Skip to main content

HG-26

Page 1

kapak35_Layout 2 12/30/11 7:03 PM Page 1

Nitel devrimci pratiği geliştirmek sf 12-13

Yeni mücadele yılına girerken... sf 10-11 2011 yılını geride bıraktığımız şu günlerde dönüp geçen bir yıllık zamana bakınca dünya ve ülkemiz halkları için sömürü-baskının arttığı, katliamlarla dolu bir yılı göreceğiz

PANORAMA fFaşizm savaşı büyütme çağrısı yapıyor; Kabulümüzdür

Halkın Günlüğü

1-10 OCAK 2012 Yıl: 2 Sayı: 26 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

Katliam fDevletin ikinci ‘demokrasi’ paketinden yine katliam çıktı fTürk savaş uçakları Şırnak-Uludere’de köylüleri bombaladı fÇoğunluğu aynı aileden olan 35 yoksul Kürt köylüsü katledildi fDevlet yetkilileri bu katliamı ‘ihmal’ diyerek geçiştirmeye çalıştı

fBurjuva-feodal medya katliamı görmemezlikten geldi

Katiller yarışıyor

fGÜNCEL 6-7 Fransa tarafından Ermeni Soykırımı’nı inkar edenlerin cezalandırılmasına ilişkin yasa tasarısının parlamentodan geçirilmesi sonrası Türk Devleti kanlı geçmişini ve bugün uyguladığı katliamları unutarak Fransa’ya demokrasi dersi vermeye başladı. Dünya halklarına karşı sömürüde her türlü ortaklığa imza atan egemenler gerici bir dalaş ekseninde kendi kanlı tarihlerini aklama çabasına giriştiler. Fransa’yı katliamcılıkla suçlayan TC’nin Şırnak’ta gerçekleştirdiği kıyım ise devletin faşist niteliğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Unutulan-unutturulan

Elen Soykırımı’nda

Alman etkisi SAİT ÇETİNOĞLU Sf 20-21

Emek sinemasını yıktırmayacağız

16

Sefalet ücreti belirlendi Asgari ücret azami kar

06

Devletin ‘demokrasi’ paketi açılıyor

05


2-3_Layout 2 12/30/11 6:35 PM Page 1

02 güncel haber

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Devlet katliamlara 28 Aralık 2011 tarihi devletin kanlı katliamlarından birine daha tanık olduğumuz bir gün olarak kazındı hafızalara. Dersim Katliamı üzerine sahte gözyaşları dökülüp, “özürler” dilenirken, katliam politikaları güncele uyarlanarak devam ettirildi

Kaçakçılıkla yaşamlarını idame ettirmeye çalışan çoğu 12-30 yaş arası gençlerden oluşan 38 kişi 28 Aralık tarihinde ŞırnakUludere’ye bağlı Ortasu (Roboski) köyü yakınlarında faşist Türk ordusu tarafından bombalanarak katledildi. Birçoğu aynı aileye mensup ve ilköğretim-lise öğrencisinden oluşan 50’ye yakın yoksul Kürt köylüsü sınır hattında geçimlerini sağlamak için kaçak mazot ve sigara taşıma işini yapıyordu. Yıllardır aynı işi yapan ve bu işten bölgedeki askeri yetkililerin de haberinin olduğu bilinen bir gerçekken ve olayın yaşandığı gece de sınırdan geçenlerin köylüler olduğu bilinmesine rağmen, planlı-programlı bir şekilde katliam yapıldı. Olaydan sadece bir gün önce MGK toplantısında alınan “Teröre karşı topyekün

seferberliğimiz her alanda devam edecektir” açıklamaları ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin tarafından yapılan “terör” tanımı katliamın nasıl bir devlet organizasyonuyla hayata geçirildiğinin de en bariz göstergesidir.

28 Aralık gecesi yaşanan katliamdan hemen sonra bölge halkının ve BDP’li yetkililerin olay yerine giderek cenazeleri toplaması, yaşananların açıktan bir katliam olduğunun bilinmesine rağmen sayfalarından kan damlayan burjuva-feodal medya saatlerce sessiz kalarak, olaya ilişkin efendilerinden bir talimatlı açıklama gelmesini bekledi. Ki geç de olsa beklenen açıklamalar ürkek bir şekilde gelmişti. Fakat bu kez öncekiler gibi olayın üstünü karartıp, “PKK yaptı” deme şansları da yoktu. Katliam aleni bir şekilde bütün dünyaya yayılmıştı. Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklama katliamı meşrulaştırmak için bildik teranelerin okunduğu bir açıklamaydı. “İstihbarat geldi, sızma olacaktı, bölgede terör kampları bulunuyordu”, AKP adına açıklama yapan Hüseyin Çelik ise yaşananları “İstihbarat zafiyeti olarak” değerlendirerek yaşananların basit bir vaka olduğu imajı yaratmaya çalıştı. Efendilerine paralel bir şekilde hareket eden burjuva-feodal medya da olayı ya görmezden gelmeyi ya da manipüle ederek vermeyi tercih etti.

Devlet faşizmi binlerce kişi tarafından protesto edildi Yaşanan katliam sonrası Amed, Hakkari, Şırnak, Ankara, İzmir, İstanbul, Adana, Dersim ve daha birçok ilde binlerce kişi sokaklara çıkarak protesto gösterileri düzenledi, polisle çatıştı.

Katil konuştu Son yıllarda “demokrasi-insan hakları-özgürlük” kelimelerini en çok kullanan şahsiyetlerden biri olan ve Mısır’da, Libya’da, Suriye’de halka karşı uygulanan katliamları büyük bir “öfkeyle lanetleyen” TC başbakanı R.T. Erdoğan’ın kendi ülkesinde yaşanan böylesi bir katliam sonrası yaptığı yorumda yaşanılan vahşeti “talihsizlik” olarak değerlendirdi. Erdoğan tarafından Suriye’de yaşanan olaylara ilişkin sarf edilen şu sözler meseleyi en iyi özetleyen sözler olsa gerek; "Kendi halkını katleden yönetimin meşruiyeti yoktur."

İstanbul- Taksim Meydanı’nda BDP’nin çağrısıyla toplanan binlerce kişi “Katil devlet hesap verecek”, “Faşizmi döktüğü kanda boğacağız”, “Kürdistan faşizme mezar olacak” sloganları atarak katliamı protesto etti. Kolluk kuvvetleri tarafından yoğun bir yığınağın yapıldığı eylem alanında, tüm baskılara rağmen basın açıklaması gerçekleştirildi. Yapılan basın açıklamasında devletin Kürt ulusal meselesinde imha ve tasfiyeye dönük yoğun bir programı hayata geçirmeye çalıştığı ve bu program ekseninde milletvekilleri, belediye başkanları, avukatlar, gazetecilerle beraber Kürt ulusuna yönelik topyekûn bir savaş açıldığı ifade edildi. Kolluk kuvvetleri tarafından sık sık provoke edilmeye çalışılan eylemde bazı gerginlikler yaşanmasına rağmen buradaki basın açıklaması olaysız bir şekilde sona erdi. Yapılan eyleme BDP milletvekilleri Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel, DHF, ESP, BDSP, Halkevleri ve birçok demokratik kitle örgütü, Sanatçı Ferhat Tunç katılarak destek verdi. Taksim Meydanı’nda yapılan basın açıklaması sonrası yüzlerce kişi Tarlabaşı istikametine doğru yolu trafiğe kapatarak

zılgıt ve sloganlarla yürüyüşe geçti. Kolluk kuvvetlerinin tazyikli su ve gaz bombalarıyla saldırdığı kitle ara sokaklara dağılarak saatlerce polisle çatıştı. Yaşanan çatışmalar sonrasında onlarca kişi gözaltına alındı.

emekçileri katliamlara, tutuklamalara karşı çıkmaya barış çalışmalarına katkı sunmaya çağırıyoruz” ifadesinde bulunuldu. Açıklamanın ardından temsili olarak 5 dakikalık oturma eylemi gerçekleştirildi.

Biji Bıratiya Gelan

Katil TC Kürdistan’dan defol

Adana- Sabah saatlerinde Halkların Demokratik Kongresi ve İHD’nin çağrısıyla bir araya gelen sendika, hukukçular ve DHF’nin de içerisinde yer aldığı devrimci, demokratik kurumlar tarafından saat 14.00'da İnönü Parkı’nda basın açıklaması gerçekleştirilerek katliam protesto edildi. Yapılan basın açıklamasında “Katliamların ve Savaşın Sorumlusu AKP Faşizmidir” yazılı pankart açılarak “Faşizme karşı omuz omuza”, “Biji bıratiya gelan”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atıldı. Kurumlar adına Güven Boğa’nın yaptığı açıklamada yaşanan katliam anlatılarak savaş ve katliamın sorumlusunun AKP olduğu ifade edildi. Kürt halkına dönük imha, inkar politikalarının çözüm adı altında “siyasal rant” olarak kullanılmasına değinilerek, “Yaşamakta olduğumuz bu felakete rağmen, bizler barışın sağlanabileceğine ve bütün farklılıklarımızla bir arada yaşayabileceğimize olan inancımızı koruyoruz” denildi. Medyanın da barış dilini kullanarak savaş kışkırtıcılığı yapmamasına dikkat çekilen açıklamada son olarak “Bu nedenle silahların derhal susmasını, askeri çözüm aramalarına son verilmesini ve şiddete dayalı her tür düşünceden vazgeçilmesini, genel af çıkarılmasını, çözümün demokratik zeminde aranmasını talep ediyoruz. Tüm

Ankara- Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde bir araya gelen DHF, HDK, KESK Ankara Şubeler Platformu, İHD Ankara Şubesi, ÖDP, Halk Evleri, EHP ve Devrimci 78’liler Girişimi katliamı lanetledi. Çok sayıda devrimci demokratik kurumun da destek verdiği eylemde katliamın fotoğrafları taşınırken, sık sık “Katil devlet hesap verecek”, “Katliamlar sökmedi sökmeyecek”, “Biji bıratiya gelan”, “Katil TC Kürdistan’dan defol” sloganları atıldı.

Katliamcı gelenek sürüyor Yapılan kitlesel basın açıklamasında, Cumhurbaşkanı Gül’ün “iyi şeyler olacak” dediği ve ardından saldırıların başlatıldığı hatırlatılarak, Bülent Arınç’ın “Kürtlerin hakları tanınacak” söylemlerinin de aynı manzaranın ve daha fazla ölümlerin yaşandığına dikkat çekildi. 2011 yılı MGK toplantısında da alınan “kararlı ve etkin mücadelenin önümüzdeki dönem de taviz verilmeksizin her alanda sürdürüleceği” ifadelerinin AKP’nin son dönem söylem ve icraatlarıyla bütünleştiğinin altı çizildi. 38 köylünün öldüğü ve 17 köylünün hala kayıp olduğu katliamın F-16 uçaklarının bombardımanıyla gerçekleştirildiğine dikkat çekilen açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Görünen o ki TC Devleti halklarının tarihini katliamlarla yazma geleneğini


2-3_Layout 2 12/30/11 6:35 PM Page 2

güncel

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

03

devam ediyor Yıl: 2011, Yer: Şırnak, Uludere Dersim- Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) çağrısıyla bir araya gelen ve DHF’nin de yer aldığı bir çok kurum Sanat Sokağı’nda toplanarak, üzerinde ketledilenleri temsilen karanfil olan siyah pankartın arkasında yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca “Katil Erdoğan”, “Hükümet istifa”, “Katil devlet hesap verecek”, “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı. Yürüyüş güzergahında kalabalıklaşan kitle, AKP il binası önüne geldi. AKP il binası önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi: "Devletin Kürtlere Bakış Açısında En Ufak Bir Değişiklik Yok! Uludere katliamı bu devletin tarihinde ne ilkti, ne de son oldu. Biz bu

sürdürüyor. Gece gündüz hava ve karadan harekâtın devam edeceğini söyleyenler ve bu koroya katılan herkes katliamdan sorumludur ve halkların vicdanında asla unutulmayacaklar. Bizler kaderimizi kirli savaş politikalarıyla, emeğimizin gaspıyla yazmalarına izin vermeyeceğiz. Kürt halkı başta olmak üzere tüm ezilenlerle her zaman dayanışma içerisinde olacağız. Kazananlar emekçiler ve ezilenler olacak.”

Çocuk katili Erdoğan! Halkların Demokratik Kongresi Gençliği de Ankara Üniversitesi SBF’den başlattığı yürüyüşle Yüksel Caddesi’ne gelerek eyleme katıldı. HDK Gençliği yürüyüş sırasında sık sık “Şehid namırın”, “Berxwedan jiyane”, “Çocuk katili Tayyip Erdoğan” sloganları attı.

katliamcı tarihi 1915 Ermeni soykırımında, Zilan, Ağrı, Dersim, Koçgiri; yakın tarihimizde Maraş, Çorum ve Sivas’ta gördük. Bu tarihi biz Van’ın Gevaş ilçesinde 33 kişinin kurşuna dizilmesinden hatırlıyoruz. Yıl: 1943, Yer: Gevaş… Yıl:2011, Yer: Şırnak, Uludere… Devletin Kürtlere bakış açısında en ufak bir değişiklik yok. Jetler havalanıyor, sınırda sivil insanlara bomba yağıyor. Resmi makamların açıklamalarına göre en az 36 kişi katlediliyor.

Kürt halkı katliamlarla yok edilemeyecek bir halktır! Biz buradan soruyoruz; Mustafa Muğlalı olayı, tarihte “33 kurşun” diye hatırlanan olayı ile dü yaşadığımız katliam arasında ne fark var? 80 yıldır Kürtler katlediliyor, yok sayılıp asimile edilmeye çalışılıyor. Bunlar yetmediği gibi Kürtler zin-

danlara dolduruluyor. Bu kara tarihle yüzleşin artık! Bu kıyımı, bu vahşeti durdurun! Kürt halkı katliamlarla yok edilemeyecek bir halktır. Basın ve medya kuruluşlarınızı da kullanarak Kürtlere ve diğer farklılıklara yaptıklarınızı gizlemeye çalışıyor, manipüle ediyorsunuz. Daha nereye kadar yaşananları gizleyeceksiniz Türkiye halklarından, kamuoyundan?" Basın metninin okunmasının ardından EMEP il başkanı da söz alarak katliamı kınayan açıklamalarda bulundu. İzmir- Katliam İzmir’de BDP tarafından protesto edildi. BDP il binası önünde toplanan kitle sloganlarla ve dövizlerle katliamı protesto etti. Oturma eyleminin de yapıldığı il binası önünde yapılan basın açıklamasında AKP’nin Kürdistan tarihinin en büyük katliamlarından birine daha imza attığı vurgulanarak şöyle denildi: “Askeri vesayete son vererek ülke idaresini bütünüyle eline alan AKP, denetime aldığı ordu eliyle Kürdistan tarihinin en büyük katliamlarından birine imza atmış bulunuyor” Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi: "AKP, hile ve kirli savaş yöntemlerinde ısrar ederek sonuç alacağına inanıyorsa fena halde yanılıyor. Bunu bilmesi gerekiyor. Hiçbir sorunumuza çözüm olmayan bu savaşta ısrar etmek insanlık suçudur, günahtır, zulümdür. Buradan AKP hükümetine bir kez daha sesleniyoruz: yaşananlardan dolayı acılı Kürt halkından özür dileyin. Derhal bu zulmü ve bu anlamsız savaşı durdurun. Acıları bitirin, gözyaşlarını dindirin diyoruz. Unutulmasın ki savaşı durdurmayanlar, akan gözyaşı seli içinde boğulmaktan kurtulamazlar” Açıklamanın ardından eylem sloganlarla ve katliamlara karşı serhıldan çağrısıyla bitirildi. Yapılan eyleme DHF ile sirlikte birçok kurum destek verdi. Ayrıca Amed ve Hakkari başta olmak üzere Kuzey Kürdistan’ın birçok yerinde protesto gösterileri düzenlendi, çatışmalar yaşandı. Gazetemizin baskıya girdiği sıralarda katledilen köylülerin cenazeleri Şırnak’ta toprağa veriliyordu. BDP yaşanan katliam dolayısıyla üç günlük yas ilan etti. KCK bütün Kürt halkını serhıldan ruhuyla sokaklara çıkmaya, devletten hesap sormaya çağırdı. Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) yaptığı açıklamayla “Katliamlara karşı sessiz kalmak, ortak olmaktır! Faşizme karşı, devrimci dayanışma temelinde fiili, meşru ve militan bir mücadele için seferber olalım!” çağrısında bulundu. Ülke genelinde protesto gösterileri devam ediyor.

Dipçik darbeleri

kazaymış! 23 Nisan 2009’da Hakkâri’deki protestoya gözü dönmüş katliam güçlerinin saldırısı sırasında ve özel harekatçı Bahadır Turan’ın herkesin gözü önünde Seyfullah Turan isimli Kürt çocuğunun başını uzun namlulu silahın dipçiğiyle adeta parçalamasına 2 yıl sonra mahkemeden beraat çıktı 23 Nisan 2009’da DTP’nin kapatılması karşısında demokratik haklarını ve tepkilerini dile getiren Kürt halkının üzerine azgınca saldıran özel harekatçı katliam güçlerinin çocuk yaştaki Seyfullah Turan’ı ölümün eşiğine getirircesine dipçiklerle yaralamasına “yüce” mahkeme ‘kaza’ dedi. 23 Nisan 2009’da Hakkari’deki protestoya gözü dönmüş katliam güçlerinin saldırısı sırasında ve özel harekatçı Bahadır Turan’ın herkesin gözü önünde Seyfullah Turan isimli Kürt çocuğunun başını uzun namlulu silahın dipçiğiyle adeta parçalamasına 2 yıl sonra mahkemeden beraat çıktı. Alışılageldiği gibi işkencecilerin, gözü dönmüş faşist güçlerin açık savunucusu olan mahkeme, Bahadır Turan hakkında, “kasten öldürmeye teşebbüs ve işkence” suçlarından dava açılması talebini reddederek “kasten yaralamadan” dava açmıştı. Güvenlik gerekçeleriyle Isparta 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 23 Aralık’taki karar duruşmasında mahkeme, Bahadır Turan’ın yaralama eylemini savunmasız bir çocuğun karşısında aleni bir şekilde gerçekleştirmesi, bunun görsel öğelerle kanıtlanmasına rağmen önce ‘taksirle (istemeden) yaraladığı’ gerekçeleriyle indirim üstüne indirim yaptı. Sonra da cezayı erteledi.

Mahkeme sanığı savundu Eli kanlı faşist katliam güçlerinden Bahadır Turan’ı savunan avukatı, çocuğun sadece 4 gün yoğun bakımda kalması, şimdi fiziki ve psikolojik durumunun iyi olduğu yönündeki iddiaları akla zarar biçimde savunması ve sanığın olay karşısındaki durumunu ‘meşru müdafaa’ olarak nitelendirmesine mahkemeden de destek geldi.

Dipçik darbeleri trafik kazasıymış! Esas hakkındaki mütalaasında, savcılık özel harekât polisinin, “kasten yaralama” suçundan 5 yıldan az olmamak üzere hapisle cezalandırılmasını talep ederken, mahkeme sanığın meşru müdafaa halinde ve psikolojisinin bozuk olduğuna hükmetti. Olayda zor kullanma yetkisinin kullanıldığı gibi savunmalar dikkate alınarak sanık hakkında, genellikle trafik ve benzeri kazalarda istemeden yaralamaya sebep olma hallerinde kullanılan “taksirle yaralama” suçu kabul edildi. Sonuç olarak Turan’a mahkemeye karşı ‘saygılı tutumu ve pişmanlığı’ gerekçe gösterilerek, iyi hal indirimi de yapıldı ve 6 ay 7 günlük ceza verildi. Bu kadarla da sınırlı değil. Sanık Turan adeta ödüllendirilerek hükmün açıklanması geriye bırakıldı. Herhangi bir adli denetime de alınmayarak tayini Malatya’ya çıkarılan Turan’ın 5 yıl boyunca suç işlememesi halinde ceza tamamen ortadan kalkacak.


4-5_Layout 2 12/30/11 1:51 PM Page 1

04 güncel

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Devletin ‘demokrasi’

Devlet tutuklama ve katliamlarla Kürt ulusal hareketini ve Kürt ulusunu sindirmeyi ve kendi egemenliği altında tutmayı hedeflemekte. Bunun için de her türlü yolu mubah görmekte. Gazetecilerin tutuklanması bu politikanın bir parçasıdır

AKP katıldığı 2002 genel seçimlerinde hükümete gelmek için kitlelere yeni anayasa vaadinde bulundu. Hükümete geldiğinde ise bir süre durumu ha bugün ha yarın olacak şekilde idare etti. Ve derken 2007 seçimleri kapıya dayanmıştı. Temcit pilavını ısıtarak tekrar seçimleri kazandı. İkinci dönemde de bu (anayasa ) nimeti yitirmek AKP’nin pek işine gelmemiş olmalı ki araya bir ‘Kürt Açılımı’ ve ‘Derin devletle yüzleşme’ projesini sıkıştırdı. O zamanlar ne sevindirik olmuştuk! Sonra bu yiğit projenin papaz çayırında sırt üstü bir vaziyette tuş olduğunu görünce ne çok üzülmüştük. Aslında derin devlet diye bir şey yok. Görebilene devlet tüm çıplaklığıyla ortadadır. Görmeyene ise, sonradan gözüne sokulanı derin devlet sanır. Ne yazık ki bu körlük, egemenlerin haksız düzeninin sürekliliğini sağlamakta en önemli etkendir. Tabii ki bu körlük kendiliğinden olan bir şey değil. Çünkü bizleri aldatmak için birçok yola başvuruyorlar. Devletin ezilenlere verdiği çarpık bilinç gerçekleri görmelerini engelliyor. Gerçekleri kitlelerin bilincine taşımak devrimcilere düşmüştür. Geçmişte ve günümüzde devrimcilerin bu kadar saldırıya uğramaları durup dururken olan şeyler değil; bugün de öyle. KCK operasyonları adı altında 4000 civarında Kürt siyasetçisi hapishanelere kapatıldı. Yine benzer komplolarla 100’e yakın gazeteci ve basın çalışanı tutuklandı. Tüm bu operasyonlar bir korkunun ifadesidir. O zaman T.C’nin yakın zamanındaki korku tünelinde kısa bir yolculuğa çıkalım; Şöyle bir 2009 Mart yerel seçimlerini ve ardından 2010 Haziran genel seçimlerini tekrar hafızamızda canlandıralım. Kürt illerinde PKK’nin siyasal gücünü iyice hissettirdiği ilk akla gelendir. Yine Kürtlerin hak ve özgürlükleri ekseninde siyasal mücadele veren, günümüze kadar (parti kapatmalardan kaynaklı) defalarca isim değiştirmek zorunda kalan BDP’nin Kürt ulusunun büyük desteğini aldığını hatırlarız.

Devrimci yurtsever basın susturulamaz

Sonra devlet cephesinde yaşanan bazı olaylar aklımıza gelir. AKP konvoyunun terk edilmiş bir kent sessizliği içinde Diyarbakır sokaklarında kendi gürültüsünü kendi dinleyerek dolaştığı hafızalarımızda daha diridir. Evet, devlet partileri Kürt illerine girmek için ordu ve polisle sefer düzenlemek zorunda kalmışlardı. Her defasında Haçlı Seferleri’nde yaşanan bozgunun benzeriyle karşılaşıyorlardı. Başka illerde topladıkları şak şakçılarıyla miting yapmak zorunda kalmaları keyiflerini epey kaçırmıştı. Kürt halkının onların yalanlarına itibar etmemesini ise “PKK halkı tehdit ediyor” yalanıyla örtme çabası içine girmişlerdi. Tüm bunlar devleti korkutan gelişmelerdi. Süreç böyle devam ederse daha fazla haklar elde edecekler korkusu devlette hakim oldu. Bu korkudan kaynaklı önlem planları yapmaya başladılar. Hemen Habur coşkusunu bahane ederek açılım saçılım masallarını rafa kaldırdılar. Baktılar ki bu iş masal anlatmakla olmuyor, akıllarına ilk gelen 90’lı yıllarda kullandıkları o paslı silahı tekrar kullanmak oldu. İstiklal Mahkemeleri ve 12 Eylül Hukuku’nun devamı niteli-

ğindeki Özel Yetkili Mahkemeler’i tam kapasite çalıştırmaya başladılar. Yeri gelmişken belirtelim, son bir yıldır bu mahkemelerin ismini çok duyar olduk. Özel Yetkili Mahkemeler son iki yılda kurulmuş mahkemeler değil. Bugün CHP’nin (sıra kendisine gelince) karşı çıktığı bu mahkemeler, CHP zamanında Devlet Güvenlik Mahkemeleri idi; hafızalarımızda yer edindiği şekliyle DGM’lerdi. 2005 yılında yürürlüğe giren yeni TCK ve bu mahkemeler o günden tepki çekmemek için tam kapasite işletilmiyordu. Şimdilerde tepkilerin odağı olan bu Özel Yetkili Mahkemeler aracılığıyla bir yandan siyasal kıyım yapılması için düğmeye basılırken, diğer taraftan PKK gerillalarına karşı uluslararası hukuk ve savaş kuralları hiçe sayılarak tam bir imha operasyonu başlatıldı. Kazan Vadisi’nde onlarca gerillanın kimyasal silahlarla imha edilmesi ve ardında benzer yöntemlerle Cudi Dağı’nda onlarca PKK gerillasının katledilmesi devletin resmi faşist politikalardan medet ummaktan başka bir şey değil.

setçisini çeşitli komplolarla hapse koyması ve kimyasal silahlarla onlarca PKK gerillalarını katletmeleri, diledikleri özrün bir aldatmadan ibaret olduğunu göstermiyor mu? Ya da Sivas Katliamı davasında firari sanık olarak yargılananların davalarının zaman aşımı eşiğine getirilmesi samimiyetsizliklerini gösteren başka bir örnek değil mi?

Peki, neden derin devlet yok diyoruz. Bugün 38 Dersim Katliamı için devlet adına ‘özür’ dileyen AKP’nin, yüzlerce Kürt siya-

Nasıl ki geçmişte devlet eliyle insanlığa karşı işlenmiş suçları birilerine yıkarak devleti aklama işlevini AKP üstlenmişse,

Devletin “KCK operasyonları” adı altında Kürt ulusal hareketine yönelik sürdürdüğü tutuklama terörü devam ediyor. Belediye başkanları, yazarlar, aydınlar ve avukatlardan sonra hedefte gazeteciler vardı

Devletin “Kürt Açılımı” olarak başlatıp “KCK operasyonları” ile doruk noktasına ulaştırdığı Kürt ulusal meselesinde son perdede gazetecilere yönelik saldırı oyunu vardı. Kürt ulusal hareketini topyekün tasfiyeyi amaçlayan gözaltı, tutuklama, katletme operasyonlarında yurtsever basın hedefe oturtularak gerçeklerin geniş kitlelere

Şimdilerde devleti aklamak için geçmişte yaşanan faili meçhul cinayetleri, Kürt halkına yapılan işkence ve zulmü, hapishanelerde katledilen devrimcileri, Alevilere karşı gerçekleştirilen katliamların suçunu sadece ‘Ergenekonculara’ yıkarak işin içinden çıkmak egemenler için iyi bir yol olabilir. Tüm bunları ‘derin devlet’e havale de edebilirler. Hatta AKP’nin kah “38 Dersim Katliamı”, kah “12 Eylül Darbesi”, kah “90’larda yaşanan faili meçhul cinayetler” demek suretiyle bugün yaptıklarını gizleyerek geçmişte yaşananlarla ‘hesaplaşma’ içine girmesi de ne AKP’nin gerçek yüzünü gizleyecektir ne de devleti aklayacaktır.

ulaşmasının önü kesilmeye çalışıldı. Özgür Gündem Gazetesi başta olmak üzere yurtsever basına yönelik yapılan saldırılar devrimci-yurtsever basın emekçilerinin dayanışmasıyla boşa düşürüldü. 20 Aralık tarihinde Bir çok ilde eş zamanlı yapılan baskınlarda Özgür Gündem Gazetesi, DİHA, Etik Ajans çalısa-


4-5_Layout 2 12/30/11 1:51 PM Page 2

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

05

paketi açılıyor Saldırlar devam ediyor

Tekrar bugünlerde yaşananlara dönecek olursak: gün geçmiyor ki gazeteciler, Kürt siyasetçiler, avukatlar ve demokratik kurum çalışanlarının tutuklandığı duyulmasın. Bunlar Türk devletinden beklenmeyen şeyler değil tabi. Ama bizleri ‘şaşırtan’ gelişmeler de yok değil. KCK operasyonlarının yanı sıra adeta devrimci basına nefes aldırmamak için dava üzerine dava açmalar, kapatma kararları ve gazete çalışanlarının tutuklanması tüm hızıyla devam ederken yeni bir ‘Kürt Açılımı’ projesinin ortaya atılması epey ‘şaşırtıcı’ olmalı. Bir yandan PKK lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin daha da ağırlaştırılması öte yanda yeni bir ‘Kürt Açılımı’ projesi… Bir yandan katliamlar ve tutuklama terörü diğer yandan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şu açıklaması: “Ben Kürdüm’ diyen bir insanın bu ülkede hepimiz kadar, en az hepimiz kadar hayat hakkı, bilgi, eğitim, dil, kültür, kimlik hakkı ne varsa vereceğiz. Bu bizim cebimizden verdiğimiz bir şey değil”.

yarın başka bir siyasi aktör bugün yaşanan katliamların, gazetecilere karşı estirilen tutuklama terörünün ve Kürt siyasetçilerine yönelik siyasi kırımın sorumlusu olarak o gün var olan öznelere suçu yıkarak yine devleti aklama peşine düşeceklerdir. Bu bir döngüdür. Bu döngü aynı zamanda devleti ayakta tutmanın vazgeçilmez seyridir. Bugün her şey ne kadar göz önünde oluyorsa geçmişte de o kadar göz önündeydi. Derin devlet yoktu ama devletin oyunları ve derin planları her zaman vardı. Geçmişte yaşananlar burjuva-feodal basın tarafından saklandığı ve devrimci basının sesi kısıldığı ve etki alanı daraltıldığı için duyulmadı. Yoksa ortada gizli, saklı bir şey yoktu. Bu olanlar karşısında derin devleti aramanın hiçbir anlamı yok. Geçmişte halklarımıza karşı işlenen tüm suçların kararları MGK’da alındı. Bugün de benzer kararlar yine MGK’da alınıyor. Devlet o suçları üstlenmedi diye kalkıp bu faaliyetler ‘derin devlet’in işi mi diyeceğiz?

nı 48 gazeteci gözaltına alındı. 23 Aralık tarihinde Beşiktaş Adliyesi’nde yapılan mahkeme sonrası 12 kişi serbest bırakılırken 36 gazeteci ise "kuvvetli suç şüphesi bulundurmak ve örgüt üyesi olmak" iddiasıyla tutuklandı. Yurtsever basına uygulanan devlet terörü devrimci-demokrat basın emekçileri ve kurumlar tarafından ortak bir

İyi de bu kadar baskı ve şiddettin ortasında havada uçuşan bu laflar neyin nesi? Yazımızın bir yerinde belirtmiştik. Kürt ulusunun örgütlü gücünün büyümesi demek daha fazla hak ve özgürlükler demekti. Dolayısıyla bu durum egemenleri korkutuyor demiştik. Bu saldırılar Kürt ulusunun örgütlü gücünün zayıflatılarak daha az haklara razı etme çabasıdır. Ama ipin ucu kaçırılmadan uygulanması planlanmış bir şiddet söz konusu. Zira devlete karşı ‘güvenini’ tamamen yitirmiş bir PKK onlar için daha tehlikeli olabilir. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın çırpınışları bundandır. Türk devleti masada daha avantajlı olmak için hem Kürt siyasetçilerini elinde rehin tutuyor hem de Kürt ulusal mücadelesini siyasi kadrolardan yoksun bırakarak bu süreci az kayıpla bitirmek istiyor. Gerillaya karşı uyguladığı kitlesel imha operasyonlarıyla psikolojik üstünlüğü ele geçirmek, Kürt halkının içinde umutsuzluk tohumları ekmek ve PKK’yi Kürt halkının desteğinden yoksun bırakmak istiyor. Tabii bu olanlar aynı zamanda AKP’nin istediği gibi bir anayasa hazırlama niyetinden de bağımsız değildir. Türk devleti manevra yaptığı zeminin çok kaygan olduğunu en iyi kendisi bilmektedir. Kontrolü kaybederse başına gelecekleri de çok iyi biliyor. Bu yüzden hemen yeni bir ‘demokratikleşme’ projesini devreye soktular. Son olarak özellikle gazetecilerin tutuklanmasıyla AKP ve dolayısıyla devlet açıktan şu mesajı veriyor; “gazetecileri tutuklayacak kadar gözü karayım. Sesinizi çıkarmayın. Ne verilecekse ve ne kadar verilecekse onu biz belirleriz. Tüm kesimler itiraz etmeden buna uymalıdır.” Bu baskılar ne devrimci mücadeleyi durduracak, ne Kürt ulusunun mücadele ateşini söndürecek, ne de devrimci ve yurtsever basını susturacaktır.

mücadele ile boşa düşürüldü. Özgür Gündem Gazetesi için teknik işlerden dağıtımına kadar ortak çalışmalar, basın açıklamaları, yürüyüşler, eylemler yapılarak yapılan saldırının nafile olduğu mesajı verildi. Yine birçok ilde kitlesel bir şekilde Gündem Gazetesi’nin dağıtımı yapıldı, çeşitli eylemler örgütlendi.

UFUK ÇİZGİSİ

≫ bakış can

SÜRECİN İHTİYACI MİLİTAN DEVRİMCİ KİŞİLİKTİR! evrimin kolay iş olduğunu düşünen biri, onun alelade bir iş olduğunu düşünendir. Bu görüş devrimci mücadelenin önünde soldan engel oluşturan sakat görüştür. Aynı biçimde devrim ciddiyetinden uzak olup, yanılgılı ve devrimi kavrayamayan görüştür de. Devrim bugünden yarına gerçekleştirilebilir basit bir inşa işi değildir. Uzun erimli zorlu bir efor, sağ-sol akımlar karşısında bilimsel bir ısrar, aynı zeminde çizgileşmiş siyasi istikrar, boş inanların her türüne karşı tepeden tırnağa bilimsel düşünüş ve pratikte yetkinleşmiş derin bir kavrayış, teorik-pratik birikimle çok yönlü olarak yetkinleşmiş berrak bir irade, zorluklara göğüs gererek mücadelede azim eden militan bir cüret gerektirir devrim.

D

Devrim zor, devrimci mücadele zorludur! Çünkü, bu sahada devrimci zor ile karşıdevrimci zor kıyasıya çatışma halindedir. Bu çatışma köklü düşmanlıktan beslenen, tarihin en amansız çatışmasıdır. Dahası, devrim, gerici zor ile en vahşi iklimde taktik dezavantajlarla yüz yüzedir. Bu çatışmada şartlar karşı-devrim lehine olup, devrim aleyhine eşitsizdir. Ama unutmamak gerekir ki, devrim ya da proleter devrimci nitelik ileriyi ve geleceği temsil eden yegane dinamiktir. Diyalektikten feyiz alan bu dinamik özellik her şartta aktüel ve ölümsüzdür. Ve çünkü, gerici egemen sınıflar elinde tuttukları devlet olanaklarıyla geniş halk kitlelerine kendi kültürlerini empoze etmekte, demagoji yoluyla bilinçlerini bulandırıp manipüle etmekte, geri duygularına hitap etme usulüyle etkilemekte, gerici propagandalarla onları zehirlemekte ve gerçekleri çarpıtıp gizleyerek onların aydınlanmasını engellemektedir. Böylece halk kitlelerinin bilincini egemen durumdaki gerici sınıflar belirlemekte ve bilimsel düşüncenin onlara ulaşmasını baskı unsurlarına da başvurmak suretiyle engellemektedir. Daha binlerce hile, yalan ve zor araçları yoluyla hakim sınıflar tarafından geri bırakılan halk kitlelerinin örgütlenip mücadeleye sevk edilmesi de kolay olmamaktadır. Buna rağmen devrimcilerin örgütlemedeki başarısızlığı olumlanamaz. Bilakis, bu durum devrimci ve Komünistlerin görevini daha da ağırlaştırsa da, esasta bu görev doğrultusundaki çabalarını önemli kılmakta ve bu çabayı yoğunlaştırmalarını açığa çıkarmaktadır. Evet, halk kitlelerinin örgütlenmesi, devrimci mücadelenin geliştirilmesi kolay değil, ama olanaksız da değildir. Tam tersine, hüküm süren keskin sınıf çelişkileri şartlarında devrimin örgütlenmesi genel olarak mümkün ve yürütülebilir olanaklı bir görevdir. Yani, devrimin ter dökmeden örgütleneceğini tasavvur eden sol düşüncenin kusurlu olması kadar, bu örgütlemenin olanaksız olduğunu ileri süren sağ karamsar görüş de o kadar boş ve paslıdır. Devrim büyük bedellerle dolu, azametli, çetin ve zorlu uzun bir süreçtir. Ağır bedellerle döşeli olup, acımasız tabiata sahiptir. Bunun gibi, büyük kahramanlıklarla da dolu, kararlı ve tutarlı bir eylemdir devrim. Bu eylemin ileri nitel kişiliği olan proleter devrimcilik, devrimin bu çeşnisinde serili olan yatakta karakterize olur.

Proleter devrimci niteliğe sahip kişilik devrimin sancılı rahminde büyüyen kişilik olduğu için; o rahmin ağır bedellerini göğüsleyen, üzerinde oranın kahramanlıklarını taşıyan, oranın zorluk ve acımasızlıklarına karşı mücadele zırhı kuşanan, devrimci çizginin kararlı ve tutarlı birliğini temsil eden dirençli, bilinçli ve gerici olandan keskin kopan siyasi niteliktir. Bu nitelik, geleneksel ve alışılmış sıradan nitelikten; ilke ve amaçtan başlamak üzere, mücadeleye dair tutum ve bütün teorikpratik tavırda mutlak biçimde ve kıyaslanamaz üstünlükle ayrıdır. Proleter devrimci kişilik, kolay şartlarda mücadeleyi benimseyen kolaycı kişilik değil, tersine zorluklar ve imkansızlıklar şartlarının savaşçısıdır. En kalın kabuklar bağlamış gerçeğin devrimci yolla değiştirilmesini yalnızca bu kişilik sakınmadan önüne koyar ve üstüne yürür. Ter dökmeden-emek vermeden ve bedel ödemeden devrimin gelişmemesinden yakınan görüş, gerçeğin yanından geçmeyen veya ondan bihaber olan soyut görüştür. Bilince çıkarılması gerekir ki, proleter devrim, köhnemiş gerici sınıfların sömürü ve zulümle ünlenen kokuşmuş kanlı saltanat düzenlerini yerle yeksan etme, en nihayetinde dünya gericiliğini yeryüzünden silme amacıyla, insanlığın aydınlık geleceğine uygun kurgulanır. Proleter devrimci kişilik ise, proleter devrim teorisinin karakteristikleriyle nitelenir. Devrim ile devrimci kopmaz bileşenlerdir. Devrimci, devrimin sağlamaya koyulduğu nitel değişimi ve bu değişimin bütün ihtiyaçlarını gerçekle buluşturan ya da hayata geçiren öznedir. Bu özne devrimci mücadelede ne kadar güçlü, ne kadar kararlı ve cüretkarsa ve devrimin ilke ve amaçlarıyla ne kadar bütünleşmişse, devrim o kadar güçlüdür. Somut olarak, bu gün karşı-devrimin pompaladığı tasfiyecilik, ideolojik, politik, örgütsel-askeri ve kültürel olarak militan devrimciliği ve tüm devrimci özü köreltip yutmak üzere topyekun hedeflemektedir. “Şekere bulanmış zehirli mermilerin“ önemli bir devrimci gücü örgütlü devrimci sınıf hareketi arasından çekip düzen içine aldığını, devrimci özünü koruyan büyük devrimci kuvvetin de bu zehirli mermilerden etkilendiğini söylemek mümkün. Militan devrimci hareketin zayıflaması veya proleter devrimci duruşun özellikle örgütsel bakımdan zayıflık yaşaması ve geniş anlamda devrimci ve proleter devrimci kesimlerin yaşadığı etkilenme gerçeği tasfiyeciliğin tesirini açıkça ortaya koymaktadır. Tasfiyeciliğin en kötüsü, hakim sınıfların saldırıları karşısında devrimcinin kendi özüne yabancılaşarak yaşadığı ideolojik-siyasi çöküntü ve kültürel yozlaşmadır. Proleter devrimcilerin özgüldeki önemli mücadele konusu yozlaşma ve yabancılaşmaya karşı, daha fazla militanlaşma görevidir. Coğrafyamız devrimci hareketi en zorlu ve tehlikeli süreçlerden geçmektedir. Devrimin çetin mücadele serüveni tasfiyeciliğin soğuk rüzgarlarına maruz kalarak önemli bir sınavın eşiğindedir. Tarihin bu kesitinde geleceğin şekillenişine nihai anlamda hüküm verecekler bilumum burjuva sınıflar değil, Komünist ve devrimci güçler olmalıdır; olacaktır!


6-7_Layout 2 12/30/11 6:15 PM Page 1

06

güncel

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Katillerin soykırım

1915 Ermeni Soykırımı inkarını suç sayan tasarı iki ülke arasında diplomatik krize yol açtı, Sarkozy oy almak için Ermeni avcısı rolünü kullanıyor, Türk devleti ise tarihin inkarını başka bir inkarla kapatmaya çalışıyor Fransız Parlamentosu’ndaki vekiller; Ermeni Soykırımı’nın inkarını suç sayan yasa teklifini 22 Aralık 2011 tarihinde büyük oy çoğunluğuyla Türk devletinin tehditleri, milliyetçi gösterişi ve inkar propagandasına rağmen kabul etti. Bütün siyasi partilerin destek verdiği tasarı senatodan da geçmesi halinde yasallaşacak. Türk devletinin tehditleri, diplomatik baskısı, gönderdiği heyetlerle milletvekillerini caydırma operasyonu ve meclis önündeki protestoları sonuç vermedi. Tasarı iki ülke arasında diplomatik krize yol açtı, yaptırım kararları alındı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2007 yılındaki seçim kampanyasında soykırımı suç sayan yasa için söz vermişti. 2012 cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine Sarkozy’nin istemiyle iktidar partisi UMP’nin bir vekili tarafından soykırım tasarısı meclisin gündemine getirildi. Tasarının kabul edilmesinin ardından Türk hükümeti ve yetkilileri, inkarcı ve imhacı tarihlerini güncel refleksleriyle karşıladılar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, soykırımları yarıştırarak savunma mekanizması geliştirdi. Cezayir soykırımını şöyle anlattı: “Cezayir’de 1945 yılından itibaren tahminen nüfusun yüzde 15’i orada Fransızların katliamına uğramıştı. Bu bir soykırımdı. Cezayirliler fırınlarda topluca yakıldı. Eğer Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Sarkozy bu soykırımı bilmiyorsa, gitsin babası Pol Sarkozy’ye sorsun. Babası, 1940’larda Cezayir’deki Fransız lejyonunda askerlik yaptı. Eminim ki oğluna katliam hakkında söyleyecek çok sözü vardı."

Kim daha soykırımcı... Stratejik işbirliğinde bir araya gelip müttefikler olarak halklara karşı dostluk kuranlar, iş-

Asgari ücret azami kar

ledikleri soykırımları, katliamları kriz anlarında ortaya döküyorlar. Fransa’nın Ermeni Soykırımı’yla ilgili çıkartmış olduğu tasarıyı parlamentodan geçirmesi onun geçmiş kirli tarihini gizleyemez. Tıpkı, Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından dökülen “özürle” Dersim Katliamı’ndan paçasını sıyırmaya çalışan, fakat diğer taraftan da Kuzey Kürdistan’da halkı ve gerillaları bombardımana tutan TC’nin katliamcı niteliğinin hiçbir şekilde gizlenemediği gibi… Tarih emperyalistlerin yerli uşaklarıyla el ele verip halkları boğazlattıkları verileriyle dolup taşmaktadır. Kirli geçmişlerini hala bugün de halklara yağdırdıkları bombalarla silmeye çalışmaları karakteristik soykırımcı-katliamcı devlet temsili yapılarını göstermektedir. Ancak yaşananların resmi kayıtlarda nasıl tahrif edildiğini aşağıdaki Cezayir örneğiyle aktarmak isteriz.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda resmi kayıtlara göre Cezayir’de bin 500 kişi öldü. Tarihçi Benjamin Stora göre Cezayir’de 20-30 bin kişi hayatını kaybetti, Cezayir Halk Partisi’nin verilerine göre ise bu savaşta 45 bin kişi öldü. Cezayir, Fransız vilayetiyken nüfusu 7 milyondu. Fransa’nın kirli geçmişinde Latin Amerika’ya işkence ihracı, Ruanda’daki soykırımdaki rolü, Paris’te 17 Ekim 1961’de Cezayirli işçilerin düzenlediği bir protesto gösterisinde 300 dolayında kişinin katledilmesi de var. Ancak resmi olarak tanınmasa da bunların hiçbiri inkar edilemiyor. Örneklemek istediğimiz istatistiksel rakamların resmi ideoloji kaynaklarında istendiği şekilde değiştirildiğidir. Resmi tarih kaynaklarında Ermeni Soykırımı ve Kürt-Alevi-Dersim katliamlarında da aynı çarpıtma ve inkarı görüyoruz. Fransa ile Türk devleti arasındaki ikili ilişkilerde askeri eğitim ve savunma sanayi alanında işbirliği, tasnif edilmiş bilgi değişimi, diğer ülkelerin de katılımıyla gerçekleştirilen tatbikatların düzenlenmesi gibi sıkı bir ilişki mekiği dokunmuştu. Somut işbirliği anlaşmalarının yanı sıra, iki ülkenin ulusal güvenlikten sorumlu üst düzey yetkilileri arasında bölgesel tehdit değerlendirmelerinin ele alındığı düzenli danışma toplantılarının yapılması, ikili ilişkilerin özellikle tarihsel derinlik ka-

zandığını Ermeni tasarısının geçmesinden sonra daha da derinlikli öğrenmiş olduk. Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu; “Fransa'da bu kararı alan Fransız siyasetçilerin Esad'dan Kaddafi'den farkları yok” derken, AKP hükümetinin Fransa ile birlikte her iki rejime karşı ittifakını unuttu. Sarkozy’nin Kaddafi rejimi ile ilişkileri Fransız medyasında bir bir ortaya döküldü. Ama tartışılması istenmeyen Erdoğan’ın Kaddafi’nin elinden insan hakları ödülünü alması, Başar El Esad ile yakın dostluğu ve özel ilişkileri.

Milletvekillerine kıyak geçen hükümet, asgari ücretlerde indirime gitti. Milletvekillerine yüzde yüzlük zammı öngören yasanın altına imza atılırken, asgari ücrete yıllık toplam yüzde 12,5 oranında zam yapıldı

milletvekili maaşı olarak 4,980 TL civarında aldığı maaşı 8,100 TL olarak alacak. Ayrıca hem milletvekilliğinden emekli olmuş hem de vekilliğe devam edenler ise 19 bin TL civarında maaş alacak. Bu verilere ve çıkarılan yasaya göre emekli milletvekili maaşları başbakanlık Müsteşarı yerine Cumhurbaşkanı emekli aylığına endekslenecek.

Milletvekilleri kendilerine kıyak geçtiler. Bir gece yarısı operasyonu ile hem sağlık alanında zam yüküne hem de aynı tasarı içerisinde kendi maaşlarına yüzde yüzlük artış öngören maddenin altına imza attılar. 22 Aralık’ta görüşülen ve sağlık alanında ve reçetelerdeki katkı paylarını düzenleyen Emekli Sandığı Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanuna eklenen maddeyle milletvekili maaşlarına yüzde yüzlük bir artış sağlandı.

Aynı milletvekilleri asgari ücret konusunda ise yine kemer sıkmayı uygun bularak asgari ücretteki artışları minimum düzeyde gerçekleştirip patronların gönlünü hoş tuttular. Muhtemelen kendi maaşlarındaki artış da bunun mükafatı olarak layık görüldü. Yani emekçiden kestiklerini kendilerine ödül olarak pay ayırmış oldular.

Yasaya göre 2 yıl milletvekilliği yapmış bir kişi bu emekli maaşından faydalanacak ve emekli

Emekçiye yaşam hakkı yok

Asgari ücret komisyonunda yapılan görüşmede sendikalar, patronlar ve hükümet sözcüleri emekçiye 2012’de yılın ilk 6 ayında 701 TL, ikinci

Konu seçimse her şey mubah Tasarının gündeme gelmesine yüksek perdeden tepki veren Erdoğan ifade özgürlüğüne aykırılıktan bahsederken, tutuklattığı gazetecilerle düşünceye prangalar vuran rolüyle dünya liderliğine çoktan girdi. Birbirine ders veren inkarcı, imhacı Fransa ve Türk devletleri ancak soykırımlar ve katliamlarda yarışabilirler. Halklara uygulanan katliamlarla var olan ve varlıklarını sürdüren bu devletlerden Fransa’nın derdi de elbette ki Ermeni halkı değil.

6 ayındaysa 739 TL maaş ücreti uygun buldular. Bu da devletin kendi verilerine göre hazırlanan açlık sınırının altında kaldı. Toplamda yıl içinde yüzde 12,5 civarında bir artış sağlanacak olan asgari ücret, yılın en büyük toplu sözleşmesi ve milyonlarca çalışanı kapsıyor. Bunların yanında ve milletvekili emekli maaşını düzenleyen yasayla birlikte çıkarılan yasayla emekçiye zulüm bitmiyor. Sağlık ücretlerindeki katkı payları da zamlandı. Aile hekimlerinin yazdığı reçetelerden de 3 TL katkı payı ve reçeteye yazılan 3 ilaçtan sonra her ilaç için ilave 1 TL katkı alınacak.

Karneler iptal ediliyor Normal emekli vatandaş ise yüzde onluk bir artışın üzerine bile çıkamadı. Kendi vekilini kollayan hükümet, emekli maaşlarında normal emekli vatandaşı sefalet ücretiyle “ödül”lendirdi. SSK ve BAĞKUR emeklilerine yüzde 4, kamu çalışanlarına yüzde 3 artı 3 gibi komik rakam-


6-7_Layout 2 12/30/11 6:15 PM Page 2

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

yarışı

07

Siz ayrılamazsınız (!)

Tıpkı Türk soykırımcı-katliamcı dostları gibi Sarkozy de seçim yatırımı olarak halkların acıları üzerinden oy avcılığı yapmaktadır. Katiller katillere soykırımı tanıma çağrıları yaparken, kalıcı uzlaşılar yapmayı da ihmal etmeden gayet iyi oyun oynuyorlar. Fransa’nın Lyon, Marsilya ve Paris çevresindeki Ermeni nüfusunun yarım milyon civarında olması bakımından Sarkozy’nin kaybedilen yılların ardından tasarıyı gündeme getirmesinin seçimle direkt ilgisi olduğu görülmektedir.

larda artışlar yapıldı. Mesele bu kadarla da bitmiyor tabi. 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren 5 milyon vatandaşın faydalandığı yeşil kartlar iptal olacak. Yani sağlıkta dönüşüm tam anlamıyla karşılığını bulacak. Başbakan ne diyordu “özel hastanede muayene oluyor musun, bu iş bu kadar”. Evet, şimdi herkes özel hastane de muayene oluyor. Başbakan’ın dediği gibi bu iş bu kadar! Zaten bütün hastaneler özelleşti. Bir kaç yıla kadar kamu hastanesi diye bir şey zaten kalmayacak ve herkes özel hastanelerde muayene olacak. Parası olursa tabii.

Vekil maaşları veto mu edildi? Milletvekillerinin maaşlarında artış sağlayan yasa çıktığı andan itibaren büyük tepki çekti ve protesto eylemleri yapıldı. Oluşan tepkiler ve yaratılan kamuoyu baskısından kaynaklı Cum-

1982’de Lübnan’ın işgal edilmesinden sonra İsrail ve Filistin meselesi gündeme getirildiğinde Filistin kampları üzerinden ve Zahle yakınlarında bulunan ASALA kamplarına yönelik operasyonlara küçük bir grupla Türk devletinin de katılmasından itibaren, Ortadoğu’daki işgal, ilhak ve talanda Fransa hep vardı. Türki devletinin Fransa’nın beşinci ekonomik ortağı haline son yıllarda G-20 zirveleriyle ulaştı. Türk şirketlerinden yaklaşık bin tanesi (Alstom, Areva, Airbus ve Eurocopter) Fransa ile ticaret yapıyor ve 12 milyar euroluk iş ortaklığı var. Türk devleti Fransa’ya askeri ve ekonomik işbirliği konularında yaptırım kararları aldı, ancak her iki ülke de Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’ne üye olduğundan yaptırım uygulamaları çok mümkün olamayacaktır. Fransa’daki iktidar partisi UMP’nin Ermeni kökenli milletvekili Patrick Deveciyan, Erdoğan’ın soykırım tasarısının kabulü ile ilgili “İlişkilerin tamir edilemez” yola gireceği açıklamasına “Tamir edilemez olan, soykırımdır!” karşılığını verdi. “Tarihe yasa koymak tehlikeli değil mi?” sorusuna Deveciyan: “Auschwitz’in var olup olmadığını ve Nazilerin Shoah’ı yapıp yapmadığını öğrenmek için tarihçilerden oluşan bir komiteyi bir araya getirmeyi düşünür müsünüz? Hayır! Bu, kanıtlar ve olayların birikmesiyle oluşan sağlam bir kanıdır. Ermeni soykırımı için de aynı şeydir. Sözkonusu olan tarih yazmak değildir, ama politik bir eylem koymaktır. Türkiye’nin inkarcı propagandadan vazgeçmesi gerekiyor.” yanıtını verdi. Fransız ve Türk devletleri soykırım, katliam yarışını epeyce sürdüreceğe benziyor. Karşılıklı atışma ve tartışmalar bir süre daha sürdürülebilir. Katliamı her daim kullanmış olan ve tekrar gerektiğinde kullanmaktan da kaçınmayacak olan devletler; bu tartışmaları kendi çıkarına uygun dizayn ederler. Onların niteliği daima halkların kanına susar bu tartışmalar kandırmacadan, ucuz şovdan başka bir şey değil…

hurbaşkanı Abdullah Gül yasayı veto etti. Ancak bu veto yasanın bütününü kapsamıyor. Yalnızca bir maddesini kapsıyor. Yasa veto edildi şeklinde yapılan açıklamalarda gerçeği yansıtmıyor. Emekli milletvekili maaşlarının cumhurbaşkanı maaşının yüzde 42’sine endekslenerek, emekli vekillere kesintisiz 5628 TL maaş ödenmesi anayasaya uygun bulunurken, yüzde 42’lik oranın 2020 sonuna kadar yüzde 60’a yükseltilmesi ise “kamu vicdanı” dikkate alınarak Cumhurbaşkanı tarafından “veto” edildi. Bu durumda kıyak yasası esas itibariyle yürürlüğe girmiş oldu. Yani yüzde altmışa varan kısmın çıkarılması düzenlemede sadece kısmi bir durum ve ileride telafiside sağlanarak artırılabilecek bir yerde duruyor.

MAYA

≫ arıf bilgin

ÇOCUKLARDAN KORKAN YAMUK DÜZEN

İ

ki yıl kadar önce Adana Valisi İlhan Atış, taş atan Kürt çocukların ailelerinin yeşil kartlarının iptal edileceğini ve çocukların “yasal yollarla” ailelerinden alınarak devlet güvencesinde Çocuk Esirgeme Kurumları’ndaki yuvalara yerleştirilebileceğini söyledi. Bu arada Molotof’un silah sayılmasını da öneren Vali’nin kentsel dönüşüm projesi dahilinde Kürt mahallelerinin tasfiyesini de planladığı anlaşılmıştı. Vali’nin kafadan konuşmadığını Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi, molotofkokteylini silah kapsamına alan karar ile herhangi bir eylem olmadığı halde 4 molotofkokteyli, Molotof malzemesi ve havai fişeklerle yakalanan iki kişiye ‘terör örgütüne silah sağlamak’ tan 25 yıl hapis cezasına hükmetmesiyle anlaşılmıştı. 2 Aralık 2011’de bu kez Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, “Bu çocukları mahkeme kararıyla ailelerinden alıp, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı 6 kişilik ‘sevgi evleri’ne yerleştireceğini” söylerken de boş konuşmadığını biliyoruz. Boşuna ‘5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nu gösterip ümitlenmeyelim, çünkü belli ki kanun olan valilerin söyledikleridir ve mahkemeler de bu söylenenleri uygulamaktadır. Kürt aileler bu belalarla karşılaşmak istemiyorlarsa, ya çocuk doğurmayacaklar ya da hiç sokağa bırakmayacaklar. Aynı anda Polis Akademisi'ne bağlı Uluslararası Terörizm Merkezi (UTSAM) “Türkiye'de Terörü Besleyen Kaynaklar” adlı bir araştırma yaptırdı. UTSAM Başkanı Doç. Dr. Süleyman Özeren, Antalya'daki terör sempozyumunda araştırmasını ilk defa açıklarken “Terörle mücadelede hedef kitlemiz 12-25 yaş arası olmalı. Enerjimizin yüzde 90'ını buraya ayırmalıyız. Gençlerin arkadaş çevresine yönelik çalışmalar yapılmalı” demekteydi. Ape Musa’nın “küçük generaller” dediği direnişçi Kürt çocuklarına yönelik zalimane planlar yeni değil. 12 Eylül patronu Evren’in Kürtlerin “aşırı çoğalmasına ve çok çocuk” yapmasına karşı aşağılama, öfke, endişe dolu konuşmaları ve kontrol çabalarını herkes hatırlar. Demirel’in Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller’in Başbakan, İsmail Hakkı Karadayı’nın Genelkurmay Başkanı, Çevik Bir’in de ikinci başkan olduğu dönemde de Evren’in politikasının özenle izlendiği görülür. 12 Aralık 1996’da MGK tarafından hükümete sunulan 10 sayfalık Kürt Raporu’nda “Böyle giderse 2010 yılında nüfusun yüzde 40’ı, 2025 yılında ise yarısı Kürt olacak. 2025’ten sonra Kürtler Meclis’te anayasayı değiştirecek çoğunluğu da ele geçirecekler” ve “İleride vahim sonuçlar doğmaması için üç çocuktan fazla yapanlara cezai müeyyide getirilmeli. Çocuk sayısı az olanlar ise teşvik edilmeli” deniliyordu. Bu raporun reddedilmesinin 28 Şubat post modern darbenin önemli gerekçelerinden biri olduğunu da dönemin Diyarbakırlı Devlet Bakanı Salim Ensarioğlu, Devlet Bakanı Lütfü Esengün ve Devlet Bakanı Ahmet Cemil Tunç’un olayı doğrulamalarından öğreniyoruz. Ensarioğlu, rapora tepkisi yüzünden tehdit edildiğini ve esrarengiz trafik kazasına uğradığını söylüyordu. 28 Şubat’ın mağdurlarından olduğunu ve şu sıralar Silivri’de onların burnunu sürtmekle meşgul Erdoğan’ın 15 yıl sonra bu raporu uygulamaya ikna olmasında şaşılacak bir şey yok, aslında “devletin sürekliliği” gereği süreğenliğini sürdürmektedir. Ne var ki, uluslararası planda devleti hayli zorlayan “Ermeni soykırımı” karar ve tasarıları vesilesiyle “Soy-

kırım Suçlarının Önlenmesi ve Cezalandırılması”nı iyi kavradığını yarım ağız Dersim “özürü”nden bellidir. O halde kendi Valilerinin, UTSAM’ının ve mahkemelerinin bu sözleşmenin 2. Maddesinin (d) ve (e) fıkraları ile pek çok uygulama ve teamüllerine karşı “soykırım suçu” işlediklerini de bilmesi gerekir. Valilerinin bu harika buluşu, hamiliği yapılan Filistinli çocuklara şu sıralar İsrailliler tarafından uygulanmak isteniyor. “Sevgi Evleri” ve “Çocuk Esirgeme Yurtları”nın Dersimli kız çocuklarının asimile edildiği “Elazığ Kız Enstitüsü”nden farkı yok. Günlüğü birkaç ekmek fiyatına Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesi'ne soğan, pamuk, çay ve fındık toplamaya giden Kürt aileler, kamyonlarla taşınıyor ve sık sık meydana gelen kazalarda 20-30 kişilik gruplar nalinde can veriyorlar. Bu yetmiyor bir de ırkçı saldırılara uğruyorlar. 2008’de EğitimSen Diyarbakır Şube Başkanı Abdullah Karahan, Diyarbakır'da 33 okulda 2 bin 955, Batman'da 17 okulda 2 bin 111, Adana'da 7 okulda 1200, Adıyaman'da 7 okulda 6 bin 584, Şanlıurfa'da 31 okulda 10 bin 5, Gaziantep'te 37 okulda 2 bin 30 öğrencinin mevsimlik tarım işçisi olarak çalıştığını tespit ettiklerini söylüyor. Binlerce köyü boşaltılmış, kent varoşlarına sürülmüş, yoksulluğun ve çaresizliğin ve ırkçı saldırıların hedefi bir halkın çocukları onlar. Her gece elleri silahlı maskeli rambolar tarafından kapıları kırılarak evleri basılan, her şeyi darmadağın edilen, babaları ve abileri kaçırılıp öldürülen, anneleri ve ablaları hakarete ve tacize uğrayan, bunları gözleriyle gören ve yaşayan çocuklardır onlar. Okulda bilmedikleri bir dilde eğitime zorlanan ve kendi dillerini konuştukları zaman dövülen, üniversitelere es kaza girebilenleri polis ve faşist çeteler tarafından öldürülen çocuklar onlar. Bu çocuklar taş atmasın da kim atsın? O çocukların taş atması, Kürt halkının artık dayanılması imkansız zulme karşı protestosunun çaresiz, masumane ve çocuksu dürüstlükle yansımasından başka bir şey değil. Onların çocuk yüreklerine yığdığınız öfkeyi sizin “sevgi evleri”niz ve “yuvaları”nız zapt edebilir mi? Onlar, Bostancı’da insanların üzerine lüks arabalarını süren burjuva haytalarına benzemez, simit satarak, ayakkabı boyayarak, pamuk ve fındık tarlalarında çalışarak ailelerine ekmek götüren çocuklardır; onları 10’unda 15’inde büyük adam yapan bu ırkçı politikalardır. Onların memleketini Filistin’e, kendilerini Filistinli çocuklara dönüştüren sizsiniz! Hangi aile çocuklarını tepeden tırnağa silahlı kıyıcıların önüne atmak ister, hangi çocuk her gün polisin zehirli gazlarını yutmak, panzerlerin önüne fırlamak ister? Aynı anda Hitler’den ödünç alınan Kürtlerin mal varlıklarına el koymayı amaçlayan eski “Varlık Vergisi Kanunu”, “terörün finans kaynaklarını kurutma” adı altında yeniden yürürlüğe sokuluyor. Her gün yürütülen operasyonlarla hapishanelere doldurulan Kürt politikacı sayısı on bine doğru gidiyor, toprağına bombalar yağıyor, her taraf mayın tarlası. Yetmemiş çocuklarını temerküz kamplarına toplamaya çalışıyorlar, gazetecileri ve savunmanları tutuklanıyor... Dur durak bilmez baskı sürüp gidiyor. Bu hafta Maraş katliamının 33’üncü yıldönümüdür, o da eksiksiz bir soykırım suçuydu. Soykırımcılar Maraş sokaklarında keyifle ıslık çalıyor. Bu vahşetler ne zaman biter? Hey ulu devrim, yürekler barış ve kardeşlik özlemiyle seni bekliyor, çocuklardan korkan bu sistemden kurtar!


8-9_Layout 2 12/30/11 1:54 PM Page 1

08 emek haber UPS'de direniş

kazandı

TÜMTİS 1,5 yıl süren mücadelenin ardından UPS yönetimiyle masaya oturarak 3200 işçi adına toplu iş sözleşmesi imzaladı Türkiye Motorlu Taşıt Sendikası (TÜMTİS)'nın yaklaşık 2 yıldır uluslararası kargo şirketi UPS’de sürdürdüğü örgütlenme çalışması tamamlanarak, 3200 üye adına 22 Aralık 2011 tarihinde UPS Ünsped Paket Servisi Tic.ve San. A.Ş. ile toplu iş sözleşmesi başarıyla imzalandı. UPS kargoda ve ülkemizde faaliyet gösteren çok uluslu kargo şirketleri arasında bir ilk olan bu sözleşme, üyelerinin tamamına yakınının onayı alınarak imzalandı. 19.07. 2011 tarihinde TİS yetkisinin kesinleşmesinden sonra 24.08. 2011 tarihinde başlayan görüşmeler 130. gününde imzalanan sözleşme 2 yıl olarak akdedildi. Sözleşme, geriye dönük olarak 1 Ağustos 2011 tarihinden itibaren geçerli olacak. Sözleşme ile TÜMTİS üyesi işçilerin mevcut ücretlerine net 140 TL seyyanen zam yapılarak, bir aylık ücretleri tutarında ikramiye verilmesi hükme bağlandı. Toplam ücretlere net olarak %30 ile % 50 arasında değişen oranlarda zam yapıldı.

Mücadele ve kazanım Bu anlaşma, UPS'de yaşanan 272 günlük direniş, direnişin başarıyla sonuçlanmasının ardından gelen 6 aylık örgütlenme süreci ve örgütlenmenin yetkiyle sonuçlanmasının ardından sürdürülen 5 aylık görüşmelerin ardından bir final anlamına geliyor. Böylece hem TÜMTİS, hem de UPS örgütlenmesi öncesinde sıfır örgütlenme oranına sahip olan kargo sektörü açısından yeni bir dönemin başladığı söylenebilir.

Uluslararası bir zafer TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk de imzanın ardından yaptığı açıklamada, bu sözleşmeyi "Uluslararası işçi sınıfı için bir zafer ve uluslararası dayanışmanın bir ürünü" olarak nitelendirirken, Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (İTF)’na ve Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ETF)’na direniş boyunca sürdürdükleri dayanışmadan, maddi yardımlarından, direniş yerlerini ziyaret etmelerinden ve dünya çapında yürüttükleri dayanışma kampanyasından dolayı teşekkür etti. "Özellikle anahtar durumundaki İTF üyesi kardeş sendikalarımız bu zaferde belirleyici bir rol oynadılar ve çabaları bu zaferin yolunu açtı. Onlara da en derin şükranlarımızı sunuyoruz" diyen Öztürk, TÜMTİS'in bundan sonra işçi hareketinde çok daha etkin bir rol oynayacağının altını çizdi.

Bir buçuk yıllık direniş Dünyanın en büyük kargo taşımacılık firmalarından olan UPS'nin ülkemizde çalışan toplam 5000 işçinin TÜMTİS tarafından örgütlenmesine başlanması ve bunun patron tarafından öğrenilmesiyle İstanbul, İzmir ve Ankara'dan 33 işçi 21 Nisan 2010 tarihinde işten atılmıştı. İşçilerin aynı gün direnişe başlaması ve uluslararası girişimler sonucu İstanbul'dan atılan 25 işçiden 24'ünün ertesi gün tekrar iş başı yapmasını kabul eden işveren, daha sonra tekrar işten atmalara başlamıştı. 3 Mayıs 2010 tarihinde 33 işçinin işten atılmasıyla başlayan işten atma dalgası parça parça toplam 162 işçinin iş akitlerinin feshedilmesiyle daha da boyutlanmıştı. İşten atmalara karşı direnişe başlayan UPS işçileri 272 günlük direniş sonrası toplu iş sözleşmesinin imzalanmasıyla direnişi zaferle sonlandırdılar.

KESK ve TTB ile çok sayıda sağlık meslek örgütünün, oda ve dernekleriyle birlikte iş yerlerinde sabahın ilk ışıklarıyla toplanarak G(ö)REV pankartlarını asmaları ve buralarda yaptıkları açıklamalarıyla 21 Aralık’ta gerçekleşen 1 günlük iş bırakma eylemi ciddi bir dinamiği açığa çıkardı. Kamu emekçilerinin parça parça işyerlerinden başlattığı, ülkenin dört bir yanına yayılan bir eylemsellikle gerçekleşen ve sonuç itibariyle bir bütünsellik içerisinde cereyan eden eylemlerinin KESK özgülünde formüle olan temel itiraz başlıkları şöyleydi: * Grev hakkımızın yasal teminat altına alındığı bir toplu sözleşme düzeni için, * Kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesine, “KHK sultasına”, angarya ve zorunlu fazla mesaiye, her türlü güvencesiz çalıştırmaya son verilmesi için, * Tüm çalışanlara kadrolu iş güvencesi, insan onuruna yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşullarının sağlanması için, * Çalışma yaşamının demokratikleştirilmesi için, * Temel ücretlerin arttırılmasıyla sağlanacak gerçek bir eşit işe eşit ücret sistemi için, * Ek ödemelerin tüm emekçiler için eşitlenerek emekliliğe yansıtılması için, * Net asgari ücretin açlık sınırı olan 1.000 TL’ye çıkarılarak tüm ücret ve maaşlarda bu tutarın vergi kesintisi dışında bırakılması için, * Hukuksuz, haksız ve mesnetsiz biçimde yapılan gözaltı ve tutuklamalara son verilmesi, tutukluların serbest bırakılması için, *Temel haklarımıza yapılan tüm saldırılara karşı grev hakkımızı kullanıyoruz. KESK, Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) sürecinde, taleplerini iktidara kabul ettirebilmek ve 4688 sayılı sendika yasanında yapılacak değişikliklerde itiriz etmek için aylar öncesinden greve gideceklerini açıklamıştı. SES ve TTB öncülüğünde sağlık örgütlerinin sağlıkta dönüşüm saldırıları ve mesleki alana etkileri karşısında 21 Aralık’ta gerçekleştireceğini ilan ettiği iki günlük iş bırakma kararına, kamu emekçilerinin de benzer şekilde muzdarip olması sebebiyle KESK de katıldı.

Talepler tabana yayıldı KESK’in öne çıkardığı talepler doğrultusunda kısa bir zamana sıkışmış olsa da üyelerini işyerlerinde iş bırakmaya çağıran tutumu önemsenmesi gereken bir tutumdur. Lakin karar sadece tepeden çıkmakla kalmamış tabana da yayılmaya çalışılmıştır. Bu önemli çaba-

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

‘

KESK ve TTB’nin çağrıcılığıyla ülke çapında örgütlenen 21 Aralık G(ö)REV’i tamamlandı

nın yanı sıra içeriden yapılan bir eleştiri olarak KESK’te “yöneticilerinin, sendika yasası mecliste görüşülürken veya toplu sözleşme sürecinde grev yapacağı” kararının ne olduğu örgüte yeterince anlatamaması gibi çelişki bulunmaktadır. KESK Danışma Meclisi’nden yasa TBMM’de görüşülürken grev hakkının gaspı ve anti-demokratik yönlerin törpülenmesine karşı ve toplu sözleşme sürecinde taleplerin hükümetçe kabul edilmesine yönelik grev kararı vardı. Bu iki konu henüz fiili ola-

rak gündemde yokken grev kararı alınması ve grev gibi ciddi bir söylemin sadece zaman açısından bile yetmezlikler düşünüldüğünde bir sokağa inme olarak örgütlemesi aslında bir talihsizliktir.

Sırtını emekçiye dönenin ipliği pazara çıkmalı… Ağa-patron sultasının, sermaye ve neo- liberal saldırı furyasının ağırlığı altında ezilen kamu emekçilerinin uzun soluklu bir bir mücadele maratonuna hazırlanması gerekmektedir. Bunun yolu ise bir bütün olarak bu saldırılar karşısında sendikal ağalık düzenini yok edecek yegâne güç, yani tabandan gelecek bir dalga oluşturmaktır. 21 Aralık G(ö)REV’inin bu açıdan zayıf bir damarı vardı. Kamusal alanda örgütlü olmakla birlikte tercihini sermayeden yana koyan, yüzünü patronların düzenine sırtını ise emekçilere dönmüş sö-

Sağlık emekçilerine Son yasal düzenlemeyle hastalardan alınan "katılım payları"yla aile hekimlerinin yazdığı reçetelerden 3TL katkı payı ve her 3 ilaçtan sonra ilave 1 TL daha katkı payı alınmasına bunun yanında kendilerinin 800 TL emekli maaşıyla açlığa mahkum edilmesine itiraz eden sağlık emekçileri sokakta kolluk terörüne maruz kaldı.

28 Aralık tarihinde Sosyal Hizmet ve Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şube işyeri temsilcilerinin konuya ilişkin TBMM Dikmen Kapısı’nda yapmak istediği yürüyüşe kolluk güçleri gaz ve copla saldırdı. Sağlık emekçileri darp edilerek gözaltına alınmak istendi. Emekçiye kolluk barikatı SES Hacettepe işyeri temsilcileri Ha-

cettepe Tıp Fakültesi’nden temsilciler düzeyinde başlattıkları yürüyüş boyunca sık sık “İnsanca yaşamak istiyoruz” sloganları atıldı. yürüyüşün ardından Mithatpaşa Caddesi üzerindeki SGK binasının önüne gelen sağlık emekçilirinin önü yüze yakın çevik kuvvet tarafından kesildi. Yürüyüşün “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanu-


8-9_Layout 2 12/30/11 1:54 PM Page 2

emek

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

21 Aralık G(ö)REV’i vesilesiyle bazı notlar züm ona yandaş sendikacılığının ipliğini pazara çıkarmak gerekiyor. KESK öne çıkardığı ve emekçilerin önemli güncel sorunlarına işaret eden taleplerini öncelikle hangi sendikaya üye olduğu fark etmeksizin iş yerlerinde tüm emekçilere anlatıp, onları ikna yönlü bir çaba içerisinde olmalıdır. Bu farkındalığı bugünden yarına emekten yana bir kazanıma dönüştürmek ancak bütünlüklü bir karşı koyuşu örgütlemekten geçer. Ama hiç kuşkusuz ki KESK’in kendi örgütlü tabanına işyerlerinde ulaşma ve alınan kararı bu alanlarda birlikte tartışıp özümleme açısından 21 Aralık, KESK için önemli kazanımlar sağlayacak bir sınav olmuştur. İşyerlerinden başlatılan açıklamalar ve yürüyüşlerle, türlü tehdit ve saldırılara karşı cüretli bir duruş sergilenmiş, kararlılık ortaya konmuştur. Kararlılığın tüm işyerlerinde hayatı durdurma şeklinde cereyan etmemesine ve genel olarak kamu emekçilerinin katılı-

mının çok yüksek oranlarda olmamasına karşın masa başı uzlaşı sendikacılığına gerçek kazanımın sokakta fiili emek mücadelesiyle kazanılacağı mesajı verildi.

Sağlık meclisleri oluşturuldu Eyleme katılım anlamında sağlık emekçilerinin ve özellikle tıp fakültelerinden doğru ciddi katılım sağlandığı gerçeği mevcut. Bu gerçekle birlikte sağlık emekçilerinin taşeronu, tıp öğrencisi, memuru, hekimi, pratisyeniyle birlikte halkı da yanına alarak sağlıkta dönüşümün hem hizmeti üretenlere, hem de o hizmetten yararlananlar için büyük bir yıkım olduğunu kitlesel bir şekilde haykırmaları önemlidir. Diğer taraftan bu bilinçle ağa patron düzeninin ve onun meclisinin (TBMM) karşısında sağlık meclislerinin oluşturulması yine önemli bir adımdır. Lakin deklare edildiği gibi bu meclisin kendi sorunları karşısında, kendi iç dinamikleriyle birlikte karar ala-

rak kendi gelecekleri hakkında örgütlü bir şekilde söz söyleme ve eylem pratiğini hayata geçirmesi önemli kazanımlar yaratacaktır. Sağlık emekçilerinin, iktidarın talepleri dikkate almaması durumunda süresiz grevi örgütleyeceğini ilan etmesi 21 Aralık G(Ö)REV’inin diğer bir önemli sonucudur.

Emekçilerin birliği elzemdir Sonuç olarak 21 Aralık’ta bir bütün halinde ülke genelinde ve en ücra köşelere varıncaya dek bir eylemlilik ve kendini sokağa inmek şeklinde formüle eden bir süreç yaşanmıştır. Politik kitle örgütleri ve emekten yana tüm güçlerin de katılarak desteklerini sundukları 21 Aralık G(ö)REV’i emekçilerin sistemin tüm saldırıları karşısında ortak ve öncelikli talepler noktasında birleşmeleri gerektiğini gösteriyor. Sağlık kolunda faaliyet yürüten emek ve meslek örgütleri ile oda ve birliklerin bu birliği azami oranda gerçekleştirdiklerini söylemek abartı olmayacaktır. KESK’in de böyle bir çalışma perspektifi içerisinde, bürolarda, belediyelerde, eğitim kurumlarında kısacası örgütlü bulunduğu tüm alanlarda kamu emekçilerinin birliğini sitemin temel saldırı odakları karşısında sağlaması elzem bir ihtiyaçtır. 21 Aralık eyleminin eksik ve gediklerini iyi değerlendiremeyen bir KESK, 2012 yılının hemen başlarında TBMM’nin gündeminde olacak sendika yasası ve onun grevi içermeyecek antidemokratik muhtevasına karşı koyamayarak bir anlamda kendi sonunu da hazırlayacaktır. Diğer yandan toplu sözleşmelerin ve yine sendikalar yasası konusunda sürekli bir faaliyet içerisinde olan bir KESK diğer emek konfederasyonların bünyesindeki emekçileri de hareketlendirebilir.

Saldırılar karşısında savunan birleştiren tutum… Hareket alanının sistemin saldırılarının büyüklüğü karşısında geniş olduğunu bir özgüllük olarak değerlendirmenin yanında 21 Aralık’ta sokağa çıkanlar, işyerlerini terk edenler daha şimdiden soruşturmalar ve çeşitli tehditlerle karşı karşıya. Bu tehditler karşısında örgütün emekçisinin hakkını da sonuna kadar savunması, emek alanına dönük saldırılar karşısında aktif, birleştirici bir tutum takınması gerekmektedir. Gün emeğin gücünü eylem, eylemin yaratıcılığını kazanımlarla bütünleştirme günüdür. 21 Aralık’ta kamu emekçileri bir bütün olarak sloganlaştırdıkları ve dile getirdikleri talepleri ve örgütlü güçleriyle birlikte verdikleri sözleri bir ayağa kalkma olarak ifade etti. Şimdi bunun gereklerini parça parça örerek yaşama geçirmenin zamanıdır.

e gaz, cop, gözaltı nu’na” aykırı olduğu gerekçesiyle sona erdirilmesini isteyen çevik kuvvet amirine kaldırımdan yürüdüklerini ve eylemlerinin yasal olduğunu söyleyen sağlık emekçileri bir anda gazlı coplu saldırıya uğrayarak gözaltı aracına bindirildi. Gözaltı sırasında emekçilere şiddet uygulayan kolluk güçlerinin sıktığı biber gazından basın emekçileri de na-

sibini aldı. Çevredekilerin tepki göstermesi karşısında gözaltı araçlarından tekrar çıkarılan sağlık emekçilerinin yürüyüşüne kurulan barikatla izin verilmedi. SES Ankara Şube Başkanı İbrahim Kara “Bu hukuksuz ve mesnetsiz saldırı için tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

09

DİSK’e Bağlı Genel-İş Sendikası da aynı saatlerde TBMM önünde aynı konuya ilişkin bir basın açıklaması yaptı. Genelİş Genel Başkanı Erol Ekici’nin konuştuğu basın açıklamasında Genel-İş üyesi emekçiler “Dikkat Dünyanın En Yüksek Maaş Alan Milletvekilleri Burada” Pankartı açarak milletvekillerini protesto ettiler.

Postacılar

'Adalet'

istedi Ülkenin çeşitli illerinden Ankara'ya gelen postacılar "Köle değil, çalışanız" dedi KESK/Haber-Sen, Türk Haber-Sen, Bağımsız Haber-Sen, PTT'lerde sözleşmeli personele uygulanan politikalara ilişkin 28 Aralık günü Ankara’da bulunan Devlet Personel Başkanlığı önünde bir araya gelerek, ek ödemelerdeki adaletsizlik sona erinceye kadar mücadele edeceklerini belirtip basın açıklaması yaptı. "Ankara PTT Güç Platformu" pankartının açıldığı eylemde "Postacıyız, haklıyız, kazanacağız", "YPK (Yüksek Planlama Kurulu) susma sabrımızı taşırma" sloganlarını atan postacılar adına Haber Sen Şube Başkanı Yaşar Polat açıklama yaptı. Hükümetin, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile devleti yönettiğini söyleyen Polat, Devlet Personel Başkanlığı önünde yaptıkları bu eylemlerinden sonra Maliye Bakanlığı'nda, Meclis önünde eylemlerini yapacaklarını, Cumhurbaşkanlığı'na kadar çıkacaklarını dile getirdi. 3 Kasım 2011 tarihli resmi gazetede YPK kararının yürürlüğe girdiğine vurgu yapan Polat, PTT çalışanlarından şef, amir ve uzmanlara 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren 153 TL artış yapıldığını ama PTT dağıtıcısına, gişe memuruna, şoföre, teknik personele hasılı PTT'deki diğer sözleşmeli personele hiçbir zam yapılmadığını kaydetti. 2 Kasım'da yürürlüğe giren "Eşit işe eşit ücret" olarak bilinen 666 sayılı (KHK)'ye değinen Polat, PTT başta olmak üzere Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT)'nde çalışan sözleşmeli personele hiçbir zammın yapılmadığının altını çizdi. Bu haksızlığı yapan iktidarın adına 'adalet' isminin geçtiğine dikkat çeken Polat, ek ödemelerdeki adaletsizliğin giderilmesini istedi. Açıklamanın ardından postacılar PTT Kızılay Postanesi’ne davul zurna eşliğinde yürüyerek Cumhurbaşkanı ve Başbakan başta olmak üzere birçok kişiye kart gönderdi.


10-11_Layout 2 12/30/11 6:32 PM Page 1

10

panorama

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Faşizmin 2011 tablosu ve 2012 f

Yeni yıl gelirken hediye alışverişlerinden tutalım da, piyango bileti satan gişe ve tezgah önlerine kadar insanlarda bir “değişim” umudunu görmemek mümkün değil. Yeni yılın “heyecanı” geride bırakılan yılın hezeyanını yenmek için bir umut kapısı oluveriyor. Ardımızda bıraktıklarımızla vedalaşmış olmanın huzuruyla unutulma yollarına terk edilirken, gelecek yıl daha bir “umut” vaat ediyor! Bu elbette herkesin göz göre göre inandığı bir yalan. Kimileri, herkes buna inanınca daha çok kazanacağı için inanıyor, kimileri, inanmaktan başka bir şeyi olmadığı için inanıyor. “Su gibi” geçen koca bir yıla gerçekten bakmak meselesi pek tercih edilen bir şey değil, çünkü gerçekten de her yeni yıl kendi hezeyanı ile eskiyip yeniye yer veriyor. Biz de geride bırakılanlara bakıp ısrarla gözlere sokmak için bir panorama çıkarıyoruz. Biliyoruz ki geride bıraktıklarımız sadece gelecek olanların bir parçası

Daha yoksul, daha aç ve daha tedirgin…

Kürt ulusu açılımlı bir yılı daha geride bıraktı

Her şeye mahkum bırakılan ve yeni yıla umutla sarılmaktan başka da çıkış yolu bulamayan halkın durumu 2011’de 2010’dan kurtulunca daha iyi olmadı. Ve 2012 de aynı yoksulluk ve aynı sorunlara gebe geliyor. Çünkü TC’nin, ABD ve AB emperyalistleriyle anlaşıp masaya oturduğu ve kalktığı her durum emekçilerin, köylülerin, işçilerin yani halkın sırtına yüklenen bir yük olarak karşılık buldu. “Torbaya” doldurulan ve bir tombala niyetiyle çekilen tüm yasalar emek hırsızlığını ve yoksullaşmayı destekledi, desteklemeye devam ediyor. Meclisten geçirilen torba yasanın yüküyle yeni yıla adım atacağız. Bir yıl içinde ekmekten tutalım da elektriğe, benzinden tutalım da ulaşıma kadar her şeye yapılan zamlar yenilerinin teminatı oldu. Bütün zamların haklı nedenleri vardı! Ama 2011 yılının en büyük işçi katliamı OSTİM patlamasının neredeyse hiç sorumlusu bulunamadı.

AKP eli ile durup durup yapılan açılımların en trajikomiği ise, faşist uygulamalarla gerçek yüzü ortaya konulan “Kürt açılımı” idi. Dağda, kentte katledilen, tutuklanan, hapsedilen, baskı ve saldırıların muhatabı edilen halkın yaşadıkları TC’nin faşist niteliğini gözler önüne serdi. PKK’yi tasfiye etmek adına sürdürülen siyasi şovların ardından, istenilen elde edilemeyince, saldırılar peş peşe geldi. PKK’nin eylemleri Kürt ulusuna yönelik ırkçı saldırıların malzemesi yapıldı. PKK’li gerillalar Kazan Vadisi’nde kimyasal silahlarla katledildi. Kürt ulusunun iradesiyle seçilen belediye başkanları hapislerde tutuldu ve tüm tepkilere rağmen bırakılmadılar. Ardından gelen sivil itaatsizlik eylemleri, BDP’nin meclise gitmemesi gibi tepkiler de yine devletin manipüle çabalarıyla karşı karşıya kaldı. Aydınlardan gazetecilere, belediye başkanlarından öğrencilere yani Kürt olan ya da Kürt ulusunun haklı mücadelesini destekleyen tüm muhalif kesimler “KCK operasyonları” ile sindirilmeye çalışıldı. Devlet onlarca “KCK operasyonuna” imza attı ve binlerce kişiyi gözaltına aldı, tutukladı. Kürt ulusunun iradesiyle seçilen siyasilerin ilan ettiği “Demokratik Özerklik” ise en çok tartışılan konulardandı ve beraberinde yine çokça saldırıyı getirdi. TC devleti siyasileri aracılığıyla sözlü saldırılarının devamına yine tutuklama operasyonlarını koydu. Ve 2011 yılı “açılım” süreci Roboski’de 38 kişinin katledilmesiyle kapatıldı.

Köylüler düşürüldükleri duruma tepki gösterince “eşkıya” ilan ediliverdiler. Hopa’da Metin Lokumcu’nun ölümüne neden olan devlet, sonrasında başlattığı sürek avıyla da halka büyük bir tehdit daha savurdu. Toprağına, işine, emeğine sahip çıkan kim var kim yoksa bu tehditten nasibini aldı. HES, RES gibi projelerle doğası talan edilen köylülerin üzerine jandarmalar salındı.

Seçimlerin ikiyüzlü tebessümü Saldırıların doğrudan hedefi olan halk, partiler arası hummalı çekişmelerin ve tam bir ikiyüzlülük cenderesinin seyircileri yapılıp “seçimlerini” de yapmak zorunda kaldı. 12 Haziran seçimlerinde de kaybeden tek taraf vardı; halk. Ve boykot diyenler de oldu, onlar da başka ithamlara maruz kaldı. Her şeye rağmen özellikle Dersim’de boykot edilen seçimler en azından tercihe sürüklenenlerin tepkisini tarif ediyordu. Her şeye rağmen kötünün iyisini seçmek zorunda bırakılmalarına tepki gösterenler iradesini koyup, tavrını aldı.

Devletin bir diğer hedefi de devrimciler Halkın üzerinde estirilen saldırı furyasından en çok nasiplenenler arasında devrimciler en ön sıralarda yer aldı. En temel demokratik hakları için mücadele eden emekçiler ve onların örgütlü kuvvetleri katliamlarla, tutuklamalarla, devlet terörüyle sindirilmeye çalışıldı. Demokratik haklar mücadelesi yürüten onlarca kişi gözaltına alındı, tutuklandı, çeşitli baskılara maruz kaldı. Yine devrimci iktidar mücadelesi yürüten halkımızın yiğit evlatları Halk Savaşı mücadelesinde ölüm-

süzleşti. Ozan oldu, Abidin oldu, İsmail oldu el tetikte toprağa düştü. Özgürlüğün rengini dağlarda bulup Sefagül oldu, Nurşen, Fatma, Derya, Gülizar oldu, ölümsüzlüğe uğurlandı.

açılan davalar oldu.

Hak ihlallerini birinci sırada kapattılar!

Geride “bırakacağımız” bu yıl AKP ile “yenilerin, demokrasinin, adaletin, hukukun” vs. simgesi olmayı hedefleyen devletin aklanma çabalarını da sürdürmesinin yılı olmaya devam etti. Vakti geldiğinde katleden, kaybeden, saklayan devlet yine vakti geldiğinde açığa çıkartıp aklanmaya çabalıyor. Toplu mezarlardan tutalım da Dersim Katliamı’na kadar bu ülkede neler tartışıldı böyle? Geçmişte Dersim bile denemeyen bu ülkede Dersim Katliamı tartışılır oldu. AKP’nin hükümete getirilmesiyle işletilen Ergenekon süreci, darbeler planı, JİTEM’cilerin günahları, MİT’çilerin itirafları, askerlerin yaptığı ‘yanlışlık’lara kadar bir sürü şey ortaya döküldü ve birer birer aklanma sürecine sokuldu. Kimi yerdeki toplu mezarların açılmasına devam edildi ve devlet bu kamburunu kendince sırtından attı. Ve son gelinen süreçte Dersim Katliamı tartışmaları… Derinlemesine değil yüzeysel sürdürülen tartışmalarla bu kambur da atılacak… Ve bir yıla damgasını vuran “özür” geliyor tartışmaların ardından kapatıldı. Erdoğan’ın özrü birçok kişiyi sevindirmeye yetti. Ama aynı Erdoğan Ermeni Soykırımı tartışmalarında asıl yüzünü net bir şekilde ortaya koydu.

On yıllardır devrimcilere yönelik katliam ve tutuklama saldırılarını sürdüren devlet fiziksel olarak hapsettiği devrimci, demokratik, yurtseverleri her türlü işkenceye maruz bırakıyor. Tek başına işkencenin adı olan F tiplerinde tutsakların havalandırmaya çıkarılmamalarından tutalım da, görüş yapmama “cezalarına” kadar çok sayıda hak ihlali uygulandı, tutsakların en küçük hak talepleri bile sürgün, işkence, kaba dayak ve hücre içinde hücreye kapatma gibi saldırılarla karşılık buldu. Devrimcileri 19 Aralık hapishaneler katliamında yaptığı gibi düşünsel olarak da teslim almaya çalışan devlet, en büyük silahı olan tecridi her geçen gün daha da arttırdı. İnsan hakları kurumları tarafından geçtiğimiz yıl içerisinde sık sık raporlara yansıyan devletin hak ihlalleri konusunda içeride ve dışarıda büyük bir hızla ilerleme kaydettiği görüldü! Had safhaya çıkarılan düşünce ve ifade özgürlüğüne saldırıların en önemli örneklerinden birisi de, Kaypakkaya’nın adını anan, düşüncelerini yaşatmaya çalışan onlarca kişiye

Her şeye rağmen ısrarla aklanmaya çabalıyorlar


10-11_Layout 2 12/30/11 6:32 PM Page 2

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

11

SINIF TAVRI

MERKEZİ ÖNDERLİĞİ GÜÇLENDİRMEK ESAS GÖREVDİR

D

2 beklentileri...

şifre tartışmaları başladı. YÖK’te de istenen yenilemeler yapılarak YÖK, çiçeği burnunda başkanı ile yeni yıla adımını attı! Şifreler, haksızlıklar, sorumlular ve onlara ne olacağı ise bir sis bulutuna karıştı ve bize de unutturuldu…

Hiçbir fırsatı kaçırmadılar 2011 yılında meydana gelen Van depreminde devlet enkazıyla gömüldü. Bu deprem sadece devletin imar alanındaki açığını değil tüm faşist niteliğini ortaya koydu. Yüzlerce kişinin öldüğü Van depreminde devlet Kürt ulusuna olan düşmanlığını bir kez daha sahneye koydu. Adeta “oh olsun bu PKK’lilere” tablosu çizilirken, diğer taraftan da timsah gözyaşları döküldü. Van’da deprem sonrası tam bir yardım rezaleti yaşandı… Çadırsız, aç, sağlık yardımlarını alamayan Van halkı hala çadırlarda soğuk ve açlıkla mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Yıllardır halktan toplanan ve milyarları bulan deprem vergisinin ise nereye gittiğini öğrenemedik. Devlet gelen yardım paralarını da AFAD-Diyanet-Kızılay kasalarında tutuyor. İddialara göre bu para bize “yol, su, elektrik olarak geri dönmüş”!

Dünya bir yılda bu kadar çok “devrim” görmemişti o da oldu

Kadın katliamlarındaki tırmanış devlete manzara oldu Devlet kendisini aklamak istedikçe bir yerlerden sürekli bir şeyler çıkıyor. Bunlardan bir diğeri de kadın katliamları. Her gün katledilen kadın haberleriyle üçüncü sayfaların malzemesi haline gelen kadınlar, devletin sadece istatistik verisi olabildi. Kadına yönelik şiddete ilişkin yıla damgasını vuran ise önlem adı altına sunulan önerilerdi. Dört kadınla evlenmekten tutalım da kelepçe takalım çözümüne kadar devlet tarafından ya da onun burjuva-feodal kalemşorları tarafından kadın katliamları sadece malzeme yapıldı. Son olarak yaşanan N. Ç. davasında 26 tecavüzcünün “rıza”sında Yargıtay kararı ve çok tartışılan İzmir karakolundaki Fevziye Çakmak’ın dövülme görüntüleri hiç bir söze gerek bırakmadı. Katliamın da şiddetinde oldukça yoğun olduğu yeni bir yılın kaçınılmaz olduğunu kör gözlere soktu…

YÖK adeta “YOK artık” dedirtti! Her şeye bir açıklaması mutlaka olan ve her şeyin üzerini gayet iyi örten devlet YÖK’ün skandallarını da gayet iyi kapattı! 12 Eylül artığı YÖK’ün üniversitelerdeki anti bilimsel, faşist uygulamaları, öğrenci tutuklamaları tartışılan çokça konu başlıklarındandı. Bir diğer konu ise sınavlardaki şifre olayları idi. ÖSS sınavından KPSS’ye kadar türlü hilenin döndüğü sınavların

Geçen bu bir yılda neler yaşanmadı ki dünya üzerinde. Yazmaya sayfaların yetmeyeceği bu bir yıllık süreçte öne çıkan gelişmeler ise şunlardı; 2008 yılında patlak veren yapısal küresel ekonomik kriz bütün Avrupa’da ve ABD’de de tüm yakıcılığıyla devam etti. Ülkeler iflas, başkanlar istifa etmek durumunda kaldı. İşgal eylemleri, kitlesel gösteriler tüm yoğunluğuyla yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan ve onlarca yıllık diktatörlerin birer birer devrilmesine vesile olan halkın kitlesel gösterileri yıla damgasını vurdu. Tunus’ta başlayıp tüm dünyaya yayılan bu isyan dalgası 2011 yılında olduğu gibi 2012 yılında da emperyalistleri ve uşaklarını oldukça zorlayacak gibi. Libya’da Kaddafi, Afganistan’da Bin Ladin’i öldüren emperyalizm dünya halklarına bu vesiliyle korku mesajları vermeyi de ihmal etmedi.

Yeni yılda mücadele yükseltilmelidir 2012 yılına girdiğimiz şu günlerde gerek dünya da gerekse ülkemizde saldırıların tırmandırılacağı aşikar bir durum. Yine dünya üzerinde hak alma mücadelelerinin de artış göstereceği ve devrimci mücadelenin yükseleceği bir başka realite. Bizler de bir kez daha dünya halklarının ve ülkemiz emekçilerinin yeni yılını kutluyor, Altınçağ’a gidecek olan bu şanlı devrim mücadelesinde çıtayı ve devrimci iktidar mücadelesini yükselteceğimizi beyan ediyoruz.

≫ ismail uçar

evrimci mücadele ve devrimler, ona kumanda eden devrimci bir örgütün önderliğinde gerçekleşir. Bu devrimci örgütün ideolojisi, siyasi çizgisi, programı, devlet ve devrim anlayışında ortaya koyduğu fikirler toplamı ve politikstratejik hattı belirleyicidir. Devrimci mücadeleye önderlik eden örgütün önderlik çizgisi bu kriterlere göre belirlenir. Örgütün bütün bileşenleri siyasi çizginin tayin ettiği önderliğe uymak, onu güçlendirmek, alınan kararlara uymak, politik belirlemelerine ve sürece dair geliştirdiği tavırları sahiplenmek durumundadır. Devrimci mücadelenin gelişmesi bu kararların doğru olmasıyla birlikte hayata geçmesine, sahiplenilmesine bağlı olarak değerlendirilir. Alınan kararlar, belirlenen politika ve yapılan siyasi tespitleri sahiplenmek keyfiyete bağlı değildir. Alınış biçimi yanlış dahi olsa, hatta savunulan politika yanlış da olsa, eğer bu örgütsel hiyerarşi içerisindeysek, bu politakaya uymamak gibi bir yaklaşım söz konusu olamaz. Böylesi bir yaklaşım içerisinde bulunmak örgütü basit bir tartışma kulubüne çevirdiği gibi, önderlik mekanizmasının da altını boşaltan bir yere hizmet eder. Sonucu itibariyle dağınık, bir birinden kopuk, nerede ne söylediği belli olmayan bir örgüt biçimi ortaya çıkar. Devrime önderlik etme ısrarında olan bir örgütün böyle davranmaya lüksü olmadığı gibi kendi hukukuna göre de yanlıştır. Bir komünist partiyi ya da örgütü sağlam ve yenilmez kılan olgulardan biri de kendi içerisindeki farklı fikirlere karşı açık olması ve politikaların savunmasında ise birlik içerisinde hareket etmesidir. Bu birlikteliğin olmadığı, her önüne gelenin istediği gibi davrandığı, belirlenen politik tespitlerin altını boşalttığı, ısrarla kendi düşüncelerini kurumun düşüncesiymiş gibi lanse ettiği bir örgüt bırakalım devrime önderlik etmeyi, var olanı da dağıtmaktan başka bir şey yapamaz. Zaten böyle bir komünist-devrimci örgüt de olmaz. Soyut olarak ele alınan konuyu somut örnek üzerinden ele alacak olursak, ülkemiz siyasetindeki iktidar ve sınıfsal tespit meselesine dikkat çekmek yeterli olacaktır. Kemalist klik ve muhafazakarislamcı klik arasındaki iktidar dalaşında Kemalistlerin zayıflatıldığı, iktidardan tasfiye edildiği ve bunun yerine muhafazakar kesimin iktidara yerleştiği yönünde yapılan tespit bugün yeni demokrasi güçlerinin merkezi görüşü ve politik

belirlemesidir. Bu tespit ülkemiz devimci mücadelesi açısından siyasi argümanların ele alınışında bazı değişiklikleri ve bu değişikliklerin politikaya yansımasını da beraberinde getirir. Ancak esasa ilişkin bir belirlemeyi ve bu esasın değişeceği sonucunu yaratmaz. Bu tespitin doğruluğu, yanlışlığı veya belirlenmesinde izlenen yol ve yöntemler hatalı olabilir. Fakat tartıştığımız konu bunun yanlış veya doğruluğundan ziyade bu tespitin yazınlara ve savunulara yansımaması ve dolayısıyla da bunu belirleyen mekanizmanın altının boşaltması meselesidir. Özellikle bu durumun bu şekle bürünmesi devrimci mücadelenin gelişmesine ve örgütün daha doğru bir yere gelmesine hizmet etmez. Belirlenen tespit ve bu tespite bağlı olarak geliştirilen politika ve bunun belirleniş biçiminin yanlış olması, kimseye bunu savunmama, sahiplenmeme hakkını vermez. Böylesi yaklaşımlar örgütte konulara dair ikili bir yaklaşımın ve parçalanmanın olduğu gibi bir algıya ve bakış açısına doğru itecektir. Kuşkusuz sınıflı bir toplum içerisindeyiz ve her bireyin konuya yaklaşımı bir ve aynı değildir. Böyle bir beklenti de olamaz. Fakat konuya yaklaşımların farklı olması demek herkesin kendi görüşünü kurumun görüşü gibi yansıtma gibi bir durum da oluşturmamalıdır. Yukarıda bahsini ettiğimiz durumun ısrarla devam etmesi ve yazınlarda büyük oranda yer bulması yanlış olduğu gibi kendi altını oyan, boşa düşüren bir süreci de yaratmaktadır. Sonuç olarak; İçinden geçtiğimiz dönem, devrimci dinamiklerin tasfiye edildiği, örgütsüz, dağınık bir toplamın yaratılmaya çalışıldığı, ideolojik saldırıların had safhada olduğu bir dönemdir. Bu saldırılar elbette dıştan gelmekle birlikte, tasfiyenin bir ayağını oluşturuyor. Bu saldırılara karşı koymak; güçlü, söylemlerinde net, yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru örgütsel olarak kenetlenmiş bir duruşla olabilir. Bu durumun bertaraf olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Ancak merkezi düzeyde alınan karar ve yapılan belirlemeler sahiplenilmediği taktirde bu sürece hizmet eden bir tutum benimsemiş oluruz. Dolayısıyla bir örgütün asgari düzeyde ortaya çıkardığı ortak irade zayıflayarak, kendisini boşa düşürür. Devrimci-komünist bir örgüt ve onun bileşenleri bu mekanizmayı zayıflatacak tutuma değil, onu güçlendirecek bir karşı koyuşa sahip olmalıdır. Sistemin saldırıları ancak bu karşı koyuşla bertaraf edilebilir.


1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

Sorunları aşmak ve nitel Devrimci hedeflere tabi olarak ve devrimci kaygılarla eylem birliği yapma, ittifak etme veya ortak davranışta bulunmanın biçim ve çerçevesi daha somut ve ayrıntılı olarak bizzat kolektif tartışılarak karara bağlanacak, buralarda ayrıntılandırılacak meselelerdir Bir kez daha altı çizilmelidir ki, devrimci sınıf güçleri örgütsel bakımdan dağınık ve zayıf durumdadır. Örgütlü bulunan bu güçlerden her hangi birinin kısa sürede ciddi gelişmeler sağlaması (en azından yakın tarihte) fazla mümkün görünmemektedir. Arap ülkelerindeki hareket ve dalgalanmanın yanı sıra, ülke içindeki faşist baskının tırmanışı gibi koşullara rağmen devrimci hareketteki suskunluk devam ederken, yakın zamanda gelişmeden bahsetmek ciddi olamaz. Hakim sınıflar gasp ettikleri devlet ve buna bağlı tüm olanaklar neticesinde taktik bakımdan son derece büyük bir avantaja sahip olup faşist diktatörlüklerini tam bir terör sultasıyla sürdürmekte, devrimci hareketin nefes almasına fırsat tanımayacak kadar büyük bir kin ve gaddarlıkla saldırmaktadır. Gerici faşist zümrenin ideolojik-politikörgütsel saldırılarının yanı sıra, birçok sebep örgütlü sınıf hareketinin marjinal konuma sürüklenmesini koşullamaktadır. Sınıf hareketinin örgütsel bakımdan daralması, güdükleşmesi ve en önemlisi de ideolojik ve siyasi olarak deformasyon ve tasfiyeye maruz kalması büyük bir tehdit olarak aktüalitesini korumaktadır. Fakat sınıf hareketinin yaşadığı bu durum bir kader olmadığı gibi, değişmez de değildir. Proleter devrimciler asla çaresiz ve aciz değil; mevcut göreli gerçeği devrimci doğrultuda değiştirme yeteneğine sahiptirler. Devrimci hareket, özellikle proleter devrimciler geçici şartlarda içinde bulundukları somut negatif gerçeklik karşısında kayıtsız kalamazlar. Ne stratejik doğru yalnız başına yeterlidir, ne de reel politik-pratik gerçek tek başına yeterlidir. Birinden birini yadsımak tek ayak-

Örgütsüzlük tercihi tasfiyeciliğe hizmet eder

üstünde yürümek olur. O halde geçici gerçek de olsa, somut durum ve reel politikaya-taktik gerçeğin somut sorunlarına eğilmek kaçınılmazdır. Belli araçları devreye sokarak duruma müdahale etmek devrimci sorumluluğun tabii davranışı ve bir parçasıdır. Bu araçlar yaratılabilir, devrimci gelişmelere vesile olunabilir, örgütlü devrimci hareketin durumu lehte geliştirilebilir. Devrim kaygısı devrimcileri arayışlara itmekle birlikte, pratik görevlere de sürükler. Coğrafyamızın örgütlü sınıf hareketi, bugün her zamankinden daha fazla somut adım atma göreviyle karşı karşıyadır. Tüm sorunları bir çırpıda ortadan kaldırıp, gürbüz bir devrimci hareket pratiği sergilemek kısa sürede mümkün olmayacaktır. Ancak, bazı adımlar atılabilir ki, bunlar geleceğin önemli gelişmelerini gündeme getirebilir veya somut pratikte belli bir varlık göstermek ile birlikte bu zemindeki görevlerin sahiplenilmesi sağlanabilir. Değişik nitelikteki devrimci güçler neden devrimci gelişmelere imza atmak için ortak görevlerde birleşmesin? Devrimci nitelik kıstası esas alınarak demokratik güçler birleştirilmeli ve devrimci ittifakla ortak görevlere sahip çıkılmalıdır. Bu tamamen mümkündür.

ların ve reel gerçeğin esiri olamayacağımız bilinen kesin bir gerçektir.

mesine bağlıdır.

Sürecin ağır olduğu açık gerçekken, komünist ve devrimciler açısından durumun iç açıcı olmadığı alenen ortadadır. Komprador sınıfların topyekun saldırı konseptiyle en geniş demokratik hareketi ve örgütlü sınıf hareketini boğmaya çalıştığı, bunun karşısında sınıf hareketinin de örgütsel bakımdan gereğinden fazla güçsüz, etkisiz ve nüfuzsuz olduğu doğrudur. Ancak proleter devrimciler ve devrimciler olarak şart-

Her durum belli ihtiyaçları ileri sürerek önümüze koyar. Bu ihtiyaçların karşılanması tarihsel devrimci ödevdir. Tarihsel görev karşısında pozitif vazife alan devrimci güçlerin her biri örgütsel güç ve siyasi etkinlik bakımından bir birine yakın yetersizlikler içindedir. Kısa vadede devrimci temelde güçlü bir çıkış yapma özelliği devrimci dinamiklerin mevcut pozisyonları da (en azından şimdiki durumda) belirmemektedir. Devrimci cepheden mücadelenin daha güçlü temsil edilmesi, demokratik-devrimci mücadele mevzilerinde belirli bir devrimci gücün (diğer fonksiyonlarla birlikte ve diğer gereksinimlerin yanında) sınıf çıkarları ve devrimci ilkeler etrafında davranış birliğine gir-

Yakın tehdit, ideolojik-politik-örgütsel bütünlük sağlayan karşı-devrimci tasfiye saldırısıdır. Bundan da önemlisi, devrimci hareket bünyesinde yasalcı reformist akımın güçlü olarak filizlenmesi, kendiliğindenci ekonomist eğilim, düzen içi niteliğin benimsenerek bu çerçevedeki mücadele ile yetinilmesi ve devrimci duruşun giderek terk edilmesi yönündeki sağ pasifist durum somut tehlikedir. Faşist saldırıların tırmanması ve devrimci hareketin sinsice tasfiye edilmesi hedefiyle yürütülen demagoji ve yaratılan manipülasyonun kitlelere nüfuz etmesi gerçeği önümüzde duran en somut sorunlardır. Faşizme karşı mücadele veya direnişte, komünist ve devrimci güçler başta olmak üzere, en geniş demokratik kuvvetlerle devrimci-ilerici rolde ortak davranışın sergilenmesi kadar anlamlı, olanaklı ve devrimci bir tutum daha yoktur. Ortak

Böylesi bir tartışmada es geçilmeyecek güçler de vardır. Tartışma önerisi hiç kuşkusuz ki devrimci olan-devrimin güçleri olan bu kuvvetleri de kapsamaktadır. Devrimci nitelik asla maddi-pratik veya örgütsel güçlülüğü ve zayıflılığı bakımdan ele alınamaz. Nitelik devrimci ise, bir insan da olsa devrimimiz ve devrimci mücadelemiz için gereklidir, önemlidir, bir o kadar

da devrimci eylem birliklerinde yer sahibidir. Hiçbir devrimci nitelik izafi olan örgütsel gücüyle değerlendirilemez. Tayin edici olan niteliktir, nicelik değil. Proleter devrimcilerin temel hedeflerinden biri tüm devrimci güçleri proletaryanın bayrağı altında birleştirmektir. Çünkü bu birlik asgari düzeyde sağlanmadan gerici sınıfları alt edip halkın iktidarına ve oradan sos-

yalizm’e, nihayetinde komünizme varmak tasavvur edilemez. Bu anlamda omünist ve devrimci hareketin-güçlerin ortak davranışı tartışılırken, örgütsüz olan tek tek devrimci güçler unutulamaz. Ancak onların bu kapsamdaki tartışmaya müdahil olması teknik olarak belli engellerle karşı karşıyadır. Bunun için örgütsüzlüklerine son vermelidirler. Devrimci

Sınıf çıkarları ve devrimci ilkeler


perspektif

devrimci pratiği geliştirmek güçlerin devrim ve sınıf mücadelesinin görevleri karşısındaki pozisyonları nedir, devrimimizin ihtiyaçları, sorumlulukları ve görevleri nelerdir? Bu pozisyonu ve tarihin yüklediği görevleri teorik karmaşaya boğmadan bilimsel çıplaklıkla açıklayıp ortaya koymalıdırlar. Sonra kolektif olarak ortaklaşacakları tespitlere uygun pratik araçların yaratılması veya pratik adımların atılmasına geçmelidirler. Devrimci yapılar gerekli görüşmeler yaparak büyük bir tartışmaya girmeli ve ortak hareket etmenin şartlarını açığa çıkarmalıdırlar. Büyük bir demokratikdevrimci bileşenin oluşturduğu bir eylem platformu kurulmalıdır. Devrimci dayanışmanın bilinçli, planlı eyleme dönüştürülmesi ve demokratik-devrimci mücadele cephesinde süreci omuzlayan bir eylem birliği sistematiği hayata geçirilmelidir. Bu, komünist ve devrimci parti ya da örgütlerin “Birleşik Konferansı” ile mümkün veya olanaklı kılınmalıdır.

davranışın-eylem birliğinin-ittifakların sergilenmesi, sürecin ve devrimci mücadelenin ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç zemininde dayanışma-eylem birliği vb temelinde atılan bu somut adımlar esastali anlamında öncelikler meselesidir ve dönemsel görevlerde bilimsel seçiciliktir. Ya da somut koşulların somut tahlili ilkesinin uygulanmasıdır. Sorun, somut şartlarda geçerli olan uygun yolun bilimsel metotlarla tespit edilmesidir. O halde devrimci hareketin içinde bulunduğu durumdan çıkışın yolunu tartışması zorunludur. Devrimci hareket her şeyden önce, reformizm, yasalcılık, tasfiyecilik ve düzen içi eğilimler noktasında net ve kesin tavır alarak bu burjuva türevlerle arasına kalın çizgiler çekmelidir. Ki, bu meselede devrimci çizgi benimsenip özümsenmeden ileri bir tek adım atılamayacağı açıktır.

güçlerin dağınıklığı ve örgütsüzlüğü kabul edilemez. Kapitalizm ile sosyalizm arasındaki temel farklardan biri, bireysellik ile kolektivizm arasındaki çatışma veya ayrım noktasıdır. Bilinçli ve sorumlu her devrimci örgütlenerek örgütlü mücadeleye dahil olmalıdır. Bunu benimsemeyenler gerçek devrimci bilinçten ve dolayısıyla gerçek devrimciliğin gerekliliğinden uzaktır. Dolayısıyla örgütsüz olan tek tek dev-

Birlikteliği güçlendirmek devrime hizmet eder

Muhtemelen ilkeler cephesinden, yani “ilkeler“ gerekçesiyle bir karşı çıkış ve eleştiri gündeme gelecektir. Buradaki kaygıyı önemsizleştirmeden, bu karşı çıkışın dar dogmatik sığ yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Yani, ilkeler komünist ve devrimcilerin devrimci birlikler veya ortaklıklar sağlanmasının önünde engel değildir. Hiçbir ilke, komünist ve devrimcilerin devrimci mevzilerde buluşmasını veya devrimin çıkarları esasında ve ortaklaşılabilir mücadelelerde ortak paydalarda buluşmasını yadsımaz-yasaklamaz. Bilakis, komünist ve devrimciler arası dayanışma, çeşitli biçimlerde ittifak ve birlikler gerçekleştirmesi devrimci ilkedir ve tüm devrimci ilkelerin buyruğudur. Hangi ilke komünist ve devrimcilerin devrimin çıkarları üzerinde birleşmesi veya ortak hareket etmesini yasaklar? Bunun aksini ileri süren fikir ucube olduğu kadar, statik ve kapalı kapıcı dar görüş açısıdır.

Komünist ve devrimciler belli bir platformda bir araya gelerek devrimin sorunlarına dair görev ve mevcut durumlarını mütalaa etmelidirler. Adı geçen

Elbette ki, komünist ve devrimciler ilkeleri arkaya atmaz, önde tutarlar. Ve kuşkusuz ki ilkeler tartışma konusu olduğunda onlardan ödün vermezler. Bu-

Kuşkusuz ki, soruna dair birçok tartışma yürütülebilir, birçok öneri yapılabilir ve birçok ihtiyaç, araç, yöntem vb ortaya konabilir. Yani, bahsini ettiğimiz genel sorunun aşılması ya da genel ihtiyaçların karşılanması oldukça fazla görevi ve bu görevlerin yürütülmesini öne çıkarır. Ancak, en müspet olanı genellikle pratik adımların atılması, mümkün olan araçların devreye sokulmasıdır. Dahası, etraflı görevlerin parça parça ele alınması ve atılması olanaklı olan adımlar üzerinde yoğunlaşılması kadar, bunların somut tartışılması ve en isabetliönemli olanların seçilmesi en doğrusudur.

rimciler örgütlü yapılara girerek, devrimciliklerini en gerçek manasına kavuşturarak örgütsel bakımdan daha ileri niteliğe ulaştırmalıdırlar. Bu bilinçli devrimci davranış olduğu kadar zorunluluktur da. Ne var ki, tek tek devrimcilerin örgütlü pozisyona geçmesinde örgütlü yapıların yaklaşımı ve özellikle demokrasi anlayışları önemli bir rol oyna-

maktadır. Örgütsüz olan devrimcilerin bilinçli davranışı kadar, örgütlü yapıların da doğru anlayış ve yaklaşımlarla birleştirici-kucaklayıcı olması gerekmektedir ki, belli sorunlara karşın bu şartın olduğunu söyleyebiliriz. Bunun da ötesinde hiçbir gerekçe örgütsüzlüğü haklayamaz. Komünistlerin, sınıfın ve en geniş manada halkın birliği sağlanmadan dev-

nun gibi gerçekleştirecekleri tüm eylem ve tüm savunularını ilkelere uygun kurgularlar. İlkesiz bir tek adımı onamaztasvip edip uygulamazlar. Komünist ve devrimci güçlerin sınıf mücadelesinin ihtiyaç ve sorunları ekseninde, özellikle de komünist ve devrimci hareketin kabuk bağlamış sorunları ve karşı-devrimci kemirgen tasfiyeciliğin savrulması gibi sorunlar karşısındaki zayıflıklarını giderme hedefiyle bir araya gelmeleri hem stratejik ve hem de taktik bakımdan son derece gerekli olup ilkelere uygundur. Komünist ve devrimci hareketin içinde bulunduğu durumun ve sınıf hareketinin ihtiyaçları bağlamında güçlü bir birleşik devrimci mevzinin tesis edilmesi için “Birleşik Konferans”ın gerçekleştirilmesi en doğrusudur. Komünist ve devrimci yapıların üs iradesini temsil edecek böylesi bir konferans önemli sorunlara yanıt çıkarabilir ve önemli pratik adımların atılmasına karar vererek devrimci gelişmeleri sürükleyebilir. İllegal yapılarda bir ortaklığın-ittifakın sağlanması, illegalite şartları ve örgütlerin mevcut durumları gereği, en azından şu an pratik sonuç-kazanım bakımından çok mümkün olmasa da, bu hedeften kopulmamalıdır. Eylem birlikleri veya ittifakların yaşama geçirilmesinde, demokratik alan ve mücadeleler bakımından hiçbir sorun ve erteleyici engel yoktur. Bu alanda büyük devrimci mevziler oluşturulup direnişler geliştirilebilir… Devrimci hedeflere tabi olarak ve devrimci kaygılarla eylem birliği yapma, ittifak etme veya ortak davranışta bulunmanın biçim ve çerçevesi daha somut ve ayrıntılı olarak bizzat kolektif tartışılarak karara bağlanacak, buralarda ayrıntılandırılacak meselelerdir. Öncelikle, komünist ve devrimci hareket güçlerince devrimin çıkarları ve devrimci hareketin geliştirilmesi uğruna bir tartışma yürütülmesi ve “Birleşik Konferans”ın yapılması hakkında karara varılması gerekmektedir. Can alıcı mesele budur, diğer tartışmalar devrimci olgunluk içinde sonuçlandırılabilir sorunlardır.

rime varmak olanaksızsa; yani sınıfın en ileri unsurlarının birliğinin ifadesi olan Maoist Komünist Parti niteliğinde örgütlenmeden sınıf mücadelesine önderlik yapıp onu başarıya taşımak mümkün değilse, öyle de tek tek devrimciler örgütlenmeden devrimcilik yürütemezler. Unutulmamalıdır ki, proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesinde örgütten başka bir silah, başka bir araç yoktur.


14-15_Layout 2 12/30/11 2:03 PM Page 1

14 güncel haber Özgür Dünya, Yeni İnsan Mücadelesini Her Cephede Yükselt! Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi (ADGH) bu yıl 14’üncüsü düzenlenecek olan Enternasyonal Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’ne ilişkin bir açıklama yayınladı ADGH tarafından festivale ilişkin yapılan açıklamada şu ifadelere yer veriliyor; “Emperyalist-kapitalist dünya gericiliği, kendisiyle aynı adı taşıyan kriziyle, günden güne debelenerek ve varlık koşulu olan her türlü savaş ve sömürü yöntemleriyle dünya halklarına yaşamı zindan etmeyi azgınlaşarak sürdürürken, sömürü sisteminin en zayıf halkalarından olan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birbiri ardına yükselen isyan haykırışları, Avrupa’ya ve Yunanistan’a karışarak, yeryüzü efendilerinin uykularını her zamankinden daha çok kaçırır oldu. Gerici diktatörler, halkların haklı öfkeleriyle, fakat doğru-devrimci önderliklerin yoksunluğu sonucunda yerlerini yeni kuklalara bırakarak tahtlarından savruldular. Devrimci rehberlikten yoksun olmalarına rağmen, yeryüzü ezilenlerinin ‘geri’ Ortadoğu’dan, dünyanın ‘ileri’ finans merkezlerine uzanan devrimci dinamiklerin inkar edilemez haklı başkaldırılarını selamlıyor, bulunduğumuz her alanda mücadelelerine omuz verip, önüne geçilemez olan bu haklı isyan yangınını körüklemenin zorunluluğunu bir kez daha ilan ediyoruz. Emperyalist-kapitalist efendiler, hayatın her zerresine uzanan sömürü sistemlerinin vahşiliğini maskeleyerek devam ettirmek, alın terimizi döktüğümüz her toprakta istedikleri gibi at koşturabilmek, meşru mücadele alanlarımızı her geçen gün daraltarak bu

mücadeleleri istedikleri rotaya çekip sönümlendirmek için ve evlerden sokaklara yaşamımızın her alanına nüfuz edip, özellikle biz halk gençliğinin dinamik beyinlerini ele geçirmek için muazzam çeşitlilikte ve güçte burjuva ideolojik araçlara sahipler. Var olan sisteme alternatif bir yaşam mücadelesi veren bizlerin ise, bu türden burjuva ideolojik araçlara karşı zihinlerimizi her daim diri tutarak, sorgulamaya, sorgulatmaya ve dönüştürücü sözler söyleyerek eylemler yapmaya, gücünü, haklılığını ve ilericiliğini, ezilen ama inatla var eden halkların üretken devrimci dinamiğiyle devrimci bir kültür ve sanat hareketinin inşası mücadelesine ve bu mücadeleyi yükselterek sürdürmeye ihtiyacımız var. Adını, sözü ve eylemiyle devrimci bir kültür ve sanat mücadelesinin nasıl olacağı konusunda önemli katkılar sunan, ‘devrim kimin eseri ve kimin içinse, sanat da onun omuzlarında ve onun hizmetindedir’ sözünü, “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır” diye özetleyen Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasının devrimci halk sanatçısı Yılmaz Güney’den alan festivalimizi bu yıl, zorlu yaşam ve mücadele pratikleri boyunca devrim mücadelesi yolunda muazzam taşlar döşeyen ve bu sebeple 15 Ocak 1919’da katledilen, enternasyonal proleteryanın yiğit devrimcileri Rosa Luxemburg’a ve Karl Liebknecht’e ithaf etmeyi önemli buluyoruz. Bu yıl 14’üncüsünü düzenleyeceğimiz Enternasyonal Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’mize, kültür sanat cephesindeki mücadelemize omuz vermek üzere siz değerli dostlarımızı, varlığınız, sanatsal üretimleriniz ve emeklerinizle değer katmaya davet ediyoruz. Ortadoğu’dan Yunanistan’a, Halkın Haklı İsyan Yangınını Omuzlayarak Körükle!”

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Liselilere polis Halk Cephesi ve Liseli Dev Genç üyelerinin gerçekleştirdiği "Füze kalkanı değil demokratik lise istiyoruz" kampanyasının çalışmalarına azgınca saldıran egemenler ileri demokrasi naraları atarken, en ufak hak mücadelesini dahi engellemeye çalışmakta. Çanakkale’de Halk Cephesi ve Liseli Dev Genç tarafından “Füze kalkanı değil demokratik lise istiyoruz” kampanyası kapsamında gerçekleştirilen eylemlere polis biber gazıyla saldırdı ve 19 öğrenciyi gözaltına aldı.

Öğrenciler 25 Aralık günü, 15.30’da Saat Kulesi Meydanı’nda toplanmak istedi. Ancak, meydanı abukaya alan polis, grubun açıklama yapmasına izin vermedi. Meydanda gösteri, miting ve açıklama yapılmasının Valiliğin 22 Aralık’ta aldığı kararla yasaklandığını belirten polis, gruptan dağılmasını istedi. Bunun üzerine kısa süreli arbede yaşandı. Çevik kuvvet, öğrencilere biber gazı ile saldırdı. Polisin saldırısına direnen öğrencilerin tamamı gözaltına alındı. Kocaeli’nde de füze kalkanını protesto etmek ve taleplerini dile getirmek amacıyla çadır kuran Halk Cephesi ve Liseli Dev Genç üyelerine kolluk güçleri tarafından saldırı yapıldı. Saldırı sırasında hem zabıtaların hem de polislerin darplarına maruz kalan öğrenciler gözaltına alındı.

Baskılar bizi yıldıramaz Antalya’da da süren kampanya çalışmaları sırasında öğrenciler tarafından kurulan çadıra kolluk güçleri saldırdı. Yapılan sadırılar birçok yerelde devrimci-demokratik kurum ve bireylerin desteğiyle protesto edilerek teşhir edildi. Liseli Dev-Genç üyeleri saldırılar sonrası yapılan basın

açıklamalarında; ““Füze kalkanı değil demokratik lise istiyoruz” talebimizi haykırmak için dün yine buradaydık. Ama gördük ki AKP faşizmi ve onun po-

İnsan hakları ihlalinde Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’ nın açıkladığı 2011 insan hakları ihlali raporu 2010 senesini arattı! TİHV Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, “Geçen sene Türkiye’nin insan hakları karnesi sınıfta kaldı, demiştik. Bu sene için ise tasdikname alıp okuldan atılacak diyorum” dedi Bu sene açıklanan rapor İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Avukat Muharrem Erbey ve İHD Onur Kurulu üyesi yayıncı ve yazar Ragıp Zarakolu gibi insan hakları savunucularının dahi tutuklu olduğu koşullarda açıklandı. Raporda ön plana çıkan tespitlere göre geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında 18 yaş

altı başvurular son iki yılda arttı. Önceki yıllara göre gözaltı süresinde belirgin azalma ve 24 saatten az süren gözaltı olaylarında artış var. Kayıtdışı kısa süreli gözaltına alma, gözaltında işkence ve kötü muamelenin önlenmesi amacıyla yapılan hukuki düzenlemeleri etkisiz bırakıyor.

2011 yılının rakamsal hak ihlalleri “Yılın başından 28 Kasım 2011 tarihine kadar yargısız infaz, dur ihtarı ve rastgele ateş açma sonucu 19 kişi yaşamını yitirdi. Aynı dönemde 9 faili meçhul cinayet işlendi. Cezaevlerinde 35 kişi, gözaltı merkezlerinde ise 4 kişi yaşamını yitirdi. -Kasım ayı sonuna kadar işkence ve kötü muamele gördüğü gerekçesiyle TİHV’e 473 kişi başvurdu. 207 kişi işkence gördüğünü belirtti. -2011 yılında toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına yönelik müdahaleler sonucu 6 kişi yaşamını yitirmiş, 271 kişi yaralanmıştır.


14-15_Layout 2 12/30/11 2:03 PM Page 2

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

terörü

lisi topraklarımıza Amerika’nın füze kalkanının kurulmasına çoktan razıydı. Bizim demokratik eylemimize bile saldırıp, herkesin gözü önünde işkence yapacak kadar pervasızlaşmışlardı. Öyle ki ardı ardına yapılan üç eylemde 18 kişi gözaltına alındık, demokratik taleplerimizi söylememiz böyle engellendi. Aynı biçimde bizimle aynı saatlerde, aynı taleple sokağa çıkan Malatya’daki 13 arkadaşımız da saldırıya uğradı. Ama biz dün dediğimizin arkasındayız, bizi haklı talebimizden kimse geri çekemez. Alanlarda Amerika defol demeye devam edeceğiz. Füze kalkanı istemediğimizi söylemeye devam edeceğiz!” denildi. Yapılan açıklamalarda mücadele çağrısı yapılarak, emperyalizme karşı çalışmalara devam edeliceği ve bu saldırıların yıldırmayacağı ifade edildi.

15

≫ rojda demir

ZEHİRLİ HAVUZ aşamın sınandığı dünyamızda her gün yeni direnişler filizleniyor. Cinsiyetin sınıfla, egemen kastla ve cemaat ilişkileriyle biçimlendiği ve yerelin merkezle kopmaz bağları arasında politikaların üretildiği bir yılı geride bıraktık. Özellikle ülkemizde kadın üzerinde somutlaşan baskı ve şiddet saldırıları her gün beş kadının en yakını erk’ek tarafından öldürüldüğü ve tepkilerin ise cılız kaldığı koca-man bir yıl yaşadık. Kadın mücadelesi açısından ve diğer demokratik haklar mücadelesi açısından dayanışmanın karşılıklılık yaratmasının etkisi çok görünür olamadı. Yani erk sistemin hem teknolojik hem de psikolojik saldırıları karşısında emekçiler cephesi 2011 yılında da çok başarılı bir geçiş gösteremedi.

Y

Faşist saldırıları dur durak bilmiyor. Halk gençliğinin anti-emperyalist mücadelesi engelleniyor. Ülkemizde kurulacak olan füze kalkanına karşı kampanya başlatarak çalışma yapan Liseli DevGenç üyeleri kolluk güçlerinin terörüyle karşılaştı

gelen gideni arattı Müdahaleler sırasında 2604 kişi gözaltına alınmış, 418 kişi tutuklanmıştır. Müdahalelerde işkence dâhil her türlü kötü muamele yaşanmıştır.

ÖNCÜ KADIN

ler 2011’de daha da artmıştır. Halen tutuklu olan gazeteci sayısı 71’dir. Yayını durdurulan gazete ve dergi sayısı ise tespitlere göre 7’dir. Erişime engellenen web sitesi ise 15506’dır.

-2011 yılında cezaevlerinde tutulan mahpusların sayısı -2011 yılında ifade özgürlüğü artmaya devam etmiştir. 30 kapsamında 322 kişiye 673 Nisan 2011 itibariyle bu rayıl 3 ay 20 gün hapis cezası kam 124.074’e ulaşmıştır. verilmiş, 57 kişi ise 225196 TL Mahpusların 53.796’sı tutuktutarında para cezasına mahTİHV Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı lu, 70.278’i hükümlüdür. Çokûm edilmiştir. 7 ayda (Martcuk mahpusların sayısı Kasım 2011), neredeyse ta2290’dır. Bunların 2072’si tutuklu, 218’i mamı BDP üye ve yöneticisi olan 4815 hükümlüdür. Yetişkin mahpuslarda tukişi gözaltına alınmış ve bunlardan 2057 tuklu oranı %42.4 iken, çocuk mahpuskişi de tutuklanmıştır. Gözaltı ve tutuklalarda tutuklu oranı %90.4’tür. Cezaevlema furyası devam etmektedir. rinde bulunan 243 hasta mahpustan 135 -2011 yılında her gün ortalama 3 kadın ölmahpus ağır hastalıkları nedeni ile tahlidürülmüştür. ye edilmeyi beklemekte, ancak tahliye - 2011 yılının ilk 11 ayında gerçekleşen iş edilmemektedir. kazaları sonucunda 506 işçi yaşamını yi-Basın özgürlüğü alanında yaşanan ihlal- tirirken 2818 işçi de yaralanmıştır.”

Tabii ki bu gerçekliklerin hepsi sınıfsaldır. Sadece belirsizlikler veya güven eksikliğinin getirdiği etkenler mücadeleyi pasifleştirmiyor. Özellikle sisteme yedeklenme politikaları, Avrupa Birliği projesiyle birlikte alınan fonların, kırsal kalkınma programların içini boşalttığı gibi, aktif kadın örgütlerinin sisteme dümen kırmaları da mücadelenin seyrinde düşüşe yol açtı. Diğer yandan sokak-alan mücadelesinden parlamentarizm yoluna yoğun geçişlerinde militan-fiili mücadeleyi olumsuz yönde etkilediğini söylemek mümkündür. Sistemin tatlı su sazanları sınıflar karşıtlığı üzerinden meseleyi ele almadıkları için zehirli havuzlara hemen atlıyorlar. Sistem sadece zehirli havuzla boğmuyor, bin yılların kalın zincirleri de çok kolay kırılmadığı için o kastlaşmış örümcek ağı kuvvetindeki hız önce kadını sonra da tüm toplumu kuşatıyor. Zorunlu bir dürüstlükle insan olabilme erdemiyle tekrar tekrar mücadeleyi doğru analiz ettiğimizde geldiğimiz yolculuklarımızda öfke gözyaşlarımızdan tutalım da bütün araçların farkının olduğunu söyleyebiliriz. Bugün hala içinden çıkamadığımız bu gerici erk egemen sistemden de, geçmişte bıraktığımız acı ve zorunlu çıkışlarımızda da yolumuzu örgütlü mücadeleyle açabildiğimizi bilmeliyiz. Yaşamımızı prangalayan hiçbir zincir AKP döneminde yaratılan kast ve din gericiliği kadar ayaklarımıza bu kadar dolanmamıştı ve bu kadar yoğun çelişkilerin sınıf mücadelesini yükseltecek dönemde düşman tabağına da kaşık çalınmamıştı. Yetmez ama evetlerle burjuva feodal gericiliğin saflarına giden sözüm ona aydın, sanatçı, emekçi, düşünür, yazar, gazeteci tasfiyeye çanak tutmuştur. Yoksunlaştırılmış ve kadercilikle yaratıcı gücünü keşfedemeyen yoksul emekçi halkın da ezenin tarafında saf tutması yine dinci-milliyetçi-erkekçi yaklaşımın başarısı ve ezilen tarafın da kitlelerle yeterli bağı kuramamasıdır. Torba yasasıyla tüm ezilen emekçileri ve kazanılmış hakları gasp eden meclis

gecenin bir yarısı milletvekilleri maaşını eteğine asıldıkları cumhurbaşkanına eşitlerken, asgari ücrette 19 TL artış öngördü. Azığımızı paylaşmak hepimizi rahatsız eder. Hep ilerinin zıttı olarak bir şey kazanmak olarak artık insanlığımıza yabancılaştırıldık. Emeğe yabancılaştırılan bedenler pazarlanırken de “küresel kız kardeşlik” en çok payına düşeni almaktadır. Toplumsal dokunmazlıklarda kafalarımıza zikredilen hurafelerden kurtulduğumuz anda bu sefer de mücadelenin sistem kastına göz kırpan yaklaşımlarıyla karşılaşıyoruz. Dumura uğruyoruz. Neden? Burjuvazinin araçlarını kullanalım derken, kullanılan nesnelere dönüşüyoruz. Çünkü uluslararası fon ve projelerle maddi olanaklar sağlayan sistem içi sivil kadın kuruluşlarıyla kendi öz dinamiğiyle alanlarda fiili mücadele yürüten devrimci kadın örgütlerini de ayrıştırmayan bir bellek yitimi yaşanıyor. Ülkemiz koşullarında reformizmle-oportünizmi devrim-komünizm mücadelesinden ayrıştırmamak da bir başka saldırıdır. Çünkü emperyalist-kapitalist sistemde önce küreselleşen dünyayı globalleştirdiler, sonra neoliberal politikalarla sosyo-ekonomi-politiği köklerinden koparmaya çalıştılar. Sonra Dünya Bankası kredileriyle köyümüzün pınarında bir bardak suya bizleri hapsettiler. Olmadı doğada en fazla bulunan suyu özelleştirip, köylerimizdeki kadınların bedenleri ve zihinleri üzerine kurdukları projelerle bir başka egemenlik alanı yarattılar. Sonrası intihar, sonrası melankolik ruh hali, sonrası üretemeyen ve bakıma muhtaç yoksul kadınlar hikayesi, filmleri, belgeselleri de bir başka uyuşturma ve maniplasyon araçları olarak devreye girdi. Yaşamımızı sınırlayıp, sonraki yıllarda torunlarımıza melankolik olsunlar diye; patron-ağa kasalarına kilitlenen bol paralı sırlı hayatlar filmi olarak seyrettiriliyor… Siz beceriksizsiniz, ben sizin yerinize suyunuzu, ormanınızı, toprağınızı, deponuzu, altınınızı, silahınızı, bıçağınızı kullanabilirim deme arsızlığındaki en dip, en derin sömürü ve asalak düzen projeleri her geçen gün daha hızla devrede. Erişilebilir kaynakların toplumun en ezileni kadına ulaşması devenin ağzındaki kimyon tohumu etkisidir. Kadın sorunlarını yoksulluk, eğitim ve şehircilikle açıklayan erk-kadın-bakan, küreselleşen köy gerçekliğindeki köylü kadının köyleşen dünyanın kimin için küçültüldüğünü, büyütüldüğünü gizleyip, kadın katliamının üstünü her fırsatta bir başka çarpıtmayla örtüyor. Diğer bir ifadeyle kadının bileklerine şiddetten korunması için takılan sinyalli buton kimin için çalıyor? Gerçekten kadının kurtulması için mi, yoksa kadının kendi bireysel çabasının bile sistem içileştirilmesi düğmesi midir? İşte 2011 yılında yaşadıklarımız tam da bunlardan ibaretti. Geçiş sürecindeki kritik önemde olan bazı temel konuları sınıf mücadelesi perspektifiyle tartışmak bizim sorumluluğumuzdur.


16-17_Layout 2 12/30/11 2:05 PM Page 1

16 kültür sanat

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

EMEK’i

yıktır maya cağız

Beyoğlu Yeşilçam Sokak'ta 1924 yılında açılan ve o zamandan bu yana sayısız film gösterimine, festivale, konsere ev sahipliği yapmış olan Beyoğlu Emek ‘yenileme alanı’ adı altında yıkılmak isteniyor Bu yıkım kararını protesto etmek ve “Emek’i yıktırmayacağız” diyen binlerce kişi kitlesel bir yürüyüş düzenleyerek Emek Sineması önünde bir gece nöbet tuttu. 1995 yılında Tarihsel SİT Alanı olarak kabul edilen Emek Sineması, 2005 yılında 5366 sayılı “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılması” kanunu kapsamında ‘yenileme alanı’ olarak belirlendi. Yenileme kapsamında ise Emek Sine-

ması’nın yıkılması ve yerine kurulacak bir alışveriş merkezinin en üst katına ‘aslına uygun olarak’ yerleştirilmesi kararı alındı. Bunun üzerine 2010 yılında TMMOB Mimarlar Odası öncülüğünde açılan dava sonucunda, İstanbul 9. İdare Mahkemesi 24 Mayıs 2011 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı aldı. Fakat 1 Aralık 2011 tarihinde bilirkişi raporlarının projenin zararlı olacağını ifade etmesine rağmen, İstanbul 9. İdare Mahkemesi

projenin durdurma kararını iptal etti ve bu kararla Emek Sineması’nın yıkılmasının önünde bir ‘engel’ bırakmadı. Verilen bu yıkım kararını protesto eden ve “Emek’i yıktırmayacağız” diyen binlerce kişi kitlesel bir yürüyüş düzenleyerek Emek Sineması önünde bir gece nöbet tuttu. Beyoğlu Emek Sineması hakkında ‘yenileme alanı’ adı altında verilen yıkım kararını protesto etmek için 24 Aralık saat 16.00’da Taksim Meydanı’nda toplanan kitle, Emek Sineması önüne yürüdü. İstanbul Kültür Sanat Varyetesi, Beyoğlu için Mücadele İnisiyatifi, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), Sinema Emekçileri Sendikası (SİNE-SEN), İşçi Filmleri Festivali, Yeni Sinema Hareketi, İMECEToplumun Şehircilik Hareketi, Kamusal Sanat Laboratuvarı tarafından örgütle-

nen eyleme sanatçılar, aydınlar ve Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM)’ nin de aralarında bulunduğu birçok kurum destek verdi. “Emek’le Sermaye Uzlaşmayacak” pankartının açıldığı eylemde “Emek’i özgür bırak”, “Emek’i yıktırmayacağız” vb. dövizler taşındı. Demirören AVM önüne gelindiğinde uzun bir süre bekleyen kitle ıslıklarla ve "Emek'ten çıkın, Demirören'i yıkın", "Demirören yıkılsın, Tayyip altında kalsın" sloganlarıyla alışveriş merkezini protesto etti. Eylemi örgütleyen kurumlar adına Demirören AVM önünde Deniz Özgür basın metnini okudu.

Bu yıkımın ta kendisidir! Bilirkişi raporlarının projenin kültür dokusuna uygun olmadığını belirtmesine

ÖLÜMSÜZLÜK

‘

Gerçek hayat bu: Bir başkasının fikrinde yaşamak

Ölümsüzlük usta bir roman. Kundera’nın romanları arasından sıyrılan, edebi birikimin somutlaştığı ustalık döneminin romanıdır. Romanın anlatıcısı ve kahramanı yazar, hepimizin içinde yaşadığı dünyayla barışık olmamayı yasaklayan eşitliğin kişileşmiş halleri, nezaket ve ihtiyat arasında koşullu mutluluklarımızda insanın yaratıcılığını tartışmaya açıyor Ölümsüzlük’te. Şimdiki zamanın sıkıntılarıyla yok olmayı reddeden, ebedi tarihin belleğinde yer almak isteyenler ve daha korkakça bunu arzulayanları bir araya getirirken Nazım’ın dediği gibi “derya içre olup deryayı bilmeyen balıklar” gibi mekanik insanlığı reddediyor romanında. Romanı okurken sürekli tartışıyorsunuz yazarla, bu yanını diri tutuyor roman boyunca. Kitabın bencil bir dili yok bu yüzden, alçakgönüllü bir dil hakim romanda… Karakterlerinde kişilik analizlerini gerçekçi bir biçimde sunuyor.

İç dünyayı anlatmadaki başarısı bakımından Dostoyevski‘yi hatırlatıyor hemen. Yedi bölümden oluşan kitapta olaylar takdire şayan bir edebiyat ustalığı ile birbirine bağlanıyor. Kundera bu örgü içerisinde ‘ölümsüzlük’ü resmediyor okuyucuya. Öyle keyifli bir kurgu’yla masada Kundera ile sohbet eder gibi bulabiliyorsunuz kendinizi. Yedi bölüm içerisinde kimlerle tanıştırmıyor ki bizi Kundera; Goethe, Hemingway, Beethoven, ‘Niteliksiz Adam’ın yazarı Robert Musil, Dali, devrimci Macar şair Sandor Petöfi, Romain Rolland, Alman edebiyatının usta kalemlerinden Rilke, usta Fransız şair Eluard ve Arthur Rimbaud… Rimbaud özellikle yer tutuyor roman içerisinde. Farklı bölümlerdeki farklı karakterler için Rimbaud’un dizeleri ölümsüzlük şiarı olarak yaşamlarında duruyor. Tanıtımımız aracılığıyla sıraladığımız edebiyat ustalarıyla da tanışmanızı tavsiye


16-17_Layout 2 12/30/11 2:05 PM Page 2

17

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

ANTAGONİZMA AÇIK OTURUM*

S

evgili arkadaşlar, hepinizi en içten dileklerimle selamlıyorum. Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü vesilesiyle, bana burada görüşlerimi sunma olanağını tanıyan, Baştürk ailesine ve Disk/Genel–İş Sendikası’na teşekkür ediyorum. Görüşlerimi sizlere okuma inceliğinde bulunan sevgili Güran Fişek Hoca’ya teşekkürlerimi, saygılarımı sunuyorum.

rağmen, İstanbul 9. İdare Mahkemesi'nin bilirkişi raporlarını hiçe sayarak projenin durdurma kararını iptal ettiğini kaydeden Özgür; “Birkaç gündür Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay gözümüzün içine bakarak Emek’i yıkmayacaklarını söylüyor. Öte yandan Demircan dün yaptığı açıklamada ‘salonun içindeki önemli bölümler söküldü, birebir kullanılacak’ diyor. Bu yıkımın ta kendisidir” dedi.

'Cevap vermek için buradayız' Emek Sineması projesinin Beyoğlu'nda uygulamaya konulması planlanan kentsel dönüşüm projelerinden bağımsız olmadığını belirten Özgür; “Masa sandalye operasyonlarıyla boşaltılan ve büyük sermayeye açılması kolaylaştırılan İstiklal Caddesi, yaya-

laştırma adı altında elitleştirilecek Taksim Meydanı, satışa çıkartılan okul ve hastaneler, boşaltılan Tarlabaşı ve yıkım tehdidi altında ki Bedrettin Mahallesi, kaçak katlarıyla kazulet gibi yükselen Demirören AVM; hepsi aynı planın parçası. Bu topkeyün saldırıya karşı topyekün bir cevap vermek için buradayız” dedi Konuşmasının devamında sermayeye devredilen Emek Sineması’nın kamuya ait olduğunu belirten Özgür, Emek Sineması için; “Her türlü kullanım hakkı kamunundur ve kolektiftir. Bu nedenle meşru olan kamunun yararı ve kararıdır. Emek kolektif hafızamızın mekanıdır” dedi. Yapılan basın açıklamasının ardından kitle sloganlarla Emek Sineması önüne geçerek sabah saatlerine kadar, kurulan çadırlarda nöbet tuttu.

Ölümsüzlük- Milan Kundera, Çeviri: Aysel Bora Can Yayınları Çağdaş Dünya Yazarları Dizisi

ediyoruz buradan… Yinelersek ustaca bir teknik var Ölümsüzlük’te. Milan Kundera roman tekniğinde konuları ve olayları kendi tanımlamasıyla hikayelere gebe bir eşzamanlılık çizerek birbirine bağlıyor. Farklı bölümlerdeki kahramanlar rastlantılar zinciriyle bir diğer hikaye içerisinde yer alıyor ve yazar bunu “Varoluşsal matematik” olarak ifadelendiriyor. Kundera, bugüne kadar yazılmış romanların olay birliği kuralına fazlasıyla itaat etmesine, romanda dramatik gerilim yaratmak için olayların basit bir yola dönüştürülmesine karşı çıkıp; “Roman bir bisiklet yarışına değil, sofraya çeşit çeşit yiyeceklerin getirildiği bir şölene benzemek zorunda.” diyerek Ölümsüz lük’ün tekniğini oluşturuyor.(sayfa.246) Milan Kundera varoluşçuluğun son temsilcisi olarak kabul edilmektedir. Kitaplarında varoluşçuluğun resmi açıkça belirmekte, şöyle ki Ölümsüzlük’te bireyin yaratıcılığına vurgu

f MİLAN KUNDERA

esasta buradan mayalanmaktadır. Yaklaşımı, analizleri ve insanı toplum içinde yorumlayışı Sartre, Camus, Kafka gibi yazarları hatırlatıyor. Kitapta yer alan karakterlerden Agnes’nin hayatı yorumlayışı Camus’un Yabancı romanındaki Mersault’e benziyor. Ek olarak yazar edebiyat - düşün dünyasını, insanlık tarihini romanlarında harika bir biçimde fon olarak kullanmayı başarmıştır. Çekoslovakyalı yazar Milan Kundera 1929 yılında Prag’da doğdu. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşının sonunda komünist partiye üye oldu. Fakat komünist partiye karşı faaliyet yürütmekten partiden uzaklaştırıldı. Kundera bu sürecini ‘Şaka’ adlı romanında anlattı. ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ dünya çapında tanınan romanıdır. 15’e yakın roman yazmıştır. 1975 yılında Louis Aragon’un daveti üzerine, hala yaşadığı şehir olan Paris’e yerleşti.

≫ muzaffer oruçoğlu

Grizu adlı romanı yazarken karşılaştığım güçlükler üzerinde durmak istiyorum biraz. Romanı yazmadan önce, madencilerin ve onları kuşatan şartların özellikle iç dünyasını, ruhsal durumunu anlatmayı amaçlamıştım. Roman, madencinin ruhundaki fırtınayı özümlemeli, havzanın can alıcı çelişkilerini, gizli dünyasını estetize etmeli diye düşünüyordum. Havza, dil, tip, ilişki, ruh ve olay bakımından oldukça canlı ve zengindi. Bu canlı ve zengin alan, canlı ve zengin bir dille anlatılabilirdi ancak. Yeraltının ya da Hades’in karanlığını, basıncını, rutubetini, kör nefesini, göçüğünü ve ateş nefesini kat kat işgal eden karınca çeşnisinin iç dünyalarını anlatmak için de böylesi bir dile ihtiyaç vardı. Yaşamımın on üç yılını cezaevinde, 20 yılını da yurt dışında geçirmiş, dilin dinamik dünyasından ve kaynaklarından kopmuş birisi olarak, en büyük güçlüğü dilde çektim ve bu dili romanda yakalayabildim mi bilemiyorum. Öte yandan, madenci değildim; madencinin iç dünyasını nasıl anlatacaktım? Avustralya’da ve Almanya’da kömür ocaklarına inmekle, Duisburg’daki yaşlı, Zonguldak’lı madencileri dinlemekle de madencinin ruhunu tanıyamazdım. Bu noktada, kendi ruhuma dayandım. General ya da tüccar olmadığı halde, generalin ve tüccarın iç dünyasını anlatan yazarları düşündüm. Hapislik hayatımda, bazı cezaevlerinin havasız, yarı-loş, rutubetli yeraltı hücrelerinde, tek başına kalmamın, kendi iç fırtınalarımı dinlememin ve kendimle hesaplaşmamın bende bıraktıklarına dayandım. Bir yeraltı hücresinin de, tıpkı bir maden ocağı gibi, insanı kendi iç gerçekliğine, sabır, metanet, dayanışma ve merhamet duygusuna doğru yolculuğa çıkarabileceğini düşündüm. Eski ve yeni madencilerin anılarını dikkatle inceledim. Roman, madencinin iç alemine ne ölçüde yaklaştı bilemiyorum. Bir yazarın yaşamında en güzel şey, her eserinin yeni bir biçim ve dille ortaya çıkmasıdır. Bu, oldukça zor bir iştir. Kömür havzasının, insanı yeni bir biçime ve dile teşvik eden, zorlayan bir alan olmasına rağmen, grizu adlı romanlarla, yirminci yüzyıl Cumhuriyet dönemi romanının klasik

biçimini aştığımı, yeni bir biçim yakaladığımı söyleyemem. Gerçeği yorumlamaktan veya bire bir yazmaktan rahatsız olduğum halde; sanat denilen şeyin de, gerçeği, felsefenin ve estetiğin ateşinde biçimlendirme ve bir üst seviyede yeniden yaratma olayı olduğunu bildiğim halde; gerçeğin ayartıcı sesi, roman yazma sürecinde, sirenler gibi çekti beni; bu çekiş gücüyle, zaman zaman, uzun politik geçmişimin katı labirentlerine girdim ve biçim yaratma dehasından uzaklaştım. Bu benim yaratıcılığımın hazin yanıdır. Grizu romanını yazarken, hayal dünyam, farklı tiplerin, karakterlerin bir alanı haline geldi. Bazı bölümleri, kavrama minvalini yitirmiş, kendi dışında gezinen bir kalemle yazınca, kendimi, sonsuzluğa karşı işleyen bir zaman diliminin içinde buldum ve ortaya, hiç ummadığım mizahi karekterler çıktı. Bu bölümler bana, mizah denilen şeyin, gerçeğin ruhuna ve büyüsüne, edebiyatın diğer alanlarından daha yakın olduğunu telkin etti. Sevgili arkadaşlar, sanat, özünde, ahlaka karşı bir çıkıştır. Gerçek yaratıcıların Grizu’yu yazarken, en çok şiir ve felsefe okuduğumu belirtmeliyim. Düşüncenin, hayalin ve ahlakın sınırlarını zorlamanın, bunların dışına taşmanın başka bir yolu var mı bilemiyorum. Ben politikadan sanata, sanattan politikaya ve yeniden sanata geçmiş bir insanım. Politikanın habis yanından, yani ahlak sisteminden; kurallar, tasnifler, hiyerarşiler silsilesinden kurtulma çabam, benim edebi yaşamımın önemli bir çabasıdır. Öte yandan, politikanın devindirici ateşini, estetize ederek, edebiyata taşıma gibi bir şansa sahip olduğumu da belirtmeliyim. Yazdığım her romanın özüne, kendini okura zor hissettiren bir Promete ateşinin sinmesini ve bu ateşin, sonsuzluğa ve onun ürkütücü, dipsiz kara deliğine, zorunluluğuna karşı bir bebek safiyetiyle gülümsemesini isterim. Sonuç olarak arkadaşlar, bu romandan, yani bana, farklı stillerde madenci resimleri yaptıran, krizimi derinleştiren ve krizime, felsefi bir roman yazmayı fısıldayan, Grizunun 4. Cilt ’inden memnun olduğumu belirtmeliyim. Ben en çok bu romanın kahramanlarıyla iç içe geçtim. Bu romanın kahramanlarının bir bölümü, kendi gerçeklikleriyle resim dünyasında yerlerini aldılar ve çizimleri sırasında, sürrealist bir dünyaya doğru taşıdılar beni. Romancı kahramanlarını yaratır; kahramanları döner, romancıyı yaratır. Sevgilerimle. *Yazarın Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü vesilesiyle ödül törenine gönderdiği sunum metni.


18-19_Layout 2 12/30/11 2:07 PM Page 1

18 dünya haber

Rusya’da

protestolar

sürüyor

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Suriye’de dengeler

Rusya, yapılan seçimler sonrası protesto eylemlerine sahne oluyor. Seçimlere hile karıştırıldığını iddia eden muhalifler, yapılan seçimlerin iptal edilerek yeniden yapılmasını talep ediyor

Arap Baharı olarak lanse edilen ve Tunus, Mısır ve son olarak da NATO’nun saldırısıyla Libya’da devrilen yönetimlerden sonra Suriye de aynı kıskacın içine çekiliyor. Emperyalist devletlerce markaja alınan Esad yönetimi aylardır süren muhalif gösterilerin barışçıl amaç taşımadığını ileri sürerek, gösterilerin yapılmasına izin vermiyordu. Muhalif güçler ise saldırıların Esad yönetimi tarafından geldiğini öne sürerek uluslararası müdahalenin olmasını savunuyordu.

Rusya’da yapılan seçimlerin ardından muhaliflerin protesto eylemleri devam ediyor. Seçimlere hile karıştırıldığını ileri süren muhalif eylemciler Rusya’nın çeşitli kent merkezlerinde protesto gösterileri düzenledi. En büyük gösteriye ev sahipliği yapan Petersburg ve Moskava’da yapılan eylemlere on binlerce kişi katıldı.

Ancak son bir kaç hafta içerisinde bazı değişiklikler baş gösterdi. Daha önce Suriye’ye yaptırım kararı alan Arap Birliği geri adım attı. Yaptırımlar ne ölçekte devam edecek ya da Arap coğrafyasında daha ne gibi gelişmelere tanık olunacağı, emperyalistler arasındaki siyasi gelişmelere bağlı. Fakat bugün açısından durum göre-

celi de olsa bir uzlaşıya varmış gibi gözüküyor.

Rusya’nın Suriye tasarısı Rusya, Suriye meselesiyle ilgili 15 Aralık’ta BM Güvenlik Konseyi’ne tasarı sundu. Tasarıda Esad yönetimi ve muhaliflere şiddet olaylarını sona erdirmeleri çağrısında bulunurken; hükümetten ifade özgürlüğü, halkın örgütlenme hakkını tanıması konusunda reformlar yapması, olaylarda ölenlerle ilgili soruşturma açılması isteniyor. Rusya’nın hazırladığı ve BM güvenlik Konseyi’ne sunduğu tasarının, daha önce AB ve ABD tarafından hazırlanan tasarıdan farkıysa askeri müdahaleye kapı açacak yaptırım kararının bulunmaması. Ardından Kahire’de toplanan Arap Birliği, Suriye ile ilgili aldığı kararlarda karşılıklı

uzlaşmayı esas alan bir tutum aldı. Kahire’de yapılan toplantıda Şam, Arap Birliği’nin sunduğu planı kabul etti. Yapılan anlaşmanın içeriği ise şöyle:

Esad yönetimi, muhaliflerle diyalog sürecini başlatacak, Arap Birliği tarafından gönderilecek olan gözlemci heyetin ülkeye girmesini kabul edecek, şiddetin son bulmasına yönelik adımlar atarak, barışçıl gösterilere askeri müdahalede bulunmayacak. Bunlara karşılık ise her hangi bir dış müdahale engellenerek, toprak bütünlüğü korunacak.

Gözlemci heyet Suriye’de Bu anlaşma çeçevesinde Arap Birliği gözlemci heyeti olayları yerinde incelemek için Suriye’ye gitti. Heyet “Biz burada olay yerinde yaşanan gerçekleri görmek için geldik. En önemli olan şey şiddetin son

Seçimler yenilensin Moskava’da Kremlin Sarayı’nın birkaç kilometre uzağında yapılan protesto eyleminde, Vilademir Putin’in istifası istenirken, seçimlerin yeniden yapılması gerektiği vurgulandı. Yöneticilerin gelişmeleri aktarırken çarpıttığı öne sürülen eylemde, gerçeklerin çok farklı geliştiği, sosyal medyanın bunu gördüğü ama televizyonların buna kayıtsız kaldığı ifade edildi. Çıplak gözle bakıldığında gerçeğin görüldüğüne dikkat çekilen eyleme; liberaller, milliyetçiler, çevreciler ve Rusya Komünist Partisi taraftarları katıldı. Petersburg’da yapılan eylemde de aynı talepler dile getirilirken, Putin aleyhine sloganlar atılarak seçimlerin yasal olmadığı ifade edildi. Birleşik Rusya Partisi’nin seçimlere hile karıştırdığı ve oyları çaldığına dikkat çekilen eylemde seçimlerin yenilenmesi istenildi. Ayrıca birçok kentte de binlerce kişinin katıldığı destek eylemleri düzenlendi. Novosibirsk, Orenburg, Chelyabinsk gibi kentlerde düzenlenen destek eylemlerinde onlarca kişi gözaltına alındı. Petersburg’da düzenlenen eylemde de gözaltına alınanlar oldu.

Medyedev’den reform çağrısı Seçimlerin ardından protesto eylemlerinin gelişmesiyle birlikte Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medyedev, seçimler hakkında inceleme başlatıldığını duyurdu. Devlet Başkanı olarak yaptığı son konuşmasında parlamentoya seslenen Medyedev reform sözü verdi. Ayrıca partilere seslenen Medyedev, siyasi reformlara ağırlık verilmesi gerektiğini söyledi. Ancak bu konuşma yapılan protestoların önüne geçemedi. Medyedev’in konuşmasını tatmin edici bulmayan muhalif kesimler “Hükümet üzerinde hiç bir kontrol yok. Devlet Başkanı bu konuyu ciddiye almıyor. Sadece bahsini geçiyor. Ama tüm dünyada var olan mekanizmanın burada olmadığından bahsetmiyor. Mekanizmadan kastımız, parlamento, sivil otorite ve medya mekanizması.” dedi.

İkili yönetimin ortaya çıktığı Suriye’de Ulusal Konsey ile Esad’a bağlı Suriye ordusu arasında çıkan çatışmalarda neredeyse hergün onlarca kişi ölüyor ve yaralanıyor. Gelişmeleri yerinde incelemek üzere Arap Birliği tarafından oluşturulan heyet Suriye’ye gitti

Grevler Avrupa’da hayatı Avrupa’da yayılan grev dalgası devam ediyor. Fransa, Belçika ve Portekiz’de sırasıyla yaşanan grevlerle hayat durma noktasına geldi Krizle başı dertte olan Avrupa devletlerinde grev dalgası her geçen gün yenileriyle devam ediyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğe, onaylanan bütçelerle krizin yüküne ve hak gasplarına itiraz eden emekçiler hükümetlere grevlerle cevap veriyor. Belçika hükümetinin emeklilik yasasında yapmak istediği değişiklikler kamu çalışanları tarafından grevle karşılandı. Belçika’da 1,5 yıl sonra kurulabilen 6 par-

tili koalisyon hükümeti AB’nin önüne koymuş olduğu kriterlere göre bütçe açığını 2012 itibariyle yüzde 3’ün altına çekmek için 11,3 milyar euroluk kemer sıkma politikası uygulama kararı almıştı. Bu nedenle 60 olan emeklilik yaşını 62 yaşına çekmeye çalışan Belçika hükümetine ilk cevap 24 saatlik genel grev oldu.

hava alanları grevden en çok etkilenen alanlar oldu. Fransa’da ise havaalanı güvenlik çalışanları greve gitti. Yaşanılan grevle birlikte Lyon ve Paris Charles de Gaulle havaalanlarının dış hat uçuşlarında aksamalar meydana geldi.

Kemer sıkmayacağız

Tarihin en büyük özelleştirme planı

22 Aralık’ta yaşanan ve ACV, ABVV ve ACLVB sendikalarının önderlik ettiği 24 saatlik greve ülke çapında yoğun bir katılım sağlandı. Yapılan grev hayatı felce uğratırken, kamu taşımacılığı ile posta hizmetleri tamamen durdu. Hastane, yurtlar, okul, belediye hizmetleri, hapishaneler ve kreşlerde ise asgari düzeyde hizmetler verildi. Demiryolu, liman ve

Portekiz özelleştirme planı çerçevesinde en büyük özelleştirme programını hayata geçiriyor. Portekiz’de Pedro Passos Coelho öncülüğünde haziran ayında iş başına gelen sağ koalisyon hükümetinin Portekiz tarihindeki en büyük özelleştirme programı, devletin enerji sektöründeki hisselerinin neredeyse tümünü devretmesiyle başladı. Bu program çerçe-


18-19_Layout 2 12/30/11 2:07 PM Page 2

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

19

r değişiyor mu? bulması” gerektiği yönünde açıklama yaptı. Sayısı 50 civarında olan gözlemci heyet Suriye’de gözlemlerde bulunarak yaşanılan çatışmalara dair bilgi verecek. Böylelikle Esad yönetiminin mi yoksa muhaliflerin mi silah kullandığı kanıtlanmış olacak. Muhaliflerin ısrarla üzerinde durduğu dış müdahalenin gerekliliğine karar verecek. Birleşmiş Milletler’in girişine izin verilmeyen Suriye’de incelemelerini sürdüren heyet Şam yönetimi ve muhaliflerin yetkilileriyle görüşmeler yaparak şiddet olaylarının durdurulmasını isteyecek.

Humus’tan tanklar geri çekildi Esad yönetimine bağlı askerler bazı kent merkezlerinden geri çekilmeye başladı. Gözlemci heyetin Suriye’ye ulaşmasının ardından ilk olarak Humusta’ki tank ve

ağır silahları geri çeken Esad, bazı Humus Daeel gibi kentlerde yapılan kitlesel gösterilere de müdahalede bulunmadı. Daha önce Arap Birliği’nin göndereceği heyete itiraz eden fakat yapılan uzlaşma sonrası razı gelen Suriye yönetimi, şimdi bir uzlaşı arayışı ve “reform derdine düşmüş gibi görünüyor. Ancak bu uzlaşı veya gelişmenin ne yöne doğru evrileceği henüz netleşmiş değil. Zira BM’nin konuya ilişkin net tutumu henüz açıklanmadı. Hal böyle olunca atılan adımların ve gelişmelerin seyrinin ve ortaya çıkacak yeni durumda somutlanmamış oluyor. Kuşkusuz emperyalizmin güdümünde ve ona hizmet eden bir pozisyon ortaya çıkacak ancak bunun içeriği Suriye’deki halka yansıyacağı biçim (ki özü açıktır) ve bir müdahalenin olup olmayacağı henüz kesinlemiş değil.

durdurdu vesinde devlete ait olan enerji işletmesinin hisseleri Almanya'nın E.ON, Brezilya'nın Eletrobras ve Cemeg ve Çin şirketlerine satılarak devlete ait hisseler yüzde 4’ün altına indi. Özelleştirmelerin diğer bir adresi de Portekiz Hava Yolları. Hedef, işletmenin 2012 yılı sonuna kadar tamamen özelleştirilmesi. Daha önce hükümette olan Sosyalist Parti mayıs ayında AB, IMF ve Avrupa Merkez Bankası’nın sunduğu şartlarla yapılan anlaşmayla, 110 milyar dolar kredi karşılığında enerji sektörünün satışını kabul etmişti. Şimdi ise hükümette olan Pedro Passos Coelho başkanlığındaki kabine tarihin en büyük özelleştirme planını devreye sokmuş bulunuyor. Hükümetin özelleştirme planı işçiler ta-

rafından protesto edildi. Fransa ve Belçika’nın ardından Portekiz’de, İşçiler Genel Birliği (UGT) ve Portekiz İşçiler Genel Konfederasyonu (CGTP) öncülük ettiği greve tanıklık etti. Ülkedeki son çeyrek yüzyılda gerçekleşen en büyük genel grevin altına imza atan UGT ve CGTP hayatı durdurdu. Üç gün süren genel grevde halk özelleştirmelerle birlikte gelen kemer sıkma politikalarına karşı çıktı. Çalışma saatlerinin uzatılması, ek ücretlerin kaldırılması, vergilerin yükseltilmesi ve sosyal harcamalarda kesintiler yapılmasını öngören yasaya karşı emekçiler alanlara akın etti. Ulaşımın neredeyse durma noktasına geldiği Portekiz’de işsizlik oranı 12,5 civarında bulunuyor.

EKSEN

≫ ahmet hacalişi k.

2011’DE DÜNYA VE TÜRKİYE

D

ünya 2011’e girerken büyük bir korku ve karamsarlık içindeydi. Burjuva iktisatçıları tarafından “Tarihin sonuna gelindiği” tatlı yalanlarıyla halklar kandırılırken 2008 Ekim ayında ABD’de patlak veren ve hızla bütün dünyaya yayılan emperyalist kapitalizmin bünyevi mali krizi 2011 senesinde de dramatik bir şekilde devam etti. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede şirketler, bankalar battı, devletler iflas etti. Kapitalizmde devletin asli görevi sistemin uzun vadeli çıkarlarını gözeterek emeğin sermaye tarafından sömürüldüğü düzenin yeniden üretim koşullarını tesis etmek olduğu için bir bölüm sermayedar feda edilse de kriz kontrol altına alınamadı. Düzeltici savaş gündeme geldi. Sene başında Tunus’da bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan kitlelerin “demokrasi” talebi dalga dalga bir süre sonra tüm Arap coğrafyasını sardı. Tunus, Libya ve Mısır’da yönetimler kağıttan şato gibi devrildi. Kitlelerin başlangıçta dile getirdiği sistemden kopuş olasılığı ABD elebaşılığındaki emperyalizmi korkuttu. Nereye evrileceği belli olmayan dalgayı yönlendirmek, söndürmek için devreye girildi. Emperyalizmin müdahalesi, sınıf partilerinin güçsüzlüğü, programsızlığı, örgütsüzlüğü sonucu devrimci dalga tersine döndü. Bölgedeki alt üstten sonra sıra Suriye’ye geldi. Libya’da kullandıkları El Kaide militanları ve paralı askerleri Türkiye kanalıyla Suriye’ye sokan emperyalizm, Müslüman Kardeşler eliyle Sünni çoğunluğu kullanarak Alevi devlet sınıfları-Sünni burjuvazi ittifakını bozup Suriye’yi teslim almak peşinde. Böylece bölge yeniden dizayn edilirken Sünni ittifakı oluşturulup Şii eksenini parçalama hesabı da yapılıyor. 2007 Brüksel toplantısından sonra siyasal Avrupa birliği idealinden vazgeçip gevşek birlik politikasını benimseyen AB, Küresel kriz sonrasında 4 parçaya bölündü. Önce Avro alanı olarak nitelendirilen 17 ülke iki gruba bölündü. Bunlardan ilkini Almanya hegemonyasındaki alacaklı güçlü grup (Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya, Finlandiya ve Lüksenburg), diğerini ise Avro alanının borçlu zayıf halkalar grubu oluşturuyor. Almanya’nın kontrolünde gerçekleşen Avro’ya geçiş süreci küresel krizle kırılmaya uğradı ve Almanya süreçten en kazançlı çıkan ülke oldu. Fransa krizde ciddi darbe almasına karşın ikinci büyük olarak Almanya’nın müttefiki durumunda. Avro’lu hayatı tercih eden diğer 10 ülke (İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, İrlanda, Slovakya, Slovenya, Kıbrıs, Malta ve Estonya) ise sarsıntıya uğradı. Avro’ya geçişleri uygun olmayan 7 ülke (Polonya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Litvanya, Latvia) diğerleri kadar olmasa da krizin darboğazıyla baş başa kaldılar. Avro alanı dışında kalan varlıklı grup İsveç ve Danimarka krizden pek fazla etkilenmediler.2007-2008’de finansal krizi en derinden yaşayan İngiltere küresel kriz enkazını onarmaya çalışırken yol açtığı bütçe açıkları ve kamu borç yükünü düşürme sorununu aşmış değil. Avro bölgesi yeniden yapılandırılırken birliğin artık Almanya’nın önderliğinde bir çekirdek tarafından yönetileceğini, onların etrafında ise ikinci ve hatta üçüncü grup ülkeler olacağını söylemek mümkün. AB mali kriz yaşar ve krizi aşmak için dış mali kaynağa ihtiyaç duyarken, 64 milyar dolarlık AB yatırımı ve 3 trilyon dolarlık rezervi ile Çin ise G.Avrupa’da hegemonya kurma hayaliyle gelişmeleri ellerini ovuşturarak izliyor. Başkan Mao’nun ölümünden sonra süratli bir şekilde kapitalist inşaya girişen Çin 2011’de,

“barış içerisinde yükseliş” politikasıyla dünya düzenini şekillendirmede yavaş ve temkinli adımlarla da olsa ilerlemeye devam etti.3 trilyon dolarlık rezerviyle en çok kredi veren ülke konumuna yükselen Afrika, Latin Amerika ve Asya’da mevzi kazanan Çin’in Irak’ta kuyu işletmeye başlayarak en önemli enerji coğrafyasında doğrudan var olmaya girişmesi bugünün kapitalizmine liderlik edebilmek için gerekli adımları atmaya başladığını gösteriyor. Her sene yüzde 8-9 gibi yüksek bir hızla büyümeye devam eden Çin dünyanın en büyük ihracatçısı, ABD’den sonra dünyanın en büyük ekonomisi oldu. 2011 yılında, 110 yıldır kesintisiz olarak dünyanın en büyük imalatçısı konumunda olan ABD’yi geride bırakarak birinci sıraya yerleşti. 2005 senesinde yapılan çalışmalarda Çin’in ABD’yi 2027’de geride bırakacağı öngörülürken, emperyalizmin krizi bu tarihi daha yakına 2020’ye çekti. 2008 senesinde ortaya çıkan ve 2011’de derinleşen krizle birlikte 200 yıllık egemenlik döneminden sonra ABD elebaşılığındaki emperyalizm tepe noktasından inişe geçti. İnerken de birinci kalmak için çaba harcayan, 1985 senesinde dünya ekonomisinden yüzde 22,95 pay alırken bu yıl yüzde 19,59 pay alan ABD’nin gerileme süreci devam ediyor. Bush’un Ortadoğu merkezli Avrasya stratejisinin Irak-Afganistan’da çökmesinden sonra Obama çatışmanın sıklet merkezini Pakistan-Afganistan’a kaydırarak asıl kapışmanın Orta Asya’da olacağının sinyallerini vermişti. ABD bu çerçevede 2011’de Pasifik ve Hint okyanusunda yeni üsler kurarak Çin’i doğu ve güneyden kuşatma askeri faaliyetlerine devam etti. Konjonktürel politik ve ekonomik gelişmeler sayesinde kendisini toparlayan Rusya kısa bir geri çekilme döneminden sonra kendi stratejisinin sınırlarını dikte ettirmeye 2011’de de devam etti. Bir taraftan Kafkasya’daki mevzilerini sağlamlaştırıp ABD’nin güçlü olduğu Kafkasya bölgesinin destabilize edilmesi ve kendisinin güçlü olduğu Orta Asya mıntıkalarının ise stabilize edilmesinde epeyce yol kat etti. Dünya ekonomisinden 1995’de yüzde 2,95 pay alırken, 2011’de yüzde 3,35’e çıkaran Rusya sistemin krizine karşın büyümeye devam ediyor. 2011 yılına “komşularla sıfır sorun”, “stratejik derinlik”, “pro aktif”, “yükselen güç”, politik hayaliyle başlayan Türkiye sene sonunda ahde vefasız, çok sorunlu, ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronu noktasına geldi. Libya’daki emperyalist işgale katıldıktan sonra şimdide kapı komşusu Suriye’de iç çatışmayı körükleyen esas unsur pozisyonuna talip olması ülke adına korkutucu sonuçlar vermeye adaydır. Diğer yandan bütün cilalamalara karşın sıcak paraya muhtaç ekonominin çok kırılgan olduğu ve her an bir krizle karşılaşabileceği de ortaya çıktı. Dış borcu 310 milyar dolara, dış ticaret açığı 90 milyar dolara, cari açığı 80 milyar dolara çıkan, gerçek işsiz sayısı yüzde 17 olan, en tepedeki yüzde 10’un milli gelirden 32,2, en alttaki yüzde 10’un ise milli gelirin 2,1’ini aldığı ülkemizde halkımız tatlı yalanlarla kandırılmaya 2011’de de devam edildi. Egemen sınıfların, emperyalizmin tüm manipülasyonlarına, yönlendirme çabalarına karşın yönü henüz belli olmasa da 2011 yılında dünyada devrimci dalganın yükseldiği görüldü. Gerçek demokrasi, eşitlik, özgürlük, daha adaletli bir ekonomik düzen talepleriyle, tarihsel konumları, gelişmişlik düzeyleri farklı ülkelerde benzer talepleri dillendiren benzer örgütlenme biçimleri yaratan eylemlerin ortaya çıkmaya başlaması zaten başka türlü anlamlandırılamaz ve galiba 2012 için umutlu olmamızı sağlayan da bu ruh hali olacaktır.


20-21_Layout 2 12/30/11 2:09 PM Page 1

20 dosya

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Elen Soykırımı

‘

Alman Askeri Misyonu görevlileri, Osmanlı Genelkurmayını uzun yıllardır kontrol etmektedirler, gerek elçileri gerekse her düzeydeki komutanlarıyla Ermenilere yapılan muameleler bilgileri dâhilindedir. Her kademedeki Alman görevliler kırımdan haberdardır ve üstlerine sürekli raporlarla soykırımı belgelemektedirler

SAİT ÇETİNOĞLU

Mihail Rodas’ın çalışması1 tarihi topraklarından kazınan Elen halkının soykırımında Alman etkisini ve yönlendirmesini tarihsel süreç içinde incelemektedir. Eser olayların dumanının tüttüğü bir dönemde sıcağı sıcağına yazılmıştır. Türkiyeli okurun Ermeni Soykırımı konusunda oldukça önemli bilgilere ulaşabileceği kaynaklar varsa da 1915 Soykırım sürecinde diğer kadim halklara uygulanan soykırım ile ilgili ulaşabileceği kaynaklar oldukça sınırlıdır. Elinizdeki bu değerli inceleme bu boşluğun doldurulmasına yönelik titiz bir çalışmadır. Rodas, değerli eserinde, Almanya’nın gerek Hamid ve gerekse İttihatçılarla kol kola Osmanlı coğrafyasına ve bu coğrafyanın kadim halklarına yönelik emperyal seferinin ekonomik ve siyasi nedenlerini ve sonuçlarını inceler. Bu nedenler Osmanlı coğrafyasının kadim halklarının tek tek sonunu hazırlamış, sonuçta bu halkların kadim topraklarından kazınmasına neden olan en büyük etmen olmuştur. Almanların Osmanlı'nın kırım politikalarını onaylamalarının tarihi eskidir. Alman İmparatorunun, İttihatçılarla dostluğunun yanında Sultan Hamit’le dostluğu da eskiye dayanır ve Kayzer, Jöntürk “devrimi”nden de endişe duymamıştır. Jöntürk “devrimi”yle Alman çıkarlarının zedelenmeyeceğinin bilincindedir. Darbeden sonra kendisine sunulan rapora “bizim oğlanlar” notunu düşer. 1894-1896 Ermeni katliamlarından sonra “hissizleşmiş Avrupa onlardan [Hamid ve ekibinden] nefret eder ve katliamların mimarı Kızıl Sultanı lanetlerken, imparatorluk çapındaki katliam dizisinin sona ermesinden yaklaşık iki yıl sonra, 1898’de II. Wilhelm’in, Türkiye’ye yaptığı ikinci ziyarette büyük tantana ve törenlerle karşılanmasının Almanları memnun etmesi, onların bir tebaa milliyetinin boğazlanmasını affetme eğiliminde olduğunun işaretidir. Bu hoşgörü için, imparator ev sahiplerince cömertçe ödüllendirilecekti. Fransız Büyükelçi Cambon’un sözleriyle “Sultan konuklarına paha biçilmez hediyeler vermekle tam bir sağmal inek olduğunu gös-

Unutulan unutturulan Elen Soykırımında Alman etkisi

termişti[r].” Hamit, imparatoru hediyelere (bugün inkar endüstrisi çerçevesinde yabancı resmi tarihçilerin ödüllendirildiği gibi)boğacaktır. Alman İmparatoru ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nu ziyaret eden politik papaz Naumann, Almanların yüksek çıkarlarının Türk imparatorluğundaki Hristiyanların ızdıraplarına politik olarak kayıtsız kalmalarının gerekli olduğunu söylemekten çekinmeyecektir. Paul Rohrbach, 1915 Soykırımı’nın provası mahiyetindeki 1894-96 dönemi katliamlarının yaygınlığını ‘Almanya’nın katı Türk dostu tutumuna’ bağlar. Hamid dönemindeki katliamlar sırasındaki Berlin ve diplomatların sergilediği tek tip tutum ile bir bakıma 1915 Soykırımı sürecinde sergilenen neredeyse özdeş tutum, iki olayı birbirine bağlayan işlevsel halka olarak belirmektedir.

Faillere sağlanan dokunulmazlık Alman soykırım araştırmacısı Wolfang Gust, amacının soykırımı, mümkün olduğunca kapsamlı bir biçimde belgelemek, ancak bunu yaparken, aynı zamanda her türlü inkârın var olma nedenini çürütmeye de çalıştığı, soykırım sürecindeki arşiv belgelerini inceleyerek okurlara sunduğu Ermeni Soykırımı (Der völkermord an den armeniern, die tragödie des neltesten christenvolkes der welt2) adlı kapsamlı eserinin girişinde “Ermeni Soykırımı’nın çok da kesin olmamakla birlikte, 20. yüzyılın ilk büyük soykırım örneğini teşkil etmek gibi bir özelliği vardır. Bu kesin olmama hali, işlenen suçun büyüklüğüne rağmen cezalandırılmaktan büyük çapta kurtulmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Faillere sağlanan dokunulmazlık, Ermeni Soykırımı´na bir başka önemli fark yüklemiştir. Bu da, bizzat Hitler’in de dile getirdiği gibi, Nazileri II. Dünya Savaşı´nda kitlesel imha kampanyalarını işlerliğe geçirme konusunda cesaretlendiren başlıca faktörlerden biridir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı Ermeni felâketi yalnızca Yahudi Holokostu’nun bir önceli değildir, aynı zamanda onunla organik bir bağlantısı da vardır.

1.

BÖLÜM


20-21_Layout 2 12/30/11 2:09 PM Page 2

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

f elen soykrımı

dosya 21

nda Alman etkisi f Katliamı planlayanlar cunu şu sözleriyle özetler: “Soykırımın hiçbir engelle karşılaşmadan tamamlanmasına izin veren bu yüksek düzeyli otoritelerin hoşnutsuzluğuna rağmen tam olarak ve resmen belgelenmiş oldu.” Gust’un incelediği ve okurlara sunduğu belgeler 1915 Soykırımı sürecindeki Alman etkisi, denetimi ve yönlendirmesini yalanlanamaz bir şekilde açıkça ortaya koyar. Alman etkisi, Osmanlı İmparatorluğu ile olan askeri ittifakını zedeleme endişesiyle engelleyebilecek durumda olduğu halde soykırımı engelleyebilecekken görmezden gelme ve kolaylaştırılmasında dolaylı bir etki değildir. Görmezlikten gelmek bilen, gören hesaplı bir tutumdur. Bu tutum, özellikle tarihin kaydettiği en büyük toplu katliamlardan biri sözkonusu olduğunda planlı ve sistemli bir tutumdur.4 Gust’un sunduğu belgeler, 1915 Soykırımı’nı Almanların direkt olarak yönlendirilmesiyle gerçekleştiğini açıklayarak Rodas’ın gözlemlerini doğrular.

Ancak ilkinin barındırdığı bir özellik onu ikincisinden ayırır. Holokost tam olarak kabul edilmiş, bedeli ödenmiş ve fail kampında yer alanlarca büyük oranda tazmin edilmişken, Ermeni Soykırımı, geçmişteki ve şimdilerin Türk makamlarınca utanmazca inkâr edilegelmektedir. Bu inkârcılık sendromu, soykırımın başlıca bileşenlerinin, yani, taammüden, kurban halkı imha etme niyetinin ve merkezî otoritelerin hedefteki kurban halkın toptan imhasının örgütlenmesi ve yürütülmesine doğrudan karışmış olmalarının inkârıyla bütünleşmektedir.” Wolfang Gust’un sözleri 1915 Soykırım sü-

recinde, soykırıma uğrayan unutulanunutturulan diğer halkların, Elen, Pontos ve Süryani Soykırımı içinde geçerlilik özelliğini taşımakta ve unutulan soykırım üzerindeki örtüyü kaldırmaktadır. Rodas’ın eseri de unutulan soykırımın üstündeki örtüyü kaldırmasının yanında gerek Wolfang Gust’un gerekse Vahakn N. Dadrian’ın3 eserlerini de tamamlar niteliktedir. Ayrıca Rodas’ın sıcağı sıcağına yaptığı tespitler yıllar sonra Alman arşivlerinde Gust ve Dadrian’ın çalışmalarıyla da doğrulanmıştır. Gust, Alman arşiv belgeleri incelemesi sonu-

Dadrian, Ermeni Soykırımı’nda Alman etkisini de tartışarak, ittifak devletleri arşiv belgelerinden hareketle soykırımı incelediği İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı -Toplu Makaleler 3- adlı eserinde bu belgelerin öneminin altını çizer. Bu belgeler, kamuoyuna açıklanmak amaçlı değil, kurum içi dahili amaçlar güden raporlar olmasından dolayı önemlidir; “Almanya ve Avusturya, 1. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin politik ve askeri müttefikleriydi. Bu devletlerin temsilcilerinin, çoğu sadece kurum içi amaçlarla yazılmış olan özel, gizli ve çok gizli raporları, mevcut başka kaynak ya da verinin boy ölçüşemeyeceği bir doğruluk ve yakınlığa sahiptir." Alman Askeri Misyonu görevlileri, Osmanlı Genelkurmayını uzun yıllardır kontrol etmektedirler, gerek elçileri gerekse her düzeydeki komutanlarıyla Ermenilere yapılan muameleler bilgileri dâhilindedir. Her kademedeki Alman görevliler kırımdan haberdardır ve üstlerine sürekli raporlarla soykırımı belgelemektedirler. “Üstlerinin örtülü planları ve amaçlarının farkında olmayan Alman devletinin bu alt düzeyli memurları, üst kurumlarını yayılan kitle katliamlarının ayrıntılarıyla ilgili olarak tam anlamıyla bir rapor bombardımanına tuttular; benzer raporlar Türkiye’nin içinde görev yapan Alman subayları tarafından Almanların Türkiye Askeri Misyonuna gönderildi. Avrupa’daki diğer devlet arşivlerine kıyasla, Bonn’daki Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin depoları bu kitlesel katliamla ilgili birincil kaynakları yönünden kıyas kabul etmez” Üstlerinin planları ve amaçlarının farkında olanlar da, çok övündükleri Alman disiplini çerçevesinde üstelerine gönderdikleri raporlarla soykırımı belgelemişlerdir. Almanların raporları, kırıma ilişkin inanılmaz ayrıntılar içermektedir. Burada örnek olarak Teşkilat-ı Mahsusa kumandanı olan Albay Stange’nin raporundan söz edelim. Albay Stange’nin özel konumuyla birlikte raporu da belgeleme bakımından önemlidir. Onun bu uzun raporu, açık yürekliliği, olgusal temelleri, özgünlüğü ve geniş perspektifiyle dikkatleri kendisine çekiyor.

Burada Stange içinde fırsat, tasarlama, karar alma, gözetim, zulüm tipleri ve imhanın ölçü ve failleri gibi unsurların bir ilişki ağına oturtulduğu görünen bir soykırım sendromunun işleyiş hatlarını kendi askeri üslubuyla sunuyor.

Ermeni ahalini tehcir mukarrerdir Dadrian’ın soykırım konusunda Alman, Avusturya ve Bulgaristan arşiv kaynaklarında yaptığı incelemeleri öğreticidir. Dadrian, Alman etkisini iki kategoride inceler; biri tavsiye ve kolaylaştırma, diğeri de rıza ve icabet etme. Alman askeri misyonuna bağlı görevlilerin bir kısmı kararları verirken bir kısmı verilen kararları uygulamış, bir kısmı Ermenilere yapılan muamelelere rıza göstererek göz yummuştur. Raporların karartılmasının yanında soykırıma tavır alıp belgeleyenler de yine bu misyon görevlileridir. Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Erkan-ı Harp Reisi, Seeckt: “Ermenilere yönelik Hristiyanca tüm duygularımız ve politik kaygılar savaşın mecburiyetleri karşısında ortadan kalkmak zorundadır” demekten çekinmeyecektir. Diğer Alman Erkan-ı Harbiye Reisi General Bronsart’ın sorumluluk temeli sağlayan bir emri vardır: Ermeni ahalini tehcir mukarrerdir. General silahsız ve izole edilmiş amele taburlarındaki Ermeni askerlere karşı sert önlemler alınması emrini de verir. Bir diğer örnek de demiryollarında sorumlu Alman komutan yarbay Boettrich’in Bağdat Demiryolu inşaat ve tünellerinde çalışan Ermeni işçiler, mühendisler, idari ve teknik personelin tehciri emridir. Katliam emrini veren komutanların yanında katliama iştirak eden Alman görevliler de vardır: “Osmanlı Ordusu'nda görev yapan çok sayıda Alman askeri misyoner, Türk askerinin bu aksiyonuna [soykırım] aktif olarak da katılmıştı. Örneğin 1915 yılında Musa Dağı'na saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Türkler'i Alman komuta ediyordu. Ekim 1915'te Urfa'daki Ermeni semtinin kuşatılmasını Suriye'deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetiyordu. Mart 1915'te Türk birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini de bir Alman subay verdi. O zamanlar çok sayıda Alman için Ermeniler siyasi olarak güvenilmez, azılı düşman Rusya’ya sempati gösteren ve hatta onlarla pakt kuran bir halktı.”5 General Seeckt günlüğünde “çok sayıda Türkleşmiş (vertürkt) Alman subayından şikayet etme[si]” boşuna değildir. 1

Mihail Rodas, Almanya Türkiye’deki Rumları Nasıl Mahvetti, Belge Uluslararası Yayıncılık,2011.

2

Wolfang Gust’un eseri yakında Belge Uluslararası Yayıncılık tarafından yayınlanacaktır.

3 Dadrian Vahakn N. İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni, Soykırımı Toplu Makaleler kitap 3 Çev. Ali Çakıroğlu, Belge Y. 2006. 4

Hüseyin Hasançebi, Sahne-i Fecai, Pencere Yayınları, 2010


22-23_Layout 2 12/30/11 6:19 PM Page 1

22 güncel

Halkın Günlüğü 1-10 OCAK 2012

Derelerin İsyanı, Halkların Kardeşliği Dersim’de Buluştu

rim Konak ve DHF üyeleri Deniz Kırbağ, Hıdır Yıldız, Tuğçe Özgül ve Murat Kur yolladıkları mesajlarda şu ifadelere yer verdiler; “Derelerin İsyanı, Halkların Kardeşliği Dersim’de Buluşuyor! şiarı ile gerçekleştirdiğimiz bu dayanışma etkinliğine siz işçiler, köylüler, emekçilerle aynı duyguları yaşadığımızı ve türküleri zindanlarda sizlerle birlikte haykırdığımızı bilmenizi isteriz. Hakim sınıfların derelerin, nehirlerin önüne setler çekerek, doğamızı talan ettiği ve tekleştirme anlayışıyla dilleri, kültürleri, kimlikleri asimile etmeye çalıştığı günümüzde bir yandan ileri demokrasiyi dillendirirken, öte yandan saçlarını kesen, puşi takan üniversite öğrencilerini, halay çeken kadınları, Newroz’a, 8 Mart’a, 1 Mayıs’a katılan insanları suçlu ilan ederek demokratik haklar mücadelemizi sekteye uğratmaya çalışıyorlar. Şimdi hepinizi demokratik haklar mücadelemizi daha da yükseltmeye çağırıyoruz. Bir kez daha gecemizi selamlıyor ve geleceğe doğru uzanırken yeni yılınızı kutluyoruz.”

Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) Dersim örgütlülüğü tarafından “ Derelerin İsyanı, Halkların Kardeşliği Dersim’de Buluşuyor” şiarıyla yapılan gece büyük bir coşkuyla düzenlendi. DHF Dersim örgütlülüğü tarafından organize edilen gecede binlerce Dersimli bir araya gelerek, egemenlerin baskı ve katliamlarına "hayır" dedi. Dersim'de, Tunceli Kapalı Spor Salonu'nda yapılan gecede ülkenin farklı yerellerinden gelen çevre örgütlerinin temsilcileri konuşmalar gerçekleştirirken, sanatçılar Erdal Bayrakoğlu, Mehmet Atlı ve Grup MUNZUR sahne aldı.

Demokrasi, özgürlük dedikçe saldırılar çoğalıyor

Devrim ve komünizm mücadelesinde şehit düşünler için yapılan saygı duruşuyla başlayan etkinlik, DHF tarafından hazırlanan "Çevre Mücadeleleri ve HES" konulu sinevizyon gösterimiyle devam etti. Ardından Karadeniz İsyandadır Platformu adına geceye katılan Emel Çolak sahneye çıkarak bir konuşma gerçekleştirdi. Çolak yaptığı konuşmada şu noktalara dikkat çekti: “Karadeniz’de yaşanan çevre katliamları bugün anlıyoruz ki burada da yaşanıyor. Bizlerin baraj ve HES’lere karşı mücadeleleri yeni. Yaşananlar bir katliam, bizler de bu katliamlara karşı sessiz kalmamalıyız. Bizler mücadele ettiğimiz alanlarda polis panzerleriyle karşı karşıya geldik. Yaşanan olaylarda birçok arkadaşımız tutuklanarak cezaevlerine gönderildi. Bizlerin bu süreçte yaşanan çevre katliamlarına karşı birlikte dayanışma içerisinde olarak yaşadığımız ortak sorunlara beraber çözüm bulmamız gerekir.” Emel Çolak’ın ardından söz alan ve Derelerin Kardeşliği Platformu adına geceye katılan Yaşar Aydın ise yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Sularımız için toprağımız için vereceğimiz kavga aslında daha güzel, daha yaşanabilir, daha eşit bir dünyanın kavgasıdır. Biz Karadeniz’in kıyılarında, dağlarında mücadele eden arkadaşlarınızız. Bugün burada gördük ki yalnız değiliz. Anadolu topraklarında yaşayan bu halkla sorunlarımız aynı. Bizim gibi kavga eden dostlarımız var. Bizler bu gece güçlendik. Bugün Karadeniz’e baktığınızda sadece Tayip Erdoğanları görmeyin. Oralarda bizler de varız. Devrimci Halkçı Belediyeciliğin ışığını yakan Fatsalılar var." Yaşar Aydın’dan sonra söz alan DEDEF Genel Sekreteri Özer Tekinoğlu, "Devlet katliamlarına devam ediyor" diyerek “1938 katliamı bugün devlet tarafından farklı politikalarla hayata geçiriliyor. Yaşanan onlarca katliam ve göçe rağmen bugün

derelerimiz isyanda. Ülke genelinde egemenlerin baskılarına karşı halkımız doğasına, suyuna ve toprağına sahip çıkıyor. Tüm bu saldırılara karşı beraber direneceğiz. Devlet Dersim’de katliamlarına devam ediyor. Bir yandan baraj projeleri hayata geçirirken diğer yandan da siyanürle altın araştırma çalışmalarını sürdürüyor." İfadelerini kullandı.

"Önemli olan mücadeleyi dahada güçlendirmek" Tekinoğlu’ndan sonra ise yaklaşık bir senedir Peri Suyu üzerindeki barajlara karşı canlarını ortaya koyan Peri Özgür Köylü Hareketi temsilcisi ise şu ifadelere yer verdi; “Bizler yaklaşık bir senedir Dersim’in Nazımiye İlçesi’nde Peri Suyu üzerinde yapılmak istenen barajlara karşı

mücadele yürütüyoruz. Öncelikle ilk günden bu yana yanımızda olan DHF, Partizan ve DEDEF'e teşekkür etmek istiyorum. Ülkemizde egemenler tarafından çevre katliamı gerçekleştiriliyor. Devlet, 1938’de katledemediği bir halkı sulara gömmek istiyor. Bu topraklar bizlere Seyit Rızalardan, Denizlerden, Mahirlerden, İbrahimlerden ve Orhan Bakırlardan kaldı. Bugün yapmamız gereken en önemli şey, var olan mücadeleyi daha da güçlendirmek olmalıdır.”

Basın emekçileri unutulmadı! "KCK operasyonları" adı altında gerçekleşen tutuklamaların teşhir edildiği gecede tüm devrimci, demokrat ve yurtsever tutsaklara selam gönderildi. DHF Dersim örgütlülüğüne yapılan polis baskınında tutuklanan DHF temsilcisi Ev-

Tutsaklar tarafından gönderilen mesajın okunmasının ardından DHF temsilcisi Ozan Doğan bir konuşma gerçekleştirdi. Doğan yaptığı konuşmada şu ifadelere yer verildi: “Egemenler ülke halkları üzerinde her geçen gün saldırılarını arttırıyor. Bugün AKP hükümeti nezdinde dile getirilen ‘ileri demokrasi’ yalanları son üç yıl içerisinde ardı ardına devreye sokulan Alevi, Roman, Kürt açılımlarının aslında nasıl daha sinsi ve daha kapsamlı bir saldırı olduğunu gün gün yaşayarak görmekteyiz. Bu topraklarda demokrasiyi geliştireceğiz, özgürlükleri geliştireceğiz ikiyüzlülüğünde bulunanlar işte bakın daha dün Dersim halkından özür diliyoruz diyenler, bugün konu Ermeniler olunca Ermenilerin onlarca yıl önce yüz binler halinde katledilmesine karşı nasıl ikiyüzlü bir şekilde gerçek yüzlerini gösterdiklerine tanık olduk. Bizler buradan bir kez daha haykırıyoruz! Onların ileri demokrasi yalanları, onların özgürlük yalanları ancak ve ancak ağaların ve patronların çıkarlarını temsil etmektedir. Onlar demokrasi dedikçe, onlar özgürlükler dedikçe saldırılar genişliyor. Bu topraklarda ezilenler yüz yıllardır nasıl onurluca mücadele ettilerse bundan sonrasına da ülkemiz ezilenleri ve onların örgütlü kuvvetleri bu zulüm tufanına hak ettikleri cevabı vermekten geri durmayacaktır.”

DHF'li belediye başkanları Cevdet Konak (Hozat)Tekin Türkel (Mazgirt) ve Pertek Belediyesi Başkanı da etkinliğe katılarak birer konuşma yaptılar. Ayrıca Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin de mesaj yollayarak etkinliği selamladı. Yapılan etkinlik Erdal Bayrakoğlu, Mehmet Atlı ve Grup Munzur’un verdiği konserle coşkulu bir şekilde sona erdi.


22-23_Layout 2 12/30/11 6:19 PM Page 2

23

1-10 OCAK 2012 Halkın Günlüğü

TUTSAK PARTİZAN

TARİHİN GÜCÜ VE MÜCADELE GÖREVLERİ nsanlar yaşamak için üretimde bulunurken, farkında olmasalar da kendi tarihlerini oluştururlar. Bizler önceki kuşakların sadece zenginliklerini değil, yokluk ve yoksulluklarını, savaş ve direniş geleneklerini de devralırız. İnsanlar kendi emeğine el koyup çalanlara karşı, egemenler ortaya çıktıktan günümüze kadar mücadele ettiler. Bizden önceki kuşaklar eşitlik, adalet ve özgürlük, emeğine el koyanları ortadan kaldırmak için savaşmaya başladığından günümüze tarih aynı zamanda kanla yazılmaya devam ediyor.

İ

"Van'ı Terk Etmiyoruz" sloganıyla İstanbul Bostancı Gösteri Merkezi'nde düzenlenen konserde binlerce kişi buluştu.

VAN’ı

terketmiyoruz ‘Vanı Terk Etmiyoruz’ diyen Kardeş Türküler, Grup Yorum ve Gevende, Van’ın barınma sorununa destek olmak için 25 Aralık Pazar günü saat 18:00’de Bostancı Gösteri Merkezi’nde konser verdi. '’Van'ı Terk Etmiyoruz İnisiyatifi’, düzenlenen konser geliriyle Van’a konteyner sağlamayı amaçlıyor. Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki gecenin açılış konuşmasını yapan Pelin Batu, ülke gündeminin

her gün ayrı bir deprem yaşadığını belirterek; "Aydınların, aktivistlerin, öğrencilerin, gazetecilerin tutuklanıyor olması Türkiye'de her gün bir sarsıntı yaratıyor.” dedi. Batu'nun konuşmasının ardından sahneye ilk olarak Gevende çıktı. Ardından Kardeş Türküler ve Grup Yorum sahne aldı. Binlerce kişi hep bir ağızdan türküleri Van halkı için söyledi.

“Kanla Yazılan Tarih Silinemez!” sloganını hapishane koğuşunun duvarlarına yazan komünist-devrimci tutsaklar bu sloganın anlamını içselleştirmişlerdi. 19-22 Aralık katliamının görüntüleri TV’lerde dönerken “Kanla Yazılan Tarih Silinemez” sloganının yazılı olduğu duvarlar göze çarpmaktadır. Tarihin devrimci akışını hızlandırmak isteyenler yazdıkları o sloganın gerçekliğini kendi kanlarıyla bir kez daha boyadılar. Faşizm hapishanelerde komünist-devrimci tutsaklara saldırdı ve 28’ini katletti… ‘Bu tarih bizim’ dediğimizde kızıl bayrağı elimize aldığımızı unutmamalıyız. Mücadelede öne çıkmak, savaşmak tarihimizle bütünleşmektir. Ölmek için yola çıkmıyoruz, özgürlük ve dünyayı değiştirmek için mücadele ediyoruz. Amaçlarımız insani ve masum ama gerici sınıfların barbarlığına çarpıyor ve kanlı hesaplaşma tarihsel hükmünü koyuyor. Direnmek ve savaşmak ezilenlerin tarihsel yazgısıdır. Başka yol yoktur. Özgürce yaşam ertelenemez, özgürlük anlamını bugünün şartlarında direnmek ve savaşmakta bulur. Emperyalizmin işbirlikçisi kukla devlet hapishaneye kapattığı komünist, devrimci tutsaklara neden saldırır? Bedenlerinden ve iradelerinden başka bir şeyleri olmayan tutsaklar neden vahşice katledilirler? Özgürlük için sömürücü faşist düzeninizi yıkacağız demeye devam ettikleri için, direniş bayrağını canlarıyla yükseğe kaldırdıkları, halkımızın kurtuluşu için mücadele ısrarını taşımaya devam etmelerinden katledildiler/katlediliyorlar. Tarihsel hafızamızın üzerine kurulu olduğu temeli iyi kavramalıyız. Hafızamızı yok etmeye hiçbir gücün yetmemesi haklı oluşumuzdan, haklılığın korunması için kanla yazılan tarihin silinemezliğinden gelmektedir. 19-22 Aralık teslim olmayanların tarihidir. Devraldığımız mücadele ve direniş geleneği devrimci geleceği kazanmanın ısrarıdır.

Özgür Düşün Dergisi’nin 56. Sayısı “Kelepçelenen senin geleceğindir” manşetiyle çıktı

Hıdır Uludağ tarafından kaleme alınan “SosyoEkonomik Yapı Üzerine” isimli kitap çıktı

Kardelen yayıncılık ve gazete bürolarımızdan temin edebilinrsiniz

≫ cafer çakmak

Bugün devrimci görevlerini yapmayanlardan tarihimizi anlamalarını da beklemiyoruz. Dağınık, iddiasız, ruhsuz, mücadeleyi geliştirme kararlılığından yoksun olanlar elbette ölüm çemberlerinde devrimi haykıranları anlayamazlar. F tipi tecrit saldırısı 19-22 Aralık Katliamı sonrası uygulamaya sokuldu. Bugün tecrit sadece komünist, devrimci tutsaklar üzerinde hapishanelerde sür-

dürülmesiyle sınırlı kalmıyor, toplumsal bir olgu olarak ezilen sınıflar üzerinde tecrit sistemi derinleştirilmiştir. Halkın tüm mücadele dinamiklerini ezmek, birbirinden koparmakta ne kadar yol aldıklarının farkına varmak gereklidir. Tek çözüm yolu vardır: Tıpkı tutsaklar gibi baş eğmeden, direniş çizgisiyle özgürlük, adalet, eşitliğin olanaklı olacağı devrim uğruna mücadele etmektir. Hem prangalarından şikayet etmek, hem de yerinde durmak, direnmemek suçtur! İtaate, sessizliğe ve yabancılaşmaya alışmayacağız. Köleliğe alışılmaz. Özgürlük için cesareti kuşanmak Halk Savaşı yolunda ilerlemek zorunludur. Komünistlerin felsefesinde kendilerine mazeret üretmek yoktur. Mücadelede her alanda ısrarla büyütme ve birleştirme temel tarzı terk edilemez. Tutsaklar, değerli yoldaşlarımız saldırılara kendi bedenlerini barikat yaptılar. Ölüm Orucu Direnişi’ni kitlesel kahramanlık düzeyinde fiili direnişle bütünleştirdiler. 20 hapishanede makineli silahlar, gazlar ve bombalarıyla kapılara dayanan faşizmin cellatlarına devrimci iradeleriyle direndiler, sloganlarıyla şehit düştüler. Sıkılan kurşunlara karşı “devrimci irade teslim alınamaz!” sloganını haykırmak ve öldürülmek tarihin kanla yazılışıdır. Biz haklı ve devrimciyiz, katiller gerici ve haksızdır. Kaybeden onlar, kazanan mutlaka bizler olacağız. Devraldığımız savaş ve direniş çizgisini geliştirmek görevdir. Sözlerimizin tanığı tarihimizdir. Barikatlarda sloganları haykıranlar Ölüm Orucu’nun savaşçıları durmadılar. Kelepçelerinden kurtulduktan sonra gerilla savaşının komutanlar, önderleri olarak yerlerini aldılar. Onlar tutsak düşmeden önce de devrim mücadelesinin birer militanlarıydılar. Dokuz delegeyi, Baba Erdoğan’ı, Karadeniz’de dörtleri, Mercan’da 17’leri hatırlamak yeterlidir! Anlamı şudur: Mücadele alanları birbirinden koparılamaz. Her alanın gücünü, enerjisini ve devrimci ruhunu birbiriyle bütünleştirdiğimiz oranda başarılı olabileceğimiz asla unutulmamalıdır. Tasfiyecilik, reformizm, parlamentarizm ne kadar güçlenirse güçlensin komünist çizgi ve kararlılık mücadele bayrağını ileri taşımaya yeteneklidir. Oportünizm nesnel gerçekleri ortadan kaldıramaz. Komünizm gücünü maddi üretim gerçekliğinden alır. Egemen gerici faşist sistem şunu diyor: Mücadele eder, savaşır ve direnirseniz, ölürsünüz. Yani ya itaat ve teslimiyet ya ölüm! Komünist önder Cüneyt Kahraman’ın sözüyle “ölüm kabulümüzdür” dedik, demeye devam ediyoruz. 19-22 Aralık direnişi üzerinden 11 yıl geçti… F tipi tecrit sürüyor. Komünistdevrimci tutsaklar kanla tarih yazan sınıfın devrime bağlılığını büyütme ısrarını koruyorlar. Toplumsallaştırılmış tecridin kırılması için devrimci mücadelenin her alanda geliştirilmesi çağrılarına yanıt olalım.


24_Layout 2 12/30/11 2:15 PM Page 1

Halkın Günlüğü

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: 10 Günlük Siyasi Gazete-Bölgesel SüreliYönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 A- Blok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

ROJANEYA GEL

Armanca dewletê a dawî bûn rojnamevan

Dewleta Tirk bi destê AKP’ê êrişên xwe bi lez berdewam dike. Tevgera Neteweyê Kurd bi temamî bûye armanca van êrişan. Li dawiya girtina parêzeran, rojnamevan jî hatin girtin.

H

ukûmeta AKP’ê polîtîkaya dewletê ku salan berdewam dikir a jiberkirinê xerab kir. Cihê vê polîtîkayê de jî konsepteke nû pêşve bir. Bi tevî vê jiberên kevn yên nû ve tên guherandin, çekên ku dema xebata wan derbasbûye cîhê wan de yên îthal ên nû hatin xebitandin. Guhertin wer lez peşvediçe, ewkas tiştê “nû” di jiyanê derbasdibin ku ne mimkune mirov xwe bigêhîne van pêşveçûyînan. Em bawer in dema dawî de polîtîkayên nûgeriyên herî mezin di tasfiyeya têkoşîna neteweyê Kurd de ango di navê dinê “Açilima Kurd” de tê dîtin. Bawer in bi taybetî jî ya “nû” ev bû. Wisa ne ku dema demokrasiya peşveçûyî sazkirin ku “mafên” Kurdan nedana ne dibû. Îro ev “mafana” tên dayîn. Wisane ku ev xêrxwaziya wer zêdebûye û lewre îro hemû Kurdan di girtîgehande ango bi gotina wan di mêvanxaneya ewlekariya zêde de tênê girtin. Siyasetmedarên Kurd,

rewşenbîr, serokên şaredariya, parêzeran û di dawiyê de jî rojnamevanan bûnin armanca konsepta vê êrişê. Lê belê tê zanîn ku ne ev tenê ne. Hem Serokwezîr hem jî wezîrên wî diyar kirin ku wê “opersyonan” ango êrişan berdewam bikin. Nika jî dora yên din in. Ji bo ku êrişan re bibe armanc ne giring e ku kî ye û çi karî dike, bila Kurd bibe û Kurdiya xwe bipejirîne ji bo vê yekê bes e. Demokratî-şoreşgerî di vê armancê de wê navendê de cîh bigire. Îşte ev tiştên ku “nû” tên îfade kirin yên jiyana me ya rojane de derdikevin hemberê me ango polîtîkayên konseptê... Dewleta tirk a burjûva-feodal takekesekî an jî komekî ji bo êrişên xwe ji xwe re bike armanc, an li cem gelên bindest cîh bigrên an jî gelê bindest bi xwe bin ji bo êrişên wî sedemeke herî baş e. Sedemeke dinê re jî hewce nabîne. Hinek caran jî ji ber hesabên xwe yên hindur armanca wan ewe ku hinek kesan bê deng bikin. Lê belê ev rewşa îstîsna ye. Dema ku denge tênê cîhê xwe herkes xelata

xwe dest dixe û rêya xwe de berdewam dike. Lê belê eniya gelên bindest de ev rewşa her demê bi vî karî berdewam dike. Îro girtinên rojnamevanên Kurd, parêzerên Kurd, serokên şaredariyê Kurd û yên wek van; êrişên li ser saziyên şoreşger-demokratîk bi van sedeman derdixe rastê. Peyva demokrasiyê jî di nava van êrişan de wateya xwe dibîne. Di operasyonên dawiyê de jî rojnamevan bûne armanc. Dewleta Tirk bi vî awayî dixwaze tevgera neteweyê Kurd de hemû dînamîkan yek bi yek înkar û îmha bike. Rojnamevanan di van êrişên dewletê de cîhê xwe yê dorê de hildan. Ev êrişa jî wek êrişên dinê armanca wê ewe ku tevgera neteweyî tasfiye bike, neteweyê Kurd înkar û îmha bike. Konsepta êrişê ya ku AKP û dewletê bi peyva “nû” ve xwe vedişêre, bi vê konseptê ve hem dixwaze neteweyê Kurd hem jî şoreşger-demokrat-komunîsta îmha û tasfiye bike. Bi girêdayê vê êrişên dema bê de jî polîtîkaya bingehîna vê dema “nû” ye.

Hûn bi êrşan ve nikarin me

bêdeng bikin Êrişên di binê navê “opersyona KCK’ê” de ku dimeşe bi lez berdewam dike. Xebatkerên rojnameya Özgür Gündem, DİHA, Rojnameya Birgün û ETHA bi hêla polêsên siyasî ve hatin binçav kirin û buroyên wan hatin wêrankirin. Rojnamevanên ku 20ê Berfanbarê de di operasyonande hatin binçavkirin, 23Berfanbarê de anîn Dadgeha Beşîktaşê û li vê derê 36 rojnamevan hatin girtin. Ji 49 rojnamevanî 7 hev di peştî pirsyariya dozger, 6 hev jî ji hêla dadwer hatin serbest berdan. Lêpirsîna ku ji hêla Dadgera Cezayê Giran a 9. a Stenbolê hat pêkanîn de 36 rojnamevan bi angaştina “endamê rêxistiniyê û bi quwet pewdakirina şika sûcê” ve hatin girtin. Pirsên ku rojnamevanan hatin pirsîn û delîlên ku hatin nîşandayîn carek disa nîşanê me da ku ev girtinan û darizandinan armanceke siyasî ye. Saziyên çapemeniyê yên şoreşgerdemokrat kedkarên çapemeniyê jî ji bo hevalên xwe yên rojnamevan ku hatin binçav li ber derê dadweriyê bûn nobedar.


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
HG-26 by sol yayin - Issuu