kapak 1R6_Layout 2 6/10/11 4:32 PM Page 1
Kürt ulusal sorunu ve Kürt ulusal hareketi gerçekliği PERSPEKTİF Sf. 12-13
MKP’den Halk Savaşı’nı
güçlendirelim çağrısı ❯GÜNCEL Halk Savaşı’na her alanda maddi ve manevi olarak katılarak mücadelemizi yükseltelim!
Maoist parti Halk Savaşı’na katılım, destek ve teçhizat kampanyası başlattığını duyurdu. Emperyalizmin ve uşaklarının talan projeleri ile, özel mülkiyet dünyasının getirdiği ayrıcalıklarını garanti altına almayı hedeflediğine yer verilen açıklamada, Türkiye-Kuzey Kürdistan halkları bu tahhakküme karşı halk savaşını güçlendirmeye çağrıldı. sf 2
Halkın Günlüğü
10-20 HAZİRAN 2011 Yıl: 1 Sayı: 13 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net
YÖK’ün zararı öğrenciye yok fGÜNCEL 10-11 Tarihinden de anlaşıldığı gibi, YÖK'ün kuruluşunun 1981'de olması tesadüfü bir olay değildir. Her birimizin zihnine büyük harflerle kazınan 12 Eylül faşist darbesinin hemen ertesinde; eğitim, kültür, ekonomi ve diğer alanlarda, öyle çok da kısa vadeli olmayanş, reform adı altında düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemeler devrimci mücadelenin boy verdiği alanlardan biri olan üniversiteleri yani eğitim kurumlarını tamamen kontrol altına almayı amaçlıyordu. Bugün bakıldığında 30 yıl geçmiş olmasına rağmen hala bu düzenlemelerin etkisi bütün yakıcılığıyla hissedilmekte. Bilimsellikten uzak bir eğitim-öğretim modelinin en güçlü savunucusu durumundaki bu kurul, üniversitelerdeki sosyal ve siyasal gelişmelerin önündeki en büyük engeldir.
Sırrı Öztürk’le 15-16 Haziran üzerine
Röportaj
Sf. 06-07
e-posta: halkingunlugu@hotmail.com
Seçilenler
seçenler ve alternatif Seçenler ve seçilenler arasında keskin sınıf ayrılıkları olduğu müddetçe, kim seçilirse seçilsin emekçi kitleler açısından sonuç değişmeyecektir Yine bir seçim sürecinde daha sona yaklaştık. Klikler arasındaki dalaş kızışıyor. Hakim sınıflar arasındaki bu dalaşta tercihe zorlanan halk kitleleri devrimci bir alternatifin belirgin bir şekilde kendini hissettirememesinden kaynaklı bu kliklerin vaatle-
❯ GÜNCEL Dengenin bozulacağı eşik
sf 16
rinin peşine takılıyor. Sisteme alternatif politikalara ise mesafeli yaklaşıyor. Sandıktan çıkacak sonuç, halk kitlelerinin lehine bir değişim yaratmayacağı gibi, burjuva-feodal sistemin yeni sömürü politikalarının derinleşmesini sağlayacaktır.
❯ YAŞAM
Barınma hakkı gasp ediliyor sf. 22
2-3_Layout 2 6/10/11 2:29 PM Page 1
02 güncel Halk Savaşını güçlendirelim Emperyalizmin politikalarını yerel uşakları aracılığı ile hayata geçirdiği ve kendi tahakkümünü bu devletlerdeki hükümetler aracılığı ile sürdürdüğü ifade edilerek, “Dünya emperyalist gericiliğinin yeminli uşağı faşist Türk hakim sınıfları, emperyalist efendilerine azami derecede hizmet vermek için ilerici olan ne varsa onlara hayasızca saldırıp bencil çıkarlarına feda etmekte, kar ve iktidar erki hırsıyla halkların yaşamı ile doğayı barbarca tahrip etmektedirler. Proletarya ve devrimci sınıflar, halk düşmanı karşı devrimci sınıfların bu tahribat ve saldırılarına kayıtsız kalamazlar. Devrimci sınıf savaşımıyla gerici sınıfların faşist saldırılarını göğüslemek tarihsel sorumluluktur. Emperyalistler ve bilumum uşak rejimlerin bu kadar pervasız ve küstah davranmaları, dünya halkları ve ezilen uluslarının örgütsüz olmalarından ve komünist devrimci mücadelenin cılızlığından aldıkları cesarettendir. Örgütsüzlük ve kendiliğindencilikten bir an önce sıyrılıp ideolojik, politik, örgütsel, askeri ve diğer bütün alanlarda doğru ve bilimsel temelde devrimcileşmek ertelenemez görevlerimiz arasındadır. O halde günü ve yarını ellerimize almak ve emperyalist saldırganlık başta olmak üzere her türden gericiliğe karşı bent olmak için, bu saldırganlığın panzehiri olan proleter sınıf partisinin önderliği altında örgütlenip Halk Savaşı’nı yükseltmemiz şarttır. Çünkü insanlığı felaketlere sürükleyen emperyalist gericiliği ancak, devrimci sınıf savaşımı ve bu düzlem içerisinde Halk Savaşları durdurup yok edebilir. Gerici sınıfların kokuşmuş düzenine, toplumsal sistemlerinden kaynaklı yozlaşma, yabancılaşma ve çürümeye karşı, siz halk kitlelerinin iktidarı uğruna son derece haklı ve meşru mücadele yürüttüğümüz Halk Savaşı’nı her alanda desteklemek devrimci sorumlulukken, savaş siperlerine katılmak tayin edici asıl görevdir. Komünist partisi önderliğinde kurtuluşa yürümek için Halk Savaşına katılalım!” denildi. Köleci sistemin dünya halklarının kanı üzerinden palazlandığı dile getirilen açıklamada, “Halk demokrasisi, sosyalizm ve sınıfsız- sömürüsüz özgür topluma ulaşmak için örgütlenip silaha sarılalım, halk ordusuna katılalım. Çünkü “Ordusu olmayan bir halkın hiçbir şeyi yoktur”. Ve çünkü gericilerin kanlı saltanatı ancak, devrimci halkların süngüsüyle yıkılacaktır. Komünist partisi önderliğinde güçlü nitel bir Halk Kurtuluş Ordusu’yla devrimci sınıf mücadelesini yükseltmek zorunlu olduğu kadar, temel bir ihtiyaçtır.” denilerek, şu ifadelere yer verildi; “Türkiye- Kuzey Kürdistan proletaryası ve emekçi kitlelerin en ileri devrim mevzisi olan partimiz Maoist Komünist Partisi önderliğinde savaşan Halk Kurtuluş Ordusu saflarında yerimizi alalım! Sizlerin oğul ve kızlarınızın kızıl kanlarıyla sulanan savaş siperlerinde kararlı bir şekilde mücadele eden halk savaşçılarına destek verelim. Çeşitli millet ve milliyetlerden Türkiye- Kuzey Kürdistan halkları Halk Savaşı’nı desteklemeden ve ona bizzat katılıp savaşmadan emperyalizmin maşası faşist Türk devleti yıkılamaz, proletarya önderliğinde halk iktidarı kurulamaz. O halde devrimci Halk Savaşına daha fazla omuz vermek için Merkezi Teçhizat Kampanyasına katılalım, onu destekleyelim! Yarın değil, bugünden sömürü ve zulüm düzenlerini yıkıp, özgür geleceğimizi kendi ellerimizle kurma uğruna, Halk Savaşı’nın kırlardan yükselen alevini daha fazla harlandırmak için seferber olalım! Halk Savaşı’nı her alanda maddi ve manevi olarak her biçimde örgütleyerek mücadelemizi yükseltelim!
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
“Sosyalist umutlar” Devrimci bir gücün, uzun yıllardan sonra özlenen ve olması gereken politik kitle faaliyetleriyle geniş halk kitlelerine kendi mütevazi ve fakat inatçı çalışmalarıyla ulaşması, kimi reformist çevreleri ve halk düşmanlarını öylesine tedirgin etmekte ve kızdırmaktadır ki DHF’yi, CHP gibi gerici faşist bir partiyle birlikte çalışmak gibi akla izana sığmayacak ithamların öznesi haline getirilmek istenmektedir Seçim sürecinde sona gelirken ortaya çıkan siyasi atmosfer ve belirginleşen kutuplaşma seçimlerle ilgili mitinglerde ve çalışmalarda hissedilir bir seviyeye gelmiştir. Her sınıf kendi cephesinde sürece dair belirlediği politika ekseninde yoğun bir çalışma temposu içerisinde. 2011 genel seçimlerini boykot taktiği ie karşılayan Demokratik Haklar Federasonu (DHF), bir taraftan kitle faaliyetleri içerisinde politik çalışmalarını sürdürüyor. Yaptığımız söyleşide bu çalışmalarına ve sürecin siyasi atmosferine ilişkin konuştuğumuz DHF temsilcileri, sistem ve onun partilerinin bilindik vaatlerle kitleleri kendilerine yedekleme çabası içerinde olduklarını yinelerken, gerçek bir çözüm ve kurtuluşu sisteme karşı gelişen alternatiflerin yaşam bulmasıyla mümkün olacağını söylüyor.
g Seçim sürecine dair boykot tavrınız var ve birçok yerde çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalara halkın ilgisi nasıl? Demokratik Haklar Federasyonu, örgütlü olduğu beş bölge ve bu bölgelere bağlı birçok yerelde yaygın bir boykot faaliyeti yürütüyor. Çalışmalar, büyük şehirlerde, yoksul emekçi semtleri ve atölyeleri hedeflerken; Dersim gibi yerellerde ise özellikle köylük alanlara ve ilçelere ulaşmaya çalışıyor. Bu bakımdan, DHF’nin, kuşkusuz kendi örgütsel yaygınlığı ve gücü öl-
çüsünde, bilhassa işçiler, köylüler ve emekçiler cephesinden farklı politik duruşlara sahip geniş bir çevreyle iletişim halinde olduğunu söylememiz mümkün görünmektedir. Hâlihazırda yoğun bir şekilde ilerleyen çalışmalarımızı değerlendirdiğimizde ise emekçiler ve ezilenler içerisindeki büyük çoğunluğun, sistem dışındaki çözümlere mesafeli bir ilgiyle yaklaştığını söyleyebiliriz. Bu kesim açısından, AKP hükümetinin belirli bir prestij ve güven kaybına uğradığı ve fakat buna mukabil bir diğer faşist, gerici unsur olarak “Yeni CHP”nin kendi kitle tabanını koruduğu ve kısmen genişlettiği söylenebilir. Öte yandan, demokratik halk güçleriyle ilişkili kesimlerde ise reformist sistem içi iyileştirme beklentilerinin daha baskın durumda olduğu ifade edilebilir. Bilhassa Kürt ulusal hareketinin BDP eksenli Emek ve Demokrasi Bloğu’nun, meclisi hedefleyen çalışmalarının Kuzey Kürdistan illerinde ve bazı büyük batı şehirlerindeki semtlerde etkili olduğu görül-
mektedir. DHF şahsında, devrimci, demokratik halk güçleriyle ilişkili olan ve genel toplam içerisinde de azınlığı oluşturan emekçi kesimler açısından ise boykot gibi mevcut sistemi teşhir ve red eden politikaların, kısmi bir karşılık bulduğu ifade edilebilir.
g Seçim süreci belli bir politik atmosfer yaratmakta ve halkın siyasete ilgisi artmakta. Sürecin politik etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu genel çerçeve içerisinde, emekçilerin ve ezilenlerin gündelik politik yaşamında, seçimlerin önemli bir politizasyon sürecine yol verdiği ve bu düzlemde “boykot” gibi devrimci politikalara sıcak bakmakla beraber; ilgili politikanın yürütücüleri şahsında, toplum geneli ve ülke siyaseti bütününde daha etkili bir devrimci hareketin yeterli düzeyde etkili olmamasıyla birlikte, beklentilerin sistem içi gerici veyahut reformist odaklara kaydığı ifade edilebilir. Ancak yine de seçim sürecinin, devrimciler cephesinden, emekçiler ve ezilenlerle doğrudan sistemin niteli-
Halkın Günlüğü
KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL
Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96
Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18
BÜROLAR
1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com
2-3_Layout 2 6/10/11 2:29 PM Page 2
güncel
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
ya da reformizm izah ettiğimiz hâkim gericiliği bir kez daha meşrulaştırmak ve ona kan taşımak olacaktır. Bu, sınıfa ve onun devrimci savaşına ihanettir. Bir diğer yandan ise bu gibi umutların ve beklentilerin bir önceki meclis döneminde ve TİP gibi reformist-revizyonist tarihsel örneklerden günümüze, sonuçsuz kalan pratikler olarak, geçersizliğini korumaktadır. Burada asıl olan, farklı milliyet ve inançlardan işçilerin, köylülerin, emekçilerin ve ezilenlerin oluşturduğu kitle hareketlerinin genel seviyesi ve niteliği ile devrimci halk güçlerinin bu kitle mücadelesi içerisindeki sübjektif gerçekliğinin doğru analizini gerçekleştirmektir. Burada hataya düşmek, ne yazık ki bugünden yarına, geriletilen, reformizm ve yasalcılık kulvarına hapsedilmek istenen devrimci savaş gerçekliğini yıkmak, bilinçlerden kazımak ve reformizm illetini yeni demokrasi güçlerine yedirmek anlamına gelecektir. DHF’nin, bu devrimci politik duruştan hareketle, bundan sonrasında 2011 genel seçimleri söz konusu olduğunda, “boykot” politikasını deklare eden birkaç siyasal hareketten biri ve fakat bu deklarasyonu afişle, bildiriyle, broşürle, halk toplantılarıyla, ev ziyaretleriyle kapı kapı kitlelere götüren tek hareket olarak anılacağı kesindir. Dolayısıyla TBMM bünyesinde birtakım iyileştirmeler ve dahi “sosyalist umutlar” (!) güden reformist kesimler ile en sık şekilde faaliyet alanlarında yüzleşen ve bazen de karşı karşıya gelen tek devrimci hareket de DHF olmaktadır. ğini ve kurtuluş yolunu doğrudan tartıştırması bakımından getirdiği politik atmosfer, öne çıkan bir nitelik olarak ifade edilmelidir. Birçok AKP’li, CHP’li ve hatta MHP’li olduğunu veyahut bu partilere/bu gibi gerici düzen partilerine ve reformist bloğa oy vereceğini ifade eden emekçilerle birlikte, yüz yüze gerçekleştirilen görüşmeler, tartışmalar, halk toplantıları, kuşkusuz, DHF’nin ısrarcı bir biçimde yürütmeye gayret ettiği politik kitle faaliyetleri için son derece önemli bir zemin ve fırsatlar getirmektedir. Bu anlamıyla, seçimler, emperyalizm uşağı gerici faşist diktatörlüğün kendisini yenileme, meşrulaştırma kaldıracı olmasına karşın, devrimcilerin halka ulaşmasına sunduğu olanaklar ve kitlelerin politik formasyonlarının yükseldiği bir süreç olarak yeterli politik atmosferi yaratmaktadır diyebiliriz.
g Çalışmalarda sistemi ve sistem partilerini hedef aldığınızı söylüyorsunuz. Peki, dost devrimci kurumlarla boykot tavrından kaynaklı yaşadığınız sıkıntılar oluyor mu? Yaşanan sorunları nasıl karşılıyorsunuz? Bugün, sandığa gitmek veyahut TBMM içerisinde bağımsız milletvekilleri veyahut demokratik siyasi partiler nezdinde emek ve demokrasi savunusu mücadelesi vermek, bir yönüyle yukarıda
DHF, kuşkusuz, halk içi çelişmelerin şiddet olmaksızın çözümünü savunmakta ve ideolojik mücadeleyi bu kesimlere karşı da yükseltmektedir. Bunun karşılığı kimi zaman ideolojik olarak kısır ve üslup olarak başarısız ve geri “eleştiri” yazıları olabildiği gibi kimi zaman da en son birkaç gün önce Dersim’de görüldüğü üzere kontrabildiriler şeklinde, doğrudan halk düşmanlarının saldırısı şeklinde olmaktadır. Devrimci bir gücün, özlenen ve olması gereken politik kitle faaliyetleriyle geniş kitlelere kendi mütevazi ve fakat inatçı çalışmalarıyla ulaşması, kimi reformist çevreleri ve halk düşmanlarını öylesine tedirgin etmekte ve kızdırmaktadır ki DHF’yi, CHP gibi gerici faşist bir partiyle birlikte çalışmak gibi akla izana sığmayacak ithamların öznesi haline getirilmek istenmektedir. Ya da doğrudan kontra odaklardan çıktığı aşikâr olan ve büyük provokasyonlara hazırlık mahiyetinde olan bildiriler dağıtılmakta temsilcilerimiz ve faaliyetçilerimiz, kurumlarımız açıkça hedef gösterilmektedir. Kurtuluşumuz, ABD ve AB emperyalizminin vesayetinde, güdümündeki TBMM’de değil, işçinin, köylünün, emekçinin ve ezilenin devrimci halk savaşındadır. Kurtuluşumuz için düzeni ve onun seçim aldatmacasını BOYKOT ediyoruz!
03
Aşiretlerin aday telaşı A. Can ATAŞ Yöre ve bölge örgütlerinin kendilerince parti yarışı için 12 Haziran’a nasıl girdiğini seyrederken, adayların gerçek anlamda toplumu nasıl temsil edebileceklerinin kaygısını yaşıyoruz. Bu adaylar, hedefledikleri seçmen adına yukardan bir temsili sorumluluğu mu alacaklar, yoksa aşağıdan yukarıya bir halk iradesinin merkezde olduğu bir seçim gerçeğini mi yansıtacaklar? Bu sorulara kolayca bir yanıt vermek kadar, meselenin de o denli kolay olmadığının bilincindeyiz. Çünkü, feodalizmin tümden çözülmediği, demokrasinin hak ve özgürlükler noktasında çok geri bir konumda olduğu, bireyin özgür iradesiyle karar alma-verme yetenek ve refleksinden yoksun kaldığı bir toplumsal gerçekle iç içe olan bir ülke gerçeğiyle karşı karşıyayız, Türkiye’yi düşününce... Medyaya yansıdığı kadarıyla, Dersim’deki aşiretlerin nasıl yekten bir seçim ve seçilme yarışına girdiklerini okuyoruz. Dersim’de bu feodal aile yarışının gündeme yansıması insanı olabildiğince rahatsız ediyor. Bu manzaranın bugün de yaşanır halde etkili ve alternatifsiz olarak kendini dayatmasını ve bunun Dersim’in özüne aykırı geldiği gerçeğini biliyoruz; bunun bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Diyarbakır, Mardin veya Urfa gibi bölgelerdeki aşiret yapısının, Dersim’in çok çok önünde olmuş olması öteden beri bilinen bir gerçek –bu yapı dolayısıyla sosyolojik anlamda bölgenin heterojen bir yapı (din, dil, kültür tarih vs.) arz etmesinin bir gerçeğidir. Ancak bu durum Dersim bölgesinde çok daha farklı bir gerçekliği arz etmektedir; zira, aşiret yapılanması (son 40-45 yılda soldevrimci değerler bu yapıyı önemli ölçüde kırmış olsa bile), aşiretlerin temsil olma düzeyinde ileri geri laf yapmaları birçok devrimci kesimi olabildiğince rahatsız etmektedir. Dersim’deki aşiretler -yukarıda sözünü ettiğimiz diğer bölgelere kıyasla- sadece temsili düzeyde kendilerinden söz edilmesinden pek de hoşlanırlarken, bunu açıktan pazarlık konusu yapmaya cesaret edememekteler. Seçme ve seçilme hakkı bireysel özgür iradeyi temsil etmek ise, dileriz seçmen de bu kokuşmuş feo-
dal köy beyliklerinin ağa-maraba ilişkisinin dışına çıkan bir ruh haliyle kendi özgür iradesini yansıtır. Bu tavır alış biçimi bugün olmazsa, geçmiş retorik alışkanlıkların yarın da devam edeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Köy gecesinden izler Gecenin izsiz sessizliğindeyiz, Karanlığı kucakta tutarken, Annem, gelin ve iki yaşlı komşu, Bir de kirvem topal Hüseyin, Dünden yarını konuşur olduk. Gecenin yetmezliğinden, Saatlerce ateşe tutuşan, Alevlere yaslanmış, Yüz yüze baktığımız, Kara göbekli çaydan. Öte yanımızda gübre yığınları, Üfürüyor rüzgâr kokuyu, Yudumlarken o katran çaydan, Kol kanat olduk karanlığa, Sohbetin en orta yerinde. Saçak boyu oluşturduğumuz çember, Sohbetle ateşe en yakın, El uzatıp tutmak geliyor içimden, Alevler her yükseldiğinde, Ateşli gecenin sessizliğinde. Ateşkayığınca çembere aldık alevleri, Yılanlı serçe yuvalarının gizemliğinde, Sohbet hikâyelerinin derinliğinde, Köy meydanı, mezar ağaçları, Demanlı’lar, Üzol’lar derken… Aşiret kavgası âdeta cirit oynuyor, Kıran kırana yarış ve kin duygularınca, Bir insan manzarasının trajik öyküsü, Harman yolu, Akasya dalları, geçiţ yolu, Sınır otları, çalılıklar derken. Pay biçiyorlar en amansızcasına, Yüzyılların sınır kapılarından geçerken, Ve sonradan, hüzün dolu bakışlar, Kayan yıldızlar tanıklık ettiğinde, Geçmiş yaraları birer birer deşer oldu. Geçmişe kapı her aralandığında, Aradaki çember küçülüveriyor, Sohbet sessizliğini koruduğunda, Ölenlerin küllerindeki bu insanlar, Kendince sıradışı bir insan sayımında. Toprak, toprak diye hız kesmiyor, Sahiplenmek ve yargılamak kadar, Bir söz kadar basit ve engereksiz, Düşlerdeki bu insan manzarası, Ölenlerle anlatılan bir insan yurdu!
17 kızıl karanfilimizi anıyoruz! 2005’te Mercan Vadisi’nde ölümsüzleşen 17 kızıl karanfil için anma etkinliği düzenlenecektir. Yeni Demokrasi Şehit ve Tutsak Aileleri Birliği tarafından düzenlenecek olan anma etkinliğine tüm halkımız davetlidir.
Tarih: 17 Haziran Cuma Toplanma yeri: Gazi Demokratik Haklar Derneği Toplanma saati: 14:30 Cebeci Mezarlığı anma saat: 16:00
4-5_Layout 2 6/10/11 2:14 PM Page 1
04 güncel Polis terörü tırmanıyor Malatya, Dersim ve Elazığ, Bursa ve Adana’da Temel Haklar Derneği’ne ve dernek üyelerinin evlerine yapılan polis baskınlarında çok sayıda kişi gözaltına alındı. Devlet devrimci, demokratik kurumlar üzerindeki baskılarını azgınca arttırmaya devam ediyor. Ülkede estirilen “demokrasi” havaları devrimci, demokrat, yurtsever kesimlere saldırı, baskı ve gözaltı olarak dönüyor. Halk Cephesi’ne “DHKP-C Operasyonu” adı altında bir hafta içerisinde 2 kez yapılan yapılan ev ve dernek baskınlarında, çok sayıda Halk Cephesi üyesi gözaltına alındı. 3 Haziran’da Malatya, Elazığ ve Dersim’de sabahın erken saatlerinde eşzamanlı olarak dernek ve evlere düzenlenen polis baskınlarında 12 kişiyi gözaltına alındı. Malatya Haklar Derneği ve birçok eve yapılan baskınlarda polis 6 kişiyi gözaltına aldı. Elazığ’da Elazığ Haklar Derneği ve evlere yapılan eşzamanlı baskınlarda 6 kişi gözaltına alındı. Dersim’de de yapılan baskınlarda polis evlerdeki kitaplara el koyarken Dersim’de gözaltına alınan olmadığı öğrenildi.
Bir haftada iki “demokrasi” Bir hafta içinde iki saldırı ile karşı karşıya kalan Halk Cephesi üyeleri 6 Haziran’da ev ve derneklerine düzenlenen polis baskınları ile gözaltına alındılar. Adana Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, kent gene-
linde devrimci, demokrat avına çıktı. Daha önce de DHF üyelerine yönelik gözaltı saldırıların yapıldığı Adana’da bu kez hedef “DHKP-C operasyonu” adı altında Halk Cephesi oldu. Sabah saatlerinde yapılan baskınlarda 11 kişi gözaltına alındı. Yine aynı tarihte Bursa Emniyet Müdürlüğü ekipleri de aynı saldırının bir başka ayağını uyguladı. Bursa’da ki saldırılarda 14 kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınanlar savcılığa çıkarıldı Adana’da gözaltına alınan Halk Cephe’li 11 kişi Adana Adliyesi’ne götürülerek Savcılığa çıkarıldı. savcılığa çıkarılanlardan 8 kişi serbest bırakılırken 3 kişi tutuklandı. Halk Cephesi Adana örgütlülüğü, adliye binası önünde saldırı furyasını protesto amaçlı basın açıklaması gerçekleştirdi. BDSP, DHF, ESP, İHD ve Halkevleri’nin de destek verdiği eylemde yapılan saldırıların örgütlü mücadeleyi engelleyemeyeceği vurgulandı. Bursa’da gözaltına alınan 14 kişi ise çıkarıldıkları mahkemece serbest bırakıldı.
Protesto eyleminde 9 gözaltı Adana’da 11 kişinin gözaltına alınmasını Emniyet Müdürlüğü önünde protesto etmek isteyen 9 kişi gözaltına alındı. Gerçekleştirilen gözaltı saldırılarını protesto eden Halk Cephesi üyeleri ve destekleyen kurum üyeleri Meydan Mahallesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü binası önünde toplanarak basın açıklaması yapmak istedi. Açıklamaya izin vermeyen polisler aralarından DHF üyesinin de bulunduğu 9 kişiyi gözaltına aldı. Karga tulumba gözaltına alınanlar sevk edildikleri adliyede serbest bırakıldılar.
PKK’lilere gerilla dememeliymiş
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
Devletin Hopa Seçim meydanlarında düzen partilerinin çokça ifade ettikleri özgürlük ve demokrasi söylemlerinin ne kadar “gerçekçi” bir söylem olduğu, Hopa olaylarıyla birlikte ortaya çıktı Hakim sınıflar, devrimci demokrat ve yurtsever kurum ve partilere dönük saldırılarını seçimlerin ana malzemesi olarak servis etmekte. Örgütlü halk güçlerine karşı yapılan saldırılar zaman ve mekan tanımaksızın devam ederken, estirilen devlet terörü meydanlardaki “demokrasi” lafzı ile perdelenmeye ve meşru bir kılıfa büründürülmeye çalışılıyor. Seçim çalışmalarında sona yaklaşan bu hakim sınıf temsilcileri, sözcülüğünü yaptıkları hakim sınıf kliklerinin iktidarını halka uygulanan devlet terörü üzerine bina ederken, halkın örgütlü tepkisi ise sapkın, demokrasi düşmanı velhasıl terörizm olarak yansıtılıyor. Son olarak Artvin’in Hopa İlçesi’nde yaşanan saldırının güncesine baktığımızda öncelinde var olan ve sonrasında da devam eden sürecin bir parçası olduğunu ifade etmek ve devlet demokrasisinin yüzünü bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. Yaşanan hemen her saldırıdan sonra kamera karşısına geçen kalemşorlar, birbirleri ile yaptıkları “tartışmalarda” konuya dair fikirlerini sunarak, kimin daha demokrat olduğunu, eylem ve saldırının demokrasi normlarıyla örtüşen ve örtüşmeyen yanlarını bir bir sıralıyorlar. Biri diğerinin türevi olan bu düşünceleri ifade eden bu baylarımızın sıkıntısı bir yanıyla yandaşı oldukları kesimi savunurken diğer taraftansa sistemin bekasını korumaya da özen gösteriyorlar. Güç aşırı mı yoksa değil mi? Orantılı mı oldu yoksa orantısız mı? Kim haklı, polis mi, yoksa eylemciler mi? Eylem demokratik mi, yoksa değil mi? Bu ve benzeri sorular ekseninde dönen tartışmalar eylemin içeriğini ve hedefini gölgede bırakan bir üslupla sürdürülüyor ki içindekinden çok elbiseyi öne çıkarıp gölge oyunu sergileniyor. Hopa’da yaşanan saldırıda bir emekli öğretmenin hayatını kaybetmesi ve akabinde gelişen protesto eylemleri, bu eylemlere yönelik saldırılarla birlikte, başbakanın en büyük çetenin gücünü arkasına almanın güveniyle, diğerleri de sırf AKP’ye karşı olduklarından düşüncelerini kendi cephelerinden ifşa ettiler. Hopa’da yaşanan bu olaylar sonrası tartışılanlar ve tartışma yöntemi ve salık verilen öneriler de bir o kadar önemlidir. Sistemin bekasını koruma adına onun çizdiği çerçeve ve eylemlerdeki “aşırılık” temel tartışma konusu yapılmakta, hak arama yöntemi olarak ta yine seçim sandığı gösterilmekte. Köleye celladını seçme çağrısı yaparak, böylece kendi yüzündeki maskenin değiştirilmesini önermekte. Bunu da “özgürlük” düşkünü, “demokrasi savunucusu” ve “halkın sözcüsü”, liberal baylar, sosyal demokrat (Siz faşist olarak okuyun. Zira bu ülkedeki katliamların baş so-
Beşikçi’nin verilen hapisle ilgili mahkeme açıkladığı gerekçeli kararında Beşikçi’nin görüşlerinin sosyolojik değerlendirmeler olmadığını iddia etti Kürt Ulusal Sorunu üzerine araştırma kitaplarıyla bilinen ve uzun yıllarını fikirlerinden dolayı hapiste geçiren sosyolog yazar İsmail Beşikçi, yazısında PKK’lilere ‘gerilla’
rumlusudur) CHP ve ırkçı-faşist (faşizmin yeminli diğer bir uşağı olan bu parti halkın üzerine kurşun yağdırdığı günleri çabuk unutmuşa benziyor) MHP yapıyor.
Katil devlet Yaşanan olayları kısada olsa hatırlamakta fayda var. Zira yaşanan saldırının örnekleri her gün farklı yerlerde onlarca kez tekrarlanan devlet politikasıdır. Yürütmede kimin olduğunun çokça bir önemi yok. Devlet mekanizması içerisinde hangi partinin lideri kolluk kuvvetlerini kitleye saldırtıyor, meselenin tali kısmı. Sorunun özü, saldıranın devlet olduğu ve faşizmin karakteri ile alakalı olmasıdır. Bu da her dört yılda bir yapılan ve yapılacak seçimlerde bu icraatı kimin elin ile hayata geçirileceğini işaret eder, ediyor. Olayın yaşandığı güne gelecek olursak; seçim çalışmaları kapsamında miting için Hopa’ya giden Erdoğan’ı protesto etmek isteyen demokrat kurum ve siyasi parti üyelerine polis saldırdı. Polisin saldırısı sırasından halkın üzerine attığı onlarca gaz bombasının etkisi sonucu ÖDP üyesi emekli öğretmen Metin lokumcu hayatını kaybetti, onlarca kişi de gözaltına alındı. Gün içerisinde yaşanan gözaltlıların yanı sıra gece yarısı da ev baskınları yapan polis, önüne geleni gözaltına aldı. Gözaltına alınanlara, götürüldükleri yerlerde polisler tarafından işkence yapıldığı ortaya çıktı. Keza polis nezaretine alınan her bireyin maruz kaldığı sıradan vaka haline gelen bu metot, sıfır toleransın ne kadar büyük bir değer olduğunu ifade ediyor. Matematiksel olarak tek başına bir değeri olmayan bu rakam, devlet elinde büyük bir değere dönüşüyor ve sonuçları hep fotoğraf karelerine yansıyor. Nitekim Hopa günlerce abluka altında tutuldu. Ya da başka bir deyişle yoğun olarak abluka altına alınan yerlere Hopa’da eklenmiş oldu. Polis terörünün ardın-
dediği için hapis cezası aldı. Mahkeme İsmail Beşikçi’yle ilgili hazırladığı gerekçeli kararında Beşikçi’nin tespitlerinin ‘sosyolojik olmadığını’ iddia etti. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi İsmail Beşikçi’nin 2010’da yayımlanan “Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazı nedeniyle hapis verirken Beşikçi’ye verilen hapisle ilgili hazırlanan gerekçeli kararda Beşikçi’nin yazısında Q harfinin kullanmasını gerekçelerden çıkarırken yeni gerekçeler eklemeyi de unutmadı.
Mahkeme Başkanı Şeref Akçay’ın gerekçeli kararı hazırlarken Beşikçi’nin yazısıyla ilgili şu sonuçları çıkarıyor: Beşikçi, ülkenin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne denk gelen yerde yaşayan Kürtlerin özgürlük mücadelelerinin meşru bir hak olduğundan söz ediyor. Yazıda, yıkıcı, yok edici, şiddeti araç gibi kullanmak isteyen örgütün, terör örgütü olarak görülmediği, PKK mensuplarının gerilla olarak adlandırıldığı söyleniyor. Örgüt mensuplarının, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki bağımsızlık savaşçıları gibi
4-5_Layout 2 6/10/11 2:14 PM Page 2
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
güncel
icraatları
dan devam eden saldırılar, gözaltılar, arama ve işkenceler, tutuklamalar sürerken; uygulanan devlet teröründen kaçan, çoğunluğu genç, onlarca kişinin, Hopa’ya bağlı köylere ve yaylalara sığınması ise devlet terörünün, Hopa halkında nasıl bir etki yarattığına işaret ediyor. Hopa’da çıkan olaylar sonrası uygulanan devlet terörünü protesto etmek için ülkenin birçok yerinde sokağa çıkan devrimci demokrat ve siyasi parti üyelerinin yapmak istediği eylemlere saldıran polis onlarca kişiyi gözaltına alırken, işkencede sıfır tolerans ayarından da taviz vermedi.
Demokrasi ve özgürlük mü? Saldırıların bilançosu ise 12 tutuklama oldu. Yapılmak istenen miting öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar sonucu 31 kişi gözaltına alındı. Hopa’da yaşanan olaylar sonrası gözaltına alınanlar Erzurum’a gönderilerek Erzurum özel yetkili savcısı tarafından ifadeleri alındı. Savcılıkta gözaltına alınanların ifadelerinin alınmasının ardından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi. Tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilen 31 kişiden 12’isi tutuklanarak Erzurum hapishanesine gönderildi. Hakim sınıflar, başbakanıyla, polisiyle hatta kendi burjuva feodal medyasının desteğiyle hayata geçirdiği terörün üstünü örtmeye çalışırken Erdoğan, yine sahneye çıkıyor ve emekçilerle alay ediyor: “Ben Hopa’ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum. Meğerse eşkıya Hopa’ya da inmiş.” Sosyal termino-
söylenmesinin, yazarın sosyolojik birtakım tespit ve irdelemeleri olarak değerlendirilemeyeceği ifade ediliyor. “Beraat verilmesi, PKK mensuplarına gerilla demenin suç sayılmayacağının mahkeme kararı ile tescili anlamına gelecek” denilen kararda Beşikçi’nin yazısında “PKK gerillaları” ifadesini kullanmasının, örgütün amaç ve hedeflerinin toplum içinde benimsenmesini, yayılmasını teşvik edeceği iddia edildi.
loji de eşkiya tanımı ikili bir karakter taşır. Birincisi düzene isyanı barındıran ve bunu çeşitli araçlarla dile getirerek hükümetlere ve devletlere savaş açanlar, bir de her türlü talan ve saldırıyı meşru görerek halka kan kusturanlar. Hopa halkı olsa olsa birinci kategoriye girer ve o tanıma uyar. Başbakan ise ikincisinin en gönüllü fedaisi olduğunu verdiği demeçlerle ifade ediyor ve aynı zamanda icra ediyor. Zihniyet bu olunca söylenecek pek bir şey de kalmıyor. Ermeni soykırımı yapılırken Enver ve Talat Paşa’nın askerleri “Bu çocuklar yarın intikam almaya gelecek, bu çocukları da bu kadınlar doğuracak. Her ikisine de acımayın, sağ kalmasınlar.” diyordu. “Çocukta olsa kadında olsa gereken yapılacaktır.” sözleri de Erdoğan’a ait. İkisi arasında tarih ve söyleyenlerin dışında bir fark var mı? İşte devletin katliamcı zihniyeti! Tarihsel seyir içerisinde farklı biçim ve metodlarla süregidiyor. Sokak ortasında katledilen insanların hiçbir değer ve anlam ifade etmediği, bu olaylar silsilesiyle gün yüzüne çıkmıştı, çıkıyor. Ne de olsa onlar “çocuk da olsa, kadın da olsa” öldürmeye yeminlidirler! Ve bu manzaralara bu ülke halkı şaşırmayacak kadar alışıktır.
UFUK ÇİZGİSİ
≫ bakış can
FAŞİZMİN AĞZI SALYALI VE KANLI İZLERİ ecep Tayyip Erdoğan uzun zamandır “demokratikleşme“ ve “ileri demokrasi“ hikayeleriyle halk kitlelerini avutmaya çalışıyordu. Bunda belli oranda başarılı oldu da. Laftan ibaret olup Kemalist klikle dalaşında malzeme olarak kullansa da, ‘’TC’’ devleti Kemalist iktidarının gerçekleştirdiği Dersim katliamını başbakan sıfatı düzeyiyle (resmi ağız olarak) dillendirdi, itiraf ve teyit etti. Hatta ‘’TC’’ devletinin Kürt ulusuna yönelik uyguladığı ‘’inkar ve asimilasyon’’ politikalarından (eleştirir ağızla) alenen söz etti. Öyle ki, CHP’ye faşist demekten bile geri durmadı. Bu söylemi doğruydu da. İleri giderek BDP’ye faşist demeye kadar vardırdı, sahte demokratlık hızını. BDP’ye dönük densizliğini saymazsak, diğer söylemleri doğruları ifade ediyordu. Ama bu yanıltıcı olamaz-olmamalıdır. Doğruların ne için ve nasıl kullanıldığı önemlidir. Halk kitlelerini manipüle edip yedeklemek için belli düzeyde gerçekleri dillendirerek, inandırıcılığını ve güvenilirliliğini güçlendirmek durumundaydı. Dahası burjuva arenadaki siyasi hasmı olan Kemalist CHP kliğini köşeye sıkıştırıp ekarte etmek için, salt söylemde olmak kaydıyla bu doğruları dillendirmektedir. Yani, demokrat veya anti-faşist olduğu için değil, bilakis faşist iktidarını pekiştirip sürdürmek için bahsi geçen doğruları kullanmaktadır. Siyasi hesaplarla, iktidar hesaplarıyla bu doğruları kullanmaktadır.
R
Erdoğan CHP’ye faşist derken doğru söylüyor. Ancak kendisine (iktidarına) gelince aynı doğruluğu terkedip ortaya koymuyor. Koymaz da. Bunu ortaya koyması ondan (komprador bürokratik burjuva faşist sınıf niteliğiyle) beklenemez de. BDP’ye faşist deme küstahlığına gelince, bu basit bir küstahlık ve hakaret meselesinden öteye amaçlar taşımaktadır. Rastgele sarf ettiği bir saldırı sözü değildir bu. Basit bir kızgınlık kadar masum da değildir. Ya da salt bir acizlik tezahürü de değildir, BDP’ye faşist demesi. Son derece manidardır. Elbette bir acizlikten, seçim-oy hesaplarından vb bahsedilebilir ki, bu belli oranda doğrudur. Fakat meselenin özü daha sinsi ve derindir. Bu gizli değildir. BDP’de dahil, Kürt Ulusal Hareketinin tasfiye edilmesi hedefine bağlı olarak faşist suçlamasının ortaya atıldığı açıktır. BDP üzerinde basınç oluşturulup sindirilmek istenmektedir. Fakat bu saldırının anlamı, BDP’ye ciddi bir saldırı furyasının başlatılacağı ile önem kazanmaktadır. Yani, BDP’ye faşist diyerek, Kürt Ulusal Hareketi ve BDP’ye yönelik gerçekleştirilecek faşist saldırılar meşrulaştırılmak istenmektedir. Dahası, BDP hedef gösterilerek Türk milliyetçiliğinin saldırıları kışkırtılmaktadır. Kısacası, faşist saldırılara start verilmesini anlatmaktadır, Erdoğan’ın bu sözü. Son zamanlarda BDP’nin PKK ile özdeştirilmesi biçiminde basına verilen demeç ve açıklamalardan sonra, şimdi de BDP’ye açıktan faşist demesi planlı bir hazırlık olduğunu izah etmektedir. Kürt ulusu ve her düzeydeki iradesine yönelik ciddi ırkçı-milliyetçi faşist saldırıların gelişeceği anlaşılmaktadır! Erdoğan’ın ‘’ileri demokrasi’’ düzenbazlığına paralel yürüttüğü faşist trendi maksimuma çıkaracağının birinci işareti BDP’ye ‘’faşist’’ demesi iken (ve bu doğrudan Kürt ulusunu hedeflerken); ikinci
işareti ise, polisin kurşunlayarak değil de gaz sıkarak katlettiği ‘’Metin hocanın’’ katledilmesine yönelik yapılan protestolarda bir kadın göstericinin polis panzerinin üstüne çıkması ve elindeki flamayla polisin kurşun geçirmeyen kalkanına vurması sonrası, sivil-resmi onlarca polisin bu kadın göstericiyi takip ederek evinin yolunda yakalayıp linç etmesi olayına ilişkin sarf ettiği o faşist sözdür. Kadın göstericinin bu faşist saldırıda kalçasının kırılıp altı ay iş görmez raporu aldığını söyleyelim. Bu vesileyle kadın eylemciyi selamlayıp, yanında olduğumuzu belirtirken; Metin Hoca’yı saygıyla anıyoruz. Erdoğan’ın, bu kadın göstericiyi ve ona yapılan alçakça saldırıyı kasten, “anlamayanın hakkı kötektir’’ şeklindeki açıklaması açıktan işkenceyi ve hukuksuzluğu savunan faşist zihniyetin dışa vurumu iken; yaşanan olay, Erdoğan ile polisinin ne kadar kinci, feodal-faşist ve çirkef olduğunu gözler önüne sermektedir. Erdoğan ve polisi, gösterici kadının polis panzerinin üstüne çıkmasını ve elindeki flama ile polisin zırhlı kalkanına vurmasını sindirememiş, söz konusu kadın eylemcinin bu davranışını feodal-faşist kinle intikam meselesi yapıp, nihayet kadının sokakta işkence edilerek faşist öç alınmıştır! Erdoğan polisinin bu işkencesini tüm kamuoyunun gözleri içine baka baka savunmuş, alkışlamıştır. ‘’Sıfır işkence’’, ‘’işkenceye tolerans yok’’ yalanlarını bir çırpıda yutan Erdoğan, işkenceyi alkışlayan yaklaşımıyla kadın eylemci şahsında tüm halkımıza gözdağı vermek istemiştir. Dahası, işkenceye davetiye çıkarıp, işkencecilere güç verirken, faşist saldırıları tırmandıracağının da mesajını vermiştir. Bir şey daha önemlidir ki, seçim meydanlarında demokrasi vaazları verenler, tartışma programlarında mangalda kül bırakmayan ‘’demokrat, aydın’’ şahsiyetler, Erdoğan’ın bu sözleri karşısında kılını kıpırdatmamış ve fiilen bu açıklamayı kabul etmiştirler. Ediyorlar, çünkü hala Erdoğan’a ‘’demokratikleşme’’ bayraktarlığı atfetme aymazlığındadırlar. Erdoğan’ın demokratlık hikayesinin bir parçası da kadın sorununda ahkam kesen sözde demokratlığı idi. Parlamentoya taşıdığı veya milletvekilliğine aday gösterdiği kadın sayısıyla ya da partisinde uyguladığı kadın kotasıyla övünen Erdoğan şimdi kadına işkence yapılmasını ‘’hak’’ olarak savunmaktadır. İşte Erdoğan’ın kadınlara yaklaşımı; kadın göstericinin tam çetevari faşist yöntemle altı ay iş görmez raporu alacak kadar işkence edilmesi olayına yaklaşımında açığa çıkıyor. Bir kadına onlarca polisin saldırıp öldüresiye ve katletme amacıyla işkence yapmasını alkışlayan ve öç almanın mağrurluğuyla kameraların önünde açıklama yapan Erdoğan’ın, kadın sorunundaki duyarlılığı ve kadın hakları savunuculuğunun özü budur. Erdoğan faşist saldırıları tırmandıracağının ip uçlarını vermiş bulunmaktadır. O kadın haklarını savunan Erdoğan, o ‘’işkenceye sıfır tolerans’’ yalanıyla ortalıkta dolanan Erdoğan, o ‘’ileri demokrasiden’’ bahseden Erdoğan düpedüz bir sahtekar, tescilli bir işkenceci ve en hasından bir faşisttir. Faşizm de Erdoğan’ın faşistliği de bu kadar çıplak olamazdı.
6-7_Layout 2 6/10/11 1:46 PM Page 1
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
Gelenekten geleceğe
‘
İşçi sınıfının sendikal birliğini oluşturmaya aday olan DİSK; TÜRK-İŞ’ten koparak kurulmuştu. DİSK’in yaptığı örgütlenme, toplu sözleşmeler, grevler, fabrika ve işyeri işgalleri burjuvaziyi ürkütmüştür. 15-16 Haziran günü burjuvalar hava alanlarında yurt dışına kaçmak için kuyruğa girmiştir
1970 - 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin yıldönümü yaklaşırken, hâkim gerici sınıfların işçi, emekçi ve köylü yığınlarını açlık ve yoksullukla terbiye ederek, belki de tarihin en köklü hak gasplarıyla saldırdığı bir dönemden geçmekteyiz. Milletvekili genel seçimlerine sayılı günler kala tüm bu hak gasplarına, neoliberal yıkım politikalarına karşı Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasının hiç de azımsanamayacak mücadele kesitinin içerisinde 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin ışığını hatırlatalım dedik. Siyasî eksik ve hatalarından dersler çıkarılması gereken 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi sınıf mücadelesi açısından önemli bir deneyim ve birikime sahiptir. Siyasî mücadelenin işçi sınıfı içerisinde yarattığı gelişimin ifadesi olan bu ireniş, faşizmin gerçek yüzünü bir kez daha deşifre ederken, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin özgün biçimine ve devrimin yolunun tanımlanmasına da önemli katkılar sunmuştur.
O tarihi gerçekleri hatırlamak ve bu deneyimi paylaşmak, günün yorumlanmasında, ülke siyasetinin benzerliklerini karşılaştırmada ve örgütlenen işçi direnişlerinin niteliğinin sorgulanmasında faydalı olacaktır. Bu ışığın içerisinde dönemin gençlik hareketlerinin temsilcileri, sendika bürokratları, işçileriyle büyük direnişin havasını soluyan, direnişe katılan, bedelini ödeyen SORUN Polemik Dergisi sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Sırrı Öztürk’le yaptığımız röportajı yayımlıyoruz.
gBugün ülkemiz sınıf hareketinin, sosyalistlerin, devrimcilerin hâkim sınıflar karşısındaki en temel sorununu ne olarak tanımlıyorsunuz? Sınıflar mücadelesinden hareketle dünyada neler oluyor? Bugün neden devrimciler, sosyalistler, komünistler çok farklı legal, illegal yapılar içerisinde mücadele ediyorlar. Neden hâkim gerici sınıfların diktatörlüğünü kıramıyoruz? türünden soruların cevabını her örgütün namuslu, dürüst, samimi, ilkeli, kendini devrimci ve komünist sayan kadrolarının vermesi lâzım. O komünistlerin örgütlerinin de bu türden soruları sorması lâzım. Bugün ülkemizde temel sorun
Sırrı Öztürk SORUN Polemik Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü komünistlerin birliğinin olmaması ve işçi sınıfının siyasal, sendikal, örgütlü birliğini sağlayamamasıdır. Bu birlik sağlandıktan sonra hem bu topraklarda, hem dünyada iktidar, devrim projeleri, strateji ve taktikleri geliştirilerek yapılacaktır. Komünistlerin hepsi, kardeştir, yoldaştır. Hayat ve mücadele ortaya çıkan programları, projeleri yeterince denemiş, sınamıştır. Kendimize komünist diyorsak, şapkalarımızı önümüze koyup, “Şimdi ne yapmalıyız?” diye sormamız gerekir. Bu coğrafyada hâlâ bir devrimci dinamizm var. Bunu ya kırdıracağız, ya da devrimci hareketimizi daha ileri taşıyıp, birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı kurum ve araçlarımızı oluşturmamız gerekiyor. Bizim, Mao demiş ki, Troçki demiş ki, Enver Hoca demiş ki gibi söylemlere ihtiyacımız yok. Biz ne diyoruz? Ne yapıyoruz? Hayat ve mücadelenin önümüze koyduğu somut soru budur. Sosyalizmin 150 yıllık tarihindeki değerlerimizin tümünden yararlanacağız. Bu bizim tarihimizdir. Fakat bu coğrafyada çok önemli, işçi sınıfı ve emekçi halk hareketleri var. Tüm devrimcileri vareden bir tarih, bir coğrafya ve bir kültürümüz, sınıfsal geleneklerimiz var. Kendi sentezimizi biz bu temelde üreteceğiz. Diğer ülkelerin, farklı devrim deneyimlerini, pratiklerini, teorilerini inceleyeceğiz ama bu işin taklidi yoktur. Mustafa Suphi’ler katır sırtında tüm Anadolu’yu karış karış gezdi. Her birimle diyalog kurdu. Dışarıda tek bir komünist kadroyu bırakmadı ve devrimci hareketi kongreye taşıdı. Şimdi bizim elimizde internet var, faks, uçak, helikopter gibi modern araçlar var. Ancak ne birbirimizi seviyoruz, ne birbirimizi tanıyoruz, ne yan yana duruyoruz, ne kolektif amaçlı işler yapıyoruz, ne de birbirimize protokol veriyoruz. Sadece kendi yayınlarımızı okuyoruz. Dolayısıyla her birimin “sosyal kaderi” de burjuvazinin sınıf diktatörlüğü karşısında ezilmek oluyor.
gTürkiye sınıf hareketinin en ileri noktalarından biri 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ydi. Siz bu büyük sınıfsal hareketin içerisinde yer aldınız, yargılandınız. Bu büyük direnişin sınıf hareketi açısından önemi nedir, dönemin temel eksikleri ve zaafları nelerdir, nasıl dersler çıkarılmalı?
15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfının kendiliğinden değil, kendisi için sınıf olma bilincinin bir sonucudur. İşçi sınıfının talepleri ekonomik değil, sınıfsaldır, siyasidir. Bu direnişi tabandan örgütleyen, poliste, mahkemede hareketin tarihsel-sosyal haklılığını savunan, duruşmalarda sosyalizmin onurlu sesini haykıran, mücadeleyi tabandan ören kadrolar oldu. Ben sendikacıları “vukuatlarından” ötürü eleştirmek istemiyorum ama onların da tabii mesleği sendikacılıktı. Eğer donanımlı bir proletarya partisi yoksa sendika da nihayetinde devlet sendikası olur. Biz 15-16 Haziran’dan parti dersini çıkardık. Parti deyince Lenin’in dediği gibi; bir masa, iki sandalye, tabela, bir de program meselesi değil elbette. Bilimsel manada, parti; modern proletaryadan, emekçi kitlelerden oksijen alıyorsa, onlarla organik bağı varsa, kitleleri sevk ve idare ediyorsa, politika üretebiliyorsa partidir. 15-16 Haziran’da bir Türkiye İşçi Partisi (TİP) var. TİP; Dr. Şefik Hüsnü Değmer hareketinin Kemalizm ile sosyalizmi kaynaştırmak isteyen hareketin legalitedeki uzantısı bir harekettir. TİP içinden ve dışından kuşatıldı. Legaliteyi de gereği gibi kullanamadı. Arkasında komünist bir parti desteği de yoktu. Dolayısıyla ne işçi hareketini buluşturabildi ne de sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirebildi. Ama burjuvaziyi korkuttu. TİP mücadeleyi bütünleştiremeyince, devrimci hareket onun dışındaki kadrolara mal olmaya başladı. Bu arada da devrimci gençlik hareketi ortaya çıkmıştı. Devrimci gençlik hareketinden bahsederken de bir defa Denizleri, Mahirleri, İbrahim Kaypakkayaları anmak lâzım.
Devrimciler tasfiye ediliyor İşçi sınıfının sendikal birliğini oluşturmaya aday olan DİSK; TÜRK-İŞ’ten koparak kurulmuştu. DİSK’in yaptığı örgütlenme, toplu sözleşmeler, grevler, fabrika ve işyeri işgalleri burjuvaziyi ürkütmüştür. 15-16 Haziran günü burjuvalar hava alanlarında yurt dışına kaçmak için kuyruğa girmiştir. Burjuvaziyi de tarihsel-sınıfsal deneyimleri ile birikimi açısından küçümsememek lâzım, onlar ellerindeki fabrikaları, tarlaları, işletmeleri kolay kolay bırakmazlar, fakat direnişten çok korkmuşlardı. Gençliğin de değişik alanlarda örgütlenme çabaları vardı. Ben işçi örgütlenmesi içerisindeydim. TİP içerisinde Kocaeli il sekreteriydim. Mahir Çayan TİP Çankaya ilçe başkanıydı. Deniz Gezmiş TİP İstanbul-Üsküdar ilçe sekreteriydi. İbrahim Kaypakkaya da TİP Eminönü ilçe üyesiydi. TİP’in yarattığı yankıya devrimci, sosyalizme karşı olmayan gençlik, partinin içerisine girerek katkı sunmuştur. Ama parti bunları koruyamamıştır. TİP, gençliğin bu devrimci dinamizmini, değerlendirmek, onun sınıfla olan bağını sağlamakla görevlidir. Devrimci, sosyalist, komünist olan partilerin görevi budur. TİP merkez kliği, tam tersine devrimci kadroları partiden ihraç etmeye başlamıştır.
Fiilî direniş büyük bir coşku yaratmıştı Adalet Partisi iktidardayken 274 ve 275 sayılı toplu sözleşme ve grev yasalarının geriye doğru değiştirilmesi konusunda, o günkü bilgilerimizle DİSK’i yalnız bırakmamak gerektiğini düşündük. Sendikacılar-
6-7_Layout 2 6/10/11 1:46 PM Page 2
röportaj
uzanan bir miras...
dan farklı olarak direnişin sadece bu iki yasaya karşı değil, emperyalizme, kapitalizme, işsizliği, yoksulluğu yaratan politikalara karşı genel bir direnişi örgütleyelim dedik. Tabii sendikacılar kendi meslekleri ve sendikal sahaları daralacağı için, kendilerince uygun bir direniş yapılmasını düşünüyordu. Sonradan hareket sendika bürokrasisinin niyetini aştı. Onlar da bu durumun böyle olabileceğini düşünmüyorlardı. Bizim ise devrimci ütopyalarımız, iktidar gibi projelerimiz vardı. Bir kitle hareketini devrimci bir kazanıma dönüştürmek gibi görevlerimiz vardı. O zaman Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın başında bulunduğu İşsizlik Ve Pahallıkla Savaş Derneği, Mihri Belli’nin etkinliğinde Demokratik Devrim Derneği ile Devrimci Hareketten kopan Kürt yurtseverlerinin kurduğu DDKO gibi örgütler de vardı. Mihri Belli’nin millî demokratik devrim söylemi, Türk ve Kürdistanlı devrimcilerini birbirinden ayırdı ve onlar da kendi hareketlerini kurdular. Oysa bu örgütler daha önce et ve tırnak gibiydiler. Burada Mihri Belli tarih önünde kusurludur. Dönemin etkin örgütlenmelerinden Yapı İşçileri Sendikası ve Dev-Genç’de vardı. Bir taraftan işçiköylü hareketleri, diğer taraftan işsizler, beri yandan gençlik kitle hareketleriyle Türkiye hallaç pamuğu gibi açılıyordu. Bu türden kütlesel çıkışlardan bir şeyler bekleniyordu. Gaziantep’de fıstık üreticileri, Adana’da pamuk üreticisi yoksul köylülük, Kars’ta süt üreticileri, Karadeniz’de fındık ve tütün üreticileri, Ege’de yine benzeri işçiler, emekçiler, küçük üreticiler kitlesel biçimde ayaktaydı. Meselâ Dev-Genç’ten Hüseyin Cevahir’i örnek verelim: Hüseyin Cevahir, izin alır giderdi. İki ay sonra bir ko-
münist parti üyesi gibi çantasıyla gelir, Kürdistan’dan Dersim’den rapor getirirdi. Dev-Genç sınıfsal olarak küçük burjuva bir yapıya sahip idi, ama içinde devrimci, komünist nüveler vardı. Aynı şey çeşitli illerdeki işçi birlikleri örgütleri için de geçerlidir. İşçi birlikleri, Tarihî TKP ile organik bağı olan kadroların elindeydi. Onlar bu süreci yarı yasal, anayasa direniş komiteleriyle 1 yıl evvelden tabandan örgütlediler. Dolayısıyla kendiliğinden diye bir şey yoktu. Kendiliğinden lafı o oportünist sendikacıların sayesinde oldu. Kalktılar bu yasa 11 Haziran’da çıktığında, Merter’deki Lastik-İş Sendikası’nda bütün iş yeri temsilcilerini içeren bir toplantı yaptılar. O sırada devrimci yapılar DİSK’e önerilerini sunmuşlardı. İşçilerin de; “Karakolları basarız, işgaller yaparız, tutuklanan arkadaşlarımızı geri alacağız” gibi lafları sendikacıları iyice korkutmuştu. Zannettiler ki iki günlük eylemin ardından Taksim’de bir miting yapılır. Kanun geri alınır. Öyle değil. O direniş olmasaydı, kanun düşmezdi, Anayasa Mahkemesi bozmazdı kararı. 173 tane fabrikada direniş başladı, bunun 113 tanesi TÜRK-İŞ’e bağlıdır. Geriye kalanlar DİSK üyesi ve bağımsız sendikalardır. Bu da şunu gösteriyor: 30 bin üyeli bir DİSK bir eylem çağrısı yapınca, Türkiye’yi ayağa kaldırabiliyor. Bu, yoksul Kürt köylülüğünde de heyecan ve büyük bir yankı yaratmıştır. Kürdistan’da dağlara DİSK yerine DİKS yazmışlardı, kireçle boyanmış taşların üzerine…Ama sosyal muhalefeti yönetip yönlendirecek parti ve kurmaylık yoktu.
Direniş ve ihanet Şimdi parti ve kurmaylık meselesine gelin-
ce İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerine değinmek gerekiyor. Sendikacılar kendilerine yönelik ağır cezai istemler yüzünden kıvırıyorlar. Meselâ; ‘İşçi sınıfı hazır ol büyük savaş başladı’ diye çıkarılan gazeteye manşet atıyorlar, diğer yandan mahkemelerde ‘ben yapmadım, filan yaptı’ gibisinden ifadeler veriyorlar. Ama ben yine de sendikacıları suçlamıyorum. Eğer partisi, öncüsü, kurmayı yoksa sendikacılar da kıvırır. Çünkü sendika aracı, sınıflar mücadelesinde burjuvazinin bize verdiği bir tavizdir. Komünistler bu aracı kullanır. Ama Türkiye’de tam tersi olmuş, sendika bürokratları bu araca tamamen mesleki çıkarları için kullanmıştır; devrimcileri, komünistleri de tasfiye etmiş, devletle de işbirliği yapmıştır. Sınıf bilinçli işçiler bu eylemi amacına taşımaya çalışmıştır. Sendikacılar kendilerini savunurken: “İşçiler bu eylemleri kendiliğinden yapmıştır. Biz 17 Haziran’da Taksim’de yasal bir miting yapacaktık. Başbakan, Cumhurbaşkanı, meclis, siyasi partiler ile görüşüp yasayı geri çekmelerini talep edecektik” demiştir. “Kendiliğinden” literatürü böylece kimilerinin diline pelesenk olmuştur. Türkiye devrimci hareketine, sınıf hareketine bilerek ya da bilmeyerek bir kendiliğindencilik kavramını böylece soktular. Oysaki Denizlerden, Cevahirlerden, Mahirlerden, İbolara bu işçi hareketinin içerisinde devrimci, komünist ve her ne kadar kurmay parti oluşamamışsa da kitlelerle geniş bağları olan nüveler vardır. Dolayısıyla 15-16 Haziran Direnişi siyasal ve organize bir harekettir. Doğurduğu sonuçlar itibariyle birbirine tutunacak ana halkaları yaratmıştır. Çin deneyimi, Latin deneyimi, Sovyet deneyimi vs. bizim kendi deneyimimizi yaratmamamız için bizlere lanse ediliyordu. Henüz daha aşılamayan 15-16 Haziran Direnişi tutulacak Ana Halka’nın ne olduğunu herkese öğretti. Evet bu hareket önemli bir darbe aldı, ama bu darbeler de tarihe önemli kayıtlar düşmüştür. 15-16 Haziran Direnişi kadrolarının yarattığı kitap, Lenin Enstitüsü’ne alınan tek onur kitabıdır. Alman Komünist Partisi’nin etkisi altında olan Almanya İG Metal’de yardımcı 5 temel kitap arasına girmiştir. Fransa’da, CGT’de ha keza. Küba, Venezüella ülkelerinin parti arşivlerinde de yer almaktadır. Bu memlekette ise sendikacılar bu kitabı işçilerden saklamayı düşünmüşlerdir, çünkü “vukuatlarını” gizlemek istemişlerdir.
g15-16 Haziran büyük İşçi Direnişi kendi döneminde tartışılan bütün projelere bir anlamda işçi sınıfının yanıtıydı. Bu projelerin içerisinde ve 71 devrimci çıkışının içerisinde biraz Kaypakkaya’dan bahseder misiniz? Mustafa Suphilerin devrimci geleneği ne yazık ki büyük 15-16 Haziran Direnişi’ne taşınamamış, dolayısıyla bu sürece tanıklık ve önderlik edememiştir. THKP-C, THKO, TKP(ML) gibi hareketler de taşınamayan bu geleneği yeniden yaratmak amacıyla süreklilik içinde birer kopuş denemeleridir.
Ama 15-16 Haziran bu kopuşun hangi ideolojik, sınıfsal temellerde olacağını dosta düşmana hatırlatmıştır. Ve sarsıntı yaratmıştır. İbrahim Kaypakkaya; Mustafa Suphi’lerin Marksist-Leninist geleneğini uzantısında, o dönemde tarihle bağ kurmanın gereğini görmüş biridir. Mevcut TKP’nin burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisine, Kemalizm’e kaydığını fark etmiştir. Tarihî TKP’nin adına sahiplenmiş, böylece tarihimizle bir bağ kurmuş, Marksist-Leninist ekini de kullanarak TKP(ML)’yi örgütlemiştir.
gTEKEL işçi direnişinin başlamasından direniş karşısında sendikal bürokrasinin takındığı tavra ve sonuçlarıyla birlikte, devrimci ve komünistlerin direnişle olan ilişkisine baktığınızda geçmişle nasıl bir bağ kurabilirsiniz? Tarihimizdeki tüm işçi sınıfı ve sosyalist hareketlere baktığımızda, hareketin daima içinden darbe aldığını görüyoruz. 15-16 Haziran’ı tabandan örgütleyen, mahkemelerde savunan 5 bin işçiyi sokağa atmanın karşılığında, burjuvazi sendika bürokratlarının ellerine bir daha fabrikalarda işbaşı yapılmaması şartıyla DİSK oyuncağını vermişlerdir. Her zaman aidatımı vermeme, DİSK’in kurucusu olmama rağmen beni hiçbir kongrelerine almadılar. Ama sosyalizm adına maskaralık yapanları alıp “uzman” yaptılar. 89 Bahar Eylemleri’nde yine sendika bürokratları o açılımın önünde baraj görevi yaptılar. 92-94 süreçlerinde Zonguldak işçilerinin direnişinde yine o sendika bürokrasisinin darbe vurduğunu görüyoruz. Biz nasıl dünyadaki işçi direnişlerinin 16 Haziran’daki uzantıları isek, onların çocuklarıysak, bizi onlar ürettiyse, TEKEL Direnişi de, 16 Haziran ve adı anılan, anılmayan diğer eylemlerin günümüzdeki uzantısıdır. Orada da biz işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin ne demek olduğunu gördük. İşçiler sendikacılardan ilerde. İşçi sınıfının, kendi kendine parti olan, kendi dar grubunu parti ilan edenlerden ileride olduğunu gördük. TEKEL Direnişi’nin bir çok zaafı da vardı fakat, sendikacılar işi zamana yayarak o geleneğin yaygınlık göstermesinin önünü kesti. 16 Haziran’ı kendinden önceki ve sonraki mücadelelerden ayıran temel özelliği, kıvılcım çıktıktan sonra yaygınlaşmasıydı. Onun için sıkıyönetim ilan edildi, o yüzden orduyu imdada çağırdılar. İşçi sınıfı uzun süre susabilir fakat onun bilincinde, yüreğinde ve ruhunda görünmez bağlarla bağlı olan şey harekete geçti. Hep devrimciler harekete geçirmez. Burjuvazinin baskı ve terörü de kitleleri harekete geçirebilir. İşçi sınıfının siyasal ve sendikal birliği gerçekleşmiş mi? Yok. Var oluş zeminlerimizle sıkı bağlar kurarak burjuvazinin önünde bir duvar oluşturabiliyor muyuz? Mesele budur. Bu olmadığı için burjuvazi bugün ayakta, Kürt halkına saldırıyor, işçilere, emekçilere saldırıyor, gençliğe saldırıyor… Sistem sendikaların canını okudu. Sol’un ayrışarak proletarya partisini yaratamayışı, birliğini sağlayamayışı zaafı yüzünden direnişi zamana yaydılar, bitirdiler. Yarın bu işçi sınıfı mutlaka bilimsel komünizmle tanışacak, kendi örgütlerinin oluşmasını sağlayacak. Bir gün o sendikaları da ele geçirecek. İşçi sınıfı adına sosyalizmin tabelacılığını yapanları indirecek aşağıya, bunun işaretleri var. Komünistlerin görevi de bunlardan dersler çıkarmak, işçi sınıfının siyasal ve sendikal birliğini sağlamaktır. Tarihin bu eylemlerden bize öğrettiği budur. Biz onların öğrencisiyiz.
8-9_Layout 2 6/10/11 2:17 PM Page 1
08 emek
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
Direniş başbakanı korkuttu Dev-Sağlık-İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılan ve Gazi Devlet Hastanesi bahçesinde kurdukları çadırlarda direnen işçileri, Başbakan Erdoğan polise verdiği emirle hastaneden çıkarmayarak ‘demokrasi’ dersi verdi
Enerji-Sen’e üye işçiler çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle her hafta Cuma günü BEDAŞ önünde yaptıkları eylemlerine devam ediyor.
26 Ocak’ta sendikaya üye oldukları için işten çıkarılarak direnişe geçen işçilerin üzerine 3 Haziran’da polisi gönderen Erdoğan, ‘demokrasi’ dersi verdi.
Taksim Meydanı’nda toplanan enerji işçileri BEDAŞ’a kadar alkış ve sloganlarla yürüdü. BEDAŞ’ın işçi düşmanı tavrı değişinceye kadar eylemlerine devam edeceklerini vurgulayan Enerji-Sen üyesi işçiler eylemlerinde polisin engeliyle karşılaşırken, işçilerin sergilediği kararlı tutum polise geri adım attırıyor.
Gazi Devlet Hastanesi bahçesinde kurdukları çadırlarda, yaklaşık dört buçuk aydır direnişte olan işçilerin hastaneden çıkmasına izin vermeyen polis, işçilerin hastaneden çıkmaları halinde gözaltına alınacaklarını belirterek işçilere gözdağı verdi. Erdoğan ilden ayrılıncaya kadar baskısını sürdüren polis, “ileri demokrasi”nin “korumalığını” yaptı.
Son yapılan eylemde de polis engeliyle karşılaşan işçiler, polise geri adım attırarak eylemlerine devam etti. Eylemde konuşan Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Erhan Karaçay, enerji işçilerinin mücadelesini halkın desteklemesi gerektiğini belirtti. Bazı siyasi parti temsilcileri ve demokratik kitle örgütleri yaptıkları konuşmalarda direnişi sahiplenme çağrısı yaptılar.
Hastaneden çıkan işçi gözaltına alındı Polislerin çalışanlar üzerinde baskı kurarak işçileri yemek yerken ya da tuvalete giderken bile takip ettiği öğrenildi. Yapılan bu takibin nedenini soran Dev-Sağlık-İş Sendikası Samsun Temsilcisi Yüksel Arslan’a polislerin kendilerine verilen emirler doğrultusunda hareket ettiklerini söyleyerek “eğer hastane dışına çıkarsanız müdahale ederek gözaltına alırız” dedikleri öğrenildi. Hastaneden çıkarak “İşimizi istiyoruz” yazılı dövizle başbakana tepkisini dile getirmek isteyen Cemalettin Kömpe adlı işçi polisler tarafından gözaltına alındı. Kömpe, polisin, işini geri istediği
Soyguna sessiz kalmayalım
için kendisini suçlu ilan ettiğini söyledi.
Şapka düştü kel göründü Arslan, başbakan gelmeden birkaç gün önce de hastane bahçesinde bulunan çadırlarına ve pankartlarına hiçbir yasal gerekçe olmadan el konulduğunu belirterek,
bu çadırları ve pankartları polisten istemelerine rağmen kendilerine verilmediğini ifade etti. Ayrıca asgari ücretle geçinen ve işlerine geri dönmek için direnen işçilere karşı polisin seferber edildiğini belirterek böylece “demokrasi”nin üstün nimetlerini de tanımış olduklarını söyledi.
Madencilerin aileleri açlık grevinde Bursa’da meydana gelen grizu patlamasında ölen madencilerin aileleri sorumluların bir an önce cezalandırılması talebiyle açlık grevine başladılar
Seyirci kalmayalım Konuşmaların ardından Enerji-Sen adına bir basın açıklaması yapıldı. Yapılan açıklamada BEDAŞ’ta yaşanan ağır çalışma koşulları ve işçilere verilen düşük ücretlere değinilerek bu koşulların bir an önce düzeltilmesi gerektiği belirtildi. Açıklamada İstanbul halkına seslenen enerji işçileri, sahte ibranamelerle abonelerin dolandırıldığını, sahte haciz belgeleriyle vekalet ücreti adı altında AKP’li hukuk bürolarının zengin edildiği ifade edilirken İstanbul halkının bütün bunlara sessiz kalmaması gerektiği anlatıldı. Sadece 2009-2010 yılları arasında 26 milyon liranın AKP’li hukuk bürolarına aktarıldığını belirten enerji işçileri, İstanbulluları enerji haklarına sahip çıkmaya çağırdı.
BEDAŞ halkı dolandırıyor Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi’ndeki maden ocağında grizu patlamasında hayatını kaybedenlerin yakınları, 19 madencinin öldüğü patlama sonrası mahkemede sorumluların serbest bırakılmasını protesto etmek ve patlamada sorumluluğu olanların cezalandırılması talebiyle açlık grevine başladılar.
Sorumlulara tahliye Bükköy’de 2009 yılının aralık ayında 19 kişinin hayatını kaybettiği grizu patlamasıyla ilgili 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması 3 Haziran’da yapıldı. “Ölüme sebebiyet verme” suçundan haklarında 20’şer yıla kadar hapis istenen ocağın İşletme Müdürü Hayrettin Ç. (47) ile taşeron firmanın sahibi Fahrettin Ş. (51) tahliye edilirken, duruşma 28 Temmuz’a ertelendi.
Aileler açlık grevinde
‘Dava karmaşık hale getirildi’
Kararın ardından, patlamada yakınlarını kaybeden aileler tepkilerini dile getirirken Fomara Meydanı’nda açlık grevine başladılar. 30 kişinin başlattığı açlık grevi devam ederken, aileler yaptıkları konuşmalarda yakınlarının ölümlerinden sorumlu olanların hak ettikleri cezayı alıncaya kadar eylemlerinin devam edeceğini belirttiler.
Mustafakemalpaşalılar Derneği Başkanı Halim Çapkın, davanın iki yıldır sonuçlanmasını beklediklerini belirterek, “Bırakın karara bağlanmasını, daha karmaşık hale geldiğini görüyoruz. Ailelerimizin artık dayanacak gücü kalmadı. Bugün grizu faciasında hayatını kaybedenlerin yakınları ile açlık grevine başlamış bulunmaktayız” dedi.
Basın açıklamasının ardından Enerji-Sen Genel Başkanı Kamil Kartal, eline bir ihbarname alarak, “Bu ihbarname abonelere hiç ulaşmadı. Bir enerji işçisinin üzerine 100 ihbarname yazmışlar. Bu işçi bunların 30’unu biliyor. Diğerlerinden haberi yok. Taşeron şirket kalan 70 ihbarnamenin işlemi yapılmış gibi işlem yapıyor ve BEDAŞ’tan bu işlemlerin parasını alıyor. Aboneler de cezalı elektrik faturası ödüyor. Tüm bunlar BEDAŞ’ın bilgisi dahilinde oluyor. Böyle 1 milyon ihbarname var” diyerek yapılan sömürüyü gözler önüne serdi. Basın açıklamasının ardından Enerji-Sen, ihbarnamelerle savcılığa gitti.
8-9_Layout 2 6/10/11 2:17 PM Page 2
f
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
emek haber 09
Zübüklüğün sınırı yok
cağının hiçbir önemi olmadığı kesin.
Seçimlerin emekçilerin yaşamında nasıl bir değişiklik getireceğini son yaşanan iş cinayetlerine, işten atmalara, güvencesiz çalıştırılmanın devamlılığına baktığımızda görülmektedir.
12 Haziran’da yapılacak olan ve sömürü sistemini hangi düzen partisinin temsil edeceğini belirleyen seçimlere sayılı günler kaldı. AKP’sinden CHP’sine bütün düzen partileri meydanları dolduran kitlelere, geçmişten günümüze hep aynı işkembeden atılmış içi boş palavralarla, Aziz Nesin’in Zübük’ü gibi, bolca vaatlerde bulunuyorlar. Hep aynı bildik söylemlerle halkı kandırma çabası içerisindeler. Hiç bir zaman yerine getirilmeyen seçim vaatleri, alışa gelmiş mizansenler, seçim atışmaları bütün diğer seçimlerde olduğu gibi, bu seçimlerde de kendini gösterdi. Seçimler süresince değişmeyen bir diğer şey de, iktidarda hangi düzen partisi olursa olsun, hedeflenen seçimler yaklaştıkça halkın gözünü boyamak, mevcut sömürü sisteminin devamı için halkın güvenini kazanmak ve yine kendi cellâdını seçmesi için seçimlerden önce bir dizi seçim yatırımları yapmaktır. Halkı yeni keşfetmişcesine birden halkçı ve sosyal devletçi kesilmek, demokrasi, hukuk gibi kavramları daha da yüksek sesle dile getirmek, bütün düzen partilerinin başvurduğu temel, vazgeçilemez yöntemlerdir.
Taşeronların işten attığı onlarca işçi hala kapı önlerinde direniyor. PTT işçilerinin direnişi bunu kanıtlıyor. Sendikalı oldukları için işten atılan Burger King işçileri, ONTEX işçileri... Tabii sağlıklı olmayan çalışma koşullarında işini kaybetmemek için çalşırken cinayete kurban gidenler... Bursa’nın Kestel İlçesi’nde bir meşrubat fabrikasında meyve suyu üretimi için kurulan buhar kazanında meydana gelen patlamada 26 yaşındaki Makine Mühendisi Kemal Gökçe hayatını kaybederken 6 işçi de yaralandı. Peki Amasya’da çocuk yaşta öğrenimini yarıda kesip okul parası kazanmak için çalıştığı iş yerinde elektrik çarpması sonucu yaşamını yitiren ilkokul 8. sınıf öğrencisi Semih Altıok için ne demeli? Ancak emekçilerin hayatında değişen pek bir şeyin olmadığı, olmayacağı yaşanılan pratikler göz önüne serildiğinde anlaşılmaktadır. İş cinayetleri, işten atmalar, örgütlenme hakkının engellenmesi, taşeronlaştırma, özelleştirmeler ve daha onlarca örnek... Hızından hiçbir şey kaybetmeden devam eden bu süreci meydanlarda atılan nutuklarla kapatmaya çalışan egemen sınıflar ve onların temsilcilerinin, projelerinden ve icraatlarından bahsederken öğretmen atamalarını, işçi alımları istihdam alanları gibi gerçekliğin uzağında sadece hayal olan ve hayal olarak kalacak vaatleri görüyoruz. Şurası kesindir ki emperyalist efendilerinin direktifleriyle hayata geçirdiği neo-liberal politikalarla ülkeyi yabancılara peş-
keş çeken, sömürünün önündeki kimi ufak tefek engelleri kaldırıp dizginleri serbest bırakan, halkı açlığa ve sefalete terk eden AKP hükümeti, eğitimi de piyasalaştırarak binlerce insanın geleceğiyle oynamaktadır. Ülkemiz koşullarında on binlerce öğretmen açığı ve yine atanan öğretmenlerin kat ve kat üstünde atama bekleyen öğretmenlerin bulunmasına rağmen AKP’nin seçim öncesi attığı bu adım sorunu çözmekten çok uzaktır. Zira onların da amacı seçim yatırımından başka bir şey değildir. Ataması yapılmayan yüzbinlerce öğretmen diplomalı işsizler grubunu oluştururken, öğretmensiz öğrenciler de elektronik kitap vaadi ile avutuluyor. Bu eğitimi veren öğretmen atanmadıktan sonra, kitabın elektronik mi olacağı klasik mi ola-
EMEĞİN KÜRSÜSÜ
Yine maden “kazası”! Şırnak’ın Cudi Dağı eteklerinde bulunan Toptepe Köyü civarında bulunan Bereketli Madencilik Şirketi’ne ait kömür ocağında meydana gelen göçük. İşçilerden Abbas Güler (42) hayatını kaybetti. Bunlar farklı bölgelerden bir kaç gün içinde olan cinayetlerin kamuoyuna yansıyanlarından yalnızca bazıları. Yansımayanlar, ya da buraya yazamadıklarımızı da hesap edince durum ortaya çıkar sanıyoruz. Son 28 yılda ülkemizde iş cinayetlerinde 647 maden işçisi ölürken, yaşanan iş cinayetlerinin %98’inin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda önlem alınmamasından kaynaklanıyor... Evet hayaldi gerçek oluyor. Peki meydanlarda seçim propagandası yapan AKP, CHP ya da MHP bunlardan neden hiç bahsetmiyor.
≫ dursun baştuğ
15-16 HAZİRAN VE TARİHSEL ÖNEMİ
İ
şçi sınıfımızın kendiliğinden gelme mücadelesi 15-16 Haziran’da doruğuna ulaştı. İşçiler bütün burjuva ve küçük-burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçtiler.’’ Kaypakkaya yoldaş 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi değerlendirmesine bu cümlelerle başlıyordu ve ardından bu direnişin önemini, çıkarılması gereken dersleri ifade ediyordu. Tarihe düşülmüş önemli notlardan biri olan bu direnişin doğru bir şekilde değerlendirilerek önemli derslerin çıkarılması, tıpkı diğer tarihsel olay ve olgularda olduğu gibi, sınıf mücadelesinin doğru bir rotada ileriye doğru yol alması açısından belirleyici bir noktada durmaktadır. Bu açıdan tarihin sayfalarını aşarak günümüze kadar gelen 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Türkiye Kuzey-Kürdistan siyasal coğrafyasının sınıf mücadelesine önemli dersler vermiş ve sınıf mücadelesinin gelişimi açısından ilham kaynağı olmuştur. İşte Kaypakkaya yoldaşın, onun bakış açısını belirleyen ideoloji sayesinde, teoriyle yaşayan canlı pratiği nasıl diyalektik olarak birbirine bağladığını bu direnişi değerlendirirken de görebiliriz.
Bugün de yaşanan her direniş karşısında sübjektif değerlendirmeler yapılarak ya bu direnişlere haddinden fazla misyonlar yükleniyor ya da bu direnişler yeterince önemsenmiyor. Güncel olarak da yaratılan direnişler doğru bir analize tabi tutulmadığı için hem bu direnişlerden doğru dersler çıkarılamıyor hem de direnişlerin enerjisi yeteri kadar sınıf mücadelesine aktarılamıyor. Doğru ideolojik perspektif teoriyle pratiğin diyalektik uyumunun ve olayları doğru bir biçimde analiz etmenin temel belirleyenidir. Yöntem açısından nasıl ve nereden baktığınız, nasıl düşündüğünüz ve nasıl değerlendirdiğiniz buna bağlıdır. Önemli bir deneyim olan TEKEL direnişi birçok noktadan değerlendirildi ve birbirbirinden çok farklı sonuçlar çıktı. Ancak hangisinin doğru ve hangisinin sınıf mücadelesine hizmet ettiğini ise, Lenin’in deyimi ile yaşayan canlı pratik kanıtlayacaktır. Bu açıdan 15-16 Haziran’dan çıkarılan tarihsel ders iyi özümsendiği takdirde geleceğe ışık tutacaktır. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, o dönem, Kaypakkaya’nın deyimi ile “bazı kadroların bilincinde önemli bir sıçrama yarattı.” Bu sıçrama 71 devrimci çıkışı açısından da önemlidir. Panoramik olarak dönemin tarihsel bir fotoğrafını
çekersek bu direnişin önemini (tüm yönleriyle) daha rahatlıkla görebiliriz. Altmışlı yıllar ülkemizde önemli değişimlerin ve gelişmelerin yaşandığı yıllardır. 61 Anayasası’yla görece oluşan demokratik ortam sayesinde Marksist klasiklerin çevirisi yapılmış ve ülkemizin aydınlarının bilincinde, bu durum, önemli sıçramalara vesile olmuştur. Verilen mücadeleler sonucunda kazanılan sendikal haklar henüz çok sınırlı olmasına rağmen işçi sınıfının örgütlenmesi açısından ciddi olanaklar sunuyordu. Nitekim bu dönemde özellikle KAVEL Direnişi gibi fiili mücadeleyi esas alan direnişler de artış gösteriyordu. Yine ülkenin değişik coğrafyalarında köylülerin verdiği mücadeleler, toprak işgalleri, toplumsal mücadele açısından önemli olanaklar sunuyordu. Bu süreçte yüzlerce grev örgütlenmiş on binlerce işçi bu grevlere katılmıştır. Yine bu dönemde DİSK, TÜRK-İŞ içinde ve bağımsız olan bazı sendikalar tarafından, TÜRK-İŞ yönetiminin “partiler üstü ve siyaset dışı sendikacılık” anlayışı eleştirilerek sınıf ve kitle sendikacılığı esas alınarak kuruldu. Ki DİSK’in kurulmasına öncülük eden ve o süreçte önemli oranda yön veren de yine altmışlı yıllarda kurulan TİP reformizmiydi. Bu dönemin diğer
bir önemli gelişmesi ise 68 başkaldırısıydı. Ülkemizde özellikle öğrenci gençlik üzerinde büyük etkisi olan bu hareket BPKD’nin ideolojik rüzgarını ülkemize kadar taşımıştır. Ancak 68 Kuşağı önemli oranda çeşitli reformist ve revizyonist çevrelerin ve örgütlerin etkisi altında idi. Gerek Kemalizm noktasında, gerek Kürt ulusal sorunu noktasında, gerekse de devletin niteliği ve devrimin stratejik çizgisi noktalarında önemli oranda bu akımların etkisi altında idi. Aynı zamanda bu dönem, yaşanan tüm bu toplumsal mücadelelere öncülük edebilecek devrimci bir sınıf partisinin olmadığı bir dönemdi. Bu dönemde, yaklaşık kırk yıldır ülke halkları üzerine çöreklenmiş revizyonist karabulut yavaş yavaş dağıtılıyordu. En temelde bu Kaypakkaya yoldaşın “hareketimizin BPKD’nin ürünü olduğu belirtilmeliydi” itirazında somutlanan ideolojik dayanak sayesinde olmuştur. Yine pratikten çıkarılan derslerin doğru bir şekilde özümlenmesi de buna hizmet eden diğer bir önemli noktadır. İşte bu maddi yaşam pratiği içinde 15-16 Haziran İşçi Direnişi önemli bir yer tutmaktadır. Direnişin öne çıkan dersleri ülkemiz sınıf mücadelesine önemli katkılar sunmuştur.
10-11_Layout 2 6/10/11 2:31 PM Page 1
10 gençlik
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
“YÖK’ün zararı yok Ülkeye demokrasinin gelmesinin tek yolu olarak görülen 12 Haziran seçimlerinde oy toplamak için her türlü soytarılığı yapan siyasetçilerin hiçbirinin dilinde, bırakın YÖK’ü kaldırmayı, onu değiştirmeye dair bile bir söylem bulunmamaktadır. Ki zaten düzenin devamcılarının düello sahnesi olan seçimlerden medet umulması başlı başına bir yanılgıdır. “Öğrenciler sürekli YÖK’ü protesto ediyor. Siz de öğretim görevlisi iken YÖK’ü protesto etmiş miydiniz?
Şifresiz, sınavsız eğitim Liseliler geleceklerine sahip çıktıklarını ifade ederek, ÖSYM Başkanı Ali Demir’in istifasını istedi Mersin’de liseliler bir araya gelerek ÖSYM tarafından yapılan sınavları ve eğitim sistemindeki çarpıklığa dikkat etmek için yürüyüş yaptı. Devrimci demokrat gençlik hareketlerinin ortaklaşa örgütlediği mitinge DGH’de “Ne YGS – ne LYS, halk için bilim, halk için eğitim” yazılı pankartıyla katıldı. Akdeniz Belediyesi önünde bir araya gelen gençlik örgütleri kortejler oluşturarak “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” , “Şifresiz, sınavsız eğitim istiyoruz” , “YÖK, polis, medya bu abluka dağıtılacak” , “Ali Demir istifa” sloganlarını atarak Taş Bina önüne yüründü. Taş Bina önünde bir araya gelen öğrenciler adına yapılan ortak açıklamada, LYS ve YGS stresine sokanlar aynı zamanda devlet okullarında verilen eğitiminde yetersizliğiyle beraber öğrencileri dershanelerin kucağına atmalarına dikkat çekildi. Öğrenciler adına yapılan ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Yıllarca emek harcayarak hazırlandığımız YGS sınavında soruların şifrelenmesi, biz öğrencilerde LYS için büyük bir kaygı uyandırdı. Daha önce KPSS’de yaşanan ‘kopya skandalı’, ardından YGS’de yaşanan ‘şifre skandalı’ bizlerde aynı durumun LYS’de de olabileceği endişesini uyandırıyor. Kimseyi tatmin etmeyen bir açıklama yapan ÖSYM başkanı, sorularda bulunan şifrelemeyi tesadüf olarak nitelendirerek buna inanmamızı bekliyor. Üst üste kopya skandallarının yaşanması bu olayın bu kadar basit olmadığını, soruların birilerinin bilgisi dahilinde sızdırıldığını net olarak gösteriyor. Bizler bu ülkede yaşayan emekçi çocuklar olarak asla bu tablo karşısında sessiz kalmayacağız ve eğitim hakkımızı alana kadar mücadele edeceğiz. “ Açıklamanın ardından Tiyatro Düş Sokağı Grubu “İmamın Şifresi” adlı oyunu oynadı. Şiir dinletisinin de yapıldığı eylem sloganlarla sonlandırıldı.
Hayatımda hiç YÖK protestolarına katılmadım. YÖK’ün varlığının öğrencilere bir zararı yok. Öğrencilerin hayatında YÖK’ün yeri de yok. Öğrencilerin tavırları siyasi, hiçbir öğrenci bana gelip sizin eğitim politikanız yüzünden zarar gördüm diyemez. Bu eğitimle alakalı bir şey değil… Hiç bu öğrencilerle konuşmayı denediniz mi? En son bu sabah söyledim. “Şu arkadaşlarla konuşayım, ne istiyorlar diye sorayım” dedim. Emniyet araya girdi izin vermedi. Ama gidip yanlarına konuşmak istiyorum. İsterlerse gelip bana da dertlerini anlatabilirler. Belki yüzlerce öğrenciyi kabul edemem ama temsilcileriyle görüşebilirim. Öğrenci temsilcileriyle sürekli temastayım. Onlarla da olurum…”¹ Geçtiğimiz günlerde, Yüksek Öğretim Kongresi’nin hemen ertesinde, Radikal Gazetesi’nin, 1 Haziran 2011 tarihli sayısında, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın vermiş olduğu röportajdan bir kesit sunduk sizlere. YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu)’ün öğrencilere bir zararının olmadığı iddia eden Yusuf Ziya Özcan’ın söyleminde ne kadar haklı (!) olduğuna,
YÖK demokratik mi? 27-29 Mayıs tarihleri arasında Uluslararası Yüksek Öğretim Kongresi yapıldı. “Yeni Arayışlar ve Sorunlar” başlığı ile toplanan kongreye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, şifre skandalının baş aktörü ÖSYM Başkanı Ali Demir’in yanı sıra, Dünya Bankası Eğitim Direktörü Prof. Dr. Jamil Salmi, Türk ve yabancı sermayedarların da aralarında olduğu 800 kişi katıldı³. Yükseköğretim ve onun kurumlarının yeniden yapılandırılması ve sermayedarların en karlı alanı haline gelen üniversitelerden nasıl daha fazla kar elde edilebileceğinin yollarının tartışıldığı bu kongreye, devrimci, demokrat ve
YÖK’ün kuruluş tarihine bakmakla başlayalım. Hatta, bu tarihi YÖK’ün kendi belgelerinden aktaralım: “Tarihçe: 1981 üniversite reformundan önceki yıllarda, Türk yükseköğretim sistemi beş tür kurumdan oluşmaktaydı: Üniversiteler, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı akademiler, Bir kısmı diğer bakanlıklara, çoğu Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı iki yıllık meslek yüksekokulları ile konservatuarlar, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı üç yıllık eğitim enstitüleri, Mektupla öğretim yapan YAYKUR Yükseköğretimin tüm düzeyleri için etkili ve koordineli bir merkezi plânlamanın olmaması, özellikle de altmışlı ve yetmişli yıllarda yükseköğretim kurumlarının sayısı, çeşidi ve öğrenci sayıları ile başka birçok hususta gözlenen
hızlı artış nedeniyle yukarıda belirtilen yükseköğretim sistemi bir süre sonra başarısızlık ve yozlaşma işaretleri vermeye başlamıştır. Bunlara ek olarak 1960-80 arasında ortaya çıkan siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar, yükseköğretimdeki kötüye gidişi daha da artırmıştır. Bu nedenle yetmişli yılların sonunda köklü bir reform kaçınılmaz hale gelmiş ve sonunda 1981 reformu yürürlüğe konmuştur.”². Tarihinden de anlaşıldığı gibi, YÖK’ün kuruluşunun 1981’de olması hayra alamet değildir. Her birimizin zihnine büyük harflerle kazınan 12 Eylül faşist darbesinin hemen ertesinde, eğitim, kültür, ekonomi ve diğer alanlarda öyle çok da kısa vadeli olmayan reform adı altında düzenlemeler yapıldı. 30 yıl geçmiş olmasına rağmen hala bu reformların etkisi bütün yakıcılığıyla hissedilmektedir. Bunun en canlı örneği de YÖK’tür. 1980’lerde, devrimci hare-
ilerici öğrencilerin protestosu damgasını vurdu. Bu kongreyi protesto eden öğrencilere polis tazyiki su ve gazla karşılık verdi, 13 öğrenci gözaltına alındı. Yapılan polis müdahalesi, YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın röportajında belirttiği gibi ‘hiçbir öğrencinin kendisine YÖK’ün zararı olduğuna dair bir şey söyleyemeyeceğini’ kanıtlayan cinstendi. Çünkü bu ülkede devrimci, demokrat ve ilerici öğrencilerin söz söyleme yetkisi kısıtlanıyor ya da gözaltılar, tutuklamalar ve polis müdahaleleriyle engelleniyor. Ayrıca, Yusuf Ziya Özcan’ın temasta olduğunu iddia ettiği öğrenci temsilcilerinin de kimleri temsil ettiği ya da etmediği çok açık.
yolu olarak görülen 12 Haziran seçimlerinde oy toplamak için her türlü soytarılığı yapan siyasetçilerin hiçbirinin dilinde bırakın YÖK’ü kaldırmayı, onu değiştirmeye dair bile bir söylem bulunmamaktadır. Ki zaten düzenin devamcılarının düello sahnesi olan seçimlerden medet umulması başlı başına bir yanılgıdır. Bu YÖK açısından da böyledir. Başa geçen her hükümet, bu kuruma her seferinde kendi ideolojisini dayatmıştır. İktidar, kendi yandaşlarına kadro açmış; kendinden olmayanları, kendisine karşı duranları ve dalkavukluk yapmayanları ya uzaklaştırmıştır ya da bürokrasi engelli koşusunda süründürmüştür.
Ülkeye demokrasinin gelmesinin tek
Bilginin özgürce üretildiği, eğitimin
10-11_Layout 2 6/10/11 2:31 PM Page 2
gençlik 11
öğrenciye”*
ketin gösterdiği yükseliş gençlik mücadelesine de yansımış, dünyadaki ve ülkedeki sorunlara karşı duyarlı, bu sorunlara karşı taraf olan devrimci demokrat öğrenciler atılan tohumun ilk filizleri olarak ortaya çıkmışlardır. Sistemin yoz kurallarına muhalif olan ve tek-tip’leştirilmeye karşı çıkan, yenilikten, değişimden ve özgürlükten yana olan bu yeni filizlerin boy vermesi sistemin sürdürücüleri için bir tehdit oluşturmuştur. Ülkenin geleceği açısından tehlike oluşturan, dinamik mücadelenin adresi olan üniversiteler de 12 Eylül cuntasından nasibini almıştır ve darbenin adı üniversitelerde YÖK olmuştur. Yüksek Öğretim Kurulu’nun görevleri 1982 Anayasası’nın 131. maddesinde: “Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak” için oluştu-
tarafsız, parasız ve bireylere eşit olarak verildiği bir kurum olması gerekirken, bugün sadece sermayenin tekeline geçen üniversiteler tehdit altındadır. Ülkemizde üniversiteler, eşit, parasız, bilimsel ve anadilde eğitimin esamesinin okunmadığı; bilgiye değer vermeyen, araştırmayan ve sadece tüketici bireyler haline gelen öğrencilerin türediği yerlere dönüşmüştür. Vakıf üniversitelerinin her geçen gün sayısı artıyor, üniversite profesörleri kadroları devlet üniversitelerinde olmasına rağmen, yarı zamanlı olarak özel üniversitelerde derslere girmektedirler. Bu eşitsizliğe, tek-tipleştirmeye karşı duran, parasız, bilimsel, ana dilde eğitim haklarını dile getiren öğrencilerin protestolarına “Öğrencilerin tavırları siyasi” diye karşılık veren YÖK başkanı, siyasi bir tavrın kabul edilir bir şey olmadığını ve bu tavır içinde olanların sözlerinin yok sayıldığını kendi ağzıyla ifade ediyor. Onlar için makbul olan
rulmuş bir kurum olarak belirtilmiştir. Anayasada da belirtildiği üzere denetimin diktatörlüğe dönüştürüldüğünü gösteren kurum olarak karşımıza çıkarılan kurulun adıdır YÖK. YÖK’ün hayata geçmesiyle birlikte devrimci öğrenciler ya sürüldü, ya hapishanelere gönderildi ya da okuldan atıldı. 1981’de bütün üniversitelerin rektörleri görevlerinden alındı, yerine YÖK’ün atadığı rektörler yerleştirildi. Üniversite öğrencilerini devrimci mücadeleden uzaklaştıran ve onları apolitikleştiren yeni bir düzen yürürlüğe sokuldu. Bu düzene uymayanlar da okuldan atıldı. 12 Eylül darbesinden sonra, devletin ideolojisinin dayatıldığı kurum olan YÖK’ün başına İhsan Doğramacı getirildi. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün kaldırılmaya çalışıldığı bu dönemde, üniversitelerdeki eğitim kalitesizleşmeye ve tamamen ticari bir alana dönüştürülmeye çalışılan eğitim sisteminin ilk nüveleri ortaya çıktı ve özel üniversitelerin önü açıldı. Apolitikleştirilen bireyler arasında sadece rekabet üzerine kurulu bir sistem geliştirildi ve her gün yenisinin türediği sınavlarla eğitimden rant elde edilmeye çalışıldı. Üniversiteler, devletin liberal eğitim politikasının devamında sermayedarların kar alanları haline dönüştürüldü.
apolitik, sormayan, sorgulamayan ve sadece tüketen öğrenci tipidir. Son olarak, “YÖK’ün varlığının öğrencilere bir zararı yok. Öğrencilerin hayatında YÖK’ün yeri de yok” diyen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ya nerde olduğunu bilmiyor ya da üç maymun rolünü oynuyor: GÖRMEDİM, DUYMADIM, BİLMİYORUM… *Yusuf Ziya Özcan Dipnotlar ¹http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&VersionID=78884&Date=01. 06.2011&ArticleID=1051317 ²http://www.yok.gov.tr/content/view/343/40 / ³http://www.demokratikgenclikhareketi.org/ haberler/yuksekogretim-kongresini-protesto-eden-ogrencilere-polis-teroru.html
GENÇ YORUM
≫ sinan çakıroğlu
AL TAKKE VER KÜLLAH
Ü
lke ve abartısız olarak dünya siyasetini yakından ilgilendiren ‘seçimler’ süreci nedeniyle, köşemizin özgün yanı olan gençliğin gündemlerini ele alma konusunda ‘eksik’ kaldığımızı söyleyebiliriz. Fakat ‘yeniden yapılandırmalar’, ‘dönüşümler’, ‘açılımlar’, ‘tasfiyeci saldırılar’ altında geneli yakalamanın, yorumlamanın ve özgün alanımızı buralardan çıkardığımız sonuçlar üzerinden ele almanın, daha sağlıklı ve faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu kısa notun ardından devam edecek olursak… Hâkim sınıfların genel seçim aldatmacası TürkiyeKuzey Kürdistan’ın dört bir yanında ‘yalandan kim ölmüş’ dedirtircesine devam ediyor! Sayısız tecrübe yaşayan egemen sınıflar, miting alanlarında verdikleri vaatleri güçlendirmek üzere envai çeşit yalan ve çarpıtma siyasetine başvurmaktan yorulmuyorlar. Dokuz yıllık hükümet süreci boyunca ‘Kürt açılımı’, ‘demokratikleşme’ teraneleriyle halkı kandıran ve ezilen sınıfların gözüne baka baka “ustalık” dönemini beyan eden AKP’den sonra, CHP’de ‘demokratikleşme’ sürecinin saç ayağını oluşturduğunu dile getirmektedir. Demokrasi, kapitalizmin şafağında, feodalizmin gerici denizinde boğulmamak üzere icat edilen bu burjuva can simidi, ezilen sınıflara iktidar bahşettiğini söyleyerek, sınıf karşıtlığını gizlemenin yegâne aracı olarak günümüze kadar kullanılmıştır. Şimdilerde bu can simidi, ‘sosyal’ demokrasinin imdadına yetişerek, genelde halk kitleleri özelde ise gençlik kitleleri üzerinden derin izler bırakabilmenin hesabını yapmaktadır. CHP içerisinde ‘sosyalizmin’ sözcüsü olmaya ‘aday’ olanların aymazlığını ‘sol’ da bırakacak iddialar, Kılıçdaroğlu tarafından, İstanbul mitinginde de dile getirildi. ‘Onlar gençleri
asıyor biz ise bedava okutacağız’ diyen Kılıçdaroğlu, hem ‘darbe karşıtı’ olduğunu ve insanların öldürülmemesi gerektiği rolüne soyunuyor hem de kendince gençlik kitlelerinin gelecek alternatifi olduğunu söylemeye çalışıyor. Miting alanlarında, yalandan kimsenin ölmediğini kanıtlama çabasında olan hâkim sınıflar, yine 12 Haziran’a bir hafta kala, Kenan Evren’i, 12 Eylül ile ilgili ifadesini vermek üzere savcılığa çağırarak, dolaylı bir mesaj vermek istiyor. Hâkim sınıfların iki temsilcisi olan AKP ve CHP, ‘sınıfsız’ vesayet döneminin kapandığının garantörlüğüne soyunurken, diğer yandan ise, ‘sınıfsız’ demokrasinin güçlendiğini dile getiriyor. İki aydır start verilen yalan günlüğü süresince, ezilen halk yığınlarına ‘demokratik’ ‘dik’ duruş sergileyen egemenler, bu dik duruşun doğal sonucu olarak, binlerce Kürt’ü gözaltına aldı ve yüzlercesini tutukladı. Hopa’da emekçilere azgınca saldırdı ve bir halk evladını “önemsiz” diyerek katletti. Kuzey Kürdistan’da, gerilla avına çıktı ve gerillaların ölmüş bedenlerine işkence yaptı. Yine devrimci ve sosyalist kurumlara saldırılarda bulundu, keyfi tutuklamalarla iddianameye gerek duymadan, onlarca yoldaşımızı ve dostumuzu tutsak etti. Bu durumu yaklaşık 100 yıl önce Lenin yoldaş, Kaustky ile tartışmasında şöyle dile getirmişti; “Burjuva demokrasisi ne kadar gelişmişse, sermaye grupları ve onların devlet mekanizması o denli gelişmiştir”. Sınıf savaşımını gizlemek üzere kurulan bir demokrasi değil, halkın iktidarlaşarak, kökü özel mülkiyete dayalı her türden sınıfsal, ulusal, cinsel farklılığı tarihin çöplüğüne atmak üzere, Demokratik Halk İktidarı halkın yegâne alternatifidir. Gerisi al takke, ver külah…
12-13_Layout 2 6/10/11 1:48 PM Page 1
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
Kürt ulusal sorunu ve Kür
Öncelsiz olmayan yakın gerçek açısından ele alırsak; ulusal kategori olan Kürtler paylaşım savaşları ve sonuç anlaşmaları neticesinde tarihi haksızlıklara maruz kalarak, toprak ve nüfusuyla bu anlaşmalar gereği taraflar arasında bölünüp pay edilmiş, ulusal irade ve bütünlüğü bozulmuş, bölünmüş olan bu parçalar uluslaşma sürecini, zorla tutuldukları ayrı ayrı devlet sınırları içinde tamamlamıştır Kürt ulusal sorunu ve Kürt ulusal hareketi gerçeğinin anlaşılmasında objektif yaklaşım!
Teoride nasıl tarif edilirse edilsin, pratik yaşam gerçeği, bazen teoriyi geriye itip ileri çıkarak kendisini dayatır, önümüze somut görev ve sorumluluklar koymaktan geri durmaz. Genel kural olarak teori pratikten çıktığına göre, yaşlı ve önde olan da pratiktir. Pratik yaşam ya da sosyal pratik teorinin geliştirilmesinde esas minderdir. Teorik çözümlemeler, formülasyonlar ve evrensel olup olmayan tüm fikirler canlı yaşamın tecrübe ve deney birikiminin öğretileri olarak çıkar veya üretilirler. Başka icat edilecekleri bir saha yoktur. Teori asla küçümsenemez; devrimci teori olmadan devrimci pratik geliştirilemez. Ama pratik olmadan da teori olamaz. Evrendeki bütün fikriyatın kaynağı yine evrendeki maddi yaşam gerçeğidir. Tüm toplumsal olay, olgu, çatışma ve ilişkilerin birikimi toplumların gelişme dinamiğini oluşturur. Ama toplumları ileriye taşıyan bizzat sınıflar mücadelesidir ki, bu da yaşam pratiğinin birikiminden bağımsız değildir. O halde teoriden koparmamak kaydıyla, tüm gelişmenin temelinde yatan pratik gerçeğe bakmak her zaman geçerli kuraldır. Gerçek, değişen ve değiştirilebilen bir fenomendir, ama değiştirilmesi ancak onun görülmesi ile mümkündür. Çünkü gerçek, teorinin somuttaki biçimlenişi ve gücünün kaynağıdır. Teori gerçeği atlarsa pratik ya-
››
Kürt ulusunun mücadelesini destekliyoruz!
şam karşısında işlevsiz ve soyut kalır. Dolayısıyla yaşam gerçeğinden koparılarak soyut teori derekesine düşürülen boyutuyla Kürt ulusal sorunu ve hareketi hakkındaki kuru teorik yaklaşımları aşıp, yaşanan gerçek yaşama ve bunun canlı teorisine geçmek elzemdir.
Daha da açıkçası, Kürt ulusal sorunu ve hareketine karşı yaklaşımda (stratejik bakışta değil ama siyaset sahasındaki yaklaşımda) teoriyi, somut şart ve gerçekten tecrit ederek, Kürt ulusal hareketi ve Kürt ulusal sorununun göz önündeki somut siyasal durumuna, yaşanan canlı pratik ve gerçekliğine uygun teorik-pratik pozisyon almak gerekmektedir. Yaşanan siyasal mücadele ve somut gerçeği görmeyen, salt teorik doğru ve stratejik yaklaşımla siyaset yapma kabızlığına düşen pozisyonun aşılması gerekmektedir. Bilimsel olan budur. Bir anekdot düşelim ki, Kürt ulusal sorunu, yeniden tespit edilmeye muhtaç bir sorun değildir. Yani Kürt ulusal hareketini tespit etme gibi bir tartışma yürütmüyoruz. Ancak Kürt ulusal sorununun barındırdığı özgünlükleri ve somut realitesi itibariyle daha doğru kavranmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Teorik, stratejik kılıfları aşamayıp siyaset sanatında yeteneksiz kalan ve bu bağlamda ulusal sorun ve hareket karşısında tutuk kalarak görevlerini omuzlamayan-omuzlayamayan yaklaşımı doğrultmak ihtiyaçtır. Bazen “basit”-açık gerçekten yola çıkarak büyük yanılgıları açığa çıkarmak mümkündür. Bu bakımdan, “Kürt ulusal sorunu nedir?” sorusunu bu açık gerçekten yola çıkarak yanıtlama tartışmasını yürütmeyi faydalı görüyoruz.
Pratik olarak Kürt ulusal sorunu Katliam, inkar ve imhaya maruz kalan, yıllardır uygulanan faşist baskıyla ulusal kimliğini redde zorlanan bir ulus ve bu zeminde de bir ulusal sorun; Türk hakim sınıflarının en barbar milli baskı ve zulmüne yönelen bir başkaldırı, ulusal bir direniş ve mücadele var. Uygulanan milli zulme karşı gelişen mücadele bilindiği üzere PKK önderliğinde ifade bulmaktadır. Özetle ifade edecek olursak; Türk ulusu hakim sınıflarının, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını çiğneyip, bağımsızlık hakkını gasp ederek tanımaması, egemen Türk ulusu milliyetçiliği
Kürt ulusal sorunu siyasi olarak bu zeminde vücut bulmakta, bu özellikleri barındırmaktadır. Kürt ulusal hareketi de siyasi olarak, örneklemeye çalıştığımız bu tabloyu hedeflemektedir. Kürt ulusu-ulusal hareketi yukarıda özetlediğimiz şartlarda mücadele ediyor ve yukarıdaki şartların iyileşmesi-düzeltilmesi için savaşıyor. Bu savaş ve mücadeleyi niçin desteklemeyelim ki? Kürt ulusal hareketi Türk hakim sınıfları-
görüşüyle Türk hakim sınıflarının imtiyazları esasına dayanan, Kürt ulusunu zora dayalı olarak kendi devlet sınırları içinde ve ırkçı faşist egemenliği altında tutması temelinde, Kürt ulusunun iradesini yok sayma suçundan kaynaklanmaktadır. Ulusal hareketin ideolojik dokusu, genel ve somut muhtevası, önderliği şahsında somutlanan politik niteliği, önderliğinin çizgisi, bu önderliğin stratejik ve güncel yönelimi, hareketin sınıf niteliği, hareketin çıkışı ve son tahlilde dayandığı öz ve benzeri yönlü tüm değerlendirmeler kuşkusuz ki önemlidir. Ama bunlardan önce tespit edilmesi gerekli olup önem kazanan, önümüzde duran ve yukarıda özetlediğimiz bu realitedir. Yani ulusal sorun ve bu sorundan beslenen somut-pratik, ulusal mücadele gerçeğidir. Öncelsiz olmayan yakın gerçek açısından ele alırsak; ulusal kategori olan Kürtler paylaşım savaşları ve sonuç anlaşmaları neticesinde tarihi haksızlıklara maruz kalarak, toprak ve nüfusuyla bu anlaşmalar gereği taraflar arasında bölünüp pay edilmiş, ulusal irade ve bütünlüğü bozulmuş, bölünmüş olan bu parçalar uluslaşma sürecini, zorla tutuldukları ayrı ayrı devlet sınırları içinde tamamlamıştır. Esas olarak dört ayrı parçaya bölünen Kürt ulusunun en büyük parçası, TC devlet sınırları içinde zorla tutulan-bura devletine dahil
nın iktidarını yıkmıyor diye, onun ilhak edilmişliğine karşı başkaldırıp isyan etmesine, ulusal hak ve özgürlüklerini içeren taleplerle mücadele etmesine, dili ve kültürü üzerindeki baskıya karşı mücadele etmesine, en küçük talebinden en büyük talebine kadar ulusal demokratik muhtevadaki mücadelesine destek vermeyecek miyiz? TC devletini yıkmak gibi bir hedefleri zaten yok. Devleti yıkmıyorlar diye, yukarıda sıraladığımız mezalimden kurtulmak iste-
edilerek ilhak edilen ve uluslaşma sürecini burada tamamlayan Kuzey Kürdistan coğrafyasıdır. Kürt ulusunun yaşadığı tarihsel haksızlık gibi, ilhak edilerek kendi kaderini tayin etme hakkının tanınmayıp çiğnenmesi suretiyle karşı karşıya olduğu mevcut pozisyon veya statüsü ile milli zulme tabi tutulması ve tüm sonuçları uluslararası hukuk ve sözleşmelere göre olduğu gibi, bütün demokratik normlara göre bir suçtur. Kürt ulusu alenen Türk ulusu hakim sınıfları tarafından pervasız zulüm, ırkçı-milliyetçi ve ulusal kölelik şartlarında tahakküm altında tutulmaktadır. Kürt ulusu, Türk hakim sınıfları tarafından jenosit ve etnoside tabi tutulmakta, ağır asimilasyon ve imha-inkar şartlarında kişiliksizliğe, teslimiyete ve kendine ihanete itilmekte, ulusal linçten geçirilip onuru rencide edilerek, en demokratik ve meşru iradesi hoyratça çiğnenmektedir. Kürt ulusu tüm dünyanın gözleri önünde her türlü insanlık dışı muamele ve saldırıya maruz bırakılmakta, en tabii talep, hak ve özgürlükleri tanınmamakta, devletin savaş aygıtıyla uygulanan vahşet yetmiyormuş gibi, meşruiyetten yoksun koruculuk sistemi ve yasa dışı JİTEM, kontra gibi ölüm mangaları ve çeteler vasıtasıyla da katledilip azgın bir terörden geçirilmekte, diri diri yakıl-
mesine ve bu durumunu daha da iyi şartlara çekmesine destek vermeyecek miyiz? Kendi kaderini tayin etme hakkını somut talep olarak mücadelesinin merkezine koymuyor diye onun diğer demokratik hak ve meşru talepler uğruna mücadelesini desteklememezlik edemeyiz. Ya da talepleri daraltılmış, güdükleştirilmiş diye bu doğrultudaki mücadelesini desteklememezlik edemeyiz.
12-13_Layout 2 6/10/11 1:48 PM Page 2
perspektif
ürt ulusal hareketi gerçeği sızlık ve engellemeler, salt dilin yasaklanmasının sonuçları olarak kalmazlar. Genel olarak uygulanan milli baskı, zulüm ve inkar siyaseti bu haksızlık, sınırlama veya yasakların bizzat yaratıcısıdır. Bu anlamda dil yasağının yumuşatılması kendi başına önemli bir kazanım iken, bu durum belli hakların kullanılmasına vesile olur, fakat ulusal baskı ve zulmün ortadan kalkması vb. için asla yeterli olamaz. Kısacası, Kürt ulusal sorunu, dil yasağının yumuşaması veya ortadan kalkmasıyla çözülmüş olamaz-çözülmez.
makta, köyleri yakılıp yıkılıp sürgün edilmekte, insani yaşamı tam anlamıyla yok edilmektedir. Kısacası, Türk hakim sınıfları Kürt ulusunu ezip çiğnemektedirler. Ve önemlidir ki, Kürt ulusu öyle ya da böyle milli baskı ve zulme karşı büyük bir direniş göstermekte, mücadele edip savaşmaktadır. İşte Kürt ulusal sorunu en çıplak ifadeyle budur; karşımıza böyle çıkar. Koyu milli baskı zemininde ulusal hareketin boy göstermesi ve biçimlenmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelir-gelmiştir. Ulusal sorunun varlığı, ulusal hareketin patlak vermesinin tek zeminidir. Ulusal hareket son tahlilde bir pazar sorunu da olsa, çıkış kaynağı ve temelinde pazar meselesi de yatsa, özellikle somut Kürt ulusal hareketindeki bu siyasi gerçeklik es geçilemez. Ulusal hareketin siyasi bakımdan varlık gerekçesi veya pratik gerçekliği bu realiteden bağımsız ele alınamaz. Ulusal hareket, ister istemez egemen ulus milliyetçiliğinin milli zulmüne yönelir, yönelmek durumundadır. Ki, bu onun demokratik muhtevasını tayin eder. Hem ulusal kitlelerin birleştirilmesi için ve hem de somut olarak yaşanan zulme karşı refleks göstermesi-başkaldırması tabi olup, bu siyasi düzlemdeki direnişi-mücadelesi hareketin genel hedefleri açısından kaçınılmazdır. Dolayısıyla ulusal hareketin son tahlilde
Ulusal hareketin desteklemeyeceğimiz yönü bellidir. Bu yan, onun burjuva milliyetçi imtiyazlar edinme özelliği olan gerici yanıdır. Türk egemen sınıflarıyla kendi kaderini tayin etme hakkı başta olmak üzere, Türk egemen sınıfları lehine ve Kürt ulusunun çıkarları aleyhine “kötü”, teslimiyetçi, tasfiyeci anlaşma şartlarında uzlaşmayı öngören reformist yanıdır vb. Bu yanlarını desteklememekle birlikte; tüm demokratik talep ve mücadelesini,
pazar özlü olması, onun siyasi muhtevasındaki demokratik yanını yadsımaz. Türk devleti hakim sınıfları, coğrafyamızdaki Türk olmayan tüm azınlıklara ve özellikle de Kürt ulusuna son derece amansız, barbar, vahşi ve sınır tanımayan koyu bir milli baskıyla büyük bir asimilasyon, imha-inkar politikalarına dayalı ender rastlanır azgın bir terör, kafatasçı-faşist ırkçılığı uygulamakta, tam anlamıyla bir milli esaret yaşatıp zulüm estirmektedirler. İlhak edilip kaderini tayin etme hakkının elinden alınarak çiğnendiği veya bağımsız devletini kurma hakkı ile kendi kendisini yönetme hakkının gasp ve ihlal edilerek tanınmadığını, Türk hakim sınıfları tarafından ulusal kölelik boyunduruğu altında tutulduğunu bir kenara bırakacak olursak (ırkçı-faşist uygulamalar bu temelden beslenir); 1)- Dili yıllar boyu yasaklanmış! Bu anlamda kendisini ifade etme, iletişim kurma, kültürünü, düşüncesini, bilincini, yaşamını geliştirme aracı ve hakkı elinden alınmış, büyük bir dram ve çaresizliğe mahkum edilmiştir. Anadilini konuşması yasak edilip suç sayılarak susturulmuş ve anadilini konuşması hapis yatmasına, işkence görmesine ve hatta katledilmesine gerekçe olmuştur. Dilin yasaklanmasının mantıki sonuçları olarak gündeme gelen bu baskı, yasak, hak-
gasp edilmiş her hakkının veya tek bir hakkının bile elde edilmesine dönük mücadelesini, mevcut statüsünü daha ileri taşıyacak tüm talep ve mücadelesini destekleriz. Kürt ulusunun ulusal demokratik mücadelesini, mücadelesinin tüm demokratik muhtevasını kayıtsız şartsız destekleriz-destekliyoruz. Demokratik devrim perspektifimizi koruyup sürdüreceğiz, bu esastır. Sınıf mücadelesi ve sınıf mücadelesinin çıkarları açı-
2)- Kürtüm demek, yasaklanarak cezalara tabi tutulmuş! Kürt realitesine asla tahammül edilmemiştir! Türk ‘’Türküm’’ demekten gurur ve övünç duymuştur, ama Kürt “Kürtüm’’ demek için işten atılmayı, kiralık evinden çıkarılmayı, horlanmayı, linç edilmeyi, işkence görmeyi, hapis yatmayı ve “kayıp” edilmeyi-öldürülmeyi göze almak-bu şartı göğüslemek zorunda kalmıştır. Bu basınç altında kalan Kürtün özgüveni zedelenip benliği yıkılmıştır. Onuru, kimliği, kişiliği ayaklar altına alınarak hiçleştirilmek istenmiştir. Köyünün ismini, çocuğunun ismini anadilinde söyleyememiş, anlamını bilmediği kültürü dışında, Türkçe sözlerle koyulmuş isimlerle ifade etmek zorunda bırakılmıştır. Kendi dilinden müziğini dinlemesi yasaklanıp cezalara tabi tutulmuştur. Böylece kendisine yabancı kültüre entegre edilmiş; Türklük empoze edilerek her vesileyle asimilasyona tabi tutulup, ulusal köken, kültür ve değerlerinden uzaklaştırılmak istenmiştir. Tarihi benliği unutturularak kendini inkara ve ihanete itilmek istenmiştir. Kürt sözcüğü, Kürt ulusu, Kürt ulusal sorunu gibi olgu ve kavramlar yıllar boyu Türk hakim sınıfları milliyetçiliğinin kırmızı çizgisi atfedilerek tabu görülmüş, hasıraltı edilerek inkar edilmiştir. Bir ulusun varlığı; ulusun adının telaffuz edilmesinin suç sayılmasına kadar uzanan en ağır şartlar altında en kaba ve en açık biçimde yok sayılmış, iradesi hoyratça çiğnenmiştir. Milli baskı ve zulmün bu ayağı da, imha ve inkara varan milli zulüm esası veya tamamını oluşturmaz ve elbette ki bu yasağın kalkması, daha derin temellere dayanan milli baskı prangasının parçalanıp, uygulanan zulüm ve köleliğin ortadan kalması için yeterli ya da belirleyici etken olamaz.
sından sorunu ele alırız. Sosyalist çözümü tek gerçek çözüm olarak kabul edip ileri sürüyoruz. Bunlarda bir sorun yoktur. Ve bu ayrı şeydir. Ancak bütün bu temeller korunmakla birlikte, ulusal hareketin büyük bir dram içinde ve haklı-demokratik talepler doğrultusundaki mücadelesini destekleriz; bu da ayrı bir şeydir. Kürt ulusu ezilmişliğine, milli zulme uğramasına, yok sayılmasına, imhaya maruz kalmasına, dilinin-kültürünün ve yaşamının üze-
3)- Kuzey Kürdistan coğrafyası Kürtler için açık bir hapishaneye çevrilmiş ve işkence hane haline getirilmiştir! Anadilini konuşamamak, öz-ulusal benliğiyle kendisini ifade edememek, çocuğuna dilinden isim verememek, kültürüyle değil de dayatılmış egemen ulus kültürüyle yaşamaya zorlanmak vb. vs. zulümle ünlü milli baskının tümü Kürt ulusu için kendiliğinden işkenceyken; Diyarbakır Hapishanesi gibi işkenceleriyle meşhur vahşet merkezinde; Kürt gençleri, yaşlıları, kadınları, çocukları, emekçileri insanlık dışı muamelelerden geçirildi. Hapishaneler Kürt siyasetçilerle dolduruldu ve on binlerce tutuklu-hükümlü Kürtten işkence görmeyen bir istisna çıkmadı. Altmışyetmiş, belki daha fazla yaştaki yaşlı nineler-dedeler, örgüt üyeliğinden ‘’mahkumiyet’’ giydi. Reşit olmamış Kürt çocukları hapishanelerde büyüdü. Amed zindanındaki bu Kürt esirler zorla boğazlarına kadar foseptik çukurlarına gömülü tutuldu, kimilerinin ağzına zorla fare koyuldu, kimileri ihanete zorlanırken intihara sürüklendi, kimilerinin beyni demir çubuklarla parçalandı… Bu Kürtlere, askeri talimler yaptırıldı, ‘’Türküm doğruyum, çalışkanım…’’ nakaratı söyletilip, Türklük yeminleri ettirildi. “Barış istiyoruz” diye sokaklara dökülen kadınlar, gençler ve çocuklar işkenceden geçirilip kurşunlandı. Hapse atılanlar ise “’şanslı’’ olanlardı (?) Nerdeyse savaşta şehit vermemiş, bir ev bile kalmadı. Öyle ki, şehit vermemiş ev suçluluk psikolojisine girdi. Yüzlerce Kürtün mezarlarının yeri belirsizleşti... Gerillalarının cesetleri parçalandı, kafalarıkulakları kesilip, potinlerle cesetlerinin göğsüne-kafasına basılıp pozlar verildi, şehit düşmüş kadın gerillalara tecavüz edildi. Haksız-kirli savaşın göbeğinde Kürtler asit kuyularına, toplu mezarlara gömüldü; karakola çağrılıp geri dönmedi; “kaybedilip” bilinmez yere gömüldü, cesetleriyle yok edildi. Örnekleri çoğaltabiliriz. Fakat bu aktarımlar meselenin anlaşılması veya ortaya konması açısından gereğince yeterlidir. Kürt ulusunun arzuhali budur işte. Kürt ulusu bu zulme, esarete, yıkım ve kıyıma karşı savaşmaktadır. Ve ayakta olmasının siyasi sebebi de budur.
rindeki baskılara vb. karşı tamamen meşru ve haklı olan büyük bir başkaldırısı söz konusudur. Kürt ulusu bu baskı ve zulümden kurtulmak için Türk hakim sınıflarına karşı büyük bir direniş gösteriyor. Buna kayıtsız kalamayız. Dahası buna karşı görev ve sorumluluklarımız doğrudan siyasi niteliğimizle ilgilidir. Dolayısıyla pratiğimizi savunularımıza uygun gerçekleştirmekte tereddüt etmemeliyiz.
14-15_Layout 2 6/10/11 1:52 PM Page 1
14 yaşam
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
Obezite{şişmanlık}
Tıbben kesin tedavisi olmayan kimi hastalıklarda kişilerin bilimsel olmayan ya da bilimselliği tartışmalı yöntemlere başvurmaları anlaşılabilir bir davranıştır. Ancak bu yöntemler insan hayatını tehdit ediyorsa, ticari kaygılar ön plana çıkmışsa, şarlatanlık yapılıyorsa bu durumu hastaların tercihi olarak değerlendirmek yanlış olur
Yeni b ir
sektö
r oluş
uyor
Toplumun moda ve estetik anlayışındaki değişimler, sıfır beden kaygısı, selülit korkusu, basen fobisi, sarkık meme ve göbek kabusu zayıflama sektörünün en çok beslendiği ve abarttığı noktalardır. Hatta bu yüzden birçok psikiyatrik hastalık gelişmektedir; Anoreksia Nevrosa (kilo alma kaygısıyla yemek yememek), Blumia Nevrosa (kilo alma kaygısıyla zorla kusma), Barbie Bebek Sendromu, Beden dismorfik bozukluklar (kendi bedenini bozuk ve çirkin algıla-
Obezite esasen tıbbi bir tanımlama olup, günümüzde kişiye ve cinse özel net ölçütlerle tariflenmiş bir hastalıktır. Obeziteyi konu etmemizin çokça nedeni vardır. Günümüz dünyasının en önemli sağlık sorunlarından biri olması, sosyal ve ekonomik boyutunun olması obeziteyi önemli kılan özellikleridir. Tıbbi anlamda obezite, toplumsal, kültürel, ırksal, coğrafi ve cinsler arası farklılık gösterir, ancak standart tanımlaması yapılmış, genel geçer kabul görmüş kriterleri olmasıyla günlük yaşamda kullanılan obezite tanımından farklıdır. Öncelikle tıbbi anlamda obezite tanımlaması üzerinde durup, sonra sosyal alanda obezite algısı ve işin sosyo-ekonomik boyutunu irdeleyelim. Kabaca tanımlayacak olursak; obezite, yağ dokusu birikimi nedeniyle sağlık sorunları yaratan vücüt ağırlığının artışı şeklinde tanımlanır. Neden insan vücudunda yağ oranı artar sorusu birçok tıp dalının ortak sorusu olup, net bir cevaba kavuşturulmuş değildir. Ancak bugün için şunu iyi biliyoruz ki, obezitenin tek bir nedeni yoktur. Multisistemik ve multifaktöriyel bir sağlık sorunudur obezite. Sosyo-ekonomik yapı, genetik, yeme alışkanlığı, ırk, cinsiyet,coğrafya obeziteyi en çok etkileyen etmenlerdir. Bilinenler ışığında, belli başlı mekanizmalarla obezitenin
ma). Güzelliğimizin, çirkinliğimizin, ideal kilomuzun belirlendiği o harikulade moda anlayışı kapitalist üst yapının ürünü olsa gerek. Obeziteye sebep olan etmenleri sıralarken multifaktöryel olduğundan ve sebebinin tam olarak bilinmediğinden bahsetmiştik. Böyle bir hastalığı tek bir disiplinle, birkaç hafta gibi kısa sürelerde, bu kadar az tecrübeyle ve genetik faktörünün ağır bastığını bilerek tedavi edeceğini iddia etmek sizce de mantıksız değil mi? Örneğin, genetik yapı nedeniyle obez olan birine altın çilek versek genetik sorun ortadan kalkar mı, obezite düzelir mi? Elbette ki hayır. Yani her derde deva mucizevi bir ürün olmadığı gibi “altın çilek” ya da “Kaçkar balı” da mucizevi değildir.
sebeplerini açıklayabiliriz. Obezite, 1. Enerji alımı fazlalığı ve enerji harcanmasında yetersizlik 2. Bazal metabolizmanın yavaşlığı 3. Genetik faktörlere bağlı olarak gelişir. Teknolojik gelişmeler ve insanların beslenme alışkanlıklarında-anlayışlarındaki değişimler obezite etiyolojisinde önemli yer tutar. Teknolojik gelişme ile her işini makinelere yaptıran, kol gücüne dayanan işleri minimuma indiren, çok kısa mesafelerde dahi araç kullanan insanoğlu yiyecek alımı konusunda paralel davranmayınca doğal olarak ciddi bir enerji birikimi olmaktadır. İnsan vücudunda da enerji ağırlıklı olarak yağ şeklinde depolandığı için şişmanlık kaçınılmaz olmaktadır. Enerji alımı ile enerji harcanımı oranının enerji alımı lehine artması yağ birikimine neden olmaktadır. Ancak obezitenin tek sebebi bu değildir. Örneğin çoğumuz, şişmanlardan çok daha fazla yiyecek tüketen zayıf kişilerle karşılaşmışızdır. Bu durum salt yemek yemekle şişmanlamadığımıza net bir örnektir. İkinci teori bazal metabolizmanın yavaşlığıdır. Bazal metabolizma vücudun tam dinlenme halindeyken, yani sadece hayati fonksiyonlar çalışıyorken harcanan enerji miktarını tarifler. Kimimizin bazal metabolizması yavaş olup buna bağlı olarak enerji tüketimi de yavaş olur. Bazal metabolizmada değişiklikler genelde genetik ve hormonal farklılığa bağlıdır. Ancak fiziksel ve psikolojik birçok etmen de bazal metabolizmayı değiştirebilir.
Obezitenin nedenleri Genetik faktörler, bugün için obezite konusunda en çok araştırma yapılan
Zayıflama sektörü sıkça çok kısa sürede şu kadar zayıflatmaktan, bu kadar zayıflatmaktan bahsederek övünebilir. Bir ay içinde %5, 3 ay içinde %7,5 veya 6 ay içinde %10’ dan fazla kilo kaybı patolojiktir. Bilinçsizce uygulanan diyet programları çok ciddi sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Herkesin kolayca uygulayabileceği bir diyet yoktur. Tıbben kesin tedavisi olmayan kimi hastalıklarda kişilerin bilimsel olmayan ya da bilimselliği tartışmalı yöntemlere başvurmaları anlaşılabilir bir davranıştır. Ancak bu yöntemler insan hayatını tehdit ediyorsa, ticari kaygılar ön plana çıkmışsa, şarlatanlık yapılıyorsa, bu durumu hastaların tercihi olarak değerlendirmek yanlış olur. Çok ciddi şekilde yönlendirme ve
etiyolojidir. Gün geçtikçe bilim insanları obezite ile ilgili yeni genler ve hormonlar bulmakta ya da önceden bilinen hormonların, maddelerin obezite üzerine etkileri keşfedilmektedir. Yazımızın konusunu ve amacını aşacağı için genetik ve hormonal mekanizmalara değinmeyeceğiz, ancak yapılan bazı çalışmalarla genetiğin obezite üzerindeki önemini vurgulayacağız. Örneğin, yirmi yıldan fazla birbirinden uzak tek yumurta ikizlerinin kiloları birbirine benzer bulunmuştur. Başka bir çalışmaya göre evlatlık edinilen çocukların kiloları daha çok öz anne ve babalarına benzer bulunmuştur. Yine ayrı bir araştırmaya göre anne-babasından birinin şişman oluşu doğacak çocuğun obezite riskini %40, her iki ebeveynin şişman oluşu çocukta riski %80 e çıkarmaktadır. Aşırı kilolu doğan çocukların çoğu diyabetik anne bebekleridir. Aynı şekilde Tip 2 diyabet hastalarının çoğu obez ya da obezite sınırındadır. Bu bilgi diyabet ve obezite arasındaki sıkı ilişkiyi anlatmaktadır. Diyabet gibi, diğer birçok hormon bozukluğu, Polikistik Over Sendromu (PCOS), genetik bazı defektler (Down Sendromu, Turner Sendromu...vb), büyüme hormonu bozuklukları... gibi onlarca hastalık ve sebep sayılabilir. Obezitenin değerlendirilmesinde pratik olarak bazı testler ve ölçütler kullanılmaktadır. Beden kitle indeksi, bel kalça oranı, cilt kalınlığı... Beden Kitle İndeksi (BMI) en çok kullanılan ölçüttür. Formülü, ağırlığın (kg cinsinden) boy uzunluğunun karesine bölümü (metre cinsinden) ile bulunur. Çıkan değer şu şekilde yorumlanır: 18,5 den küçük ise düşük kilo, 18,5-24,9 arasında ise normal
reklam çalışması yürütülmektedir. Bu ticari çevreler çoğunlukla bir tıp doktorunu veya profesörünü reklam malzemesi haline getirip inandırıcılığı artırma çabası içindedirler. Şunu belirtmekte fayda vardır, elbette ki bahsi geçen yöntemlerin kilo verme etkileri olabilir. Ancak hangi yolla ve mekanizmayla bu etkileri yaptığını açıklayan bir yayın var mı? Ya da bu ürünlerin prospektüsü var mı? Kullanırken ölçü birimi nedir? Bir avuç, bir tutam vs evrensel ölçü birimi midir? O zaman obezitenin tedavisi nedir? Burdan herhangi bir reçete önermek vurguladığımız şarlatanlığı geçmeyecektir. Obezitenin kesin tedavisi şudur denemez. Obezite dönemsel olup kendiliğinden geçebilir de. Obezite tedavisi sebebe yönelik
14-15_Layout 2 6/10/11 1:52 PM Page 2
kadın 15
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
25-29,9 arasında ise fazla kilo 30’dan büyük ise obez 40’dan büyük ise aşırı obez Diğer bir ölçüt olan bel çevresi ölçümü, obezitede ve kalp damar hastalıklarında riski belirtmede kullanılır. Erkeklerde 102 cm, kadınlarda 88 cm ideal olandır. (Bel çevresi özellikle kalp damar hastalıkları riski açısından çok önemli bir ölçüttür) Obezite birçok hastalıkla ilişkili ve birçok hastalığın da bağımsız risk faktörü olduğu için önemli bir hastalıktır. Kalp ve damar hastalarının, hipertansiyonlu hastaların, şeker hastalarının(diyabet), bel fıtığı ve diğer ortopedik hastalığı olanların, kas- eklem hastalığı olanların, romatizmal hastalığı olanların birçoğu obez ya da obezite sınırındadır. Yapılan çalışmalar şunu göstermiştir ki, vücut kitle indeksi 40’ın üstünde olanlar için kanser riski, normal kilolulara göre kadınlarda %62, erkeklerde %52 artmıştır. Bugün dünyada 1 milyondan fazla insanın obez olduğu düşünülmektedir. 20-75 yaş arası Amerikalıların yarısından çoğu obezdir. Yine Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre yetişkin obezlerde yıllık ortalama kilo alımı 2,5 kg’ dır. Bu kilo günlük 50 kilokalorilik (kcal) fazla enerjiye karşılık gelmektedir. Saatte 2 mil hızla 15 dk yürümek 50 kcal harcanması anlamına gelir. Çalışmaların çoğu Amerika kaynaklı olduğu için Amerika’nın rakamlarından yararlanmak durumundayız. Bilimsel veriler ve çalışmalar genellenebildiğinden dolayı tüm dünya için kullanılabilir ancak her ülkede elbetteki farklılıklar olacaktır. Obezitenin bu kadar önemli ve günbegün artan bir sorun olması, obez hastaların hızla çoğalması bazı uyanıkların ve şarlatanların iştahını kabartmaktadır. Hepimiz yazılı ve görsel basında sıklıkla, doktor bilmem kimin mucizevi diyeti, kış diyeti, yaz diyeti, zayıflama hapı, zayıflama çayı, zayıflatan cihazlar…vs. duymuşuzdur. Obezite bir hastalıktır ve hastalıkların tedavisinde kullanılan kimyasal, bitkisel maddeler ilaçtır. İlaçların reklamının yapılması etik olmadığı gibi ölümcüldür de. Bu ön kabulle belirtelim ki, şu an reklamı yapılan ilaçlar ve yöntemlerin bilimsel olarak hiçbir anlamı yoktur. Etkili olabilecek yöntemler de ticari kaygı nedeniyle çok fazla abartılmış, şişirilmiştir. Herhangi bir hastalık için kullanılan herhangi bir ilacın 15-20 yılı bulan bir mazisi vardır. Bulunan bu ilaç maddesi onlarca deneysel çalışmadan ve değişimden geçer. Buna rağmen kimi zaman yıllarca kullandığımız bir ilacın zararlı ya da ölümcül etkileri tespit edilip toplatılmaktadır. Yine ABD’de yapılan bir araştırmaya göre kilo vermek için her yıl harcanan para 33 milyon dolardan fazladır.
yapılır. Hormonal bozukluğa bağlı obezitelerde hormon tedavisi, enerji birikimine bağlı obezitelerde diyet ve sporla tedavi yapılır. Ancak genetik temelli obezitelerde (elbette ki altın çilek veremiyoruz) kesin tedavi yoktur. Sadece varolan obezitenin artması ve obeziteye bağlı ölüm ve ikincil hastalıkların engellenmesi amaçlanır. Şunu anlamak gerekiyor ki, bilimsel ölçütlerde obezite kavramı ile sosyal algıda obezite kavramı aynı değildir. Obezite gün geçtikçe artmaktadır lakin, zayıflatma sektörü obezite sınırını düşürüp sıfır beden bireyler yaratma çabasıyla ve estetik-güzellik kavramını manipüle ederek rant elde etmeye çalışmaktadır. Bu konuda hayal kırıklığı yaratacak yöntemlerden kaçınmak ve bilimsel, profesyonel yardım almak en akılcı tutum olacaktır.
Kadın katliamları protesto edildi Demokratik Kadın Hareketi (DKH) Galatasaray Lisesi önünde son dönemlerde artan kadın katliamlarını ve kadına yönelik şiddeti protesto eden bir basın açıklaması yaptı Yaşanan gelen kadın katliamları ve devletin katliamlara yaklaşımı DKH üyeleri tarafından gerçekleştirilen eylemle protesto edildi. Galatasaray Lisesi önüne toplanan kadınlar, “Kadınların isyanını katlederek yok edemeyeceksiniz katledildikçe örgütleneceğiz örgütlendikçe güçleneceğiz”, “Dilşat Aktaş yalnız değildir” yazılı pankartlar açtı. Kadınlar, “Kadınız, şiddetin kölesi olmayacağız”, “Kimsenin namusu değiliz olmayacağız”, “Namus, töre cinayetlerine son”, “Cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye son”, “Ev, iş, aş kölesi olmayacağız” yazılı dövizlerle Ayşe Paşalı ve Dilşat Aktaş’ın resimlerini taşıdı. Açıklama öncesi kadın katliamlarının giderek arttığı bir dönemde erkek egemen sistemin sözcülüğüne soyunan Başbakan Erdoğan’ın, kadının kimliğini yok sayan sözleri teşhir edilerek, kadınların mücadelesinin engellenemeyeceği anlatıldı.
Kadınlar erkek egemen zihniyetin saldırıları altında
Yapılan açıklamada erkek egemen bakış açısının kadınların yaşam hakkını elinden almaya devam ettiği, kadınların namus, aşk, tahrik, boşanma istemi vb. nedenlerle katledildiği aktarıldı. Erkek egemen sistemin kadınlara gözdağı vererek ‘had’lerini bildirdiği ifade edilen açıklamada, sistemin bütün kurumsal yapılanmasında kadını yok sayan pratiklerin yaşandığı belirtildi.
Koruma isteyen kadınlar ölüme gönderildi Açıklamada, bile bile ölüme gönderilen kadınlardan Hülya Tazegül’ün 19 Mayıs 2011’de ‘koca’sı tarafından boşanmak istediği için öldürülmesine, Ayşe Paşalı’nın eski eşi tarafından defalarca tehdit edilmesine ve koruma istemesine rağmen 10 yerinden bıçaklanarak öldürülmesine değinildi. 14 Mayıs’ta Büşra Ceylan’ın Hasan Akbulut tarafından ‘arkadaşlık teklifini reddettiği için” bıçaklanarak öldürüldüğünün anlatıldığı açıklama sınıflı toplumlarda cinsiyetçi yaklaşımların varlığını pekiştirerek devam ettirdiği, kadınların geleneksel anlayıştan koparak kendi mücadelelerini vermeye başlamalarıyla birlikte erkek egemen zihniyetin kadına yönelik şiddetini daha da örgütlü bir şekilde devam ettirdiğinin altı çizildi.
Dilşat Aktaş yalnız değildir Basın açıklamasında, Hopa’da yaşanan
olayları protesto eylemi sonrası polislerin saldırısı sonucu kalça kemiği kırılan ve felç olma tehlikesi yaşayan Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş’ın ülkedeki ‘demokrasi’den payını aldığı ifade edildi. Başbakan Erdoğan’ın Dilşat Aktaş’la ilgili, “Kız mıdır kadın mıdır bilemem çıkmış panzerin üzerine benim polisime saldırıyor” diyerek kadına bakışını açıkça ortaya koyduğu belirtildi. Bu yaklaşımın salt Erdoğan’a has bir yaklaşım olmadığı devletin kadına yönelik bakışının bir yansıması olduğu ifadelerinin yer aldığı açıklama erkek egemen sistemin kadının bedeni üzerinden elini çekmediği sözleriyle devam etti.
Örgütlü mücadeleye devam Basın açıklaması şu ifadelerle sona erdi: “Demokratik Kadın Hareketi olarak; kadınların katledilerek erkek egemen zihniyet tarafından yaşam hakkının elinden alınmasına karşı, kadına yönelik her türlü şiddete karşı emekçi kadınlarla bir araya gelip isyanımızı, mücadelemizi büyüteceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz. Emeğimize ve geleceğimize sahip çıkmak için tüm kadınları sokağa, mücadeleye, örgütlenmeye çağırıyoruz. “ Basın açıklaması sırasında sık sık “Cinsiyetçi devlet hesap verecek”, “Emeğimiz bedenimiz kimliğimiz bizimdir”, “Emekçi kadınlar yalnız değildir”, “İşkenceci polis hesap verecek”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganları atıldı.
‘Tesadüf’ler protesto edildi! Kadın katliamlarını“tesadüf” olarak gören ve katliamları meşrulaştıran zihniyet, Adana Kadın Platformu tarafından protesto edildi. ADANA- Devletin yasalarıyla “güvence” altına alınarak meşrulaşan kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddet Adana Kadın Platformu tarafından basın açıklamasıyla protesto edildi. Erkek arkadaşı Malik En tarafından “Seni Adana’nın Münevver’i yapacağım” diyerek katledi-
len Tuğçe Anlaş’ın davası özgülünde bir araya gelen kadınlar, kadın katliamını koruyan zihniyeti kınadılar. “Siyahtan beyaza, ölümden yaşama, cinayetlere karşı kadınlar isyanda” pankartı arkasında İnönü Parkı’nda toplanan kadınlar katliamları protesto ederek bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Platform adına gerçekleştirilen basın açıklamasında 29 Kasım 2009 tarihinde 28 yerinden bıçaklanıp boğazı kesilerek öldürülen 20 yaşındaki Tuğçe Anlaş’ın duruşmasının Adana 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldüğü belirtilerek, Kadın Platformu olarak davanın takipçisi olun-
duğu ifade edildi. Basın açıklamasında, nisan ve mayıs aylarında kadına yönelik şiddetin “verileri” sayısal olarak ifade edilerek “Nisan ve mayıs aylarında yine onlarca kadın katledildi, tacize, tecavüze şiddete maruz kaldı. Adana Kadın Platformu olarak bir kez daha diyoruz ki kapitalizme ve erkek egemenliğe karşı; cinsiyetçiliğin, şiddetin, sömürünün, tacizin, tecavüzün tüm izlerini yeryüzünden silene kadar mücadelemize devam edeceğiz” denildi. DHF’nin de destek verdiği basın açıklaması atılan sloganların ardından sona erdi.
16-17_Layout 2 6/10/11 2:52 PM Page 1
16 güncel yorum
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
Dengenin bozulacağı eşik Kürt ulusal sorunu ekseninde son 4 ay içerisinde yaşanan gelişmeler, 12 Haziran onun da ötesinde 15 Haziran’da bir eşik seviyesine gelecek gibi gözüküyor. Bu yıl 15 Şubat’ta PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ülkeye getirilmesinin yıldönümü nedeniyle, Kürt hareketinin demokratik alanda başlattığı eylem dalgası, hiç durmadan devam etti. 15 Şubat protesto gösterileriyle başlayan süreç, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve BDP’nin başlattığı “sivil itaatsizlik” eylemleri, “demokratik çözüm çadırları” ve “sivil cuma namazları” ile bu güne kadar geldi. Yüksek Seçim Kurulu (YSK)’nun Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun bağımsız adaylarını veto etmesiyle, sokaktaki eylemler adeta bir zirve yaptı ve bu eylem dalgası YSK’nın geri adım atmasını beraberinde getirdi. Son 4 aylık süreç içerisinde Kürt ulusal sorununun çözümü için Kürt siyasal hareketinin başlattığı eylemler, Kuzey Kürdistan’da sokaktaki insanların deyimiyle, “nefes alınmayan” bir dönem olarak işledi ve seçim süreci ile birlikte devam ediyor. Bu nefes alınmayan süreçte Türk egemenleri de baskıları iyice arttırarak, Kürt siyasal hareketine cevap veriyor. Geliştirilen eylemler dalgasına polis şiddeti arttırılarak yanıt veriliyor. Yüzlerce Kürt, bu polis saldırılarında gözaltına alınıyor, sokakta işkence görüyor ve tutuklanıyor. Polis kurşunları ile yaşamını yitiren siviller ise, söz konusu baskı ve saldırıların dozunu ortaya koyuyor. Yargıtay tarafından eski davası onaylanan Hatip Dicle’nin adaylığı seçimlere üç gün kala tehlikeye düşmüş durumda. Henüz netleşmemekle birlikte eğer YSK tarafından onaylanır ise Hatip Dicle aday olmayacak. Gözaltı, tutuklama, halkın üzerine ateş açma, karalama ve ithamlarla BDP’ye yıpratmaya çalışan devlet ve onun iktidar sözcüleri, bu kez de “hukuka üstünlük” payesiyle yargı güçlerini harekete geçirerek Kürt adayları saf dışı etmeye çalışıyor. Demokratik eylemlere ve bağımsız Kürt adaylara dönük gerçekleştirilen saldırı dalgası özet olarak bu şekilde iken, diğer alanda ise Türk ordusu, ateşkes durumunda olan
HPG gerillalarına yönelik büyük çaplı ve yüksek teknik imkânları kullanarak imha operasyonları düzenliyor. Söz konusu bu imha operasyonlarında ve çıkan çatışmalarda sadece son iki ay içerisinde 30 civarında HPG gerillası yaşamını yitirdi. Bu yaşananlar üzerinden Kürt ulusal hareketine dönük saldırıların asıl nedenine inmek gerekiyor. Öyle ki, devletin, İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeler gerçekleştirirken, dışarıda her alana dönük saldırılarının nedenleri üzerinde durmak gerekiyor.
Fiili özerklik inşası Kürt ulusal hareketi, son 11 yıllık süreç içerisinde (Abdullah Öcalan’ın ülkeye getirilmesi ile birlikte) Kürt sorununun çözüleceği noktasında gerek uluslararası güçler gerekse 2002’den sonra AKP ile birlikte sorunun parlamentoda çözüleceği noktasında bir beklenti içerisindeydi. Bu beklenti ile Kürt hareketi tarafından yürütülen siyasal süreç, özellikle 2007 genel seçimlerinde AKP’ye olumlu bir misyon biçilmesini beraberinde getirdi. AKP’nin devlet ve emperyalistlerden bağımsız olarak sorunu çözebileceği algısı Kürt halkının AKP’ye eğilim göstermesine neden oldu. Ve AKP, 2007 seçimlerinde Kürtlerden büyük bir destek aldı. Ama gelinen aşamada Kürt hareketi, AKP nezdinde devletin, sorunu çözmekten çok Kürt ulusal hareketini oyalayarak uzun vadede hareketi marjinalize etmeyi hedeflediğini gördü. Ve Kürt ulusal hareketi tarafından “sorunu çözmezseniz biz fiili olarak bu işi çözeriz” politikası, yapılan görüşmelere rağmen devreye sokuldu. Bu politikanın devreye sokulması ile birlikte, AKP’nin ve devletin elindeki kozlar, halkın geniş eylem dalgası ile Türk egemenlerinin elinden alınmış oldu. En azından açık yürüyen politikalarda göze çarpan esas unsur bu. AKP üzerinden devletin, sorunu çözmekten çok muhataplığı sadece oyalama taktiği olarak gören anlayışı, Kürt ulusal hareketi açısından görülmüş durumda ve geliştirilen eylemler bu farkındalığın sonucu olarak ortaya kondu. Gerek PKK’nin silahlı merkezi olan Kandil’den yapılan açıklamalar ve gerek İmralı’dan yapılan 15 Haziran’a dö-
nük açıklamalar, yeni sürecin işaretlerini veriyor. Yeni süreçte temel olarak belirlenen politika şu: “Devlet, sorunu uzlaşma ve parlamento ile çözmezse, 4’üncü aşama olarak nitelendirilen devrimci halk savaşının geliştirilmesi ve fiili olarak demokratik özerkliğin inşası.” Bu anlayış ile 15 Haziran’a gelinmeden Amed Kent Konseyi başta olmak üzere birçok kent ve ilçelerde “Demokratik özerkliğin inşasını hızlandırma” çalışmalarına yönelik açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalar ile birlikte devlet tarafından “Çözüm yeri parlamentodur” yönlü açıklamalar da peşi sıra geldi. Devletin açıklamalarının yanı sıra Kürt ulusal hareketi, Kürt ulusal birliği noktasında da belki tarihinin en geniş birlikteliğini -görünen kısmıyla- sağlama çalışmaları yürütüyor ve bunu büyük oranda sağlamış gibi gözüküyor. Kürt ulusal birliği konusunda sonbaharda 4 parçadaki Kürtlerin katılımıyla yapılması planlanan Kürt Ulusal Konferansı, bu konuda Kürtler açısından çok önemli bir hava yaratmış durumda. Öyle ki, yoksul Kürtünden, zenginine, toprak ağasına ve farklı ideolojik bakış açısına sahip Kürtlere kadar, karar olumlu karşılanıyor. Kürtlerin Ulusal Birliği’nin bütün Kürtler açısından çok önemli olduğu yorumları yapılıyor.
AKP’nin hüsran mitingleri, BDP’nin çıkışı Bütün bu yaşananlar üzerine elbette söylenecek çok şey, üzerinde durulması gereken birçok nokta var. Ama Kuzey Kürdistan’da gözüken; AKP’ye dair umutların tükendiğidir. Bu beraberinde devlete karşı güvensizlik olarak da adlandırılabilir. Bunun en somut örneği ise, AKP tarafından Hakkari’de ve Amed’de gerçekleştirilen mitingler. Tayyip Erdoğan’ı çok kızdıran Hakkari mitinginin ardından Kuzey Kürdistan’ın merkezi Amed mitingi de AKP açısından bir hüsran olarak nitelendirilebilir. Bindirme kıtalarla Amed’e çevre illerden onlarca araç ile insan taşınmasına rağmen miting alanı polis ve özel timler hesaba koyulsa dahi 20 bini bulamadı. Ve AKP’nin Kürdistan’da bazı aşiret ağaları hariç tamamen kendi cemaat kadroları de-
nen isimleri milletvekili adayı göstermesi de halk açısından bir başka kırılmayı beraberinde getirmiş durumda. Öyle ki, Amed’de devlet ile sürekli olarak çıkar birlikteliğinde olan Ensarioğlu aşiretinin bağımsız adayı, yine Urfa’da İzol aşiretinden Zülfikar İzol da AKP’nin oy kaybetmesine neden olacak gibi gözüküyor. AKP açısından durum bu şekilde iken, Kürt hareketi açısından ise tersi bir durum söz konusudur. Kürt hareketi, 2007 seçimlerinin çok fazla üzerinde bir oy alma ve adayları 2’ye katlama motivasyonu ile çalışmalarını yürütüyor. Bu gerçeklik bütün mitinglerde kendisini gösteriyor. Öyle ki, yıllardır devlet tarafından kullanılan korucular dahi Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarını AKP’nin adaylarından daha kitlesel olarak köylerinde karşılıyor. Halk desteğinin kitleselleştiğini ve halktaki devlet korkusunun kırıldığını çok iyi gören Kürt ulusal hareketi, Kürdistan’daki mitinglerinde daha gözü kara çıkışlar yapabiliyor. Bu gerçekliğin ve yaşanan sürecin finalini, 12 Haziran veya ulusal hareketin ifadesiyle 15 Haziran’da İmralı’da yapılacak olan açıklama belirleyecek. Bölgedeki asıl beklenti 12 Haziran’ı güçlü bir şekilde geçmek ve 15 Haziran’da Kürt siyasal hareketinin temsilcilerinin deyimiyle, “asıl kararlaşmayı” sağlamak. Yani Kürtlerin bu süreçte asıl beklediği tarih 12 Haziran’dan öte 15 Haziran’da yapılacak olan açıklama. Seçim için yapılan bütün çalışmalar, 15 Haziran’da Abdullah Öcalan’ın elini güçlendirmek gayesi ile yapılıyor. Bu amaçla Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun 4 Haziran’da Amed’de gerçekleştirdiği mitingde 100 binin üzerinde kitleye seslenen BDP Eş Genel Başkanı Filiz Koçali’nin söylediği “Ya demokratik özerkliği kabul edecekler ya da ikili yönetimi biz kendimiz inşa edeceğiz” açıklaması, boşa söylenen bir söz değil. Bu gerçeklik içerisinde birçok dengenin olduğu, son 11 yılda çok fazla dur-kalkların yaşandığı Kürt ulusal sorununda, bir eşiğin üzerinde duruluyor. Kürt siyasal hareketi ve ona gönül vermiş Kürt halkının büyük bir kesimi, artık bu eşikteki dengenin bozulmasını istiyor. Çünkü denge bozulmazsa yakalanan siyasal ve kitlesel başarının eriyeceğinin farkındalar. Bütün yaşananlara ve devletin sertleşmesine bakıldığında bu dur-kalk durumu 15 Haziran’da bozulacak. Ama bunun hangi yönde bozulacağını ise, 15 Haziran sonrası yaşananlar gösterecek. “Ya tamamen savaş ya da barış (!)” denen sözün yansımasını Amed sokaklarında görmek mümkün.
Kürt ulusal haareketi yeni döneme elini güçlendirerek girmeyi hedefliyor. Devletin saldırıları ise bu durumu zayıflatmaya ve BDP ile Kürtler arasında çatlak oluşturmaya yönelik. Ulusal hareketin varlığını tedit etmeye ve tasfiyeye dönük yapılan saldırılar, Kürt ulusal güçlerinin demokratik zeminde yapılan eylemlerine çarpıyor.
16-17_Layout 2 6/10/11 2:52 PM Page 2
f
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
güncel haber 17
Devlet terörü azgınca sürüyor Seçim meydanları, AKP’sinden CHP’sine, MHP’sinden bilcümle düzen partilerine dek sahte vaatler, içi boş özgürlük ve demokrasi vaazlarıyla yankılanırken; ülkemizin gerçekleri emekçileri ve ezilenleri vurmaya devam ediyor Artvin’in Hopa İlçesi’nde AKP mitinginin yapıldığı sırada AKP’yi protesto eden kitleye polis saldırmış, Metin Lokumcu yaşamını yitirirken onlarca kişi de yaralanmış ve birçok kişi gözaltına alınmıştı.
Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) konu ile ilgili yaptığı açıklamada, devlet saldırılarının artarak devam ettiğini ve tahammülsüzlüğün üst noktaya çıktığını vurgulayarak, şu ifadelere yer verdi: “Hopa’da ev ve kurum baskınları devam ederken, ilçenin çevre il, ilçe ve köylerle olan irtibatının koparıldığı ve hatta telefon hatlarının dahi kesildiği bilgisi geliyor. Devlet, Hopalıların, Metin hocanın cenazesine katılacak olmalarından dahi korkuyor, saldırıyor. AKP hükümeti ve konuşmasını yapamayan, Hopa’ya giremeyen Erdoğan da Hopalılardan intikam almaya çalışıyor. İstanbul ve Ankara’da ise, devlet terörünü protesto eden devrimcilere, emekçilere azgınca saldıran polis, birçok kişiyi sokak ortasında dövüyor, iş-
kence ediyor, gaz bombası atıyor”. Seçim meydanlarında demokrasi nutukları atanların bo çeşitli vaat dağıtanların sahtekar tutumun pratikte orataya serildiğine değinilen açıklamanın devamında şunlar aktarıldı: “İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, hak talep etme öz-
gürlüğü… Hepsinin koca bir aldatmaca olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Metin hocayı katledenler, Hopa’yı ablukaya alanlar, bir protesto gösterisine dahi kurşunla, bombayla cevap verenler; dünden bugüne bu ülkeyi emperyalistlere satanlar; işçiye, köylüye, emekçiye, ezilene azgın bir zorbalık ve
ELEŞTİRİ SİLAHI
sömürü düzenini dayatanlardır! Demokratik Haklar Federasyonu, devlet tarafından katledilen ÖDP üyesi Metin hoca şahsında, tüm devrimci ve demokratik halk güçleriyle birlikte devlet terörüne karşı devrimci dayanışmayı ve ortak mücadeleyi yükseltme kararlılığını yineler!”
≫ emrah cilasun
TUHAF SORULAR
E
trafıma bakıyorum… Eski yol arkadaşlarında bir heyecan bir heyecan, sormayın. Aramızda şakayla karışık muhabbetlerin muhtevası aynen şu şekilde: Efendim, Fukuşima’da berhava olan nükleer santraldan sızan radyasyon hem havaya hem de denize karışmış. Boş ver! Kimin umurunda? Aynı santraldan Mersin Körfezi’ne de yapılmak isteniyormuş. Boş ver! Kimin umurunda? Peki, bir milyon metre karede yaşanmakta olan Arap isyanları? Geç kardeşim, geç. Bizi ne ilgilendirir? Hem bu Araplar, Sünni değiller mi? Hero, Arap’tan devrimci mi olur? Tunus’ta, Mı-
sır’da ve şimdi de Yemen’de diktatörler devrilmişmiş. Bize ne? Devrilmiş de ne olmuş? İktidara gelen Maoist var mı kirve? Kürdistan’da PKK-BDP ekseninde haklı talepler yükselirken, özerklik ve anadilde eğitim için mücadele verilirken, “emperyalizmin oyunu” Arap isyanları da neyin nesi? Olsun kardeşim. Türkiye’nin 800 küsür km. ortak sınırı olan yanı başındaki Suriye’de kitleler kudursunlar. Robert Fisk denilen gazeteci TSK’nın Suriye için gizli tampon planları olduğunu iddia etsin… Tam meclise Ferhat’ı, Sırrı’yı ya da Turgut’u yollayacakken bu gibi “bizim halk gerçekliğinden uzak”(?) haberlerin ne önemi var? Efendim? Ömer Taşpınar, Cengiz Çandar, Avni Özgürel gibi yazarlar, 13 Haziran’dan
sonra, AKP, CHP, BDP’nin bir ihtimal barajı geçerse MHP ile birlikte, öncelikle Kürt meselesine çözüm getiren bir anayasa yapacağını mı söylüyorlar? Türkiye’nin görevinin Arap yangınını söndürüp, örnek model olmasını mı öneriyorlar? Yahu, sen esas konuya gel! Hüseyin Aygün, demokrattı. Nasıl oldu da faşist CHP’den aday oldu? Devrimin kalesi olan Dersim’de, Kamer Genç nasıl zaten “banko” oluyor? Şimdi geriye kaldı bir vekillik. Ferhat mı Hüseyin mi? Sevilay Yükselir’in bile kendisine dert ettiği şu Dersim’in onuru ne olacak? Ne? “İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve sosyal demeçlerin, bildirilerin ve vahitlerin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını görmeyi öğrenmedikçe, politikada oldum olası başkalarının ve kendilerinin alda-
tılmış safdil kurbanları olmuşlar ve olacaklardır. Reform ve ıslahat taraftarları eski rejimin savunucularınca aldatılacaklardır: ta ki, her eski kurumun, ne kadar barbar ve çürümüş görünürse görünsün, şu ya da bu egemen sınıfın güçlerince desteklendiğini anlayıncaya dek. Ve bu sınıfların direncini kırmak için tek bir yol vardır; eskiyi silip süpürmeye ve yeniyi yaratmaya muktedir ve sosyal durumları bakımından buna zorunlu güçleri çevremizdeki toplumun içinde bulmak ve sonra da bunları mücadele için eğitmek ve örgütlemek.” Lenin mi söylemiş? O kim, yahu? Mazgirtli mi yoksa Ovacıklı mı? Kureyşanlı mı yoksa Demenanlı mı? Tüm bunların 12 Haziran seçimleriyle ne alakası var?
18-19_Layout 2 6/10/11 1:56 PM Page 1
18 analiz
Halkın Günlüğü 10-20 HAZİRAN 2011
Kuzey Afrika ve Ortadoğu G-8 zirvesiyle son hali verilen ve G-20’de kabulü istenecek olan proje ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika yeni bir düzenlemenin eşiğinde. Halkın devirdiği diktatörlükler, emperyalizme biat edecek yeni iktidarlarla devşirilecek Geçtiğimiz günlerde toplanan ve esas gündemini Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan gelişmeler olan G-8 zirvesinde bölgeye yönelik planlamalar gözden geçirilerek süreci eksiksiz tamamlama üzerinde duruldu. Muhtemeldir ki G-20 zirvesinde de bu durum daha geniş bir blok tarafından onaylanarak kabulu gerçekleşecek. Bölgede cereyan eden olayların son izlenimlerine bir göz attığımızda bu sürecin hassasiyetleri biraz daha göze çarpacaktır. Halkın, kitleler halinde isyan ederek yıktığı diktatörler, yeni uşak iktidarların tesisiyle doldurulacak ve böylelikle bu ülkelerdeki tesisat tamamlanmış olacak. Şimdi ise eksik kalan işler tamamlanıp işin bir yanı ile diplomatik, diğer yönüyle de askeri ayağı tamamlanmaya çalışılıyor. Olan oldu tabii. Şimdi herkes rolünü yeniden oynamalı. 23 yıllık Bin Ali’den sonra pastadan pay kapma arzusuyla avuçlarını okşayanlar, kendilerine Türk devletini örnek alacaklarını dillerinden düşürmüyorlar. Ve tabiiki en önemlisi de ılımlı İslam modelini dillerinden düşürmeyenler ta başından beri suyun başında.
Kazanan kim olacak Şimdilerde ABD’nin İslam dininin hakim olduğu bölgeye biçtiği demokrasi modeli, ılımlı İslam modelidir. Soğuk savaş döneminde “komünist” rakiplerine karşı yeşil kuşak projesi kapsamında beslediği radikal İslamcı akımın yerine ‘90’lardan sonra değişen yeni durumla beraber ılımlı İslam gömleğini giydirmeye çalışıyor. Tunus’ta suların durulduğu söylense de hala sokaklarda insanlar öldürülmeye devam ediyor. Bu da getirilecek olan ‘demokrasinin’ sancıları olsa gerek!
Yunan halkının öfkesi alanlara taştı
Kaddafi diktatörlüğünün sonu Kaddafi’nin kendi halkına saldırmasını bahane eden emperyalistler bu ülkeye hava saldırılarıyla müdahale ettiğinde, bu müdahalenin yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı olacağı belirtilmişti. Ancak görünen o ki bu müdahale açık işgale dönüşecek. Kaddafi’yi yeniden düzenleyerek yola devam etme durumu ortadan kalkmış gibi görünüyor. Bunun ilk sinyallerini, emperyalizmin savaş makinası olan NATO, kara operasyonu aracı olarak kullandığı helikopterleri devreye sokarak verdi. Bu kanlı oyunun bedelini halk ödese de, hasadını burada da yerli işbirlikçileriyle beraber işin başında olan emperyalistler toplayacak.
Esad’ı genel af kurtarabilecek mi? BOP’un fırtınası Suriye’yi sarmalamaya başladığından buyana, BAAS diktatörlüğü ve onun başındaki Beşar Esad, havuç ve sopa politikasını uygulaya geldi. Ancak gelinen aşamada pek de bir işe yaradığı söylenemez. Son iki aydır isyanların yaşandığı Suriye’de, devlet başkanı Esad 31 Mayıs 2011 tarihine kadar işlenen suçları kapsayan genel af ilan etti. Peki bu adım Esad’ı kurtarabilecek mi? Ancak tüm çabalarına rağmen, Esad’ın bu havuç politikasının da tutmadığı görülüyor. Zira aynı gün Suriye’nin Hama kentinde cuma namazı sonrasında düzenlenen gösteriye katılan 50 bini aşkın göstericinin üzerine ateş açıldı. Suriye’de iki aydır devam eden muhalif gösterilerde yaklaşık bin kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. ‘Muhalifler’ de artık pasif mücadeleyle birlikte silahlı eyleme başlama sinyalleri veriyor. Suriye sınırında muhalifler tarafından kurulan pusuda 120 polisin öldürüldüğü söyleniyor. Öte yandan değişim isteyen Suriyeli muhalifler ise, genel affı yeterli bulmadı. Zira onların amacı başından belli, BAAS ya da Esad’ın gitmesi ve BAAS’ın yeniden düzenlenmesi, tabii BOP’un sahibinin yani ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda. Esad ve tabiiki BAAS diktatörlüğü iktidarını korumak için manevralar yaparken Esad’ın sevgili dostu BOP’un Eş Başkanı R.T. Erdoğan, görevi geregi Esad’ın kuyusunu kazmaya çalış(ıyor)anlara ev sahipliği yapıyor.
“Değişim İçin Suriye Konferansı” çerçevesinde Antalya Falez Otel’de bir araya gelen Suriyeli muhalif siyasetçi, akademisyen, işadamı, gazeteci-yazar ve aşiret liderleri (siz bunlara BOP’un memurları deyin) konferansın açılış resepsiyonunda, aldıkları af haberini sloganlar atarak protesto etti. Esad’ın çırpınışları onu korumaya yetmeyecek gibi görünüyor. Çünkü bu kin şahsi değil tamamıyla mevsimsel. Bugün ABD emperyalizmi bu bölgede kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir düzenlemeye gidiyor. BAAS diktatörlüğünün bu yeni düzenleme içerisinde yerinin olmayacağına karar vermiş. Buraya da ılımlı İslam demokrasisini getirecek anlaşılan. Konferansın deklarasyonunda buna özel hassasiyet gösterildiği görülüyor. Suriye’nin Fetullah Gülen’i olan Kanada’daki Müslüman Kardeşler grubunun liderlerinden Molham el Drobi, Suriye’de Türkiye’dekinin benzeri bir sistem istediklerini belirterek ülkenin kaderini seçimlerin tayin etmesi gerektiğini ifade etti.
Yunan halkı, hükümetin bütçe kesintilerine yol açacak olan IMF ve AB planını meclisten geçirmesine karşı Ekonomi Bakanlığı binasını ele geçirdi. Hükümeti emekçileri hedef alan politikadan vazgeçmeye çağırdı
kellerle yaptığı anlaşma karşılığında; devlet memurlarının işten çıkarılması, devlet kurumlarının kapatılması, vergi muafiyetinin kaldırılması, gayrimenkul vergilerinin artırılması vb. ekonomi-politikaları hayata geçirecek.
Yunan hükümeti geçtiğimiz günlerde emperyalist kurumlar olan AB, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve IMF’den oluşan Troyka ile yürüttüğü müzakerelerin ardından anlaşarak 12 milyar euroluk 5’inci taksidi de aldı. Yunan halkını ve ülkeyi emperyalist tekellere daha da borçlandırarak ülkede yaşanan yıkımları derinleştiren Yunan hükümeti, emperyalist te-
Öfke büyüyor
Yunan hakim sınıfları, AB ve IMF ile yaptığı 110 milyar euroluk “kurtarma” paketinin ardından 65 milyar euroluk yeni bir kredi için temaslara başladı bile.
2015 yılına kadar “ilave önlemler” ve 50 milyar euroluk hızlı özelleştirme şartına bağlanan kredi, yıllardır “kemer sıkma” politikalarıyla oyalanan işçi ve emekçilerin sırtına yükleniyor. Özelleştirmelerden, ağır vergilendirmelere dek yeni saldırılarla yüz yüze kalan Yunan halkının öfkesi, ülke genelinde başlattığı eylem-
Salih de Mübarek gibi seyiplenecek anlaşılan Mısır’da şu anda sular durulmuş görünse de, Yemen için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Zira Mısır’da amaca ulaşılmış görünüyor. Halkın rahatsızlığını ve öfkesini gidermek ve yeni düzenlemeyi yapmak için Mübarek’in gitmesi yetti gibi görünüyor. Yemen’de son saldırılarda devlet başkanı dahil birçok üst düzey yönetici yaralandı. Ne saldırıyı yapanlar halk güçleri ne de saldırıya uğrayanlar halkın temsilcileridir. Yemen’de yaşananların özü ise; iktidar için çatışan güçler ve inançsal aidiyetlerinden dolayı kullanılan halklar. Yani tepişen filler ve ezilen çimenler, diye tarif edebiliriz. Yemen’in değişmez lideri Ali Abdullah Salih de Mübarek gibi ABD yanlısı bir diktatördür. Bugüne kadar Şii toplumunun üzerinde kendi çıkarları için etkili olmaya çalışan İran’a karşı ABD’nin çıkarlarının bekçiliğini yapmış sadık bir uşaktır. Ancak tüm bu gerçekliklere rağmen istemeden de olsa, ihtiyaçlardan kay-
lerle büyüyerek sokaklara taştı. Günlerdir hükümetin ekonomi-politikalarına karşı sokakta eylemde olan Yunan halkı, hükümetin bütçe kesintilerine yol açacak olan IMF ve AB planını meclisten geçirmesine karşı Ekonomi Bakanlığı binasını ele geçirdi. Halk, binanın çatısından tüm Yunanistan halkını genel greve çağıran pankart astı. Yunan halkı, hükümetin bütçe kesintilerine karşı ekonomik krizin faturasını ödemek istemediğini belirtiyor. Günlerdir Yunanistan’ın birçok şehrinde, merkezi alanlarda yapılan gösteriler giderek büyüdü. Başkent Atina’da meclisin bulunduğu Sintagma Meydanı’nda geçtiğimiz günlerde yapılan mitinge yüz bini aşkın kişi katıldı.
Alanlardan ayrılmayacağız Ülkede uygulanan yıkım politikalarına karşı alanlara çıkan halk, hükümetin istifa etmesini,
18-19_Layout 2 6/10/11 1:56 PM Page 2
dünya 19
da son durum nin, bazılarının ise “(Kral) Hamad’ı devirin”, “Halk rejimin devrilmesini istiyor” sloganları attığını kaydetti.
Irak’ta kıyım devam ediyor Salahaddin İli Sağlık Müdürü Raid İbrahim, başkent Bağdat’ın 130 kilometre kuzeyindeki Tikrit’te, Sünnilerin gittiği camiye düzenlenen saldırıda yaklaşık 19 kişinin öldüğünü, 70 kişinin de yaralandığını bildirdi. İbrahim, yaralılardan bazılarının durumunun ağır olduğunu, bu nedenle ölü sayısında artış olmasından endişe ettiklerini dile getirdi. Tikrit Emniyet Müdürlüğü’nden bir kaynak ise Tikrit’in El Kusur semtindeki camiye giren asker kıyafetli bir intihar eylemcisinin üzerindeki patlayıcıları ateşlediğini belirtti. Bununla beraber Tikrit’te düzenlenen saldırının sorumluluğunu henüz üstlenen olmadığı dolayısıyla da kimin yaptığının belli olmadığı belirtildi. Tetiği kimin çektiğinin ne önemi var. Biz söyleyelim kimin yaptığını ABD’nin getirmekle övündüğü demokrasi yaptı. O demokrasi 60 yıldır İsrail tarafından yapılan tüm katliamları meşrulaştırmaktadır.
İsrail’in ‘mağduriyeti’ naklı efendisi onu da Mübarek gibi yaşlanmış katır gibi seyipleyecek gibi görünüyor.
Bahreyn’e demokrasi gerekmiyor Neredeyse tüm Arap yarımadasında ‘halk ayaklanmalarını’ demokrasi adına sahiplenen ABD Bahreyin’de Kral’ı koruma çabası içerisinde. Buradaki çıkarlarını koruma görevini de bölgedeki en sadık, en büyük uşağı olan Sudi Kralı’na vermiş. Sunni azınlığın egemen olduğu Bahreyn’de, inançsal aidiyetleri için sokağa dökülen Şiilerin eylemlerini bastırmak için geçtiğimiz aylarda, Arabistan askeri müdahalede bulunmuştu. Bahreyn’de dini gün dolayısıyla yürüyüş düzenleyen Şiilere polis saldırmaya devam ediyor. Bölge sakinleri ile önde gelen en büyük muhalefet grubu Vefak’tan yapılan açıklamalarda, başkent Manama’nın çevresindeki bazı Şii köylerinde düzenlenen gösterilere polisin göz yaşartıcı gaz, plastik mermi, ses bombaları ve saçma atan silahlarla müdahale ettiğini belirtti. Bölge sakinleri, dini günde yürüyenlerin bazılarının tamamen dini amaçlı hareket ettiği-
İMF ve AB konseyi ile yapılan anlaşmaların iptal edilmesini istiyor. Talepleri yerine getirilinceye kadar alanlardan ayrılmayacaklarını söyleyen Yunan halkı, alanlarda açık halk toplantıları düzenleyerek atılacak adımlar konusunda kararlar alıyor. Hakim sınıflar ve onların basını, gerici kurumları mevcut halk eylemlerini karalayarak hedef saptırmaya çabalıyor. Hükümet halkın biriken öfkesinin alanlarasokaklara taşması ve daha radikal hale bürünmesi korkusu karşısında, alanlara çıkan Yunan halkını “hiçbir partiye ve siyasi örgütlenmeye bağlı olmayan bütünüyle barışçıl” ve “parti ve sendikalara sırtını dönmüş kitle” olarak lanse ediyor. Hakim sınıf kalemşorları ve gerici kurumları günlerdir süren ve kendiliğinden
Zira Ortadoğu denildiğinde İsrail, ABD’nin en ‘demokratik’, en vazgeçmediği müttefiki olarak akla gelen ilk ülkedir. İsrail’deki “demokrasi” 60 yıldır katletmeye kesintisiz devam ediyor. Son olarak 1967’de işgal ettiği Golan Tepeleri’nin işgalinin yıldönümünde bölgeye girerek eylem yapan Suriyeli ve Filistinlilere ateş açarak onlarca insanı katletti. Golan Tepeleri’nde, ateşkes hattını aşmaya çalışan Suriyeli ve Filistinlilere İsrail tarafından açılan ateşte ölenlerin sayısı 23 oldu. Suriye devlet televizyonu, İsrail’in 1967 yılındaki işgalinin yıldönümü nedeniyle meydana gelen olaylarda yaralı sayısını ise 325 olarak duyurdu. İsrail radyosunun haberine göre, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, BM’deki İsrail delegasyonuna, “Suriye’nin, göstericileri kullanarak, İsrail’in egemenlik haklarını ihlal etmeye çalıştığı” gerekçesiyle şikayette bulunulması talimatı verdi. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Dani Ayalon da sınırlarını korumanın İsral’in görevi ve hakkı olduğunu söyledi. Hani hırsızın pişkinliği dedikleri bu olsa gerek. Sen başkasının evini soy, sonra onlar gelip geri almaya çalıştılar mı, kendi malımı koruyorum de.
gelişen Yunan halkının bu dinmeyen öfkesinin önüne geçmeye ve içini boşaltmaya çalışıyor.
Öfke devam edecek Geçen yıl AB ve İMF’den 110 milyar Euro’luk “yardım paketi” alan Yunanistan hükümeti, aldığı borç karşılığında bütçe açıklarını kısmasına rağmen programladıkları hedefleri tutturmakta sıkıntılar yaşıyor. Bu nedenle Yunanistan 327 milyar Euro’luk borcunu ödeyemez durumda ve bu borç Yunanistan ekonomisinin %50’sine denk düşüyor. Bu da gösteriyor ki Yunan hakim sınıfları, “kemerleri daha fazla sık!” politikasını uygulamaya devam edecek, kemerleri sıka sıka nefesi kesilen Yunan halkı ise öfkesini sokaklara taşımaya devam edecek.
EKSEN
≫ ahmet hacalişi .k
GÜRCİSTAN’DA “GÜMÜŞ” DEVRİMİ
G
ürcistan’da “Gül Devrimi” ile 2004’de iktidara getirilen Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili’ye karşı bu kez “Gümüş Devrimi” başladı.
2013’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi meydanlara çıkan kardeş Gürcü halkı Saakaşvili’nin yolsuzluk yaptığını, otoriter-totaliter bir rejim kurduğunu söyleyerek istifa etmesini istiyor. 2007 senesinde de daha kitlesel olarak meydanlara çıkan Gürcü halkının isyan ateşi, 2008’de Saakaşvili’nin G.Osetya’ya saldırması ve Rusya’nın işgali ile sönmüştü. Bağımsızlığına kavuşmasından bu yana geçen 20 senede Gürcistan’da, kitlesel gösteriler aracılığıyla iktidar değişimine neden olan iki büyük olay yaşandı. Birincisi 1992’de Megrel-Laz Gamsakhurdia’nın Rusya, ikincisi ise 2003 yılında Eduard Sevardnadze’nin ABD operasyonu ile iktidardan uzaklaştırılmasıdır. 2003’de ABD destekli “Gül Devrimi” ile iktidara getirilen Saakaşvili, demokratik bir rejim kurduğunu iddia etmesine rağmen kendi çapında bir dikta kurup siyasi rakiplerini farklı suçlamalarla tasfiye ederek bugünlere kadar gelebildi. Savunma ve Ekonomi Bakanı Iraklı Okruaşvili’nin tutuklanıp tasfiyesi, eski Başbakan Zurab Jvania’nın gaz zehirlenmesiyle katledilmesi, muhalif iş adamı Badri Patarkatsishvili’nin Londra’da şüpheli ölümü örnek olarak sayılabilir. Gürcistan’ın önemi ve sorunları Gürcistan gerek ABD ve gerekse Rusya için asla ihmal edilmemesi gereken Kafkasya’nın jeopolitik tablosunun önemli aktörlerinden biridir. Uzun yıllar ABD başkanının güvenlik danışmanlığını yapan Brzezinski’nin ifadesiyle Kafkasya, Orta Asya’ya açılan şişenin mantarıdır. G.Kafkasya’nın Rusya’nın nüfuz alanından çıkıp Amerika’nın etki alanına girmesi ABD’nin hem Rusya’yı kuzeye doğru iterek G.Kafkasya’daki enerji yollarının güvenliğini sağlaması hem de burayı Afganistan ile birlikte Orta Asya’ya yönelik bir sıçrama tahtası olarak kullanması demektir. Gürcistan, ABD elebaşılığındaki emperyalizmin Rusya’ya yönelik olarak Baltık’tan başlayıp Polonya, Romanya, Bulgaristan, Türkiye’ye kadar devam eden güney kuşatmasında İran ile birlikte eksik kalan halkadır. ABD’nin bölgeye yerleşmesi halinde İran ve Ortadoğu’yu daha kolay kontrol edeceği mutlaktır. Rusya açısından ise Kafkasya yumuşak karındır. Güneye doğru sıcak denizlerin önünü açma, yakın çevresinin güvenliğini sağlayabilmek ve daha da önemlisi enerji zengini Hazar ve Orta Asya’nın ABD’ye kaptırılmaması için, Gürcistan mutlaka stratejik olarak kontrol altına alınmak zorundadır. Gürcistan Kafkasya’nın jeopolitik tablosunda önemli oyunculardan olmakla beraber önemli sorunlarla da malul bir ülkedir. “Dondurulmuş Sorunlar” olarak tanımlanan Abhazya, ve G.Osetya’daki sorunlara ilaveten Ermeni ve Azeri Türklerin muhtariyet talepleri, Ahıska Türklerinin geri dönüş sorunu, Megrel etnik sorunu başını ağrıtmaya adaydır. Güçlü bir kurumsallaşmış devlet geleneğinin olmaması, etnik çeşitliliği ve Büyük Gürcistan hayali ile çizilen suni harita gele-
cekte Gürcistan’ı sıkıntıya sokabilecektır. Gürcistan’ın sorunlarını bulunduğu coğrafyanın sorunlarından ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Bu coğrafyada 3 tanınmış ülke (Gürcistan-AzerbaycanErmenistan), 3’ü de hukuken tanınmamış ülke (G.Osetya-Abhazya-Dağlık Karabağ) bulunuyor. Bölgenin güvenliği açısından işbirliği önemli olmasına rağmen bu devletlerin çıkarları tam tersine çatışmakta. İşbirliğinin oluşmaması emperyalist amaçlar peşinde koşan yayılmacı dış güçlerin Kafkasya’da iç ve dış ilişkileri etkileme gücünü artırıyor. Kafkasya’da çatışan ulusal çıkarların yanı sıra güçlü olmayan devlet gelenekleri de iç ve dış sorunların çözümünde bölge ülkelerini bölge dışı güçlerle işbirliğine yönlendirmektedir. Bilindiği gibi bölgenin ekonomik ve politik ilişkilerinin, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu, Orta Asya’nın oluşturduğu makro bölgesel gelişmeler açısından son derece stratejik bir önemi vardır. Bölge Rusya, ABD, AB, Çin, Hindistan, İran, Türkiye gibi devletlerin ilgi odağındadır. ABD bölgeyi Büyük Ortadoğu Projesi, Rusya Yakın Çevre doktrini, İran Arka Bahçe politikası, Hindistan ise Asya Enerji Birliği çerçevesinde değerlendiriyor. Bunun yanı sıra 11 Eylül sonrası Orta Asya jeopolitiğinde yaşanan değişiklikler de Güney Kafkasya’yı ABD’nin daha da ilgi odağına sokmuştur. ABD’nin yeni tetikçisi Karadeniz ile Hazar arasında köprü konumunda olan ve bu niteliğiyle de stratejik öneme sahip Gürcistan’da hem yönetim hem de muhalefet NATO üyeliğinden yana eğilim gösteriyor. Bu bağlamda, Gürcistan’da 2015’e kadar 2 kara, 1 deniz üssü kuracak ABD askeri varlığı NATO faaliyetleri çerçevesinde sürekli artmakta ve fonksiyonel hale geliyor. ABD ve İsrail askeri personeli halen Gürcistan silahlı kuvvetlerinin NATO standartlarında kuruluşu için eğitim vermektedir. Gürcistan’ın olası NATO üyeliği bu ülkeyi ABD’nin militan bir ön karakolu ve hatta harekat üssü haline getirecektir. Türkiye’nin jeopolitik yaşam alanında bulunan ve stratejik ortak gibi görünen Gürcistan’ın NATO üyeliği Türkiye açısından da büyük sorunlar doğuracaktır. Bulgaristan ve Romanya’dan sonra Gürcistan’ın da ABD’nin güdümüne girmesi halinde Karadeniz’deki politik ve askeri dengeler değişecek, sonu savaşa kadar gidebilecek çok tehlikeli gelişmeler ortaya çıkabilecektir. Gürcistan’ın asimilasyoncu ve inkarcı politikalarını devam ettirmesi, ABD taşeronluğunda ısrar etmesi halinde etnik sorunları nedeniyle Rusya’nın son savaşta olduğu gibi onu daha da zor durumda bırakması muhtemeldir. Gürcistan’ın bağımsız kimliğini ve toprak bütünlüğünü muhafaza edebilmesi Rusları ne kadar sevmeseler de reel politika gereği belli bir consensusa varmalarıyla mümkün olabilecektir. Saakaşvili ile taşeronluk politikasının devamı halinde büyük sorunlarla karşılaşılacak, yabancı emperyalist güçlerin Kafkasya’ya girişinin engellenmesi, demokratik açılım ve bağlı olarak etnik kimliklerin varlığının kabulü ise devlet olarak varlığının devamını sağlayacaktır.
20-21_Layout 2 6/10/11 1:58 PM Page 1
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
Ya TKP, Lenin “Sinema tüm sanatların içinde bizim için en önemli olanıdır” demiştir. Sinemanın bu denli önemli oluşu onun kitleler üzerinde etkili olan propaganda gücünden kaynaklıdır. Politik bir film söz konusu olduğunda onun sinematografisi bir teferruat halini alıyor ve bütün ilgi filmin politik içeriğine kayıyor. Doğalında politik film eleştirisi bir yerde ideolojik bir irdelemeyi doğurmaya başlıyor. Üzerinde duracağımız “Devrimden Sonra” filmi bundan çokça nasbini almıştır, almaktadır. “Devrimden Sonra”, birbirinden “yalıtık” 8 hikâye birbirine iliştirilerek oluşturulmuş ve bir gün “Ya Türkiye’de devrim olursa?” sonu nereye varır gibi “muzır” bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünce, can suyunu nereden alıyor diye bir merak uyanmış olabilir. Hemen giderelim, filmin senarist ve yönetmenliğini üstlenmiş Mustafa Kenan Aybastı, kendisine “ilham” verenin TKP’nin “Nasıl Bir Türkiye İstiyoruz? (2002)” isimli broşürü olduğunu söylemiştir. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, Aybastı, 12 Haziran seçimlerinde TKP’den Eskişehir milletvekili adayı olarak gösterilmiştir. Kendisinin de içerisinde yer aldığı “Devrimden Sonra Sinema Kolektifi”, Nazım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM) bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. TKP resmi internet sitesinden öğrendiğimiz kadarıyla, TKP ve NHKM arasında “baki” bir dostluk mevcuttur. Dostluğun şanından olsa gerek filmin üretim ve sürümü hususunda, TKP, söz konusu kolektifi hep omuzlamıştır. Bu “yoldaşlık” doğalında bir ortaklaşmayı doğurmuştur. Mevlana’nın dediği gibi “İnsan dostunun huyunu alır”.
Onlar halkın içinde yaşıyor Çukurova’nın soluğu Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal 15 Eylül 1914’de Adana’nın Ceyhan İlçesi’nde doğar. 40’dan fazla kitap yayımlayan Orhan Kemal, roman, öykü ve senaryolarıyla bireyin toplumsal koşullar içerisindeki durumunu gerçekçi bir şekilde yansıtır. Romanlarına ve öykülerine konu olarak tekstil atölyelerinde çalışan insanlarla pamuk işçilerinin yaşamlarını, fabrika işçilerinin ayakta kalma mücadelesini seçer. Diyalog tekniğini kullanarak anlattığı olaylarda atmosferi adım adım kurarak okuru hikayeyle bütünleştirir.
içerisinde geçmiş bir yazar ve şair olarak şiirlerinde kavgayı, işçi sınıfının mücadelesini anlatırken daima ezilenlerin, sömürülenlerin, haksızlığa karşı savaşanların yanında yerini almıştır. Halkın yaşadığı toplumsal sorunlara uzak kalmamış ve bu sorunlara çözümler üretme mücadelesi vererek komünizm idealini hep canlı tutmuştur. Bu özelliği onu halka daha da yaklaştırır. O’nun şiirlerinde umudu, kavgayı, aşkı, direnişi ve kararlılığı görürüz. Emperyalizmin saldırılarına karşı ezilenlerin yanında saf tutan Nazım, halkın sesine ses katar şiirlerinde.
Orhan Kemal, gücünü halktan yana duruşundan alır. Yaşamı boyunca acı çeken ancak her şeye rağmen umudu ayakta tutmaya çalışan insanları, yaşadıkları koşulların gerçekliği içerisinde, zorlama yorumlara ve hayali kurgulara kapılmadan anlatır. Orhan Kemal, halka dönük edebiyat anlayışıyla ölümünden yıllar geçmiş olmasına rağmen halen ilk yazıldıkları gün kadar keyifle okunan yazarlarımızdan biri olma özelliğini koruyor.
Siyasal yaşamı da hareketlidir. Nazım Hikmet üyesi olduğu TKP’nin Merkez Komitesi’yle ve Şefik Hüsnü’yle ciddi polemiklere ve sert tartışmalara girer. Bunun sonucunda TKP’den atılan 7 yoldaşı ile birlikte toplantılar yaparlar. Komüntern’in Şefik Hüsnü’yü destekleyen kararını tanımadıklarını ve esas TKP’nin kendileri olduğunu ilan ederler. Ancak Nazım ve arkadaşlarının yürüttüğü muhalefet hiçbir zaman partide istenen etkiyi yaratamaz.
Orhan Kemal “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanında, pamuk toplamak için Adana’ya göç ederek Çukurova’da çalışmak zorunda kalan insanların yaşam mücadelesini anlatır. Bu romanında halkın yaşam koşullarını abartıya kaçmadan, son derece gerçekçi bir üslupla verir. Orhan Kemal, romanını bitirerek Adana’ya gider ve Çukurova’da çalışan işçilere yazdığı romanı okur. Romanla ilgili işçilerin yorumu dikkate değerdir: “Bizi son derece gerçekçi anlatan bir roman yazmışsın. Ancak yazdıkların yaşadıklarımızın yalnızca bir kesitini oluşturuyor. Sana hepsini anlatsak 5 roman daha yazarsın”.
Nazım Hikmet gerçek sanatın halkın hizmetinde olması gerektiğini düşündüğünden, eserlerinde ezilenlerin ve sömürülenlerin daha iyi bir dünya kurma mücadelesine ses vermiş, kurtuluş kılavuzunun Marksizm olduğunu haykırmıştır. Bu nedenle hayatı sürekli polis takipleriyle ve baskılarla geçmiştir.
Orhan Kemal Bursa Hapishanesi’nde Nazım Hikmet’le tanışır ve üç buçuk yılı beraber geçirirler. Bu süreçte Nazım’ın etkisiyle kendini giderek geliştirir ve halk için sanat anlayışını derinleştirir. Hapishaneden çıkmasıyla birlikte üretimlerini giderek arttırır ve toplumcu gerçekçi edebiyatta erişilmesi zor bir yer edinir. Tedavisi için gittiği Sofya’da 2 Haziran 1970’de kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Orhan Kemal, pek çok ödül alan roman ve hikayeleriyle halkın belleğinde yaşıyor.
Kavganın şairi Nazım 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğan Nazım Hikmet, bütün yaşamı mücadele
Komplo kurularak tutuklandı Nazım Hikmet üretimleriyle emekçilerin, işçilerin kısaca halkın sesine ses katarken 1938’lerde CHP faşizminin hedefi durumuna gelir. Kendisine ve yoldaşlarına bir komplo kurulur. Harp Okulu öğrencileri arasında “komünizm propagandası” yaptığı iddiasıyla tutuklanır ve 15 yıl hapis alır. Daha sonra “Donanma Olayı” ortaya çıkarken bazı öğrencilerin dolaplarında şiirleri bulunur. Nazım “donanmayı isyana teşvik etmekle” suçlanarak hakkında hiçbir delil olmamasına rağmen 15 yıl hapis alır. CHP faşizmi Nazım’la ilgili hükmünü vermiştir. Toplam 28 yıl hapis verilen Nazım, 13 yıldan fazla hapis yatar ve 1951 affıyla salıverilir. Hapishane koşulları üretimlerini engellemez.”Memleketimden İnsan Manzaraları”nda halkın destansı yaşamını anlatır. Bu dönemde Kemal Tahir, Orhan Kemal ve İbrahim Balaban’ın gelişiminde önemli katkısı olur.
Kendisini dışarıda sürekli polis takipleriyle geçecek zorlu bir hayat beklemektedir. Kalp hastası olmasına rağmen askere alınacağını öğrenir ve Menderes hükümetinin kendisine bir komplo kurarak öldüreceğini düşünür ve ülkeden kaçar. Moskova’ya giden Nazım’ın sürgündeki zorlu yaşamı başlar. Bu dönemlerde memleket hasreti ağır basan şiirler yazar. Ancak halkın mücadelesinden hiçbir zaman kopmaz. Mücadelesini aynı azim ve kararlılıkla devam ettirir. Bu dönemlerde vatandaşlıktan çıkarılır. Ancak O’nun kalbi her zaman halkı için atar. 3 Haziran 1963’de bir kalp krizi sonucu hayata veda eder...
Kavgaya ve halkın acılarına adanmış bir yaşam 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğan Ahmet Arif’in asıl adı Arif Ünal’dır. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisiyken 1950 yılında tutuklanarak ağır işkencelerden geçer. Bırakıldıktan sonra 1951 yılında yeniden tutuklanan Ahmet Arif iki yıl hapis yatar. Ahmet Arif, Anadolu insanının umutlarını, acılarını ve sevdalarını geleneksel değerlerle modern teknikleri kaynaştırarak anlatan şiirler yazar. Şiirlerini “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı kitapta toplayan Ahmet Arif, halk kitlelerinin ilgisini çekmekte gecikmez. “33 Kurşun” şiirinde Van sınırlarında gözlerden uzakta işkence yapılarak katledilen insanları anlatır. Tarihe tanıklığını şiirle bütünleştiren Ahmet Arif, Anadolu’nun çilekeş insanını anlatırken hep umuda çağırır okurunu. Doğayı bütün canlılığıyla gözler önüne seren dizeler yazarken, Anadolu’nun karı, boranı, ovaları, dağları hiç eksik olmaz şiirlerinde.
‘Şiirleri uzun bir ağıt gibidir’ Cemal Süreya onun şiiri için “uzun bir ağıt gibidir” der ve ekler “Ama o ağıtta bir yerde birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut, bir sanrı daha doğrusu bir hırs, keskin bir pırıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan ve yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti taşıyan, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde...” Ahmet Arif, 2 Haziran 1991’de geride tek bir kitaba sığdırılmış koca bir duygu seli ve onur dolu bir yaşam bırakarak aramızdan ayrıldı.
Bu ülkede devrim var! Söz konusu filmin, sinema tekniği açısından değerlendirilmesi onun politik içeriğinin önemli oluşundan ikincil
Devrim, kitlelerin eseridir ilkesi tersine çevrilerek devrim partinin eseri haline getirilmiştir. Bu TKP’nin izlediği küçükburjuva reformist çizgisinin filmdeki tezahürü olduğu açıktır.
20-21_Layout 2 6/10/11 1:58 PM Page 2
kültür sanat
21
devrim yaparsa planda kalmaktadır. Fakat bir ritüeli yerine getirmek adına söyleyelim film sinemasal anlamda ve kurgu bakımından oldukça zayıf, hakeza oyunculuklar da filmi vasatın üzerine çıkaramamaktadır. Durum böyleyken, sinema adına söylenecek pek az şey varken bize de filmin ideolojik anatomisini çözmek kalıyor. Film sosyalist “devrim”in yapılmasından sonra ülkenin çeşitli yörelerinden devrim manzaralarını bize göstermeyi hedeflemektedir. Bu anlatımlar üzerinden bir sorun ortaya çıkmıştır ki; işçiler ve köylüler devrimden habersizdir. Fabrikaya gelen “komünistlerin” kendilerine fabrikanın kamulaştırılmasını söylemesinin ertesinde ürküntüye kapılmaları, “Acaba işten atılacak mıyız ve ücretler düşecek mi?” gibi düşüncelere kapılmaktadırlar. Peki, kamulaştırmayı yapan ve işçilere anlatan kimlerdir? Bunlar kuşkusuz “komünist partisi”nin kadrolarıdır. “Devrim kitlelerin eseridir” ilkesi tersine çevrilerek devrim partinin eseri haline getirilmiştir. Bu TKP’nin izlediği küçük-burjuva reformist çizginin filmdeki tezahürü olduğu açıktır. TKP programınında bize “anlatamadığı” gibi; siyasal bir devrim ama kiminle ve nasıl? Kendileri dahi cevap vermekte zorlanmaktadırlar, bırakalım ki bize anlatabilsinler. Arkadaşlarımızın devrimden anladığı sağ elde duranı sola ele devşirmekten öte bir şey değildir.
Kürtler ve Kemalizm “Devrimden Sonra” Kürtlerin akıbetinin meçhul olması, doğaldır ki bizleri Kürtlerin ahval ve şeraiti hususunda tedirgin etmiştir. Filmin birkaç saniyelik kesitinde “anadilde eğitim hakkı tanındığını” belirten bir TV anonsu Kürtlerin hala var olduğunun “ipucu” gibidir. Ulusal sorun konusunda, Kürt ulusu özelinde sözü geçen partinin “ayrılma fobisi” ne yazık ki filmde de nüksetmiştir. Ulusal meseleye birincil temelden ekonomist yaklaşan ve ayrılmanın kardeşleşmeye darbe vurduğunu savunan bu siyasetin bilimsel sosyalizme nasıl darbe vurduğu her birimizin malumudur. Film içerisinde “Başkomutan”larına asker selamı çakan, “bayrak” sallandıran, “yurtsever” histeriyi sergileyen;
gündelik siyasetinde 29 Ekim’den 30 Ağustos’a her bir “bayramı” es geçmeden bildiri basıp kutlayan arkadaşlarımızın, film içerisinde Kürt ulusal sorununa karşı böylesine isteksiz davranması bizleri şaşırtmamıştır, şaşırtmamalı da. Sinematografik bir teknik olan seçici alan derinliği ile “kırmızı-beyaz” olan her şey odakta tutulmuş geri kalan renkler ise bulanıklaştırılmıştır. Bu siyasi duruşun, sinema tekniği açısından izahı böyledir.
Son Tahlil Son tahlilde, devrimi salt “hüküm-et kurma” derekesine indirgeyen anlayışın sosyalizme giden yolun ne kadar “zor”a dayalı ve meşakkatli olduğunu idrak etme ve gösterme şansının olmadığı açıktır. Bu durumda bu film çekileceğini duyduğumuzdan bu zamana ne mi bekliyorduk? Beklentimiz Marksizm’e karşı daha objektif olunmasıydı. Yani kendi öznel algılarının ve yanılsamalarının dışında daha iyi bir yorumdu. Sonuç ortada, basiretsiz gösterilen “işçi ve köylü” toplamı ve onlara sosyalizmin abecesini öğretmeye çalışan parti kadroları. Kemalizm’e nazire yaparcasına zihinlerinde tek düşünce “halka rağmen halk için!”. Bu hususta konuya ilişkin “son yorumu” Mustafa Suphi’ye tanımanın anlamlı olacağını düşünüyoruz. Der ki Suphi: “Münevver (aydın) ve inkılâpçı (devrimci) gençlerimiz, beyaz yakalı frenk gömleklerini ve parlak kılınçlarını omuzlarından atarak eli nasırlı mazlum halkımızın arasına girerler ve Komünist Fırkası (Partisi) saflarında bütün hayat ve mevcudiyetlerini biçare bahtsız işçi ve çiftçilerimizin açlık, karanlık ve kulluktan kurtulmaları yolunda feda ederlerse, halkımız hakikî ve içtimai (gerçek) inkılâba (devrime) doğru yükselecek, memleket yağmacılar elinden tamamen kurtulma iktidarını gösterecek ve böylece komünist şarkta büyük bir amele fırkasının mümessili (temsili) sıfatıyla beynelmilel (uluslararası) inkılâpçılar (devrimciler) arasında hürmetli bir yer tutmaya hak kazanacaklardır.” Suphi’yi haklı çıkarmak için söylemiş sanki Cervantes: “Kuru pantolon ile balık tutulmaz”. Buyurun arkadaşlar devrimci savaşın engin denizine!
ANTAGONİZMA ≫ muzaffer oruçoğlu KOMÜN VE DİN
H
er din, bağrından çıktığı dünyevi sistemin, idealize edilmesi, olağanüstü bir güç ve büyüyle donatılarak, ruh ötesine sürülmesi esasına dayanır. Semavi dinlerde bu durum, oldukça belirgindir. Sistemin yerini ilahi sistem, kralın yerini Tanrı, memurların yerlerini melekler, hizmet erbabının yerini huriler ve gılmanlar, refah ve dinlenme özleminin yerini cennet, işkence ve hapishanenin yerini de cehennem alır. Din insana, yaratıcı, ilahi otoritenin karşısında, kayıtsız şartsız boyun eğmeyi telkin eder. İnsan, Tanrı’nın karşısında, eleştirel akla, kuşkuya, itiraz ve direnme hakkına sahip bir özne değil, bu haklardan yoksun, basit bir nesne, tepeden tırnağa bir teslimiyettir. Din, kralların, sultanların, şahların, tarih boyunca, kendilerini, Tanrı’ya yakın göstermelerine, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgeleri olarak sunmalarına sürekli icazet vermiştir. Bir yanda Tanrı’nın aslanı, kılıcı, gölgesi olan egemenler, diğer yanda ise bunlara biat eden, Tanrı’nın aciz kulları. Din yeter ki bunları güçlendirsin, daim kılsın; benzetmenin mantığı, yani Tanrı’dan daha parlak bir ışığın Tanrı’ya vurması, onun gölgesini yeryüzüne düşürmesi o kadar önemli değildir. Din, ezilen, korkan, cüceleşen insanın, güce boyun eğişinin, tapışının adıdır. Bu bakımdan komün, dine karşıdır, dinsizdir. Gelgelelim ki, komünün, insanın ortaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkan dini yok etme diye bir görevi yoktur. Bu görev, tarihe aittir. Tarihin görevlerini üstlenen bir devrimi, tarih ciddiye almaz, yeri geldiğinde tepeler, geçer onu. Komün, yığınlardan çekinmez, dine karşı görüşlerini açıklar. Dini güçlendirmeye hizmet eden politikalar izlemez. Dini, kısıtlama, baskı altına alma, onu özgürlüğünden yoksun bırakma politikaları izlemeyeceği gibi, başka güçler tarafından izlenen bu tip politikalara da karşı çıkar. Komün, inanç üzerindeki baskının, insanın özgürlüğü üzerinde kurulan bir baskı olduğunu bilir. İnsanın manevi dünyasının baskıyla biçimlendirilmesinin, ciddi kişilik sorunlarına ve toplumsal deprasyona yol açacağını bilir. Komün, tüm inanma biçim-
lerini aynı kefeye koymaz. İnanç sistemleri içinde, nisbeten daha eşitlikçi, kast ve katı hiyerarşi anlayışından uzak, kendi dışındaki inanç sistemlerini sapkınlıkla nitelemeyen inançları diğerlerinden ayırır. Her inanç sistemi içinde, ezilen insana daha yakın yorumları dikkate alır. Sonsuzluğu Tanrılaştıran ya da bir yaratıcının varlığına inanan, ama hiçbir ilahi vecibeye inanmayan, dinlerin kutsal kitaplarını Tanrıya mal etmeyen ve Tanrı tarafından konulmuş hiçbir ilahi vecibeye de inanmayan “aydın inançları”nı da diğerlerinden ayırır. Komün, her dinin olumlu ve olumsuz, ileri ve geri, yaşayan ve ölü yanlarını birbirinden ayırır ve yaşayan, olumlu, ileri ögelerin insani özüne işaret eder. Komün, hangi din veya mezhepten olursa olsun, yığınların kendi inanç sembolleri, şiarları ve renkleriyle, kendilerini ezen devlete karşı mücadelelerini, genel toplumsal özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak görür ve onlarla omuz omuza hareket eder; bunu yaparken hiç kuşku yok ki, kendisiyle onlar arasındaki farklılığı, tüm yönleriyle açıklar. Komün, “omuz omuza yürüdüğüm bu hareket, iktidara gelirse, halkı ezer mi ezmez mi?” üzerine hesap yapmaz; tarihte ortaya çıkan hiçbir inanç sisteminin, kendi dışındaki inançlara, düşüncelere özgürlük getirmediğini ve bu gerçeğin sadece dinlere değil, dinleri kullanan tüm sömürücü sınıf iktidarlarına özgü olduğunu bilir. Hangi inanç veya sınıftan olursa olsun, sorun, insanın özgürleşmesi, kendi insani özünün öncüsü, yepyeni bir anlayışla biçimlendiricisi olarak tarih sahnesine çıkması sorunudur. Komün, dinlerin son tahlilde, kutsal kitapları, kurtuluş yolları, kuralları, vecibeleriyle birer ideoloji olduklarını; çıkış dönemlerinde ileri bir rol oynadıklarını ve hiçbir ideolojinin de dinden, dinin genel ikliminden, yönteminden tamamen bağımsız olmadığını; kurmayı amaçladığı, kendi komün cumhuriyeti sisteminde bile, inananların çoğunlukta olacağını; inancı zorla ortadan kaldıran bir hareketin, farkında olmadan onu kendi içine alacağını ve onun değişik bir türevi olarak ortaya çıkacağını bilir.
22-23_Layout 2 6/10/11 2:22 PM Page 1
22 yaşam
Barınma hakkı gasp ediliyor Hakim sınıflar birçok ilde barınma hakkına saldırarak yıkım projelerini hayata geçiriyor. Halk kentsel dönüşüm adı altında yürütülen rant ve yıkım projelerine karşı mücadele ederek “bu projelere geçit vermeyeceğiz” diyor Ankara-Mamak halkı, “Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm Projesi” adı altında mahalleliyi kendi rant hesaplarına kurban ederek, halkın mahallesi için harcadığı emeği ve ödedikleri bedelleri hiçe sayan anlayışa karşı sokağa çıktı. Derbent İlk Öğretim Okulu önünde toplanan Mamak halkı, Mamak Barınma Hakkı Bürosu imzalı “Kentsel Yağmayı Durduracağız” pankartı arkasında Mamak Belediyesi’ne yürüdü. “Direne direne kazanacağız”, “Barınma hakkımız, söke söke alırız”, “Evimizi yıkanı biz de yıkarız”, “Gökçek şaşırma, sabrımızı taşırma” sloganlarıyla yürüyen Mamak halkının karşısına çıkamayan belediye başkanı, belediye binası önünde kolluk güçleriyle etten duvar ördü.
Mahkeme iptal ediyor, büyükşehir tanımıyor Mamak Belediyesi önünde, Mamak halkı adına ortak açıklamayı yapan Mehmet Akkuş, 2005 yılında hayata geçirilen proje kapsamında çeşitli vaatlerle kandırılan bin 700 mahallelinin evlerinden çıktıktan sonra kiracı pozisyonunda mağdur edildiğini, aradan 5 yıl geçmesine karşın projenin bitmediğini belirtti. Mahallenin yıllardır bir kaos ortamında olduğunu ifade eden Akkuş, başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlere rağmen Büyükşehir Belediyesi ve Mamak Belediyesi’nin proje alanında 50 bin evin yapımı için vaatlerde bulunduğunu ve mahalleliyi yeniden kandırarak sözleşmeyi imzalamaları yönünde tebligatlar gönderdiğini açıkladı. Barınma hakkı büroları vasıtasıyla halkın verdiği hukuksal mücadelede projenin idare mahkemesince defalarca iptal edildiğini sözlerine ekleyen Akkuş, “Buna rağmen Büyükşehir Belediyesi projeyi Belediye Meclisi’nde yeniden onay-
latarak hak gaspında ısrarını sürdürüyor” dedi. Mamak Belediyesi’ni uyaran Akkuş şöyle konuştu: “Mamak Belediye Başkanı Mesut Akgül, her fırsatta Mamaklıların hakkını yedirmeyeceğini söylerken, Büyükşehir Belediyesi’nin halkı mağdur eden, çarpık projesini desteklemektedir. Hakkaniyetsiz, Mamaklıyı mağdur eden, barınma haklarını ihlal eden, halkı oturdukları evlerde yeniden oturmak için üzerine para vermek zorunda bırakan bu rant projesini durdurun. Melih Gökçek’in yardım ve yatakçılığını yapmaktan vazgeçin. Bu rantçı projeyi savunmaya devam ettiğiniz sürece Mamak Belediyesi’nin önüne daha çok ve çoğalarak geleceğimizi bilin.”
On binlerle geleceğiz Mamak Barınma Hakkı Bürosu adına konuşan Candaş Türkyılmaz, mahallelilere gönderilen ve çeşitli şantajlarla imzalatılmak istenen sözleşme tebligatlarının derhal geri çekilmesini istedi. Sözleşmelerin imzalanmadığı mahallelerde elektrik, su hizmetlerinin yanı sıra belediye hizmetlerinin sunulmadığını da açıklayan Türkyılmaz, “Mamak Belediye Başkanı taleplerimizi dikkate alıp sorunlarımızı çözmezse buraya on binlerle gelip, istifasını isteyeceğiz” dedi. Mahallelerine, evlerine, emeklerine sahip çıkan mahalle halkı ise kentsel dönüşüm adı altında uygulananların, tamamen rant için olduğunun farkında. Yaşadıkları sıkıntıları ve sorunlarını gazetemize değerlendiren Mamaklılar, hakları olanı almak için mücadeleyi sürdüreceklerini söylüyor.
fİhsan Çoban (Dostlar Mahallesi Temsilcisi): Bu kentsel dönüşüm projesi Hatip Çayı’ndan Bayındır Barajı’na kadar olan 14 mahalleyi kapsıyor. 14 mahallede yaklaşık olarak 17 bin insana tekabül ediyor. Bu insanlardan yaklaşık bin 700 kişi belediyeyle sözleşmeyi imzalamışken diğerleri henüz imzalamadı. İmza
verenlerin birçoğu AKP’li ve imza verdikleri için pişman olan insanlar. Çünkü geçen 5 yıllık zamana karşın kendilerine henüz yer bile tahsis edilmemiş. Dere boyunda Hatip Çayı’nın bitişiğinde, sözüm ona 170 kadar aileye ev yapmışlar, fakat 3’üncü kata kadar (elimizde bilirkişi raporu var) nem alıyor ve sel yatağında olduğu için tehlikeli bir durum arz ediyor. Bu yüzden imza veren aileler de pişman. Seçimler bahane edilerek kendilerine hala yer tahsisi bile yapılmadı. Biz, mühendisler ve yetkili insanlarla burada bir inceleme ve etüt araştırması yaptık. Bilirkişi raporlarında halk haklı çıktı ve 3’üncü kata kadar oturulamaz raporu verildi. Hak sahipleri burada bir bütün olarak büyük haksızlıklarla karşı karşıya kalmaktadır. 270 metre kare imarlı tapusu olan ailelere, sadece 1 daire veriliyor. 100 metre kare tapusu olan aileler borçlandırılıyor. 200 metre kare tapusu olan aileler, yine borçlandırılıp sadece bir daire veriliyor. Biz yerinde imar ve ıslah istiyoruz. Çünkü bu olursa diyelim ki özel müteahhitlere verilse 270 metre kare arsası olanlar en az 3-4 daire hakkına sahip olur. Bu haksızlıkları gidermek için çaba gösteriyoruz. Sonuna kadar da hakkımızı arayacağız.
fDöndü Tokgöz (mahalleli): Anlaşan anlaştı, biz ise hakkımızın verilme-
mesinden dolayı haklarımızı arıyoruz. Işığımız, elektriğimiz, kanallarımızda sorunlar çıkıyor, ilgilenen olmuyor. Her yönüyle kaderimize terk edilmiş durumdayız. Ben 1972’den beri buradayım, hiçbir kalkınma olmadığı gibi bugün yaşadığımız durum da gittikçe geriye giden bir durumu işaret ediyor. Kentsel dönüşüm dediler, beni yıllarımı verdiğim, alıştığım mahallemden ayırmaya çalıştılar. Karapürçek’te, Yakup Aptal’da yer gösterdiler. Ben doğma büyüme buralıyım. Ben buralarda kalabilmek için hakkımı arıyorum. Çoluk çocuk, akrabalar burada ben neden gidip Karapürçek’te yaşayayım ki?
fRamazan Baran (mahalleli): Mahallemizi ve evlerimizi kendilerine rant elde etmek için alıyorlar. Bu rantçılar mahallemize hizmet getirmeyerek her yanı çöplüğe çevirdiler. Şimdi de çekip git diyorlar. Ben emekli bir vatandaşım. Aldığım 600 TL maaşla nereye gidebilirim. 300 metrelik arsama karşılık 100 metrekarelik daire öneriyor. Bunu vicdan nasıl kabul eder? Çoğunuzun tapusu yok, koy git diyorlar. Nereye gideyim? 30 yılı aşkın süredir bu devlete vergi ödüyorum. Sana taksitle ev vereceğim diyorlar. 60-70 milyar borçlandıracaklar. Ben o taksiti nasıl ödeyeceğim? Ben hakkımı ve oturduğum, yaşadığım mahallemi istiyorum.
22-23_Layout 2 6/10/11 2:22 PM Page 2
10-20 HAZİRAN 2011 Halkın Günlüğü
Sağır kulaklara: Dersim halkı baraj istemiyor! Dersim’in Nazımiye İlçesi’nde yapım aşamasında olan Pembelik Barajı, DEDEF, Dersim Kültür Derneği ve Peri Suyu Koruma Platformu tarafından protesto edildi. Nazımiye’de bir araya gelen yüzlerce kişi baraj yapım yeri olan Aşağı Doluca Köyü’ne geldi. Köyde bir araya gelen kitle buradan kortej oluşturarak baraj yapım alanına doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş sırasında sık sık “Katil LİMAK hesap verecek”, “Baraj yapma boşuna yıkacağız başına”, “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”, “Dersim’de baraj istemiyoruz”, “Peri özgür akacak” sloganları atan kitle barajın yapıldığı şantiye önüne geldi. Demokratik Haklar Federasyonu’nun da kitlesiyle destek verdiği eyleme yüzlerce kişi katıldı. Kitle adına yapılan açıklamada şunlar ifade edildi.
“Sular altında bırakılmak isteniyoruz” Doğanın ve yaşamın yağmalanmasına karşı ülkenin dört bir yanında mücadele ateşi yakanlar, vadilerden, ormanlardan, yaşam alanlarından yükselen direniş seslerini bugün ülkemizin dört tarafından haykırarak sokaklara taşımaktadırlar. Sermayenin, sularımızı, vadilerimizi, ormanlarımızı, tarım alanlarımızı, kültürümüzü ve bir bütün olarak yaşamımızı ele geçirme tehditlerine karşı gelişen yerel direnişler, rengarenk çeşitlilikleriyle; sloganları, türküleri, halayları ve horonlarıyla, ülkemizin her tarafında el ele tutuşup bütün bu yağma politikalarına ‘DUR!’ demek için bulundukları vadilerde haykırıyorlar.
“Enerji üretmek bahane” Asıl amaç suyun sermayeye satılmasıdır, suyun ticarileştirilmesidir, birilerine peşkeş çekilmesidir. Yapılan barajlarda suyun kullanım hakkının müteahhit şirkete verilmesinin başka bir açıklaması yoktur. Yaptırılan bu barajlarla müteahhit şirketler çok yüksek karlar elde etmektedir, edecektir. Barajların doğaya ve yöre insanına verdiği zarar dünyanın her yerinde yaşanarak ve de bilim insanlarının çalışmaları ile kanıtlanmış, suyun satılmasına doğanın katledilmesine dünyanın tüm ülkelerinde karşı çıkılmıştır. Ve unutulmasın ki, bu vadilerde sadece insanlar yaşamıyor. Bu vadilere ve insana ‘su’ hayat veriyor. Buralardaki binlerce sucul ve karasal canlı bu ‘su’ ile yaşam buluyor. Su, sadece insanların hakkı değil, tüm ekosistemin hakkıdır.”
Dersim barajlara mı gömülecek Halkın sık sık barajlara karşı eylemler yaptığı Dersim’de Uzun Çayır Barajı’ndan sonra şimdi de Peri Suyu üzerinde 2 baraj faaliyete başladı, 5 baraj projesi de yapım aşamasında. Kığı Barajı, Özlüce Barajı ( faaliyette), Pembelik Barajı, Seyrantepe Barajı (faaliyette), Tatar Barajı ve bunlarla beraber bölgede 2 barajda proje aşamasında. Yapılan ve yapılacak olan barajlarla sanırsak devlet Dersim’in büyük bir kesimini sular altında bırakmak, kıyımlarla yok edemediği Dersim’i suda boğmak istiyor!
f
güncel 23
TUTSAK PARTİZAN
≫ cafer çakmak
DAYANIŞMA VE DESTEKÇİLİK Mİ, ÖNDERLİK Mİ?!
S
ınıf çelişkilerinin yoğunlaşması, seçim vaatlerini aşan boyutuyla somut durumun devrimci temelini daha da görünür kılmaktadır. Anayasal çözümler sertleşip, keskinleşen sınıf çelişkileri ve Kürt ulusal mücadelesinin vardığı boyutun şiddetiyle orantılıdır. Komünist hareket reformlara karşı değildir. Günümüzde konuşulmakta olan tüm anayasal düzenlemeler, mücadelenin ortaya çıkardığı, verilmiş bedellerin bir sonucudur. Reformların egemen sınıfların devrimci mücadeleyi engellemek için başvurdukları düzenlemeler olduğu akılda tutulmalıdır. Küçükburjuvazi demokratik düzenlemelere hızla uyum sağlar, lakin proleter hareket en demokratik burjuva düzenin bile yıkılmasını hedefler. Egemen Türk ulusunun imtiyazlı varlığının, Kürt ulusunun üzerinde devam ettirilmesi için anayasal düzenlemeler konuşulmaktadır. Kürt ulusal hareketi de dahil, tüm oportünist blok Kürt ulusunun kendi devletini kurma hakkını bir kenara bırakmıştır. Seçim talepleri tamamen kırpılmış, anayasal düzenlemeleri dillendiren çerçevesiyle devrimci güçlerin tasfiyesini zirveye taşıyacak bir öze sahiptir. Kürt halkının biriken öfkesi ve devrimci coşkusu ulusal hareketin reformcu talepleriyle ters orantılıdır. Devrimci enerji ulusal kanalda burjuva çıkarlara indirgenmekte; sosyalist gelecek ulusalcı burjuva perdeyle kapanmaktadır. Seçim tavrında devrimci komünist hareketin belirlediği taktiklerin doğru ya da hatalı yanları elbette tartışılır. Aktif boykot olduğu gibi, bu tavır içinde belli parçalardan gelişmelerin seyrini dikkate alarak belli adaylar desteklenebilir. Bu aktif boykot politikasının içindeki esnek tavrı ifade eder. Bazı yapılarda “Kürt halkına destek” adı altında seçime katılım politikası benimser; Kürt ulusal hareketini destekler... Halk ve ulus kavramı aynı anlama mı gelir? Hayır! Halk kavramı; devrimde çıkarı olan tüm ezilen sınıfları kapsar. Ulus kavramı(millet); burjuva feodal ve ezilen sınıfları, kısacası o ülkede yaşayan herkesi kapsar. İki ayrımı dikkate alarak halkın çıkarlarını burjuvazinin asla temsil edemeyeceğini, ulusal mücadelenin (en devrimci olanı da dahil) ise burjuva öz taşıdığını unutmadan eleştiri okunmalıdır. Emperyalizm çağında ulusal bağımsızlık, ezilen sınıfların kurtuluşuna bağlı olarak tekelci burjuvazinin boyunduruk halkasının kırılmasıyla mümkündür. Bu görev sosyalistlerin önderliğinde proleter devrim dışında başarılamaz. Ezilen Kürt ulusunun ezilip sömürülen işçi ve emekçi köylüleri de bundan bağımsız olamaz. Kürt halkı komünistler tarafından desteklenmez ama bizzat Kürt halkına komünist parti önderlik ederse sınıf savaşımında anlam bulabilir. Fakat bakıldığında devrimci hareketin tüm sosyal şoven bloğu “Kürt halkının destekçisi” durumuna gelmiştir. Son olarak ta, “çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryasının öncü/önder partisi” olarak metinlere başlayan TKP/ML, Kürt halkının destekçisi olmuştur. Halkın destekçisi olan
“komünist parti”nin devrime önderlik edeceğini söylemek MLM’nin üstünde tepinmektir. Belirtelim bu yazının konusu sadece TKP/ML’nin seçim taktiğini temellendirmesindeki sosyal şoven sapmayadır. Taktiğin doğruluğu ve yanlışlığı ayrı bir tartışma konusudur. Seçim politikasında “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu” adaylarını destekleme tavrında TKP/ML’nin açıklaması Kürt ulusal hareketini desteklemekten ziyade, Kürt halkının ulusal mücadelesini desteklemesi biçiminde ifade ediliyor. Açıktır ki bu sosyal şovenizmin, inceltilmiş milliyetçiliğin tekrar edilmesidir. Kürt halkının komünist önderliği olma iddiasını taşımayanların “Kürt halkından yana tavır almanın” çabasına girmesini anlamak zor değildir. Fakat halk ve ulus kavramını birbirine karıştırarak oportünist, sosyal şoven politik ve ideolojik formülasyonlara Kaypakkaya’yı perde yapmaları kabul edilemez. Egemen, ezen ulus bakış açısından, çok açıktır ki söz konusu ideolojik yaklaşım, Leninist ulusal sorun kavrayışının reddi olmasının yanında, komünist partisinin görevleri ve sınıf bilinçli Kürt proletaryasının enternasyonal görevlerinin de reddidir. Kürt ulusunun baskıya karşı yönelen devrimci mücadelesini mi destekliyorsunuz? Yoksa Kürt halkının ulusal mücadelesini mi destekliyorsunuz? Komünistler açısından ulusal bağımsızlık ve ulusal sorunun çözümü emperyalizm çağında anayasal bir sorun mudur? Yoksa proleter devrime bağlı bir sorun mudur?! Soruyoruz “Kürt halkından yana bu süreçte tavır aldığınıza” göre daha önceki süreçte Kürt halkıyla ilişkiniz neydi? Sizin deyiminizle “Kürt halkının yanında tavır almadınız” mı? TKP/ML Türk halkının yanında tavır alarak mı mücadele yürütüyor? Yoksa Türk halkına önderlik etme iddiasını mı taşıyor? Açıktır ki TKP/ML Kürdistan’ı (ki kendilerine göre orası bölgedir) ulusal sorundan ibaret gördüğü için Kürt işçi, emekçi köylülerinin sınıf mücadelesini rafa kaldırmıştır. Kürt ezilen sınıflarını kendi önderliği dışında gördüğü içindir ki “Kürt halkından yana tavır almayı” uygun buluyor. Bir an durup düşünelim. TKP/ML tarih sahnesine çıktığı günden itibaren “Türk halkından yana tavır aldığımız bu süreçte” gibi bir cümle kullanmış mıdır? Türk ezilen sınıflarının geniş ve anlaşılır haliyle aynı şey olan Türk halkına destek değil “komünist önderliği” olarak kendisini gördüğü için elbette şu veya bu zamanda “Türk halkından yana tavır alıyoruz” gibi kendi varlığını yadsıyan bir cümle kuramaz, kurmamıştır. Fakat ne yazık ki tüm teorik ezberlerini, kaba dogmatizmini eleştiri süzgecinden geçirmekten korkan yoldaşlarımız Kürt halkına önderlik değil, ama “destekçi” olmanın komünist partisi için ne anlama geldiğini henüz düşünecek olgunluğa erişemediler. Hemen ekleyelim, “Kürt halkına destekçilik” tavrı, ezen Türk egemen ulus kavrayışından, bir avuç Kürt işbirlikçi burjuva-feodal sınıflar dışında, işçi sınıfı, emekçi köylü geniş halk kitlelerinin sınıf mücadelesini, Kürt ulusal mü-
cadelesiyle karıştırmak, üstünü örtmek, sınıf bilinçli Kürt proletaryasının mücadelesini, Kürt ulusal hareketinden ibaret sanmak. Ulusal hareketin burjuva özünü unutarak halk hareketi nitelemesi yaparak meseleyi çarpıtmaktır. Kaypakkaya ezen ve ezilen ulus koşullarında Türk ve Kürt komünistlerinin ikili görevlerini böyle mi tanımlamaktadır.? “Kürt halkıyla dayanışmak mı?” Mihricilik yeniden hortladı, henüz ölmeden.
“Dayanışmadan öte destek ve güç birliğini gerektiren nesnel koşullar, yalnız egemenlere karşı tutum açısından değil, Kürt halkının ulusal mücadelesiyle doğru ve etkili biçimde ilişkilenme bakımından da anlam taşımaktadır. “ (Özgür Gelecek Sayı: 9-2011 TKP/ML MK SB) Seçim politikasında Kürt halkına destek, Kürt halkıyla güç birliğine girmek isteyen TKP/ML, bu taktiği sayesinde Kürt halkıyla ilişkilenmeyi başaracakmış! En azından bu çabayla hareket edildiği söylenmektedir. Bu ideolojik yaklaşım sadece Türk işçi sınıfının partisi olmayı açıklamaktır. Kaypakkaya’nın 1971-72’de şafak revizyonistlerine yönelttiği eleştirilerin anlamını neden unutuyorsunuz? Şafakçılar “Kürt halkı” kavramına sarılarak Kürt ulusunun kendi devletini kurma hakkını inkar edip; üstünü örtüyorlardı. Kaypakkaya inceltilmiş milliyetçiliği detaylarıyla mahkum etti. Kürt halkının kurtuluşu, tıpkı Türk halkı gibi proleter devrim sorunudur. Fakat Kürt ulusal bağımsızlık mücadelesi proleter mücadeleye rağmen var olan bir olgudur ve kendi somut şartları içinde değerlendirilmeyi zorunlu kılar. İmtiyazlı Türk egemen ulusuna karşı savaşmak komünistlerin görevidir. Kürt ulusal mücadelesinin baskıya karşı yönelen devrimci mücadelesini kayıtsız şartsız desteklemeyi kavramayan TKP/ML, bugün seçim politikasını temellendirirken, çarpık inceltilmiş milliyetçi teorilerle sosyal şoven sapmaya düşmüştür. Açıkça Kürt ulusunun devrimci, demokratik taleplerinden dolayı destekliyoruz demekten kaçınarak- çünkü ulusal hareketi devrimci görmüyor- “Kürt halkının ulusal mücadelesini destekliyoruz” diyerek bir çırpıda ulusal mücadeleyi halk mücadelesi yapmaktan kaçınmamıştır. Kürt ulusal sorunundan bahsederken sınıf sorununu ve görevlerini, sınıf sorunlarına değinirken ulusal sorunu unutmaktadır. TKP/ML seçim politikasını Kürt halkına “destek ve güç birliği” üzerine oturtmuştur. Destekle Kürt halkıyla ilişkilenecekmiş! Kürdistan’da sınıf mücadelesinin politik ihtiyaçlarına cevap veremeyen, kendini sadece Türk ezilen sınıflarıyla sınırlayan sosyalşoven bakış açısının kaçınılmaz olarak varacağı nokta budur. Sınıf bilinçli Kürt proletaryası, böyle bir desteği MLM ilkelere aykırı bulur.Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yeni demokratik halk devrimine önderlik etmek Türk egemen ezen ulus bakış açısıyla “Kürt halkına destek ve güçbirliğine” girilerek varılamaz. Ancak ve ancak Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerden işçi sınıfı ve halk kitlelerinin komünist partisinin önderliği altında, devrim uğruna seferber edilerek başarılabileceğini hatırlatmayı bir görev biliriz.
24_Layout 2 6/10/11 1:59 PM Page 1
E Y E M A Y A K O ÎR D V E Ê N A C R E M A Y E H Ê ÎK ÎN T DI VAR
a n a c r e M n Vartinikte ! m i z i b h i r bu ta
rêhevalên 17 m e e d în m ’e 6 ra e g e ❯ Di salv ümlerinde n ö d ıl y . 6 . in n tî îr ib b z ê nemir bir ruz. o ıy n a la ıy g y a s ri e ’l 17 ölümsüz