Skip to main content

ekmek_ve_ozgurluk_sayi6

Page 1

Ortaklaşma Süreci: Yeniden kuruluşun eksenleri Yurtsever

>>26/ Konferans için notlar Eker >>28

EKMEK & ÖZGÜRLÜK

A

Y

L

I

K

S

İ

Y

A

S

İ

D

E

R

G

İ

u

S

A

Y

I

6

u

Ş

U

B

A

T

2

0

1

0

u

2

T

L

Sınıftan kaçış bitti! TEKEL direnişiyle , siyasal mücadelelerin sınıfsal bir bağlam edinmeksizin meşrulaştırılamayacağı bir yeni dönem açılıyor

Tekel direnişinin prizmasından

Kalyon >> 11

Sarıgül’ün TDH’si Aydın>> 13

Gülen cemaati üçüncü güç mü? Güneş>> 14

Faşolar sahnede Çeçen>> 16

Halil Savda ile vicdani ret üstüne Aydoğan>> 19

Tarlabaşındaki ‘yoksulluk yuvaları’ temizlenirken Atalay>> 29

LGBTT’lerle solun ahvali Altunpolat>> 40

Ece Temelkuran fena halde yanılıyor

Dinçer>> 44

Angelopulos sineması üzerine Yazır>> 46

farklı  işçi  kesimlerinin  kurduğu hiçbir özel çıkar gütmeyen dayaTEKEL işçileri 4-C statüsünün ki- nışma, “bencil hesabın buzlu sulalidini kırabilirler mi? “Özlük hak- rı”  içinde  yüzüp  giden  koca  bir toplumu bir kez daha insani hakilarını koruyarak” başka bir kamu katiyle yüzyüze getirdi.  işletmesinde çalışmaya başlayabilirler mi?  Bu soruların yanıtları- Emekçilerin  yaşama  ve  çalışma nın olumlu ya da olumsuz olması alışkanlıkları, onların kültürü, onartık çok şey değiştirmeyecek. TE- ların değerleri, onların örgütleri, KEL işçileri kaybetseler de “Sakar- hakları, hak arama yolları, kendilerini ifade  yordamları,  söylemya meydan muharebesi”nin galibi leri şimdi topluma kendisini dinonlar.  Bunu herkes biliyor artık.  lemesi  ve  anlaması,  kendisini Onların direnişleri ve bu direnişle açıklaması için yeni bir dil, yeni

Ertuğrul Kürkçü

Bizde ve Almanya’da “Sol Parti”

Almanya’daki “Sol Parti”ye bakarak “bireyi esas alan” bir yapılanma oluşturulacakmış. Sorunun kaynağı yanlış saptanınca çözümün doğru olması da beklenmez Erkiner>> 35

bir bakış açısı sunuyor. Çalışmak, çalışmakla  kazanılmış  konum, bütün toplumsal ölçülerin ölçüsü olarak çoktandır kovulmuş olduğu yere geri dönüyor.  Bu, sınıfın toplumsal zihniyete geri dönüşü demek. İnsanların üretim araçlarının ve emek gücünün sahibi olarak  iki büyük sınıf oluşturdukları bilincinin bir kez  daha toplumsal düşünüşün merkezine yerleşmesi, insanların toplumda ait oldukları ye2 rin  neresi  olduğuna  dair

>>

‘One minute’ ve Arapça meali

Kar>> 37

Su kavgası, sınıf kavgasıdır Suyun Metalaşması başlıklı kitabıyla,  küresel sermayenin dünya sularına el koyma girişimlerini sergileyen ikitsatçı  Gaye Yılmaz Suyu kontrole yönelen güçlerin su kavgasını da yönlendirme çabası içinde olduklarına dikkat çekiyor. Yılmazla Tolga Tören görüştü.

>> Sayfa 32

Turgan>> 38


2 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

somut, elle tutulur bir fikir sahibi  olmaları, hayata “sınıf çıkarı”    açısından  bakma  alışkanlığının yeniden kazanılması demek.  Turgut  Özal’ın  24  Ocak 1980’de  başlattığı  neoliberal ekonomik  politikalara  dayalı sermaye birikim modelinde liberal ideologların “fuzuli” olduğunu,    artık  miyadını  doldurduğunu  hergün  kafamıza kaktıkları  “canlı  emek”,  onun taşıyıcısı insanların suretinde onların  kavgaları  aracılığıyla bir kez daha  toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ağırlık merkezine geri dönüyor.  Bu sosyalist hareket için muazzam bir yeniden kuruluş momenti  demek.    Meşruiyetini emekçilerin  mücadeleleriyle buluşarak  yeniden  üretmek, varlık  nedenini  hergün  yeniden doğrulamak için çok daha elverişli  bir  dönemin  kapısı açılırken sosyalist hareket bu dönemin toplumal mücadelelerine dahil olabileceği kanalları yeniden kurmak, bir politik  merkez  haline  gelmek  ve sermaye siyasetlerine karşı bir işçi sınıfı siyasetini işçilerin sınıf mücadelesi içinden geçirerek inşa etmek sorumluluğuyla karşı karşıya.  Kürt hareketinde yeni dönem mi? “Sakarya”da  kısa bir gezintinin gösterebileceği gibi TEKEL işçilerinin politik olarak en uyanık kesimleri Muş, Diyarbakır, Adıyaman gibi Kürt kentlerinden ve geçmişte devrimci mücadelenein nispeten yüksek olduğu Karadeniz kıyısı kentlerinden geliyorlardı.  Başbakan’ın işçilerin taleplerini kabul etmeyeceklerini “kesin bir dil”le açıkladığı 1 Şubat günü  toplanan  Barış  ve  Demokrasi  Partisi  (BDP)  Olağanüstü Kongresi’nden yükselen mesajlar, Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadele eksenlerini kimlik sorunlarıyla sınırlamayı aklından geçirmediğini göstermesi bakımından önemliydi.  BDP Kongresi  TEKEL işçilerinin diplomatik sırt sıvazlamaların ötesine geçen, sahiplenildiklerine dair sahici bir duygu edinebilecekleri çok sınırlı zeminlerden biri olarak dikkati çekti. Kürsüye çıkan her hatibin selamlamaya özel bir özen

gösterdiği  150  kadar  TEKEL işçisi,  salonda  sosyal  talepler dillendirildiğinde en hızlı tepki veren gruptu.  Ancak özellikle eşbaşkan Gültan Kışanak’ın konuşmasında çok  geniş  bir  yer  tutmasına karşın  toplumsal  taleplerin BDP siyasetininin  sistematik bir ögesi halini aldığını söylemek için çok erken.  BDP Kongresi’nin  verdiği  ve vermediği  mesajlar,  öte  yandan, Kürt özgürlük hareketinin 2011  seçimlerine  kadar  esas olarak  bölge  halkı  arasında AKP’ye karşı kesin, tartışmasız ve çok yüksek oranlı bir temsil gücü kazanmayı başlıca siyasal hedef olarak karşısına koyduğuna kuşku bırakmıyor.  Böyle  bir  siyaset  gütmek BDP’nin hem hakkı hem görevi.  Ancak bu siyasetin BDP’nin -Kongre’de  sıkça  yinelenenTürkiye’nin  “ana  muhalefet” partisi  konumuna  yükselme hedefiyle,  ister  istemez,    çok güçlü  bir  gerilim  yaratacağı apaşikar.  Belki de BDP’nin, ya da daha doğrusu Kürt işçilerin TEKEL direnişi sırasında izlediği hattı işçi hareketinin ve sosyal mücadelenin  bütün  sektörlerine yayabileceği bir taktik  bu gerilimin aşılması için önemli bir imkan oluşturabilir: Siyasal ittifakları,  aşağıda  kurulacak toplumsal bloklar ve ittifaklara dayandırmak.  Böyle  bir  tarz,  hem  2011  seçimlerine kadar geçecek süre içinde BDP’nin Kürt emekçiler üzerinden  Türkiye’nin  sosyal mücadele  gündemlerinde  tutunmasına  ,  hem  de  diğer emek güçleriyle uzun dönemli tarihsel  ittifaklar  kurmasına olanak verebilecektir.  Böyle  bir sosyal zemin üzerinde yeniden kurulacak bir politik ittifakın 2011’de emek ve demokrasi taleplerine yüksek bir temsil olanağı sunması bir hayal olarak kalmayabilir.  TEKEL direnişiyle sınıftan kaçış yolunun kapandığı, siyasal mücadelelerin sınıfsal bir bağlam edinmeksizin meşrulaştırılamayacağı  bir  yeni  dönem açılıyor.  Türkiye sosyalist hareketi ve Kürt özgürlük hareketi bu dönemin hakkını vermeli.

Okurlardan

>>

Abonelik talepleri için: abone@ekmekveozgurluk.net İletişim için: iletisim@ekmekveozgurluk.net

Genç-Sen: Asla yalnız yürümeyeceksin! İşlevi,  kapitalist  sanayiye  teknik-idari  eleman  yetiştirmek olan üniversiteler, her sene artan  har(a)ç  paraları,  bandrol ücretleri, bankamatik kimlikler, yemekhane ücretleri, yurt koşulları ve adeta bir reklam alanı haline getirilen kampüsleriyle sermayenin ablukası altında.  Bologna süreci ile beraber tamamiyle neo liberal politikaların etkisi altına giren üniversiteler, işçi emekçi çocukları için bir hayal olmaktan öteye gidemiyor. Öğrenciler, YÖK hiyerarşisi  altında  hızla  politikadan uzaklaştırılırken, her geçen gün kapitalist sistemin bir parçası haline  getiriliyor.  Üniversite kampüsleri sermayenin pazarlama  alanın  dönüştürülürken öğrencilere alternatifsiz bir yaşam alanı olarak sunuluyor. Oysa hayat kampüs duvarlarının çok ötesinde, sokakta akıyor! Tarihsel deneyimler gösteriyor ki toplumsal muhalefetin örülmesinde -harekete kattığı dinamizm ve geleceği olma yönüyle- gençlik hareketi önemli bir kaldıraç görevi görmektedir. Zihinlerde başkaldırının simgesi olarak  yer  alan  68  kuşağı,  bir çok yerde üniversitelerden sokağa  taşan  bir  hareket  olarak göze çarpıyor. Günümüzde milyonlarca öğrenciyi bünyesinde barındıran üniversiteler, 68 ruhunun yeniden canlanabileceği en meşru alan olarak karşımızda duruyor. Üniversitelerde,  ezberci,  niteliksiz,  bilimsellikten  uzak  bir eğitime tabi tutulan öğrenciler, sorgulamayan,  araştırmayan, her söyleneni yapan birer robot haline getiriliyorlar. Sosyal hayattan  koparılırken  geleceğe dair taşıdıkları umutlarını yitiriyorlar.  İş  olanaklarının  gün geçtikçe azalması kendi mesleğini icra edemeyen öğrencilerin sayısını  hızla  arttırıyor.  Hatta öğrenciler düşük maaşlı işlerde çalışarak hem okuyup hem çalışarak henüz öğrenim hayatlarını tamamlamadan işçi sınıfı saflarına katılıyorlar.  Bu durum, öğrencilerin, sermayenin ablukasını aşabilmesinin

tek yolunun, kampüs duvarlarının ötesinde bulunan işçi sınıfıyla buluşmasından ve sorunlarına toplumsal bir boyut kazandırmasından geçtiğini gösteriyor. Yakın gelecekte büyük çoğunluğunun işçi olması muhtemel olan öğrenciler sorunlarının gerçekçi çözümleri için sınıf mücadelesine eklemleşmek zorunda. Bunun gerçekleşebilmesi için üniversitelerde sisteme muhalif kişi ve grupları asgari  ölçülerde  kucaklayan  bir örgütlenmeye ihtiyaç var.  Öğrenci  Gençlik  Sendikası (Genç-Sen), öğrencileri sınıfsal bir  normda  tariflemesi  bakımından önemli bir politik hat olarak  karşımızda  duruyor.  3. genel kurulunda, bugüne kadar yaşadığı sıkıntıları daha net bir siyasi duruş ve programla aşabileceği  kararına  varan  GençSen yeni bir enerji ile öğrenci muhalefetinin öznesi haline gelebilir. Üniversitelerde, örgütlü öğrencileri aşan sayıda, sosyalist, sosyalizme ilgi duyan, sisteme muhalif veya sistemden şu yada bu şekilde zarar gören öğrencilerin  varlığı  bir  gerçek. Sosyalist örgütlerin temas alanının dar oluşundan ya da örgütlü  olma  korkusu  taşıdıklarından bağımsız kalmayı tercih eden bu öğrencilerin politik bir zeminde buluşturulması kaçınılmaz görevlerimizden biridir. Sendikal mücadelenin üniversitelerde meşrulaştırılması, sınıf eksenli  mücadeleden  başka şansları olmayan öğrencilerin politik bir zeminde buluşmasını  sağlayacak  ve  öğrencilerin emek örgütleriyle bağ kurmalarını sağlayacaktır.  20 Aralık'ta Ankara İnşaat Mühendisleri  Odasında  3.  Genel Kurulunu gerçekleştiren GençSen, hızla proleterleşen ve kafa emeği kol emeğine dönüşmekte olan öğrencilerin sınıf algısını zihinlerine yerleştirecek ve devrimin biricik öncü  gücü işçi sınıfıyla eklemleşmelerini sağlayabilecek zemin olabilir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği  hepimiz  çalışmalarına bağlı.

Nidal Kar


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 3

Türkiye

TEKEL eylemi eski defterin son yeni defterin ilk sayfası Cevat Paloğlu Sayfa 8

>>

4 Şubat  TEKEL dayanışması Türkiye’nin her yerinde on binlerce işçi ve öğrenci TEKEL emekçileriyle dayanışma için iş bıraktı Ankara’da altı konfederasyonun TEKEL işçileriyle  dayanışma amacıyla  aldığı  eylem  kararı uyarınca,  Danıştay'da  çalışan BES üyeleri ve AA çalışanları da iş bıraktı. Sakarya, Samsun, Tekirdağ, Rize, Amasya, Denizli ve Zonguldak'ta işçiler eylem yaptı. Emekli-Sen üyesi bir grup açlık grevi başlattı. İstanbul’da Eminönü  ve Edirnekapı'dan Saraçhane'ye gelen 15 bin kişi hükümeti ve MemurSen'i protesto etti. KESK'ten Evren ve DİSK'ten Çelebi Başbakanı sendikalarla masaya oturarak işçilerin  sendikal  haklarının önündeki sorunları çözmeye çağırdı. İzmir'de otobüsler 14:00'e kadar çalışmadı. Kamuda hizmet durdu. Binlerce kişi Konak Meydanı'nda  buluştu.  TÜRK  İş'ten Kundakçı, Başbakan'a "Sen bizim  tabelalarımızı  indirirsen

Tekel işçilerine destek için İstanbul Saraçhane’de toplanan Yol-İş Federasyonu işçileri dayanışma dalgasını yükseltti

biz de AKP'nin tabelalarını indireceğiz"; direnişçi TEKEL işçisi Şengül "Çocuklarımızın geleceği için mücadele ediyoruz" dedi Türkiye’de  sendikal  örgütlenme  ve  sanayi  ulunan  hemen her  merkezde irili ufaklı boykot,  protesto,  iş  bırakmalarla TEKEL emekçilerine destek veridiyse  de,  üretim  ve  ulaşımı derinden  etkileyen  bir  genel grev    havasının  oluşmadığını sendika liderleri kabul ediyor.

KESK Genel  Başkanı  Sami  Evren “Türk-İş sendikalarının daha sorumlu davraması gerektiği”ni söylerken, Tek-Gıda İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, hazırlık süresinini kısıtlılığına dikkat çekti ve “genel rev  ilan etmedik” dedi. “Yalnızca bir gün iş brakma çağrısında bulunduk, bu da büyük ölçüde gerçekleşti. DİSK Genel  Başkanı  Süleyman Çelebi  ise,  “ürertimden  gelen gücümüzü layıkıyla kullandığımızı  söyleyemeyiz”  dedi.  TEKEL işçilerinin  Ankara’daki

bekleyişi  ise  hükümetin  grev kırıcı kampanyası alatında sürüyor.  Ankara’da gruplar halinde açlık grevi sürerken Türkiye’nin değişik yerlerinde 450 işçinin 4-C statüsünde yeni işlerine başlamayı kabul ettikleri, bu işçilerin büyük bölümünün emekliliklerine çok az kalan eski işçiler olduğu haber veriliyor. TEKEL işçilerinin kitlesi topluca aldıkları kararlara uygun olarak eylem çizgisini sürdürüyor

İşçi sınıfı kahramanı... "Eğer bir kahraman olmak istersen tamam hadi gel benimle.." John Lennon Erdem Çevik Dünyamızı  ve  içinde  bulunduğumuz sefaleti bir slogan, ya da inatçı bir söz değiştirebilir. Bir bahçıvanın  toprağa  küçük  bir dokunuşu,  dalından  düşen  bir yaprağın toprağa karışması, kıyıya vuran dalgaların sürekliliği, kozasından çıkan kelebeğin kanat çırpışı değiştirebilir. Yorgun  bir  işçinin  yumruklarını sıkması,  sürgündeki  bir  şairin dizeleri,    yaşamaklı  Musa’nın ebada  öküzünün  arkasındaki karasabanın her defasında kırılması,  üniversiteli  bir  gencin karşılıksız kalan aşkı, küçük bir kız çocuğunun inatçı bir çığlığı, gidenin  küçük  bir  tebessümü

her şeyi değiştirebilir. Aklın zorunluluklarla kavrayamadığını, ruhun derinliklerinden süzülen bir duygu değiştirebilir.  Senin bilmediğin ve hiç görmediğin  yerleri  görme  isteğin, dünyanın  başka  halklarından insanlarla birlikte aynı sofrada bulunma arzun her şeyi değiştirebilir. Kendinden başka diğer bütün insanların acılarını kendi  acıların  olarak  görmen,  bir çiçeğin ya da bir kuşun incitiliyor olduğunu hissetmen değiştirebilir  her  şeyi.  Kurşunların ve bombaların üzerine yağmadığı bir ülkede kızınla birlikte yürümek istemen de değiştirebilir her şeyi.  Bak  Denizler,  Hüseyinler,  Ma-

hirler ve diğerleri şimdi üniversite  işgallerinde,  Malatya'da haşhaş  mitinginde,  Gebze'de 15–16 Haziran direnişinde, Filistin'de siyonizme karşı kavgada, İstanbul'da fabrika işgallerinde savaşıyor. Che yeniden Sierra Maestra’da ve şimdi Bolivya’da. Ho Şi Minh, partizanlara konuşma yapacak, Sovyet orduları  Berlin’i  kuşatacak,  Mao, uzun  yürüyüşüne  başlayacak, tekel  işçileri  greve  gidecek.. sonra mı? Sonrasını gördük, biliyoruz, değişim başladı ve değiştirebiliriz.  Umudu isyana dönüştürme zamanıdır.  Bir  kez  yenildik  ama yenilgilerimizden öğrendik yeniden ayağa kalkmayı, inadına dövüşmeyi. Bize doğrulan nam-

luların  ucuna  kızıl  karanfiller bırakmayacağız artık. İnsanlık onuru, bir kez daha yenilmeyecek bu baharda. Şimdi sıra sende bende ve onda. Biz sıra neferiyiz; bohçamızda ekmek, umut ve kavga ve bir de dilimizde direniş türküleri, değiştirebiliriz.  İsyan et ey arkadaşım, değişecektir mutlak bize vaat edilen bu cehennem. Devir gitsin üzerinde  oturduğun  tabureyi, uzandığın yorganı ateşe ver, sana okutulan kitapları savur sokağa, karaladığın kâğıtları yırtıp at çöpe ve bırakmadan sevdiklerini arkada -tutup ellerindenatıl  kavgaya,  değiştirebiliriz. Kahramanlaştır kendini demiyorum sana ama kahraman olmak  gerekiyor be arkadaşım..


4 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

BDP, DTP’nin kaldığı yerden BDP Türkiye Partisi hedefiyle başladığı konferansı Kürt kimliği için direniş çağrısıyla bitirdi Barış  ve  Demokrasi  Partisinin (BDP)  olağanüstü  kongresinde Diyarbakır Milletvekilleri  Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak'ı eşbaşkan olarak seçti. Partinin Ahmet Taner Kışlalı spor salonunda  düzenlediği  kongre, Milletvekili  Sevahir  Bayındır'ın başkanlığındaki divanın seçiminin ardından, partinin kurucu genel  başkanı  Demir  Çelik'in  konuşmasıyla başladı. "Demokratik siyaset için demokratik katılım" sloganıyla düzenlenen kongrede, KCK operasyonu kapsamında  gözaltına  alınan BDP'lilere Diyarbakır'da ifade işlemi öncesi kelepçe takılması da protesto edildi. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı, bir o kadar kişinin de salona giremeyip dışarıda beklediği kongreye, milletvekilliği düşürülen eski eşbaşkan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, BDP'li milletvekilleri, Kandil ve Mahmur'dan gelen "Barış Grubu" üyeleri, TEKEL işçilerinden bir  grup  da  katıldı.  Baydemir, Tuğluk  ve  Türk,  kongreye  katılanlardan büyük alkış aldı. Kışanak,  konuşmasında  sosyal sorunlara,  yoksulluk,  göç,  kentleşme, kadın mücadelesi, emek hareketi, tarım gibi konulara de-

ğinirken,  Demirtaş  da  hakları vurguladı.  Demirtaş,  Kürtçe'nin yaşayabilmesi için öğretmenleri kendi  çocuklarına  Kürtçe'yi  bir eğitim dili olarak öğretmeye, aileleri  de  çocuklarına  Kürtçe  ad koymaya, Kürtçe öğretmeye çağırdı. TEKEL işçilerini selamlayan konuşmacılar, BDP'nin kendini Kürt sorunuyla sınırlamayan, toplumsal  muhalefetin  taleplerine, emekçilerin, gençlerin, kadınla-

rın, ezilen kimliklerin taleplerini dillendirecek bir Türkiye partisi olması hedefini dile getirdi. 2010'un demokratikleşme ve barış yılı olması umudunun dile getirildiği konuşmalarda Kürt sorunun çözüm sürecinde, hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan'ın iradesinin belirleyici olması vurgulandı.  Öne  çıkan  bir  başka  nokta  da, "demokratik ortak vatan" ve "demokratik cumhuriyet" ifadeleriy-

di.  Konuşmacılar,  "demokratik özerkliğin" bütün Türkiye için yeni  bir  yerel/yerinden  yönetim modeli olmasını da önerdiler. Kongreye Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Emeğin Partisi, Sosyalist Demokrasi Partisi ve Saadet Partisi'nden  gözlemciler  katılırken, Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi'nden kimse yoktu.

‘Cinsel Tacize Hayır’ diyen yargılanıyor! Gazetemizin  sahibi  ve  sorumlu yazıişleri  müdürü  Erdal  Çınar hakkında dava açıldı. “Sosyalist  Demokrasi  Kolektifi” dergisinin Nisan 2009 sayısında Erdal Çınar’ın kaleme aldığı “ Kadına yönelik cinsel taciz ve sosyalistler” başlıklı yazıda adı geçen ve iki kadın tarafından disiplin kuruluna şikayet edilen A.K. Çınar’ın kendisine hakaret ettiği iddiasıyla basın savcılığına a şikâyette bulundu.  “Ekmek  ve  Özgürlük”ün yanısıra    “Yaşayan  Marksizm” dergsinin de de yazı işleri müdürü ve sahibi Erdal Çınar hakkında açılan davanın ilk duruşması 25 Şubat  2010  saat  10.35'de  İzmir 2.Asliye  Mahkemesinde  görülecek.

Sosyalist  Demokrasi  Partisi’nde 2007 içinde yaşanan cinsel taciz olayı  sonucu  partiden  üyelerin çoğunluğu istifa etmişti. İstifalara yol açan olay ve tartışmalar Parti üyesi iki kadının yine parti üyesi bir erkek tarafından kendilerine cinsel tacizde bulunulduğu gerekçesiyle disiplin kuruluna başvurmalarıyla başlamıştı. Disiplin sürecinin Parti tüzüğüne uygun işletilmediği ve cinsel taciz olayının soruşturulmasının engellendiğini ileri süren üye çoğunluğu partiden istifa etmişti. İstifa eden üyelerden  bir  kesiminin  çıkardığı “Sosyalist  Demokrasi  Kolektifi” dergisinin Nisan 2009 tarihli birinci sayısında olay “ Kadına yönelik cinsel taciz ve sosyalistler”

başlıklı  yazıda  haberleştirilerek konu edilmiş ve “Bir erkeğin kadının rızası dışında kadına rahatsızlık veren, cinselliğe yönelik her türlü açık ya da imalı söz, ima yollu tavır veya fiziksel hareket cinsel tacizdir. Diğer bir tanımla; Cinsel taciz, gücü olanının gücü olmayanı kontrolü altına almak sureti ile cinsel mesajlara maruz bırakmasıdır.  Cinsel  tacize  ilişkin suçlarda  kadının  beyanı  esastır. Bu ifadenin anlamı; kadının “ şöyle şöyle şeyler yaşadım” demesinin yeterli olduğudur. Bunları yaşayıp  yaşamadığına  dair  kadından kanıt göstermesinin beklenmeyeceğidir. Bunların yaşanmadığını kadına bunları yaşatan erkeğin ispat etmek zorunda oldu-

ğudur.  Kadın  sorunu  politik  bir sorundur. Cins ayrımcılığına karşı olmak ilkesi, anti-faşist, ant-iemperyalist, anti –kapitalist, anti-şövenist ve anti-sömürgecilik ilkeleriyle birlikte sınıf mücadelemizin temel ilkelerindendir. Cins ayrımcılığına  karşı  olmak  sosyalizm mücadelesinin vazgeçilmez ilkelerindendir ve Kadın sorunu politik bir sorundur. Politik sorunlar karşısında ilkeli ve politik tutum alınmalıdır” görüşlerine yer verilmişti.  Kadın örgütlerinin gündemine gireceği gözlemlenen davanın kadının şerefi, erkeğin şerefi, şikâyet, mahkeme, cinsel taciz, erkek egemenliği vb. yönleriyle tartışmalara konu olması bekleniyor.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 5

Türkiye Din  hanesi  kaldırılmazsa, Aleviler nüfus cüzdanlarına Alevi yazdıracak Hubyar  Sultan  Alevi  Kültür Derneği  Başkanı  Ali  Kenanoğlu,  kimlik  belgelerinde din  hanesinin  kaldırılması gerektiğine  işaret  eden AİHM'in kararını memnuniyetle karşıladıklarını bildirdi.

2010 emekçilerin  mücadele yılı olacak

Fotoğraf: Doğanay Sevindi

Kenanoğlu,  hükümetin  bu karar uyarınca "bir an evvel nüfus  cüzdanlarındaki  din hanesini kaldırması gerektiğini belirterek, "Nüfus cüzdanında din hanesi kaldırılmadığı  takdirde,  AİHM  kararı gereğince bu haneye 'ALEVİ' yazdırma hakkımızı kullanacağız" dedi.

Kenanoğlu: “Nüfus cüzdanı üzerinden mahalle baskısı var”

Yazılı  açıklamasında  Kenanoğlu,  "Alevilerce  açılan  zorunlu  din  dersi  davalarında nüfus  cüzdanlarımız  bize karşı delil olarak sunuluyor" diyerek soruna işaret etti.  Kenanoğlu, meseleye "Nüfus cüzdanda 'İslam' yazılı, o halde din dersi almalıdır'' sözleriyle yaklaşıldığını, din hanesinin  boş  bırakıldığı  zaman da  cüzdanı  ibraz  edilen  her kurumda  "mahalle  baskısı" ile karşılaştıklarını ifade etti. Dernek başkanı, Anayasamızın 24. maddesinde "Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine  sahiptir.  Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere  katılmaya,  dini  inanç  ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve  suçlanamaz"  ifadesinin yer aldığını anımsattı: "Anayasamız  bu  kadar  açık bir  şekilde  bunu  belirtmişken, nüfus cüzdanlarında din hanesinin olması Anayasaya' da aykırıdır. Bu saçma uygulama nihayet bir Alevi yurttaşımız tarafından dava edilmiş ve  yurttaşımız  Sinan  Işık haklı bulunmuştur."

yenin üzerindeki yükün kaldırılmasını istiyor. Bunu da "maliyet düşürme-verimliliğin artırılması" söylemiyle yapıyorlar. Bu, daha az ücrete daha çok saat çalıştırmak, iş güvencesini azaltmak demek. Kıdem tazminatının işten çıkarmayı zorlaştırıcı olduğu için kaldırılmasını istiyorlar.

Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu, 2010'da güvencesiz çalıştırma ve işten çıkarmaların yoğunlaşacağını öngörüyor

"Emekçiler için bıçak kemiğe dayanmış durumda,  bu oldukça karamsar bir tablo" diyen Müftüoğlu, bianet’e verdiği demeçte bu yılın  emek  mücadelesinin  yoğunlaşacağı  bir  yıl  olmasını  da bekliyor: "Bu olumsuzluklar fırsatı da getiriyor. TEKEL, itfaiye işçilerininki gibi emek direnişleri artabilir. Emekçiler için bıçak kemiğe dayanmış durumda. Şimdiye kadar çok sesini çıkarmayan kesimlerin de emek mücadelesine katılmalarını bekleyebiliriz. Sendikaların tabandan gelecek tepkileri doğru yönlendirip kazanıma çevirebilmeleri gerekiyor. Dayanışmanın yaygınlaşması gerekiyor. Bu arada, sistemle bütünleşmiş, eleştirilerini sakınan sendikacılar da deşifre olabilir. Safların daha netleştiği, işçi sınıfının sesini daha yükselttiği bir süreç olmasını bekliyorum."

Hükümet krizin maliyetini topluma yüklüyor

Müftüoğlu'nun 2010 için öngörülerinden bazıları şöyle. Daha fazla vergi, daha az sosyal harcama: Hem maliye politikaları  (vergiler,  bütçedeki  gelir gider dengesi) daha fazla vergi,

daha az sosyal harcamayı gösteriyor. Bu hanehalkının geliri azalırken cebinden çıkan para artacak,  demek.  Çalışma  hayatında esnekleşme, güvencesiz, taşeron çalışma artacak. Ücretler geriye gidecek.  Giderler  artacak,  gelir düşecek,  işsizliğin  azalmasına dair  herhangi  bir  ipucu  yok. 2010, 2009'a göre yoksullaşmanın artacağı, çalışan yoksulların çoğalacağı bir yıl. İşini kaybedenler de artacak. Hem ilaçta ödemelerin hem de hem katkı paylarının artması nedeniyle en büyük sorunlardan biri sağlığa erişim. Dolaylı vergiler artıyor: Bütçede gelir kısmının büyük bölümü dolaylı vergiler. Özel tüketim vergisi yüzde 31,6, KDV yüzde 24 civarında artıyor. Son sigara zamları  bunun  sonucu;  bu  diğer ürünlerde de devam edecek. Buna karşılık sermayenin kârı üzerinden  alınan  kurumlar  vergisi yüzde 8,3 artıyor. Bütçede gider olarak görünen kamu personeli ücretleriyse yalnızca yüzde 7 artıyor. Çalışan daha az ücrete daha çok çalışmaya  zorlanıyor:  Ücretler her alanda son derece düşük. İşveren  kesimi  işgücü  piyasasını daha da esnekleştirmek, serma-

İşverene destek toplumun cebinden çıkacak: Kriz  önlemi olarak  sunulan  "kısa  çalışma ödeneği", "sigorta priminin işveren payının devletçe ödenmesi", sanki yükü devlete aktarıyormuş gibi  görünüyor.  Ama  devletin verdiği  para  aslında  toplumun, ücretlilerin  vergisinden  alınan para. Böylece çalışan kişinin ücreti, sigorta primi yine topluma nakledilmiş oluyor. Sağlık en büyük sorun olabilir: Hükümetin  "Orta  Vadeli  Program"ı  bütçeyi  denkleştirilmek için  kemer  sıkmayı  öngörüyor. Bakan Ali Babacan sağlık üzerinden tasarruf yapılacağını söylemişti. Bu sağlıkta "global bütçe" uygulamasıyla gerçekleştirilecek. Sağlık  harcamaları  2010  için 12,7 milyar TL'yi aşarsa, Sağlık Bakanlığı "Bütçem doldu, herkes başının çaresine baksın" diyecek. Bu, katkı payı altında, hepimizin cebinden daha çok para çıkması demek. İlaçta da 2,5 milyar TL tasarruf  planlanıyor.  Bunlar  yoksullaşmayı artıracak faktörler. IMF hükümetin elini rahatlatabilir: Hükümet köşeye sıkıştı. IMF'den gelecek paranın yüzde 60'ının özel sektörün dış borçlarını ödemeye ayrılması öngörülüyor.  Bu  hükümetin  elini  kuvvetlendirebilir. Sermaye kesiminden alacağı destek güçlenebilir. Bir  miktarı  da,  bütçe  açıklarını kısa süreli kapatmak için kullanacaktır. Bazı toplum kesimlerine -emekli zammı- gibi umut veren  aktarımlar  olabilir.  Kömür yardımı, nakdi yardım gibi tepkiyi seyreltici adımlar atabilir. Bu arada  seçim  hazırlık  süreci  de var. Henüz bir alternatifi çıkmadığı için hükümetin dışarıda ve içeride, AB'den ve sermaye kesiminden desteği sürüyor.


6 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Dünya

Haiti: Yıkımın sorumlusu emperyalizm ve neoliberalizm Tarımın çökertilmesine ve köylülerin derme çatma gecekondularda kentlere yığılmasına yol açan neoliberal ekonomik politikalar bir doğa olayını insani bir  felakete dönüştürdü Haiti’de 12 Ocak’ta meydana gelen ve sadece başkent Port-au-Prince'te, resmi rakamlara göre 150 bin, tahminlere göre ise 300 bini aşkın insanın hayatını 600 bin kişinin evini kaybetmesine, 200 binden fazlasının da göç etmek  zorunda  kalmasına  yol  açan  deprem, yaygın medyada doğanın Haiti’lilere oynadığı acı bir oyun gibi sunuldu. Oysa Haiti’nin yakın dönem tarihi kaybedilen canların sorumluluğu nun doğadan çok kapitalist üretim ilişkilerinin emperyalist zorbalık ve sömürüyle bezenmiş yüzüne ait.

ABD yeniden işgal peşinde

Haiti’ye depremden sonra bir çok ülkeden ve uluslararası kuruluştan yardım ekipleri gönderilirken  ABD, gıda ve yardımdan önce askeri birlikleri ülkeye yerleştirmenin peşine

düştü. Haiti’ye 13 bini aşkın asker çıkaran ABD’nin yardım çalışmalarından ziyade askeri planlarına öncelik vermesi bir çok insanın, yardımların gecikmesi ya da ulaşamamaından dolayı hayatını kaybetmesine yol açtı. Bu ABD’nin Haiti’yi ilk işgali de değildi.

ABD emperyalizminin tahribatı

Ülke ABD karşıtı bir liderin yönetime gelmesini engellemek için gönderilen bir işgal gücü tarafından 1915’te işgal edildi ve 1934’e ka-

dar işgal altında tutuldu. ABD ülkenin hazinesine ve gümrüklerine el koydu, desteklediği adayın devlet başkanı olmasını sağlamak için parlamentosuna abluka uyguladı. Haitili asker olan Charlemagne Peralte öncülüğünde başlatılan antiemperyalist direniş halktan kitlesel bir destek kazandıysa da ABD ordusu ilk hava bombardımanı uygulamasını Haiti halkı üzerinde test etti, yakalanan direnişçiler işkencede ya da yargısız  infazda öldürdü. İş-

Honduras: Zela Avusturya: Alman bankası ırkçıları fonladı Meksika’ya uğ Avusturya ve Almanya, ırkçıların kamu kaynaklarını Sosyal  demokratlarla birlikte hortumladığı bir bankacılık skandalıyla çalkalanıyor Avusturya'nın  Karintiya  eyaletinin  aşırı sağcı valisi Jörg Haider Ekim 2008'de bir araba kazasında öldü.  Şimdi arkasında bıraktığı pislik ortaya çıkıyor. Haider,  Mayıs  2007'de  Hypo  Group  Alpe Adrea (HGAA) bankasını Almanya'nın Bavyera eyaletinin kamu bankası Bayern LB'ye sattığında  herkes  halinden  pek  memnun görünüyordu. Kızılca kıyamet, geçtiğimiz Aralık'ta Avusturya hükümetinin zor durumdaki HGAA'ya el koymasıyla koptu. Mali sıkıntıdaki iştirakine destek olmaya yanaşmayan büyük ortak Bayern LB, o güne dek  yaptığı  yatırımları  gözden  çıkararak hissesini 1 avro gibi tamamen sembolik bir fiyata Avusturyalılar'a devretti. Bugün anlaşıldığına göre, Haider HGAA'yı

Almanlara  sattığı  sırada  zaten  bankanın durumu pek parlak değilmiş ve bu durum, satınalma  kararını  veren  Bavyera  eyalet yönetimince de biliniyormuş.

İkincisi, bankanın Doğu Avrupa ve Balkanlar'daki riskli faaliyetlerini satıştan sonra da sürdürdüğü ve biriken zararlarını katladığı ortaya çıktı. Alman ve Avusturyalı politikacılar Bosna, Hırvatistan gibi ülkelerdeki siyasi nüfuzlarını, banka-hükümet ilişkilerinde kullanmaktan çekinmemişler.  Üçüncüsü ve en şaşırtıcı olanı, HGAA'nın ırkçı Haider'in siyasi faaliyetini fonlandığının ortaya çıkmasıydı. Haider'in Avusturya'nın Geleceği için Birlik Partisi (BZÖ), hazineden gelecek yardımları teminat göstererek bankadan 2,6 milyon avro kredi çekmiş.  Kayıtlar,  SPÖ,  yani  Sosyal  Demokrat Parti'nin de aynı bankadan 1,25 milyon avro kredi kullandığını gösteriyor. Anlaşılan siyasi görüşleri bir yana, ırkçılarla sosyal demokratlar banka hortumlamakta birbirlerinden geri kalmamışlar ve Almanlar da -danışıklı dövüş gereği- buna göz yummuş.

Kasım’da cuntanın düzenlediği ve halkın yüzde 65’inin boykot ettiği seçimlerle işbaşına gelen Lobo’yu sadece dört ülke tanıyor Honduras’ta 28 Haziran'da darbeyle devrilen Zelaya iktidara el koyan darbecilerin düzenlediği seçimle başkanlığa el koyan Porfirio Lobo’nıun yemin töreninden kısa bir süre sonra Honduras'ı terk etti. Zelaya darbe sonrası  zorla  uçağa  bindirilerek  Kosta  Rika'ya gönderilmişti. Geçtiğimiz Eylül’de ülkesine gizlice geri dönerek Brezilya büyükelçiliğine sığınmış fakat siyasi faaliyet yürütmesi mümkün olmamıştı.  Porfirio  Lobo,  halkını  ve  uluslararası  kamuoyunu "geçmişe sünger çekmeleri" konusunda uyarırken Dominik’e geçen Zelaya da Honduras'a  tekrar  döneceği  sözünü  verdi. Zelaya Meksika’ya yerleşecek.  Honduras'ın yeni başkanı Lobo, güvenliğini sağlamak üzere Brezilya elçiliğinden uçağa dek devrik başkana eşlik etti. Zelaya'yı bin-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 7

Dünya galin ilk 20 yılında öldürülen Haitili sayısı 3 bini buldu. İşgal kuvvetleri tarafından öldürülen Peralte’nin cesedi haç biçiminde çivilenerek kamuya açık yerlerde bırakıldı. İşgalden geri kalan en önemli şey ise uzun yıllar boyunca yoksulluktan muzdairp olacak bir ülke oldu.

Neoliberalizmin tahribatı

Haiti’de ölümlerin yüksek olmasının bir diğer nedeni de 1980’lerin başından itibaren dünyayı saran neo-liberalizm  dalgası.  Ülke  1980’lerden  bu yana  başta ABD olmak üzere batılı ülkeler ile IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar tarafından neoliberal politikalar uygulamaya zorlandı. Tarım ürünleri ithalatında tarifelerin kaldırılması, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sosyal harcamalarda kısıntılar son otuz yılda ülkede uygulanan başlıaca iktisat politikaları oldu. Neoliberal tarım  politikaları,  başta  pirinç  olmak üzere, tarımsal üretimin çökmesine ve kırdan kente göçün hızlanmasına yol açtı. Tüm bunların 1996-2001 yılları arasında kamuya ait bir çok un ve çimento fabrikasının özelleştirilmesi ve sosyal yardım kuruluşlarının kapatılması ile birleşmesinin sonuçlarından ilki başkentte gecekondu bölgelerinde biriken yoksul nüfus oldu. Diğeri ise deprem sonrasında yüzbinlerce Haiti’linin hayatlarını, yakınlarını ve evlerini kaybetmesiydi.

aya ğurlandı lerce  destekçisi  gözyaşları  içinde uğurladı. Darbeci general Romeo Vásquez  bile  Zelaya'nın  sürgününden üzüntü duyduğunu belirtti.  Cuntacılar Zelaya'nın bağlayıcı olmayan ama Yüksek Mahkeme'yle Kongre'ye göre yasadışı sayılan bir referandum yapmaya  kalkmış  olmasını  darbeye  gerekçe göstermişlerdi.

Uluslararası izolasyon sürüyor Dominik Cumhuriyeti, Tayvan, Panama ve Kolombiya dışında yemin törenine kimsenin katılmadığı Lobo uluslararası kamuoyuna uzlaşma ve diyalog çağrısında bulundu. "Dünya umarım bizi yeniden bağrına basar çünkü izolasyon yüzünden iki milyar dolarlık  yardımdan mahrum kaldık; bu da uzun dönemde en çok yoksulları etkileyecek",  dedi.  Lobo  konuşmasında Hillary Clinton'a Honduras'ta demokrasinin tesisi için gösterdiği çabadan ötürü teşekkür etti.

Yunanistan’da çiftçiler ayaklandı Önemli yolları trafiğe kapatan, havaalanlarını işgal eden ve sınır geçişlerini durduran çiftçiler 1980’lerden beri uygulanan neoliberal tarım politikalarına son verilmesini istiyor

Yüzlerce çiftçi Ocak sonunda başkent Atina sokaklarında  PASOK  hükümetine  karşı  hazine desteğinin artırılması ve ürün taban fiyatlarının yükseltilmesi talebiyle yürüyüşe geçti.

2007’den 2008’e  mısır fiyatları 44 cent’ten 11 cente, buğday fiyatları 34 sentten 17 sente düşerken aynı zaman diliminde köylülere verilen yakıt desteği yarı yarıya azaldı.

Çiftçiler yürüyüşten önceki on gün boyunca ülkenin ana yollarını traktörleriyle trafiğe kapatmışlardı.

Yunanistan’ın AB üyeliğinin tarım üzerindeki bir diğer olumsuz etkisi de tarımsal üretim ve nüfusun önemli ölçüde azalması oldu. Örneğin ülkenin AB’ye (o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu) girdiği 1981’de, tarımda aktif olan nüfusunun oranı yüzde 24 iken bugün ise bu oran yaklaşık yüzde 10’a gerilemiş durumda. Öte yandan ülke yıllık buğday ihtiyacının üçte birini  ithalat ile karşılıyor.

Çiftçilerin baskısı altında bunalan PASOK hükümetinin Tarım Bakanı Katerina Batzeli çiftçi birlikleri temsilcileriyle görüşmeden çıkarken “hükümetin elinde onların istediği para yok” dedi.  Ellerinde pankartlar ve kara bayraklarla yürüyüşe geçen çiftçilerse Atina sokaklarında “Kanımızı içiyorlar, çitçiler mücadeleden kaçmayacak” diye haykırıyorlardı.  Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandraeu yürüyüş  öncesinde  çiftçilerden  Yunanistan’ın uluslararası itibarını zedelememek için eylemlerine son vermelerini istemişti.  Yunanistanlı çiftçiler geçtiğimiz günlerde ülkenin kuzeyi ile güney arasındaki en önemli ulaşım hattı olan Atina-Selanik yolunu farklı noktalarda trafiğe kapattı. Girit havaalanının çiftçilerce geçici olarak işgal edilmesi sonucu 17 uçuş iptal edilirken, ülkenin Makedonya, Bulgaristan ve Türkiye sınır kapılarından geçişlerin de engellenmesi, özellikle Bulgaristan ve Makedonya sınırında kilometrelerce araç kuyrukları oluşmasına yol açtı.  Yunanistan’da çiftçilerin gelirleri son on yılda yüzde 24 oranında azaldı. Bunun başlıca nedenleri ise Avrupa Birliği (AB) uyum politikaları kapsamında hükümetlerin tarıma verdiği desteklerin azalması ve özellikle AB ülkelerinden gerçekleştirilen tarımsal ürün ithalatı dolayısıyla  ürün  fiyatlarının  düşmesi.  Örneğin

Karamanlis yönetimindeki muhafazakar Yeni Demokrat  hükümet  500  milyon  euroluk  bir yardım paketi açıklamıştı. Çiftçiler  ise hükümetin açıkladığı bu paketi kırıntı olarak tanımlıyordu.  Hükümetin  geçtiğimiz  yıl  ekonomik krizden  ağır  darbe  alan  bankacılık  kesimini kurtarmak için 28 milyar dolarlık bir kurtarma paketi açıkladığı düşünülürse, köylülerin bu tanımlamalarının gayet yerinde olduğu açık.  PASOK 1997’de  de  köylülerin  haftalar  süren protestolarıyla karşılaşmış ve onlara,  sert polis müdahaleleri ve traktörlerine sabotaj düzenlemek gibi yöntemlerle cevap vermişti.  Yunanistan Komünist Partisi (KKE) basın açıklamalarıyla köylülere destek veriyor. Radikal Sol  Koalisyon  (SYRİZA)  da  köylülerin  vergi muafiyeti ve tarımsal destek taleplerine destek oluyor. Öte yandan SYRİZA Avrupa Parlamentosu’nda çiftçilerin talepleri için lobi yapacağını da ilan etmiş durumda. SYRİZA’ya getirilen eleştiriler ise kitlesel mücadeleyi sermayenin kurumlarına hapsetmek biçiminde. Ancak çiftçiler halktan azımsanmayacak bir destek almayı becermiş durumda.


8 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Dünya

Mumia'ya kötü haber...

Ahmedinejad tüketimden devlet desteğini çekiyor Ekonomik Reform Planı kaynakları sermayeye aktarıyor

Yüksek mahkeme, idama mahkum Mumia Abu-Jamal'ın yeniden yargılanma talebini reddetti  Bir polis memurunu öldürmekle suçlanan idam mahkumu Abu-Jamal, otuz yıla yakın bir süredir idam edilmeyi bekliyor. Muhalif bir siyah radyocu olan Abu-Jamal tutuklandığından beri masum olduğu iddiasından hiç vazgeçmedi ve hukuk mücadelesini sürdürdü. Avukatı en son Philadelphia temyiz mahkemesine başvurarak yeniden yargılanma  talebinde  bulundu.  Temyiz  mahkemesi, 1982'de görülen dava sırasında, hangi hafifletici nedenlerin ölüm cezası dışında bir cezayla sonuçlanabileceği hususunda jüriye kusurlu talimat verildiğini saptadı ve yeniden yargılanma talebini olumlu buldu. Yeni bir dava sürecinin başlayabilmesi için Philadelphia temyiz mahkemesinin verdiği bu kararın "yüksek mahkeme" tarafından da onanması gerekiyordu fakat ümitler suya düştü.  Mahkeme, Philadelphia temyiz mahkemesinin kararını yerinde  bulmadı.  ABD'de  halen  3,  279  mahkum idam edilmeyi bekliyor. ABD'de 1976'dan bu yana 1193 idam cezası infaz edildi. Bunların ezici çoğunluğu yoksul ve işçi sınıfı kökenli.

İran İslam Cumhuriyeti Muhafızlar Konseyi enerji ürünleri ve temel gıda maddeleri  gibi  mallara  devlet  desteğinde  100 milyar dolarlık kesinti öngören yasa tasarısına onay verdi. Konsey’in kararına göre önümüzdeki beş yıl içinde neredeyse bütün devlet destekleri ortadan kalkacak.

cak Plan çerçevesinde süren tartışmaların uzunca zaman almasının asıl nedeni, devlet desteklerinin kaldırılmasının ardından temel mal fiyatlarında ortaya çıkacak hızlı bir artışın, özellikle işçi sınıfında  yaygın  bir  rahatsızlık  yaratacağı kaygıları.

İran’da burjuvazi ve dini elitler, kapitalizmin krizinin tahribatı altında, on milyonlarca İranlı için sosyal eşitsizliğin, işsizlik ve yoksulluğun arttığı bir atmosferde bir nebze  de  olsa  koruma  sağlayan  devlet desteklerine, aşırı tüketime ve bütçe açıklarına yol açtığı gerekçesiyle karşı çıkıyor. Alternatifi olarak da piyasa fiyatlarının işlemesini sağlayacak kurumsal bir mekanizma öneriyorlar.

İran burjuvazisi ve yönetici seçkinlerinin işçi sınıfı saflarından yükselecek yaygın rahatsızlıktan bu denli çekinmelerinin temel nedeni ise, geçtiğimiz Haziran’daki başkanlık  seçimlerinin  ardından,  İran burjuvazisi ve yönetici seçkinlerin farklı fraksiyonları arasındaki çatışmaların daha da görünür ve keskin bir hale gelmesi ve  bunun  da  bu  kesimlerin  hegemonik konumlarını önemli ölçüde zayıflatmış olması. İran’da işçi sınıfının yükselen sosyal güvenlik taleplerinin önemli çatışmalara yol  açması  ve  neoliberal  uygulamalara karşı bir söylem kullanarak iktidara gelen Ahmedinejad hükümetinin, 2007’-de işçilerin yoğun protestoları ardından, benzin fiyatlarına uygulanan yüzde 25 zammı geri çekmek zorunda kalması hükümetin ve diğer yönetici seçkinlerin kaygılarının  pek  de  yersiz  olmadığının  en önemli göstergesi.

Devlet destekleri, ABD destekli Şah rejimine karşı yükselen antiemperyalist mücadele döneminde elde edilen sosyal kazanımların varlığını bugüne kadar koruyabilen az sayıda uygulama arasındaydı ve özellikle ekmek, süt, şeker, pirinç, buğday, elektrik, su, telefon hizmetleri, kamusal toplu taşıma, eğitim, gübre gibi çok sayıda mal ya da hizmetin fiyatının düşük tutulmasında önemli rol oynuyordu.  İran hükümeti, parlamentosu ve muhalif partileri, uzun süredir ve yoğun bir şekilde devlet desteklerinin kaldırılmasını öngören Ekonomik Reform Planı’nın hangi koşullar altında uygulanacağını tartışıyor. Söz konusu tartışmalar Plan’ın yürürlüğe girmesi ardından ortaya çıkacak etkilerin nasıl telafi edileceği, iş çevrelerine hangi tür desteklerin verileceği, ucuz enerji temininde  ne  tür  bir  plan  uygulanacağı, bütçeden yapılan tasarrufların nasıl kontrol edileceği gibi konulara dayanıyor. An-

İran’da işçi sınıfından yükselen hoşnutsuzluğa, kapitalizmin son krizinin etkileri ile ABD’nin uyguladığı ve diğer ülkeleri de uygulamaya zorladığı ve ülkenin gereksinim duyduğu teknolojinin ve yabancı sermaye yatırımlarının önünde engel oluşturan yaptırımları da eklemek gerekiyor.  Bunlar İran’da sınıf çatışmalarının önümüzdeki dönemlerde daha da kızışacağını gösteriyor.

Sadece idam karşıtı hareketin değil, ırkçılık karşıtı hareketin de sembolü haline gelen Mumia idam sırası bekleyenlerin en tanınmışı.  1954’te doğan Mumia Abu-Jamal, henüz çocuk sayılacak bir dönemde, 15 yaşında devrimci Kara Panterler örgütüne girdi. Liseden sonra radyo muhabirliğine başladı ve kısa zamanda "sessizlerin sesi" olarak ün yaptı. Radyo yayıncılığı alanında çeşitli ödüller aldı. "Philadelphia Siyah Gazeteciler Derneği"nin başkanlığını yaptı.  1981’de aracını park ettiği caddede beyaz bir polis memuruna ateş açıldı. Polisin karşılık vermesi üzerine Mumia Abu-Jamal yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. Açılan soruşturmada polisin ölümünden sorumlu tutuldu ve cinayetle suçlandı. "Mumia" adını İngiliz emperyalizmine karşı savaşan Kenyalı bir direnişçiden alıyor.

İran’ın Meşhed kentinde geçim sıkıntısı yüzünden sokakta satıcılık yapan kadınlar


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 9

Emek

TEKEL direnişinin prizmasından Kenan Kalyon Sayfa 11

>>

TEKEL eylemi: Eski defterin son, yeni defterin ilk sayfası Tekel Direnişi’nin titreşimleri bütün ezilenlerin yüreğinde karşılık buldu, emekçilerin tarihlerini kendi elleriyle yazmaya başlayacakları bir çığır açtı

İşçiler, hükümetin “4-C’den başka bir seçenek yok” yanıtını öfkeyle karşıladılar ve ölüm orucunu başlattılar

Cevat Paloğlu 4 Aralık’ta Haliç’te tersane açılışına katılan Erdoğan konuşması sırasında 2010 başında işten çıkarılacaklarını  öne  süren  bir grup tekel işçisinin “Tekel sizden müjde  bekliyor”  sloganları  ile karşılaşmış  ama  konuşmasını “Ben ayaküstü müjdelere pek alışık liderlerden değilim” diyerek sürdürmüştü.  Devamında, Tekel ile ilgili süreci daha  önce  sendika  temsilcileri ile  konuştuklarını  ve  gerekeni söylediklerini belirten Erdoğan, Tekel'de depodan başka bir şey

kalmadığını, üreten bir yer olmadığı için de özelleştirme kapsamı içinde devredileceğini anlatmıştı. Çalışanlara kıdem ve ihbar tazminatlarının  verileceğini,  isteyenlere de “4-C’de istihdam kapısının açık” olduğunu belirten Erdoğan,  sloganların  sürmesi üzerine  “Kusura  bakmayın,  biz sizleri şu andaki işlerinizde istihdam edemeyiz. Gerekli olanları sendika  temsilcilerine  sorarsanız, onlar size anlatır. Lütfen burayı da provoke etmeyin” deyince işçiler de sloganlarını sürdürmüş ve polis zoruyla tören alından çıkarılmış, dört işçi de gözaltına alınmıştı.

İşçiler alandan çıkarıldıktan sonra konuşmasını sürdüren Erdoğan “Al sana ihbar tazminatı, kıdem tazminatın. İstersen 4-C'de de seni değerlendirelim ama yok kendi işini kuracaksan, kendi işini  de  kur.  Bunları  da  söyledik. Sendikalarıyla anlaştık. Onlarla görüştüm,  'Size  bu  kadar  süre. Gereğini yapın' dedim. Mutabık kaldık.” Sözleriyle durumu özetlerken aslında özelleştirme uygulamasının ikinci perdesini bir bakıma özetlemiş de oluyordu. Hükümet ve işçi temsilcileri arasındaki “mutabakattan”, Tekel İçki ve Sigara’nın özelleştirilmesi esnasında bütün haklarıyla Tü-

tün ve Yaprak İşletmelerine geçişlerinden  fazlası  aktarılmamış olmalı ki bir umut düşüncesiyle işçiler, bu kez 106 otobüs ile 15 Ocak 2010 tarihinde Tek Gıda İş imkanlarıyla AKP binası önüne taşındı. İlk görüşmeyi Maliye Bakanı  Mehmet  Şimşek  ile  yapan Türk İş heyetini temsilen açıklama yapan Tek Gıda İş Genel Sekreteri  Mecit  Amaç  aldıkları olumsuz sonucu “biz özelleştirme  değil  kapatılma  mağduruyuz” diye açıklayarak mutabakatın bir bakıma ipuçlarını vermiş oldu. Maliye Bakanı’nın ardından Devlet  Bakanları  Salih  Kapusuz  ve

>>


10 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

>>

Hayati Yazıcı’dan “siz mağdur olmayın evlerinize dönün sizin sorunlarınızı  Bakanlar  Kurulu’na taşıyacağız” cevabını alan işçiler, iki bakanın sözünden tatmin olmadılar. Bakanlar Kurulu toplantısının  yapılacağı  güne  kadar AKP binası önünde kalmaya karar verdiler.

Planlandığı gibi gitmedi

O gün konaklamak üzere Atatürk Spor Salonuna taşınan işçilerin bir kısmı ertesi gün arkadaşlarının yanına gitmek üzere hareketlendiklerinde kapıların üzerlerine  kilitli  olduğunu  fark  ettiler. Kapıları  kırıp  dışarıya  çıkmayı başarmalarına  rağmen  Abdi İpekçi Parkı’na sürülmekten kurtulamadılar. Aynı gün akşam AKP binası çevresinde bekleyen işçiler  de  diğerlerinin  yanına  yönlendirildi. O geceyi Türk İş’e bağlı az sayıdaki sendikanın misafirhanelerinde ve Çankaya Belediyesi’nin kurduğu çadırlarda geçiren yaklaşık 5 bin işçi ertesi gün muhalefet  partileri  vekillerinin ziyaretçi akına uğradı. Tam da bu ziyaretlerin  yoğunlaştığı  sırada hiç beklenmedik şekilde polisin birber gazlı ve basınçlı sulu saldırısıyla grup dağıtıldı.

Eylemin dönüm noktası

İşçilerin büyük bölümü sonrası planlanmamış  bir  eylemin  şaşkınlığıyla doğrudan otobüs terminalinin yolunu tutarken direnişe daha yatkın işçiler arasında, yerini  bile  bilmedikleri  Türk  İş binasına sığınma fikri cep telefonlarıyla yayılmaya başladı. Adres  sora  sora  Türk  İş  binasının yerini bulan işçiler çevirebildikleri kadar arkadaşlarını da terminalden geri çevirdiler. İşten çıkanların şehrin en işlek yerlerinden Sakarya bölgesindeki Türk İş binasına akması, diğer yandan  sendika  merkezleri  ve sol grupların hemen bütününün mekânlarının o bölgede bulunmasının etkisiyle, bir anda işçiler hiç  ummadıkları  bir  destekle karşılaştılar. Tekel işçisinin bu kadar uzun bir süre dayanabilmesinde bir etken aranacaksa, ilk etkenin eylemin gerçekleştiği çevrenin kentin kalbinde yer alması  olduğu gözden kaçırılmamalı. Dikkate  değer  ikinci  bir  etken ise; bir yandan Başbakan Erdoğan’ın  sıkça  vurgu  yaptığı  “Biz onların sendikacılarıyla anlaştık” diye dillendirdiği “mutabakat”a rağmen  Tek  Gıda  İş’in  sendikal

hareket içerisindeki değişim dolayısıyla karşı karşıya kaldığı durum, diğer yandan Türk İş içerisindeki iktidar mücadelesi. Bir yıl önce Hak İş’in yetki itirazına dayanarak Çalışma Bakanlığı  Tütün  ve  Yaprak  İşletmeleri’ndeki  yetkili  sendikanın  Hak İş’e  bağlı  Orman  İş  olduğu  yönünde  karar  bildirdi.  Tek  Gıda İş’in itirazı ile mahkeme yürütmeyi durdursa da sendika bir yıldır aidat toplayamıyor.  Tek Gıda İş’in az sayıda Tekel Tuz, Ambalaj ile Çay Kur işletmeleri dışında işçisinin  kalmaması  Tek  Gıda İş’in eylemi desteklemesi için yeterli neden.  Tek Gıda İş Başkanı Mustafa Türkel’in  Türk  İş  Genel  Sekreterliği’ni sürdürmekte olduğu da gözden kaçırılmamalı. Mustafa Türkel’in yakınının başkanlık  yaptığı  Büro  Sen  adında bir sendika eylem öncesi kuruluş işlemlerini tamamladı. Bu eylemin her türlü sonucuna karşı önlem alındığı şeklinde de 4-B üzerinde anlaşıldığı takdirde Mustafa Türkel’in Türk İş’teki  gücünü koruma  girişimi  olarak  da  yorumlanabilir.  Başından son ana kadar tek öznel dinamiği sendika içi mücadele olan bir eylemin sonuçları da kuşkusuz en fazla öznenin beklentileriyle yakınlaşır. Eyleme  destek  veren  sendikal hareket dışı güçlerin, zaman zaman eylem alanındaki işçi sayısının  kat  kat  üstüne  çıkmalarına rağmen işyeri temsilcileri ve şube başkanları üzerinden organize olan Tek Gıda İş’in karar mekanizmalarını aşan her hangi bir iradeyi  örgütleyememelerinin nedeni eylemin bu hakim özneliğinden kaynaklanıyor. Doğal olarak eylem, sonuçları itibarı ile en fazla kendi örgütleyicisinin  kayıpları  ve  kazanımlarıyla sonlanabilir.  Tekel eylemi kendinden beklenenin çok çok üzerinde bir direniş gösterse de sınıf hareketine henüz yeterince katkı sunacak deneyimi edinenemedi. Devamlarıyla desteklenmedikçe bu  kadar  sınırlı  bir  deneyimle henüz tekel eylemi özelinde sınıf hareketi analizinin imkanları açığa çıkmamıştır. En fazla olaylara ve olgulara dayanak tezler ileri sürülebilir.

Olgular

n Türk İş çevresinde toplanan kalabalığın zaman zaman 15-20 binleri  bulduğu  oldu.  İşçilerin alandaki en kalabalık olduğu an, 17 Ocak Mitingi öncesi. Sendika kaynaklarına göre o gün alanda bulunan işçi sayısı 9 bindi. Geri kalanın çok büyük kısmı ise eylemi  desteklemeye  gelen  parti, grup ve çevrelerdi. Böyle bir anda  atılan  sloganların  işçilerin arasında karşılık bulması kuşkusuz önemli. İşçiler büyük oranda da at(tır)ılan sloganlara destek verdi. At(tır)ılan sloganlar işçiler arasında destek gördükçe, slogan attıranlar, politik nüfu adına sınıf içerisindeki  gerici  eğilimlerin pohpohlanmasından kendilerini alamadı. Sıkça attırılmak istenen “Yan gelip yatmadı vatanı satmadı”  sloganı  bu  tutumun  ürünü. Oysa  işçiler  kendi  sloganlarda çok daha temkinli davrandılar. MHP ve CHP’li parlamenterlerin başlarda kaşımaya çalıştığı PKK karşıtı söylem işçiler arasında zamanla tamamen eylemin dışına itildi.

İşçilerin daha başından beri alabildiğine dolayımsız dile getirdiği “Özlük haklarıyla daha güvenli çalışma” talebinin çok daha sahici bağ imkânı sunuyor olmasına karşın dışarıdan eyleme damga vurma hevesi sınıfla kurulması  muhtemel  bağ  imkânlarının ötelenmesine yol açtı. n “Kürt Açılımı”nın etnik boğazlaşmaya  tırmandırıldığı  bir  dönemde Kürt illerinden gelen işçilerin  “kolbastı”  oynama  çabası kadar batıdan gelenlerin “şemmame” ile halay çekme girişimleri gönüllere hoş gelen görüntüler doğurdu.  Ama, bu görüntüler öte yandan “Kürt sorunda çözümü emek hareketi potasında yoğurma” eğilimine hak etmediği bir güç kattı. Aynı durum tersi için de geçerli. Oysa bu yaklaşım, emek hareketinin kadar Kürt hareketinin de sahip  oldukları özgül dinamiklerinin gözden kaçması anlamına geliyor. n Hükümet  karşıtı  gösterilerin fazlalığı sınıf hareketinin “hükümet etme” isteği olarak yorumlanmadı da değil. Bu yorum, CHP ve MHP manipülasyonu şüphesine kapılanların eylemle aralarına mesafe koymalarına neden olurken diğer yandan da sınıf hareketinin önderlik

meselesinin perdelenmesine için bir vesile oldu.  Oysa  bu  gösterilerden  en  göze batanı olan “ampul Tayyip” ritüelinin esas itici gücü hükümet olma isteğinden çok işçilerin kendisine  benzettiği  ama  aynı  zamanda kendinden bahsederken bile “benim başbakanım” diyebilen şişik egolu adamı dile dolama zevkinden fazlası değildi. İçlerinden biri: -Amerikan uşağı -Sermayenin dostu -“…” diye uzayan metni belli bir ezgiyle okurken kitle  iki eli havada  ampul  sıkarcasına  büyük bir koro disiplininde kanon yapar gibi “ampul Tayyip” nakaratını tekrarlıyorlar. Sonra herkes birden eller havada “ampul Tayyip, ampul Tayyip…” diye  bilindik  hareket  eşliğinde tempo tutmaya devam ediyor.

Daniel BensaïdÖnümüzdeki

günlerde sınıf hareketinin, çalışma koşullarının çeşitlenmesi nedeniyle parçalanan işçi hareketinin yeni yapısına uygun direnişler geliştirmesi, ihtimaller dâhilindedir.  Hareket  Tekel  direnişi ile bu tarz eylemlerin ilk sinyallerini vermiş; Tekel direnişi niceliksel çapından kat kat büyük titreşimler yaymıştır. Bu titreşimler sınıf hareketinden gelen her girişimde kendisini mutlaka hissettirecektir.

Direniş Tekel işçisinin taleplerinin toplamının karşılanmasıyla sonuçlanmasa da gerek sosyalist hareket gerekse de sınıf hareketi içindeki atıllığın kırılması açısından daha şimdiden bir deneyim olarak duruyor. Her şeyden önce iki  hareket  arasındaki  makasın açıklığı ortaya  çıkmış oldu. En  azından  bugün  şunu  biliyoruz; işçi hareketi henüz önderlik sorununu çözmüş değil. Her eylemden  geri  döndüğünde  yine kendi içine kapanacak ve önderlikle  yaşadığı  problemleri  yine kendi örgütleri içinde çözmeye çalışacak. Çünkü, başka imkanları henüz deneyimleme fırsatlarına sahip değiller. Makasın kapanması için sınıf hareketi her ne kadar fuleli adımlar atsa da sosyalist hareket henüz emekleme aşamasında.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 11

Emek

Tekel direnişinin prizmasından… 4 Şubat, ön yığınağı iyi yapılmış, hakiki bir genel grev olmaksızın, emeğin toplumsal-siyasal sahnenin ön cephesine geçemeyeceğini bir kez daha gösterdi.  Kenan Kalyon Neresinden  bakılırsa  bakılsın  ve  bundan sonraki seyri ne olursa olsun, halen devam eden Tekel direnişi, daha şimdiden her hangi bir eylem ve hak arayışının ötesine geçip bir “olay”; hatta bazı bakımlardan ayrıksı ve istisnai bir olay olarak Türkiye işçi sınıfı tarihine mal oldu bile. Birçok “ilk”i barındıran, henüz  tutuk  bir  dille  konuşsa  da  haberci özelliği taşıyan, işçi hareketinin yeniden kuruluşunun zorunluluğuna işaret eden, Türkiye işçi sınıfının geçmişi ile geleceği arasında “köprü” olma temayülü gösteren, ülkenin yeniden kutuplaşmasının uğraklarından biri haline gelmeye aday, kendisini koşullayan ve doğuran “durum” veya ortam üzerinde mukabil ve dönüştürücü etkilerde bulunmaya açık bir olay…

Artçılıktan öncülüğe

Eyleme geçen Tekel işçileri, Türkiye işçi sınıfının 1970’lerde sayıları 70 binlere dayanan, ama özelleştirme muharebelerinden yenik çıkılmasına  koşut  olarak  habire  eriyen  ve şimdilerde son nefesini verdi verecek az çok “güvenceli” bir kolunun, köylülüğü de yakından ilgilendiren bir tarımsal sınaî dalının, atı alanın Üsküdar’ı geçmiş gibi gözüktüğü özelleştirme takvimi uyarınca tasfiyesi kaçınılmaz bir bakiyesi konumundaydılar. Bu kuşatılmışlık ve bu “nesnel” konum, özgül çıkarlarını ve müktesep haklarını koruyacaklarsa şayet, onlara bir son çırpınıştan, tasfiye defterini  en  zararla  kapatacak  bir  “artçı  eylem”den, birazcık diş göstererek ve maraza çıkararak sütliman bir gidişe yatmış AKP hükümetinden olabildiğince ödün koparmaktan başka şans tanımıyor gibiydi. Bu koşullarda başlamış bir işçi eylemliliği, her şeyden önce kendi yanılsamalardan kurtularak ama eylemi başkalaştıran pek çok etkenin yan yana gelmesiyle bir “olay” haline gelebilirdi ancak. Öyle de oldu. Kızılay’da maruz kaldıkları polis şiddeti Tekel işçilerinin yanılsamalarını bir anda dağıtıverdi. Hükümetten gelen coplu ve gazlı mesaj gayet netti: Ödün yok, güvenceli dönem bitti, yeni yeriniz işçi sınıfının büyük çoğunluğunun, güvencesizler ordusunun saflarıdır artık!.. Bu hoyratlık ve ödünsüzlük, tekel işçileri için tek bir mecburi istikamet bırakıyordu: Artçılıktan öncülüğe geçmek, işçi hareketinin geleceği adına konuşmak, eylemlerinin simge-


12 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

sel ve temsili değerini yükseltmek, kararlılık ve dayanma güçleriyle tüm toplumsal muhalefet için bir mahreç haline gelmek. Bu dönüşümü, açlık grevine yatan işçilerden birinin alnındaki bandajda yazılı olanlar gayet iyi özetliyordu: “Ayaklar baş olacak.”

İşçinin pazarlık gücü

Beverly Silver, Yordam Kitap’tan çıkan Emeğin  Gücü  başlıklı  çalışmasında,  Erik  Orin Wright’a atıfla, işçilerin pazarlık gücünü, örgütsel güç ve yapısal güç olmak üzere ikiye, yapısal gücü de kendi içinde “piyasa pazarlık gücü” ve işyeri pazarlık gücü” diye iki alt türe ayırıyor. Örgütsel güçle yapısal güç arasında bakışımsız bir ilişki, hatta bazen bir ters orantı olduğunu söylüyor. 21. yüzyılın işçi hareketi hakkında kestirimlerde bulunurken, teknolojik dönüşümler ve emek süreçlerinin yeniden örgütlenişi işçilere daima yeni yapısal pazarlık fırsatları sunsa da, örgütsel gücün artan bir önem kazanacağını ileri sürüyor. Bu ayrımlar ve tespitler ışığında bakıldığında, Tekel direnişi oldukça özgün bir deneyim olarak duruyor. Sıfır yapısal pazarlık gücünün ancak yüksek bir örgütsel güç ve kararlılıkla,  bir  sokak  eylemliliği  seferberliğiyle dengelenebildiği bir deneyim. Bu yüzden, tekel işçilerinin başkenti mesken tutuşu, bildik Ankara yürüyüşlerinden farklıydı. Onlar başkenti “olay yeri”ne çevirmek, sorunlarını bütün ülkeye seslenme imkânı veren en elverişli kürsüden dillendirmek zorundaydılar. Metin Yeğin’in önerisinin aksine, Latin Amerika  deneyimlerinden  esinlenerek,  dönüp fabrikalarına el koyma yolu da kapalıydı. Zira, başka engeller bir yana, üretimi sürdürmeyi mümkün kılabilecek tarımsal altyapı ve arka plan, özelleştirme süreci eşliğinde hemen hemen tamamen çökertilmiş durumdadır. Öte yandan, Tekel işçileri direnişlerinin üretimden gelen gücü kullanamamak gibi bir zaafla malul olduğunun, ilk günden itibaren farkındaydılar. Bu açıklarını ancak sınıf dayanışması yoluyla, bağlı bulundukları Türk-İş Konfederasyonu başta olmak üzere emek örgütlerini baskı altına alıp harekete geçirerek, yani kendi özgül sorun ve çıkarlarını sınıfın genel çıkarının diline çevirerek kapatabilirlerdi. 17 Ocak Ankara mitingi, bu mitingde kürsü işgaliyle ve ittir kaktır koparılan genel grev sözü, tekel direnişinin genelleşmesinin önemli bir dönemeciydi. 4 Şubat’taki “dayanışma grevi” ise yeni bir dönemeç. Tekel direnişi bir de bu açıdan özgün bir deneyimdir.

Direnişin “İlk”leri

Tekel direnişi bir takım önemli “ilk”lerin de sahnesi oldu.

nTekil bir eylemin başarısı uğruna bir dayanışma grevinin gerçekleşmesi; tekil bir eylemin emekle işbaşındaki hükümet arasında genel bir hesaplaşmanın ve bilek güreşinin konusu olması, “ilk”lerin en başta geleniydi. nİkincisi, Kürt sorununun bir işçi eyleminin içinde ilk kez bu kadar görünür hale gelmesi, bu  görünürlüğün  işçi  kardeşleşmesinin önünde bir engel oluşturmamasıdır. Bazıları-

nın sandığının aksine, sınıf mücadelesinin ve kimliğinin evrenselliği, işçilerin kimliğinin diğer  unsurlarını  öğüten  bir  değirmen  işlevi görmez. Tekel direnişinde de böyle olmadı. nÜçüncüsü, işyeri temelli olamadığı için, koşulların, şu ana kadarki seyriyle Tekel direnişini, David Harvey’in son zamanlarda Amerika’da gerçekleşen bazı işçi eylemleri için kullandığı tabiri ödünç alacak olursak, “cemaat temelli”, yani çok çeşitli kesimlerden gelen bir halk desteğiyle kuşatılan ve giderek toplumsallaşan bir direniş olmaya doğru itmesidir. nDördüncüsü, tekil bir işçi direnişinin Türkİş’i ve sendikal bürokrasiyi tarihinde görülmemiş ölçüde sarsması ve yine tarihinde görülmemiş ölçüde baskı altına alarak harekete geçmeye zırlamasıdır. Bu, önümüzdeki dönemde şu veya bu türden sendikal yansımaları olacak bir girdidir. nBelki tamamen “ilk” değil ama, bir eğilimin kuvvetli  bir  dışavurumuna  tanık  olmamız anlamında  beşincisi,  Tekel  direnişinin  kadınların  mücadelede  öne  geçişinin,  kendi tarzlarını konuşturmalarının ve etkin bir rol üstlenmelerinin yeni bir örneği olmasıdır.

“Beş vakit komünist”

“İlk”lerinin altıncısı ayrı bir başlığı hak ediyor. Tekel direnişi son yılların solla ve sosyalist hareketle temasa ve etkileşime en açık işçi eylemi olarak da temayüz etti. İnançlı bir işçinin sarf ettiği “artık beş vakit komünistim” sözü, bu açıklığı ve mücadelenin eğiticiliğini çok çarpıcı ve veciz biçimde ifade ediyor. Bu ifadede bir tezat değil, Türkiye sosyalist hareketi günün birinde kilidi kıracaksa ve nüfusun şimdiye kadar kendisine kapalı kalmış önyargılarla yüklü kesimleri arasında bir etki alanı açacaksa, olması gereken saklı. Elbette, Tekel direnişinin sosyalist hareketin işçi hareketiyle buluşup kaynaşmasının bütün sırlarını gösterdiği, bütün anahtarlarını toptan sunduğu söylenemez. Ama işçi grevlerinde ve direnişlerinde kurulan temasın, sonrasında genellikle “evli evine köylü köyüne” şeklinde bir ayrılıkla sonuçlanmasının, alışılagelmiş tarzların siyasal bir işçi hareketi doğrultusunda biriktirerek ilerlemeye cevaz vermemesinin yol açtığı kısır döngünün, bir sorun olarak karşımızda durduğu aşikârdır. Bu bakımdan, Tekel direnişi sosyalist hareketi tarz değişiklikleri yapmaya davet eden, üzerinde düşünülmeye değer önemli ipuçları sunuyor. Bir üçüncü kutup dinamiği Başbakan Erdoğan ve partisi, Tekel direnişini gözden düşürmek, yalıtmak, örgütlü işçi hareketinin ve emekçi halk kesimlerinin bu direniş etrafında kenetlenmesini önlemek için ellerinden geleni yaptılar. Direnişçi işçiler “yeniçeri”likle, “çalışmadan para kazanmak”la, “merhamet”e layık olmamakla, hükümeti hedefleyen sloganlar kullanmakla, nankörlükle, “istemezük”çülükle,  vb.  itham  edildiler.  Bu minvaldeki yaylım ateşi Erdoğan ve partisinin zihniyet  evreninin  bir  yarısını;  halka  biate mecbur tebaa, ancak “baş”ların merhameti-

nin ve şefaatinin nesnesi olabilecek ayak takımı muamelesi yapan yarısını gayet iyi yansıtıyor. Tekel direnişinin bir “komplo” olduğu, hükümete karşı siyasi bir kampanyaya dönüştüğü, çetelerle aynı çizgi üzerinde durduğu yollu suçlamalar ise, onların zihniyet dünyalarının diğer yarısından dökülüyor: Ucuz şark kurnazlığı. İşin aslı şudur: Erdoğan ve partisi düzen içi kutuplaşma sahasında mevzi kazana kazana ilerlerken, bunun verdiği özgüvenle bir güç sarhoşluğuna ve her alanı diledikleri gibi tanzim edebilecekleri zehabına kapılmışken, her şeye hâkim ve muktedir bir iktidar profili vermeye başlamışken, birdenbire “toplumsal sorun” cephesinin güçleri yeniden dizebilecek ve hâkimiyetlerinde gedik açabilecek şekilde hareketlenmeye başladığını görmüş ve teyakkuza geçmişlerdir. Yok saya geldikleri veya cemaat ağları ile nötralize etmeye yöneldikleri “toplumsal sorun” cephesinin hareketlenmesi, onların ezberini bozmuştur. O kadar ki, Erdoğan Tekel işçilerine verip veriştirdiği konuşmasında,  sözü  Ataması  Yapılmayan  Öğretmenler Platformuna getirip kibirli ve dalga geçer bir edayla “bu da ne imiş?” diyecek kadar hakiki toplumsal sorunları yok sayıcıdır. Başbakan, şimdilik galibi olduğu ve bozulmasını istemediği kutuplaşma ekseni içinden konuşarak tekel işçilerini yaftalamaktadır; oysa hareketlenen “toplumsal sorun” cephesi güçleri  yeniden  dizecek  müstakbel  bir  üçüncü kutbun dinamiklerini barındırmaktadır. Onun huzurunu kaçıran budur. 4 Şubat: Yarım başarı 4 Şubat’la birlikte Tekel direnişi bir dönemeci daha geride bıraktı. Hükümetin taktiklerini boşa çıkarak bugüne kadar gelen direniş, daha fazlası mümkünken, ne yazık ki bu dönemeci yarım başarıyla geçti. Hal ve gidişattan, ancak yarım bir başarıyla yetineceğimiz öncesinden de belliydi. Sendikalar ciddi bir tırmandırıcı ön hazırlıkla yığınak yapmadılar; hükümetin restleri karşısında alttan almayı tercih  ettiler.  Tekelcilerin  bağlı  bulunduğu konfederasyonun başkanı grev günü evinde oturacağını söylüyorsa, hangi tırmandırıcı hazırlıktan söz edilebilir? Hakeza, grevin “Tekel işçileriyle dayanışma” kısmiliği içinde tutulması, gündemdeki enerji ve şeker özelleştirmelerinin ve bu vesileyle yapılmış diğer bütün özelleştirmelerin tartışmaya açılmaması, işçi hareketinin tamamına ilgilendiren genel taleplerin öne sürülmemesi mücadeleyi geriye çekmiştir. 4 Şubat, ön yığınağı iyi yapılmış, mücadele halindeki bütün dinamiklerin yakıcı taleplerini buluşturan, örgütlü işçi hareketini işçi sınıfının güvencesiz kesimleriyle yakınlaştıran, sadece işçileri değil, esnafı, köylüleri ve öğrencileri de sürece katan hakiki bir genel grev olmaksızın, emeğin toplumsal-siyasal sahnenin ön cephesine geçemeyeceğini bir kez daha gösterdi. Hayatın çağrısı budur


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 13

Politika

Sarıgül’ün TDH’si: Solun aymazlığının faturası Mevcut rejim içi nitelikleriyle TDH sol içinde yeni bir sorun alanı

Erdoğan Aydın Türkiye siyaset arenası, varolan partiler çokluğu içinde kendine alan açarak yükselen yeni  bir  odakla,  Türkiye  Değişim  Hareketi (TDH) ile karşı karşıya. Hareketin merkezindeki  Mustafa  Sarıgül,  halen  Başbakandan sonra en popüler siyasetçi. Liderine oranla geri bir yerde dursa da, hareketin kendisi de daha şimdiden yüzde 6’lık bir kamuoyu desteği yakaladı ve yükselme eğilimini sürdürüyor.  700 bin civarında “gönüllü”sü, 500’e yakın toplantı, miting organizasyonu ve daha kurulmadan Türkiye'nin 81 ili ve 750 ilçesinde örgütlenmiş bir yapıyla karşı karşıyayız. Örgütlenme, tanıtım ve kendine etki alanı yaratma konusundaki bu başarısıyla TDH, Cem Uzan’ın Genç Partisini (GP) anımsatıyor. Hareketin şu ana kadar yaptıkları ve kamuoyu yoklamalarındaki belirgin görünürlüğü, hem  siyasette  ciddi  bir  boşluğu  hem  de TDH’nin bu boşluğa seslenebilme ve kendine yedekleyebilmeyi başarabilen bir tasarım ve güç odağı olduğunu gösteriyor. Bu nitelikleriyle önümüzdeki döneme ilişkin çizilen  senaryoları  değişime  uğratacak  görünmektedir. Çözüm değil, nabza göre şerbet TDH, sosyal demokrat iddialı bir kadro ile şe-

killeniyor, ancak kendine ilişkin böyle bir tanımlama yapmaktan özellikle uzak duruyor. CHP içindeki iktidar mücadelesinden ortaya çıkmasına karşın, kendini bu geleneğin dışına taşıyarak her kesime seslenme avantajı elde etmeye çalışıyor. Bu anlamda bütün siyasal tercihlerin, bütün sınıfların, bütün kimliklerin gönlünü okşamaya, bunun yansıması olarak hiçbir konuda net bir yaklaşım sergilememeye çalışıyor. TDH, rejimle sorunu olmayan, rejim içi bir seçenek olarak tebarüz ediyor. Kendisine yöneltilen, “sol kökenli bir siyasetçi olarak merkez sağın oylarına talipsiniz, hareketinizin siyasi duruşunu nasıl tarif ediyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt Sarıgül’ün, merkezci popülizmini çok iyi yansıtıyor: “Geniş anlamda bir sosyal demokrasiyi savunuyoruz. Emekten, barıştan, özgürlükten, varlık ve bereketten yanayız. Ana ilkemiz önce hukuk, medeniyet. Türkiye’nin AB ülkelerinin önüne geçmesini arzu ediyoruz. Türkiye’nin en huzur veren  partisi  olacak,  ötekimiz  olmayacak. İnançlara saygılı laikliği ve Atatürk’ü siyaset malzemesi olarak kullanmamayı ilke haline getiriyoruz. İnönü’nün devlet adamlığı, Ecevit’in dürüstlüğü ve Özal’ın ekonomik açılımlarını örnek alıyoruz. Tüm eller sıkılacak. Ulusal  birlikten  yana  olan  herkesin  ve  her partinin tabanından oy alacağız. Bizim iktidarımızda ötekiler olmayacak; 70 milyon insanımızın tamamının mutluluğunu sağlaya-

cağız. Örfümüze, töremize, geleneklerimize bağlı siyasi partiyiz. Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni şahlandıracağız."  Rejim içi yeni odak Aynı zamanda TDH Program Komisyonu Başkanı olan Konda Araştırma Şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır; “Biz hep kendi kafamızdaki idealler üzerinden bir şeyler yaptık. Kitle partisi olmak, iktidara yürümek bambaşka bir şey” sözleriyle, kurgulanan siyaset ve örgütlenmenin,  programa  ve  ideallere  değil, imaja ve projeye ait oluşunu gerekçelendiriyor. Dolayısıyla nabza göre şerbet veren, iktidara gelmek ve gelirse kalmak için ne gerekiyorsa onu söyleyen ve onu yapan Makyavelist  bir  partiyla  karşı  karşıya  olduğumuzu gösteriyor. “Biz hudut ve bayrak birliği diyen, ulusal birlikten yana olan herkesle yolumuza devam ediyoruz” diye söze başlayan bir partinin, sadece Kürt halkının hakları ile değil, insanların kimlikleriyle, eşit yurttaşlık taleplerini dillendiren Alevilerin hakları ve “ulusun” mağdurları olan emekçi ve yoksulların haklarıyla ilişkilenmesi de hep eğreti kalacaktır. “Bizim partimizde dil farkı, din farkı, ırk farkı, mezhep ayrımı kesinlikle olmayacak” diye başlayan cümleler, Türk ve Müslüman kimliğin dışında ve içindekilerin haklarına dair yasal güvencelerle tamamlanmadığı sürece, diğer örnekler gibi gönül okşayan bir söylemden öte anlam taşımayacaktır. Rejimin egemen değerlerini sorgulamayan, statükoyu  zorlamayan,  örneğin  Kürt  sorununda olabildiğince düşük profilli bir duruş ve muğlâk ifadeler kullanan, onun belirlediği sınırlar  içinde  ise  alabildiğine  cesur,  hatta ‘bıçkın’ bir siyaset tarzı ile Türkiye'nin gerçek bir  demokrasiye,  sosyal  devlete  taşınması mümkün olamayacaktır. Bu noktada TDH, kaçınılmaz bir şekilde, mevcut rant dağıtımından yeterince pay alamadığını, alacak kanallarla ilişkilenemediğini düşünenlerin toplanma alanı olacaktır. Peki ama Türkiye'de siyasetin mevcut krizinde bu yaklaşım işlevsel mi? Evet! Nitekim “kararsız” tabir edilen kesimde halen birinci seçenek  olma  görüntüsü  veriyor  TDH.  Genç Parti’nin yüzde 7’yi tutturabildiği zamana göre bugün arayış ve kararsızlık oranının daha yüksek, mevcut partilerin daha yıpranmış olduğu da dikkate alınırsa, TDH’nın barajı aşma olasılığı da ciddiyet kazanıyor. Neyin değişimi, neyin çaresi? Değişime muhtaç ama radikal bir değişimden ürken, özgüveni örselenmiş, dini muhafaza-

>>


14 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

>>

karlaşma ve milliyetçiliğin etki alanında, iş, aş, ve diğer dayanışma gereksinimlerini karşılayabilecek bir odak ve çoban-lider arayışında bir toplumsal gerçeklikte, içeriği belirsiz bir ‘Değişim’ ve ‘Çare Sarıgül’ söyleminin ciddi bir hegemonya gücü olduğu kesin. Bu anlamda TDH’nin, toplumsal heyecan ve değişim gereksinimini karşılamak şansını bütünüyle yitirmiş bir CHP ve sorun çözme güvenilirliğini  yitirerek  düşme  sürecine  girmiş  bir AKP’den boşalan alanı, popülaritesi yüksek bir lider ve herkesin gönlüne değen popülist bir söylemle bir “merkez” güç olarak kapatması sürpriz olmayacaktır. Barajı aşacağına dair vereceği güven oranında, Kürtlerden değil ama CHP’ye yabancılaşmış Alevilerden ve geleneksel CHP’lilerden, AKP’ye yabancılaşmış yoksullardan ve önceden GP’ye yığılmış ikbal arayışındaki yeni şehirli kesimden ciddi oy toplayacak bir yeni seçenek ile karşı karşıyayız. Ondan yoksulları sosyal devlet güvencesine kavuşturmasını ve adaletsizliğin kaynağı piyasanın belirleyiciliğine karşı çıkmasını bekleyebilir miyiz? Peki, kimliğinden dolayı ezilenlerin eşit yurttaşlık hukuku için bayrak açmasını? Dahası darbe yasaları ve kontrgerillaya karşı mücadeleyi gündemleştirmesini? Hayır! TDH’nden yansıyan mesajlar bu yönde bir irade ile karşı karşıya olmadığımızı, aksine böylesi  bir  duruştan  özellikle  kaçınıldığını, CHP’den  farkın  da,  sıcak  bir  lider  profili  ve halkçı bir söylemle sınırlandığını göstermektedir. Bu arada milliyetçiliği ve muhafazakârlığı güç toplama aracı olarak kullanması da cabası. Bir sorun alanı olarak TDH Buraya kadarki gözlem daha çok sosyopolitik bir anlama çabası... Buradan da görüldüğü gibi mevcut nitelikleriyle TDH’nin geniş bir mağdur, yoksul ve emekçi kesimi etkileme olasılığı, onu sol siyasetin gelecek tasarımları içinde yeni bir sorun alanı kılıyor. Bu  kapsamda  farklı  nitelikte  olsalar  da, TDH’nin, popüler kavramlar üzerinden kitleselleşme arayışı sergileyen Yeni Sol Hareketin önünü kesen bir işlev göreceği söylenebilir. Nitekim temel bileşenlerinden birini belli Alevi kadroların  oluşturduğu  Yeni  Sol  Harekete oranla bile TDH, daha şimdiden Aleviler nezdinde etkili bir seçenek olabilmeyi başarmış görünüyor; üstelik bunu, Alevi sorununu açıkça telaffuz etmiyor oluşuna rağmen başarması da ayrı bir inceleme konusu. Keza sosyalist partilerin, gerek sendikal alanda, gerek Aleviler ve yoksul kesimlerdeki yeni mevzi arayışlarında TDH ile karşı karşıya kalacakları örneklerin çoğalacağı görülecektir. Bu durum solun, geçen yıllar içinde birleşik ve etkin bir siyasal odak ortaya çıkaramamış olmasının ve güncel ihtiyacın uzağındaki hayatını sürdürmesindeki aymazlığın faturası olarak karşımızdadır. Dolayısıyla TDH’yi, ne denli ciddi bir muhasebe gereksinimiyle karşı karşıya olduğumuzun bedeli olarak da görmeliyiz.Bu bağlamda birleşik sol-sosyalist bir odağın ortaya çıkarılmasındaki her gecikme, siyasal başarı arayışındaki pek çok dinamiğin TDH üzerinden rejimin içine çekilmesi, dolayısıyla sol-sosyalist güçlerin kan kaybının daha da derinleşmesi olacaktır.

Gülen cemaati üçü

AKP ve TSK’nin yanı sıra Gülen cemaatinin “Türkiye’nin yer edinmek yerine orduyu kendisine itiraz etmeyecek bi

Hakan Güneş

nın Gülen’e bağlılıklarıyla bilinen kişilerden oluştuğu artık bir sır değil.

Cumhuriyet, cemaatler, siyaset

Kürt  sorununda açılım, askeri bürokrasiyi denetim altına almak için yasal düzenlemeler, Anayasa tartışmaları ve Ergenekon soruşturmaları uzun zamandır satır aralarında gizlenen bir tartışmayı yeniden ele almayı gerekli kılıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi ile Fettullah Gülen Cemaati arasındaki ilişkinin doğası nedir? Bu iki unsuru tek bir yapı olarak mı ele almalı yoksa ortaklıkları kadar farklılıkları da barındıran bir ittifak içindeki iki güç olarak mı değerlendirmeliyiz? Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken kesintiye uğrayan devlet tarikat ilişkileri AKP iktidarında yeniden II. Mahmut dönemi paradigmasına mı kavuştu? Kendi yayın organlarına göre cemaatin ne AKP ne de herhangi başka bir siyasal oluşumla bağı var; cemaati ve hoca efendilerini siyaset içinde göstermeye çalışanlar kötü niyetli karşıtları. Ancak cemaatin  hem  AKP  seçkinleri  hem  de AKP’nin arkasındaki iş çevreleri içindeki gücü uzun zamandır bilinen bir gerçek. Yine cemaatin yargı ve polis içinde derin ilişkileri olduğu, AKP iktidarıyla birlikte MHP’ye yakın polis ve savcıların yerini Gülencilerin doldurmaya başladığı, özellikle  polis  istihbarat  birimleri  ile  özel yetkili savcılıkların önemlice bir kısmı-

Aslında geleneksel olarak cumhuriyet döneminde dini cemaatlerin devlet ve siyasetle ilişkisi bugünkünden farklı ilerliyordu. Dini cemaatlerin çoğunun siyasi parti tercihlerinde şu noktalar öne çıkardı: ¾ Aslında siyasi partilerin din işlerine fazla girmesinden hoşlanmaz, o alanın kendi tekellerinde kalmasını isterler. ¾ Ordu başta olmak üzere, laikliğe hassas kurumları ürkütüp öfkelerini üzerine çekmekten uzak dururlar. ¾ Kendileri açıkça siyaset yapmazlar. Bunun  yerine  yelpazenin  sağındaki  bütün partilerle belli bir ilişki içinde olur, onlardan mümkün olduğunca çok taviz koparmaya çalışırlar.  Ancak tablo 1980 sonrasında yavaş yavaş değişmeye  başladı.  Nakşiliğin  İskender Paşa kolu, Süleymancılar, Nakşiliğin özerk birçok kolu ve nihayet Gülen cemaatinin ANAP’la, DYP ile ilişkileri giderek rüştünü ispat edip önce yerel sonra merkezi iktidara taşınmaya başlayan İslam referanslı partilere kaymaya başladı.  2000’lere  gelindiğinde  dini  tarikatların yumurtaları  tek  sepete  koymak  yerine tüm sağ partilerle ilişki kurma stratejisini sürdüre geldikleri, hatta Ecevit’in başbakanlığında DSP ile iyi ilişkiler kurmayı tercih ettikleri fark edilmişti. Fakat 27 Nisan


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 15

üncü güç mü?

n üçüncü gücü” olduğu saptaması abartılı. Cemaat orduda ir konuma çekmekle de yetinme eğiliminde olabilir

2007 kriziyle birlikte cemaatin yayın organları açıkça AKP taraftarlığı yapmaya başladı. Aslında Gülen ile Erdoğan'ın yıldızları Refah Partisi (RP) döneminden beri tam olarak barışmamış, taraflar birbirlerine hep kuşkuyla  bakmışlardı.  Fakat  son  dönemde  “ordu mağduru” ortak paydasında birleşmiş gözüküyorlar. Bunda AKP'nin, Abdullah Gül gibi cemaatin sıcak baktığı bir ismi Cumhurbaşkanlığı’na çıkartması da etkili oldu. Öte yandan cemaatin, devlet, özellikle Emniyet içindeki  kadrolarını  muhafaza  etmek  için  de AKP'yi desteklediği ileri sürülüyor.

Gülen cemaatinin yükselişi

Dışarıdan bakanlar bu tabloyu adlı adınca tanımlıyorlar. Uluslararası savunma dergisi Jane’s Defence Weekly’nin çatı kuruluşu Jane’s Information Group’un internet sitesinde 2009 sonlarında yayımlanan “Gülen hareketi:  Türkiye’nin  üçüncü  gücü”  başlıklı analizde, hareketin “Ergenekon” davasıyla ilişkilendirerek “suçladığı” Türk ordusuna sızana kadar saldırılarını sürdüreceği görüşü de vurgulandı. Derginin iddia ettiği hedefin ne kadar ısrarla savunulacağı tartışmalı olsa da Gülen hareketinin kurduğu örgütler ve ağlar sayesinde milyarlarca doları kontrol ettiği ve hareketin televizyon kanalları ve gazeteleri gibi modern iletişim araçlarıyla küresel  alanda  nüfuzunu  kullandığını  bilmek için o kadar uzağa gitmeye gerek yok. 1980’lerde  darbeci  generallerin  sağladığı zemin üzerinde at oynatan Gülen cemaati, geçen 30 yıl içerisinde artık ciddi bir güç. Ce-

maat üyeleri bakanlıklar da dahil hükümet içinde önemli görevlere geldi. Gülen hareketinin  polis teşkilatı ve istihbarat kanadında da nüfuza sahip olduğu özellikle son olaylarda açıkça ortaya çıktı.

Cemaat ve AKP arasında çekişme

İktidarda kalma hedefi AKP ve Gülen cemaatini “kazançlı bir ittifak” içinde tuttuğu sürece, AKP’nin cemaat üyelerini kilit bürokratik görevlere getirmeye devam edeceği ve cemaatin örgütlerini koruyacağı ortada. Ancak, başa geldiğinde beri AKP’yi desteklemiş olan Gülen hareketinin AKP ile özdeşleştirilmesine karşın iki siyasi güç arasında ideolojik bir yarış olduğu bugünlerde daha belirginleşmeye başladı. Jane’s Defence de ifade edildiği üzere: “AKP de Gülen cemaati de muhafazakâr değerleri ve İslam ile politikanın birleştirilmesini savunmalarına karşın bunlar yarışan siyasi örgütler.” Bu sistem içi, grup içi bir yarış. Öyle zamanlar olur ki, sistem içi yarış dış düşmanla mücadeleden daha sert biçimler alabilir. Ancak aralarındaki güçlü iktisadi bağ ve uluslararası ittifak tercihlerindeki örtüşme, AKP ve Gülen Cemaati arasındaki yarılmayı daha çok eski SSCB içinde Leningrad ve Moskova ekolleri düzeyindeki bir rekabet olarak okumayı gerekli kılar.

AKP, TSK ve Gülen hareketi

Rekabet daha fazla pay için yapılır. Öyle görünüyor ki Gülen cemaati Türkiye’de daha fazla paya sahip olmak istiyor.  Gülen hareketinin güçlü bir siyasi partiyle iliş-

kilerin yararlarını düşünerek AKP’yi desteklemeyi sürdüreceği rahatlıkla ileri sürülebilir.   Ancak Gülen cemaati hedefleri bakımından AKP’yi destekleyen ve önemlice bir kısmı merkez sağın geleneksel ilişiklerini temsil eden oy tabanı ve iş adamlarından faklılaşan bir hedefe de sahip. Türkiye’deki tüm kahvehanelerde  de  konuşulduğu  üzere “Hareket kendi üyelerini ve yandaşlarını orduya sokana kadar TSK’ye güçlü bir biçimde karşı koymayı sürdürecek”. Bu süreç geri çekilmeleri, ittifak kompozisyonuna çıkartma ve yeni eklemeleri içerebilir ama otuz yıllık temel yönelimde bu bakımdan bir değişiklik olmadığı için Jane’s Defence’ın AKP ve TSK’nın yanı sıra Gülen cemaatinin Türkiye’nin üçüncü gücü olduğu saptamasına abartılı denilebilir. Örneğin cemaat pekâlâ orduda yer edinmek yerine orduyu kendisine itiraz etmeyecek bir konuma çekmekle de yetinebilir. Nasıl yurtdışındaki sayıları yüzleri bulan Fethullahçı Türk okulları Türk dış politikasının  ayrılmaz  enstrümanlarından  birisi olarak ordu tarafından da kabul edilmişlerse,  okulların  arkasındakiler  de  daha makbul bir muameleye tabi tutulabilirler. Aslında devlet Ecevit hükümetinden beri adım  adım  bu  sürecin  içindedir.  TSK  bir adım arkadan gelmektedir sadece.  Ancak bu genel süreç AKP Gülen Cemaati ve TSK ilişkilerinde iniş çıkışlar sertleşmeler hatta zaman zaman restleşmeler olmayacağı  anlamına  gelmiyor.  Murat  Yetkin Ankara iç ilişkilerini iyi bilen ve AKP’ye de mesafeli bir gazeteci olarak son dönemin AKP TSK yakınlaşmasını sorularla değerlendirerek kimi imalarda bulundu. Yetkin, “Hükümete de, askere de ‘Bizsiz olamazsınız?’ demek isteyenler mi var?” diye soruyor. Ona göre “İşlevleri hakkında her tereddüt oluştuğunda Başbakan’ın önüne bir suikast girişimi, ya da bir iki işadamı aleyhine dosya koyup kendilerince siyasi bağımlılık oluşturmak isteyenler, keza Genelkurmay’a kışkırtıcı mesajlar, ihbarlar yağdıranlar Ankara kulislerine kulak verenler için alışıldık bilgiler. Bu kesimler aslında ‘Bugüne kadar iyi günlerimiz oldu, şimdi bizi dışlayamazsınız’ demek istemektedirler”. Yetkin’in açıkça adını zikretmediği olayların gerisinde polis istihbaratı, bu istihbaratında gerisinde hangi gücün olduğu malum. Onlar bu yorumları “gülerek ya da gülümseyerek okuyorlar ama şüphe yok ki bir başka Gülen’le birlikte okuyorlar. Onlar geleneksel refleksleri bakımından iki buçuktan üçe doğru adım atacak kadar cesaretli olmayacaklardır ama ikinin buçuğu bile cemaatin siyasetle kurduğu bağın Şerif Mardin’in bir dönemin Türkiye’si için ortaya koyduğu “siyasetle doğrudan ilgilenmeme” paradigmasının oldukça dışına çıktığını gösteriyor.


16 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Faşolar sahnede... (*)

AKP tek parti iktidarı sermayeye yetmez, Türkiye ve Kürdistan Devrimi şahlanırsa, sermaye seçeneksiz mi kalacak

Edirne’de solculra polis desteği ve denetimi altında saldıranlar MHP sempatizanı gençlerdi

Mustafa Çeçen Uzunca  bir  süredir,  Kürt  Savaşı'nın tetiklediği, birbiri içine geçen nedenlerle Türkiye'de yeni bir “faşist” tipinin sokaklara çıktığını görüyoruz. Bernardo Bertolucci'nin 1900 filminde gösterdiği faşist kadar efendisinin kölesi ve köpeği; o denli çapsız, kötü ve iğrenç; Pier Paolo Passolini'nin  Salô’da  gösterdiği  faşist kadar  muktedir  ve  güçsüzlere karşı çıplak zordan haz alan bir hareket  bu:  Sokağa  çıktığında, birbirinden güç alan birkaç yüz kişiyle bir “faşo” oluyor ve yalnız bulduğu  bir  devrimcinin  ya  da sıkıştırdığı  küçük  bir  devrimci topluluğun  üzerine  linç  etmek üzere çullanıyor. Genellikle “devletin verdiği korucu silahıyla” barışçıl  gösteri  yapan  kalabalığın üzerine ateş ediyor. Silahı devlet vermemişse (?!) elindeki pompalı tüfek ya da normal silahla silahsız kitleler üzerine ateş ediyor ama hep sulh ceza hakimi tarafından serbest bırakılıyor.

Siyasal bağlam: Kapitalist devlet Karşı karşıya bulunduğumuz bu “faşist kitle ruhu”, henüz kapita-

list devlet, belli başlı siyasi partiler ve sermaye fraksiyonları için razı olacakları bir siyasal alternatif haline dönüşmüş değilse de, hem  kapitalist  devlet  hem AKP'de de belli oranda temsilcisi var.  AKP  dahil  belli  başlı  siyasi partiler ve sermaye fraksiyonları tarafından açıkça besleniyor ve himaye ediliyor. Bu, geçtiğimiz yıl İstanbul’daki  bir  saldırı  dolayısıyla Başbakan Erdoğan'ın ağzından “vatandaş tepkisini gösteriyor”  sözleriyle açık edildi. “Vatandaş”, pompalı  tüfekle kitleye ateş açan faşistlerden biriydi. Erdoğan,  bu  yaklaşımından  geri adım atmadığı gibi, Kürtlere “verdiğimize razı olun, yoksa...” tehdidini savurmak için, her yeni eşikte ileri götürdü. Kapitalist devletin  açık  beslemesi  ve  himayesi yürütme gücünün açık desteği ile sınırlı  değil.  Bu  faşistler,  polise muhatap  kılınmayarak,  yakalananları ise “tepkisini gösteren vatandaş” olarak sokaklara salınıp himaye ediliyorlar. Beslenmeleri de aynı ölçüde dolaysız. Muş Bulanık'ta kalaşnikof tüfeği ile göstericileri tarayan kişinin korucu ve tüfeğin de devlet envanterinde  olduğu  tartışmasız.  Hrant Dink  cinayeti  zanlılarının  nasıl

beslendikleri  ortadayken  bunu soruşturan  gazeteci  Nedim  Şener’e  yazdığı  kitap  için  cinayet zanlılarından çok ceza isteniyor. Unutmamak gerekir ki, hiçbir faşist, devlet ve sermayeden açık destek görmeden sokağa çıkacak kadar cesur olmadı ve şimdi sokaklarda görünenleri de bu destek  olmasa  o  kadar  cesur  olamazlar...

Siyasi partiler

AKP’nin himayeciliği Genel Başkanının  ağzından  dile  getirildi ama bu hareketlerle organik ilişki içinde yer alan esas siyasi partinin AKP olmadığı açık. Bu olaylar, doğrudan BBP türünde parti ve küçük milliyetçi odaklar tarafından, dolaylı olarak MHP tarafından kışkırtılıyor.  Basit  örneklerden  yola  çıkıldığında,  görgü  tanıklarının,  Zonguldak'ta  TKP'li  gençlere  ve Trabzon'da TAYAD'lılara saldırıda BBP'lilerin yer aldığı; Aydın, Burdur,  Antalya,  Fethiye'deki Kürtlere yönelik saldırılarda da MHP'lilerin yönlendirici olduğunu söylediklerini görüyoruz. Elbette,  bu  olayların  hiçbirinde saldırganlar  “yargılanmadığı” için  sonuç  olarak  bu  partilerin

rolünü Erdoğan'ın himayesi kadar somut ifade edemiyoruz. Ancak, Hrant Dink zanlılarının hangi partiye gidip geldiğini, avukatlarının hangi partiye üye olduğunu ve hangi parti tarafından iaşe edildiklerini biliyoruz. MHP  Merkez  Yönetiminin  bu olaylarda,  zımnen  teşvik  edici davrandığında  da  şüphe  olmamalı. Bahçeli, yakın tarihli bir konuşmasında,  “(…)  Büyük  Türk Milleti, birliğine ve bütünlüğüne uzanan elleri, ne pahasına olursa olsun, mutlaka ama mutlaka kıracaktır”, “biz de dağa çıkarız” diye tehdit ediyor; medya ve sermaye çevrelerinde “kitlesini sokağa dökmüyor” gerekçesi ile alkışlanıyor.  Türk  Solu  adlı  “ırkçı  grubun” tüm  kışkırtmalarına,  daha  da önemlisi  Genel  Başkan  Deniz Baykal'ın MHP'nin paralelindeki statükocu ve Kürt Sorunu'ndaki inkârcı  çizgisine  rağmen,  CHP örgütlerinin ya da aktif militanlarının bu olaylarda yer almadığı çık. Ancak, İzmir gibi CHP'nin etkin olduğu illerde, CHP'nin izlediği bu çizgi nedeniyle Kürt düşmanlığının hızla yayıldığı ve son DTP konvoyunun taşlanmasında olduğu gibi, milliyetçi sağın eskiden öfke doğuran kışkırtmalarının  CHP  tabanında  bugün  özel bir tepkiyle karşılaşmadığı gözleniyor.  Edirne'de  solcu  öğrencilere  ve onlara  destek  verenlere  karşı gerçekleşen olay da, bu bakımdan ilginç. Milliyetçi sağın Edirne'de  bu  türden  linç  girişimlerinde bulunabilmesi neredeyse olanak  dışı  olmasına  karşın, CHP'nin  ve  özellikle  de  Sözcü Gazetesi'nin ırkçılığa varan siyasi  tutumu  ve  yayın  çizgisi  CHP yandaşlarında MHP karşıtlığını azaltmış, Kürt düşmanlığını güçlendirerek besliyor görünüyor.  Cumhuriyet Gazetesi başyazarı ve  Ergenekon  sanığı  İlhan  Selçuk'un,  hasta  yatağından  bu olayları telin etmesi ve faşizmle ırkçılığı lanetlemesi, bu tehlikenin  farkına  varmasından  çok, kontrolden  çıkacağını  görmesi ile ilgili sayılmalı.

Ve sermaye...

Türkiye'deki  gibi  otoriter  yanı baskın ve dönem dönem uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda açık askeri faşist diktatörlüklere dönüşebilen bir kapitalist devletin, sokakları denet-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 17

Politika lemek için yer yer müracaat edeceğinden  kuşku  duyulamayacak bu lümpen ve küçük burjuva sürüsünü,  faşistleri bu dönem iktidara taşıyacağına dair bir gösterge  henüz  mevcut  değil.  Ancak, AKP  hükümetlerinin  sokakların faşistler  eliyle  denetlenmesine göz  yumduğu  ve  diğer  burjuva partilerinin de bu sokak kontrolünden siyasal beklenti içinde oldukları açıktır. Yine de asıl akılda tutulması gereken, sokakların kime kapatılmak istendiği: Kürt Sorunu çözülemiyor, Türkiye işçi hareketi ile devrimci  gençlik  hareketi  serpilme işaretleri veriyor, ve en önemlisi Kürt kökenli Türkiye proletaryası Batı'da genç ve devrimci Türkiye proletaryası olarak yeniden doğuyor. İnternette kısa bir gezinti, Türkiye'de  “entelektüel  zırtapoz  ulemanın”, hangi mesele olursa olsun - bu linç olaylarını bile!-,  olağanüstü hal, istisna hal gibi Schmityen kavramlarla konuştuğunu gösterir. Benjamin hatta Brecht, Bertolucci  ve  Passolini  utanıp  sıkılınmadan  Nazizmin bu baş hukukçusu  (Konjurist)  Carl  Schmitt’in yanına konulabiliyor. Bu baş hukukçunun  eserleri,  son  beş  yıl içinde  neredeyse  “tüm  eserleri” formatında  piyasaya  sürülüyor. Nedense  bu  arada  Batı'da  ya  da Amerika'da yeni bir Schmitt baskısı yapılmıyor.  Ben bunun AKP tek parti devletine hazırlık ve Ergenekon'a entelektüelleri rıza ettirme hamlesi olduğunu düşünüyorum ama devrimciler, gene de daha derin düşünmelidirler, AKP tek parti iktidarı sermayeye yetmezse, Türkiye ve Kürdistan Devrimi şahlanırsa, sermaye  seçeneksiz  mi  kalacaktır? Elbette, kalmayacaktır; o yüzden şimdilik sokakları kontrol etmek için de olsa, faşoları devleti ile himaye etmekte, siyasi partileri ile teşvik edip hoş görmektedir. Sermaye ilişkidir de, basit bir ilişki  değildir!  Devrimcilerin  bunu görüp, bildikleri en iyi şeyi yapmaları, sokaklarda beliren bu küçük burjuva ve lümpen topluluğuna karşı devrimci tedbirlerini almaları gerekir. Aramızdan şüphesi olan varsa, 1900'ü ve Salô'yu yeniden ama yeniden izlemelidir.  fascio=faşizm sözcüğünün kökeni, birlik,  topluluk;  “faşo”  okunur; İtalyanca.

‘Hrant Dink Davası’ Av. Hakan Bakırcıoğlu Ümit Kıvanç, 8 Temmuz 2009 tarihinde Taraf Gazetesindeki köşesinde Dink Cinayetine dair şu tespitleri yaptı: “…Hrant’ın öldürülmesi ve sonrası, ortaya dökülürse kimsenin altından kalkamayacağı kadar vahim bir komplo barındırıyor. Kolayca feda edilebilecek birkaç görevliyle bu iş halledilecek olsaydı, şu Ergenekon furyasında kimseye acımazlar, giderlerdi üstüne. Demek ki o iş o kadar büyük ki, gidemiyorlar… Denklem –ve benim iddiam- basit: Hrant Dink cinayetini çözünce karşımıza Ergenekon değil, Teşkilatı Mahsusa çıkacak, sakın şaşırmayın”. Dink cinayeti Ümit Kıvanç’ın da belirttiği üzere vahim bir işbirliği ile gerçekleşti. Dink cinayetinde devlet görevlilerinin ciddi sorumluluğu bulunmakta. Tam da bu nedenle cinayetin çözülmesi için gerçek anlamda bir irade ve kararlılık ortaya konulmadı. “Tuğla çekildiğinde, duvarın yıkılacağı” endişesi soruşturma ve yargılamalarda temel endişe olarak yaşandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının Dink cinayetinde Trabzon Emniyet Müdürlüğü ve Trabzon Jandarma Komutanlığı görevlileri hakkında doğrudan soruşturma yürütmemesi, Dink cinayetindeki sorumluluklarını daha baştan görevi ihmal-suiistimal olarak nitelemesi ve soruşturmayı Trabzon C. Başsavcılığının yapmasına yönelik “görevsizlik” kararı Dink cinayetine iştirak eden veya cinayetin işlenmesinde pay sahibi olan Devlet görevlilerini korumaya yönelik bir karardı. İddianame ile aynı tarihi taşıyan İstanbul C. Başsavcılığının bu görevsizlik kararı Hrant Dink cinayeti davasının sınırlarını belirleyen önemli bir karardı. 4483 Sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun”un varlığı, bu kanunun uygulanma biçimi ve bu kanun çerçevesinde Trabzon ve İstanbul Valiliklerinin, bu kanun uyarınca yapılan itirazları karara bağlama yetki ve görevi olan İstanbul ve Trabzon Bölge İdare Mahkemelerinin kararları ile Dink cinayetine iştirak eden, cinayetin işlenmesinde sorumluluk sahibi olan Devlet görevlerinin korunmasına devam edildi. Davalar birleşmiyor Davalar ve soruşturmalar tüm taleplerimize rağmen birleştirilmedi ve her soruşturma diğer soruşturma ve yargılamalardan ayrı yürütüldü. Bu yolla bir bütünlük oluşturulmasının önüne geçildi. Bir iki istisna dışında Dink cinayeti nedeni ile hakkında inceleme/soruşturma yapılan Emniyet ve Jandarma görevlileri görevlerinden alınmalıdır. Görevlilerinden alınmak bir yana bu kişiler hem soruşturma/dava dosyalarına ve hem de kendi haklarında yürütülen inceleme dosyalarına bilgi/belge sunan makam oldular. İstanbul C. Başsavcılığı, Trabzon Jandarma Komutanlığı istihbarat şube müdürlüğü görevlileri Okan Şimşek ile Veysel Şahin’in 20 Mart 2008 tarihli beyanı üzerine ortaya çıkan gerçeklere ve yaptığımız başvuruya rağmen CMK m.250 uyarınca soruşturma yapmadı.Trabzon

Sulh Ceza Mahkemesi yargılanan Jandarma görevlilerinin fillilerinin basit bir “görevi ihmal” suçu olmama ihtimalinin güçlü olduğunu belirterek, yargılamanın ağır ceza mahkemesi tarafından yapılmasına yönelik karar oluşturdu –Dink cinayeti soruşturmasında/davasında verilen en doğru karardı-. Bu karara Trabzon C. Başsavcılığı itiraz etti, itirazı kabul edildi ve yargılamanın “görevi ihmal” kapsamında ve sulh ceza mahkemesinde yürütülmeye devam edilmesine karar verildi. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı yaptığı inceleme ve 2008 yılının Aralık ayında hazırladığı raporda, İstihbarat Daire Başkanının, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın azınlıklarla ilgili olan C Şube Başkanının, Merkez Haberalma Daire Başkan Yardımcılarının ve tespit edilecek diğer görevlilerin, Trabzon Jandarma Komutanının ve Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevlilerinin cinayette sorumluluklarının olduklarına dair tespitler yaptı ve bu konularda yeniden inceleme yapılması için dosyayı İçişleri Bakanlığına gönderdi. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığının bu tespiti üzerine İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına bir dilekçe ile başvurarak, Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun incelemeyi tamamladığını, sorumlulukları ortaya çıkardığını, yeniden idari bir incelemeye gerek olmadığını, dosyanın Cumhuriyet savcılığına gönderilmesini talep ettik. İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı dosyayı savcılıklara göndermedi ve 4483 Sayılı Yasa kapsamında inceleme yapması için Mülkiye Müfettişlerini görevlendirdi. Başkanlık Teftiş Kurulunun raporunu hazırlamasının üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçtiği halde, mülkiye müfettişleri incelemelerini henüz tamamlamadılar. Daha önce 4483 Sayılı Yasa uyarınca yapılan incelemelerde kişi ve kapsam yönünden incelemeler eksik yapılmasına rağmen önemli bilgiler açığa çıkmış ve buna rağmen emniyet ve jandarma görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemişti. Müdahil vekilleri olarak Başbakanlık Teftiş Kurulunca yapılan önemli tespitlere rağmen, sorumlulukları açıkça ortada olan devlet görevlileri için soruşturma izni verilmesine yönelik bir kararın çıkacağı -önceki tarihli incelemelerde sergilenen tutum nedeni ile- beklentisi/iyimserliği içerisinde değiliz. Yapılan soruşturma, inceleme ve yargılamalarda – soruşturma, yargılama ve incelemeler sınırlandırılmaya çalışılmasına rağmen- devlet görevlilerinin Hrant Dink’in katledilmesine iştirak ettikleri veya en hafif deyimle cinayette pay sahibi oldukları açığa çıktı. Devlet görevlilerinin sorumlulukları açığa çıkmasına rağmen Devlet erkinin bir parçasını oluşturan yargının cinayetteki sorumlulukları açığa çıkan devlet görevlilerini yargılamaması, sorumluluğu olanlar hakkında dava açıldığında ise (Trabzon Jandarma Komutanlığı görevlilerinin yargılandığı davada olduğu gibi) suçlamanın basit bir “görevi ihmal” olarak nitelendirmesi eşyanın tabiatına uygun durum.


18 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Vicdani ret için bir başka neden Bugüne kadar eşcinsellikten çevreciliğe, Kürtlükten sosyalistliğe çok çeşitli gerekçelerle ifade bulan vicdani ret Enver Aydemir’in dini nedenlerle askerliği reddetmesi ile yeni bir boyut ka-

Aydemir’in dinsel inanışına uygun olmadığı gerekçesiyle askerliği reddi yeni bir tartışma yarattı

Barış Esmer Vicdani Ret, Türkiye politik lügatine ilk olarak 1990 senesinde Vedat Zencir ve Tayfun Gönül isimli iki gencin vicdani retlerini ilan etmeleriyle girdi. Geçtiğimiz yirmi sene boyunca 16’sı kadın 87 kişi daha vicdani reddini açıkladı. Bunlardan dokuzu çeşitli gerekçelerle askerlik şubelerine götürülürken, yedi kişi cezaevine gönderildi. Yakın zamanda vicdani retçi Enver Aydemir, “Her Türk Asker Doğmaz” isimli etkinliğe katılmaya giderken ikinci kez gözaltına alındı ve tutuklandı. Dini gerekçelerle ret İlk olarak Temmuz 2007’de gözaltına alınan ve birliğine teslim edilen Enver, burada “laiklikle yönetilen TC’de askerlik yapmayacağını” söyleyerek, Türkiye’de dini gerekçelerle vicdani reddini açıklayan ilk kişi olmuştu. Bir hafta içinde serbest bırakılan Enver 2,5 sene sonra tekrar yakalanarak, kesinleşmiş hapis cezasını çekmek için Askeri Cezaevi’ne koyuldu. Gözaltı sürecinde maruz kaldığı işkence doktor raporuyla tespit edildi. Kendisine yapılan işkencelere tepki olarak başladığı açlık grevi sırasında zorla serum bağlandı. Yani bugüne kadar seküler gerekçelerle reddini açıklayan ve  gözaltına  alınan  diğer  retçilerle  benzer

muameleye maruz kaldı. Enver, muhafazakâr İslami değerler doğrultusunda yaşadığı hayatına saygı göstermeyen TC ordusuna hizmet etmeyi reddettiğini ve bu görüşünün ilk gözaltı sürecinde kendisini ziyaret etmeye gelen başörtülü annesi ve eşinin nizamiyeden içeriye alınmamaları sonucunda pekiştiğini ifade etmiştir. Diğer retçilerden farklı olarak inançları  çerçevesinde  yapabileceği  bir  sivil  hizmette bulunmayı kabul eden Enver buna rağmen ikinci kez tutuklandı Enver’in tutuklanmasının ardından savaş karşıtları davayı derhal sahiplendiler, basın bültenleri yayınlayıp yürüyüş ve gösterilerle olayı protesto ettiler. Ankara’daki bir gösteri sırasında polis savaş karşıtı 23 genci gözaltına aldı. Bunlardan biri olan Volkan Sevinç tutuklanarak cezaevine koyuldu. Gözaltına alınanlardan 19’u hakkında halkı askerlikten soğuttukları gerekçesiyle 6 aydan 10 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Konu ana akım medyada sınırlı da olsa yer buldu. Gerek Enver’in bir dini vicdani retçi olarak tutuklanması gerekse çoğu sosyalist ve anarşist gelenekten gelen savaş karşıtlarının onu sahiplenmesi kamuoyunda kafa karışıklığına sebep oldu. İman mı vicdan mı? Muhafazakar  kesim  konuyu  ya  görmezden geldi ya da ‘vicdani ret’ yerine ‘imani ret’ gibi komik bir kavram önererek olayı kendi meş-

replerine göre yorumlama yoluna gittiler. Bu komik öneriyi Veysel’in annesi “vicdanı olanın imanı, imanı olanın da vicdanı olacağını” söyleyerek reddetti. Burada ‘iman’ denilenin kapsamını bir dine inanmaktan ziyade belli değerlere kıymet vermek ve hayatı o değerler doğrultusunda yaşamak gibi yorumlamamız durumunda ne sosyalistler, ne anarşistler, ne de diğer savaş karşıtları bu açıklamaya itiraz etmeyecektir. Dahası, Enver tutukluluğu sırasında askeri savcıya askerin kimi, neyi vurduğunun belli olmadığını, komutan emir verince aklını da, vicdanını da, her şeyini de bir yana bırakarak emri yerine getirmek zorunda olduğunu söylemiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi pek çok savaş karşıtı gibi Enver’de ‘koşulsuz itaat rejimi’ni sorgulayan ve buna dahil olmayı reddeden biridir. Onu bu sonuca götüren yol seküler vicdani retçilerden farklı olarak dini inancıdır.  Türkiye’deki vicdani retçilerin deklarasyonlarını ve hikayelerini incelediğimizde savaş karşıtlığının hakim bir tutum olduğunu söyleyebiliriz. Savaşa ve savaşı toplumsal olarak sürekli yeniden üreten ordu düzenine dahil olmayı reddetmenin gerekçeleri eşcinsellikten çevreciliğe, Kürtlükten sosyalistliğe kadar çok çeşitli biçimlerde ifade bulmuştur. Enver’in bir muhafazakar olarak egemen militarist anlayışa karşı açtığı bu isyan bayrağı sebebiyle tüm muhafazakarları aynı potada eriten egemen muhafazakarlık anlayışı esaslı bir darbe yemiştir. Enver, belli bir görüşü benimseyen tüm insanların her konuda birlikte hareket etmesi gerektiği yönündeki büyük anlatıyı tek başına sarsmış  ve  kendisine  farklı  ideolojik  angajmanları olan ancak anti militarizm ideali doğrultusunda hareket eden çevrelerden destek bulmuştur. Bu resime, 2007’deki bir meclis konuşmasında 'zorunlu askerlik süresini kısaltarak vicdani ret hakkı tanınmalı' diyen eski DTP milletvekili Aysel Tuğluk gibi bir Kürt siyasetçinin  yaklaşımı  da  eklendiğinde,  bir muhalefet biçimi olarak vicdani reddin yarattığı imkanı ciddiye almak gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Gerekçesi ne olursa olsun kişiyi ‘mutlak itaat rejimi’ni sorgulamaya götüren vicdani ret, insani bir farkındalık olarak büyük oyunu bozmak  için  önemli  bir  imkan  sunuyor.  Farklı dünya görüşlerine mensup kişileri bir insani farkındalık paydasında eşitliyor ve dayanışmalarını  kendiliğinden  örgütlüyor.  Bilindik muhalefet biçimlerinin aksine ‘pasif’ bir duruşu olmasına rağmen basitliği ve içtenliği sebebiyle karşı tarafı dilsiz bırakıyor ve yıkıcılığı bu tavırla nasıl baş edebileceğinin bilinmemesinden kaynaklanıyor. Anlaşılacağı gibi TC ordusu, iktidarı ve tüm egemen güçleri kendi iktidarlarına antimilitarist cepheden muhalefet edenlere hangi ideolojik görüşten olurlarsa olsunlar benzer şekilde davranıyor. Onları kanun karşısında suçlu bulup hapsediyor ve yıldırmaya çalışıyor. Vicdani retçilerin kararlılık ve tutarlılıkları karşısında geri adım atıp onları kanunen askerlikten azledebilmek için tıbben hasta ilan ediyor ve haklarında antisosyal kişilik bozukluğu kararı vererek sosyal izolasyonlarına sebep oluyor. Ancak vicdani retçilerin vakarı karşısındaki çaresizliği her gün biraz daha su yüzüne çıkıyor.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 19

Politika

Halil Savda: ‘Reddimin esas nedeni 30 yıldır süren savaş’ Türkiye’de Vicdani Ret hareketinin durumu ve retçilerin militarizm, şiddet veörgütlenmeye yaklaşımını vicdani retçi Halil Savda ile Arzu Aydoğan konuştu. Vicdani ret hareketi Türkiye'de ne kadar örgütlü? Mevcut birliktelikten örgüt olarak bahsedebilir miyiz? Türkiye’de vicdani retçiler olarak inisiyatifler şeklinde örgütleniyoruz. Bu örgütlenmenin yeterli olduğu söylenemez. Ancak bütün o yetersiz yanlarına rağmen her zaman vicdani ret hususunda  örgütlenme  ve  çalışmalar  oldu. Gündemde tutulmaya çalışıldı. Vicdani ret örgütlerin gündemine pek giremedi. Sonuçta otuz yıldır savaş yaşanıyor bu topraklarda. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Maalesef hayatın her alanında militer kurum ve zihin hakim. Bundan sol sosyalist çevrelerde etkilenmiş durumdalar. Denilebilir ki bu guruplar  bir  yanı  ile  militarizasyonu  üretiyorlar, onu güçlendiriyorlar. Yine sol demokratik muhalefet uzun yıllardır demokratik mücadeleyi  esas  alsa  da  silahlı  devrim  düşüncesinden kopmadılar, onu aşamadılar. Bu durum sivil itaatsizliğin önem ve ağırlığının algılanmasını önleyen bir faktördür. Vicdani retçiler olarak bizler demokratik sivil itaatsizliğin sonuç alabildiğini ve kamuoyunu etkilediğini ortaya koyduk. Bunu sol da gördü. Ayrıca ordunun toplum ve siyaset üzerindeki etkisi azaldı. Ordu tartışılıyor. Bu tabu olmaktan çıkıyor. Bu nedenler solun vicdani ret gündemi üzerinde yoğunlaşmasını sağlıyor. Tabi bu hala sınırlı düzeyde. Otuz yıldır yaşanan çatışmalara karşı çıkmam vicdani ret kararımın esas nedenidir. İnsan hayatına verdiğim değer ve duyduğum saygı nedeniyle hiç kimsenin, nedeni ne olursa olsun hayatına son verilemeyeceğine inanıyorum. Silahın ve askerlik mesleğinin insan hayatına son vermek üzerine oluştuğu çok açıktır. Bütün ordular, silahlı oluşumlar birer cinayet organizasyonu ve birer cinayet şebekeleridir. Orduların içine sıkıştırıldığı meşruiyet kurumları, kanunları ve değerleri bu gerçeği değiştirmemektedir.  Katil  yetiştirme  okulu olan orduda görev almanın ahlaksızlık olduğunu belirtmek durumundayım. Devletin Kürt sorununa militer yöntemlerle yaklaşması nedeniyle Türkiye’de ciddi sorunlar yaşanıyor. Militer yöntemlerde ısrar 40 bini aşkın insanın hayatını kaybetmesiyle, bin-

Savda, vicdani retçilerin soldan ve sosyalist hareketten beklediklerini Arzu Aydoğan’la konuştu

lerce köyün yakılmasıyla, milyonlarca insanın göç etmesine, ekonomik, sosyal buhrana ve demokrasimizin sekteye uğramasıyla sonuçlanmıştır. Her gün gerilla ve asker cenazeleri köyümüze,  mahallemize  ve  şehrimize  gelmektedir. Arkadaşlarımız, akrabalarımız ve hemşerilerimiz yaralanıyor, ölüyor, öldürülüyor. Yaşanan çatışmalarda çocukluk arkadaşım  köylüm  öldü.  Onlar  hayat  doluydular. Gençtiler. Öldürüldüler. Ben de onlarla öldürüldüm. Her gün ölüyorum. Yaşanan bu çatışmaların tarafı olmak istemiyorum. Bu kanlı kavganın  hiç  kimseye  kazandırmadığı  çok açıktır.  Hemşerimi,  köylümü,  komşumu  öldürmek onlar tarafından öldürülmek istemiyorum. Vicdani ret tutumu ve eyleminin Türkiye’nin gündemine girdiği 1990’lı yıllar çatışmaların yoğun olarak yaşandığı döneme tekabül eder. Bu açıdan vicdani retçiler olarak her zaman barış için çatışmaların sona ermesi için çaba içinde olduk. Barışçıl siyasetin, barışçıl hayatın ve barışçıl eylemin en çözümleyici araç olduğunu biliyorum. Vicdani ret eylemim bunun hayat bulması içindir. Vicdani retçinin şiddete bakışı nedir? Ben şiddet karşıtıyım. Şiddetin kötü olduğuna inanıyorum. Ancak her vicdani retçi şiddet karşıtı olmak zorunda değildir. Dünyada bunun örnekleri vardır. Türkiye de vicdani retçi olup her tütlü şiddeti reddetmeyenler var. Anti-militarizm deyince aklımıza askerlikle mücadele geliyor. Sizce de böyle mi?

Anti-militarizm, savaş ya da şiddet karşıtlığı olmanın çok ötesinde toplumsal alanın bütün yapı ve ilişkilerinde güç-merkezliliğin, ataerkilliğin  ve  amaçlı-amaçsız  şiddetin  tasfiye edilmesi ve yeni bir dünyanın tamamen barışçı ilişki ve yapılar ekseninde kurulması anlamına geliyor. Uluslararası ilişkiler ve hukuk dediğimiz  şey  aslında  birbirine  sistematik yaptırım ve şiddet uygulayabilme imkânına sahip  güçlerin  hiyerarşik  konumlanışı  üzerinden yürüyor.  Özellikle militer ve paramiliter güçlerin bu kadar doğrudan siyasetin aktörü olduğu ve toplumsal yapıda bu denli kanıksandığı, her gün yeniden  üretildiği,  yaşadığımız  coğrafyada "anti-militarist" kimliğin çok daha insani ve ahlaki bir temele dayanması gerekiyor. Bu anlamda Türkiye gibi, askeriyenin, düzenin temel dinamiklerinden biri olarak siyasi, ekonomik ve hukuksal açıdan özerk durumda örgütlenebildiği, askerliğin zorunlu olduğu ve dahası devlet-vatandaş arasındaki ilişkilerin doğrudan ya da dolaylı şekilde askeriye tarafından belirlendiği bir ülkede anti-militarist mücadelenin  önemli  ayaklardan  birini  de “vicdani retçilik” oluşturuyor.  Anti militarist örgütlenmenin darlığı aşamamasının, Türkiye’de etkili ve bütünlüklü bir savaş karşıtı mücadelenin olmamasının sorumluluğunu herkes paylaşmaktadır. Kapitalizmin, her türlü sömürgeciliğin, milliyetçiliğin, heteroseksizmin, yaş hiyerarşisinin, sakatlara yönelik ayrımcılığın köklü bir şekilde aşılabilmesi için antimilitarizme, antimilita-

>>


20 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

>>

rist analize, antimilitarist politikaya ihtiyaç vardır. Anti militarist analizin ve politikanın da, feminizmden beslenmesi gerekiyor. Antimilitarizme tutarlı bir barış eşitlik ve özgürlük edimi olarak bakıyorum. Bir anti militarist olduğum içindir Türkiye’de var olan bütün sorunlar hakkında söz söylüyorum, söylemeye çalışıyorum. Sosyalist mücadelede ya da sosyalizm düzleminde militarizme karşı duruşu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sol, Kemalizm etkisinden kopamadı. Özgürlüğü iktidar mücadelesi paradigması içinde ele alan sol, devlet karşısındaki  tüm  mağduriyetine  ve  özgürlük adına  ödediği  bedellere  rağmen,  bütünlüklü bir sistem karşıtı perspektife sahip olmadığı için, iktidarı en ince, en hegemonik bir biçimde inşa etti. Makûs tarihinin de etkisiyle, devlete karşı mücadele ederken, onun değerlerini, zihniyetini ve söylemini yeniden üretti. Şehitlik, sadakat, cesaret söylemlerinin içine gömüldü. Fedailiğin, askeri kahramanlığın en çok yüceltildiği,  liderlik-şeflik  sisteminin  en  güçlü tarzda geliştirildiği, milliyetçiliğin zemin bulduğu, bu topraklara özgü çeteciliğinkomploculuğun yeni örneklerinin üretildiği, disiplin mekanizmalarının son derece meşrulaştığı bir alan oldu. Türkiye’de sol, savaş karşıtı bile olamadı. Savaşı bir süreç olarak ele almayıp sadece politik  durumlara,  o  dönemki  stratejiye denk düşen “sıcak çatışmalara” karşı pragmatik politikalar geliştirdi. Bu da, Türkiye’deki savaş karşıtı hareketin gelişmesi önündeki en önemli engellerden biri oldu. Tutarlı savaş karşıtlığının tek adresi olan anti miliitarist örgütlenme ise, ortaya çıkışından bugüne kadar, son derece cılız, etkisiz ve dar kaldı.  Bence militarizmle en çok mücadele etmesi gereken grupların başında sosyalistler gelmeli. Ancak bu böyle olmuyor. Sosyalistler  kurdukları  hiyerarşik  yapılarla mücadele felsefeleri ile bir yanı ile militarizmi  besliyorlar.  Onu  güçlendiriyorlar. Türkiye’de özgürlükçü bir sosyalizm anti militarist bir sosyalizm, feminist bir sosyalizm sosyalizmin eşitlikçi özü ve tutumu ile  birleştiğinde  devrimci  gelişmeyi  hızlandırabilir ve onu başarabilir. Türkiye’nin her şeyden daha fazla böyle bir sosyalist örgütlenmeye ve mücadeleye ihtiyacı var. Peki, vicdani ret imani ret gibi özel retleri kapsar mı, kapsamalı mı? Vicdani ret dini inanç, felsefi görüş veya ahlaki  nedenlerle  zorunlu  askerliği  reddetmektir. Bu evrensel bir tanımdır ve bütün ret biçimlerini kapsar. Enver Aydemir üzerinden geliştirilen “İslamcı bir kişi vicdani retçi olamaz” veya “ o İslamcı retçidir bu onu imani retçi yapar” söylem ve bakış köktencidir  ve  daraltıcıdır.  Farklı  olana farklı düşünene ve farklı uygulayana her zaman açık olmak durumundayız.

Ön ödemeli adalet Aksi kanıtlanana kadar herkesin suçsuz sayılmasına dayalı “masumiyet karinesi”ni ortadan kaldıran uzun süreli tutuklamalar kapitalizmin daha çok ve sürekli kâr için bulduğu araçlardan biri olan “ön ödeme”nin hukuka tercümesi gibi de düşünülebilir.

Dansçı, müzisyen Ceren de 302 gün sonra yargıç karşısına çıkacaklardan biri. Üzerine atılı somut bir suç yok.

Mustafa Sütlaş

Sermayenin her saniye yoğunlaşarak küreselleştiği dünyada, “kâr”larını büyütmekten başka çaresi olmayanlar, bunu kabul etmeyenleri, buna bir şekilde katkıda bulunmayanları, bunu önlemek isteyenleri yola getiremezlerse “ortadan”  kaldırıyorlar.  Çünkü yollarına çıkan her “engel” onların “kâr”larından yoksun kalmaları anlamına geliyor.“Ortadan kaldırma” fiilinin pek çok yol ve yöntemi var. Üstelik “yasal”!   Pek çok kişi tarafından “yeni güvenlik konsepti” diye adlandırılıyor ve savunuluyor. “Yeni Güvenlik Konsepti” yaşamın pek çok kompartımanında farklı biçimlerde, araçlarla ve yöntemle uygulanıyor. Gündelik yaşamımıza bu yönden baktığımızda bunların birçoğunu görüyor, tanık oluyor, sıklıkla da yaşıyoruz. En basiti “birey ve toplum olarak hemen her an “gözetlenmemiz”.  Bu yaklaşımın dayandığı  temel ise “uygun olanları, uyanları” uymayan diğerlerinden “ayırmak”.

Bu aslında bir tür “yasal ayrımcılık” olsa da kimse bu yönden bakmıyor. Çünkü  özgürlük güvenliğin karşısında “ikinci” sırada.  Bu ayrımcılığa maruz kalanlar ise hemen her zaman  “ayrı”, “aykırı”, “farklı” ve “muhalif”  olanlar. Uluslararası  hukuksal  belgelerde  her  tür ayrımcılık açıkça yasaklanıyor. Ama, bireysel, ya da toplumsal “güvenlik”  gerekçesiyle, daha da önemlisi “ekonomik faaliyet dolayısıyla kârın büyümesi” bir biçimde risk altında olduğunda, özellikle yönetenler ve onların  emrindeki  güçlerin  her  türlü  ayrımcı tutum ve davranışları “mübah”, “anlaşılır”, “kabul edilir” ve “uygulanır” hale geliyor. Dahası bunun çoğu kere, sistemle uzlaşan ve onun içinde yer alan “sivil”lerin katkı, katılımı ve desteği ile yapıldığına tanık oluyoruz: Bir anda “linç ortamı” yaratan kalabalıklar ya da bir “potansiyel suçlu işaret edildiğinde” harekete geçen “kahraman bireyler”… ABD’nin ülkeye giriş sırasında birçok Müslüman ülke vatandaşlarına koyduğu sınırlar, onları  arama biçimleri, daha girişte onları “potansiyel suçlu”  muamelesi yaparak


EKMEK & ÖZGÜRLÜK  21

ayrımcılığa maruz bırakması da en somut ve en resmi, üstelik de birkaç “naif” insan hakları savunucusu dışında hemen herkesin itirazsız kabul ettiği örnekler arasında. * * * Bu  ve  benzeri  uygulamaların  Avrupa’nın birçok ülkesiyle neredeyse aynı anda bizde de  kıyısından  köşesinden  uygulanmaya, hatta bazıları özellikle bizim ülkemizde denenmeye başladığını söyleyebiliriz.  Sıklıkla “polisin görevini yaparken bazen sert davranması” diye görmezden geldiğimiz ve ses çıkarmadığımız, dahası bize de yönelebilir  diye  “olay  yer”inden  olabildiğince hızla uzaklaştığımız durumları herkes yaşamıştır. Kimi zaman “yargısız infaz” haline gelen tutum ve davranışlar da, yine bir sorun olarak tanımlamamıza karşın değil değiştirmek, görünür hale getirmek için bile kılımızı kıpırdatmadığımız “uzun süreli tutukluluk halleri” de bunların arasında sayılabilir. Bu durum, suça ve suçluya yönelik bir tür “önlem” gibi görünse de aslında, hukukun “aksi kanıtlanana kadar herkes suçsuzdur” biçimde ifade edebileceğimiz “masumiyet karinesi”ni ortadan kaldırıyor. Bir bakıma, kapitalizmin daha çok kâr etmek ve kârı sürekli kılmak için bulduğu araçlardan birisi olan “borçlanma” ya da “ön ödeme”nin hukuksal alandaki uygulaması gibi de düşünülebilir. Asıl ürkütücü olan ve sorgulanması gereken, hem somut yaşamdaki bu tür uygulamalar,  hem  de  toplumun  büyük  kısmını oluşturan “ortalama vatandaş”ın adliyeyi ilgilendiren bir olay yaşadığında olası failin hemen “tutuklanmasını” istemesi, “tutuklama”yı benimsemesi, savunması ve kendisinin taraf olmadığı durumlarda bile sıkça talep etmesi… Basit bir suç isnadında bile “adaletin varlığı”nı yargılama sonunda verilecek hükümde değil, o sırada kolluk kuvvetlerinin uygulayacağı tutuklama işleminde gören bu anlayış, yukarıda söz ettiğim “yeni güvenlik  konsepti”nin  meşruiyetinin  en  büyük dayanaklarından da birisi haline geliyor.  O zaman toplumun her bireyinin “yeni gelen ve farklı davranan maymun”a karşı daha önce orada olan dört maymunun tepki gösterdiği maymun öyküsündeki gibi hareket etmesi genel ve ortalama tutum haline geliyor. Eğer bir “sivil faşizm” tartışması yapılacaksa bence bu tutum ona en yakın örnek olabilir. Hitler’in milyonlarca Yahudi’yi ortadan kaldırırken, bunu uygulamada gerçekleştirenlerin  pek  çoğu,  bunu  yalnızca verilen  “emirler”  nedeniyle  yapması  çok olanaklı değildir. Bu açıkça “faşizmin içselleştirilmesi”dir. * * * Tüm bunlar “tutuklama eylem” ve  “tutukluluk süreleri”nin birer cezaya ve ülkenin giderek büyük bir cezaevine dönüşmesiyle

koşut ve örtüşen, onu daha iyi ve net anlamamızı sağlayabilir. Yasalar  tutuklama  eylemini  ancak  belirli koşullarda uygulanan ve bağımsız bir yargıcın kanaati ve kararıyla gerçekleşecek bir tür  “önlem”  olarak  tanımlamıştır.  Dahası bunun koşulları, kısmen belirsizlikler taşısa da, yine uluslar arası kurallar ve mevcut yasalarca ortaya konmuştur.  Tutuklama, hukukta, suçun kanıtlarının ve kanıtlanmasına dair olanakların korunması, suçun devamının önlenmesi, olası suçlunun adaletten kaçma olasılığının engellenmesi ve henüz suçluluğu kanıtlanmamış bireyin  toplumun  olası  “haksız”  eylem  ve davranışlarından korunması gibi adaletin gerçekleşmesini sağlayan bir olanak olarak tanımlanıyor. Eğer yargılama süreci bağımsız, doğru ve hızlı işlemezse bir tür ön ödemeli hatta tutuklanan suçsuzsa bu eylem, onun alacaklı olduğu bir haksız cezaya dönüşüyor.  Böyle  bir  durumun  yalnızca  buna  maruz kalanlarda  değil,  aslında  toplumun  tümü açısından yarattığı sorunları da ortaya koymak ve tartışmak da çok önemli. Bu yalnızca “hukuk ve adalet”e dair duygu, düşünce ve inançların sarsılmasıyla sonuçlanmaz; bunun yanında yarattığı korku ve tehditle bireyin aslında geldiğimiz toplumsal evrede  “birey”liğini  daha  çok  ortaya  koyacak olanak ve potansiyellere sahipken-, bunun tersine  bir  duruşla  “kul”,  hatta  bir  “köle” durumuna gelmesidir kanımca asıl sorun.  Böylelikle gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlayan “farklar  ve  farklılıklar”ı  olan  “özgür  bi-

rey”lerin yerine, küreselleşmenin gereksinimi olan “ortalama”, “birbirine benzer”, bir tür robot haline gelen, yalnız söyleneni yapan ve asla sınırları aşmayan “insansı”lar ortaya çıkıyor. Bu büyük ve toplumsal bir bedel. Ama bununla da sınırlı değil.  O farklıların yaratmaları engellenen kaynakların ötesinde, onların “tretman”ı için harcanan kaynaklar da yine bu toplumun ortalama insanlarınca ödeniyor.Bunun farkına varanlar daha da öfkelenmekte, bazılarının dediği ve talep ettiği gibi “beslemeyip de asmayı” yeğlemekte, daha açık deyişle  “yargısız  infaz”larla  ortadan  kaldırmayı “meşru”laştırmaktadır. * * * Hukuk toplumsal yaşamın en önemli unsuru ve bir arada olmanın temel sözleşmesidir. Bu sözleşmenin her şeyden önce “eşitler  arası”  bir  sözleşme  olması  beklenir. Bundan uzaklaşıldığında yalnız “adalet” ortadan kalkmaz, aynı zamanda artık “toplum” olmaktan da çıkarız.  Dolayısıyla  hukuk  herkese  gereklidir  ve herkesin o hukuk için yapacağı bir şey vardır. En başta da hukuksuzluklara itiraz etmek, birey olmanın ve bireylerden oluşan bir toplumda yaşamanın en temel tutum ve davranışlarından birisi olmalıdır. Kuralları koyanlar çok büyük olanaklara ve araçlara sahip  olsalar  da  konulan  kuralların  toplumca kabulü ve benimsenmesi söz konusu değilse, onların geçerliliği olmayacaktır.

Tam 302 gün “tutukluluk”! Birbirleriyle ilişkisiz 17 insan, “örgüt şüphesi” üzerine bir yıla yakın zamanı cezaevinde geçirdiler “27 Nisan 2009'da yapılan İstanbul Bostancı'da  gerçekleştirilen  ve  Orhan  Yılmazkaya’nın ölümüyle sonuçlanan operasyonla ilgili aralarında gazetevatan İnternet sitesi yetkilisi Aylin Duruoğlu'nun da bulunduğu 17 kişi hakkında İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı.. Örgüt  evi  olduğu  ifade  edilen  Bostancı'daki eve düzenlenen operasyon sonunda Orhan Yılmazkaya, Terörle Mücadele Şube  Müdürlüğü'nde  görevli  Emniyet Amiri  Semih  Balaban  ve  yoldan  geçen Mazlum Şeker ölmüş, sekiz polis ve iki vatandaş da yaralanmıştı. 15 Eylül 2009'da yazılan iddianameden, 17 sanıktan gemi kaptanı Necdet Öztürk,

Selim Öztürk, Ergin Öncü, Muhammet Çetin, Özgür Dinçer, sinemacı Melek Seven, Mustafa Aşula, Abdülselam Sultan, Nail Arıkan, ve dansçı ve müzisyen  Ceren Sütlaş yargılanacak. Tutukluların hiçbiri üstlerine atılı suçu kabul etmedikleri gibi, dosyada inandırıcı maddi kanıtlar da bulunmuyor.  Tutukluların avukatlarının, bu noktadan hareketle yaptıkları çok sayıda “tahliye talepli”  başvuruları mahkeme heyetince reddedildi.Eğer duruşma gününe kadar tahliye  söz  konusu  olmazsa  tutuklular 302 gün cezaevinde tutulmuş  olacaklar.


22 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

Emek hareketi nereye? Geçen yıl işten çıkarmalara karşı direngen eylemlilikler gerçekleşti. 2010'da bunun bir üst aşamaya taşınması, elimizde olan ve olmayan birçok değişkenin bir araya gelmesi ile mümkün

Ankara’da Türk-İş binasında açlık greviyle süren TEKEL eylemi kadınların öncü rol oynadıkları büyük ölçekli direnişler arasındaydı.

Nazır Kapusuz Emek  hareketinin nereye gittiği sorusuna yanıt verebilmek için, 2009 yılında neler olduğunu  değerlendirmek  gerekiyor.  Bu  değerlendirmeyi kısaca yaparken, Sosyal Haklar Derneği (SHD)’nin hazırladığı  Sosyal Hak İhlalleri  Raporu  ve  sendikacı  İrfan  Kaygısız’ın henüz yayınlanmamış “Krizin birinci yılında işçi eylemleri” çalışmasından faydalandım.

Krizden sonra

Krizin etkisiyle “sıfır zam” kesmedi, ücret indirimleri oldukça yaygın bir ihlal olarak uygulandı. Ford, Erdemir gibi büyük firmalarda bu uygulama olunca küçüklerde de haydi haydi uygulandı. Bazı fabrikalarda asgari ücretten daha da düşük ödeme yapılamadığı için  maaş  ödemesinden  sonra  ücretlerin 100–150 TL'si elden geri alındı. Kriz sermayedarları etkilemiş midir bilinmez ama sömürü iştahlarını artırdığı kesin.

Krizin en kötü etkisini gören kesim ise taşeron çalışanları. Ücret ödenmeyen ve çalıştıkları  fabrikaların/işyerlerinin  içi  boşaltılan kesim  genelde  bu  çalışanlar  olmaktadır. Tekstil sektöründe bu durum o kadar yaygın ki, işçiler fabrikalarda makinelerin başında nöbet beklemektedirler.   Taşeron  batağına  en  çok  saplanan  ise  Kamu’nun kendisiydi; hastaneler, belediye çalışanları,  tarım işletmeleri, karayol çalışanları, posta dağıtım hizmetleri gibi alanlarda, kamunun gözü önünde, aylarca ücret ödememe, tazminatsız işten çıkarma uygulamaları gelişti.   Ücret düşürmenin yanı sıra yine ücret ödememe ihlali çok yaygındı.

Direniş

İşten çıkarmalara karşı işyerlerinde daha direngen eylemlilikler gerçekleşti. 2009’un  ilk üç ayında 4 işyeri işgali yapılmışken, yılın sonunda bu sayı 23’e yükselmiştir. İşgallerin bazıları çok hızlı sonuç alınmasına yol açarken bazıları zamanla işyeri önünde yapılan uzun süreli eylemliliklere yol açmaktadır ki,

bu eylem süreci bir süre sonra sönümlenmektedir. Ancak Kaygısız’ın çalışmasında belirttiği gibi bu eylemler bazen kendi içinde başarısız olsa bile, aynı bölgedeki işyerlerinde farklı bir etkiye neden olmaktadır ve hak ihlalleri konusunda yakın mekandaki diğer işverenler daha temkinli davranmaktadır.   Yasaların ve uygulamaların emekçilerin eylemlere katılması ve/veya eylemin şiddetini artırmaları durumunda bazı haklardan mahrum kalması sonucunu doğurması da eylemlilikleri pasif bir işyeri önü nöbetine çevirmektedir. Sadece iki örnekle sınırlı da olsa, İş-Kur’un “eylem yapıyorlar” diye, taşeron işçilerin işsizlik maaşını vermemesi, işyeri işgali sırasında kendisine küfür edildiğini, darp edildiğini iddia eden işverenlerin tazminatsız işten atma çabaları, emekçilerin önünde bir engeldir.   Yine  bu  eylemliliklerde  dikkati  çeken  bir nokta ise sendikalı işçilerin durumudur. SHD raporlarında net bir şekilde görüleceği gibi eğer bir işyerinde sendikalaşma çabası var veya işçilerin bir kısmı sendikalı ise kriz dö-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 23

neminde ilk işten çıkartılanlar yine bu işçiler olmaktadır. Ancak bazı sendikaların, atılacak işçi listelerini işverenle beraber oluşturduğu; Kaygısız’ın yaptığı incelemelere göre de, sadece sendikalı olma gerekçesiyle işten atılan işçiler için eylem yaparken, kriz nedeniyle işten atılmaları neredeyse meşru bir gerekçe olarak kabul ettikleri görülmektedir. Buna rağmen daha küçük bazı sendikalar, bu kriz döneminin direnme yükünü neredeyse tek başına çekmektedir.   Farkındaysanız, artık efendi efendi işten çıkartıp, işçilerin tüm kazanılmış haklarını veren işletmelerin neredeyse “iyi patron” olarak görüldüğü ve bu durumun hak ihlali olarak değerlendirilmediği noktaya gelmiş bulunuyoruz. Peki, bu sürece karşı yapılan direnişlerde artma eğilimi var mı? Başka bir ifadeyle, 2010 “bahar eylemleri” ya da “Haziran günleri” kapıda mı? Bunun olanakları olduğu gibi olanaksızlıkları da bulunuyor.

2010 olanaksızlıkların ağır bastığı yıl

2009'daki  eylemliliklerin  bir  üst  aşamaya geçme şansını irdelemek gerekiyor. Bunun önündeki engelleri sıralarsak:  ¾ Bu direnişleri sürükleyecek merkezi bir sendikal odak maalesef bulunmamaktadır. Her ne kadar küçük sendikalar oldukça direngen olsa da bu alandaki boşluğu doldurmaları uzun yıllar alabilir. Hatta sendikaların sonuç getirici etkinliklerde bulunmaması direniş içindeki emekçilerde sendikalara karşı düvensizliği artırmaktadır. Yapılan bir araştırmada,  sendikalara  en  güvensiz  kesimin “eski sendikalı” işçiler olması bunun göstergesidir.  Kriz  döneminde  de  sendikal  odak olabilecek büyük sendikaların sicili daha da kötüleşmiştir.  ¾ Sol ve sosyalist yapıların bu direniş süreçlerine katkısı her ne kadar kendi güçlerini aşan bir özveriyle devam etse de yeterli olmamaktadır. Bu konuda da ortaklaşa hareket  edilememesi,  direnişlerin  kamuoyuna yeterince yansıtılamaması, direnen işçiler ile maddi manevi dayanışma araçlarının eksikliği kocaman bir kısıtlılık olarak durmaktadır. Sol/sosyalist yapıların sosyal haklar alanındaki ihlallere karşı neredeyse arada bir tutkal işlevi görecek TMMOB, TTB gibi yapılar olmadıkça bir araya gelememeleri bir zaaf olarak durmaktadır. Üst maddedeki emek odağı eksikliğine siyaset odağı eksikliği eşlik etmektedir.  ¾ Farz edelim ki 2.maddedeki açmazlar aşıldı  ve  bu  emek  cephesini  ve  tartışmalarını sosyalistler kamuoyuna taşıdı, arkasından ne diyecekler? Tekel direnişinde de görüldüğü gibi Tekel işçisinin kendi söyleyebildiği sözün dışında başka bir söz üretilememektedir. Haliyle kamuoyunda neredeyse sadece bir “merhamet” üzerinden şekillenen ve hakları  “lütfen”  bağışlanacak  bir  emek  kesimi olarak görünmektedirler. Hâlbuki geri plandaki “özelleştirme soygunu”, ya da daha geri planda özelleştirme tartışmalarında solcuların “bu işin bir de insani boyutu, sosyal bo-

yutu var” sözlerinin on yıl sonra gerçekliğe kavuşmasının tartışmalarda sağlayacağı üstünlük kaybolup gitmektedir. Tekel işçisinin durumunda olduğu gibi, ne “vatan bekçisidirler”  ne  de  “hep  beraber  Kürt  açılımını” yapmaktadırlar. İşçi sınıfının davasına yaklaşırken zaten bir garipleşmiş politik dilin eklemlenmiş hali tam bir parodiye dönüşmektedir.  ¾ Gerek bir emek odağının eksikliği gerek soldaki merkezi ve birleşik tavır alma eksikliği, liberallerin kamuoyu yaratmasında daha etkili olmalarına neden olmaktadır. Neoliberal kültürün dayattığı rekabetçilik kültürü, toplumdaki türdeş kesimleri bile birbirlerine karşı “çıkar grubu” haline getirmiştir. TEKEL  işçisinin  direnişi  birçok  emekçinin gözünde “sınıf kardeşleri”nin davası değil, kendisi asgari ücretle çalışırken birilerinin daha fazla istemesi olarak görünmektedir.  ¾ 90’ların başında “sınıftan kaçış” teorilerine  uzun  bir  süre  esir  olan  sosyalist  sol, 2000’lerin başında yeniden sınıfı keşfetmeye başlamış ve sol hareketlerde yeniden bir sınıf hareketi ile eklemlenme çabaları yoğunlaşmıştır. Ancak farkında olmadan ulusalcılık, AB’cilik, vatanseverlik, Barzanicilik vs gibi tanımlarla birbirlerini mahkum etmeye teşne ve bunun üzerinden uzun yıllar ekmek yemeye namzet bir sol öbekleşme de mevcuttur.  Yeni  sosyalist  genç  kuşakları  heyecanlandıran şey “işçi işgalleri” değil, yukarıda karikatürize ettiğim siyasal yönelimlerde alınan tavırdır. Ve yine solda iddialı bir çıkışı hedefleyen sol bir girişimin, sanki söyledikçe tabanları artacak gibi “sınıf partisi” olmayacaklarını söyleyip durmaları kayıp yeni bir on yılın başlangıcı mı olacak kaygısını yaratmaktadır.

Ya hayallerimiz?

Elbette bu kadar karamsar bir tablo çizmemin bir nedeni var. 2008 ekonomik krizi ile sürecin otomatikman sınıf cephesinde mücadele lehine gelişeceği, kapitalizmin krize sebebiyet veren ve sömürü artmadıkça kendisini devam ettiremeyen bir sistem olduğunun görüneceği varsayıldı. Ancak süreç maalesef böyle gelişmemektedir. Nitekim Avrupa'daki seçimlerde de krize liberallerin daha iyi çözüm bulacağı varsayımıyla sağ partilerin oyu artmaktadır.  Karşımızda halletmemiz gereken oldukça ya-

pısal sorunlar ve bunların beraberinde politik  sorunlarımız  bulunmaktadır.  Bazen  bu tartışmaların  hepsini  anlamsız  kılıverecek bir TEKEL direnişi ortaya çıkıverir. Ama solun bile ancak 30. gününde uğradığı saldırıyla  ilgisini  çekebilen  bu  direniş,  başlarda KESK’in  genel  grevi  iyi  miydi  kötü  müydü tartışmalarından sol dergilerde kendine yer bulamamışken, bir anda tüm ülkenin gündemine düşüvermiştir. Sol/sosyalist hareketin sürükleyeceği bir işçi sınıfı hareketi yerine, sınıfın hareketlendirdiği bir solla karşı karşıyayız.   Yine de bunu bir olumluluk olarak bir kenara yazmak zorundayız, sınıfın hareketliliği bazen her şeyi tersine çevirebilir. Bu yazı yayınlandıktan sonra belki de TEKEL direnişi hiç istemediğimiz şekilde bitecek ama kaldıracın ne olduğu bir kez daha hafızalara kazınmış olacaktır.   Ayrıca sendikal harekette yeni birlikteliklerin ve/veya olumlu kanallara yol açacak dağılmaların yılı olabilir. Bazı küçük sendikaların mücadeleciliği meyve verebilir. Özellikle taşeron işletmelerde sağlık çalışanlarına yönelik örgütlenme pratiğinin Dev Sağlık-İş'te karşılığını bulabilme ihtimali birçok sendikanın yönünü bu alana çevirecektir. Sendikalaşmanın kendisini dert edinen Petrol-İş sendikasının “Sendikalı ol” kampanyası, etkinlik olarak çok etkin olmasa da niyet olarak önemlidir. Me-Ha işçilerinin kendi taşeronlarının peşine düşmektense ana işveren LCW Waikiki peşine düşmeleri ve sonuç almaları birçok işçi direnişine esin kaynağı olabilir.   Sonuç  olarak 2010 yılının diğerlerinden bir farkının olması elimizde olan ve olmayan birçok değişkenin bir araya gelmesi ile mümkündür. Ancak TEKEL direnişinde de gördüğümüz gibi en büyük ihtiyaç bu sınıf hareketliliğinin gerisinde kalmayacak ve direnişi merkezileştirebilecek bir emek odağı ihtiyacı 2010 yılında da devam edecektir. Herkese Sağlık  ve  Güvenli  Gelecek  Platformu (HSGGP) ve “İşten atmalar yasaklansın platformu” türünden girişimler henüz çok yetersiz olsa da, bu eksikliğin farkındalığını gösterdiği için anlamlıdır ve dileriz ki genişleyerek devam edecektir.


24 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

Yetenekli Bay Erdoğan’ın “Kamu Personel Reformu” Reformla öngörülen iş organizasyonu örgütlenmenin önüne fiili engeller inşa ediyor. Hükümet sözcüleri, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı önündeki yasal engellerin aşılması için yasanın çıkmasını önkoşul olarak koyuyor. Başımıza örülen çorabı sökelim! Gün bugündür! Deniz Gemici AKP hükümetinin kuşkusuz pek çok “mahareti” var ama bunların en dikkat çekici olanlarından biri halkla ilişkiler konusundaki tartışılmaz başarısı. Yoksa nasıl olur da tam gün yasası  “halk  kahramanı  Tayyip  Erdoğan’ın gözünü para hırsı bürümüş vampir doktorlara hadlerinin bildirilmesi”ne dönüştürülebilir; gasp edilmeye çalışılan hakları ve gelecekleri için sokağa çıkan işçilerin mücadelesini boğma gayreti “tüyü bitmemiş yetimin hakkı”nı yedirmemek için şanlı bir direniş olarak sunulabilirdi.  Bu örnekler yeterince çarpıcı. Ama kamu çalışanları için iş güvencesini ortadan kaldırarak sözleşmeli ve esnek çalışmayı yaygınlaştırmayı ve böylelikle istihdamı, ücretleri düşürüp sınıfı örgütsüz bırakmayı hedefleyen kamu personel rejimi reformunun 8 Mart’ı yaratan “eşit işe eşit ücret” sloganıyla -sanki bu eşitsizliği yaratan kendileri değilmiş gibiyeniden ısıtılarak kamuoyuna sunuluşu, her türden  tahayyülü  zorlayıcı  bir başarı öyküsü gerçekten

Her şey nasıl başladı?

Sermaye, müzmin krizini aşmak ve kâr oranlarını yükseltmek derdinde. Kolektif aklının somutlandığı zeminler olan IMF, DB, DTÖ gibi  kurumların  rehberliğinde/denetiminde kapitalizme entegre olmuş hemen her ülkede devleti, öngörülen yeni işlevlerine uygun bir biçimde yapısal uyum programları etrafında reorganize etmeye çoktan girişti. Amaç, işçi sınıfının zorlu mücadelelerle elde ettiği kazanımları ortadan kaldırmak, mal, hizmet ve işgücü üretimini dünya ölçeğinde birbirine eklemlenmiş piyasalar içinde toplamak ve kontrol etmek. Bu kapsamda, devletin sermayeden görece özerkliği giderek daraltılır, bir yandan baskı aygıtları korunup geliştirilirken diğer yandan kamu hizmetleri ticarileştirilerek şirket gibi örgütleniyor.  Yurttaş kavramının yerini müşteri alıyor, işgücü ise beşeri sermaye olarak tanımlanıyor. Gazetelerden “Kamuda CEO Dönemi” muştulanıyor. Neoliberal el çabukluğu, işgücünü

“beşeri sermaye” olarak tanımlayarak bir anda sınıf çelişkilerini görünmez kılıyor, böylelikle hepimiz sermayedar oluyoruz. Dolayısıyla sermayesini geliştirmeyip riskler karşısında korunaklı kılmayanların başına gelen felaketlerden devleti sorumlu tutanlar “ideolojik” davranmakla suçlanıyor.  Zaten kapsamı insanın fiziki ve sosyal olarak kendini  yeniden  üretmesinin  olmazsa  olmazlarına hapsedilen kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesine karşı mücadele etmek, artık her şeyden önce yaşamı savunmak anlamına geliyor. Bu koşullar altında “yaşamak için devrim gerekiyor” demek hiç de abartılı görünmüyor. Yıkılacak olanın nasıl örgütlenmesi gerektiğine ilişkin tartışmada taraf olacak  değiliz.  Ancak,  emeğin  kurtuluşu  için mücadele edenlerin,  söz konusu tartışmanın aynı zamanda emeğin nasıl denetim altında tutulacağına ilişkin olduğunu kavraması sürece müdahale edebilmek açısından büyük önem taşıyor.

Bir “eşitlik vaadi” olarak kamu personel reformu

İşte  tüm  bu  reorganizasyon  girişimlerinin zorunlu sonucu olarak 1993’te "Devlet Personel Rejimi İlkeler Taslağı" ile başlayan hazırlıklar 10 yılda olgunlaştı. 2003’te AKP hükümetinin “Acil Eylem Planı”nda Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, Yerel Yönetim Kanunları ile birlikte Kamu Personel Kanunu olarak yerini aldı. 1,5 milyona yakın kamu emekçisini etkileyecek olan bu tasarı, aradan geçen yıllara rağmen bir türlü yasalaşamasa da öngördüğü yeni istihdam modeli mevcut yasal düzenlemeler üzerinden çoktan uygulamaya sokuldu. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda  memur  (4/A),  sözleşmeli  personel (4/B), geçici personel (4/C) ve işçiler (4/D) olarak tanımlanan dört farklı statü, sınıf mücadeleleri sonucunda kazanılmış hakların, kuralların çözüldüğü, duruma göre değişebilen kuralların ortaya çıktığı "kuralsızlaştırma" anlamına gelen esneklik uygulamalarının dayanağı oldu.  Bugün kamu kesiminde 2008 yılı sonu rakamlarıyla 657 sayılı kanunun 4B maddesine tabi 50 bine yakın öğretmen, sağlık alanında yaklaşık 15 bin ebe ve hemşire, 657 sayılı kanunun 4C maddesine tabi 22 bin çalı-

şan var. Sözleşmeli statüde 4924 sayılı yasaya tabi 20 bini aşkın sağlık personeli, yine değişik meslek gruplarında binlerce sözleşmeli çalışan bulunuyor. Bu sayılar, kamunun artan sayıda sözleşmeli personel alımı ve özelleştirmelerle beraber hızla artıyor. Uzmanlaştırma adı altında yeni statü farklılıkları yaratılarak zaten parçalı olan emekçiler arasındaki gerilim büyütülüyor. Emeği, ideolojik ve yönetsel olarak daha yoğun denetlemeyi, sömürmeyi sağlayan, çalışanları birbirinin kurduna dönüştürerek örgütlülüğünü çözen performans ve toplam kalite yönetimine ilişkin alt yapı hazırlıkları hemen hemen  bütün  kurumlarda  tamamlanmış  durumda. Geriye sadece başlanılan işi bitirmek, kalıyor. Aslında Cemil Çiçek bu reformu “prezante” ederken “eşitlik”ten söz etmekte bir bakıma haklı; çünkü bu rejimle tüm emekçiler, kamuda çalışanların istihdam güvencesinin ve sosyal kazanımlarının zayıflatıldığı, işçilerin ise esnek çalışma biçimleri içinde örgütsüzleştiği en düşük paydada eşitleniyor. Yasal dayanakları ve uygulamaları itibarıyla çok parçalı olan esnek çalışma reformla yaygınlaştırılıp çalışma hayatının temeli haline getiriliyor.  Reformla öngörülen iş organizasyonu örgütlenmenin önüne fiili engeller inşa ederken hükümet  sözcüleri,  toplu  iş  sözleşmesi  ve grev hakkı önündeki yasal engellerin aşılması için yasanın çıkmasını önkoşul olarak koyuyor, sopanın ucuna havuç takmayı da ihmal etmiyor.

4/a, 4/b, 4/c, 50/d, 657, 4857 vs. bizi ayıran işaretler silikleşiyor…

Kuşkusuz bu süreçte en büyük görev KESK’e düşüyor. Yönetici ve kadrolarının neredeyse tamamı kendini “devrimci” olarak tanımlıyor. O halde, devrimcilik bir zaman kazanılıp gururla göğüste taşınacak bir madalyadan öte anın gereklerine verilecek cevaptan türetilen bir pozisyonsa, gelin sınıfın birleşik örgütlenmesinin  önündeki  engelleri  kaldıracak formlar ve yaklaşımlar için hayal gücümüzü hep birlikte seferber edelim; gelin TEKEL işçilerinin ucunu gösterdiği ipliği sonuna kadar takip ederek başımıza örülen çorabı sökelim! Gün bugündür!


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 25

Emek

Tam gün kim için? Sadece “tam gün” e hayır diyerek toplumsal muhalefet olmaz. Sağlığın piyasalaştırılmasına karşı mücadele “tam gün” ilkesini savunarak, hekimlerin değilse bile emekçilerin çoğunluğu ile yan yana verilebilir Ata Soyer Tam gün yasası meclisten geçti. Cumhurbaşkanınca  veto  edilmezse, gelecek yıl hekimlerin çalışma yaşamı bu yasa tarafından düzenlenecek.  Ama “tam gün” tartışması sürüyor. AKP Hükümetinin Sağlık Bakanı, dalga geçer gibi “sol ve sosyalistlerin bu yasaya karşı çıkışını anlayamıyorum” diyor, halksa olan-biteni  şaşkınlıkla  izliyor… Ya biz?

Tam gün ne demek?

Bir olguyu anlayabilmek gerektiğinde  sihirli  anahtarımız  var: “Kim için?” sorusu. Şimdi soralım, tam-gün kim için ne anlam ifade ediyor? Ama önce tam-gün ne demek bir bakalım. Bu, özellikle, hekimin hem muayenehane/özel sağlık kurumu, hem de kamu  sağlık  kurumunda  değil, sadece ya özel ya da kamu sağlık kurumunda  çalışması  demek. Öyleyse,  halkın  çoğunluğu  için “kötü” bir şey değil. Öyle ya, tamgün  olursa  “muayenehaneden geçmeden,  hastaneye  yatamama”  olmayacak,  “bıçak  parası” olmayacak, kamu sağlık kurumlarını özel büro gibi kullanmaya son verilecek, vb. Böyle algılandığı için, sıradan vatandaş, bırakın tepki göstermeyi, destekliyor bile tamgünü.

Hükümet halkçı mı oldu?

Ya hükümet, o böyle “halkçı” bir uygulamayı neden istiyor? Onca hizmeti, devlet malını özelleştirirken, bu “halkçı” tavrın nedeni ne? 1980 sonrası sağlık politikaları, AKP döneminde tırmandırılarak sağlık piyasası oluşturuldu. Artık  piyasanın  önündeki  son engellerin kaldırılması noktasına gelindi. Bir dönem sistemin açıklarının  kapatılması  uğruna hekimlere tanınan hem devlette hem özelde çalışma “ayrıcalığı” bu engellerden biri. Bu, aynı zamanda,  “denetlenemeyen/parçalanmış” bir sermaye anlamına

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy ve TTB yöneticileri tam gün uygulamasını eleştiriyor

geldiğinden, sermayenin toplulaşma  eğilimi  önünde  engeldi. Öyleyse,  bütünüyle  “kapitalistleştirilmeye” çalışılan sağlık sektörünün  “feodal”  kalıntılardan temizlenmesi,  hekimlerin  ve sağlık  çalışanlarının  tamamen “işletmeleştirilen”  sağlık  kuruluşlarında -devlet ya da özel fark etmez- birer “proletere” dönüştürülmeleri gerekiyordu. Atılan adım,  budur.  Yani,  herkesin  “4 C’li” olması… Belki de, bu, yanlarındaki taşeron işçilerin, hemşirelerin yıllar önce başına gelenleri görmezden gelmelerinin bir bedelidir, hekimler için…

Hekimin ek işi?

Ya hekimler için, tam-gün ne demek? Hekim niye “ek iş” yapar? Ya aldığı ücret yetmediği için, çoğu emekçi gibi daha fazla çalışarak,  yaşamını  idame  ettirmek için. Ya da tıp fakültesine girişinden itibaren, kendisine sunulan ayrıcalık  hayalleri  gereği,  çok zengin olmak için. Özellikle, devlette  aldığı  ücret  yetersiz  olan

pratisyen hekimler, genç uzmanlar, emekli hekimler nöbet tutma, özel poliklinikte çalışma, işyeri  hekimliği  yapma  vb  gelir arttırma çabalarını sürdüremediklerinden  mağdur  olacaklar, birer emekçi olarak. Ama ünvanını/statüsünü/pozisyonunu ranta çevirmeye çalışan öğretim üyeleri, klinik şefleri, uzmanlar, vb eski ayrıcalıklarını(n bir kısmını) yitirecekler gibi.

gerçeklik; o zaman da kendimizden  şüphe  duymamız  gereken bir durum vardır ortada. Bir ayda asgari ücretin 30 mislini kazanan  hekimle,  asgari  ücretin birkaç katı ile geçinmek zorunda kalanın çıkar ortaklığından söz ediyoruzdur,  o  zaman.  Emekçi hekim ile rantiye için tam günün anlamı aynı olamaz.

Hekimlerin ortak çıkarları var mı?

Bir hekim olarak, şu tespiti yapmadan geçmeyeceğim; öğretim üyeliği  her  halükarda  tam  gün yapılması gereken bir iştir. Aklının  bir  yanı,  birazdan  gideceği özel işyerinde olan bir eğiticinin, öğrencisine vereceği şey sınırlı olacaktır. Ya da devletin kendisine  eğitici  olduğu  için  sunduğu imkanları, kişisel rant için kullanmanın savunulacak bir yanı olmasa gerek. Aynı durum, eğitim hastanesi çalışanları için de geçerli.  Burada, hekimlerin açıklıkla bir seçim yapması gerekir; tamgüne

Bir kapitalist toplumda, hele de piyasalaşmış bir dünyada, tüm hekimlerin  “ortak”  çıkarı  olamaz.  Hatta,  tüm  sağlıkçıların da… Tüm toplumun ortak çıkarları olamayacağı gibi. Eğer, “tam gün” birileri için çıkar sağlıyorsa, başka birileri için çıkar kaybı anlamına gelecektir. Dolayısıyla “tüm hekimler karşı”, “tüm tabip odaları  karşı”,  “tüm  uzmanlık dernekleri karşı” söylemi, genellikle gerçekçi değildir. Varsayalım ki konjonktür olarak bu bir

Tam güne neden karşı çıktığımız açık olmalı

>>


26 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Ortaklaşma Süreci

>>

karşı çıkış, bir ek gelir imkânının devletin  verdiğinin  yetersizliği nedeniyle kaybı mıdır, yoksa Osmanlı’dan bu yana sunulan bir imtiyazın yitirilmesine isyan mıdır?

Bakan sağlık piyasası yaratmakla övünüyor

Gelelim, işin politik yanına. Hükümetin  Sağlık  Bakanı,  2010 bütçesi için konuşurken, “muayene odalarını arttırmakla, bunun sonucu olarak yıllık muayene sayısını, kendi dönemlerinde “2.5-3 kat arttırmak”la, kişi başına sağlık kurumuna başvuru sayısını 2 kat arttırmakla, hastanelerde  yatan  hastaların  devlete olan maliyetini azaltmakla, pahalı tıbbi teknoloji araçlarını arttırmakla,  ilaç  tüketimini  –kutu bazında- arttırmakla, kamu sağlık  harcamalarını  arttırmakla, vb” övünüyordu. Bu dil, piyasanın,  piyasalaştırmanın  dilidir. Övünülen, bir sağlık piyasası yaratmadır. Hekim ve sağlık çalışanı başına düşen iş yükünün arttırılması, onları parayla motive ederek bir sağlık pazarı yaratılmasıdır, anlatılan. Tam gün de, bu pazar/piyasa yaratmanın gereği olarak, piyasanın birer ucuz aktörü haline getirilmesi gerekli olan hekimlerin, o ana kadar verilmiş  imtiyazlarının  elinden alınmasının adıdır. “Sizler, artık devlet ya da özel, sağlık işletmelerinin sıradan proleterlerisiniz” demenin  kılıfıdır.  Ve  AKP,  tıpkı bir psikolojik savaş gibi yürüttüğü  sağlıkta  dönüşümün,  diğer aşamaları gibi, bu adımı da bizim en  zayıf  olduğumuz,  kendileri için en uygun gördükleri bir noktada uygulamaya sokmuştur.

Sağlığın piyasalaştırmasına hayır demek

Sadece “tam gün” e hayır diyerek, bir toplumsal muhalefet olmaz. Sağlık hakkını savunuyorsak, sağlığın piyasalaştırılmasına tümden karşı çıkmak, sadece bize/hekimlere değil, sağlık çalışanlarının  ve  tüm  emekçilerin haklarına bir saldırı olduğunda sessiz  kalmamızla  olanaklıdır. Sağlığın  piyasalaştırılmasına karşı, sağlık hakkı için, toplumun çoğunluğunun da desteğini alacak bir mücadele, “tam gün” ilkesini savunarak, en yanımızdaki emekçiyle birlikte ve hekimlerin değilse bile emekçilerin çoğunluğu ile yan yana verilebilir.

Yeniden kuruluşun eksenleri Kurtuluş mücadelesinin toplumsal ve siyasal özneleri arasındaki ilişkiyi, kapitalizmin  devrimci eleştirisi üzerinde yükselen yeni bir dünya tasarımıyla kurmak gerekiyor

Haluk Yurtsever Konuya  Komünist Manifesto’da yer alan şu üç cümleyle giriş yapabiliriz : “Komünistler, öteki işçi  partileri  karşısında  ayrı  bir parti  oluşturmazlar.  Bir  bütün olarak proletaryanın çıkarlarından ayrı ve farklı hiçbir çıkarları yoktur. Proleter hareketi kalıba dökmek üzere hiçbir sekter ilke ileri sürmezler.”   Proletaryanın kıta Avrupa’sı çapındaki ilk, en büyük ve bugüne dek  tek  toplu  devrimci  kalkışmasının öngününde söylenen bu sözler  proletarya  davasına  ve hareketine  güven  ve  bağlılığın olduğu kadar, komünist hareketin önemli bir varoluş ilkesinin de anlatımıydı: Parti, kendisi için değildir! Aradan geçen 160 yıl, proletaryanın zanaatkâr kökenli ve dönemin ruhu gereği enternasyonal olduğu, yazgısını kendi eline aldığı bir dönemde formüle edilen  bu  ilkelerin,  aynı  zamanda komünist siyaset ve örgütlenme-

nin gerilim alanlarından birine işaret  ettiğini  gösterdi.  Daha 1850’de, 1848 yenilgisini değerlendirirken Marx ve Engels işçilerin “bağımsız bir parti” olarak örgütlenmelerinin zorunlu olduğunu vurguladılar. Yeni sözlerin, yeni pratikler yaşandıkça söylenebileceğini  doğrular  biçimde Paris Komünü’nün yenilgisinden sonra  Birinci  Enternasyonal’in 1871 Eylül Londra Konferansında,  “Leninist“    diyebileceğimiz bir  yaklaşımı  dile  ge  tirdiler: “Proletarya ancak, ayrı bir siyasal parti olarak oluştuğu zaman bir sınıf olarak davranabilir.” Bu iki paragrafta anlatım bulan saptamaların  doğru  ve  bugün için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Vurgular arasında gerilimli  bir  mesafe  olduğu  ise açıktır.

Bolşevik deneyim

Leninizm, birkaç önemli noktada kopuş ve yeniden kuruluş yönelişiydi.  Yalnız burjuvaziden ve küçük burjuvaziden değil, işçi sınıfı kitlesinden de ayrı, profesyonel  devrimcilerden  oluşan

“öncü” parti anlayışı; işçi hareketinin kendiliğinden hareketinin  siyasal  bilinç  embriyonları taşısa bile ekonomizmi aşamayacağı belirlemesi; Marx’ta “yanlış bilinç” ya da gerçeğin ters yüz edilmesi  anlamında  kullanılan “ideoloji” kavramının işçi sınıfının bakış, hareket ve örgüt birliğini sağlayacak düşünsel bağ ve iletişim ortamı, önemli bir mücadele alanı olarak yeni bir içerikle öne çıkarılması… Leninizm ve Ekim Devrimi, proleter devrimini olanaklı kılan ileri derecede yoğunlaşmış bir sanayi çekirdeğiyle, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini, toplumun ezici  çoğunluğunu  oluşturan köylü yığınlarını bir arada içinde barındıran  bir  Asyatik  despotizm olan Çarlık Rusya’sında yaşam buldular. Kaçınılmaz olarak bu tarihsel/toplumsal nesnellik tarafından koşullandılar. Konumuz açısından daha önemlisi,  Bolşevizmin  devrimci  durum koşullarında oluşup gelişen bir  hareket  olmasıdır.  Oluşumuyla Ekim Devrimi’nin gerçek-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 27

leşmesi arasında yalnızca 15 yıl var ve bu 15 yılın çok büyük çoğunluğu  sözcüğün  gerçek  anlamıyla devrimci durum koşullarında yaşanmıştır. Lenin’de ve Bolşevik deneyiminde, kısa süren gericilik döneminin sınırlı arayışlarını saymazsak devrimci olmayan durumların “ne yapmalı?”sı yoktur.  Ekim Devrimi’yle yükselen dünya devrimi  dalgasının  kırıldığı 1922’den sonra, toprağından beslenerek biçimlenen, devrimci olmayan durumların devrimci teori ve pratiğini üreten,  ya da örneğin faşizm  öncesi  Avrupa’daki  devrimci durum koşullarına yanıt verebilen sosyalist bir yeniden kuruluş  gerçekleşmedi.  Nedenleri, sürecin ayrıntıları, genel hareket içindeki farklı duruş ve ayrıksı çıkışlar ayrıca tartışılabilir.  Örneğin Gramsci’nin  manevra-mevzi  savaşı  karşıtlığı  içerisinde  ortaya koyduğu cephe önermesinin, “hegemonya”,  “tarihsel  blok”  kavramlaştırmalarının  bugünün “toplumsal  siyaset”  sorunsalına ışık tutan son derece önemli açılımlar içerdiği söylenebilir. Burada bunlara giremiyorum. Ayrıca, bu ve benzeri önemli çabaların, pratik  tarihsel  gerçeği  değiştirmediğini biliyoruz.   Bu kısa ve eksik özete, tek ülkede sosyalizm denemesinin sorunlarını, dünya devrimi perspektifinden uzaklaşmasını, sovyetik çizgi karşısında yükseltilen kimi haklı eleştirilerin işçi sınıfı hareketiyle bağlı devrimci sentezler üretememelerini, Latin Amerika devrimci deneyiminin kıtasıyla sınırlı kalışını, uluslararası komünist hareketin yaşadığı bölünmeleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve bu çözülüşün  etkilerini  ekleyebilir, tarihsel  çözümlemeyi  şimdilik kaydıyla bu kadarla sınırlayabiliriz.

Toplumsal kurtuluş için toplumsal siyaset

Kurtuluş mücadelesinin toplumsal ve siyasal özneleri arasındaki ilişki  komünist  hareketin  yalnız dün değil, bugün de en kritik sorunudur. Ancak bugün bu sorunu ele alırken, maddi zemindeki, toplumsal/siyasal  ortamdaki  üç önemli değişikliği kaydetmek gerekiyor. Birincisi,  bugün  dünden  farklı olarak dünya sosyalist ve işçi hareketi üzerinde bir tür vesayete sahip, devletli merkez ve merkezler  yoktur.  Düşüncede,  bilinçte tortuları,  alışkanlıkları  sürüyor olabilir;  ancak bugün sosyalizmi

devletçiliğe,  sanayileşmeciliğe, kalkınmacılığa vb. indirgeyen gelenek maddi/toplumsal bir zemine, onun gücüne sahip değil.  Bu, yeni komünist kuşakların gereksiz yük ve göz bağlarından arınmasını, özgür, yaratıcı ve yeniden kurucu tarzda düşünüp davranmasını kolaylaştıran bir değişikliktir. İkincisi, bugün yeni katılımlarla, yeni  proleterleşme  dalgalarıyla sürekli büyüyen, ev emekçisi kadınlardan, sömürülme “özgürlüğü”nden bile yoksun büyük işsizler kitlesine, kent ve kır mülksüzlerine dek genişleyen bir proletarya gerçeği ile karşı karşıyayız. Çağrı’da altını çizdiğimiz gibi, “İşçi sınıfını sosyalizm mücadelesinin,  sömürünün  ve  bütün  hükmetme biçimlerinin ortadan kaldırılacağı yeni bir toplum kuruculuğunun,  insanlığın  kurtuluşunun, başka güç ve öznelerle ikame edilemeyecek kolektif tarihsel öznesi olarak kabul ediyoruz.” Kolektif  tarihsel  özne  büyümekte, kapsama alanı genişlemektedir. Üçüncüsü, proletaryayı evrensel kurtuluşun, özgürleşme hareketinin öznesi yapan öğeler, bugünkü toplumun ezici çoğunluğunun ortak yaşam koşulları haline geliyor. Artık büyük çoğunluk için, insan olarak kalmak, toplumsal bir varlık olarak yaşamak kapitalizmden kurtulmayı  gerektiriyor.  Alman İdeolojisi’nin sözleriyle, komünist bilinç  proletaryanın  durumunu gösterdikleri zaman başka sınıflarda da oluşabiliyor. Zizek “yeni kurtuluşçu siyaset bundan sonra özel bir toplumsal aktörün eylemi değil, değişik aktörlerin patlayıcı birleşimi olacaktır” derken sorunun bu yönüne dikkat çekiyor. Kanımca, bu önerme, ancak kapsam ve hacim olarak büyüyen proletaryanın Çağrı’da altı çizilen tarihsel  özne  konumunun  net  biçimde kabulü durumunda geçerli olabilir. Nedenini birazdan açmaya çalışacağım. Sosyalist yeniden kuruluşun, bu alanlardaki değişiklikleri ve olası sorunları görerek çözüme bağlayabilecek  ana  halkasının  “Toplumsal kurtuluş için toplumsal siyaset  ve  örgütlülük”  olarak  formüle  edilebileceğini  düşünüyorum.

Gerilim eksenleri

Yeniden  kuruluşun  öteki  sorun, çelişki ve gerilim eksenlerini tam olma savı taşımadan saymaya çalışabiliriz. Yapısı, yöneten-yönetilen farklılaşması, bu temelde işleyişleri, ey-

lem ve yaptırım gücü olan türdeş bir “örgüt” inşasını hedeflemekle, çok görüşlü, çok başlı öğelerden oluşan  “örgüt  olmayan  örgüt”ü, bir  tür  koalisyonu  amaçlamak arasında; hareket ve yaptırım gücü üreten bir siyasal merkezileşmenin gerekli olduğu teziyle, her tür merkezileşmenin bürokratik ve zararlı olduğu yaklaşımı arasında; düşünsel ve toplumsal olarak kapalı, kendini amaçlaştıran bir  mezhepçilikle,  örgütlülüğe toplumun,  sınıfın  hizmetinde amaç disiplinine bağlı araçlardan biri olarak bakan anlayış arasında;  farklı tanım ve içerikleriyle “doğrusal”  ve  “sarmal”  gelişme perspektif ve pratikleri arasında; gönüllü birlikle kolektif sorumluluk ve onun bir ifadesi olan kolektif  “disiplin”  arasında;  toplumsal/kültürel  eşitsizlik  ve  ayrıcalıkları, kapitalizmin sürekli olarak ürettiği  yabancılaşma  öğelerini hiç olmazsa sosyalist mücadele ve örgütlülükte belli ölçülerde etkisizleştirme gereği ile bunları özellikle de henüz toplumsallaşamamış bir hareketin mikro ölçeklerde gerçekleştirebilmesinin nesnel sınırları  arasında;  komünizmin varlık nedeni değerindeki enternasyonalizm ilkesini yerine getirmek göreviyle verili sınıf mücadelesi  ve  siyaset  biriminin  ülke devletler olması ile ülke işçi sınıflarının egemen gerçeklik olarak ülke sınırlarına hapsedilmesi arasında… Bunlar, öyle görünüyor ki, önümüzdeki  dönemde  “parti” başlığında çalışacağımız, tartışarak ilerleteceğimiz başlıklar. Tekrar ana konumuza dönersek, kurtuluşçu siyasetin toplumsal temelini  çeşitlendirerek  büyüten dinamiklerin  son  çözümlemede ve pratik olarak “anti-kapitalist” olduğunu düşünebiliriz. Ekolojik felaket tehdidinin; ezilen cins, ezilen ulus, ezilen renk ve etnisiteler üzerindeki zulüm ve baskının; insan nüfusunun giderek daha büyük bir bölümünün kapitalist uygarlığın maddi/fiziksel dünyasının  dışına  itilerek  ”dışlanması”nın; biyogenetiğin yol açtığı insan türünün varlığına ve varoluş biçimine ilişkin yeni, aynı zamanda etik sorunların kaynağında sınırsız artıdeğer ve kâr peşindeki kapitalizm, onun içsel mantığı var. Ancak, bu sorunların kaynağının kapitalizm, bu temelde ortaya çıkan dinamiklerin “anti-kapitalist” renkler taşıması, bunlara küresel kapitalist yeniden üretimin sonunu getirecek uzlaşmaz çelişki (antagonizma)  niteliği  kazandırmıyor. Başka bir anlatımla, bu çeliş-

ki ve sorunların kapitalizm altında    “çözümü”  teorik  olarak  olanaksız  değil.  “Toplumsal siyaset”in temel sorunsalı da tam burada. Maddi ilişkiler zemininden yükselen, kapitalizmin yeniden üretimini olanaksız kılacak, sonunu  getirecek  antagonizmanın  (emekle-sermaye,  üretimin toplumsal karakteriyle el koymanın özel kapitalist karakteri arasındaki çelişkiler) kutuplaştırıcı katalizörlüğü  olmadan  patlayıcı dinamiklerin birleşik-kurtuluşçu hareketi yaratılamaz. Sözü edilen dinamikler kapitalizmin karşısına pozitif program ve yeni bir dünya tasarımıyla dikilmedikleri sürece gerçek bir bütünün bileşeni olamaz, Marx’ın deyişiyle  “maddesiz özneler” olarak saçılıp, dağılırlar.

Antagonizma ana damarı

Öyleyse, yeniden kuruluş ve “toplumsal siyaset”in kalkış noktalarından birinin kapitalizm karşıtlığının antagonizma üzerinden pozitif bir manifestoyla ortaya konulması olduğunu söyleyebiliriz. Güneşin  altındaki  her  konuyu “netleştiren” doktrinerci bir yaklaşım asla çözüm değildir. Antagonist ana damara bağlanan kanalların görüş ve hareketlerinin özdeş, türdeş vb. olması gerekmiyor. Tarihteki birçok büyük toplumsal hareketin, Marksist yazında tümüyle olumsuz anlam yüklediğimiz “eklektizm”in birleştirici  gücünden  yararlandıklarını anımsayalım. “Eklektizm” yerine “bileşke”  de  diyebiliriz.  Tarihin kendi  amaçları  peşinde  koşan farklı öznelerin hareketlerinin bileşkesi olarak tecelli ettiğini bilmek, bugün devrimci toplumsal siyaset  kuruculuğunun  hareket noktalarından biri olabilir. Önemli olan, antagonizma ana çizgisine bağlanmak, bu ana çizgiyi ete kemiğe büründürmektir. Kurtuluşçu toplumsal siyasetin olmazsa olmazı budur.  Aslolan  yaşamdır.  Kurucu  olan pratiktir.  Nasıl  tanımlarsak  tanımlayalım, yeniden kuruluş, toplumsal kurtuluşun pratik eleştiri gücünü yaratacak örgütlü bir yürüyüşün eseri olacaktır.  Sosyalist yeniden kuruluş örgütlenmesi, bu bağlamda toplumsal kurtuluşun  siyasal  “ordu”sunu, “çoğulcu” bir temelde, ikamecilikten, idareyi maslahatçılıktan, konformizmden uzak bir tarzda oluşturma ve çoğaltma, dünyayı değiştirme gücü, kaldıracı olarak var etme etkinliği olarak yaşam bulacaktır.


28 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Ortaklaşma Süreci

Konferans için notlar Ekmek & Özgürlük'ün ilk sayısında "ekmek, gül ve hürriyet günleri" için çağrıda bulunan sosyalistler olarak 27-28 Mart 2010 tarihlerinde bir konferans topluyoruz. Konferansa, çağrımıza uyarak ortak yürüyüşümüze dahil olanlar da katılacak Kaya Eker Birliğimizin ve siyasal yürüyüşümüzün ana fikri, Ekmek & Özgürlük'ün ilk sayısında yer alan çağrı metnimizde açıkça ortaya konmuştur.  Bu  noktadan  ileri gitmek zorundayız. Konferansta  özen  göstermemiz  gereken en önemli şey, çağrı metnindeki tespitlerimizi gözden geçirerek geliştirmek olmalıdır. Bu  anlayışla,  siyasallaşmış  bir proletarya hareketi oluşturma yolunda anlamlı bir adım atmak üzere düşünsel, fiziksel ve pratik birikimlerimizi yan yana getirmeye karar verdik. Tespitimizi, bugün sınıfın durumu, örgütlülüğü ve mücadelesinin geldiği sonuçlar açısından değerlendirirsek; 1. Türkiye’deki sermaye düzeni, sosyalist hareketin ve sınıfın mücadelesiyle  kazanılmış  birçok birikimi 1980 faşist darbesiyle yok etmiştir. 1980 sonrasında  sermaye  egemenliğini güçlendiren  ve  kâr  oranlarını arttıran yeni politikalar uygulamaya  sokulmuştur.  Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, sendikasızlaştırma ve günümüzde de özel istihdam bürolarıyla, işçi sınıfının kiralık bir araca dönüştürülmeye çalışıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Bütün bunlara, Sovyetler Birliği'nin  çözülüşünün  dünya  çapında yarattığı sosyalizme güvensizlik  de  eklenince,  bu  sonuçlar  nesnel  olarak  sosyalist yapıların  ve  sınıfın,  ideolojik, politik ve örgütlülük özelliklerini olumsuz etkilemiş ve onları sermaye karşısında güçsüz bırakmıştır.  Bugün  kapitalizm,  her  ülkede uygulamada farklılıklar gösterse  de  sonuç  olarak  toplumsal hayatı parçalayarak, yaşama ve çalışma alanlarını çeşitlendirerek ve birçok alt kimliğin oluşmasını  sağlayarak  temeldeki emek-sermaye çelişkisini bula-

nıklaştırma  çabasında  başarılı nın dikkatini, gözlemini ve bilin- yışı işçi hareketinden Kürt hacini, tamamıyla ya da hatta esas reketine,  kadın  hareketinden olmuştur.                                                                                                                                                                                              olarak işçi sınıfı üzerinde yoğun- ekolojik harekete, gençlik hareGenel olarak durum bu ise "silaştırıyorsa, böylesi, sosyal-de- ketinden  entelektüel  harekete yasallaşmış bir proletarya hareketi"  oluşturmak  için  sırasıyla mokrat değildir." (Ne  Yapmalı, ve bütün bunları partili bir örgütlülüğe, partili mücadeleyi de ne  yapılacağını  açıkça  ortaya Sol Yayınları, 2008, s. 80) enternasyonal mücadeleye bağkoymamız gerekmektedir. Birli- Lenin’in  bu  yaklaşımı  2000'li layan bir yürüyüşü temel almağimiz, ancak bu net tercihlerin yıllarda nasıl değerlendirilir ve lıdır.  açıkça  ve  anlaşılır  bir  şekilde bize  nasıl  yol  gösterebilir;  bu sorunun  cevabını  vermek  zo- Çağrı metnindeki; ortak etkinliortaya konmasıyla gelişebilir. rundayız.  ğin herhangi bir aşamasında çaBu soruya Lenin’i okuyarak celışmaya katılmak isteyen kişi ve İşte bu verilerden yola çıkarak, vap ararsak; tarihsel ve sınıfsal bağlamda, si- çevrelerin sürecin eşit haklı as".. Eğer işçiler, öteki toplumsal sı- yasallaşmış bir proletarya hare- li ögesi, aktif öznesi olabilmelenıfların her birini, entelektüel, keti  oluşturma  hedefimizi  ve rini  sağlayacak  esneklikte  bir moral ve siyasal yaşamlarının mevcut nesnel durumu, mater- çalışma/örgütlenme  biçimi  ve bütün belirtilerinde gözleyebil- yalist  bir  bakış  açısıyla  değer- işleyişi  kuruyoruz.  Tespitimizi mek için somut ve her şeyden ön- lendirirsek; kapitalizmin kont- bütün  birikimlerimiz  ışığında ce güncel siyasal olgular ve olay- rol ettiği bütün yaşama ve çalış- değerlendirirsek; lardan yararlanmasını öğren- ma  alanlarında,  kapitalizme 2. İnsanlık, kapitalizmin bütün mezlerse; eğer materyalist tahlil karşı, Devrimci Sosyalist bir al- kötülükleriyle  her  yönden  kove ölçütleri nüfusun bütün sınıf- ternatif olabilecek gücü bütün şullandırılmış ve kuşatılmıştır. larının, katmanlarının ve grup- yönleriyle  oluşturmalıyız.  Bu Bu durumu değiştirmek için inlarının yaşam ve eylemlerinin güç, öncelikle ve açıkça ideolo- sanın  birey  ve  toplum  olarak bütün yönlerine pratik olarak jik ve sınıfsal farklılığını ortaya kurtuluşunun bir ütopya olmauygulamayı öğrenmezlerse, çalı- koyarak, toplumun her yerinde dığını ortaya koymak zorundaşan yığınların bilinci, gerçek sı- ve hayatın her alanında kendini yız. İnsanın tarihin öznesi olmanıf bilinci olamaz. Kim işçi sınıfı- örgütlemelidir. Bu güç, bu anla- sı için neler yapması gerektiği-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 29

Kent Mücadelesi ni açıkça ve anlaşılır bir şekilde açıklamalıyız.  Bu  anlayışla  ilk söylenecek şey İDEOLOJİK olarak kapitalizme ve onun sistemine  karşı  Devrimci  Sosyalist bir dünya görüşünü ortaya koymak olmalıdır. Bu dünya görüşünün hayattaki karşılığı kişilerin örgütlü bir şekilde kapitalizme  karşı  çıkmaları  olmalıdır. Örgütlü/partili mücadeleye bunun için ihtiyaç vardır. Örgüt, insanın özgürleşmesini sağlayan bir birlik olmalıdır. Özgürleşme, insanın tarihteki en önemli hedefidir. Kapitalizmi yıkmak için verilen mücadelede bu devrimci  fikirlerin  örgütlü  taşıyıcısı devrimci sosyalist kadrolardır. Örgüt/parti  kadroları  için  Lenin’in söylediği ortadadır.  ".. İşçi, toprakbeyi ile papazın, yüksek memur ile köylünün öğrenci ile serserinin iktisadi niteliği ve toplumsal ve siyasal özellikleri konusunda açık-seçik bir fikre sahip olmalıdır; onların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir; her sınıf ve katmanın kendi bencil özlemlerini, kendi gerçek “iç yapısını” gizlemek için kullandığı bütün parlak sözlerin ve safsataların anlamını kavramalıdır; belirli kurumların ve yasaların hangi çıkarları yansıttığını ve bunların nasıl yansıtıldığını anlamalıdır. Ama bu “açık-seçik tablo”, herhangi bir kitaptan edinilemez. İşçi bunu ancak canlı örneklerden, belirli bir anda çevremizde olup bitenlerin, herkesin üzerinde konuştuğu ya da birisinin fısıldadığı şu ya da bu olayda, rakamlarda, mahkeme kararlarında vb. belirenin sıcağı sıcağına teşhirinden edinebilir. Bu kapsamlı siyasal teşhirler, yığınları devrimci eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel koşuludur." (Ne Yapmalı, s. 80-81) Bugün, kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermek için Lenin’in söylediği gibi hayata bütünlüklü bakabilecek,  örgütlü bir özgürlüğü yaratmak için çaba gösterecek, devrimci sosyalist ilişkilerin geliştirildiği bir parti hareketi yaratmalıyız. Bunun konferansımızdaki ilk adımlarından biri kadın arkadaşlarımıza eşit temsil hakkı olacaktır.  Sonuç  olarak,  dünya  öküzün boynuzunda değil bizim ellerimizdedir.

Tarlabaşı'ndaki sessizlik ve bir zorunluluk olarak ‘Kapital’cilik

‘Yoksulluk yuvaları’ temizlenirken... Sınıfın en altındakilerin, "sınıfaltı"nın barınma alanı Tarlabaşı'nda mülkiyet sessiz sedasız el değiştiriyor; adı konmamış bir "kentsel dönüşüm" projesi yürütülüyor

Can Atalay Kentsel dönüşüm,  “..kamu girişimi ya  da yardımıyla,  yoksul  komşulukların  temizlenmesi, yapıların iyileştirilmesi, korunması, daha iyi barınma, çalışma ve  dinlenme koşulları, kamu yapıları sağlanması amacıyla,  yerel  tasar  ve  izlenceler  uyarınca, kentleri ve kent özeklerinin tümünü ya da bir bölümünü, günün değişen koşullarına daha iyi çevre verebilecek duruma getirme” olarak tanımlanıyor imar terimleri sözlüğünde..

Okurun yukarıda alıntılanan tanımda pek çok kavram dikkatini çekmiştir kuşkusuz. Ancak “yoksul komşulukların temizlenmesi” ifadesinin en dikkat çekici ifade olduğu kuşkusuzdur. Yoksulluk yuvalarının temizlenmesi (slum clerance) kavramı kapitalist metropollerin efendi bilim insanları tarafından kısmen de olsa olumlu bir anlam kazandırılmaya çalışılarak “yoksulluk yuvalarının ve gecekonduların ortadan kaldırılması ve yoksul kitlelerin daha iyi yaşam koşullarına sahip kılınması..” olarak tanımlanmaya çalışılmaktadır.

>>


30 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

>>

2000’lerin  başından  bu  yana pek muteber olan kentsel dönüşüm, Türkiye’de tam anlamı ile yoksulların  kent  merkezlerinden, değerlenen kentsel alanlardan (daha iyi yaşam koşullarına kavuşturulmaları  akıllara  bile gelmeden) jiletle kazınmasının kibar hanımlar ve beylerin dillerindeki adı olmuştur. Başıbüyük’te denize nazır gecekondularında oturmalarına daha fazla tahammül edilemeyen yoksullar herhangi bir “yaşam koşullarında iyileştirme” söz konusu bile edilmeden sürüldüler. Üstelik sünni oluşları, AKP ya da MHP  seçmeni  oluşları  dayak mekanı olarak camilerin kullanılmasına yaradı yalnızca… Sulukule’de kentin tam merkezinde yaşayan Romanların kırk kilometre öteye taşınmalarının en  doğal  hakları  olduğu  kabul edilirken,  kapitalizmin  kadim dayanağı mülkiyet hakkı havuçsopa siyasetinin yerel muhalefeti dağıtmada kullandığı havuç olarak tarihe geçti… Fener,  Balat  ve  Ayvansaray’da “ailelerin”  oturması  yalnızca meşruiyet  için  kullanılan  kavramların  değişmesini  sağlayabildi, yoksulların böylesi kentsel alanlarda artık barınamayacağı ise bir fikri- iktisadi sabittir. Emek  Sineması  ya  da  Atatürk Kültür Merkezleri örneklerinde görüldüğü  gibi  doğrudan  sermayeye hegemonyası paçalarından dökülmeyen kültür kurumlarının da kentten, emeği ile geçinenlerin zihninden kazınması sermayenin  önümüzdeki  dönem gündemidir. Nerede ise bütün önemli hastanelerin  ve  kent  merkezindeki eğitim kuruluşlarının da sürgüne  gönderilmesi  sermayenin eğitimin ve sağlığın özelleştirilmesini  mantıksal  sonuçlarına vardırma  kararlılığını  göstermektedir.

Mülkiyetin sınıfsal muhtevası

Bir yoksulların kazınması faaliyeti olarak kentsel dönüşümün sol  açısından  mihenk  taşı  ise Tarlabaşıdır. 6-7  Eylül  olayları  ile  İstanbul’dan sürülen gayrimüslimlerin  boşalttığı  Tarlabaşı  çeşitli aşamalardan geçerek kent yoksullarının evi, barınağı durumuna geldi. Bedrettin  Dalan’ın  Tarlabaşı Bulvarını genişletmek için kent

dokusunu “yırtması” sonucunda ise yolun iki yanında iki farklı dünya oluşmuştu artık… 1960’larda  gelmiş  Türklerin, 1990’larda gelmiş Kürtlerin, her devrin kenarına itilen Çingenelerin, milliyeti sorulmayan göçmenlerin mekanı Tarlabaşı… Tarlabaşı,  garsonların,  selpak satanların, tornacıların, kaportacıların,  aşçıların,  fahişelerin, son ütücülerin, midyecilerin, romeyözcülerin, üniversite öğrencilerinin  emeklerini  satmaya yürüyerek (yürüyerek ve ulaşım için hiçbir ücret ödemeden) gidip geldikleri bir yaşam alanıdır. Sınıfın en altındakilerin, “sınıfaltı”nın barınma alanıdır Tarlabaşı.. İstanbul’u bilenler hak verecektir, Beyoğlu’nda “evsizler” hâlâ parmakla  sayılabilmektedir. Çünkü Tarlabaşı’nda başını sokabilecek bir dam (kimi zaman yalnızca bir dam) bulmak hâlâ mümkündür. Kolektif hafızamızda ise Tarlabaşı ne Başıbüyük ne de Sulukule kadar yer etmemiştir. Oysa, AKP iktidarının iki gözü gibi baktığı Çalık Holding kamusal olanaklar ile yaratılmış manipülasyonlarla  Tarlabaşı’nda kapitalizmin  varlık  sebebini; mülkiyet hakkını dahi parantez içine almaktadır. Tek bir kamulaştırma şerhi olmaksızın  insanların  devlet  ile gözü korkutularak mülklerinin ellerinden toplanmasına ilişkin muhtemel  itirazlar  “sözleşme özgürlüğü” ile savuşturulmaya çalışılmaktadır. Mevcut düzende borçlar hukuku varken eşit durumda olmayanlar arasındaki ilişkilerin neden iş hukuku ile düzenlendiği sorusunu dahi yanıtlayamayanlar, haktan hukuktan söz edebilmektedirler. İstanbul’da  yoksulların  mülkiyet  hakkı  bir  kez  daha  “Kapital”ci bir anlam kazanıyor.. Mülkiyet, iktisadi ya da hukuki bir kavram olmanın ötesinde sınıfsal muhtevasını hiçbir dolayım olmadan gösteriyor.. Mülkiyet,  karar  verene  aittir apaçık; tapu ile de en ufak bir ilgisi olmayabilir. Bir kapitalistin, örneğin Eczacıbaşı’nın  fabrikası  ile  ilgili  tüm kararları almasının engellenmesi  durumunda  ortaya  çıkacak gürültüyü kestirebiliyor musu-

nuz? Ya da Tarlabaşı’nda yapılan tapu spekülasyonunun burjuva sınıfının kolektif aklı ile verilmiş bir  karar  gereği  olduğunu  ve sessizliğin nedenin de bu olduğunu görmüyor musunuz?

Tarlabaşı'nda barınma hakkı

İktisadi ile siyasiyi ayırmaya çalışan kapitalizmin kentlerimizdeki bu yönelimine karşı katılım ve denetim haklarının tüm yurttaşlar tarafından (genişletici bir yorumla) kullanılması zorunludur. İstanbul’a biçilen yeni rol, yoksulluk yuvalarının temizlenmesinin şehir merkezleri açısından anlamı, elverişli bir konuta erişim hakkının güncel bağlamları, su  havzalarının  yapılaşmasına

ve içmeye elverişli suya erişime ilişkin perspektif, sağlık ve eğitime özgülenmiş kentsel alanların özelleştirilmesi gibi pek çok başlık  arasındaki  ilişki  ancak daha fazla katılımın talep edilmesi ve denetimin gerçekleştirilmesi ile sağlanacaktır. Aksi bir bakış yerelde başlayıp yerelde biten bir yerelcilikle ve “Kapital”ci olmayan bir retorikle “mülkiyet hakkı”nı biricik olanak görme saçmalığını sürdürmek anlamına gelecektir. Tarlabaşı’nda elinde tapu olanlar yetinmeyerek, kiracıların ve zaten  hiç  yoktular  denilmeye hazırlanılan barınanların (onlar işgalci diyor) haklarını siyaseten de  savunmak  ancak  böyle mümkündür.

Solcuların sessizliği

Nilgün ve Hasan Kıvırcık “Tarlabaşı” faciasının “solcu” mimarları

Kolektif hafızamızda Tarlabaşı’nın  Başıbüyük ya da  Sulukule kadar yer etmemiş olmasında “sol”un da bir rolü yok mudur ?. İstanbul’da solun en fazla görünür olduğu bir bölgeye en fazla elli metre uzaklıktaki bir kentsel alandan yoksulların en gözü kara biçimde kazınmasına sol neden bir Sulukule kadar ses çıkaramamaktadır? Sermayenin, toplumsal formasyondaki rızayı yedeklemek için binbir yolu kullandığı bilinir..  Tarlabaşı’nda solun sessizliğinin nedeni yoksulları kazıyanların kimi solcu eskileri olması mıdır? Bir adım ileri gidelim, yoksulları bu kentsel alandan kazıyanların kardeş partilerimizden birine, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne hâlâ üye olması mıdır solu dilsiz kılan? Tarlabaşı’nda, bir bütün olarak solun vermesi gereken sınav budur.  Açık bir tartışma için çağrıdır...


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 31

Ekoloji

Su kavgası, sınıf kavgası İktisatçı Gaye Yılmaz sermayenin gerçek mücadeleleri yok sayarak kendi hesabına bir ‘muhalefet’ oluşturma çabalarına dikkat çekiyor. Toplumsal muhalefeti, suyun metalaştırılmasına yönelik tepkilerin “lobi ve sosyal diyalog” oluşumlarında eritilmesine karşı uyaran Yılmaz’la Tolga Tören söyleşti  Suyun metalaşmasına ilişkin tartışma ve girişimlerin 2000’li yılların başında yoğunlaştığını söylemek mümkün. Bunu neye bağlayabiliriz? Aslında  sermayenin  bu  yöndeki  girişimleri 1970’lerin başlarına kadar uzanıyor, 1990’lı yıllarda  Hizmet  Ticareti  Genel  Anlaşması (GATS) ile ivmeleniyor ve 2000’li yıllara geldiğimizde, şehir suyu şebekelerinin çok uluslu şirketlere satışı gibi daha somut adımlarla ete kemiğe bürünüyor. Bu bağlamda suyun metalaşması sürecini genel olarak sermayenin 1970’lerden beri devam eden kar oranlarının düşüş eğilimi ve buna yol açan aşırı birikim olgusundan kaynaklı kriz ile ilişkilendirmek  mümkün.  Geleneksel  meta  üretim sektörlerine yapılan sabit ve döner sermaye yatırımları büyüdükçe kar oranları artışı baskılandığı  için  yeni  meta  üretim  alanlarının keşfi bir zorunluluk halini alıyor. Su hizmetleri, hem muazzam sermaye yatırımları gerektirdiği hem de suya yönelik talep sürekli ve zorunlu olduğundan, suyun metalaşması krizin ertelenmesinde çok önemli.  Sosyalist hareket ekoloji meselesini uzunca bir süre ikincil bir alan olarak gördü ve ekolojik hareketlere mesafeli durdu. Ekoloji meselesini ya da su meselesini sınıfsal kavramlarla nasıl açıklayabiliriz? Bunu hem sosyalist hareketlerin Marx’ın analizlerini sağlıklı yorumlayamamış olmalarına hem de 20. yüzyılın ikinci yarısından beri hızlanmış olan ‘sınıftan kaçış’ eğilimlerine karşı geliştirilen, kısmen de olsa haklı gördüğüm, bir tepkiye bağlıyorum. Marx’ın çevre sorununa eğilmediğine dair oldukça yaygın bir kanı  var.  Oysa  Marx’ın  yaptığı  şey,  toplumda mevcut bütün sorunları tek tek ele alıp çözümlemek değil; kapitalist toplumu analiz etmeyi sağlayacak araçları ve yöntemi geliştirmekti. Nitekim bu araçları ve yöntemi kullanarak bugün doğal kaynakların neden metalaştığını anlayabiliyor, sürecin nedeni olan yapısal dinamikleri belirleyebiliyoruz. Genelde ekoloji, özelde su sorununun sınıf meselesi ile ilişkisini kurmanın ilk adımı da metalaşma süreçlerini anlamaktan geçiyor.   Suyun Metalaşması başlıklı kitabınızda suyun metalaşmasının sonuçlarının diğer ürünlerin metalaşmasından farklı olacağını belirtiyorsunuz. Bu farkı biraz açar mısınız? Bu fark aslında, insan dışındaki bütün doğa bileşenleri için geçerlidir. Şöyle ki, - üremesine topyekün ve doğrudan bir müdahale yapılmadığı  koşullarda- insanın doğadaki varlığının verili bir sınırı  yoktur. Buna karşın, doğanın, özellikle insan müdahalesinden önce

2009’da İstanbul’da toplanan Dünya Su Forumu’nun piyasacı çizgisine karşı Kadıköy’de yapılan mitingden

de var olan ve müdahale ile toplam miktarı arttırılamayıp, sadece tutulan/kullanılan miktarları geri kalan rezervler aleyhine büyüyebilen su, toprak, maden gibi bileşenlerini daha  fazla  kullanmanın  koşulu,  giderek  daha fazla emek ve sermaye eklenmesidir. Bu durum, söz konusu doğa bileşenlerinin değerlerinin ve fiyatlarının –spekülasyon koşullarından soyutlandığında- sürekli yükselmesi anlamına gelir. Oysa diğer bütün metalarda, meta üretimi için ortalama olarak gerekli toplumsal emek zamanı sürekli olarak azaldığı için tersi bir durum söz konusudur, değerler ve fiyatlar azalma eğilimi gösterir. Mevcut su kaynaklarının  metalaşması,  bu  kaynaklara binlerce tekil kapitalistin üşüşmesi anlamına geleceği ve her bir kapitalist kaynak üzerinde kendi ‘arz’ını oluşturacağı için, kaynakların kendini yeniden üretme süreci kesintiye uğrayacak ve susuzluk sorunu çok daha yaygın, kronik ve üretimin kendisi dâhil, toplumsal yaşamın bütün alanlarını doğrudan etkileyecek bir hal alacaktır.   Dünyada suyun metalaşması konusunda rol oynayan kurumlar hangileri, ne tür ilişki ağlarına sahipler, ne tür faaliyetler yürütüyorlar? Bu kurumlar arasında Uluslararası Su Kaynakları  Birliği  (IWRA),  Birleşmiş  Milletler (BM), Su Konseyi, Su Forumu, Ekonomik İşbirliğive  Kalkınma  Örgütü  (OECD),  Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü’nü (WTO) sayabiliriz. Bunların her biri, öncelikleri farklı da olsa diğerleriyle ilişki halindedir.   Hükümetler ve uluslar arasılaşmış

sermayeleri saymıyorum, zira bunlar, sayılan kurumların içersinde zaten son derece aktif bir biçimde yer alıyorlar. Kurumların faaliyetlerine gelince: IWRA, esas olarak suyun neden metalaşmak zorunda olduğuna dair ‘bilimsel gerekçeleri’ üretmekten sorumlu bir yapıdır. BM’in görevi, sermaye çıkarlarını sivil toplum nezdinde meşrulaştırmak olarak özetlenebilir. Bu bağlamda bir yandan UNESCO gibi kurumlarıyla yalnızca belli, tarihsel özelliklere sahip barajlara karşı çıkarak muhalif hareketlerle birlikteymiş gibi görünür; bir yandan da Su Konseyi’nin en büyük sponsoru olarak metalaşma  stratejilerini  destekler.  OECD, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ise, metalaşma sürecinde uygulanacak stratejilerin belirlenmesine, direnç gösteren hükümetlerin ‘ikna edilmesine’, başta tarımsal sulama olmak  üzere  toplumsal  tepkilerin  en  güçlü olabileceği alanlar için özel geçiş süreçlerinin tasarlanmasına ve metalaşma sürecini müteakiben  meta-suyun  finansallaşması  için hangi haraçların kullanılabileceği gibi sorulara yoğunlaşmışlardır. AB gibi bölgesel bloklar ise, ‘su çerçeve direktifi’nin aday ülkelerde uygulamaya konması suretiyle metalaşma sürecini belli bir coğrafyada kolaylaştırma misyonu  üstlenmişlerdir.  Bu  bağlamda,  örneğin, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin bazı bileşenleri suyun metalaşmasına karşı bile olsa, Türkiye’deki yasaların AB Su Çerçeve Direktifi’ne  uygun  hale  getirilmesini  savunabilmektedir ki amaçlanan da tam budur.   Suyun metalaşmasına karşı Türkiye dışında süregiden mücadeleye baktığımızda


32 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası neler söylemek mümkün? Örneğin, sorunu sınıfsal kavamlarla ele alan hareketler var mı? Su hareketlerini, biri geniş fon olanaklarına sahip  fakat  tabanı  olmayan;  diğeri  fon  olanaklarından yoksun fakat güçlü taban hareketlerine sahip iki gruba ayırabiliriz. Birinci grup, bilgiye erişim açısından daha güçlü fakat salon toplantısı düzenlemek te dahil olmak  üzere  bütün  eylem  ve  etkinliklerinde ikinci  gruba  muhtaç.    İkinci  grup  ise  kendi içindeki eylem ve etkinliklerde görece bağımsız, ama uluslar arası etkinliklerde fon tedariki açısından birinci gruba muhtaç. Bu bağlamda, uluslar arası etkinliklere rengini veren maalesef parasal güç, yani birinci grup. Öyle ki, ikinci gruba mensup en sosyalist hareketler bile uluslar arası düzeydeki etkinliklerde tamamen birincinin güdümünde. Dünya ölçeğinde egemen söyleme baktığımızda, sorunu kapitalizm, metalaşma, sosyalizm, sınıf, kullanım değeri gibi ekonomi-politik kavramlarla açıklayan hareket –Türkiye ve Güney Afrika dışında- neredeyse yok gibi.   Suyun metalaştırılmasında rol oynayan kurumların, sosyal muhalefeti yönlendirme girişimlerinden bahsetmek mümkün mü? Elbette. Bu girişimlerin başında BM kurumları ile Dünya Su Forumu geliyor. Türkiye gibi ülkelerde AB normları ve fonları da son derece önemli. Örneğin, geçtiğimiz Aralık başında Irak  ve  Dicle  sularının  yönetimine  bundan sonra  AB’nin  de  dahil  olacağına  dair  karar açıklandığında Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun bazı bileşenleri dışında karara muhalefet eden hiçbir örgüt olmadı. Halbuki ilk ve en güçlü tepkinin ilgili bölgedeki su ve baraj karşıtı mücadelelerden gelmesi beklenirdi, ama böyle olmadı.   Türkiye’de süregiden mücadeleye baktığımızda genel olarak ne söyleyebiliriz? Mücadeleyi olumlu ya da olumsuz etkileyen faktörler nelerdir? Türkiye’deki mücadele, toplumun su sorununu yakıcı olarak hissetmesine kadar dar kapsamlı olarak devam edecek ve beklenen ivmeyi kazanamayacak gibi görünüyor. Sürecin gerçek bilgisini yaygınlaştırmanın sorun olduğunu düşünen, mücadelenin güçsüzlüğünü buna bağlayan ve bu nedenle sermaye örgütlerinin düzenlediği toplantılara bile katılmak gerektiğini savunanlara karşın, suyu metalaş-

tıranlarla yan yana durmanın bilgisizlikten ziyade sınıfsal bir tercih olduğu gerekçesiyle hareket eden yapı ve örgütler de var. Bir diğer sorun ise, hareket kabiliyeti az olan, kurumsallaşmış büyük örgütlerle daha mobil, küçük ölçekli hareketler arasında tercih yapma ikilemi. Bence bu iki sorunun da aşılmasına yardım edecek en önemli süreç, suyun metalaşmasının  sonuçlarının  toplumun  yaşamında birebir hissedilir hale gelmesi olacaktır.    16-17 Ocak 2010’da Rize İkizdere’de gerçekleştirilen bir toplantı ile Türkiye Su Meclisi kuruldu ve manifestosunu yayınladı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Belli kaygılarım ve soru işaretlerim olmasına rağmen başlangıçta ben de herkes gibi olumlu bir girişim olarak değerlendiriyordum. Daha sonra Meclis girişimi tarafından yayınlanan  öncelikli  hedeflere  baktığımda,  Türkiye’deki su mevzuatının  AB Su Çerçeve Direktifi’ne uyumlu hale getirilmesinin amaçlandığını fark ettim. Biraz daha dikkatli bir okumanın ardından, muhalif gibi görünen propaganda amaçlı söylemlerin yönerge adı verilen yol haritasındaki hedeflerle çatışma halinde ve tutarsız olduğunu gördüm. Örneğin hem suyun sadece doğaya ait olduğu ve metalaştırılamayacağı söyleniyor, hem de suyun ‘ekonomik değeri’nin önemine dikkat çekiliyordu. Bu Meclis’i kuranlar kimler diye bakıp; çapraz araştırma yaptığımda da bu kez, büyük şirketlerle,  holdinglerle  ve  AB  Komisyonu  ile karşılaştım. Meclis kuruldu ve halen kendisini ‘bireylerin meclisi’  olarak deklare etmekte. Bu da başka bir sorun. Çünkü Meclis, kendisini Türkiye’de su ile sorunu olan bütün insanların tek çatısı  olarak tanımlıyor. Oysa, Türkiye’de su ile sorunu olan insanların  çoğu daha önce ilk olarak yerel örgütlenmelerde bir araya gelmiş, ardından da örgütleri aracılığıyla Suyun  Ticarileştirilmesine  Hayır  Platformu’nu oluşturmuşlardı. Başka bir deyişle, sermaye, gerçek mücadeleleri yok sayarak kendisi bir ‘muhalefet’ oluşturmaya çalışıyor. Ve ne yazık ki, bazı muhalif hareketler, yapılan bütün uyarılara rağmen Meclis’in bileşeni olarak kalmayı  tercih ediyor. Bu süreç, suyun metalaştırılmasına karşı var tepkilerin, sermayenin “lobi ve sosyal diyalog” oluşumları içersinde eritilmesini amaçlıyor ve toplumsal muhalefete yeni görevler yüklüyor.

Dünya Ekonom

Davos ip

Kesin olan bir şey varsa o da mek istediklerini düşünmem sınıfının tüm bileşenlerini

Davos’ta küresel sermayenin düşünce kuruluşl

Tolga Tören Dünya Ekonomik Forumu’nun yakın zamanlarda yayınladığı Küresel Riskler 2010 başlıklı rapor, kapitalist sistemin uluslararası ölçekte yaşadığı sorunların sermaye sınıfının gözünden nasıl değerlendirildiğinin anlaşılması açısından önemli bir belge niteliği taşıyor. Rapor’da yer alan ve kapitalist sistemin karşılaşma ihtimali bulunan  riskler  ile  bu  risklerin dolar bazında yol açacağı tahribatı  gösteren  2010  Küresel  Risk Peyzajı başlıklı grafikte, çok sayıda ekonomik riskten dört tanesi, gerçekleşme  ihtimali  %20’den fazla (grafikteki en yüksek olasılık)  olanlar  arasında  yer  alıyor: Varlık fiyatlarının çöküşü, Çin’in yıllık  büyüme  oranının  yüzde 6’nın  altına  düşmesi,  mali  kriz, korumacılık. Grafiğe göre varlık fiyatlarında meydana gelecek bir çöküş 1 trilyon doların üzerinde, Çin ekonomisindeki bir yavaşlama 250 milyar dolar ile 1 trilyon dolar arasında, mali kriz 1 trilyon dolar civarında, korumacılıktaki


EKMEK & ÖZGÜRLÜK   33

mik Forumu

pleri elde tutamıyor!

a yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği. Yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmiz için de herhangi bir sebep yok. Karşı karşıya olduğumuz soru şu: İşçi  kapsayabilecek bir emek odağı ve yeni bir dünya nasıl yaratılabilir

larına rahat yoktu, krizin yarattığı büyük sorunların yanısıra protestocular da oradaydı

yükseliş ise 50 ile 250 milyar dolar arasında tahribat yaratacak.  Rapor’da önümüzdeki dönemde iki ülkenin dünya ekonomisinde belirleyici rol oynayacağı belirtiliyor: Çin ve ABD. Ancak Rapor’u hazırlayanlar, kapitalist sistemin geleceğine dair çok da iyimser olmadıklarından  olsa  gerek,  Rapor’da, bir sonraki ekonomik çevrimin politik olarak daha büyük istikrarsızlıklarla birlikte yaşanacağını  ve  küresel  yeniden  yapılanmanın işsizlikte bir azalmayı beraberinde getirmemesi durumunda, korumacılık, makro ekonomik  istikrarsızlık,  sosyal  huzursuzluklar ve küreselleşmeden geri dönüşler gibi eğilimlerin ortaya çıkacağı belirtiliyor. Ve ekleniyor: “Küreselleşmeden geri dönüşler  korumacılığın  daha  da ötesine gidecek ve bu durumda politik ve sosyal riskler ya da küreselleşmeye karşı güçlü tepkiler oluşacak.  Tüm  bunların  önlenmesi için küresel liderler sorunların çözümü için ortak bir platform bulmalı”1.  Davos: Sermayenin ortak platformu Sermaye sınıfının sorunlarını tar-

tışmak için ihtiyaç duyduğu platform, 27-31 Ocak 2010 tarihleri arasında İsviçre’nin Davos kentinde gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu’nda (WEF) kuruldu. Forum’un bu yılki buluşmasının başlığı, sermayenin yukarıda değinilen Rapor’da dile getirdiği kaygıları ve sistemde düzenlemeler yapmak yönünde bir zorunluluk hissettiğini yansıtır nitelikte idi: Dünyanın Durumunu Düzeltmek:  Yeniden  Düşünmek,  Yeniden Tasarlamak, Yeniden İnşa Etmek2.

Finansal sektörün yeniden düzenlenmesi

Forum’da yoğun olarak tartışılan konulardan birisi finansal sektörün  yeniden  düzenlenmesiydi. Aralarında  İngiltere  Başbakanı Gordon  Brown,  Fransa  Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy, spekülatör George Soros, WEF Başkanı Klaus Schwab, İsviçre Devlet Başkanı Doris Leuthard’ın da bulunduğu birçok katılımcı, bankacılık sisteminin,  spekülatif  sermaye hareketlerinin  denetlenmesine zemin hazırlayacak biçimde yeniden  düzenlenmesi  gerektiğini vurguladı. Hatta, Sarkozy, eleşti-

rilerini  “bu  kriz  sadece  küresel bir kriz değil...Bu küreselleşmenin krizidir” diyecek ve ardından yeni bir uluslararası para sistemi talep edecek kadar sivriltti. İsviçre Devlet Başkanı Leuthard’ın ifadeleri ise hem söz konusu düzenlemelerin başarı olasılığını hem de finansal sektöre getirilmek istenen düzenlemelerin önümüzdeki dönemin yeni çatışma alanlarından birisini yaratacağını ortaya koyar nitelikte idi: “Bankacılar  sorumluluklarından  paçayı kurtarmaya çalışıyorlar, bazı ülkelerde, katı sermaye ve likidite yükümlülüklerine,  tasarruf  sahiplerini korumaya dönük uygulamalara karşı lobi faaliyetlerinde bulunuyorlar ve de başarıya ulaşıyorlar”3.  Güç ilişkileri değişiyor Davos’ta üzerine fazla mesai yapılan  bir  başka  konu  başlığı  da kapitalist sistem içindeki güç ilişkilerinin farklılaşması idi. Örneğin ünlü ekonomist Michael Roubuni, ABD ve Euro bölgesi ülkeleri hakkında kötümser olduğunu, bu bölgelerde kamu borçlarının sürdürülebilirlik sorununun yanında bir rekabet sorunu da olduğunu  belirttikten  sonra,  söz konu bölge ya da ülkelerin pazar paylarını Çin ya da Asya ülkelerine bıraktıklarını vurguladı4. Çin Merkez Bankası başkan yardımcısı Zhu Min ise, Avrupa ülkeleri ve ABD’nin aksine Çin’in iyi bir yıl geçirdiğini belirttikten sonra, ülkenin, çelik üretiminde 27 Avrupa Birliği ülkesinin 2008 yılındaki yıllık üretiminden daha fazla, 200 milyon tonluk, bir kapasite fazlasına sahip olduğunun altını çiziyordu. Bu noktada bir parantez açmak gerekiyor: Çin’in, özellikle çelik üretiminda sahip olduğu bu kapasite fazlası, bir yandan kapitalist  sistem  içerisinde  güç ilişkilerindeki değişimin bir göstergesi olma niteliği taşıyor diğer

yandan da sistemin yeni ve daha derin bir kriz ile karşı karşıya kalabileceği yönünde sinyal görevi görüyor. Şöyle ki: 2008’de patlak veren krizden hemen önce, başta ABD olmak üzere birçok ülke pazarına önemli miktarda çelik ihraç eden Çin, kriz sonrasında ise söz  konusu  pazarları  kaybetme ve ekonomik büyümesinin gerilemesi riski ile karşı karşıya kaldı5. Bundan dolayıdır ki, birçok uluslararası kuruluş, Çin’in para değerinde bir yükseltmeye giderek ekonomisini ihracat merkezli olmaktan çıkarmasını ve iç talebe  dayalı  önlemler  almasını öneriyor. Çinli yöneticiler, geçtiğimiz yıl iç talebi artırmaya dönük kimi önlemler aldılarsa da ve halen büyüme stratejilerinde kimi değişiklikler  yaparak,  özellikle tüketim harcamalarını arttırmaya dönük politikaları hayata geçireceklerinin altını çizseler de, Yuan’ın değerini yükselteceklerine dair herhangi bi işaret vermiş değiller.  Dolayısıyla Çin’in kapitalist sistemin geleceği içerisinde oynayacağı role dair belirsizlikler hâlâ yerli yerinde duruyor. Bu durum kapitalist sistem içinde güç ilişkilerinde  yaşanan  farklılaşmanın sermaye sınıfı içerisinde ne gibi çatışma ve uzlaşmalarla nihayete ulaşacağını söylemek için erken olduğunu da ortaya koyuyor. Ancak, kesin olan bir şey var ki, o da yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği. Yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istediklerini düşünmemiz için de herhangi bir sebep bulunmuyor. Bu durum işçi sınıfının tüm bileşenlerini kapsayabilecek bir emek odağı ve yeni bir dünya nasıl yaratılabilir  sorusu üzerine  daha  fazla  düşünmeye başlamanın zamanının geldiğini gösteriyor. 1.http://www.weforum.org/pdf/glo balrisk/globalrisks2010.pdf 2.http://www.weforum.org/en/eve nts/AnnualMeeting2010/Whowillparticipate/index.htm 3.http://indiacurrentaffairs.org/crisis-of-globalization-m-nicolas-sarkozy/ 4.http://www.weforum.org/en/eve nts/AnnualMeeting2010/Quotes/Wed27/index.htm 5.http://www.eastasiaforum.org/2 010/01/24/chinas-response-to-theglobal-financial-crisis/#more-9508


34 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

Küba ‘sosyalizmi’ niçin yaşı

“Sürekli devrim”, devrimi yapan gücün kendi devrimi hakkında her türlü uzlaşmayı peşi başka bir şey değildir; Küba devrimini gerçekleştiren siyasi güç bunun bilincindeydi

Kübalı bir ilköğrenim öğrencisi satranç oyununda. Arkada Che’nin silueti...

Hüseyin Hasançebi Küba sosyalizmi üzerine bugüne  kadar  hiç  düşünmemiş,  hiç yazmamıştım.  Küba’yı  tanıma fırsatı  önüme  bir  kere  çıktı, “uçak-okyanus” korkumdan dolayı  gidemedim,  sosyalizmini göremedim. Bu konuda ilk kez yazıyor ve yazarken düşünüyorum. 20. Yüzyıl sosyalizmi yıkılıp gitti, geriye sadece 51 yaşındaki  Küba  sosyalizmi  kaldı  ve azılı  can  düşmanı  emperyalizmin  yanıbaşında  20  yıldır  tek başına yaşamaya devam ediyor. Bu bile başlı başına bir “tuhaflık”tır. Bu işin sırrı nedir? Küba sosyalizmi  özel  bir  himaye  mi görmektedir? Yoksa Küba sosyalist sistemin bir parçası olmamıştı  da,  sistem  yıkılırken  bu avantajla mı başka bir istikame-

te yol alabildi? Ya da belki, sistemin  en  tehlikeli  noktasında devrimci bir uç karakol işleviyle bulunduğu için mi Küba sosyalizmi genel yıkılıştan muaf kalmıştır? Şöyle de olabilir: Sosyalist sistem ülkeleri kendi düzenlerini  kendi  elleriyle  yıktılar, ama Küba yıkmadı. Sanırım bu sorulara verilecek sahici yanıtlar, bugün tartışmakta olduğumuz “sosyalizmin teorik sorunları”nın  en  azından  birkaçına ışık tutabilecektir.

"Devrimler Çağı"nın üç devrimi

Küba’yı gören “Küba dostu” sosyalistlerden  hepimiz  dinlemişizdir: Şeker kamışı üretimi geçen yıl düştü, bu sene yükseldi. Herkese ayağında parasız sağlık hizmeti var. Kamu binaları dökülüyor  gerçi  ama  gene  de  iyi sayılır.  Eğitimin  her  kademesi

parasız ve kaliteli. Yönetim üretimde verimliliği artırmak için büyük gayret gösteriyor. Sporda gelişmişler.  Her  yerde  çocuk kreşleri var ve tertemiz. Mutfağı güzel. Aç insan yok vb.  Küba sosyalizmine bu ahmakça övgülerin ne Küba’dan haberi vardır ne de sosyalizmden. Marks, Lenin,  Mao  sosyalizmi  bir  yerde böyle anlatmıştır da bizim haberimiz mi  olmamış? Sosyalizm denilince akla ilk ekonomi geliyor, çok çalışmak, çok tüketmek, konfor geliyor, bu nedir? Oysa “Küba  kültüründe  özgürlüğün yanında eşitlik, giyecek bir kot pantolon  ve  bir  sevgili,  ayrıca bir  de  gölgesine  yatılacak  bir palmiye  varsa  mutlu  olmanın koşulları da vardır” (J. Kuczynski-Toruncuğuma Mektuplar) diye  okumuştum  ben.  Ciddi  olalım. Ekonomi Politiğin Eleştirisine  Katkı’ya  yazdığı  önsözde

Marks’ın sözünü ettiği “Devrimler  Çağı”na  girildiğini  düşündürtecek  kadar  çok  devrimler oldu  20.  Yüzyılda.  Ancak  bu devrimlerden sadece üçü çağın gidişatına büyük etkide bulundu.  Bunlar  Rus,  Çin  ve  Küba Devrimleriydi.  Küba  Devrimi, hem kendine has gerçekleşme biçimi ve hem de bu devrimlerden tek ayakta kalanı olması nedeniyle önemliydi. Bugün kafa yorduğumuz  konulardan  biri, “sosyalizm düşüncesi ve isteği sivil toplumda ne  oranda ve ne güçte hegemonya tesis etmiş olmalıdır ki, emekçi sınıf devrimi ‘tepeden  inme’  veya  ‘jakoben’ olmasın,  zorunlu  ve  mümkün hale gelmiş bir devrim olsun ki, sosyalizmi kurmak da bir devlet meselesi  değil,  emekçilerin ‘kendi eseri’ olabilsin” sorusudur.  Bu  soruya  Küba  Devrimi’nin  yanıtı  tıpkı  Rus  ve  Çin devrimlerinde  olduğu  gibidir. Kübalı emekçiler 1954’te ayaklandılar ve yenildiler. Yenilgi onlar için vazgeçme değil, daha bir öfkeyle  savaşma  nedeni  oldu. Devrimci-Marksist  aydınların öncülüğünde  yıllarca  süren yoksul köylü temelli gerilla savaşı ve kentlerde komünistlerin öncülük ettiği işçi sınıfı mücadelesi uzun ve çetin sürdü ama yılgınlık olmadı. Nihayet kentlerde 1958 Nisan genel grevi ve ayaklanması ile kırsal kesimde gerilla  hareketinin  geliştirdiği kesin hegemonya sonuç verdi. Batista’nın devrildiğinin haftasında, 8 Ocak 1959’da Fidel Castro  önderliğindeki  gerilla  ile kentlere hakim işçi hareketi Havana’da buluştular. İşte sana hegemonya!  İşte  sana  Devrim! Devrim iktidar durağında çakılıp kalmadı Emekçi sınıf devrimlerinde “iktidar” diye bir “durak” asla olamaz.  Siyaset  ve  devlet  başka, devrimin mantığının kesintisiz ve sonuna kadar işletilmesi başkadır. Aksi zaten ölüm demektir. “Sürekli devrim”, devrimi yapan gücün kendi devrimi hakkında her  türlü  uzlaşmayı  peşinen


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 35

Uluslararası

yor?

inen reddetmesinden reddetmesinden başka bir şey değildir.  Küba  devrimini  gerçekleştiren siyasi bilinç ve güç, Rus  ve  Çin  devrimlerinden  bu dersi almış ve kavramış olmalıdır  ki,  ne  Batista  rejiminden kurtulmanın  rehavetine  kapılmış,  ne  mülk  sahibi  sınıfların devrime desteğine aldanmış, ne de sol çocuksu izolasyon siyasetinin tuzağına düşmüştür. Castro,  devrimden  üç  ay  sonra ABD’ye, ama unutulmasın, Küba’da  ABD’yi  çileden  çıkaran toprak reformu yapılırken gitmiştir. Küba Devrimi “yerli”dir ama Karayip Adalarına ve Orta Amerika’ya  yayılma  istidadı göstermesiyle ABD’nin, yüzyüze  kalan  her  ülkeyi  mahveden hışmını üzerine çekmiş evrensel bir devrimdir. Devrim ilerlemekten ve kendini derinleştirmekten vazgeçip iktidar durağında çakılıp kalsaydı, kesin yıkılırdı.  ABD’ye  boyun  eğmedi. Emekçi halkın talebi olan bütün reformları  hızla  gerçekleştirdi ve  büyük  sempati  topladı. SSCB’den ithal ettiği ham petrolü  işlemeyi  reddeden  Texaco, Shell ve Standard Oil gibi dev tekellere el koymakta zerrece tereddüt  göstermedi.  1960 Ekim’inde 50 yıldan fazla sürecek olan ve giderek tüm kapitalist  dünyanın  katılacağı  ABD ambargosu  başladı.  Sosyalist sistemin maddi desteğini de arkasına  alan  Küba’da,  "devlet""emekçi halk örgütleri"-"aydınlar" arasındaki görev ve yetkiye dair tüm sınırlar, özgüvene dayalı devrimci bir iklim içinde ortadan kalktı. Küba kaldı. Gelelim diğer  soruya:  Sosyalist  sistem yıkıldı, Küba sosyalizmi niçin yıkılmadı?  Aksi  ispat  edilinceye kadar görüşüm şudur: SSCB’de ve Çin’de ve sistemin bütün ülkelerinde  yaşanan  sosyalizmi komünist  partiler  yıktı.  Küba kendi devrimine sadık kalarak yaşadığı sosyalizmi yıkmadı.

Bizde ve Almanya’da “Sol Parti” ÖSH, Almanya’daki “Sol Parti”ye bakarak “bireyi esas alan” bir yapılanma oluşturulacağını iddia ediyor. 12 Eylül öncesinde sosyalist örgütler bireyi ezerlermiş ama artık böyle olmayacakmış. Sorunun kaynağı yanlış saptanınca çözümün doğru olması da beklenemez.

Sol partinin kurucu liderlerinden Oskar Lafontaine bir Linke kongresinde konuşuyor

Engin Erkiner Politik grupların çevreleri genel olarak küresel  ve  ulusal  olmak  üzere  ikiye  ayrılabilir. 1968’de küresel olan Avrupa ve ABD olmaktan uzaklaşarak Vietnam’dan Küba’ya kadar yaygınlaşırken, reel sosyalizmin yıkılmasının ardından bu küresel’in çapının yeniden belirli bölgelerle sınırlandığını görüyoruz.  Almanya’da  kurulan  Sol  Parti  kısa  sürede ulaştığı seçim başarılarıyla dikkat çekti. Yaklaşık 3,5 milyon Türkiye kökenlinin yaşadığı ve her gün milyonlarca kişinin bir şekilde ilişki kurduğu Almanya’daki bu gelişmenin bizde de dikkat çekmemesi mümkün değildi ve nitekim “Özgürlükçü Sol Hareket” (ÖSH) adını taşıyan bir grup, Almanya’daki Sol Parti’nin Türkiye koşullarındaki benzerini kurmak için harekete geçti. Bu yazı, birbirine benzemeyen iki ülkede bir-

birine benzeyen iki partinin kurulamayacağı konusunu ele alacaktır.

Toplumsal geçmiş ve yeni sol Birçok ülkede devrimin, sosyalizmin ve genel olarak sol’un yeni bir tanımının yapılması  çabası var. ÖSH’in de bu çabaya katılması olumlu bir gelişme, ne ki bu olumluluk ortak tarihimizin  derin  hastalığından,  görünene bakarak taklitçilikten kurtulamıyor. Sol, kendisini ve bu bağlamda özellikle yakın tarihini değerlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken kendinden yola çıkarak önemli bir yanlış yapıyor. Önce topluma bak, o toplumu kendinde  ara,  bunun  ardından  eksiklerini nasıl aşabileceğini düşün… Meseleye böyle yaklaşmazsanız, işin içinden çıkamazsınız. Sosyalistlerin geçmişleriyle büyük sorunları var. Ne yaşanmış sosyalizm deneyimini ve ne de özellikle 1965 sonrası kendi tarihlerini değerlendiremiyorlar ve hamasetle ütopya

>>


36 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

>>

arasında gidip geliyorlar. Geçmişin  ağır  yükünü  taşımak, onu bir türlü objektif olarak değerlendirememek, geçmişle ilgili önemli  sorunlara  sahip  olmak bizde önemli bir toplumsal özelliktir. Bu özellik toplumdan sola geçmiştir.  İçinde  bulunduğun toplumun  geçmişiyle  hesaplaşmadan kendi geçmişinle hesaplaşamazsın. Sadece kendine bakarsan gidebileceğin fazla bir yer yoktur. Almanya ile Türkiye arasındaki birinci büyük farklılık burada. Almanya tarihindeki ağır yükle, Nazi  dönemiyle  büyük  oranda hesaplaşmış bir toplum. Eksikleri  var,  ama  hesaplaşma  büyük oranda yapılmış durumda. Toplumun  geçmişiyle  hesaplaşmasındaki –değişik faktörlerin etkisiyle  ortaya  çıkan-  yetkinliği, kendisini  solun  geçmişiyle  hesaplaşabilmesinde de gösteriyor.  Almanya solu için geçmişle hesaplaşmak büyük oranda yaşanmış  sosyalizmle  hesaplaşmak demekti.  Demokratik  Almanya Cumhuriyeti’nin  “sosyalizmin vitrini” sayılması, Birleşmiş Milletler sıralamasına göre dünyanın 10. gelişmiş ülkesi olmasına karşın çok sayıda parti üyesinin de katıldığı kitle gösterileriyle yıkılması  hakkında  görüş  belirtmeden Almanya’da politika yapamazsınız. 1990’lı yıllarda Almanya solunun önemli bir bölümü DAC yıkıldıktan sonra solda kalanlardan  oluşuyordu.  DAC kendi içinde önemli bir muhalefete de sahipti ve bu muhalefet reel  sosyalizmin  değerlendirilmesinde önemli işlev gördü.  Bizde bu değerlendirmeyi merak eden yok. ÖSH de genel geçer belirlemeler dışında bu değerlendirmeyi merak etmiyor. Almanya solu geçmişin değerlendirilmesinde objektif ve cesur davranabildiği, “burjuvaziye malzeme veririz” endişesiyle davranmadığı oranda başarılı oldu. Bu nedenle de Berlin Duvarı onun yakınında yaşayanların  üzerine  değil  de, bizdeki gibi çeşitli korku ve endişeler içinde geçmişi bir türlü değerlendiremeyen solcuların üzerine yıkıldı. ÖSH’de bu kısır döngünün dışına çıkabilme  umudunu  göremiyoruz.

Ne istemediğini bilmek ama… Mesele  burada  düğümleniyor: ÖSH,  sosyalist  hareketin  öteki

odakları gibi ne istemediğini biliyor. Bu konuda açık fikirlere sahip. Bu kadar açık olmasa bile ne istediğini de biliyor, ama bu istediğine nasıl ulaşabileceği konusunda pek fikri bulunmuyor. Bu durumda istemek, heveslenmenin ötesine geçemiyor. ÖSH, “uygulanabilir sol toplumsal proje” konusunda, iddiasına karşın, ülkemiz sosyalist hareketinin ortalama düzeyini aşabildiği söylenemez. Reel sosyalizmi ve ülkemiz sosyalist  hareketinin  geçmişini değerlendirmede  genel  saptamalar yapmanın ötesine gidilemeyince, gelecek konusunda somut konuşulması beklenemez. Almanya’daki  Sol  Parti’nin  çok eksiği var, yine de geleceğe yönelik ve en azından ütopik görünmeyen  projeler  konusunda ÖSH’ye göre hayli ilerdedir. Geçmiş  hakkında  somut  konuşmadan  gelecek  hakkında  somut projeler üretemezsiniz.

Birlik projesi ÖSH geniş bir sol güçler birliğini oluşturmak iddiasında olmakla birlikte,  bu  konuda  da  gelecek ümitli  görünmüyor.  Bu  konuda Almanya’daki Sol Parti’nin nasıl kurulduğuna  bakmakta  yarar vardır. Mesele, “birlik oldular, kazandılar” olarak ifade edilebilecek kadar basit değildir. Demokratik  Sosyalizm  partisi (PDS), DAC’nin tarihe karışmasından  hemen  sonra  kurulmuş ve ülkenin batısında da örgütlenmişti. Eski DAC’yi oluşturan eyaletlerde yaklaşık yüzde 15, batıda ise kabaca yüzde 2 oy alabilen parti, ülke genelinde yüzde 4 oy alarak,  yüzde  5  seçim  barajını aşamıyordu. Ancak Almanya seçim sistemine özgü olan doğrudan adaylıklarla birkaç kişiyi Federal Meclis’e sokabiliyordu. 1990 sonrasında iyice sağa kayan SPD parçalandı ve bir grup ayrılarak İş ve Sosyal Adalet Seçim İnisiyatifi’ni (WASG) kurdu. Bu örgüt, yapılan çağrıya karşın, başlangıçta  PDS  ile  birleşmeye sıcak bakmadı ve en güçlü olduğu  eyalette,  Kuzey  Ren  Vesfalya’da  eyalet  parlamentosu  seçimlerine katılarak gücünü denedi. Sonuç fiyaskoydu. Bu örgüt Almanya genelinde en fazla yüzde 2 oy alabilirdi. Birlik görüşmeleri yeniden başladı ve sol kamuoyunun  büyük  baskısı,  “artık  bu ülkede güçlü bir sol olsun” istemi kendisini dayattı ve Sol Parti’de birleşme gerçekleşti.  Bizde birlik sonucu ortaya çıkan

yapı,  kendisini  oluşturanların toplamından daha küçük bir potansiyeli temsil eder. Sol Parti örneğinde  tersi  oldu  ve  partinin oyu bir anda yüzde 9 ile 10’a çıkıverdi.  Burada  iki  sorunun  sorulması gerekir: ¾ Birincisi: Bizde böyle bir “sol kamuoyu” var mı? Sol entelektüeller, güçlü bir ATTAC ve sosyal forum örgütlenmesi olmadan, sol kamuoyundan söz etmek zordur. Bunların  arasında  Yeşiller  ve SPD, Sol Parti’den daha güçlü olmakla  birlikte,  sonuncusunun gücü de hissedilir orandadır.  ¾ İkincisi:  Bizdeki  “sosyal  demokrasi”  ile  SPD  karşılaştırılamaz. SPD yıllardan beri sendikalarda  ve  barış  hareketinde  hakimdi.  Sağa  kayması  özellikle sendikacılardan oluşan bir kesimin ayrılarak WASG’yi kurmasına  neden  oldu.  Bu  gelişmeyle, CHP’nin milliyetçileşmesine tepki göstererek ayrılanların durumu arasında biçimsel benzerlik ötesinde  ortaklık  yoktur.  SPD, bugünkü haliyle bile, CHP ile karşılaştırılamayacak  kadar  soldadır. Benzer bir saptama WASG ile Murat Karayalçın ekibi için de yapılabilir.

Bireyi esas almak… ÖSH, “bireyi esas alan” bir yapılanma oluşturulacağını iddia ediyor. Bu saptamanın, 1980 sonrasında devrimcilerin klasikleşmiş ve yanlış bazı duygularına hitap etmenin ötesinde anlamı bulunmuyor. İddiaya göre, 12 Eylül öncesinde sosyalist örgütler bireyi ezerlerdi, ama artık böyle olmayacaktır. “Bireyi  esas  alan  parti”nin  Almanya’daki Sol Parti ile ilişkisinin  olmamasının  ötesinde,  bu saptama kendi içinde de yanlıştır.  Örgütler  dağılmış,  eskinin “devrimci  önder”lerinin  karizması fena çizilmiş ve bazılarının aklına da “birey” olmak gelmiş… Oysa ki, birey, zor koşullarda sesini çıkarabilen insandır. Boş kaleye gol atarak birey olunmaz.  Ülkemiz bir “lider toplumu”… Liderlik her toplumda vardır ama bizdeki  başka  türlü:  Filanca  liderdir; ikincilik, üçüncülük, dördüncülük boştur, beşinci falancadır.  Bu  nedenle  de  örgütlerde “ikinci  kişi”yi  genellikle  bulamazsınız. Zira “sürekli liderlik”, liderlik potansiyeline sahip ötekilerin sürekli tasfiyesiyle mümkündür. Sağ partilerden değişik

örgütlere  kadar  birçok  alanda görebileceğimiz bu özellik, sosyalist harekete de yansımıştır. Almanya’da ise, gelişmiş öteki kapitalist  ülkelerde  olduğu  gibi, esas olan ekiptir, lider değil. Lider, yeteneklerini ekibin içinde gösterir. İyi bir ekip kurabilmek ve bir arada tutabilmek önemli liderlik özelliklerinden bir tanesidir. “Sosyalizm bireyi ezdi, parti diktatörlüğü bireyi ezdi” gibi görüşleri DAC’den Batı Almanya’ya gelen  sosyalistlerden  hiç  duymadım.  Sosyalizmde  sorun  çoktu ama  “birey  olamamak”  gibi  bir sorun yoktu. Aile yapısından eğitim  sistemine  kadar  bireyi  ezmek üzerine şekillenmiş toplumumuzdaki önemli bir sorunu, sosyalizm üzerinden bize gelen bir sorun gibi göstermemek gerekir.  Sorunun  kaynağı  yanlış saptanınca  çözümün  doğru  olması da beklenemez. Parti  ya  da  örgüt  insanı  birey yapmaz.  İnsanlar  örgüte  birey olarak  gelirler  veya  gelmezler. Gelişmiş ve az çok bağımsız bir kişiliğe sahip olmayı ya da birey olmayı ise onlara örgüte katılmadan  önceki  yaşadıkları  sosyalizasyon sağlar (ya da sağlamaz). Sosyalistlerin örgütlere katılma yaşının  17-18’den  daha  küçük olamayacağını  düşünürsek,  bu insanların örgüte katıldıklarında “boş  kağıt”  olmadıklarını  anlamak da kolaylaşır. ÖSH’in birey olmak konusundaki  saptaması  tümüyle  yanlıştır. Genç sosyalistler örgütlere katıldıklarında  yaşadıkları  sosyalizasyon  nedeniyle  birey  yönleri zaten gelişmemiştir ve örgütün de  olmayan  bir  özelliği  ezmesi söz konusu olamaz. ÖSH’deki arkadaşların saflarında yer alacak devrimcilere birey olmak konusunda somut önerilerde bulunması daha yerinde olur. Sonuç  olarak, birbirinden oldukça farklı iki ülkeden birisindeki Sol Parti’yi örnek alarak öteki ülkede  benzerini  kurmaya  çalışmak olacak iş değildir. Yazar, PDS ile WASG’nin birleşmesiyle oluşan Sol Parti’nin kuruluşundan beri üyesidir. Öncesinde  6  yıl  boyunca  PDS’in Frankfurt İl Yönetimi’nde bulunmuştur.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 37

Uluslararası

Türkiye-İsrail: ‘One minute’ ve Arapça meali Ortadoğu’daki güç dengeleri adil bir barışın sağlanmasını engelliyor. Mevcut dengenin değişmesinin yolu bölge halklarının barış, demokrasi ve sosyalist güçlerinin enternasyonalist mücadelesinden geçecek.

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Hamas yanlılarının mitinginde Erdoğan’ı öven pankartlar

Bereket Kar Barack  Obama’nın  ABD  başkanlığı  öncesinde,  Ortadoğu’ya ilişkin vaat ve iddiaları bugün tam bir hayal kırıklığına dönüşmüş durumda.  Bush yönetiminin, savaş, çatışma ve tehditle dolu politikaları kimi biçimsel değişikliklere  uğramış  olsa  da,  özü  itibarıyla değişmedi. ABD’nin bölgedeki yaşamsal çıkarlarını koruyan İsrail, Filistin’de toprak işgallerine, yeni yerleşim birimleri inşasına ve her türlü hak ihlaline devam ediyor. Yeni ABD yönetimi sadece İsrail’in neden olduğu savaş ve çatışmalar karşısında suskun kalmıyor, Lübnan, İran, Afganistan, Pakistan ve şimdi Yemen’de süren çatışmalar karşısında da benzer bir pozisyon tutuyor.  Ama diğer yandan, Obama yönetimi çokça barış lafı ediyor, tarafları masaya oturtmak istiyor. Bu süreçte ABD’nin Türkiye’yi taraflarla ilişkilenmesi için yönlendirip teşvik ediyor olması tesadüf değil. Çünkü AKP hükümeti, başta BOP olmak üzere, ABD’nin yerel,  bölgesel  ve  küresel  politikalarına

destek veren en uyumlu hükümetlerin başında  geliyor.  Ve  ayrıca  AKP’nin  “İslami kimliği  ve  duruşuyla”  Ortadoğu’nun  tüm taraflarıyla bağ kurma avantajına sahip, diğer yandan askeri, ekonomik ve siyasi ikili anlaşmalarla İsrail’le köklü ilişki içinde olması ABD’nin gözünde AKP Hükümeti’ni “değerli” kılıyor.

Türkiye bölgedeki etkisini artırdı

Suriye- İsrail arasında arabuluculuk çabası devam ederken, İsrail’in Gazze’ye savaş açması, Suriye’nin tek taraflı olarak görüşmeleri askıya almasına ve Hamas’a destek vermesine  yol  açtı.  İsrail’in  Gazze’de  yarattığı vahşet karşısında Erdoğan’ın Davos çıkışı, İsrail’i bölge ve dünya kamuoyunda zora sokarken, Erdoğan ve AKP’ye, dolayısıyla Türkiye’ye bölgede itibar kazandı.  “One  munite” rüzgârını arkasına alan AKP Hükümeti, Suriye ile imzaladığı yüksek düzeyli stratejik anlaşmanın ve vizelerin karşılıklı  kaldırılmasının  ardından,  Lübnan, Irak ve Libya ile de vizelerin aynı şekilde kaldırılması  yoluna  giderek  Türkiye’nin bölgedeki  rolünü  güçlendirici  önemli adımlar attı. ABD’nin bu gelişmeler karşı-

sında  kimi  kaygılarına  karşın,  Erdoğan’a güvenmeye  devam  etmesi  için  her  türlü neden var. ABD’ye paralel olarak Ortadoğu ülkeleriyle de hızlı bir şekilde iyi ilişkiler geliştiren AKP Hükümeti, Davos ve Gazze odaklı  şovlarıyla  Arap  ve  İslami  kamuoyundaki sempatisini perçinledi.

Arap Yönetimleri Erdoğan’dan rahatsız

Ama Arap yönetimleri, Türkiye’nin giderek Bölgede özellikle halk arasında güçlenen imajı ve pozisyonundan da rahatsız olmaya başladılar. Her ne kadar Arap yönetimleri Obama’ya sadakatleri açısından Türkiye’yle benzerleşiyorlarsa da hâkimiyet alanlarını Türkiye ile paylaşmak istemedikleri ortada. Bu açıdan Obama’nın başının dertte olduğunu söylemek mümkün. Zira uslu ve hırçın çocukları bir arada idare etmesi pek kolay olmasa gerek. Obama’nın, haddini aşan, laf dinlemeyen ve iştahı kabaranların, kendisine itaat edenleri ezmesine müsaade etmeyeceği açık. Obama’nın kardeş rekabetinde, Türkiye’yi İsrail’e tercih etmesi de beklenmemeli.  Çünkü  ABD,  misyonları


38 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası farklı olsa da bu iki ülkeden bölgede birbirlerini tamamlayıcı işlevler görmesini isteyecektir.

Hamas’ın durumu zorlaşıyor

Bu genel karmaşa içerisinde Oslo ve Madrid’le başlayıp Arap Barış Projesi’yle devam eden yol haritası görüşmelerinin  devamını  isteyen ABD’nin, barış görüşmelerini sekteye uğratmaktan seçimle işbaşına gelen  Hamas’ı  ortadan  kaldırmak amacıyla  Gazze’ye  saldıran  İsrail’i değil  de  Filistinlileri  sorumlu  tutması, Mısır ve Suudi Arabistan’ı arabuluculuk rolüyle görevlendirmesi, FKÖ  lideri  Abbas’a  baskı  yapması Hamas’ın durumunu zorlaştırıyor.  Siyasi ve düşünsel nedenlerle Batı Şeria (FKÖ) ve Gazze’de (Hamas) iki ayrı  yönetime  bölünmüş  bulunan Filistin hareketinin temsil krizi yaşadığı bir süreçte, İsrail’le imzalayacağı barışın yaşama şansının olmayacağı aşikârken, ABD’nin tek taraflı baskısının hayra alamet olmadığı ortaya çıktı. Bu  süreçte  Türkiye’nin  kulaklara hoş gelen söylemlerle sahneye çıkmasının kimileri için umut kaynağı olduğu söylenebilir. Daha çok Mahmut  Abbas’a  karşı  Hamas’ın  elini güçlendiren Türkiye, daha ilk hamlede İsrail ve Mısır’ın engeline takıldı. Suudi Arabistan desteği ile El Fetih’i  Hamas’la  uzlaştırarak  Arap dünyasında  ve  ABD  nezdinde  eski itibarını yeniden kazanma çabasındayken,  hatta  Türkiye’nin  girmesi Mısır’ı çileden çıkardı. Gerek Gazze ambargosu nedeniyle, gerekse muhafazakâr, antidemokratik, şeriatçı ve  uzlaşmaz  pratiğiyle  Filistin  ve Arap  kamuoyunda  gerileyen  Hamas’ı Abbas karşısında güçlü kılacak her türlü destek, İsrail ve ABD tarafından engelleniyor. Bu misyonla  görevlendirilen  Mısır  ve  Suudi Arabistan Türkiye’yi yeterince frenleyemeyince, İsrail doğrudan devreye girerek diplomatik bir oyunla bilinen gerginliği yarattı.  Tayyip Erdoğan’ın, duygusal ve insani olarak, her iki olayda da Arap halkı gözünde popülaritesini artırmasının yanı sıra İsrail’e karşı ciddi hiçbir siyasi, iktisadi ve askeri yaptırıma başvurmadığı da biliniyor.   ABD ve İsrail yönetimleri, AKP Hükümeti’nin, Kürt sorunu, alevi sorunu,  emek  sorunları  vb  durdukça, bölgede  dışarıdan  göründüğü  gibi davranamayacağını gayet iyi biliyor. Dolayısıyla Ankara ile gerginliği yok yere tırmandırma taraftarı olmadılar. İsrail bir özürle ikili anlaşmaların  (ticari,  turizm,  askeri)  kazasız belasız devamını sağladı.

Yeniden pişirilen proje: Konferedasyon İsrail BM’nin 1948’den bu yana kabul ettiği iki bağımsız egemen devlet  formülünün  (Oslo,  Madrid  ve Arap Barış Planı’na rağmen) uygulanabilirliğini ortadan kaldırdı. Filistinliler, İsrail’in 1967 sınırlarına geri çekilmesi, içte ve dışta topraklarına el konularak göç ettirilen tüm Filistinlilerin geri dönmesi, bağımsız,  egemen  Filistin  devletinin başkenti  Kudüs  olarak  kabul  edilmesi  gibi  temel  talepler  etrafında müzakerelere devam edebileceklerini belirtirken, İsrail, Filistin topraklarının yüzde 88’ini işgal etmiş, geri kalan yüzde 12’lik kısmında da onlarca  yeni  yerleşim  birimi  kurmuştur. Bu durumda Filistinliler barış  görüşmelerini  sekteye  uğratmakla suçlanmaktadır. “Barışçı Obama” İsrail yerine Filistinlilere yüklenerek, “terör” eylemlerini durdurmalarını ve ön koşulsuz İsrail’le masaya  oturmalarını  istiyor.  Obama, 1999’da Bill Clinton tarafından geliştirilen “konfederasyon projesini” yeniden ısıtmaya başlamıştır. Clinton’ın bu planı esasında 1972’deki “Filistin- Ürdün Konfedere Devleti Planı”na  dayanmaktadır.  O  zaman bu proje, Filistin toprakları üzerinde Filistin ve Yahudileri kapsayacak laik demokratik devlet planı olarak önerilmiş  ve  İsrail  tarafından  şiddetle reddedilmişti. Bugün itibariyle Obama’nın üçlü (Filistin, Ürdün, İsrail) “konfedere devlet planını” ortaya atması, ABD’nin ve uluslararası güçlerin tüm çabalarına rağmen “ikili bağımsız devlet planı”nın uygulanamadığını kanıtlamaya dönük bir  aldatmacadır.  İsrail  başbakanı Netenyahu daha ileri giderek “ekonomik çözüm” adı altında bir planlarının olduğunu belirterek Filistin halkı ve güçleriyle alay etti.  Diğer yandan Arap yönetimleri de hala iktidarlarını koruma amacıyla ABD ve İsrail’e  şirin  görünme  çabalarını sürdürüyor.                       Tüm bu gelişmelerden çıkarılabilecek  sonuç  şudur:  Bu  güç  dengeleriyle  yakın  bir  gelecekte,  bölgede, adil bir barışın sağlanması çok güçtür.  Bu güç dengesinin değişmesinin yolu bölge halklarının barış, demokrasi ve sosyalist güçlerinin daha etkin ve ciddi bir enternasyonalist mücadeleye girmelerinden geçmektedir.

İsrail’e karşı

Güney Afrika'da liman işçilerinin İsrail gemisini boşaltmayı reddetmesi hem simgesel hem de yol gösterici bir örnek Harun Turgan "Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi" İsrail’in Gazze’ye saldırısının yıldönümü olan 27 Aralık’ta düzenlediği yürüyüşün ardından Taksim’de bir basın açıklamasıyla İsrail’in boykot edilmesi, İsrail devleti ve kurumlarıyla diplomatik, askeri, ekonomik, akademik ve kültürel ilişkilerin kesilmesi çağrısı yaptı. Sendikalar ve meslek örgütleriyle sol parti ve çevreleri kapsayan çağrıcılar arasında Ekmek&Özgürlük de vardı. Bu çağrı, Ekmek & Özgürlük’ün önceki sayılarında Necati Sönmez’in konu ettiği BDS (İsrail’e Karşı Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) ve PACBI (Filistinlilerin İsrail’e Akademik  ve  Kültürel  Boykot  Kampanyası) çağrılarının yankısı olarak görülebilir.  Girişimin amaçladığı, BDS ve PACBI ile uyumlu, Türkiye bağlamının özgüllüklerine göre biçimlenecek, uzun süreli, geniş katılımlı, çok boyutlu


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 39

uluslararası boykot genişliyor

Graffiti: Bansky

1967’de işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze’den çekilmesi.

bir boykot hareketinin gelişmesi.  Türkiye ile İsrail arasındaki askeri, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin vardığı aşama ve İsrail’in işgal, kırım ve ayrımcılık çağrışımlarının dışında bir görüntü sunmak için yürüttüğü kültürel seferberlik, öncelikli hedefleri  oluşturacak.  Sonuçları  bir  uluslararası sempozyumda sunulmak üzere grup çalışmaları düzenlenmesinin amaçlarından biri de bu hedeflerin somutlanması.

Kampanyanın esin kaynağı ve taşıyıcıları

Uluslararası  boykot  hareketi,  Türkiye’de çok güçlü gözüken Filistin duyarlığının son yıllarda büründüğü biçimin tersine, acıma ve hayırseverlik izleğine dayanmıyor. Çağrı sahipleri ve kampanyanın taşıyıcıları, büyük bölümünün sürgünde olmasının da etkisiyle  dünyanın  en  küresel  uluslarından biri olan Filistinlilerin örgütleri. İkinci sırada, İsrailliler de dahil, İsrail politikalarının sorumluluğuna ortak olmaya direnen Yahudiler ve Yahudi örgütleri geliyor. Hareketin  temel  metinlerinde  belirtilen  boykot amacı İsrail’in uluslararası hukuka uyması. Ya da bunun pratik karşılığı olan üç nokta: 1948’de İsrail devletinin kuruluşu/Filistinlilerin büyük felaketi ile yerinden edilenlerin geri dönüş hakkının tanınması, İsrail sınırları içinde yaşayan Arapların eşit yurttaşlık haklarından yararlanması ve İsrail’in

Hareketin esin kaynaklarından biri, uluslararası boykotun Güney Afrika’daki apartheid rejiminin yıkılmasında oynadığı rol. İsrail’le apartheid dönemi Güney Afrika’sının benzerlikleri gitgide artarken, duvar inşaatı ilerledikçe apartheid gözle görülür oluyor. Ama İsrail’e karşı boykot hareketi kendi başarılarından da güç alabilecek durumda. Toronto Film Festivali protestosu, ABD, Büyük Britanya ve İspanya’da üniversitelerin  İsrail  bağlantılı  şirketlerle  ilişkilerini kesmesi, Norveç emekli sandığının duvar inşaatına ortak olan Elbit Systems’daki yatırımlarını çekmesi, Brezilya parlamentosunun MERCOSUR- İsrail serbest ticaret anlaşmasının dondurulması çağrısı geçen yılın  kazanımları  arasındaydı.  COSATU’dan sonra İrlanda ve İskoçya sendika konfederasyonlarının da BDS’yi destekleme kararı almasının yanında, Güney Afrika’da Durban liman işçilerinin bir İsrail gemisinin yükünü boşaltmayı reddetmesi hem simgesel, hem de yol gösterici bir örnek oluşturuyor.

Türkiye’nin özgüllüğü

Türkiye ve İsrail devletleri ve burjuvazileri arasındaki ilişkilerin “bir dakika”lık arızalardan, koltuk krizlerinden etkilenmeyecek derinliği ve gelişme eğilimleri dikkate alınırsa BDS hareketinin Türkiye’de gelişmesi apartheid rejiminin yalıtlanması açısından

önemli olanaklar barındırıyor. Ayrıca, Filistin duyarlığını ikiyüzlü dış politika manevralarının, toplumsal alanda inisiyatif kazanan ümmetçi ya da Osmanlıcı, farklı tonlarıyla çoğu kez Yahudi düşmanı ve her zaman milliyetçi zihniyetin rehini olmaktan çıkarıp ait olduğu yere, öncelikle sosyalistlerin gündemine döndürmek, enternasyonal bir program yönünde alçakgönüllü bir adım oluşturabilir. Emperyalist bölge düzenlemeleri içinde Türkiye-İsrail işbirliğinin tuttuğu yer ve nüfuz ettiği alanlar, enternasyonalist  dayanışma  gündemiyle “içerdeki” sınıf mücadelesi gündemini buluşturuyor.  Bu buluşma aynı zamanda  “dışardaki” bir kötülük figürü olarak İsrail’in, Türkiye’deki ırkçılık suçlarını aklamak, yönetilenleri yönetenlerle ortak bir moral zemine çekmek üzere kullanılmasına karşı bir dayanak oluşturuyor. Araplarla Yahudilerin, inananlarla inanmayanların eşit yurttaşlık haklarıyla yaşayacağı bir Filistin için İsrail devletine eylemli olarak karşı çıkmakla, Filistin koruyuculuğu görüntüsünü bölgede rol edinmek, ülke içindeki zulüm ve çatışmayı örtmek üzere kullanan Türkiye egemenlerine karşı çıkmak, yalnızca ahlaki olarak değil, programatik hedefleri bakımından da çakışıyor. Son olarak, boykot hareketinin düşünme ve siyaset yapma alışkanlıklarımızı zorlayıcı özellikleri varsa, bunu da -bu sayfada olmasa da- olanaklar ve zenginlikler hanesine yazmalı.

Grup çalışmaları için ilk toplantı 6 Şubat'ta "Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi", İsrail’e karşı etkin ve etkili bir boykot kampanyasının somut hedef ve önceliklerini  saptamak  üzere  Mayıs 2010’da  yapılması  amaçlanan  uluslararası  sempozyuma  hazırlık  niteliğinde grup çalışmaları düzenliyor.  Siyonizmin tanımı, Filistin tarihi, Türkiye-İsrail ilişkilerinin niteliği ve gelişimi gibi kampanyanın tarihsel bağlamını ve kavramsal çerçevesini oluşturan konuların yanında, Türkiye ve İsrail devletleri ve kurumları arasındaki somut işbirliği alanları ve Siyonizmi meşrulaştırıcı etkinliklerin ele alınacağı çalışma grupları katılmak isteyen herkese açık.  İlgili konuda uzmanlaşmış araştırmacıların ve ilgili alandaki toplumsal örgüt temsilcilerinin danışmanlığında yürütülecek olan grup çalışmaları için ilk toplantı 6 Şubat 2010 Cumartesi günü Ma-

kine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde.  Grup çalışmalarının konu başlıkları: ¾ Filistin tarihi ve Filistinlilerin hakları ¾ Siyonizm, İsrail devleti ve toplumunun iç yapılanması ¾ İsrail’e karşı boykot çalışmaları tarihi ve ilkeleri ¾ Türkiye-İsrail ilişkileri tarihi ¾ Türkiye-İsrail ilişki/işbirliği alanları  • Askeri ve diplomatik ilişkiler •  Ekonomik ilişkiler • Su, tarım ve enerji ilişkileri  • Akademik ilişkiler • Kültürel ilişkiler


40 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

LGBTT Hakları

LGBTT’lerle solun ahvali: Bir gir LGBTT’ler hâkim medyanın yarattığı stereotipler üzerinden kavranamaz

2009’da İstanbul’da düzenlenen eşcinsel onur yürüyüşünde barış simgesi gökkuşağı bayrağı altında göstericiler

Remzi Altunpolat “güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum düşüvericek ellerinizden ve bir gün elbette zeki müreni seveceksiniz (zeki müreni seviniz)” Arkadaş Z. Özger Hasta Tutsaklara Özgürlük Platformu’na katılan İstanbul LGBTT2 (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti,  Transeksüel)  Oluşumu  ve EHP’li  LGBTT’lerin  platformun karar mekanizmasında yer almak istemeleri, Halk Cephesi/Yürüyüş çevresinin  buna  itirazı  üzerine bazı feminist ve sosyalist yapıların  platformdan  çekildiklerini deklare etmeleri, sonrasında Yürüyüş dergisinin eşcinselliğin- tabiki biseksüalite ve transeksüalitenin  de  -  “cinsel  sapkınlık”  ve “hastalık” olduğunu ileri sürerek, LGBTT’lere destek olanları çürümekle (!) itham etmesi3 üzerinden  yaşanan  tartışmalar,  solun LGBTT’ler ve LGBTT hareketi ile ilişkisini tekrar gündeme getirdi.  Aslında yeni bir şey söylemiyordu Yürüyüş; eşcinselliği bir yandan

“çürümüş  burjuva  toplumunun bir semptomu” olarak gören Reel Sosyalizm deneyimlerinden beslenen, diğer yandan halkın değerlerini yüceltmek adına erkek egemen  ideolojiyi  yeniden  üreten, Türkiye soluna uzun süre hâkim olmuş bir zihniyetin tezahürüydü dile getirilenler. Üstelik Reel Sosyalizmin geride bırakılmasından sonra da kimi sol/sosyalist çevreler  eşcinselliği  hastalık  olarak görmeye devam etti. Sosyalistliği artık çok su götürür Doğu Perinçek’in, 1999 başlarında dört gün boyunca Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı, sonradan Eşcinsellik ve Yabancılaşma4 adı ile kitaplaştıracağı yazı dizisi bu bakış açısının en bütünlüklü olarak ortaya koyulduğu  metinlerden  biriydi. Yıllar sonra I. Uluslararası Homofobi  Karşıtı  Buluşma’da  (2006) gösterilen, yönetmenliğini Oktay İnce’nin yaptığı Devrim Beni Aramadı adlı belgesel filmde, Ankara Konur Sokak’ta stant açan sosyalist gruplara eşcinsellik hakkında ne  düşündükleri  sorulduğunda Halkın Kurtuluş Partisi stant sorumlusu olduğu anlaşılan bir kadının5 eşcinselleri, çürüyen kapitalizmin ürünü hastalıklı kimseler olarak tariflediği, devrimden son-

ra tedavi için ileri tıbbî teknolojilerin kullanıldığı Küba’ya gönderileceklerini  ifade  ettiği  görülüyordu.  LGBTT hareketinin penceresi sola açık Eşcinselliği  hastalık/sapkınlık/ çürümüşlük olarak gören ve kapitalizmle ilişkilendiren yaklaşımı bütün  bir  sola  teşmil  etmek mümkün  değil  elbette.  Hakkını teslim  etmek  gerekirse  özelikle Troçkistler en başından beri bunun dışında bir tutum sergiledi. 1990’lı yıllardan itibarense, bazı sol/sosyalist yapılar cinsel kimlik özgürleşmesini en azından slogan düzeyinde benimserken bazıları bu konuda suskun kalmayı yahut yok saymayı tercih etti. Dolayısıyla  heteroseksizm6 ve  homofobi7 sol içerisinde sorunsallaştırılarak kapsamlı bir mücadele başlığına dönüştürülemedi.  LGBTT’  lerin sorunları “şimdi gündemimiz bu değil”  denilerek  muhayyel  bir devrim sonrasında gerçekleşecek çözüme  ertelendi.  LGBTT’  lerin politik taleplerini, sınıf hareketini bölen salt kimlik temelli talepler olarak değerlendirmekten öteye giden; heteroseksist-ataerkil kapitalizmle  mücadelede  sınıfın merkeziliğini inkâr etmeyen an-

cak sınıfın da homojen bir mevhum olmadığını, bu bağlamda sınıf hareketi içerisinde LGBTT’lerin taleplerinin özgüllüğünü gören alternatif bir söz siyaseti üretilemedi.  Türkiye’deki LGBTT hareketi ise, en başından itibaren anti-kapitalist bir ton taşıdı ve penceresi her zaman sola açık oldu. Bu anlamda LGBTT hareketi salt cinsel özgürlük mottosuyla yola çıkmadı, eşitlikçi bir toplumu hep birlikte inşa etme talebini defalarca dillendirerek böylesi bir birlikteliği örebilmenin yollarını aradı. 1 Mayıs  alanından  savaş  karşıtı  mitinglere, yoksulluğa ve ekonomik krize karşı eylemliliklerden Tekel direnişine desteğe kadar sınıf hareketiyle birlikte yürüdü, kendisini hiçbir biçimde soldan ayrıştırmadı. Hâlâ da bundan vazgeçmiş değil. Öyleyse sosyalistler bu sese kulak vermeli; LGBTT’leri kapitalizme eklemlenmiş bir tür asalaklar güruhu olarak görmekten vazgeçerek, LGBTT’lerin de heteroseksüeller kadar çeşitlilik gösterdiğini anlayabilmelidir. Sosyalistlerin, yanlış bilinç ve rıza üretimi dolayımıyla eleştirdikleri hâkim medyanın yarattığı ve öne çıkardığı  stereotipler  üzerinden LGBTT’leri  kavrayarak  sistemle aynı yere düşmeleri söz konusu olamaz. Zira LGBTT’lerin ezilerek ayrımcılığa uğraması, temelini çekirdek  ailede  bulan  toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümüne göre şekillenmiş  kapitalist  toplumun bir niteliğidir ve genel olarak egemen sınıfların perspektifini yansıtır.  Bu bağlamda kapitalizmin dışarıda  bıraktıkları  olarak LGBTT’ler  solun/sosyalistlerin tarihsel ve toplumsal müttefikleridir. 1.  Bu  yazıda  kısaca  değindiğim hususları daha sonraki yazılarımda daha ayrıntılı olarak ele almayı umut ediyorum. 2. Lezbiyen: Cinsel ya da duygusal anlamda kadınlara yönelimi olan kadın; kadın eşcinsel. Gey: Cinsel ya da duygusal anlamda erkeklere yönelimi olan erkek; erkek eşcinsel. Biseksüel: Her iki cinse de cinsel ve/ veya duygusal yönelimi olan kadın veya erkek. Travesti:  Toplumsal  anlamda,


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 41

Kültür & Zihniyet

rizgâh

1

karşı cinse ait kıyafetlere, görünüme ve tavırlara bürünmekten hoşlanan kişi.  Genellikle, travesti dendiğinde daha çok kadın kılığındaki erkekler akla gelse de travesti kelimesi aslında hem erkek hem de kadın için geçerlidir.

İnsan ne için yaşar? “İyi bir insanı, iyi bir kazma kürekle, iyi bir duvarın dibine iyice bir gömmeli. Çünkü iyilik yetmiyor çağımızda. İnsan iyi değil adaletli olmalı, adaletli.”

Transseksüel: Doğuştan gelen biyolojik cinsiyetine karşın kendini karşı cinsiyete ait hisseden kişi. Hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Yani kişi biyolojik olarak erkek olduğu halde kadın olmayı; biyolojik olarak kadın olduğu halde erkek olmayı isteyebilir. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesidir. Bu nedenle transseksüel kelimesi daha çok ruhsal eğilimler için belirleyicidir. Ayrıntılı bilgi için bkz. LGBTT Hareketi Üzerine Sözlük Çalışması, (der.) Esra Aşan, http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=514,  erişim  tarihi: 25.01.2010. 3.  “Direnemeyen Çürüyor”, Yürüyüş,  sayı:  237  (03.01.2010) http://www.yuruyus.com/www /turkish/news.php?h_newsid=6881&dergi_sayi_no=237& 4.  Doğu Perinçek, Eşcinsellik ve Yabancılaşma, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000. 5.  Erkek egemen ideolojinin/zihniyetin bir kadın tarafından nasıl yeniden  üretilebildiğini  göstermesi bakımından bu örneği özellikle zikretmek istedim.  6.  Heteroseksizm: Toplumu erkek-kadın dikotomisi üzerinden kurgulayarak ancak ve sadece kadın ile erkeğin birlikteliğini doğal, normal  ve  meşru  olarak  kabul eden tarihsel ve toplumsal bir iktidar biçimi ve ondan neş’et eden ideoloji. LGBTT Hareketi Üzerine Sözlük Çalışması   7.  Homofobi: Eşcinsellere ve eşcinselliğe yönelik ön yargı, korku, hoşnutsuzluk, ayrımcılık ve dışlama içeren yaklaşım. a.g.y. 8.  C.  Ilga  KARA  “Erkek  Egemen İdeoloji ve Eşcinsellik”, Virtüel Ortak Kitap Dizisi I, Mart 1991, s. 59; Peter MORGAN, Eşcinseller ve İşçi Sınıfı, çev: Deniz Aytaç, Sosyalist İşçi Özel Eki, s. 23.

Haldun Açıksözlü Laz Marks oyunu ile Tekel işçilerinin Ankara’daki eylemindeydi

Haldun Açıksözlü İnsan, insanileşme süreci dediğimiz bir zaman dilimini yaşar. Bu dönemde insan; önce bebek sonra çocuktur. Bu dönemde bütün her şeyin kendisi için ve kendisine ait olduğunu düşünür. Paylaşmak nedir bilmez. Bir arada yaşamak nedir bilmez, istediği her şeyin olmasını ister. Adeta kendisine bir kral ya da kraliçeymiş gibi davranılmasını ister. Egoist bir dönemdir insan hayatında. Ego ve süper ego çok güçlüdür.  Zamanla bebek çocuk olur, çocuğun arkadaşları olur ve onlarla önce oynamayı, bir arada yaşamayı öğrenir. En sevdiği oyuncaklarını paylaşabilmeye başlar. Bekli de kendisi gibi biricikleri görünce, kendisinin yegâne olmadığını öğrenir. İşte bütün bu sosyal paylaşımlar  çocuğun  insanileşme  sürecinde  bir okul  haline  gelir.  Bu  süreç  içerisinde  insan egosu ve süper egosuyla boğuşur ve bebekliğinden kalma bencilliği, biricikliği aşar ya da aşabilir. Bütün insanlarla bir arada yaşama bi-

linciyle eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkelerine bağlı olur. Yaşamını buna göre örgütler. Ya da başka türlü… Bu zaman diliminde artık dünyanın adaletsizliğini, kirliliğini fark edebilir insan. Bu farkında oluş sonucunda buna karşı ne yapacağına karar verir; ya bu adaletsizliğe, savaşlara ve sömürüye karşı mücadele eder ya da dünyanın nimetlerinden ayrıcalıklı olarak faydalanan birisi olmaya çalışır. İşte bu arada yol ayrımı başlar; ya kapitalist dünyanın nimetlerinden  faydalanmak  için  sadece  ve  sadece kendisi için bir insan olarak yaşar ya da adaletsizliklere, savaşlara sömürüye karşı mücadele ederek, sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya ütopyasının peşine düşer. İşte bu aşamada, insan ne için yaşar sorusuna bir cevap olarak karşımıza Brecht’in sözü çıkar; “dünya üzerinde bu kadar kan, gözyaşı ve acıyı görmemek ya aptallıktır ya da körlüktür. Ve bunlara müdahale etmemek, karşısında durmamak hainliktir. Ben aptal değilim ne de hain olabilirim…”

>>


42 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet

>>

Biz de sanat üreticisi olarak bu soruyu soruyoruz öncelikle.

Ne için sanat yapıyoruz, ne için yaşıyoruz?

Cevabımız kısa ve özdür; bu dünyayı değiştirmek için… Bu dünya sömürücü, işkenceci ve katliamcı bir dünyadır. Bu dünyada yaşayan insanlar için huzur yoktur. İşçilerin emekçilerin en aşağılık koşullarda yaşadığı ve artık bir böcekten farkı kalmadığı bir dönemi yaşayan bizler; sınıfın kendisi için sınıf olması için çalışmak zorundayız. Sınıf bilinci bir arada yaşama bilincidir. Körleşmeye karşı görme ve müdahale etme bilincidir. Burjuvazi;  TV’leri,  gazeteleri  ve  sanatçılarıyla yani bütün yayın organlarıyla sınıf bilincine saldırmakta. İnsanların ve sınıfın “poliyanacılık” oynamasını istiyorlar. Görmeyin, duymayın, konuşmayın ve üç maymunu oynayın diyorlar. Bu onların durdukları yerle ilişkindir ve kendi içlerinde tutarlılık sergilemektedir. Peki, emekçilerin, ezilenlerin cephesinden baktığımızda durum aynı mı; hayır! Onlar kendisi için sınıf olamamış, özgürleşmenin bireysel özgürlük  olduğuna  ve  bunun  da  para  ile gerçekleşeceğine  inanıyor;  paranın olmadığı, temelde insanın ve emeğin olduğu bir dünyayı göremiyorlar. “İnsan ne için yaşar?” sorusunun cevabı kolaylaştırarak verilebilir. Ama bu durumda “insan neyle yaşar?” sorusuna cevabınız yeterli kalmaz. Çünkü ekmek ve aşa (işe değil) kilitlenmiş bir insan topluluğu içerisinde yaşıyoruz. Sadece ülkemizde değil bütün dünya insanlarının bu durumda olduğunu görmeliyiz. Kapitalist sistem de bunu görmüş ve bu sorunun cevabını  vermiştir;  insan,  ekmekle, bulgurla, iki kalıp margarinle, bir kilo peynirle… Seçimkondularda pardon gecekondularda ya da tokinin şehir dışındaki kontrollü evlerinde yani oy depolarında yaşar.  Utanmazlığa bakın ki sistem bunu sanat argümanlarıyla yeniden ve uluslararası bir bilinçle bize yutturmaya çalışıyor. Tabi unutmamak gerekir ki, kendi silahımızla, Brecht ile yapıyor bu işi. Biz ne kadar tembelsek egemenler o kadar çalışkan. Liberalizm, bu  argümanların  sadece  bizim  değerlerimiz içinden çıkabileceğini çok iyi biliyor. Bütün bunları mutlak iyilik kavramı içerisinde yapıyor. Komşusu açken tok yatamayan bir Müslüman olarak yapıyor. Evinden verebileceği bütün eskimişleri çocuklara ve yoksul insanlara gönderiyor. Çünkü artık onları giymeyecek ve çocuğuna küçük geliyor. “Bu iyilikler önemli, bu iyiliklerle insanlık ayakta kalıyor!” di-

yorlar, bizse onlara; “hadi be oradan iyilikleriniz, vicdanlarınızı rahatlatabilir ama bu aşağılık katliamlara son vermiyor,” demeliyiz. “Van minut”larınızla olmuyor bu işler, sistemin kokuşmuşluğunu önlemeye çalışıyorsunuz ama maalesef bir depremde, bir selde bütün pislikler  ortaya  çıkıyor.  Bir  yandan  Gazze katliamına laf ediyorsunuz ama füze almaktan da geri durmuyorsunuz. İkiyüzlü bir hayat sürmektesiniz, diye tokatları teker teker atmalıyız.  Buna son verecek olan ezilenlerin gerçekten özgür iradeleriyle barışı, kardeşliği istemeleriyle mümkündür. Sanırım sorunun cevabı da burada. İnsan değişmek ve değiştirmek için yaşar. Verili dünya ve çevre koşularını yeniden imar etmek ister. Bu istenç kendini merkeze koyan değil, toplumsal hayatın içindeki birey olarak görmeyi gerektirir. Sanat ise kaybolan, yiten bu insani yanı hatırlatır, vicdanları uyarır ve en önemlisi cesaretlendirir. Önemli olan iyilik değildir çünkü “İyi bir insanı, iyi bir kazma kürekle, iyi bir duvarın dibine iyice bir gömmeli. Çünkü iyilik yetmiyor çağımızda. İnsan iyi değil adaletli olmalı, adaletli.” Artık egemenlerden, burjuvaziden merhamet  dilenmeyi  bırakma  zamanı  gelmiştir. Herkes sınıfının bilincinde olmalı. Burjuvazi sömürgendir, kan emicidir ve görevini yapmaktadır. Ezilenler de tarihi misyonunu yerine getirmeli ve bu dünyayı altüst etmelidir. Yoksa hep birlikte “at  izinin,  it  izine  karıştığı”  şu  günlere son veremeyeceğiz. Tarihin bu sürecinde liberallerin bütün değerlerimize, adeta kendisininmiş gibi sahip çıkmasına seyirci kalacağız. İnsan neyle yaşar bunu biliyoruz ama insan ne için yaşar bunu çok daha iyi biliyoruz; değişmek, değiştirmek için yaşar! Yazımızı Laz Marks Emice'nin bir öğütü ile bitirelim; “hamsi yemeyi ihmal etmeyun ha, hamsi yeyun fosforunuz artsun, fosforunuz artsun ki ha bu ideolojik bombardumanlara karşu sınıfta kalun, sınıftan yana mücadele edun, ha bu kış aylarunda hamsiyi bol bol yeyebilursunuz, bacular uşaklar.”

Laz Marks’ın Şubat Programı 11 Şubat Canşenliği  Sanat  Atölyesi/Beyoğlu 18 Şubat Barış Manço K.M./Avcılar 19 Şubat Eskişehir 21 Şubat Esenkent

İçinden de

Kasabalılar, Turgutlulu beş ge yabancılaştıran mekanizmalar

Aysel Sağır Edebi bir çağrışım yapıyor Kasabalılar. Tarık Dursun K.’yı, Sait Faik’i, Orhan Kemal’i okuyanlar Türkiye’nin sosyal-kültürel niteliğinin aynası olan kasaba yaşamının biçimlediği karakterleri iyi bilirler. Zira oralarda kentsel ve modern yaşama başlamanın ara durakları bulunur. Bir tür geçiş yerleridir kasabalar. Merkezi alabildiğine cazip kılar. Oralarda yaşayanların düşlerinde hep büyük kentler vardır. Refah toplumuna özgü mutlu aile tabloları belki, iyi bir iş, eğitim, mutlu bir aşk. Bir ayağı tarımda, bir ayağı küçük işletmede olan kasabalının içine düştüğü ikilem onun yaşamını nasıl belirlemiştir? Zira düşü kurulan kentler kasabayı aratacaktır. Kasabadan büyük umutlarla kentlere gidenler nasıl bir canavarın  kucağına  kendi  ayaklarıyla  yöneldiklerini iyi bilirler. Modern yaşamla arasında yoksulluktan kaynaklı bir hayli zorlu engeller bulunan kasabalı gençler renklidirler.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 43

evrim geçen ‘kasaba’

encin otuz-kırk yıl önce insanı insana, kendisine, hayata ra isyan ederek devrimle buluşmalarının anlatısı mizi sağlamakla kalmayıp, bir dönemin ve şimdinin arka planını oluşturan verili yaşamlarla ilgili perspektif geliştirmemizi sağlıyorlar. Onların her birinin çocukluklarından itibaren  devrimci  sıçramalarını  belirleyen an’sal durumlarını da takip ettiğimiz çalışmada, içinde yaşadı(ğımız)kları sosyal, ekonomik, kültürel gerçeklik durumları daha bir dikkat çekiyor. Tabii, üst bir aşama olarak geldikleri son durum, devrimci kimlikler olarak onlarla tanışmamız, bütünün bir parçası sadece.

Kalıp sonuçlar

Söz  konusu  dünyadan  çalınmış  sıfatları anakronik bir elbise gibi üzerlerinde taşırlar. Sisteme karşı kendiliğinden bir duruş sergilerler. Kanı en hızlı akanlar modern dünyanın ortaya fırlattığı imgelerden birer lakap edinmekte çekinmezler. Zaten küçük çeteler de çoktan kurulmuştur. Onların hikayeleri yaşadıkları ülkenin profilini verir. Yaşadıkları toplumun dışına çıkmış erkek ve kadınlar ekonomik bir çerçeveye  karşılık gelen sosyal yaşamı da örmüşlerdir. Eğlence, kumar, uyuşturucu gibi süreçlerde, bir noktada kalmakta ısrar eden, çürümüş bir toplumun arka yüzü vardır. Kabadayı, Don Juan erkekler, ‘düşmüş’ kadınlar, kasabayla kent arasındaki farkı silmişlerdir artık. Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan’ın hazırladığı  Kasabalılar,  aynı  bölge  ve  kasabadan (Manisa-Turgutlu) olan beş devrimci gencin hayatına odaklanıyor. Necdet Ayma, Zeki Çetinkoç,  Adnan  Ayan,  Mustafa  Pekdoğru  ve Hayri Bökü’nün anlattıkları, Türkiye’nin otuzkırk yıllık toplumsal sürecine tanıklık etme-

Tam da bu zeminin üzerinden okumak gerekiyor Kasabalılar’ı. Direnme, cesaret, onur, zayıflık, karşı koyabilme gibi insana dair ögelerin hepsini aynı anda baskı araçlarına karşı kullanmak zorunda kalan beş devrimci, elbette ki, kendileri gibi aynı hesaplaşmayı yaşayan binlerce insanı temsil ediyorlar. Onların hikayeleri, kalıp sonuçlar çıkarmamız riskini de taşıyor. Zira kolaylıkla, kahramanlık, hamaset, putlaştırma gibi hayatın dinamiklerini es geçen bir perspektifle kitaba yaklaşmak, Necdet Ayma, Zeki Çetinkoç, Adnan Ayan, Mustafa Pekdoğru ve Hayri Bökü’nün hayatına haksızlık olur. Zaten onlar da yaşadıklarını kişisel özelliklerinden ama ille de oluştukları şartlardan soyutlamadan anlatıyorlar. Hatta sıradan bir hikaye gibi. Tıpkı Türkiye’nin arka yüzünü anlatan edebiyatçılar gibi. Ama bu sadece bir girizgah. Kasabalılar’da anlatılanları, Türkiye’nin sosyal, siyasal, ekonomik tarihinin önemli bir dönüm noktası olmasının yanında, insanın en üst örneğinin sıkı bir modeli olarak görüp, insana dair  umutların  bu  topraklarda  son  derece canlı oluşunun altını kalınca çizmek gerekiyor. 12 Eylül faşizmi zindanlarında direnerek halen yaşamlarını emekleriyle sürdüren söz konusu beş devrimci, insanlığın umutlarını diri  tutmak  için  yaşayan  bir  örnek  olarak karşımızda duruyorlar. Anlattıklarını sadece kendi yaşadıklarıyla sınırlı  görmediğimiz  Bökü,  Ayma,  Çetinkoç, Ayan ve Pekdoğru, dönemin siyasal gerçeğine dokunmakla kalmıyor, oluşturdukları ayrıntılardan bütünlüklü bir gerçek örüntüsü oluşturmamızı sağlıyorlar. Her bir anlatıcının dile getirdiklerinden -sayfalar dolusu sosyal, tarihsel, edebi materyal çıkma olanağı bir yana-, sosyalizm düşünün elle tutulacak kadar gerçekleştiği anlaşılıyor. Zira sermayenin alabildiğine saldırganlaşması da bunu gösteriyor.  İnsanın  aklının  alamayacağı  işkenc  e yöntemlerini deneyenler de bunu kanıtlıyor zaten.

Korku filmi değil, gerçek Kitaptaki sıralamada ilk tanıştığımız Necdet Ayma bu topraklarda şekillenen yeni insanı temsil ediyor adeta: “Duvara dayadım sırtımı, ana kapıdan müdür girdi, sakallı diye bağırıyor. Altı yüz kişinin içinden, geldi çomakla dürttü beni. Seksene yakın adamı ayıkladı. Jandarma bizi teslim alacak, başka hapishaneye gideceğiz, önümüzdekilere arkadan kelepçeyi vuruyorlar. Niyetlerinin bizi döverek götürmek olduğunu anladık. Sıra bize geldi. Recep, ‘Ben tek bağlanmam’ dedi. ‘Ben de tek bağlanmam’ dedim. Baba Recep’le beraber bağlandık. Albaya, ‘Sen bize asker söz vermiştin, hani işkence yoktu, sopa yoktu, dayak yoktu’ dedi Recep. ‘O, o zamandı’ dedi albay. Recep yanındaki Yüzbaşıya, ben Albaya birer yumruk çıkarttık. Biz daldık askerlerin arasına hayalarını sıktığımız asker yıkılıyor. İyi de, ondan sonrası var. Albay geldi ağzı burnu kan içinde, öfkeden köpürüyor. ‘Delikanlıysan askerlerini bırak da gel içeriye, nasıl dövüşülür gösterelim’ dedim. ‘Ben size şimdi delikanlılığı gösteririm’ dedi. İkimizi kılıçtan geçirdiler, bir alay asker geçti üstümüzden. Öldüresiye dayak yedik. Baba Recep ahlıyor, ben ahlıyorum. ‘Baba, benim cebimde üzüm var,’ dedim. Bir gün önce babam üzüm getirmişti. Kuru üzümü ceplerden boşalttım ortaya. İkimiz de kelepçeli, başladık yemeye. Kuru üzüm, harika bir şey. İki dakikada toparlıyor insanı. Yedik üzümü içtik suyu, üç günde kendimize geldik. Üç gün sonra, Baba Recep’i Malatya’ya, beni  Niğde Cezaevi’ne gönderdiler.”  Yaşadıklarını bir korku filmi gibi anlatmıyor kitapta konuşan devrimciler. İnsan yapısına dair bilinçliler. Psikolojik analizler yapabilmişler işkence esnasında. Esprili bir dil kullanıyorlar. Bu da onların karakterleriyle ilgili imgeler sunuyor.

Coca Cola ve devrimcilik

Hayri Bökü devrimciliğini Coca Cola’ya borçlu  örneğin.  “Çocukluğumda  doyamadığım başka bir şey de Coca Cola’dır. Coca Cola genelde ufak bir şişede alınır, bir bardakla içilebilirdi. Bir bardak içildiğinde de felaket bir hararet hisseder, doya doya içme özlemi duyardım. Daha ileriki yaşlarda, ilk gençliğimde, bu özlemle, iki buçuk litrelik bir kola aldım. Kimsenin olmadığı bir yere saklandım. Kolanın bende yıllarca yarattığı tahribatı, özlemi gidermek için.. ‘Daha çok içeceğim, söndüreceğim bu özlemi’dedim. Çocuklukta yaşadığım bu ezgi, doyumsuzluk ve yoksulluğun,  benim  devrimci  olmamda  bir  altyapı oluşturduğuna inanıyorum.” Kasabalılar’ı, sadece siyasal bir alana özgü, bütün bir yaşamdan ayrıştırılmış bir kesit olarak görmemek gerekiyor. Anlatıcıların geldikleri sosyal, kültürel, ekonomik süreçlerle bir bütün oluşturan bir siyasal süreç söz konusu. Dolayısıyla yaşananları, şu an günlük yaşayışımızda bizi çevreleyen yabancılaşmanın bir hesaplaşması olarak görmek gerekiyor. Kasabalılar, insanın insana, kendisine, hayata yabancılaştıran mekanizmanın bugün olduğu gibi, otuz-kırk yıl önce de nasıl çalıştığına dair alt metne sahip.


44 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür Gerillası

Kültür & Zihniyet

Ece Temelkuran ‘fena halde’ yanılıyor! Muz Sesleri romanında bizi Ortadoğulu olduğumuza bir türlü ikna edemeyen yazar, sosyalizmle islamiyeti örtüştürme çabasında

Ece Temelkuran da Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi kitaplarına “ürün” muamelesi yapıyor, pazarlanmasına doğrudan dahil oluyor

Yeşim Dinçer

önündeki  engelleri  kaldırmak  üzere toplumun bireyin önünden çekileceği öngörülüyor.

rıştırmak eğilimindedir. Doğulular çözüm  için  düşünmez.  Batılılar  çözüm için düşünür" diyor.

Ece Temelkuran'ın son dönem yazılarında sosyalizmle islamiyeti örtüştürme  çabasına  girdiği  görülüyor. "Ben"in ancak "biz" içinde eriyince mutlu olduğunu, kalbin kendini feda etmek  istediğini  yazmış.  Bu  söylemin Kurani mesajlara denk düştüğünü söylüyormuş arkadaşları. Temelkuran, "fena halde sosyalizmdir o!" diyor. Bizce "fena halde" yanılıyor

Sosyalist hareketin tarihinde -Kızıldere'den enternasyonal tugaylara- sayısız özveri ve adanmışlık hikâyesi var. Fakat onları haşhaşiyun tarikatının fedailerine eşitleyebilir miyiz? İşkenceyi, sürgünü, tecriti, ölümü göze almış ve alacak olan- onca kadın ve erkek sosyalist, amacı gözden kaçıran bu yüzeysel "tefsir"i hiç de hak etmiyor.

Bizim memleketin kahvehanelerinde yıllardır çiğnene çiğnene sakız olmuş yavelerin tekrarı bu. Ne diyelim? Temelkuran  keşke  Peyami  Safa,  Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bu konuda kafa yormuş eski yazarların fikirlerini okusaydı da Oxfordlu akademisyen hanım çok daha rafine cümleler kurabilseydi.

Doğu-Batı kutuplaşması

"Politika en seksi şeydir"

Aynı kişi, "her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak Doğulu bir düşünme biçimidir. Batılı akıl, sorunun parçalarını ay-

Tabii kimseden Hemingway sadeliğinde yazmasını beklemiyoruz ama bu şiirimsi üslup, edebi olma çabası enikonu yoruyor okuyucuyu. Daha ilk sayfada karşımıza çıkan "yedek depoların içindeki sular hiç ses çıkarmadan ısınmaya başlıyor" gibi kusurlu betimlemelere, "eskidenki bacaklarıyla yürü-

Sosyalizm teslimiyet ve vazgeçiş üzerine kurulu olmadığı gibi sosyalistler de "feragat ehli" değil.  Sosyalizmi, yoksulluğun kutsanmasından, eşitlik söyleminden, özveri öykülerinden, kahramanlık menkıbelerinden ibaret sayan bir "şiirimsi vicdan edebiyatı" doğdu. Temelkuran da dahil  bu  akıma.  Oysa  sosyalizm,  tüm bunları aşan bir şey: Tarihin bugüne dek gördüğü en büyük özgürlük projesi. Temelkuran Komünist Manifesto'yu okursa görecek ki orada bireyin öz benliğini toplum yararına terk edişi vaz'edilmiyor. Tersine, gelişiminin

Ece Temelkuran kafasına koymuş, hepimizi Ortadoğulu olduğumuza inandıracak. Geçtiğimiz ay yayımlanan ve önemli bir kısmı Beyrut'ta geçen romanı Muz Sesleri'nde, dünyayı tamamen modası geçmiş bir Doğu-Batı karşıtlığından okuyor. Duygusal gerekçeler  dışında  bir  fikir  de  üretemiyor. "İçindeki Ortadoğuluyu göster bize", türünden akla  ziyan cümleler kurmuş. Bu cümleyi romanda Oxfordlu bir kadın akademisyen sarf ediyor üstelik.

Yazar bu basit ikilikle düşünmenin yol açtığı tekdüzeliği, rokoko bir üslup  tutturarak  aşmayı  denemiş.  Şöyle  bir cümle var örneğin: "Betonda yankılanan, merdiven boşluğunda tınlayan bir sessiz öfkenin ardından, en keskin kılıcıyla tahtına oturdu Zeynab Hanım'ın kara saçları."


yordu" türü zorlama bir dile katlanmak gerekiyor. "Beyrut anneni  kendine  benzetti  [yavrum]" tarzında klişeler de var. Temelkuran'ın  retorik  tutkusu; çarpıcı ve güzel, aynı zamanda da mühim sözler sarf etme isteği kitabın tanıtım söyleşilerinde de sürüyor: "Aşk aslında bir iç savaştır", "Politika en seksi şeydir", "Beyrut büyük bir ön sevişmedir" vb. Bu içi boş aforizmalardan  romanda  da  var  bol  bulamaç. Örneklerine girmeyeceğim.

Evrensellik bir yanılsama mı? İngiliz eleştirmen Terry Eagleton Kuramdan Sonra adlı kitabında, "uluslarüstü şirketler yeryüzünün bir köşesinden diğerine yayıldıkça, entelektüeller evrenselliğin bir yanılsama olduğu konusunda  daha  gür  bir  sesle  ısrar ediyorlar",  diye  yakınmıştı.  Temelkuran da koroya katılarak bize bir kimlik bahşediyor.  Muz Sesleri'ni okuyunca, kitabın arka kapağında buyrulduğu gibi Ortadoğulu  olduğumuza  ikna oluyor muyuz?  Yazarın bizi bir balçık gibi dibe çeken santimantalizmini aşıp romanın nesnesine bir türlü ulaşamadığımızdan ikna olamıyoruz. Bitmek bilmeyen bir Beyrut güzellemesi İbrahim Sadri'nin dizeleri gibi içimizi eziyor. Temelkuran, kendi iddialarının  aksine,  aşkı,  savaşı, yoksulluğu,  Ortadoğu'yu,  Beyrut'u filan değil; nasıl da içli, hassas, şefkatli bir kalbi olduğunu anlatmak  için  yazıyor  sanki. Dünya onun duygularını harekete geçirip hissiyatını keskinleştirdiği kadar gerçek. Hürriyet'ten  Gülden  Aydın'la yaptığı tanıtım söyleşisinde, "Öyle şeyler gördüm ki ağır geliyor bazıları", diyor. "Madımak’ta iki kızı yakılmış, iki boş yatağın başında  bekleyen  anneyle,  sekiz yaşında işkence görmüş bir Kürt çocuğuyla tanışmak istemezdim. Şimdi  ise  bunları  görmeyi  hak etmek için yazıyorum. Çünkü benim bir borcum var dünyaya. Bu borç da gazetecilikle ödeniyor." Yazarın gazetecilik mesleği nedeniyle tanık olduğu acıları böyle bir çırpıda sayıp dökerek kitap tanıtımına malzeme yapması, bir ödül gibi görmesi ürpertici.

Tartışma

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 45

Polis kurşunu adres sormuyor... Önceki sayıda Can Atalay’ın yazısı, sıradan bireylerin de polis şiddetinin hedefi olmasına ilişkin bir yaklaşım kurmuyor. Dahil olduğumuz yönetim biçimleri denetlemeye, tahakküm kurmaya çok açıkken kitle hareketlerinin de bireyi görmezden gelmesi işimize yaramaz Emine Özcan Ekmek&Özgürlük’ün önceki sayısında “Alaattin Karadağ Cinayeti Neden Önemli” başlıklı yazı, sorunu devrimci işçinin öldürülmesiyle sınırladığı için yanlış bakış açısını yansıtıyor…  Ne kör ne de öfkesiz kalabiliriz, Alaattin’in işçi olması ve afiş asarken polis kurşunuyla öldürülmesi karşısında. Ama ben Alaattin cinayetine, diğer polis cinayetlerinden başka misyon  yüklemenin,  şahadet  edebiyatına yaklaşmak olduğundan bahsediyorum. Bunun “aşağıdan mücadele”ye yönlendirmekte etkisi ne olabilir? Annesi, sevdiği, çocuğu için o sadece bir devrimci miydi? Her ölüm biriciktir. Alaattin, devrimci afiş asarken, Engin Çeber, felçli kalan yoldaşı Ferhat Gerçek’in başına gelenleri protesto ederken polis kurşunuyla öldürüldüler. Baran Tursun altında otomobiliyle “dur” ihtarına uymadığı için, Çağdaş Gemik yine benzer bir bahaneyle, Feyzullah Ete parkta otururken, Festus Okey göçmen olduğu için, İkbal Yaşar Kürt olduğu için, Yasin Kırbaş  sokakta  yaşayan  bir  çocuk  olduğu için, Kemalettin R. Yalın, Hrant Dink anmasından  dağılan  grupların  içinde  yürüdüğü için, Melisa transseksüel olduğu için, İsmail (13) motosiklet çaldığı varsayıldığı için, “sanatçı organizatörü” Çoşkun Doğan ramazan ayında sigara içmesi hasebiyle yayanın biriyle münakaşa ettiği ve bu yüzden peşine polis takıldığında kaçtığı için vuruldular, öldüler, sakat kaldılar. Hepsi de polisle “eşitsiz” bir durumdaydı.  Karşı durduğumuz hak sosyetesi “birey”i kapitalist bir yerden yüceltiliyor olabilir.  Ama bu durum “Bir devrimcinin sağ ele geçirilmeyip sokak ortasında öldürülmesinin bu kadar olağan olarak kabullenişine son verilmesi  gerekmektedir”  ifadesiyle  sürücüyü, transseksüel seks işçisini ve diğerlerini kıymetsizleştiren bir önerme kurmaya neden olmamalı. Üstelik  polis  şiddetine  karşı  mücadeleyse

amaçlanan; hırsız-polis klişesini andıran bir “devrimci-polis” karşılaştırması yapmak mücadelenin marjinal görülmesini rasyonalize etmez mi?  Kaldı ki sosyalist mücadele vermenin tehdit olarak algılanmasından daha tehlikeli varsaydığımız esas mesele artık polis kurşununun adres sormadığıdır.  Gözümüzün üstünde kaşımızın olması vurulmamıza sebep olabiliyor. Zorbalar kadın kaçırıp tecavüz etmek için polis kılığına girmeyi tercih ediyorsa kadınlar geceleri dışarı çıkmıyorlarsa, mesele “güvenlik” ile açıklanamaz. Otokontrol uygulayan bireylere dönüştük hepimiz.  “Politik işkence yok oldu”nun ardında saklanmaya çalışılan işkencenin karakoldan sokağa taşınması ve hepimizin polis kurşununa açık hedef olmasıdır. Eskiden politik figürlerin başına gelenler ibretlik hikâyeler olarak kurgulanırdı.  Aileler  çocuklarına  “olaylara karışma” diye nasihat ederlerdi. Şimdi bunlar ortadan kalkmışa benziyor, ama politika yapmanın hâlâ tehlikeli olmasının yanı sıra “olayların” kendisi haline gelişimizde polisin PVSK ile eli sağlam. “Eli yükseltiyorum” diyemiyoruz çünkü…  Çok “çünkü” var. Yazıda

>>


46 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Sinema

>>

da bahsedildiği gibi AKP’yi “demokratikleşme havarisi” gören çevrelerin kalabalık olması tehlikeli. “Demokratikleşme” adı altında yurttaşına şiddet uygulayan bir iktidar var. Kaldı ki iktidarın demokrasiyle kurduğu yakın ilişkinin temelinde kârın maksimize edilmesinden başka bir şey yok.  Polisin  Atina’da  Alexandros’u  (16)  öldürmesiyle ülke ayağa kalktı. “Suyun bu yakasında” solcu çevreler düzenledikleri “Hepimiz Aleksisiz(!)” pankartlı eylemlerde,  Temmuz  2007’den  o  güne  dek, Türkiye’de 38 kişinin polis kurşunuyla öldüğünden bahsetmemişlerdi. Yunanistan’daki konjonktürün apayrı olduğu, sokaktaki  halkın  “küçük  anarşistler”den oluştuğu gibi “derin tespitler” ortaya çıkmıştı. Değinmedikleri tek şey Yunanistan halkının sonradan kavuştuğu bir şeye sıkı sıkı sarılmasıydı. Demokrasiye… Kişinin yaşam hakkına müdahale karşısında isyana dönüşen öfkeyi izledik uzaktan. Türkiye’de toplumsal muhalefetin kendini nereden muhalefet kıldığı soru işareti olarak kalmıştı. Sokağı İstiklal caddesi sanıp her basın açıklamasında iki adım  daha  atabilmek  için  pazarlık  yapanların da proletaryanın “elit”leri olabileceğine dair kuşku taşıyanlar varsa liberallerin,  lobi  gruplarının  bir  takım hakların korunmasında işe yaradıkları fikrinin kabulüne şaşırmamaları gerekir. Toplumsal muhalefetin muhtelif meselelerde aldığı tavırlar kaygan bir zeminde seyrettiğinden olsa gerek, demokrasiyi yeniden tanımlamak gerekiyor. Bundan 70 yıl önce hükümete dava açmak mümkün  değildi.  Toplumsal  değişimler  bugünden  yarına  olmuyor.  Demokrasiyi boş  bir  masaldan  ibaret  görmektense “onun içinde mücadele alanları nasıl kurulabilir?” esas soru olmalı. Yukarıdakilerin haberi olmaz, aşağıdakiler ses çıkarmazlarsa “bekçileri kim bekleyecek?” İnsan öldüren polisi koruyan hukukla sivil denetim çok da mümkünmüş gibi görünmüyor. “Kitleler” dediğimizse “hükümeti de şiddeti de tek başına değiştiremeyeceğine dair sarsılmaz inanç taşıyan bireyler”den ibaret. Dahil olduğumuz yönetim biçimleri denetlemeye, tahakküm kurmaya çok açıkken kitle hareketlerinin de bireyi görmezden gelmesi işimize yaramaz.  Sessizlik  sarmalını  kırmanın, elinde silah olan devrimcinin bedenini araçsallaştırmaktan geçmediğini zaten söyledik. “Mücadele nasıl mümkün?”ün cevabı “sessizliğimizin” nedenlerini iyi tartışmaktan geçecek, ama zemini genişleterek.  Transseksüellerin,  Kürtlerin, yoksulların,  sokakta  yaşayanların,  kadınların,  gözü  üzerinde  kaşı  olanların kendi hak mücadelelerini nasıl tanımlayacakları onların da içinde yer alacakları bir tartışmayla ortaya çıkacaktır.

‘Sınırı geçtik, evimize varana kada

Angelopulos sinem

İnsanlık tarihinin bildiğimiz en büyük umuduna da o umud bu kez umut kadar umutsuzluğun da parladığı anı kucaklay yapılmış bir hesaplaşma, arzu muhasebesi ve ütopyayı kend Aslı Yazır

Ağlayan Çayır’la başlayan üçlemenin ikinci filmi olan Zamanın Tozu geçen yüzyılı uğurlama, gelen yüzyıla ise bir merhaba. Angelopulos’un sinemasıyla ahbaplık etmiş olanlar bu ikisinin filmde aynı anlama geldiğini fark etmekte zorlanmamışlardır, zira onun sineması  bu  ölmeyi  ve  ölüleri  gömmeyi  bilen, dert edinen, ufkunu da belleğini de bu ölümden devşiren yerden yeşerir. 20. yüzyılın ağlayan  çayırından  bitme  bir  adam  yüzyılın görkemli ya da görkemsiz bütün acılarına yarenlik etmiş yüzüyle yüzyılın son günü nehre atar kendini. O intihar etmese yüzyıl sona ermeyecek, Angelopulos’un görüntüleriyle kana bulanmış çarşafların, ayaklarından ağaca asılmış koyunların, sınırın öte yanına ulaşmaya çalışırken tel örgülere yapışıp kalmış insanların yüzyılı bitmeyecektir. Biz de ideolojilerin ve tarihin sonunu ilan eden ufuksuzluk ve belleksizliğe mahkûm, balmumu misali eriyip durur gibi zaman, mekân ve insan içimize işlemeden havada salınıp duracağızdır sanki. O intihar etmese “ölmek istiyorum”  deyip  mültecilerin  sığındığı  alkol, kusmuk ve mültecilik kokan binaya sığınan küçük Eleni ölecektir ve 21. yüzyıl hiç başlayamayacaktır.  Ölmeden önce Jacob bir güzel kucaklar hayatı, hayatını, katliamların ve aynı zamanda umudun da merkezi olmasıyla 20. yüzyılın özeti sayılabilecek bir şehirde, Berlin’de, yazgısı 20. yüzyılın sürgünleri, sınırları, eriyikleri olduğundan olsa gerek hep mahrum kaldığı yerde, gökyüzüyle suyun birleştiği noktada hem duran hem giden sulara hem gidip hem dururken yaşamına ve ölümüne kollarını açar. Bu kucaklama –ki ölmeye atılmak da bunun bir parçasıdır- Angelopulos sinemasının çekirdeğini oluşturur. Hayat ile ölüm, sınırın bu ve diğer yanı, gerçek ile hayal, mekânsal sınırlar, sonsuzluk ile yirmi dört saat, yolculuk ile durma, geçmiş, bugün ve gelecek, fotoğraf karesi ile sahne, birey ile kolektif, bellek ile yaşantı, kelime ile görüntü, sinema ile hayat arasında insan yavrusunun tel tel ördüğü sınırları kucaklamaktır Angelopulos’un meselesi. Bir söyleşisin-

de Angelopulos sinemasında sınırları dert edindiğini söyler ve ekler: “Benim gözümde, sınırlar coğrafi kavramlar değildir... Burası ile orası, şimdi ile sonra arasındaki bölünmelerdir.”  Aynı sahne içerisinde bütün çağlara ve mekânlara gidebilen, gürültünün içinde meleğin üçüncü kanadının sessizce çırpındığını gören, ısrarla “hiçbir şey bitmez” diyen, montajı böylece reddeden Angelopulos, sınırların imparatorluğunu en çok genişlettiği çağda sınırsızlığın peşinden gider. Sonsuzluk ve Bir Gün’de bir anda yüzyıllar aşabilen, geniş zamanların, deniz, kum ve aşkın şairinin, hayata henüz ve durmaksızın kaçmak zorunda kalarak başlamış, ölen arkadaşının arkasından iki kovalamaca arasının dar zamanlarında gözyaşını döken Arnavut çocuğuyla geçirdiği yaşamının son gününü anlatır –aynı anda hem öyle dar ve geniştir ki; hem çocuğun, hem de şairin yüzü tek


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 47

ar daha kaç sınır geçeceğiz?’

ması üzerine

dun ellerinin arasından kayıp gitmesine de tanık olmuş bir insanın yine aynı yerde, ama yarak asla vazgeçmeyip geleceğe, çocuklarına bırakabileceği tek şey onurlu, layıkıyla dinden sonrakilere devretme cesaretidir. ona uzatan, kırık televizyon ekranlarının ortasındaki bir tarih meleğini tasvir eder:  "Gürültü ve kalabalığın içinde meleğin sessizliğinden rahatsız olduk. Kanatlarını toprağa ve çamura dokunmak üzere indirdi ve dedi ki: Tek ütopya üçüncü kanattır."

başlarına filmin kendisidir- ya da Zamanın Tozu’nda yüzyılın sonunda doğmuş, ölmek isteyen çocukla suya atlayan yaşlı adamın hayatını. Ya da sınırsızlığı kucaklayabiliyorsak, yönetmenin deyimiyle “keşfetmeden önceki masumiyeti” taşıyabiliyor, buna hazır olabiliyorsak bir el –emek- anlatabilir tüm yüzyılı, Sibirya’dan trene –tarihe, umuda- bindirilen kendi çocuğumuzun yüzüyle kalan el, ölmeden önce bir masanın kenarında aşağıya düşen  el,  gökyüzünde  kalan  yumruk  parçası, ölüm anında toprağa “orada kimse var mı” dercesine dum dum vuran el ya da denizden çıkan bir yumruk.  Yine de bir ağıttan, mesela hüzünden bahsetmemek mümkün değildir bu kucaklama halinde.  Sınırlar  vardır,  sona  eren  yüzyılın acıları ve umutsuzlukları içimize işlemiştir ve gelen yüzyıl ölmek isteyen bir çocuktur. Du-

rum hayli umutsuzdur yani. Ama yine de yola devam etmek gerekir. Bu hüzün ve yola devam  etme  tavrını  hayatı  boyunca  sınırlara çarpmış ve Fransa-İspanya sınırında Gestapo’nun eline düşme korkusuyla intihar etmiş olan Walter Benjamin, Klee’nin Angelus Novus resminden yola çıkarak anlatır: “...meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir, bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz yerde o tek bir felaket görür; yıkıntıları birbiri üstüne yığıp onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını  kapayamaz.”  Zamanın  Tozu  ise üçüncü kanadından uzak düşmüş, kollarını

Angelopulos,  melankolik  yapısından  asla ödün vermese de ısrarla bütün söyleşilerinde  sinemasındaki  umuttan  söz  eder.  “Hiç kimsenin bir masala vinçler ve taş öğütücüler şeklinde canavarlar sokmaya ve açık bir sonun seyirciye vereceği az bir rahatlamayı elinden almaya hakkı yoktur.” Gerçekten de örneğin Puslu Manzaralar’ın sonunda sisin arasından bir ağaç belirir, Sonsuzluk ve Bir Gün’de ve Ağlayan Çayır’da bir gemi Amerika’ya,  yeni  dünyaya  doğru  denize  açılır, Ulis’in Bakışı’nda yönetmen gözyaşlarıyla yıkıntı bir sinema salonundadır ilk bakışı görmek üzere ve Zamanın Tozu’nda büyük baba ve çocuk el ele karlar arasında koşarlar, arkalarındaki sütunların üzerindeki eski çağdan kalma at heykelleri gibi tıpkı. İnsanlık tarihinin bildiğimiz en büyük umuduna da – sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya- o umudun ellerinin arasından kayıp gitmesine de tanık olmuş bir adamın yine aynı yerde, ama bu kez umut kadar umutsuzluğun da parladığı anı kucaklayarak asla vazgeçmeyip geleceğe,  çocuklarına  bırakabileceği  tek  şeyin onurlu, layıkıyla yapılmış bir hesaplaşma, arzu muhasebesi, “kanadım koptu ama ben de ona uzandım” diyebilme, Nietzsche’nin deyimiyle kaderini sevme, bir yandan ölürken ve ölülerini gömerken bir yandan da çocuğunla, kanada hem ihtiyacı olan hem de o kanada yetişebilecek olanla koşabilme -ne de olsa ilk yapılması gereken çocukların ölmesini önlemektir-,  ütopyayı  kendinden  sonrakilere devretme cesaretidir bu, -kanadımız kırık bile olsa- deyimiyle bize kalan “düş kırıklığının külleri”yle beraber “kovalanacak arzuları geleceğe bırakma” cesaretidir. Çünkü hâlâ “hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir.” Zaman geçer ama toz bırakır. İşte bu yüzden hiçbir şey bitmez, hiçbir şey bitmemiştir.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Yerel süreli yayın u Ortaklaşa Yayıncılık u Sahibi ve Sorumlu Md. Erdal Çınar, 847 Sk. No.:14/201 Kemeraltı / İzmir u Yazı Kurulu: Tektaş Ağaoğlu, Yeşim Dinçer, Hakan Günver, Ertuğrul Kürkçü, Osman Soyer, Tolga Tören u Yayın Kurulu: Can Atalay, Erdal Çınar, Muhsin Dalfidan, Kaya Eker, Hakan Günver, Ali İleri, Kenan Kalyon, Vakkas Kılıç, Şaziye Köse, Ertuğrul Kürkçü, Haluk Yurtsever u Basıldığı Yer: Ezgi Matbaacılık uTel: 0212 452 23 02, Çobançeşme Mah., Sanayi Cad., Altay Sk., No.:10-A Blok, Yenibosna - Bahçelievler / İstanbul u Yönetim Yeri: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, Tel Sok. No. 28, Kat 3, Beyoğlu-İstanbul u İnternet sitesi: www.ekmekveozgurluk.net u Tel: 0212 293 6220

Daniel Bensaïd Komünizm bir saf düşünce ya da doktriner bir toplum modeli değildir. Bir devlet düzeninin ya da yeni bir üretim tarzının adı da değildir. Komünizm, daha çok, sürekli olarak kurulu düzenin ötesine geçen ve ondan kopan hareketin adıdır. Ama o, aynı zamanda, bu hareketten doğan, ona kılavuzluk eden ve bizi neyin ona yaklaştırıp neyin ondan uzaklaştırdığını görmemizi sağlayan hedeftir. Komünizm ilkesiz siyasete, amaçsız eyleme ve günübirlik doğaçlamalara karşı bir kalkandır. Komünizm komünizm olarak kendi araç ve amaçları olan bir bilimsel bilgi biçimi değil daha çok düzenleyici bir stratejik hipotezdir. Bununla eş zamanlı ve kopmazcasına bağlı olarak bir başka adalet, eşitlik ve dayanışma dünyası hayalini; kapitalizm çağında kurulu düzeni yıkma peşindeki sürekli hareketi ve bu hareketi mülkiyet ve iktidar ilişkilerinde – gerçekte bütün dünyaların en kötüsüne giden en kestirme yol olan daha az kötüye razı olmaktan tamamen farklı– köklü bir değişikliğe yönelten hipotezi kurar.  Komünizmin güçleri, Paris, Aralık 2009


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
ekmek_ve_ozgurluk_sayi6 by sol yayin - Issuu