YAZ 2001
SAYI:8
Mevsimlik Dergi ISSN 1302-5015
içindekiler
Sahibi: Ali Erol
KAOS GL'den ................................................................... 2 1 Mayıs, Ceviz Kabuğu ve Tarkan -Murat Yalçınkaya ........... 3 Tarkan Evine Hoşgeldin!!! -Atilla A..................................... 7 Amcaya Pipi Göstermeye Hayır -Hakan .............................. 8 İkiyüzlülük -Yeşim ............................................................ 9 Özel Hayat Ne Zaman Özeldir? -Hakan............................. 10 Röportaj........................................................................ 11 Senden Nefret Ediyorum -Osman Elbek............................ 12 Effusion -Şiir-Yusuf Varol ............................................... 14 Telefon Telleri -Safai ...................................................... 15 Babka Kardeşler -Leslea Newman .................................... 17 Bak -Şiir- Belgin İnan ...................................................... 21 Ter Masalları 3: Kouros -Şarmut A. İkarus ....................... 22 Herakles-Hylas Miti -Agathadaimon ................................. 27 Şimdi -Can Uğur............................................................. 29 Divanlardan Eşcinsel Dizeler -Zekeriya Gün....................... 30 Arkadaşlar İşte Bunun İçindir -Peter M. Nardi ................... 33 Aşk Fenomeni ve Kuramları-Şengül & Yahya..................... 40 Aşk Uzakta Hep Genç Kalır -Belgin İnan ........................... 50 Sakın Bırakma -Derya Canan ........................................... 51 Umudumdun, Umuttun... -Ozan Aksoy ............................. 52 Teneke Gelinlik -Güzsiyah ............................................... 53 Bulutların Gölgeleri -Bora................................................ 54 19'uma Bir Gün Kala ...................................................... 55 Şeytanımla Barışık -Gani ................................................. 56 Ben -Ali Karaduman........................................................ 57 Genetik -Özgür Eren....................................................... 58 Mekanları Tüketmek -Gülsüm Depeli................................ 62 Anayurt Oteli'nde Eşcinsel Düşler..................................... 70 Ay Kadına Bak! -Murat Özen ........................................... 71 Yıllar -Şiir- Can Uğur ...................................................... 71 Eşcinsellere Genelevde Çalışma İzni -Oktay Çetinoğlu ........ 72 Bize Gelenler.................................................................. 73 Gözüm Abla ................................................................... 76 Mektuplar...................................................................... 78 İletişim .......................................................................... 79 Şiirler -Eray, Oktay Çetinoğlu .......................................... 79 Amsterdam'dan -Ali Baba................................................ 80
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Abdurrahman Bahşişoğlu Grafik Tasarım ve Uygulama: KAOS GL Baskı: Ses Reklam & Matbaacılık Adres: Konur Sokak 36/4 Meşrutiyet Caddesi Kızılay ANKARA
Yazışma Adresi: Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci/ANKARA TEL & FAKS: 0 312 418 87 15 E-MAİL: kaosgl@ilga.org Internet Adresi : www.kaosgl.com
Ön ve Arka Kapak Fotoğrafları: Mali KOÇOĞLU Yayınlanması İsteğiyle Gönderilecek Ürünler İçin Adres: ALİ ÖZBAŞ P.K. 53 CEBECİ / ANKARA ali.ozbas@isbank.net.tr ABONELİK İÇİN Yurt içi 1 yıllık (4 sayı) abone bedeli: 10.000.000.-TL. Yurt dışı 1 yıllık abone bedeli: 75 DM ya da 50 $. Please, transfer 75 DM or 50 $ as 1 year subscription period to the following bank account: T. İş Bankası Meşrutiyet Şubesi (ANKARA) Ali Özbaş no:4213 0544328. Dekont ya da fotokopisini mutlaka Ali Özbaş P.K. 53 Cebeci/Ankara adresine postalayınız. Tek sayılık isteklerde 2.500.000.-TL’lık posta pulu gönderiniz. Tutsaklara ücretsiz gönderilir.
1
KAOS GL
Oldukça yoğun geçen bir baharın ardından dergimizin Yaz sayısı ile birlikteyiz. 3 günlük programın yer aldığı BaharAnkara ile Türkiyeli eşcinsellerinin 6. buluşmasını GayAnkara grubu ile organize ettik. Parmak Gazetesi'nde ayrıntılı bir haber-yorum bulabileceğiniz bu buluşmada gerçekleşen iki geniş katılımlı etkinliği sizler için yazıya döktük. "Medya ve Azınlıklar" başlıklı panel ve "Nasıl Bir Eşcinsel Hareket" başlıklı BaharAnkara buluşmasının ana toplantısındaki konuşmaları ek kitapçık olarak veriyoruz. Bu tartışmayı yıllar önce birkaç sayı süren "Tartışma" başlığıyla yaptığımızı hatırlayanınız olacaktır. Keza dergi, gazete, toplantılar gibi platformlarda her zaman tartışılacak ve hiçbir zaman son noktanın konulamayacağı bir konu bu. O halde sizler de bu tartışmaya
yazılarınızla katılın ve zenginleştirin. Web sayfamızdaki "Forum" konumuzdan birini de oluşturan "Nasıl Bir Eşcinsel Hareket"e katkılarınızı bekliyoruz.
isteyenlere bir uyarı yapalım. Faksımızın numarası değişti. Kaos Kültür Merkezi'nin telefon numarası olan 0.312.418 87 15 artık faksımızın da numarası.
BaharAnkara'nın hemen ardından da 1 Mayıs'a "Kaos GL, Eşcinsellerin Sesi" pankartı ile katılışımız Türkiye'de bir ilkin daha gerçekleşmesini sağladı. Henüz bizler alanlardayken televizyonların canlı bağlantılarında haber alıp şaşkınlık, sevinç ve heyecanla bizleri arayanlar alandaki coşkumuzu bir kat daha artırdı. Bu yılın 1 Mayıs'ına damgasını vuran eşcinseller olmuş, "Açılma"nın nasıl olacağına sıkı bir yanıt vermiştik.
Ve önümüzde tatil var. Belki bir çoğumuz için işine ya da okuluna gitmemenin dışında bir tatil yapma olanağı olmasa da özellikle eşcinsellerin birbirini daha yoğun bulabildiği, görebildiği metropol şehirlerde çoğunluğun öğrenci olması nedeniyle yaz ayları tenhalaşır. Yaz aylarında da Kaos Kültür Merkezinin kapısı sizlere açık. Sizleri de -Ankara dışındaysanız yolunuz Ankara'ya düştüğündehafta içi 12:00-22:30, Pazar günü ise 16:30-22:30 arasında bekliyoruz.
Aslında e-mail çıktıktan sonra diğer iletişim araçlarının pabucu dama atıldı ama yine de bazı durumlar için vazgeçilmez olan faksımıza bir şeyler göndermek
Gazetemiz Parmak'ta ve her mevsim KAOS GL'de, sanal alemde de www.kaosgl.com'da buluşmak üzere.
Haberde adı geçen Prof. Dr. Hamza Zülfikar, Kaos GL'yi "muzır" bulan kurulun değerli üyelerindendir...
2
KAOS GL
ederken, bu sapkınlara düşen şey ortaya çıkıp murat yalçınkaya dertlerini sahiplenmeleri değil, sapıklıklarından myalcink@yahoo.com vazgeçmeleri ve çizgili pijamalarıyla televizyon karşısına geçip “vay anasını şu anarşiklere bak yaw!” diyerek Reha Muhtar seyretmeleridir.
Eşcinsellerin 1 Mayıs’ta Ne İşi Vardı? Kimi zaman sorulan sorular, soruyu oluşturan kelimeler, soruyu kurgulayan zihniyetin de aynası oluverir, ve siz de sorudan çok o soruyu sorduran saikler üzerinde durma ihtiyacınızı gemleyemeyip, konuşmaya başlar ve birden farkedersiniz ki karşınızdakinin sorusunun yanıtı aslında tam da o ilgisizmiş gibi görünen ama sizin dolanıp durmayı tercih ettiğiniz yerlerdedir.
Hal böyle olunca, 1 Mayıs gibi, bu ülke tarihinde ilericiler açısından her zaman sembolik bir anlam ifade etmiş olan, ülkede olup bitenlere karşı sol muhalefetin sesinin duyurulduğu ve bu anlamın karşılığını devlet tarafında da bulan ve kimi zaman kanlara bulanan her zaman da kriz haline getirilerek ülkede terör estirmenin başlıca nedeni olarak gösterilen bir günde, ciddiyetsiz, efemine, top, sapık ve hasta olan eşcinsellerin yeri elbette ki olmayacaktır. Bu kurgu, hem 1 Mayıs'a katılan kimi gruplar için hem de 1 Mayıs’ı terör eylemi olarak algılayan devlet için geçerliliğini korumaktadır. Bu durumda Sabah gazetesinin 1 Mayıs haberi başlığının “Beklenenden yumuşak geçti” olmasının şaşırtıcı bir yanı da yoktur. Eşcinseller varsa işin içinde elbette ki yumuşak geçecek, onlar alanı şenlendirdikleri ve hafiflettikleri için, devletin yürüttüğü politikalar ve onun yolsuzlukta ortağı olan borazanları sayesinde 1 Mayıs'a dehşetle yaklaşan “Reha Muhtar izleyicisi toplumun” içi rahatlayacaktır. Yani sorun, eşcinsellerin aslında neden 1 Mayıs eylemini tercih ettiklerinden çok, eşcinsellerin neden eylem yapmayı tercih ettikleridir. Bu nedenlerle, Kaos GL, 1 Mayıs eylemine katılmakla hiç bir şey
Kaos GL grubuna 1 Mayıs eyleminden sonra en sık sorulan sorulardan biri olan “Eşcinsellerin 1 Mayıs’ta ne işi vardı? Niye 1 Mayıs’ı tercih ettiniz” sorusunun da yanıtı, bizim açımızdan işte bu dolambaçlı ve ilgisiz görünen yerlerde... Bana öyle geliyorki, eşcinseller olarak başka bir gün başka bir yürüyüşe katılsaydık da sorulan soru aşağı yukarı buna benzer olacaktı... Çünkü toplumsal imgelemde eşcinsellere ilişkin yansıma eşcinsellerin politikayla ilgisinin olamayacağı üzerinedir. Ne de olsa eşcinsellik denen sapık ilişki biçimi, bu topraklar üzerinde Batı'ya açılmadan önce hiç varolmamış, yularını çoktan kopartan ve aile bağlarının çözüldüğü Batı ile ilişkiler sonucunda bulaşıcı bir hastalık gibi kimilerimizi kendine esir etmiş bir durumdur. Bu durum da kendisini yatakta bir erkeğin altında inleme ve namusun ve erkekliğin biricik kalelerinden olan götünü verme eylemiyle somutlanmaktadır. Eşcinsel kadın ise yoktur, zaten buralarda kadının kendisi de adı da yoktur... Eşcinselliğin yatakta sürdürülen bir kabahat olarak devam ettirilmesinde sorun görülse de asıl sorun kendi eşcinsel imgelerine aşağı yukarı uyan ya da uymadığı halde yakaladıkları bir “açığın” peşine düşerek ifşa ettirdikleri eşcinseller kentin sokaklarında dolaştıklarında ya da televizyonlarda erkekliğine halel getirmese de kimi duyarlı erkeklerimizde şüphe uyandıran ünlüler göründüklerinde sorun ortaya çıkar. Kendi gözlerinde insan olmanın asgari gerekliliklerini bile yerine getiremeyen bu ‘yaratıkların’ elbetteki hak, hukuk talepleri de olmayacaktır. Türk bayraklarına sarılıp feryat figan transeksüellere karşı açılan kurtuluş savaşı örneğinde olduğu gibi, milli birlik ve beraberliğin sağlandığı konuların başında gelen cinsel sapkınlardan kurtulma operasyonları hortumlarla, bıçaklarla, cinayetlerle, sözle aşağılanmayla, işten çıkarılmalarla devam
1 Mayıs 2001, Ankara
3
KAOS GL yapmamışsa, rahatlıkla en azından eşcinsellerin “yumuşak” olmak dışında politik taleplerinin de olduğunu göstermiştir diyebiliriz de herkes tarafından anlaşılmıştır diyebilir miyiz, emin değilim. Ne de olsa anlaşılmamaktan muzdarip bir milletin evlatlarıyız...
hayaletler üzerinden politika yapmayı şeref bilenlerin tablosu bu... Argümanlar ise hiç de yeni değil. Yeni sosyal hareketler oluşmaya, güçlenmeye başladığından, sadece sınıf farklılıkları üzerinden politika yapılamayacağını, solun sınıf dışında bir çok konuya karşı hassaslığını geliştirme ve siyaset yapma gerekliliği söylendiğinden beri devam eder durur bu tartışmalar. Türkiye’de aslında bizzat sahip çıkmasının gerektiği düşünülen sol çevrelerde feminist hareketin 80 sonrası depolitizasyonun ürünü olarak algılanması ne kadar değişti ki? Kadın sorunlarının da sosyalizm geldiğinde kendiliğinden çözüleceği kurgusunu devam ettirmek isteyen erkek solcular, birden kendilerini feministlerle tartışırken bulduklarında olduğu gibi, şimdi de kimilerinin sapıklık olduğundan emin oldukları ve kapitalizm artığı olarak baktıkları ya da kimilerinin üstüne düşünmek için bile zaman ayırmaya değer görmedikleri eşcinsellerle aynı alanda bulunmuş olmaları, şaşkınlığı ve ne yapacağını bilememeyi de beraberinde getirdi. Toplumun her kesiminde egemen olan erkeklik mitleri ve namus algısı sol siyasette de mevcut çünkü... Ne kadar erkek olduğunuzu belirleyen kriterler var hepimizin bildiği gibi. Namus ise artık başka şekillerde korunmaya çalışılıyor: Feminist, çevreci, eşcinsel hareketlere kucak açan, kucak açmanın ötesinde tavrını kendi içindeki yapılanmasıyla ortaya koymaya çalışan sol siyasetler post-marksist unvanına değer görülüp, eskiden siyaset adına bildikleri ne varsa onu devam ettirmek ise namuslarını korumak oluyor. Siyasetin namusu, başında post- ibaresinin olduğu her şeye karşı çıkmakla korunduğu içindir ki, yaşanılanlar görmezden gelinebiliyor, körler ve sağırlar diyalogu başarıyla sahneye konabiliyor. Halbuki biz eşcinseller post- ya da pre- öntakılarından çok kendi yaşadıklarımızı taktığımız için sesimizi duyurmaya çalışıyor, gruplar kuruyor, dergiler yayınlıyor, meydanlara çıkıyoruz. Hepimizin canını acıtan insanlık suçlarından birinin de zorunlu heteroseksüellik olduğunu söylüyoruz. Şimdi bu mesajın öne çıkmış olmasından duyulan sıkıntı neyle açıklanacak? Bu mesajın diğer mesajlardan daha az değerli olmasıyla mı, sadece 14 kişi katılabilen bir grubun mesajı olduğu için mi, yoksa eşcinselliğin yatak odalarıyla ilgili sapıkça bir fantezi olarak değerlendirilmesiyle mi?
Bu noktada 1 Mayıs'tan sonra Kaos GL’nin eylemiyle ilgili tepkilerden söz edilebilir. Böylelikle eşcinsellerin politik arenada nasıl algılandığına dair daha iyi ipuçları elde edebiliriz. Türkiye’de ilk kez bir eşcinsel grubunun kendi pankartıyla ve eşcinsel haklarını talep eden sloganlarıyla 1 Mayıs’ta yürüyüşe katılmalarının her kesimde, doğaldır ki, farklı yansımaları oldu. Ancak, 1 Mayıs’tan sonraki gün, Kaos GL grubunun röportaj teklifini reddettiği Sabah gazetesinin yayınladığı haberde demeçleri verilen üç sendika liderinin yorumları, bu yansımları bir nevi özetler ve Türkiye’deki siyasetin nasıl da çözüldüğünü ortaya koyar nitelikteydi. Hâlâ isminde Devrimci sıfatını taşıyan ve bir zamanların en radikal eylemlerini koyarak, etrafında önemli bir işçi kitlesini örgütleyerek Türkiye siyasi tarihinde önemli izler bırakan DİSK’in devamı olan şu andaki sendikanın lideri, eşcinsellerin medya tarafından çok fazla öne çıkarıldıklarından yakınıyordu. Tabii bilmez değiliz, gazetelere verilen demeçlerin nasıl kırpıldığını ve istedikleri yorumun çıkarılması için ne dalavereler yaptıklarını... Buraya bir ünlem koyup, DİSK genel sekreterinin sadece bunları söylemiş olduğunu kabul edelim... Yakınılan şey, 1 Mayıs'ta işçi örgütlerinin vermek istedikleri mesajların, eşcinsellerin eyleme katılmasıyla gürültüye gitmesidir aslında. Bu kadar öne çıkarılınca eşcinseller, hem 1 Mayıs'ın politik olarak ciddiyetine halel gelmiş, hem de devletin kendi politikaları sayesinde ortaya çıkan krizi bahane ederek yoksul kesimlerin üstüne iyice abanmasına karşı verilen mesajlar altta kalmıştır. Yani, biraz daha ileri gidelim, genel sekreter demektedir ki “Sırası mıydı kardeşim?” KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) genel sekreteri ise, 1 Mayıs mağdurların günüdür, eşcinseller de bu toplumda mağdur durumda olduklarına göre yürümelerinden daha tabi birşey yoktur minvalinde şeyler söylüyordu. Sosyalist İktidar Partisi ise kendi yayın organında, şimdi bunlar da nerden çıktı, tüm ciddiyetimizi ve radikalliğimizi bozdular havasında eşcinsel düşmanlığı yapmaya devam ediyordu.
Kimi sol çevrelerde, asıl sıkıntı, neden kendilerini faşistlerle aynı kampta buldukları için ortaya çıkmaz anlamış değilim. Hassasiyet bu kadar mı dumura uğramış durumdadır Türkiye’de? Mehmet Gül, televizyonda, kabahat de ibadet de gizlidir, bazı eşcinseller haklarımızı isteriz diye yürüyorlar, bunun sonuçlarından onlar da çok üzülür, sıkıntı çekerler, toplum da üzülür diye tehditler
Aslında ironik bir tablo bu, eşcinsellik söz konusu olduğunda nasıl da hassas dengelerin işin içine girdiğini gösteren, radikalliklerinden kıl aldırmayanların, radikallik sınırlarını çiziveren, kendi politik zeminlerinin nereye oturduğuna ilişkin sorgulamayı çoktan bırakıp
4
KAOS GL celladına aşık olma tavrı...
savururken, faşizme karşı omuz omuza olma sözünü her daim yineleyen bazı sol çevreler ne hissetmektedirler acaba? Yoksa her daim varolan önemli sorunlar sınıflandırmalarının top ten’ine çıkamayan ve çıkamayacak olan eşcinsellik sorununu görmezden gelmeye ve ilericiliklerini varolan eşcinsellik söylemine eklemlenerek mi göstereceklerdir?
Bir önceki bölümde eşcinselliğin politik bir durum olarak algılanmıyor olmasından söz ederken çuvaldızı da kendimize batırmamış olduğum söylenebilir. 14 kişinin alana çıkmış olması, sadece açılmak ve açılmanın sonucu olarak bir çok şeyi riske atmamaktan kaynaklanmıyordu tabii... Bizler de eşcinselliğimizi bir suç, bir hastalık olarak yaşıyorsak, cinsel yönelimimizi egemen söylemlerin içinden algılıyorsak ortada en büyük sorun da yatıyor demektir. Karşıdaki insanın söylediklerine saygı duymanın, egemen söylemi içselleştirmek anlamına gelmediğini söylemek ise, kendini şuursuzca “hoşgörü toplumu” zırvalamalarına teslim etmek anlamına gelmez mi? Hoş gördüğün şey, tam anlamıyla zaten senin oraya bir mağdur olarak çıkmanın ve hayatındaki sorunların temel nedeni değil midir? Ya da bize belletilmiş olan iyi, uslu, düzgün giyimli, saygılı, hoşgörülü ve kesinlikle apolitik delikanlı rolünü benimsedikçe ne nereye kadar söylenebilir ki? “Ayrımcılık yapmayın lütfen” gibi bir söylem de politiktir elbet, ama karşıdakinin egemenliğine boyun eğen, celladından biraz daha vakit isteyen gözü yaşlı bir politik söylem.
CEVİZ KABUĞUNU DOLDURAMIYORSAN CELLADINA AŞIK OL 1 Mayıs'tan sonraki haftanın en fazla reyting getirecek konusunun eşcinsellik olacağı düşünülmüş olmalı ki, kanal kanal dolaşan, reytingine reyting katan Hulki Cevizoğlu, bir programını eşcinselliğe ayırdı, program sonrasında hızını alamadı ikinci programı da eşcinsellik hakkında yaptı. Program öncesinde hafta boyunca 1 Mayıstaki eşcinsellerin görüntüleri eşliğinde programın reklamını yapan Cevizoğlu, bizimle yaptığı görüşmede programın dünyada ve Türkiye’de eşcinselliğin durumunun ne olduğu üzerine eğileceğini, demagoji yapmak gibi bir isteklerinin olmadığını, “tarafsız” bilim adamlarıyla konuyu tartışacaklarını, bizden de ‘iyi konuşan’ biri katılmak isterse sevineceklerini belirtmişti. Kulağa ne kadar hoş geliyor olsa da bu söylenenler, biz programa katılmayı kabul etmedik. Program elbette ki Cevizoğlu’nun söylediği gibi gitmedi, herkesin beklediği gibi oldu bir bakıma. Tarafsız bilimadamlarının kafalarımızda şimşekler yakan saptamalarıyla eşcinselliğin nasıl da sapkınlık olduğu, dinin nasıl eşcinselliğe karşı çıktığını ve daha önce yukarda eşcinsellerle ilgili kurgulardan söz ederken sıraladığım diğer yaftaları dinledik durduk. Tüm bunların karşısında ise, programa katılmayı kabul eden Lambda İstanbul grubundan bir arkadaşımız vardı. Bilimsel sıfatlarıyla karşısına heyula gibi dikilen ve her söylediklerini bilimsel doğrular olarak dikte eden üç adamın ve tarafsızlığını “peki eşcinsellikten kurtulmanın hiç mi yolu yok” gibi sorularla ortaya koyan Cevizoğlu’nun karşısında bir başına kalmanın nasıl da ağır bir deneyim olduğunun farkındayım. Ancak katılan arkadaşımızın zorluğunu anlamam, tüm gece boyunca eşcinselliğe ve dolayısıyla kendisine hakaret edilirken, küfredilirken saygı duyuyorum bu düşüncelere demesini anlayışla karşılamam anlamına gelmiyor. Her konuda bilgi sahibi olmak zorunda olmadığı için, programcının ısrarla kendisine soru sorduğunda, “bu konuda bilgim yok” demesini de anlıyorum. Anlamadığım ise eşcinseller olarak hepimizin bir şekilde yaşadığı şu tavırsızlık meselesi. Ya da başka bir deyişle
1 Mayıs’ta eşcinsellerin meydana çıkması elbette tek başına bir şey ifade etmeyecek. Bu eylemin öncesinde ve ardında yapılacak olanlar, o günkü eylemi doğru yerine oturtacak, anlamını verecektir. Cevizoğlu’nun programındaki gibi eşcinselliğe çare bulunması çalışmalarına izleyici olmak yerine, kendi hayatına sahip çıkan, haklarını boynunu eğmeden haykıran, ezikliğini atan bir hareketle asıl anlamını kazanacak bu eylem. Aşık olduğumuz cellatlarımız, o vakit ipi daha çok sıkacak olsalar da... Sorun kurban olma psikolojisinden çıkmakta da yatmıyor mu zaten? HANGİSİ TARKAN? MİLLİ İKİYÜZLÜLÜĞÜMÜZ, MİLLİ COME-OUT’UMUZ, MİLLİ GURURUMUZ Türkiye’deki gündemimiz, Ajda Pekkan’ın bir süperstar olduğuna inanmış olduğumuzdan beri belki de starların yaşantılarındaki çalkantılara, aşklara, kıyafetlere ve olmazsa olmaz ihanetlere endekslenmiş durumda. Artık Kemal Derviş dönemiyle birlikte, siyasileri bile star olarak algılayarak hayatlarımızda onları doğru köşelere oturtabiliyor ve rahatımızı bozmadan şenlikli hayatımıza devam
5
Hoşgördüğün şey, zaten senin oraya bir mağdur olarak çıkmanın ve hayatındaki sorunların temel nedeni değil midir?
KAOS GL
Eşcinselliğe ilişkin önyargılar, suçlamalar, nefret her yerde, her kesimde mevcut... Dost olanların ise kalitelerini yakalamak zor ya da onların öncelikleri hep başka mevzular için geçerli...
edebiliyoruz. Yoksul ve yoksunmuşuz kimin umurunda, nasıl olsa bizler için yaşayan süper zengin süper starlarımız var...
çekici ve en önemli noktalara değinen yazılar Perihan Mağden ile Yıldırım Türker’in yazılarıydı...
Tarkan’ın eşcinsel oluğunu “kanıtlayan” fotoğraflar, Türkiye halkının bağrına bir haber starı olarak bastığı Reha Muhtar’ın şovunda yayınlandığında, şimdiye kadar alışık olmadığımız bir star öyküsünün yeni bir sayfasını da okumaya başladık. Starımız diğerlerinden farklı olarak Amerika’da erkeklerle sarmaş dolaş dolanıyor, havuzun başında çırılçıplak oturuyordu. Dememiş miydik zaten ne geliyorsa başımıza Batı kökenli diye... Yine batıdan gelen fotoğraflarla sözüm ona sarsıldık işte... Hem de, eşcinseller için zaten oldukça sıcak olan bir gündemin ortasına düşüyordu bu fotoğraflar... 1 Mayıs olmuş, boş Cevizkabuğu programında ailelerin içi rahatlatılmış, eşcinselliğe çareler aranmış, Sabah gazetesi, cumartesi ekinde bıkıp usanmadan aynı şeyleri döndürüp döndürüp yazmıştı...
Bu yazının bağlamında üzerinde durmamız gereken konuya ise Perihan Mağden yazısında sitemkar ve biraz da kör bir yerden bakarak değiniyordu. Diyordu ki, "bu ülkede bir gay hareketi var mı yok mu bilmiyorum ama neden bu Tarkan olayını politikleştirmezler, anlayabilmiş değilim..." Buralarda grupların olduğundan da bu grupların şürekaları tarafından beğenilse de beğenilmese de bu meselenin politikleştirilmesi için çabaladıklarını mesela çok önemsiz olsa da kendilerinin gözünde, 1 Mayıs’ta 14 kişi olarak yürüyüşe katıldıklarını bilmez değildir elbet. Ama söz söyleneceği zaman, belki şimdi benim de yapıyor olduğum gibi, bir değersizleştirme, kendi kriterlerini ve kalitesinin sağlanamamasından dolayı bir hayalkırıklığı yaşanması oldukça doğaldır. Ancak, şunu da atlamamak gerekiyor ki, hem Kaos GL hem de Lambda İstanbul grubu, Tarkan olayı gibi olaylarda refleksif olarak politika oluşturmada zayıf kalıyorlar. Halbuki ne kadar da zengin bir olaydır bu: Açılma mevzuuna değinebilir, kişilerin isteği dışında deşifre edilmelerine, eşcinselliğin itiraf edilecek bir olgu olarak algılanmasına, toplum tarafından tanınan ve öyle ya da böyle kabul ve hürmet gören bir kişinin eşcinselliğini açıklamasının ‘anonim’ eşcinseller için önemine ve elbet eski radikal politika dilinde ‘heteroseksist düzenin oyunlarına’ parmak atabilirisiniz. Böylelikle de internette çokkimliklilik krizleri ve paranoyaları içinde yaşamak zorunda bırakılan eşcinsellerin hırpalanan kendilerine güvenleri ve özsaygıları kalkınma olanakları bulunurken, toplumun önünde önyargıları sorgulama fırsatlaı da yakalanabilir... Elbette bu Cevizkabuğu gibi programlarda Demircan Hoca gibi adamlarla değil, kendi güdemini ve kendi söz söyleme alanlarını yaratarak mümkün olmayacak mıdır?
Hal böyle iken ve Zeki Müren’le başladığı iddia edilebilecek olan starların riyakarlığı ve toplumun ikiyüzlülüğü bir tür norm haline gelmişken, Tarkan’ın erkeklerle fotoğraflarının yayınlanması da bu riyakarlığın ve ikiyüzlülüğün sonunun mu geldiği sorusunu beraberinde getirmiş ve elbette ki olayın patlak vermesinden hemen sonraki gün sokaklarda konuşulanlar, gazetede yayınlananlar bu ihtimalin daha çok uzakta bir yerlerde olduğunu muştulamıştı. Starlara endekslenerek kısırlaşan hayatımızda bir starın yandan çarklı da olsa eşcinsel olduğunun “ortaya çıkması”, hayatı bizler için takip ederek sonuçlar çıkaran mümtaz köşe yazarlarının ve yayın yönetmenlerinin dikkatinden kaçmayacak, cahilce de olsa "gay" meselesi üstüne hemen yazılar döktüreceklerdi (örneğin İsmet Berkan’ın ‘Gay’ isimli yazısı). Medyanın ahlaksızca topladığı materyallerle haber yaparak kişileri deşifre etmesi, Tarkan’ın önce elele bir kadınla bardan çıkması, sonra evinde yaptığı basın toplantısıyla ‘bu benim işte’ dedikten sonra gideceğim buralardan diye feryat etmesi ve bununla ilgili şeyler üzerine hemen her yerde bir şeyler yazıldı. Bunların içinde en dikkat
Türkiye’de cinsel yönelimlerine, bedenlerine, yaşamlarına sahip çıkma isteğini duyan eşcinseller olarak, daha can yakıcı mevzulara değinmemizin zamanının geldiğini gösteren bu üç olay, aslında işimizin hiç de kolay olmadığını da gösteriyor... Zor, çünkü eşcinselliğe ilişkin önyargılar, suçlamalar, nefret her yerde, her kesimde mevcut... Dost olanların ise kalitelerini yakalamak zor ya da onların öncelikleri hep başka mevzular için geçerli... Halbuki kabahatlerimiz ortaya dökülüyor ve cellatlarımıza aşık olmanın dışında bir yaşam biçimi ve alanı yaratmaya çalışıyoruz.
6
KAOS GL
Tarkan’ın bazı fotoğraflarının basına sızdırılması ile başlayan çirkef atma yarışının her gün eklemlenerek büyüyen bir cadı avına dönüştüğünün farkındasınızdır. Hem özel hayatın gizliliğinin açık ihlali hem de eşcinselliğe yapılan açık bir saldırı olması nedeniyle üzerinde de durmak gerekiyor.
ilgiyi görmüştü. Kaos GL'nin 1 Mayıs yürüyüşüne katılımdan sonra aynı günün akşamı bir haber bülteninde mikrofon yine aynı milletvekiline uzatılmış ve Tarkan mevzuundan dolayımla 1 Mayıs yürüyüşüne eşcinsellerin katılımı hakkında ne düşündüğü sorulmuştu. (İşte o anı, video kayıtlarından defalarca, zevkle izledim. Neden zevk alarak izlediğimi merak edenler için küçük bir açıklama yapmam gerekecek: Eşcinsellerin alana çıktığını, pankart açtığını duyan milletvekilinin yüzü öyle bir ekşimişti ki sırf bu ifade için bile defalarca alana çıkma coşkusu ile dolup taşmıştım.) Soruyu geçiştirmek isteği yüzünden okunan Gül “ibadet de kabahat de gizli, sonuçlarından dolayı üzülebilecekleri şeyleri yapmasınlar gibisinden yanıtlar vermişti. Burada dikkat edilmesi gereken nokta homofobik iktidarın beden bulduğu Mehmet Gül karakterinin Tarkan’la somutlanan eşcinsel düşmanlığını da içine alan cinsel faşizmin cüretkarca dile getirilişi. Tarkan kadar üne ve paraya kavuşmuş olmanız bile sizi hedefin tam orta yerine konmanıza engel teşkil etmez ve sistemin yükselen sesi hepimizin içini burkan Vurun Kahpeye sloganıyla kendini ifade eder.
Hikayeyi herhalde bir Sağır Sultan duymamıştır, bu nedenle yazımda buna fazlaca yer vermeyeceğim. Konunun hepimizi ilgilendiren ve tehdit eden yanı Tarkan’ın eşcinsel olarak yaşadığı sürecin popüler bir kimlik olmasına rağmen iç burkucu ve korkutucu olması. Medyanın azınlıklara karşı tutumu malumunuz: Azınlıkta iseniz İktidarda olan bütün örgütlenmeler sizi ya görmezden gelir ya da sergilenecek tuhaflıklar duyarlığında ele alır. Eşcinsellerin medyanın gözde konularından olmasının nedeni de bunlar elbette. Başarılı bir eşcinsel iseniz size hak ettiğiniz ilgi hiçbir zaman gösterilmezken, yaşadığınız cinsellikten dolayı suçlanarak fotoğraflarınızın basına malzeme yapılması ise işten değildir. Yer aldığınız gazete hangisi olursa olsun kullanılan argümanların çeşitliliği ‘top’tan başlar sapıklık ve iğrençlikle devam eder. Tarkan’ın başına gelenler, bu içler acısı durumun bir kez daha beden bulmasından başkaca bir şey değildir.
Aynı milletvekilinin malum fotoğrafların basında yer almasından sonra “ ben demiştim keşke haklı çıkmasaydım” demesi eşcinselliğin özenerek yayılacağı korkusunun yerleştirilmeye çalışılmasının göstergesidir. Şimdi bunları uzun uzun tekrar yazmak ta okumak ta cansıkıcı bir durum olsa da: işte bu ben
Piyasa çıktığı ilk günden beri cinsel yöneliminin ne olduğu sorusu Tarkan’a defalarca yöneltilmiş olmasının halkın merakını gidermekten başkaca bir anlamı var: Eşcinsel birey olarak durduğunuz zeminin ayaklarınızın altından kaydırılıvermesi, başarınızın ardında yatanın yaptıklarınıza/eylediklerinize değil de sağlamlaştırmaya çalıştığınız imajınızın ardında gizlediğiniz düşünülen eşcinsel olmanıza havale edilmesidir. Oysa ki Tarkan’ın sorulan ısrarlı sorulara verdiği yanıtlar Eşcinsel kimliğini açıkça red etmeyen ama pek suya sabuna dokunmayan cevaplardı. Bir yerlerden anlayana sivrisinek saz göndermeleri yapıyor, diğer yandan kadın sevgilileri ile basına poz veriyordu. Bu noktada, kimi aklı evvellerce: “ettiğini buldu” değerlendirmesi bu ülkedeki politikacıların şuursuzluğundan pay biçmekte zorlanmayacağımız bir dile getiriş biçimidir.
demiştimcilerden hayır öyle değil aslındacılara kadar uzanan yelpazenin Türkiye coğrafyasının en göz alıcı renklerini taşıdığını görmek/göstermek gerekiyor diye düşünmekteyim. Dünden bugüne neler değişti, neler değişmedi: Tarkan hâlâ sevilen ve şarkıları beğenilerek dinlenilen bir pop star, Tarkan hâlâ eşcinsel, Tarkan hâlâ efemine ve hâlâ maço, Mehmet Gül hâlâ MHP milletvekili ve hâlâ homofobik, Medya hâlâ
Bilindiği üzere MHP milletvekili Mehmet Gül “Tarkan eşcinsel olmasaydı daha çok severdim” benzeri bir açıklama yapmış medyada hakettiği
7
ATİLLA A.
KAOS GL Öte yandan bu uyarma meselesini o kadar ciddiye alır ve bir görev bilinciyle yerine getiririz ki sonunda bastırılan cinselliğimizi bile yaşayamaz olur bir çoğumuz. Hatta sırf seni uyarmıştım deme zevkinden mahrum kalmamak için bile bunu yapanlar ile sarılı çevremiz.
boyalı ve hâlâ bu konuda yazılan sayısız köşe yazısı ve haberle dolu, Fotoğrafları basına sızdıran şantaj yapmakla suçlanıyor ve hapis istemiyle yargılanıyor ve bunu sırf arkadaşlarına hava atmak için yaptığını söylüyor, Tarkan albüm çıkışına kadar Türkiye’den uzaklarda ABD de sevgilisinin ya da partnerinin kollarında sahilde güneşleniyor ve olanları unutmaya çalışıyor, Tarkan’ın menajeri, plak şirketi bu durumdan nasıl karlı çıkılabilir hesapları ile meşgul, Kamuoyu eşcinseldi değildi diye tartışıp duruyor, Sanat camiasının büyük bir kısmı Tarkan’ın eşcinsel olmadığını söyleyerek ona destek çıkıyor ve
Bu uyarıları yapmamızı sağlayan mekanizmanın bir dişlisi heteroseksist sistem ise de diğer dişlisi içselleştirilmiş homofobimiz değil midir? Öyle olmasa başına felaketler gelen arkadaşlarımız ile ilgili kötü haberleri aldığımızda, değişmeyen yüz ifademizle: “Biraz dikkatli olsaydı, onun da gözü çok karaymış canım” laflarını bu kadar kolay sarf edemezmişiz gibi geliyor bendenize. Elmalardan birisi içselleştirdiğimiz homofobimiz olmasın sakın...
bizler ise hâlâ eşcinsel ve suçluyuz... “Peki kopan bunca gürültünün anlamı neydi? Gökten düşen üç elmanın üçü de neden bizim başımıza düştü?" sorularına birlikte yanıt bulmaya çalışalım istiyorum.
Tarkan’ın çıkıp ben eşcinselim ve bu kimseyi ilgilendirmez demesini yüreği ağzında bekleyenler: Bu açıklama yapılınca herşey güllük gülistanlık olacak sokakta burun kıvıranlar otobanda arabalarını üzerimize sürenler bir anda yok olacaklarmışçasına safiyane mahalleli genç kızlar gibi bekleşip durdu. Oysa ne Tarkan beklenen açıklamayı yaptı ne de bekleyenler beklemekten bıktı. Tarkan’ın buna benzer bir açıklama yapması hiçbir işe yaramazdı demek istemiyorum, eşcinselliğini deklare edenlerin toplumca kabul görmüş kişilerin arasından çıkması toplumsal açılma sürecinin önemli aşamalarından olduğu su götürmezken, bunu böyle bir yerden almak bahtsızlık olur olsa olsa. Kendi yaşamına sahip çıkmakta bu denli ürkek, yaşadığının bilincinde olmakta bu denli çabasız olanların bir kurtarıcı/mesih beklemesi olağan olduğu kadar sıradan da değil midir. Böyle düşünenlerin ve mesih bekleyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyor olmak ne yazık ki başımıza düşen elmalardan bir diğeri.
Bu coğrafyada yaşayan eşcinseller olarak sürekli birbirimizi uyarmak zorunda hissetmemizin nedeni bugün Tarkan'ın başına gelenin yarın bizim başımıza gelmesini engelleme zihniyetidir. Kimseye eşcinsel olduğunu söyleme, heteroseksüellere / eşcinsellere güvenme, birisi ile görüşeceksen, birlikte olacaksan şeceresine kadar öğren, başın derde girerse polise gitme, gidersen eşcinsel olduğunu söyleme başın daha çok derde girer, uyarılarını defalarca duymak zorunda olduğumuz bu ülkede kendinizi ifade etmek için alan açma zorluğunu yaşarken geliştireceğiniz söylem ve bunu dile getiriş biçiminiz politik olmak durumundadır.
AMCAYA PİPİ GÖSTERMEYE HAYIR Mehmet Gül'ün ''Tarkan eşcinsel olmasaydı O'nu daha çok severdim'' açıklaması, medyanın Tarkan’ın ne kadar erkek olduğunu ispatlamak için başlattığı kampanya, ardından Tarkan’ın resimlerinin ortaya çıkması. Tüm bunların hepsi gerçekten mide bulandırıcı bir şekilde gerçekleşti. Fakat esas vahim olan, tüm bu olaylar olurken, Tarkan'ın basın sözcüsünden daha çok, ailesinin, akrabalarının, köylülerinin konuşuyor olmasıydı. Tarkan'ın yedi sülalesi, Tarkan'ın pipisi üzerine söz söyleme hakkını kendinde görüyor. Bu yalnız Tarkan'ın problemi değil. Amcaya pipimizi gösterdiğimiz ilk an, ailemiz pipimiz üzerindeki söz hakkımızı gasp etti. Bize sormadan derimizi kestiren ve bu kanlı törende eğlenen bizzat ailemiz değil miydi? Derimize bir daha asla kavuşamayacağız. Ama geleceğe sahip çıkabiliriz. Bu ise ancak ve ancak aile bağlarını kırmak ile mümkündür. Pipimiz üzerinde söz söyleme hakkını yeniden ele geçirmeden sağlıksız aile ilişkilerini sürdürmeye ısrar etmemiz halinde payımıza düsen hafta sonu kaçamakları olacaktır. Hayatı hafta sonu kaçamaklarına sıkıştırmak ise, cam kenarında koca bekleyen kız kurularından daha zavallı bir yaşam sürmek demektir. En azından o kızların büyük hayalleri var.
Bu meseleyi Tarkan özelinden çıkardığımızda flu görüntülerin daha da netleşmekte. İslamcı gazetelerden biri olan Akit Gazetesi köşe yazarı Tarkan’ın değil sistemin suçlanması gerektiğini söylüyor köşesinde ve buraya kadar hemfikir olduğum köşe yazarı: sistemin bu iğrenç yaşam şeklinin oluşmasından ve Tarkan’ın böyle birisi olmasına rağmen zirveye çıkmasından sorumlu olduğunu söylüyor. Çanlar bir kez daha bizim için çalıyor ve magazin programlarının renkli görüntüleri hızla akıyorken, haşmetli popomuzu soldan sağa çevirip, Tarkan dan Dansöz Asena mevzuuna doğru mayışarak yol almaya devam ettikçe 1 Mayıs’ta alanda sözünü net olarak ifade edenlerin yer aldığı fotoğraf kareleri ne kadar net olsa da aile fotoğraflarındaki flu görüntümüz gittikçe silikleşecek.
Hakan
8
KAOS GL
Kaynağını kesinlikle Türkiye topraklarında bulmayan, zaman zaman Batı'ya doğru kaykılan hemşehrilerimizin ithal ettiği bir lezbiyen/gey varolma türünü daha önceleri farkeder gibiydim de, emin olamıyordum. Eşcinselliğin kimlik olarak algılanması, kabulü, üstüne bir de “dünya benim için yaratılmış”vari bir kılıkta vücut bulan lezbiyen/gey özgüveni, Batı'da üretilen eşcinsel kültür ürünlerinin takibi, bilumum Batı büyükşehirlerindeki gey mekanları hakkında geyik/dedikodu yapabilecek kapasitede malzeme birikimi, lezbiyen/gey modasının ve lezbiyen/gey ünlülerin ilişkilerinin yakın takibi, lezbiyen/gey tüketim malzemelerinin biriktirilmesi ve tekrar edeyim en önemlisi hakikaten asla yıkılmaz görünen, kudretli, muazzam lezbiyen/gey özgüveni. Eşcinsel harekette de Batı'dan alınan pek çok şey var, ya da Batı'dan alınmamış olsa bile aslında başkaları tarafından daha önceden ithal edilmiş, artık yerlileşmiş biçimler kullanılıyor(dur sanıyorum). Bu da çok olağan bir durum, sakın boşkafalılık yapıp eleştirdiğimi düşünmeyin. Ama gerçekten de bana oldukça şaşırtıcı gelen bir durum var: Bazı insanlar özgüvenlerini Batı'da kazanıyorlar, bazıları burada. Bu da çok ilginç geliyor bana. Çok takip edebildiğim biri değil, ama içimde Tarkan’a dair biriken hisler de böyle. Sanki Batı'ya gitti ve demir özgüveniyle geri geldi. Ve ben artık eminim, Batı'dan ithal bir lezbiyen/gey varolma biçimi var.
lezbiyen/gey özgüveni ithal edebilme yeteneğine sahip kardeşlerimiz aynı zamanda “asla tatmin edilemeyecek özgüven boşluğu” da ithal ediyorlar, bu topraklardaki kardeşlerine. Yani Türkiye topraklarında kendi özgüvenini kazanmanın yollarını binbir zahmet bulmuş, elinden geleni yapanlar, birden hiç de daha önce varlığından haberdar olmadıkları “Batı'dan ithal lezbiyen/gey özgüveniyle” karşılaşıyorlar ve kendilerini kabul etme çabaları bu sert, dayanıklı, eğilmez, bükülmez özgüven karşısında çatırdıyor ve örnek alınması gereken model ortaya çıkıyor “Hey garson! We are queer. We are here. Gimme a beer!!! Hey Hey Heyyyy” Dilim döndüğünce yukarıda uydurduğum durum, bence ilk defa bu kadar kapsamlı, bu kadar sistematik bir şekilde, televizyonlardan ve gazetelerden, Türkiye’de kendine özgüven kaynağı arayan lezbiyen/geylere ulaştı. Bu seferki özgüven hattı Tarkan ve oldukça güçlü ve aynı anda birsürü kişiye ulaşıyor, hem bir yandan –çook yaygın olduğunu iddia etmiyorum ama- toplumun gözünde bir tür geyliği meşrulaştırırken, diğer türleri şu “mahallenin ibnesi” formunda, öykünme ve mutsuzluklarla birlikte arkada bir köşeye atıyor. “Heyy çocuğum, kabul görmek istersen, Tarkan gibi sempatimizi kazan!!!” Şimdi üzülenler vardır, “Ay Tarkan eşcinselliğini kabul etti, etmedi, vs.” Aman canım ne takıyorsunuz ki? Olan oldu zaten. Artık istediği kadar kızları taksın koluna. Toplumu anlamaya çalışırken, kendimizin yirmibin fersah dışına çıkıp, adına Halk deyip anlamaya çalışıyoruz ve bu Halk da genellikle anlayışsız oluyor ya. İşte bu konuda da Tarkan eşcinselliğini açıkça ifade etmeyince, Halk karşısında eşcinsel olduğu söylenmemiş farzediliyor. Eh yani, aynı Halkın kendisi ve bundan önceki kuşakları -hadi Zeki Müren’i es geçelim- Bülent Ersoy’un transeksüelliği konusunda da mı bilgisizdi? Yok canım, hani diyelim bir yere kadar saf olabilir de, o kadar da saf değildir artık. Yani konu Halkın bilip bilmemesi değil, bilip de bilmemezlikten geldiği şeye karşı zihninde biçimlenen genel yaklaşım.
Sonuçta her toprakta başka başka yaşamlar, dünya algılama biçimleri yeşeriyor, insan da ister istemez onu/şunu/bunu çekici, kendi yaşamına eklenebilir buluyor. Bu hiç de fena birşey değil. Çok hoş. İyi ki Batı var, lezbiyen/geyliğini kabul etmek için yanıbaşımızda durarak insanlara destek oluyor. Ama bunu sonuna kadar alkışlayamayacağım, çok üzgünüm ki. Neden? Çünkü, Batı'dan buraya metanetle “lezbiyen/gey özgüven” hattı çeken kardeşlerimiz, bazen yanlarında “we are queer, we are here, gimme a beer” zihniyetini de getiriyorlar. Yani “yaşasın benim barlarım var, yaşasın benim tişörtlerim var, yaşasın benim ünlülerim var, yaşasın benim param var, yaşasın bir ayağım Batı'da, yaşasın orda çok rahatım, laylayloyyy!!!” zihniyeti. Yani paranız ve de “dünya benim için yaratılmış” hissiniz yoksa, istediğiniz kadar Batı'ya gidin, bu zihniyeti öyle kolay kolay edinip valizleriniz, aklınız, anılarınız dolu geri dönemezsiniz. Eee o zaman da, burdan da ne çıkıyor, demek ki
Benim tahminim, Tarkan sayesinde Türkiyeli lezbiyen/gey camianın en fazla gelebileceği nokta: Eşcinselliğini sunma ve yaşama biçimi Tarkanınki gibi olanlara gösterilecek tahammül ve onlara karşı eşcinsel değillermiş gibi davranarak idare etme, yani sosyal kıvırtma, yani hani şu eski klasik: İKİYÜZLÜLÜK.
9
YEŞİM
KAOS GL
HAKAN
Pride etkinliklerine katılmak için işi sıkı tutup, daha ay başında 30 Haziran tarihine izin yazdırdım. Şefime, etkinliklere katılmanın benim için önemli olduğunu, bu yüzden o gece nöbet tutamayacağımı söyledim.
ettiler. "Biz O'nun müziğini seviyoruz. Cinsel tercihi sadece kendini ilgilendirir." Aslında bu Mehmet Gül'ün "Yıllarca Zeki Müren’e sanatı için katlandık" şeklindeki ifadesinin yumuşatılmış hali değil midir?
Geçen gün, izin tarihini hatırlatmak için Şef’e Aktüel'de çıkan Pride haberini gösterdim. Biz dergiye bakarken, servisteki kızlardan biri geldi ve "Ne olmuş?" diye sordu. Bunun üzerine Şef, dergiyi kapattı ve "Bir şey yok" dedi.
Tüm bunların hepsi eşcinselliği bir kez daha, ara sokaklardaki gey barlara ve hamamlara itmek demektir. Toplumun eşcinsellere karşı takındığı iki yüzlü tavrı yeniden üretmek demektir.
Aslında bu kesinlikle o kızı da ilgilendiren bir konuydu. Çünkü benim yerime O nöbet tutacaktı ve o tarihlerde eşinin ailesi ile birlikte tatile çıkma planı yapıyordu. İzin tarihleri üzerine yapılan tartışmada ortada eşit olmayan bir durum var. Kız, izin tarihinin meşruluğunu 'evlenme cüzdanına' dayandırıyor ve 'kutsal ailenin dokunulmazlığını' kendine kalkan olarak kullanıyor. Benim izin talebim ise, "Hakan'ın o gece işi var" şeklinde anılıyor. İşin daha can sıkıcı yanı ise Şef'in "Bir şey yok" diyerek konuyu kapatması, izin tarihleri üzerine daha fazla tartışma istememesinden değil, eşcinselliği saklanması gereken bir sır olarak görmesinden kaynaklanmaktaydı. > Tarkan'ın fotoğrafları ortaya çıktığı zaman, "mahremiyet hakkı" ve "özel hayata saygı" kavramları yeniden gündeme geldi. Şunu baştan kabul etmek gerekir ki, bu sadece özel hayatın ihlali değildir. Gerçekte Tarkan'ın fotoğraflarının yayınlanış biçimi ile Hitler'in eşcinselleri ve Yahudileri etiketlemesi, arasında bir fark bulunmuyor. Ancak boyalı basının "Kim, nerede, kiminle ne yaptı" ekleriyle satış yapmasına sesini çıkarmayanların, konu Tarkan'ın eşcinselliği olduğu zaman "özel hayata saygı" demesi, özel hayatla ilgili tartışmaların "Eşcinsellik özel hayatı ilgilendirir" şeklinde sona ermesine neden oldu. Fakat mahremiyetin “mutlak olarak gizlenmesi gereken şey” olarak algılandığı coğrafyada, ‘özel hayat' yalanının arkasında eşcinseller için büyük bir tuzak bulunuyor. En liberal yazalar bile köşelerinde Tarkan'a destek verirken, "sokak ortasında yapmadığı müddetçe, isteyen istediği ile istediğini yapar" tarzında ifadeleri metinlerinin içine sıkıştırdılar. Bu muğlak ifadeler aslında el ele tutuşma, birbirine sarılma veya öpüşme gibi sevgi gösterilerini de içerir. Tarkan'ın hayranları da çıkan haberlere itiraz
10
Fakat esas vahim olan, eşcinsellerin “Bu benim özel hayatım. Kimseyi ilgilendirmez.” mantrasını kendi kendilerine tekrarlamasıdır. İşte bu yüzden Haydar Dümen eşcinselliği ‘penise giden sinirlerin anüse çatallanması’ olarak açıklar ve işte bu yüzden Medeni Kanun’daki değişiklikler, cinsiyet değiştirme ile sınırlı kalır. Özel hayatla ilgili tek bir gerçek vardır. Güvence altına alınmadığı müddetçe özel hayattan bahsetmek mümkün değildir. Benzer bir ortama sahip olduğu için bu konuda Amerikan ordusunun somut bir örnek olduğunu düşünüyorum. Eşcinsellerin yoğun desteği ile iktidara gelen Bill Clinton “Sorma! Söyleme!” yasasına imza atarak tarihe geçti. Söz konusu yasa orduya başvuran adayların seçiminde, cinsel yönelimi bir kriter olmaktan çıkararak eşcinsellerin de orduya girmesine olanak sağlıyor. Ancak toplumsal uzlaşmanın zaferi olarak sunulan bu yasa, eşcinsel askerlerin cinsel yönelimlerini açıklamalarını engelliyor. Geylere hiçbir güvence sağlamadan ordunun kapılarını eşcinsellere açan bu yasa beraberinde homofobik saldırıları da getirdi. Eşcinsel düşmanları kışlalarda sürek avı başlattı. İlk başta bu saldırılar münferit olaylar olarak değerlendirdi. Ancak şiddete maruz kalan askerlerin şikayeti arttıkça durumun hiç de öyle olmadığı görüldü. Şimdi şiddete maruz kaldığı için şikayette bulunan ve bu durumda otomatikman cinsel yönelimini açıklamış olan askerler, “Sorma! Söyleme!” yasası gereği ordudan atılıyorlar. Evet ordu artık askerlerin yatak odalarına girmiyor ama ortada değişen bir şey yok. “Bu benim özel hayatım! Kimseyi ilgilendirmez” diye kendimizi kandırmayalım. Çünkü aslında özel hayatımız yok, sadece 'o gece bir işimiz' var.
KAOS GL
anti-kapitalist dergisinin sorularına Kaos GL'den Atilla ve Murat'ın cevapları... Tarkan’ın cinsel yönelimine ilişkin medyada bir dizi haber çıkıyor, bu haberlere ilişkin görüşlerinizi alabilir miyiz? Atilla A.: Bunun iki türlü anlamı var bizim için, birincisi kişilerin istekleri ve iradesi dışında cinsel yönelimlerinin ahlaksızca yöntemler kullanılarak deşifre edilmesi: burada dikkat edilmesi gereken medyanın haber yaparken hiçbir meslek ahlakı kuralına uymayışı ve yaptık oldu mantığı ile insan haklarını hiçe sayması ve popüler bir kişi üzerinden eşcinselliği kötü bir özellik ahlaksızlık hatta sapıklık olarak göstermesi. Bu da medyanın bugüne kadar devam ettirdiği homofobik tutumun somutlandığı olaylardan birisi sadece. İkinci dikkat edilecek yan ise: 1 Mayıs Mitinginde alanda sesini duyuran eşcinsellerin de haddini bilmesi gerektiğini söyleyen iktidar sahiplerinin Tarkan olayı ile farklı bir tutum takınmadıkları. Eşcinsel olabilirsiniz ama gizlenmek ve kötü örnek olmamak şartı ile yaşamınızı sürdürmek zorundasınız. Murat Yalçınkaya: Genel bir ikiyüzlülük halinin kanıksandığını da gösteriyor bu olay. “Sanatçı olarak saygı duyarım ama eşcinselsen lanet olsun, ancak eşcinselliğini görmezden de gelebilirim ama sen de haddini bil” yaklaşımı bu... Tarkan’ın son çabalamalarından sonra yaptığı basın toplantısıyla eşcinselliğini kabul etmesi ise bu olaydaki en olumlu durum galiba.
Eşcinsel olduğu hakkında genel bir kanının olduğu ünlülerin medya tarafından
kimliklerinin açığa çıkarılması konusunda tutumunuz nedir? M. Yalçınkaya: Daha önce de söylediğimiz gibi kişilerin iradeleri dışında cinsel yönelimlerinin medya tarafından açıklanması ve o kişinin günah çıkarmaya davet edilmesinin, sanki ortada bir suç varmış gibi “itiraf etmeye” zorlanmasının kabul edilebilir yanı yoktur. Türkiye’deki eşcinseller için olumlu olarak değerlendirilebilecek gelişme, söz konusu ünlülerin kendi istekleriyle cinsel yönelimlerini topluma açıklamalarıdır. Ama bunun için de itici bir güç olması lazım ki adam çıksın ortaya. Yoksa bu ikiyüzlülük ve riyakarlıkla hem heteroseksüel gibi davranmak hem de ceplerini doldurmak, herhangi bir ahlaki sorumluluk hissetmemek daha kolay bir yaşam sunuyor elbette...
Bu dönemde gizli eşcinsellere yönelik fikrinizi alabilir miyiz? Atilla A.: Bu noktada eşcinsellerin gizli olmasının nedeni üzerinde durmak gerekiyor. İktidarı elinde tutanların, azınlıklara ya da azınlık olarak adlandırdıkları ya da bu şekilde görmek istedikleri kesimlere yaptıkları her türlü baskı, devlet biçiminde örgütlenmenin mihenk taşı olarak düşünülen aile kurumunu çökerteceği düşünülen cinsel yönelimlere karşı daha şiddet dolu olmaktadır. Bu baskı sokakta, işyerinde, aile içinde, okullarda sözel şiddetten fiziksel şiddete kadar uzanan baskı ve zulümle somutlanmaktadır. Bu durumda elbette kişiler gizli
11
kalarak yaşamlarını sürdürmeyi tercih etmek noktasında kalmaktadırlar. Ama bu noktanın ötesine geçemedikçe, açılmadıkça, kendini ifade etmedikçe de bu durum olduğu gibi devam da edecek diye düşünüyorum. Yaşamlarımıza sahip çıkmak, kendi sözümüzü söylemek ve kendimizi saklamamakla başlayacaktır diye düşünüyorum.
Homofobik fikirlere karşı mücadele önerileriniz neler? Atilla A.: Az önce de söylediğim gibi eşcinsellerin görünür olmaları ve kendilerini ifade etmelerinin toplumsal yarılmanın başlangıcı olacağını düşünüyorum. Yaratılan stereotip eşcinsel kavramının altını boşaltacak olan da bu olacaktır: kardeşinin, kızının, oğlunun, öğrencisinin, öğretmeninin, çalışma arkadaşının eşcinsel olduğunu/olabileceğini bilmek insanları düşünmeye ve kendilerini ve karşısındakileri anlamaya çalışmaya başlayacaklardır diye düşünüyorum. Kaos GL grubunun ve dergisinin amaçlarından birisi de açılma sürecini desteklemek ve insanlara cesaret vermektir. Zaten kendi yayın organımız vasıtası ile olsun başka vasıtalar ile olsun ulaşabildiğimiz her noktada eşcinsellere ilişkin önyargıları yerle bir edemesek de (- ki ettiğimiz daha çok oluyor) korktukları, iğrendikleri, hasta ya da sapık diye tanımladıkları insanların kendilerinden pek de farklı olmadıklarını görmeleri, bilmeleri süreci olumlu bir şekilde etkiliyor diye düşünüyorum.
KAOS GL
Osman ELBEK∗
Evet evet senden nefret ediyorum. Hiç de ironi falan yaptığım yok, hiç de nefret sözcüğüne başka bir anlam yüklemiyorum. Çok açık söylüyorum: SENDEN NEFRET EDİYORUM!!! Öyle sağa sola bakınır gibi yapma, hiç arkana dönüp de kimmiş bu diye kıvırtma: SENDEN nefret ediyorum. Sıktınız, öldürdünüz insanı. Bilir misin (bildiğini sanmıyorum nicedir şiir okumuyorsundur çünkü) Nazım seni "dünyanın en tuhaf MAHLUKU" (dikkat et insan değil mahluk) diye tanımlamıştı ama, sen bırak dünyanın, tüm evrenin en tuhaf "ŞEYİ"sin, kusura bakma mahlukusun diyemeyeceğim sana, yazık mahlukların da bir vicdan sınırı var, senin sınırın YOOOOOK. Ve tıpkı ustanın tanımladığı gibi; "korkak bir karanlık içindesin".
Hem seks güdünü, röntgencilik güdünü azdıracak (Türkiye versiyonu seks güdüsü konusunda biraz geri kalsa da ne yapacaksın kolay değil bu ülkede yarışma yapmak, "gelişince" daha hoş "parçalar" atacağız araya sen merak etme) hem de seyrederken kafana sokacağız hayatın bir "yarış" olduğunu, "arkadaşını ele-kazan" dürtüsünü sokacağız her bir hücrene. Eskiden bizim memlekette arkadaşını satana "hain" derlerdi ama devir değişti şimdi milyar veriyorlar. Gelişiyoruz, ilerliyoruz, kalkınıyoruz, savulun TÜRKLER geliyor, savulun Avrupa'nın kızları errrrrrrrrkekliğimizi kanıtlayacağız size, Kanuni Zigetvar'ı geçemedi ama unutmadık onun öcünü şimdi biz delip geçeceğiz bütün kalelerinizi.
Ama ne yazık ki milyonlarcasın MAALESEF. Milyonlarca olduğun için de bu dünyada ve ülkede birileri aç, SENİN yüzünden birileri alkan içinde ve bedenleri üzüm gibi eziliyor. Vicdanın rahat mı "ŞEY".
Anlayacağın SENLE işim yok, SEN yolumdan çekil.
Hayrola merak mı ettin "kim bu birileri" diye.
* Doktor, Eskişehir
Boşver, sıkma sen o güzel canını. Sen borsana bak tahvillerin ne oldu diye, hem bak bakalım bu satırları okurken ne oldu doların mark karşısındaki paritesi, sonra yıl sonunda dolar kaça ulaşacak, dolar ve mark sepetine biraz da tahvil mi atsam diye kafanı kurcala. "Birileri" senin için nedir ki, hem o "birileri"nden bu ülkede milyonlarca var nasıl olsa, ez ez bitmez, sen 100 kilometre hıza 5 saniyede ulaşan, kıçını koyduğun koltukları alttan ısıtılan, aerolizarlı, ultraklimalı, tabi ki sunroof'lu ve en önemlisi sokak lambalarında silmek için camlarına çocuklar değdiği zaman onlara küçük doz elektrik veren o güzelim müthiş akıllı arabanla ilgilen. Baktın canın sıkıldı, kolayı var; medya center'ımızın popüler kültür servisi senin için yarışma hazırladı (hoş bu geri ülkenin toplumsal geri yasalarına adapte ederek çaldı aslında onu gavur memleketten ama neyse sırf senin için katlandı hırsız olmaya) ve ülkemizin en cool anchorman'leri sunuyor bu yarışmayı, bildin mi adını, evet evet o röntgenci yarışma bu; hani kimi zaman evde kimi zaman teknede geçen. Ama nasıl buluş:
12
Benim derdim vücudunun derinliklerinde bir yerlerde hâlâ insanlıktan yana bir parça doku taşıyanlarla, ruhunun tümünü paraya satmayanlarla. SENLE işim yok, ama bil ki bu akıbetini değiştirmiyor: SENDEN NEFRET EDİYORUM!!! ON KERE, YÜZ KERE, MİLYON KERE, MİLYAR KERE SENDEN NEFRET EDİYORUM!!! YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEK İSTEMİYORUM SENİN BİL BUNU!!!
"Bayrampaşa Cezaevi'nde olduğu gibi bizim üzerimize alev falan sıkmadılar. Ancak bütün bayan tutukluları ahlâk dışı aramaya tabi tuttular. Askerlerin, erkek gardiyanların önünde bayan polisler bütün arkadaşlarımızın belden yukarısını çırılçıplak soydular. Aşağılamaktı amaçları. Bayan polislerin tavrı çok kötüydü. Onca erkeğin içinde belden yukarısı çırılçıplak soyunarak aranıyorsun. Bu bir koğuşun boşaltılmasından daha fazla bir şey. Burada intikam, yıldırma ve aşağılama var. Subay 'operasyon bitti' diye bağırıyor ama coplamaya devam ediyorlar." 1 Bu sözler 25 kilo kalmış bir insanın, Sevgi Erdoğan'ın ağzından dökülüyor, tüm 1 Ertuğrul Mavioğlu, "Tüy kadar hafif, ölüm kadar ağır", Radikal İki, 10 Haziran 2001.
KAOS GL cansızlığıyla. O yüze bir bak; avurtlar içeri çökmüş, ağız sola kaymış, gözkapakları hafif düşmüş, kınalı elleri birbirine kenetlenmiş, dirseğe kadar sıyrılmış kollarda kendini kanıtlayan açlık ve yüzlerce beden büyük elbiselerin içinde "yarı ölü" bir insan; anlatıyor yakın zaman önce çektiği o büyük acıyı. Bizden tık yok! Keşke tek sorun Sevgi olsa, çözüm o zaman kolay. Ama daha yüzlercesi var sırada. Bindokuzyüz bilmem kaç yılından beri düzenli olarak tenis oynayan beyaz şortlu O "insan" ne düşünüyor acaba Sevgi hakkında? Gerçekten çok düşünüyorum bu konuyu: İnsan olmanın sınırı ne? Daha doğrusu insan bedeninde insanlıktan uzaklaşmanın, insansızlığın sınırı ne? Yer; olağan bir ülkede olağan olmayan bir durumun onlarca yıldır hüküm sürdüğü bir coğrafya. Adı; Gazal Berü. Yaşı; 11 (ONBİR) Tarih; 19 Mart 2001 Sahibinin "Yakala" sesi ile atağa kalkan jandarma köpekleri ve ot toplamadan dönen Gazal'ın "yeterince" hızlı kaçamayışı ve "Abi söyle yapmasın" yalvarışları arasında köpekler tarafından Gazal'ın parçalanarak öldürülüşü 2. Biliyor musun İnsan Hakları Derneği'nin bu yıl düzenlediği 14. Uçurtma Şenliği Gazal'ın anısına düzenlendi. Orada mıydın, orada mıydık?? Gazal için son bir görev yapmak zorunda değil miydik?! "BÜYÜK" medyamızda ve bizde tık yok.
"Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celp kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye." 3 Kızın var mı? 14'ünde, erişkin olmanın o en zor sıkıntılı anlarını yaşayan bir kızın var mı? Hani aslında koşması, gülmesi, kaçamak bakışlar atması ve arkadaşlıklar kurması gereken bir döneme ulaşmış bir kızın var mı? 2 Şebnem İşigüzel, "Herkesin bir kaderi var Nkosi", Radikal İki, 10 Haziran 2001. 3 Nazım Hikmet Ran, "Dünyanın En Tuhaf Mahluku", Yatar Bursa Kalesinde.
Seni bilmem ama Yıldız ve Halil Erdoğan'ın bir kızı var: Adı Döndü Erdoğan. Hatırlamadın mı adını, Döndü ismi sana bir şey hatırlatmadı mı? Yakın geçmişi hatırla; 29 Nisan 2001 gününü hatırla. Hani haftanın tek ÇALIŞMADIĞI günü olan Pazar günü, ablasının aldığı tencereyi değiştirmek için pazara yönelirken, Teke Sokak GECEKONDUSU'nun önünde "büyük gözüktüğü" için ŞÜPHELENİLİP "teröristlere benzetilerek" polis tarafından durdurulan, sonrasında gecekonduya yüzü çevrilip üstü aranan, ardından ellerine arkadan kelepçe takılıp karakola götürülen, orada sürekli "Benim suçum ne?" diye bağıran, bu sürede ailesine haber verilmeyen, kızının gelmemesi üzerine kuşkulanıp karakola başvuran aile üyelerine kızları değil dinsel mezhepleri ve doğum yerleri sorulan ve 14 yaşında bir kızın yaşadığı bu travmanın sonucunda kelepçe ve su içtiği cam bardaklarla intihara kalkışan Döndü Erdoğan ismi sana hiçbir şey hatırlatmadı mı?! Peki Döndü şimdi nerede, ne yapıyor biliyor musun? ONDÖRT yaşında bir kızın yaşamaması gerekenlerin tümünü yaşayan bu kız şimdi İstanbul varoşlarının birisinde trakea'sında bir delikle yaşamaya çalışıyor. Trakea'sında bir delik var çünkü bu ülkenin bir çocuğu olma şansızlığına mazhar olan bu kız karakoldan eve döndükten sonra dördüncü kattan kendini aşağı attı ve ancak yoğun bir hastane bakımı sonrası KISMEN yaşama döndü. Halen peltek peltek konuşan dilinden
"gözlerimi bağladılar, beni çıplattılar, copla dövdüler" 4 sözcükleri dökülüyor. Ve bir de sürekli yan yatıp yüzünü gizliyor, çünkü makatında morarma ve genişleme var.
4 Rojda İldan, "Yaşamaya inatla sarılıyor", Yeni Evrensel, 4 Haziran 2001.
13
Sevgi Erdoğan Radikal İki/10.06.2001
KAOS GL
EFFUSION İmgelerle gerilmişim rengine, göğsüme saplanan her düş ellerimi rengine saplı kılmış. Mavi sözcükler çizdim senin için Ey Ruhum!.. Akıttığım kanı emdir bana renginde boğulayım Yaşarsam kötü yaşarım ve sözcüklerin kadar da dipsizlik dolu, Sen kendini ver bana yeniden varolayım. Ah! Tersine üreyen tükeniş Sevdiğin soğuk, o özlediğin soğuk Şimdi yenildi kendine Ve kendine yenilebilen kaç görkemli mavi vardır Ve kaç yıldız yükseltisi bu bende. Soluğuma sinen nemli kelimelerim çatlıyor... Işıl bir renge dönüşen varkılıcı sesim bendeleştikçe sancı bırakıyor her yanıma Her yanım sensizliklerle dolu, sessizlik dolu tensizlik ve izsizlik dolu Canıma üşüşen buzul kırlangıç balıkları Dişlerinizsizlik çekmesin bu mor mahsur ten.
Yusuf VAROL Özel Tip Cezaevi B:8 Eskişehir
Ve bir de "Bağlama kursuna gitmek ister misin?" gibi masumane bir soruya dahi "Hayır, polisler döver beni" 5 diye cevap veriyor. Utandın mı?? Utanmayı hatırladık mı?! En azından kızının geleceği için bir korku düştü mü vücudunun derinliklerine? Eğer içine bir damla ürperti düştüyse şimdi sana samimi bir soru: Döndü'lere, Sevgi'lere, Gazal'lara neden hiç ses veremiyoruz? Vicdanımız sızladığına göre tüm bu yaşananları onaylamamız mümkün değil, o halde neden küçücük bir fısıltı dahi çıkmıyor ağızlarımızdan? İlginçtir yukarıda alıntıladığım haberlerin olduğu günlerde tüm basın organlarında bir haber kendisine yer buldu: Fransa'da trende bir kıza 7 genç tecavüz etmişti ve o trende bulunan hiç kimse -tren görevlisi de dahilgözlerinin önünde bir kadına tecavüz edilmesine ses çıkarmamışlardı. Bu haberi okuduktan sonra aklıma geldi; muhtemelen sen de benim gibi haberi okudun ve peşi sıra
"Yuh olsun, insanlıktan bu kadar da çıkılır mı!"
gösterdin. İyi de bu tavrımız biraz ikiyüzlülük değil mi?! Fransa'da yaşanan bir olay için tepki göstereceğiz ama kendi gözümüzün önünde yaşananlar için, kendi kızlarımız ve oğullarımız için gözlerimizi yumacağız. Hiç düşündün mü; NEDEN İKİ YÜZLÜYÜZ? Ben bu sorunun altında bilinçli bir tercihin olduğunu düşünüyorum, daha doğrusu ekonomik, kültürel, sosyal ve tarihsel gelişim ve durumumuzun, mevcut "koyun" haline evrimleşmemize neden olduğuna inanıyorum. Örneğin daha fazla ücret için iyi-kötü ses veriyoruz (hatta giderek daha fazla yoksullaşan milyonların olduğu bu ülkede üniversite rektörleri hiç çekinmeden maaşlarının yükseltilmesi için öğrencilerin har(a)çlarının arttırılmasını isteyebiliyorlar; AMAN ALLAHIM AKLIMA SEN MUKAYYET OLLLLLLLL), örneğin biri malımıza elini uzatsa bağırıyoruz, örneğin kolay yoldan para kazandıracak projeleri cansiparane savunuyoruz, kuyruğumuza basıldığında eğer basan kişi bizden güçlüyse başka birinin kuyruğuna basarak olayı kotarmaya çalışıyoruz ama SEVGİ için, DÖNDÜ için, GAZAL için kılımızı bile kıpırdatmıyoruz. Hiç şüphesiz ki demokrasi geleneğinin, kültürünün olmadığı, her on yılda bir modernpostmodern darbelerin yaşandığı bir ülkede ses vermek, itiraz etmek, "hayır" demek pek kolay değil ama, olmayan demokrasi sürecimiz de bu İKİYÜZLÜLÜĞÜMÜZ'ü, bu UMURSAMAZ tavrımızı ve bu AMAN BANA NE'ciliğimizi tam olarak açıklamıyor. Kanımca bu sorunumuzun altında yatan neden daha derinde: Dikkat edin; bu ülkedeki "birileri" yani Sevgi'ler, Döndü'ler, Gazal'lar hep sosyoekonomik sınıf olarak en alt toplumsal tabakadan gelmiş insanlar. Biz yani BEYAZ TÜRKLER zaten çoktandır silmişiz onları hayatımızdan, onlar "kaybolmadan", onlara "dokunulmadan", onlar "yok edilmeden" çok önce biz yok etmişiz onları zaten hayatımızdan. Bizim için Onlar, sadece bu gelişmekte olan ülkede şimdilik beraber ama uzak yaşama ZORUNDA kaldığımız bir geri unsur, gelişip Batılı bir ülke olunca onlardan kurtulacağımız için şimdiden yapılan bir temizlik hareketinde hiç zarar yok, bilakis gelecek için yarar var. İşte bu nedenledir ki "ONLAR"ın yani "ÖTEKİ"lerin, hayatımızda bir satır yerleri yok. Bilelim ki bir gün biz de "ONLAR" olacağız.
"Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı Kırdılar kitap tutan ellerimizi Kanına girdiler çocuklarımızın." 6
diyerek trendeki o insanlara haklı bir tepki 5 Hatice Yaşar, "Polis döver beni", Radikal, 11 Haziran 2001.
6
14
Nazım Hikmet Ran, Son Şiirleri.
KAOS GL
Masanın üstündeki küçük karton kutuyu kadının önüne doğru sürdü adam. Kadın, acemice bağlanmış ipi coşkuyla çözdü. Bağlı olduğu sürece, kutu kenarlarına ve düğüme denk gelen bölümleri acımış durmuştu ipin. Özgürlüğünü sağlayan kadına kocaman bir öpücük gönderdi. Ne adam duydu şapırtısını öpücüğün, ne de kadın o sesin çıktığı dudaklardaki devinimi yakalayabildi. Gerçi kocaman olmaya kocamandı, ama yine de ancak o incecik ipin dudaklarıyla orantılı bir kocamanlıktı öpücüğünki. Umduğu olumlu tepkiyle karşılaşamayınca, bir süre süklüm püklüm dolaştı kutunun çevresinde. Sonra birden, karşı masanın altında pinekleyen kısa tüylü tekir bir kedinin yanağına yöneldi. Kadının tüm yüzüne yayılmış olan coşku, kapağı kaldırıp da kutunun içine şöyle bir göz atmasıyla birlikte donuverdi. Hızla ve sertçe kapattı kadın üst parçayı. Sanki, dışarı kaçmaya hazırlanan bir şeyleri yerli yerinde tutma çabası içindeymişçesine sıktı parmakları kutunun çevresini. Bir an, gözkapaklarını örtüp, yeniden kurdu görüntüyü usunda. Kutuyu bir daha açmaya yeltenemiyordu. Korku dolu gözleri adamınkileri aradı. Faltaşı bakışlara hazırlıksız yakalanan adam, konuklar için hazırlanmış pastayı yerken basılan bir çocuk denli sıkıldı. Önce pembeleşti, sonra da kızardı gözlerinin yanakları. Yıllardır, her ne zaman ürküverse kekemeliğe boyun eğerdi kadının dili. ‘Ne’ sözcüğüne takılan dil, küçük, pembe dudaklar arasında devinip durmaktaydı şimdi de: “Ne…? Ne…? Ne…?” Bir türlü, ‘bunlar’ sözcüğü çıkıvermiyordu parlak, aydınlık dişlerin ortasından. Minicik eller, istenç dışı bir titremeye pes edip, kavradıkları kutuyla birlikte yaşadıkları depremsi sarsıntılara tutsak oldular. Kadının gözleri, zikirdeki dervişlerin kesintisiz ve eş aralı devinimleri benzeri bir dizem tutturmuş, kutuyla adamın kaçak bakışları arasında zıplayıp durmaktaydı. Neden sonra, derli toplu bir tümce kurmayı becerdi kadın: “Ne bunlar?” Gücünü toparlayabilse, kolunu kaldırabileceğine bir inansa, kızılımsı sakallara doğru inmekte olan koyu kahverengi saçları aralayıp, adamın kulakları yerlerinde mi değil mi bakacaktı.
15
Paketi hazırlamaktayken de, kadına uzatırken de, böylesi tepkilerle karşılaşabileceğini hiç düşünmemişti adam doğrusu. Çocukluğundan beri, her ne zaman köşeye sıkışacak olsa, ayak başparmaklarını oynatmaya sığınırdı. İşte kımıl kımıldı parmaklar yine ayakkabılar içinde. Bir an denetim dışı kalan çocuksu gözbebekleri, tıngır mıngır düşüverdi masaya. Ne yapacaklarını bilmeksizin kül tablasına doğru yöneldiler önce, sonra sigara paketine, çakmağa, çay bardağına… Bir ara, kadının kutuyla birlikte sanki horon tepmekte olan parmaklarının arasında asılı kaldılarsa da, kesintisiz sürüp giden titreşimin yarattığı yorgunluktan ötürü, kül tablasının dış yüzeyindeki aptal bira markasına sığındılar sonunda. Sorusunu yineleme gereği duyan kadın, bu kez hiç zorlanmadan art arda sıraladı iki sözcüğü: “Ne bunlar?” Adam, göz bebeklerini kül tablasından kopartıp yerli yerine oturttu. Sıkılgan bir gülümseyiş, ilkin dudaklarını, derken yanaklarını tutsak ediverdi kolayca. “Şeyy… kulak…” dedi yumuşacık bir sesle. Aldığı yanıt, kadını yıldırmadı. Yeni bir umuda sığınma özlemiyle yanıp tutuşmaktaydı: “Plastik ya da… ya da porselenden falan yapılmış şeyler ama… değil mi?” Umutla umutsuzluk, havaya fırlatılmış metal bir paranın yazısıyla turası olmuş, an be an yer değiştiriyordu kadının gözbebeklerinde. Gözlerdeki karmaşa, ürküntü ve korku duyguları, adamın yanaklarına doğru hep birden saldırıya geçtiler sille tokat. Yanaklarda bağdaş kurmuş oturan sıkıntılı gülümseyiş, yediği sert darbelere dayanamadı. O ara içeri girmekte olan cılız, sivilceli bir kızın kapıyı açık bırakmasını fırsat bilip yere atlamasıyla sokağa seyirtmesi bir oldu. Sert, ıslak sonyaz yeli, geleni geçeni sarsmaktaydı sokakta. Kapı dışarı kaçan gülümseme de payına düşeni aldı ayazdan; çelimsizliği, esen yele boyun eğdi. Karşı kaldırımdaki kestane ağacının gövdesine çarpıvermesiyle, darmadağın olan paracıkları kar taneciklerinin arasına saçıldı. Bu kez de, ‘değil mi’ sözcüklerine takılı kalmıştı kadının bebek dudağı rengindeki dili: “Değil mi?… Değil mi?… Değil mi?…”
SAFAİ
KAOS GL Yanıt vermek için, onuncu ‘değil mi’ye değin beklemeyi kurdu adam kendi kendine. Yedi… Sekiz… Dokuz… On! “Değil; plastik falan değil onlar.”
“Yoksa, senin mi o kulaklar?” Yüreği, ağızdan çıkan sesin güçsüzlüğüne inat, bas bas bağırmaktaydı oysa: “Tanrım, hiç değilse onunkiler olmasın!”
Kadının kolları birden masadan kurtulup hızla kucağa doğru kayınca, kutu da minicik bir tık sesiyle masanın üstüne yerleşti. Geçirdiği yoğun sarsıntılardan dolayı her köşesi sızlamaktaydı. Kendini toparlayabilmek için birkaç kez gerinmenin ardından rahatladı, dinginleşti kutu. Az önceki depremin ürküntüsünü hâlâ anımsamakta olan parmaklar avuçların ortasına doğru kıvrılıp, birer yumruğa dönüştürdü kadının ellerini. “Kutudakiler… gerçek… bir… çift… kulak… mı… yoksa…?” diye sordu, her sözcüğün arasına iki, üç saniyelik boşluklar sokarak kekemeleyişine engel olmaya çabalayan kadın. Sorudaki sözcüklerden birine takıldı kaldı adamın usu: Gerçek… Ne demekti ‘gerçek’? ‘Uydurma olmayan’ mı? Us, kafede gezinmeye başladı sorgular bir biçimde. İki yana dizili duran masalar, ahşap benzeri bir nesneyle kaplıydı. Uzamı aydınlatmada kullanılan düzenek, tüm benzerleri gibi, gün ışığının zayıf mı zayıf bir yansılamasıydı ancak. Çerçevelenip de duvara asılmış donuk renkli dev posterlerdeki dağlar, akarcalar, bulutlar sıkıntıdan patlamak üzereydiler; hangi gerçeği beceriksizce çağrıştırmaya uğraşmakta ve ne oranda başarmaktaydılar ki bunu? Dört bir yanın duvarlarında pinekleyip duran ak badanalı sıvalar bile, altlarındaki ‘tuğla’ gerçeğini gizlemeye çabalamıyorlar mıydı? Ya plastik koltuklarda oturmakta olan şu insanlar? Ya onlar ‘gerçek’ miydi? ‘İnsan’ denilen o sevilesi, sayılası ‘tinsel hedef’in çok, hem de çok kötü birer öykünümü değil miydi oncağızlar da? Ortalıkta serserice salınıp duran usunu yeniden başına devşirip, “Kutunun içindekiler, gerçek bir çift kulak.” dedi adam. Birden, göz kaslarının iyiden iyiye rahatladığını, alnındaki kırışıklıkların yumuşadığını, gerilmiş yanaklarının gevşediğini duyumsadı. Dahası, dudaklarını bile ıslattı diliyle. Damakta iki, üç kez dolanan dil, ağızda tortusu birikmiş nikotin tadını azaltıp, yerli yerine oturdu. Süzgecine vardı varacak sigaradan iki yeni soluk çekti ciğerlerine. Sonra da, tablanın ortasına bastırarak ezdi sigarayı adam. İzmarit, tablada dinlenen eski dostlarına kavuşunca birden sevindi. “Kurtulduk artık!” dedi; “…Artık, son durağa yaklaşıyoruz.” Tıslama benzeri cılız bir ses, kadının ağzından kafenin dumanlı havasına dağıldı:
16
Kulakların bulunması gereken yerlerde dolanıp duruyordu hâlâ kadının gözleri. Bakışlar, sanki saçları delip, onların altını görebilmek için didinmekteydi. Böylesi bir soru beklemiyordu adam, şaşırdı. Başka birinin kulaklarının ne işi olabilirdi onların masasında? “İyiden iyiye sayrı bir paralı askerin bile sevdiğine sunamayacağı bir armağan olsa gerek başkasının kulakları.” diye düşündü. Soruyu, kadının şaşırmışlığına verdi. Onun muydu kutudaki kulaklar? En azından, bir süre öncesine değin saçlarının arasında durup durmaktaydılar. Gerçi artık pek onun sayılmazlardı; ama bir başkasının oldukları da söylenemezdi. Sonuçta, armağan edildikleri kişi onları benimseyene değin, “Bu kulaklar benim.” diyebilirdi adam. “Evet,” dedi; “…benim kulaklarım.” Bir süre önce ellerde yaşanagelen deprem, bu kez de kadının bedenini tepeden tırnağa sarmalamaya başlamıştı. Şaşkınlık duygusu, gözlerden aşağılara doğru dalga dalga yayılıp, yüzde yerleşebileceği rahat bir yer aramaya çıktı. Ağızda karar kılmış olsa gerekti ki, altlı üstlü açtığı dudakların ortasına bir güzel kuruldu. Karşısındakinin bocalayışı yoğunlaştıkça, adamdaki acıma ve kendini kargışlamalar da doğurganlaşmaktaydı: Keşke getirmeseydi buraya kulaklarını! İyi de, ne yapabilir, kime verebilir, nereye koyabilir ya da hangi çöplüğe atabilirdi ki onları? Ne de olsa, kendisinin birer parçasıydılar. Sevdiği birine armağan edilmelerinin dışında herhangi bir seçenek şimdi bile gelmiyordu usuna. “Şeyy…” dedi adam yüz kilo yük altında kalmış bir sesle; “…Bir haftadır telefon tellerinden aşağı inmediler de… O ara donmuşlar işte. ‘Hava soğuk; üşürsünüz.’ diye çok uyardım ama sözümü geçiremedim. Telefon etmeni, ta dışarılarda, tellerde bekleyip dururlarken donakalmışlar bir gece. Ben de, sana armağan ederim, sevinirsin diye getirmiştim onları buraya.” * İlkin, bu yazıların yer aldığı bir tomar teksir kâğıdını, sonra da acemice bağlanmış küçük bir karton kutuyu kadının önüne doğru sürdü adam.
KAOS GL
`Şöyle otur canım, hazır mısın?.. oh! Elindeki o küçük şey sesimi kaydedecek olan alet olmalı değil mi☺? Umarım sesim o küçücük şeyden güzel çıkacaktır… Hımm tamam ben de hazırım artık, şimdi sana daha önce hiç kimseye anlatmadığım bir hikaye anlatacağım… Neden mi sana anlatıyorum, sanırım zamanı geldi de ondan küçük hanım☺.. Uzun zaman önce, çok çok uzun zaman hatta taş devri civarlarında idi sanırım, ben de senin gibi genç ve güzeldim yani hani şu yolda yürürken bile kendine baktırtan tiplerden. Aklından şu anda ne geçtiğini biliyorum, bana bakıp bu söylediğime inanamıyorsun ama her zaman böyle pamuk helva saçlı ve kırışık değildim küçük hanım… Bir gün sen de benim gibi olduğunda anlayacaksın ki maalesef yerçekiminin kimseye ayrıcalık gösterdiği görülmemiştir. Her neyse, konumuza dönelim çocukluğumdan bahsediyorduk. Okula giden. Çıkışta annesine yardım eden 5 çocuklu bir ailenin tek kızıydım yani ben de olmasam anneme kim yardım ederdi acaba. Tabii bunların dışında bir hayatım, arkadaşlarım da vardı ama hiçbiri öyle çok özel arkadaşlar değildiler. Beraber öğlen yemeklerini yer ve sinemaya, dansa giderdik… Bilirsin işte gençlerin yaptığı sıradan şeyler… 17 yaşındayken bir gün yaşadığımız mahalleye gözlerimi alamadığım yeni bir kız taşındı. 'İlk görüşte aşk` deyimini bilir misin? Kim bilmez ki..:☺ Onu gördüğümde hissettiklerim, o elektrik ve midemde uçuşan kelebekler kesinlikle buydu ama o zamanlar bunu nasıl bilebilirdim ki.. Sonuçta, o bir kızdı ve de kızlar birbirlerine aşık olmazlardı. Onunla arkadaş olmak, beraber vakit geçirmek, ona yakın olmak istiyordum sadece.
Onu okulda ilk gördüğümde kafeteryada kendi başına oturuyordu. Okuldaki yaklaşık 500 kadar öğrenciden birinin bile ona hoşgeldin dememiş olması nedeniyle arkadaşlarım adına utandım ve sandviçimi ve salatamı tepsiye koyup yanına gittim.
`Merhaba, Ben Ruthie nasılsın? dedim ve o anda kendimi kaybettiğimi, o bakışlara kendimi kaptırdığımı hissettim. Evie`nin gözleri denizdeki yakamoz, gökyüzümde parlayan yıldızlar ve elmaslar gibiydi o an benim için ve dönüp bana; `Memnun oldum, benim adım Evie. Sen nasılsın?` diye sordu. O an o kadar afallamıştım ki ona cevap vermek için ağzımı açıp sesimi çıkartacak kuvveti bulamadım kendimde ve bir gariplik olduğunu fark eden Evie elini hafifçe sırtıma değdirerek; `İyi misin?` diye ilgiyle sordu. Onun bu dokunuşu haliyle durumumu daha da zorlaştırdı çünkü o dokunuşu üzerimde tshirt ve kazak olmasına rağmen tenimde hissettim. Bir anlık güç bularak; `İyiyim..,iyiyim gerçekten.. Sağol bir an başım döndü sanırım' dedim Yalan da değildi gerçekten gözlerinden başım dönmüştü.
de
onun
İşte ogünden sonra Evie ve ben hızla arkadaş olduk ve her gün okul çıkışlarında birşeyler içiyor, beraber takılıyor, eve beraber yürüyorduk. Evie`nin ailesi bizim sokakta oturuyordu.. Tanrıdan acaba başka ne isteyebilirdim ki o zamanlar☺? Bazen onların bazen de bizim evde ders çalışır ya da en azından çalışır gibi yapardık. Akşam yemeklerini beraber yerdik ve annem bize `Babka Kardeşler` diyerek takılırdı. Ha ha ha!!.. Yüzündeki o ifadeden içinden
Bak; işte onun bir fotoğrafı.. Benim Evie`m. İşte sınıf fotoğrafında ikimiz de en arkadaki sıradayız. Medusa gibi parlak siyah saclarına ve o güzel gözlerine bir bak. Siyah kıvırcık saçlar ve masmavi gözler…. Şimdiye kadar tanıdığım hiçbir musevi kızda bu kombinasyon yoktu oh! Bir de unutuyordum vücudu… Hımm hele vücudu. Bir şey söyleyeyim mi o zamanlarda gençlerin şimdi sizde olduğu gibi kemik torbası olma takıntıları yoktu. Kimse o kadar zayıf olmak istemezdi, birisi o kadar ince olduğunda alay konusu olurdu.. Galiba zaman hızla değişti.
Bazen birimizin evinde yatıya da kalırdık, o zamanlar herkes bunu yapardı. Bu genellikle bizim evde olurdu çünkü Evie`nin aksine benim kendime ait bir odam vardı, hayatımdaki 4 erkek kardeşin faydaları☺ .
Nerede kalmıştık.. Hımm, Evie tabii ya Evie!!!..
Benim hikayem de buraya kadar herkesinkine
17
Leslea Newman Çeviren: Defne SÜPRİZ
`Babka da neyin nesi acaba?` diye düşündüğünü görüyorum. Babka çikolata ve tarçın ile yapılan bir musevi tatlısıdır. Evie ve ben Babka`ya bayılırdık ve bazen annem okuldan eve geldiğimizde bize;
`Oh! Bakın kimler gelmiş… Hoş geldiniz Babka Kardeşler` derdi.
"Girls will be Girls" içinde "Babka Sisters" öyküsü Alyson Books, 2000
KAOS GL benzer bir hikaye… Peki bir eksiklik hissetmedin mi?.. Erkekler!! Peki erkekler neredeydi hayatımızda? Bu soruyu aklından geçirdiğini biliyorum. Beni sorarsan; erkekler benimle çok ilgilenmiyorlardı çünkü onlar için çok tomboy `erkek fatma` idim annem bile bazen bana`Ruthie tatlım, neden adımlarını biraz
daha küçük atmıyorsun bir kamyon gibi yürümek zorunda mısın?` diye sorardı. Evie`e gelince de o kadar güzel ve bir o kadar da akıllıydı ki sanırım erkekler ondan çekiniyorlardı. Hem ona yaklaşabilmeleri için önce beni atlatmaları gerekiyordu ki buna da kolay kolay izin verecek değildim☺ Bazen Evie ile benim odamda ders çalışırken göz ucuyla onu seyrederdim, kalemi ağzına alışı, problemi düşünüşü, birşeyler karalayışı bile o kadar hoştu ki. O an Evie başını kaldırırsa hemen bakışlarımı kaçırır ama bazen de yakalanırdım. Ama dur bir dakika bunu yapan sadece ben değildim; bazen de o beni izler ben onu yakalayıp da `ne oldu?` diye sorduğumda değişik bir gülümseme ile `hiçbirşey` deyip yaptığı işe geri dönerdi. Musevilerin kutsal gecelerinden biri olan Shabbos gecesinde yine Evie bizde kalacaktı. Annem o gece çok güzel yemekler hazırlamıştı ve tabii tatlı olarak da Babka vardı. Ne kadar da doymuş olsak ikimiz için de Babka`ya her zaman yer vardı. Tüm gece boyunca Evie garipsenecek şekilde sessizdi ve aynı gece onu bana bakarken 5-6 kere yakalamıştım. Ama bu sefer ona hiçbirşey sormadım çünkü eğer bana söyleyecek bir şeyi varsa kesinlikle söyler diye düşündüm. O gece gerçekten çok düşünceliydi ve sanırım artık onun da etkileneceği bir erkek çıkmıştı karşısına ve bunun arkadaşlığımızı nasıl etkileyeceğini bildiği için de bana nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Evie eğer bu gibi bir şeyi söylemekte güçlük çekiyorsa, inan bana bunu çabuklaştırmak için bir şey yapmak içimden gelmedi çünkü aramıza girecek olan kişi bunu ne kadar geç yaparsa benim için o kadar iyiydi. O gece, her zamanki gibi, Evie pijamalarını giymek için lavaboya gitti. Evde herkes uykuya çekilmişti sanırım ve ben de geceliğimi giyip yatağa girmiştim. Yastığa başını koyar koymaz uykuya dalan ben, o gece camdan dışarıya bakarak onun gelişini bekledim nedense... Işık sönüktü ama dışarıdaki ay o kadar berraktı ki odanın içini tamamen aydınlatıyordu. Birazdan Evie de odaya geldi. Şimdi bile dün gibi hatırlıyorum, Evie`nin bakışlarında, duruşunda bir farklılık vardı ama adını koyamıyordum bu hissin. `Ruthie, saçlarımı fırçalar mısın lütfen` diye sordu.
18
Sesi her zamankinden değişik, yavaş tonlamalı ve olduğundan yumuşak çıkmıştı ardından ben yatağın içinden çıkıp yanına gittim ve aynen onun ses tonlaması gibi yumuşak ve de yavaş hareketlerle saçını fırçalamaya başladım. Sanki hipnotize olmuş şekilde, bizim gibi kıkır kıkır arkadaşların doğasına aykırı bir sessizlikle, saçını tarıyordum. O an ne düşündüğümü şimdi bile çok iyi hatırlıyorum
`Tanrım, şu an ölsem bile yüzümdeki bu huzur ve mutluluk bana yeter` diye düşünmüştüm.. Ha, ha, ha Tanrıya şükür ki ölmemişim çünkü olacakları kaçırmamak için hayatımdaki her şeyi verirdim☺ Evie birden arkasını döndü ve elinde fırça ile kalakalmış olan bana baktı ardından da ben ne olduğunu anlayamadan ve `korkuyorum` dememe aldırış etmeden beni kollarına almıştı bile. Dudakları dudaklarıma çok çok yakınken ve nefesini neredeyse içimde hissedecekken? `Ruth` diye fısıldadı... Ve bir daha iç çekerek derinden `Ruth` dedi. Her zaman söylediği gibi `Ruthie` değil.. Sanki adım onun için kutsal bir ilahiymişçesine … Dudakları dudaklarıma değdiği andan itibaren artık korksam bile faydası yoktu… Hımm!! dudakları.. Ah, o dudakları..!! Nasıl anlatabilirim ki sana.. O huzuru, o duyguyu… Çikolatadan, challah tatlısından hatta Babka`dan bile defalarca daha tatlı ve yumuşak dudaklarını. Hatta onları emdiğimde dilimin üstünde sanki su gibi eriyip akıp gideceklerini düşündüğüm o dudakları.. O öpücük ile tüm dünya ve korkular ortadan kaybolmuş her yer kutsal ve değerli bir hal almıştı benim için.. Öpüşmemizi kesen ve beni elimden tutup her gece mışıl mışıl beraber uyuduğumuz yatağımıza götürmüştü ama bu gecenin tüm diğer gecelerden ve yaşamımızdaki tüm gecelerden daha farklı olacağını ikimiz de biliyorduk artık. Bu gece bedenlerimizi birbirinden ayıran kumaş parçaları da olmayacaktı artık…. Evie ne yaptığını çok iyi bilen, güvenli şekilde davranıyordu. Son derece rahat, güvenli ve mutlu yüzü benim içimdeki o korkuyu eritip bitirdi ve elimi eline alıp göğüslerinin üstüne koydu. Göğüslerinin yumuşaklığı, sıkılığı, o sert ve bir o kadar da tatlı göğüs uçlarını hissettiğimde duygularımı midemde hissettiğim kelebekleri anlatamam…. Hımm yine o karmaşa var gözlerinde çocuğum.. Yaşlı bir kadının nasıl olup da böyle konuştuğuna inanamıyorsun değil mi?.. Zamane üniversitelerinde kısa saçlı, radikal, bilgiç feminist kadın çalışmaları okuyan siz kızlardan önce de dünyada tutku ve aşk vardı
KAOS GL biliyorsun değil mi ?☺ Ohh, yoksa kendinizi ilk mi sanıyordunuz.. Haha güldürme beni lütfen..
`Ruthie, sanırım artık arkadaşının gitme vakti geldi` dedi.
Evet. Konumuza geri donelim. Yaşadığım o geceyi gerçekten ömür boyu hiç unutmadım. Evie yumuşak ve duyarlı olduğu kadar vahşi ve ateşliydi o gece. Her şeyi beraber yaşıyorduk, orada sadece ikimiz….
Ve odadan çıktı… `Arkadaşın!!` Annem Evie için hiçbir zaman böyle bir ifade kullanmazdı.
`İşte beni, hisset,,,` dedi . Elimi daha önce kendi vücudumda bile dokundurmadığım yere götürdüğünde bana `daha sert, dolaş.., aşağıya doğru` diyordu. Ardından eli elimin üstüne kaydı ve bana ikimizin eli beraber ne demek istediğini gösterdi. Bu kadar şeyi nasıl olup da bildiğini ve nereden öğrendiğini hiç sormadım ve umrumda da değildi sadece o an hisettiklerimiz, midemdeki kelebekler ve Evie önemliydi benim için. O an duymak istediğim tek şey onun nefes alışverişi, titremeleri ve o noktaya çıkışını hissetmekdi. Ve birazdan da `oh, oy Ruth.. Benim Ruthie`m' diyerek şimdiye kadar hissettiğim en güzel duyguyu yaşattı bana… Ardından da bu kadar mucize yetmezmiş gibi Evie bu sefer benim sıram olduğuna karar verip ellerini vücudumda, ağzını tenimde dolaştırdıkça sanki vücudumda hiçbir kemik yokmuşçasına yumuşak ve erimiş hisettim kendimi… Sonra evet saatler sonra odayı aydınlatan ay kaybolurken ikimiz de uykuya daldık. Ertesi sabah Evie`nin o güzel bakışları arasında uyandım. Evde herkes işe gitmiş olmalıydı çünkü onun bakışının içimi titretmesi ile içimdeki gümbürtüler dışında sessizlik hakimdi eve. Evie`nin o karşı konulamaz sıcak bakışları ardından bir önceki gece kaldığımız yerden devam ettik ki sanırım bu yüzden annemin ayak seslerini ve de tokmağı çevirdiğini duyma imkanımız çok olmadı… Zavallı annem kapıyı açıp masumca; `Hey Babka Kardeşler, öğlen oldu uyanmayı düşünüyor musunuz acaba?` diye sorduğunda, Evie benim üstümde çıplak bir şekilde ata binmiş gibi yukarı aşağı hareket ediyordu. Ve birden hepimiz donakaldık, Annem; `Guttanyu, vey iss mur` ibranice `Aman Allahım!!` diyerek kısık bir çığlık attı ve kapıyı kapatarak uzaklaştı. Ben hemen ağlamaya başladım Evie bana: `Ağlama,, Lütfen ağlama hepsi benim suçumdu, kendime hakim olmalıydım` dedi. Ben de `Ama şimdi ne yapacağız` diye sorduğum sırada annem tekrar içeriye girdi;
19
Bunlardan sonra Evie giyindi ve gitti. Oh!, o günden sonra hayat azap gibiydi. Annem benimle hiç konuşmuyordu hatta yüzüme bile bakmıyordu çünkü benden o kadar çok utanıyordu ki... Babam ise önceleri ortada olan bitenden habersiz ama bir gariplik olduğunu seziyordu ama ne yapacağını bilemiyordu. Annem sonunda babam ve kardeşlerime bahsetti ve ardından artık durumun etkilerinden kurtulduğum yalanını söyledi. Evde artık kimse benimle doğru dürüst iletişim kurmaz hale gelmişti. Aslına bakarsan evde olanları da çok fazla kafama takacak durumda değildim çünkü benim aklım ve ruhum başka yere evet tabii ki Evie`e takılıydı. Pazartesi günü Evie okulda yoktu ve bu durum çok garipti çünkü onun okula gelemediğini hiç görmemiştim. Acaba hasta mı olmuştu, acaba annesi öğrenmiş miydi, acaba kendine zarar mı verdi, acaba, acaba... Okul dönüşü ona uğrayıp onu görmeyi istedim ama maalesef cesaret edemedim zira eve vaktinde dönmezsem annem ile başım sıkı bir belaya girebilirdi. Ben de eve gelip Evie`den telefon beklemeye başladım. Tamam hasta olabilirdi ya da cezalı ama en azından arar diye düşünmüştüm ama aramadı.. Onun yerine bir mektup geldi.. Son derece titizlikle zarflanmış imzalı bir mektup:
Sevgili Ruthie, Seni bir daha görmek yaptığımız şey yanlıştı kendimizden utanmalıyız. girmiş olması ve bizi o
istemiyorum. O ve bu yüzden Annenin içeriye şekilde görmesi
KAOS GL esasında bir işaretti. Halen çok genciz ve hâlâ hayatımızı değiştirmek için şansımız var böylece bir ailemiz, eşimiz ve çocuklarımız olabilir. Ben hahamdan yardım alıyorum, Sen de doğru yolu bulursun umarım. İşte bu kadar.. Hepsi bu!… Şimdi şu teneke teybini biraz kapatabilir misin acaba? Bir bardak suya ihtiyacım var da, Bu mektup hâlâ midemde bir yumruk hissi uyandırıyor. Aldıktan sonra onu belki bin kere defalarca okudum sanki binlerce yumruk yemiş gibi… Midemdeki kelebeklerin yerinde artık yumrukların sızısı vardı. Tabii ki o mektubu alır almaz onu aradım ama annesi onu telefona çağırmadı. O günden sonra da bir kaç hafta içerisinde mahalleden taşındılar. İşte böyle, Evie yani benim Evie`m böyle çıkmıştı hayatımdan. Ne söyleyebilirim ki!…. Hayat ondan sonra da devam etti ama hep bir eksiklik ile. Maalesef hayat olduğu gibi durmuyor. Mezun oldum, evlendim; 2 çocuğum oldu. Kocama hiçbir zaman Evie`e beslediğim duyguları beslemedim ama o çok iyi ve duyarlı bir adamdı. Beni sevdi ben de onu sevdim ama midemdeki kelebekler onun için hiç uçmadılar. Çocuklarıma gelince, tabii ki onları çok çok seviyorum onlar benim birer parçam. Kocam beni mutlu etti ben de ona karşı görevlerimi yerine getirdim Onunla sevişmenin hiçbir zaman çok özel olmadığı hissine kapılmasını istemedim sonuç olarak o en iyisini hak eden bir adamdı. Ne kadar acı verici olsa da hâlâ Evie`yi düşünüyordum bazen sokaklarda ona benzer bir göz gördüğümde ne yapıyor acaba, nerede, mutlu mu, kiminle beraber diyerek merak ederdim… .ama tabii bunları hiç öğrenemedim yıllar boyunca… Derken günlerden bir gün çocuklarım evlenmiş torunlarım olmuştu ki…. oh torunum Madeline. o kadar şirin o kadar muzır, afacan ve akıllı ki☺. Neyse konuyu değiştirmeyelim, bir gün yine Evie`nin yüzü gözlerimin önüne geldi. Tekrar tekrar ama bu sefer farklıydı sanki bir serap, rüya veya ışık oyunu gibi gözümün önünden hiç gitmiyordu. Delirdiğimi düşünmeye baslamıştım. O zamanlarda kocam vefatetmişti ve beni 51 yaşında dul bırakmıştı.. Herry benim sevimli Herry”cigim hiç dikkat etmedi ki kendisine. Her şeyi yedi. Neyse, işte bu zamanlarda her gün Evie`nin yüzü ile uyanıyordum. Sokakta, bahçede, duşta, markette hep ama hep onu bir hayalet gibi gözümün önünde görüyordum. Bu durum tam 5 gün boyunca devam etti ve sonra birden, tam ben artık kafayı üşüttüm dediğim anda birden bitiverdi. Başladığı gibi.. Artık normale dönmüştüm..☺ Normal ne
20
demekse…. Açıkçası rahatlamıştım. Tüm bu olanlardan 4 gün sonra bir mektup geldi açtım ve:
Sevgili Ruthie, O kadar yıl geçti ki aradan, bu yaptığım şey belki saçmalık gibi gelecek uyuyan bir yılanı uyandırmaya ne gerek vardı ama belki de beni hiç hatırlamayacaksın… Fakat kendime hakim olamadım çünkü geçtiğimiz haftalarda 5 gün boyunca bir travma yüzünden hastanede yattım. Neredeyse ölüyordum. Bir insan ancak böyle bir tecrübe yaşayınca geriye bakıp midesinde bir zamanlar var olmuş olan o kelebeklerin değerini anlıyor. Ancak böyle bir tecrübe insanı derinden etkileyip değiştiriyor. Hastaneden sonra evime gittiğimde artık değişmiş birisiydim. Tüm hayatımı baştan düşündüm ve içimde kalan tek şey senin yüzün o gülüşün idi… Bence tanrı da bana bu tecrübeyi ikinci bir şans olarak yaşatmıştı. İşte böylece seni düşünmeye başladım Ruthie. Biliyorum bunca yıldan sonra belki hâlâ beni görmek istemeyeceksin, biliyorum mektubunda da belirtmiştin. Hâlâ o mektubu yanımda taşıyorum biliyor musun. Ama düşündüm ki bunca zaman geçti, bu yüzden en azından sana yazabilirim… Bana yazar mısın Ruthie??.. Acaba mutlu musun, güzel bir hayatın oldu mu, iyi ve sağlıklı mısın, kısaca nasılsın?… Eğer tüm bunlara cevap vermek istemezsen anlarım ama bilmeni isterim ki ben seni hiç bir zaman unutmadım, seni düşündüğümde kelebeklerim hiç geçmedi ve olanlardan ötürü sana hiç ama hiç kızmadım. Sevgiler Evie Mektubu elime aldığımda kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki bir an için kalp krizi geçireceğimi düşündüm ardından mutfak masasının kenarına oturup elime aldığım ilk kağıt ve kalemle cevap yazmaya başladım. Bunca yıldan sonra Evie`nin beni bulmuş olmasına hâlâ inanamıyordum. O kadar heyecanlanmıştım ki bunu sormak hiç aklıma gelmedi. Sonradan öğrendiğime göre beni bir tanıdığımızın tanıdığı aracılığıyla bulmuştu. Tanrının ikimizi tekrar bu şekilde karşılaştırması bir mucize gibiydi… Bunca yıldan sonra tüm olanları geride bırakıp annemin ve Evie`nin annesinin de aynı mektubu bize gönderdiğini anlamış olmanın şoku ile Evie`e uzun uzadıya bir mektup yazdım. Ellerimin titremesinden yazım o kadar karmaşık olmuştu ki umarım okuyabilirdi… Ona, onu o zaman da simdi de sevdiğimi, hastanede olduğu sürede nasıl olup da onu durmadan düşündüğümü yazdım.
KAOS GL Mektubumdan iki gün sonra telefona cevap verdiğimde sesini duydum ve 3 gün sonra da havaalanından onu karşılamaya gidiyordum ☺ Bu sefer saklanmamız gereken kimse yoktu. Bizi rahatsız edecek kimse de… 4 gün boyunca birbirimizin kollarında kelebeklerimizi, eski hislerimizi yeniden yaşadık taa ki ben `Evie aşkım, birşeyler yemeliyiz` deyinceye kadar ☺ beraber başbaşa kaldığımız ilk anda ben biraz bocalamış ve utanmıştım ama her zamanki gibi Evie yine yolunu buldu ve bana: `Ruthie. Tam hatırladığım gibisin yani hiç unutmadığım gibi..` dedi. Biliyorum bizim gibi iki yaşlı dulun ne olup da bu kadar yoğun şeyler hissedebileceğini tahayyül edemiyorsun belki ama inan bana herşey mucize gibiydi. Evie ve ben vücutlarımızın her bölgesinde keşfe çıkmıştık. Bizden gelen ses hırıltı, ter ve her şey o kadar özeldi ki.. Şu anda gençsin; seksi biliyorum sanıyorsun ama değil. Hele aşık olup kelebekleri midende hissettiren insana dokunduğunda seksin değil de aşk yapmanın ne demek olduğunu anlayacaksın… Evie`den ayrı geçen yıllarım için artık çok hayıflanmıyordum çünkü Tanrının belki kendince sebepleri vardı ve artık ikimiz de annelerimize bile kızgın değildik huzur içinde yatsınlar onlar doğru olanı yaptıklarını sanıyorlardı…. Bundan sonra Evie ve ben 14 harika koca yılı birlikte geçirdik ve sonra bir gün tanrı bizi aşkımızı, sevgimizi kıskandı… Evie benim için o kadar mükemmeldi ki sanırım Tanrı onu bu kez kendisine istediği için yanına çağırdı… Evet küçük şey…!! işte bu kadar aşkımın hikayesi…. Artık o küçük teneke teybini kapatabilirsin sanırım… Benim kendi öz çocuklarım bile bu hikayenin aslını bilmezler zaten kafalarını da karıştırmamalıyım… Onlar annelerinin çok sevdiği beraber vakit geçirdiği yaşıtı bir ev arkadaşının olmasından son derece memnundular… Ziyarete geldiklerinde Evie’nin odasını taşıyorduk hatta bazen herkes kendi kendine kalmak istediğinde de aynı şey yineleniyordu zira artık herkes biraz da olsa kendi kendine kalmak istiyor….
BAK Kaldırıyorum kirpiklerimi ayazda kaskatı su iğnesi kanıyor tarla korkuluğu parmağıma... kupkuru kuruyor ağrıyla ah ü zar tellerim indiriyorum kirpiklerimi bengidüşmanlarımı... Ay doğmuş bakakalmışım aylar ardında geçer dururlarmış canımın içinden uzaktaki yakın aşk çekiçleri aşk örsleri aşk suyu aşk odu aşk... Hüsn imiş gelen buzlu ırmaklarıma gönderdiydim hani bir zamanlar...
Dilerim duvarlarıma duvarlarına çarpan kuş ölüleri kentin amonyak salıncağından kaçabilirler yeryüzüne indirmecesine gök yıldızlarının ışık kırıntılarını... Kumdan kaleler bozarmış esaret bekçileri kalebentlerindenmişim kalplerinde kalpleri dilmiş de dil değilmiş dile gelmezlermiş... Kaçar oldum vurmuş dalgalar yap boz balyoza dönmüşüm kollarımı umut belasına... Ama...
Küçücük bir şebnemi giyinip kayıyor şimdi evren usulca avuçlarımdan... Yosunlu, basit bir özgürlükle evini başına yıkmaya zırlıyor zır deli ben...
İşte bu kadar.. Hikayemizin sonu☺... Umarım sen de karnında kelebekleri uçurtacak birisine rastlarsın…
Belgin iNAN
21
KAOS GL
Şarmut. A. İKARUS Paraş Bey, sarmutaikarus@yahoo.com Geçen hafta bir lux-çağrı aldım: “Ben, üstüne
afiyet, aranan biriyim. Övünmek gibi olmasın büyük yaratmış yaradan... erkekliğimi. Rabib Abou-Khalil dinlerim hep. En çok da The Sphinx and I ve Son of Ben Hur parçalarını beğenirim,” diye yazmış Kouros. Sonra da açıklıyor, “Etnik müzik üstüne kurulu caz. Khalil de fena değil hani. Bana çok benziyor diyor arkadaşlar, aslında ben bir çınar ağacına benzerim, sevgilim beni hep böyle çağırırdı, koca çınarım derdi bana,” diye ekleyip bu müzik parçalarının notalarının üzerinde sigara yanığı izli bir lux-faksını yollamış. Uzun uzun kendini methediyordu Kouros. Benimle başkent Karana’da Fildişi Hamamı diye bir yerde buluşmak istiyordu. İki omuzundaki eski dünya dillerinden Japonca dövmelerden tanıyabilirmişim onu. Biraz iticiydi aslında mesajı, hatta beni cezbetme yolu oldukça kiç gibi geldi ama yine de davetine peki dedim ve koyuldum yola. Bir tek çınar ağacı ilgimi çekti, merakımı uyandıran çınar oldu. Beklenti geliştirmemeye özen gösterdiğimin ayrımına vardım, hatta düş kırıklığına da hazırladım kendimi. Kim olursa olsun, hamamın en güzel yanı herkes çıplak, dışarda giyinmek zorunda olduğumuz tüm maskelerden en çok arınabildiğimiz yerdir hamam. Yitireceğim bir şey olamaz. Lux-faks ile gelen görüntü de net değildi, Kouros’un neye benzediğini seçemedim. Gerek de yok zaten, çınarı merak ettim sadece. Ama adı ve notalar üstündeki sigara yanığı izi bana tanıdık geldi. Yalnızlık işaretleri. Lux-alanda biraz dinleneyim dedim. Lux-vizyon her yerde. İzlerken izlendiğimi sanmışımdır hep ama elde mi? Ağzımı ayırıp haberleri izledim. Gene asiler haberlerin başında her zamanki gibi: “K’Island’a kaçmak üzere hat yakalamaya çalışan bir asi Lux-minalde yakalandı. Göğsünde Kanka dövmeli kimliği belirsiz bu asinin K’Island’daki eşcinsel devrimcilere katılmak üzere hattı meşgul etmeye çalıştığı anlaşıldı. Güvenlik güçlerimiz olaya anında müdahale ederek...” Kouros’un bana verdiği adrese doğru Lux-taksiyle yol alırken gördüğüm inan seni de şaşırtacak. Bir adam camdan bir dolap geçirmiş başından aşağıya, yürüyor. Çırılçıplaktı. Bu ne cesaret dedim önce, sonra taksi şoförüne yavaşlamasını söyleyip izledim adamı. Sadece cam giyinmişti. Önce iyi dedim, FİT’ten olamaz, çünkü onların camlar ardına gizlenmesi yasak. Bir yerlerde okumuştum,
22
pencerelerinde cam olmazmış. İstihbarat teşkilatının birinci kuralıymış. Ama bu adam bunu bilmiyor muydu? Hem de çırılçıplak. Birincisi, imalı ya da kinayeli bir şekilde FİT’den olmadığını kanıtlamak üzere böyle davranıyor gibiydi, ikincisi ise, yani çırılçıplak oluşu kendi çapında bir başkaldırıydı. Eşcinsel asilerden biri olabilirdi pekala. Ama bu kadar da aleni yapılmaz ki. Her an yakalanabilir. Ama benden başka kimse onu görmüyor gibiydi. Yolda yanından geçenlerin hiçbiri dönüp de ona bakmıyordu bile. Ya herkes biliyor ve görmezden geliyor, ya da herkes kör. Tuhaf, çok tuhaf. Taksiden inip bir süre yürüyerek izledim adamı. Fildişi Hamamı’na girdi. Elimdeki nottaki adres de aynı. Hamamın adı tuhaf. Neden Fildişi? Ben de cam dolaplı adamın ardından girdim içeri. Hamam doluydu. Bekleme salonunda dört beş kişi sıralarını bekliyordu. Dolaplı adam, salonun orta yerinde, tam da boy aynasının karşısında durdu. Camdan dolabın kapılarını açtı ve dışarı çıktı. Onu gören müşterilerin hepsi ayağa kalktı. “Hoşgeldin Şarmut, hoşgeldin Prenses!” dediler sevinç içinde. Bir tanesi ötekine döndü ve fısıldayarak “Ben sana söylemiştim, bugün gelir dedim di mi!” Şarmut, camdan dolabını salonun orta yerinde bıraktı. Bana döndü. “Beklemek istemezseniz dolabımın içinde soyunabilirsiniz. Dolaba girmeye karar verirseniz, şu kutudan bir hap atın ağzınıza.” Sonra da keseciye seslendi: “Mernuş, beyle ilgilen.” “Emredersin Prensesim!” Şarmut, bir peştamal kaptığıyla girdi hamama. Peştamalı sarmadı ama. Kimse de bundan rahatsız oldu gibi gelmedi bana. Prenses mi? Neden? Saçı uzun diye mi? Kadın olmadığı ortada. Öğrenirim nasıl olsa. Madem yakınlık gösterip dolabında soyunmama izin verdi... Ne diyorum ben? Bu dolap camdan. Bekleyenler, keseci Mernuş... hepsi görecek ne var ne yoksa. Şarmut çoktan hamama girmişti ya, benim onun dolabında soyunup soyunmadığımı nereden bilecek. Ama herkesin gözleri önünde soyunmak... hiç yapmadığım bir şey. “Ben bir oda boşalmasını bekleyeyim en iyisi.” Mernuş ayıp etmişim gibi baktı bana. “Aman olur mu? Prensesin şimdiye kadar kendi odasını başkasına buyrum ettiğini hiç bilmem. Bence büyük hakaret olur.” “Ama cam içinde soyunmak yerine burada ortalık yerde soyunayım daha iyi.”
KAOS GL “Ne camı. Sen hele bir gir içine dolabın, istersen gene soyunma, istediğin zaman çıkarsın içinden. Ama o dolaba girmelisin.” Peki demekten başka bir seçeneğim yoktu. Korkulacak bir şey olamaz gibi geldi. Şarmut güven uyandırıyordu, tescilli bir hamamın tellağı da ona Prenses diyordu... bir de dolabın içinden dışarı bakmak isteği, meraktan... girdim dolaba. Mernuş usulca kapattı kapıları üstüme. Üzerinde Dream Pills yazan kutudaki haplardan bir tane attım ağzıma. Ben böyle bir şey yaşamadım Paraş. Tek kelime ile anlatmak olası aslında: Huzur. Hiçbir yerde, hiçbir zaman duymadığım bir müzik yayıldı her yanıma. Belli belirsiz sfenks imgeleri, mistik bir ortam içinde sadece kendimi görüyordum sanki. Bir de sis. Kendimi hep boşlukta yüzüyormuş gibi hissetmemi sağlayan, kuş misali uçuyormuşum hissine kapılmama neden olan bu sis... O sisin içinden başında maden işçisi başlığıyla bir adam sıyrıldı. Hiç kımıldamıyordu. Pos bıyıklı mı, bıyıklıymış da kesmiş gibi mi, esmer mi değil mi ayırt edilmiyor, gözlerini de göremiyorum çünkü başı aşağıya bakıyor. Taş gibi bir adam bu. Belki bu yüzden gözleri akmış da kör gibi. Kımıldamıyor. Sis aralandıkça hafifçe eğilmiş ve elinde kocaman bir kazma ile bir şeyleri kırmak üzere olduğunu görüyorum. Kömür madeni işçilerinin başlığı kafasında, başlığın önünde de feneri... Sis iyice aralandığında gördüm ki önünde birbirine paralel yerleştirilmiş iki kalın cam tabaka. Bu cam tabakalar işçinin ayaklarına doğru diyagonal geliyor, boşluktan. Camlar sanki onun önünde engel. İşçi de bir darbe indirmiş sanki ve çatlatmış camları da ikincisinde camlar un ufak olacakmış izlenimi uyandırıyor. Ya da kazmayı bir kez indirip çatlatmış önündeki engel camları da ikincisini indiremeden taşlaşmış gibi. İşçinin tek başına olması beni biraz hüzünlendirdi. Genellikle devrimci mesaj veren sanat yapıtlarında işçi, köylü tek başına olmaz. Göğsünde de kocaman bir K harfi, dövme gibi. Çırılçıplak bir işçi, kazmasıyla cam kırıyor ve giyindiği sadece göğsündeki K harfi, başlığı, başlığının önünde ona camı görmesini sağlayan feneri. Tabii bir de kazması. Adalelerinin, kollarının, tüm bedeninin olmazsa olmaz bir uzantısı. Elimi uzatsam dokunacak gibiyim ona. Uzatıyorum da. “Merhaba, benim adım Sazenuş. Ben de cam içindeyim. Neden kırıyorsun camları? Göğsünde K harfli işçi hiç istifini bozmadan konuşuyor benimle: “Senin de kendi camlarını kıracağın gün yakın. Bunu senin istemen gerekir. Şu içinde bulunduğun dolap senin hayal ürünün. Benim adım da Karya. Dolaba girmesen beni göremezdin. Ama göze aldın. Şimdi çıkmayı da göze alman gerek. Kendini göze aldığında, seni yadırgayan, ya da görmezden gelen herkes dolaba girmiş olacak. Onları istediğin zaman, gerektiği kadar göreceksin. Tıpkı Şarmut’u
23
dolap içinde çırılçıplak görebilmen gibi. Zaten onu cam içinde görebilemeseydin, şimdi sen bu camdan dolap içinde olmaz ve beni de göremezdin.” “Kimsin? Ben bu sisin arasından neden seni seçebiliyorum sadece de başka bir şey göremiyorum.” “Tam olarak bildiğimi söyleyemem. Belki öyle istiyorsun. Belki beni de sen yarattın. Bence sen de bir Karisin bizler gibi. Ben Karya Prensesiyim. İlk kari devrimci Urakagina’ya kadar uzandığı söylenir soyumuzun. Kimileri bana Ben-Hur’un oğlu der, kimileri Spartaküs. Belki kan çekti. Belki sen de benim gibi Hekatomnos sülalesinin genlerini taşıyorsun. Bu sülale dünya tarihinin M.Ö 300’lü yıllarına kadar gider. Karana kalesindeki müzeyi gezersen lahit içinde kemiklerimi ve temsili bedenimi, ellerim elbisemin önünde, sağ elim hafifçe açılmış, sanki birazdan havaya kalkacak ve ben bir şarkıya başlayacağım izlenimini veren camekan içindeki sarkofagus’umu görürsün (*). Göz ifadesini yakalayamamışlar ama bana benzemiyor da diyemem bu cam fanus içinde sergilenen suretim heykel için.” Dolabın kapısı tıklandı. Mernuş, tamam mı, soyunduysan çık artık, diyor. Soyunmuşum. Hiçbir şey anlamıyorum. Ben Şarmut’un çıplak olduğunu görüyordum, peki Mernuş niye soruyordu soyundun mu diye? Görmüyor muydu keseci Mernuş cam dolabın içinde soyunduğumu? Soyunduğumun farkına vardık. Çırılçıplaktım ve Mernuş, “Soyundun artık, çıksana, ne bakıyorsun ağzın ayrık ayran budalası gibi,” de demiyordu. Fazla kurcalamayayım en iyisi. Çıktım dolaptan. Bir peştamal kaptığım gibi girdim hamama. Peştamal elimde daldım buğular ve dumanlar ülkesine. Göz gözü görmüyor. Bu nasıl sıcak. Ama biri yüksek sesle şiir okuyor. Hamamlarda şarkı türkü söylendiğini bilirim de, ezberden şiir okuyan birine hiç rastlamamıştım. Şiirden aklımda kalan dizeler şunlar: Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim. Sevdim onu, o da sevdi beni bazen. Böyle gecelerde duyumsadım onu kollarımda. Öptüm, öptüm uçsuz bucaksız göğün altında Çok güzel okuyordu şiiri. Hamamın tılsımlı buğusu içinde sese doğru yürürken kulaklarımda çınlamaya başladı adım. Sazenuuuş! Sazenuuuş! Fısıldar gibi sesleniyordu biri bana. Ben yetimhanede büyüdüm. Bizim yetimhaneden çok çıktı K’Island’a kaçıp orada devlete karşı koloni
KAOS GL oluşturmaya çalışan. Mefistopol kentinin iyi bilinen yetimhanelerindendir. Dünyadan göçlerden sonra bizim gezegenimiz yetimler ülkesi diye de bilinir. Mefistopol kalabalığı, her tür insanı barındırıyor olması ve güzel bir yerleşim merkezi olmasıyla bilindiği gibi sisleriyle de bilinir. Nereden çıktığı hiç belli olmayan bir sis ansızın basıverir Mefistopol’ü. Yetimhanedeyken, sis bastırdığında biz çocuklar kendimizi bahçeye atardık. Okulun en sevdiğim yeriydi bahçesi çünkü sınıflar gibi, yatakhaneler gibi küçük ve tıkış tıkış oturup yatmak zorunda değildik. Bahçe benim için özgürlük demekti. Hele sis. O siste bahçede burnumuzun ucunu görmeden sağa sola delice koşmak, arkadaşlarla saklambaç, elim sende oynamak... sadece ses çıkararak ama... dedim ya burnumuzun ucunu göremezdik ki. Oyun arkadaşım yanımdaki ağacın arkasında olabilirdi, hatta bir metre önümde ya da arkamda. Konuşur ya da bağırırsa anlardık oyunun tek kişilik olmadığını; soluk alıp verişinden ya da kokusundan anlardık kimin ne kadar yakında ya da uzakta olduğunu. Sevdi beni, ben de sevdim onu bazen. Nasıl sevilmez o kocaman duru gözler. Ben onun kokusunu bilirim, sürmeli gözlerini, buğulu sesini. Zaylan. Bir keresinde yatağının üstüne bir aşk mektubu koymuştum da benim yazdığımı anlamazdan gelmişti. Mektubun sonuna yazdığım bir acemi şiirini de eklemiştim. Aylı, yıldızlı ve güneşli bir şiirdi o da. Şarmut’un okuduğu bu şiire benziyordu. Zaylan, yazımdan bal gibi de anlamıştı mektubun kimden geldiğini. Çünkü beni çalıştırırdı, ödevlerimi kontrol ederdi. Zaylan. Yetimhanenin en iyisi, en güzeli, en yakışıklısıydı. Yunan heykelleri gibi yürek hoplatan mesafeli, taş gibi bir güzelliği vardı Zaylan’ın. Yetimhanede onu sevmeyen bir tek kişi yoktu. Herkes de bunu belli etmekten kaçınırdı. Sanki onunla göz göze gelirsek taşlaşacaktık. Öyle korkardık. Benim olmadığını düşündükçe, duyumsadıkça onu yitirdiğimi... Hamamın göbek taşının üzerine çıkıp İon ve Dor karışımı sütunlardan birine dayanıp şiiri okuyan sesin sahibini seçmeye çalıştım. Sanat Tarihi okumuş olmam ve şiire, edebiyata merakımın bir
24
ödülü gibiydi bu ritüel. Biliyorum, ben bunları boşuna yaşamıyorum. Bir şey olacak ve ben bu hamamdan çıktığımda asla aynı kişi olmayacağım bir daha. Ses bana yaklaştıkça sisler açılıyordu. Göbek taşında başkaları vardı; fısıltılardan, kiminin de sadece kokusundan anlıyorum. Roma hamamlarındaki gibi salına salına çırılçıplak gezenlerin olduğunu ayaklarının mermer zeminle buluşmasından çıkan sesten çıkarmak da zor değil. Müziğe olan tutkum sayesinde kulaklarım da çok hassaslaştı yüreğim gibi, ruhum gibi. İnceldikçe daha çok ve daha önce ayrımına varır oldum birçok insanın es geçtiklerini. Ne çıkar sevgim onu tutamadıysa Gece yıldızla yüklü ve yanımda değil o Hepsi bu. Şiir okuyan sesin sahibi karşımda belirginleşti. Şarmut bu. Başında bir taç vardı. Mersin dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesinden oluşan altın bir taç. Ya da öyle görünüyordu. Bana iyice yaklaştı, üstüme doğru eğildi ve elini başıma koyup şiiri okumayı sürdürdü: Uzakta şarkı söylüyor biri. Uzakta. Gönlüm razı değil onu yitirmeye. Gözlerim bulmak istiyor onu, alıp getirmek için Yüreğim ağrıyor ama o yanımda değil. O sırada rahatça görebiliyorum Şarmut’u. Kulağımda ise tekrar çınlıyor o ses. Biri bana sesleniyor. “Sazenuuş! Sazenuuuş!” Bu Zaylan’ın sesi. Şarmut’un boynunda iki kolye, birinde yapraklar sallanıyor, ötekinde de tomurcuklar var gibi; iki altın kolye. İki bileğinde de altın bilezikler. Elini tutuyorum. Bilezik antilop başlı. İki antilop yekvücut olmuşlar, başbaşa vermişler, ya da ağız ağıza. Şarmut, bileziklerden birini kolundan çıkarıp benim bileğime takıyor. Karşı koyamam, konuşamam. O şiiri bölmüyor ki ben böleyim. Aynı gece beyazlatıyor aynı ağaçları Ama biz aynı biz değiliz artık. Sevmiyorum onu artık, bu kesin ama nasıl sevmiştim eskiden Sesim rüzgarı aradı sesine dokunmak için Başkasının, kimbilir kimin olacak, öpüşlerimden önceki gibi. Şarmut durdu, arkasına döndü. Parmağını şıklatmasıyla yanında iri yarı hafif şehla bir adam belirdi. Otistik gibi bir adam. Daha sonra adının Toro olduğunu öğrendiğim bu adam büyük bir saygı ve sevgi beslediği Şarmut’a küçücük bir sürahiden toprak bir çanak içine döktüğü şarabı sundu. Şarmut, şaraptan bir yudum aldı ve şiiri sürdürmeden önce işaret parmağıyla beni gösterince Toro, bir çanak şarap da bana verdi ve sonra sisin içinde kayboldu. Sanki Toro’nun kaybolduğu hamam buğusu içinden az önce bana seslenen Zaylan çıktı geldi. Hayalliyorum. Zaylan: İlk aşkım. Ölümsüzlük kadar mühimdir, arzulanasıdır ve olanaksızdır ilk aşk. Evet o sis içinde bana seslenen Zaylan’dı. Bana sarılmak,
KAOS GL yetimhanede ona herkes aşıkken onun bana sarılıp kucaklamak istemesi, bunu yapabilmek için bir pundunu beklediğini anlamam, Mefistopol’ün o ünlü sisinin bastırdığı o günü seçmesi ne güzeldi, ne şaşırtıcı, ne unutulmazdı. Sis her an kalkabilirdi ve biz çırılçıplaktık. Bahçenin orta yerindeki o görkemli çınar ağacının, soyumuz kadar eski çınar ağacının altında çılgınlar gibiyiz, soluk soluğa; asırlardır birbirimizi özlemişiz de bir daha bırakmak istemiyormuş gibi, ama her an ayrılabiliriz ve bir daha kavuşamayabiliriz bilinci ya da korkusuyla, ilk ve son kez yaşıyormuşuz yekpariliği gibi, bunun bilgisine sahipmişiz gibi kenetlenmiştik birbirimize. Ağız ağıza, yekvücuttuk. Ağaç gibi. Herkesin gözü önündeyiz, ama kimse görmüyor bizi. Sis hiç kalkmasa. O sırada sis içinde gördüm, hayallediğimi sanmıyorum, başımızın üstünde altın küpeli yılan balıkları uçuşuyordu. Bu huşu, bu vecd ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Yetimhane müdürünün sesiyle irkildik. Zaylan beni ağacın arkasına itekledi. Müdür bas bas bağırmaya başladı Zaylan’a: “Ne yapıyorsun burada ha? Hem de çırılçıplak!” Müdür, elindeki kızılcık sopasını rastgele indirmeye başladı Zaylan’ın o nazenin bedenine. Zaylan yüzükoyun dönmeyi akıl ettiğinde müdür sigarasını Zaylan’ın göğsünde söndürmüştü bile. Zaylan taşlaşmış gibiydi. Gıkı çıkmıyordu. Yetimhaneden Korkumdan kımıldayamadım. atılırsam, sokaklarda ne yapardım. Hem Zaylan da beni kurtarmak istemişti. Belki müdürün vereceği cezaya katlanacak ama benimle aynı mekanda olmayı sürdürecekti. Yine ödevlerime yardım edebilecek, etüd saatlerinde yanımda ya da aynı masada bana abilik edebilecekti. Bu fedakarlığı beni ya da birlikteliğimizi yitirmemek için yaptığını düşündüm ve ağacın arkasından fırlayıp müdürün elinden sopayı kapıp yüzüne yüzüne bu yüzden indiremedim işte. Yılan balıkları kaybolmuştu. Üşümeye başlamıştım. Müdürün kırbaş sesinin kesildiğini anladığımda başımı ağacının arkasından uzattığımda gördüm ki müdür Zaylanımın boynuna bastırmış, onun alnını yere sürte sürte ırzına geçiyor. “Sana demedim mi Zaylan. Benden izinsiz bahçeye çıkmayacaksın. Benden başka birini düşünmen bile yasak. Seni değil, onu yaşatmam bunu bilesin!” Ona inen kızılcık darbeleriyle benim de bedenim yanmıştı, ama şimdi onun bir aziz gibi kendini benim için feda edişi, gık bile çıkarmadan sisler içinde... içim de yanmaya başlamıştı. Göğsümün orta yeri alev alev yanıyordu, aşkla, öfkeyle, hayranlıkla. Zaylan, sadece aşık olduğum erkek, aşık olduğum beden değildi artık. Ona bir daha el süremeyecek kadar taptığımı şimdi anlıyorum. Ulaşılmazlaşmıştı Zaylan, tam da kavuştuğum anda. Ödül ve bedel aynı anda. Hiç adil değil bu. Sesi, pırıltılı bedeni, sonsuz gözleriyle. Sevmiyorum bu kesin, ama belki de seviyorum Unutmak uzun sürer çabucak geçse de sevgi.
25
Böyle gecelerde aldım onu kollarıma Ama gönlüm yitirmeye razı değil. En son acı bana çektirdiği Ve bunlar son dizeler onun için yazdığım. Şarmut şiiri bitirmiş gibiydi. Durdu. “Pablo Neruda’nın Bu Gece Yazabilirim başlıklı şiiriydi dinlediğiniz. Teşekkür ederim,” dedi. Alkışlara selam verdikten sonra bana seslendi: “Sazenuş, gel bir şiir de sen oku.” “Benim ezberim iyi değildir,” dedim. Peki dedi. Israr etmeyişini sevdim. Adımı nereden biliyordu? Söylediğimi hatırlamıyorum. Şiir yazdığımı nasıl bilebilirdi hele. Ama buna kafa yormaya vaktim olmadı. Çünkü yanımda beliren adamın omuzunda, evet iki omuzunda da dövme vardı. Şarmut, bir kez daha parmak şıklattı. Toro, elinde bir kase ve şarap sürahisiyle yine geldi sisler içinden. Sürahinin içinde kalan şarabı da omuzlarındaki dövmelerden ve göğsündeki asker künyesinden Kouros olduğunu anladığım, künyenin kıllı göğsüne değdiği yerde bir yanık izi de taşıyan adama uzatırken Toro’nun koca elinin yardığı sis içinde aydınlanan yüz, o Yunan heykelleri gibi güzel surat, Kouros... kızılcık sopaları altında inleyen beden... Zaylan bu! Sis içinde ağlamaya başladığım pek anlaşılmıyordu, terim ile gözyaşlarım birbirine karışıyordu, bu kez hayallemiyorum biliyorum... ama şaşkınım. Yok yok, bunun bir hayal, serap olduğunu birazdan anlayacağım. Zaylan olamazdı bu. Yıllardır izini kaybetmiştim. Sis içinde birlikte olduğumuz günden sonra müdür Zaylan’ın yanında biri var mıydı bunu hiç öğrenemedi. Ama bir gün beklenmedik bir şekilde aptalca ölüverdi. Gene sisli bir günde limonluğun damından aşağıya taşlar üzerine kafa üstü çakılıverdi. Kimine göre faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti—buna kimse üzülmedi—kimine göre de zalim olduğu kadar salaktı o yüzden takdiri ilahiydi gebermesi. Ama müdür ölümüyle bizi ayırmayı da başarmıştı.
KAOS GL Çünkü zaten birçok soruşturma konusu olan yetimhane, müdürün ölümüyle kapatıldı ve yetkililer Zaylan’ı ve beni ayrı ayrı kentlerde yetimhanelere yolladılar. Ben Mefistopol’deydim, o kim bilir nerelerdeydi. “Karana’daydım hep. Gelmezsin diye Kouros takma ismimi kullandım. Züppe ve mitoman biriymiş gibi gösterdim sana kendimi, ama çınar ağacının belleğindeki yerini düşününce ... dedim gelir, onu son bir kez görürüm.” “Niye son?” Gene sarılıvermişiz. Ah o ellerimizin bedenlerimizin iki yanında kenetlenmesinin kendiliğindenliği... “Askere alıyorlar beni, hem de K’Island’daki asilere karşı savaşmak üzere gönderecekler dağa. Karilere karşı bir kari. Kimseyi öldüremeyeceğime göre... neyse... iyi görünüyorsun... büyümüşsün.” “İyiyim. Dövmelerin anlamı ne?” “Bu erkek demek. Bu da aşk.” “Evet, sen busun işte.” “Sen de Sazenuş.” Bir kez daha kenetlendik. Şarmut ile tanıştırayım dedim. Sonra vaz geçtim. Benim adımı bilen Şarmut, pekala Zaylan’ı ya da Kouros’u da tanıyordur. Şarmut dağılmaktaki sislerin içinden bizi izleyen Toro’nun boynuna bir şeyler taktı. İki künyenin çıkardığı sesi bilirim. Sonra da öteki bileğindeki altın bileziği, iki antilop başlı ikinci bileziği de Zaylan’ın bileğine taktı. “Artık hiç ayrılmayacaksınız. Bu bilezikler kolunuzda olduğu sürece bir olacaksınız. O sen olacak, sen de o. Yekpareliğiniz ilelebet olacak.” Bunun ödül mü, ceza mı olduğuna karar verebilmiş değilim Paraş. Hâlâ anlayabilmiş değilim. Ama hamamın içindeki buğu, ya da sis tamamen gittiğinde kendimi göbek taşı üzerinde yatarken buldum. Biliyordum, hayallemiştim işte. Peki Kouros’un mesajı, yani bu hamama gelmeden önceki olanlar, onları nasıl hayalledim? Aklımı yitiriyorum diye de düşünmek istemiyorum. Kapıları sonuna kadar açıp çıktım dolaptan. Karşımda Şarmut, yüzünde de duru bir gülümseme. “Nasıl? Sevdin mi dolabı? Sana söylediğim gibi aldın mı Dream Pills’den bir tane?” “Evet, harikaydı. Teşekkür ederim.” Ben peştamalımı sarınıp yıkanmak üzere hamama girerken Toro boynunda üç künye ile dışarı çıkıyordu. Kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi selamlaştık. Sonra döndüm, hamamda çıkmak üzereydi, son anda bileğinden yakaladım Toro’yu: “Afedersin Toro. Künyelerine bakmamda bir sakınca var mı?” Cık dedi sadece. Künyelere baktım. Üzerlerinde Kubi, Kanka ve Kouros yazılı üç künye. Hiçbir şey sormadım. Hamama girip yıkandım, yıkandım. Ama hiç çıkarmadım... sanki ancak birbirlerinin
26
soluğuyla var olmak üzere ağız ağıza vermiş antilop başlarının buluşmasıyla kolumu tamamlayan, beni tastamamlayan altın bileziği hiç çıkarmadım bedenimden. Hiçbir zaman da çıkarmayacağım. Zaylan ile ben artık Abelard ile Heloise gibiyiz. Ben böyle seviyorum işte Zerafetini, gaddarlığını... Olduğun şairi, Olmadığın erkeği seviyorum Bir zamanlar çocuk olduğun Ve bir gün ceset olacağın için seviyorum ...Tanrı beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak.(**) Evet sevgili Paraş, şiir okumayı ve yazmayı sürdürmeliyim. Ayaklarım bu dünyayı arşınlamayı sürdürdükçe yüreğim Kouros ile karilerin yanında olacak. Tanrı da, kari olsun olmasın tüm insanlık Kouros’u anımsayacak. Ve artık hiç ağlamıyorum Paraş çünkü şu düş hapından bir tane daha alsam mı ki diye sormuyorum kendime. Şarmut’un verdiği kutunun hepsini attım. Belki de bunun için vermişti kutunun hepsini. İrademi sınamam gerekiyordu. Bilmiyorum. Evet, bu gece yazabilirim sevgili Paraş. Dolabımı ve dolap içi hallerimi yazmalıyım bir şekilde. Dolaptan ancak böyle çıkabilirim. Karyalı Prenses’in dediği gibi kendi camlarımı kendim kırabilirim ancak. O cam kırıkları her yanıma batsa da yalınayak yürüyebilmeliyim üzerlerinde. Başım dik yürümeliyim yolumda. Yoksa Prenses’in lahtindeki fındık faresinden farkım kalmayacak. Zavallı mahpus. Girdiği deliği dışarı çıkmak isteyince bulamamış da labirenti lahti olmuş. Evet, bu gece yazmaya başlamalıyım. Uyandım artık. Karya’nın yapmamı istediği ne idi anladım. Dolaba girmekle kazmayı bir kez salladım. İkinci kez de sallayacağım, önümdeki cam tabakaları tuzla buz etmek için. Yazarak başaracağım bunu. Bana şans dile sevgili Paraş. Keşiflerle dolu yepyeni bir yolculuğa çıkıyorum. Sazenuş
(*) “Karyalı Prenses” ve mezarında bulunan yonca ağızlı şarap sürahisi (üç kadehlik), altın taç, iki altın kolye, altın elbise süsleri, üç yüzük ve iki bilezik Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesinde özel bir bölümde sergilenmektedir. Priene’de bulunan ve şimdi British Museum’da sergilenen Kraliçe Ada I’in yüzü ile Karyalı Prenses’in kafatasının kalıbı alınarak yapılan yüzü çok benzemektedir. Ada I, Karya Satrabı Mavsolos’un kızkardeşi ve Idreus’un karısıdır ve abisinin Milas Labranda kutsal kentinde yaptırdığı şölen evinini (Andron) bayramlarda şereflendirirmiş. Dor ve İon karışımı bir mimari biçem kullanılarak yapılan Andron’da Prenses uçuşan elbisesiyle konukları karşılarmış, nedimesi yonca ağızlı sürahiden ona şarap sunarmış. Bu ritüel tablosunu kutsal olduklarına inanılan altın küpeli yılan balıkları (fallik simge) tamamlarmış. (**) Sevgili Uğur Yüksel’in Ronald Duncan’ın Mektuplar adlı oyunu ile Pierre Jean Jouve’nin Paulin 1880 adlı romanından oyunlaştırıp Çağrı Yılmaz ile birlikte 28 Mayıs 2001’de Kaos Kültür Merkezi’nde sahneledikleri Abelard ve Heloise adlı oyundan alıntıdır. İlham perilerim oldular, teşekkür ederim.
KAOS GL Sarı Sayfalarına-7 Dönersek Bir Vakit Mitologyanın
Agathadaimon
"hayatı, koyu intikamların gölgesinde tadanlardır yarı esrik ozanlar…" DEMİAN-ATTİS-PRİAPOS (YA DA TÜM DÖNEK GEY-İKLERE) V-iconium istasyonunun peron ışıkları gibi durmadan yanan ancak şavkı buradaki raylara varamayan mazinin policrom silueti tombul oğlan ibne eskisi… bir kez daha merhaba "KALELER YIKAN KAHRAMAN" O-biliyorum alıştın HİEROSGAMOS'una Adına "evlenme" denilse de Grekçe -birebir- çevirisi biliyorum bakmıyorsun artık KUTSAL OYUN kovroslara phalluslara I-feri mi sönmüş gözlerinin? biliyorum ellerin, bu bir oyun! görünmüyor khitaranın misinalarında… verdin değil mi KUPONları içki masasında? LANET=KUTSAL almıyorlar değil mi o kutsal mekana? k-aşabildin mi tüm duvarları ibne'nin çıkartabildin mi tapınağında derinlerinde fokurdayan iki yontu magmanı duruyor y-neresinde duruyor hayatının MUSTAFA. A. biri bozkır başağı... ve (bir tutam kara ot arasında kızıl dilken) ötekiler? "yine cep kapattırıyor musun teker teker?" diğeri hamsi dolması... (kılçığı boğazı siken) diken siken mevzuu hep olacak bu ezberde TANRININ LANETİ EĞİLMİŞ ÜZERİMİZE BİR KERE
HERAKLES-HYLAS MİTİ
yitik sevgililer anısına diyorum ki, son gayretimizle atmalıyız kendimizi kendi imarımız kentlere... caddelerinde uyuklamalıyız tretuvarlarında şarkılar mırıldanmalıyız köşe başlarında sapkın şiirler yazmalıyız
yıkanmalıyız nehrinde hatta, boğulma numaraları bile yapmalıyız kapısından döndüğümüz sevgililer hayat öpücüğü versin diye… ***
27
KAOS GL sen ki tanrı oğlusun! gücün kudretinle dağları bayırları düzleyen üstesinden geldiğin "on iki" işle insanlığın gönlüne altın harflerle işlenensin --güzel Hylas, senin olmalıydı ulu Herakles! sürmeliydi onun yeryüzündeki izi senin engin sevgin ve bahşettiğin egemenlik --adlarınızı yanyana anıyoruz herşeye inat hâlâ çağırıyoruz -o gün geldiğinde- Hylas'ını karlı Olympos (Uludağ) yamaçlarından --lanetimiz bin yıldır yayılır Mysia'dan tüm Anatolia'ya tokat gibi çarparız -bizim olanıgözü doymaz regl kuyularına --sözümüz yok elbet bizi doğuran analarımıza, yüreğimize sevgi üfleyen tanrıçalarımıza ancak düşmanlığımız hiç bitmeyecek hırsızlara bozgunculara! *** Herakles (lat. Hercules) Tanrılar tanrısı Zeus'un Alkmene adlı bir ölümlüden olan oğlu. Antik çağın en ünlü kahramanlarından biri olan Herakles, mitolojide pek çok biçimde adından söz ettirmektedir. Bir çeşit sınamalar dizisi olarak tanımlanan "oniki" zorlu işin üstesinden gelerek Olimpos ölümsüzlerinin arasına girmiştir. Herakles, kahramanlıklarının yanı sıra aşklarıyla da gündeme gelmiştir. İ.Ö. 3.yy'da yaşayan ve devrin en ünlü mythos yazarlarından olan Rhodoslu Apollonios'un kaleme aldığı Argonaut'lar (Argos Gemicileri) seferinde, Herakles'in Hylas adlı bir gence duyduğu aşktan söz edilir. Bu da bize, Antik Yunan dünyasının, eşcinsel ilişki geleneğine Herakles'i de dahil
28
ettiğini göstermektedir. *** Adı "hızlı" anlamına gelen Argos Gemisi, Pontus'un (Karadeniz) Kolkhis (Gürcistan) ülkesine kaçırılan altın postu geri almaya giden kahramanlar için yapılmış bir gemidir. Bu sefere pek çok kişi katılır. Bunlardan biri de Zeus'un oğlu Herakles'tir. Herakles bu zorlu sefere bir süredir beraber olduğu Hylas adlı gençle çıkar. Bu delikanlı güzelliği ve yiğitliğiyle, kahramanın gönlünü kazanmıştır. Seyahat onun için hem yiğitliğinin kanıtı olacak hem de sevgilisinin ona ilgisini artıracaktır... Tanrı Apollon'a yapılan kurbanlar ve kâhin İdmon'dan alınan öğütlerle gemi Teselya limanından yola çıkar. Lemnos adasına geldiklerinde coşkulu bir kadın topluluğu tarafından karşılanırlar. Bu kadınlar bir süre önce toplu olarak kocalarını öldürmüşlerdir. Kahramanları görür görmez cinsel gereksinimlerini karşılamaya koyulurlar. (Sonraları, bu ateşli sevişmelerden pek çok kadının hamile kaldığı anlaşılır). Bu, kısa ama dolu dolu geçen moladan sonra gemi rotasını Dardanellos(=Çanakkale Boğazı)a çevirir. Burada, mistik ozan Orpheus'la karşılaşırlar ve Orpheus onları gizemliler (erenler) arasına alır. Kahramanlar, "ruhani arınmanın" neticesinde kendilerinden daha emin olarak yolculuklarına devam ederler(!) ---
orpheus aldı kahramanları gizemliler arasına kutsadı tümünü çalgısıyla --farkettirmedi kimseye ama bir başka baktı güzel Hylas'a (içine akıttı kederini -utandı belki o an tanrılardan aldığı esinden-) okşadı oğlanın başını ilk ve son defa --tanrının oğluydu Herakles güçlüydü yeryüzünde elbette ancak o bile tahmin edemezdi kara yazgının hakimiyetini tuzlu tenlerinde --Mysia'ya (Bursa ve civarı) yaklaştıkları sırada Herakles'in çektiği kürek dalgalar karşısında dayanamaz ve kırılır. (Yazgının adi oyunu başlamıştır sevenler üzerinde...) Geminin kaptanı bu durumda çok fazla ilerlenemeyeceğini söyleyerek karaya çıkmayı teklif eder... ---
altın post'a götüren de sensin hazin bir sona da… kürek! hükmün hiç adil değil bu yolculukta ---
KAOS GL tanrı oğlunun eli değmişti vücuduna sımsıkı tutmuştu parmakları tüm ihtişamıyla kimler yanılttı da seni, parçalanıp gittin ulu Poseidon'un kucağına --Herakles ve Hylas, başlarına gelecek felaketten habersiz gemiden inerler. Tanrı oğlu kırılan küreğinin yerine yenisini yapmak için uygun ağacı seçerken, Hylas da içme suyu bulma umuduyla ormana gider. ---
ilk o farketti... yiğit adam Polyphemos! bağırdı ormanın içinde Hylas Hylas diye… sonra Herakles güçlü Herakles kükredi adını sevgilisinin binlerce --geçiyordu zaman gelmiyordu ses! --fazla bekleyemedi Argonaut'lar bırakarak Polyphemos ile Herakles'i Kolkhis ülkesine doğru çektiler kürekleri --yangın yeri koca cüsseli tanrının yüreği kudurmuş gibi yıkıyor, eziyor önüne çıkan herşeyi bilmiyor ki pınarbaşında salınan nymphe(=peri kızı) görünce karşısında genç bedeni çekti kendine götürdü Hylas'ı evine --günler geceler geçiyor hafiflemiyor acı Herakles'in içinde dayanıyor biçare halka tutsak alıp içlerinden üçünü beşini yolluyor tüm Mysia'ya Hylas'ı aratmaya ---
Şimdi gecenin derinliklerinde bu dizginleri kopmuş müziği dinlerken koyu bir duman olmak istiyorum. Çok uzaklardan gelmeli nemini okyanuslardan alan bulutlar ve beni ıssız bir irkilmeye bırakmalı zamanın derinliklerinden gelen saatler. Hayallerim geç başladı benim. Haşhaş tarlalarından gelen sularda aradım hep yüzümü. Yüzüm aynalara hep küstür, aslında korkunçluğuna küstür yüzüm. Beni aslında en iyi bilinçaltı sevgililerim tanır; birisi dışında hiç öpmediğim sevgililerim tanır. Mekanım yoktur benim. Mekanlar ki; insanların çırılçıplaklığına giydirilmiş eski püskü ayrıntılardır. Mekanlar aslında hep beni yanıltmışlardır. Eskiden benim de mekanım vardı, ama onu da tanrılar çalmış olmalı; şimdi mekansızım, çırılçıplağım. Ben ki, sizin hep dışınızda kalan bir şizofren. Şimdi korkunçluğunuz korkutuyor beni. Eritilmek için yaratılmış bir bilinç bu. Her eriyişte o platin mezarlarınıza damlayan. Beni yanlış anlamayın; ben sadece duman olmak istiyorum. Uçmak istiyorum avuçlarına doğru yıldızların.
Herakles'in gazabından korkan halk seferber olsa da hiçbir haber alamazlar delikanlıdan… Polyphemos bu duruma daha fazla dayanamaz. (Tanrı oğlunun hiddeti her geçen gün artmakta ve çevresindekilere acılar yaşatmaktadır.) Prusa adında (bugünkü Bursa) bir kent kurar... bu yere... Hylas ile Herakles'in aşkı, Argonautlar seferi ve kayboluş öyküsü acı bir çığlık gibi düşer dizelere, yaşar burada gönüllerde… Halk her yıl belli bir gün -rahipler eşliğindeUludağ'a çıkarak Hylas'ı aramayı sürdürür... Tanrı oğluna suçsuz olduklarını göstermek istercesine… Hylas... Hylas... Hylas!
Bir korku ve bulantı oluyor günlük hayat. Ne tarafa gitsem aslında aynı yerdeyim. Şimdi avuçlarıma alıyorum donmuş buz kütlelerini; üşüyorum. Yaşam masajları yapıyor kutsal din adamları. Düşlerimi okuyor birileri ve o birileri başka birilerine anlatıyor düşlerini. O düşlerde denizler yarılıyor kör kılıçlarıyla insanların. Söyleyin birileri neden kırıyor aynaları ve aynalar hâlâ neden küsmüyor onlara. Şu anda uykum geliyor ve ben artık hayvanlar adasına gitmek istiyorum.
Can UĞUR
29
KAOS GL
Zekeriya GÜN
DİVAN EDEBİYATINDA EŞCİNSELLİĞE YER VEREN TÜRLER Divan şairlerinin şiir toplamı olan divanlarda eşcinsel içerikli dizelerin ve tümüyle eşcinsel temalı şiirlerin bulunduğu çok bilinen bir gerçektir. Hemen tüm Divan şairlerinin kullandığı eşcinsellikle ilintili şiir motifleri/mazmunlar da vardır. Öncelikle divanların dışındaki Divan Edebiyatı türlerinin hangilerinde eşcinsel içeriğe yer verildiği üzerinde duralım:
1. Hammamnameler: Deli Birader Gazalî’nin öncülüğünü yaptığı bu tür, hamamlardan ve her zaman (eş)cinsellikle ilişkili bu mekanlarda karşılaşılan yakışıklı delikanlılardan ve burada erkeklere cinsel ‘hizmet’ sunan ‘oğlan’lardan söz eder.1 2.
Şehrengizler: Eğlence yerleri ve güzelleriyle bir kenti anlatan bu türde, çoğu zaman o kentin erkekleri de erotik bir üslupla anlatılır ve betimlenir. Mesihî’nin Medh-i Cüvânân-ı Edirne adlı şehrengizinde bolca erkek tasviri bulunmaktadır.2 3. Hubabname: Osmanlı Eşcinsel metinleri denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olan Enderunlu Fazıl Bey’e ait olan bu yapıt manzum bir metin olarak alanında tektir. Yapıtta dünyanın çeşitli uluslarına mensup delikanlıların özellikleri erotik –hatta pornografik- bir dille anlatılır. Bu tür düzyazı metin örneklerine de rastlanırsa da, gündelik hayatı anlatan eski metinlerin yalnızca birkaç bölümü bu konuya yer verir. Burada hemen Gelibolulu Âlî’nin, yazı dizimizin daha önceki bir bölümünde tanıttığımız Mevâidü’n-Nefâis adlı yapıtı hatırlanabilir.3 Aslında Fazıl Bey’in Defter-i Aşk adlı eseri de eşcinsel aşkı konu alan bir metindir. Çengîname’sinde ise 18. yüzyıl İstanbul’unun erkek dansçılarını anlatır. Divanı da tahmin
1 Bk. Agâh Sırrı Levend, “Hamam”, Divan Edebiyatı, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1984, s. 275-277; Levend, “Hammamnâmeler”, Ümmet Çağı Türk Edebiyatı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1962, s. 83. Hamamlarda eşcinsel hizmet veren dellakların anlatıldığı düzyazı bir metin için bk. Derviş İsmail, “Dellaknâme-i Dilküşa”, Osmanlı’da Seks/Sarayda Gece Dersleri (Murat Bardakçı), Gür Yayınları, 6. baskı, İstanbul, 1993, s. 88102. 2 Bk. Levend, “Şehrengizler”, Ümmet Çağı..., s. 85. 3 Bk. Zekeriya Gün, “Şark-İslam Klasiklerinde Eşcinsel Kültür-III/Mevâid’de Eşcinsel Kültür”, Kaos GL, Yıl: 5, Şubat 1999, Sayı: 54, s. 13-16.
30
edileceği gibi eşcinsel temalı şiirlerle doludur.4 *** Eski Türk edebiyatında cinsellik denilince akla öncelikle “Bahname”ler gelirse de, bu metinlerde düzcinsel ilişki tekniklerine ağırlık verilir. Bu bakımdan konumuz dışında kalır. DİVAN EDEBİYATINDA EŞCİNSEL JARGON Divan edebiyatının kendine özgü ‘mazmunlar’ı vardır. Tüm Divan şairlerinin kullandığı şiir motifleridir bunlar. Eşcinsel içerikli şiir örneklerine geçmeden önce bunları açıklamak gerekir. 1. Civan: Genç, taze delikanlı, oğlan anlamına gelen Farsça bir sözcüktür. Cüvan ve nevcivan şeklinde de kullanılır. Divan edebiyatında civan, tam bir delikanlı özelliği taşır. Heveskârdır, eğlenceye düşkündür, aşırı ateşlidir, yeni açılmaya başladığı için de mahcup ve ürkektir.5 2. Hat: Genç kimselerin yanağında çıkan ince tüy, ayvatüyü demektir. Hatt-ı sebz şeklinde de kullanılır. Bu mazmunla ilgili diğer bir mazmun da ‘hâl’ sözcüğüdür.6 Şiirde yanak, dudak, ben, saç ve çene ile birlikte kendini gösteren hat, genelde “hûb” olarak düşünülür. Kelimenin “yazı” anlamına da gelmesi dolayısıyla bir yazıya benzetilen tüyler, yanak sayfası üzerine yazılmış olarak ele alınır. Âşık, ayvatüylerine karşı içten bir sevgi duyar. Hat, sakala dönüşmeye başladığında ise, sanki bu hatlar, yanak gülüne birer diken olurlar.7 3. Yusuf: Yusuf Peygamber de yakışıklılığıyla, Divan şairlerinin sıkça güzelleri betimlemekte kullandıkları bir teşbih unsurudur. ŞİİR ÖRNEKLERİ Nedim Divanı’ndan:
“İzn alıp cuma namazına deyu mâderden, Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan Gidelim serv-i revânım yürü Sadabâd’a.”8
4 Defter-i Aşk ve Hubabname’den aktarılmış bölümler için bk. Bardakçı, a.g.e., s. 106-121. 5 İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Ankara. ts., s. 109. 6 A. Talat Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Hazırlayan: Cemal Kurnaz, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1996, s. 261, 262. Hat ve hâlle ilgili örnek beyitler için bk. Levend, Divan Edebiyatı, s. 498500. 7 Pala, a.g.e., s. 216-217. 8 Nedim’in bu ünlü şiiri hakkında değerlendirmeler için bk. Gün, “Şark-İslam Klasiklerinde Eşcinsel Kültür-IX7Nedim’in
KAOS GL ***
ısındım.”12
“Kızoğlan kızı nâzın, şehlevend âvâzı âvâzın, Belâsın ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir.”
(Göynük’ün hamamına pek soğuktum ama hamamcısını görünce hamamına da ısındım.) Ahmed Paşa Divanı’ndan:
***
“Gelin gelin biraz ol nev-cüvânı ağlayalım Neden yıkıldı bu serv-i revânı ağlayalım. Hem onu ağlayalım hem onun firâkından Cihân ne odlara yandı cihânı ağlayalım.”13
“Ben olsam bir de mutrib, bir de tarf-i cûy-bâr olsa Hoş imdi bir de farzâ bir cüvân-i şîvekâr olsa.” (Benimle birlikte bir çalgıcı olsa ve bir ırmak kenarında olsak; örneğin yanımızda bir de işveli bir oğlan olsa...) ***
(Gelin, biraz o taze delikanlının ölümüne; o yürüyen servi gibi boyunun neden yıkıldığına ağlayalım. Hem ona ağlayalım, hem de onun ayrılığıyla odlara yanan dünyaya ağlayalım.) Nev’î Divanı’ndan:
“Ben bugün bir nevbahâr-ı hüsn ü ân seyreyledim Tarf-i destârında sünbül gibi mûlar var idi.”
“Bâis-i güftâr olur bana senin nutk-ı lebin Sanasın Îsâ-yı Meryem’dir ki mevtâ söyletir.”
(Bugün ben bir güzellik ilkbaharı seyrettim, sarığının etrafında sümbül gibi saçları vardı.) *** Nedim’in Hammâmiyesinden:
(Senin konuşan dudakların bana söz üretme nedeni olur; tıpkı ölüleri konuşturan Meryem oğlu İsa gibi.) ***
“Ne gördüm âh aman el-aman bir âfet-i cân Gelip yanımda güneş gibi oldu şûle-nisâr Saçı fütâdesinin hâbı gibi pejmürde Nigâhı âşıkının hâtırı gibi efgâr Vücûdu ham gümüşten beyaz, gülden nerm Boyu henüz yetişmiş nihâlden hem-vâr.”9
“Mânî olamaz pîrlik sofî, cüvânlar seyrine Âdemi bî-ihtiyâr eyler bu şehrin dilberleri.”14
(Hamamda can yakan bir güzel gördüm, el aman! Yanıma geldi, güneş gibi ışık saçtı. Saçları ona vurgun olanların yatağı gibi dağınık, bakışı ona aşık olanların gönlü gibi dargıncaydı. Vücudu işlenmemiş gümüşten beyaz, gülden taze, boyu henüz yetişmiş bir daldan hoştu.) Necatî Divanı’ndan:
“Ben kocaldım gam-ı aşkınla yiğitlik bu mudur Hele ey pîr olası yâr-i civânım Şeyhî.”10 (Aşkının üzüntüsüyle kocadım ey yaşlanası oğlan sevgilim Şeyhî, senin yiğitliğin bu mudur?!) Cem Sultan Divanı’ndan: “Cihân rindi oluptur Cem ki her dem
Gözü gönlü şarâb ile püserde.”11
(Cem, dünyada vurdumduymaz bir kalenderdir; gözü-gönlü şarap ile oğlan çocuklarındadır.) Hamdullah Hamdî Divanı’ndan:
“Hammâmına bârid idim Göynük’ün ammâ Hammâmcısını gördüm ü hammâmına Serv-i Revanı”, Kaos GL (Yeni Dönem), Ağustos-Eylül, 2000, Sayı: 5, s. 23-24. 9 Nedim Divanı’nın A. Gölpınarlı ve Halil Nihad neşirlerinden yapılmış bu alıntılar için bk. Kemal Sılay, “The Lifting of Mystical Veils: Reflections of Homosexuality in The Divan-i Nedim”, Nedim and the Poetics of the Ottoman Court: Medieval Inheritance and the Need for Change. Ayrıca bk. İ. Zeki Eyuboğlu, Divan Şiirinde Sapık Sevgi, Okat Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 94; A. Kadir Paksoy, “Divan
Şiiri Etkisiyle Çağdaş Şiirimize Yansıyan Kadın Duyarlılığı”, Anadolu Ekini, Mart 2000, Sayı: 32, s. 12-18. 10 Eyuboğlu, a.g.e, s. 50. 11 İ. Halil Ersoylu, Cem Sultan’ın Türkçe Divanı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara. 1989, s. 190.
31
(Ey softa, yaşlılık oğlanları seyretmeye engel olamaz; bu kentin gönül çelici güzelleri adamı çileden çıkarır.) Şâhî (Şehzâde Bayezid) Divanı’ndan: “Hûb sevmen deyü vâiz halka dün pend eyledi
Çekdi mahbûbu nezâketle alıp bend eyledi.”15
(Vaiz, güzel (kız ya da oğlan) sevmeyin diye dün halka öğüt verdi ama sonra da oğlanı (sevgiliyi) nazikçe yatağa atıp bağladı.) Mesîhî Divanı’ndan:
“Meydân-ı ruh-ı yarda oynar iken dil Hattı erişip dedi bunun bitti sakalı Veren ruhuna zîb ü bahâ hâl ü hatındır K’onlardır eden hüsn metâını bahâlı.”16 (Bir zamanlar yarin yanak alanında dil canla oynarken/onu öperken, ayvatüyleri büyüyüp sakalı bitti. Yanağına süs ve değer veren benin ve ayvatüylerindi; senin güzellik metanı değerli kılan onlardı.) ***
“Dahi halkolmamış cânâ dehânın Olacak yere vurulmuş nişânı. (...) Sakalın geldi vü mahvoldu zülfün Demişler hata bâkî, ömre fânî. Mesîhâ tek sen ağzın ile can ver Sayılsın yok hesâbına ko cânı.”17
12
Ali Emre Özyıldırım, Hamdullah Hamdî ve Divanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. baskı, Ankara, 1999, s. 238. Bu Divanda ayrıca Sefer adlı bir erkeğe yazılmış bir şiir de bulunmaktadır. (s. 237) 13 Ahmed Paşa, Divan, Hazırlayan: A. Nihat Tarlan, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992, s. 29. 14 M. Nejat Sefercioğlu, Nev’î Divanı’nın Tahlili, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990, s. 125, 132. 15 Filiz Kılıç, Şehzade Bayezid/Şâhî, Hayatı ve Divanı, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. baskı, Ankara, 2000, s. 256. 16 Mine Mengi, Mesîhî Divanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1995, s. 301.
KAOS GL (Ey canım, senin dudakların gibisi başka yaratılmamıştır; tam yerine yerleştirilmiştir o dudaklar. Ama ne yaparsın ki sakalın geldi ve böylece zülfün mahvoldu. Çünkü hat (sakal/yazı) kalıcı, ömür geçicidir derler. Ey Mesîhî, tek sen ağzınla onun dudaklarına can ver/onu öpücüklere boğ; canı bırak, yok sayılsın o.) Mesîhî’nin Şehrengîzinden: “Der Medh-i Cüvânân-ı Edirne Ahmed
“Bugün meydân-ı hüsn içre ser-âmed Güzel dilersen Na’l-bendoğlu Ahmed Cemâli kıble-i eshâb oluptur Dükânı na’lden mihrâb oluptur.”
(...) Yaktı gönlümde nâr-ı Bû Leheb’i On üç on dört yaşında bir Çelebi.”20 (Gönülde bu ateşi yakan oğul, daha yeni yetişmiş masum bir çocuktur. Görünürde mazlumdur ama Hintli beniyle Rum güzeli gibidir. (...) Daha on üç on dört yaşında bir çelebi olan bu çocuk, gönlümde Ebu Leheb’in ateşi yaktı.) Gelibolulu Âlî Divanı’ndan:
“Zene rağbet eder mi âkil olan Tab’-ı Âlî civâna mâildir.” 21 (Aklı olan kadına istek gösterir mi? Âlî’nin doğası da zaten oğlanlara meyillidir.) Merzifonlu Eyyûb Sabrî Divanı’ndan:
(Edirne Oğlanlarına Övgü Ahmet Bugün güzellik meydanında başa güreşir. Canın güzel isterse işte Nalbandoğlu Ahmet... Güzel yüzü dostların kıblesi; dükkânı nal şeklinde bir mihrap olmuştur.) Yusuf
“Biri Yusuf’durur ol şâh-ı hûbân Olupdurur Mısr-ı hüsn içinde sultân Gören kûyunda onun tuttuğum yurt Dedi yer Yusuf’u en sonra bu kurt.”
“Hüsne mağrûr oldun ey ruhları al Seni bu güzellik çok nazlandırdı Fahreyleme zîrâ çarh-ı köhne Nice mahbûbları sakallandırdı.”22 (Ey yanakları al oğlan, sen güzelliğinle gururlanıyorsun ve seni bu güzellik çok nazlandırıyor. Pek övünme, çünkü köhne felek nice delikanlı sevgilileri sakallandırdı!) ***
“Sen mülk-i melâhatte güzeller kıralısın Kayser bile hayrette bu etvâra Ohannes.”23
(Yusuf Biri sevgililerin şahı Yusuf’tur. Güzellik ülkesinde sultandır o. Onun yakınlarında dolanıp durduğumu görenler, sonunda bu kurt (yani Şair) Yusuf’u yer diyorlardı.) Bahşi
“Biri hammâmcıoğlu adı Bahşi Ki olmuş lebleri la’l-i Bedahşî Od urup sînemi hammâm etti Gözümden ona ol iki câm etti”18 (Bahşi Öbürü hamamcının oğludur ve adı da Bahşi’dir. Dudakları sanki Bedahşan lâlidir. Göğsüme ateş saldı ve âdeta hamama çevirdi, gözümü ise kendisine iki kadeh kıldı.) Veysî Divanından:
“Temâşâ eyledim hammâmı herkes âlem üstünde O denlü girme çıkma var ki âdem âdem üstünde.”19 (Hamamı seyrettim; herkes âlem yapıyor. O denli girme-çıkma var ki, adam adam üstünde!) Sükkerî Divanı’ndan: “Musammat II
Dilde bu âteşi yakan mahdum Tıfl-ı nevres henüz dahi ma’sûm Görünür gerçi sûretâ mazlûm Hâl-i Hindûsu lîk âfet-i Rûm 17 Mengi, a.g.e., s. 294. Bu Divan’da Memi adlı bir oğlana yazılmış bir şiir de vardır. (Bk s. 280) Bu Divan eşcinsel içerikli şiirler bakımından oldukça zengindir. 18 Levend. Ümmet Çağı..., s. 85. 19 Levend, Divan Edebiyatı, s. 276.
32
(Ohannesciğim, sen, güzellik ülkesinin kralısın; Kayser bile bu tavırlara hayrette...) Behiştî Divanı’ndan:
“Dest-i dellâki görüp ol zülf-i anber-fâmda Başuma kaynar sular koydu duşa hammâmda.” “Babanın cânı yürek yağı çekerler kanı Ana beş beş doğura senin gibi oğlanı.”24 (Hamamda amber dudağa yakışır zülfüyle dellâkın elini gördüğümde duşta başıma kaynar sular döküyordu.) (Babanın beline sağlık* analar senin gibi oğlan doğursun; hem de beşer beşer!) Hekimhanlı Esîrî Divanı’ndan:
“Aşka düştüm nevcivânın serde bir sevdâsı var Hâme olmuş defter-i divanda bin imzâsı var.”25 (Aşka düştüm taze oğlanımın başımda sevdası var. Kalem olmuş divan defterinde bin imzası var.)
20
VII bölümden oluşan bu musammatın tümü için bk. Erdoğan Erol, Sükkerî/Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvanı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1994, s. 241243. 21 Eyuboğlu, a.g.e., s. 72. 22 Orhan Bilgin, Merzifonlu İki Şair/Eyûb Sabrî-Hıfzî, Enderûn Kitabevi. İstanbul, 1992, s. 63-64. Sabrî Divanı’ndaki aşk şiirlerinin dikkatle bakıldığında hep oğlanlara/civanlara yazılmış olduğu görülecektir. 23 Şiirin tümü için bk. Bilgin, a.g.e., s. 44. 24 Yaşar Aydemir, Behiştî Dîvanı/Behiştî, Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ve Divanının Tenkidli Metni, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, s. 559. 25 Mehmet Yardımcı, Hekimhanlı Esîrî, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, s. 308. * İlk dizede, bu tabirle karşılanabilir.
KAOS GL
Söylemek istediğini tam olarak söyleyemiyorsan, arkadaşlığın anlamı ne? Oscar Wilde
Buddies adlı öykü kitabında Ethan Mordden (1986:109), biri evlenmiş ve çocuk yapmış iki arkadaşın yeniden biraraya gelişlerini anlatır:
Bana ailesiz nasıl yaşayabildiğimi sordu. Ben de ona ailemin o anlatıp durduğum herifler olduğunu söyledim. Öyle değil mi ki? Fakat, o bunu anlamadı. “Hayır” dedi “Aile hani beraber oynadığın ve herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği ve hiç ayrılmadan beraber yaşanılan şey...” “Evet.. biz de aynen böyle yaşıyoruz” dedim ve sonunda biraz da olsa anladı ailemin arkadaşlarım olduğunu. Mordden (1986:175) kitabında bir gözlem de yapar: “Bizi, hepimizi birleştiren şey şüphesiz kardeşliktir. Bu, arkadaşlığımızın Stonewall’u hep beraber ayakta tutan tarihi bir gerçeğe sahip olması hissi. Bize destek olan ve hâlâ ayakta kalmamızı sağlayan şey arkadaşlıktır”. Gey ve lezbiyenler için arkadaşlık sadece bir aile biçimi değil, aynı zamanda politik bir ifade şeklidir. Çoğu heteroseksüel arkadaşlıklardan farklı olarak, eşcinsel arkadaşlıkların toplumdaki cinselliğin anlamını ve bir kültürdeki toplumsal cinsiyet rollerinin kurgulanmasını sorgulayan cinsel bir boyutu vardır. İşte geyler ve lezbiyenler arasındaki arkadaşlıkların toplumu politik, cinsel ve ailevi boyutta nasıl etkilendiğine bu bölümde değineceğiz. Arkadaşlığın Bileşenleri Arkadaşlık tipik olarak kişisel tercihleri de içeren, bireylere psikolojik, sosyal ve maddi destek sağlayan, isteğe bağlı ve eşitlikçi bir ilişki olarak görülmektedir. Fakat arkadaşlıkların nasıl oluştuklarına ve devam ettiklerine dair örüntü kalıplarındaki farklılıklar önemli sosyal, yapısal bileşenlere işaret ederler. Ötekilerle tanışıp, arkadaş olma ihtimali, ilişkilerin içeriği ve karşılıklı etkileşimlerin sıklığı; kişilerin oynamak zorunda oldukları sosyal rollerin sayısına bağlı olan “özgürlüğün” ve doğanın zorla kabul ettirdiği “sınırlamaların” bir fonksiyonudur (bak. Hess, 1972) Aynı zamanda kişinin kendiliği ve kimliği ile ilgili sosyal psikoloji tanımlarıyla ilgili konular da bireyleri yeni arkadaşlıklar başlatmak ve sürdürmek için motive etmektedir. Rubin (1985:13), bireyin kendini şekillendirmede ve
33
güçlendirmede arkadaşlığın oynadığı rolü şöyle belirtir: Aile dışında bize, kendimizi neye göre değerlendirmemiz ve yargılamamız gerektiği için referans sunan; bireyselliğimizin ve yalnızlığımızın gerektiği zamanlarda bize yardım eden; yeni rollere ve yeni kurallara alışmaya çalışırken bize destek olan; yaraları iyileştiren ve yaşamımızdaki diğer ilişkilerin eksik yanlarını tamamlayan; aile ortamında her nedenle olursa olsun ulaşılamayan kişiliğimizin bazı bölümlerini geliştirmek için bize yer ve cesaret veren arkadaşlardır. Dünyadaki kendiliğimizi duyumsamamızı sınamamız ve oluşum sürecindeki kendiliğimizi ilksel, sezgisel ve dile getirilemeyen görüş imkanlarının ifade bulması hep arkadaşlarla gerçekleşir. Bu kişisel tercih, sosyal yapısal etkenler ve ortaya çıkan kişilik fikirleri gey ve lezbiyenlerin yaşamlarında arkadaşlığın rolü analizinde açıkça gösterilmiştir. Hepsinden önemlisi, bu fikirler; eşcinsel insanların arkadaşlıklarına politik, ailevi ve seksüel açıdan bakıldığında çok aşikardır. Geylerin ve lezbiyenlerin arkadaşlıklarını nasıl kurdukları ve bu arkadaşlıkların kimlik ve toplum üzerine etkisi bu bölümde detaylı olarak incelenmiştir. Tartışmanın bir kısmı geyler ve lezbiyenler üzerine yapılan bir araştırmadan toplanan bilgiye (bak. Sherrod ve Nardi, 1988; Nardi, 1992) ve bir kısmı da insanların yaşamında arkadaşlığın rolü üzerine yapılmış diğer çalışmaların yorumlamalarına dayalıdır. AİLEVİ İLİŞKİLER Mordden’in alıntısında belirtildiği gibi, pek çok eşcinsel için arkadaşlar sıklıkla aile olarak görülür. Şüphesiz ki geçen yüzyılda, bürokrasilerin yükselişi ve modern sanayi ve sanayi sonrası toplumun geniş bir bölümündeki hareketlilik ile değişime uğramış, genişlemiş aileler daha önemli olmuştur. Arkadaşlık grupları yapısal olarak komşuluğun o yüzyüze teması ile akrabalık gruplarının sürekliliği arasında kalır (Likvak ve Szelengi, 1969). Arkadaşlıklar “toplumun kalıpçı kuralları yapay ve zayıf görünmeye başladığında ... toplumun biçimsel yapısı artık tamamen yetersiz kaldığında bir şeyler yapmak için alternatif yollar” sunar (Suttles, 1970). Bu, özellikle sosyal kurumların belli bir takım insanlararası ilişkileri dışladıkları zamanlarda böyledir. Geyler ve lezbiyenler için özel ilişkilerin toplumsal onayı tipik olarak ya yoktur ya da yasal, dini ve kültürel normlara
Peter M. NARDI Çev: M. Alper ARSLAN
Gey ve lezbiyenler için arkadaşlık sadece bir aile biçimi değil, aynı zamanda politik bir ifade şeklidir.
KAOS GL hapsedilmiştir. Hatta bazılarının aileleri (ebeveynleri, kardeşler ve diğer yakın akrabalar) eşcinsellerin arkadaşlıklarını ve ilişkilerini kabul etmeyebilir ve onaylamayabilir. Bu toplumsal engellemeler ve kişinin kendisi gibi olmayı koruyup devam ettirmesi ihtiyacı bağlamında, eşcinsel arkadaşlık, tipik olarak heteroseksüel aileler tarafından sağlanmış olan rolleri devralır. Altman’ın (1982) da belirttiği gibi “kalıcı ilişkiler açısından pek çok eşcinselin kaçırdığı şey, arkadaşlık ağı tarafından telafi edilenden daha fazladır ki bu arkadaşlar çoğunlukla onlar için gerçek aile olurlar”. 30 yaşındaki eşcinsel bir erkek Şükran Günü ve Noel gibi tatil zamanlarında arkadaşları ile ailesi arasındaki farkı şöyle açıklamıştır: “iki tarafla da zaman geçirmek istiyorum, ve çoğunlukla de böyle yapıyorum ama hâlâ önce arkadaşlarıma gitmeyi tercih ediyorum”. 42 yaşındaki bir eşcinsel erkek de bir ankete verdiği yanıtta şöyle söylemiştir: “bana göre ailem arkadaşlarımdır. Bana en iyi arkadaşımın sevgilim olup olmadığını sorduklarında şöyle diyorum ‘hayır biz sadece çok yakınız’”. Rubin de benzer şekilde “Bana insanlar arkadaşlarının önemini ve aradaki yakınlığın niteliğini anlatmak istediklerinde, kullandıkları şey çoğunlukla ‘aile’ metaforu oluyor demektedir. Ancak eşcinseller için bu, metafordan öte bir şeydir. Genelde ailenin verdiği duygusal, sosyal ve psikolojik desteği arkadaşların sağladığı “ailem arkadaşlarımdır” modeli, Allan’ın (1989) “gereken yardım ne kadar kapsamlı ve kişiselse, çözüm birinci dereceden akrabaları kullanma yatkınlığı/alışkanlığı o kadar çoktur” argümanının ışığının altında anlamını buluyor. Eşcinsel toplulukta, özellikle aileden ve diğer akrabalardan sosyal destek için yardım istenirken sorunların ortaya çıkması durumunda, arkadaşlar fiziksel ve duygusal ‘iyi olma halinin’ devamlılığının sağlanmasında rol alırlar. Kısaca, 30’larında bir geyin dediği gibi: Arkadaşlar benim genişlemiş ailemin bir parçası. Çoğumuz gey olduğumuz için ailemizi bizi anlamadığı ya da anlamak istemediği için onlardan soyutlanmış durumdayız. Arada bir kopma var. Onlarla ilişkilerim hakkında konuşamıyorum. Onların yanına gitmiyorum. Sonunda dersimi öğrendim: Aile yok. Şimdi birlikteyken herşeyi konuşabildiğim yakın bir grup, iyi arkadaşım var. Ailesiz de yapabilmeyi öğrendim. Aile yerine arkadaşlardan sosyal destek alma ihtiyacı, erkeklerin sosyal arkadaşlıklarını yapılandırma yolarına bakılınca biraz inandırıcılık buluyor. Tipik olarak (kategorik olarak kadınlarla karşılaştırıldığında) erkekler hemcinsleriyle daha az samimiler, arkadaşlıkları daha az tatminkâr ve
arkadaşlarından aldıkları sosyal destek de daha az. Bu, bir parça erkeklerin “diğerleriyle sosyal ilişkiler kurmak... fakat aynı zamanda kendini açığa vuracak dereceyi geçmemek” mantığını cesaretlendiren sosyal yapı içindeki durumlarıyla ilgilidir (Allan, 1989). Bu aynı zamanda bir parça erkekler arası duygusal yakınlığın ve kendi kendini ifade etme yollarının sosyalleşme sınırlandırılmasını dayatan kalıplarıyla da çok ilgilidir. Sonuç olarak, kadınlar sosyal ve duygusal desteği hemcinslerinde ararlarken, erkekler genellikle bu tarz yakınlık için kadın arkadaşlarına başvuruyorlar (Rubin, 1985). Pek çok heteroseksüel erkek için o kadın genellikle ya karısı ya da kadın partneri olmaktadır. Pek çok heteroseksüel erkek için duygusal desteğin temel kaynağı geleneksel ailedir ya da en azından aile ideolojisidir, erkek arkadaşlar değil. İronik olarak bu her zaman da böyle olmaz. Yüzyıllardır “erkekler arası arkadaşlık imajı romantik aşk ile yakından paralellik göstermiştir. Her ikisi de ikili ilişkiyi idealize eder. Ve ölmeyecek sadakatin, kendini adamanın ve yoğun duygusal mutluluğun üzerinde beklentide bulunur (Hammand & Tabow, 1987). Fakat bu tür erkekler arası arkadaşlıklar “aile içinde erkeklerin ve kadınların duygusal ihtiyaçlarını doyurma arayışına yönelik bir türe yol açmıştır. İşte en yoğun ilişkilerin yaşanması ve arkadaşlığın artık ikinci bir rol oynaması tam da burada başlar” (Hammand &Yabow, 1987). Fakat cinsiyetin arkadaşlığı nasıl etkilediği, insanların sosyal yapılarını şekillendiren diğer faktörlere de bağlıdır. Özellikle cinsel yönelim, arkadaşlıkta bu türlü cinsiyet farklılıklarının çözümünde öne çıkan bir rol oynayabilir. Heteroseksüel arkadaşlık kalıplarında cinsiyet farklılıkları erkekler için sosyal destek alma yolunun, aile bağlamı içinde kadın eşten ya da partnerden geçmesini gerektirirken, geyler ve lezbiyenler bu duygusal desteği hemcins arkadaşlıklarda ararlar. 35 yaşında bir erkek, kendisine destek olan arkadaşları hakkında şöyle demektedir: En iyi arkadaşlarım ve bazı yakın arkadaşlarım yaşamımı diğerleriyle paylaşma ihtiyacım için bana imkan veriyorlar. Benim aynı zamanda arkadaşlarımla beraberken aşkı, desteği, fikirleri, gülmeyi ve sıcaklığı ifade etmeye de ihtiyacım var. Erkekler arası bu tür bir samimiyeti ve duygusal desteği ifade etme şekli, heteroseksüel erkeklerden ziyade geylere ait bir olgudur. Geyler ve lezbiyenler eşit derecede birbirlerine açıktırlar, eşit şekilde birbirlerinden sosyal destek alırlar ve eşit derecede hep beraber aktivitelerde bulunurlar. Geyler için, arkadaşlık hakkındaki geleneksel erkek normlarının aksine,
34
KAOS GL kendini açığa vuran hisler ve duygularla, ifadeci ve işlevsel destek diğer erkeklerle olan arkadaşlıklarından gelir. 29 yaşındaki bir erkeğin söyledikleri, eşcinsel arkadaşlıkların kimliğin ve yakınlığın temel kaynağı olduğu fikrine verilebilecek bir diğer önemli örnektir. Bu kişi, kendi gey kimliğini kabul etmesiyle ve diğer geylere aşık olması ile başlayan, geleneksel, öğretilmiş ifade etmeyi kısıtlayıcı erkek davranışından daha samimi bir düzeye geçişini şöyle anlatmaktadır: İki üç yıl önceye kadar, her iki cinsten arkadaşlarımla duygusal yakınlığa girme konusunda büyük zorluklar yaşardım, çünkü cinselliğimle nasıl başa çıkmam gerektiği konusunda tamamen kararsızdım... Günlük arkadaşlıklara önem ve emek vermeyi öğrendim, fakat çok ileri gitmedim. Kendimi kabul etmeye başlamamla ve güvendiğim arkadaşlarıma dürüstlük ve samimiyet getirmemle beraber yaşamımdaki arkadaşlıklarıma derinlik kazandırma yeteneğim düzenli olarak gelişti ve şu anda hayatımdaki arkadaşlıklarım hakkında geçmişte olduğundan daha fazla mutluyum... eşcinsel olmayan insanlarla, özellikle eşcinsel olmayan erkeklerle yakın arkadaşlık kurma konusunda büyük zorluklar yaşıyorum. Tamamıyla açığım... Fakat bu açıklık her zaman yakın arkadaşlıklara dönüşmüyor, hele eşcinsel olmayanlarla çok nadiren böyle bir değişim sözkonusu. Samimiyetin ve kimliğin ifadesine olanak sağlamanın yanısıra, geyler ve lezbiyenler için arkadaşlıklar çeşitli şekillerde parasal yardımlardan sağlık ihtiyaçlarına kadar sosyal destek bulabilme kaynakları anlamına da gelir ve onlara kutlamaları, tatilleri ve diğer ritüelleri beraber paylaşabilecekleri bir insan ağı sağlar. Ayrıca eşcinsel altkültürü politik ve sosyal anılmada dünyanın her yerinde, birçok ülkede ve kentte görülmeye başladıkça büyüyen küresel bir bağlantı da oluşmaktadır. Eşcinsel altkültürün küreselleşmesi, gelenekler ağı (örnek giyim tarzları), sosyal kurumlar (barlar ve AIDS organizasyonları gibi) ve hatta dil ile (gey sözcüğü, pek çok dilde İngilizce’deki gay olarak kullanılmaktadır) içiçe gelişmekte ve bu da seyahat edenlere kalacak, yemek yiyecek ve sosyalleşecek yerler sağlayan uluslar arası bir ‘arkadaşlar ailesi’ ile sonuçlanmaktadır. Bu, sanki kişinin eski hayatından ya da uzaklara taşınmış olan ailesinden bir üyeyi ziyaret etmesi gibi bir şeydir. CİNSEL BİLEŞEN Heteroseksüeller arasında karşı cins arkadaşlıklarını tartıştığımızda, arkadaşlıklarda cinselliğin tipik olarak öne çıktığını görürüz. “Harry Sally ile Tanıştığında” filmindeki Harry’nin Sally’e dediği gibi “Erkekler asla kadınlarla arkadaş olmazlar. Seks olayı hep işin
35
içine girer”. O’Meara’ya (1989) göre karşıcins arkadaşlıkları, seks düşüncesinin yarattığı gerginliği ve bu tür arkadaşlıkları sapkın ve tehdit edici bulan bağlam içindeki terminolojiyi, ritüel ve rol yokluğunu devamlı bir şekilde çözmesi gerektiğinden belirsiz bir ilişkidir. Arada cinsel bir ilişki olduğunda, arkadaşlığın ortaklığa dayalı temeli değişiyor ve genelde cinsel ilişki bitince de önceki duruma geri dönmek çok zor oluyor (Allan, 1989). O’Meara da birçok erkek için arkadaşlık esnasında yaşanan cinselliğin arkadaşlığı bozduğunu söyler ve tutku ve cinsel çekimin devamlı olarak tartışarak gözlenmesi ve mücadele edilmeyi gerektirdiğini ekler. Geyler ve lezbiyenler arasındaki arkadaşlığı incelediğimizde, cinselliğin ve cinsel çekimin arkadaşlıktaki rolü üzerine ilginç bir durumla karşı karşıya kalırız. Rubin (1985), çoğu arkadaşların, birbirlerinden etkilendikleri için veya birbirlerinin içsel psikolojik ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için biraraya geldiklerini öne sürer. Fakat O’Meara (1989), destekleyici kanıt vermeden, “cinsel çekimin bu faktörünün geyler arasıdaki arkadaşlıklarda varolmadığı” kanısındadır. Fakat, arkadaşlıkların etrafında, kişisel tercih ve sosyokültürel bağlam dolayısıyla farklı sınırların yapılandığı sosyolojik argümanı göz önüne alındığında, gey ve lezbiyen arkadaşlıkların, karşı-cins heteroseksüel arkadaşlıklarla karşılaştırıldığında, çok daha farklı bir cinsel bileşeni olduğu söylenebilir. Sonenschein (1968) bir erken dönem gey topluluk etnografisinde, cinselliğin düzeyine ve süresine bağlı olan bir ilişkiler tipolojisi geliştirdi. Sonenschein’in en önemli argümanlardan biri de birinci sırada gelen arkadaşlıklarla (en iyi ve gerçekten çok yakın arkadaşlar) ikinci sırada gelen arkadaşlıklarda (iyi fakat daimi olmayan arkadaşlar) kesinlikle cinselliğin yer almadığı idi. Genişlemiş karşılaşmalar (cinsel ilişkiler) genelde sabit değildi ve genelde güçlü bir sosyal destek ile karakterize edilemiyordu ve kısa karşılaşmalar tipik olarak, süreklilik göstermeyen cinsel ilişkilerdi. Süreklilik gösteren partnerler (sevgililer) ise heteroseksüel evliliklere sabitlik ve taahhüt anlamında benzeyen sosyocinsel ilişki içindedirler. Çoğu zaman Sonenschein’e göre, geyler sosyal ihtiyaçlarına hizmet eden insanları, cinsel ihtiyaçlarına hizmet edenlerden hep ayrı tutma eğilimindedirler. 20’li yaşlarını süren bir gey şöyle demektedir: Hiçbir arkadaşımla seks yapmadım, yapmam da... Hep ya arkadaş olmuşumdur ya da o insanla çıkmışımdır. Bir keresinde bir erkekle iki ay çıkmıştım fakat henüz fiziksel bir ilişki yaşamamıştık. Her şeyin yavaş gitmesi konusunda anlaşmıştık. Fakat bir gün onunla yatmak istemediğimin farkına vardım ve bunu
KAOS GL konuştuk. Şu anda şehirdeki en yakın arkadaşım o. Bazıları önce tanışıp, arkadaş olup sonra cinsel partner olmalarına rağmen, insanlar genelde cinsel partner ve sosyal partner olarak ayrılmış durumdadırlar, nadiren ikisi de aynı kişide toplanmaktadır. Sonenschein (1988), “arkadaşlar” kategorisinin cinsel partner olarak işe yaramayanlardan mı oluştuğu yoksa böyle bir ‘arkadaşlar’, ‘partnerler’ kategorisinin en başta bireylerin gösterdiği ayırt edici beklentiler doğrultusunda mı yapıldığı konusunda kararsızdır. Onun gözlemleri ve bizim bilgilerimizden elde edilen kanıtlar gösteriyor ki çoğu gey ve lezbiyen en iyi arkadaşıyla seks yapmış, fakat daha fazlası ise seks olmadan en iyi arkadaşından cinsel anlamda etkilenmiştir. 34 yaşında bir erkek şöyle demektedir: En yakın arkadaşlarım cinsel olarak aktif bir yaşam sürdürdüğüm zamanlardan kalmadır. Birkaç hafta çıkardık, bana fena aşık olduklarında seks yapmaya son verip, bunu bir arkadaşlığa çevirmekte çok ustaydım... şu anda onlarla çalışmadıkça veya seks yapmadıkça yeni arkadaşlıklar kuramadığımı farketmek beni çok üzüyor... 161 geyi ve 122 lezbiyeni içeren araştırmamızda, katılımcılara geçmişte veya şimdi en iyi arkadaşlarından cinsel anlamda etkilenip etkilenmediklerini, onlara aşık olup olmadıklarını ve seks yapıp yapmadıklarını sorduk (Araştırmada en iyi arkadaş olarak kişinin sevgilisini göstermesini kabul etmedik). İlk önce geylerin çoğunun (% 82) bir gey veya biseksüel erkek en iyi arkadaşa ve lezbiyenlerin çoğunun (%76) bir lezbiyen veya biseksüel kadın arkadaşa sahip olduklarını belirtmek
gerekir. Aynı cins ve aynı cinsel yönelimli en yakın arkadaşa sahip olanlardan, erkeklerin % 79’u ve kadınların % 77’si geçmişte en iyi arkadaşlarından az da olsa cinsel anlamda etkilenmişler. Erkeklerin % 52’si, kadınların ise % 31’i en iyi arkadaşlarından hâlâ cinsel olarak etkilendiklerini söylüyorlar. Geçmişte erkeklerin % 57’si ve kadınların % 54’ü en iyi arkadaşlarıyla an az bir kere seks yapmışlar. Erkeklerin % 20’si kadınların ise % 19’u en iyi arkadaşlarıyla hâlâ cinsel ilişki kurmaktadırlar. Geçmişte erkeklerin % 57’si ve kadınların % 54’ü en iyi arkadaşlarına aşıklarmış ve geylerin % 48’i, lezbiyenlerin ise % 18’i en iyi arkadaşlarına hâlâ biraz da olsa aşık olduklarını söylüyorlar. En iyi arkadaş dendiğinde sevgiliden bahsetmediğimizi yineleyelim. Açıkça görülüyor ki cinsel etkilenme geylerin ve lezbiyenlerin arkadaşlıklarında rol oynamış, cinsel aktivite ve aşk arkadaşlıkların erken dönemlerinde önemli unsurlarmış. Cinsel etki ve aşk günümüzdeki arkadaşlıklarda hâlâ önemini koruyan güçlü duygular olsa da arkadaşlarla cinsel aktiviteye girme düşüş göstermektedir. Bu, belki de arkadaşlardan oluşan ailede “ensest tabu”nun kabul görmeye başladığını düşündürüyor. Başka bir ilginç bulgu da lezbiyenlerin %45’inin en iyi arkadaşlarının eski bir sevgilileri olduğunu söylemesi. Fakat geylerin sadece % 19’u için aynı durum geçerli. Bu bulgular, yakınlık ve cinsellik konusunda erkeklerin daha amaca yönelik, kadınların ise daha ifade edici bir görüşe sahip olduğunu anlatan cinsiyet ve rol üzerine yapılmış geleneksel araştırmalara bağlanmaktadır. Birçok kadın için samimiyet ilk sırada gelir ve cinsellik bundan türer, fakat erkekler için samimiyet cinsellikle beraber oluşan bir şey. Seks bittiğinde genelde o samimi ilişki de bitiyor. Kadınlarda ise seks bitse bile, samimiyet hâlâ devam etmektedir. Geyler ve lezbiyenler, en iyi arkadaşları eski sevgilileri olan kadınların oranının büyüklüğüne bakıldığında geleneksel cinsiyet farklılıklarının bir kısmını destekler görünmektedir. Fakat karşıcins heteroseksüel arkadaşlıkların aksine, eşcinseller arası cinsellik potansiyel partnerlerle arkadaşlıkların oluşumuna bir engelmiş gibi görünmekte ve geyler cinsel ilişki bitse bile, samimi arkadaşlıklarını devam ettirir görünmektedirler. Bu tür bulgular, eşcinsellerin yaşamındaki arkadaşlık, seks ve cinsel etkilenmenin diyalektik rolü üzerine ek sorular ortaya koyuyor. White (1983)
36
KAOS GL denemesinde, 1980’li yıllarda geyler arasında arkadaşlığın ve seksin rolünü, 10. yy Japon yaşamı ile karşılaştırmalı olarak inceler: Arkadaşlık...cinsel macera ile bağlantılı ama neredeyse her zaman ondan daha uzun sürüyor; sıradan bir karşılaşma da çok uzun süren, romantik, fakat seks içermeyen bir arkadaşlığa dönüşebiliyor. Seks, aşk ve arkadaşlık biraraya gelebilir fakat tamamen üstüste geldikleri söylenemez. Bundan da öte, bu toplumda duygusal ve sosyal devamlılığı sağlayan şey arkadaşlıktır, fakat cinsellik kadınlara karşı soylu bir davranıştan daha çok ya da daha az bir şey değildir. Bir diğer yaklaşım, sadece potansiyel cinsel partneri içeren arkadaşlıklarda değil, tüm arkadaşlıkların oluşumunda cinsel etkileşimin rolünün ne olduğunu düşünmektir. Seiden ve Bart (1975), ‘çoğu yakın arkadaşlıkta muhtemel bir erotik bileşenin olduğu fakat bunun çoğu insana rahatsız edici gelmesinden dolayı inkâr edildiği veya baskılandığı’ kanısındadırlar. Rubin (1985) de benzer şekilde şöyle der: Diğerlerinden daha fazla, en iyi arkadaşlar sevgililermiş gibi bir ilişki içindedirler. Bu, kelimelerle ifade edilemeyen bir şeydir. Gemelde insanlar aşık olmaya ve evlenmeye benzer bir şeyin başlarına geldiğinden bahsederler. Rubin (1985), tamamen bilinçli bir şekilde yapılmış olsa bile arkadaşlıkta açık bir cinselliğin sessiz kaldığını söylemesine rağmen, arkadaşlığın başlamasında ve gelişiminde dış görünüşün etkisini kabul etmeyi de ihmal etmiyor. Diğer yandan, geyler ve lezbiyenlerden elde edilen bilgiler cinsel çekimin ve seksin, arkadaşlığın şekillenmesinde güçlü bir rolü olduğunu gösteriyor. Özellikle geyler için seks, genelde yakın arkadaşlıkların başlaması için iyi bir yoldur. Fakat arkadaşlık kurulduğunda, cinsellik artık en iyi arkadaşlıkları düzenleyen faaliyetlerin en önemlisi olarak anlamını yitiriyor. Fakat en iyi arkadaşlar arasında seks yaşanmamış olsa bile, cinsel çekim ve etkilenme o arkadaşlığın başlamasında ve gelişiminde daha önemli ve daha uzun soluklu bir boyut olarak kalmaya devam ediyor. POLİTİK BİLEŞEN Mordden’in ‘arkadaşlar ayakta kalabilmektir’ düşüncesi, eşcinsellerin politika, din, hukuk, sağlık ve ekonomi alanlarında rutin olarak sosyal düzen tarafından tehdit edildiği günümüz modern toplumunda daha da büyük bir öneme sahip politik bir boyut kazanıyor. Arkadaşlığın kökeninde kültürel bağlam içinde “ben olmak” – o kültür bu ‘ben’i hoş karşılamasa da- fikri olduğu düşünüldüğünde, bir anlamda eşcinsel arkadaşlık politik bir duruş olarak görülebilir. Birçok insan için, diğerleriyle beraber kabul görmüş olanın dışında durmak ve bununla
37
çatışmak kişiliğin korunmasında ve devamında merkezi bir rol oynamaktadır (Rubin, 1985). Paylaşılan marjinal bir kimlik etrafında oluşturulan arkadaşlık, tam da bu nedenlerden dolayı güçlü bir politik boyuta sahiptir. Bu politik boyut dayanışma içinde dominant kültürün damgalanmış statüsüyle karşılaşma ve bunun etrafında şekillenen arkadaşlıkla ortaya çıkar. Raymond (1986), kadın arkadaşlıkların politik gücü için güçlü bir argüman öne sürer: “Gyn/aşkı” terimi kadınların birbirlerine yönelik kişisel ve politik hareketidir... en iyi feminist politika paylaşılan arkadaşlıklarla ilerler. Jerome (1984), arkadaşlığın en iyi tanımının korunması gereken ilgi alanlarına sahip insanları biraraya getiren bir bağ olduğunu düşünmekte ve bu nedenle de arkadaşlıkların ekonomik ve politik gerektiğini de öne unsurlar içermesi sürmektedir. Suttles şöyle demektedir: Arkadaşların birbirleri hakkında yapmaları gereken en basit kabullenme, her birinin sosyal normlara uyumlu kendiliklerini sunmalarından öteye geçmeleridir. Kaçınılmaz olarak bu, arkadaşlığı sapkın bir ilişki yapar, çünkü kişisel açılmanın en iyi yolu kamu kurallarını çiğnemektir. (Suttles, 1970: 116) Suttles’a göre arkadaşlık tanımı yapılandırılan kültürel imajlarla ve durumsal elementlerle desteklenmesine rağmen kendi içsel düzenine sahiptir. Arkadaşlıkta insanlar rutin olandan uzaklaşabilir ve sosyal kontrol etkisi altında olmadan kendiliklerinin bir kısmını gösterebilirler. Yani, arkadaşlıklar insanların kültürel kurumların temel yapılarından öteye geçmelerine, kendiliğin istek dışı ve kontrol edilemeyen bir dışavurumuna izin verir. Little (1989) da benzer şekilde arkadaşlığın sosyal yaşamın kurallarından ve inanışlarından bir kaçış olduğunu söyler. Bu, kimlik sorunudur. Biri, toplumsal rolünden ve statüsünden daha fazla önemlidir. Ve arkadaşlığın idealizmi, bu rollerden ve statülerden kopuşunda yaratıcı ve manevi üstünlüğünde, toplumun ve kültürün verdiklerinin araştırılmasını sağlayan bir platform sunan temel şüpheciliğinde yatar. Geyler ve lezbiyenler için, arkadaşlığın bu tanımlamaları, arkadaşlığın yaşamlarında, toplumlarında ve global bağlam içinde sahip olabileceği politik anlamı gösterir. Bunlar ayrıca kültürümüzdeki birçok erkek için arkadaşlıkların doğasını sınırlandıran toplumsal güçleri eşcinsel arkadaşlıkların nasıl etkili bir şekilde yeniden yapılandırıldığını gösterir ve kadınlar tam güç kazanmak için arkadaşlıklarla birbirlerini etkiler, harekete geçirir ve uyarırlar. Arkadaşlığın politik boyutunu Little en iyi şekilde şöyle özetlemektedir: Dayanışmaya ve itaatkâr rol performansına ek olarak arkadaşlığın şaşırtıcı birebir ilişkisinin
KAOS GL gerçekleşmesi için isteğin ve kapasitenin olduğu yerde, toplumsal yaşamın daha büyük oluşumları (akrabalık, yasalar, ekonomi) farklı bir konum kazanır ve bu fark toplumsal ve politik yaşamı dönüştürmek için yeterli olabilir... Belki de sonunda demokrasideki ilerleyişin, kendisini giderek artan bir şekilde, kimliği şekillendiren, toplumsal fakat hâlâ kişisel özgürlükçü arkadaşlıklar içinde konumlandıran yeni kuşağa bağlı olduğu doğrudur. Geleneksel çekirdek aile, politik ilişkiler için baskın bir model olmuştur ve kültürümüzün yasal ve toplumsal normlarının büyük kısmını yapılandırmıştır. Raymond (1986), bunun özellikle kadınlar için doğru olduğunu söyler: “Kadınların kişisel, toplumsal, politik, profesyonel ve ekonomik ilişkilerinin çoğunun kadın erkek içindir ideolojisi tarafından tanımlandığı erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz”. İnsanlar hep aile bağlarına ve geçmişlerine göre yargılandılar. Fakat aile diğer bazı düzenlemelere dönüşmeye başladıkça, arkadaşlığı ve duygusal ilişkileri de içeren toplumun diğer politik ve sosyal kurumları da bu dönüşüme katıldı. Örneğin, ortaya atılan “aynı evde yaşama” fikri; sigorta şirketlerini, hükümetleri, özel şirketleri ve dini kurumları da içine alan bir çeşitlilikle pek çok organizasyonu etkiledi. (Bak Task Force...) Pek çok eşcinsel için, arkadaşlardan oluşan aile modeli, ihtiyaç halinde sosyal destek sağlayan alternatif aileye sahip olmanın pratikliğinin ötesine geçen politik bir ifade. Bu ayrıca, duygusal ve duygusal olmayan akrabalık dışı ilişkileri içeren geleneksel olmayan aile yapılanmalarını ekonomik ve politik gündeme sokma ve bunun üzerine yeniden odaklanma yolu. Bir anlamda bu yeniden odaklanma, tartışmaların toplumsal cinsiyet rolleri ile çerçevelenmesiyle gerçekleşti. Kadın hareketi ve yeni ortaya çıkan erkek hareketi, cinsiyet rolleri geleneksel kültürel normlara göre tanımlamanın veya bunları biyolojik gerçeklerle sınırlandırmanın yarattığı negatif politik imalara ışık tuttu. Sonra eşcinsel hareket geleneksel cinsiyet rollerinin ve cinselliğin yeniden tanımlanması için bir kaynak oldu. Bu yüzden örneğin geyler diğer erkeklerle daha açık ve duygusal bir etkileşim gösterdiğinde, çoğu heteroseksüel erkek tarafından tipik olarak oynanan toplumsal erkek cinsiyet rolünün sınırlamaları açığa çıkar. Homofobinin heteroseksüel erkeklerin yaşamındaki etkisi dikkate alındığında, geylerin arkadaşlıkları, bütün erkekler arasında anlamlı bir samimiyet kurulmasının olabilirliğini gözler önüne serer. Biyolojinin ve/veya sosyalleşmenin kaçınılmaz olarak erkekleri, kadınların sıkça gerçekleştirebildiği çeşitte bir ilişki ve samimiyet
kurmaktan alıkoyduğu yargısı artık değişmelidir. Baskın toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanması; yasal, dini ve ekonomik kritere göndermeler içeren başlı başına sosyo-politik bir harekettir. White aynı zamanda eşcinsellerin yaşamının toplumda geniş anlamda nasıl bir davranış biçimlerine yol açabileceğini şöyle yorumluyor: Eşcinsellerin durumunda, çocuksuzluğumuz, sayıca çok az olan sorumluluklarımız, birleşmelerimizin kutsanmamış olması gerçeği ve hatta koruma ve özgürlük için eşcinsel gettolara geri çekilişimiz: Bu objektif koşulların hepsi, bir gün heteroseksüel çoğunluk için de geçerli olabilecek şeyleri bilinçli niyetimize rağmen keşfedebildiğimiz bir tarzın doğmasına neden oldu. Öyle bir dünyada (şu anda eşcinsel dünyada olduğu gibi) aşk, tutku ve anlaşma yerine saygı üzerine kurulu olacak, seks evlilikten daha neşeli, fantastik ve sanatsal olacak –ve arkadaşlık, devam eden trajedi, insan varlığı için üst bir teselli seviyesine yükselecek. (White, 1983, 16) Eğer White ve diğerlerinin (Plummer 1983 bak) dediği gibi, Stonewall sonrası, 1970’lerin cinsel özgürlük yıllarındaki eşcinsel kültür; arkadaş, cinsel partner ve sevgili tanımlarının içiçe girdiği bir akışkanlıkla karakterize ediliyorsa, 80’lerin AIDS dönemini de eşcinsel kültürün yeniden yapılandığı ve cinselliğin ve arkadaşlığın yeniden kurulduğu bir kaynak olarak kabul etmemiz gerekiyor. Eğer eşcinseller (erkekler özellikle) gerçekten tek eşli cinsel partnerliklere daha fazla önem vermişlerse, cinselliğin yakın arkadaşlıkların başlamasına ve gelişmesini sağlayan görevine ne oldu? Aslında eşcinsel kültür, daha büyük toplumsal düzenin etkilemediği durgun bir fenomen değil. Tabii ki AIDS yıllarındaki ahlaksal düzen daha geleneksel ilişkilerin yeniden kurulmasını teşvik ederken, cinselliğin ve arkadaşlığın organize edilme yolları da benzer şekilde değişti. Hastalık baş gösterdiğinde, arkadaşlar sosyal ve duygusal destek kaynağı olarak daha fazla göze çarpar hale geldiler; arkadaşlık "brunch arkadaşları” arabulucu servisleri veya “AIDS arkadaşları” destek grupları şeklinde kurumsallaşmış, organizasyonlar haline geldi; ve “ateşli seks” yapmadan nasıl yeni arkadaşlıklar kurulacağını anlatan yardım grupları ortaya çıktı. Stonewall sonrası cinselliğin ve arkadaşlığın politikleştiği 70’li yıllar boyunca AIDS, geylerin yaşamındaki arkadaşlığın anlamını ve rolünü dönüştürmüş olsa bile eşcinsel arkadaşlığın yeni anlamı, arkadaşlığın toplumsal formlarını biraz etkilemiş olabilir. İlginçtir ki arkadaşlığın mistik tasvirleri tarihsel olarak daha erkek-baskındır: cesaret, sadakat, görev ve kahramanlık. (…) Bu, kadınların genelde neden gerçek arkadaşlık kuramadığını
38
KAOS GL bir parça açıklar. Fakat bugün gerçek arkadaşlığın tasviri artık kadınsal niteliklerle ifade ediliyor: samimiyet, güven, özen ve bakım… bunların hepsi de daha geleneksel erkekleri gerçek arkadaşlık kurmaktan dışlıyor. Fakat, yukarıda belirtildiği gibi, geyler, toplumsal erkek cinsiyeti stereotipini yenip arkadaşlıklarını duygusal samimiyetin önem kazandığı daha modern (“dişi”) temeller üzerine yapılandırarak bu konuda en önde gidiyor görünmekteler. Bunu daha geniş toplumsal düzeyde yapmak erkek rolünün yapılanması ve organize olması üzerine büyük sosyo-politik kaymalar içeriyor. Erkekler arası samimiyet ve duygusal desteğe dayalı arkadaşlıklar kaçınılmaz olarak homoseksüellik şüphelerini beraberinde getiriyor. Rusin (1985: 103)de erkeklerle görüşmelerinde bulduğu gibi: “Erkekler arasında arkadaşlığın homoseksüellikle ilişkilendirilmesi çok yaygın”. Kadınlar için, diğer kadınlarla yakın ilişki içinde olmanın tarihi çok daha eskilere dayanıyor, bu yüzden duygunun erotikten ayırt edilmesi çok daha kolay başarılabiliyor. Fakat kadınlar, kendi var oluşlarının erkeklere göre ayarlandığı bir dünya görüşünden kurtulmalıdırlar, diğer kadınlarla arkadaşlıktan geçen bir feminist politika oluşturmak zorundadırlar. Lehme (1989), homofobinin erkek ilişkilerini sınırlandırdığı ve erkeklerin diğer erkeklerle olan arkadaşlıklarının gerçek önemini inkâr etmelerine yol açtığı kanısında. Ayrıca “duyguların ve sevginin erkekler tarafından açık ifadesi homofobi nedeniyle sınırlanmış durumda… Artık erkekler arası daha duygusal ifade şekilleri sadece homoseksüellere ait bir eylem olarak düşünülmekte.” (Lehme 1989: 426). Bu yüzden erkekler artık daha karışık mesajlar içeren bir kültürde yetişiyorlar: Sağlıklı, duygusal samimiyet içeren arkadaşlıklar için çabala fakat başka bir erkekle çok samimi görünürsen, homoseksüel damgası yiyebilirsin. Tabii durum her zaman böyle değildi. Erkekliğin, arkadaşlığın ve cinselliğin toplumsal yapılanmasının iyi bir örneği olarak, 19. yy. boyunca hemcins arkadaşlıklarının etrafında değişen tanımlara ve konseptlere bir göz atmak yeterlidir. Seks sadece üretim ve çoğalma ile bağlantılı olduğundan, duygusal arkadaşlıklar erotik olabilirdi fakat seks içermezdi. Çoğalma iki kadın veya iki erkek arasında mümkün olmadığından, yakın ilişkiler, cinsel ilişki olarak yorumlanamazdı: “1880’lere kadar, en romantik/duygusal ilişkiler cinsel içerikten yoksun olarak düşünülürdü. Bu yüzden bir kadın veya erkek kendi cinsinden çok sevdiği birine ihtiraslı arzu sözcükleri yazabilirdi.” (…) Fakat 19. yy. sonuna doğru, aynı cins ilişkiler tıbben tedavi edilmeye başlandıkça, “doğuştan
39
bozukluk” ve “sapıklık” gibi damgalar sadece erkek cinsel eylemine değil, kadınlar veya erkekler arasında geçen cinsel veya romantik birleşmelere de kondu. Bu nedenle yirminci yüzyıl kadın eşitliğini, erkek-kadın arkadaşlıklarını savunmasıyla ve erkekler arası yoğun duygusal arkadaşlıklara şüpheli bakışıyla kuraldışı bir yüzyıl oldu. Fakat eski Yunan’a ve ortaçağın şövalyelik döneminde, yoldaşlık, erdem, yurtseverlik ve kahramanlık hep yakın erkek arkadaşlıkla bağlantılıydı. “Erkeksi sevgi”, genelde böyle denirdi, erkeksiliğin tanımının merkezindeydi, tıpkı Whitman’in “Bir Şarkı” şiirinde yazdığı gibi: “yoldaşların sevgisi…, yoldaşların erkeksi sevgisi”. Bu yirminci yüzyıl toplumsal cinsiyet kavramlarının sorgulanması, eşcinsel, kadın ve erkek hareketleri ile mümkün oldu ve bunun merkezinde yakın erkek arkadaşlıkların homoseksüelliğin negatif imajı ile ilişkilendirilmesi vardı. Bu yüzden, geylerin duygusal yaşamlarını ve arkadaşlıklarını nasıl gruplandırdığı tüm erkeklerin ve kadınların toplumsal ve duygusal yaşamlarını etkileyebilir. İşte bu eşcinsel arkadaşlıkların politik gücü ve potansiyelidir. SONUÇ: Emerson arkadaşlık üzerine bir makalesinde şöyle yazmış: “Arkadaş, onunla içten olabileceğim bir kişidir. Önünde, sesli düşünebildiğim”. Bu açıklama kesinlikle geylerin ve lezbiyenlerin yaşamındaki arkadaşlığın rolünü tanımlayan bir açıklamadır. Kimliği destekleyen ve onunla bağlantılı bir konteks araştırıldığında, eşcinseller, belki de başka hiçbir grup tarafından yapılamayan bir biçimde arkadaşlık kavramını önemli bir mertebeye yükseltmiştir. Arkadaşlar ailedir; arkadaşlar ondokuzuncu yüzyıl İngiltere'si ve Amerika'sındaki romantik arkadaşlıklar gibidir; ve arkadaşlar uluslararası düzeyde toplumsal cinsiyet ve cinsellik rollerini yeniden tanımlayan politik bir güçtür. Whitman’ın “Bir Şarkı”da dediği gibi:
Gel, ben kıtayı parçalanamaz yapacağım, Ben en muhteşem ırkı bugüne dek parlamış en güzel güneş yapacağım Tanrısal çekicilikte karalar yapacağım ben, Yoldaşların sevgisiyle, Bir ömür süren yoldaşların sevgisiyle… Hiç ayrılamayacak kentler yapacağım, kolları birbirlerinin boyunlarına dolanmış olacak; Yoldaşların sevgisiyle, Yoldaşların erkeksi sevgisiyle.
KAOS GL
Şengül & Yahya
Yaklaşık 30 yıldır psikoloji biliminin çalışma alanı içinde yer alan aşk kavramı, bundan çok daha uzun bir süredir başta edebiyat olmak üzere sanatın tüm dallarında ve günlük yaşamda en çok dile getirilen temalardan birisi olmuştur. Her insanın yaşamının bir döneminde en az bir kez yaşadığı ya da yaşamayı umut ettiği bir duygusal durum olan aşkı ele alan psikoloji çalışmaları gözden geçirildiğinde çoğunlukla gençlerle, onların aşkla ilgili yaşantı ve ideolojilerini belirlemek amacıyla yapılmış olan araştırmaların gerçekleştirildiği görülmektedir. Aşk fenomeni, 1970'lerin ortalarında sosyal psikoloji araştırmalarında üretken bir çalışma konusu olmuş fakat aşkın bilimsel olmadığı yönündeki baskılar ve görgül çalışmaların romantik aşkın özünü yakalayamamış olması nedeniyle bu konuya ilişkin araştırma etkinlikleri azalmıştır. Ancak aşk olgusu kavramsal olarak daha kapsamlı bir biçimde, 1980’lerin ortalarında yeniden üretken bir çalışma konusu haline gelmiştir (Clark ve Reis, 1988) . Aşkla ilgili literatüre göz atıldığında ilk dikkati çeken şey bu kavramın tanımlanmasındaki çeşitlilik ve araştırmacılar tarafından dile getirilen güçlüktür. Aşk konusunda çalışma yürüten araştırmacıların karşılaştığı başlıca sorun aşkın farklı kişiler için farklı şeyler ifade ediyor olmasıdır. Bu durum araştırmacıların farklı aşk türleri sınıflandırmaları yapmalarına yol açmıştır (Rubin,1988). Pek çok araştırmacı aşkın genel tek bir faktörden mi yoksa birkaç faktörden mi oluştuğu sorusuna yanıt bulmak için faktör analizi gerçekleştirmiştir. Bunların sonucunda, çeşitli duygu, davranış ve tutumları içeren tek bir temel aşk faktörü olduğu sonucuna varmışlardır. Araştırmacılar bu birleştirici faktöre rağmen çok daha fazla sayıda aşk türü olduğu görüşünde birleşmektedirler. AŞKIN SINIFLANDIRILMASI – AŞK TÜRLERİ Aşk fenomeninin psikoloji çalışmalarında yer almasıyla birlikte bazı araştırmacılar aşkın türlerini ya da bileşenlerini sınıflandırmaya çalışmışlardır. Tutkulu aşk – Arkadaşça Aşk Aşka ilişkin en temel sınıflandırma tutkulu ve arkadaşça aşk sınıflandırmasıdır (Walster ve Walster, 1978., akt. Westen, 1996). Bu sınıflandırmanın çıkış noktası Berscheid ve
40
Walster’in tutkulu, romantik aşkı uygun bilişsel işaretlerle eşleşen fizyolojik uyarılma olarak tanımladığı yaklaşıma dayanmaktadır. Tutkulu aşk, tüm ilgi ve dikkatin belli bir kişiye yöneltildiği, mümkün olan tüm zamanın bu kişiyle geçirilmek istendiği ve çoğunlukla bu kişiyle ilgili gerçekçi olmayan değerlendirmelerin yer aldığı yoğun bir duygusal durum olarak tanımlanmaktadır. Tutkulu aşkta bir başkasına karşı yoğun bir fizyolojik uyarılma ve yönelim söz konusudur. Günlük dilde, “her an onu düşünüyorum”, “bulutların üzerinde geziyor gibiyim” gibi ifadelerle dile getirilen duygular tutkulu aşk olarak sınıflandırılan duruma karşılık gelmektedir. Hatfield’ in (1988) tanımına göre “tutkulu aşk, diğer kişiyle birlikte olmak için yoğun istek duyma ve derin bir fizyolojik uyarılma durumudur. Karşılıklı aşk (diğer kişiyle birlikte olma) tatmin ve coşku, karşılıksız aşk (ayrılma) ise boşluk, kaygı ve üzüntü ile ilişkilendirilir. Hatfield ve Walster (1981, akt.Baron ve Byron,1997) tutkulu aşk için üç temel koşul tanımlamışlardır. Birinci koşul, kişinin aşk kavramını kabul eden ve gençlere öğreten bir kültürde yetişmiş olmasıdır. Tutkulu aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul, uygun bir aşk nesnesinin varlığıdır. Çoğu kişi için bu karşı cinsin fiziksel olarak çekici bir üyesidir. Üçüncü koşul ise aşk olarak yorumlanabilecek duygusal uyarılma durumudur. Tutkulu aşk duygusunu ölçmek amacıyla Hatfield ve Sprecher (1985; akt: Hatfield,1988) “Tutkulu Aşk Ölçeği”ni (The Passionate Love Scale: PLS) geliştirmişlerdir. Ölçek “birlikte olma isteği” nin bilişsel, duygusal ve davranışsal göstergelerini içermektedir. Bilişsel bileşenler: 1. Sürekli olarak partneri düşünme veya onunla meşgul olmayı, 2. Aşık olunan kişinin veya ilişkinin idealleştirilmesini, 3. Aşık olunan kişiyi tanıma ve onun tarafından tanınma arzusunu ölçen toplam sekiz maddeyi içermektedir. Duygusal bileşenler: 1. Diğerine karşı çekimözellikle cinsel çekim; işler yolunda gittiğinde olumlu duygular hissetme, 2. Bir şeyler ters gittiğinde olumsuz duygular hissetme, 3. Aşkına karşılık isteme; sadece sevmek değil karşılığında sevilme isteği, 4. Tam olarak ve sürekli birlikte olma arzusu, 5. Fizyolojik uyarılma ile ilgili onsekiz maddeden oluşmaktadır.
KAOS GL Davranışsal bileşenler: 1.Diğerinin duygularını belirlemeye yönelik davranışlar, 2.diğer kişiyi incelemek, 3.diğerine yardım etmek ile ilgili toplam dört madde içermektedir.
Tutkulu aşk coşku veya büyük acıyla artarken, arkadaşça aşk, yalnızca hoşnutlukla yoğunlaşır. Acı, arkadaşça aşk duygularını azaltır (Hatfield,1988).
Hatfield ve Walster’a (1978, akt.Hatfield, 1988) göre duygular hem zihin hem de beden tarafından şekillendirilirler. İnsanların zihinlerinde taşıdıkları ne hissetmeleri gerektiği ile ilgili yarı bilinçli sayıltılar hissettikleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. İnsanlar toplumdan, ebeveynlerinden, arkadaşlarından ve kendi yaşantılarından kimin çekici olduğunu, tutkunun nasıl bir duygu olduğunu ve aşık olan kişinin nasıl davranacağını öğrenirler. Yani bilişsel faktörler insanların duygularını nasıl yorumlayacaklarını belirler. Fakat insanlar ancak belli bir duyguya uygun nörokimyasal ve otonomik sinir sistemi tepkileri yaşarlarsa bir duygu hissedebilirler. Yani, zihin ve beden duygulara vazgeçilmez katkılarda bulunur. Fizyolojik faktörler insanların ne hissedeceğini ve ne yoğunlukta hissedeceğini belirler. Bilişsel faktörler de, duygusal yaşantıyı nasıl algılayıp, yorumlayacaklarını belirler.
Westen’a (1996) göre, arkadaşça aşk, uzun süreli bir ilişkiyi olası kılan duygusal bağdır ancak bu iki tür aşk sıklıkla birlikte yaşanır ve uzun süreli bir ilişkinin farklı anlarında kişiler tutkulu aşkı yeniden hissedebilirler.
Tutkulu aşktan farklı olarak arkadaşça aşk terimi, olumlu duygular, karşılıklı hoşlanma ve saygı, benzerlik gibi faktörlere dayanan, derin şefkat ve duygusal yakınlık içeren duruma karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu tür aşk, paylaşılan duygular ve yaşantılar yoluyla zamanla gelişir. Hatfield (1988), arkadaşça aşkı “yaşamımızı sıkı sıkıya bağladığımız kişiye karşı duyduğumuz sevgi“ olarak tanımlamıştır. Ona göre, arkadaşça aşkın bazı tanımlayıcı özellikleri vardır. Bilişsel özellikler: bu tür aşkta kişiler kendilerini açmaya ve partnerlerinin sırlarını dinlemeye isteklidirler. Birbirlerinin geçmişleri, değerleri, güçlü ve zayıf yanları, umutları ve korkularını paylaşırlar. Duygusal özellikler: tutkulu aşkta kişiler genellikle yakınlık isterken arkadaşça aşkta bu yakınlığa sahiptirler. Partnerlerini başkalarından daha çok sevdiklerini hissederler. Davranışsal özellikler: Kişiler bu tür aşkta fiziksel olarak birbirlerine yakın mesafededirler ve birbirlerine dokunurlar. Rubin (1970, akt. Baron ve Byrne,1997) romantik aşk olarak adlandırdığı bu aşk türünün diğer kişi için sorumluluk duyma, kendini açma ve şefkat gibi öğeleri içerdiğini belirtmiştir. Geliştirdiği Sevme Ölçeği de ağırlıklı olarak arkadaşça aşkı ölçmektedir. Pekiştirme kuramcılarına göre arkadaşça aşkın ortaya çıkması için o kişinin hoşnutlukla ilişkilendirilmesi gerekir. Birisine ne kadar arkadaşça aşk (sevgi) duyacağımız, onunla olmayı ne kadar güvenli, memnuniyet verici ve pekiştirici bulduğumuzun bir işlevidir.
41
Lee’ nin Aşk Stilleri Sınıflandırması Lee (1988) ingilizcede aşka (sevgiye) karşılık gelen bir tek sözcük (love) bulunmasının aşkın tek bir ilişki türü olarak düşünüldüğünün göstergesi olduğunu ileri sürmüştür. Böyle düşünüldüğü içinde aşk yaşantısındaki farklılıkların nicelikteki farklılıklar olarak ölçüldüğünü belirtmiştir. Lee, bu yaklaşımın aşkı siyah-beyaz bir resim olarak görmeye benzediğini oysa aşkın renkli bir resmini oluşturmak gerektiğini öne sürerek aşkı açıklamak için bir renk analojisi kullanmıştır. Lee’ ye göre aşkı renk benzetmesi ile ele almanın iki yararı vardır. Birincisi, bu yolla insanların tıpkı farklı renkleri tercih ettikleri gibi farklı aşk türlerini de -aşk stillerini- tercih edebileceklerinin farkına varılabilir. Böylece insanlar başkalarının aşkını gerçek aşk olarak görmemekten vazgeçebilirler. Ayrıca, aşka renklere bakıldığı gibi bakılırsa umulduğu gibi gitmeyen geçmiş aşklar da farklı bir şekilde değerlendirilebilir. Bu bakış açısıyla geçmiş aşklar için “sanırım onu gerçekten sevmemişim, bir çılgınlıkmış” demek yerine , ona duyduğum bir tür aşktı ama tercih ettiğim aşk türü değildi” denilerek yaşantılardan daha fazla şey öğrenmek mümkün olacaktır. Lee’nin aşk stilleri görüşünde kişinin aşk stili tercihi doğuştan getirdiği ve değişmez tercihler değildir. Aşk stilleri, insanların zaman içinde öğrendiği aşk ideolojileridir. Ve tüm ideolojiler gibi değişebilirler. Lee’nin aşk tipolojisinde Yunanca sözcüklerle adlandırdığı üç birincil ve üç ikincil olmak üzere altı aşk stili yer almaktadır: Eros, Storge, Ludus, Mania, Pragma ve Agape. Lee’nin tipolojisine göre üç tane temel – birincil – aşk stili vardır. Diğer tüm aşk stilleri bunların bir
KAOS GL kombinasyonudur. Lee’ ye göre aslında pek çok aşk stili türetilebilir ve bunların sayılarını belirlemeye çalışmanın anlamı yoktur. O’nun tipolojisinde yer verdiği diğer üç aşk stili ise toplumda en fazla gözlenen ikincil aşk stilleridir. Birincil Aşk Stilleri
Eros – Tutkulu aşk: Eros stilindeki aşk daima güçlü bir fiziksel çekimle başlar. Bu stili tercih eden aşıkların kafasında ideal bir partner tipi vardır ve bu ideal tipin çok fazla rastlanır olmadığının farkındadırlar. Bu yüzden o ideale uyuyor görünen birisiyle karşılaştıklarında yoğun heyecan yaşarlar.
Storge – Arkadaşça aşk: Bu aşıkların kafalarında fiziksel olarak ideal tip yoktur, asla bilinçli olarak partner seçmezler. Eğlenceli aktiviteler seçerler, aynı şeyleri yapanlarla tanışır bunları birlikte sürdürürler. Yani etkinlikleri ve ilgileri paylaşmak önemlidir. Ludus – Oyun gibi aşk: Bu aşk stilinde kişiler aşkı bir oyun ya da keyifli bir yaşantı olarak görürler. İlişkiyle fazla ilgili değildirler. İlişkilerini sorumluluk almadan özgürce sürdürmek isterler. Çok eşliliğe açıktırlar. İkincil Aşk Stilleri
Mania – Sahiplenici aşk: Bu aşk stili eros ve ludic stillerinin karışımıdır. Takıntılı biçimde aşık oldukları kişiyle meşguldürler, onun tarafından sevildiklerinin sürekli onaylanmasını beklerler. Kıskanç ve sahiplenici davranırlar. Sevgililerine karşı tutarsızdırlar.
Pragma - Mantıklı aşk: Ludus ve Storge stillerinin bir kombinasyonudur. Bu stilde insanlar adeta alışveriş listesi gibi bir liste ile yola çıkar ve aşık olacakları uygun birini ararlar. Bu erostaki gibi belli bir fiziksel tip belirlemekten oldukça farklıdır. Aşkı bu şekilde yaşayanlar partnerlerinde önceden belirledikleri özellikleri aramakta ve ilişkide uyuma önem vermektedirler. Agape - Özgeci Aşk: Bencil olmayan, verici aşkı ifade eder. Bu aşk stilinde kişi aşkı bir “görev” gibi görür. Yani aşık kalbiyle değil aklıyla hareket eder. Bu aşk stili, duygudan çok niyetin ifadesidir. Eros ve storge stillerinin bir kombinasyonudur. Bu aşk stilinde,aşık sevdiği kişiyi şefkatle gözetmek için yoğun bir görev hissi duyar ve o kişiyi böyle bir gözetime ihtiyacı olan kişi olarak tanımlar. Dolayısıyla, partnerinin kendisine ihtiyacı olmadığına ya da onun başkasıyla daha mutlu olacağına karar verirse ilişkiyi bitirebilir. Lee’nin yaklaşımına göre, birincil ve ikincil aşk türlerinin dışında bunların olası kombinasyonları kadar farklı aşk türünden söz etmek mümkündür.
42
AŞKA İLİŞKİN KURAMSAL YAKLAŞIMLAR Bu bölümde aşk fenomenini açıklamaya yönelik çeşitli kuramsal yaklaşımlar ele alınmıştır. Bunlardan ilki Bowlby’nin bağlanma kuramını esas alarak aşkı açıklamaya çalışan bir yaklaşımdır. Aşkın bir bağlanma süreci olarak kavramsallaştırıldığı bu yaklaşım gelişimsel ve sosyoevrimseldir. Ele alınan ikinci kuramsal yaklaşım, Sternberg’in üçgen aşk kuramıdır. Bu, esas olarak yapısal bir modeldir ancak aşkta yer alan hem yapılara hem de süreçlere yer vermiş olması açısından önemli bir yaklaşımdır. Daha sonra üzerinde durulacak olan yaklaşım evrimsel biyolojik yaklaşımdır. Aşkın hem yakın hem de nihai amaçlarını ele alan bu yaklaşım aşk eylemlerine verdiği önem bakımından diğerlerinden farklılık göstermektedir. Ardından ele alınan kuram Reik’in Tamamlayıcılık Kuramıdır. Bu yaklaşım insanların kendilerini tamamlayacak kişilere aşık olduklarını öne sürmekte ve benzerliğin aşk üzerindeki etkisiyle ilgili yordamalarda da bulunmaktadır. Bu bölümde son olarak Berscheid ve Walster’in romantik aşk kuramından söz edilecektir. Bu kuram Schacter’in iki faktör kuramına dayanarak aşkı açıklamaya çalışan bir yaklaşımdır. BAĞLANMA KURAMI AÇISINDAN AŞK Modern psikolojinin en önemli kuramlarından biri Bowlby’nin bağlanma süreçleriyle ilgili kuramıdır. Bowlby’nin temel amacı bebeklerin birincil bakıcılarına nasıl bağlandıklarını ve onlardan ayrıldıkları zaman yaşadıkları duygusal stresi açıklamak ve tanımlamaktır. Bowlby, aynı zamanda bağlanma davranışının insanoğlunu beşikten mezara kadar şekillendirdiğini söyler (1979, akt.Hazan ve Shaver,1987.) Bowlby’nin bağlanma kuramı, bebeklerin ve çocukların birincil bakıcılarından (genellikle anne) belli sürelerle ayrı kalmaları sırasında gösterdikleri tepkilerin gözlenmesinden ortaya çıkmıştır. Bowlby, bu ayrılma durumunda bebeklerin gösterdikleri tepkileri gözlemleyerek diğer pek çok primat araştırmacısının gözlemlerine benzer gözlemlere ulaşmıştır. İnsan ve primat yavruları annelerinden belli bir süre ayrıldıkları zaman tahmin edilebilir bir dizi duygusal tepki göstermektedir. Bunlardan birincisi karşı koymadır. Bu tepki ağlama, aktif arama ve diğerlerinin sakinleştirici çabalarına karşı koyma gibi davranış biçimlerini içerir. İkinci tepki, çaresizlikdir. Bu tepki pasif- hareketsiz kalma ve açıkça üzülme davranışlarını içerir. Üçüncü duygusal tepki ise sadece insanlara özgüdür ve kopma olarak adlandırılır. Bu tepki anne geri döndüğünde onu yok sayma ve ondan kaçınma davranışlarını içerir.
KAOS GL İnsan yavruları ile primat yavrularının duygusal tepkileri arasındaki bu dikkat çekici benzerlik Bowlby’i bunun evrimsel bir durum olduğu sonucuna götürmüştür. O, bu duygusal bağın bebekleri anneden kısa süre ayrılmalarda av olmaktan ve diğer çevresel tepkilerden korumak gibi biyolojik bir işlevi olduğunu varsaymıştır. Bağlanma sistemi davranış sistemlerinden sadece biridir (örneğin bakıcılık, çiftleşme ve keşfetme gibi). Bu sistemler farklı davranış dizileri ve işlevlere sahip olmakla birlikte Bowlby’e göre bu sistemler içinde en merkezi ve en kritik öneme sahip olan sistem bağlanma sistemidir. Ona göre bu davranış sistemi diğerlerinin düzenli ve sağlıklı çalışmalarını sağlar. Anneyi güvenlik üssü olarak kullanan bebek diğer davranış sistemlerini geliştirir. Annenin güvenliğinden mahrum kalan bebek sosyalleşme ve keşfetmeye yönelik davranışlarına son verir. Çünkü bağlanma davranış sistemi harekete geçmiştir, bebek tekrar annenin varlığını kazanmaya çalışmakla meşguldür. Sistematik gözlemler bebeğin periyodik olarak annenin varlığını ve ilgisini kontrol ettiğini göstermektedir. Eğer anne uzaklaşır veya dikkatini başka bir yere yönlendirirse bebek onun dikkatini tekrar kazanmak için ona döner ya da seslenir. Bağlanma sistemi güçlü bir şekilde harekete geçerse bebeklerin çoğu ağlarlar ve anneyle fiziksel teması ararlar. Anne güvenlik üssü olarak ortamda bulunuyorsa bağlanma sistemi hareketsiz olduğu için bebek mutlu bir şekilde oynar, gülümser, oyuncaklarını ve keşiflerini anneyle paylaşır ve diğer insanlara sıcak ilgi gösterir. Bu anlamda bağlılık, mutluluk, güvenlik ve özgüvenin temelidir. Bowlby, bebeklerin kendileri ve temel sosyal etkileşim partnerleri için zihinsel modeller oluşturduklarını ve bu modellerin tüm yaşamı boyunca kişinin sosyal davranışlarını ve duygularını düzenlediğini öne sürmüştür. Bowlby’nin kuramı üç önermede özetlenebilir: Birinci önerme: Bir bireyin bir bağlanma figürünün her istediğinde var olacağı konusunda duyduğu güven ne kadar fazlaysa kronik veya yoğun korkuya yatkınlığı böyle bir güveni olmayan birine göre o oranda azdır. İkinci önerme: Bu güvenlik duygusunun varlığının ya da yokluğunun gelişimi bebeklik, çocukluk ve ergenliği kapsayan süreçte yavaşça oluşur. Ve o yıllarda gelişen beklentiler yaşam boyu değişmeden sürer. Üçüncü önerme: Kişilerin güven figürünün varlığı ya da ilgisine ilişkin bu beklentileri onların erken dönemlerde yaşadıkları gerçek yaşantılarının doğru bir yansımasıdır (Bowlby,1973, akt.Simpson, 1990).
43
Bowlby’nin kuramından yola çıkarak bağlılık ilişkilerinin türlerini belirlemeye çalışan Ainsworth, Blehar, Waters ve Wall (1978, akt.Hortaçsu,1997) bebeklerin üç farklı türde bağlanma ilişkisi gösterdiklerini bulmuştur. Bunlar, güvenli bağlanma (secure attachment), kaygılı/çelişkili bağlanma (anxious/ambivalent) ve kaçınıcı bağlanmadır (avoidant attachment). Güvenli bağlanma gösteren bebekler anneleri yanlarındayken ondan uzaklaşıp çevreyle ilgilenir, yabancılarla iletişime girme konusunda rahat davranır, anneleri uzaklaşırsa ya kısa bir süre ağlayıp sonra oyuna dalar ya da fazla tedirginlik göstermezler. Anneleri geri döndüğünde sevinip ona sarılır ve onunla ilişkilerini sürdürürler. Kaygılı/çelişkili bağlanma gösteren bebekler anneden ayrılıp çevreyle ilgilenmezler, anneleri yanlarından ayrılıp geri dönerse ağlarlar ve bir yandan ona sarılıp bir yandan da iterler. Kaçınıcı bağlanma gösteren bebekler ise anneleri yanlarındayken çevreyle ve yabancılarla ilgilenirler, duygularını anneleriyle paylaşmazlar, bir bakıma annelerinden bağımsız bir biçimde çevreyi araştırırlar, anneleri yanlarından ayrılıp geri dönerse onunla ilgilenmez, görmezden gelip oyunlarına devam ederler. Hazan ve Shaver, Bowlby’nin zihinsel modeller ve bunun kişiliğe yansımaları ve Ainsworth’un bağlanma türlerine ilişkin görüşlerini romantik aşka uyarlamaya çalışmışlardır. Onlara göre bütün önemli sevgi ilişkileri Bowlby’nin ifade ettiği anlamda bağlanmalardır. Hazan ve Shaver bağlanma türleriyle romantik aşkı ilişkilendirerek bunların kişilerin aşık oldukları kişilerle ilişkilerini belirlediğini savunmuşlardır. Bu görüşe göre, güvenli aşıklar başkalarına yaklaşmaktan ve başkalarının kendilerine yaklaşmasına izin vermekten rahatsız olmazlar ve terk edilme
KAOS GL korkusu duymazlar. Kaçınıcı aşıklar, başkalarına fazla yakın olmaktan rahatsız olurlar. Başkalarına bağlanmak ve güvenmek onlar için güçtür. Kaygılı – çelişkili aşıklar ise aşıklarının kendilerini yeterince sevmediğini düşünürler (Hortaçsu,1997). Shaver, Hazan ve Bradshaw’a (1988) göre, aşkı bağlanma kuramı ile açıklamanın doğurguları şunlardır: 1) Aşk biliş, duygu ve davranışları içeren karmaşık dinamik bir sistemdir. Tek boyutlu bir fenomen, bir tutum veya basit bir fizyolojik uyarılma değildir, 2) Bağlanma gibi aşkta biyolojik temellere ve işlevlere sahiptir, 3) Romantik aşk kişinin bağlanma geçmişine göre farklı şekiller alır. ÜÇGEN AŞK KURAMI Bu üç parçalı kuram hem aşkın doğası (yapısı) hem de çeşitli ilişkiler içindeki aşkları açıklamaya çalışan bir kuramdır. Bu kuram adını, aşkın bir üçgenin köşelerini oluşturan bileşenler olarak temsil edilebileceği görüşünden alır. Bu üç bileşen duygusal yakınlık (üçgenin tepe noktası), tutku (üçgenin sol alt köşesi), karar/taahhüt (bağıtlılık) (üçgenin sağ alt köşesi) dür (bileşenlerin köşelere atanması keyfidir) (Sternberg, 1986). Duygusal yakınlık bileşeni aşk ilişkisinde yakınlık ve birleşmişliği işaret eder. Bu nedenle, bu bileşenin alanı, aşk ilişkisi içinde yaşanan sıcaklık duygularını içerir. Tutku bileşeni aşk, fiziksel çekim, cinsel tatmin ve bunlarla ilişkili fenomenlere işaret eder. Dolayısıyla tutku bileşeninin alanı bir aşk ilişkisi içinde yaşanan tutkuya neden olan güdüsel ve diğer şekillerdeki uyarılmaları içerir. Karar/taahhüt (bağıtlılık) bileşeni, kısa dönemde kişinin birisini sevdiğine karar vermesine, uzun dönemde ise bu sevgiyi (aşkı) sürdürme yönündeki bağlılığına işaret eder. Böylece karar/taahhüt (bağıtlılık) bileşeninin alanı aşk ilişkisinin varlığı ve devamı ile ilgili karar süreçlerini içeren bilişsel ögeleri kapsar. Genel olarak, duygusal yakınlık bileşeni bir ilişki içindeki duygusal yatırımı, tutku bileşeni güdüsel katılımı, karar/taahhüt (bağıtlılık) bileşeni ise bilişsel süreçleri ifade eder. Başka bir bakışla, duygusal yakınlık “sıcak”, tutku “kızgın (ateşli)”, karar/taahhüt (bağıtlılık) ise “soğuk” olarak görülebilir (Sternberg, 1986). Üçgen Aşk Kuramına Göre Aşk Türleri:
Günlük yaşamdaki ilişkilerin pek çoğu bu türdendir. 2. Hoşlanma: Sadece yakınlık bileşeninin yaşandığı, tutku ve karar/taahhüt bileşeninin olmadığı aşk türüdür. Burada kullanılan hoşlanma terimi yüzeysel olmayan bir anlamda kullanılmaktadır. Bir arkadaşa karşı hissedilen duygulara karşılık gelir. 3. Delicesine / Tutkulu aşk: İlk görüşte aşktır. Yakınlık ve karar/taahhüt bileşenleri yoktur, tutku bileşeni vardır. Bu tür aşk, hızlı ortaya çıkar ve çoğunlukla aynı hızda da yok olur. Genellikle, yoğun fizyolojik uyarılmayla karakterize edilir. 4. Boş aşk: Karar/taahhüt bileşeninin olup diğer bileşenlerin olmadığı aşk türüdür. Uzun süreli ilişkilerin sonunda duygusal yakınlık ve fiziksel çekimin yok olduğu ama taahhüdün insanları birbirine bağladığı ilişkilerde görülür. Taahhüdün olmadığı bir durumda böyle bir aşk, aşksızlığa çok yakındır. Batılı toplumlarda uzun süreli evliliklerin sonunda görülen bu aşk türü görücü usulü evliliklerin yaygın olduğu toplumlarda ilişkilerin başında görülür. 5. Romantik aşk: Bu aşk türü, yakınlık ve tutku bileşenlerinin bir kombinasyonudur. Romantik aşıklar, sadece fiziksel çekim duymayıp duygusal olarakta bağlanırlar. 6. Arkadaşça aşk: Yakınlık ve karar/taahhüt bileşenlerinin bir kombinasyonudur. Sıklıkla, tutkunun başlıca kaynağı olan fiziksel çekimin son bulduğu uzun süreli evliliklerde görülen aşk türüdür. 7. Aptalca aşk: Yakınlık bileşeninin olmadığı, tutku ve karar/taahhüt bileşeninin olduğu aşk türüdür. Yakınlık bileşeninin olmaması nedeniyle istikrarlı hale gelmeden, sadece tutku üzerine taahhüdün kurulduğu ilişkilerde görülür. 8. İdeal – tam aşk: Üç bileşenin kombinasyonuyla ortaya çıkan aşk türüdür. Bu tür aşk ilişkisinin kurulması, süreceği anlamına gelmez. Pek çok insanın yaşamak istediği romantik ilişki türüdür. Buraya kadar sözü edilenlerden tüm aşk üçgenlerinin aynı olduğu izlenimi edinilebilir. Ancak Sternberg, üçgen kuramını, aşkın karmaşıklığını dikkate alarak genişletmiştir. EVRİMSEL BİYOLOJİK AŞK KURAMI
Aşkın bileşenlerinin sekiz olası alt seti vardır;
Evrimsel bakış açısıyla aşk, diğer insan özellikleri gibi, atalarımızın başarılı üremelerini sağlayan bir adaptasyondur. Bu adaptasyon, iki insanı onların bakımına gereksinimi olan bir bebeğin ebeveyni olmaları için birbirine bağlamaktadır (Hazan ve Shaver, 1987).
1. Aşksız ilişki: Aşkın üç bileşeninden hiç birisinin olmadığı ilişki türüne karşılık gelir.
Aşka ilişkin evrimsel yaklaşım, aşkın doğal olarak oluşan bir eylemler kategorisini temsil
Aşkın bileşenleri ve bunların birbirleri arasındaki ilişki, bu bileşenlerin farklı kombinasyonlarının oluşturduğu aşk türlerinin incelenmesiyle daha iyi anlaşılabilir.
44
KAOS GL etmesi temelinden yola çıkar. Aşk eylemleri (love acts) geçmişte var olduğu ve üremeyi becerebilen çocukların üremesi işlevini gördüğü için bugün de vardır (Buss, 1988). Aşk eylemleri nihai amacı nesli devam ettirmek olan yakın (bugüne ilişkin) amaçlara hizmet eder. Bu yakın amaçlar: kaynak sergileme, dışta bırakma (sadakat ve koruma), bağlılık ve evlilik, cinsel yakınlık, üreme, kaynak paylaşımı ve ebeveynlik yatırımı’ dır. Bu amaçlar kendileri de başarılı şekilde üretken olabilecek çocuklar üretebilmek için başarılması gereken görevlerin kavramsal analizlerinden ortaya çıkar. Bu görevler, tipik olarak zaman içinde oluşum sıralarına göre dizilmişlerdir. Bunların fonksiyonu 1) bir eş cezbetmek, 2) o eşi elde tutmak, 3) o eşle üremek, 4) dünyaya gelen çocuklara ebeveyn yatırımları yapmaktır. Üreme açısından değerli bir eşi cezbetmek için karşı cinsin üyeleri tarafından arzulanan bazı kaynakları göstermek gereklidir. Dolayısıyla aşk hareketlerinin birinci amacı kaynak sergilemedir.
Kaynak Sergileme İstenilen bir eşi cezbetmek için anahtar kaynakları göstermek önemlidir. Kaynak sergileme türünden aşk eylemlerine örnek olarak kadının erkeğe güzel bir yemek hazırlaması, erkeğin kadına bir kolye alması veya nişan yüzüğü getirmesi gibi davranışlar gösterilebilir. Bu gösterilerin amacı, seçilen eşi, eğer kendisini seçerse bunun ona sağlayacağı kaynaklar konusunda uyarmaktır. Bu kaynak gösterilerinde cinsiyetler arasında farklılıklar vardır. Bunun nedeni cinsiyetlerin eşit kaynaklara sahip olamaması, belli kaynakların belli bir cinsiyet için kıt olmasıdır. Örneğin, kadınlar erkeklerin doğurganlığı fazla olan kadınlara yatırım yapacağını düşünerek doğurganlık kaynağını sergilerler; genç kadınlar daha doğurgan olduğundan genç görünmeye çalışırlar. Erkekler ise, zenginliklerini sergileyerek, eşe ve ondan meydana gelecek çocuklara yapabilecekleri yatırımları gösterir. Erkekler kadınların doğurganlık gücünü, kadınlarda erkeklerin bu kaynaklara yatırım yapma istekliliklerini değerlendirmelidir. Kadınların üretkenlik değerleri fiziksel çekicilik, sağlık, yaş gibi ipuçlarıyla, erkeklerin çekicilikleri ise para, statü ve bunları kazanmak için gerekli hırs, çalışkanlık gibi kişilik özellikleriyle ilgili ipuçlarıyla değerlendirilir.
Dışta Bırakma: Sadakat ve Koruma Bu amaca ulaşmayı sağlayan aşk eylemlerinin de evrimsel bir biyolojik temeli vardır. Dışta bırakmanın amaçları: 1) babalığa yüksek güveni garantiye almak (annelik nadiren böyle
45
bir şüphe altındadır), 2) çifte (eşlere) ortak bağlılığı garanti etmek. Bu kategorideki aşk eylemlerine örnek olarak kadının diğer erkeklerle çıkmayı bırakması, erkeğin başka bir kadınla yaşayabileceği cinsel fırsata karşı direnmesi veya kadın başka erkeklerle konuştuğunda erkeğin kıskanması gibi davranışlar gösterilebilir. Dışta bırakmanın en önemli iki şekli sadakat ve koruma’dır. Hem kadın hem de erkek korunması gereken bir yatırım yapmış olduğu için bu sadakat ve koruma her iki cinste de görülür.
Bağlılık ve Evlilik Evrimsel yaklaşıma göre aşk, bağlanma, evlilik ve eş seçimi süreçlerinin merkezindedir. Aşk eylemlerinin amaçlarından birisi de evliliktir. Bu kategorideki aşk eylemlerine örnek olarak, kişilerin birlikte gelecek planları yapmaları, evlilik kararı vermeleri veya evlenmeleri gösterilebilir. Evlilik, dışta bırakmayı güçlendirir. Kaynakların bağlanmasını garantiler ve çocuk doğurup büyütmek için bağlam oluşturur.
Cinsel Yakınlık Evlilik sırasında olduğu gibi evlilik öncesinde de aşk hareketlerinin dördüncü amacı cinsel yakınlıktır. Cinsel yakınlık duygusal yakınlığı da içerebilir ve en azından olgun devrelerinde heteroseksüel aşkın önemli bir parçasıdır. Cinsel yakınlık, kadınlardan çok erkekleri meşgul eder. Çünkü, kadınların erkeğe cinsel ulaşım açısından sınırlılıkları yoktur Erkek ise bu açıdan daha sınırlıdır, bu yüzden kendini cinsel ilişkiye hazırlamak adına bununla daha fazla meşguldür.
Üreme Üreme aşkın beşinci amacıdır ve o olmaksızın ilk dört işlev yerine gelmiş sayılmaz. Bu kategorideki temel aşk eylemi örnekleri bir kadının hamile kalması veya çocuk sahibi olmasıdır. Ancak üremeyi çevreleyen aşk eylemleri gebe kalma ya da doğumla sınırlı değildir. Gebe kalmayla doğum arasındaki dokuz ay boyunca her iki
KAOS GL cinsinde sergilediği aşk eylemleri gelen bebeğin yaşamı için önemlidir.
Kaynak Paylaşımı Cinsel yakınlık ve üreme bir kadının vaadettiği üretici değerinin göstergesi olarak görülebilirken erkeğin de kaynaklarını (maddi destek, koruma) paylaşması üretici vaadinin yerine getirilmesi olarak görülebilir. Erkeğin para, yiyecek, barınak gibi kaynakları paylaşması, kadının güvenliğini ve çocuklara yapılacak yatırımın materyalini sağlama amacına hizmet eder. Erkeğin kaynak paylaşımı eşi ve çocuklarının yaşamı ve üreme başarısı için önemlidir. Bu kaynakları sağlamakta başarısız olan erkeklerin aileleri hastalığa, kötü beslenmeye ve başkalarının saldıranlığına maruz kalmaya daha yatkındır.
Ebeveynlik Yatırımı Çocuklar dünyaya geldikten sonra beslenmeleri, korunmaları, eğitilmeleri ve sevilmeleri gereklidir. Sevgi türleri arasında en derin ve yoğun olanları bir eş ve ebeveyn olarak yaşananlardır. Evrimsel yaklaşıma göre, ebeveynin çocuklarına duyduğu sevgi çok önemlidir. Aslında, aşıklar tarafından dünyaya getirilen çocuklar bir eş bulup, kendileri de üreyebilecek olgunluğa gelemezlerse aşkın ilk altı görevi evrimsel olarak başarıyla tamamlanmış sayılmaz. Ebeveyn sevgisi eylemleri çok sayıda ve çeşitlidir. Bu hareketler, şefkat (çocuğuna sarılmak gibi), kaynak taahhüdü (çocuğunun eğitimi için para harcamak gibi), zaman taahhüdü (çocuğuyla oyun oynamak için zaman ayırmak gibi) ve kendini feda etmeyi (çocuğunu yedirmek için kendi yemeğini yarıda kesmek gibi) içerir. Özetle, aşk eylemleri yedi amaca yöneliktir. Bunlar: kaynak sergileme, dışta bırakma (sadakat ve koruma), bağlılık ve evlilik, cinsel yakınlık, üreme, kaynak paylaşımı ve ebeveynlik yatırımıdır. Aşkla ilgili bu evrimsel yaklaşım, aşk eylemlerinin sonuç olarak üreme başarısını arttıran bu amaçlara hizmet etmek için geliştiğini savunur (Buss,1988). Evrimsel kuramı test etmeye yönelik olarak psikologlar, insanların kısa romantik ilişkilerden evliliğe kadar farklı ilişki türleri içinde kullandıkları cinsel stratejilerle ilgili çalışmalar gerçekleştirmişlerdir (Buss ve Schmitt, 1993; akt. Westen,1996). Kişilerarası çekim ve ilişkilerle ilgili çalışmalar yapan araştırmacılardan farklı olarak evrimsel kuramcılar kadın ve erkeklerin farklı seçim baskıları ile yüzyüze olduklarını ve bu yüzden farklı cinsel stratejiler geliştirdiklerini düşünmektedirler. Erkekler sonsuz sayıda çocuk sahibi olabilecekleri için olabildiğince çok
46
kadını dölleyerek üreme başarılarını en üst düzeye çıkarabilirler. Kadınlar ise tersine, az sayıda çocuğa sahip olabilirler, hamilelikleri boyunca çocuk için büyük bir yatırım yaparlar. Sonuç olarak kurama göre, kadınlar, kaynaklarını onlara ve çocuklarına bağlayacak bir eş seçmek üzere daha seçici olmalıdırlar. Kuramın bu yordamalarını test eden çalışmalarda cinsiyetler arasında çok büyük olmamakla birlikte tutarlı farklılıklar elde edilmiştir. Örneğin, 37 farklı kültürde yürütülen bir çalışmada erkeklerin kadınlara göre, eşlerinin fiziksel çekiciliğine daha fazla önem verdikleri, kadınlarınsa bir eşin sağlayabileceği kaynaklarla daha fazla ilgili oldukları bulunmuştur (Buss,1989; akt.Westen, 1996). Ayrıca farklı çalışmalarda da, erkeklerin daha genç dolayısıyla üreme potansiyeli daha yüksek olan kadınları, kadınlarınsa daha yaşlı dolayısıyla daha fazla kaynak vaat eden erkekleri tercih ettikleri görülmüştür (Buss ve Schmitt,1993; Kenrick ve Kenrick, 1992; akt.Westen, 1996). Sonuç olarak, bu evrimsel yaklaşım aşkın amaçlı davranışlar veya aşk eylemleriyle ortaya koyulduğunun öne sürüldüğü bir yaklaşımdır. Bu davranışlar, eş seçimi, kaynak paylaşımı, gebelik gibi bugüne ait amaçlara hizmet eder. Bu amaçların başarılmasının üreme başarısıyla ilişkili olduğu varsayılır. Bu yaklaşıma göre aşkın anlaşılabilmesi için, 1) belli aşk eylemlerinin, 2) bu eylemlerin neye hizmet ettiğinin, 3) bunların doğal ve cinsel seçimle ilişkisinin ele alınması gerekir. Bu yaklaşımda aşkın ortaya konmasında cinsiyetler arası farklılığın önemli yeri vardır. Bunun sebebi üreme başarısında cinsiyetler arası biyolojik sınırlılık farklılıklarıdır. Bu yaklaşım kültürel bakış açısıyla çelişkili görülmektedir. Ancak Buss’ a (1988) göre bu bir yanlış anlamadan kaynaklanmaktadır. Bu yanlış anlamanın sebebi de iki analiz düzeyinin karıştırılmasıdır. Davranışların nihai (üreme başarısı) amacı olduğunu söylemek, bugüne ilişkin amacı olduğunu inkar etmek demek değildir. Aşk fenomeninin tam olarak anlaşılabilmesi için hem nihai hem de yakın (bugüne ilişkin) açıklamalara ihtiyaç vardır. AŞKIN TAMAMLAYICILIK KURAMI Reik (1957, akt.Mathes ve Moore, 1984) bir kişinin kendisinden memnun olmadığı ve kendisinin ulaşamadığı özelliklere sahip karşı cinsten birisine rastladığı zaman aşık olacağını öne sürmüştür. Aşık olarak ve dolayısıyla ideal diğer kişiyle bütünleşerek özdeşleştirme yoluyla kişi kendi yetersizliklerini ortadan kaldırır. Tamamlayıcı
aşk
kuramının
prototipi
KAOS GL heteroseksüelliktir. Bu kurama göre, bir kişi kendisine benzer birisine yani kendisiyle aynı cinsten birisine aşık olmaz. Tersine farklı birisine, yani karşı cinsten birisine aşık olur. Reik ayrıca, düşük özsaygılı kişilerin aşık olma olasılığının yüksek özsaygılı olanlara oranla daha yüksek olduğunu savunmuştur. Tamamlayıcılık kuramının öne sürülmesinden bu yana güçlü bir görgül destek elde edilememiştir (Mathes ve Moore,1984). Bunun nedenlerinden biri, bu çalışmalarda tamamlayıcı ihtiyaçların belirlenme şekilleri olabilir. Çalışmaların büyük çoğunluğunda tamamlayıcılığın belirlenmesinde normatif bir yaklaşım kullanılmıştır. Bütün denekler için x gereksiniminin tamamlayıcısının y gereksinimi olduğu varsayılmıştır. Oysa bir kişi için bir ihtiyacın tamamlayıcısı başka bir kişi için tamamlayıcı olmayabilir. Örneğin, baskın olma ihtiyacının tamamlayıcısı bir kişi için boyun eğme olabilirken bir diğeri için bakım olabilir. Bu görüşten yola çıkan Mathes ve Moore (1984) yaptıkları çalışmayla tamamlayıcılık kuramına ciddi bir destek sağlayan veriler elde etmişlerdir. Onların çalışmasının sonuçlarına göre, düşük özsaygılı kişiler yüksek özsaygılı olanlara göre Reik’in tamamlayıcılık kuramı temelinde aşık olmaya daha fazla eğilimlidirler. Bunun tersine yüksek özsaygılı denekler benzerlik temeline göre aşık olmaya daha fazla eğilimlidirler. Başka bir deyişle, eş seçiminde kişilerin düşük veya yüksek özsaygılı olmalarına bağlı olarak hem tamamlayıcılık hem de benzerlik rol oynar. BERSCHEİD VE WALSTER’İN AŞK KURAMI Bu kuram, Schachter’in insanların kendi duygularını yorumlamakta sosyal ve fiziksel çevrenin koşullarından yararlandıkları görüşüne dayanmaktadır. Berscheid ve Walster (1974, akt. Freedman ve ark. 1993) diğer herhangi bir heyecansal duygu seti gibi romantik aşkında Schachter’in (1964, akt. Hortaçsu, 1997) iki etmen kuramıyla açıklanabileceğini öne sürmüşlerdir. Schachter, herhangi bir heyecansal yaşantının yoğun fizyolojik uyarılma ve uygun bilişsel adlandırmadan oluştuğunu savunmuştur. Yaptığı deneysel çalışmada adrenalin iğnesinin yol açtığı genel fizyolojik uyarılmanın (çarpıntı, terleme) farklı durumlardaki deneklerce mutluluk veya kızgınlık olarak yorumlanabildiğini ve buna uygun davranışlara yol açabildiğini göstermiştir. O halde aşk, yoğun fizyolojik uyarılma ve “bu aşk olmalı”, “benim için yaratılmış” gibi adlandırmalardan oluşmalıdır. Bu kurama göre, kişi toplumsal yaşantı boyunca aşık olmanın nasıl bir duygu olduğunu öğrenir. Olumlu duygusal
47
yaşantılar yoluyla uyarılma yaşadığında da çevresinde aşık olunabilecek model tanımına uygun birisi varsa kişi duygularını aşk olarak yorumlar. Bu görüşü destekleyen ilginç deneyler yapılmıştır (Berscheid ve Walster, 1974; Walster ve Walster, 1979; akt.Hortaçsu,1997). Bunlardan birisinde, tehlikeli ve sallanan bir köprü üzerinde bir kıza rastlayan erkek deneklerin, sağlam bir köprü üzerinde aynı kızla karşılaşan erkeklerden daha çekici buldukları görülmüştür. Walster’e göre, korkudan kalbi çarpan erkekler, bu çarpıntının kızdan kaynaklandığını düşünerek onu daha çekici bulmuşlardır. Berscheid ve Walster’in kuramı hoş olmayan heyecansal yaşantıların bile uyarıcı olacağını ve eğer “aşık olma”nın bir parçası olarak uygun biçimde adlandırılırlarsa, romantik aşk yaşantısını güçlendireceklerini de öne sürmektedir. Bu görüşü destekleyen araştırmaya dayalı ciddi kanıtlar yoktur. Ancak Driscoll, Davis ve Lipitz (1972, akt. Freedman ve ark., 1993) yaptıkları çalışmada anababaları ilişkilerine oldukça çok karışan çiftlerin birbirlerini, anababaları ilişkilerine çok az karışanlardan daha fazla sevdiklerini bulmuşlar ve bu bulguyu Berscheid ve Walster’in kuramıyla tutarlı görmüşlerdir.
KAOS GL AŞK İLE İLGİLİ CİNSİYET FARKLILIKLARI Cinsiyetlerden birisi diğerinden daha romantik midir? Ya da daha kolay aşık olur mu? Araştırmalar, bu soruları yanıtlamaya çalışırken kişilerin aşkla ilgili ideoloji ya da inançları ile bir yakın ilişkideki gerçek yaşantılarını ayrı ayrı ele almanın daha yararlı olduğunu göstermektedir. İnsanlar aşkla ilgili inançları yönünden romantik ve pragmatik olarak sınıflandırılmaktadır. Romantik kişiler, aşkın insanın başına bir kez geleceğine ve sonsuza dek süreceğine, her türlü engeli ortadan kaldırabileceğine inanırken, pragmatik kişiler bu görüşleri reddeder ve bir kişinin pek çok kişiye aşık olabileceğine, ekonomik güvencenin tutkudan daha önemli olduğuna inanırlar.
Buraya kadar sözü edilen çalışmalar ve bulgular, aşkla ilgili tutum ve inançlar yönünden cinsiyetler arası benzerlik ve farklılıkları yansıtmaktadır. Ve aşka ilişkin gerçek yaşantılar yönünden cinsiyet farklılıkları ayrıca incelenmelidir. Hoşlanma ve sevmenin başkasına karşı niteliksel olarak farklı tutumlar olduğunu öne süren ve bunların yoğunluğunu ölçmek amacıyla iki ayrı ölçek geliştiren Rubin gerçekleştirdiği çalışmada, erkek ve kızların flört ettikleri kişiye duyduğu aşkın yoğunluğunun aynı olduğunu, ancak erkeklerin hoşlanma yoğunluğunun daha fazla olduğunu saptamıştır (Rubin,1973, akt.Peplau ve Gordon,1985).
Hendrick ve Hendrick (1996) aşk stillerine ilişkin çalışmalarında Lee’nin altı farklı aşk stili üzerinde durmuşlardır (tutkulu aşk, oyun gibi aşk, arkadaşça aşk, sahiplenici aşk, mantıksal aşk ve özgeci aşk)
Romantik aşkın semptomları bakımından cinsiyetler arası farklılık incelendiğinde ise flört ilişkisindeki kadınların erkeklere oranla aşkın öfori, konsantrasyon güçlüğü ya da bulutların üstünde uçuyormuş gibi hissetmek gibi duygusal semptomlarını daha fazla beyan ettikleri görülmektedir (Dion ve Dion,akt.Peplau,1983). Ancak, bu bulgunun aşk yaşantısındaki gerçek cinsiyet farklılığını mı yoksa kadınların böyle semptomları araştırmacılara göstermeye daha istekli olduklarını mı gösterdiği net değildir (Peplau,1983).
Hendrick ve Hendrick’in uzun yıllar süren çalışması, kadın ve erkeklerin bu altı aşk stilinden tutkulu ve özgeci aşk stillerinde farklılık göstermediklerini fakat aşkı bir oyun gibi görme stilinin erkeklerde, diğerlerinin ise kadınlarda daha fazla gözlendiğini ortaya koymuştur.
Son olarak, aşık olma hızı bakımından cinsiyetler karşılaştırılacak olursa, erkeklerin aşık olmaya daha hazır oldukları ve kadınlara göre ilişkinin gelişimi esnasında daha erken bir dönemde aşık oldukları görülmektedir (Rubin,Peplau ve Hill,1981,akt.Peplau ve Gordon,1985).
Bailey (1987, akt. Hendrick ve Hendrick,1996), Hendrick ve Hendrick’in Bem Cinsiyet Rolü Envanterini kullanarak kadınsı, erkeksi, androjen (yüksek kadınsı ve erkeksi özelliğe sahip) ve ayrışmamış (düşük kadınsı ve erkeksi özelliğe sahip) olmak üzere dört standart gruba ayırdıkları deneklerle gerçekleştirdikleri çalışma, erkeksilik ve kadınsılık tutumlarının, kişilerin aşk stilleri üzerinde biyolojik cinsiyetlerinden daha fazla rolü olduğunu göstermiştir.
Özetle, hangi cinsiyet daha romantiktir sorusunu daha kesin bir terminoloji ile ele almak gerekmektedir. Genç yetişkinlerde, erkekler daha güçlü bir romantik aşk ideolojisine sahiptir ve kadınlara göre bir ilişkinin daha erken döneminde aşık olmaktadırlar. Ancak kadınlar aşkın duygusal semptomlarını daha fazla beyan etmektedirler.
Pek çok çalışma, kültürel kalıpyargıların aksine bu kriterler bakımından erkeklerin daha romantik olduğu yönünde sonuçlar sunmuştur (Hill,Rubin ve Peplau,1976;Rubin, Peplau ve Hill,1981,akt.Peplau,1994).
Moore ve meslektaşlarının cinsiyet, cinsiyet rolleri ve romantik tutumlar arasındaki ilişkiyi inceledikleri çalışmada cinsiyet faktörünün romantik tutumlar üzerinde temel etkisi olmadığı ancak cinsiyet rolleriyle etkileşiminin bu tutumları etkilediği gözlenmiştir. Sonuçlar, yüksek kadınsılık özelliğine sahip kadınların güçlü romantik tutumlara sahip olduğunu, erkeklerin de androjenlikleri arttıkça romantik tutumlarının arttığını göstermiştir (Moore,Kennedy,Furlonger ve Evers,1999).
48
SONUÇ VE TARTIŞMA Aşk fenomeni sosyal psikoloji alanında zaman zaman geri planda kalmış, günümüzde ise yeniden önemli bir çalışma konusu haline gelmiştir. Son otuz yılda bu konuda yürütülen çalışmalarda meydana gelen gelişmelere rağmen aşk fenomenine ilişkin çalışmaların tam bir olgunluğa eriştiğini söylemek zordur. Kuramcılar aşk fenomeninin kuramsallaştırılmasına ilişkin yaklaşımların henüz başlangıç aşamasında olduğu görüşünde birleşmektedirler (Rubin,1988; Buss, 1988, Shaver, Hazan ve Bradshaw, 1988).
KAOS GL Aşk fenomenine ilişkin çalışmaların yeterli olgunluk düzeyine varmadığının önemli bir göstergesi konuyla ilgili literatürde ortak bir dil bulunmamasıdır. Aşkın farklı kişiler için farklı anlamlara gelmesi bu konuda çalışan araştırmacılara güçlükler yaşatmaktadır. Aşkın bir duygu olarak mı, bir tutum olarak mı yoksa bir davranışlar seti olarak mı ele alınması gerektiği üzerinde uzlaşılamamış hususlardan birisidir. Bu durum farklı araştırmacıların farklı sınıflandırmalar yapmalarına yol açmaktadır. Sözü edilen sınırlılıklarına rağmen bugüne kadar yapılmış olan çalışmalar gelecekte aşk konusunda yapılacak çalışmalara yön vermesi bakımından oldukça önemlidir. Var olan yaklaşımların aşk hakkında tam bir resim oluşturmakta yetersiz kaldığını vurgulayan Bersheid (1988) aşkın anlaşılabilmesi için 1) aşkın altında yatan duyguları anlamak, 2) bu duygusal yaşantıların aşık olan kişiler tarafından nasıl yorumlandığını anlamak ve 3) aşk yaşantısında cinsel arzunun rolünü fark etmek gerektiğini savunmaktadır. Rubin’e (1988) göre de gelecekte aşk konusunda yapılacak çalışmalarda üç yön göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi, araştırmalarda Berscheid’ın savunduğu gibi cinsel uyarılmanın psikofizyolojisi ile aşk psikolojisi birbirleriyle ilişkilendirilmelidir. Aşk ve seksin birbiriyle bağlantılı olduğu görüşü yaygın kabul görmesine rağmen bunlarla ilgili çalışmalar ayrı olarak yürütülmektedir. İkincisi, araştırmacılar, aşkın geliştiği çevresel ve demografik bağlama daha fazla önem vermelidir. Aşk yaşantısı hakkında ne kadar çok şey bilinirse bilinsin insanlar mevcutulaşılabilir kişilerle ilişki kurarlar. Bu nedenle çalışılan kişiler için ulaşabilmeyle ilgili ciddi sıkıntıların olduğu durumlarda bu sıkıntılar dikkate alınmalıdır. Son olarak araştırmacılar stres ve kriz zamanlarını aşmakta yardımı olan bir faktör olarak aşkın önemini dikkate almalıdır. Başka bir deyişle aşkla ilgili çalışmalar sosyal destekle ilgili çalışmalarla ilişkilendirilmelidir. Aşkla ilgili çalışmalar sosyal psikolojide ele alınan pek çok konu gibi sadece araştırmacıların bilimsel merakını gidermekle kalmayıp, insanların aşk yaşantıları ve ilişkileri hakkındaki beklentilerini şekillendirerek ilişkilerinin kalitesini arttırması ve böylece yaşamlarını zenginleştirmesi açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle aşk fenomenine ilişkin sosyal psikoloji çalışmalarının daha da zenginleştirilerek sürdürülmesi gerekli görünmektedir. KAYNAKÇA Baron, R.A. ve Byrne, D.(1997). Social Psychology, Allyn & Bacon, Boston. Berscheid, E.(1988). Some comments on love’s anatomy:or whatever happend to old-fashioned lust? R.J.Sternberg ve
49
M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Buss,D.M. (1988). Love acts: The Evolutionary biology of love, R.J.Sternberg ve M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Clark, M.S. ve Reis, H.T. (1988). Interpersonal processes in close relationships, Annual Review of Psychology, 39, 60972. Freedman, J.L., Sears,O.O. ve Carlsmith (1993), Sosyal Psikoloji, (ç. Ali Dönmez). Ankara: İmge Hatfield, E. (1988). Passionate and companionate love, R.J.Sternberg ve M.L. Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Hendrick, C. ve Hendrick, S.(1986). A Theory and method of love, Journal of Personality and Social Psychology, 50, 2, 392-402. Hendrick, C. ve Hendrick, S.(1996). Gender and experience of heterosexuel love. J.T.Wood (Ed.), Gendered Relationships. Mayfield Publishing Company, California. Hazan, C. ve Shaver, P.(1987). Romantic love conceptualized as an attachment process, Journal of Personality and Social Psychology, 52, 511-524. Hortaçsu, N. (1997). İnsan İlişkileri. Ankara:İmge Kitabevi. Journal of Personality and Social Psychology, 52, 3, 511524. Kelley, H.H. (1983). Love and commitment, H.H.Kelley, E.Berscheid, A.Christensen, J.H.Harvey, T.L.Huston, G.Levinger, E.McClintock, L.A.Peplau ve D.R. Peterson (Eds.) Close Relationships. Freeman and Company. Lee, J.A. (1988). Love-Styles, R.J.Sternberg ve M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Mathes, E.W. ve Moore, C.L. (1984). Reik’s complementarity theory of romantic love, Journal of Social Psychology, 125,(3), 321-327. Moore,S.M., Kennedy,G., Furlonger, B. ve Evers, K.(1999). Sex, sex roles, and romantic attitudes: Finding the balance. Current Research in Social Psyhology, 4. Murstein, B.I. (1988). A taxonomy of love, R.J.Sternberg ve M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press Peplau, L.A. (1983). Roles and Gender. Close Relationships. W.H.Freeman And Company, New York. Peplau, L.A. ve Gordon, S.L. (1985). Women and men in love: Gender differences in close heterosexual relationships. V.E.O’leary, R.K.Unger, ve B.S. Peplau, L.A.(1994). Men and women in love. D.L.Sollie ve L.A.Leslie (Eds.) Gender, families and close relationships: feminist research journeys. Sage Publications, California. Rubin, Z. (1988). The Psychology of Love. R.J.Sternberg ve M.L.Barnes.(Eds.),Yale University Press. Shaver, P., Hazan,C. ve Bradshow, D. (1988). Love as attachment: The İntegration of three behavioral systems, R.J.Sternberg ve M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Simpson,J.A. (1990). Influence of attachment styles on romantic relationships, Journal of Personality and Social Psychology, 59, 5, 971-980. Sternberg, R.J. (1986). A triangular theory of love, Psychological Review, 93,2,119-135. Sternberg,R.J. (1988). Triangulating love, R.J.Sternberg ve M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Sternberg, R.J. ve Barnes, M.L. (1988). An İntroduction to the Psychology of Love R.J.Sternberg ve M.L.Barnes (Eds.), The Psychology of Love, Yale University Press. Westen, D.(1996). Psychology: Mind, Brain and Culture. John Wiley & Sons, Inc.
KAOS GL
Belgin İNAN
kapı kapandı, gittin... işte, aşkın bütün kıskançlıklarını, bencilliklerini, hastalıklarını, acılarını ve güzelliklerini taşıyorum. yine yığıldım kaldım kapının dibine, saatlerce ağladım. sesimi çıkaramadım yanında da. ilk kez bu denli yabancıydın bana, söyleyebileceklerimin hepsi içime düşmüştü... dinledim durdum o günden bu güne, dünyaya baktım... çıkamadım işin içinden, bıraktım dağınık kalsın. cumartesi yaklaşıyor... kente dönersen... ... gece nasıl da biniyor insanın soluğuna... "dokunmak yabancılaşmaya başkaldırmak..." deyip hep kolkola geziyorlardı sokaklarda, bir gece yine öyle kolkola deniz kenarına inmişler, yazmış, denize bakmışlar, denizin ufku yokmuş... hidrojen peroksite, yapay gübreye, asite bırakmışlar denizi, eve dönüyorlarmış, biri diğerine çocukluğunda babasının gazoz vaadine kanıp kışlık odunları taşıdığını, odunların hepsi bitene kadar dayanamayıp çizgifilm seyretmek için televizyon başına geçince babasının onu nasıl gazozsuz bıraktığını anlatmış... gazoz içmişler. başını göğsüne yaslamış. geceymiş... soluk almak çok güzelmiş. sevgilisi düşündeymiş uyurken, bu sabah da babasıyla sevgilisi uyandırdı onu, "kara marsık!!!" diye bağırdı babası, irkildim, sevgilisi geldi, ya beş yaşındaydılar ya altı... elleri yumuk yumuk... ellerini ona vermiş, öbürü almış, sahici yalanlarının umutlanışlarını dizmişler boncuk boncuk. İzmir'in lodos kokulu sokakları sıcaktan kavruluyordu. Uzundere dolmuşundaydık tıngır tıngır... kan rengi bir erguvan takacaktı sevgilisinin boynuna, kanının deliliğine gidiyorduk, bilge suların en derinini gizlemişler kondunun temeline, "gel, suda açıyor kanım" dedi, takıldı öteki peşine. ... küçük, küçücük bir taş attı bedene. oyunu bitirmeye yeltendi öteki. yiten geri döndü. cismi zulme uğramış ırmak hortladı, içine akacak vadi bulunca. büyüyüp titreyerek yayıldı taş suda, su sarsıldı. doğru yerde olmak duygusu, ışıdı... öteki anahtar, kimin yabancı olduğunu anladı... ... gitme... sen gidince karanlık gölgen kalıyor, pençesini soluğuma takıp, yırtıyor. korkuyorum. gitme, aç göğsünü ısınıp kalayım öyle... ... ölmeli kalmalı sokak oyunlarına dadanmış zaten kanı dellenince... soğuk hücrelerde yitirmiş sonra bedeninde kalan son sevda parçalarını ve aklını... ne vardı ki büyümekte. yıldızlar belirdi mi şarabı kapıp bostanın birine, cümbür cemaat... sonra yakalan
50
bostan sahibine, yine sokakta al soluğu. yaramazdır işte o... şimdi de bıkmış icra takip evraklarını mazlumların kurtuluşuna yırtma düşlerini uğurlamaktan, "pencerenin pervazından alıkoydular beni" diye mırıl mırıl yakınıyor öksüz kedi yavrusu gibi... yağmur korkusu da değil artık bu. kocaman oldu... burnumu da sıkmaz artık. ... kendime de bakıyorum ama ayıramıyorum senden... aynı vahşi ormandan çıktık yola, insan olmaktan, deli insan olmaktan, çocuk insan olmaktan... sen yitişlerimin yoldaşısın, yine birlikte yitmek gerektiğini gösteriyor sezebildiklerim. "ol mahiler ki derya içredirler..." denli yakınsın bana, şuracıkta, kaburgalarımın arasında, sıcacık. havada sesin, soluğun var, hava bile sen... taşlar, duvarlar, giysiler, kapılar bile sen... benim gözlerimde bir yığın yazılmamış şiir var, senin gözlerindekileri okumaya başladılar... duydum ki, "sevmesiyle değil mi, alır okurum." dermiş sana şaşkının biri, yetmezmiş bir de "benden başkasına okutmayacaksın" diye yeri göğü inletir dururmuş. neye yarar sahiplenmeleri, kimin olursan ol sapoğlu sapsın işte, bir başınasın... hiç kimsenin ve herkesindin sen bir vakitler. allanmış yüzünle gülüp türküler bağırarak koşardın caddelerde sarhoş, tutardım kolundan, otomobillerin altında kalmadan varırdık işkembeciye, "seni seviyorum" tümcesini o denli çok yinelerdin ki böyle zamanlarda, dilin yaka silkerdi artık... dünyayı dışarıdan izlemek... benimle vakit geçirirken filmdeymiş gibi hissettiğini söylerdin, her şeyi usumuza çekerdik, algımızı don lastiğine çevirip esnettikçe esnetiyoruz ya birlikteyken, temiz niyetli bilmişliklere veriyoruz fikrimizi. özledim seni. beklerken unutulmak dayanılmaz olmalı. bekleyiş olma sen, günaydın ol... seni bekliyorum... lodostan, rengarenk boyalı, yoksul evlerden geleceksin, saçlarında ve gülüşünde acı kızıl bir tebessüm olacak, allarını yeşillerini daha da aydınlattıkça soluk tenine çarpıp kırılıyorsun ya bugün... yarın ışıldayacaksın, omzunda şelpen, çıkınında şiirlerin, yüreğinde umudun ve direncin olacak... yarın sıyrılıp geldiğinde. ... cumartesi yaklaşıyor... fırsat bulabilirsen kente dönecek, görüşürüz belki... kasabada, büroda kalmak durumu da dayatabilir. ortalık yatışana dek ayrı kalmaktan söz etmiştik ya, nafile... "ol mahiler ki derya içredirler, deryayı bilmezler..." sen gelsen de gelmesen de buradasın... "aşk uzakta hep genç kalır biz ötede yaşlanırken..."
KAOS GL
"Önce bir boşlukta gördüm kendimi, filmlerde ki hep birden gülen koca ağızların üzerime doğru geldiğini gördüm. Yanlışlık var bunda dedim. Onlar yerde dizlerinin üstünde olmalılar ve ben gülümsemeliyim onların hallerine, onlar bulmalılar binlerce sorunun içinde kendinelerini." Bir baktım ki elleri vajinamı okşuyor. Ben tedirginim, o gülümsüyor ve içkiden mi zevkten mi bilinmez sarhoş! Bekliyorum, beni kurtaracak biri yok, kendi benliğim mi? O yok ki! Ben yokum, bedenimde bilinmez bir içe çekiliş var. Eli daha hızlı okşuyor. Parmakları bedenimi keşfetmekten mutlu, sertleşiyor. O gece arabadan inene kadar onun beni keşfetmesi ve bedeniminse kendini bile keşfedememiş olmaktan duyduğu utanç ruhumu sarsıyor. Sonra yatıyorum, başımı bakıcımızın göğüsleri arasına koyuyorum. Ve buluyorum mutluluğu, huzuru! Bedeni ne de güzel kokuyor, elleri beni nasıl da sevgiyle sarmalıyor ve ben onun göğüslerinin arasında, dünya yıkılsa da onun beni koruyacağını biliyorum. Biraz önce beni keşfedenin, bakıcının eniştesi olması beni ona bağlıyor. İstiyorum ki yıllar geçsin ben onun göğüsleri arasında böyle aşkla uyuyabileyim. Aylar geçiyor, otobüsle bir yolculuktan eve dönerken, 70 yaşında bir amcanın kucağında yine keşfediliyorum. Eve geldiğimde, bakıcımızın kollarının arasında uyumayı istiyorum, ama o evde başka biriyle, kocasıyla bizi karşılıyor. Üzgünüm! Üzüldüm! O evleniyor. Mutlu ve ben bir zaman sonra onun mutluluğundan mutlu olmaya başlıyorum. Aşk bu olsa gerek. Evlerine gidiyorum, kekeme kocasına sarılışını gördükçe mutlu oluyorum, hele bir de kucağında ki bebek gülümsedi mi dünyalar benim oluyor. Yıllar geçiyor, ben başka aşklara yelken açıyorum, beni seven her kadında yeni bir hayata başlıyorum. Hayatımın bir yap boz oyununa dönmesini keyifle izliyorum. Bir gün saçları yüzüme çarpıyor onun! Gülümsüyor ve elini uzatarak "bu mahalleye yeni taşındım" diyor. Yüzümde mutlu bir gülümseme, ama yine de dokunmak istemiyorum. O ısrarcı. Elini tutuyorum ve kalp atış seslerimi duymaması için dua ediyorum! Biliyorum, arsız gönlüm yeni bir aşka aç. Duygusuz dokunuşlardan bıkmış. Onu seviyorum ölesiye, onu seviyorum o anlayana kadar. Ne zaman o anlıyor, benden uzaklaşmaya başlıyor, ben ona aşık olmaktan vazgeçiyorum. O benden uzaklaştıkça ben ona
51
tapıyorum. Biliyorum, eğer benliğime adımı Derya C AN AN koysaydım, bunu engellerdim ama ne benliğim cansizyag@usa.net kendini biliyor, ne de beni tanıyanlar benliğimi. O hissediyor. Başka nedenler bizi ayırırken ben onu bırakmak istemiyorum, o beni sever diyorum. "Önce bir boşlukta gördüm kendimi, filmlerde ki hep birden gülen koca ağızların üzerime doğru geldiğini görüyorum. Yanlışlık var bunda diyorum. Onlar yerde dizlerinin üstünde olmalılar ve ben gülümsemeliyim onların hallerine, onlar bulmalılar binlerce sorunun içinde kendinelerini." Şimdi o beni seviyor, benliklerimiz adını buldu. O bana aşık, ben ona. Ve sen lezbiyen! Sen eşcinsel! Sen gey! Utanma benliğinden, gülerek üzerine gelen koca ağızları düşünme. Aşkına sahip çık, Onu sev ve onu bırakma! sakın bırakma!
KAOS GL
sen giderken pencereler açıktı yedi yaşında bir çocuk gözlerinde yaşla elindeki elma çakısıyla bebekliğini kazıyordu. sığınacak bir anı bulmak için.....
Ozan AKSOY
Umut nedir yaşamında insanın... sana aldırmaz, öyle hemen çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli beklesen de.... senin beklemen bir boşunalık duygusudur yalnızca; gerçekler içinde hayallerin, olup bitenler içinde olmayacakların düşlenmesi ve boşuna bir düşüş... oysa o, gelişmektedir, sana doğru, sen hiç bilmeden, beklerken.... ama senin beklemen hüzünlü, dingin bir umutsuzluktur. Bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine hatta bitiremeyeceğini de bildiğin bir çok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık... yaşamanın anlamı bulunmamıştır, bulunamayacaktır, o gelmeyecektir. Sonuçsuz bir son olarak ölüm gelebilir artık.... hayır!.. hayır!... Benim UMUDUM var. Hani çiçekler vardır, sanırsın hep tomurcuk kalacaklar (halbuki öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri, serpilmeleri) ama gün gelir, inanamadığın bir hızla pırıl pırıl açıverirler ya, işte öyle birden bire geliverir yaşamın anlamı... Yıllar önce görmüşsündür onu, bir an için tek bir kez ufacık belirsiz, uçucu. Yalnızca içinden "ne güzelsin" demişsindir. "Kalsan ya biraz" bile diyemeden. Zaten bilmiyorsundur bu deyimi o zamanlar. Bir karışıklık ve geçip gidicilik içinde yalnızca; anlık bir görüntü; bir görünüş, bir yüz bir çehre, bir kaç renk içinde... Esintili bozkır tepesinde bir kızıltı, kötü bir çivit mavisi ve yapışkan bir beyaz içinde... geçip gitmiş silik; hep de silinen bir anı. Küçücük, zorluklarla anımsadığın, hiçbir anlam veremediğin, daha nereye, hangi yerine koyacağını bilmediğin bir an. Sonra işte yıllar sonra o an gelir: "işte, o, benim; bendim işte o umudun" der. O'dur işte; birden parıldayıverir o eskimiş anı, gözlerinin önünde nasıl nereden sen bilmeden niçin gittiğini bile anımsayamadığın, o tepeden aşağı uzanan şehrin önünde.... O'dur işte aydınlanıveren... aradım seni birkaç gündür buradayım. Yine bir pazar akşamı bu saatlerdi. Yine yatağımın en köşesindeydim. Elim telefona gitti, hissettim beni düşünüyordun. Şimdi de yapmaktan hiç hoşlanmadığım şeyi yaptım. Telefonu açtım ruhsuz sesini dinledim. Bu kez ben değil sen kapattın. Yani tüm doyumlu sorunsuz insanların yaptığı gibi meraksız... Bir an düşündüm sadece bir an, o kadar, sesini duyunca.. yatağında uzandığın belliydi. Yılların yorgunluğu en çok da bu sınırlı dinlenme saatlerinde çıkıyordu ama. Yoksa şimdi daha mı yorgundun? Daha mı bezgindin? Oynamaktan yoruluruz. İstemediğimiz gibi davranmaktan, bir de kendimizi kandırmışsak,
52
herşeyin iyi olduğuna olacağına falan... inanmışsak.. işte o zaman çatlaklara hazır olmak lazım, o zaman sen de kırılırsın, karşındaki hiçbirşeyin farkında olmayan zavallı da. Ama sen yılların oyuncusu hep temkinli davranırsın bir de tecrübe.. Ah tecrübe bazı damarların kopmuş olması hali.... Neyse yine döneceksin herhalde. Oyalanmalar, dinlenmeler, yılların acısını çıkartmalar, zor günlerin acısını şımartılarak gezdirilerek unutmalar dünyasına döneceksin. Gerçek olmayan, son bir çıkış yolu zannedip, çok kısa zamanlarda kuruduğunu sandığın oyalanmalar dünyası. Oyalanıp sonra da sıkılıp geri dönersin; belki bana değil canım bu şehre geri dönersin. Bu şehirde ne oyalanamayacağını, ne de dinlenemeyeceğini bilerek gelirsin belki de yorulmaya..... aman bana ne, ne halin varsa gör, sana ben başka birşey anlatacaktım... O telefondaki sesi duyduğumda, televizyon cızırtılarıyla birlikte bana hiç yabancı gelmeyen sesleri.. Bir an gelsem yanına diye düşündüm. Gece saat ilerlemiş olacak. Ben yalnızlığımdan kurtulup yine eski günlerdeki gibi hiç birşey düşünmeden, heyecanlanarak kalbim çarparak sana geleceğim. Nedense, bilmiyorum nedense senin yanında hiç kimseyle olmadığım kadar güçlü hissederdim kendimi, bu yüzden yanından ayrılmamak... Yine sana gelmişim saat gece yarısına geliyor, ama Antalya da ışıl ışıl. Ne değişmiş ki herşey aynıymış meğer herşey yerli yerinde. Işıklar yıldızlar hepsi yerli yerinde duruyor, geceye meydan okuyorlar. Mayısın ortaları olmasına rağmen nemli bir yaz gecesi var Antalya'da. Ay aynı ay, sen gittiğinden beri o da değişmemiş. Herşey aynıysa ne değişti peki??? Söyler misin ne? Ben anlayamadım neyin değiştiğini. İnsanlar çoğu zaman birbirini yaşatırlar, affederler ama bunu gururlarına yediremeyip unutmayı, silmeyi tercih ederler. Kolay olduğunu zannettikleri bu yol en zorudur oysa. Neyse, boşver... Sen orada kal. Ben bu akşam gelmeyeyim. Belki de özlediğim falan da yoktur kimbilir. Baksana herşey aynı, ne değişecek ki, bir de hayal kırıklıklarıyla, gerçeklerle yüzyüze gelmelerle mi uğraşalım bu yaştan sonra ha? Ne güzel, ha orada ha burada oyalanmalar dünyasında yaşayıp gidiyoruz işte, hiçbir şeye nokta koymayı beceremeyerek, zaten nokta yok ki.... Herşey aynı herşey devam ediyor işte.. Peki neden sanki bir gözümü kaybetmişim gibi, kulağımın biri duymuyormuş gibi, bir bacağım yürümüyor gibi??? Çalışsam, zorlasam eski haline döner mi? Eski haline dönsün mü, yoksa böyle daha mı iyi??? İçinden doğru sevdim seni, bakışlarından doğru sevdim, ağzındaki ıslaklığın buğusundan, sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de. Beni sevdiğin gibi sevdim seni; kan bırakılmış karanlığından. Çünkü; UMUDUMDUN, UMUTTUN...
KAOS GL
Soğuk bi’şeyler düştü gözlerimden. Tuzluydu biraz. Ağlamak değildi bu. Yaraya tuz basarsınız da eliniz kanar ya... ağzımda çiğnediğim bütün öfkeler ince ince zehrini saçıyor kalbime. Kendim ettim, kendim buldum hesabındayım.
Bir gazete parçasına yazıp, koltuğun üzerine koyduğun “ŞANSINI KAYBETTİN” yazısını hiç unutmayacağım. Anlık hafıza kaybı, anlık körlük... Bir yazı hiç insanın etini keser mi?
Sevdiğim bütün erkekler birbirine benziyordu. Aynı fabrikanın ürünleri. Hepsi vefasız. Aynı dalın zehirli elmalarıydı onlar. Ben yalnız söğüt. Meyvesiz, salkım saçak. Hiç söğüde elma aşılanır mı? Ben bunları bile bile sevdim.
Canım sıkılınca akşamüstü, tenekeleri kesiyorum, biçiyorum. Kendime gelinlikler dikiyorum. Bu bendeki öyle bir aşk ki anne, kavanozda bile yaşıyorum. Tenekeden gelinliğimi giyiyorum. Sevdiğimi bekliyorum. Bütün ölüler davetlidir düğünüme. Bütün sokak çocuklarına annelik yapabilirim. Yıkılan bütün evler sarayımdır. Ve bütün unutulanlar şarkılar uğurum.
Üşüten şehirlerim var benim içimde. Anlamaz. Buzdan kömürlerle yakar her yerimi. Üzerime giydiğim bu deri ceketi bundan bir önceki aşkımın kalbinden yüzdüm. O beni “bir” biliyordu ama ben gündüz ayrı gece ayrı bir yüzdüm. Diğerleri bir-iki ile uğraşırken ben doksandokuuuz, yüzdüm. O farkında değildi. Otobüste yanımda otururken, tatlı tatlı ısıtırdı beni. Sigarasının dumanından duvaklar yapardım kendime. Elleri hep bacaklarımdaydı, dudakları dudaklarımda... o hep kaçanı kovalarken (akılsız!) ben onu hücrelerimin gökteki yıldızlar katı kadar, sevdiğimi söylerdim. A bir de aşk duamı: BENİ AŞK İLE ÖYLE BİR BOYA Kİ RABBİM, AŞKIN CEHENNEM HALİNDE BİLE, AŞK DİYE PERVANE OLAYIM, PERVANE OLAYIM, PERVANE... Annem! Benim efkarlı tepem. Ben seni sadece sevmedim, anladım da. Seni her düşündüğümde ürpermem, kalbime ince ince sızıların girmesi seni anlamamdandı. Ve senin beni anlamaMandandı. Üvey abin tarafından tecavüze uğradığını, o yüzden nişanlından ayrılıp kendinden yirmi yaş büyük babam olacak o adamla evlendiğini, öğrendim. Neden titrek bir ağaç olduğunu anladım. Duvaksız bir gelin. Sonra kucağında üç çocuk. Boynu bükük. Kader yine orospuluk peşinde. Son beşiğini çok severdin. Öperdin. Seni beklerdim, işten gelecek de birlikte yemek yiyeceğiz diye. Bu yüzden yemek yapmayı çok severdim, çocukluğuma rağmen, ertelene oyunlarıma rağmen. Cumartesilerini beklerdim, haftada bir kez olsun kahvaltı yapalım diye... Eşcinsel olduğumu anlayınca, “bana en çok acıyı sen verdin” dedin diğerlerine rağmen. Ben hep senin balkonundaydım, beni aşağıya ittin.
53
Beni bir kavanoza koyup rafa kaldırdın anne. Burada rahat değilim, nefes alamıyorum, anne.
Gözlerim takılıyor fermuarına. düğmesi elmas mı, yakut mu?
Kotunun
(-Aman be... Gözüm takılmış. Sana dalmadım. Olur mu hiç? Unutma biz dostuz.) (Uff ucuz atlattım) gözlerim takılıyor gizli bahçene. Kaç dilberi gezdirdin orada. Yapraklarım dökülüyor. Ben senin kaşını gözünü değil, günahını sevdim. Evinin cehenneme bakan tarafını hep. Hadi elimi tut, düşmanıma yatak, gözyaşıma sebeb... Özgürlüğüm sarı bir zarf içinde kaldı. 18 yaşından küçüklere zararlıymışım ya 18 yaşından büyüklere?... Ey gözü şaşı, çarpık bacaklı, kara abalı şehir! Ey adına Ankara denilen zulümhane! Zaten iki küçük kanadımın bir tonluk yükü var. Bir de sen üstüme abanma. Söz lotodan para çıkarsa yarısı sizin. Al yemeğimi sen ye. Al bu kazak da... Yeter ki sus, yüzüme tükürme! Yaralıyım. Hayat verdi ben aldım. Yükümden yere değdi dalım. Bir sere kartalı taşır mı, ben taşıdım. Yıldızlar düştü bir anda yere. Ben taşladım. Eveet. Ben gidiyorum arkadaşlar. Maskelerim beni bekliyor. Atkımdan saçlarım; çoraptan göğüslerimi, kaçık ince çoraplarımı, makyajımı çıkartıyorum, zaten bu oda çok soğuk. Sanki kapı birden açılıverecekmiş gibi. Neden korkuyorum ben ya! Birinin namusunda gözüm mü var? Kimin aşkını çaldım? Kimin ekmeğinin düşmanıyım? ........ İyi günler Tunalı..... ben Mustafa nasıl yardımcı olabilirim?.... Not: Beni arayan olursa, ben sevgiyle ayakta duran her ağacın gölgesindeyim.
GÜZSİYAH
KAOS GL
BORA
Keşke bir çiçek olsaydım. O zaman annem beni sular, sular, büyütürdü. Oysa yirmiüç senedir tökezlemelerimin açtığı yaraları sardı durmadan. Şu anki acımı da dindirmeye çalışıyor, elinden geldiği kadar. Şu an göğsümün ortasında eriyen bir demir var gibi. Kalbime, parmak izimdeki çizgiler kadar hançer saplı sanki. Aslında bu bir teşekkür yazısı, anneme, o yüce kadına. Tüm acılarımı benimle birlikte çekip hafiflettiği için. Trajik bir başlangıç yaptıktan sonra kendisine minnetimi ifade etmeme şaşıracak. Zaten onu şaşırtmaktan başka ne yapıyorum ki? Kaos, dört sene önce, yaşadığım fanustan, üniversite öğrenimi görmek için başka bir şehre göçümle başladı. Üniversite yaşamımın hayallerime açılan bir kapı olacağını düşünüyordum ama kapının ardında hayalkırıklığı girdabı vardı. Başarısızlık, şiddetli sarsıntı, obsesyonlar ve psikiyatrik yardım almaya başladım.
Bir sene sonra okul değiştirip şehrime döndüm. Yeni ortam bir şeyi pek değiştirmedi, yani olumlu anlamda. Yavaş yavaş daha kötü oluyor, bulutların gölgeleri altına gömülüyordum. Sınıfta kaldım, okulda, ama hayatta henüz hayır diye düşünüyordum, ne de olsa umutlarım vardı ya. Sonraki sene onunla tanıştım. Niçin sınıfta kaldığımı sorarken o küçücük gözlerinden fışkıran ela renkli şaşkın bakışlar aşk davullarımı çaldırmaya başlamıştı. Onu her gördüğümde kendimden geçiyor, koşarak ona sımsıkı sarılıp o güzel ensesini öpmek istiyordum. Ama yapamadım, gönlü razı olmazdı ki. Birlikte dans çalışmaya başladık, ne de olsa bu sene derslerim çok iyiydi. Fakat doyamıyordum bir türlü ona. Bu acı öldürüyordu beni. Yaslanacağım omuz -çok isterdim ama- onunki değil, anneminkiydi. Beni teselli etmeye çalışıyordu, dedim ya, elinden geldiği kadar. Annemin tüm uyarılarına rağmen birgün açılıverdim ona, seni seviyorum, dedim. Bir şey beklediğimden değil, dürüst olmak istemiştim sadece. Elektrik çarpmış gibi olmuştu. Tir tir titrerken bunun olabileceğini, yani herkesin tercihinin farklı olabileceğini, onun da kız arkadaşının olduğunu söylemişti. Elektrik bu sefer de beni çarpmıştı. Hele ders çalışmak için sözleştiğimiz günler iş çıkınca. Oysa ben hiç değişmemiştim ki, ben yine aynı kişiydim ama değişen o olmuştu. Artık acı çekmeyecek kadar halsizleşmiştim. Ne de olsa günde yedi ilaç yutuyordum. Bu ilaçlar beni sihirli lambanın cinine çevirmişti ama bu sefer benim dileklerim yerine getirilmeliydi. Annemdi yerine gelmeyeceğini söyleyen ve yolda gördüğü "o" çok güzel erkeği anlatan. Çekik gözleri, kalkık burnu, topladığı uzun saçları, ilginç giyimi ve yürüyüşüyle bari böyle birini sevsen dediği erkekti "o". Oysa şu an ihtiyacım olan son şeyin "o" olduğunu düşünüyorum. Şunu yeni anlıyorum ki gerçek zafer "o" değil, okulumdan mezun olmak. Bunun için de bir süre yalnız kalmalıyım. Belki bir gün "o" güzel erkeğe rastlarım. Ama ben güzel erkeklerden hoşlanmıyorum ki! Hem ben dokuz sene aşık olmayacağım ki!
54
KAOS GL
Kaç yaşındaydım? 5'ti galiba… Ufak, biraz ürkek, belki biraz da bencil bir çocuk. Ama salaklık derecesinde bencil. O yaşlarda bile içimde bir şeyler, tek güvenebileceğim şeyin kendim olduğunu söylüyordu. Bense bugün güvenebileceğim bu tek şeyi kandırmaya çalışıyorum. Bunları niye yazıyorum? Aklıma ilk gelen cevap kendimden başka güvenebileceğim bir şeyler daha bulabilmek için olduğu. Oldukça yalnız, gururu kırık, yüzündeki gülümseme çok kısa sürede üzüntü ve acıya dönen bir çocuk. Bu hüznü kapatmak için aldırmazlık ve kızgınlığa bir parçasını satan kendim. Niye bunu söylemek istiyorum? Yani niye ağzımın ucuna kadar geliyor da ben diyemiyorum. Aptal mıyım? Bir insanı güvensiz yapabilmek o kadar kolay ki, bunun yöntemini çok iyi öğrendim. Belki ileride birilerine uygularım, intikam almış olurum. Pis fikirlerimi onlara ezberletirim. Kendine güvenmiyorsan, çok fazla kaçış noktan yoktur. Ya sinersin, ya da çok bağırırsın. Ya tepkisizsindir, ya da aşırı tepkili. Bunların ikisinin arasında bir yerlerde olduğunda kaybolduğunu hissedersin ya da gerçekten aptal olduğunu. Bir şeyler yazmak beni rahatlatıyor mu? Hiç sanmıyorum. İçimde kendime bile söylemekten çekindiğim neler vardır kimbilir. Ama bir şey söyleyeyim mi, içimdeki bu boşlukların hepsini çok seviyorum. Onlarsız hayat çekilmezdi, sıradan olurdum, yaşamama gerek kalmazdı. Söylediğim her kelimenin daha önce birileri tarafından söylenmiş olması ne kadar acı. Varoluşumu anlamsızlaştırıyor. Ya da bana öyle geliyor. O günü bekliyorum, herşeyi suratınıza haykıracağım o günü. Bunu yaparken dans edeceğim, siz de edeceksiniz. Hayat daha güzel olmayacak, tabii ki dünyayı da kurtarmayacağım. Ama o zaman yaşamamın bir anlamı var, ben gömülüp yokolması en iyisi olan bir sır değilim, diyeceğim. Daha yapılacak o kadar şey var ki… Yarı yolda bırakıp gidilmez. Daha
55
öyle çok eğlence var ki. Daha otlayacağım, 21 Mayıs 2001 denizin dibine ineceğim, şarkılar söyleyeceğim, filmler çekeceğim. Dans edeceğim. Aşık olacağım. Çocuk bakacağım (belki de yapacağım). Dünyayı sallayacağım. Bazen ne kadar anlamlı geliyor herşey. Bazen de ne kadar anlamsız. Bazen kaleme aşık oluyorsun, bazense tam anlamıyla küsüyorsun. Bir çift el arıyorsun, sana aşkla bakan bir çift göz. Bir sürü dost arıyorsun. 5, 4, 3, 2, 1. Dedim ya 5 yaşındaydım, kuzenlerimle öpüşürdüm. O kızdı, ben erkek, ama o erkek rolünü oynardı, ben kız. Eskiden daha normal geliyordu bana bu oyunlar ve eskiden oynaması daha zevkliydi galiba. 1+1=3 inşallah yanlış düşünüyorumdur.
KAOS GL
GANİ
Milyonlarca insanın içinde yaşadığım yalnızlığı, dertlerimle başbaşa onları çözerken yaşadığım yalnızlığı, kendime yakınmayı ve teselliyi kendimde bulmayı, bulamadıklarımı, kalbimin derinliklerine gömmeyi öğreniyordum. Çocukluğumdan beri bir çok şeyi kafamda şekillendirmeye çalışırken o dönemlerde tam anladığım ve beni çok etkileyen bir çizgi film ya da bir hikayeydi. Kuğu yumurtalarının için de bir şekilde bir ördek yumurtası karışmıştır, civcivlerin yumurtadan çıkınca biri farklıydı. Çünkü o ördekti. Bunu diğer yavrular da biliyordu, anne kuğu da. Ama kimse bir şey söyleyemiyor, ördek de kuğu taklidi yapmaya zorluyordu kendini. Onlar gibi ötmeye ve süzülmeye çalışıyordu. Ben de senelerce kuğu taklidi yapmıştım. Hatta annem bir gün ölür müsün, ömür boyu böyle taklit edemez misin bizim için, demişti. Belki de haklıydılar, bilmiyorum. Belki de taklit edebilirdim ama asla kuğu olamayacaktım. Çocukluğun etkisiyle o kötü girdaptan kurtulmam gerekliydi. Bir kuğu gibi davranmaya hazırdım, yeter ki annem ve babam üzülmesinler. Kurtulmalıydım, herşeyi annem ve babama anlatıyordum; komşuların çocuklarıyla neler yaptığımı, hatta o ufak masum kaçamakların hepsini... annem sürekli ağlıyor, ben onlara tanrının büyük bir cezasıydım. Hatta babamın söylediği bir sözü hiç unutamam: mal değilmişim ki pazara götürülüp satılayım. Evet problemliydim, aileme sıkıntı veriyordum, mutsuzluklarının tek sebebi bendim. Düzelmeliydim, onları üzmeye ne hakkım vardı. Onlar beni dünyaya getirip beslememişler miydi? Onları utandırmaya hakkım da yoktu. Hem annem sürekli diyordu, bana büyü yapılmıştı. Küs olduğumuz halam yapmıştı; yoksa koç gibi bir delikanlıymışım ben. "Maşallah" çok iyi ya "koç gibi delikanlıyım" ya… Dertlerime çare ararlarken kör düğüm oluşumu farketmiyorlardı ki, benliğimi kaybediyordum. Sincan'da çok iyi bir hoca varmış. Artık düzelecektim, karar da vermiştim. Annemle hocaya gitmiştik. Hatta hoca da farketmişti; bana büyü yapılmıştı. Tanrım, büyüler bozulacaktı, düzelecektim. Muskalar yapıldı, sular içirildi. Artık tüm diğer erkek çocuklar gibi futbol oynayıp kavga etmeliydim. Koç gibi de delikanlı olmuştum. Çok sevinçliydim, diğerleri gibiydim, kurtulmuştum. Hatta o dönemlerde çocuklarla futbol bile oynamışım, annem öyle söylemişti. Bir müddet geçmişti, içimdeki o büyük şeytan yine çıkıyordu. Hep erkeklere baktırıyordu. Bildiğim bütün duaları ediyordum tanrıya. Sürekli o şeytanın, içimdeki şeytanın gitmesi için yalvarıyordum. Ne eksikti? Tüm
56
muska ve büyüler yapılmıştı. Bilmiyorum. Yine komşunun oğlu Yusuf'la o büyük günahı işlemiştim. Ben istememiştim, şeytan yaptırmıştı. Zaten o masum büyük günahı işlemiştim. Yine koşarak eve geldim, anneme şeytanın yaptırdıklarını ağlayarak anlatmıştım. Yine bir çok hocalara gidildi. Ama şeytan çok güçlüydü, düzelmiyordu. Beni anlamaları bu kadar zor muydu? Çocuk kalbimde bana neler yaptıklarını bilmiyorlar mıydı? Acıyordu içim, kan ağlıyordu. Kendimi, kişiliğimi, herşeyimi yavaş yavaş yitiriyordum. Kimi seveceğimi, kimi sevmeyeceğimi, uçsuz bucaksız bir boşlukta kayboluyordum ve zavallı çocuk kalbim zedeleniyordu. Artık derslerim de kötüye gidiyor, kendimden utanıyordum. Çaresizliği, duygularımı, kimseye anlatamadığım çaresizliğimi yaşıyordum. Babam oturduğumuz semte ve yaşına göre ortaokul mezunu olmasına rağmen kültürlü biriydi. Birisinden duymuş olmalıydı, psikiyatriste gidip o günahtan ve şeytandan kurtarmalıydı biricik oğlunu. Ama işyerinin doktoruna götüremezdi; çünkü benim günah ve ayıplarımı arkadaşlarından duyan olabilirmiş. Özel psikiyatriste götürmeliydi, orada onun oğlunu kimse tanımaz ve bilmezdi. O büyük günah saklı kalırdı. Tek problem yengeme ve tüm akraba ve komşulara beni nereye götürdüklerini anlatmaktı. Babam bu problemi de çözmüştü; dersanelerin sınavlarına katılıyordum, her şey hallolmuştu. Herkese sınavlara girdiğimi söylemem için bir diyalog bile ezberletilmişti. Çok iyi düzenlenmiş bir stratejiydi. Kimse, günahımı öğrenemeyecekti. Hoca destekli psikiyatriye gitmeye başlamıştım. Artık garanti kurtulurdum. O dönemlerde psikiyatristler de hocalardan pek farklı değildi. Bir çok resimli kağıtlar gösteriliyordu. Yaptığım tüm günah ve ayıpları doktora anlatıyordum, en küçük bir ayrıntı atlamadan ki doktor beni tedavi etmeliydi. O fotokopi resimlere bakarak bir şeyler anlatmalıydım. O kadar sıkılıyordum ki, bir saate yakın o resimlere bakarak çocuk kalbimle kurtulma çabasıyla bir şeyler anlatıyordum. O şeytandan kurtulmalıydım. Doktor kolay olmadığını, belki de bir yıl gidip gelmem gerektiğini söyledi. Yeter ki çirkinlikler ve ayıp şeyler yapmayayım, aylarca takip etti, ama şeytan o kadar büyüktü ki, hoca takviyeli psikiyatristin de gücü yetmemişti. O dönemlerde erkek kardeşim de büyümüştü. Onunla iyi ilgilenmeliydiler ki o da benim gibi günahkâr olmasın, şeytan onu da teslim almasındı. Üzerimdeki baskılar azalmıştı. Artık günahlarımı sık sık tekrarlıyordum. İçimdeki şey-tana alışmaya başlamıştım. Hatta onu çok seviyordum. Derslerim de düzelmişti artık. O ayıp şeyleri aileme anlatmıyordum. Aileme kurtulduğumu söy-lemiştim. Mahallemdeki Yu-suf'la, hatta ismini hatırlayamadığım bir çok insanla günah-lar işleyip, zevkin doruklarına çıkıyordum. Artık öğrendim ki, dünyadaki tek günahkâr ve şey-tanıyla yaşayan ben değilmişim.
KAOS GL
Günler, aylar, seneler ne çabuk geçiyor. Virane akşamlar, yıkık dökük sabahlar ve anlamını anlamsız biçemlerde solduran, öğütlerle çoğalan, çoğaldıkça sonu gelmeyecekmiş gibi büyüyen kartopu gençlik yıllarım. Karla kaplı bir mevsimde yağmurlu bir gözle buğulu camlarımı silerek "elveda "dedim Ferit'e.... Ben henüz on beş, o ise on altı idi. Yalnızdık, yapayalnızdık, karmaydık, karmakarışıktık. O camiye giderdi, bense cumalarımı yalnız odamla paylaşırdım, Tanrımsa aynamda beni izlerdi. O Türkçe'sini kullanırken şaşmaz bir edayla, yanılgıya, yanlışa mahal bırakmadan; bense: pranga koyulmuş bir dille, öğrenilmesi ailece de gem vurulmuş bir sesle: Zazaca konuşmak isterdim. O büyüdü okulu bitirdi, ben de geri kalmadım ondan... ellerim uzadı, ellerine/ boyumsa aynı metrede/ koşarken sana/ ve buldum kendimi/ ayrımlıkların denizinde.. Ben büyüdüm, oldum, aldım boyumun ölçüsünü, kaldım. Bir zamanda gelirlerdi; kaytan bıyıklı, kartal gözlü dedeler, geldiklerinde ve anlatırlardı "Tığ-ı teber Şah-ı Merdan" cihana nam salan o gür sesleriyle, onları dinlerdim, sanki ALİ konuşurdu. Aklımın penceresinden seyrediyordum dedeleri.... İşte o bahara döl tutmuş kışta öğrendim Aleviliğimi.. Ferit'e ilk karşı çıkışım, başkaldırışım oldu inancım. İnancım, evet severek inandım bu kar bıyıklı, şahane gözlü amcaların, dedelerin sözlerine, içime bir od düştü, yandım, piştim elhamdülillah... katar olmuş tenim/ yük çeker/ ruhumu/ ruhum ise yanmış/ abdal oduyla.... Sonuç itibariyle Ferit erkeğimdi, Alevilik inancım ve sonra alacakaranlık vaktimde öğrendim anlamını prangalanmış, kemiği olmayan dilden dökülenleri; sevgi, aşktı ya da utanmışlık, evet, farklılık, erkeğime bakışımdaki farkındalık.. Alevi, Zaza ve Ferit... Bildim dilden gönüle akan ırmağın renginin bu kadar bulanık olduğunu, bildim ve gördüm farklı olduğumu. Gel zaman, git zaman okul çağı okullandık, mutuyduk! Koşarken buldum kendimi, dört duvar örülü okul bahçesinde... Sırtımda taşlaştıran/ beni körelten çantam/ karşımda buz gibi mavi;/ ölü renklerle öğretmenler./
57
Kantindeyim, yalnız yapayalnızdım, tek başına, aklımda özlem kırmızı, elimde Nazım ve ben düşte buldum ruhumu... Gençtim, çocuktum, öğrenciydim, delikanlıydım, farklıydım... Eşcinseldim. Evet yalnızlığıma, bilgisizliğime, cahilliğime, Aleviliğime, Zazalığıma bir özellik daha eklendi. Yaş on altı yolun başı, acımasızca uyandırdılar beni düşlerimden acımasızca! Kantinde kötü öğrencilerce ruhum yaralandı parçalandı... Farklıydım, ama nasıl/ sevdiğimi anladılar/ bir erkek tenini. Bilemedim anlamını eşcinsel denmenin! Kaygıyla, korkuyla, endişeyle kaçtım, koştum, ürktüm, sığındım sınıfıma, ağlamaklı bir ürkeklik vardı erkekliğimde... Acımasızca haince yaraladılar, bağırdılar, güldüler, eğlendiler. Eğlenmek, ağlayan birini/ eğlence saymak/ parmakla teşhir etmek/ göstermek... Bir zamanda su götürmez gerçeğin lakabıydı top, ibne demek; eşcinseldim; çokluğum, zenginliğim, karmam, kimliğim artmıştı. Nice acılardan, zorluklardan, eğitimden! seneler sonra ayaklarım üstünde duran ben; çizgisini belirlemiş, hayatına yön veren bir genç, bir delikanlıydım... Aleviydim, zazaydım, eşcinseldim ve bunlar bendi. Etnik yapımı da cinsel kimliğimi de artık bulmuş kabullenmiştim... Ne yaparım ayırırsam/ ellerimi bedenimden/ nasıl konuşurdum/ dilim olmasa/ işte öyledir bendekiler. Bu kabullenme sürecinde özgürlüğü, hiç kimseyi yönetmemeyi, yönetilmemeyi öğrendim. Bunları öğrenirken Anarşist olduğumu, bunların Anarşizmin içinde varolduğunu (özgürlük, yönetmemek, yönetilmemek vb) fark ettim. Artık özgürce haykırıyordum zenginliklerimi, benimle farklı zenginlikte olup da aynı alanda koştuğum dostlarla dayanışmanın tadının bambaşka olduğunu haykırıyorum. ÖZGÜRLÜÜÜÜÜÜÜK. Ve son damlalar/ gönüllerden dillere dökülürken/ ÖZGÜRLÜK diye haykırıyorum. EVET ÖZGÜRÜM, ÇÜNKÜ BEN BİR KELEBEĞİM.
Ali KARADUMAN
KAOS GL
"Uzun yaşamımda öğrendiğim birşey var: gerçeklikle ölçüştürüldüğünde tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır-ama gene de sahip olduğumuz en değerli şeydir, bilim!" Albert Einstein
Özgür EREN
Her sistem ya da kurumun işlevselliğinin devamını sağlayan unsur kuşku duyma ve eleştiri ozgureren2000@yahoo. com mekanizmasıdır. Çeşitli kaynaklardan derlediklerimi yorumladığım bu yazıda amacım bilimi yermek değildir. Amaçlanan, tarihte biyoloji bilimine eleştirel bakarak, biyolojinin yanlış amaçlarla kullanıldığı örnekleri göstermek bu konuda bilinçli olmanın ve bioetiğin öneminin vurgulanmasıdır. Biyolojinin ideolojik sistemler adına kullanılışı onyedinci yüzyılda başlar. Buffon “Jeobiyolojik” düşüncesiyle bu dönemde ilk çıkışı yapmıştır. Buffon, insanlar yerküre üzerinde dağılarak kutba ya da ekvatora yaklaşarak düzenli bir şekilde yozlaşan bir insan doğası olduğunu ileri sürmüştür. Lineaus iki kutuplu bir sınıflandırma yapmıştır. Onsekizinci yüzyıldaki sınıflandırmalar deri rengi, manevi nitelikler ya da zihinsel niteliklere göre değişiyordu. Bu dönemde 4-5 insan ırkı belirlenmişti.
Amaçlanan, tarihte biyoloji bilimine eleştirel bakarak, biyolojinin yanlış amaçlarla kullanıldığı örnekleri göstermek bu konuda bilinçli olmanın ve bioetiğin öneminin vurgulanmasıdır.
Filozof ve İngiliz sömürge bürosunda müşavir David Hume insan topluluklarının ayrı ayrı yaratıldıklarını teorize ederek beyaz olmayanların doğuştan aşağı olduğunu ileri sürüyordu. Onsekizinci yüzyılda siyahların bir ırk olduğu ve beyazlardan aşağı bir ırk olduğu sorgulanmaksızın kabul ediliyordu. Ondokuzuncu yüzyılda görülen ikinci aşama doğal ayıklanma teorilerinin kullanılarak buna göre toplumun şekillendiğini ileri süren “Toplumsal Darvinizim”dir. Toplumsal Darvinizmden itibaren yirminci yüzyıl iktidarları ırksal ya da toplumsal ya da hem ırksal hem toplumsal ideolojilerini açıkça biyoloji üzerinden kurmaya çalışmışlardır. Biyolojik determinizm Biyolojik determinizm insan davranışlarının açıklanmasında biyolojiye başvurmadır. Biyolojik determinizm modern biyolojinin doğmasıyla başlamış, dönem dönem ilerlemiş ya da gerilemiş ve son onyıldaki genetik çalışmalarının artmasıyla beraber tekrar şahlanmıştır. Biyolojik determinizm yandaşları bilimin, boş inanç ve duygusallık ağını
58
" Bilim tarihi bilgeliğin ve hümanizmin kaynağıdır: bize düşüncelerimizi sorgulamayı, kendini beğenmişlikten kurtulmayı, boş umutlara kapılmamayı, başarı yolunda uğraş vererek sessizce ilerlemeyi öğretir. " George Sarton
yararak, bize gerçek doğamızı gösterebileceğini iddia eder. Ancak iddiaların temel etkisi çoğu zaman farklı olmuştur. Doğamızı anlamak amacıyla yapılan çalışmalar iktidarların ideolojilerini kuramsallaştırma çalışmaları olmuştur. İktidarlar, sınıf ayrışmasının var olduğu toplumlarda bu iddiaları kullanarak geçerli toplumsal düzenin sürmesi gerektiğini, çünkü bunun doğanın yasası olduğunu ileri sürmüşlerdir. Biyolojik determinizm amacıyla yapılan çalışmalardan biri Lombroso’nun “suç antropolojisi"dir. Lombroso, 1976’da kitaplaştırdığı teorisinde suçluların anatomisini inceler ve ilkel statülerinin fiziksel izlerini, evrimsel geçmişimizin kalıntıları olarak yorumlar. Suçluları ikiye ayırır; sonradan suçlu olanlar ve doğuştan suçlu olanlar. Doğuştan suçlularda uzun kollar, iyi kavrama yeteneğine sahip ayaklar, basık ve dar bir alın, büyük kulaklar, kalın bir kafatası, büyük ve çıkık çene kemiği gibi özellikler soya çekim gösterirler. Lombroso'ya göre doğuştan suçlular soya çekimi yalnız fiziksel değil toplumsal davranışlarıyla da gösterirler. Avrupalı suçlulardaki dövme yaptırma uygulamasını bazı bölgelerdeki yerlilerdeki dövme yaptırmaya benzetmiştir. Suçluların argo dillerini bu kabilelerin dillerine benzetmiştir. Benzeri örneklerle suçluların suçluluklarının soya çekimden kaynaklandığını ispatlamaya çalışmıştır. Lomroski'nin kurduğu ve öncülüğünü yaptığı uluslararası suç antropolojisi okulu yasal yaptırımlarda ve ceza uygulamalarında değişiklikler yapılması için yoğun kampanyalar yürütmüştür. Lomroski'nin yanlılarına göre mademki toplumsal izler potansiyel suçluyu tanımlıyordu, toplumun suçluyu cezalandırmak için suçlunun eyleme geçmesini beklemesi gerekmiyordu. Lomroski bütün doğuştan suçluların ömür boyu hapsedilmesini önermişti. Sonradan suçlu olanlar ise ıslah edilecekti. Lamroski'nin diğer bir toplumsal etkisi de yabanıl toplumların, doğuştan suçlu gibi pirimitif olduklarını kabullenmesidir. Lomroski sayesinde Avrupa sömürgeciliğin doruk noktasında, ırkçılık
KAOS GL ve emperyalizm için güçlü bir sav sağlamışlardır. Olayın önemli bir yanı da Lamroski ve de yandaşlarının pronazi değil de sosyalist ve de sosyal demokrat olmalarıdır. Yaptıkları çalışmaları toplum ve de bilimsel gereklilik adına yapmışlardır! Lomroski’nin zamanla bilimsel gerçek dediği tezlerin kendi toplumsal önyargısından kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Bugün suç antropolojisinin hiçbir önemi yoksa da farklı şekillerde ideolojisi devam etmektedir. Psikometri Pisikometri zekanın ölçülmesi girişimidir. Braka ’kafatası ölçme metodları, Lamroski’nin anatomik damgalama metodları ve günümüzde zihinsel testler biçiminde kendini göstermektedir. Zeka testleri Amerika'da öyle yerleşmiştir ki Virginia eyaletinde Stonford-Binet zeka testinde 7-8-9 zeka yaşının altında çıkan yetişkinlerin kısırlaştırılması yasası 1972 de ancak iptal edilebilmiştir. Zeka testlerinin yaygınlaştırıcısı soy geliştirme hareketi göç sınırlama yasası ile ilk zaferini kazanmıştır. Amerika'da zeka testlerinin ilk geniş çaplı uygulaması orduya alınacak askerlerde yapılmış ve halk tarafından büyük destek almıştır. Bu testler “eğitim zenci ırkını Kafkas rakipleriyle aynı seviyeye getiremez“ düşüncesine sahip olan psikolog Robert M. Yerkes tarafından hazırlanmış ve uygulamaya sokulmuştur. Günümüzde uygulanan IQ testlerinin zeka olarak bilinen birşeyi ölçtüğü varsayılır ama bu testlerin asıl çıkış amacı toplum ve ırklarının farklı zekaya sahip olduklarını ispatlamaktır. Hitler: Bilimin ve biyolojinin ideoloji adına en yoğun kullanıldığı dönem ikinci dünya savaşı dönemidir. Hitler, "Kavgam"da biyolojik bir temel ve biyolojik bir amaç olmaksızın devlet politikasının tamamen boşlukta olacağını ilan etmiştir. Almanya'da devletin öjenistleri, psikiyatrları, antropologları ve doktorları istihdam etmesinin amacı her yurttaş (yaşamayı hak ettiği düşünülenler yani musevi, çingene, eşcinsel vb. olmayan Almanlar) için ayrı bir biyolojik/kalıtımsal belge oluşturmaktı. İnsanlık için utanç olan ilkeler beş düzeyde uygulandı. Zihinsel özürlülerin zorunlu olarak kısırlaştırılması, hasta çocukların öldürülmesi, hasta yetişkinlerin öldürülmesi, hastaların toplama kamplarında toplanması, öncelikli olarak yahudilerin ve çingenelerin öldürülmesi. Nazilere göre genetikçiler, psikiyatrlar ve etologlar insan genlerini, beyinin yapısını kavrayabildiklerine göre, toplumun niçin üst insanlar ve alt insanlar diye ikiye bölünmüş olduğunu da açıklayabilirlerdi. Nazilerin
bir
ırk
olarak
gördükleri
59
karakteristiklerin biyolojik aktarım düşüncesinin hiçbir bilimsel temeli yoktu. Buna rağmen Alman bilim adamlarının ve doktorlarının aracılığıyla milyonlarca insan sırf doğmuş olmaları gerçeğinden hareketle kitle halinde katledildiler. Öjeni: Galton’a göre öjeni; uygar ırklar üzerinde daha fazla olanak tanınarak veya değişik uygulamalar yapılarak daha iyi kan bağı olan uygun ırkların geliştirilmesi yoluyla insan ırkının iyileştirilmesini hedefleyen bilim dalıdır. Öjeni olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayrılır. Olumsuz öjeniyle arzu edilebilir olmayan kalıtımsal özelliklere sahip olanların doğurmalarını sınırlandırmak ve hatta önlemektir. Olumlu öjeni ise üstün olarak bilinen özelliklere sahip olanların doğurarak çoğalmalarını teşvik etmeyi amaçlar. Olumsuz öjeni geçmişte, anormal olduğu düşünülen çocukların ya da ebeveynlerin öldürülmesi ya da kısırlaştırılması şeklinde yapıldı. İngiltere mahkemesi yakında 17 yaşında bir kız hakkında cinsellikle doğurma arasında ayrım yapamadığı gerekçesiyle kısırlaştırma kararı verdi. Almanya'da yine yakın zamanda zihinsel özürlülerin kısırlaştırılmasına izin veren bir yasa taslağı hazırlanmıştı. Olumlu öjeni toplumlar var oldukça sürecek gibi. Bugün biyolojide sağlanan ilerlemeler toplumda iyi durumda olanların varlığını kurumlaştırma amacıyla kullanıma çok müsaittir. Öncelikli olarak hastalıkların iyileştirilmesi amacıyla başlayacak gen transferleri daha iyi bir toplum oluşturma amacıyla yapılabilir. İnsanlığın formülünü bulmak amacıyla yapılan genetik çalışmalar sonunda bulunan formülün kim tarafından korunacağını merak ediyorum. İnşallah bu formül birgün atom bombasının formülü gibi insanlığa facia getirmez. Bugün büyük tekellere bağlı genetik şirketleri buldukları genleri patentlemektedir. Örneğin, amazon ormanlarında yaşayan bir kabilenin kadınlarında hiç meme kanseri olmadığı tespit edilmiş ve Amerikalı bir şirket bu kadınlarda inceleme yapma hakkını patentlemiştir. Tüm insanların genom haritasını çıkarmak ve bunu tüm insan karakteristiklerinin kaynağını tanımlamak için kullanma düşüncesi, tüm insanların nöronlarını, sinapslarının ve beyinlerinin haritasının çıkartılma hedefi olumlu öjeni çalışmalarının uzun yıllardır amacıydı. İster planlı olsun isterse de gerçekten toplum adına yapılmış olsun HUGO ile bu amaçta bir adım atılmış oldu. Sosyobiyoloji: Biyolojik determinizmde bir başka adım da sosyobiyolojidir. E. O. Wilson 1975'de "sosyobiyoloji" adlı kitabını yayınlamış ve destek görmüştür. Wilson'un kitabının insan
Olayın önemli bir yanı da Lamroski ve de yandaşlarının pronazi değil de sosyalist ve de sosyal demokrat olmalarıdır. Yaptıkları çalışmaları toplum ve de bilimsel gereklilik adına yapmışlardır!
KAOS GL davranışlarıyla ilgili bölümünde kin, saldırganlık, yabancı sevmezlik, eşcinsellik, kadın ve erkek arasındaki davranış farklarını vs. belirleyen genler olduğunu ileri sürer. Wilson eşcinselliğin genetik olduğunu ve generasyonlar arası gen aktarımının yöntemini açıklamıştır. Gould, Wilson'ı eleştirdiği makalesinde şöyle söylemektedir; “Wilson, eşcinsel davranışın bazı insanlar için doğal –üstüne üstlük-uyum sağlayıcı olduğunu ileri sürmüştür. Burada Wilson yaygın ve genellikle kötülenen bir cinsel davranışın saygınlığını tesis etmeye çalışır. Ancak izlediği strateji tehlikelidir. Çünkü genetik spekülasyon yanlış ise ters teper. Eğer bir davranışı insanlar öyle programlanmış olduğu gerekçesiyle savunursanız olurda varsayım yanlış çıkarsa bu davranışı savunmayı nasıl sürdüreceksiniz”. Eşcinsellerin bu konudaki düşüncesi eşcinselliğin bir özgürlük kavramı içinde yer alması gerekliliğidir. Özgür yetişkinlerin özel yaşamlarında birbirleri ile ne yaptıkları ancak kendilerini ilgilendirir. Bu genetik tahminlerle temize çıkartılması gerekmediği gibi aynı yolla mahkum edilmesi de kabullenilemez. Tüketim Ve Bilim Nüfusumuz her geçen gün daha da artmaktadır fakat besin kaynaklarındaki artış çok düşük olmaktadır. Okyanuslarda aşırı ve hatalı avlanmalar sonucu balık rezervleri tükenmekte, dünya topraklarının yüzde yirmi ikisini oluşturan otlakların yanlış otlatmalar sonucu hayvan besleme kapasiteleri düşmüştür. Toplam toprakların yüzde onbirini oluşturan tarımsal alan ise bazı ülkeler dışında maksimum kullanılmaktadır. Gıda miktarının arttırılamaması ve de nüfusun hızlı artışı nedeniyle gıda eksikliği önümüzdeki yıllarda çok daha önemli sorun olacaktır. Bu koşullarda bilimin üzerine düşen vazife bir şekilde artan nüfusu beslemek üzere gıda üretimini arttırmak olacaktır. Bunun da şu anki en mantıklı yolu gen transferine dayalı bitkisel hayvansal ıslah çalışmalarıyla verimliliği yüksek, hastalık ve zararlılara dayanımı iyi, muhafazası uzun yeni çeşitler geliştirmektir. Görünen ve beklenen bilimin insanlığa bir kez daha çare olmasıdır. Fakat herkese yetecek kadar gıda bulmanın tek yolu yeni çeşitler ıslah etmek değil. Belki de en son yapmamız gereken yeni çeşitlerin ıslahı. Çünkü bu şekilde devam ederse nüfus daha da artacak son çaremiz yeni çeşitler de insanların açlığını gideremeyecek o zaman da şimdiki gibi aynı soruyu soracağız kendimize: “Acaba nasıl gıda üretimini arttırabiliriz?” Daha fazla üretmek daha fazla tüketmek güçlü devletlerin her zaman yegane emelleri olmuştur. Daha fazla üretimi ve tüketimi sağlamak için bilim her zaman araç olmuştur. Üretim artışını sağlamak
60
bunun için gerekli teknolojiyi üretmek bilimin görevidir. Fakat görülen o ki bir türlü bilim artan nüfusa yetecek gıdayı üretememektedir. Teknoloji devrimiyle beraber teknolojinin gıda üretimine de yansıması sonucu toplam ürün miktarında da devrim yaşanmıştır. Bindokuzyüzellilerle beraber kimyasal gübrelerin tarımda kullanılmaya başlanması ve yeni hibrid çeşitlerin de devreye girmesi ile gıda üretiminde tekrar devrim yaşanmıştır. Fakat yeterli gıda üretimi bir türlü sağlanamamıştır. Bindokuzyüzelli ile seksenlerin sonuna kadarki süreçte gıda üretimi tarihte hiçbir zaman artmadığı kadar artmış ama buna rağmen zenginlerin fakirlere oranı otuzda bir iken doksanlarda altmışdörde bire düşmüştür. Bilimden kaynaklı artış toplumun bir kısmına çok daha fazla yansımıştır. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan en zengin kısımdan bir gencin günlük toplam tüketimi nüfusun diğer bir beşte birini oluşturan fakir kesimden bir gencin toplam tüketiminden elli kat daha fazladır. Bilimden kaynaklı daha fazla tüketim insanlığın toplamına fazla bir fayda getirmediği gibi üretimin çok daha fazla yansıdığı batı toplumlarımdaki mutlulukta da Amerika'da bir artış görülmemektedir. bindokuzyüzlü yıllara göre tüketim otuz kat artmış fakat mutlulukta bir artış yaşanmamıştır. Dünyada 202 dolar milyarderi 3 milyondan fazla dolar milyoneri var. Aynı zamanda yol kenarlarında, çöplüklerde ve köprü altlarında 100 milyon evsiz insan yaşamaktadır. Dünyadaki lüks ürünlerin –son moda giysiler, çizgi üstü otomobiller ve diğer zenginlik işaretleri—değeri dünya ülkelerinin üçte ikisinin gayri safi milli hasılasından fazladır. ABD’de yaratılan tüketime dayalı yaşam tarzı dünyanın her yerinde gücü yeten herkes tarafından taklit edilmiştir. Bilim adamları ve de insanların bir türlü üzerine gitmedikleri asıl sorun tüketim toplumdur. Bilim de bu tüketim toplumunun bir parçası ve yaratıcılarındandır. Genin İnsan Karakterlerinin Oluşumundaki Rolü DNA canlıya göre değişen sayıda kromozom içeren kalıtım materyalidir. Kromozomlar özellikleri karakterize eden genleri taşır; adenin, guanin, timin, sitozin ismindeki 4 bazın şeker molekülleri ile oluşturdukları bileşiğin fosforla bağlanmasından oluşur. Var olan son bilgilere göre bu 4 bazın farklı sıralarda dizilişi karakterlerin oluşumundan sorumludur. Bu dört bazın farklı sıralanışı bir bilgidir. Bu bilgi ile DNA RNA’yı kodlar. RNA proteinleri oluşturur. Proteinler de karakterleri oluşturur. Fakat karakterler iki kısma ayrılır; kantitatif karakterler, kalitatif karakterler. Karakterlerin birincisinde özelliğin oluşumunda genin etkisi ikinci tip karakterlere göre daha az çevrenin etkisi daha fazladır. Anlaşılacağı üzere
KAOS GL karakterler değişik oranlarda gen ve çevreninin etkisiyle oluşmaktadır. Bir özelliği bir ya da daha fazla gen birlikte kontrol edebilir. Bir özelliği kontrol eden genlerin bulunduğu kısma lokus denir. Karakterin belirlenmesinde bir lokus içindeki genlerin birbirleri ile olan etkileşimi önemlidir. Bir lokus içinde 3 çeşit etkileşim olabilir; bunun sonucu karakter 3 farlı fenotip görülebilir. Bir karakterin fenotipte görünümünde bir lokusun tek başına etkili olmadığı durumlar da vardır. Başka lokuslardaki genlerin, özelliği karakterize eden lokusdaki genleri 5 farklı şekilde etkiledikleri şimdiye kadar belirlenmiştir. Anlaşılacağı üzere yanlış baz dizilimini bilmek DNA'nın dilini bilmek değildir. Karakterin oluşumunda bir çok faktör etkilidir. HUGO projesiyle insan genetik yargısı tamamen açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu proje ile belirlenmiş normal bir insanın genom yapısından sonra genetik hastalığı olan bir kişinin hastalığa neden olan geni karşılaştırılacak ve de hasta olan gen normali baz alınarak değiştirilecektir. Duyarlı insanları, birçok bilim insanını kaygılandıran nokta tasarlanmış insanın yaratılma ihtimalidir. İnsanlar daha iyi çocuklara sahip olmak isteyecek, devletler daha iyi vatandaşa sahip olmak isteyecektir. Bilim bunu sağlayabilecek noktaya geldi mi zihinsel bir sorunu olmayan herkes kolayca bilir ki bilim etiği, yapabilme gücü olanları durduramayacaktır. İnsan genomu projesi tamamlanmış ve sonuçta insanda 3,2 milyar adet baz olduğu belirlenmiştir. Belirlenen sadece baz dizisi sırası ve sayısıdır. Hangi özelliği hangi gen karakterize etmektedir, genlerin karakterlerin belirlenmesinde çevreye olan oranları nedir, gen etkileşimleri bilinmemektedir. Özellikle çevrenin karakterlerin oluşumunda etkisi fazlacadır. Aslında şu an için insan karakterlerinin değiştirilmesi pek kolay değil. Ama genetik bilimi belki de arge’sine en çok para aktarılan bilimlerden biri. Bu nedenle çok hızlı gelişmekte her an yeni bir şey keşfedilebilir. Meşruiyetin Dili Bilim Zenginliklerin eşitsiz dağıtıldığı bir dünyada yaşamaktayız. Zengin insanlar ve fakir insanlar, hasta insanlar ve sağlıklı insanlar, kendi yaşamları, işleri ve görevleri üzerinde söz sahibi olan insanlar ve kendilerine görev verilen, kendi yaşamları üzerinde denetimi olmayan insanlar. Zengin ülkeler var, fakir ülkeler var. Bazı toplumlar diğer toplumlara egemen. Erkekler ve kadınlar çok eşitsiz sosyal maddesel güce sahip. Eşcinseller gibi kimi gurupların birçok ülkede kamuda çalışma hakları hatta kimlikleriyle sokağa çıkma hakları dahi yok. Böyle bir gurup ya da halk da çingenelerdir. Gerçi onlar hak sahipsizliğinde eşcinsellerden daha geriler galiba.
61
Her bilinen toplumda sahip olanlarla olmayanlar arasında, sosyal gücü olanlarla bundan yoksun bırakılanlar arasında mücadele olmaktadır. Siyahların ayaklanması, bazı halkların kurtuluş mücadeleleri, işçi ve köylülerin ayaklanması, Eşcinsellerin gösterileri, küreselleşme karşıtı hareketler gibi. Toplumda iktidar sahibi olanlar böyle çatışmaları polis kuvvetleri ile bastırabilirse de bu çatışmalar daha çıkmadan önlemek güç sahipleri için daha uygundur. İnsanları içinde yaşadıkları toplumun adil ve iyi olduğuna veya adil ve iyi değilse bile kaçınılmaz olduğuna ikna edecek kurumlar vardır. Bunlar sosyal meşruiyet kurumlarıdır. Mücadele alanı insan beyinleri bu sosyal meşruiyet kurumlarınca çok farklı silahlarla yönlendirilir. İnsan beyni kazanılmışsa zafer elde edilmiştir. Sosyal meşruiyet kurumlarının başlıcası dindir. Din her zaman iktidarlarla barışık, var olan kuralların koruyucusu olmuştur. Meşruiyet kurumu insan üstü olmalı, insanlarca ulaşılamayacak konumda olmalı ve de biraz gizli olmalıdır. Ayrıca da tabii ki insanları etkileyebilmesi için etkin ve de yaygın olmalı. Aynı din gibi. Fakat bu koşullara bilim de uyar. Bilimin her türlü sınıfın, toplumun, ideolojinin üstünde olduğu söylenir. Aslında kendinden önceki din gibi her dönemde egemen güçlerin denetiminde olmuştur. Bilim dalları içinde egemen güçlerce ve ideolojilerce en fazla kullanılanlardan biride biyoloji ve de genetik bilimidir. Var olan düzenden memnun olanlar biyoloji ve genetiği günümüzde çok daha fazla toplumun meşruiyeti için kullanma çabası içindedir. Eşcinsellik, fakirlik, zenginlik, zeki olmak savaşçı veya barışçı olmak gibi özelliklerin genetik kökenli olduğu doğrulanmaya çalışılır. Canlılara ait herşey aslında DNA'da yatıyormuş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. DNA molekülü takdir’in model biçimidir. Biz DNA tarafından kontrol ediliyorsak, toplum da bizlerden oluşuyorsa toplumu da belirleyen bu içsel mekanizmadır. Öyle ise toplum biz insanlar tarafından değil içsel bir mekanizma tarafından yönetilmektedir. Bu durumda haksızlıklar, eşitsizlikler, adaletsizlikleri yaratanlar insanlar değildir. Var olan toplumsal düzen sonuçta doğamız gereğidir. İsyan etmenin, birilerini suçlamanın öyleyse hiçbir mantığı yoktur; içsel mekanizmamızın yazgısına boyun eğmeliyiz!!! Aslında bilimsel olarak pek mümkün olmayan teorilere bilim alet edilmekte, bilime olmaması gereken sosyal meşrulaştırıcı rol yüklenmektedir.
Kaynaklar: Lewin, R. , "Modern insanın kökeni" Ruelle, D. , "Raslantı ve kaos"
Bilim adamları ve de insanların bir türlü üzerine gitmedikleri asıl sorun tüketim toplumdur. Bilim de bu tüketim toplumunun bir parçası ve yaratıcılarındandır.
KAOS GL
Gülsüm DEPELİ Kitapta
adından da anlaşıldığı üzere “mekan” üzerine bir tartışma yürütülür. Yazara göre, toplumsal yaşamı anlamanın verilerinin önemli bir kısmı, “mekanla” ilişki kurma biçimimizin içindedir. Bu bağlamda mekanın anlaşılması kuramsal bir çaba gerektirir. İçinde bulunduğumuz dünyanın geçirdiği değişim ve dönüşümün takibi, mekan üzerinden de yapılabilir; tam da bu görüş ekseninde, toplumsal yaşamın mekansal yönleri kuramsal olarak irdelenmelidir, diyen yazar mekanı “yeniden yapılanma” bağlamında kuramsal verilerle yorumlamaya çalışır ve yorumunu esas olarak “tüketim” üzerine oturtur.
Kitabın giriş bölümü mekana, mekan sosyolojisine ve mekanın ayrılmaz bir tamamlayanı olarak zamana ilişkin yapılmış çalışmaların ve yaklaşımların kısa bir özeti niteliğindedir. Özellikle mekan sosyolojisi konusunda adı geçen isimlerden bazıları; Simmel, Louis With, Castels, Giddens, Lefevbre ve Zukin olmuştur. Yerler kaç farklı biçimde tüketilir? Önemli bir ilk soru niteliğindeki bu sorunun gerekliliği içinde bulunduğumuz dönem itibarıyla daha da artmıştır. Çünkü günümüzde artık “yerle” ilişki kurmanın yolları, sadece somut ve doğrudan olanla, yani var olan yerin kendi somut verileri ve olanaklarıyla sınırlı değildir1. Hatta artık bu soru çift yönlü ve dolayısıyla daha iletişimsel bir boyut da kazanmıştır. Yer bizi değiştiredururken, biz de sürekli olarak yeri değiştiririz. Yerleri mekanlar olarak düzenleriz ve mekanlar bizi yapılandırırken biz de mekanları yapılandırırız.
John URRY* Çev: Rahmi ÖĞDÜL
Mekanları en başta kelimenin gerçek anlamıyla tüketiriz; mekanın toprağını, tarihini, binalarını kullanarak eskitiriz, azaltırız, tüketiriz. Gerçek anlamdaki bu tüketimin dışında, mekanın “zamansal olarak tüketimi”, “görsel olarak tüketimi”, ve “mekanlardaki (yabancı ve yerli) kimliklerin tüketimi”, kitap boyunca yazarın üzerinde düşündüğü ve düşündürdüğü konular olmuştur.
Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999 İleriki bölümlerle birlikte kitabın temel ekseni “mekanın görsel tüketimi” olarak belirginleşir. * John Urry, Lancaster Bu çerçeve, turizm ana başlığıyla desteklenir. Üniversitesinde sosyoloji profesörüdür. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren “turist bakışı”, “tatil”, “mekan”, “zaman”, “zaman-mekan sosyolojisi” gibi konulardaki çalışmalarına ağırlık vermiştir.
1 Aslında bu noktada “yer” ve “mekan” sözcüklerinin neye göre kullanıldığı konusunda kitapta net bir ayrım koyulmuşsa bile fark edemediğimi belirtmeliyim. Ben bu çalışma içinde “mekan” sözcüğünü “yapılandırılmış yer”in karşılığı olarak kabul edeceğim.
Konuya ilişkin kuramsal yaklaşımını birey, kolektivite, sermaye-emek ilişkisi, yeni enformasyon teknolojileri ve toplumsal kimlik2 bağlamlarında oluşturan Urry, nihayette ve esasta “turizmi” ve “turist özneyi” tartışmaya girişir. Mekanın ve yaşamın yeniden yapılandırılış süreci, modernizm – postmodernizm, fordizm - postfordizm, endüstriyalizm – postendüstriyalizm, örgütlülük – örgütsüzleşme ve önceden belirttiğim gibi, turizm ana başlıklı bölümle birlikte, kolektif turist bakışı – romantik turistik bakışı kategorilerinde ele alınır. Modernizmin toplumsal yapıları içerisinde, sınıfsal farklılıklar ve kimi kolektivite kategorileri içinden, böyle bir toplumsal bütünlük tasavvuru dahilinde, birbirinden ayrıştırılarak tanımlanan “birey”, postmodern dünyada kendinden menkul, başlı başına bir öğe olarak çıkar karşımıza. Analitik kategorilerin içinde artık “bireyden” değil “özneden” söz etmek daha tercih konusudur. Yeniden tanımlandığı haliyle “özne”, sadece varolan yapıya bağımlı olarak tutum ve davranış geliştirebilen, kendi özgürlük alanını yaratma kudretinden yoksun, pasif biri değildir. Artık “özne” aktif olarak tarif edilmektedir. Etkinlik ve yaratıcılık niteliklerine sahiptir ve içinde bulunduğu yapı içinde kendisi dönüşürken aynı zaman yapıyı dönüştürür. Yazar özne ve toplumsal yapı arasındaki ilişkiyi Przeworski’den ödünç alınan bir tabirle “yapılaşma” olarak ifade eder (s:72). Yazar Urry, yeniden tarif edilmiş olan özneyi kolektivite içerisinde de yeniden değerlendirmek ister ve kitapta, öznenin kolektif eylemlilikle olan ilişkisini yorumlamaya çalışan iki ayrı yaklaşıma yer verir. Söz konusu yaklaşımlardan birincisi doğalcılık karşıtı, yöntembilimsel bireyci olarak tanımlanan, dolayısıyla bilimsel sosyolojiyi onaylayan John Elster’e aittir. Elster’in kolektif özneye bakışı, “oyun-kuramsal yaklaşım” içinde belirir. Elster’e göre kişi, dahil olduğu toplumsal kurum ve katmanlarla bilinçli ve stratejiler geliştiren bir ilişki içindedir. Toplumsal yaşam alanı adeta kocaman bir satranç tahtasıdır. Kişi de, satranç oyunundaki öğelerden biri gibi hareket eder ve değişen her yeni koşula göre, sürekli kendi çıkarını 2
Kitabın konuyla ilgili olarak belirlediği her bileşen aslında son derece kapsamlı, başlı başına bir veya bir çok kitap veya çalışma konusu niteliğindedir.
62
KAOS GL hesaplar ve kollar. Bu doğrultuda, gerekli ve uygun koşullarda, kendisiyle aynı amaca ve çıkara sahip olan kişi veya gruplarla bir araya gelebilir, çıkar motivasyonlu bir işbirliği kurabilir. Kitapta yer verilen ikinci bir yaklaşım ise Olson’a aittir. Olson “tutuklunun ikilemi” adıyla anılan yaklaşımıyla çıkar karşımıza. Us sahibi insanın usunu daima ve kaçınılmaz olarak kişisel çıkarlarını koruma yönünde kullanacağını söyler Olson. Yazar Urry, bu bölümde, Olson’un kolektif eylemlilik ve birey bağlamında, Marksizme yönelttiği eleştiriye (söz konusu yaklaşımını daha iyi kavramamıza yardımcı olacak bir örnek olması bakımından) yer verir: Olson der ki, “eğer bir sınıf oluşturan bireyler ussal olarak hareket ederlerse, sınıf yönelimli eylem oluşamaz (7879)”. Kolektif eylemliliğe hiçbir şans vermeyen bu kışkırtıcı yaklaşımın bir çok eleştiriye uğradığına da değinilir kitapta. Olson’a yöneltilen eleştirinin ana hattı şu doğrultudadır; ussallık veya seçici yararlılık, insanları motive eden tek unsur değildir, üyeleri için doğrudan maddi kazanç üretmeyen “özgeci” gruplar, “hazıra konucu” etkisini kısmen nötrleyebilirler, bu bağlamda daha kapsamlı bir “ahlaki dürtüler” ve “politik girişimcilik” çözümlemesini hak ederler. Anlaşıldığı üzere, gerek Elster’in gerek de Olson’un özneleri toplumsal hayatın içinde son derece ussaldır, daha doğrusu rasyoneldirler. Us dışı toplumsallığın içinde, us sahibi insanlar olarak karşımıza çıkarlar ve uslarını kendi maddi ve manevi kârlarını sürekli artırma doğrultusunda kullanma yönelimindedirler. Her iki düşünürün de us sahibi kişiyi tanımlamada kullandığı bir sözcük dikkat çekicidir; “hazıra-konucu (free-rider)”. Hazıra konucu, en az zararla en çok kâr elde etmenin yollarını arar, kazanamayacağını kestirdiği hallerde riske girmez. Örneğin bir işçi, emeğinin karşılığı olarak daha fazla ücret alması gerektiğini düşünür. Fakat bu çok doğal ve haklı isteğini dile getirmesi halinde, kimi us dışı süreçleri yaşamaya başlayacaktır. Bir kere böylesine haklı ve masum bir talep, onu belki sistemin güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirebilecek, sistemin düşmanı olarak yargılanabilecek, hatta belki hapse girmek zorunda kalacaktır. Sonuç olarak, küçücük ve haklı bir talebin, beraberinde hiç de basit olmayan, olumsuz, devasa sonuçları, bedelleri getirmesinin kendisi us dışıdır ve Olson’un kişisi bu us dışı yolu yürümektense, mümkünse kenarından dolaşmanın, başkalarının mücadelelerinin lehteki sonuçları üzerinde, hazıra konucu yöntemler aramanın oluruna bakar.
63
Sonuç olarak, John Elster kolektif eylemliliğe kimi oyun stratejileri dahilinde daha mümkün ve olumlu bakarken, Olson kolektif eylemliliğe neredeyse hiç şans vermez. Burada, daha önce de belirttiğimiz her iki yazarın ortak kullandığı ifadelerden “hazıra konucu” dikkat çekicidir. “Hazıra konucu” kavramı, bireyin nasıl tarif edildiğini anlamak açısından önemlidir, çünkü bir şeyi tanımlarken seçtiğimiz sözcükler düşündüğümüz kadar masum değildir. Seçtiğimiz sözcükler, kavramlar, neyi nasıl yorumlayacağımızı belirler. Dünyayı nasıl bir ideolojik perspektifle yorumladığımıza ilişkin veriler saklar. Ben, kitapta yer verilmiş olan her iki yaklaşım içinde ele alınan yeni öznenin (ussal varoluşunun), kolektif özneyi ve kolektif eylemliliğin varlık alanını tahribe uğrattığını düşündüm. Dolayısıyla kitabın bu bölümü benim için en sorunlu bölümlerden olmuştur. Tüm yeniden yapılanma süreci dahilinde kişisel bir bakış açısıyla, üzerine en çok laf üretilen öğenin “özne” olduğunu düşündüğümü ifade etmeliyim. Bir yandan us dışı toplumun içinde, “us sahibi” olmakla, özgüllükle ödüllendirilen özneden söz edilir, (kitle denilen anlamsız kalabalığın sis perdesi yüzünden) kıymeti geç anlaşılmış bir şeymişçesine “öznenin” üzerine düşülür, fakat öte yandan “öznenin” toplumsal yapının gene us sahibi kurum ve yapıları içindeki durumu ve konumu hiç de iç açıcı olmaz. Bana göre; ussallığını, us dışı sonuçların mağduru olmama yönünde kullanan, ve yaşantısını örmede esas olarak kazançlarını artırmayı gözeten us sahibi ve kurnaz birey, beklenmeyen bir şekilde, us dışı bir biçimde kaybeder, hâlâ da kaybetmektedir. Açıkçası ben şu duygudan kurtulamıyorum; bir yanıyla, tüm toplumsal yapıların başına çorap örecek kudrette, bir tür “bildiğiniz gibi değil” özneden söz ediliyor ama öte yandan özne sürekli kalelerini yitiriyor, görece bir serbestleşme3 ile özneye açılan kapılar adeta arkasından kapatılıyor... Özne ve kolektivite ilişkisi konusunda yazarın bakış açısının da pek netleşmemiş olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Fakat gene de kitabın özellikle bu bölümü, her ne kadar kimi sorularımı cevaplamasa da, kafamda bazı yeni sorulara yol açmış olması ve kimi okumalara yönelmeme vesile olması anlamında olumlu oldu benim için. 3
Özgürleşme ile serbestleşme kavramları birbirinden farklıdır. Özgürleşme düşünsel süreçte, bununla birlikte dünyayı yorumlayıcı perspektifte dinamik ve içerden bir değişimi kapsarken, serbestleşme pratik ve pragmatik bir kabuldür. Özgürleşme sürekli beslenen ve gelişen bir tahayyülken, serbestleşme toplumsal yaşamın içinde kapalı uçlu, kaynağı kendi özünde olmayan bir sonuçtur.
mekanın “zamansal olarak tüketimi”, “görsel olarak tüketimi”, ve “mekanlardaki (yabancı ve yerli) kimliklerin tüketimi”, kitap boyunca yazarın üzerinde düşündüğü ve düşündürdüğü konular olmuştur.
KAOS GL Yazar, post-modern dünyanın öznesini, ilerde “turizm” başlığı altında tekrar karşımıza getirecektir.
hikayesi aslında fordizmin ve devamında da daha çarpıcı bir biçimde post-fordizmin hikayesidir.
Mekanın geçirdiği dönüşümün bir diğer önemli aktörü sermayedir. Sermaye ve iş gücünün yeniden örgütlenme örüntüleri, endüstriyalist yapılanışını terk etmiş ve post-endüstriyalist yapılanış ya da “enformasyon toplumu” içinde tanımlanır olmuştur. Endüstriyel ve ticari sermaye, toplumsal yapı ile ilişkileniş biçimi olarak “zorunluluk” ilişkilerini çoğaltarak, emeği, kaynaklarını ve özellikle de mekanı kontrol ve denetim altında tutmayı hep istemiştir. Fakat toplumsal pratik içinde sermayenin “zorunluluk” içine hapsedemeyeceği pek çok “olumsal” ilişki biçimi de vardır. Enformasyon ve teknolojideki gelişmelerin çok büyük bir kısmını da sermayenin bu çabasının motive ettiğini düşünüyorum.
Fordizm, emek-sermaye ilişkisi içinde önemli farklılaşmaları da birlikte getirmiştir. Birincisi, bu süreçte pratik ve düşünce birbirinden koparılmıştır. Artık kendi işini, kendi işinin bilgisiyle üreten zanaatkarlar yoktur. Artık işin bilgisini birileri üretir, kaba işi ise öteki birileri yapar. Böylece emekçiler vasıfsızlaştırılmıştır. Ayrıca iş parçalara bölünmüştür. İkincisi, denetim kişisel olmaktan çıkmıştır, artık bilimsel denetim söz konusudur ki bu da, bilimsel yönetim ve bilimsel yönetici gerektirir. Eskiden klasik “çalışkan düşünürler” varken, artık yeni “düşünen çalışanlar” vardır. Üçüncüsü, yüksek öğrenim, profesyonelleşmenin alt yapısını oluşturmada, dolayısıyla da toplumsal eşitsizliğin yeniden ve daha profesyonel ölçütlerde yapılandırılmasında önemli bir dönüşüm aracı olmuştur. Bu dönüşüm aracı, hizmet sektörü içinde yeni iş ve hizmet alanları ortaya çıkarma konusunda da belirleyici olmuştur. Böylece "hizmet sınıfı gelişmiş ve onun ortaya çıkışı, sadece iş alanında değil toplumsal ve siyasal yaşamın pek çok alanında da, emeği yeni bir tasavvur içine yerleştirmiş ve zayıflatmıştır" (141).
Urry, bu konuyu özellikle “hizmet sektörünün” gelişim süreciyle ilişkili olarak anlatmayı tercih eder ve uzun uzun sermaye ve emek ilişkisi içindeki denetim mekanizmasının sürecinden ve aynı süreç içinde ve boyunca, “hizmet sektörünün” ortaya çıkışından söz eder. Kitapta bu konu ABD örneği üzerinden işlenir. 20. yüzyıl başlarında hizmet sektörü, Bilimsel Yönetim Hareketi (BYH) adıyla ortaya çıkmış ve kendini 19. yüzyılın “kişisel” denetim biçimine alternatif olarak sunmuştur. Bilimsel Yönetim Hareketi, hem işgücünün; özellikle de başına gelecekleri iyi bilen vasıflı zanaatkârların, hem de mülk sahipleri ve mevcuttaki yöneticilerin karşı koyuşuna maruz kalmış fakat her ikisini de bertaraf etmeyi başarmıştır. Çünkü tarihsel süreç onu desteklemektedir: Zanaat kapasitesini aşan teknolojik değişimler ve bu değişim dolayısıyla hacim olarak da büyüyüp duran yatırım ve tesisler, BYH’nin amaç ve niyetlerini destekler niteliktedir. Üstelik o dönemde endüstri mühendislerinin sayısı hayli artmış ve bunların sermaye ile olan simbiyotik ilişkileri, verimlilik artışı ile ilgilenen “ilerlemeci tutum” ile birleşerek gene BYH lehine itici bir güce dönüşmüştür. Bir yandan emeğe öte yandan da sermayeye karşı gerçekleştirilmiş bu mücadelenin sonucu olarak yönetim büyümüş, bir başka deyişle “üretken olmayan emeğin toplumsallaşması” ortaya çıkmıştır. Zaman içinde bu Bilimsel Yönetim Grubu, sayısal bir çoğalmayla kendini göstermiş ve “hizmet sınıfı” terimi içinde yerini almıştır. Hizmet sınıfının ortaya çıkış
64
1930’lar süresince gerçekleşen bu gelişmeler, basit bir zanaat vasıfsızlaştırması örüntüsünü kapsamıyordu. Fordist ve Taylorist sermaye ideolojisi ile birlikte, meslek/endüstri yapısı, endüstri/teknoloji ilişkisi bağlamında, toplumsal hayat mekansal olarak yeniden yerleştiriliyordu. John Urry, içinde bulunduğumuz dönemde sermayenin ve aynı zamanda devlet örgütlenmelerinin önemli değişimler yaşadığından söz eder. Ulusallığın duvarları uluslararası sermaye dolaşımıyla aşılmıştır artık. Şirketler dünya ölçeğinde işletilir olmuştur. Bu değişimin, önemli ölçüde yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelere koşut olarak oluştuğunu da söylemeliyiz. Bu süreçle birlikte, bir yandan yeni bir çalışma ve iş mantığı örgütlenirken (kendi işini yapanların sayısal artışı, evde yapılan işler, part-time işler, geçici işler, taşeronlaştırma), öte yandan buna uygun insan tipi (yeni misyonlar sahibi yeni özne) yapılandırılmaktadır. Dolayısıyla en başta emek-sermaye ve ezen-ezilen ilişkisinin kendisi, buna bağımlı olarak da "sınıfsal ayrımlar" bulanmaya başlamıştır. Söz konusu süreçle birlikte, yerel kültürlerin kendilerine ilişkin birincil verileri ve “kimlik” de, bu "farklı sorgulama alanları" açan postmodern kapıdan içeri girmiş ve farklılaşmıştır.
KAOS GL Kimlik oluşumlarına ilişkin ilk sorgulamalar en genel anlamda “özgürleşme” temelinde, yetkeci yapılara (aile, okul, polis, mahkeme, devletin kendisi) meydan okuyan sorularla başlamış, fakat devamında kimi kolektif örgütlenmeler de (sivil toplum örgütleri, sendikalar vs.) bu sorgulamaya ister istemez tabi olmuşlardır. Kanımca, yetkeci yapıları zayıflatmak konusunda yeterli etkiyi yapamamış olan bu sorgulama süreci maalesef, kolektif eylemi ve kolektif eylemlilik ruhunu zayıflatmada daha başarılı olmuştur. Bu nedenle ben, daha önce de ifade ettiğim gibi, özellikle özne tartışmalarına çok yoğun olarak yer veren (ki bunu bütünüyle olumsuz bulmuyorum), bunun yanında güç ve iktidara ilişkin yorumlamalarda aynı yoğun titiz ve düşünümsel performansı göstermeyen, içinde bulunduğumuz tartışma ortamına her zaman iyi niyetli bakamıyorum. Yukarıda saydığımız bu çok yönlü, postmodernist değişimler yaşanırken, onlarla birlikte, mekana ilişkin “kırsal-kentsel”, “merkez-çevre” gibi parametreler de değişmiştir, der Urry. Özellikle, modernizmin büyülü kentlerinin, yeniden yapılanma ile birlikte ücretli emeğin yığılma alanlarına, cazibesini yitirmiş, hantallaşmış “emek havzalarına” dönüştüğünden ve sermaye için de önemini yitirmeye başladığından söz edilir. Küresel işletmeler artık yerel emek gücünü, yerel potansiyelleri daha cazip görürler ve bu anlamda, kâra dönüştürebilecekleri yerleri, hizmetlerindeki teknolojik avantajlar sayesinde kolayca arar, bulur ve talan ederler. Bunu yaparken bir yandan da farklı coğrafyalara göre değişen ücret politikalarını, işçi-işveren ilişkilerini lehlerine kullanmanın taktiklerini edinir, böylece aslında bir kez daha en genel anlamda, emek-sermaye ilişkisinin, ezen-ezilen ilişkisinin toplumsal eksenini parçalarlar. Sermayenin yapısındaki bu ve benzeri değişimlerle birlikte “çevre-merkez” ilişkisi “merkezsizleşme” pratik sonucunda kendini gösterir. Bununla ilişkili olarak “kır-kent”, daha geniş ölçekte “global-yerel” ayrım ve tanımları da, yeni süreçle birlikte bulanır. Tüm bu değişimlerin elbette toplumsal ve bireysel yaşam pratiklerine yansımaları olmuştur. İçinde bulunduğu mekanın görüngüsü ve muhteviyatı değişen insan da, topluluk da ister istemez değişmektedir. Bu doğrultuda, post-modern yeni dünyada tüketim bağlamında dolaşımda olan, yani tüketileduran bir faktörü tekrar hatırlayabiliriz; “toplumsal kimlik”. Toplumsal kimlik de mekan, zaman, imaj hatta gerçeklik ve benzeri kavramlar gibi tüketilir; sınırları, ufku ve tanımları açısından kullanılır, eskitilir ve sürekli, yeniden, yeni bir toplumsal kimlik
65
konfigürasyonuyla karşımıza çıkar, dolaşımdan hiç kopmaz. Nitekim Yazar’ın sürdürdüğü “toplumsal kimlik” tartışması, kitabın üçüncü bölümünden itibaren sonuna kadar olan kısmında, “Tüketim, Yer ve Kimlik” ana başlığı altında, yeni görüngüleri ve örüntüleri ile tekrar karşımıza çıkacaktır. Yazar Urry, tüketim sosyolojisi içinde son derece karmaşık yorum ve açıklama sorunları yaratan hizmet türleri içerisinde yer alan hizmetlerden, özellikle "turizm" ve "tatil yapma" ile ilgili hizmetler üzerinde durur. Ondokuzuncu yüzyıla kadar bir tür seçkin etkinliği olarak yaşanan çalışma-dışı seyahat, modern dünyada önce demiryolları ile birlikte kitleselleşmiş, bu sırada mekanı görsel olarak algılayış biçimimiz de, tren penceresinin sınırları ile sarmalanmış, paketlenmiş, parçalanmış ve peyzaja dönüşmüştür. John Urry, modern bakışın kurduğu bir şey olarak kavradığı “zaman tüketme gereksiniminin”, büyük bir çaba, örgütlenme, organizasyon ve yatırımla birlikte “turizm” kavramı ve faaliyet alanıyla çerçevelendiğini ifade eder. Çalışma ve boş zamanı yeniden yapılandıran bu alanın (tezahürün) içindeki insanlara da turistik bir takım faaliyetlerde bulunmak kalmıştır artık. Burada Urry, modern ve post-modern dünyadaki “turist bakışını” karşılaştırmalı olarak yorumlamak açısından gene bir tür kategorilendirmeye başvurur; modernizmin “kolektif turist bakışı” sahibi olan turist bireyi ile post-modernizmin "romantik turist bakışı" sahibi olan turist öznesini değerlendirir. 19. yüzyılda, modernist dünyada turizm “kitle turizmi” biçiminde örgütlenmişti. Yani, turistik olarak tasarlanan ve sunulan mekanlar, nesneler, durumlar, bir tür komünal etkinlik, ortak karşılaşmalar dizisi, tanıdık olana hep birlikte, topluca bakma etkinliği biçiminde, kamusal olarak düzenleniyordu. Bir başka deyişle insanlar bu yerlere tek başlarına gitmeyi, buralarda yalnızlığın tadını çıkarmayı veya macera yaşamayı asla düşünmüyorlardı, çünkü buralar zaten tam da bu ihtimalleri kovalamak üzere düzenlenmiş, boş olmaları halinde tuhaf, tedirgin edici, çirkin gözükecek biçimde tasarlanmıştı. Kitapta konuyla ilgili şöyle bir örnek verilir: “Güneşli bir yaz gününde, Brighton ve Lyme Regis plajında tek başına olmak ürkütücü bir deneyim olacaktır (s:189)”. Söz konusu plajı ancak bir kalabalık tamamlar ve bu tür tanımlama, kişiyi insansızlığın getirdiği gerilimli güvensizlik duygusundan kurtarır.
Açıkçası ben şu duygudan kurtulamıyorum; bir yanıyla, tüm toplumsal yapıların başına çorap örecek kudrette, bir tür “bildiğiniz gibi değil” özneden söz ediliyor ama öte yandan özne sürekli kalelerini yitiriyor, görece bir serbestleşme ile özneye açılan kapılar adeta arkasından Ayrıca, buralarda gezinen "kolektif turist bakışı", giderek gözlerinin nelere değeceğini kapatılıyor...
KAOS GL hesap eden işaret levhalarıyla ve/veya bilgilendirici (rehber) kişilerin verdikleri bilgilerle yönlendirilir. Yani, modernizmin kolektif turist bakışının rotası, ayrıca bir de “bilgilendirici” kişiler tarafından çizilir. Bilgilendirici, komünal bir öğrenme merakıyla bir araya toplanmış turistlere, doğru olduğu kabul edilen, kendi hafızasında topladığı bilgilerini aktarır, onlara neyin ne olduğunu öğretir. Günümüzde ise modernizmin "kolektif turist bakışı"na karşıt olarak, post-modernizmin “romantik turist bakışı”nın yaygınlaşmaya başladığından söz edilir kitapta. Artık insanlar, tek başlarına maceraya atılma, zorlu engeller aşma, yalnızlığın tadını çıkarabilecekleri yerlere gitme, farklı ve sıra dışı turistik aktivitelere girme konusunda yüreklendirilirler. Modernizmin turistik faaliyet önerileri, içinde bulunduğumuz post-modern dönemde artık demodedir. Örneğin; önceden tekinsiz görülen, insanı ürperten Alp Dağları, artık "romantik turist bakışı"nın ilgisine göz kırpar, cesaretini sınayarak onu kışkırtır. Romantik turist bakışı, kimlik oluşumunun önünde açıldığını söylediğimiz, yeni post-modern sorgulama alanlarında gezinmekte olan kişinin kafasındaki “özgürlük konfigürasyonu” ile de uyumludur aslında (Buna örnek olarak, "hazır kart" reklamlarındaki "özgür kızı" anımsamak yerinde olabilir.). John Urry’e göre modern dönem dikey ve yatay farklılaşmalar dönemiydi. Yüksek ile aşağı kültür, bilim ile yaşam, yüce sanat ile popüler zevkler gibi çoklu ayrımlar taşıyan, çok ayrı kurumsal, normatif ve estetik alanların gelişimini içeriyordu. Postmodern dönemde ise devingenlik vurgusu önem kazanmış, süreç “hız” sözcüğüyle nitelenir hale gelmiştir. “Hızlı devinim” gündelik hayatı modern dönemde olmadığı kadar hızlı, akışkan ve karmaşık düzenlemelerle yönlendirir olmuştur. Daha yerinde bir ifadeyle, artık günümüzde, yerlere özgü mekanların yerini akışlara özgü mekan almıştır ve bu akışın ifade ettiği mekansal konfigürasyon,
66
kentsel-kırsal, merkez-çevre, global-yerel vb. tüm kategorileri birbirine geçiştirmekte, en uzun mesafeleri bir çırpıda katetmekte, sınır veya kapalı kapı sözcüklerini tanımamaktadır. Kesintisiz bir sermaye, kültür, insan, teknoloji, imaj ve ideoloji akışının gerçekleştiği bu süreç, küreselleşmenin ne olup olmadığına ilişkin tartışmada, yerelliği kavramanın koşullarını üretmeyi gittikçe acilleştirir. Kitapta yazar bu sorunu, K. Robins’ten alıntıladığı şu ifadelerle tarif etmeyi uygun bulur: “(...) Küreselleşme, yeni bir küresel sistem görüntüsüne yerellikler çokluğunu sokma sorunudur (s:211)”. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz hızlı akış dönemi, “mesafe” ifadesinin kendisi de dahil olmak üzere pek çok tanımı yeniden düzenler, katmanlaştırır. Yazar mekanın küçülerek “global bir köye”, zamanın da daralarak “an”a dönüştüğüne dikkat çeker ki bu aşağı yukarı benzer ifadelerle, pek çok yazar ve düşünür tarafından da söylenmiştir. Yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri bizi zamanın ve uzamın sınırlarını algılayamayacağımız bir hızla oradan oraya götürür, kısacık bir zamanda çok sayıda mekanda ve zamanda dolaştırır. Bunu yaparken de, Urry’nin ifadesiyle, uydu teknolojileri ve Kitle İletişim Araçları (KİA) yığışımlarını içeren yeni küresel iletişim biçimleri ve içeriği aracılığıyla, zamanı ve mekanı çökertir. Kitabın farklı bölümlerinde sık sık yer verildiği üzere, S. Harvey zamana ve mekana ilişkin bu farklılaşmayı, “zamanmekan sıkışması” olarak kavramlaştırır ve bunun toplum ve kişi üzerinde yol açtığı kimi sonuçları sıralar. Tüm kavramsal, tanımsal ve pratik hayata ait sınırların geçişkenleşliği, modernizmin “yasa koyucu” pozisyonu dahilindeki yetkeci ifadelerini, prosedürlerini, kurallarını, gerçeklik kurgusunu, ahlaki yargılarını ve sanatsal beğenilerini de sabitliklerinden kurtarır, akışkanlaştırır. Artık, kesinlikler üzerinden hareket eden, risk azaltıcılık ve güven yaratma duygusuyla motive olan modernist kolektif bakışın “bilgilendiricisinin” yerini post-modernist “yorumcu” almıştır. Tanımlayıcı aktiviteler değil, düşünümsel aktiviteler rağbettedir. Burada burnumuza biraz da samimiyetinden şüphe edilesi, entellektüel mütevazılık kokuları gelir. Söylediğimiz gibi, post-modern dönemle birlikte, entelektüel çalışma bir “yasa yapıcı” değil, “yorumcu” olarak belirmiştir. Bunun sonuçlarından biri olarak, modern dünyanın ayırıcı/farklılaştırıcı deviniminin yerini, postmodern dünyanın farksızlaştırıcı/ayrımsızlaştırıcı devinimi alır. Sonuçta, postmodernizm, ayrımların bulandığı neredeyse olmadığı, yeni bir düşünme
KAOS GL sistematiği içinde, temsiliyetler ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi hiç olmadığı kadar sorunsallaştırır. Yasa koyucudan yorumcuya doğru olan bu değişim, gündelik hayatın tüm yapılarını etkilemiş, turizm ve seyahat endüstrisinin profesyonelleşme biçimlerinde de farklılıklara yol açmıştır. Turizm ve seyahat endüstrileri, paketleşmeyi ve standartlaşmayı kapsayan eski turizmden, bölümlenmiş, esnek ve kişiye göre ayarlanmış yeni bir turizm anlayışına kaymışlardır. Post-modern süreç dahilinde, “romantik turist bakışı” içine yerleştirerek bir giriş yaptığımız özneye geri dönersek; çağdaş özne, yeni ulaşım teknolojileri, toplumsal olarak örgütlenen seyahatin yeni biçimleri, estetik düşünüm ve seyahat endüstrisinde “yorumlamanın” gelişimi etkisiyle kaçınılmaz olarak değişmiştir. Toplumsal ve kültürel yaşamın çoğu alanının ayrımsızlaştığı postmodernite içinde kişi, zamanının çoğunu turist pratikleri dediğimiz şeyle geçirir. Görsel tüketim, günümüz sermayesi için bir çeşit altın yumurtlayan tavuktur; turist özneyi tasarladığı ortam ve pratiklerin içinde tutabildiği müddetçe sürekli kazandırır. Küreselleşen turist bakışı, bu konuda son derece yaratıcı alternatifler doğurmaktadır. Bunu bir yandan gerçek seyahatler, öte yandan da simüle edilmiş seyahatler aracılığıyla yapar. Singapur’daki savaş tutsakları müzesini veya Amsterdam’daki sex müzesini gezememek, yani gerçek seyahatler yapamamak bizi turist olmaktan kurtarmaz. Çünkü biz, bir alışveriş merkezine veya bir fuara ve hatta bir televizyon programına, turist olarak adım atmaktan kurtulamayız. Hepimiz, tüketme arzumuzla merak duygumuzun birleştirildiği bu yeni dünyada, her yere girmek, kaydetmek, almak istiyoruz. İçinde bulunduğumuz döneme ilişkin yazar şu özet saptamayı yapar: "Turizm hiçbir yerdedir, yine de her yerdedir" (s:206). Post-fordist ekonominin yeni zamansal ve mekansal konfigürasyonu içinde kimlik nasıl kurulur? Yazar bu sorunun cevabının, kısmen turistler için kurulmuş imajlardan üretilmek zorunda olduğunu düşünür ve turizmi “hiçbir yerde ve yine de her yerde” şeklinde tanımladığı bu yapının içinde, kişiyi de aslında “turist ama yine de turist değil” biçiminde kavramayı uygun bulur. Başka kültürleri ve yerleri tüketmek artık, özellikle “Batı” toplumlarında bir “yurttaşlık” hakkı olarak çıkar karşımıza. Yani insanlar, farklı toplumlardan gelen malları, hizmetleri, kültürel ürünleri tüketebilme haklarıyla yurttaştırlar. Bu onları, tariflemeye çabaladığımız devasa akışa dahil eder ve toplumsal kimlikler, söz konusu akışın içindeki
67
karşılaşmalar, temaslar silsilesi aracılığıyla yeniden ve yeniden kurulurlar. Her yeni mekanda ve zamanda, her yeni ilişki biçimiyle karşılaştıklarında, veya yeni bir "öteki"yle burun buruna geldiklerinde, yeni ilişki ve mesafe kurma yöntemleri geliştirmek durumundadırlar. Bu bölümü şu sözlerle sonlandıracak olursak; tarihin artık paketlenip metalaştırıldığı içinde bulunduğumuz bu dönemde, “yersiz” zamanlarda “yer pazarlama”nın önemidir tezahür eden. Post-modern dönemin pek çok kavramı sorunsallaştırdığını, modernizmin tanımlarını yerinden ettiğini söylemiştik. Ve fakat bizler, içinde bulunduğumuz bu dönemi, distopik bir karamsarlıkla lanetlemenin rahatlığını yaşayamayız. Onu itirazsız, olduğu gibi kabullenme yoluyla da huzura eremez belirsizlikten tedirgin hal-i vaziyetimiz. Çünkü kategorilerimizi sarsmış, kafalarımızı karıştırmış olmakla birlikte, post modern süreç yeni soru sorma tarz ve önerileriyle karşımıza dikilmiş ve bizlere, kaçınamayacağımız, yeni “kafa yorma”, “dert edinme” alanları açmıştır. Yazar zamanımızın yeni toplumunu turist toplumu çerçevesinden okur. Turist toplumunda, yaşantıların merkezine giderek “tüketim”, özellikle de görsel tüketim dinamikleri oturur olmuştur. Tüketimin yeni estetik yargılar ve biçimlenişler dahilinde “çevre” ile ilişkilenişi bir diğer sorunlu alan olarak saptanır kitapta. Post-modern dönemde uluslar ve ulusallık sınırları aşılmış, dönemi karakterize eden uluslararasılık, akış ve sınırsızlık olmuştur. Mekan ve zamanda tasarlanan bu özgür dolaşımın besleyip büyüttüğü ve serbest bıraktığı, özgürleştirdiği bir diğer faktör de maalesef “çevresel felaketler” olmuştur. Çevresel felaket korkusu, tüm insanlığı tek bir göğün altında birleştiren, mağdurluk ortaklaşması ile tek bir bütüne dönüştüren belki de en güçlü faktördür bugün. (Tabi aynı güce sahip nükleer tehditler, yeni savaş teknolojileri de uzaktan bu bağlama dahil olabilirler.) Turist toplumu bu dönemde çevreyi daha hızla tüketir, temiz ve kirlenmemiş kimi yerleri de yeni istila hedefleri haline dönüştürür olmuştur. Bu istilanın nedeni, paradoksal bir biçimde kişinin sadece tüketici, zararlı bir merakla hareket etme yönelimi değildir, aynı zamanda kişinin bir çevre bilinci sayesinde netleşen tercihleridir. Yeni romantik turist bakışı çevreyi koruma girişimlerini besler ve destekler. Bu bilinçle ve çevreci kaygılarla hareket eden pek çok kişi, kırsal alanlara yönelmiştir ve fakat bu yolla, keşfedilmemiş bu yerlerin kapısını turistik
KAOS GL akına açmıştır. Kişi postmodern süreçte karşımıza bir yandan negatif sonuçlara kapı aralayan, olumsuz, tüketici özellikleriyle çıkarken, bir yandan da pozitif etkiler yapabilme potansiyeliyle, kimi olumlu özellikleri ve konumlarıyla çıkar. Yeni turistik kimliğin, bir yandan çevreyi sonsuz bir fütursuzlukla tüketirken bir yandan da çevre bilincine sahip olması, çevre koruma girişimlerinde aktif olarak yer alması biçiminde karşımızda beliren bu paradoksal durum kitapta, post-modern dönemde yeniden tarif edilen öznenin daha önce söz ettiğimiz “yorumcu” ve “düşünümsellik” yaklaşımlarına dahil oluş biçimiyle açıklanır. Romantik turist bakışı içinde tarif edilen özne, doğayla ilişkisini “dizgin altına alma” ve “müdahale etme” üzerinden kurmaz. Onun bu konudaki motivasyonları “doğaya dönme”, “doğaya özenme” üzerine oturur ki aslında bu gün “kırsalları” tartışmanın odağına koyan, doğanın kavranışındaki bu dönüşümdür. Post-modern özne aktif, üretken, öz-örgütlülüğe sahip, düşünümsel ve özellikle grupsal faaliyet içinde daha özgür ve iradi tutumuyla tanımlanır. Yani yeni öznenin toplumsallaşmış tezahürü, içinde bulunduğu yapı ile aktif bir etkileşim içindedir fakat bu iyimser etkileşim tarifi kötümser sonuçlara götürebilmektedir. Sonuç olarak Urry der ki; ne olursa olsun “hiç birimiz turist tuzaklarına yakalanmaktan kurtulamıyoruz (s:262)”. Yazara göre, bu bozucu, talan edici, tüketici meraktan, hemen hiçbir mekan kurtulamamakta, hatta kimi ülkeler topraklarının bir bölümünü turist istilasına karşı korumak için yeni yöntemler geliştirmeye çabalamaktadırlar. Korunmak istenen yeri sit alanı ilan etme, merkezi yerlere “bal çanağı” işlevli turistik yerler inşa etme gibi bu
68
yöntemler çoğunlukla, tam da gözünden kaçırılan kırsalları, kırsal yerleşimleri keşfetme arzusuyla dolu, romantik turist bakışını durdurmaya yetmemektedir, aksine onun maceracı ilgisini kamçılamaktadır. Kitapta turizm kaynaklı çevresel zararın boyutlarını tahayyül edebilme açısından örnek olması için Alp Dağlarının günümüzdeki durumundan söz edilir: “Şu anda orada, kolektif turist bakışının gözlerini yükseklere dikip ürkerek baktığı Alp Dağlarında, ormanlar kesilerek, çayırlar yok edilerek, akarsu yatakları değiştirilerek ve vadiler betonlaştırılarak üretilmiş 40.000 kayak pisti vardır (s:253)”. Bir örnek Alp Dağları olabilirken, bir çok başka örnek de “kırsal-kentsel” veya “global-yerel” ayrımını sorunsallaştıran bir noktadan olabilir. Gerçekten de hız deviniminin ve akışların mekansallaştığı post-modern dünyada kırsallara ne olmaktadır? Turist ya da hepimizi içine alan turistik pratikler kırsallarla nasıl ilişkilenmektedir? Yazar, post-modern dünyaya alternatif bir sosyallik alanı olarak göbeğinden bağlanan kırsalların, imalata veya toprağa dayalı yaşam, tüketim ve üretim pratiklerinin de değiştiğinden söz eder. Mevcut kırsalların da artık turistik merak ve talepleri doyuran ve ona adapte olan türde bir yaşamsallığı ve bilgiyi örmeye başladıklarını gözler. Kırsal alana doğru ve kırsal alanın içinde gerçekleşen bu talep çalkalanmasının, bu tür yerler üzerinde yol açacağı etki ve sonuçları yazar son derece trajik yorumlar ve der ki: “Kırsal alandaki bu talep çalkalanması çevrilmedik taş bırakmayabilir. Gizemin anının ve sürprizin bir “temsili mekanı” olarak kırsal alandan geriye çok şey kalacağı kuşkuludur”. Post-modern dönemde gerçekleşen bir yerelin deneyimini örneklemesi için yazar Güney Galler’deki kömür madenlerinin akıbetinden söz eder (s:212). Söz konusu kömür madenleri 1994 yılında kapatılmış ve müzeye dönüşmüştür. Dolayısıyla işçilerinin tamamının madende çalıştığı bu yerelde, maden işçileri de yok oluvermiş, madencilikten sağlanan geçim mevcudiyeti de yok olmuştur... Ardından turistlerin taleplerinin izinde organize olan “turist ve boş zaman hizmetleri”, orayı temsil ve karakterize etmesi amacıyla seçilen kimi kültürel verileri (tarihi, mimari, kültürel ) derlemiş ve devreye sokmuştur. Kendi tarihi, kültürel ve mimari mirasını, tereddüt etmeden “ucuz ve kolay” kazanç dolaşımıma sokmak, örnektekinin ve daha başka pek çok yerelin/kırsalın geldiği son trajik noktadır. Sonuç olarak kitapta, kırsalın post-modern dünyayla kucaklaşması, taraflardan birinin kaburgalarının kırılmakta olduğunu gören yazar tarafından, distopik bir ilk tezahür olarak saptanır. Aynı zamanda yereller bu gün, spor, hobi ve benzeri konularla ilgili heves ve
KAOS GL sosyalliklerin yeri olarak da caziptir. Dolayısıyla böyle bir mekan, oranın yerelleri artık kendilerini oranın yereli hissedemeyecekleri kadar turistlerce doldurulur. Pek çok turist mekanı görsel olarak kendine mal ederek, yerel insanlara mekanlarını yitirdikleri duygusu yaşatır. Hem ziyaretçi hem de yerli olan ötekidir, bir anlamda. Ziyaretçiler, orada yaşayanlar kadar “gerçek” yöre insanlarıdır. Kimi çözümlemecilere göre hiper-modern kimilerine göre de post-modern bir duruma göre hareket ettiğimizin düşünüldüğü bu dönemde, kimliğin nasıl oluştuğuna yeniden dönecek olursak; öncelikle Harvey’in zamanmekan sıkışması nosyonuna tekrar dönmemiz ve kişiyi bu nosyon içinde takip etmemiz yerinde olur. Harvey, zaman-mekan sıkışmasının beş ayrı sonucundan söz eder. Bu sonuçlar kimliğin oluşumunu da etkilerler. Bu beş sonuçtan birincisi gelip geçiciliktir. Harvey post-modern dünyada, modadaki, değerlerdeki, teknolojik ürünlerdeki kısa ömürlülükten söz eder ve bunun kişilerin ilgi ve meraklarındaki, aynı şekilde tahammüllerindeki kısa ömürlülükle doğrudan ilişkisini kurar. Yazar Urry de günümüzden, Harvey’in görüşünü destekleyen, zap faaliyetiyle uyumlu bir “üç dakika toplumu” örneği verir. Anındalık ve kullanıp atma ise gerek değerlerde gerekse pratik hayattaki gelip geçiciliğin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Hevesi çabuk kaçan ve ilgileri sık sık değişen kişilerden oluşan toplum, nihayetinde tüketimin fazlasıyla arttığı, bir tür “kullan at toplumuna” dönüşür. Zaman “an” gibi kısa bir birimin içine sıkıştığından söz etmiştik. Bu, sonuç olarak kişi ilişkilerinde, planlarında, beklentilerinde dolayısıyla da toplum hayatında bir kısa vadeliliğe yol açar. An’a kadar kısalmış bir zamansal konfigürasyon içinde kişinin geleceği de maalesef “şimdi”nin içinde erir. Hız akış ve değişimin yeni dünyasında uzun vade güvensizlik yaratır. Artık hiçbir şeyi ertelemeye gelmez çünkü ertelediğiniz ya da bir tür gelecek projesi olarak düşündüğünüz her hangi bir şey, söz konusu akışın içinde hepten yitebilir. Onu bulmayı beklediğimiz yerde bulamayabiliriz. Bu nedenle an’la kavranan zaman an’lık olanı, yani şimdiyi önerir. Hem geçmiş hem de gelecek şimdinin içindedir. Şimdi vurgusu en iyi “geleceği şimdi istiyoruz” cümlesinde ifade bulur. Bu cümle, geleceğe ilişkin panik duygusuna ve anlık olanı arayışın motivasyonuna işaret eder. Geleceğe güvenin azalması hazzın ertelenemez olmasını, anlık olanın aciliyetini getirir. Kişilerin geleceğe olan güvenlerinin azalması, onlardaki geleceği kurma arzusunu yok eder. Kişideki geleceğe
69
ilişkin bir takım umut ve beklentileri, mücadeleleri güçten düşürür ve toplumu “beklentisiz toplum”a dönüştürerek pasivize eder.
Gösterge ve imajların bu denli artması günümüzde gerçekliğin ne olduğu da tartışmalı bir hale gelmiştir. Artık orijinalinden daha gerçek, hiper-gerçek orijinaller kopyalamanın mümkün olduğundan söz eder. Bir başka ifadeyle, gerçekliğin kendisini parçalayan ve şüpheli bir hale dönüştüren simulakrum üretimi’dir söz konusu olan. Aslında bir yandan da bulandırdığı tanımları somut kazanca dönüştürmeye enerji harcayan içinde bulunduğumuz dönem, aynı zamanda ürettiklerinin tüketimini kışkırtacak bir dolu da yan ürün, (yeni tat alma, arzu duyma, yeni imaj vb. alternatifleri) yaratır. Aslında Harvey’in "zaman-mekan sıkışması" nosyonu, toplumsal kimlik açısından karamsar bir senaryonun fonunu oluşturmaktadır. Kimlik, kendi duvarlarını (ulusal, kültürel, zamansal ve mekansal olarak) tahrip eden ve onu “tüketici pazar kimliği” formunda sürekli yeniden yapılandırmakta olan, post-modern ataklara karşı, ve gene de onunla birlikte, içiçe, onun kadar hızlı devinmek durumundadır. Modern dönemin geleneksel biçimdeki sabit kimlikleri yerini artık daha açık ve akışkan kimlikler almıştır. Bu metni bir alışveriş merkezinde karşılaşan iki arkadaşın kısacık hikayesiyle sonlandırayım: İki arkadaş karşılaşırlar karşılaşmasına ama daha biri hal hatır sormaya girişmeden öteki uzaklaşmıştır bile, çünkü maalesef yürüyen merdivenlerde karşılaşmışlardır. Biri aşağı inerken öteki yukarı çıkmaktadır. Aslında postmodern süreçle birlikte, toplumsal kimliklerin dönüşmesinin yanında birbirleriyle karşılaşma, görüşme, etkileşime girme, birlikte hareket etme zeminleri de, mekansal yeniden yapılanış içinde önemli ölçüde dönüşmüştür. Ve hatta “dostluk” yeni post-modern dünyanın penceresinden şüphesiz bambaşka görünür.
KAOS GL
ANGELchen-Ankara Nazilli için... I- Anayurt Oteli! Yusuf Atılgan’ın Nazilli’yi dolaştığı romanı. Bu kentin ruh halini nasıl da doğru öykülediğinin romanı ya da. Sıkıntı, bunalım, sessizlik, yalnızlık, bastırılan cinsellik, iletişimsizlik, küçük dünyalar, bu dünyaların günlük sohbetleri, sokaklar, parklar, horoz dövüşleri, sinema, otel, meydan, tren garı, zebercet... her şey denk düşüyor Nazilli’de yaşamak haline. Atılgan’ın 60’ların Nazillisine kurmuş öyküyü ama bugün de hiçbir şey değişmedi ki... Aynı öyküyü düne de bugüne de oturtabilirim yani. II- Karabasanın romanı. Bu kenti ve o binayı bilince, yaşayınca daha keyifli okunan bir roman. Ama bu keyif boğucu... daha içinde.. daha YAKIN! (neye? kime?) Yarın son günü tren garında okuyacağım. Bugün beklemede! III- Filmi, romanını okuyunca daha da değere bindi. Yakın bir zamanda izledim. Romanın ruhunun çok yakınında. Macit Koper, Zebercet’i oynayabilecek en uygun adammış, bunu anladım. Zebercet’in eşcinselliği ne kadar yok edilmiş olsa da.. filmdeki görüntülerden bolca yararlandım. IV- Bastırılmış, yaşanılamayan, boğan bir cinsellik... Bu cinselliği Ortalıkçı Kadınla yaşa-ya-ma-ma. Bir gün horoz dövüşlerini izlemeye gittiğinde koluna kolu değen çocuğu düşleme: “Zebercet ürperdi; sağ kolunda bir sıcaklık duydu: kumral saçlı, çok genç biriydi; ağzı yarı açık alana alan bakıyordu.(...) Gözleri parlaktı, uzun kirpikliydi.Gülümsedi. Uzanıp öpmek istedi birden...” Birlikte ayrıldılar oradan. Sinemaya gittiler. Nazilli Saray Sineması’na. “Merdiveni çıktılar, biletleri yırtan adamın yüzüne bakmadı. Salon tenhaydı; ortalarda, sıranın kıyısındaki koltuğu ona bırakıp ikinci koltuğa oturdu. Sağındaydı gene; kolları değiyordu, yerleştiler. ‘En iyi sinema bu’ dedi oğlan. Üst dudağında, sakal başlarında belli belirsiz kıllar vardı.” On yıl sonra gelinen sinema. “Bir keresinde (bunda değildi; yeniydi bu) yanında oturan adam bacağını...” Film başlar. Devamında...” ‘Hey’ dedi oğlan; bacağı bacağına yaslandı. Zebercet’in orası kabarmaya başladı; sağ yanını kıpırdatmamaya çalışarak sol elini cebine soktu, tuttu düzeltti. Elini çıkarıp iki yanına baktı.” Hatırladı: Bir oğlan çocuğuyla otele gelen adamı hatırladı. Çıkardıkları sesler yüzünden tüm otel ayağa kalkmıştı. “Kolunu gevşetti, bacağını ayırdı; kalktı. –Gidiyorum ben, dedi. Oğlan silkindi; elini tutup asıldı. – N’olur gitme Ahmet abi; bitince çıkalım, dedi. Oturdu, eli elinde kaldı. Avcu katıcaydı. Bacağı sıcaktı. “ Perdeden geçen atlar,
70
atlılar, patlayan tabancanın sesi... “..oğlana döndü: Boynunu uzatmış perdeye bakıyordu; dudakları ayrıktı. Gözlerini kapadı. Sıcaklığına, eline alışmıştı; bacağını bastırdı; avcundaki eli sıkıp gevşetti.” Karşılık gelmedi, çocuk kendini filme kaptırmıştı. Elini bırakıp bacağını çekti. Bekliyordu. Ve. Film bitti, ışıklar yandı. Dışarı çıktılar. “Kavşakta durdular. Çağıracak mıydı?” Aklından cümleler geçiyordu: ‘Gidip bir yerde çay içelim istersen.’ Ya da, ‘Bu gece konuğum ol benim’ gibi. Söyleyemez Zebercet. Ç:ocuğu izler. Geciktirir. Çocuk: İyi geceler, der. Karşı kaldırıma geçip bakar ona, el sallar. Karşılık verir. Yürümeye başlar. “Altı adım sonra bakarım; gene oradaysa çağırırım. Bir..beş,altı.. dokuz,on.” Durup baktı: oğlan yoktu.” Geç kalmıştı işte. Otele dönüp Ortalıkçı Kadını düzer Zebercet. Bir hafta sonra, bunalımın dibine yaklaşırken içindekileri söylemek ve ona boşalmak için çocuğu bulmaya horoz dövüşü alanına gider, dövüş iptal edilmiştir, Sinemaya gider o da. Bulamaz. Çocuğu özler. V- Zebercet’in bastırılmış eşcinselliği askerlik anısıyla da belirtilir. Ona yapılan bir şaka ve bunu hatırlama... hatırlama.. Kitapta ilerlerken Atılgan’ın eşcinsel bir dili olduğunu duyumsadım. Bu romana ait bir dildi ama. Zebercet’in o bunalımlarına, kasabaya, otele çok denk düşen bir bastırışın diliydi. VI- ... Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan KENDİNİ, OLANAKLARINI tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeyi yönetenler İYİ Kİ bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde........ VII- Zebercet kendini 2. odadan aşağıya bıraktı. Kadın, Ankara’dan gelen kadın gelmedi. Gelmeyecekti de. Zebercet aşağıya yayıldı. VIII- Anayurt Oteli’ni izledim uzun uzun. Pencereleri, camları kırılmıştı, açık, hepsi ardına kadar açık, meydana bakıyordu, içindeki o hüznü ve trajediyi taşımanın ağırlığıyla ha yıkıldı ha yıkılacaktı üstüme sanki, üstüme yıkılacaktı sanki. IX- “Ne ölü, ne sağ...” bir yaşam.. bir soluma.. bir roman kahramanı.. bir kent! Tren garının hemen arkasındaki otel.. oteli gösteren tabela düşmüş, toprağı gösteriyor artık! X- bu kentte yazılmış olması ne kadar doğru, ya da bu kenti öykünün kasabası olarak seçmesi Yusuf Atılgan’ın, ne kadar doğru bir belirleme di mi? Ne ölü, ne sağ bir kent burası..burada kalsaydım, yaşasaydım, Zebercet’ten hiçbir farkım olmayacaktı. Bundan çok eminim. XI- Sözcükler boğdu beni. Dönüp dolaşıp geleceğim bu kent, benim ölümüm de!
KAOS GL
Heteroseksist dünya içerisinde, bir gey olarak yaşamanın zorlukları değişik vesilelerle geyler tarafından genellikle kendi aralarında dile getirilmiş ve bir çok kere bu durumdan hep dert yanmaktan başka bir şey yapılmamıştır.
görünüşte hiç bir çekince göstermez. Tam tersine bazen de abartı derecesinde bu tür davranışları sergilemek için elinden geleni yapar ve bunu da kendisiyle barışıklığın bir göstergesi olarak sunar ve kendisini inandırır.
Millet olarak belirgin özelliklerimizden de biri de şudur ki; gerek bireysel gerekse toplumsal bir çok sorunda, sorunun temeline inmekten aciz kalıp, aczden ziyade vurdum duymazlıktan ve işimize gelmemesinden dolayı sorunun kaynağını yok etmek yerine sorunun sonuçlarına geçici çareler aramışız, ya da bu sorun karşısında maskelerimizi takınarak, gerçek benliğimizi en derinlere atıp sahte yüzlerle hayatta kalma mücadelesine girmişizdir.
Geylerin bir kısmı; geyliği bu tür feminen davranış türleriyle özdeşleştirdiği yani bir geyin bu davranış türlerinde olması gerektiği düşüncesi sonucu olarak (bu düşünce belki dile getirilmiyor hatta bunun tersinin olması gerektiği dile getiriliyor olmasına rağmen pratik hayatta bunun tam tersi oluyor) geyler arasında bu davranış türleri gelişmekte ve yaygınlaşmakta. Yazımın ana konusu olan heteroseksist dünya içinde ise bu davranış türleri kabul görmemekte ve hatta nefret sebebi doğurarak geylik hakkında toplumun yanlış kanılara varmasına ve geyleri dışlamasına sebep olmaktadır. Elbette dışlanmanın tek sebebi budur demiyorum ama bunun önemli bir rolü vardır. Bana göre iki türlü feminenlik vardır, birincisi: kişinin doğal yaşantısı sonucu oluşmuş ve doğumla birlikte gelen bir feminenliktir ki buna hiç kimsenin bir şey demesi mümkün değildir, bu doğal bir oluşumdur. İkincisi ise çoğunlukla yukarıda bahsettiğim şekilde geyliği yanlış yorumlama ve kimliğini kabullenmişliğin bir göstergesi olarak sunulan, çoğunlukla doğal olmayan, yapmacık hareketlerle yapılan feminen davranış türleridir ki benim asıl karşı olduğum bu yapmacık davranışlardır.
İnsanlar, bir çok konuda neyin doğru neyin yanlış olduğunu, bir başka modele bakarak veya eylemde bulunacağı davranış konusunda dışarıdan olumsuz bir baskı görmeden içinden geldiği şekliyle doğal davranarak deneme yanılma yöntemiyle bulurlar. Ülkemizdeki mevcut siyasal ve toplumsal yapı itibariyle geyliğin bir suç, günah, yasak bir eylem, yanlış bir yaşantı şekli olarak kabul edilmesi ve edilmek istenmesi ve bunun doğal neticesi olarak da geylerin psikolojik gelişimleri (kimliklerini kabullenebilmeleri açısından) pek sağlıklı olamamaktadır. Geylerin karşılarında ilk etapta ne bir model vardır, ne de dışarıdan hiç bir baskı olmaksızın bireyin davranışlarını içinden geldiği gibi yaşayıp deneme yanılma yoluyla doğruyu tespit edebilme şansı Bir çok gey, yaşadığı çevrenin de büyük etkisiyle bir dönem için kimliğini kabullenme ve kendisiyle barışma yolunda sancılı dönemler yaşamış ve bunalımlara girmiştir. Bu dönemde bireyin kendisine yönlendirdiği en temel ve çoğunlukta olan soru “ben neden diğer erkekler gibi değilim, ben neden normal değilim?“ sorusudur. Birey kendisini hep normal olmamakla suçlamış ve hissettiği bazı "pasif" eğilimli duyguları bir sapıklık en önemlisi bir kadınlık olarak görmüştür. Gey kimliğinin gelişimi ve kendini kabullenme dönemlerinde bu kadınlık hislerinden son derece nefret ettiği ve bunu yok etmek için türlü çabalara giriştiği halde ileriki zamanlarda yani kendisiyle barıştığı veya barıştığını iddia ettiği zamanlarda bu kadınlık olarak nitelendirdiği davranışları sergilemekten,
71
Murat ÖZEN
İşte bu noktada heteroseksist toplumda gey olarak yaşayabilme bu yapmacık davranışları ve yanlış yorumları ortadan kaldırmak ve her geyin kendi hayatında buna özen göstermesiyle mümkündür. Geyliğin tam olarak ne olduğu ve nasıl yaşanması gerektiği konusunda elbette bir standart getirmek mümkün değildir ve de insanları belirli kalıplar içine koymaya çalışmak yanlış ve saçmadır. Ancak şu da bir gerçektir ki bu toplum içerisinde yaşamak ve kabullenilmek istiyorsak bazı konulara dikkat etmeli ve bir noktada davranışlarımıza dikkat etmek zorundayız.
YILLAR geçen her yıl kuytularıma dolan o deniz mavi köpükler bırakırdı ayak uçlarıma çocukluğumun düşleri bozkırlara düşerdi yıldızlar bense niye susmaz derdim bu saatler bir kafiye gibi üzerime akan sarı nehir seslerine uzaktı yalnızlığım uzaktan bakardım avuçlarıma dolan ihanetine gölgelerin simsiyah bir kumsal vardı kumsalda sonsuz iz bırakan ayaklar nerede geçmişim der gibiydi unutulan o puslu yıllar
Can Uğur
KAOS GL Oktay Çetinoğlu Alaşehir Özel Tip Kapalı Cezaevi A-4 Koğuşu Alaşehir 45600 Manisa
çıkacak olan bu yasa fuhuşu kontrol altına almaya yetmeyecektir. Bu yasanın geçireceği tek şey heralde yasal olarak erkek erkeğe fuhuşun olduğunu devlet olarak kabul edilmesi olacak.
Bir süre önce bir çok gazetede şöyle haberler çıktı; "Eşcinsellere Genelevde Çalışma İzni" diye. Bu haber bağnaz düşüncelere sahip bir çok insanı ve fuhuş dışında seçenekleri olmayan bir çok travesti ve eşcinseli mutlu(!) etti ne yazık ki. Devlet olarak kısaca üçüncü cins diye tabir edilen transeksüel ve travesti, eşcinsellere layık görülen tek mesleğin fuhuş olduğunu da öğreniyoruz. Sakın üçüncü cins tabirinin devlet tanımlaması olduğunu düşünmeyin. Bu tanımlamayı ben yapıyorum her defasında transeksüel, travesti, eşcinsel diye yazmayayım diye. Tam, net olarak algılayamadım ama anladığım kadarıyla gelecek bu yasayla üçüncü cinslere sahne şansı da tanınmıyor. Alanya Emniyet Müdürü Mehmet Söğüt gibi düşünüyor(!) heralde çoğu bürokrat. Hatırlarsınız, Alanya Emniyet Müdürü Söğüt, "Kadın gibi kıvırtmak Türk erkeğine yakışmaz" diyerek Alanya'da erkek dansöz ve müzisyenlerinin çalışamayacağını belirtiyor. Ne komik ve acı ki bunu tüm başımızdakiler söylüyor. Yani yine devlet eliyle bu kişilerin çalışarak para kazanma şansları elinden alınıp fuhuşa doğru itilmektedir. Peki bu emniyet müdürü Alanya'ya Fatih Ürek, Yılmaz Morgül… gibi maskeli eşcinseller program yapmaya gelince ne yapacaktır? Türk erkeği, kadın gibi kıvırmaz diyen emniyet müdürü Alanya'da gizli gizli erkek sevgililerinin koynuna giren erkeklere ne yaptırımlar uygulayacaktır? Geçmişindeki, yani tarihteki eşcinsel portreleri nasıl gizleyecektir? Yoksa geçmişte olduğu gibi bu emniyet müdürü üçüncü cinstekileri daha önce İstanbul'da yapıldığı gibi başka bir ile mi sürgün edecektir? Şimdi İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'ı üçüncü cinsi, yani bizleri genelevlere sokmaya çalıştığı için alkışlayacak mıyız? Çoğu üçüncü cins alkışladı nitekim. Ama sizce bu neyi önleyecektir? Bence hiçbir şeyi. Sadece bazı arkadaşlar tehlikeden daha uzak olarak fuhuş yapma imkanı bulacaktır. Ama sıradan bir insan olarak çalışmak isteyen üçüncü cins ise aynı zorlukları yaşamaya devam edecektir. Çoğu üçüncü cins cinsel kimlikleri gizlemek için ne çabalar göstermektedir. Çünkü çoğu eğer bunu başaramazsa işinden olacaktır. Toplum olarak sahnelerde kırıtan üçüncü cinsleri alkışlarken kendi içlerinde var olanların hatalarını yakalayıp sindirme peşinde. Genelevlerde zaten şuanda transeksüeller çalışabiliyor. Ama bu rağbet gören bir olgu değil. Dışarıda da yığınla transeksüel fuhuş yapmakta. Demek ki bu sokakta fuhuşu önleyecek bir şey değil. Bence bu uygulama yerine uygulanabilir bir yasa yapılarak kamu ve özel sektörde namusuyla çalışmak isteyen üçüncü cinse istihdam olanağı yaratılmalı. Ama bu yasanın yaptırımları olmalı, yoksa yasa çoğu yasa gibi uygulanmaz. Üçüncü cins, sırf cinsel kimlikleri nedeniyle işten atılmaları önleyecek yasalar yapılmalı. Bizleri toplum dışına
72
atmak yerine bizleri topluma kazandırmalı devlet. Ne kadar ilginç bir ülkeyiz. Gelişmiş ülkelerin gerçekten demokratik olgularını kendimize kazandırmayıp, işimize gelenleri uyguluyoruz. Yığınla uluslararası yasanın altına ülke olarak imza atsak da bu sadece görüntüde kalıyor. Aklımızca uyanıklık yapıyoruz devlet olarak. Devlet olarak bu yasaların altına imza koyarken bu kriterlere uyacağım derken kendi bile inanmıyor. Çünkü ağzıyla bunu söylerken içinden nah yapacağım mantığını güdüyor ne yazık ki. Eh devlet bir kere, destekliyor uyanık vatandaş olmayı. Rahmetli Özal dememiş miydi "Benim memurum işini bilir" diye. Ben fuhuş yapan ve yapmak zorunda olan bir travesti olarak bizlerin fuhuşa itilmesine karşıyım. Çoğumuzun fuhuşu isteyerek yapmadığına inanıyorum. Düşünebiliyor musunuz, hoşunuza giden, sevdiğiniz bir erkekle bir zevki yaşamak varken, hoşunuza gitmeyen, itici insanlarla mecburen, geleceğinizi garantiye almak için vücutlarımızı satıyoruz. Çünkü çoğumuzu üçüncü cins olarak kabul etmeyerek ilk önce ailemiz, sonra toplum dışlamış. Bizi dışlayan toplumda yer alan mahallenin erkekleri ise ne gariptir ki sizi arzulayabilmektedir. İstemek ve istememek ne iki yüzlülük. Zaten toplumca ikiyüzlüyüz. Ben fuhuş yapmak zorundayım, çünkü geleceğimi garanti altına almalıyım. Hep genç kalmayacağım. Ne yazık ki yaşlılığımızda çoğumuz acınacak haldeyiz. Ben de bu durumda biri olmak istemiyorum. Benim zengin bir babam yok ki mirasa konayım. Benim SSK ve Bağkur gibi bir imkanım yok ki emekli olayım. Ancak özel sigorta yaptırırsam bu şansım var. Benim maddi olanaklarım geniş değil ki kendi işimi kurayım. Kredi de alamayacağıma göre... Fuhuştan başka şansım kalıyor mu ki? Sahne yeteneğim de yok ki, çıkıp sözde bülbüller gibi şakıyıp iki kıvırtıp millete palyaçoluk yapayım. Ancak babam, ağbim yaşında adamların altında oscarlık roller yapabiliyorum üç beş kuruş için. Sonuçta çıkacak olan bu yasa fuhuşu kontrol altına almaya yetmeyecektir. Ki öyle olsaydı kadınlar genelev dışında fuhuş yapmazlardı. Ama genelevde fuhuş yapanlardan daha çok kadın sokaklarda ya da evlerinde fuhuş yapmaktadırlar. Eh malum, uçkuruna düşkün bir milletiz vesselam. Bu yasanın geçireceği tek şey heralde yasal olarak erkek erkeğe fuhuşun olduğunu devlet olarak kabul edilmesi olacak. Çünkü şu an bu kabul edilmiyor. Hoş, emniyette gizli fişlenmeye tabi tutulsak da… Askere almamak için hastalık kılıfı altında elimize pembe tezkere verilmesini saymazsak tabi. Fazla söze ne hacet. Ne Mutlu Üçüncü Cins Olana! Ne Mutlu Türküm diyene! Beni doğuran anam, babam sağolsun. Allah bizleri çok düşünen(!) devletimize zeval vermesin! Amin.
KAOS GL
Devam Ferit Edgü Sel Yayıncılık, Geceyarısı Kitapları, Mart 2001 Babıali Caddesi, 20/1 Cağaloğlu İstanbul Tel & Faks:0.212.511 10 05 http://www.selyayincilik.com e-mail: posta@selyayincilik.com ** Aforistika ya da Özeldeyişler Hulki Aktunç Sel Yayıncılık, Geceyarısı Kitapları, Mart 2001 ** Bilmeceler (Kehanetler) Leonardo da Vinci Türkçesi: Samih Rifat Sel Yayıncılık, Geceyarısı Kitapları, Mart 2001 ** Bir Sevinç Depremi Tuğrul Asi Balkar Pervaz Yayınları, Şiir, İkinci Basım Ekim 2000 1993 Sabri Altınel Şiir Ödülü P.K. 177 06442 Yenişehir Ankara Tel:0.312.441 72 27 e-mail: mahzun@marketweb.net.tr
Martı Jonathan'dan Yünatanmartı'ya Safai İyiadam Yayıncılık, Roman, 2. Basım Nisan 2001 İkitelli Organize Sanayi Bölgesi, Eskoop Sanayi Sitesi, Turgut Özal Cad., C:4 No:190-192-194 34670 İkitelli İstanbul Tel&Faks:0.212.549 52 52
*** Kavram Karmaşa Şiir-Eleştiri Dergisi Yazışma Adresi: Halim Şanlıdağ P.K. 271 38002 Kayseri Tel: 0.352.271 25 57 Patika Kültür, sanat, edebiyat dergisi Yazışma Adresi: Çevreli Cad. Karaahmet Sokak No:42/1 Aydınlıkevler ANKARA Tel:0.312.316 99 12 e-posta: patikadergi@yahoo.com web: http://patikadergi.cjb.net POST EXPRESS Aylık dergi Büyükparmakkapı Sokak Tuna Aprt. No:21/4 Beyoğlu İSTANBUL Tel & Faks: 0.212.292 06 39
** Kavuşma Tadında Aytekin Karaçoban Pervaz Yayınları, Şiir, Kasım 2000 ** Vazgeçmeler Ustası Tuğrul Asi Balkar Pervaz Yayınları, Şiir, Ekim 2000
73
ahkâm vakti tohumları Yusuf Eradam Okuyanus Yayınları, Şiir, İstanbul, Mart 2001, Hacıemin Sokak, Mak Aprt. 9/1 D:2 Nişantaşı 80200 İstanbul Tel:0.212.232 53 73, 232 53 79 Faks:0.212.231 52 20 e-posta: okuyanus@okuyanus.com.tr, www.okuyanus.com.tr
KAOS GL Tabaht-ül Yamyam Alaturka Yamyamın Yemek Kitabı Çorbadan Kol Böreğine Prof. Dr. YEradam (Gurme) Okuyanus Yayınları, Şiir, İstanbul, Mayıs 2001
Dünyamız ve yurdumuz vıcık vıcık insan kaynarken "Şimdi ne yiycaaz?" demenin alemi yok. Bu kitap Türkiye tabahatında size yeni ufuklar açıyor. İster elinin altında bir iki yakın arkadaşı olan bir acemi, ister usta bir yamyam olun, YEradam size çok mutlu ve dopdolu bir yaşamın kapılarını aralıyor. Yamyam dostlarınıza "Vay be! C'est la vie!" dedirtecek anlaması kolay ve de accayip masrafsız, ama mafsallı tarifler… Neler var bu sofrada neler, maydanozsuz köfteler! Çorbalar, iştah açıcılar, ordövrler, ana yemekler, baba yemekler, yok yemekleri, kol yemekleri hepsi burada… Şarkılı türkülü, 32 kısım tekmili birden yamyam sofrası. Gülmekten ağzınızın suyu akacak! Birileri başınızın etini yemezse tabii!
*** Pazartesi Kadınlara Mahsus Gazete Sayı 75 Haziran 2001 pazartesidergi@superonline.com Tel & Faks:0.212.292 07 39 *** 'ağır ol bay düzyazı' şiir dergisi Mayıs/Haziran 2001, Sayı:4 www.seyirdefteri.net ** Kırkpare Enis Batur Sel Yayıncılık, Deneme, 2001
*** artrit ve sanat Editör: Cem Mumcu Okuyanus Yayınları, İstanbul Mart 2001
1.
Baskı
"Artrit ve Sanat, ilk insan kadar eski eklem hastalıkları ve artrite tıp dışından bir bakış. Edebiyatçılar, plastik sanatçılar, sanat tarihçileri ve çizerler, ekleme ve hastalıklarına kendi alanlarında, sanatçı gözüyle baktılar." *** Yazboz Enis Batur Deneme Sel Yayıncılık, 1. Baskı Haziran 2001 *** Romantik Hareket Alain de Botton Roman Çeviren: Ahu Sıla BAYER Sel yayıncılık, 1. Baskı Haziran 2001
74
KAOS GL
kan otu çiçeği
YEradam'ın "Tabaht-ül Yamyam Alaturka Yamyamın Yemek Kitabı Çorbadan Kol Böreğine"den tarifler...
Favori Tariflerim'den Ekmek Arası Similya 1 Kişilik Malzeme: 1 adet similya, 1/2 ekmek (içi çıkarılmış), limon, helal tuz, karabiber Turkish Hot Dog da denir. Simil aradı da dün Mersin'den (bu herif de çat burada çat kapı ardında), "Allah seni inandırsın mirim, burada artık ekmeksiz yeniyor similya. O kadar çoğaldı, turistler kımıl kımıl solucanlar gibi, her yanda, büllükler fora dolanıyorlar," diyor. Üretim fazlası büllükleri denize döküyorlarmış. Efenim malzeme hazır. Elini sallasan ellisi. Yaz günü sallayın elinizi, yakalayın bir similya, sıkın üstüne bol limon, gitti mi bütün püsürü, sili felan, temaaam, koyun ekmek arasına, tuz ve karabiberinizi de ekleyin. Hart diye de yiyin anacım. Hart to hart. Üstüne de tatlı niyetine Karamelli Aykek yersiniz (Eye Cake, gözlere karamel dökün olsun bitsin). Aykek sevmeyenler lokum yesinler. Turkish Delight. (Herkesin bir dilaytı vardır sanırsam.) YERADAM'DAN KULAĞA KÜPE: Ekmeğin içini çıkarmayı unutmayın, kendiniz çıkarmayı hiç unutmayın. Tırnak araları simsiyah bir kokoreççiden yiyorsanız yani. YERADAM'DAN KULAĞA KÜPE: Ekmek arası similya, ardından da aykek yiyenler artık yamyamlarla hep huzur içinde yaşarlar. Hiç tartışma çıkmaz. Bir dinginlik gelir, dingil similyasından yapılan hot dog'u yedikten sonra. Bazılarının ağzını bıçak açmaz. Lokum bile sokamazsınız ağızlarına. Seeing eye to eye (yamyamlar konuşa konuşa anlaşır) kinayesi buradan çıkmıştır. KARIŞIK TOŞPİL FIRINDA Dünyanın önde gelen gıdacıları toşpilin besin değerini öve öve bitiremezler. Futbol hayranları oyun sırasında toşpil yemeden duramazlar. Fındık yiyoruz ayağına yatarlar, kestane yiyoruz derler, ama yooook, yemezleeeer! Eve bedava ve tazesini getirebilecekken, bayatlamış fındığa, kestaneye bu kadar para saymak salaklık değil mi? Siz en iyisi mi stadyuma yakın bir yere park edin arabanızı, maç izlemeye gelenlerden taze toşpil topladıktan sonra eve naşlayın, doğru eve, fırın başına. Bu yemeğin halk arasında "Patlıcan Fırında, Patlıcan Oturtma, Kodum mu Oturturum," gibi amiyane karşılıkları varmış. Bana yakışmaz böyle tarifler. Toşpil elit yamyamların kullandığı bir sözcük. Aaah, pilli, toşpili pilli pilli, amaaaan da pilliiiiiii! en sevdiğim şarkılardandır. YERADAM'DAN KULAĞA KÜPE: Futbol izlemeye gelenleri en kolay sosisli sandöviç yerken avlayabilirsiniz. Onlar sosisleriyle oyalanırken siz toşpilleri götürürsünüz. YERADAM'DAN 2. KÜPE: Toşpilleri bekletmeyin. Hemen paketleyip yemeğe hazırlayın. Nar gibi toşpilin tadına doyum olmaz. YERADAM'DAN 3. KÜPE: Yamyamlar arasında ırkçıya rastlayamazsınız. Bizim için bütün toşpiller tek renktir. Pembe. Karışık toşpil tavsiye etmemin sebebi bu.
75
terkediyorum seni. gelmeyeceğini bilmek geleceğini sanmaktan daha az yakacak canımı. hoşçakal kibir sevdalım şattülarap muradım. öfkeden karartma gözlerini gelmesen de olur güldür güldür sancı ve karanlık sütliman şimdi yiğitliğine gölge düşürmeyen gece bitti aşkımız vazoda kiç güldür sen iyisi mi beni yarın öldür gece şiir acil gece yol acil desdamona yüreğim çöktü çökelekti balık koktu taş yutmuş karnı dümbelekti tazı kaçtı tazı tuttu dünya kaç bucaktı kendisi de unuttu pır pır edip göğe kaçan sözdür gece aşk yensiz kırık kol seyiren göz gören gözdür çarpmadan git körkütük kapıyı sil de git parmak izlerini ellerim yarın daha az üşür sen iyisi mi beni yarın öldür hoşçakal kibir sevdalım şattülarap muradım gece sürgünlerimi severim ha sensiz ha kimsesiz yatak kan revan güldür biz yatakta doludizgin yatalaktık dışarda onlar vardı ötekiler iktidar hırsızları vardı ahrazdık yüreğin cülük aşkım sözün ferik aşıktık, yasaktık, kalacaktık koltuk değneklerimiz oldu minik minik tek tip umutlarımız kayıptık ama kayıp da düşmezdik biz kısa bir süre de olsa ümit ettik kalbim el pençe divan güldür gece bana kalsın sen beni yarın öldür.
11 Aralık 1996-20 Şubat 1997, Ankara
Yusuf Eradam'ın "Ahkâm Vakti Tohumları" kitabından
KAOS GL
Canlarım; Bu ay sizlerden gelen yoğun mail ve mektuplarının hiç birine üzülerek cevap veremiyorum. Yoksa kimse sanmasın ki mektup falan gelmiyor da ben kendim oturup yazıyorum kendim cevaplıyorum. Ne münasebet! Bu yıl bir ilki gerçekleştirip siz sayın ve pek kıymetli okurlarımın ricasını yerine getirmek amacı ile şu Ankara’daki piknik ve diğer etkinliklere katılayım dedim. Çünkü artık ayıp olmaya başladı; ah gözüm abla, sensiz hiçbir şeyin tadı yok diyor başta Emir (ki yalarım ben onu) olmak üzere diğerleri. Ben de kırmayım dedim. Ayrıca sizler de ablacığın bizim kalitemiz öyle dağ bayır gezmeye müsait değil ama meraktan da kuduruyoruz vallahi ne seks hayatımız kaldı ne de ağzımızın tadı. Bizim yerimize siz bir katılır mısınız dediğiniz için katıldım. Tabi bu arada bizim kalitemiz müsait değil yerimize siz katılın derken isnat ettiğiniz imaların da farkındayım. Ama görev icabı soyunmaktan bile tereddüt etmeyen ben elbette bir yığın ortalama zevk ve mal sahibi insanla geçireceğim bir günü göze aldım. Belki bir gün cehennemden kaçış adlı romanım için gerekli dokümanları da bu KAOS GL çatısı altında toplayabileceğim. En iyisi baştan başlayım. Biliyorsunuz ben İstanbul’un cidden nezih bilinen bir semtinde çatı katında yaşıyorum. Arada da yılların tecrübesi ile şu kendilerine gey diyen camiaya bir katkım olsun da ayıp olmasın diyerek birkaç satırla sizlerin dertlerine derman olmaya çalışıyorum. KAOS GL’yi temsilen aldığım bir mailde Bahar Ankara ile ilgili bir etkinlik programı ve maile çengelli iğne ile tutturulmuş olan özel bir davetiye vardı. Ben de baktım ki aynı hafta sonu apartman toplantısı var; kapıcısı, kalorifercisi, kuaförü hep orada olacaklar bari Ankara’daki etkinliklere katılayım dedim ve ilk bulduğum uçakla Ankara’ya geçtim. Taksicime dedim ki beni en protokol yoldan Kızılay’a götür. Gelince de haber ver, ben pek bilmem oraları. Neyse sağolsun bir iki elleme ile beni götürdü. Saat gece 12 olmuş ve merkezin bulunduğu o köhne sokak karanlıklar içinde kaybolmuş. Elbette ırzıma geçecek birileri vardır diyerek... Yani umarım ırzıma falan geçen olmaz diyerek daldım sokağa ve inanabiliyor musunuz kayboldum. Ay kendime hayret ettim o koca köy Ankara’da kayboldum. Sonradan
76
anladım ki ben alışık değilim böyle yerlere. Mayamda yok ayol! Hah haha hahh haaayyy! Neyse merkezi buldum ve rica minnet bir arkadaşın evine yerleştim. Çünkü Hilton'da boş yer kalmamış. Ben de hem bir ahbabı memnun edeyim hem de gecenin bir körü insanın başına ne gelir belli olmaz dedim. İlk gün çok entelektüel geçti. Ay çocuklarda bir çaba, bir çaba. Duvarlara kadar değerlendirmişler, sergiler açmışlar ama sergileri ısrarla defalarca gezmeme rağmen ne bir orijinal Rambrant gördüm ne de Picasiiu. Neyse kimse görmesin diye tuvalete girip girip dudak büktüm çıktım. Meşhur bir gazetenin ünlü bir yazarı da bir şey var sanıp gelmiş herhalde derken dediler ki Tunalı Hilmi’ye gidilecek. Ayy sanki birden kendime geldim. Hah şöyle dedim ayol içimden, biraz kendinize gelin. Kırın şu zincirleri. Tunalı Hilmi hiç yoktan iyidir. Şöyle biraz gezinelim değil mi, cemaat bizi de görsün. Ben herhalde bir limuzin falan kiralamışlardır diyerek en önden hemen kendimi sokağa attım. Ama tüm bakınmalarıma rağmen ne limuzin ne de Rols Royyys falan görmedim. Vallahi dedim kendi kendime eğer bir murat 124 falan kiraladılarsa ben binmem. Kıçımın kemikleri mi kırılsın ayol şu yaştan sonra? Maalesef sonunda ona da razı oldum çünkü kimsenin aklına gelmemiş araç kiralamak. Ben de biraz yürüyüş olur diyerek kafileye katıldım sonunda. Zaten 27 gram bir fazlam vardı onu veririm hiç olmazsa dedim. Ay katılmaz olaymışım. Ne kadar kendine gey diyen insan varsa saçıldılar sokağa. Kabus gibiydi. Ha şimdi ahlak polisi gelecek, ha şimdi sokak çeteleri yolumuzu kesecek derken baktım ki bir ben gerginim ayol. Millet keçiler gibi tırmanıyor o yokuşları, geçiyor yolları. Çekemem ayooool çekemeeeeeeem diyerek çıkardım çantamdan takma burun-bıyık ve gözlük maskemi ben de katıldım kafileye ama yol boyu diğerleri gibi kikirdeyip ona buna göz süzmedim. Herkes maskeye rağmen, zaten bana baktı kimse onlarla ilgilenmedi. Umarım herkes üzerine düşen dersi almıştır. Neyse ben dedim ki her halde Tunalı'da bir nezih kafe bulur otururuz hem anlarlar bakalım kimi alacaklar kimi almayacaklar. Aa! O da ne bir apartmana doluşuverdiler. Ne oluyor ayol grup mu var, dedim. Dik dik bakıp panel var! panel dediler. Dudaklarımı büzüp gözlerimi kısıverdim ve panel mi? dedim. Bunca yolu bir panel için mi geldik? Sinirimden yarılayazdım ayol. Fırlattım maskeyi ve bir Burger King bulup zaten vermişimdir o 27 gramı diyerekten bir whooper ısmarladım da biraz kendime geldim. Neyse panel bitti sanırım. Ben hiç ilgilenmedim valla. O gece turkish bath’a gidilecek dedikleri için
KAOS GL heyecanla hazırlanmak için ahbabımın evine geçtim. Bu aralar çok moda İstanbul seçkinleri arasında nostaljik bir eylem olarak hamamlara gitmek. Ben de fırsat bu fırsat gideyim de bari bir in eylemim olsun dedim. (gerçi İstanbul’a dönünce öğrendim ki iki gece önce hamam out olmuş, gene 5 yıldızlı otel havuzunda yüzüyorum diye çırpınmak in olmuş. Pişman oldum.) Hamamda hallerini bir görecektiniz; üstlerinde peştamal denen o mantar kültürü bez parçaları, bilmem nereleri ortada gezindiler durdular. Kahkahalar, çığlıklar; karılar tezikti anlayacağınız. Ben hiç katılmadım bacaklarımı kız istemeye gitmiş kayınvalide adayı edası ile birleştirip hallerine bakıp ibret tazeledim. Baktım benim dudaklarımı büzüp kaşlarımı çatmamdan ibret alan yok gittim gizlice hamam sahibi ile biraz oynaş... Yani biraz konuşup bu rezalete dur demenin zamanıdır dedim. Neyse o gece öyle geçti canlarım. Ben heyecanla Işık Dağı denen yeri merak ederek uyudum. Hani her yıl ziyaret ediliyor ya Kabe gibi. Yüzlerce gey tası tarağı toplayıp o çile gezisine katılıp arınıyorlar, dağda bayırda şehirleşmenin nimetlerini bir kez daha anlayıp modern hayata şükür ediyorlar. E ben de bir gidip ileride bir ayin olacağı muhakkak gibi duran o eyleme katılacağım dedim kendi kendime. Ertesi sabah daha güneş doğdu doğacak beni kaldırdılar. Zaman geldi diyerek. Çekemem ayol çekemem dedim içimden. Tarlaya mercimek yolmaya giden köylüler gibi bu saatte kalkılır mı? diye söylenirken baktım ki yollara düşmüşüz. Evet cidden hac yolculuğu kadar uzundu sanırım yol. Nereden bulmuşlar niçin bulmuşlar orayı bilemiyorum. Dağlar tırmandık, bayırlar aştık resmen boyut değiştirdik ve sonunda geldik dediler. Hani dedim burada oturacak masalar, banklar, güneş şemsiyeleri, hafif kokteyller alabileceğim bar... Nerede tüm bunlar? Çeke sündüre indirdiler beni. Ay dedim ben yere basmam. Ayağımdaki ayakkabıların fiyatı bu dağı satın alır ayol. Artık iki kişi ayarladılar da doğuma hasta götürür gibi kollarıma girdiler ve o ne idüğü belirsiz yolu tırmanmamı sağladılar. Ay ne zordu. O zavallı Gucci çantamın başına gelenleri düşündükçe hâlâ sinirimden yırtılıyorum. İnsan davetiyeye bir uyarı koyar değil mi? Pikniğe gelirken lütfen Mahmut Paşadan giyinin, çünkü orası dağlık, dikenlik bir yer diye. Şöyle bir çevreme bakındım galiba bu uyarı ben hariç herkese yapılmış diye düşündüm. Uzun bir tırmanmadan sonra düzlük bir yer buldular. Beni oraya bıraktılar. Ay millete baktım ki ayakkabısını çıkaranlar mı dersiniz, Cannes plajında meme güzeli seçileceğim diye karaya vurmuş balina misali yatan karılar gibi uzanıp yatanlar mı dersiniz... İçim kan ağladı vallahi. Sokak çocukları festivali gibiydi. Neyse dualarım kabul oldu yağmur yağdı da aynı törenlerle tekrar aşağıya indik. Yok yok dağlar bayırlar biz kalitelilere göre değil. Ben alışmışım Etilerin barlarına, Caddenin yollarına. Yolda dönerken davetiyedeki programa baktım. Acaba sırada ne var diyerek. İçimden kesin gözleme
77
yemek için Sakarya caddesine gidilecektir. Vallahi katılmam dedim. A! Bir baktım ki parti var ayol. Gey Parti. Ay nasıl mutlu oldum anlatamam. Kesin oyumu bu partiye vereceğim dedim kendi kendime. Nasıl olsa gizli oylama yapılmıyor mu. Hah hahah hahaha hay. Keyfim yerine gelmişti. Hemen kuaföre gittim Ankara’ya ulaşınca. Cemil İpekçiyi nasıl aramam. Doğru dürüst bir kıyafet bulamadım ama artık o piknik ilkelliği üzerine çok seçici olmadan ve mecburen Vakko’dan bir şeyler aldım. Akşam saat 9'da başlıyordu parti. Evinde kaldığım arkadaş tutturdu ille de saat tam 9’da orada olalım diye. Ay olur mu öyle şey dedim. Azarladım onu. Tam saatinde gidersen seni DJ falan sanırlar ayol. Biraz bekleyelim. Ben öyle hiç kimsenin “Partiye gittiğimde Gözüm Abla herkesten önce gelmişti, aç karı aç!” demesine izin verir miyim. Tabi benim arkadaş bunu bilmiyor. Ne yapsın, Ankara’da doğru dürüst parti mi var ki çocuk adabını erkanını öğrensin. Ama o kadar ısrar etti ki en sonunda yola çıktık. Bir de karı yolda Ankaray ile gidelim demesin mi? Ay vallahi yırtarım bak o ucuz giysilerini dedim ona. Ne Ankaray’ı. İstersen kuru köfte ile haşlanmış yumurta da götürelim bari. Zor ayol zor. Kalite öğretilmiyor ki, yaşanılıyor. Genlerden geliyor. Nihayet yeterince geç kaldığımıza kani olunca partiye dahil olduk. Ooo! Kimler gelmiş kimler? Herkes burada. Baktım çoğu pikniğe katılmamış tipler. Kaliteli olanlar öyle yapar zaten. Hopluyorlar zıplıyorlar. Ay! Kenar mahalle düğünü gibi. Biraz kasılın ayol. Her an biri size bakıyor gibi yapın biraz. Güzel bir parti idi. Kel kafalı, kırmızı ceketli ve ağı olmayan bir külot giyen Geyi gecenin Geyi seçtim vallahi. Şık kadındı. Yalnız bir ara disconun kapısının arkasında birinin kucağına oturmuş sevişiyordu, yakıştırmadım. Sonra da öğrendim ki evi yokmuş kadının zaten köprü altlarında falan icra-i sanat eylermiş hep. Gecenin ilerleyen saatlerinde parti bitti. Ben çok eğlendim şahsen. Harlem zencileri gibi oynayanları görünce bayağı güldüm. İnsan partiye geldik diye çiviyi çıkarır mı? Neyse öğrenecekler herhalde; Partiye giderken barmen gibi en önce gidilmez, temizlikçiler gibi parti bitene kadar kalınmaz, ziyafete gidince tabaktaki her şey bitirilmez, partiye gidince öyle a..ı g.tü dağıtıp oynanmaz, içki bardaklarındaki sonuna kadar içilmez, tanıdıklar görülünce asker görüşündeki er gibi boynuna atlanmaz.... Amaaaaan daha neleeer neleeer. Öğrenecekler ama öğrenecekler. O gece daha fazla dayanamayıp atladım uçağıma ve döndüm İstanbul’uma. Hemen Etiler’e uğradım biraz, kendime geldim. İşte böyleydi Bahar Ankara. Her şeye rağmen hoştu ayol. Seneye tüm K-Gayleri de çağırıyorum. Gelin, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz, bir karşılaştırma yapın. Ahhhahaah hahahah hay... Gözüm ablanız...
KAOS GL
Sevgili Kaos GL dergisi çalışanları ve okurları. Ben iki sayınızdan itibaren yakından takip ediyorum ve sizleri çok başarılı buluyorum. Ben sizin derginizin (aslında bizim dergimiz demeliyim) 6. sayısını aldığımda caddede yürürken dergiyi saklamaya çalıştım, çünkü insanların tepkisinden çekindim. Ama derginizi okuduğumda yalnız olmadığımı ve buz dağı gibi aslında görünenden daha çok sayıda olduğumuzu anladım. Bu beni çok sevindirdi ve kendime olan güvenimi artırdı. Bugün 7. sayınızı aldım (Denizli'ye derginiz çok geç geliyor) ve hiç saklamadan, başım dik caddede yürüdüm. Sizlere çok teşekkürler. (tolgasavas@mynet.com) Tolga SAVAŞ, Denizli *** Işık, sevgi ve derin paylaşımlarla KAOS GL Grubu; Mektup yazmayı çok seviyorum çünkü dudaklardan sızan, gizlenemeyen masalları anlatıyor. Gerçi sadece yazı yazmak dahi düşlere taşıyor insanı… Bolu'dan; resim ana bilim dalı öğrencisiyim. Henüz okulda ve Bolu'da ilk yılım. Neyse; derginizi demiyorum, dergimizi ilk defa okudum. Neden bilmiyorum ama ulaşamamıştım daha önceleri. Ama şu an mutluyum ve de beni çok etkiledi. Tam anlamıyla harika, beklentileri karşılıyor. Fakat beni çok çok etkileyen bir yazı vardı; "Bir Mezar İstiyorum". Hafta sonumu kendime ayırdım ve İstanbul'a gittim. Okuduğum bölüm gereği sergileri gezmek için gitmiştim. Ve de dergiyi o an aldım. Kimseye aldırmaksızın dolmuş, otobüs, vapur ve trende okudum. Okurken büyük mutluluk ve haz içerisindeydim. Tarih 12.05.2001, işte beni gözlerimden yaşlar akıncıya kadar etkileyen yazı oydu. "Dün Aşiyan'a gittim…" ile başlıyor, "illaki de ağlasam, ağlasam, ağlasam" diye bitiyordu. Bu yazının beni neden bu kadar etkilediğini her okuyuşumda yeniden düşünüyorum. Dergiyi aldığım tarihten itibaren bu gece de olmak üzere dergiyi tam 13 kez okudum. Her okuduğumda ise ilk kez okuduğum andaki gibi içim hüzün dolu bir okyanusa varıyordu. Yazı bittikten sonra yazıyı gözümde canlandırıyorum. Zannedersem yaşanmış bir olay ve ben kimin yazdığını çok merak ediyorum. Bu müthiş yazıyı kimin yazdığını merak ettiğim için lütfen beni mağzur karşılayın. Derginin tüm yazıları harika ama benim favorim bu oldu.
Gözüm Abla'da ise kaliteden bahsetmişsiniz. Evet Türkiye'de geylerin Avrupa standartlarında insanlar olduğu malum. Fakat bizlerin de arasında kaliteden yoksun, kültürsüz insanlar var. Banliyö treninde iki arkadaş vardı, kıyafetlerinden varoştan oldukları belliydi. Kıyafet hiçbir şey, ama görünen köy kılavuz istemiyordu. Hal ve hareketleri de bunu sergiliyordu. Vagon içerisindeki birkaç serseri etrafını çevirdi ve bunlarla alaylı bir muhabbete girdiler. Tüm insanların gözleri üstlerinde. Bunların ise hallerinden memnun tavırları vardı. Kendilerini çirkinleştirmek için ellerinden ne geliyorsa yapmışlardı. Teki sürekli beni kesiyor, arkadaşına beni gösteriyordu. Yanımda ailem olduğu için yaklaşmadı. Tamam, ben de geyim, gey olduğumun anlaşılmasından pek sıkılmıyorum; ama onlar gibi de kendimi ortalık malı yapmıyor ve dejenere etmiyorum. Birlikte olduğum insanların kişiliğine ve kalitesine dikkat ediyorum. İlgi çeken bir tipim ve titizlik her zaman ön plandadır. Adi bir serserinin teki vagona bindi ve onların yanına dikildi. Konuşma tarzı ise onlara yönelik sataşmalar idi. Birkaç dakika sonra ise yanındaki arkadaşına "gidelim şu ....mına kodumun t....larının yanından" diye bir söz söyleyip çekip gitti, onlarda ise aldırış yok, hâlâ aynı tavırlar içerisindeydiler. Ve de ikisi o an bana baktılar. Ben ise çok kötü oldum ve kafamı çevirdim. Böyle bir olaya izin verdikleri için sesimi bile çıkartamadım. Ama düzgün kişilikte olsaydılar belki ortaklaşa bir müdahalede bulunurduk. Ben diyorum ki; biraz da hataları kendimizde aramalıyız galiba…
yeryüzünde hangilerimiz yalnızlığın ve anlayışsızlığın girdaplarında nefessiz kalacak. Acılarımızı çoğaltacağız, nefretleri yok sayıp, aşklarımızı tadacağız. Adına hayat denen seyrü seferden geriye, özlemleri yâd edeceğiz…
Mümkün olursa Ankara'ya gelip sizleri, KKM'yi ve derginin basıldığı yeri görmek istiyorum.
Bir yıl Ümraniye, dört buçuk yıl Gebze ve şimdi, Eskişehir'deyim. Büyük biraderlerle uğraşıyoruz... Onlar da bizimle... Onun ötesinde bir de, kronik solun ortodoks yapılanmalarıyla mücadele içine girmek ve zaman içinde duygusuzluğun ayyuka çıktığı bir dar mekan muharebeleri, kaçınılmaz olarak o ortamlardan uzaklaşmayı getiriyor beraberinde… dile kolay, altı yıldır cebelleşiyorlar, onlar gibi olmadığımdan, ya istedikleri yaşama itaat edeceksin, ya da çekip gideceksin. Geride kalan; karşı olunan, mücadele verilip, içeriye girilen kafatasçı bir söylemin, içeride de kendine bir alan açıp, devrimcilik adı altında boyun eğmeye zorlanılan, bir paradokslar yığınağı…
Ama lütfen "Bazen Bir mezar İstiyorum" başlıklı yazının sahibini ve bu yazının hayal ürünü mü yoksa yaşanmış bir olay mı olduğunu (bu da merak konum), eğer hayal ürünüyse sürekli dergide yazısı çıkıyor mu... neşeyle kalın. (nepua@hotmail.com) Fatih ÖZÇELİK, Bolu *** Geçip gideceğiz mevsimlerin farkında olmadan, çiğneyeceğiz yaprakları, yağmurları. Fırtınaların sarmaladığı bedenleri, güvenli limanlarla örteceğiz. Özgürlüğün dudaklarda donup kaldığı kimbilir kaç görüş bekleyeceğiz/yaşayacağız. Huzursuz
78
Güzellikleriyle hatırladığım bir dünyadan merhaba dostlar. Yıllardır mahpusta kalmanın verdiği bir duyguyla değil de, her an istenilenin olabildiğince doğal ve dolayımsız taşındığı bir dünyanın bugünden hayata geçirilebileceği gerçeği ve çabasıyla yaşadım/yaşıyorum. Cioran'ın da depreştirdiği bir duygu boşalımıyla: "... Dünyaya ve Tanrıya veriştirmekten de bıktım, yararı yok…" eyleyişiyle, altıncı yılı bitirmeye doğru yol alırken, bugünü, şimdiyi, az sayıdaki dostlukların sıcaklığıyla yaşıyorum. Sizleri seviyorum. Yargılardan, bu temelde buna bağlı gelişen tutumlardan sıyrılmış, kendi kimliğini en saf ve sıcak haliyle yaşayan insanların varlığını duyumsamak ve bugünün dünyasında elle tutulacak hiçbir değerin kalmadığı yerde tek değer de değersizlik ise, sizlere bir MERHABA diyebilmek benim için önemli bir duygu ve düşünce. Aynı Elias Canetti'nin:"Dünyada, ellerinde hiçbir iktidar bulunmayan bazı insanlar var olduğu sürece, umudumu bütünüyle yitirmem", deyişinde odluğu gibi. Bunun yanında Ömer Hayyam'ı es geçmeden:
"Şarap güllere çevirsin sabahlarımızı; Çalalım yere şan şeref külahımızı; Nemize gerek bizim uzun dilekler; Uzun saçlar, çalgılar sarsın havamızı"
Gönülden kucaklıyor, sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Kolay gele. Aytaç ATİLLA, Eskişehir
İletişim köşesinde ücretsiz yayınlanmak üzere kısa mesajlarınızı adreslerimize iletebilirsiniz: Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci ANKARA Fax: 0.312.418 87 15 e-mail:kaosgl@yahoo.com 25 yaşındayım. Ankara'dan yazıyorum. Dostluk, paylaşım ve ötesi için genç arkadaşların notunu bekliyorum. cetin111@yahoo.com Selamlar ! Adım Pedro. 28, 1.80, 81 kg, kumral, kısa saçlı, futbol ve voleybolu seven, sigara kullanmayan, ciddi, vefakar, bekar, Rio de Janeiro'da yaşayan Brezilyalı bir gencim . Yeni Türk arkadaşlarla tanışıp sağlam bir dostluk kurmak istiyorum. Bana yazın: brezilyali2001@yahoo.com ICQ 78084145 İzmir'den hepinize selamlar. 19 yaşında 180 boyunda 68 kilo kumral yeşil gözlü bir geyim İzmir ve çevresindeki şehirdeki gey arkadaşlarla tanışmak istiyorum. Bana ulaşırsanız sevinirim 0 542 665 13 74. Adım ERDAL Dürüst, temiz, biraz manyak, güvenebileceğiniz, arkadaş veya partner olabileceğiniz, sorunlarınızı paylaşabileceğiniz, kısacası ruhunuzu ve bedeninizi ikiye ayırıp yarısını verebileceğiniz beni günün her saati her dakikası arayabilirsiniz veya resminizle birlikte (yoksa sorun değil) 1-2 satır mail yazabilirsiniz...! Ozan, İstanbul 05355443614
sadece bana mı mahsus insanların duyumsadığını anlamak ve güzel şarkıların içinde tüm notalarına bata çıka acıyla yuvarlanmak izlemek; her yanıma bulaşan bu zevki sadece bana mı ait tüm bu lanet alet edildiğim oyuna bakmadan ciğerlerime işlenmiş. insanların dolaştığı yerlere basmak istiyorum. yeşilliklere çıkmak tüm bir yıl boyu ağlamak zevkle yuvarlanırken çimenlerin üstünde köpek yavruları misali
Eray
blueboyunderground@yahoo.com 24 yaşımda bir erkeğim. Öncelikle konuşacak, tartışacak, ortak kelimeler üretip, paylaşacak düşünceleriniz varsa, evvela beyinlerimizi bölüşelim diyorsanız, bu sözlerde sizlerde en az benim kadar ciddiyseniz, işte mail adresim: hamaydextra@usa.net Bence denemelisiniz... Manisa ve çevresinden gey ve biseksüel arkadaşlar, tanışmak ve görüşmek için mektuplarınızı bekliyorum. Serdar, P.K. 76, 45000 Manisa. Oluşturulmuş olan "normallik" çizgisini aşarak, uçlarda varolanlarla yarışarak dostluklar oluşturmak istiyorum. Uzun yıllardır cezaevindeyim ve uzun süre de yatmam gerekiyor. Her mektup benim için dışarıya açılan bir penceredir. Kapalı olan dünyamın pencerelerini çoğaltır mısınız? Fercan KAYA, Özel Tip Cezaevi, P.K. 672 26003 Eskişehir. Önce dost ve arkadaş olabilmeyi bilen, ardından güvenle sevgiyi birleştirebilen sevgi dolu, hoşgörülü tüm gey ve biseksüel arkadaşların aramalarını bekliyorum. Emre, İstanbul. 0.535.552 62 21
İzmir'den avukatlık yapmakta olan 28 yaşında bir geyim. Geyliğinden utanmayan ve hatta bundan gurur duyan gey ya da gey çiftlerle tanışıp, dayanışma ortamı yaratmak istiyorum. Oktay 0.532.463 67 01 Yeni keşfetmiş olduğum bu koca alemin güzel insanlarına merhabalar. Dostluk, arkadaşlık, sevgi, muhabbet, aşk kısacası herşey için bana yazın. batukan_20@yahoo.com Cezaevinde yaşadığım yalnızlık duygumu yok etmeme yardımcı olur musunuz? Cezaevinde olan bir travestiyim. Oktay Çetinoğlu Alaşehir Özel Tip Kapalı Cezaevi, A-4 Koğuşu Alaşehir Manisa. 30'lu yaşlarda Mersin'de yaşayan bir geyim. Sevgi ve saygıya önem verip seviyeli, dostluk, güven ve gerçek aşk, uzun süreli ilişkiye evetse, gey arkadaşların mektubunu bekliyorum. P.K. 14 33000 Mersin ILGA
(International Lesbian and Gay Association)
IGLHRC
(Uluslararası Gey Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu) iglhrc@iglhrc.org Fax: +415-255-8662 Amnesty International
(Af Örgütü) amnestyis@amnesty.org İntzernet adresi: www.amnesty.rog İNSAN HAKLARI DERNEĞİ Genel Merkez Tel&Fax: 0.312.425 95 47 İstanbul Şube Tel: 0 212 244 44 23 Fax: 0 212 251 41 55 LAMBDA İSTANBUL P.K. 162, BEYOĞLU İSTANBUL www.lambdaistanbul.org lambda@lambdaistanbul.org Dil tarihli gey ve lezbiyen öğrenciler, bizimle iletişime geçin. dtcfglto@hotmail.com KARA MECMUA www.mecmu-a.org kara@mecmu-a.org
ilga@ilga.org internet adresi: www.ilga.org
ÖLÜRSEM Ağlamanı istemiyorum ben Ölürsem Beni en sevdiğin halimle hatırla Uzak bir yerde olduğumu düşün Hayatta olduğuma inan üzülme Bir gün gelir kendiliğinden unutursun Geçer bütün üzüntün neşelenirsin Her yeni gelen günü bensiz yaşayacaksın Gece yağan yağmurla uyursun Sabah bir de bakarsın yokum Ben kumraldım
79
aşkım Bu sefer de sarışın seversin Unutma aşk yaşayanlar içindir Sen terketmeden ben gidiyorum Sen belki farkında değilsin Ya da benden emin olamıyorsun Eğer bu satırlarımı okuyabilirsen Anla ki aşkım Seni çok sevdim.
Oktay ÇETİNOĞLU
KAOS GL
Ali Baba
Yıllar önce, birey olarak özgürlüğe ulaşmanın yolu olarak gördüğüm yurtdışında yaşamak, hem de Amsterdam gibi liberalliğiyle ün salmış bir kentte olmama rağmen, orada geçirdiğim on yıldan sonra bunaltıcı bir hal aldı. Hayır, cebinde kimlik olmadan dolaşabilmek değil bunaltıcı olan; ya da bir dükkana girip marihuana almak ve sokakta dumanını savura savura içebilmek de değil; hatta yeni tanıştığın hoş çocukla, geceleri bile fazla aydınlık olan sokaklarda sevişerek dolaşmak da değil bunaltıcı olan; hele bisikletle gezerken çevrende hissettiğin sükunet hiç değil; ya da güneşli bir günde gözünün perdesine ilişen aşırı dozda genç erkek güzelliğinin verdiği acı bile değil… birşeylerin eksikliğini Adını koyamadığım hissediyorum ve o şeyler, anlaşılan, yaşamsal önem taşıyor benim için. Burada insanlar yalnızlıktan ölebiliyor. Herkes o kadar birey ki, kendi hayatlarıyla o kadar meşgul ki, hayatlarının başkalarınınkiyle kesişmesi neredeyse imkansız. Ancak yanyana durabiliyorlar. Bu, kimilerine çekici gelebilir ama, bir de bana sorun… Geri dönüşü olmayan bir nokta: ruhunuzu bir kez sattınız mı, iadesi yok. Kravat, takım elbise, dizüstü bilgisayar, araba, dolgun bir maaş, haftasonu olabildiğince dağıtmak ve atgözlüklerini hiç çıkarmadan kariyere koşmak: işte hayat! (tanıdık mı geliyor? thisisthematrix) Daha da vahim olan, görünürlerde bunun alternatifinin de olmaması, belki anti globalist movement ve sağda solda kurulan land comun'leri dışında. "Tek yol kariyer"! demeleri eksik bir tek. Ya buna katılacaksın ya da yoksun. Bu sistemden tiksinenlerin, looser olmayı `tercih' ettiklerini gözlüyorum. Kimi uyuşturucu veya alkolün pençesinde, kimi psikiyatri kliniklerinde; yeterince iş olduğu halde çoğu işsiz. Madalyonun öbür yüzü! Benimle aynı sokakta oturan yaşlı kadın düşüp ayağını kırınca, hastaneye yatmasını fırsat bilerek, kendini koyvermiş; yemeden içmeden kesilmiş ve sonunda ölmüş. Hiç şaşırmadım. Ne geleni vardı, ne gideni. Pencere arkasında oturarak geçiyordu günleri. Belki o yaşamak isterdi hâlâ ama, hayat artık o'na yer olmayan bir hayat; kravatlı zombilerin koşuşturduğu bir bilgisayar oyunu… Gecen yıl Türkiye'de, çok başka türlü cehennem azapları çektikten sonra, kısa bir süre için geri geldim Amsterdam'a. Parkta bisikletle dolaşmaktan başka hiçbirşeyini özlememişim. Geybarlarda tavuskuşu edasıyla dolaşan Dorian Gray'leri hiç, en samimi arkadaşınla buluşmak için defalarca randevu yapman gerekmesini hiç, en azgın günümde bile gitsem, pişman olup, hetero olmayı aklımdan geçirten saunayı da hiç ama hiç özlememişim. Diyarbakır'da çekilen bir geyporno videosu varmış piyasada; aradım, bulamadım. Onun bir de İstanbul erkekleri ve Ankara erkekleri versiyonları varmış. Bu aralar burada millet, Fas'lı bir imamın, `eşcinsellik bulaşıcı bir hastalıktır'
80
sözünü tartışıp duruyor. İmamı bir Fas'a geri göndermedikleri kalmış. Gösterilen aşırı tepkide, politik islama duyulan korku açıkça seziliyor. Mesele islamın eşcinsellere bakışı olmaktan çıkmış çoktan, burada yaşayan azınlıkların topluma uyumundaki sorunlar haline gelmiş. İyi de, o azınlıkları alıp, gettolara koyan kendileri, fırsat eşitsizliği sorununu çözmek için ciddi çaba harcamayan yine kendileri. İngiltere'de de tam bu aralar, etnik çatışmalar başlamış yeniden. Cumhuriyet'te, bu konuda araştırmaları olan Dr. Roswith Gerloff'la yapılan söyleşide, o'nun,"ırkçılık Batı'nın köküne işlemiş" sözleri gözüme ilişiyor. Evet ama bu, bildiğimiz kafatası ırkçılığı değil. Ruhunu satarsan, onlardan biri olabilirsin. Yoksa sadece Turkish lokum olarak bir değerin olabilir. Biz gey'ler arasında her ne hikmetse, ruhunu satma eğiliminin hayli yüksek olduğunu gözlemliyorum. Eskilerdeki bedenini satma eğiliminin yerini mi aldı bu, ne? Tam bir barda, kendi halimde oturup arkadaşlarla muhabbet ederken, üzerimden ayrılmayan bir çift göz nihayet beni yerimden kaldırıp, o gözlerin sahibi, oldukça hoş çocuğa yöneltti. İşte haftalardır "ben buraya ait değilim" diye debelenirken, istenmeme paranoyaları yaşarken, aradığımı bulmuştum. Belli ki kafası yüksekti ve beni, hemen oracıkta sevişmeye kışkırtıyordu. Evine doğru yürümeye başladık. Ara sokaklarda sevişe sevişe… Nihayet evde zincirlerimizden boşandık ama, birşeylerin yanlışlığını hissediyordum. Ruh yoktu; ben bir bedendim o'nun için. Nitekim, uyuma zamanı geldiğinde, sabahın üçünde gitmemi istedi. Üstelik, bir kez daha rus ruleti oynamıştım o'nunla. "Yarın beni ara, biraz da cokain getir" dedi, ben çıkarken. Bireyleşmede ölçü kaçınca durum ne kadar vahimse, bizde olduğu gibi bireyleşememiş (hatta insan hakları, birey, özel hayat gibi kavramlardan bihaber) ama, bayrağının altında göğsünü kabartmayı pek iyi beceren bir cemaatte yasamak da o kadar vahim geliyor bana… İngilizce konuşan gavurların nadide ülkemizi `Turkey' diye adlandırmalarını haklı çıkaracak biçimde, hindi gibi kabarırken, kıçımızın açıkta kalması gözümüzden kaçıyor nedense. Mesele yer değil, zaman galiba. Ve zaman, `global big brother'ın zamanı ki o, küçük kardeşlerine döve döve tecavüz etmeyi pek seven bir `brother'. Bisiklette eve dönerken üşüyorum. Yakamı kapamaya çalışıyorum ve sigaramdan bir nefes çekerken, boğulmamak için ağzını kocaman açıp, nefes almaya çabalayan bir akvaryum balığı gibi hissediyorum kendimi. Amsterdam'a gelirken uçaktan bakınca da, burayı, üzeri sürekli bulutlarla kaplı, bataklık üzerine kurulmuş bir seraya ya da bir akvaryuma benzetmiştim. Nefes almak için yeniden yükseklere çıkmam gerek sanırım ve asla inmemem.