Skip to main content

KaosGLD62

Page 1

ortaöğretimde cinsel zorbalık yeniyetmelik ve kimlik oluşumu ahlâkınız batsın stonewall öncesi amerika kafdağı'ndan kafkasya'ya hayvanlarda homoseksüellik zeki müren öldü ya homofobi? türk ceza kanununda…


AYLIK POLİTİK GAY VE LEZBİYEN DERGİSİ EKİM 1999 YIL 6 SAYI 62 KAOS GL ilga üyesidir.

Yazışma Adresi : Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci/ANKARA Faks : +90 312 3639041 Internet Adresi : www.geocities.com/WestHollywood/Heights/3050 e-mail : kaosgl@ilga.org

İÇİNDEKİLER

SATIŞ NOKTALARI: ANTAKYA Kelepir Kitabevi (Hürriyet Cad.) ADANA Kitapsan (Gazipaşa Bulvarı) MERSİN Kitapsan (Silifke Cad.) KAYSERİ Kelepir/Ozan Kitabevi (Selanik Cad.) ESKİŞEHİR Kelepir Kitabevi (Cengiz Topel Cad.) İnsancıl Sahaf Kitabevi (Yeşiltepe Sokak) DENİZLİ Kelepir/İleri Kitabevi Yaprak Kitabevi ANTALYA Kelepir Kitabevi (Cumhuriyet Cad.) Akdeniz Kitabevi (Belediye İşhanı) BALIKESİR Kelepir Kitabevi (Şan Sinemasının Karşısı) İZMİR Kabile (Konak) İletişim (Alsancak) Kemer (Konak) İSTANBUL Taksim Mefisto (İstiklal Cad.) Pandora Kitabevi (İstiklal Cad. Büyükparmakkapı Sok.) Pentimento (Beyoğlu Sineması Pasajı) AFM Müzik Kitabevi (Beyoğlu, Fitaş Sinemaları Pasajı) İletişim Kitabevi (Avcılar) ANKARA Dost, Bilim&Sanat İlhan İlhan (Karanfil 2 Sokak) Kelepir (Konur 2) Kitabevleri

Eski sayılar Ankara ve İstanbul İskenderiye Kütüphanelerinde, İstanbul Pentimento’da (Beyoğlu Sineması Pasajı)

Dizgi: Atilla Karakış, Atılım, Cem, Tezer, Yeşim, Kerem Düzelti: Gay’e Efendisiz Kapak: A. Karakış

Kaos GL'den .............................................................................................................................................3 Ortaöğretimde Cinsel Zorbalık ..................................................................................................................4 Yeniyetmelik ve Kimlik Oluşumu...............................................................................................................5 Ahlâkınız Batsın ........................................................................................................................................7 Yollar, Hayatlar ve Şiddet .......................................................................................................................10 Doğum Günü 17 Ağustos........................................................................................................................11 Gay Küreseldir ........................................................................................................................................12 Stonewall Öncesi Amerika ......................................................................................................................13 Dolaptaki Adam.......................................................................................................................................16 Kafdağı'ndan Kafkasya'ya.......................................................................................................................20 Hayvanlarda Homoseksüellik ve Doğal Çeşitlilik ....................................................................................22 Zeki Müren Öldü Ya Homofobi................................................................................................................25 Aşkın Güncesi.........................................................................................................................................27 Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek ........................................................................................................28 Tartışma, Değinme, vs............................................................................................................................30 Tanıklık ...................................................................................................................................................33 İletişim Tartışmaları.................................................................................................................................34 İletişim.....................................................................................................................................................35 Mektup-lar-dan........................................................................................................................................36 Türk Ceza Kanununda… .......................................................................................................................38

ABONELİK İÇİN Y U RT İ Çİ 1 YI LLI K AB ONE B EDEL İ 10.000.000.-TL, 6 AYLI K 5.000.000.-TL Y U RT DI ŞI 1 Y ILL I K A BO N E B EDEL İ: 7 5 DM Y A D A 5 0 $ (POSTA DAH İL ) P L E A S E, T RA N S FE R 7 5 D M O R 5 0 $ A S 1 Y E A R S U B SC RI P T I O N PER I O D TO TH E FOLLOWI N G BANK ACCOUNT: T . İ Ş B AN K AS I MEŞ R U TİY E T ŞUB ES İ ( AN K A RA ) ALİ Ö Z BA Ş NO: 42 1 3 054 432 8 D E K O N T Y A D A F O T O KO P İS İNİ MU TL A KA A Lİ ÖZBA Ş P . K . 5 3 C E B EC İ/ANKARA ADRESİ NE POST AL AYI NI Z .

TEK SAYILIK İSTEKLERDE 1.000.000.-TL’ lık POSTA PULU GÖNDERİNİZ. T UT S A KL A RA ÜCR E T Sİ Z GÖNDERİL İ R

DERGİLER KAPALI ZARF İÇİNDE GÖNDERİLİR

KAOS GL DERGİSİ TÜRKİYELİ EŞCİNSELLERİN İLETİŞİM VE ETKİLEŞİM ZEMİNİ OLUP SÖZÜ OLAN HERKESE AÇIKTIR.

SAPPHONUN KIZLARI : Ali Özbaş (S.K.), P.K. 53, Cebeci/ANKARA (e-mail: sapphonunkizlari@hotmail.com) İnternet adresi: http://www.geocities.com/WestHollywood/Chelsea/9070/ İstanbullu lezbiyenlere ulaşmak için : Duygu Zafer PK 470 80221 Şişli / İstanbul (e-mail: duyguz@yahoo.com) TURK-GAY (S.V.D.) : Postfach 10 34 14, 50474 Köln, ALMANYA LAMBDA İSTANBUL : P.K. 103, Göztepe/İSTANBUL (e-mail: turkiye@qrd.org) Fax: 0.212.224 37 92 LAMBDA İSTANBUL Her Pazar saat:18.00'de İstiklal Cad. Bekar Sokak, Toplumsal Araştırmalar Vakfı'nda (Sappho Bar'ın üst katı) toplanıyor.


MEKAN SORUNU 1994 yazında İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi'nde başladığımız haftalık Pazar toplantılarımız, kafe, vakıf vs. yerlerde bugüne kadar sürdü. En son yaklaşık 1 yıldır toplandığımız Sakal Sahaf Kafe Eylül ayında "artık son" dedi. Aslında kendilerine teşekkür ederiz, çünkü 1 yıl boyunca ne sırıtma, ne kıvırtma en küçük bir olumsuz söz ve tavırlarını görmedik. Ama yine de gerekçeleri akıl mantık götürür türden değildi. (Çevre esnafı, falan filan gibi). Zamanında İnsan Hakları Derneği'nden kovulduk. Toplumsal Araştırmalar Vakfı'ndan kovulduk ve şimdi yeni bir yer ararken başvurduğumuz çeşitli yerlerden (örneğin Özgür Üniversite'den, Gölge Kafe'den, ABC Kitabevi Kafe'den vs.) olumsuz cevap alıyoruz. Belki Özgür Üniversite'nin prosedürü öyledir ve hayır demeleri "ibne" olmamızdan kaynaklanmıyordur. Olabilir! Ama örneğin Gölge Kafe ve ABC'nin "hayır"ı bildiğimiz homofobik bir cevap. Bunları unutmayacağız. Bu kesimler hak, hukuk ve özgürlükten bahsedip kendi küçük dünyalarına çöreklenerek her türlü iletişim ve etkileşime baştan kapılarını kapatıyorlar. Üzülüyoruz, nefretle doluyoruz ama biz kapılarını çalmaya devam edeceğiz. Bar ya da bir parti binası dışında rahatça toplanabileceğimiz bir mekan aramaya devam ediyoruz. Umarız en kısa sürede bulur ve önümüzdeki sayıda duyururuz.

KAOS GL İKİNCİ DOSTLUK VE DAYANIŞMA YEMEĞİ İkinci Dostluk ve Dayanışma Yemeğimizi 17 Ekim 1999 Pazar günü saat 17:00'de gerçekleştiriyoruz. Katılım ücretinin 5.000.000.-TL olduğu bu yemeğe sizleri de bekliyoruz. Bize faks ve e-mail ile ulaşabilirsiniz. Fax: 0.312.363 90 41 e-mail:ali.ozbas@isbank.net.tr TEŞEKKÜR Manisa'dan Serdar arkadaş 133.400.000.-TL'lik posta pulu göndermiştir. EŞCİNSEL ÖĞRENCİ AĞI Türkiye'deki eşcinsel oluşumlardaki öğrencilerin diğer katılımcılardan fazla olduğu bir gerçek. Kaos GL Grubundaki eşcinsel öğrencilerin kampüs grupları oluşturma tecrübelerinden hareketle bir eşcinsel öğrenci ağı oluşturma çalışmaları başladı. Görüş ve önerilerinizi şu adrese bekliyoruz. e-mail: glogrenci@hotmail.com posta: Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci / ANKARA YENİ FİYAT VE ABONELİK Kaos GL Dergisi, basım için matbaayla 6 aylık anlaşmalar yapıyor. Ekim-Mart dönemindeki 6 sayı için 360.000.000.-TL kağıt parası ödedik. Ayrıca her ay 600 adet derginin basımı için de aylık 80.000.000.-TL ödeyeceğiz. Yeni fiyatımız 750.000.-TL oldu. Yeni fiyatın abone koşullarına nasıl yansıdığını ikinci sayfamızda bulabilirsiniz.

ÖNÜMÜZDEKİ SAYILARDA ∇ ŞARK-İSLÂM KLASİKLERİNDE EŞCİNSEL KÜLTÜR-V ∇ ARABESK MÜZİK VE BENİM EŞCİNSELLİĞİM ∇ BÜTÜN HAKEMLER İBNE Mİ? ∇ NE İŞE YARAR BU COMİNG-OUT? ∇ GEÇİŞLER ∇ TOZ ∇ VE SERHAT YUSUF'U ÖLDÜRDÜ ∇ TOPLUM, AHLÂK, İNANÇ, BİREY… ∇ BEN BİR ALTERNATİF MİYİM?

ODTÜ'lü Gay ve Lezbiyenler, 5 Ekim 1999 Salı gününden başlayarak her hafta saat 18:30'da Mimarlık Kantini'nde toplanıyorlar.

G Ü Z T A N B U L

Eşcinsel Buluşma 29-30-31 EKİM 1999, İSTANBUL Türkiyeli eşcinsellerin üçüncü buluşması İstanbul’da yapılıyor. Baharankara’nın devamı olmasını istediğimiz Güztanbul-Eşcinsel Buluşma’ya hepiniz davetlisiniz! Türkiye’nin ve hatta dünyanın her yerinden hepinizi bekliyoruz, sizleri misafir etmek istiyoruz. Toplantılardan başka çok iyi vakit geçireceğimiz etkinlikler, küçük turnuvalar, film gösterimleri, söyleşiler ve geziler planlıyoruz. Lütfen bize bir an önce ulaşın ve planlarımızda yer alın. Size en iyi şekilde yardımcı olabilmemiz ve kayıt için bize: 1. Adınızı ve soyadınızı 2. Telefon numaranızı 3. İstanbul’da kalacak yere ihtiyacınız olup olmadığını bildiriniz. e-posta : lambdaistanbul@yahoo.com Telefon: 0-212-233 49 66 (Salı ve perşembe günleri 19.00-21.00 saatleri arasında bizi arayabilirsiniz. Diğer günler, telesekretere not bırakabilirsiniz.) GÜZTANBUL’da görüşmek üzere! Lambda İstanbul

KAOS GL 62 / 3


İngiltere'nin Eğitim ve Çalışma Dairesi Başkanlığı'nın tüm öğretmenlere yönelik yayınladığı Haziran ayı genelgesinde, okullarda yaşanan homofobik zorbalık olaylarına karşı öğrencilerin yasal korunma hakkı olduğu bildirildi. Genelgede ayrıca, okullarda bu tür zorbalık olaylarını önlemenin sınıf öğretmenlerinin tartışmasız yasal bir görevi olduğu da belirtildi. Genelge, daire başkanlığının daha önce belirlemiş olduğu, okullardaki homofobik zorbalık sorununun doğrudan ve etkin bir biçimde çözümlenmesini öngören kararını resmiyete geçirmiş oldu. Bir eşcinsel organizasyonu olan Stonewall'un geçen sonbaharda yayınladığı bir anket, eşcinsel çıkışını okul çağlarında yapmış olan lezbiyen ve gaylerin yüzde 77'sinin homofobik zorbalığa maruz kaldığını ortaya çıkardı. Okulların genel anlamda zorbalıkla savaşım politikaları olmasına karşın, bu politikalar farklı cinsel yönelimleri hedef alan zorbalığı görmezden geliyor. Böylece de öğrencilere, bu tür zorbalığın hoş görülebilir olduğu mesajı verilmiş oluyor. Söz konusu genelgede: "Kaynağı ne olursa olsun--çocuğun ırksal farkına, dış görünüşüne, davranışlarına, özel eğitim gereksinimi olmasına, ya da cinsel yönelimine karşı gösterilen tüm zorbaca davranışların yol açacağı duygusal bunalım, çocuğun okul başarısını düşürebilir, derslere geç kalma veya hiç gelmemeye neden olabilir, ve hatta, ileri gidildiğinde intiharla sonuçlanabilir" denmekte. Ve eklenmekte: "Okulun eğitimci olan-olmayan tüm görevlileri, zorbalık olaylarının belirtilerine karşı gözlerini açık tutmalıdırlar; kesin bir tavırla ve derhal müdahale etmelidirler. Aksi takdirde, öğrenciler varlığı saptanan veya öne sürülen zorbalık olaylarına müdahale edilmemesini, zorbalığı hoş görmek olarak algılayabilirler." Bunun yanı sıra, yeni yapılan araştırmalar, 11-16 yaşları arasındaki erkek çocukların cinsellikleri yüzünden okulda yaşıtlarınca zorbalığa uğramasının yaygın bir durum olduğunu gösteriyor. Araştırmanın gösterdiği diğer bir nokta da, saldırgan tavırlı erkek öğrencilerin gay terimini kendi aralarında istenmeyen özellikler olarak algıladıkları tüm durumları kapsayacak biçimde, genel bir sövgü olarak kullandığı. Bu istenmeyen özelliklerden bir kaçı, okulda başarılı olmak, sporla ilgilenmemek ve saldırganlık gösterisinde bulunmamak. Araştırmayı yapan Dr. Neil Duncan'a göre, öğretmenler cinselliğe yönelik zorbalıkla başa çıkmak için gerekli kaynak ve becerilerden yoksunlar.

Nick STELLMACHER Pink Paper

Çev: Harun T. Hatay

Zorbalık hakkında yeni çıkan bir kitap homofobinin okul çağında nasıl başladığını inceliyor. Pink Paper'dan Nick Stellmacher kitabın yazarı Neil Duncan ile görüştü. Eski bir öğretmen olan ve şimdi Wolverhampton Üniversitesi'nde dersler veren Neil Duncan, Ortaöğretimde Cinsel Zorbalık, Toplumsal Cinsiyet Çatışması ve Öğrenci Kültürü adlı kitabın yazarı. Yeni çıkan bu kitabı için yaptığı araştırma hakkında anlatacak ilginç öyküleri var. "Görüştüğüm bir öğrenci grubuna, insanların yaklaşık yüzde 10'unun gay olduğunu söylemiştim. Burdan hareketle, bu oranın kendi bin kişilik okullarına uygulandığında, aralarından aşağı yukarı yüz öğrencinin gay veya lezbiyen olması gerektiğini hesapladılar. Ve hemen, bu lezbiyen ve gaylerin hangi sınıfta toplandığını öğrenmek istediler! Bu çok ilginç bir durumdu--kendi aralarındaki gay bireylerin varlığını hayal edebildikleri tek durum, soyutlanmış bir küme olarak bir araya gelmiş olabilecekleriydi. Bu kümenin diğer insanlardan farklı ama nasıl olmuşsa toplanıp birleşmiş bir grup olduğunu sanıyorlardı. Bu da onların eşcinsellik gerçeğinden ne denli habersiz ve uzak kaldıklarını gösteriyordu. Duncan farklı cinsel yönelimi olduğu varsayılan ve bu yüzden zorbalıkla karşılaşan çocuklar konusuyla uzun süreden beri ilgilenmekte. Kendi eşcinsel olmamasına reğmen, konuya olan merakının ortaya çıkışı ergenlik çağı yıllarında glam rock'tan etkilenerek benimsediğ giyinme tarzına gösterilen tepkilere dayanıyor. Yazar o zamanlarda en camp dönemini sürdürmekte olan David Bowie'nin giyim tarzını anımsatan bir biçimde giyiniyormuş. O zaman farkına vardığı bir şey, gençlerin farklılıkları yüzünden yaşıtlarınca dışlanıp cinsel sapık damgasını yedikleri olmuş--bu suçlamayı getirenlerin, kurbanlarının gerçek cinsel yönelimlerini bilmelerinin gerekmediğini de. Bu biçimde kullanılan en etkili damgalardan biri gaylik. Yazar, kişilere isim takarak cinsel açıdan damgalamanın en uç örneklerini aramaktan çok, genel geçer tutumlardan örnek toplamaya çalıştığını söylüyor. "Bu konuda karşıma çıkan şeyler bana, farklı toplumsal sınıflar ve coğrafi bölgeler arasında büyük yaklaşım farklılıkların olmadığını gösterdi. Bir çocuğa gay denilmesine yol açan durumlar açısından ufak tefek farklılıklar var gerçi, ama hepsinin buluştuğu ortak nokta, bireyin cinselliğini dışlamak ve kötülemek." Örneğin, öğretmenlerin sözünü dinlemenin ve onlarla anlaşmanın öğrenciler arasında kabul görmeyen bir özellik olduğu okullarda bu özelliğe sahip çocuklara hemen gay yakıştırması getirilmekte. Yine çok sık olarak, maço tavırlar sergilemeyen erkek çocuklara da otomatikman gaylik suçlaması getiriliyor.

KAOS GL 62 / 4

"Bu durumda, bu kadar dışlayıcı kuralların geliştirildiği bir ortamda, gerçekten gay olan bir çocuk asla eşcinsel çıkış yapamayacaktır. Hep tekbaşına olduğu için, yaşıtlarınca kendine sürekli gaysin, gaysin sen denen bir gay çocuğun, cinselliğiyle nasıl olumlu anlamda başa çıkabileceği düşünülebilir?" Tüm bunları söylerken, Duncan'ın özellikle vurguladığı nokta, zorbaca davranışı gösterenlerin, kurbanlarının gerçek cinsel yöneliminin ne olduğuna çok da kafasını takmayışı: cinsel farklılık suçlamasında bulunan terimlerin kullanılma amacı, yarattıkları kınayan ve dışlayan etkinin ötesine pek geçmiyor. Burada asıl önemli olan, ister bu davranışlara maruz kalıyor, ister yalnızca dışardan gözlemliyor olsun, böyle bir ortamda yetişmekte olan gay çocukların bundan çok kötü etkilenecek olması. Duncan'ın gözlemlediği bir başka acı gerçek de, gençlerin ergenlik döneminin sonlarına doğru giderek daha katı bir homofobik tutum içerisine girmesi. "Ergenliğin ilk dönemlerinde bir yaşıtlarının eşcinsel olması olasılığı karşısında daha ölçülü ve uzlaşıcı tutumlar sergiliyorlar. Bu yaştakilerin tipik yaklaşımı, gay olmakla suçlanan öğrenciye acıma duygusu beslemek, ama aynı zamanda kendi adına gölge düşmesin diye o kişiden uzak durmaya çalışmak oluyor. Daha sonraları, ergenliğin daha ileri yaşlarında, genç insanların bu konudaki düşünceleri epeyi katılaşıyor. 12-13 yaşlarında sahip oldukları sevecenliğin kaybolması, giderek artan bir duyarsızlık söz konusu. Yaşları daha büyük olan erkek çocuklar, eğer bir başka çocuğun gay olduğundan şüphelenirlerse, "arkadaşlarla onu bi güzel benzetiriz" gibi laflar edebiliyorlar örneğin. Yıkılmaz, sarsılmaz bir savunma duvarı kurulmuş sanki. Durumun en kötü yanı da, yaklaşımların bu katılaşması, gay çocukların kendi cinsellikleri ile yüzleşmeye çalıştıkları dönemle çakışması." Duncan okulları, içlerinde homofobiyi hâlâ yaygın olarak barındırıyor olmaları nedeniyle eleştiriyor--ama tek tek kurumlar olarak değil de, bir sistem olarak. "Okullar, norm düşüncesi üstüne kurulmuştur. Okulların temeli, gerek kendi içlerinde, gerekse birbirleri arasında rekabet anlayışına dayanır. Tüm bunlar homofobik zorbalığı özendiren etmenlerdir. Öğretmenler de, genellikle farkında olmadan, zorlukları daha da arttıran davranışlarda bulunuyorlar. Örneğin, "hassas" bir çocuğa derse geç kaldığı için, herkesin içinde "neden sen de diğer herkes gibi olamıyorsun?" denebiliyor ve o noktada çocuk için bir sorun ortaya çıkıyor. Veya öğretmenler bazen herkesten aynı davranışı bekleyip, klasik bir örnek olarak, duşlarda soyunmak istemeyen bir çocuğu utandıracak sözler edebiliyor. Alttan alta şu mesaj veriliyor: "hepimiz biriz (aynıyız), öyleyse farklı olanların cinsellikleri şüphelidir."


Anglo-Sakson araştırmacı ve akademisyenler bize birçok kere, toplumsal bir grup olarak eşcinsellerin kimliklerini aile kökeni üzerine kurmayan tek ayrımcılığa uğrayan azınlık olduğunu söylediler...Afro-Amerikalı genç erkek veya Çin kökenli Avustralyalı genç kız kimliklerini kurmak için gerekli modeli ebeveynleri ve akrabalarında bulabilirken, ki bu model kendilerini kuşatan ırkçı baskıyla savaşmaları için gereklidir, genç gay ve lezbiyenler hemen her zaman eşcinsel olmayan ebeveynlerden doğarlar ve büyürlerken egemen kültürün tüm homofobik değerlerini özümserler. Her şeyden önce açığa çıkan genç gay ve lezbiyen çoğu zaman yalnızdır ve kendilerini koruyacak bir akran ilişkileri ağından ve aynı yaş ve aynı cinsel yönelimden akranlarıyla bağlantı kurmak için gerekli referans ve bilgiden yoksundur. Dahası ergenlik çağındaki gençler kolektif imgelemin ikonları, kitle iletişim araçları ve dil üzerinden genel homofobiyi özümser ve çoğu zaman paylaşırlar. Eşcinselleri tanımlamakta kullanılan sözcükler kabadır, gay ve lezbiyen insanları aşağılar. Genç eşcinseller toplumsal bir grup olarak gay ve lezbiyenlere dair aşırı olumsuz düşüncelerle donanırlar. Sonuç olarak genç eşcinsel kendisinin de cinsel yönelimi yüzünden o nefret edilen grubun bir üyesi olduğunda kavradığında krize girer. Gencin kendisinin de o ibnelerden birisi olduğunu keşfetmesi kendinden nefret, kendine saygının yıkılması ve benzeri şekillerde derin sonuçlara yol açar. En son biyografilere göre muhtemelen eşcinsel olan Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen'in fabl'ını açımlarsak, şunu diyebiliriz ki, herkesin uyması gereken genel normları dayatan hetero ördeklerin dünyasında, tüm kuşlar yavru kuğuları (gay ve lezbiyenleri) çirkin ördek yavruları olarak görür. Çirkin ördek yavruları iğrenç, uyumsuz ve hastalıklıdırlar. Çirkin ördek yavruları da kendilerini, sadece ördeklerin doğasını tasavvur edebiliyorlarsa, tabiatın yanlışı olarak görürler. İlk sorun tek başına olmaktır, ikincisiyse "içselleşmiş homofobi" yani toplumumuzun ürettiği ve yalnız gay ya da lezbiyenin boyun eğdiği eşcinsel nefreti. Eğer Batı kültürünün tarihinde homofobinin evrimini gözlemlersek, homofobinin yapısallaştırılmasının tutarsız ama genel olarak kabul edilen bir düşünüş tarzı olduğunu görürüz. Bu düşünüş tarzı Hıristiyan Teolojisi (bir günah

olarak sodomi), Pozitivist Tıp ve Biyoloji (psikolojik ve hormonal bir anomali olarak cinsel sapkınlık) ve psikolojinin en muhafazakar akımlarının (yarıda kesilmiş gelişim olarak eşcinsellik) kullandığı terimlerle geliştirdi. Yirminci yüzyılda eşcinsel hareketin doğuşuna dek "saldırıya maruz kalan" grup bir cevap, bir özür, bir anlatım ya da kendini koruma şekli bulamadı. Yıkıcı doğasından dolayı, bu yüzyılın başlarındaki ahlaki atmosferde eşcinsel hareket kuluçka döneminde diğer potansiyel devrimci hareketlerden (işçi hareketi ve proto-feminist hareket gibi) ve çok kültürlü bir metropolitan alanın atmosferinden türeyen itkilere ihtiyaç duydu. Eşcinsel hareketin gelişme olanağı bulduğu ilk yer Weimar cumhuriyeti döneminde Profesör Magnus Hirschfeld tarafından yönetilen Seksoloji Enstitüsü'nün içinde ve çevresinde, Berlin kentidir. Alman hareketinin savunmacı ve sendikalist bir karakteri vardı. Tüm çabalarını Almanya'da eşcinselliğin bir suç olmaktan çıkarılması ve eşcinsellerin bir araya gelebilecekleri bir mekan ağının yaratılmasına yoğunlaştırmıştı. Naziler Almanya eşcinsel hareketini tümüyle yok ettiler ve geriye sadece Fransa ve İsviçre'de zayıf izler kaldı. Bu kalıntılardan düşük yoğunluklu eşcinsel-dostu hareketi doğdu. Çağdaş Uluslararası gay ve lezbiyen hareketi feminist, yurttaş hakları ve siyah panterler hareketlerinin itici gücü altında doğan yetmişli yılların Amerikan eşcinsel hareketinden türemiştir. En azından başlangıçta Amerikan eşcinsel hareketi devrimci bir karaktere sahipti. Kendisini çağdaş toplumun yapısı, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin katılığı ve toplumsal denetim amaçlı yaygın cinsel bastırmaya yönelik global bir eleştirinin çok sayıda ki öğesinden biri olarak ortaya koydu. İtalya'da uluslararası eşcinsel hareketin ilk yansımaları yetmişlerde ortaya çıktı. Genel olarak 1972'yi İtalyan eşcinsel hareketinin resmi doğum yılı olarak kabul ediyoruz. Bu tarihte bir grup İtalyan eşcinseli, eşcinselleri "tedavi etmek" için yapılan terapiler hakkında San Remo'da toplanan Seksoloji Kongresi'ne karşı bir protesto gösterisi örgütlediler. Bu sembolik tarihte İtalyan eşcinsel hareketinin doğumunun toplumsal ve kültürel belirtilerini görürüz: egemen değerlere karşı çıkış; gay ve lezbiyen insanların tıbbi patojenik düşünceyi

Marco RAVAIOLI Çev: SALİM Ankara

FINISTERRAE Periocido di AZIONE GAY E LESBICA N.1 Ottobre 1998

KAOS GL 62 / 5


Bilinçli gay ve lezbiyenin her hareketi homofobiye karşı bir direniş edimi olmalıdır çünkü homofobi kurumlar, kiliseler, medya ve siyasi güçler tarafından desteklenmektedir...

reddettikleri ancak "toplumsal aykırılığın" değerini sahiplendikleri bir gay ve lezbiyen cinselliğin görünürlüğü; egemen heteroataerkil kültürün öne sürdüğü ilişki modellerini tartışmak için bir başlangıç noktası. En iyi durumda kayıtsız en kötü durumdaysa homofobik olan baskın değerlerin egemen olduğu İtalyan kültürel panoramasında, eşcinselliğin tıbbi aşağılanmasına karşı protestolar ilk kez Psikiyatri karşıtı hareketin, öğrenci hareketinin daha ilerici kanatlarının, feminist hareketin (özelliklede bu hareketin lezbiyen-feminist kanadının) ve son olarak gay ve lezbiyen hareketi ile ortaya çıktı. Tüm bu deneyimlerden gay ve lezbiyen ördek yavruları var olan kendi kötü durumlarını politik düşünceye taşıyan itici güçlerden değişim ve kendine güven mesajlarını aldılar. Hareket ördek yavrularına hasta olmadıklarını ama hakimiyetçi ördekler tarafından göz ardı edilen ve görülmeyen varlılarına karşı bir farklılığın temsilcileri olduğunu gösterdi. Hareket ördek yavrularına o sembolik dünya görüşü içerisinde kuğuların ve ördeklerin (Andersen'in masallarına göre kedilerin ve tavukların da) birlikteliğini görmezden gelen -en iyi söylemle sakat en kötüsüyle de baskıcı- bir kültür olabileceğini gösterdi. Hareketin yardımıyla pek çok gay ve lezbiyen kafalarındaki öfkeyi kendilerine değil, siyahların, kadınların, emekçi sınıfın, bekar insanların, Yahudilerin, yerlilerin, bedensel özürlülerin, yaşlıların, gençlerin ve renkli derili insanların haklarını görmeyen ve görmezden gelmeye devam eden bir semboller ağı inşa etmiş olan egemen kültüre yöneltiyorlar. Açıktır ki tüm bu itici güçler hareket mevcutken iyi yerlerde yaşayacak kadar şanslı ilgili insanların sadece bir bölümüne ulaştı

ama egemen kültür üstünde büyük bir değişikliğe katkıda bulunan izler bırakmaya devam etti ve ediyor. Medya tarafından gay ve lezbiyen yetişkinlere sunulan olanaklar öncekinden daha fazla artık. Sadece yanlış bilgi üzerine kurulu klişe karikatürler yok. Pek çok insan için gay ve lezbiyen hareketi, kendini savunma stratejilerinin geliştirildiği bir merkez olmayı sürdürdü ve sürdürüyor. Bu stratejiler eşcinsel gettodaki ayrımcılığa karşı savaş için bir gerekmektedirler. Çünkü hareket sayesinde pek çok gay ve lezbiyen ortak hayat biçimlerinin bir yenisi için çabalayan diğer toplumsal ve siyasal gerçekliklerle, ister kendi özgürlükleri isterse de kolektif özgürleşme için olsun diyaloga girebilir veya karşı durabilir. Eğer gay ve lezbiyen hareketinin geleceğini hayal etmeye çalışırsak, kesin olan hiçbir şey göremeyiz. Yüzyılın sonundaki politik çelişki ve karmaşıklıkları göz önüne alırsak, karşımıza çıkan tablo: temsil sorunu, öncelikler, küçülen dünya ve toplu göçler sonucu kültürlerin nihai çarpışması... Uluslararası düzeyde gay ve lezbiyen hareketin içeri doğru kıvrıldığını görüyoruz. Toplumdaki değişmelerden çok varolan gerçekliklerle daha fazla ilgileniyorlar. Gay ve lezbiyen hareketi çok kültürlü Batı metropollerinde sahte bir etnik grup olarak cemaat formlarına yakınlaşıyor. Şu an için gay ve lezbiyen hareketinin yapması gereken, en azından İtalya'da ve en azından genç gay ve lezbiyenler için şudur: Bilinçli gay ve lezbiyenin her hareketi homofobiye karşı bir direniş edimi olmalıdır çünkü homofobi kurumlar, kiliseler, medya ve siyasi güçler tarafından desteklenmektedir... Ördeklerin homofobisi yüzyıllardır bizi sağır ederken ve bizi ezmek için uygun zamanı beklerken gerçekten çok yeni ve çok kırılgan olan bazı toplumsal ve kültürel kazanımları sıkı ve emin olarak göz önünde tutmalıyız. Eğer bugün İtalya'da gay ve lezbiyen insanların sınırlı kendini savunma kapasitelerini göz önüne alırsak, unutmamamız gereken: statükoyu korumak için günah keçilerine her zaman ihtiyaç duyulduğu ve muhtemel tehlikeli çıkışları zararsızca bertaraf etmeyi kendine borç bilen bu bakış açısıyla eşcinsellerin daima gerekli olduğudur. Ve kendine güvenen, kendinden emin kuğular, ormanın yasalarıyla ve toplumumuzun hâlâ yok etmeyi öğrenemediği farklılık korkusuyla savaşarak kurtulacaklar. Kuğular yumurtalarının kabuklarını kıran çirkin ördek yavrularının zorluklarını etik açıdan görmezden gelemez.

KAOS GL 62 / 6


Kolaylıkla hatırlayacaksınız. İlkokuldan üniversiteye kadar Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler, Milli Coğrafya, Milli Güvenlik ve Tarih derslerinde öğretmenlerin ezberden sarf edegeldikleri, öğrencilerin de ülkemizin önemi bahsinde refleksif bir yanıt olarak derhal sıralayıverdikleri jeopolitik konumumuzun ehemmiyeti malumunuzdur. Bu nedenle dünyada dostu olmayan bir milletiz! Efendim, bir kez iki kıtayı bağlayan bir bölgeyi işgal ediyoruz. Öte yandan Rusya Akdeniz'e açılmak takıntısı nedeniyle ta eskiden beri boğazlara göz dikmiş durumda. Ezeli düşmanımız Yunanlılara değinmek bile gereksiz. Anayurdumuz olan bütün bir Ege kıyılarımızda sorun çıkarıp durmaktalar. Suriye anlaşılmaz bir düşmanlık içerisinde, Fırat ve Dicle gibi nehirlerimizi nasıl kullanacağımıza karışıp duruyor. Acemler fırsat buldukça laik düzenimize karşı yıkıcı faaliyetler tertip etmekteler. Cumhuriyet tarihi boyunca, Türkiye'nin jeopolitik konumu ve bu konumun önemi dolayısıyla bütün komşu ülkelerin düşman olarak görülmesi, esas olarak yukarıdaki biçimde "temellendirilip" eğitim ve öğretim müfredatında resmi ifadesine kavuşturulmuştur. Bununla da yetinilmeyip dışı politikayı yönlendiren bir söylem olagelmiştir. Özellikle NATO ülkeleri karşısında Türk diplomatlar bu jeopolitik konumu bir pazarlık unsuru olarak kullanmaya kalkışıp durmuşlardır. Bu durumun trajikomik hikayesini Haluk Gerger "Türk Dış Politikasının Ekonomi Politiği" adlı eserinde uzun uzun anlatıyor. Kendi kendimizi inandırdığımız bu masal elbette ki söz konusu ülkeler nezdinde hiçbir itibar görmüyor. Türkiye gittikçe dışa bağımlı ve risk altına sokulmuş bir ülke haline geliyor. Türk diplomatlar NATO ülkeleriyle jeopolitik konumlarını bir avantaj sayıp pazarlık unsuru olarak öne sürüyorlar ve masadan zararla kalkıyorlar. Hiçbir NATO üyesinin ülkesine sokmayı düşünmediği nükleer başlıkları yerleştirmeyi Türkiye tam da jeopolitik konumu nedeniyle kabul edip uçbeyi olma görevini yükleniyor. Muhtemel bir savaşa kendini hedef kılıyor. Aslında daha içler acısı olan durum böylesi bir dış politikayı besleyecek olan içeride oluşturulan toplumsal patalojik boyuttur. "Dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkenin" iç politikası da tam bir paranoya ruh haliyle yürütülmektedir. Çünkü resmi anlayışa muhalif olan her türlü girişimde dış düşmanların parmaklarının olduğu iddia edilip bütün yurttaşlar kaygı verici bir aşamaya ulaşacak olan paranoya cephesinin "doğal" üyeleri haline getirilmiştir. Azınlıkların, Alevilerin, Kürtlerin kıyımı bu paranoya cephesinin faliyetlerinin örnekleridir. Hem de devletin ihmal edilemeyecek katkılarıyla tekrar tekrar yaşanılan örneklerdir. Ulusal birlik politikaları bütünüyle iç ve dış varsayımına dayalı olarak oluşturulduğunda verilenle yetinmeyip hak hukuk diyen her kesim düşmanların doğal müttefiki sayılmıştır. "Türkün Türkten başka dostu yok" şiarı vatansever olmanın biricik temel kabulü olarak algılanmaktadır. Gerisi ise kendiliğinden geliyor. Bu ülkede yaşayabilmenin meşru koşulları aşağı yukarı şöyle sıralanıyor: Bir kez bütün komşuları, hatta Türk olmayan ve bunu kabul etmeyen herkesi düşman bileceksin. Bu da yeterli değil. Düşmanların boş durmayıp ülke içerisinde işbirlikçiler edindiğini, kimi masum kesimlerin kafasını yıkayıp bölücülüğe teşvik ettiğini unutmayacaksın. İçerde sürekli kontrol altında tutulacak,

üzerlerindeki baskıyı sürekli hissettireceğin solcular, aleviler ve kürtlere karşı hep uyanık olacaksın. Cumhuriyet tarihi boyunca ödünsüz bir biçimde sürdürülen politikayı ve yetiştirilen vatandaş tiplemesini böyle özetleyebiliriz. Üç kıtada at koşturan bir imparatorluğun mirasına konan genç cumhuriyet daha kuruluş yıllarında ciddi bir sorunla karşılaşmıştı. Türklerin geçmişine ilişkin tarih kör ve sağır davranıyordu. Yazılı tarih M.Ö. 3 ila 5 bin yıllık bir geçmişe uzanıyorken Türklerin ilk yazılı belgeleri M.S. 750 yılına dayanıyordu ancak. İrili ufaklı 16-17 devlet kurup-batıran türklerin sondan bir önceki devleti olan Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu hakkında da doğru dürüst bilgi bulunmuyordu. En yaygın efsane imparatorluğa adını veren şahın babasının bir avuç adamı ve kıl çadırlarıyla gelip Söğüt civarına yerleşmiş ve böylece yaklaşık 700 yıl sürecek olan koca bir imparatorluk kurulmuştu. Üstelik bu zaman zarfı içerisinde de sarayın ne selamlığında ne de haremliğinde Türklere itibar edilmişti. Türkiye Cumhuriyeti'nin önünde Türklerin tarihini yeniden kurgulayarak yazmak elzem bir vazife olarak duruyordu. 1932 ve 1937 yıllarında yapılan Türk Tarih Kongrelerinde şanlı tarihimizi yazacak olan vatansever Türk evlatlarına derhal bu görev verilir. Kısa bir süre sonra şaşırtıcı bulgularla, örneğin, bütün dünya dillerine kaynaklık etmiş olduğu "bilimsel" olarak ispat edilen bir dile sahip olduğumuz ve Sümerlilerden Kuzey Amerika yerlilerine varana dek bir dizi ırka atalık etmiş bir ırkın torunları olduğumuz gibi sonuçlara ulaşılır. Hatta o güne kadar başka ırklardan olduğu sanılan birçok bilim adamının aslında Türk olduğu bile açığa çıkarılır. Bu ve sayamayacağımız başka özelliklerimizle elbette ki sıradan bir ırk olmadığımızın yadsınamaz kanıtlarıdır. Türk olmak her ölümüyle kısmet olmayacak bir fazilettir. Meziyetlerimizin en mütevazi ifadesi "Bir Türk dünyaya bedeldir". Vecizesinde gizlidir. Mademki tek bir bireyi bütün bir dünyaya bedel olmak gibi bir özelliği taşıyorsa o halde Türkler, mantıksal olarak, bütün değerlerin de yaratıcısıdırlar. Gerçi tarihe bakıldığında bu iddiayı destekleyecek pek fazla ampirik örnek bulunmasa da izahı mümkün bir çelişkidir. Bunca devlet kurduğumuza göre cesareti kabul etmeyen ve savaşkan bir millet olduğumuz açıktır. Devletlerimizin yıkılması meselesi ise dönem dönem hiç uyumayan düşmanlarımız tarafından gafil avlanmamızdandır. Bir de şu itiraf edilmeli ki seciyeli ahlâkımıza yeterince sarılmadığımız süreçlerden geçiyoruz. Yüksek ahlâkımızı yaşatmak bahsinde ihmale düştüğümüzde, bize bizden başka dost olmadığını unuttuğumuzda mutlaka bir felaketle yüzyüze geliyoruz. Son yaşadığımız deprem felaketi de içine düştüğümüz "ahlâki çöküntü"nün bir sonucudur. KAOS GL (Eylül 99)'nin 26 Ağustos 1999 tarihli Radikal gazetesinden aktardığı habere göre Çorum'da görev yapan Dr. Melek Denli Karaca "o bölgede fazla dönme varmış, ahlak ayaklar altına alınmış" yönlü bir tespitte bulunarak depremin sebebini ortaya koyuyor. Haberden anlaşıldığına göre bu tespit tek başına Dr. Denli'ye ait değil. Arkadaşları ona söylemiş. Kendisi de katılıyor. Yani Dr. Denli yalnız değil. Yine haberden öğrendiğimiz kadarıyla Dr. Denli MHP'li dolayısıyla arkadaşları da iktidar ortağı olan MHP'lilerdir. Bu durumda şu mantıksal çıkarımı yapabiliriz. Dr. Denli'ye göre dönmeler ve ahlaki çöküntü yüzünden türk halkı depremle

A. GALİP Ankara

Üzerinde duracağımız konu çöküntüye uğradığı öne sürülen ahlâk kavramıdır. Şu sorulara yanıt arayacağız. Ahlâk nedir? Türk ahlâkı diye ayrı bir ahlâk sistemi varsa eğer, üstünlükleri hangi özelliklerinden kaynaklanıyor? Ayrıca "dönmelerin" çoğalmasıyla çöküntüye uğrayan ahlâk arasında ne gibi bir bağlantı vardır?

KAOS GL 62 / 7


"Ahlâkı silahlanma sorunundan ziyade zina sorunu çerçevesinde, açlık sorunundan ziyade cinsel sapkınlık çerçevesinde ele alan muhafazakârlar cinsellik konusunda saplantılı olduklarını sık sık kanıtlamışlardır elbette."

cezalandırılmış oldu. Bu vahim sonuç değiştirilemeyeceğine göre ancak yinelenmesinin önüne geçilebilir. Sanırız Dr. Denli bu çıkışıyla görev ve sorumluluk almaya aday olduğunu söylemeye çalışıyor. Arkadaşları ile birlikte çöküntüye uğramış ahlâkı yüceltmeye ve dönmeleri yeniden ama bu kez aslına döndermeye kalkışmaları beklenir. Dr. Denli'nin bu sözlerini onun densizliğine verip üzerinde durmayabilirdik. Ancak ona bu sözleri söyleten durum dolayısıyla önemli bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Belli bir taraftar topladığında (ki bazı büyük şehirlerde toplamış durumda da) toplumsal bir histeriye, bir orjiye dönüşecek olan (ki dönem dönem resmi ve gayri resmi görevlilerin bir linç girişimine dönüştürüyorlar da) bu akıl yürütmeyi besleyen tarihsel, politik ve kültürel bağlantılar bizce kaygı verici bir aşamaya ulaşıldığını gösteriyor. Bunca meziyet atfedilen bir ırk vurgusu bütün bilgisel bağlantıları gözardı ederek mevcut toplumsal yapı ve "değerler" adına ulusal üstünlük duygusu yaratıp yaşanılan doğal olayların nedenlerini bile çarpıtması varılan noktanın vehametini gösteriyor. Bugüne kadar tahayyül edilen "Türk ırkı" soyutlaması adına girişilen mücadele esas olarak hedef çarpıtmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor. Zararları en aza indirilebilecek bu son deprem olayında "doğal afet" yalanına sarılan devlet ve hükümet sözcülerinden, mevcut ekonomik ve politik yapıdan beslenenlerden hesap sormak yerine Dr. Denli ve arkadaşları dönmelere ve "ahlâk düşkünlerine" saldırıyorlar. Durum bu hale gelmişse demokrasi, tartışma, uzlaşma arayışı, ötekine tahammül gibi kavram adına nutuklar atmanın hiçbir yararı olmayacaktır. Zira ırkçılıktan beslenen ideolojik bir söylem karşısında tartışma zemini aramak boşunadır. Tartışma, bilgisel temeli olan iddialar arasında yürütülür ve düşüncelerden birinin doğruluğunda ikna olmayı öngörür. Oysa yukarıda kabaca sunmaya çalıştığımız gibi Türk ırkının üstünlüğüne dayalı bütün iddiaların hiçbir bilgisel temeli bulunmuyor. Bütünüyle duygulara sesleniyor ve inançlardan besleniyor. Bu aşamada bizim üzerinde duracağımız konu çöküntüye uğradığı öne sürülen ahlâk kavramıdır. Şu sorulara yanıt arayacağız. Ahlâk nedir? Türk ahlâkı diye ayrı bir ahlâk sistemi varsa eğer, üstünlükleri hangi özelliklerinden kaynaklanıyor? Ayrıca "dönmelerin" çoğalmasıyla çöküntüye uğrayan ahlâk arasında ne gibi bir bağlantı vardır? Ahlâk sözcüğünün kullanıldığı bağlamları hatırlamaya çalıştığımızda birbirlerinden farklı davranış ve tutumların ifade edildiğini görürüz. Ahlâk dışı davranışlar, ahlâka aykırı yayınlar gibi değişik uyarılar işitmemize rağmen aslında ahlâkın, toplumların onayladıkları, kabul ettikleri davranışları ifade ettiği açıktır. O toplumun onaylamadığı davranışları sergileyenler "ahlâksızlık" yapmış olurlar. Örneğin hırsızlık yapmak, yalan söylemek gibi eylemlerden başlayıp büyüklerin yanında ayak ayak üstüne atıp oturmak ve daha başka türlü bir dizi davranışlar bütün ahlâka aykırı görülür. Bu örnekler bize şu ayrımı sunarlar. Hırsızlık ve yalan söylemek hemen hemen bütün toplumlarda ahlâk dışı ilan edilmiş olmalarına rağmen büyüklerin yanında belli biçimlerde oturmak gerekliliğine ilişkin her toplumun kendine has kuralları olabileceği gibi olmayabilirde. Ahlâk ilk bakışta iki tür kurallar bütününden oluşur. Birincisi genel geçerliliği olan erdem ve davranışlardır, ikincisi toplumdan topluma değişen erdem ve davranışlardır. Sırayla ele alalım.

KAOS GL 62 / 8

1. Bu gruba girenler, az çok toplumlararası geçerliliği olan kurallar dizgisidir ki erdem diye adlandırılırlar. Bunlar genellikle kesin buyruklar biçiminde ifade edilir: Çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, vb. Dürüstlük, cesaret gibi erdemlere sahip olmanın zorunlu kıldığı davranışları işaret ederler. Fakat bütün bu davranışlar ve denk düştükleri erdemler pek de sorunsuz kavramlar değillerdir. Çünkü öyle olası durumlar gündeme gelebilir ki erdemli bir davranışın ne olacağını ya da doğru olanın ne olacağı kestirilemeyebilir. Bu yüzden kimi davranışlara belirli kayıtlar düşülür. "Şöylesi durumlarda yalan söylenebilir" gibi istisna durumları sıralanır. Bütün toplumlar için ortak geçerliliği söz konusu edilebilecek kural koyucu bir ahlâk dizgesinin olamayacağına ilişkin ciddi bir karşı çıkıştır bu. Başka bir yazıda kural koyucu ahlâkın anılan sorunlarına daha yakından eğilebiliriz. Şimdilik bizi ilgilendiren sorun her toplumda farklı farklı kurallar bütününden oluşan ahlâkların içerimleri ve geçerlilik iddialarıdır. Bunlar ikinci grubu oluştur. 2. Genel geçer olma iddiasını içeren erdem ve davranışları da içermekle birlikte her toplum ayrıca kendi içerisinde onaylanan ve yasaklanan davranışlardan oluşan ve başka toplumlar için hiçbir anlamı olmayan bir ahlâk dizgesine sahiptir. Yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz, büyüklerin yanında sigara içmemek, yaşlıların elini öpmek ve benzer biçimde çoğaltabileceğimiz davranışlardan, her topluma göre biçimlenmiş olup çoğunun da ortaya çıkış nedenleri unutulduğu halde hâlâ devam ettirilen ahlâk kurallarından oluşur. Bu nedenle Yunan ahlâkı, Türk ahlâkı hatta Hristiyan, Müslüman ahlâkı gibi ahlâklar çokluğu ile karşı karşıyayız. Tam da bu ahlâklar dizgesi çokluğu nedeniyle birinin diğerlerinden üstün olduğunu savunmaya kalkışmak sonuç alıcı olmayan bir tartışmaya girişmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir. Fakat ahlâk adına konuşulmaya başlandığında yapılan tam da budur. Mensup olduğu toplumun ahlâkının biricikliğinden, üstünlüğünden dem vurulup içine doğduğu ve ezberlediği kuralların bu gün için ne gibi bir anlamı olduğu ya da neye hizmet ediyor olduğu tartışma konusu edilmez. Bir kör döğüşüdür sürüp gider. Genel geçer normlara dayanan evrensel bir ahlâkın olamayacağına ilişkin temel karşı çıkışı yukarı da andık. Her toplumun kendi ahlâkını diğerlerine dayatamayacağından da bahsettik. O halde bütün ahlâk dizgelerini red mi edeceğiz? Ya da daha doğrusu ahlâkı mı reddetmeliyiz? Evet diye yanıtlamamız mümkün değil. Çünkü değişen ahlâk anlayışlarına rağmen değişmeyen ahlâkilik denilen bir şey var. Bir etik alanla, değerler dünyasıyla da yüzyüzeyiz. Etik değerlerin ahlâki tutum ve davranışların neliğini bir sonraki yazımızda tartışacağımız sözünü vererek bu yazımızın başlığına dönüp Dr. Hanım ve arkadaşları gibi düşünenlere Terry Eagleton'dan yapacağımız bir alıntıyla yanıt verelim. "Ahlâkı silahlanma sorunundan ziyade zina sorunu çerçevesinde, açlık sorunundan ziyade cinsel sapkınlık çerçevesinde ele alan muhafazakârlar cinsellik konusunda saplantılı olduklarını sık sık kanıtlamışlardır elbette." Bu bağlamda, 3) muhafazakarların dehşetli bir ayna imgesine dönüşüp dönüşmediklerini merak ediyor insan. 1. Yazımızın başlığı KAOS GL'nin Eylül 99, 61 sayısında 26 Ağustos 1999 tarihli Radikal gazetesinden kesilen Bilhan Er'in "Deprem dönmeler yüzünden olmuş" başlıklı haber kupürünün altına yazılan isabetli yorumdan aynen alınmıştır. 2 Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları çev: M. Küçük, 1999 İstanbul, Ayrıntı Yayınları s:88


KAOS GL 62 / 9


Gülay DERYA Son dönemlerde medyanın travestiler üzerinde çok İstanbul fazla durması varolan zulmü körüklemiyor mu? Hayatın kaçma-kovalamaca şeklinde pamuk ipliğine bağlı olduğu bu yaşamlara yapılan haksızlıklara, medyanın çanak tutması ya da olay yerinde bulunan polislerin sanki onlar insan değilmiş gibi (ki bu şiddet hayvanlara da yapılmamalı) şiddete seyirci kalması, Türkiye gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Bizler (eşcinseller ve transgenderlar), kendimizi yönelim ve yaşam biçimlerimizden dolayı mutlu ve huzurlu hissediyorsak, toplumda herkes gibi sosyal aktivitelerde aşağılanmadan yer almak istiyorsak, bize sapık, hasta diyen ve tekme tokat döven çoğunluğun gerçek anlamda sapık zihniyete teslim olduğunu düşünüyorsak ne olacak? Biz kimseye siz neden heteroseksüelsiniz diye sormadığımız gibi, onların bize siz neden travesti, transeksüel, gay veya lezbiyensiniz diye sorma hakkı yoktur.

Televizyonda travestilere tekme tokat atan, iğrenç küfürleri birbiri ardına sıralayan, her toplumda acayip erkek geçinen maço zihniyetin, uygun zaman ve zeminde travestilerle para karşılığı seks yaptığını tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

Dayatmacı mantıktan vazgeçilmediği sürece sistemler veya "izm"ler reel olarak eşitlik ve paylaşımdan söz edemezler.

Acaba kendimizi sorguluyor muyuz? Varolan yaşam koşulları onlara fuhuş dışında para kazanma şansı veriyor mu? Genelevde çalışan seks işçilerinin yaptığı işten zevk aldığını düşünebilir misiniz? Travestilerin bu anlamda onlardan farkı ne? Her ikisi de mecburiyetten fuhuş yapmıyor mu?

Televizyonda o manzaraları izlerken içi sızlamayan ve yerde can çekişen (travesti olduğu için ölüme terkedilen) insanları görüp yürekleri hâlâ kaskatı olanlar, sizler insanın insanlığının iki bacağının arasında başlayıp bittiğine inananlardansınız. Oysa insanın insanlığı yüreğinde başlayıp beyninde (ya da tersi) bitmelidir.

Sorun onların neden travesti ya da transeksüel olduğu değil. Bu tamamen onları ilgilendirecek bir konu. Sorun, toplumun kendi istediği gibi olmayan insanlara tahammülsüzlüğü, herkesi tek tipleştirmeye çalışması ve toplumsal hezeyan yaratması.

Medya bu olaylara çanak tutmaktan ne zaman vazgeçecek? Haberleri yorumsuz vermek bir yana, eleştirileri ön plana çıkaran ve şiddeti körükleyen bu mantığa sahip çıkmakla ve televizyonda bu tip haberleri reyting için en sona saklayıp alt yazı geçmekle, heteroseksizmle işbirliği yaptığının farkına varamayacak kadar büyük bir yanılgı içinde mi? (Ön yargısız 3-5 medya mensubunu bu sözlerden muaf tutuyorum). Zaten medyanın haklının yanında olduğuna inanmıyorduk, bunu bir kere daha pekiştirdiniz sadece. Kadir İnanır, homoseksüel rolü oynamam, demiş. (Bu haber, televizyonda hemen yayınlandı). Acaba bu rol kendisine çok yakışır da, maço Kadir yerine homo Kadir diye anılabilir diye mi istemiyor? Aktör veya aktris için canlandıracağı rolün önemi var mıdır? Tom Hanks'i "Philedelphia" filmindeki rolünden ötürü kimse eşcinsel olmakla suçlamadı, suçlayamaz da. Çünkü eşcinsel olmak bir suç değildir. Son olaylarla, heteroseksizmin kendisi gibi olmayan insanların hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini bir kez daha gördük. Vakit çok geç olmadan örgütlü mücadele oluşturmak zorundayız. Onlar bize yaşama hakkı vermiyor ve vermeyecek de. Biz bu hakkı söke söke alacağız.

KAOS GL 62 / 10


Hayatı nasıl başlatıyorsunuz? Miladınız nedir? Doğum gününüz mü? Yoksa sevdiğiniz, uğruna öldüğünüz, öldürdüğünüz adamın doğum günü mü? Bir yerin, mesela İstanbul'un fethi midir miladınız? Belki de Malazgirt Savaşı? Atom bombasının atıldığı gün, herhangi bir savaşın başladığı ya da bittiği gün belki de? Komünist manifestonun yazıldığı an ya da bir peygamberin herhangi bir günü? Hangisi? Kendi doğumunuzu bu denli sıradan ve önemsiz kılan olay hangisidir? Kendi varoluşunuzu hangi doğuşun devamı varsayıyorsunuz? Hangi tarihi şahsiyetin ikinci hayatının size sunulduğunu zannediyorsunuz. Kimsiniz? Bir siyasi akıma ya da dinsel bir temele dayanmayan, sadece sizle başlayan sizle biten bir hayat yaşadığınıza inanmamanızı sağlayan çaresizlik üzerine düşündünüz mü hiç? Böyle dertler hiçbirimizi ırgalamazken, sizin çilenizi harf harf çeken kimi yazarların delirmek üzere olduğunun farkına vardınız mı hiç? Oysa sadece yazarlar değil biz de delirmek üzeriyiz çünkü bizim hayatımız da a ile başlayıp z ile bitiyor. Biz de harfleri çok abartıyoruz hepsi bu! Alfabemizi yanlış harfle başlatıyoruz. Delirmekten bu kadar çok korktuğumuz ve hayatın içinde hep tek sıra halinde yürümek zorunda kaldığımız için doğum günümüzü şaşırdık ama Tanrı şimdi hepimize ortak bir doğum günü armağan etti: 17 Ağustos!... Artık hepimiz, üç tarafı denizlerle ve her tarafı fay hatlarıyla çevrili, bir tek çakıl taşını cümle alemden sakındığımız, altı çürük, üstü prefabrik, siyaseti dandik, sanatı televolelik bu cennet, bu cehennem vatanda sıfır yaşında bebeleriz. Yeni bir hayat kurmak zorundayız ve aklımız fena halde karışık. Sıfır yaşında bir bebek için fazla yaşlıyız ama bundan sonra yapacağımız tercihlerle gençleşmemiz mümkün. Depremde ölen yakınlarımızı değil sadece, ölmesi gereken yanlarımızı da gömmeliyiz. Hiç kavga etmeden üstelik, insanları kendimize benzetmeye çalışmadan... Şimdiye kadar okumamızı, yazmamızı engelleyen ve bir süngünün gölgesinde kurulan okuma yazma seferberliklerinde tanıştığımız alfabemizi

değiştirmeliyiz. Artık okuma kitaplarımız "Türkün ALKAN Türkten başka dostu yoktur" cümlesiyle İstanbul başlamamalı. Altımız çürükse üstümüzü düzeltmeliyiz. Güzel Türkçemizdeki kimi sözcükleri de büyük harfle başlatmalıyız. Hangi cümlenin neresine yazılırsa yazılsın büyük harfle başlamalı mesela Demokrasi, mesela Barış, İnsan, Sanat, Aşk, Onur, Umut, İstifa, hatta İntihar bile! Çünkü devlet kimi ölülerimizi resmi evrakta yeniden dirilttiği halde onbinlere varan ölü sayısı ortada dururken bir tek yetkilinin İstifa etmemesi akla zarar bir durum değil midir? Belki de bundan böyle seçimlerdeki bütün adaylara şunları sormalıyız: "Benim için İntihar eder misin?" "Bir gün günah işlediğinde farkına varacak ve onun bedelinin bu dünyada ve bize ödeyecek misin?" "Hayatının herhangi bir anında gerçekten ama gerçekten utandığın oldu mu?" "Daha önce hiç görünürde seni hiç ilgilendirmeyen bir acıyı içinde hissettiğin ve insan gibi ağladığın oldu mu?" Düzeni yıkmak isteyenlerle korumak isteyenler çatışırken, düzeni yıkmak değilse de onarmak isteyenlerin ara dayağı yediği ve böyle biçimlenen ya da biçimsizleşen politik tarihimiz yerle bir oldu. Hem de kırk beş saniye içinde... Elbet enkaz altındaki bu politik çöpleri kurtarmak isteyenler çıkacaktır. Şimdiden çalışmalara başladılar bile... Belki de tarihinde ilk kez sorgusuz, sualsiz, işaretsiz ve yalansız bir biçimde birleşen toplumu, kendi üzerine yıkılmış bir enkaz gibi algılayanların üstünden kalkmamalıyız! Yıkılanı yeniden yaparken seçici davranmalıyız. Alfabemizi değiştirmeliyiz. Büyük harfle başlaması gereken özel isimleri özenle seçmeliyiz. O deprem günü, tarihin sıfır noktasına gömüldü bütün milatlarınız! Şimdi hepinizin alnında çıplak bir acının mührü gibi duran yeni bir sıfırınız var! Hepiniz 17 Ağustos'da doğdunuz! Ve artık hepiniz 17 Ağustos hareketinin doğal üyelerisiniz. Doğum gününüz kutlu olsun!

KAOS GL 62 / 11


Richard GOLDSTEIN

Otuz yıl önce her türden insanın olduğu bir eşcinsel

Çev: SELÇUK Ankara

Bu kalabalığın Greenwich Village'de başlattığı başkaldırı eşcinsel kurtuluş hareketini doğurdu. Eşcinsel hareket altmışların o sulak ikliminde çiçek açmıştı. Otuz yıl sonra hareket hâlâ çiçek açıyor, ancak artık tohumlar Amerikan toprağının çok ötelerine yayılmış durumda. Eşcinsel kurtuluş hareketi ortaya çıkarken çok hırslı olsa da, ki ataerkinin hepten tasfiye edilmesinden daha azını kesinlikle kabul etmiyordu, hareketin yaratıcıları bunun bir global fenomene dönüşmesini hiç düşünmemişlerdi. Tıpkı feminizmin tüm dünyada yankı yaratması gibi eşcinsel kurtuluş hareketi de çok farklı ülkelerde etkisini göstermiştir. İster Burma'da olduğu gibi "ah chauk" ister Bantu dilinde olduğu gibi "eshengi " ya da İsrail'de olduğu gibi "homoim" diye adlandırılsınlar, gay ve lezbiyenler bazı yerlerde ABD'yi geride bırakan bir özgürlüğe kavuşmuşlardır. Bir düzineden fazla ülkede eşcinsel aleyhtarı yasalar kaldırılmıştır ki 19 Amerikan eyaletinde bu yasalar hâlâ yürürlüktedir (geçen yıl Teksas'ta iki erkek yatak odalarında seks yaptıkları için tutuklandılar.) Aynı cins evlilikler Kongre'de zındıklık olarak görülebilse de, Avrupa ve Kanada'da resmen tanınıyorlar. Amerikan mahkemeleri 14.yasa değişikliğini eşcinsellere uygularken huysuzlansalar da, Güney Afrika yeni anayasasına koyduğu eşcinsel haklarını titizlikle sahiplenmekte ve korumaktadır. Tarihinde ilk kez Birleşmiş Milletler eşcinsel bir davacının yanında müdahalede bulunarak, Avustralya'nın Tazmanya eyaletinin sodomi yasasını iptal ettirmiştir. Ancak şurası bir gerçektir ki dünyanın büyük bir bölümünde eşcinseller hayatta kalma mücadelesi vermektedirler. Zimbabwe'de şantaja uğradığı için polise giden bir aktivist, polis tarafından sodomi suçuyla tutuklandı. Eşcinselleri domuz ve köpeklere benzeten Zimbabwe cumhurbaşkanı Robert Mugabe vatandaşlarından bu kişileri zincirleyip polise teslim etmelerini istedi. Bu esnada yeni dünyada Kolombiya, Meksika ve Brezilya'da silahlı ölüm mangaları travestileri katletmekle meşguldüler. Şili'de HIV'li mahkumlar tıbbi tedaviden mahrum bırakılmakta ve hücrelerinde tek başlarına bırakılmaktadırlar. Kosta Rika'da eşcinsel turistleri taşıyan bir otobüs, taşlı saldırıya uğramıştır. Kazıklı Voyvoda'nın ülkesi Romanya'da parlamento Avrupa Konseyinden gelen baskılara yanıt olarak sodomi yasasını gözden geçirdi ve eşcinselliğin "teşvik edilmesini" suç saymaya başladı. Ancak sadece diktatörlerin ve dinlerin bağnazlıkları için bir açıklama yapmaya zorlanmaları bile eşcinsel kurtuluşunun gezegene damgasını vurduğunu gösterir. Eşcinselleri hapse atan bir ülke Uluslararası Af Örgütünce mahkum edilmeye adaydır. Örgüt 1991 yılında zulme uğrayan eşcinselleri polis tacizine karşı savaşan bir Türk travestinin talebi üzerine "düşünce suçlusu" saymaya başlamıştır. Aynı süreçte Uluslararası Gay ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu (IGLHRC) adlı bir sivil toplum örgütü Birleşmiş Milletlerde tanınmıştır. Bu grup tüm dünya genelinde homofobik saldırıları ve AIDS'li insanlara yönelik kötü

Village Voice kalabalığı çıldırasıya bir öfke seline kapıldı ve bayrak açtı.

Eşcinsel hareket altmışların o sulak ikliminde çiçek açmıştı. Otuz yıl sonra hareket hâlâ çiçek açıyor, ancak artık tohumlar Amerikan toprağının çok ötelerine yayılmış durumda. KAOS GL 62 / 12

muameleyi gözlemlemektedir. IGLHRC her yıl, 1591 yılında başka kadınlarla seviştiği için Portekiz Engizisyonunca idam edilen Brezilyalı bir kadının anısına Felipa de Souza ödülleri dağıtmaktadır. Bu yıl Felipa ödülleri Kore ve Burmalı aktivistlere verildi. Birlikteliğinin tanınması için verdiği mücadelenin onu kendi cinsiyle evlenen ilk Afrikalı yapması muhtemel olan 27 yaşındaki, HIV pozitif, Güney Afrikalı kadın bir diğer ödül sahibiydi. Prudence Mabele şöyle konuşuyor: "Birçok zorluk yaşadık. Evli bir lezbiyen, HIV pozitif ve siyah olmak zorluk yaratır. Ama kurban konumuna boyun eğip her şeyi olduğu gibi kabul etmedim. Kendi yolumda ilerliyorum." Stonewall kelimesini duyduğunda ne düşündüğü sorulduğunda, Mabele cevap vermekte duraksamıyor. Bir Güney Afrika kasabasında yaşayan bir lezbiyen için Stonewall'un anlamı "taşlarla savaşan insanlar. Mücadele eden insanların mekanı. Stonewall'da çarpışanlar biz Afrikalıların şunu söylemesine yardım ettiler: Eğer bu (eşcinsellik) orada varsa, demek ki biz uzaylı değiliz. Bu şey hayatın her alanında var." Bu ilksel keşif -Yalnız değilim- eşcinsel kurtuluşunun tüm dünyadaki ayırt edici niteliğidir. Bu keşfin aksi ebeveynlerin kızların evlenerek drahoma getirmeleri beklenen Güney Afrika'dan, evlenmeyen bir erkeğin eşcinsel olmaktan çok iktidarsız olmakla suçlanacağı Kore'ye kadar tüm dünyada yankılanmaktadır. Konfüçyüsçü ve Hıristiyan geleneklerinin yan yana yaşadığı Kore'de hiçbir zaman bir sodomi yasası varolmamıştır. Eşcinsel erkek grubu Chingusai'nin kurucusu Hee II Lee şöyle diyor: "Burada yasal bir eşcinsellik kavramı yoktur. Bu yüzden yasak da yoktur ama koruma da. Bilinçli bir düzeyde herhangi bir tanınma yok." Seul'de yapılan ilk eşcinsel yürüyüşünün üzerinden sadece iki yıl geçti. Kaba güce dayanan tepkiler verilmese de, ne olup bittiğinin anlaşıldığına dair bir belirti de yoktur. Bir çok insan için hem Koreli hem de eşcinsel olmak olanaksızdır. Bu Batı'da hiçbir zaman sorun olmamıştır, çünkü orada eşcinseller şeytani yaratıklar olarak görülmüş olsalar da, hiçbir zaman yabancı bir kimliğin taşıyıcıları olmakla suçlanmamışlardır. Ancak, Kore'de bir yaşam tarzı olarak gayliğin kendisi bile yabancıdır. Aynı şey bekar kalmak için de geçerlidir. Sağlayabileceğiniz bütün çıkarlar bir aile kurmanıza bağlıdır. Bekar bir kadının ekmeğini kazanması zordur. Kiri Kiri adlı lezbiyen grubunun kurucularından Kim Song bekar kadınlar için bir süre öncesine kadar tek kariyer seçeneğinin taksicilik olduğunu söylüyor. Bu yüzden kadın taksiciler derneğinin bir gizli lezbiyen topluluk haline geldiğini anlatıyor. Bu yönden bakılınca, Koreli aktivistler hareketlerini, bekar insanların özgürlüğü için daha büyük bir mücadelenin parçası olarak görüyorlar. Kim Song Stonewall'u bir ders kitabına benzetiyor. "Stonewall bize düşmanımızı gösteriyor." Peki düşman kim? "Görünmezlik, her ne sebeple olursa olsun." Şurası açıkki gay artık küreseldir ve Greenwich Village'de bir zamanlar toplumdışı bir kalabalığın attığı slogan artık yaşanan bir gerçeklik haline gelmiştir: "Biz herdeyiz!".


Amerikan toplumundaki tüm sınıfları birbiriyle çatıştıran, sosyal düzeni alaşağı eden bir onyılın sonuna doğru, 1969'un sıcak ve belirsizliklere gebe yazına girildiğinde, büyük bir grup sessizliğini ve görünmezliğini hâlâ koruyordu. Yaşanmakta olan şiddet ortamında (ırkçı cinayetler, politik suikastler, yakılan şehirler, ayaklanmalar ortasında), devinim ve dönüşümün içinde (cinsel özgürlüklerin kazanıldığı, Vietnam protestolarının seslerini yükselttiği, siyahlar, kadınlar, öğrenciler ve Amerika yerlilerinin isteklerini yüksek sesle söyledikleri dönemde), bu grup, en azından "ben de varım" demek için bile olsa, elini kaldıramayacak kadar utangaç ve korkaktı. Ama yine de oradaydılar. Tüm o protesto eylemlerine ve hak arama yürüyüşlerine katılıyorlardı. Bazıları, cesaret ve zekalarıyla bu mücadeleler sırasında ünlü oldular. Ama henüz kendi sorunlarıyla meşgul değillerdi. 1969 yazında, ABD'de, mutsuz olmak için yeterince nedeni olan yüzbinlerce, belki milyonlarca eşcinsel vardı. Siyahların, kadınların, öğrencilerin ve Amerika yerlilerininkine benzer şikayetleri vardı. Çevrelerinde çeşitli sosyal sebeplerle kıvılcımlar çakarken, kendi hoşnutsuzlukları da büyüyordu. Bu hoşnutsuzluğu biraraya getirecek, yönlendirecek ağ oldukça zayıftı; San Francisco, Los Angeles, Washington, New York gibi yerlerde birkaç yerel örgütten ibaretti. Los Angeles'da bir gece, bir partiden eve döndüğünde, Harry Hay adındaki ortayaşlı bir eşcinselin, eşcinsellerin eşitlik aramak için ortak politik nedenlerle biraraya gelmeleri gerektiği fikriyle yanıp tutuşmasından yaklaşık yirmi yıl sonra, tüm ülkede örgütlenme ve protesto etmeye niyeti, kendilerini oldukları gibi topluma gösterme cesareti olan sadece birkaç yüz kişi vardı. Eşcinsellerin geriye kalan büyük çoğunluğu, toplumun da yaptığı gibi kendilerini özürlü sayıyor, kusuru kendilerinde buluyorlardı. Eşcinseliklerini ortadan kaldırılması gereken bir günah, çözülmesi gereken bir sorun olarak yaşıyorlardı. Bu yüzden genellikle gay ve lezbiyenler, hissettiklerini dışavurmadılar, kendilerini sadece birbirlerine açık ettiler, bunu da ne kadar yaptılarsa. Kendilerini bir grup olarak göremediler. Ülke çapında, 1969 yılında, isminde eşcinsel kelimesini telaffuz etmeye cesaret edebilen sadece iki örgüt vardı. Bunlar da San Francisco'daydılar, ABD'de eşcinsel topluluğun politik siluetinin ilk belirmeye başladığı şehirde. Kuzey sahilindeki mahallelerde, ikinci dünya savaşını takip eden yıllarda, canlı, dikkat çeken eşcinsel çevrenin takıldığı Black Cat adında bir bar vardı. Polis zaman

zaman baskınlar yapardı, ama barın sahibi, Sol Stouman adındaki inatçı işadamı, baskınları eyalet yasalarına aykırı olmaları iddiasıyla mahkemeye başvurdu ve kazandı. Bir anda, San Francisco'da bir bar patlaması yaşandı. Black Cat'de garsonluk yapan kabare sanatçısı Jose Sarria, hayranlarına ve dostlarına bunun yapılabileceğini göstermek amacıyla yerel yöneticiliğe aday olabilmişti. Ancak bunlardan sonradır ki, polisi eşcinsellere karşı olan tavrından dolayı kıyasıya eleştiren ve toplumu örgütlenmeye çağıran küçük bir gazete çıkmaya başlamıştı. Çok zaman geçmeden bar ve taverna sahipleri 'Tavern Guild' adı altında biraraya geldiler, gazeteye reklam verip gelir sağladılar, tutuklanmış olan müşterilerinin kefaletlerini ödediler. Yine San Francisco'da liberal din adamları, eşcinselleri de haklarından mahrum bırakılmış azınlıklardan kabul ederek , eşcinsellerle birlikte, polisin tavrını kınayan 'Din ve Eşcinsellik Konseyi'ni kurdular. Ve sonunda, yine orada, 'Bireysel Haklar Derneği' adında bir örgüt kurulup toplantı ve partiler düzenlemeye, eyaletin sodomi yasalarını değiştirmek için çalışabilecek olan politikacıları desteklemeye başlamışlardı. Eşcinsel hakları için mücadele eden, uzun ömürlü ilk eşcinsel örgütler, ancak 1950'lerin başlarında kurulabilmişlerdi: California'da erkek eşcinseller için 'Mattachine Society', San Francisco'da kadın eşcinseller için 'Daughter's of Bilitis'. Bunlar, eşcinsel erkek ve kadınların, ortak sır ve ihtiyaçlarını ortaya koyabilecekleri, topluma kendilerini benimsetme umutlarını yeşertebilecekleri örgütlerdi. Eşcinsellerin asıl büyük çoğunluğu biraraya gelmek için uygun mekanı ancak 1960'larda buldular. Kendi cinsinden birileriyle seks için yanıp tutuşarak büyümekte olan gençlerin birbirlerini bulmaları için müsait bir ortam yoktu, her nasılsa flört edecek olsalar birlikte gidebilecekleri bir yer yoktu. Ancak reşit olduklarında, Amerika'da kendilerine de açık olan tek kurumu keşfediyorlardı. Burası, bir bakıma, kendini koyvermek isteyen, ama sokaklar, hamamlar ve parklardan başka gidecek yeri olmayanlar için ideal bir yerdi. Yalnız, kabul edilmemiş, sevilmemiş, dışlanmış olanlara açık bir yerdi. Burası bardı. Gay bar. Bunca insana bunca büyük şeyler ifade eden bu gay barlar, hemen her yerde, ne gaylikle ne de gaylere sempati duymakla alâkası olmayanlarca işletiliyordu. İçkiler sulandırılıyor ve fahiş fiyatlara satılıyordu. Hemen hiç bir yerde müşterilerin dansetmelerine, birbirlerine dokunmalarına, gereğinden fazla samimi oturmalarına izin verilmiyordu. Erkeklerin birlikte dansetmeleri,

Dudley CLENDINEN Adam NAGOURNEY Çev: KEREM Ankara

Haziran'99, Stonewall İsyanının 30. yıldönümüydü. Neler olduğu ve o noktaya nasıl gelindiği ile ilgili olarak D. Clendinen ve A. Nagourney'in 30 yıllık eşcinsel hareketin tarihi hakkında yazmış oldukları "Out for Good" adlı kitaptan "OUT" Dergisinde aktarılmış olan bölümleri çevirmeyi uygun gördük. KAOS GL 62 / 13


O zamana kadar bir çoğu, feminist hareketin, savaş karşıtı hareketin, sivil haklar hareketinin bir parçasıydılar. Şimdiyse, diskodakiler üzerinde o zamana kadar kimsenin görmediği bir slogan taşıyorlardı: Eşcinsellere eşitlik.

KAOS GL 62 / 14

kadın kıyafetleri giymeleri yasaktı. Herkes tuzağa düşürülmek ve tutuklanmaktan korkuyordu. Son derece arkadaş canlısı görünen, hoş birisi, sonunda polis çıkabiliyordu. İşletenler içinse bu işti ve polisle nasıl baş edileceğini bilen ve patronlarının yasal yolla giderilemeyen ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir işkolundandılar genellikle: Hemen tüm gay barlar mafyanın elindeydi. 1960'larda ve 70'lerin başında eşcinsellere hizmet vermek yasaktı, veya eşcinsellerin takıldığı barlar yasadışıydı, ya da polis sanki ortada yasal olmayan bir şey varmış gibi davranıyordu. Yasalara uygun çalışan sermaye sahipleri, daha baştan müşterileri yasadışı olan bir işe yatırım yapıp, içki satma ve bar işletme ruhsatı almayacağı için, mafya polisi kafaya takmadan ve lisans işiyle hiç canını sıkmadan gay bar işletmeyi üstleniyordu. Ama polis buraları basmaktan vazgeçmiyordu. Özellikle seçim zamanlarında sık yapılan baskınlarda, tutuklananların aileleri ya da işyerleri aranıp, çocuklarının ya da çalışanlarının bir gay barda yakalandığı bildiriliyordu. 60'larda bunların sonucunda kendini öldürenler oluyordu. Eşcinsellerin San Francisco, Washington ve New York'da yaşayan çok az bir kısmı, bu tavra direnmeyi seçip, gösteriler düzenleyip, mahkemelere başvuruyorlardı. Daha önce kurulmuş olan, Mattachine Society gibi eşcinsel hakları savunucusu gruplar, Beyaz Saray ve Pentagon önünde 1965 ve 1966'da , erkekler takım elbiseli ve kravatlı, kadınlar etekli ve topuklu ayakkabılı olmak üzere derli toplu bir şekilde biraraya gelip, pankart açıp protestolarda bulundular. Haziran 1969'a gelindiğinde hâlâ benzer şeyler yapıyorlardı, kibarlıklarından birşey kaybetmemişlerdi. San Francisco ve Minneapolis'de ise hem söylem hem de örgütlenme olarak daha radikal bir dönemin ilk işaretleri veriliyordu. Mevcut olan eşcinsel hareket külleniyor, yeni birşeyler ortaya çıkmaya başlıyordu. Aslında kimse, böyle sessiz ve boyun eğmiş, sadece geceleri barlara gitmek amacıyla biraraya gelen bir topluluktan radikal birşeyler beklemiyordu. Ayağa kalkıp direnmek için bir dayanağı, kavga edecek iradesi olmayan bir topluluk gibi görünüyorlardı. Ama bu bölgeler, eşcinsellerin en çok taciz edildikleri bölgeler olagelmişlerdi. Yani,

bir ateş parladığında, bunun, böyle bir zamanda, bu bölgeden parlamış olması kimseyi şaşırtmamalı. Geriye dönüp bakıldığında, yirminci yüzyılın son sivil haklar hareketinin bir bardaki direnişle başlaması, bu yüzden anlaşılır olabilir. Greenwich Village'daki (Manhattan'ın daha çok aydın ve marjinallerce mesken tutulan kısmı) evine yürümekte olan Craig Rodwell, Christopher Sokağı'nın köşesindeki Stonewall barının önüne çekilmiş olan arabaları ve kalabalığı görünce içgüdüsel olarak oraya yöneldi. New York'da o günlerde meydana gelecek herhangi bir eşcinsel hareketin -ki 27 Haziran 1969 gecesine kadar pek de birşey olmamıştı- Craig Rodwell'siz düşünülmesi imkansızdı. Eşcinsel hakları için bir süredir mücadele etmekte olan Mattachine Society'nin, 1966'da Greenwich Village'daki bir gay bara gidip, eşcinsel olduklarını ve içki istediklerini ilan ederek, barmeni eyaletin eşcinsellere hizmet vermeyi yasaklayan yasalarını ihlâl etmeye davet eden üç üyesinden biriydi Craig Rodwell. Bu küçük olay, 1967'de bu yasağın kaldırılmasına yönelik bir yasa tasarısının görüşülmesini sağladı, ki bu o onyıl içerisinde New York eyaletinde eşcinsel hareketin tek dişe dokunur başarısıydı. Gene 1967'de, garson olarak çalıştığı otelden parasını alıp, bir şükran günü sabahı, Oscar Wilde Kitapçı'sını da açan Craig Rodwell'di. Oscar Wilde'ın malum anlamını bilmeyenler için de vitrin camına üzerinde 'eşcinsel iyidir' (gay is good) yazan bir kağıt yapıştırmıştı. Kitapçı kitap işinden çok, eşcinsel hareketle ilgilenen bir merkezdi. Craig Rodwell'in, son 5 yıl içerisinde hemen tüm zamanını ayırdığı konu buydu. Bunlar, Craig Rodwell'ın, o sabaha doğru evine giderken, daha sonra basit bir baskından çok daha fazlasını ifade edecek olan Stonewall direnişine neden karıştığını daha anlaşılır kılıyor herhalde.

Ertesi sabah, Rodwell gazetelerde önceki gece olanlara dair birşeyler aradı. Buldu da. New York Post, 'Baskın Kargaşa Yarattı' başlığı altında beş paragraflık haberde gay bara yapılan baskının 'neredeyse bir ayaklanma' yarattığından bahsediyordu. Hemen telefona sarılan Rodwell, tüm günü arkadaşlarına olanları anlatarak geçirdi. Gece olduğunda, barın önündeki meydan her zaman olduğundan daha kalabalıktı. Bar açılmış, yumuşak içki servisi başlamıştı. Emniyete bağlı polis gücü, Cumartesi gecesinden daha hazırlıklı gelmişti, 200 memur Christopher Sokağı'nın köşesine dizilmişti. Önceki gece orada olanlar bıraktıkları yerden devam etmek üzere yüzlerce yeni gelenle birlikte meydanı doldurmuşlardı. Ateşe verilmiş çöp bidonları, eşcinsellerin gücünden bahseden şarkılar, havada uçuşan şişe ve bozuk paralar yine vardı; ama önceki geceden farklı bir havası vardı bu gecenin. Daha çok gürültülü, kalabalık bir cumartesi gecesini andırıyordu. Yedisi Stonewall çalışanı onüç kişinin tutuklandığı önceki geceden sonra dört kişi daha tutuklanmıştı. Gösteriler arta azala Çarşamba gününe kadar sürdü, hafta ortasına varıldığında, artık konuyla doğrudan ilgisi olmayan 1960ların devrimcileri, Kara Panterler, Sosyalist Parti üyeleri dışında pek kimse kalmamıştı. Olaylar devam ederken, basının 'neredeyse bir ayaklanma' yaklaşımı devam ediyordu. New York Times iki tane dokuz paragraflık yazıyla bahsetti olanlardan. Daily News, "Homo Yuvası Basıldı, İbne


Arılar Çılgınlar Gibi Sokuyor" başlığı altında, 'homo'ların komandoya döndüklerinden, polis karşısında sütyen kopçalarıyla hizaya girdiklerinden bahsediyordu. Şöyle devam ediyordu: "Çatışmayı kaybetmiş olabiliriz tatlım, ama henüz savaş bitmedi", diyordu ibnelerin tarafında bir kadın, sözcüleri olan adam (ya da kadın) "Gestapodan çektiğimiz yeter" diye bağırıyordu. News'e göre Stonewall sadece, eşcinsellerin biraraya gelip, 'küçük kızlar başbaşa kalınca yaptıklarını' yaptıkları bir yerdi. Village Voice bile, ki yeni solun yayın organıydı, direnişten çok eğlencelik bir olaydan bahseder gibiydi. 'Bilekler burkuldu, saçlar bozuldu' diyordu. Bunlara rağmen havada ciddi bir değişiklik olmuştu. Göstericilerin evlerine dönmelerinden birkaç saat sonra, Stonewall'un ön yüzünde, insanları sükunete çağıran bir mesaj yazılmıştı: "Biz eşcinseller, herkesi, bölgede barış ve sükunetin hüküm sürmesine yardımcı olmaya çağırıyoruz, Mattachine." Mattachine Society tarafından yazılan bu mesaj bir gece sonra yerini daha farklı bir mesaja bıraktı: "Eşcinsel gücüne destek ver!" Mattachine Society'nin merkezi, Stonewall'dan 3 mil kadar uzakta, eski bir dişçi muayenehanesiydi. Baskından sonraki gün, burası, eski ve yeni eşcinsel hareket temsilcilerinin karşılaştığı yer oldu. Mattachine Society'nin yöneticisi, Dick Leitsch, stonewall'un -hem kendisi hem de örgütü açısından- anlamını kavrayıp, hemen ertesi gün kendini merkeze atmıştı. Tütün zengini bir aileden geliyordu, herkesten "kız" diye bahseden, birdenbire eşcinsellik konusu çevresinde dönen sivil haklar konusuyla pek ilgilenmeyen birisiydi aslında. Başka birileri, homoseksüel kelimesinde onu ilgilendiren sadece 4 harf olduğunu iddia etmişti: s,e,k,s. O cumartesi de insanların kendisini görmek istemeleri hoşuna gitmişti. Nadiren olsa da, eşcinsellikle ilgili bir konuda görüşülecek birisi aranırsa o muhatap alınırdı; hem televizyon ve radyo istasyonları, hem polis, hem de bazen Şehir Meclisi tarafından. Olayları sakinleştirmek için yardım aramakta olan polis yetkilileri de tabi ki o sabah Leitsch'i görmeye gittiler. Ama direniş sonrası merkeze başkaları da hücum etmişti: kimsenin daha önce orada görmediği genç eşcinseller. Sloganlar yazmak, el ilanları basmak için malzeme istiyorlardı, Leitsch de onlara bunları sağladı. Dört yıl önce Leitsch, Mattachine Society içinde başkaldıran ekibin başındaydı, o gün işin başında olmasını da öncekileri çekingen davranmakla suçlamasına borçluydu.

Mattachine Society'nin diğer üyeleri -derli toplu kıyafetleri, kısa, düzgün kesilmiş saçlarıylagünlerdir hücum etmekte olan bu saçı sakalı birbirine karışmış, tişört ve yırtık kot pantolon giyen insan dalgasından rahatsız olmuşlardı. Ama çoğu hoşnutsuzluğunu kendine sakladı. Randy Wicker hariç. 1964-65 yıllarında yapılan o gösterilerde etkin bir şekilde çalışmıştı, Stonewall'daki provokatörlerin bir hafta içinde on yıldır eşcinsel hareketin yapmış olduğu ilerlemeyi geri çevireceğinden bahsediyordu. Daily News'in başlıkları, gazetelerde travestilerden ve mafyanın işlettiği barlardan bahsedilmesi onu ürkütmüştü. Leitsch'e yeni gelenlerin kendi gettolarını başlarına yıkmaya niyetli olduklarını

söylüyordu. Leitsch de sessiz kalmakla birlikte onaylıyordu. Yeni hareketi, 1960'larda ılımlı siyah liderlerin yarattığı ahlâki otoriteyi sarsan yeni siyah aktivistlere benzetiyorlardı. Leitsch de kendini hep Martin Luther King'e daha yakın hissederdi. Temmuzun altısında, yaklaşık Stonewall'dan bir hafta sonra, o yakınlarda bir diskoda, Stonewall baskınını anmak için, sonrasında New York'da eşcinseller arasında ortaya çıkan direniş dalgası şerefine bir toplantı düzenlendi. Basına yapılan açıklamada gecenin duyurusu şöyle yapılıyordu: "Her zaman olduğu gibi kapılarımız herkese açık, ama özellikle eşcinselleri çağırıyoruz, umarız herkes birlikte dans edecek ve bununla yetinmeyecek". Wicker, Amerikan bayrağından yapılmış bir gömlek, mavi beyaz çizgili bol paçalı bir pantolon giymiş bir halde sahneye çıktı. "Önceki yıllarda daha muhafazakar bir şeyler giyerdim, ama bu gece yeni bir dönem açılıyor," dedi. Sonra Leitsch'e daha önce bahsettiği endişesini herkesle paylaştı: "camlara taş atarak, kapılar açılmaz". Wicker yıllar sonra o gece söylediklerini hayatının en büyük hatası olarak, pişmanlıkla anacaktı. Stonewall'a ilgili zamanında kavrayamadığı bir gerçek vardı: Stonewall'a ilgili birşeyler -tüm ülkede gay barlarda yaşanan onca karşılık verilmemiş baskından sonra, karşı durup savaşan eşcinsel imajı- birçok genç eşcinsel içinde beklenmeyen bir ruhu ayaklandırmıştı. O zamana kadar bir çoğu, feminist hareketin, savaş karşıtı hareketin, sivil haklar hareketinin bir parçasıydılar. Şimdiyse, diskodakiler üzerinde o zamana kadar kimsenin görmediği bir slogan taşıyorlardı: Eşcinsellere eşitlik. Aslında bu gece de, ancak bir hafta önce meydana gelmiş bir olayın anılmaya değer bulunduğunun bir göstergesiydi. Üç ay sonra ise New York ve Los Angeles'da, her yıl bu olayın anısına yapılacak olan yürüyüş ve gösteri planları yapılıyordu. Resmen olmasa da, Stonewall'un yıldönümü, Gay Pride olarak anılacak ve haziranın son haftası cumarte -si günü her sene kalabalıklaşan yürüyüş ve gösterilere sahne olacaktı.

"Çatışmayı kaybetmiş olabiliriz tatlım, ama henüz savaş bitmedi"

KAOS GL 62 / 15


Şarmut A. İKARUS New York

Yalnızlık ve paranoya kültürü bireyselcilikle de birleşince devasa bir altın kafes yaratılmış. Kafes içinde kafes Amerika Birleşik Devletleri. “Birleşik”miş, kıçımın kenarı birleşik! Bu kadar birbirinden kopuk kozalar, kafesler içinde habire tüketen bu yalnızlar mı birleşik? KAOS GL 62 / 16

Ben kutsal yerleri çok severim, dedim Chris’e. Götüreyim, dedi. New York koca şehir. Broadway ise dünyanın en uzun caddelerinden. Cadde üzerinde küçük bir Lutheryan manastır varmış, buna ne dersin, diye sordu. Ne diyeceğim, yok olmaz daha büyüğünü isterim diyecek halim yok ya Chris, Allah'ın evi işte, taştan olmuş, tezekten olmuş, mermerden olmuş kime ne? Hem ben inançlı biri değilim ki, ben kutsal yerlerde rahatlamayı severim. Ya da rahatladığım yer benim için kutsaldır, bu bir insan bedeni de olabilir, bir iğde ağacı altı da. Ben inançlı değilim ama imanlıyım derim hep. Tüm dindarlardan daha iyi bir insan olduğuma inanmışımdır hep. Kimseye bir kötülüğüm dokunmamıştır. Bile bile demek istiyorum, bilmiyorsam birine zararım dokunduğunu, ya da ona kötülük ettiğimin farkında değilsem masum sayılırım değil mi? Ama içimde çocukluktan kalma hâlâ doyurulmamış, çıkışını bulamamış şiddet arzusu var biliyorum ve ancak beden rahatlarken bu duygu çekip gidiyor. Çünkü tamamen kendiniz olabilme fırsatını sadece yatakta ve partnerinizle sevişirken yakalayabilirsiniz. Belki de birçok insan bu yüzden ışıklar kapansın ister sevişirken. Belki sevişirken başkasının sapıklık, sapkınlık diyeceği hallerini partneri görecektir, belki örneğin “artizler” gibi yakışıklı, kasları herkesin ağzının suyunu akıtan az müstamel bir kelepirin sevgilisine domalırken “The lights please” demesi ya da gözlerini kapatması bundandır. Karanlıkta uygulanan şiddet belki gündüz uygulanan kadar çekici değildir. Belki gecenin tılsımlı albenisinin sebeplerinden biri budur, bütün “kötülükleri, çirkinlikleri” gizlemesidir. Belki gece bu yüzden birçok güzelliğin doğduğu, tohumunun atıldığı bir uzamdır. Zaman diye bir şeye inanmam çünkü, uzamdır var olan. Zamanı biz uydurduk, hayati kendimize zehir etmek için, eskiyen, çürüyen, kıvamını “yitiren” bedenlerimize mazeret bulmak için. Belki bunlar Şarmuta’nın ahkâmlarıdır ve istisnalar kuralları bozmaz.

Ama burası Amerika, şiddetin leblebi çekirdek gibi kanıksandığı ve pazarlandığı “ne ararsan var” bir memleket.. Herkes ne ararsa bulacağını sanıyor ama bazen aramadığınız da sizi buluyor. Bu da sadece Amerika’ya özgü değil. Azer Bülbül bile türkü yaptı “her an her şey olabilir” diye. Amerika’da herkesin tuzu bir kuru ki dünyanın burnuna osurmaya koşullanmışlar sanki. Bırakın Nietszche, Proust, Kafka, Canetti falan okumayı kurgusu biraz karışık kısa öykü bile okuyamıyor, "bana bunu nasıl reva görürsünüz, ben ne yaptım da bu cezayı hak ettim” diyen küstah bakışlarla good night diyebiliyor. Ertesi gün bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini sezinleyerek giriyorsunuz yatağa. Amerikalı kendisine doğru yolu gösterecek, akıllı bıdık akıl kumkumalarına sinir oluyor, birine dostça yol göstermek hakaret sayılıyor. Yalnızlık ve paranoya kültürü bireyselcilikle de birleşince devasa bir altın kafes yaratılmış. Kafes içinde kafes Amerika Birleşik Devletleri. “Birleşik”miş, kıçımın kenarı birleşik! Bu kadar birbirinden kopuk kozalar, kafesler içinde habire tüketen bu yalnızlar mı birleşik? Kulaktan dolma İncil öyküleri ya da sinemadan kalma Stephen King “thriller”larına bayılıyorlar ama onlar bile azınlıkta, çoğunluk “Büllüğüm toşpillerime denk,” diyor Amerika’da. “Alt edemeyeceğim bir doğa var diyor, bir de yazgı. Kanepe patatesi olmak hoşuma gidiyor,” diyor, “bir elimde ‘remote control’, ötekinde cipsim ya da tereyağlı mısır patlağım, dolapta

da bir erkek oldu mu tamam, gerisi vız gelir bana.” Evet, tıpkı “bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı dünya” gibi. Çünkü trajedi oldu mu hep başkasına oluyor, uzaklarda bir yerde birilerinin başına geliyor ve insanlara haberlerde izlemek kalıyor başkasının acısını, felaketini. İnançlı bir patates de vicdanını rahatlatmak için günah çıkarmak ister, ben içinde bulunduğum kültürün ritüellerini yaşamak isterim, anlamaya çalışırım onları. Günah çıkarmak, evet onu da denemek isterim. Şimdiye kadar gittiğim farklı mezheplerden kiliselerde İsa’nın etinden yedim, kanından içtim, bir de günah çıkarttım mı cennetin kapısından içeri bir ibne vize almış demektir ha? Zenci kilisesinde herkes el ele tutuşunca göz yaşlarımı tutamadım, yalınlık ve insana doğal bir tarzda özgülük beni hep çeker. Bu yüzden iğde ağacımı ve taşı çok severim ve bir kızılderili dostum ya da sevgilim olsun isterim, şöyle dağa, taşa tapan, beni “pow-wow”larında yabancı bellemeyecek, hatta dansa çağıracak, ama nerede? Kaldı mı öyle kızılderili? Hem aramaya vaktim yok ki.. Kızılderililerin Güney Utah’taki “Sundance Temple” adındaki kutsal mekanında, güneşin neredeyse hiç batmadığı bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, sadece toprak taş, iki çalı çırpı ve bir direkten olma bir tapınakta dönmek, “heyyah, heyyah!” diye. Bir çığlık, bir nida, doğal ve heyecan verici. Kutsal mekanlardaki görkem beni deli eder; pahalı şamdanlar, bilmem nerelerden getirtilmiş mermerler, İpek Yolu’ndan gelme ipekler, simli giysiler, altın ve elmas, ucu göğe varacak bir peçe, bir örtü, hepsi insanın edepsizliklerini, gerçek kötülüklerini gizlemek için göz boyamak için. “Haleluyah, haleluyah!” Söze dökülmüş inanç, sözel gelenekten yazıya geçerken bir puştluk karışmış inançlara, bir yapaylık. Televizyonda dini kanal için para toplayan takım elbise gravat puştların bağış yapanların adını ve para miktarını okurken sıkça tekrarladığı sözcük bu “Haleluyah!”. İtici. Lady Macbeth’in kanlı eli gibi, taze ceviz yemişler de tetiri ellerinden çıkmıyor gibi. Oysa, o karanlık odada olabildiğimiz kadar yalın ve kendimiz olabiliyoruz.. Güldü Chris. Tamam, dedi. Günah da çıkar istersen. Bıyık altından gülmesine bir anlam veremedim ama sormadım da niye gülüyorsun diye. Bu bedenin çıkaracak ne çok günahı vardır kim bilir diye düşünmüştür, böyle yorumladım bu hafif alaycı tavrını. Ondan böyle bir davranış beklemediğim için de biraz kırıldığımı itiraf etmeliyim. Ama fazla da durmadım üstünde çünkü misafirim New York’da, Chris ve sevgilisi Robert’in evinde kalıyorum, yaklaşık sekiz yıldır beraber yasıyorlar. Oturdukları evi her şeylerini satıp savıp birlikte almışlar. Ev ikisinin üstüne. Nasıl imrendim. Güvenmişler birbirlerine. Edepsizlik edip soruyorum Chris’e canı hiç mi çekmiyor diye başkasını. “Aaa, diyor, çekmez olur mu, tabii çekiyor ama birlikte bile güzel bir erkek gördük mü ağzımızın suyu akıyor ama gülüp geçiyoruz, ya da bazen tek başımıza gittiğimiz yerlerde


ellemek, sevişmek istediğimiz bir yakışıklı olursa da-ki oluyor-o zaman da eve gelince anlatıyoruz birbirimize ağzımızın suyunun kıvamını. Rob beni anlıyor, ben de onu. Bu anlayış bizi birbirimiz için daha da vazgeçilmez kılıyor. İmrendim, çok imrendim size, dedim. Touch wood, dedi nazardan korkarmış gibi. Chris, bedensel engelli çocukların gittiği bir okulda psikolojik danışmanlık yapıyor ve evin mali uzmanı, hesap kitap ondan soruluyor, Robert ise haftanın üç gecesi saat yediden sabahın üçüne kadar bir hastanede hemşirelik yapıyor. Çayını içiyor, ağzını hazırlıyor, “Teach Yourself French” kitabını alıyor, akşam yediye kadar okunmuş olması gereken gazetelerini kaptığı gibi Chris’in dudaklarına bir öpücük konduruyor ve doğru ise. Fransızcayı sular seller gibi konuşacaklarmış, evi satıp üstüne de dişten tırnaktan biriktirdiklerini katarak Fransa’da küçük bir çiftlik alacaklarmış sonra ve orada ereceklermiş muratlarına, biz de çıkacakmışız kerevetlerine. Pazar sabahı Rob nöbetten dönmüş uyurken Chris ve ben kilisenin yolunu tuttuk. İngiltere’nin Midlands bölgesine özgü ve romantizmin babası şair Wordsworth’un Grasmere’deki evini andıran ve “Fisher King” filmindeki taştan binaya benzeyen kiliseye girdiğimizde bir ürperti sardı içimi, bir serinlik çoktu yüreğime, hafiflemiş gibi hissettim bedenimi. Bir şey vardı bu kutsal mekanda adını koyamadığım ve beni çeken. Tanıdık bir dinginlik, usul bir kendindelik. Ama bir o kadar da zorlama bir varoluş. Herhangi bir din ya da tanrıyla alışverişimin olmayışı ama yine de kutsal yerlerin taş serinliğiyle, buğulu ferahlığı ve tütsülü mistikliği ve özellikle de çocuk korosunun ince ve masum, bir o kadar da kırılgan yapısından kaynaklandığını düşündüğüm bu üstüme yağan huzurla birlikte kilisenin varoluş özüne inanmayışımdan kaynaklanan bir yeknesak yoğunluk çoktu üstüme. Günah çıkartmalıyım, yani günah olduğuna inanmadığım eylemlerimi anlatmalıyım birine. Bu kiliseye ne için geldik ki zaten. Şarmuta öyküsünü anlatmalı birine, biri dinlemeli beni. Türkiye’de olsam iki kadeh beyaz şarap içer, herhangi bir otobüse atlayıp yanındakine anlatırsın sabaha kadar, rahatlarsın. Bir daha asla görmeyeceğini bildiğin birine, bir yabancıya açılırsın. Sabah olunca adama iyi günler der çeker gidersin. Burada ise ya günah çıkaracaksın, ya da psikiyatra, yani “shrink’inize” gideceksiniz. Burada insanlar birbirinin derdine meraklı değil; kimse kimseye günahını bile vermiyor.

başa dönmek hep olanaklı günah çıkartma ritüelinde, dışarı çıkıp sil baştan bütün günahları gene işleyebilir insan. Bana kalırsa kimileri o günahları yeniden işleyebilmek için günah çıkarır sadece. Bir bir anlattım beden masallarımı, minik pencere ardındaki monk’a. New York’ta bulunduğum süre içinde sık sık gittim, kimliğimi, her şeyimi bütün ayrıntılarıyla anlattım, adını bile bilmediğim monk ise ara sıra soru sorarak dinlediğini belli etti o kadar. New York’da son günlerim ve manastıra son bir kez daha gideyim dedim rahibe teşekkür etmek için. “Unutma,” demişti, “sevgiyle, iyi niyetle yaptığın hiçbir şey kötülük sayılmaz. Kendini asla suçlu hissetme yaşadıkların için. Hepimiz bir yüce yazgıyı yaşıyor, insan olmayı öğreniyoruz.” Gerçi, günah işlediğimi düşünmüyordum ama bu sözler beni çok rahatlatmıştı. “Kuşlar gibi özgür ve hafif hissediyorum kendimi,” dedim. Sizi çok özleyeceğim, oysa adınızı bile bilmiyorum. Sayenizde yeniden kafam sakin yola koyulabilirim”. Son bir teşekkür edip çıkacağım o minik karanlık odadan ki rahibin hıçkırdığını duydum. Mendiliyle burnunu siliyordu benden tarafa bakmamaya çalışarak. Bana ağlıyor gibi geldi. “Neyiniz var? Çok mu dokunaklıydı anlattıklarım?” “Hayır, hayır, soğuk almışım da.” Chris, ertesi gün akşam yemeğine iki konuğumuz var Şarmuta, dedi. Hazır Robert’in nöbeti de yokken, Better get socialized a bit eh?. Hınzır gülümsemesi yüzündeydi gene ama şimdi fol yok yumurta yok, bu bıyık altı gülümseme de nereden çıktı gene. Neyse, tadımı kaçırmayayım, art niyetli değildir Chris, bana sonra anlatır sebebini. Konuklar kim, dedim. Biri Judith. 68 yaşında bir gönüllü

Doğruca günah çıkarma kabinine girdim, insanların bu telefon kulübesi kadar daracık havasız odaya kendilerini neden kapattıklarını ve bir din adamına bütün sırlarını anlatıp “günahlarından” arınmak istediklerini anladım. Kinaye de burada zaten. O çük kadar odada her türlü “günahınızı” birine anlatırken ruh ferahlıyor. Ha Yeni Adana Turizm otobüsündeki yabancı, ha bir monk, yani bir rahip adayı, ne fark eder. Üstünüzden ağır bir yük atılmış oluyor. Tel örgülü minicik bir pencere ardından “tanrının elçisinin” yüzünü görebildiğiniz ama onun sizi göremediği bu oda ana rahmi kadar güven telkin ediyordu. Tanrı sesini duyabilir ama biri ya da tanrı yüzünü görmedikçe rahatsın; ifşa olmak yüzünü göstermek demek her şeyden önce. Ne yaşarsan yaşa,

KAOS GL 62 / 17


Hıristiyan'mış ve öğretmen emeklisiymiş. Bir de Anthony gelecekmiş, gay bir dostuymuş, gerçi çekip gidecekmişim ben ve arkamda kalbi kırık birini bırakacakmışım gene ama Türkiye’den gay bir arkadaş geldi deyince tanışmak istemiş Anthony’i. Haa, Anthony bir de Kızılderiliymiş.. Bu Chris az annadığın değil, sanki bilmiyor zaafımı.. “Marcus Anthonius desem olur mu? Richard Burton gibi bir Anthony daha görmedim ben Chris. Bu Anthony de çopur suratlı mı? Bayılırım derin gözlü çopur suratlı heriflere. Hele ses tonu da güzelse ve zeki espriler yapıyorsa valla burada kalır başına bela olurum ona göre!” Hemen azmayacakmışım, şurada iki günüm kalmış New York’da. Anthony çok duygusal bir insanmış, bana kaptırmamalıymış kalbini. Judith, aksam 7 yerine 10 dakika erken geldi, ben duştan yeni çıkmışım, ama yukardan sesini duyuyorum, titrek sesinden yaşını ele veren, aşırı titiz ve düzen meraklısı birinin sesi bu. Rob açıyor kapıyı. “Hello dear. Erken geldim galiba, taksi daha gitmedi, dışarıda bekleyebilirim çok erken geldimse.” Eyvaah, akşam boktan olacak, bu karı nasıl çekilir bütün yemek boyunca, boşuna değil demek ki hayatını hayır işlerine adamış, buna rağmen yalnız yaşıyor olması garip gelmişti bana zaten.

Anthony için kimse “Cemalım Cemalım” benzeri türkü yakmadı, kimse ona türbe yapmadı. Onu unutmadığımı, unutmayacağımı göstermek için bu beden masalını ona ayırdım. İçim yanıyor ama elimden bundan başka da bir şey gelmiyor. KAOS GL 62 / 18

Anthony geldiğinde ise kokumu sürünüyordum. Aşağıdan gerçekten de ruhumun en ince yerlerini titreten tok bir erkek sesi geldi. Amanın Anthony’ye aşık olacam galiba. Bu sesin bende bir mazisi olduğu kesin, anamın yaptığı sepe ekmekleri gibi tanıdık sıcak bir çağrışım girdi içime. Bu hayal gücüm de amma çalışıyor, dedim kendime ve Ediz Hun’la ilk kez karşılaşacak Hülya Koçyiğit edasıyla indim ahşap merdivenlerden aşağıya. Ben o sesten yeterince uyarılmışım zaten, bir de ıslak uzun saçlarım enseme dokunup beni uyarmıyor mu? Sana hazırım Anthony, al beni! Yemek odasına giremedim, kapıda kocaman biri duruyordu. İçerdeki masaya çoktan kurulmuş Judith’le konuşuyordu. Ahşap merdivenlerin gıcırtısından aşağıya benim inmekte olduğumu çıkarmak zor değil tabii, hafifçe geri döndü adam. Sumo güreşçilerini andıran, bizim kapı gibi dediğimiz türden bir adam. Anthony bu olmalı. Öteki iki herif ev sahiplerimiz. One Flew Over the Cockoo’s Nest (Guguk Kuşu) filmindeki kızılderiliyi andırıyor. Ben başka bir düşünceye geçemeden sol eliyle omzumdan tutup kendine doğru çekti ve sonra sağ eliyle samimi bir el sikiş. Nasıl tanıdık ve sevimli bir surat bu. Gay olmasının getirdiği bir şey olmalı, çok esprili, dergi iletişim köşelerinde GSOH(Good Sense of Humor) diye geçenlerden. Masaya geçtik ama çakmak çakmak griyesil gözlerinden fışkıran davetkar bakışları görmemek mümkün değil. Esprileri ingilizcenin elastikiyeti üzerine kuruluydu çoğunlukla. Karşılıklı patlatıyoruz esprileri ve hangır hangır gülüyoruz. Bir ara Judith bana dönerek konuyu değiştirip bu gay geyiğinin ortasına etmek istedi. “Geleceğinizi daha önceden bilseydim kilise yararına bir şiir ve öykü okuma günü düzenlerdik. Ben de ingiliz Edebiyatı okuttum yıllarca, en çok da D.H. Lawrence’i severim”

Ya, tabii iyi olurdu, ama hayır için bir iş yapacaksam da şu anda önce kendi ülkemdeki depremzedelere bir hayrım olsun isterdim. Yaa, dedi Judith, çok üzüldük, such a devastating tragedy. Kederim büyük ama uzaktayım bir kere. E-maillerden “forward” edilecek olanları ediyorum, bu deprem haberleşme ağında katkım ne kadar olabilirse. Bu kadını sevmedim, D.H.Lawrence’i sevmesi bir şey değil de, hocalık yapmış ve çok okuduğunu varsaymamız gereken birinin “en çok” bir yazarı sevmesi tuhaf geldi bana, benim öyle tek bir yazarım yok çünkü. Neyse bu kadını sevemedim işte. Bir ara Anthony ile esprilerin seviyesi düştü. Düştü çünkü Anthony de benim gibi, yani çocuklaşınca etraftakileri görmüyor ve bir piknikten ve piknikteki “Hot Dog”lardan, yani sosisli sandöviclerden bahsetmeye başladı, ben de cak cak şuh kahkahamı attım sofrada yalnızmışız gibi. Anthony bütün sakinliğiyle “Ne gülüyorsun, hot dog sevmez misin?” diye sorunca ben de kahkahamın arasında “tabii dedim, hem de bol hardallısını, hele közlenmiş olursa...ha bir de ısıranları var...” diyemedim gerisini, masaya vura vura gülüyorum, çivim çıkmış bir kere, leydi d’arbanville’den bana ne. Az önce beni kiliseye şiir okumaya davet etmekten bahseden ingiliz göçmen güzeli Judith teyze beni defterden silmiş olmalı ki kraliçe Elizabeth edasıyla Please, behave yourself diyerek beni terbiyeye davet etti. Ben, “Peki örtmenim!” deyip kahkahamı elimle ağzıma tıkayarak sofradan kalktım mutfağa sığındım ama kıkırdamalarım artıyor, kadının o edasını gözüme getirdikçe ve Anthony’nin gözündeki çocukça puştluğu düşündükçe tekrar gülüyordum. Judith cadısı, Chris ve Rob da ısrar etmeyince fazla duramadı Allah'tan da biz başbaşa kaldık Anthony ile. Chris ve Robert’a ne mi oldu? Rob birkaç gündür nöbette olduğundan özlemiş olmalıymışlar birbirlerini herhalde, erkenden yukarıdaki yatak odalarına çekildiler. Anyhony ile ben de şarap kadehlerimizi doldurup kanepeye çekildik. Gay olduğunu biliyorum ama ikimiz de misafiriz bu evde ve pat diye de hadi sevişelim denmez ki. Aramızdaki elektrik harika, birbirimizden hoşlandığımız açık. Işıkları azalttım ve ingilizce şiirlerimden okumaya başladım Anthony’e. Çok duygulandı ve ağlamaya başladı acıklı olanlarını dinlerken. Hıçkırık ve burun silme sesini duyup da şiirimden başımı kaldırdığımda gördüm ki Anthony günlerdir günah çıkardığım rahipten başkası değil. “Sen osuuun, amaaan!” gibi Türk filmi saçmalıkları yapmadım. Elini tuttum. Uzatmadım, anladığımı anladı. Beni başka bir kiliseye değil de Anthony'nin yedi yıldır çalıştığı tas kiliseye götüren Chris’ti. Bütün bunlar onun tezgahıydı. Chris, bedene hasret iki dostunu buluşturmuştu o kadar. Anthony ile el ele oturmamız çok kısa, öpüşmemiz ise çok uzun sürdü. Heyecandan ölecek gibiydi. Oh God! Oh God! diyordu sadece. Kanepeye devrildi kendiliğinden ve pantolonumun fermuarını hızla açtı gözlerime bakarak. Oh God! Oh Fuck! diyerek ağzının karanlık sıcağıyla tanıştırdı büllüğümü. Çocuk seviyor gibiyim, sevinc içinde, o ana rahminden yeni çıkmış bir bebe gibi emiyor beni, ben ise basını sıvazlıyorum ve ulaşabildiğim yerlerini. Arada iki cümleyle sikiştirdi yedi


yıl önce her şeyden elini eteğini çekip manastıra kapandığından beri kimseyle cinsel ilişkide bulunmadığını. Mis gibi kokuyordu Anthony, öyle sürünülmüş bir koku değil bu. Süt bebeleri gibi, sakız gibi, temizlik ve masumiyet kokusu bu. Şişmanların çok daha çabuk terledikleri için ağır koktukları bir mit demek ki. Sigara kullanmıyor Anthony, belki de ondandır. Onunla uzun uzun öpüşmek ve uzun uzun oral seks harikaydı. Ben onun pantolonuna davrandım belki o da ister diye, biraz direndi, you don’t have to do that, dedi. İstemediğinden değildi. Cüssesiyle ters orantılı, utangaç ve ağzımı zor dolduran sünnetsiz bir büllük çıktı ortaya, butun sevimliliğiyle. Sanki hep çocuk kalmış gibiydi Anthony. Oh God! Seven years! Oh God! Oh fuck! arasında büllüğümü tekrar istedi ağzına ve bu kez de You’re gorgeous diye sarıldı ki beni bırakmayacak sandım. Çırılçıplak soyunup yerdeki minderlerin üstüne yüzükoyun uzandı.. Dimdik olmuşum ve kırk yıllık aşıklar gibi hasret ve sevecenlikle sevişiyoruz, dürüstçe, sanki özenmezsek bu ana birbirimizi incitebilirmişiz gibi. Oh God cığlıkları arasında I’m coming dediğimi nasıl duydu bilmiyorum ama içine gelmemi istedi. Genis sırtını öpüyordum geldiğim sırada ve kürek kemiklerinin arasında dolanıyordu bıyığım. You’re gorgeous diye inledi yeniçeriler gibi devasa monk ve altımda ben hala içindeyken titreyerek geldi. Bir süre böyle durmak istedi. Kımıldamadık. Ben kendimi koca bir ağaca sarılmış koala ayısına benzettim içimden. Kıkırdamışım. “Ne oldu, niye güldün?” “Yok, bir şey,” dedim, “Chris’e gülüyorum, ne iyi etti de bizi buluşturdu.” Anthony ile ödeşmiştik. O bana günah çıkarma kabinindeki son günümüzde söylemişti masum yalanını, ben de onunla yek vücut olmuşken. Kahve içerken Anthony’nin üstüne bir suçluluk duygusu çoktu. Rahip Kevin ona çok kızacakmış. Anthony’nin manastıra girmesini sağlayan çok yakın bir arkadaşıymış Rahip Kevin ve Anthony ondan başkasına günah çıkartamazmış. Bunun için de New York’tan kalkıp Detroit’e gitmesi gerekiyormuş çünkü Rahip Kevin oradaki kilisenin basındaymış ve bu camiada çok saygın bir ismi varmış.

başlamadan az önce vuku bulan gan shooting sırasında 5 kişinin :olduğu haberine basımı kaldırdım. Burada böyle haberleri kanıksıyor insan, delinin biri taramış gene bir yerleri, diye bakarken ben, ölenler arasında iki Lutheryan rahibin de olması etrafımdakilerin Oh God! diye haykırmasına neden oldu. İki rahibin adları Anthony Shy ve Kevin Glory idi. Donakalmışım. Daha sonra Amerikan medyası kedinin bokuyla oynadığı gibi ilgilendi olayla. İki rahibin birden günah çıkarma kabinlerinde olması bu rahiplerden elinde mendil bulunan Anthony’nin günah çıkartmakta olduğu, o sırada da ağlamakta olduğu şeklinde yorumlandı. Leş kargaları, kuzgunlar, akbabalar buldukları leşe saldırdılar teker teker Anthony ile Kevin’in sevgili olduklarını, kiliseyi kana bulayan delinin ise Anthony’nin eski sevgilisi olduğunu ifşa ettiler. Doğru ya da yalan,herkes nasibini aldı bu devastating tragedy’den. Ertesi gün, biri çıkıp rahip Anthony’nin ta New York’tan kilise yararına topladığı yardımları getirdiğini, olay cereyan ettiği sırada da kabinin tozunu aldığını söyledi, bunu da kendi tertemiz mendiliyle yapacak kadar da yüreği tanrı aşkıyla dolu imanlı biri ve kilise için büyük bir kayıp olduğuna işaret etti. Her trajedi gibi bir süre dillerde dolandı, gazeteler Anthony’yi elinde mendil yüzükoyun yerde yatarken gösteren fotoğrafı birinci sayfada verdiler, olay birçok kanepe patatesinin sohbetine malzeme oldu ve unutuldu. Anthony için kimse “Cemalım Cemalım” benzeri türkü yakmadı, kimse ona türbe yapmadı. Onu unutmadığımı, unutmayacağımı göstermek için bu beden masalını ona ayırdım. İçim yanıyor ama elimden bundan başka da bir şey gelmiyor. Ben hep yoldayım artık, ondan. Ah, ah Anthony, ah insanlık. İnsan insanın kurdudur, diyen ne doğru demiş. In pace requiescat.* * Huzur içinde yatsın.

“Çok üzülecek, bunu benden hiç beklemezdi, Vatikan’a giderken onca rahip adayı arasından sadece beni seçti. Papayla tanıştım, düşünebiliyor musun?” Bu onun için çok önemliydi. Vow! Really? dedim, umurumdaymış gibi. Hatta umursadığımı, önemsediğimi sansın diye de, “2000 yılı kutlamaları için Adana, Tarsus taraflarına gelecekmiş, Saint Paul kiliseleri ve kuyusunu ziyaret edecekmiş,” dedim. Ama onlar için kutsal yerleri gezmeye çağırmam bile yatıştıramadı Anthony’yi. Kıvranıyordu suçluluktan. Ertesi gün hemen gitmeliydi Detroit’e ve biri onu dinlemeliydi. Kendini iyi hissetmesini sağlayacak, onun saçını başka türlü okşayan birinin, onun bana yaptığı gibi, “merak etme, sen bir pislik değilsin,” demesi gerekiyordu ona. Ertesi gün, o bir yöne, ben başka bir yöne, yola koyulduk. 18 Eylül 1999 Pazar günü, New York’tan çok uzaklarda bir otel restoranında geç bir kahvaltı yaparken WNEM5 kanalında Church Shooting başlığı altında yayınlanan bir haber. Detroit’te bir kilisede ayin

KAOS GL 62 / 19


İBRAHİM Ankara

"Kafdağı" değil de "Kafkasya" derseniz puslu hayallerin müphemliğinden bilinen bir coğrafyanın dağlarına, topraklarına ayak basarsınız. Kafdağı ile Kafkasya aynı mekanın düşsel ve gerçek anlatım varyasyonlarıdır. Ancak ne kadar gerçeğe ve somuta inerseniz inin, Kafdağı'nın mitolojik evreni Kafkasya'yı hiçbir zaman tamamen serbest bırakmaz. Beden Kafkasya ise şayet, ruh Kafdağı'dır.

Kafdağı'nın ardına, Dev'in sarayına gitmesi gerekmektedir Keloğlan'ın. Yani, olmayacak iştir kısacası. Öyle bir mekan adıdır ki Kafdağı, hayalle gerçeğin kesiştiği, realitenin tahayyülün puslu sınırlarında kaybolmaya başladığı belirsizlikleri tanımlar. Hele hele Kafdağı'nın da ardı devlerin, perilerin, acaip mahlûkâtın cirit attığı, karanlıklar krallığının toprağı olmalıdır. Gayyâ kuyularının, Kyklop'ların gözü gibi yeryüzüne açıldığı nemenem yerler olmalıdır. Somutu da soyutu da ifade eden dildir. Düşüncenin mücessem ve muşahhas hale geçişinin aracıdır. "Kafdağı" değil de "Kafkasya" derseniz puslu hayallerin müphemliğinden bilinen bir coğrafyanın dağlarına, topraklarına ayak basarsınız. Kafdağı ile Kafkasya aynı mekanın düşsel ve gerçek anlatım varyasyonlarıdır. Ancak ne kadar gerçeğe ve somuta inerseniz inin, Kafdağı'nın mitolojik evreni Kafkasya'yı hiçbir zaman tamamen serbest bırakmaz. Beden Kafkasya ise şayet, ruh Kafdağı'dır. Bu ruhu ifade edebilmek için 100'ü aşkın dil doğmuştur bu dağlar imparatorluğunda. Arap coğrafyacılar "Cebel-i Elsine"1 demişlerdir. Roma İmparatorluğunun bölgeyi 80 tercümanla gezdiği rivayet olunur. Dağıstan'da bir pazar yerini Avar şairi Resul Hamzatov tasvir eder: Öyle bir pazar ki kırk dilden bağrışır dağlılar Tanrı bile anlamaz ne alır ne satarlar Tüm dünya üzerinde, bu kadar çok ve farklı dilin konuşulduğu bu kadar yoğun bir etnik çeşitliliğe sahip Kuzey Kafkasya büyüklüğünde ikinci bir bölge gösterilemez. Dağlılarca dil kutsaldır. Nesiller boyu değerli bir emanet titizliğiyle aktarılır. Konuşanı ne kadar az olursa olsun hiçbir dağlı bırakmaz dilini. Öyle diller vardır ki sarp dağ yamaçlarındaki kartal yuvalarını andıran kafkas köylerinde, tek bir "aul"da, hatta bazen bir aulun sadece birkaç hanesinde konuşulur. 1917 Bolşevik Devrimi'nden sonra yurt dışına çıkan bir Dağıstanlı ressam, Paris'e yerleşir, bir daha yurduna dönemez. On yıllar sonra bir toplantıda rastladığı hemşehrisi Dağıstanlı Avar şairi Resul Hamzatov'a anlatır durumu. Memleketine döndüğünde ressamın yakınlarını arayan Hamzatov, annesinin sağ olduğunu öğrenir. Oğlunun sağ olduğunu öğrenen anne sevinir ve birden sorar: -Avarca mı konuştunuz? -Hayır. Çevirmen yardımıyla konuştuk. Ben Rusça, o Fransızca. Anne yüzünü, dağlarda oğullarının ölümünü duyan bütün analar gibi bir peçeyle örter. Uzun bir suskunluktan sonra: -Yok, Resul -der-, senin yanlışın var. Benim oğlum çoktan ölmüş. O senin dediğin benim oğlum değil. Benim oğlum anasının kendisine öğrettiği dili unutamaz.2

1 2

KAOS GL 62 / 20

Diller dağı "Benim Dağıstanım", Resul Hamzatov, Düşün Yayınevi

Bu aşktır, bu sevdadır, bu tutkudur karlı dağ yamaçlarına, ulaşılamaz kartal yuvalarına, koyu yeşil vadilere, delicesine akan dağ ırmaklarına serpiştirilmiş bunca dili internet çağında hâlâ yaşatan. Dili sevgilisidir Çerkesin. Öyle kıskanç bir sevgi ile korur ki, 1864'te topraklarından çıkartılıp Kayseri - Uzunyayla'ya yerleştirilmenin üzerinden 135 yıl geçmiştir ve Pınarbaşı'na bağlı Aşağıkızıkçevlik köyünün bir sakini Rusya'dan gelen bir Çerkesle bırakın tercümanı bir aracı veya yardımcı bile gerekmeden konuşur 50 sessiz harf içeren dağ rüzgârları sertliğindeki ve özgürlüğündeki Çerkezçe'siye. İnegöl'ün Hayriye köyünden ilkokula başlamamış bir kız çocuğu 2000 yılına girerken annesine "gürcüce" seslenir: -"Neney, puri minda."3 Balıkesir il merkezine 30 km. uzaklıktaki Ortaca köyünde yeni yetme delikanlı, dünya üzerinde en fazla 500.000 kişinin bilip konuştuğu, hâlen Dağıstan ve Azerbaycan'da varlığını sürdüren bir dille sevgilisine sorar: -"Tsadra uppah iyijedâni?"4 Düzce'de Abhazca, Göksun'da Çeçence, Tatvan'da Osetçe çalınır hâlâ duyabilen kulaklara. Aşağıdaki Karaçay halk edebiyatına ait "alkış"5, Eskişehir'in Sivrihisar ilçesine bağlı Yakapınar (Ertuğrul) köyünde yaşayan Harun Efendi'den 1995 yılında alınmıştır. Her dizeden sonra günümüz Türkiye Türkçe'sine aktarımı parantez içinde gösterilmiştir. Teyri köb bersin (Tanrı çok versin) Tavla kibik miyik bersin (Dağlar gibi yüksek versin) Dünya kibik keng bersin (Dünya gibi geniş versin) İyneg berse sütlüsün bersin (İnek verse sütlüsünü versin) Koy berse tüklüsün bersin (Koyun verse tüylüsünü versin) Bu üynü toğay arbazı tüz bolsun (Bu evin yuvarlak avlusu düz olsun) Savar iynegi cüz bolsun (Sağılacak ineği "yüz" olsun) Kırkar koyu ming bolsun (Kırkılacak koyunu "bin" olsun)6 Sevdiniz mi böyle sevebilmelisiniz işte. Bir Kafkaslının anadilini sevdiği kadar. Sevdanız Elbruz gibi yüksek, Nogay bozkırları gibi geniş olmalı. Sevgilimle konuşurken ana diliyle konuşan çerkesin coşkusunu duyamıyorsam; sevgilimi, İstanbul'un en "güzel çocuğu"nu gördüğümde dağlarına kavuşmuş bir Kafkaslının heyecanıyla titremiyorsam, Mingi Tav7 karları kadar beyaz değilse aşkım, Kuban nehri gibi delice akamıyorsam Yener'ime giderken, varsın ana dilini unutmuş dağlı gibi bana da öldü desinler. 1980'li yıllardan itibaren Sovyetler Birliği çökme sürecine girince Rusya içinde kalan Kuzey Kafkasya da artık ulaşılabilir hale geldi. Türkiye'de yaşayan bir çok Abhaz, "Anne, ekmek ver." (Gürcüce, Acara lehçesi) "Seni öpebilir miyim?" (Lezgi dili, Dağıstan dilleri, Güney grubu). 5 Övgü, medhiye, hayır dua anlamında halk edebiyatı nazım biçimi 6 Birleşik Kafkasya, üç aylık dergi, Mart-Nisan-Mayıs 1996, Yıl:2, Sayı:6, s.60-61 7 Karaçay Türkçe'sinde Elbuz Dağı 3 4


Adığe, Oset, Çeçen, Nogay, Karaçay ve Lezgi anayurtlarını dünya gözüyle görebildiler. Ateş düşmüştü bir kere. 1970'li yılların henüz elektriksiz köylerinde ocakbaşlarında babaannelerimizin anlattığı Nart destanları8 ve Kazavat9 hikayeleri ile beyinlerimizde oluşmuş hayaller ülkesini görme ihtimalimiz vardı artık. Uzun bir hazırlık dönemi ve bazısı resmi, bazısı gayrıresmi girişim ve başvurulardan sonra önce Rusya'ya, sonra hava yoluyla Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçik'e gittik. Nüfusun çoğunluğunu Ruslar, Kabardey Çerkesleri ve Balkar Türkleri'nin oluşturduğu bu kozmopolit Kafkas kentinden de Karaçay bölgesine geçtik. Karaçayşahar kentine ulaştık. Üç-dört yıldır Karaçayşahar'da görev yapan Rusça öğretmeni Nikolay ve eşiyle tanıştım. Nikolay çalıştığı yörenin kültürüne ilgi duyan, Karaçay Türkçe'sini orta derecede öğrenmiş hayli hoş bir Beyaz Rus'tu. Benim kısıtlı Rusça'mla Nikolay'ın biraz daha iyi Karaçay Türkçe'sini birleştirdiğimizde rahatça anlaşabiliyorduk. Slav erkeklerinin güzelliğini daha önceden de biliyordum ama Beyaz Rus'ların slavların da içinde seçme oldukların Nikolay'ın sayesinde anlayacaktım. Nikolay'ın karısı, hasta olan babasının ölümü üzerine Minsk'e gitmek zorunda kalınca duruma çok üzülerek(!) haftasonu, kuzeyde Elbruz dağına doğru, "Ullu Karaçay" bölgesinde geçirmeye karar verdik. Cumartesi günü "Uçkalan" köyünde anne tarafından akrabamız olan Urkuyat10 Teyze'nin evinde konakladık. Alabildiğine doğal dekore edilmiş bu mütevazi Karaçay evi romantik bir gece için inanılmaz bir ortamdı. Akşam yemeği öncesi dinlenmemiz için bize ayrılan mekâna geçtiğimizde sabrımız taşmaya başlamıştı. Mingi Tav'ın hâlâ erimemiş karlarının kurşuni havayı yaran beyazlığı küçük pencereden süzülerek, geyik ve ayı postlarıyla döşenmiş geniş salonu büyülü bir ışıkla aydınlatıyordu. -Yemek öncesi votka almazdım ama bugün alacağım, dedi Nikolay. İlk kadehten sonra heyecanı biraz yatışmış gibi kendisini ilk gördüğümde ne hissettiğimi sordu. -Seni nitelemek için Karaçay Türkçe'sinde iki sözcük var, dedim. Elimi tuttu merakla. Gözlerinin içine bakarak yanıtladım: -"Ariv bala".11 ........ Salonun kapısı vurulunca telaşla toparlandık. Aceleyle, dilimle alt dudağımı kontrol ettim, "inşallah kanamıyordur" diyerek. Heyecanla kapıyı açınca yaşlı kadın endişeyle sordu: -İgimise?12 Dilim, damağım kurumuştu. Başımı sallayarak soruyu savuşturdum. Yemekte Urkuyat Teyze'nin torunları Halimat ve Teyrikul benim güzel çocukla koyu bir sohbete dalmışlardı. Bizim Kafkas mitolojik öyküleri Savaş öyküleri. Arapça "savaşlar" anlamındaki "gazavât" kelimesinden 10 Arapça Rukiye adının Karaçay'daki söyleniş biçimi 11 Güzel çocuk 12 İyi misin?

Rusçamız onlara, onların Karaçaycası da teyzeyle bizlere katılmak için yeterli değildi. Salona tertemiz iki yatak hazırlanmıştı. "Boşa zahmet" diye geçirdim içimden. Gerçekten de salonun zeminindeki yumuşak postlar her türlü çarşaf, nevresim, yorgan ve bilimum mefruşât malzemesinden daha cazip bir seçenek sunuyordu. Gece lambasının zoraki ve isteksizce verdiği ışıkta bile Nikolay'ın o inanılmaz Beyaz Rus teninin beyazlığını farketmemek olası değildi. Beyaz değil de şeffaftı nerdeyse. Dokunma duygusunun hissetmekte aciz kaldığı saten dokusunda. Parmaklarım sarı saçlarının dalgalarında dolaşmaya başlayınca mahçupça baktı. Fısıldadı sonra: -Kusura bakma, evli birisi olarak görev yaptığım bu Türk bölgesine geleli bir Karaçaylıyla sevişmeyi aklıma bile getirmemiştim. Ama sen Türkiyelisin, kuralım bozulmadı yine de değil mi diyerek muzipçe güldü. Keşke atalarımızın da aklına gelseydi. Elbruz'un geçitlerinde vuruşacaklarına, Kuban kıyısında boğuşacaklarına postlarda yuvarlanarak sevişselerdi dağların kaderi kan, nefret ve intikam olmazdı. "Kıyınlıkla"13 değil, "cakşılıkla"14 egemen olurdu Nartların yurdunda. ……… Gün doğmak üzere. Yorgundu çocuk. Yorgundu gece. Şaşkındı Mingi Tav. Mahçup muydu biraz ne? Şaşıracak bir şey yok sevgili Elbruz. İkiyken bir olan iki bedeni, iki ayrı salkım üzümken aynı kadehe şarap olarak süzülmeyi ilk kez görüyor olamazsın. Ha, belki de haklısın. İki yüz yıldır Rus topçu birliklerini, Kuban kazaklarının akınlarını, Şamil'in müritlerinin kılıç seslerini, sürgünleri, göçleri, gidip de gelmeyenleri, özgür vadilerinin insanlarının kolhozlara tıkılmasını, Alman askerlerini, Stalin'in içişleri bakanlığı özel komiserliğinin kara berelilerini gördün hep. Sevgiye, sevdaya, barışa, aşka, huzura, sevişmeye hasret kaldın. Koynunda bir Karaçaylıyla bir Beyaz Rus'u koyun koyuna görünce gözlerini kaçırman bundandır. Alış Elbruz, alışmalısın Mingi Tav. Adın yeterince acı, gözyaşı, intikam ve savaşla anıldı. Halbuki senin adının anlamı "ebedi dağ". Sana ebedilik yaraşır. Uyuyordu çocuk. Uykunun kapattığı gözkapakları bile gözlerinin güzelliğini saklayamıyordu. Dışarda dağ rüzgarları içli bir Karaçay ezgisini uğulduyordu. Bir açsanga ariv bala közüngü Aladan men, cangız karab toymazma Aytsariga sen, cangız âhir sözüngü Hazırma men, seni aşkıngı koymazma (Açsana güzel çocuk gözünü İçlerine bakmaya doyamam Söyle artık son sözünü Hazırım, aşkını karşılıksız koyamam.) Savaş değildir ebedi olan barıştır. İntikam değildir ebedi olan aşktır.

8 9

13 14

Kötülükler İyilikler, güzellikler

İki yüz yıldır Rus topçu birliklerini, Kuban kazaklarının akınlarını, Şamil'in müritlerinin kılıç seslerini, sürgünleri, göçleri, gidip de gelmeyenleri, özgür vadilerinin insanlarının kolhozlara tıkılmasını, Alman askerlerini, Stalin'in içişleri bakanlığı özel komiserliğinin kara berelilerini gördün hep. Sevgiye, sevdaya, barışa, aşka, huzura, sevişmeye hasret kaldın. KAOS GL 62 / 21


Susan McCARTY Çev: İlker ÜNLÜ İstanbul

Bu kitapta eşcinselliğin doğal kaynağı konusunda doğa sayamayacağımız kadar kanıt sunuyor. Bilimadamlarının gördükleri karşısında soluğu kesiliyor. Öğrenciler şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlar. Kimse gördüğünü gerçekten tanımlamak istemiyor. Dişi bir maymun bacaklarını diğer bir dişinin beline dolayıp klitoristini diğerininkine sürterken zevk çığlıklar atıyor. Araştırmacı açıklamaya başlıyor: Bu bir tür tanışma ya da barış/uzlaşma davranışıdır. Belki de besin değiş tokuş hareketi; ama bu kesinlikle seks değil. Kesinlikle lezbiyen bir seks değil. Altı iriboynuzlu yaban koyunu erkeği bir araya gelip birbirlerine sürtünüp, burunları ile birbirlerini dürtüyorlar ve birbirlerinin üzerine çıkıyorlar. Biyolog bunu "Agreseksüel bir davranış" olarak açıklıyor: sadece dominantlık sağlama yöntemi. Hayvanat bahçesindeki penguenlerden biri diğerine yaklaşıp uysal bir şekilde eğiliyor. Kuşlar neredeyse birbirinin aynısı ve ziyaretçiler hangisinin dişi ya da erkek olduğunu nasıl anlaşıldığını soruyorlar. "Davranışlarından anlayabiliriz" diyor araştırmacı. "Eric, Dora'ya kur yapıyor." Daha sonra bakıcı Eric'in yumurtladığı haberini veriyor. Gerçekler bizden hep saklandı. Dağ gorillerinden, kedi, köpeklere ve kobaylara kadar doğa homoseksüel ve biseksüel hayvanlarla dolu. Diğer cinsiyetle hiç ilişkiye girmeyen ve onların davranışlarını kabul eden travesti ya da biseksüel hayat süren hayvanlar var.

Artık bahane kalmadı. Bilimsel olarak belgelendirilmiş ve dikkatle resimlendirilmiş 750 sayfalık bu kitap, homoseksüelliğin doğal olmadığı söyleyen insanların yüzüne vuracak sayısız bilgi içeriyor. KAOS GL 62 / 22

Bruce Bagemihl 10 yılını hayvanlardaki alternatif seksüalite üzerine bilgi toplayarak biyolojik bir rapor tutmaya harcadı. 786 sayfalık "Biyolojik Coşku: Hayvanlarda Homoseksüellik ve Doğal Çeşitlilik" (Biological Exubarence: Animal Homosexuality and Natural Diversity) adlı kitabının ilk bölümünde hayvanlardaki homoseksüelliği ve biyologların bunun açıklamasında kullandıkları kaçamak yöntemlerden bahsediyor. İkinci bölümde orangutanlardan, balinalara, meyve yarasalarından sarıasmalara kadar yaklaşık 200 memeli ve kuşta sıra dışı seksüaliteyi tartışıyor. Bagemihl'in sakin tavrı, bilimsel söyleme çok uygun. Homoseksüel, erkekler arasında sosyal iletişim, çokludişi toplulukları, birleşik seksüalite, izoseksüalite ya da intraseksüalite gibi terimleri kullanmayı tercih eden bazı kimseleri korkutsa da hayvanların niçin gay, lezbiyen ya da ibne değil de homoseksüel ya da biseksüel olarak tanımlanabileceğini açıklıyor. Ancak bu kitap şaşırtıcı derecede yeni fikirlerle de dolu ve sayısız hayvani skandallarla örneklendirilmiş. Tek kriter sadece şehvet dolu bir seks değil, Bagemihl seksüel olmayan bağlardan da bahsediyor. Dişi grizzly ayıları bazen birlikte seyahat ettikleri, birbirlerini savundukları, yavrularını beraber büyüttükleri ve sanki daha uzun süre beraber kalabilmek için kış uykusunu erteledikleri beraberlikler kuruyorlar.

Herşey sadece duygusallıktan ibaret değil tabiki. Bagemihl ayrıca homoseksüel ensest (tilkiler), tecavüz (albatroslar) ve homofobiyi de (beyaz kuyruklu geyikler) örnekleri ile belgeliyor. Favorileri ise sadece homoseksüel ilişkilerde gözlenebilen özel çiftleşme davranışlarına sahip hayvanlar. Erkek devekuşlarının % 2'si dişileri görmezden gelerek sadece erkeklere kur yapıyor. Erkek deve kuşları yine erkek flamingolar gibi gerçekten seks yaparken görülmeseler de yuva yapıp bazen de yetimleri büyütme görevini üstleniyorlar. Bazı homoseksüel hayvanlar tek gecelik ilişkiler kurarken bazıları uzun süreli beraberlikleri tercih ediyorlar. Gay ve lezbiyen kazlar beraberliklerini yıllarca sürdürüyorlar. Şişe burunlu yunuslar erkekli dişili çiftler oluşturmasalar da çoğu, diğer erkeklerle ömür boyu süren çiftler oluşturuyorlar. Bazıları sadece erkeklerle ilgileniyor; fakat diğerleri biseksüel ve burun ile genital uyarıma hepsi hevesle katılıyor. Erkek siyah kuğular kur yapıp uzun süreli beraberlikler koruyorlar. İki erkek kuğu, çok büyük bir bölgeyi diğer çiftlere karşı savunabiliyor. Bazen diğer çiftlerden çaldıkları yumurtalara da ebeveynlik yapmayı ihmal etmiyorlar. Kitabı okurken pek çok türün gay olduğu bir bir anlaşılıyor gibi; ama tabi ki konu bu kadar basit değil. Tüm bonobolar ve devekuşlarının %1'i homoseksüel aktivitelere katılıyorlar. Kısaca hayvanlar aleminde inanılmaz bir cinsel çeşitlilik söz konusu. Ancak dünya kesinlikle heteroseksüel hayvanlarla dolu ve çoğu hayvanın cinsel yaşamını henüz gözlemleyemediğimizden saptamalarımızda dikkatli olmamız gerekmekte. Pek çok tür henüz hiçbir şekilde seks yaparken görülmedi. Siyah sırtlı flamebackler (?) şimdiye kadar sadece erkek erkeğe çiftleşirken gözlemlenmesine rağmen yavrularını köşedeki marketten almadıkları kesin. Bazı hayvanların niçin biseksüel ya da homoseksüel oldukları konusunda Bagemihl öz bir açıklama getiriyor. Açıkça hem doğa hem büyütülme yanı çevre ve biyoloji önemli rol oynuyor. Farklı Japon makak gruplarının kültürel fark olarak yorumladığı farklı düzeylerde homoseksüel davranış sergilediklerini örnek veriyor. Bu alternatif cinselliğin yaygınlığını göstermek bir yana Bagemihl, bu önemli bilginin nasıl görmezden gelindiği konusunda ilgi çekici örnekler veriyor. "Zooloji, oldukça tutucu bir alandır ve hayvan homoseksüalitesi üzerinde yoğunlaşmak kimseyi başarıya götürmez." Bir araştırmacı koyunlardaki homoseksüelliği belgelemesine rağmen yerini tamamen sağlamlaştırıncaya kadar bunu yayınlamamıştır. Şaşırtıcı olan sık sık gözlemcilerin ne gördüklerini tanımlamaktan aciz olmaları. Dişi ve erkek birbirine çok benziyorsa çiftleşen iki hayvan gördüklerinde üstekine hemen erkek deyiveriyorlar. Penguen Eric buna iyi bir


örnek. Daha sonra ismi Erica 'ya değiştirildi. Hayvanlar bu tür davranışlar içine sık sık girdiklerinden artık araştırmacılar bunu saklayamıyor. Dürüst biyologlardan biri üzerinde çalışmalarını sürdürdüğü yaban koyunları erkeklerinin birbirleri ile düzenli olarak seks yaptığı gerçeği ile uzun süre boğuşmak zorunda kalmış. "Erkeklerin gözlerimin önünde homoseksüel ilişkiler sergilediklerini söylemek kesinlikle beni aşan bir şeydi. Bu inanılmaz hayvanların "ibne" olduğunu kabul etmek, Tanrım, inanılır gibi değil". Bagemihl, araştırmacıların hayvanların homoseksüel olmayacakları konusundaki ustaca açıklamaları ile dalga geçiyor. Bu sadece dominantlık; saldırganlık; yiyecek için takas; sadece kafası karışık karşısındakinin de aynı cinsiyetten olduğunu anlayamadı; gerginliği azaltma yöntemi; sadece oynuyorlar, ve benim en çok hoşuma giden açıklama: tanışıyorlar. Dominantlık, yardımcı profesörlerin bulduğu en yaygın bahane. Bagemihl "dominantlık homoseksüel davranışlar için o kadar çok kullanılıyor ki sonunda anlamını yitiriyor" diyor. Tutsak hayvanlar, hapisanedeki insanlara benzetiliyor. Doğal olmayan bir ortamdaki mahkumlar gibiler bu nedenle de gerçekten homoseksüel değiller. Bazı tutsak hayvanlar "sevdiğinle olamıyorsan olduğunu sev" davranışını uygularken diğerleri de cinsel hayatlarını sona erdiriyorlar. İş özgür doğaya geldiğinde ise bu açıklamalar kendiliğinden çöküyor. Hayvanların bir diğerinin cinsiyetini anlamaktan aciz olduklarından homoseksüel davranışlar sergilemeleri fikri hayvanları aptal yaratıklar mertebesinde gören geri kalmış bakış açısından başka bir şey değil. Bazen en iyisi bundan hiç bahsetmemektir. Bir araştırmacı "beyaz kuyruklu geyikler" hakkında 800 sayfalık bir kitap yayınlıyor ve davranışla ilgili bölümden homoseksüel davranışlardan hiç bahsetmiyor. Amerikan Deniz Memelileri Komisyonu için hazırlanan hükümet raporunda katil balina erkekleri arasındaki homoseksüel ilişkiler basımdan hemen önce siliniyor. Bilim adamları sevdikleri hayvanları temize çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gorillerin gay olduğunu öğrendiğimizde onları korumak için daha az mı duyarlı olacağız sizce? Bonobolar kısmen istisna. Son zamanlarda bonoboların seks hayatları hakkında oldukça fazla bilgi yayınlandı. Bonobolar yenidir; bonobolar zekidir ve en önemlisi bir bonoboyu seks yapmadan bir dakikadan fazla görüntülemek mümkün değildir. Ancak Sue SavageRumbaough'un harika "Kanzi: İnsan Zihninin Eşiğindeki Maymun" gibi bonoboların iletişim kapasiteleri hakkındaki popüler kitaplar, zeki ve yaratıcı primatlar izlenimi bırakıyor. Kanzi ve diğerlerinin kullanmayı öğretildikleri lexigramlar sadece seks hakkında değil. Ancak 67. sayfadaki "buraya gel"den "genital organını yaklaştır"a kadar bonobo seksi süresince hayvanların kullandığı el işaretleri diagramı oldukça ilgi çekici. Tutsak bonobolarca kullanılan bu işaretler Sue Savage ve meslekdaşlarınca keşfedilmiş. "Bu, hayvanlara ilgilendikleri konu hakkında konuşmaya

izin vermeyip yeni bir dil öğretmek yapılan en büyük klasik hatalardan biri" diyor Savage. Alet yapımı konusu ise yine sansüre takılan gerçeklerden biri; özellikle de mastürbasyon yapımında kullanılan aletler. Yunuslar ve kirpiler nesneleri masturbasyon aleti olarak kullanıyorlar. Primatlar ise yine nesneleri bu amaçla modifiye ediyorlar. Dişi orangutanlar bu amaçla doğru boyutta oyuncaklar hazırlarken erkekleri yapraklarda delik açmayı tercih ediyorlar. Dişi makaklar yaprak ve dallardan en az beş seks oyuncağı yapma yöntemi var. Bir maymun elektiriği keşfetse ve bunu vibratörünü çalıştırmada kullansa eminiz bunu da kimse bize duyurmazdı. Zooloji tüm bu davranışları sapkın, doğal olmayan ve kötü olarak nitelerken Bagemihl tüm bu davranışların sorgulanmasından kaçınılmasını masaya yatırıyor. Homoseksüelliğin bir ortaya koyuş biçimi olduğu biyolojik taşkınlığın teorisini formülize ediyor. Üremenin ve dolayısı ile heteroseksüelliğin her şeyi açıkladığı fikrinin temsil ettiği biyolojik analizi gözden geçiriyor. Biyolojinin artık seksüalitenin açık amaçsızlığını kabul etmek zorunda olduğunun altını çiziyor. Seksüel zevk, kalıtımsal değer taşımaktadır ve daha fazla kanıta ihtiyacı yoktur. Bu görüşü kanıtlamak için Bagemihl, bekar ve üreme ile ilgilenmeyen hayvanlar ile seksin nadir ve güç olduğu türleri örnek gösteriyor. Tabiki üreme gerçekleşiyor ve doğal seleksiyonun gerçekleşmesi için üreme de şart. (Hayvanlar sonsuza kadar yaşasalardı üremek zorunda kalmazdılar). Bilmece, üremenin yön verdiği bir işlemin nasıl olup da üremeyen canlılar ortaya çıkardığıdır. Aslında bu bilmece hiç de çözülemez değildir. Aslında çeşitlilik, esneklik ve coşkunluk bunun parçasıdır. Karşı cinsiyetten bir penguenle çiftleşen penguenler doğal olarak yavru üreten bireylerdir ve her penguen en az bir heteroseksüel ilişki yaşayan penguenlerden üremişlerdir. Fakat bu o penguenin sürekli heteroseksüel ilişkiler gerçekleştireceği anlamına gelmemektedir. Atalarını üremeye iten zevk unsuru, penguen bunu kullanmak istediği her zaman hazırdır. Başarılı yaşam formları çeşitlilikle karakterize olur, kısaca değişen çevre onları yok etmez. Bu çeşitlilik seksüaliteye kadar uzanabilir. Yani biseksüellik ve homoseksüellik doğanın sapması değil cömertliğidir. Öyleyse hayvanlar gay ise ne olabilir? İnsanlar seks yaşamlarımıza hayvanlardaki çeşitliliğe bakarak sempati ile mi yaklaşacaklar? Bizi mahkemeye çıkardıklarında homoseksüel iki aslanı şahit gösterebilecek miyiz (Tabiki onlar selamlaşıyor olacaklar) ? Kendi genlerinin devamı için rakip erkek aslanların yavrularını öldürmeyi haklı çıkarmak içinse hayır. Hayvanlar bizim onaylamayacağımız pek çok şey yapmıyorlar mı? Bagemihl bu yaygın olarak kabul gören düşünce hakkında şunları söylüyor: Homoseksüelliğin doğallığı konusundaki tüm tartışma, hayvan homoseksüelliği üzerindeki açık ve net bilgiler ile sabit gerçekler konusundaki referansların yokluğuna dayalıdır. Artık bahane kalmadı. Bilimsel olarak belgelendirilmiş ve dikkatle resimlendirilmiş 750 sayfalık bu kitap, homoseksüelliğin doğal olmadığı söyleyen insanların yüzüne vuracak sayısız bilgi içeriyor.

"Zooloji, oldukça tutucu bir alandır ve hayvan homoseksüalitesi üzerinde yoğunlaşmak kimseyi başarıya götürmez." Bir araştırmacı koyunlardaki homoseksüelliği belgelemesine rağmen yerini tamamen sağlamlaştırıncaya kadar bunu yayınlamamıştır. KAOS GL 62 / 23


Ben erkek bedeniyle doğmuş bir kadınım. Kahrolası cinsiyetçi zihniyetin zulmünden ben de payımı aldım, almaktayım. İşte o zihniyetin aşağılık basamaklarını tek tek inecek olursak transseksüelim, dönmeyim, gacıvari lubunyayım, kadınsı eşcinselim, topum, ibneyim. Nihayette erkekliğin yüzkarası bir erkeğim. Ya Zeki Müren'in cinsel kimliği ne idi? Çok tartışmalı bir konudur! Hep eleştirilir durur. Benim fikrimi sorarsanız o bir hetero kesinlikle değildi. Bunu bilmek yeter bana. İşte biz, heteroseksizmin zalim tanımları, günahkâr yargıları içinde, kendini elden geldiğince tanımlama ve gerçekleştirme mücadelesi verenleriz. Zeki Müren’in üçüncü ölüm yıldönümü münasebetiyle çok şey söylenip, yazılıp tartışılıyor. Bunlar devam edecek. Onun sanatsal, cinsel, siyasi kimlikleri, işin uzmanlarınca zaten irdeleniyor. Ben tüm bunların dışında, içimden geldi, homofobiklere, transfobiklere kısacası gayri heterolara düşman olanlara bir kaç söz söylemek istiyorum. Bildiğim kadarıyla Zeki Müren, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en eski ve en ağır topudur. Gelmiş, geçmiş ve muhtemelen gelecek en büyük ibne, en parlak nonoş, en meşhur tekerlek, en kabul görmüş kırıtık odur demek, bilmem abartı mı olur? Rahmetli daha nice seksist damgaları ne güzel taşırdı. Bir aralar Zeki demek ibne demekmiş gibi gelirdi bana. Her şeye rağmen, o benim milletimin paşası, müziğimin sanat güneşi diye de çağrılırdı. Bu sıfatları ona türlü nedenlerle çok görenler de çıktı. Bence o, büyük bir insandı. Büyük bir şöhretti, şöhretlerden bile farklı olan. Nitekim her birimizin benliğinde ayrı ayrı varoldu, çoklandı Zeki Müren. Ve 7’den 77’e onu tanıyan her birimize ayrı bir hatıra bırakıp da gitti aramızdan. Benim de bir Zeki Müren’im vardı, taa kendimi bildim bileli ve hâlâ var olmaya, gün geçtikçe de gelişip değişmeye devam ediyor. Yani o, benim içimde hâlâ yaşıyor ve hep yaşayacak ben yaşadığım sürece. Zeki Müren üzerinden yapılacak türlü maksattaki sohbet, program, araştırma, tahlil ve etkinliklere sınır yok gibi geliyor bana. Kendisi hakkında, kendi hikayemi anlatmak amacında da değilim pek. Ama nedense beni bir şeyler dürttü. Ölüm yıldönümünde insanca anma etkinliklerine rastladıkça sık sık gözlerim doldu, yüreğim kabardı. Zeki Müren’in bendeki nâçizane anlam ve önemini anlata anlata bitiremem. Kaldı ki yazarak tümden imkansız. Bir kaç anımdan bahsedeyim haydi. Küçücüktüm. Herkes onu pek büyük ilgi ve hayranlıkla izler, dinlerdi. Nedense bir ara türlü seviyelerdeki o meşhur sıfatlara maruz kalırdı… Takdir ve

alkışların arasına sıkıştırılıverirdi alaylar, gülüşler. Sanem AKAY Kimileri dan dan küfrederdi. Ezilir büzülürdüm. En Ankara çok da üzülürdüm. Nereden bilirdim homofobinin aba altından sopa gösterdiğini bana ve Zeki'ye benzer olanlara. “Hayır! O eşcinsel ya da her neyse öyle değil” diye haykırırdım (içimden). “O çok iyi çok güzel bir insan” diye düşünürdüm (derinden). Sanki “ben de öyle sizin dediğiniz gibi aşağılık bir göt veren değilim” dercesine, demek istercesine. Sanki “ben de sevgi ve saygıyı hak eden güzel bir insancığım” dercesine; demek istercesine. Ve işte her şey öyle başladı içerden ve derinden. Önceleri “madem ibnelik fena bir şey, e bende de fena bir şey olmadığına göre ibne değilim” mantığıyla hareket ederdim. İbneliği bilmezdim. Bilenler ona örnek olarak Zeki Müren’i gösterince itiraz ederdim. Adamda bir fenalık görmezdim ki… Derken hislerimi düşünceye, düşüncelerimi de kelimelere dökebilir oldum. Ardından mırıldanmalarım başladı ve sonra münâsip kişilerle hâlleşmeler ve gitgide yükselen kendimi tanıyış, kendime inanış, sevgi, saygı, güven. Cinsel özgürlüğüme sahip çıkmak ve gerektirdiği mücadele… Artık ben de bas bas bağırıyorum. Ama düşmanlıktan değil, toplumun sahip olmakta ısrar ettiği önyargı ve yanlış düşüncelere tehammülsüzlüğümden. Artık 9 yaşında değilim 29 oldum. Zeki Müren benden hep 40 yıl daha eski. Şiirlerine bakıyorum tırnaklarında kin, cebinde nefret, gözlerinde öfke, gönlünde dinmeyen hasret var. Tanrım yaşlanırken bana da kuvvet ve sabır versin. Ne yazık ki agresyon bende de başladı. Yine de kendime ve insana duyduğum sevgi herşeyden daha güçlü. Zeki Müren eşcinsellik için ne yaptı ki diye saldıracağımıza, bilincimizi uyandıralım, kendimize bakalım! Beni bana Zeki Müren verdi, doğrularımı onunla edindim diyemem. Hem bunu nasıl yapsındı ki? Ben topu topu piyasadaki kasetlerinin tümünü dinler, şarkılarını ezberlerdim. Radyo ile buluşunca içimi ılık bir duygu kaplardı. Ve sonra en azından ekranda onu görerek dinleyince mest olurdum. Onun gençliğini, bir filmlerden bir de anneannemim anlattıklarından bilirdim. Benim esas bildiğim yaşlı Z. Müren’dir. Ben hasta ve yaşlı Z. Müren’i bilirim. Gerçek hayatta hiç yüzünü görmedim. Ama öyle gözleri öyle mimikleri vardı ki..! Neler anlatırdı neler, ya da bana öyle gelirdi. Ben lisedeyken bir ara çok hastalanınca salonun baş köşesinde yer alan dedemin kocaman resmini çıkarıp, onun posterini koymuştum tabloya da, annem anlayış gösterirken babam homurdanmıştı. Çok tuhaftım babama göre. Haftalarca orda kaldı poster.

KAOS GL 62 / 25


Çünkü hiç bir insan evladı cinsel kimliğinden ötürü ayrımcılığı ve zulmü hak etmiyor. Sen de etmiyordun ama nasibin buymuş. Bu toplum sana ve bizlere bir özür borçlu. Bu insanlık suçundan ötürü utanç duyuyorum ve tüm homofobikleri utanca, tüm eşcinsel dostları da homofobiyle mücadeleye davet ediyorum.

KAOS GL 62 / 26

Andıkça dua ettim şifa için, ölmesin diye. Hatta Allah’a yalvarmıştım ömrümden beş yıl alıp da onunkine eklesin diye. Ne çocukmuşum. Bazı şeyler gibi onun da ölümsüz olduğunu sonradan keşfedecektim. Ne rastlantıdır ki ömrünün son beş yılını evinde kapalı geçirdi, hüsranla, kahırla, ah-u vah ile geçirdi. Acaba onun kaderini bir parça da ben mi çizdim dersiniz dualarımla… Anlatmayacağım dedim ne çok uzattım. Dedim ya bitmez diye. Esas demek istediğim başka: Onu hiç görmedim, onunla hiç söyleşmedim. Sadece kasetler, şarkılar, radyo ve tv’nin yansıttıkları, magazin haberleri ve filmleri. Hepsi bu. Bütün bunlarla Zeki Bey’in benden hiç haberi olmadı, olmazdı. Ama biliyorum, ruhu duydu. Onunla aynı ülkede, aynı Ege kültürüyle, aynı çağda büyüdüm. İkimizin de anadili Türkçeydi. O canım sesten Türkçe şarkılar, türküler dinlemek canıma can kattı hep, büyük zevk oldu. Hiç kavgamız olmadı. Ayrılmaz dosttuk. Özellikle 9 yaşımdan 19 yaşıma kadar Zeki Müren, 19’dan 29’a kadar da (Allah uzun ve mutlu ömür versin) Bülent Ersoy yoldaşlarım olageldiler. Ülkenin önde gelen cinsi sapıkları! Ve diğerleri geldi ardından daha az meşhur. Ha bir de şu 80’li yıllarda bir gece kabus gibi üstüme çöken Ertürk Yördem’in o meşhur belgesel(!) programındaki fahişeler, dönmeler, ibneler. Zamanında toplumu tehdit etmesin, gençliğe kötü örnek olmasın diye netekim çil yavrusu gibi dağıtılan, sürgün edilen, sahne ve medya yasağı konan cinsi bozuklar… Tabandan tavana farketmez… O akşam dehşete kapılan beni, kimsenin ruhu duymamıştı. Maalesef anam bile homofobik gibiydi. Homofobi aile ocağımda kol geziyor, ahkâm kesiyordu. Yapayalnızdım yapayalnız. Ve ben ordan yetişen, kırıla kırıla filizlenen bir canım. İlk kez bir

transseksüelle tanıştığımda yaşım 21 olmuştu bile. Artık emindim; ben de dönmeydim. 21’ e kadar çok canım yandı. Artık en azından tıbben ve hukuken kadınım desem de homofobikler için hâlâ ibnenin tillahıyım. Hâlâ canımı yakıyorlar ve görünen o ki daha çok canım yanacak. Neden? Ömür geçiyor, homofobi tükenmiyor. Zeki Müren gibi bir değer, homofobik ülkenin homofobik insanları arasında can verdi. Dönülmez akşamın ufkunda, ömrünün son faslında muhteşem bir final yaptı Zeki Müren. O mikrofonla başı sona bağladı. Sahnede samanyolunu andıran sayısız kamera flaşlarının sağanağı altında başı dik, alnı açık, yüzü güneş gibiydi. Gözleri sanki o simsiyah açılan büyük kapının ardına dalmış gibiydi. Sesinden canlı bir tek şarkı bile okumadan bir yıldız gibi aramızdan kayıp da gitti. Son konserinin zevkini kursaklarda bıraktı nedense. Sanki biraz buruk biraz kırık veda etti. Toplumun fersah fersah üstünde bir bilinçti. Bizi bize bırakıp gitti. Yolu açık olsun! Nur olsun! Ayrıca, sesine sanatına bayılıp da “en sevdiğiniz şarkıcı kim” diye sorulduğu vakit, bir ibne şarkıcıyı dinliyor demesinler diye onu inkâr edenlere yazıklar olsun. İkiyüzlülükler aramızdan defolsun. Ayrıca, Zeki Müren’i ilâhlaştırıp da cinsel kültür oluşturmaya niyeti olmayan ibne tayfasını da kınamadan edemeyeceğim. Ayrıca, bugün onun taklidine yeltenen sözde şarkıcılar, yuvarlaklık adına nice gençlerimizin cinsel benliğine yoldaş olmak şöyle dursun, samimi olanlara köstek olmasalar. Ayrıca, keşke Zeki Müren gibi homofobi de terk etseydi bizleri. Ama dedim ya Z. Mürenler ölmez. Homofobi bir gün belki yeryüzünden silinir amma ibnelik sonsuza dek yaşayacaktır. Z. Müren’in öldüğü günü homofobiyle mücadele günü ilân edesim geliyor. Ölmek isterdin öldün işte, üç yıl oldu bile. Hiç yasını tutmuyorum. Dünyanın hiç bir ülkesinde ve toplumunda homofobi %100 ortadan kalkmış değil deniyor. Olur ya homofobi ben hayattayken sona ererse o zaman yasını tutacağım, keşke sen de hayattayken mazlum, mahçup, mahzun olup, içini kemiren ve zehirleyen bu dert ileyken, mesut ve bahtiyar görünmene gerek kalmayaydı diye, benim canım Zeki Müren’im. Çünkü hiç bir insan evladı cinsel kimliğinden ötürü ayrımcılığı ve zulmü hak etmiyor. Sen de etmiyordun ama nasibin buymuş. Bu toplum sana ve bizlere bir özür borçlu. Bu insanlık suçundan ötürü utanç duyuyorum ve tüm homofobikleri utanca, tüm eşcinsel dostları da homofobiyle mücadeleye davet ediyorum.


Müzik: Verdi The Sicilian Vespers/ Merci, jeunes amies Söz: Derivative Duo Çeviren: ANIL / Ankara

Tezer KANIK / Ankara Herşey insanın insanı görmesiyle başladı. Dil yoktu, sözcükler yoktu, tarih yoktu, zaman yoktu. Karanlık çökerdi ama onun karanlık olduğu bilinmezdi ve güneşin doğuşu da adsızdı. Ama aşk vardı ve insanın insanı görmesiyle başlamıştı... Giyinmiyordu kimse... Otlayarak yaşıyordu ve insan Vezüv’ün yanında o acı veren şeyi keşfettiğinde --ateşi yani- tanıdık geldi bu acı ona; varolduğu ilk günden beri bununla yaşıyordu. Ve hatta bazen öyle şiddetli acıtıyordu ki yüreğini, duruverecek gibi oluyordu yürek olduğunu bilmediği göğsünün tam ortasında atıp duran o şeyi... Önce avladığı mamutu paylaştı onunla gözünün derinliklerine bakarak; en büyük parçasını ona verdi. O doyunca kendi de doyuyordu. Taşlardan yaptığı kolyeyi boynuna taktı onun... Mağarasının duvarlarına onun resmini çizdi ve gün boyu otların arasına uzanıp gökyüzüne -yani onun yüzüne- baktı... Ona dokundu birgün... Titredi... Oysa hani o yırtıcı kuşların gökyüzünde dolandığı zaman gökten düşen bembeyaz şeyler de yoktu ortalıkta; ama titredi yine de... Ölürcesine... Ve yazıyı keşfettiğinde ve dili keşfettiğinde hiç durmadan onu yazdı, onu konuştu!... Tarih başladı: 0. 1. 2... Kentler kurdu, adına “medeniyet” dediler; niceleri yıkıldı. Savaşlar oldu... Akılda kalan, tarihin siliciliğine dayanan yine aşk oldu. Spartaküs’ün aşkı!...Hani isyanın, hani başkaldırının!... Hani Spartaküs’ün genç bir gladyatöre hissettiği o yakıcı duygular!... Sonra baskıyı keşfetti birden insan ve bu en güzel duyguyu sımsıkı zırhların içine hapsetti. Ve birileri bağırdı: “Erkek kadını sev!”... Erkek kadını sevdi. Kadın erkeği sevmedi. Kadın kadını sevdi. Kadın Sappho’nun benliğinde vücud buldu. Kadın lanetlendi, aforoz edildi. Tahta kazıklara bağlanıp cayır cayır yakıldı. Vücuduna zehir verildi. Kadın şeytana temsil edildi. Ve perdenin arkasına itildi. Erkek peygamber oldu, kadın cariye zevk makinesi yani-. Erkek Sezar oldu kadınsa sadece Kleopatra!... Tanrı erkekten yanadır. Kadınsa kadından yana!... Tarih erkekten yanadır. Lilith ise kadından yana!... ...Ve insan herşeye rağmen hâlâ insanı gördü. Vezüv’ün kıyısından sızan ateş herşeye rağmen yüreğini yakmaya devam etti insanın!... Bitişler, sonlar ardı ardına devam etti, bir tek şey kaldı bugüne dipdiri, alev alev! Bir tek şey kaldı: bir yanı Spartaküs bir yanı Sappho... Ve içinde ben; içinde biz... Yangın devam ediyor, gitgide artarak... Yıl 1999. Eylülün son demleri... Gece tüm çıplaklığıyla şehrin üstüne abanmış, çınar ağaçlarının yaprakları arasından pırıl pırıl bir dolunay göz kırpıyor aşkın şehrine Ankara’ya... Yarın güneş aşka doğacak, yarın yüreklere Vezüv’ün kor alevi dolacak, bir yanı Sappho bir yanı Spartaküs... Bir yanı ben, bir yanı sen!...

Party Panic (Parti Paniği) Bu gece yılın en büyük eğlencesi var Zaten kaçırdım bir çok partiyi. Arkadaşlarım beni burada görünce şaşıracaklar Yeni biriyle çıkıyorum. - Aaa, seni görmek ne güzel! - Evet, son zamanlarda pek dolaşmıyorum. Tanışman için birini getirdim, işte Chris. Delicesine aşk değil bu, saf sevgi. Bizim ilişkimiz sürecek, geçmişimi unut! - Ah, hayır! Gözlerime inanamıyorum, işte Sharon! Renee'yi bulduğumda kaybetmiştim onu. Ve kötü şansa bak, işte Karen. Bütün iplerim sahnede! Keşke ortadan kaybolabilsem. Yattığım herkes burada mı? (Aşık bir kadın sakin ve hoşnut görünür. Yüzük taktıklarını mı sanıyorsunuz? Kirayı paylaşıyorlar mı?) - Genişçe kurulmuş büfeye doğru gittim Tehlikeli bir sinir küpü sürükledi beni. Düşünün arkadaşlarımın söyleyeceği şeyleri! Tam 12 ordövr yedim! Kahretsin, ben dalmış düşünürken, - Sağduyum ve diyetim bir yana Chris afallayacak. Ah, ne aptalım, onu yalnız bıraktım! Sakin olmaya çalışıyorum. Orada bilardo oynuyor. Of, hayır! Gözlerime inanamıyorum işte Sharon! Birşeyler ters gidecek sanki. Ve işte Renee, şimdi Karen'la birlikte! Ve hepsi Chris'in etrafında! İnsanlar nasıl konuşurlar bilirsiniz, Şerefim paralanmak üzere! (Bu onun eski çıktığı mı? Şimdi ne olacak? Gözetlerdik ama burnumuzu sokmamalıyız) Ağır ağır yürüyeceğim oraya. - Merhaba Sharon! Selam Karen! Ya sen nasılsın Renee? İtiraf edeyim ki hiç tahmin etmedim Hepimizin bugün burada olacağını. Arkadaşlarım kurcalayacaklar geçmişimi. O zamanlar gençtik Chris, söyledikleri hiçbir şeye inanma O zaman tartışmazsın benimle. - Korkunç bir parti değildi Yalnızca biraz dehşet vericiydi. Ne gece! Ne komedi! İşte aşk!

KAOS GL 62 / 27


Yeşim T. BAŞARAN Aşk… Kutsal, yüce aşk. Bilinemezin, coşkunun, Ankara heyecanın denizi. Gökyüzünün, ayın, yıldızların, güneşin, eklipsin tutkusu. Küçük yüreklerimizi sıkıştıran, avuçlarımızın içini terleten, nabzımızı titreten. Göze alınamazlar yığınımızı tüketen. Lezbiyenliğimizi kendimize aşikar eden. Aşk. En cahilimiz bile en az üç dilde anlamını bilir, bildiği küfürlerin yanısıra. Korkutan, sevindiren, ağlatan, zıp zıp zıplatan, uykusuz bırakan, neşe veren, hüzün veren, yalan söyleten aşk. Hakkında konuşmak insanları birbirine yakınlaştıran aşk. Birini önemsediğini göstermek istiyorsan aşk anılarını anlat. Önüne gelene aşk anılarını anlatanlardan şüphe et. Yaşam tarzlarını birbirinden ayıran aşk. Lezbiyenliğimizi kendimize aşikar eden.

Lezbiyenlerin herkesten korkup ortaya çıkamadığı bir toplumda, yaşasa bile hayallerimizin kadınını bulma ihtimalimiz ne kadar ki? Ya da bulduktan sonra, bu sıkışık toplumda, saygı görmeyecek, köşe bucak saklanmayı gerektirecek bir ilişkiyi devam ettirebilmek ne kadar dayanıklı sinirler gerektiriyor acaba? Aşk bu arada ne oluyor? KAOS GL 62 / 28

Cinselliğin yanında yüzümüzü en çok kızartan konularımızdan biri. Cinsellik gibi küçükken yasak, büyükken de olmaması insanı toplumla uyumsuzlaştıran konularımızdan. Kimyası çözülemez, hakkında en çok konuşulan, her kafadan bir ses çıkan konu. Cinsellik gibi ya, zaten cinsellikle nerede ayrılıp, nerede birleştiği belirsiz konu. En sofistikesinden en avamına kadar bütün filmlerin, kitapların, şarkı sözlerinin konusu. Hepimizin konusu. Çocukların heyecanı, merakı; yetişkinlerin heyecanı, korkusu. İnsanların yollarını birleştiren, insanların yollarını asla geri dönülmeyeceksine ayıran konu. Eşcinselinden, heterosuna hepimizin konusu. Herkesin, sanki insanın doğasında varmış gibi taklidini yaptığı, ahkamını kestiği bir şey olmasına rağmen aslında nasıl hissedilip yaşanılacağı öğreniliyor. Eskiden nasıl öğreniyordu insanlar bilmiyorum, ama şimdi televizyon sağolsun küçücük çocuklar bile nasıl öpüşeceklerini biliyorlar. Gelişen iletişim teknolojileri sayesinde herkes klitorisin yerinin yanısıra nasıl ilan-ı aşk edeceğini de öğrendik. Bilginin erişilebilirliği konusundaki internet devriminin en çok kullanıldığı alan porno ve kendine hayat ya da kısa vade arkadaşı bulmak. Bütün magazin dergileri partnerlerin nasıl bulunup edinileceğini, ve elde nasıl tutulacağını anlatıyor. Öğütler, öğütler. Yakın arkadaşlıklar genelde hoşlanılan insanlar ya da eski aşk anılarının yad edilmesiyle başlıyor. İnsanlığın en korkunç hezeyanlarından biri, ya da ta kendisi. Hezeyanın tanımı. Aşk. Ben de bu konuda ahkam kesenlerden olmak istemiyorum, ama ister istemez benim de herkes gibi bu konuda kendi halinde mütevazi gözlemlerim, düşüncelerim var. Aşkın abartıldığını

düşünüyorum. Herkes onun hakkında konuşuyor, herkes aşk yüzünden kötü şiirler yazsa da başımıza şair kesiliyor. Herkes hayatının aşkını arıyor. Ama özellikle eşcinseller arasında bu konudaki şanslı kesim oldukça azınlıkta. Uzun süreli ilişkilere herkes gıptayla bakıyor; herkes "bayan doğruyu" arıyor, ararken aşk acıları yaşıyor, ilişkiler kıssacık sürüyor. Hiç kimse tüm bunlardan ders çıkaramıyor, insan ders çıkarmaya çalıştıkça kendini konuyu daha da çözemez halde buluyor. İlişkiler "kimin eli kimin cebinde" şeklinde sanki bir oyunmuş gibi yürüyor. Eski partnerler yumağı. Aşk mı yaşanıyor, kimse bilmiyor, yanıt çok zor. İnsanlar aşkın peşinde koşarken, aslında bulduklarında nasıl anlayacaklarını pek bilemiyorlar. Belki de olmayan bir şeyi arıyoruz. "Hayallerimin kadını" gerçekten yaşıyor mu? Yoksa sadece hayallerimde mi yaşıyor? Hayal kurdukça acaba "hayallerimizin kadınını" bulmaktan uzaklaşıyor muyuz? Onu "hayallerin kadını" yapan aslında var olmaması mı? Lezbiyenlerin herkesten korkup ortaya çıkamadığı bir toplumda, yaşasa bile hayallerimizin kadınını bulma ihtimalimiz ne kadar ki? Ya da bulduktan sonra, bu sıkışık toplumda, saygı görmeyecek, köşe bucak saklanmayı gerektirecek bir ilişkiyi devam ettirebilmek ne kadar dayanıklı sinirler gerektiriyor acaba? Aşk bu arada ne oluyor? Aşk varsa da, bulunabilecek bir şeyse de, lezbiyenler için heteroseksüel kadınlar için olduğundan daha zor. Aşkı bulmak zor, devam ettirmek zor. Hiçbir televizyon dizisi embesillere anlatır gibi lezbiyenlere aşkın nasıl yaşanılacağını öğretmiyor. Aşk konusunda tutkulu olan bir lezbiyen, yaratıcılığını kullanmak zorunda. Ne şanslıyız… Kendi dünyamızı kendimiz yaratmak zorundayız, bize neyin ne olduğunu gösteren köklü bir tarihimiz yok. Biz ne kurarsak o. Dilimiz ne kadar döner, ne anlatırsa tüm gerçeğimiz o. Bunu için şükran duymalıyız sanırım. Ama yine de o kadar güçlü, dayanıklı olmak zorunda kalmamız beni sinir ediyor. Yahu, hani şu herkesin konusu olan konu… Niye bizim için hakkında konuşmak herkesin zorlandığından daha karmaşık olsun ki? Bir kadın bir kadına nasıl aşık olur, aşık olduğunu nasıl anlar? E peki, hadi diyelim kabul ettik, ikimiz de aşığız, ne olacak şimdi. Toplum bize yol göstermiyor, yalnızız. Peki… bu durumda başka şansımız yok. Görme özürlü bireylerin duyma yetisi gelişirken, bizim de aşk radarımız gelişiyordur belki. Yeryüzü nasıl aşkın yüzü olur?


Madem bize yol göstermiyorlar ve yalnız bırakıyorlar, o zaman biz de kendi dilimizi kuralım. Ne güzel özgürüz işte. Aşkı yeniden tanımlayalım, belki de yok edelim. Sevgili, dost, arkadaş hiyerarşimizi yeniden gözden geçirelim, neyi neden yaptığımızı anlamaya çalışalım. Böyle böyle düşününce geldiğim nokta: "Aşk acizliktir". Bunu söyleyince çevremdekiler korkuyorlar. "Neler söylüyorsun sen?". İnsanlar sevgiliyi ararken herkes kendi kişiliğince omzunda ağlayacak birini, pat diye kendini anlayacak birini, yanında şımarabileceği birini, teklifsiz olabileceği birini, korkularını korkusuzca paylaşabileceği birini, hep kendini korumak zorunda olduğu şu yaşamda kendini korumak zorunda olmayacağı birini, yaşam keşmekeşinde dinleneceği limanı, güven duyabileceği birini, sarıldığında kendini huzurlu hissedeceği birini arıyor. Eeee genel yaşam tanımına, yaşamda yerine getirmek zorunda olduğumuz rutinlere baktığımızda, bu resmen acizlik… acizlik hakkını istemek. Aslında içine doğduğumuz yaşam farklı olsa, bu denli zor olmasa, bu denli korkutucu olmasa, insanı kendine güvenmese de kendine güveniyormuş gibi rol yapmak zorunda bırakmasa belki kimse aşık olmayacak, kimse aşkı aramayacak, kimse aşkı konuşmayacak, hatta aşk diye bir tanım bile olmayacak. Aşk güvenli ve aradığında yanıbaşında bulabileceğin seks ve huzur ihtiyacı mı? Bulsak da bulmasak da, aradığımız bu mu?

motivasyonu karşındakinin senden "daha bir şey" (şey yerine ne isterseniz koyabilirsiniz: güzel, akıllı, kendine güvenen, başarılı, vs… birini ya da hepsini) olması mı? İnsanlar neye göre birbirlerini beğeniyorlar ve birbirlerini hep birbirlerinin yanında istiyorlar? Olmadığında, aşk karşılıksız olduğunda bu kadar üzülüp içlerini parçalıyorlar, ve herkes onun acısını anlayıp onu gözetiyor. Acı çekmenin meşru tanımı mı aşk? Yeryüzü nasıl aşkın yüzü olur? En kafası karışık konumuz aşk… Aşkın insanı çoğalttığı da oluyor, çökerttiği de. Aşk insanın yaratıcılığını da artırabiliyor, onu köreltebiliyor da. Bazen verseler de kızı aşk oluyor, vermeseler de. Bazen vermiyorlar, "amaaan" deyip vazgeçebiliyoruz; bazen veriyorlar, dünyalar bizim oluyor. Aşıkken de bundan bunalıyoruz, bir süredir etraflarda aşık olabilecek birilerini bulamasak da. Öyle ki aşkla da yapamıyoruz, aşksız da. Gerçekten en kafası karışık konumuz aşk. Lezbiyenliğimizi bize aşikar eden. Sahi, yeryüzü nasıl aşkın yüzü olur?

Yoksa aşk, acı çekiyor olmanın meşru tanımı mı? Yaşlı bir köylü kadına sormuşlar, aşk nedir? "Kızı istersin, verirlerse adı evlilik olur, vermezlerse aşk olur" demiş. Hangi tarz insanlar, hangi tarz insanlara aşık oluyorlar. İnsanların karşılıklı aşık olması nasıl oluyor da oluyor? Kızı istediğimizde vermezlerse mi uzun sürüyor aşk, verirlerse mi? Yoksa herkes, her ikisini de yaşıyor mu? Bizi aşka motive eden ne? Acizliğimiz değil mi? Bence ta kendisi. Aşkın

KAOS GL 62 / 29


İRAN'A DAİR EKLEMELER İBRAHİM Ankara

Coşkun'un İran'a dair nefis yazısı 61. sayıda yayınlandı. Herşeyden önce işlenen konu açısından orijinal. Daha önce diğer ülkelerde eşcinselliği anlatan yazılar, çoğu zaman Uluslararası Af Örgütü'nün raporlarının tercümesi şeklinde verilmişti. Açık söylemek gerekirse "Beyaz Rusya'da Eşcinsellik" başlıklı yazı gibi son derece sıkıcıydı. Üstelik Coşkun, salt İran'da eşcinselliği işlemiyor, bir bütün olarak İran'ı anlatıyor. Tercüme değil telif olması da başka bir artı puan. Son derece akıcı bir anlatımla koskoca bir ülke, bir çok yönüyle özet değil, özlü bilgi aktarılıyor. Bizzat İranlı'larla konuşulmuş olması nedeniyle verilen malûmat adetâ canlı görüntü kalitesinde. Yanıbaşımızda olmasına rağmen tam anlamıyla arkamızı döndüğümüz İran'la yüzyıllardır komşuyuz ve yüzyıllarca da birlikte yaşayacağız. Coşkun'un yazısı, dışımızdaki dünyayla ilgilenmeme şeklinde hastalıklı tutumumuza vurulan etkili bir neşter niteliğinde. Rastladığım tek hata İran'ın eyaletleri anlatılırken Azerbaycan'a ait bir yön karışıklığı. Çok önemli olmayabilir, ama yine de doğrusunu bilelim diye kısaca açıklama gereğini duyuyorum. İran'ın Türk eyaletleri Kuzey ve Güney Azerbaycan değil, Doğu ve Batı Azerbaycan'dır. Güney Azerbaycan İran topraklarında yer alan Doğu ve Batı Azerbaycan'ın ikisini birden

Duygu ZAFER İstanbul

"Kendi kendisiyle çelişkiye düşmeyen kişi bağnazdır, dogmatiktir. Her bağnaz da gericidir." diyor Kolombiyalı romancı Garcia Marguez. Acaba bu sözü hayatımızın hangi alanlarında uygulayabiliriz? Bağnaz olmamak adına çelişkilerimiz dengesizliğe dönüşebilir mi? Yada tutarlı olabilmek için, istemesek de bağnazlıktan payımızı alır mıyız? Belki de bu, sözü edilen delilik ve dahilik arasındaki ince çizgiye benzer ve neresinde durduğumuz kişiliğimiz ve o andaki her türlü şartlarla paralellik gösterir. ALTI POLİGAM, ÜSTÜ MONOGAM Ben poligamım, çünkü: Toplumun bana uyguladığı her türlü baskı ve bunun sonucunda kendi kendime uyguladığım baskı dolayısıyla

kastettiğimizde kullanılan formdur. Kuzey Azerbaycan ise, İran'la ilgili olmayıp eskiden Sovyet Azerbaycan'ı da denilen, şimdinin bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'dir. Aras Nehri Kuzey-Güney ayrımının fiziki coğrafyadaki kriteridir. İran'ın etnik yapısında rastlanan temel Türk unsuru Azeri olmasına rağmen, bunun dışında kuzeydoğuda Horasan'da önemli bir Türkmen topluluğuyla güneybatıdaki dağlık bölgede Avşar, Kaşkay ve Şahseven Türkleri yaşar. Pakistan sınırında Beluci'ler, çok az sayıda ve izole olmakla birlikte Zerdüşt dini inanırları, Ermeniler ve Hazar kıyısındaki bir kentle Ruslar diğer azınlıklardır. Ülkenin resmi dili olan Farsça dünya çapında köklü ve güçlü bir edebiyat dilidir. Selçuklular'ın resmi devlet dili ve Osmanlıca'nın üç bileşeninden biridir. Mevlâna'nın ünlü Mesnevi'si de dahil kültür potamızda yer alan pek çok önemli eser Farsça yazılmıştır. Tacikistan'ın resmi dili, Afganistan'ın ikinci resmi dili olan Tacikçe Farsça'nın bir lehçesidir ve iki dil arasında anlaşma problemi yoktur. Kürtçe, Zazaca, Kafkasya'da konuşulan Osetçe ve dağ yahudilerinin dili olan Tatça İran dilleri grubuna ait olup Farsça ile önemli yakınlıklar gösterir. Azerice, Özbekçe ve Türkiye Türkçe'si başta olmak üzere çağdaş Türk dil ve lehçelerinde azımsanmayacak ölçüde Farsça kelime haznesi ve etkisi vardır.

Zengin bir mitoloji ve kültürün varisi olan İran'ın en büyük şansızlıklarından biri İslam alemine dahil olmanın getirdiği ciddi ölçüdeki Arap etkisidir. Halife Ömer devrinde kılıçla biçilerek İslam'la teşrif(!) olan İran'ın sarıldığı ve sahiplendiği Şiilik bile İslam'ın içindeki muhalefet hareketidir. Arap alfabesi kullanılmakta, sözcük dağarcının önemli kısmı Arapça'dan gelmektedir. İran, Araplaşmamak için belki de bilinç altından gelen bir dürtüyle Arap İslamiyetinin muhalif kanadı olan Şiiliği benimsemiş, ancak bu daha da radikal bir dinciliği getirmiştir. Bugün tüm köktendinciliğine ve İslamiyetin zorunlu olarak getirdiği Arap kültürü etkisine rağmen hâlâ Farsça ayrı bir dil ve İran kültürü ayrı bir kültürse, herşeye rağmen İran Suriye, Irak, Mısır gibi pekçok ülkenin uğradığı Araplaşma'dan kurtulup kendine özgü bir kimlikle ayakta kalabilmişse bunu en başta ünlü şairleri Firdevsi'ye borçludurlar. Firdevsi'nin Şahnâme adlı ölümsüz eseri Farsça'yı bir dil olarak sağlam bir zemine oturtmuş, bu zemin sayesinde Arap olmayan İran'ı oluşturabilmiştir. Firdevsi kendi sözleriyle anlatır bu mucizeyi: "Gerçi otuz yıl uğraştım, ama sonunda Farsça dilinden İran milletini yarattım" diye ifade eder. İran dosyasının sürmesi ve diğer komşularımıza da birer dosya açılması dileğiyle.

GENEL DÜŞÜNCELER VE DUYGULANIMLAR

KAOS GL 62 / 30

kadınlarla birlikte olma yolunda çok yıllar kaybettim. Benim, bir lezbiyen olarak, heteroseksüellerde olduğu gibi 24 saat cinsel kimlik ve yönelimimi doyurma şansım yok. Ailemde herkese açılamıyorum, işte, okulda ve her yerde hâlâ saklanıyorum. Toplumsal açlığım hâlâ sürüyor. Evimde, kendi insanlarımın yanında ve birkaç bar dışında kendimi yaşayamıyorum. Her gün ümitle gazetelere bakıyorum, acaba lezbiyen filmi var mı diye. Kitapçılarda bir lezbiyen kitabı görsem, oyuncak bulmuş çocuk gibi seviniyorum. Kalabalık yerlerde hep yalnızım. Dünya dar geliyor ve boğuluyorum. Ne zaman ki aşk, sevgi uğruyor kapıma her şeye rağmen nefes

alıyorum. Ne zaman ki bir kadınla sevişiyorum hayat yaşamaya değer diyorum. Zaman o kadar çabuk ilerliyor ki ve ben o kadar çok zaman kaybettim ki. Herşey, hemen olsun istiyorum. Ve kadınlarla ilgili açlığım, eşcinselliğimi her alanda doyuramadığım sürece bitmeyecek. Binlerce kadınla birlikte olsam da yetmeyecek. Bu tatminsizlikten ileri gelmiyor kuşkusuz; gençliğimin ilk yıllarındaki enerji, coşku, hâlâ atılamadı içimden. Çünkü yaşayamadım, yaşayamıyoruz. 25'ine gelip bir kadının elini dahi tutmamış kadınlar varken hâlâ neyi yaşamaktan bahsedebiliriz ki? Yıllardır içimde biriktirdiklerimden dolayı hoşlandığım her kadını delicesine istemek en doğal hakkım. Kadınları


istemek ve kadınlar tarafından istenmek istiyorum. Bir anda birçok kadınla birlikte olmak, onları sevmek, onlarla sevişmek, onlarla herşeyi paylaşmak istiyorum. Böylesine güzel duyguları yaşamak istiyorum. Son söz olarak milyon tane gönlüm olsa da milyon tane kadına versem diyorum. Ben monogamım, çünkü; Her türlü kirliliğe uğramış, duyarsız insanlarla dolu bir dünyada sevgiyi (çıkarsız ve huzur dolu) bulmak çok zor. Böylesi derin bir aşkı, sevgiyi elde edebilmek ve onu koruyabilmek için çok büyük bir emek verilmeli ve bu emek de hiç ucuz değil. Duygular, paylaşım, cinsellik çok özeldir ve yoğun yaşanmalı. Bu kadar yoğun hislerde tek bir insanda bulunursa, görülürse, yaşanırsa bütünlük sağlanır ve ilişki anlamlı bir sağlamlığa oturur. Aksi olduğu takdirde sevginin doğallığı, gücü ve anlamı daralır ki, bu da kaybettirici özelliğe doğru kayar. Diğer taraftan aynı duyguların birden fazla kişiye duyulabileceğini varsaysak bile bu kişiler içinde biri daha baskın çıkacaktır ve bu herkese haksızlık olur. Bu durumda herkes yıpranmış olur. İnsanların bütün dünyayı mahvetmesinden de anlaşılacağı gibi (çok para, çok güç vs.), nereye kadar

birçok insandan çok sevgi, çok cinsellik isteyeceğiz. Enerjimizi mesela; üç ayrı insana yönelteceğimize, bir kişiye bütün enerjimizi verip pekala onu keşfetme ve derinliklerine inmeyi düşünebiliriz. Bir insan o kadar engindir ki, onu tanımak için bir ömür ister. Benim için en güzeli bir kadından doğmak, bir kadını doğurmak, bir kadında doymak, büyümek, olgunlaşmak, gelişmek ve sonsuza gitmektir. Hep bir kokuyu duymak, hep bir teni özlemek, hep bir gözde erimek. Birlikte çoğalarak, emek vererek, sonsuz bir sevgi çemberinde saygıyla, güvenle huzurlu yaşamak. Onu kendim gibi sevmek, kendimden fazla sevmek. Onun ben olması ve benim o olmam, ama, birlikte yarattığımız bizin gücüne inanarak. Benim için en doğrusu, en güzeli bir canda ölmek. Sevdiğim tek bir kadında ölmek. Son söz olarak GÜL'de doğmak, AY'da son bulmak istiyorum. KAOS GL DERGİSİ Öncelikle Kaos GL'nin 6. yılını kutluyorum. Geçmişe doğru dönüp baktığımda Kaos GL'yi ilk bulduğum gün ve bugün arasında hiçbir fark göremiyorum; O zaman da çok

mutluydum ve her ay çıkacağı günü iple çekerdim, şimdi de. Benim için bu derginin önemi çok büyük. (Bence Türkiye'de birşeylerin değişmesini isteyen her eşcinsel için de böyle olmalı). Benim dergim diyebileceğim tek dergi. Ve yapılan olumsuz eleştirileri çok haksızca buluyorum. Dergideki bazı şeyler hoş bulunmuyorsa bunun sonucu dergiden kopmak, dergiye yazmamak, dergiyi okumamak değildir. Herkes istediği tarzda yazıp dergiyi istedikleri şekilde yönlendirebilir. Bunun daha samimi olacağı kanısındayım. Kaos GL'nin küfür ve hakaret olmadığı sürece gelen her yazıyı yayınlayacağını biliyorum. Dergiye küsmek kolaydır ve çocukçadır. Zor olan ve olması gereken bütün eşcinsellerin dergimize sahip çıkması ve devamlılığı için bir şeylerin hep birlikte, birbirimizi yemeden yapılabilmesidir. (Gerçekten sırf züppeliklerinden, vurdumduymazlıklarından ve anlamsızlıklarından dolayı ayda 500 bin liralarına kıyıp dergiyi almayanlar da bir başka konu.) Dergi konusunda istediğim tek şey ise, lezbiyenlerin daha fazla yazması. Kendimiz için, lezbiyenliğimiz için, lezbiyen hareketimiz için, haydi lezbiyenler okuyun, tartışın ve YAZIN.

NE MONOGAM NE HETEROSEKSÜEL Kültürümüzün erkeği, erkeğin gerçek doğasını mı sergiliyor yoksa kendine has cinsel uygulamalar içinde mi? Bana sanki ne monogam ne de heteroseksüellermiş gibi geliyorlar artık. Bunu özellikle yaşlı dünyamızın bu coğrafyasına özerk ataerkil geleneğe mi bağlamalıyım? Aklımdan Blake'in "insanın cinsiyeti olmaz"sözü geçiyor ve yoksa bilinçsiz bir erme mi söz konusu diyorum. Arkadaşımın sözlerine hak vermek zorundayım gibi geliyor şimdi. O büyük bir sakinlikle sanki onun oralarda bu hep bilinen birşeymiş gibi "herkes yapar. Sadece ya doğru zaman değildir ya da tipi değilsindir" der. Bu çocuk yerden göğe kadar haklı. Sanırım daha çok Batı kültürünün aksine bizde hayat hep daha saydam oldu. Görmedim; duymadım; zaten anlayamayacağım için de bilmiyorum. İyi politika. Bir Amerikalı arkadaşıma göre ise ülkesinde kendini eşcinsel olarak görmeyen iki erkeğin birbiri için ereksiyon sergilemesi sanki bir tabu. Bizim sokaklarda kolkola, elele

dolaşmamız onlar için sadece gaylere mahsus bir şey. Diğerleri için ise ibnelik işareti. Bizde öyle mi ya? Bizler sevgililerimizin çoluk çocuğuyla az mı can ciğer kuzu sarması akşam yemekleri yedik. Aslında bu konuyu tek bir açıdan anlatmaya çalışmak grotesk yanının bize oynayabileceği en küçük düşürücü oyunlardan biri. O yüzden ciddi bir araştırma gerektirebilir; ama biz gördüğümüzü söylemekte özgürüz sanırım. Bizler erkek erkeğe, kadın kadına yaşayan bir toplumuz. Bunda İslamiyet'in sağ olsun payı tartışılmaz. Vaktinin çoğunluğunu kendi cinsiyetiyle geçirdikten sonra eve temizlik, karın doyurma, bayram ziyaretleri ve çocuk yapma gibi temel gereksinimleri(?) için gidenlerin geleneklerin ahlaki yüzü suyu hürmetine karşı cinsten uzak durma ve kendi alemlerinde eğlenme alışkanlıkları ekmeğimize yağ sürdü yıllarca. Bu alışkanlık bugünkü "yapmayan kaldı mı?" şaşkınlığımızın çıkış noktası olsa gerek.

Turistler için de Türkiye uzun süredir Kuzey Afrika ülkeleri gibi bir çeşit seks cenneti değil mi? Sanki nesli tehlike altındaki gerçek(?) erkeklerden nasibini almak için dünya üzerindeki son doğal yaşam alanlarından biri. İnsanlar akın akın daha yakından görmek için büyük paralar ödeyip katıldıkları balina turları misali bu nadir canlıları yakından görmek onların fotoğrafını çekip yeterince uysallarsa belki de üstlerine binmek için bu sefer ülkemize geliyorlar. Şanlı Türk erkekleri egolarının kristal küresini parlatmak için donatıldıkları o inanılmaz Boğaç Han imgesiyle karşılıyorlar hepsini. Cinsel olgunluklarını ispat etmeye çalışan yeni yetmeler gibi bıyıklı bıyıksız ve artık Levi'sları ile kadın erkek herkesi bu doyumsuz ritüelde tapınaklarının basamaklarında totemlerine sunuyorlar. Buna bayılıyoruz. Herkes. Bundan faydalanıyoruz. Bu gerçekle hep beraber gizli bir anlaşma içinde yaşıyoruz.

İlker ÜNLÜ İstanbul

KAOS GL 62 / 31


MURATHAN MUNGAN NEREYE KOŞUYOR? Kaşık Düşmanı İzmir

Türkiye'de eşcinsel yazar denilince akla gelen ilk isim; Murathan Mungan'dır. Bir çok heteroseksüelin de beğenerek okuduğu bir yazardır. İtiraf edeyim ki; benim de en çok sevdiğim, aşağı yukarı bütün kitapları bende olan bir yazardır. Beni ona bağlayan şey; eşcinsel olduğumdan dolayı yazdıklarında kendimi bulmam. Leman Dergisinde Cezmi Ersöz'ün yazısını okuyunca adeta şoke oldum. Kontrgerilla medyasının kullandığı tabirle Murathan Mungan, Cezmi Ersöz'ün yolunu keserek şunları söylüyor: "Sen yazarlığı ucuzlatıyorsun… İmza günlerine, söyleşilere gittiğin şehirlerde öğrenci evlerinde yada üçüncü sınıf otellerde kalıyormuşsun. Senin yüzünden ben zor durumda kalıyorum…" Murathan Mungan'a Cezmi Ersöz'ün kaldığ yerler gösterilince bunları beğenmiyormuş. Mungan kendini tutamayarak Cezmi Ersöz'e bir de emir veriyor: "Bundan böyle gittiğin yerlerde beş yıldızlı otelden aşağı yerde kalmayacaksın." Sen o beğenmediğin öğrenci evlerinin temiz havasını bilir misin? Oradaki dostluk ve dayanışmadan haberin var mı? Para geçer değer değildir o öğrenci evlerinde. Önce insanlık gelir. Yoksulluğun ve hüznün bölüşüldüğü o evlerden haberin var mı? Üçüncü sınıf oteller beş yıldızlı otellere göre iyi olmayabilir. Ama inan 3. sınıf otellerin personeli ya da orada çalışanlar daha insancıl ve daha içtendirler. Beş yıldızlı otellerde çalışanlar gibi yapmacıklı değillerdir. Yapmacık davranışlarının getirdiği bir iki yüzlülük yoktur. Sevgili Murathan Mungan, Cezmi Ersöz'e söylediğin sözleri okuyunca gerçekten çok Genel tartışma utandım. Senin adına utandım. Ben bu sözleri sana metinlerinizi (dergideki yakıştıramadım. Bir hikayende; herhangi bir yazıdan "Nasıl da utanıyorum herkesin hareketle ya da adına herkesten" diye yazmıştın. istediğiniz konuda) Önce kendi adına utanmayı öğrensen daha iyi olacak. Kendi aşağıdaki adına utanmayı bilmeyen bir adreslerimize insan başkaları adına nasıl bekliyoruz. utanabilir ki? Kendi adıma da Ali Özbaş, P.K. 53 utandım. Ben böyle bir insanı Cebeci / ANKARA nasıl sevmiş olabilirim? Nasıl onun bütün kitaplarını alıp Fax: 0.312.363 90 41 okumuş olabilirim diye... E-Mail: Ben öğrenciyken akşamları ali.ozbas@isbank.net.tr mercimek çorbası içerdim, ucuz

KAOS GL 62 / 32

diye, oradan arttırdığım paralarla senin ve diğer sevdiğim yazarların kitaplarını alırdım. Boğazımdan arttırdığım paralarla önceliği senin kitaplarına verirdim. Bir öğrenci olarak, bir pantolon alabilecekken -çok ihtiyacım olduğu halde- o parayla o zaman için pahalı olabilecek "Murathan 95" kitabını almıştım. Bunların edebiyat olsun diye yazmıyorum. Sana bugüne kadar bir çok mektup yazdım. Hiç birinde de bunlardan bahsetmedim. Senin öğrenci evlerini küçümsemen bayağı ağrıma gitti. Git, birkaç gün öğrenci evlerinde yat. Bir şey kaybetmezsin. Belki de çok şey kazanacaksın. Göreceksin ki o öğrenciler kıt imkanlarıyla seni en iyi şekilde ağırlamaya çalışacaklardır. Buna inanıyorum. Sen de belki o zaman utanırsın. Üniversitede iken devrimci olduğunu okumuştum. Zor anlar yaşadığını da biliyorum. Devrimci gerçek anlamda devrimciliği kastediyorum- olarak kalsaydın belki de bugün bu düşünce kirliliğine uğramamış olacaktın. Oysa sen gittikçe kirlendin. Bir yazında yazdığın gibi "yaşamak insanı kirletiyor". Oysa yaşamanın kirletmediği insanlar da var. Bir Yılmaz Güney, bir Ernosto Guevara, bir Edita Morris, bir Yılmaz Odabaşı, bir Hasan Uysal… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Oysa sen onlar gibi olamadın. Bir şiirinde: "Onca lümpen onca çırak / ağırladım koynumda / günü gelir onları da anlatırım / hem de en sınıfsal açıyla." Keşke Cezmi Ersöz'e söyleyeceğin sözler yerine şiirinde yazdıklarını yapsaydın. Ya da "ayak üstü yaşanmış ölümsüz aşk hikayeleri"ni anlatmaya devam etseydin. "Devrimci olmak" üzere yazılar yazan sen nasıl böyle düşünebilirsin? Seni Doğu Perinçek'e benzetiyorum. Bu bay bir zamanlar keskin solcuydu. Türkiye'de kürt sorununun güncelleşmesinde, kontrgerilla faaliyetlerinin açığa çıkmasında büyük katkıları oldu. 2000'e Doğru dergisi kapatıldı. Perinçek uzun bir koşuya çıkmıştı. Ama duracağı yeri bilemedi. Bir yerde durması gerekiyordu. Oysa o koşmaya devam etti. Koşa koşa DeDe'-Derin devlet-in sözcüsü daha doğrusu solcusu oldu. Aynı şey başına gelebilir. Duracağın yeri iyi bilmelisin. Son kitabının medyada büyük reklamı yapıldı. Orhan Pamuk'tan -kendisini

okumayı hiç sevmem- sonra medyanın ikinci starı oldun. Kendinden taviz vermemiş olsaydın medya senin bu derece reklamını yapar mıydı? Kitaplarının çok satması ve senin yazdıklarınla geçinen ender yazarlardan biri olman seni şımartmamalı. Gerçi kökenin zengin bir aileye dayanıyor ama olsun, sen yine de başkalarını küçümseme. Düzenle uzlaşma. "Dön ve geri bak. Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda" demiştin. Kardeşlerin ölmeye devam ediyor. Anadolu halkına karşı olan -etnik kökenleri ne olursa olsun- görevlerini bir aydın olarak yerine getirdin mi? Bu halkın yoksul çocuklarının kaldığı evleri küçümseyeceğine önce kendini sorguya çek. Bir de eşcinseller için bir şey yaptın mı? Hiçbir eşcinsele yardımcı oldun mu? Kaos'u beğenmiyor, yazmıyor olabilirsin, buna saygı duyarım. Oysa kitaplarını okuyanların, satın alanların, yani sana para kazandıranların çoğunluğu eşcinsel. Onlara vefa ya da gönül borcun yok mu? Bu borcu ödemeyi düşünmüyor musun? Eşcinsellerin sırtından para kazanıp ya da eşcinselliğin sonra da onlar için bir şey yapmamak… Aman dikkat et bir gün öleceksin. Eşcinseller Zeki Müren'e küfrettikleri gibi sana da küfretmesinler. İnsanız hepimiz hata yaparız. Ama senin gibi duyarlı olduğunu hissettiren biri daha dikkatli olmalı. Bu şekilde devam edersen, bütün eşcinselleri kitaplarını okumamaya çağırıyorum. Eğer seni okumadan duramıyorlarsa o zaman korsan basılan kitaplarını alsınlar. Ben "Üç Aynalı Kırk Oda"nın korsan baskısını aldım. Bende imzaladığın daha doğrusu senin imzalayıp gönderdiğin bir kitabın var. Ama bu şekilde davranmaya devam edersen o kitabını sana geri göndereceğim. Seni yine seviyorum ama bu sevgi yaralandı. Düşünce kirliliğine uğramaya devam edersen ortaya güzel şiirler de çıkaramazsın. Seni gerçekten seven insanları kaybedersin. Medyaya fazla güvenme. Bu medya -devletin borazanı- insanı vezir de eder rezil de. Bülent Ersoy'un başına gelenleri düşünmen yeter. Son bir söz: Alçalan insanların yükselen değer yargılarından uzak dur.


HIFZISSIHHADA MADİLİK VAR

Arkadaşımla birlikte bel soğukluğu ve frengi testi yaptırmak için Hıfzıssıhha Hastanesine gittik. Benim sağlık karnem olması nedeni ile bedava test yaptırabiliyordum. Arkadaşımın karnesi olmadığı için para ile yaptırması gerekiyordu. Görevliye frengi testinin ücretini sorduk. Bize 7.000.000 olduğunu söylediğinde ben çok şaşırdım. Arkadaşım hemen parayı çıkarıyordu ki ben müdahale ettim. "Bir testin fiyatının bu kadar pahalı olması biraz abartı değil mi ?" dedim. Görevli hemen anlaşılmaz bir sürü açıklama yaptı. Ben yine tatmin olmadım. Bu tatminsizliği de ona yansıttım. Bana "fiyat listesinde böyle yazıyor" dedi. "Fiyat listesine ben de bakabilir miyim?" dedim. Listeyi vermedi ve ücretin iki milyon olduğunu söyledi. Arkadaşımla şaşırmış bir şekilde birbirimize baktık. Arkadaşım parayı ödedi. Birlikte kan alma odasına girdik. İçeride üç hemşire ve iki hasta vardı. Önce ben kanımı alması için hemşirenin yanına gittim. Frengi, şeker ve aids testi de yaptırmak istediğimi söyledim. Hemşire soğuk bir ifadeyle iğneyi batırdı. Kolumu serum bandıyla da bağlamamıştı. Canım yanıyordu. Hemşireye söylediğimde soğuk bir şekilde abarttığımı söyledi. Üç tüp kan aldı. Arkadaşımın da kanını aldı. Onun kolunu da bağlamadı. Diğer hastalarınkini bağlamıştı. Biz de acaba yaptırdığımız testlerden mi kaynaklı böyle yapıyor diye sonradan birbirimize sorduk. Kanları teslim etmek için laboratuara gittik. Genç bir bayan vardı, kanları teslim ederken aids testinin ayrı bir ünitede yapıldığını söyledi. Ben de "acaba bel soğukluğu testi de yapılıyor mu?" diye sordum. Sormamın nedeni: Gelmişken tüm testleri de yaptırmış olurum diye düşünmemdi. Genç bayan bana frenginin zaten bel soğukluğu testi olduğunu söyledi. "Yanılıyor olamaz mısınız?" dedim. Bel soğukluğu ile frenginin farklı hastalıklar olduğunu belirttim. "Doktor yok mu acaba?" dedim. Bir dakika diyerek gidip doktoru çağırdı. Doktor bize soru sormadan bel soğukluğu ile frenginin farklı hastalıklar olduğunu söyledi (bunu zaten daha önce görevliye açıklamıştık). Bel soğukluğunun farklı bir uygulama ile tespit edildiğini açıkladı. "İsterseniz yapabiliriz" dedi. Ben nasıl yapıldığını sordum. Doktor penise bir şeyler sokarak yapıldığını anlattığında yaptırmak istemediğimi söyledim. İyi günler diyerek oradan çıktık. Aids laboratuarını görevliye sorduk. C blokta olduğunu söyledi. C bloğa gittik. Test laboratuarının ikinci katta olduğunu araştırarak bulduk. Çünkü ortalıkta soru soracak kimse yoktu. Odalardan birinde iri, güçlü kuvvetli bir Anadolu delikanlısı vardı. Hemen kanı nereye teslim edeceğimi sordum. Ayağa kalktı. "Benimle gel" dedi. Ben de onu takip ettim. Küçük bir odaya girdik. Kan dolu tüpü istedi ben de verdim. Büyükçe bir defteri açtı. İçinde hazırlanmış sorular olan bir sayfa. Sorular kişisel birkaç bilgi öğrenmek içindi. Sorularda "eşcinsel misiniz" de vardı. Tabi ki görevli bana bakarak kendi kendine bana sormadan soruları yanıtladı. Cevaplarda eşcinsel olmadığım da vardı! Oradan ayrılmadan önce sonucu ne zaman alabilirim diye sordum. Bana bir hafta sonra alabileceğimi söyledi. Kulaklarıma inanmak istemedim. "Nasıl yani, bir hafta

sonra mı?". "Evet" dedi. Sert bir şekilde, kabadayı edasıyla "burada böyle" dedi. Ben hâlâ inanmak istemiyordum. Bir hafta nasıl insanları bekletirler diye düşündüm. Sinirli bir şekilde oradan çıkarken doktor odasını gördüm. Hemen içeriye girip "pardon bir şey sormak istiyorum sorabilir miyim?" dedim. "Tabi" dedi. Aids testinin sonuçlarının bir hafta içerisinde alındığını öğrendim. Sürenin çok uzun ve kişiler açısından zararlı olabileceğinden bahsettim. Bir hafta boyunca insanlar test sonuçlarının pozitif mi yoksa negatif mi? sorularıyla kabusa döndürebilir yaşamını. Hemen bana bir sürü açıklama yaptı. Bana en saçma geleni de testin maliyetinin çok yüksek olmasından bahsetmesiydi. Testin maliyeti yüksek olabilir. Burada bir sorun yok. Test maliyetinin test sonuçlarının zamanını neden etkiler ki diye düşündüm. Hacettepe'de iki günde verilen sonuçlar burada neden bir hafta sonra veriliyor? Sinirli bir şekilde oradan çıkarak arkadaşımın yanına gittim. Moralim bozuk bir şekilde "hadi gidelim" dedim. O da bana "ne oldu?" diye sordu. Ben de "boş ver" dedim. Birlikte bir arkadaşa gidip kahvaltı yaptık. Kahvaltı esnasında aklıma şeker testi geldi. Hemşire bana aç mısın tok musun diye sormamıştı, (sorması gerekiyordu) soğuk davranmıştı, görevli genç kadın frengiyle bel soğukluğunun aynı hastalık olduğunu söylemişti. Aids ünitesindeki doktor bana bir sürü anlamsız açıklama yapmıştı. Görevli, arkadaşımdan iki milyona yapılan test için yedi milyon istemişti. Neden biz o lanet yere gitmiştik? Bir hafta sonra başka bir arkadaşla sonuçları almak için Hıfzıssıhhaya gittik. Sonuçları görevli ile bir sürü kağıt yığınları arasında aradık. Yoktu. Görevli "daha çıkmamış birazdan çıkar" dedi. Ben artık sıkılmaya, paniklemeye başlamıştım. İnsan ister istemez korkuyor. Ben aşağı indim diğer sonuçları aldım. Tekrar oraya geldiğimde arkadaşım sonucu söyledi. NEGATİFti. Biraz rahatladım. Ama yine gergindim. Görevli çıkarken bana seslendi yanına gittim. "Karnen var değil mi?" dedi. Şişman iri bir bayan. "Evet" dedim. "Nerede çalışıyorsun?" dedi. Öğrenci olduğumu babamın emekli memur olduğunu söyledim. "Nerede okuyorsun, hangi bölümde?". Ben de saf bir şekilde söyledim. Sonra "neden bu testi yaptırıyorsun?" dedi. O an ben sert bir şekilde "neden böyle sorular soruyorsunuz?. Eğer böyle sorular sorarsanız insanları ürkütürsünüz ve test yaptırmalarına mani olursunuz" dedim. Kadın sinirlendi. Ben de sinirlendim. "Söylemek zorunda değilim" dedim ve çıktım. Çok sinirlenmiştim. Arkadaşıma "manyak bunlar" dedim. Kadın tabii söylediğimi duydu. Bağırmaya başladı "SAPIK SAPIK..." diye. Herhalde kadın sinir krizi geçiriyordu. Ben de çok sinirlenmiştim. Yürürken arkadaşım yanlış yaptığımı söyledi. Daha uygun bir üslupla konuşabileceğimden bahsettiği an artık deliresim geldi. Bir saatte onunla mücadele ettim. Sanki kadına uygun bir üslup kullansam daha mı farklı olacaktı. Personel zaten oraya baş vuran herkese sapık gözü ile bakıyor. Yani söyleyeceğim Hıfzıssıhhaya gitmeyin, gidebileceğiniz pek çok seçenek var (özel ve üniversite hastaneleri). Giderseniz de o an yanınızda olduğunu hissedeceğiniz arkadaşınızla gidin.

TAHA Ankara

KAOS GL 62 / 33


KEREM / Ankara Nereye kadar iletişim? Kaos toplantılarına yaklaşık iki yıldır katılıyorum. Bu toplantılarda, acaba bu hafta ne konuşalım, diye ortaya sorulunca, hemen en çok önerilen konu başlıkları ya iletişim ya da ilişki kelimesini içeriyor. Ya da herhangi bir konu konuşulurken, iletişim ya da ilişki konularına kadar dallanıp budaklanmadan, bunlara değinilmeden toplantı bitmiyor. Dergiye yazılan mektup ve yazılarda başlıca şikayet gene bunlarla ilgili; neden iletişim kuramıyoruz, ilişkilerimiz niye zayıf. Ben bunun öyle kolay kolay değişeceğini de sanmıyorum. Karamsar olduğumdan değil de, bir günde değişemeyeceğine inandığımdan. Hepimiz gibi, benim de anlatmaktan keyif aldığım bir hikayem var, hiçbirinize yabancı gelmeyecek olsa da. Bende bir farklılık olduğu kafama dank ettiğinde, koca evrende yalnız hissetmiştim kendimi, soyunun son örneği filan gibi. Sonra (maalesef oldukça uzun bir süre sonra) bu farklılığımın utanılacak, üzülünecek birşey olmadığını, benim gibi insanlar olduğunu öğrendiğimde sevindim, ama bu insanları bulmayı beceremediğim için bu sefer de kendimi soydaşlarımdan uzak sürgünde filan gibi hissetmeye başlamıştım. Sonrası da zaten iletişime geçmeyi başardığım benzerlerimle ilişki kurmak ve yürütmek çabasıyla geçti. Eşcinsellerin birbirini bulduğunu duyduğum sinemalar gitmeye cesaret edebildiğim tek yerdi, ne park, ne hamama gidemedim. Konuşmadan önce seviştim bu birkaç sinema ziyaretinde. Bunun çok hoşuma gitmediğine karar verdiğim sıralarda Kaos GL çıkmaya başladı. Büyük bir hevesle aydan aya dergiyi okumaya başladım. Bir türlü toplantılarına gidecek cesareti toplayamadım, sürekli erteledim. O zamanlar keşke sahte adla bir

KAOS GL 62 / 34

mesaj yayınlayabileceğim bir sayfa olsa, birileriyle buluşup tanışabilsem, diye düşünürdüm. Şimdi ise grupla çalışıyorum, ve iletişim sayfası olmasa olmaz mıydı, diyorum. Ne kimseyi suçlamaya, ne de kimseyi hor görmeye niyetim var. Ne böyle bir hakkım var, ne de öyle bir konumum. Birbirimize ulaşma çabalarımıza cevap verecek bir kaç ortam yaratmışız kendimize. Heteroseksüel dünyada kendimize ayırdığımız bir kaç yer: bar, sinema, park, hamam. Buralarda iletişime geçmeye çalışıyoruz, artık ne kadar olduysa. Bin türlü maskeden soyunup, binbir çeşit maskeler takıp buralarda birbirimizi bulmaya çalışıyoruz. Bunlar bence ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor. Hiçbirimiz yalnızlıktan şikayet etmekten bunlarla vazgeçmedik. Şimdilerde internet üzerinden birbirimize dokunuyoruz, bir süredir de dergimizde bir iletişim sayfamız var. Şu anda mevcut olan bu birbirimize ulaşma araçlarından hiçbir ahlâk edep kaygısıyla rahatsız olmuyorum. Ben tercih etmesem de kimin, kiminle neler yapmak isteyip ne kadarını yaptığı beni rahatsız etmiyor. Ama ben bu yollarla birbirimize ulaşabildiğimize, bu yazılarda çok belirtildiği gibi iletişildiğine İNANMIYORUM. Kaos GL'ye, biraraya gelip birşeyler değiştirmeye çalışan eşcinsel gruplara düşen görevin yeni iletişim metodları, yeni ilişki biçimleri, daha ileri paylaşımlar ortaya koymak, bunları tartışıp üretmek, yaşama geçirmek olduğuna inanıyorum. İnsanların telefon numaralarını boy ve kilolarıyla bir dergide yayınlatıp, sonra ister telefonda ister daha sonra sevişmeleri beni rahatsız etmiyor. Ama Kaos GL'de böyle bir sayfanın yer almasının , yıllar önce benim de istediğim gibi, ortaya çıkmadan, gizli saklı, heteroseksüel dünyanın izin verdiği yere kadar iletişime geçme isteğine

teslim olmak düşünüyorum.

olduğunu

***

Duygu ZAFER / İstanbul İLETİŞİM KÖŞESİ İletişim köşesine gelince; ben bu köşe vasıtasıyla başlayan çok güzel aşklara tanık oldum. Böylesi güzel şeylere vesile oluyorsa iletişim köşesinin varlığını sürdürmesi gereklidir. Bu konuda çok yakından bildiğim tek olumsuz şey şudur ki, sözüm heteroseksüel erkeklere; (Kaos GL'nin heteroseksüellerce de okunduğunu biliyoruz). Bir lezbiyen kadın, "kadın" arkadaş arıyorsa o gerçekten "kadın" arıyor demektir. Ona telefon edip, onu rahatsız etmenizi, ısrarcı davranmanızı çok aptalca buluyorum. Kendinizce kılıfınız da hazır; -biz eşcinselliği merak ediyoruz da onun için sizinle tanışmak, konuşmak istiyoruzdiyorsunuz. (Sizin ne maksatla aradığınızı kafası çalışan herkes anlar.) Eşcinselliği öğrenmek için sizin cinsiyetinizden olan gayleri aramamanızın sebebi ne ola ki? Bunun cevabını biliyoruz, biz herşeyi biliyoruz. Bu dergiyi taciz amacıyla kullanmayın. Dünyada yatacağınız bir sürü kadın varken lezbiyen kadınlardan uzak durun.

YEDİ TEPELİ ŞEHRİMDEKİ LEZBİYENLERİM Hâlâ kör, sağır, dilsiz olmaktaki gayretiniz niye? Farklı diyarlarda mı yaşıyorsunuz da bu kadar uzaksınız lezbiyen harekete? Eşcinselliğinizden dolayı hiç aşağılanmıyor musunuz, baskı görmüyor musunuz, yadsınmıyor musunuz? Önceden çektiğiniz sıkıntıları ne çabuk unuttunuz da kendinizi bir vurdumduymazlığa hapsediyorsunuz. Ben unutmadım ve burdayım ve bana ulaşmanızı bekliyorum ve soruyorum: Lezbiyen aktivistlerin emekli olma hakkı var mı?


İletişim İletişim köşesinde ücretsiz yayınlanmak üzere kısa mesajlarınızı adreslerimize iletebilirsiniz: Ali Özbaş, P.K. 53, Cebeci ANKARA / Fax: 0.312.363 90 41 / e-mail:kaosgl@geocities.com (Mesajlarınız aksini belirtmediğiniz takdirde 3 ay boyunca yayınlanır.) My name is Gerard van Beek and I live in the Netherlands in a small village in the south, near Eindhoven. I'm 48, 1.81, 75, blonde, mustache. My profession is socialworker. Interrests: travel, ex-change visits, art, music archeolegy, meeting people. I'm looking for an gay-penfriend with most the same interrests, age 25 - 35. gerati21@hotmail.com I am 38 year old German, 182 cm, 72 kg, blue eyes and blond hair. I like to have a friendship to a young man, not elder than 22 years, first as a penpal, later maybe more. If honesty, conficance and sincerity are important for you, please write to Reinhard Kuemmel, Borgloher Straße 59a, D-49326 Melle, Germany or send an E-Mail to Reinhard.Kuemmel@tonline.de. Dürüst ve samimi arkadaşlarla iletişim kurmak istiyorum. MURAT K, İstanbul e-mail: muratkayik1@hotmail.com 21 yaşında, üniversite öğrencisi bir gayim. İzmir'de yaşıyorum ve bu şehirde hiç eşcinsel arkadaşım yok. Dostluğa ve dayanışmaya inanan bütün eşcinsellerden mektup bekliyorum. Koray, P.K. 178 Konak/İzmir Australia of Chinese descendant. 30s, slim, tall, smooth, goodlooking. Own small business. Seek a Turkish boyfriend. You, 30 under, slim, white skin, goodlooking, you may need to migrate Australia. Write with photos to: Ian Lee, P.O. Box 446, Darlinghurst 1300, Sydney, Australia I am living in Brussels. About me, I am a 25yo 173cm 52kg Japanese student, slim but with strong will. In fact I am looking for nice looking friends, because of any moments nice to see and company with.I would like to exchange pics, and if you don`t have it on net , I will tell you my mail box address. Afterall what I am looking for is, nice to sharing every possibilities with friends, I think this is only possible between gays. Anyway I am looking forward to hearing from you soon. Hidde, kimico@hotmail.com

Hayri (İstanbul): 0.532.738 20 69 Bir eşcinselim ve benim gibi tüm eşcinsel arkadaşlarla tanışmak istiyorum. Murat Sönmez: 0.535.711 49 55 27 yaşında, uzun boylu, kumral bir İstanbullu'yum. Güvenilir, ciddi, sevgiye ve dostluğa ihtiyaç duyan tüm gay arkadaşların telefonunu bekliyorum. Engin: 0.532.656 24 08 35 yaşında, 1,87 boyunda, 85 kg; gayim. Ankara ve çevresinden gay arkadaşlarla düzeyli ilişkiler kurmak istiyorum. Tolga:0.532.500 41 69 Ben 19 yaşında bir lezbiyenim. Ailemden kimse bilmediği için sizlere bir adres ya da telefon bırakamıyorum. Ama sizler bırakırsanız tanışabiliriz. Gülşah, Adana. 26 yaşında, 1.75 boyunda, 65 kilo yakışıklı bir gencim. Eğer kendinle barışıksan, bana yazarsan emin ol, pişman olmazsın. Resimli mektuplarınızı bekliyorum. Deniz Konya: Valeriusstraat 2-D 7604 CN Almelo Hollanda Tel:00-31-546-812889 İstanbul'dan bir gayim. Eşcinsel duygularımı paylaşacağım, erkek tenine özlem duyan, beni benim kadar sevecek sevgiye önem veren gaylerin mesajlarını bekliyorum. Ahmet, P.K. 1058, 34437 Sirkeci İSTANBUL Merhaba, 24 yaşında, 1.76 boyunda, ela gözlüyüm. Arayacağınız numara herhangi bir numara değil, konuşun benimle. İstanbul, Ümit, 0.535.726 69 10 31 yaşında, kumral, yakışıklı bir geyim. Uzun süreli ilişki arayan, kendisini kişisel çıkarlardan arındırabilmiş, dürüst ve samimi bir arkadaş arıyorum. Bahattin, P.K. 54, Bakırköy, İstanbul 33 yaş, 1,73 cm, 69 kg. Açık kumral biriyim. Seviyeli gay arkadaşlığı kurmak istiyorum. Hikmet, P.K. 341, 33000 MERSİN İçinde biseksüellik ve gaylik fırtınası kopanlar, ama bir türlü yaşamak istediklerini yaşayamayan arkadaşlar bekliyorum. Yazışalım, tanışalım. Ayrıca bu Tokat'ın biseksüel, lezbiyen, gay

insanları ayda mı yaşıyor? yavuz_hakan@hotmail.com. 25 yaşında esmer, ressamım. Kalıcı bir ilişki yakalayabileceğim, sevgiye inanan kadınlarla tanışmak istiyorum. Sema: 0.532.713 70 31 35 yaş, 1.74 cm, 72 kg, açık kumral, kariyer sahibi bir erkeğim. İzmir ve çevresinden güven, sevgi ve saygı üçlüsüne önem veren kariyer sahibi kişilerle seviyeli arkadaşlıklar kurmak istiyorum.10:00-18:00 saatleri arası arayın. Ahmet:0.535.717 46 44 Kendinle barışıksan, içtensen, doğalsan, açık sözlüysen, mücadeleyi seviyorsan. Sence kalmaya devam et ve bana yaz veya ara. Barış Evren:P.K.177, Ulucami 16371 BURSA BarisEvren@hotmail.com 0.542.734 79 90 0.532.557 70 51 Erenköy ve çevresi başta olmak üzere tüm gay arkadaşlardan telefon bekliyorum. Suat:0.542.724 28 41 23 yaşında üniversite mezunuyum. Ankara’daki gaylerle tanışıp görüşmek ve diğer illerdeki gaylerle mektuplaşmak istiyorum. Sinan: P.K. 153, 06592, Cebeci/ANKARA 26 yaşında, Almanya'da oturan, arada İstanbul'a gelen biriyim. Eşcinsel arkadaşlarla yazışmak, tanışmak isterim. Cem Oğuz. Postfach 1812 88008 FVE, Bonn-ALMANYA LAMBDA-İSTANBUL Danışma Telefonu: "Yalnız Değilsiniz!":0.212.233 49 66 (Salı, Perşembe günleri 19.0021.00 arası; diğer zamanlarda telesekreter mevcut) ILGA (International Lesbian and Gay Association) e-mail: ilga@ilga.org internet adresi: www.ilga.org IGLHRC (Uluslararası Gay Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu) e-mail: iglhrc@iglhrc.org fax: +415-255-8662 Amnesty International (Af Örgütü) e-mail: amnestyis@amnesty.org internet adresi: www.amnesty.rog

KAOS GL 62 / 35

The Advocate (The National Gay & Lesbian Newsmagazine-USA) internet adresi: www.advocate.com İNSAN HAKLARI DERNEĞİ Genel Merkez Tel&Fax: 0.312.425 95 47 Ankara Şube Tel:433 74 81 Fax:435 76 15 İstanbul Şube Tel:0.212.244 44 23 Fax:0.212.251 41 55 Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı http://www.archimac maarun.edu.tr-organizationkek GACI (Kadın Kapısı Haberleşme Bülteni) Tel:0.212.293 16 05 0.212.293 16 06 Fax:0.212.293 10 09 e-mail:ikgv@prizma.net.tr Transeksüellik (Türkçe) http://www.geocities.com/ wellesley/3116/ts.html Eşcinsellik ve İslam gaymuslims@yahoo.com Cinsel Hastalıklar Tedavi Merkezi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Aile Planlaması, İnfertilite Araştırma Merkezi (Üroloji Polikliniği içinde) 34303 Cerrahpaşa İSTANBUL AIDS Danışmanlık Hatları

selliği bir hastalık olarak değerlendirmemektedir. Kendi isteğinizle yada başkalarının zoru ya da yönlendirmesiyle bir psikologa başvurmuş olabilirsiniz. Daha önce ve ya bundan sonra özel ya da resmi (hastane, mediko gibi...) herhangi bir kurumda başvurduğunuz psikologun eşcinselliğinize karşı yaklaşımında bir sorun olduğunu düşünüyorsanız bir dilekçeyle (ilgili kurumu, psikologu, yaklaşımını...) aşağıdaki adrese bildirebilirsiniz. Dilekçenin bir örneğini de bize gönderirseniz seviniriz. (KAOS GL) TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ Meşrutiyet Cad., 22/12 06640 Kızılay-Ankara Tel:(0312) 425 67 65 Tel/fax:(0312)417 40 59 e-mail: TPD@service.raksnet.com.tr Yazışma adresi:P.K.117 Küçükesat/Ankara http://www.psikolog.org.tr İstanbul Şube: 0.212.245 65 65-293 93 39 İzmir Şube: 0.232.418 15 50 Bursa Şube: 0.224.221 62 14 Unutmayalım! Güvenli seks sadece AIDS’ten değil, birçok cinsel hastalıktan korunmanın yoludur.

Hacettepe AIDS Tedavi ve Araştırma Merkezi (HATAM) 0.312.310 80 47 Türkiye Aile Planlaması Derneği 0.312.431 18 78-431 56 98 Sağlık Bakanlığı Ücretsiz Bilgi Hattı 0.800.314 79 79 AIDS Savaşım Derneğiİstanbul 0.212.231 07 60 Positive Nation (Britanya'nın HIV Magazini) e-mail: editor@positivenation.co.uk internet adresi: www.positivenation.co.uk eşcinsel arkadaş! Eşcinsellik tedavi edilecek bir hastalık olmadığı gibi psikososyal bir bozukluk da değildir. Psikoloji ve psikiyatri kurumu çeyrek yüzyıldır eşcin-

POSTA KUTUSU NASIL KİRALANIR? Bir çok kişi postanelerin ucuz bir hizmeti olan ve mektubunun evden/apartmanından başka biri tarafından okunma, alınma, kaybedilme riskini ortadan kaldıran Posta Kutusu kiralama işleminin çok meşakkatli olduğunu düşünür. Oysa postanelerin ekonomik bir hizmeti olan P.K.'lar 18 yaşından büyük herkes tarafından kolayca kiralanabilir. Bunun için, kayıtlı olduğunuz muhtarlıktan bir ikametgah ilmuhaberi ve nüfus cüzdanı örneği alarak istediğiniz bir postaneye başvuruyorsunuz. Altı aylık ya da yıllık, oldukça düşük bir abonelik ücreti ve bir defaya mahsus olmak üzere anahtar ücreti ödüyorsunuz. (1999 yılı P.K. bir yıllık aboneliği 3.000.000.-TL idi.) Pek çok postanede gerçek adınız dışında bir rumuz sorun olmasa da, sadece gerçek adın kullanıldığı mektupları kabul eden postaneler de bulunuyor. Garip rumuzlar yerine en azından ön adınızın yazılması size gelen mektubu güvenli bir şekilde Posta Kutunuzda bulmanızı sağlayacaktır.


Mektuplarınız için adresimiz: Ali ÖZBAŞ P.K. 53 Cebeci ANKARA

Parisli Amca / İstanbul Sevgili KAOS GL okurları, Sizlerden uzun bir süre uzak kaldım. Özür dilerim, izninizle ve becerebildiğimce anı ve öykülerimle sizlerle olmak isterim. Beni okumak zahmetine katlanırsanız, arada sırada beni cesaretlendirecek mektuplarla sevindirirseniz mutlu olurum. Ayrıca anılarımı neşretmekle beni son derece mutlu eden Kaos GL aktivistlerine sonsuz saygı ve sevgilerimi arz eder, hepinizi belki bir gün tanıma ümidiyle gözlerinizden öperim. Parisli Amca'dan Yusuf Can'a / İlk mektup / 10 Haziran 1998 Sevgili Yusuf'um Aşk, sevgi, sevmek, sevilmek ne güzel duygular. Ekmek su gibi tabi'i bir ihtiyaç. Aşksız olmuyor. Yaşanamıyor. Bu bir gerçek, hakikat Aşk!.. Lavlarını püskürten acımasız bir volkan, onulmaz bir hastalık, çektirdiği acılar. Titrek kalemimle hislerimi belirtmek, sevgilerimi açıklamak istiyorum Yusuf'um. Ruhumda yarattığım hayaline aşığım, yüreğimin sesini biraz dinle Yusuf'um. Yaşlı gözlerimle senden sevgi isterim kanayan yüreğime merhemim ol Yusuf'um. Benim gibi bir sevenin hiç oldu mu Yusuf'um. Cemalini belirten tasvirini yollarsan rengini bilmediğim gözlerinden öperim. -Parisli Amca Tarih:10 haziran 1998 Parisli amcanın bu mektubunu alan Yusuf Can hem sevinir hem düşünür. Zira yazmaya vakti yoktur. Aradan uzun bir zaman geçer. Yanıt alamayan Parisli Amca kartpostal bir resminin arkasına şu sözleri yazar, gönderir. Sevgili Yusuf Size sevgi dolu yazılarıma henüz yanıt alamadım. Beni olumlu karşılayacağınızı ümit eder, resimli mektubunuzu beklerim. -Parisli Amca Parisli Amca bu arada kısa bir mektup daha yazar Sevgili Yusuf'um Sizden özür dilerim. Kendimi tutamadım. Aşkımı itirafla belki günaha girdim. Ne olur cevap verin samimi hislerime. Kalbinizle inanın platonik sevgime. Sizinle rüyalarım, kaynamış

KAOS GL 62 / 36

size ruhum sevgi ne garip şey benim tatlı Yusuf'um. -Parisli Amca Bir süre sonra Kaos GL Sayı 46, sahife 12, Yusuf Can'ın yazısının bir yerinde; Amcam kulak ver sesime / Amcam olma amca / Dilersen anlayanım ol / Dilersen anlayanın olayım. Ve bu mealde bir de mektup döşenir Parislisine. Eyvah!!! Yusuf Can Parisli Amcanın şefkat, sevgi dolu sözlerini değişik algılamış. Fi'ili aşk, sıcak sevişme teklif ediyor. Hem de açık sözlerle düşündüklerini ayan beyan yazmış. Dolambaçlı yollara sapmadan. Diplomatik cümleler kullanmadan tüm samimiyetiyle hislerini belirtmiş. Ekmek peynir ister gibi yazısı da Viagra hapı almış gibi insanı şehvetlendirir. Bu hoş porno mektupla ilgilenenler Kaos GL'ye yazarlarsa, bir kopya gönderebilirim. Yusuf Can mert bir iç Anadolu çocuğu. Sözü söz, dediği dedik. Henüz çok genç bir öğrenci. Hızlı, çok ateşli. Hayat tecrübesi az. Kötü kişilerin şerrine maruz kalabilir. Başı derde girebilir, Allah korusun onu. Parisli Amcaya gelince… Gün görmüş, dünya gezmiş, merhametli, duygulu, hatır gönül sayan, haklı da olsa kimseyle tartışmayan, çekişmeyen, insanları, kedileri çok seven, kendi halinde yaşlı bir gay. Yusuf Can'ın Kaos GL'de neşredilen yazılarını beğenmiş, bir de resmini istiyor. (Sokrates.) Sevgili Yusuf'um, Bana bir resmini yolla. Koynumda saklar, özledikçe bakarım. Rengini bilmediğim gözlerini öperken, sırma saçlarını koklar, kulağına sevgi dolu serenadlar söylerim. -Parisli Amca Yusuf Can yanıtlar: Parislim Kime resim yolladımsa, hiç cevap alamadım. Sana da yollayarak kaybolmanı istemem. Karamanlı Yusuf Can'ın kalbinde yeri varsa, tahayyülle seversin, ruhunda yaşatırsın. -Yusuf Can Sokrates şöyle izah eder: Bu sözleri okuyan Parisli Amca derin düşüncelere dalar. Yusuf Can ne demek istemiştir? Niye resim yollamıyor? Aklından pek çok ihtimaller geçirir. Gençlik yıllarında hemcinslerinin ve kendi başından geçen ürkütücü olayları hatırlar. Gizli gayleri ailelerine ihbar şantajı ile para sızdırmak isteyen cibilliyetsiz yaratıkların kurduğu komplolar aklına gelir.

Yusuf Can'a hak verir. Öyle ya herkese resim yollanır mı? Ama anadan üryan resim istememişti ki. Yüzü gözü net vesikalık bir resim yeterli olabilirdi, Parisli Amca'ya. Bir yandan da şöyle düşünür: Galiba sevgili Yusuf'um eciş bücüş, çarpık çurpuk çok çirkin çelimsiz bir genç. Onun için resmini yollamak istemiyor. Ama ben onu ruhen manen seviyorum. Güzellik veya çirkinlik bahis mevzu'u olamaz ki. Parisli Amca hemen kağıda kaleme sarılır. Sevgili Yusuf'um, Hayalimdeki görüntünle ruhumun en derin köşesindesin. Ziyanı yok. Resim yollama. Mektupların yeterli. Bırak seni tahayyül ettiğim gibi kalbimde yaşatayım. Belki bir gün seni görmek, yakından tanımak nasip olur. Gözlerinden öperim. -Parisli Amca Mektubunun zarfına şahsi resimler de koyar, gönderir. Parisli Amca Yusuf Can'ın sıcak sevişme porno mektubunu ise şöyle yanıtlar. Biricik sevgili Yusuf Can'ım Sevimli mektubunuzu heyecanla okudum. Acele yanıtlamakla çok sevindirdiniz. Okul durumunuzun ve sıhhatinizin iyi olduğuna bilhassa memnun oldum. Kaos GL'de neşredilen yazınız da çok heyecanlı, öfkeli bir lisan kullanmışsınız. Nedir çektiğiniz Muşlu sevgilinizin elinden? Vefasız insanlara gönül verenlerin düş kırıklığına uğramaları kaçınılmazdır. İyi anlıyorum bu tür ızdırapları. Hepimiz çekiyoruz bu acıları, ne yazık. Şahsıma duyduğunuz yakın ilgiye ve sevgiye çok teşekkür ederim. İlk fırsatta buluşup bire bir heyecanlı hareketli anlar yaşama isteğinize olumlu cevap vermem mümkün değil. Siz çok genç, henüz hayatın ilk baharına girmeye hazırlanan ateşli, hassas bir gençsiniz. Açık sözlü, dürüst olduğunuzu da görüyorum. Bana gelince, size duyduğum sevgiyi belirtmekte belki biraz fazla ileri gittim. Ölçüyü kaçırmış olabilirim. Sizden özür dilerim. Senelerdir kalbim boş. İçli bir aşk yaşamak hepimizin emeli. Ben de sevmek sevilmek için çırpınırım ne çare. Aramızda telafisi gayri kabil yaş farkı var. Size gönderdiğim


fotoğraflarda yaşım açık seçik belli. Her halde yaş faktörü dikkatinizi çekmemiş. Belki de bu yaş farkı sizce bir engel teşkil etmiyor olabilir. Tercihler tartışılmaz. Ben de sizin bulunduğunuz yaşlarda iken kendimden çok yaşlı hemcinslerimle duygusal anlar yaşamıştım. Beni pek çok olumsuz durumlardan kurtarmışlar, korumuşlardı. Onları minnetle anarım. Sizi özümden çok seviyorum. İnanın sevgime. Mutlu olmanızı isterim içtenlikle. Rahmetli sanat güneşimiz şöyle demişti bir şarkısında Kıskanırım seni ben / Kendi gözümden bile / Koklamaya kıyamam / Benim güzel manolyam. Başka bir şarkıdaki sözleri de hatırlamanızı isterim. Bu şarkının gerçek bir öyküsü de var. Genç, güzel, toy bir kızla yaşlı bir bey efendinin arasında geçen aşk hikayesidir. Yanaklarında henüz ergencelik sivilceleri yeni belirmiş bir kızcağız, romatizmal ağrılar çeken aşlı bir zata aşık olur. Bu muhterem yaşlı zat ise platonik duygularla sevdiği maşukasını şu sözlerle yanıtlar: Ben gamlı hazan / Sense bahar / Dinle de vazgeç. Sevgili Yusuf'um, Siz henüz yeni tomurcuklanmış nadide bir çiçek, bense yaşlı bir çınarım. Bu nadide çiçeği kendi gözünden bile kıskanan yaşlı çınar, nasıl kıyar onu koklamaya ve kendini koklatmaya… Ben sizi belki bir gün görürüm ümidiyle şefkat ve hasretle seviyorum. Ama yine de karar sizin. Duygular değişebilir. Ben ancak güzel gözlerinizi öpebilir, zarif parmaklarınızın ucundan tutabilirim. Hoşça kal biricik sevgili Yusuf'um. Tatlı Can'ın. -Parisli Amca Anlaşılan Parisli Amca Yusuf Can'a olan kutsal sevgisinin koruma amacı ile böyle yazmış. Ama yine de kapıyı aralık bırakmış. Sordum nedenini Parisli Amca'ya? Bu tutumunuz biraz da, istemem ama sen yine de yan cebime koy, anlamına gelmiyor mu? - Öyle de düşünülebilir. Sakallı, bıyıklı, saçları dökük, reşit olmayan gençler ve zencilerle cinsel beraberliğe giremem. Bu tiplerin haricinde benle beraber olmak isteyen kişileri red etmek nezaket hislerimi rencide eder. Sevgili Yusuf Can'a gelince… O benim başımın tacı bir prenstir. Yüreğimde istisnai yeri olan, rüşdünü ispatlamış kültürlü bir genç. Talep ondan gelirse, mutlu olabileceğini sanıyorsa onu nasıl

reddedebilirim. Şu mühim noktayı da tekrar belirteyim. Kendisini hiç görmedim. Huyunu, suyunu, tercihini bilemem ki… Birbirimize meçhul ve uzaklardayız. Ona kavuşmak çok zor, imkansız gibi. Yusuf beni medyadaki röportajlarımdan, gönderdiğim resimlerden tanıyor. Bense onu sadece KAOS GL'ye yazdığı yazılardan. Her ne hikmetse ruhum hep onunla, onu çok seviyorum. Bu bir telepatik sevgidir. Rüyalarımı süsleyen, ruhumu avutan bir aşktır. Parisli Amcam, son bir soru; Kaos GL 45-46. sayılarda neşredilen yaşamın içinden kartpostallar sahifelerine yazdığınız anılarda hazin öyküler bulunuyor. Bir partnerinizle olan beraberliğinizin korkunç bir sonla noktalandığını, Paris'e yerleştiğinizi yazmıştınız. İzah etmediğiniz bu korkunç son nedir? Merakımıza mucip oldu. - Olayı hatırladıkça göz yaşlarımı hiç tutamam. Çok zengin ama cahil bir toprak ağasının en küçük oğlu olan, mimarlık fakültesinde okuyan sevgilim Yaşar memleketine çağrılır. Çok yakın akrabalarından genç bir kızla evlenmeye icbar edilir. Yaşar'ın tüm direnmelerine rağmen her şey oldu bittiye getirilir. Düğün dernek yapılır, imam nikahı kıyılır. Günler haftalar geçer. Ama bir türlü cinsel birleşmeleri mümkün olmaz bu yeni evlilerin. Kızcağız bekaretini muhafaza etmekte. Karı-koca tedirgin, mutsuzlar. Bu durum aile büyüklerinin gözünden kaçmaz. Soruşturmalara başlarlar, zira bazı şaialar vardır. Bulundukları kazada Yaşar'ın bazı hemcinsleri ile şüpheli arkadaşlıkları olmuştur. Bu da dikkatlerini çeker. Gözlerini Yaşar'ın İstanbul'daki hayatına çevirirler. Yaşar'ın fakültede beraber okudukları hetero hemşehrileri durumun farkındadırlar. Ailesine en ince detayına kadar her şeyi anlatırlar. Artık vaziyet anlaşılmıştır. Oğulları iflah olmaz bir sapık, korkunç bir günahkârdır. Livata fiili cehennemlik bir suçtur. Mümkün değil, tövbesi kabul olmaz!!! Zavallı Yaşar'ıma bakış açıları değişmiş, o artık ailenin bir yüz karasıdır. Baba ve ağabeyler çocuğa yüklenir dururlar. Annesi senelerce evvel öldüğünden koruyanı yoktur. Cahil baba hiddetinden küplere binerken üvey analığı

sessiz kalır olana bitene. Bir gün zalim baba silahı Yaşar'ın kafasına dayar: Ülen ben seni İstanbul'a ibnelerle itişesi diye mi gönderdim!!! Damına koduğum dölü. Silahın kabzası ile yüzüne başına vurur Yaşar'ımın yüzü ağzı burnu kan revan içinde kalmıştır. Burada Parisli Amca artık kendini tutamaz. Hüngür hüngür ağlamaya başlar. Ben de bu mevzuyu açtığıma, yarasını deştiğime pişman oldum. Biraz teskin olduktan sonra: Aaah, yavrucuğum günlerce tahammül edilmez hakaretlere, dayaklara maruz kalmış. Ağızlarında bakla ıslanmayan akrep akrabaları arasında bu durum konuşulur dururmuş. Ne ayıp... Ne günah... Böylelerinin bastığı yerde ot bitmez. Bet bereket kalmaz. Gökten taş yağar. Katli vaciptir, diyenleri olmuş. Yaşar'a üç defa boş ol dedirtmişler imam nikahlı karısı için, sonra da baba evine teslim etmişler bakire kızı. Bir gece sabaha karşı silah sesi duyulur. Yaşar elinde tabanca beynine sıkılı bir kurşunla ölü bulunur. İntihar etti, dense de inanasım gelmiyor. Akrabalarının bu işi onur, namus meselesine çevirdiklerine eminim. Kahrolası ilkel töreler, belki de aile meclisi kararı ile yaşamına son verdiler. Nasıl elleri vardı, nasıl kıyabildiler ona… KAOS GL, sayı 46, yaşamın içinden kartpostallar bölümünde bu feci sonu kalemim yazmaya elvermediğinden eksik kalmıştı. Ben de kendimi suçlu hissederim. Acaba benim yüzümden mi bu haller başına geldi? Bunca sene sonra bile hatırladıkça üzülür, göz yaşlarımı tutamam. Bu olay 1955 senesinde olmuştur. Kaos GL, Sayı 45, yaşamın içinden kartpostallar bölümünde neşredilen hazin bir eşcinsel aşk öyküsü'nde ismi geçen Muhsin'i Paris'ten avdetimde, tüm aramalarıma rağmen, kendisine ulaşamadım. Ama evlendiğini de duymuştum. -Parisli Ama Eski bir eşcinsel yazar; Tasvir'ime lüzum yok / Tercüman'a ne hacet / Sabah senin olsun / Bana ver bir AKŞAM, demiş, gazete satan mantiye Ne kadar yaşlansam da ruhum hiç farımıyor. Ölen horozun gözü çöplüklerde kalıyor. Şakir'in dediği gibi (Kaos GL, Sayı 52, s.37) nadiren sertleşsem de nice partnerlerim benle mutlu oluyor.

KAOS GL 62 / 37


Türk Ceza Yasası'nın Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhine İşlenen Cürümler (Genel Terbiye ve Aile Düzenine Karşı İşlenen Suçlar) ile Ahlâki Umumiyeye Müteallik Kabahatler (Genel Ahlaka İlişkin Suçlar) bablarının (bölümlerinin) Cebren Irza Geçme-Kız, Kadın ve Erkek Kaçırmak- Edebe Muhalif Hareketler fasıllarında (alt bölümlerinde) yer alan maddelerinde aynı cinsler arasında cinsel ilişki, tek başına ve açık bir şekilde düzenlenmemiştir. Yasal mevzuatımıza göre ahlâk dışı kabul edilip suç olarak belirlenen fiiller, (Irza geçme, ırz ve namusa tasaddi, söz atma ve sarkıntılık, alenen hayasızca yapılan hareketler)

"Bir kimse", "Küçük" gibi genel ifadeler kullanılarak düzenlenmiş ve suç tiplerinin hemen hepsinde fiilin aynı cinsler arasında işlenmesi, cezayı ağırlaştırıcı sebep olarak kabul edilmemiştir. Yasanın "söz atma" ve "sarkıntılık" suçlarını düzenleyen 421. maddesinde "Kadınlara ve genç erkeklere söz atanlar... sarkıntılık edenler... hapsolunur." hükmü ile, söz atma ve sarkıntılık suçlarının mağdurunun erkek de olabileceği açık bir şekilde belirtilmiştir. Ceza Yasamızın 414. maddesinde, cebren (zorla) ırza geçen, küçükleri baştan çıkaran ve iffete saldırıda bulunanlara verilecek cezalar düzenlenmiştir. Bu madde gereğince, rızası (istek ve onayı) olsun olmasın 15 yaşını bitirmemiş bir küçüğün ırzına geçilirse, ırza geçen, 5 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına çarptırılır. Bu, fiilin basit hali olup, ırza geçme fiilinin zor ve şiddet kullanımı ile; tehdit yoluyla; akıl veya beden hastalığı olan; cebir ve şiddete karşılık veremeyecek durumda (Kendini bilemeyecek derecede sarhoş, baygın, uyuşturucu madde alması sonucu kendinden geçmiş...) olan bir küçüğe karşı işlenmesi halinde ceza ağırlaşmakta, bu gibi hallerde, faile verilecek ağır hapis cezasının 10 seneden aşağı olamayacağı ifade edilmektedir. Eğer mağdur 15 yaşın üzerindeyse ve fiil, yukarıda belirtilen nitelikli hallerle işlenirse, fail, 7 seneden az olmamak üzere ağır hapis cezasına çarptırılmaktadır. Irza geçme deyimi, "Bir erkeğin bir insan üzerinde doğal veya doğal olmayan bir şekilde cinsel temasta bulunmasını" ifade eder. Bu suçun mağduru (ırzına geçilen), kadın veya erkek olabilir. Failin cinsel organının (penis-kamış) normal (kadın cinsel organı) veya anormal (erkek veya kadının anüsü-dışkı çukuru) yoldan vücuduna menisini akıtabilecek şekilde tamamen veya kısmen girmesi, ırza geçme suçunun oluşabilmesi için gerekli ve yeterlidir. Hareketli üreme organı sadece erkeklerde bulunduğuna göre, ırza geçme suçunun failinin (işleyeninin) sadece erkek olabileceği de açıktır.

KAOS GL 62 / 38

Kadının, diğer bir kadın veya erkek üzerinde gerçekleştireceği cinsi hareketler ırza geçme suçunu oluşturmaz. Lezbiyen (sevici) kadınlar arasındaki cinsi, şehevi arzularını doyurmaya yönelik hareketler, ırza geçme değil, ırza tasaddi (sataşma) olarak kabul edilebilmektedir. Ceza Yasamızın 415. maddesinde "Her kim 15 yaşını bitirmeyen bir küçüğün ırz ve namusuna tasaddiyi içine alan bir fiil ve harekette bulunursa 2 seneden 4 seneye kadar hapsolunur." denilmektedir. Irz ve namusa tasaddi fiili, zor ve şiddet kullanımı ile, tehdit yoluyla, akıl veya beden hastalığı olan... bir küçüğe (15 yaş altı) karşı işlenirse ceza ağırlaşmakta ve fail, üç seneden beş seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Fiil, yukarıda belirtilen nitelikli hallerle işlenirse ve mağdur 15 yaşın üzerindeyse, fail, üç seneden beş seneye kadar hapsolunur. Irza tasaddi (sataşma), bir kimsenin vücudu üzerinde zorla, doğrudan doğruya cinsel ilişkiye

(penisin normal veya anormal yoldan mağdurun vücuduna menisini akıtabilecek şekilde tamamen veya kısmen girmesi)

varmayacak şekilde yapılan, onun ırz ve namusuna saldırıyı gösteren ve şehvet duygusuyla gerçekleştirilen harekettir. Tasaddide failin amacı, şehvet duygularını, cinsel ilişki derecesine varmayan ilkel şekillerde fiilen yatıştırma ve doyurmadır. Bu amaçla başlayan tasaddiler örneğin amacına meyil ve istek uyandıracak telkinatta bulunmak, resimler göstermek, sözler söylemekten başlayarak şehvet uyandırıcı yerlerini tutmak, tutturmak, açmak, açtırmak, kucağına oturtmak, öpmek, sıkmak, istimna (kendi kendini tatmin- mastürbasyon) yapmak veya yaptırmak ve nihayet badana yapmak gibi hareketlerin bir kaçını içerebilir ve bir engele uğramadıkça şehvetini, cinsel arzularını doyurmaya kadar devam eder. Irza sataşmada mağdur, kız veya kadın ya da erkek olabilir. Fail (suçu işleyen) herhangi bir kimsedir. Sevici kadınlar da bu suçun işleyeni olabilirler. Çünkü ırza tasaddi suçunda, ırza geçmenin aksine, duhul (sokma) amacı yoktur. Reşit olmayan (18 yaşını doldurmamış) bir kimse ile onun rızasıyla cinsel ilişkide bulunanlar, fiil daha ağır bir cezayı gerektirir olmadığı takdirde 6 aydan 3 seneye kadar cezalandırılırlar. (TCY m. 416 /3) Yukarıda değinilen fiil ve hareketler birden fazla kişiler tarafından işlenir veya usulden (ana baba, büyükanne büyükbaba) biri veya veli, vasi (Koruman:

Yasanın belirttiği durumlarda küçüklük ve kısıtlılık nedeniyle bu tür kişilerin yararlarını korumak üzere sulh yargıcı tarafından atanan yasal temsilci.) veya mürebbi (Eğitici: Küçüğün terbiye ve eğitimi ile ilgilenen kişi.) ve öğretmenleri ve

hizmetkarları veya terbiye ve nezaret veya


muhafazaları altında bırakılan

(Evin dışında hizmetkar: Kurumlar, çocuk bakım evleri, kreşler gibi yerlerde çalışanlar.)

veya suçtan zarar gören üzerinde egemenlik ve etkisi olan (Mağdurun, evinde kaldığı eniştesi gibi.) kimseler tarafından gerçekleştirilirse, yukarıda belirtilen, yasada yazılı olan cezalar, yarı oranında artırılır. Ceza Yasamızın 419. maddesi, "Alenen Hayasızca Hareket"i cezalandırmaktadır. Buna göre, "Alenen hayasızca harekette bulunanlar 15 günden 2 aya ve alenen cinsel ilişkide bulunanlar 6 aydan 1 seneye kadar hapis ve ayrıca ağır para cezası ile cezalandırılırlar." Hayasızca hareket, bir kimseye tecavüz şeklinde gerçekleşmemekle beraber, her göreni edep ve namus bakımından utandıran ve bu bakımdan halkın namus, edep ve temiz hislerine dokunan aleni (açık) ve utanmazca bir harekettir. Aleni olması şart ise de mutlaka herkesin görmesi gerekli değildir. İki kişinin birbiriyle halkın görebileceği bir yerde halkın edep ve nezahet (saf, temiz) hislerine dokunacak şekilde ve herhangi başka bir şekilde şehevi (Cinsel boşalım isteğini doyurmaya yönelik) harekette bulunmaları (Tutmak, tutturmak, sıkmak, okşamak, şehvetle öpmek..) alenen hayasızca hareket suçunu oluşturur. Haya duygularına, genel ahlaka ve adaba aykırı olan bir fiilin, genel ve genele (halka) açık olan yerlerde gerçekleştirilmesi halinde eylemin failleri cezalandırılır. Hayasızca hareketin, olay tanıklarının dikkatsizliği veya dalgınlığı gibi sebeplerle görülmemiş olması, görülebilme ihtimalini ortadan kaldırmaz. Önemli olan, olayın, birden fazla kişi tarafından somut olarak görülebilme olanağının varlığıdır. Çünkü yasanın, 419. maddesinde yazılı hareketleri yaptırım altına almasındaki temel amaç, ahlâka aykırı olan hareketi değil, bu hareketin açıkça yapılması sonucu halkın edep ve namus duygularına yapılan saldırıyı cezalandırmaktır. Hayasızca hareketin gündüz ve gece yapılması arasında fark yoktur. Yasanın ifadesinden de anlaşılacağı gibi, alenen hayasızca hareket ve cinsel ilişkide bulunanlar, ister aynı cins, ister ayrı cins olsunlar aynı yaptırımla karşılaşırlar. Ceza Yasamızın 421. maddesinde söz atma ve sarkıntılık suçları düzenlenmiştir. Madde gereğince, kadınlara ve genç erkeklere söz atanlar 3 aydan 1 seneye ve sarkıntılık edenler 6 aydan 2 seneye kadar hapsolunurlar. Sarkıntılık suçu, belirli bir kişiye karşı, onun rızasına aykırı olarak şehvet amacıyla, söz ve hareketle işlenen ve o kişinin edep ve namusuna dokunan edepsizce davranışlardır. Fakat bu davranışların, ırza tecavüz ve ırza tasaddi suçlarına veya bu suçlara teşebbüs derecesine varmaması gerekir. Aksi halde davranış, sarkıntılık olmaktan çıkar.

Suçun faili erkek veya kadın genç veya yaşlı herkes olabilir. Mağdur, kadın veya erkektir. Suçun, belirli bir kişiye karşı işlenmesi gerekir. Suç, hedef gözetmeden, belirli olmayan kişilere karşı işlenirse, diğer koşullar oluşmuşsa, alenen hayasızca hareket veya edebe aykırı hareket olarak nitelendirilebilir, fakat sarkıntılık olmaz. Ceza Yasamızın 429. maddesi gereğince, her kim cebir ve şiddet veya tehdit veya hile ile şehvet hissi veya evlenme amacıyla, reşit olan veya reşit kılınan (18 yaşını doldurmamış olmasına karşın evlenmeyle reşit olan) bir kadını kaçırır veya bir yerde alıkoyarsa, 3 seneden 10 seneye kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. Kaçırılan kadın evli ise ağır hapis cezası 7 seneden aşağı olamaz. Yukarıda yazılı suçun faili erkek veya kadın olabilir. Bir kadının evlenme amacıyla başka bir kadını kaçırması, yasalarımızda aynı cinslerin evlenmesi kabul edilmediğinden, olanaksız ise de kaçırmanın, şehvet amacıyla gerçekleştirilmesi mümkündür. Bu durumda, şehvet hissiyle bir kadının diğer bir kadını kaçırması halinde, faile, yukarıda yazılı cezaların uygulanabilmesi mümkündür. Reşit kişiler arasında rıza ile gerçekleştirilen cinsel ilişki, Ceza Yasamızın alenen hayasızca hareketi cezalandıran 419. maddesinin kapsamına girmediği ölçüde olağan olup, aynı cinsler arasında alenen gerçekleştirilmeyen ilişki, suç oluşturmamaktadır. Askeri Ceza Yasamızın "Askerlik Haysiyetine ve Şerefine Dokunan Suçlar ve Cezaları" faslında, ırza ve iffete tecavüz fiilleri düzenlenmiştir. Yasanın 153. maddesinin 3. bendinde, "Askeri şahıslarla gayri tabii mukarenette (doğal olmayan ilişkide) bulunan yahut bu fiili rızasıyla yaptıran askeri şahısların, tardı mucip (kovulmayı gerektirir) olmayan hallerde ordudan ihracına (çıkarılmasına) erbaşlarla onbaşıların rütbelerini geri alınmasına hükmolunur." denilmektedir. Maddede yer alan 'gayri tabii mukarenet' ile anlatılmak istenen, erkekler arasında veya insanlarla hayvanlar arasında şehvet hissini uyandırmak veya doyurmak amacıyla gerçekleştirilen fiillerdir. Görüldüğü gibi, askeri şahıslar arasında rıza ile veya rıza dışı gerçekleştirilen cinsel ilişki, ilişkiye girenlerin meslekten çıkarılmalarına kadar varan bir takım yaptırımlarla karşılanmaktadır. Irz ve iffete tecavüz olarak kabul edilen fiiller ise, tanımlanmaları ve uygulanan yaptırımlar bakımından Ceza Yasası ile paralellik göstermektedir. Yararlanılan ve alıntı yapılan kaynaklar: 1Türk Ceza Kanunu 2Askeri Ceza Kanunu 3Türk Ceza Kanununun Yorumu Vural Savaş- Sadık Mollamahmutoğlu 4 - Ceza Hukuku Özel Hükümler Prof. Dr. Ayhan Önder

Eşcinsel hukuk öğrencileri ve eşcinsel avukat arkadaşlar… Katkılarınızı bekliyoruz. Eşcinsel Hakları İçin Hukuk Bürosu'nu birlikte oluşturalım. KAOS GL 62 / 39


Uzun saçtan, takıdan, küpeden dert yanıyorlar. Açıktır ki yoksulların ve alttan gelenlerin fiziksel değişikliklerine dikkat çekiliyor. Yoksa burjuva ve zengin erkekler zaten süsleniyorlardı. Bu görmezlikten geliniyor. Daha doğrusu alt kesimlerdeki insanlar aynı şeyleri yapmaya başlayana kadar ses çıkarılmıyor. Alt kesimlerde benzer davranışlar görülmeye başlandığında yaygara koparılıyor. Bu durum egemen ahlâkın bir ikiyüzlülüğüdür. Bu ikiyüzlülüğün burjuva sınıfı tarafında yaşananlar güya gizlidir. Hafta sonu travestiliğinden, 'bi' kereden bir şey olmaza kadar o cephede herşey meşrudur. Kılıfına uydurabilirsen her şey denenebilir. Gerisi magazin muhabirleri ile danışıklı dövüşe kalmıştır.

Onlardan biri yaparsa macera olur, yoksullardan biri yaparsa sapıklık olur. Onlardan biri yaparsa çılgınlık olur, yoksullardan biri yaparsa soytarılık olur. Burjuva psikologlarına düşen bu ikiyüzlülüğe bilimsel kılıflar hazırlamaktır.

AHLÂKINIZ BATSIN! 750.000.-TL


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
KaosGLD62 by sol yayin - Issuu