda dönemini etkili tamamladıktan sonra kazanamamak kayıp sayılmamalıdır. Çünkü gençliğe kendimizi tanıtmak yine de olumlu sonuçlara yol açacaktır. Bu seçimlerde başarılı olma


EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ 39

şartına bakmaksızın, örgütlü bir çabayla katılmak bile ileri bir adımdır. Okulların açılışıyla birlikte yapılacak olan bu seçimlere hazırlıklı olarak katılalım. Okullarımızdaki sorunları saptayıp, çözümler üretelim ki, gençlik artık kendi geleceğini tartışır hale gelsin. Gençliği sistemin tüm tuzaklarından kurtarmak ancak bizim örgütlü mücadelemizle mümkündür. Edilgen ve sürü halinde yaşayan, tüm beğenileri ve alışkanlıkları internet üzerinden şekillenen gençlik yerine, kendi geleceğini avuçlarına alan bir kuşak olabilmek bizim ellerimizdedir. Bunun için Dev Genç’in tarihinden beslenmek yeterlidir. Devrimciler Mücadelenin Mayasıdır! İçinde bulunduğumuz ortamlarda kendimizi yalnız hissedebiliriz ki, bugünün koşullarında çoğunlukla tek kişi olduğumuzu görürüz. Aslında bu, beynimizin bize yaptığı oyunlardan biridir. Çünkü biz gerçekte yalnız değilizdir. Bulunduğumuz ortamda çıkarı, geleceği bizimle aynı olan yüzlerce, binlerce insan vardır. Buradaki yalnızlık geçicidir. Çünkü henüz ilişkilenemediğimiz insanlar, yoldaşlar bizim çalışmalarımızı beklemektedir. Doğru tarz ve doğru zeminde emek harcıyorsak, emin olmalıyız ki bunun mutlaka karşılığı olacaktır. Devrimcilerin sayısı az olabilir. Ama yine de oligarşiyi hep korkutmuştur. Burada aslında oligarşiye korku salan şey, devrimcilerin mevcut gücü değildir. Onları asıl korkutan, devrimcilerin halkla, kitlelerle buluşmasıdır. Devrimciler maya gibidir. Kendisi küçük ama içine girdiği ortamı kendine benzeterek büyür. Asıl gücü de buradan gelir. Oligarşiyi korkutan da budur. Devlet hep suyun yatağını bulmasından korkmuştur. Bizler her okulda bir kişi bile olabiliriz. Bu zayıflık bilinmelidir ki geçici bir zayıflıktır. Gençliğin di-


40 EĞİTİM GENÇLİK VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ

namizmini açığa çıkartıp harekete geçirdiğimizde güç bizden yana olacaktır. Bu, bazen suya atılan taş gibi gittikçe genişleyen halkalar yaratır. Ülkedeki emekçi halka dönük yürütülen saldırılar ile gençliğe yönelik saldırıların farkı yoktur. Gençliğin akademik, demokratik sorunlarının çözümü de ülkenin demokrasi mücadelesinden ayrı ele alınamaz. Tam da bu noktada gençlik, halkın sorunlarına yabancılaşmak yerine sahip çıkarak var olabilir. Egemen sınıflar, toplumsal muhalefeti birbirinden yalıtarak iktidarlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Biz ise, bunun tam tersini hayata geçirmeliyiz. Dev Genç; işçilerin direnişinde ve demokratik hak mücadelesi yürüten kesimlerin ön saflarında yerini almalıdır. Çünkü Dev Gencin tarihsel sorumluluğu, kendi taleplerini halkın devrimci talepleriyle buluşturmasını gerektirir. Çünkü Dev Gençliler, devrimin işaret fişeği olduklarının bilincini kuşanarak kavgaya atılırlar. -DEV GENÇLİLER! OKUL TEMSİLCİLİĞİ SEÇİMLERİNDE GÖREV BAŞINA! -DEV GENÇTE BİRLEŞELİM UMUDU ÖRGÜTLEYELİM! -SINAVLARLA ELENMEK DEĞİL YETENEKLERİMİZLE GELİŞMEK İSTİYORUZ! -OKULLAR TİCARETHANE ÖĞRENCİLER MÜŞTERİ DEĞİLDİR! -GENÇLİK HALKIN GELECEĞİDİR GELECEK TESLİM ALINAMAZ -YAŞASIN GENÇLİĞİN DEVRİMCİ EYLEMİNİN BİRLİĞİ!


kitapgenclik