Issuu on Google+

Dünyanın bütün işçileri, birleşin!

DÜNYA DEVRİMİ

Aylık Proleter Gazete Sayı 2 Ekim 2008 -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------Polemik: Boykot Sorunun Çözümü Mü, Bir Parçası Mı? s.5 / Mayıs 68 [4] Fransa’daki Genel Grevin Uluslararası Önemi s.7/ Bülent Ersoy’un Yorumları ve Savaş s. 10 / Türkiye: Barbarlığın Karanlığı ve Sınıf Mücadelesi Arasında s. 11 / Ergenekon ve Türkiye Burjuvazisinin İç Çatışmaları s. 16

AMERİKAN KAPİTALİZMİNİN

BATAN GEMİSİ ekonomik krizi derinleştirdi. 2007’nin başında kötü ünlü konut balonunun patlamasının başlattığı şey, 70 yılın en büyük finansal felaketine dönüştü. Çökmüş kurumlar yığını gün geçtikçe büyüyor. Bunlar arasında yatırım bankaları Bear Stearns, Merill Lynch ve Lehman Brothers, ev kredisi devleri Freddie Mac ve Fannie Mae, dünyanın en büyük sigorta firması AIG, Amerikan en büyük tasarruf ve borç şirketi Washington Mutual ve ticaret bankasi Wachovia da var, ki bunlar sadece en ünlüleri. Bütün finansal sistem tökezliyor. Hava kapitalizmin çürüyen bedeninden çıkan zehirli dumanla dolu ve bu rezaletin tam ortasında, bize Wall Street etrafındaki multi-trilyonluk gazino ekonomisi niteleyen yüksek bahisli kumar arındırılmış dünyasına bakan bir pencere verilmiş durumda.

Amerikan kapitalizmi bir yıldan uzun bir süredir 1929-35 Büyük Buhranından beri görülmemiş ölçülerdeki uzatmalı bir ekonomik kırıklığın içerisinden geçiyor. Sistemin hayatında yeni bir dramatik olay gerçekleşmeden bir ay bile geçmiyor. Borsadaki başaşağı dönen deveranlardan, en itibarlı finansal kurumların art arda çöküşüne kadar, kapitalizmin canlılığına kanıt diye gösterilen dünün sembolleri bir bir düşüyor. Ve işler bu yazdan beri daha da kötüye gidiyor. Son haftalarda Amerikan kapitalizminin en şaşmaz holiganlarının bile kendine güvenini kıran şiddetlenme

Fırtınanın merkezi ABD ekonomisi olsa da, etkileri hızla kendisini dünyanın her yerine yayıyor. Avrupa’da, Rusya’da, Japonya’da, Asya’da … her yerde finansal sistem patlak veriyor ve yerel detayların neden olduğu farklılıklar hariç, hükümetleri Amerikan deneyimini tekrar ederek finansal sistemi kurtarmak için itişip kakışmaya zorluyor. Dramatik bir biçimde kötüleşen durum karşısında, “kolektif kapitalist”, Devlet, ekonomik krizi idare etmek için elinden geleni yapıyor. Fakat şimdiye kadar bilanço olumsuz. Devlet bir kez daha kan kaybını durdurmayı beceremediğini gösterdi. Ve finansal sistemin sersemletici 700 milyar dolarlık sözde “kapsayıcı kefalet ödemesi” de pekala geçen yıl uygulamaya konan diğer önlemlerle aynı kaderi paylaşabilir.

Devamı 2’de


DÜNYA DEVRİMİ Finansal krizin ardında kapitalizmin iktisadi krizi var Bütün burjuva medyası, finansal krizi kapsayan gündemde bir alana çıkma yarışında. Gazete muhabirleri, ekonomi yazarları, TV yorumcuları ve bütün bir ekonomik “uzmanlar” Amerikan finansal sisteminin yüksek tepelerine çarpan fırtınanın renkli tasvirlerini yapmakta birbirlerini geçmeye çalışıyor. Ana mesajları ise yüksek dereceli bir alarm. Egemen görüş finansal sistemin çöküşün eşiğinde olduğu ve –sistemin kanı olan- kredinin herkesin varlığını tehlikeye sokacak derecede kuruduğu. Kısacası Wall Street’te, finansal sistemdeki telaş, artık Main Street’i, gerçek ekonomiyi tehdit ediyor. Wall Street kalabalığının “aşırılık” ve “aç gözlülükleri” ile bu belayı hem kendi başlarına hem de bütün topluma pervasızca yaydığını savunan bir dolu ahlakçı öfke patlamasının ifade edildiğini görüyoruz. Bu suçlamanın pek de uzun olmayan bir zaman önce Wall Street finans sanayinin görünüşte durdurulamaz rekor karlar yapışını ve yatırım bankacılarının, tüccarların, ucuz fon spekülatörlerinin, omurgasız ev kredisi brokerlarının ve sözde işadamı olan bunun gibi bütün parazitlerin müsrif yaşam tarzlarını köle gibi selamlayan aynı medyadan geliyor olması neredeyse komik. Medyanın söylemediği (ve asıl işi bilinçli seçim ile ya da kendini kandırmayla bu mistifikasyonu yaymak olduğundan asla söyleyemeyeceği) şey ise mevcut finansal krizin açık ve basit bir şekilde, egemen sınıfın gerçek bir çözümünün olmadığının ve kapitalizmin kendi çelişkilerinden köklenen kronik bir krizin, kapitalizmin ekonomik krizinin bir ifadesi olduğu. Tersine, krizi idare etme iddiası ile öne atılan her çare illeti daha da şiddetlendiriyor. Bunun en açık ifadesi ekonomistlerin resesyon dediği şeyin her seferinde bir öncekinden daha kötü sonuçlar doğurması buna karşın sözde düzelmelerin her seferinde daha da düzmece olması. 40 yıllık ekonomik kriz Mevcut finansal krize doğrudan yol açan olaylar zinciri artık çok iyi biliniyor. Amerikan burjuvazisi 2001 resesyonundan tıpkı öncekilerden çıktığı gibi çıkmıştı. Bu çıkış ucuz kredi ve gevşek para politikaları uygulayan devlet kapitalisti yöntemlerden başka bir şey içermiyordu. Ve tıpkı diğer “düzelmeler” de olduğu gibi, bu politikalar büyüme yanılsamasını besledi ve en sonunda yeni bir çöküşün koşullarını hazırladılar. Böylece tıpkı internet “devriminin” sonunun 2001’de patlayan dot.com balonu olması gibi, çok övülen emlak piyasası patlaması da mevcut emlak piyasası iflasına dönüştü. Bu Amerikan ekonomisinin bugün geldiği noktanın temel kısa öyküsüdür; tamamen dağınıklık içerisindeki bir finansal sistem ile birlikte, ödenmeyen

2

Ekim 2008 mortgage borçlarının durdurulamaz dalgası, ev ipotekleri, sürekli düşen emlak fiyatları, bunlar üzerinde oynanan akıl almaz boyutlardaki finansal kumar bahsinin batması. Burjuvazi ancak henüz resesyonda olduğunu resmen kabul etse de bu, kıyımın ölçeği düşünüldüğünde artık pek de bir şey ifade etmiyor. Ne var ki bu “temel kısa öykü” gerçeklerin çok zayıf bir ifadesi olabilir ancak. İşin aslı, mevcut finansal krize bu tarihsel boyutları veren, bizzat insanlığın varlığına her anlamda bir tehdit haline gelmiş olan çöküş içerisindeki bu ekonomik sistemin on yıllardır biriken çelişkilerinden başka bir şey değil. Sürekli bir savaş ve ekonomik kriz durumu, buna ek olarak yaşam standartlarının amansızca düşmesi, kronik işsizlik, sınır tanımayan enflasyon ve işçi sınıfı ile nüfusun sömürgen olmayan diğer kesimleri için artan güvensizlik… Bütün bunlar son yüzyılın çoğunda kapitalizmin tarihini oluşturan unsurlardı. Bu sistem öyle bir sistem ki, insanlığı yok edici iki Dünya Savaşına ve mevcut çalkantının da bazen kıyaslandığı dünya çapındaki korkunç krize, Büyük Buhran’a yol açtı. 2. Dünya Savaşından sonraki yeniden yapılanma döneminde verilen geçici aranın ardından, ekonomik krizler bir kez daha ön plana çıkarak, savaş sonrası dönemde kapitalizmin merkez ülkelerinde durumu eski haline getiren ekonomik büyümeye dayanılarak sistemin yardakçıları tarafından öne atılan krizden azade sınırsız bolluk perspektifini darmaduman etti.1960’ların sonunda başlayan ekonomik bozulmayı, 1970’lerin başında bütün dünya çapındaki ekonomik krizin patlaması izledi ve o zamandan beri de kapitalizmin bedeninin merkezindeki ölümcül bir kanser gibi yavaşça büyümeye devam etti. ABD ekonomisinin tıpkı 70’lerde olduğu gibi bugün de fırtınanın merkezinde olması rastlantı değil. Ağustos 1971’de Richard Nixon doların altın ile takas edilebilirliğini güvence altına alan Amerikan taahhütlü Breton Woods sisteminden ABD’nin güvencelerini çekmesini sağladı. Halbuki savaş sonrasında finansal ve ticari sisteme istikrar görüntüsünü veren bundan başka bir şey değildi. Amerikan burjuvazisinin bu ters dönüşü, doları hiçbir ekonomik mantığı olmayan dünya para birimi olarak bıraktı ve bugünkü krizde de görülen dünya finansal sisteminin kırılganlığında büyük oranda etkili oldu. Gerçekte dünya ölçeğinde dolanan dolar miktarı, ABD ekonomisinde bulunan miktarı uzak ara geçmiş durumda. Bu abuk durum tek bir kolektif yanılsama üzerinde duruyor. O da ABD’nin güvenilirliğinin abartılmasından başka bir şeye dayanmayan, doların ardında güçlü ABD hükümetinin olduğu fikri. Eğer mevcut ABD finansal çalkalanması küresel finans sistem için bir gerçekçilik sınavı olmazsa hiçbir şey olamaz.


DÜNYA DEVRİMİ

3

Ekim 2008 kaçılarak oluyor! Emlak balonunun patlaması ve mevcut finansal çalkantı sayesinde, sözde “gıyabında kredi değiş tokuşu” ya da şimdi radyoaktifleşen “mortgage güvenceleri” gibi hayali şeyler üzerinden dönen yüksek bahisli kumarın dünyasına ender açılan bir pencere belirmiş durumda. Küresel finansal sistemin dağıldığına hiç şüphe yok. Spekülasyon elbette kapitalizmin her zaman bir parçası olmuştur fakat bugün spekülasyona dahil olan sermaye miktarı, bunun ekonominin bütünü üzerindeki ağırlığı, toplumun bütün tabakalarına yayılabilmişlik ölçeğinin (işçi sınıfının gelecekteki yaşamı bile spekülatif şemalar üzerinde duran emeklilik fonu yatırımlarına bağlı durumda) bir eşi benzeri yok ve bu durumun kendisi bile kapitalizmin toplum için anlamlı bir üretim biçimi olabilirliğinin yadsınması. Şov devam etmeli

Kapitalist birikimin ihtiyaçlarına görece cevap verebilecek çözücü talebin eksikliği (ki altmışlardan beri kapitalizmin mevcut açık krizinin kökü buradadır) son on yıllarda kapitalizmin ömründeki ikili bir olgu tarafından ortaya konmuş bulunuyor; kredinin yoldan çıkması ve spekülasyonun patlaması. Üretimini emebilecek etkin bir talebin yokluğuyla karşılaşan kapitalizm, çemberi tamamlamanın yolunu bunu kredi üzerinden vermekte bulmuştur. Bu kredi, bir kar üzerinden makul bir şekilde geri ödenmesi beklenen ekonomik olarak akılcı bir kredi değil (ki bu normal kapitalist uygulamadır ve kapitalizmin gelişiminde çok güçlü bir araç olmuştur), fakat bunun yerine sistemi tarihsel krizinin ağırlığı altında çökmeyi yapay bir biçimde önlemeye çalışmanın bir aracı olan bir kredidir. Son on yıllarda hem (kredi kartları, otomobil borçları, öğrenci kredileri, kişisel krediler, emlak kredileri şeklindeki) bireysel borcun, hem de (bir çok durumda geri ödenmeyen) kamu ve şirket borçlarının vahşice sömürülüşünün ardında yatan neden budur. Kredi-borç mekanizmasının bunca yıl suistimal edilmesinin ardından, finansal sistemin şimdi çatırdıyor olması hiç de sürpriz değil. Dahası üretim sürecinde küçülen kar oranlarıyla karşı karşıya kalan sermaye dünyayı spekülasyon alanına doğru döndürüyor. Bunun sonucunda rahat odalarındaki tüccarların, ucuz fon menajerlerinin ve diğer uzmanların bilgisayar klavyesine bir dokunuşlarıyla kağıt üzerinde servet yaratıp kaybettikleri görsel bir gazino ekonomisi yaratıyor. Hem bütün bunlar bir üretim biçimi olarak kapitalizmi tanımlayan üretim ve dolaşım sürecinde metaların yaratılması ve satılması gibi bir angaryadan

ABD hazinesi sekreteri Bay Paulson ve Federal Rezerv başkanı Bay Bernanke, medyanın her sözlerini ve anlık tavır ve haleti ruhiye değişimlerini aktarmasıyla birlikte günün adamları oldular. Obama ve McCain seçim mesajlarını yaymak için milyonlar harcarken bütün bu hizmetler bedavaya, herhalde ABD başkan adayları bundan pek de mutlu olmuyordur! Belli ki bugün ABD ekonomisinin başındaki bu adamlar şu sıralar epey meşguller. Fakat asıl sorun Devletin neyi başardığı ve önerilen politikalardan ne beklenebileceği. Emlak balonunun sönmeye başladığının ilk göstergelerinin belirdiği 2007’de burjuvazinin verdiği tepkiden çıkarılabilecek ilk şey, eğer eylemlerine bakacak olursak, ortaya çıkacak olan durumun ağırlığının hiç önemsenmediği olabilir. Emlak balonunun patlaması ve 2007’de finansal sistemdeki çalkantıya karşılık Federal Rezerv klasik parasal manipülasyon politikasıyla, kredi maliyetlerini düşürmek için Federal faiz fonu oranını keskin bir biçimde rekor ölçekte düşürerek ve çökmeye başlayan finans bankaları ve diğer finansal kurumları payandalamak için doğrudan finansal sisteme tonlarca para pompalayarak karşılık verdi. Kendi payına Beyaz Saray ve ABD kongresi de krizin idaresinde geleneksel parasal araçlara başvurdular. 2008’in başında, kaybolan emlak pazarını canlandırmak için tüketiciler için vergi iadesini, sermaye için vergi indirimini ve diğer önlemleri içeren bir sözde “dürtü paketini” geçirdiler. Bu önlemlerin de resesyondan geri döndüreceğini beklediler. Bernanke şubat ortasındaki neredeyse neşeli tahmininde şöyle diyordu; “Benim temel öngörüme göre, bir süre neredeyse ağır aksak büyümeden sonra, yıl sonuna doğru FED’in ve parasal politikaların etkisini hissetirmesiyle daha güçlü bir büyüme hızına ulaşılacak” (USA Today, 15 Şubat, 2008).


DÜNYA DEVRİMİ

4

Ekim 2008 gerekiyor. ABD burjuvazisi bir yandan sözde “serbest pazar” Amerikan ekonomisi söyleminin salt bir ideolojik nitelik taşıdığını gösterirken diğer yandan da devletin ekonomideki belirleyici rolünü ifşa etmiş oldular. Bu rol de devrimcilerin uzun süredir devlet kapitalizmi dediği şeydir. Peki ya işçi sınıfı bütün bunların neresinde ?! Derinleşen ekonomik kriz karşısında burjuva medyasının topluma mesajı “herkesin aynı gemide olduğu”. Evet medya kimi uzman CEO’ları aşırılık ve açgözlülüklerinden sorumlu tutuyor ama HERKESi de bu finansal karışıklıktan az çok sorumlu tutmaktan geri kalmıyor. Buna göre “herkes” borçla çalışan ekonominin ucuz ve kolay kredisinden faydalandıysa aynı şekilde devletin ekonomiyi kurtarma çabasının ardına dizilmeli. Bu saçmalıktan başka bir şey değil. Burjuvazinin kendi çürüyen sisteminin idaresinde işçi sınıfının hiçbir çıkarı olamaz. Gerçek şu ki Amerikan işçi sınıfı burjuvazinin ekonomik sistemini su üstünde tutmak için yaptığı manevralardan hiçbir kazanç sağlamadı. İşçilerin kaypak “Amerikan rüyasından” pay alabilmek için maruz kaldıkları boğucu borçları –kredi kartları, araba borçları, öğrenci kredileri, göklere yükselen emlak kredisi borçları- saymazsak o başka.

Birkaç gün sonra ABD’deki en büyük beşinci yatırım bankası olan Bear Stearns’in çökmesinden sonra ise, çıtalar yükselecek ve çoktan Wall Street finansal düzlemini tamamen değiştirmiş olan Amerikan ve küresel finansal sistemi titreten mevcut finansal selin öncülleri oluşacaktı. Amerikan devletinin her köşesinden gelen resmi açıklamalara bakılırsa, burjuvazi bu sefer gerçekten de mevcut durumun sistemine dayattığı tehlikeler karşısında tedirgin durumda ve durumu düzeltmek için devletin ağır toplarını kullanmaya karar verdi. Egemen sınıfın en son üzerinde anlaştığı 700 milyar dolarlık “kapsayıcı” kurtarma programının anlamı bu. Bu yeni programında ne ölçüde burjuvazinin sisteminin kriziyle baş etme çabalarına yardımı olacağını göreceğiz. Ne var ki, şurası açık ki, bu program işçi sınıfına finansal çöküşün maliyetini ödetme girişiminden başka bir şey değil. Diğer yandan bu kurtarma özünde kamu borcuyla finanse edileceğinden enflasyonu tetikleyerek ve daha da ileri derecede ekonomik çalkantıya neden olarak kolayca geri tepebilir. Son olarak Amerikan burjuvazisinin geçen yılki politikalarına dair bir önemli şeyin daha altını çizmek

Politikacılar ve özellikle soldakiler, işçilerin onların acılarıyla ilgilendiklerine inanmalarını istiyor. Burjuvazinin hem solu hem de sağı bizim artan işsizliğe, azalan ücretlere, sağlık sisteminin boktan durumuna ve çürüyen emeklilik sistemine çözümün seçim sandığında ya da reformda yattığına inanmamızı istiyor. Ne var ki gerçekte burjuvazinin kendi sisteminin krizine hiçbir çözümü yok ve topluma da canice emperyalist savaşlardan ve artan oranda yıkıcı krizlerden başka bir gelecek sunduğu yok.

Acı gerçek şu ki, bütün dünyanın işçileri kapitalizmin krizinin bedelini yıllardır ödüyor. Ve bugün her yönden gelen saldırılar karşısında, kapitalizmin iş ve yaşam koşullarına yönelik saldırganlığı karşısında işçilerin, kendi sınıf mücadelesi alanında mücadele etmekten başka yolu yok. Bu mücadele kapitalist sömürü mantığına karşı savaşmayı gerektiriyor. Savaş ve kriz dolu kapitalist geleceğe karşı işçi sınıfı insani ihtiyaçlara dayanan bir toplum temelindeki kendi perspektifini ortaya koymak zorundadır. Eduardo Smith Internationalism Enternasyonal Komünist Akım ABD Subesi


DÜNYA DEVRİMİ

5

Ekim 2008

POLEMİK: BOYKOT SORUNUN ÇÖZÜMÜ MÜ, BİR PARÇASI MI? ihtiyacını açıkça ortaya koymuştur. Fakat bize göre tartışmada asıl eksik bulunan birkaç nokta bulunmaktadır. Bu yüzden bu yazı söz konusu tartışmanın yürütüldüğü proleter politik çevreye bir müdahale olarak kaleme alınmıştır ve her türlü yoldaşça eleştiriye sonuna kadar açıktır. Kapitalizmde boykotun tarihine kısa bir bakış

Bu yazının yazılmasının temel sebebi Sanal Molotof adlı tartışma forumunda ortaya konan eleştirilere ve sorulara bir yanıt arama çabasıdır. Yakın zamanda kot taşlama işçilerinin hayatını tehdit eden ölümcül çalışma koşullarına karşı girişilen bu boykot eylemi, “kot taşlama” adlı bir grup tarafından başlatılmıştır. Sanal Molotof adlı internet forumunda tartışmaya yol açan da işte bu grubun kaleme aldığı bir bildiriydi. Bildiride genel olarak devletin işçilerin çalışma koşullarına kayıtsızlığından, dayanışmanın gerekliliğinden bahsediliyordu. Ancak yerimiz dar olduğu için bildirinin sadece son bölümünü yayınlayabiliyoruz. Bu bölümde, işçilerin yaşam standardını düzeltmek için boykotun bir çözüm olduğunu şu sözlerle savunmaktaydı: “Eğer bunu (boykotu) başarabilirsek; Hem bu katillere yaptıklarının bedelinin bir kısmını ödetmiş olacağız, hem de bir daha böyle bir şey yapacak olanlar bir kere değil bin kere daha düşünmek zorunda kalacak.” Bu tartışmaya müdahil olan, bizim militanlarımızın da içerisinde bulunduğu bir eğilim ise temel olarak solun belli bir kesiminin bu boykot çağrısının kapitalist pazar içerisinde kalınarak, işçilerin belli bir kesiminin yaşam standartlarının demokratik yöntemler ile düzeltilebileceği yanılsamasını nasıl da yaydığını ifşa etmeye çalışmıştır. Tartışmaya katılan bütün bireyler bu konudaki insani duyarlılıklar temelinde bir şeyler yapma

Boykot fikrinin belli bir kapitalist pazar ilişkisini ön gördüğü açıktır. Tarihsel olarak boykot eyleminin kökeni 1880’lerde İrlanda’da toprak kiralayan köylülerin oluşturduğu “Toprak Ligası” tarafından, toprak sahibinin aracısı Charles Boykott’a karşı geliştirilmiştir. Kiracı köylüler şiddetten arınmış bir eylem yapmak için işi boykot etmişler ve sonunda hasat çok yüksek bir maliyet ile toplanabilmiştir. Ne var ki bu ilk boykot eylemi boykot mücadelesine temel karakterini veren biçimi oluşturmamaktadır. Esasen boykot sınıf karakteri taşıyan bir eylem türü değildir ve toplumdaki her hangi bir sınıf tarafından kullanılabilir. Dolayısıyla Boykot’un ilk tarihsel kökeninde feodal ilişkilere karşı girişilen bir mücadelenin olması şaşırtıcı değildir. Boykot eylemi esasen pazar ilişkilerinin etrafında örüldüğü ideolojik çerçeve üzerinden kendi meşruiyetini kurar. Dolayısıyla her zaman meta ilişkisinin ve paranın varlığının bir olumlaması bu eylem tarzının temelinde yatmaktadır. Dolayısıyla boykot çağrısı yapan çeşitli burjuva eğilimleri, insanların sınıfına seslenmez ya da sınıf ayrımlarına işaret etmez. Bu çağrıların temel olarak seslendiği, para sahibi olan yalıtılmış bireylerin kapitalist toplum içerisinde “tek özgür ilişki” alanları olduğu var sayılan alış veriş ilişkisinde başka bir şey tüketmeleridir. Elbette kapitalist meta ilişkilerinin dünyaya yeni yayıldığı kapitalizmin gelişme çağında boykotlar, genellikle ikiyüzlüce gibi görünseler de eski üretim biçimlerinin kalıntılarını silmek için toplumsal bir destek kazanma çabasının işaretlerini taşımışlardır. Örneğin Amerikan İç Savaşında, köleciliği savunan Güneye karşı, Kuzeyliler’in ücretli işin geçerli olduğu bir ortamda uyguladıkları boykot bir anlamda ilerici gözükebilir (ne var ki Kuzeyin köleciliğe karşı net ve tutarlı bir tutumu savaş esnasında bile almadığı, bunu sadece bir propaganda aracı olarak kullandığını belirtmek gerekiyor). Dolayısıyla savaş kapitalizmin gelişme döneminde bile genel olarak devletler arasındaki savaşta bir silah olarak kullanılmıştır.


DÜNYA DEVRİMİ İşçi Sınıfına mı Yoksa Burjuva Vicdanlara mı Güvenmeli?

Kapitalizmin çöküş dönemine gelindiğinde ise, bütün burjuva fraksiyonlarının emperyalist bir karakter kazanmasıyla ve işçi sınıfına savaştan ve ölümden başka bir şey önerememesiyle birlikte, boykot eylemi de, bütün sınıf karakteri belirsiz eylem türleri gibi, burjuvazinin milliyetçi ideolojilerine kolayca eklemlenmiştir. Örneğin İsrail mallarını boykot eden İslamcılar açısından, hem İsrail işçi sınıfına hem de (ve özellikle) Arap ülkelerindeki işçi sınıfına yönelmiş İslamcı terör meşrudur. Aynı şekilde Türkiye’nin Abdullah Öcalan’ın iadesi için İtalya’ya karşı yürüttüğü boykot eyleminde, Türkiye’nin yürüttüğü terör ve savaş belli ki meşru sayılmıştır. Dolayısıyla açıkça işçi sınıfının çıkarlarını savunmayan bütün boykot eylemlerinin karşı-devrimci olduğu barizdir. Kapitalizmin bütün dünya pazarını ele geçirdiği ve emperyalist yıkım yoluyla bunu sürekli yeniden paylaşmaya çalıştığı günümüzde boykot, milliyetçi ideolojinin ahlakçı bir ayak oyununa dönüşmüştür ve bir taktik olarak kitleselleştiği her durumda bu açıkça görülmektedir. Bu noktadan sonra solcuların önerdiği ve örgütlediği boykot eylemlerini ve bunların işçi sınıfına hizmet edip etmediğini kısaca inceleyebiliriz. Ne var ki bu tarz boykotlarda da durum çok farklı değildir. Tarihsel bir örnek olarak, EKS’nin bir militanının da dahil olmuş olduğu 80’lerin sonunda bir yıl süren Times gazetesi matbaası işçilerinin mücadelesi oldukça çarpıcıdır. Bütün matbaa işçilerinin yaşam standartlarına yönelik bir saldırının gerçekleştiği ve yine bütün sektörün dahil olduğu bu mücadele sürecinde, sendika Times gazetesine yönelik bir boykot örgütleyerek işçileri sadece mücadelenin pasif izleyicilerine çevirmekle kalmamış, genel bir işçi dayanışmasının da önüne geçmiştir. Sendikanın bu manevrasının sonucu yenilgi olmuştur. Buradan şu sonuç çıkmaktadır ki, doğası gereği izole olmuş bireyleri varsayan boykot eylemi, kazanmak için mücadelesini genişletmesi ve sektörler ötesi kolektif bir nitelik kazanması gereken işçi sınıfı mücadelesine hiç uygun değildir. Bunu desteklemek için işçi hareketi tarihinde sendikaların yaptığı sayısız boykot çağrısı manevrası bulunabilir. Sanal Molotof mesaj panosunda tartışmaya müdahale eden n.c.m.’nin de net bir biçimde işaret ettiği gibi, kapitalist krizin derinliği göz önüne alındığında her hangi bir kısmi boykotun başarılı olması durumu bile, sermayenin başka işçilerin üzerinde daha da hoyratça sömürüsü anlamına gelmektedir. Sınıf hareketinin tarihine, boykotun işçiler lehine kullanıldığı bir örnek aramak için daha da titiz bir şekilde baktığımızda ise, 1. Dünya Savaşı’nı takiben oluşan dünya devrimci dalgasının son çırpınışı, Şangay proletaryasının 1925’te gerçekleştirdiği kitle grevi gözümüze çarpmaktadır. Stalin’in Çin milliyetçiliğiyle geleceği parlak bürokrat Mao aracılığıyla kurduğu ittifakın işçi sınıfını tam olarak ezmesinden iki yıl sonra gerçekleşen Şangay kitle grevi,

6

Ekim 2008 içerisinde bir sovyetin nüvelerini de taşıması nedeniyle ayrıca önemlidir. Bu grev, 1925’in Mayıs ayında İngiliz sermayesinin yönetimi altındaki bir fabrikadaki bir greve, burjuvazinin bir işçiyi öldürerek karşılık vermesiyle başlamıştır. Kısa bir sürede, her elli işçinin bir temsilciyle katıldığı grev komitesi biçiminde bir Sovyet embriyonu oluşmuş ve işçilerin sağlık, gıda gibi temel ihtiyaçlarının sağlanması bu komite tarafından yürütülmüştür. Aynı zamanda işçiler İngiliz mallarına aktif bir boykot da uygulamıştır. Ama bu boykot 250.000 işçinin katıldığı bir kitle grevi içerisinde, sermaye düzenini titreten bir süreçte gerçekleşmiştir. Soruna bu noktada geri dönebiliriz. Burjuvazinin sol kanadının riyakar liderleri, modernistler ve ahlakçılar işçi sınıfını bir özne olarak görmeyebilirler. Gerçekten de, burjuva düzeninin bu cin fikirli reformcularına göre, işçi sınıfı yoktur. Sadece tüketim dışına itilmiş, aşırı bir sefalet içerisinde yaşayan marjinal bir grup ile vicdanlı tüketiciler vardır. Onların da kurtarılması gerekmektedir v.s. Biz komünistlere göre ise işçi sınıfının eylemi, bugün burjuva medyasının da açıkça veryansın ettiği kapitalist toplumun çöküşünün karşısında insanlığın tek alternatifidir. Çöküş içerisinde debelenen, artı değeri askeri ve militarist maceralarda heba eden, ekolojik yıkıma doğru tam hız ilerleyen, gelişmiş ülkelerde işsizliği, “geri” ülkelerde ise sonu ölümle biten kölece bir çalışma düzenini milyarlarca insana dayatan burjuva toplumundan, insanlığın sorunlarına akılcı ve vicdanlı çözümler sunabilmesini beklemek en iyi ihtimalle çocukça bir rüyadır. Bu durumda işçi sınıfının içinde bulunduğu tarihsel durumu göz önüne alan daha radikal çözümlere yönelmesi gerekliliği net bir şekilde görülüyor. Bunun imkansızlığından dem vuran bütün bir burjuva akademikleri, modernistleri, solcuları ve ideologları karşısında ise komünistlerin görevi, işçi sınıfının radikal devrimci eyleminin hala olanaklı olduğunu vurgulamaktır. Komünistler, işçi sınıfının tek tek sektörlerden oluşmayan enternasyonal bir bütün olduğunu, ancak sendikaların ve sol kanat burjuva partilerinin kontrolü dışındaki grevlerin bu radikal dönüşümün yolu olduğunu vurgulamak zorundadırlar. Çünkü ancak böylesi grevler içerisinde sektörel, cinsel ve etnik ayrımların ötesine geçilip, kurulan genel asamblelerde bir bütün olarak işçi sınıfını kapsamaya aday bir iktidarın tohumları yeşerebilir. Çöküş içerisindeki kapitalist toplumda işçilerin mücadele yöntemi, geçmiş devrimlerin ışığında gördüğümüz gibi, bağımsız ve kendiliğinden grevler, kitle grevleri ve işçi konseyleridir. Bunun imkansız olduğunu savunan her tür yaklaşım ise işçi sınıfının tarihsel gücüne karşı bir güvensizliği barındıran ideolojik yaklaşımlardır. Son birkaç yıldır dünyanın her yerinde gerçekleşen grev ve mücadeleler ise bunun canlı işaretidir. Temel & Sabri


DÜNYA DEVRİMİ

7

Ekim 2008

MAYIS 68 [4] FRANSA’DAKİ GENEL GREVİN ULUSLARARASI ÖNEMİ

Medyayı son dönemde işgal eden 1968 Mayıs’ına dair televizyon programları ve kitapların çoğunda Mayıs ayı boyunca Fransa’yı etkileyen öğrenci hareketinin enternasyonal niteliğinin sürekli altı çiziliyor. Daha önceki makalelerimizde de belirttiğimiz gibi, Fransa’da ki öğrenci hareketinin kitlesel olarak gelişen ilk hareket olmadığını herkes biliyor. Aslında bu hareket tabiri caizse 1964 sonbaharında Amerikan üniversitelerinde başlamış hareketin en arka vagonuna atlamış bir hareket. ABD’de başlayan bu hareket batı ülkelerinin çoğunluğunu etkileyerek, diğer Avrupa ülkeleri için bir referans noktasına dönüştüğü Almanya’da 1967’de tepe noktasına ulaşmıştı. Ne var ki 60’ların öğrenci hareketinin enternasyonal karakterinin altını çizerek tatmin olan aynı gazeteci ve tarihçiler bütün dünyada bu dönemde gelişen işçi mücadeleleri hakkında tek bir söz bile söylemiyorlar. Şurası da açık ki Fransa 68 “olaylarının” en önemli yönü olan dev grevi basitçe görmezden de gelemiyorlar. İşçi hareketinin tarihindeki en büyük grevin üstünü kapatmak onlar için bile çok zor bir şey. Fakat bundan bahsettikleri zaman da proletaryanın bu hareketini bir tür “Fransız istisnası” olarak sunmaya çalışıyorlar. Gerçekte ise, belki de öğrenci hareketinden de fazla enternasyonal hareketin parçası olan şey Fransa’da ki işçi sınıfının bu hareketidir ve bu da ancak enternasyonal bir çerçevede kavranabilir. Bu makalede diğer konular ile birlikte vurgulayacağımız konuda işte budur. Fransa bir istisna değildi Mayıs 68’de Fransa’da gerçekleşen öğrenci hareketinden kitlesel bir işçi hareketinin çıkması durumu çok marjinal

istisnai durumlar dışında gerçekten de başka hiçbir ülkede mevcut değildi. Öğrencilerin hareketlenmesi, baskıya maruz kalması –ve bu baskının onu beslemesive sonrasında “barikatlar gecesini” (Mayıs 10/11) takiben hükümetin geri çekilmesinin sadece hareketi serbest bırakmayıp aynı zamanda işçi grevlerine soluk verdiği apaçık ortadadır. Bununla birlikte, Fransız proletaryasının böylesi bir harekete giriştiyse bunu “öğrenciler ile aynı şeyleri yapmak için” değil, sınıf içerisinde var olan büyük ve genelleşmiş hoşnutsuzluktan ve böylesi bir kavgaya girişmek için gerekli politik güce sahip olduğundan dolayı yapabilmişti. Bu gerçek Mayıs 68 ile ilgili kitap ve TV programlarında genellikle gizlenmemiştir. Sonraki döneme damgasını vuracak şekilde işçilerin 1967’den başlayarak önemli mücadelelere giriştiği genelde hatırlanır. Özellikle de, çok sınırlı grevlerin ve sendikaların yaptığı eylem günlerinin hiçbir coşku uyandırmamış olmasına rağmen, bir çok durumda sendikaların bertaraf olduğu ve devlet ile patronların sert baskılarıyla karşılaşan kimi kararlı ve çok sert mücadeleler bu dönemde gerçekleşmişti. Bu yüzden 1967’nin başından itibaren, Bordeaux’ta (Dassault havacılık fabrikasında, Lyonnaise yöresindeki Besançon’da (Rhoda’da ki işgal ve grevde, Berliet’te fabrikanın çevik kuvvet tarafından işgaliyle sonuçlanmasında), Lorraine madenlerinde, Saint-Nazaire askeri tersanelerinde (burada 11 Nisan’da her şeyi felç eden bir genel grev gerçekleşmişti) önemli mücadeleler olmuştu. İşçi sınıfının Mayıs 68 öncesindeki en önemli kavgalarından birini verdiği yer ise Normandy’de ki Caen oldu. 20 Ocak 1968’de Saviem’deki (taşıma) sendika bir buçuk saatlik bir grev emri vermişti. Fakat bunun yetersiz olduğuna karar veren işçiler 23ünde kendiliğinden işi durdurdular. Grevciler kent merkezine gittiler ve burada grevdeki diğer işçiler de onlara katıldı. Sabah sekizde 5000 kişi barışçıl bir biçimde meydanda toplanmış haldeyken, üstlerine ateş açılmak dahil polisin saldırısına uğradılar. 0cak’ın 26’sında, yine kent merkezinde, sabah altıda, 7000 kişi dayanışma için bir araya geldiler. Bu eyleme öğretmenler dahil bütün sektörlerden işçiler ve çok sayıda öğrenci de katıldı.


DÜNYA DEVRİMİ

Eylem sonunda polis meydanı boşaltmak için saldırdı fakat işçilerin kararlılığı karşısında şaşırdı. Çatışmalar gece boyunca sürdü ve 200 kişi yaralandı. Hepsi işçi olan altı genç eylemci 15 ile bir ay arasında değişen hapis cezaları aldılar. Fakat bu baskı işçi sınıfının geri çekilmesinden çok daha kararlı bir şekilde ileri çıkmasıyla sonuçlandı. 30 Ocak’ta Caen’de artık 15.000 kişi grevdeydi. 2 Şubat’ta patronlar ve otoriteler baskıyı geri çekmek ve %3-4 zam yapmak zorunda kaldılar. Ertesi gün işbaşı yapılmasına rağmen genç işçilerin inisiyatifiyle başlayıp bir ay boyunca süren iş bırakmalar devam etti. Şubat 67 Saint-Nazaire ve Ocak 1968 Caen, bütün çalışan nüfusun katıldığı genel grevler tarafından sarsılan tek kentler değildi. Daha az önemli olan Redon (Mart) ya da Honfleur (Nisan) gibi kasabalar için de benzer durumlar söz konusu olmuştu. Tek bir kasabanın bütün sömürülenlerinin katıldığı böylesi kitlesel grevler Mayıs’ın ortasında bütün ülkede olacakların bir provası gibiydi. Mayıs 1968’in açık mavi bir gökte çakan bir şimşeğe benzediği söylenemez. Öğrenci hareketi yangını başlatmış olsa da zemin çoktan buna hazırdı. Elbette ‘uzmanlar’ özellikle de sosyologlar, bu Fransız ‘istisnasının’ nedenlerini bulmak için çok çaba sarf etmiştir. Bunlar özellikle 1960’lar boyunca Fransa’da ki sanayileşmenin artan hızından, bunun nasıl bu eski tarımsal ülkeyi modern bir endüstriyel güce dönüştürdüğünden bahsederler. Bunlara göre bu olgu, çoğunlukla uyum sağlayamamış olan fabrikalardaki çok sayıdaki genç işçinin varlığı ve rolü ile açıklanmaktadır. Bu genç işçiler, sıklıkla kırsal bir çevreden gelmiş, sendikasız ve fabrikanın kışla disiplinine uyum sağlamakta güçlük çeken insanlardır. Aynı zamanda profesyonel sertifikaları olsa da genelde alay kabilinden ücretler almaktadırlar. Bu durum bize hem kavgaya ilk girişenin işçi sınıfının en genç kesimi olduğunu, hem de Mayıs 68’i önceleyen önemli hareketlerin görece geç endüstriyelleşmiş batı Fransa’da geliştiğini anlamakta yardım edebilirler. Ne var ki sosyologların bu açıklamaları Mayıs 68’de mücadeleye neden sadece öğrencilerin girmeyip, her yaştan işçi sınıfının büyük çoğunluğunun da girdiğini açıklamayı başaramaz.

8

Ekim 2008 Aslında, Mayıs 68 ölçeğinde ve derinliğindeki bir grevin salt Fransa çerçevesinin çok ötesine geçen çok esaslı nedenleri bulunmaktadır. Eğer bu ülkenin bütün proleterleri kendisini bir genel greve atmışsa bu 1968’de henüz başlangıç aşamasında olan ve salt ‘Fransız’ değil bütün dünyayı vuran bir krizin bütün sektörleri vurmaya başlamış olmasındandır. Bu dünya ekonomik krizin (işsizliğin büyümesi, ücretlerin donması, üretim hedeflerinin yoğunlaşması ve sosyal güvenliğe yönelik saldırılar gibi) Fransa’da ki etkileridir ki 1967’den başlayarak işçi sınıfının mücadeleciliğini bize açıklayabilirler. “Avrupa’nın bütün sanayileşmiş ülkelerinde ve ABD’de işsizlik yükseliyor ve ekonomik öngörüler kasvetli bir hale gelmeye başlıyor. Britanya dengeyi korumak için önlemlerin arttırılmasına gitmişse de, en sonunda 1967’de pound’u devalüe etmek zorunda kaldı ve böylelikle bir dizi ülkedeki devalüasyonu da arkasından çekti. Wilson hükümeti istisnai bir kısıntı programı açıkladı. Bu program kamu harcamalarında büyük azaltmaları, ücretlerde sabitlenmeyi, tüketimde ve ithalde kısıntıları ve ihracatı arttırma çabalarını içermekteydi. 1 Ocak 1968’de alarmı çalıp ekonomik dengeyi korumak için elzem olan sert önlemleri alma sırası (başkan) Johnson’daydı. Mart’da dolardan kaynaklı bir finansal kriz baş gösterdi. Ekonomi basını 1929 krizinin hayaletini gün geçtikçe daha çok uyandıran karamsar bir tona gittikçe daha çok kaydı. Mayıs 1968 dünya ekonomisindeki çöküntü durumuna karşı işçi kitlelerinin en önemli tepkilerinden biri olmanın önemini göstermektedir” (Revolution Internationale [eski seri] no. 2 Bahar 1969). Gerçekten de, özel koşullar Fransa’da ki proletaryanın kriz içerisindeki kapitalizmin artan saldırılarına karşı ilk büyük kavgayı vermesine neden olmuştu. Fakat oldukça hızlı bir biçimde işçi sınıfının diğer uluslardaki kesimleri de sıraları geldiğinde mücadeleye katıldılar. Aynı nedenler aynı sonuçları doğurur. Dünyanın diğer ucunda Arjantin’de, Mayıs 1969’da bugün ‘Cordobazo’ olarak hatırlananlar gerçekleşti. Mayıs’ın 29’unda, askeri cuntanın sert saldırıları ve baskısı karşısında işçi mahallelerinde gerçekleşen bir dizi hareketlenmenin ardından, Cordoba’daki işçiler (tanklarla silahlanmış olmalarına rağmen) polis ve ordu güçlerine tamamen üstün geldiler ve (ülkedeki ikinci büyük olan) kentin hakimi durumuna geldiler. Devlet ancak ertesi gün büyük birlikleri çıkartarak ‘düzeni yeniden sağlayabildi’. Aynı esnada İtalya’da İkinci Dünya Savaşından beri en önemli işçi mücadelesi hareketi oluşmuştu. Grevler ilkin kentin temel fabrikası olan Turin’deki Fiat’tan başlayarak, Turin ve çevre bölgelerdeki diğer fabrikalara doğru yayılarak genişledi. 3 Temmuz 1969’da, kira artışlarına karşı sendikanın düzenlediği bir günlük bir eylemde öğrencilerin de katıldığı bir işçi kafilesi Fiat fabrikasına doğru yöneldi. Bunun üzerine polisle şiddetli çatışmalar patlak verdi.


DÜNYA DEVRİMİ

Bunlar pratik olarak bütün gece sürdü ve kentin diğer bölgelerine doğru yayıldı. Ağustos’un sonundan itibaren işçiler tatilden dönmeye başladığında, grevler yeniden başladı ve bu sefer Fiat’a ek olarak Milan’daki Pirelli’ye (lastik) ve diğer birçok firmaya yayıldı. Ne var ki Mayıs 68’den deneyim kazanan İtalyan burjuvazisi bir yıl önce Fransız burjuvazisi gibi afallamadı. Geniş toplumsal huzursuzluğun genelleşmiş bir karşıtlaşmaya dönüşmesini önlemeye çalışmak için de bu gerekliydi. Bu nedenle burjuvazinin sendika aygıtları toplu sözleşmelerin özellikle çelik, kimya ve inşaat sektörlerinde yenilenme dönemine girilmesinden, mücadeleleri dağıtmaya yönelik manevralar geliştirmek ve işçileri kendi sektörlerinde ‘iyi sözleşmeler’ hedefine kilitlemek için faydalandılar. Sendikalar sözde ‘bağlantılı’ grevler taktiğini geliştirdiler. Buna göre örneğin bir gün metal sektörü grevde olacak ertesi gün kimya sektörü ve sonraki gün de bu sefer inşaat sektöründe bir günlük grevler yapılacaktı. Kiraların artmasına ve yaşam koşullarına karşı bazı ‘genel grev’ çağrıları da yapıldı fakat bunlar bölge hatta kent düzeyinde kaldı. İşyeri düzeyinde ise sendikalar, döngüsel grevleri, bir fabrikanın ardından diğerinde gerçekleşecek grevleri, patronlara mümkün olduğu kadar çok zarar verip işçilerin mümkün olan en az zararla çıkabilmesi söylemi üzerinden savundular. Bir yandan da sendikalar kendilerinden kaçmaya yönelen bir tabanı kontrol edebilmek için ellerinden geleni yaptılar. Birçok firmada geleneksel sendikalardan bıkmış olan işçiler işyeri temsilcileri seçmişse de, bunlar CGIL, CISL ve UIL adlı üç sendika konfederasyonu tarafından birleşik sendikaların ‘taban örgütleri’ olarak sunulan ‘fabrika konseyleri’ biçiminde kurumsallaştırıldılar. Sektörlerdeki ‘eylem günleri’ ve bölge ya da kent düzeyinde kalan ‘genel grevlerin’ arka arkaya geldiği birkaç ay sonra işçilerin mücadeleciliğinin yerini tükenmişlik aldığında Kasım başı ile Aralık sonu arasında başarılı bir biçimde her sektörde toplu sözleşmeler imzalanabildi. Ve hareketin öncüsü olan çelik sektörünü ilgilendirdiğinden, en önemli toplu sözleşme olan sonuncusu imzalanırken, 12 Kasım’da

9

Ekim 2008 Milan’da bir bankada 16 kişiyi öldüren bir bomba patladı. Saldırı anarşistlerin üstüne atıldı (bu anarşistlerden biri olan Guiseppe Pinelli, Milan’da polis sorgusu sırasında öldü) fakat çok sonraları öğrenildi ki bu olayların kökleri devlet aygıtının kimi sektörlerinin içine kadar gitmekteydi. Burjuva devletinin gizli yapıları, bir yandan işçi sınıfının saflarına kafa karışıklığı yayması için sendikalara yardım ederken diğer yandan da devlet baskısının araçlarını güçlendiriyordu. İtalya proletaryası 69 sonbaharında harekete geçerken yalnız değildi. Daha az bir ölçüde Alman işçileri de Eylül’de ‘ücret ılımlılaştırması’ çerçevesinde sendikalar tarafından imzalanan antlaşmaya karşı patlak veren kendiliğinden grevlerle birlikte mücadeleye atılmıştı. Alman işçilerinden ‘gerçekçi’ olmaları bekleniyordu. Çünkü (Alman ekonomisinin savaştan beri ilk kez resesyona girdiği yıl olan) 1967’de gelişmeye başlayan dünya kapitalizminin sıkıntıları, savaş sonrası ‘mucizesini’ de etkileyen Alman ekonomisinin gerilemesi söz konusuydu. Almanya’da proletaryanın bu uyanışı oldukça geçici sürmüş olsa da özellikle önemliydi. Bir yandan Avrupa’nın en önemli ve en çok yoğunlaşmış olan kesimi buradaydı. Ama her şey bir yana, buradaki proletarya dünya işçi sınıfı içerisinde geçmişte olduğu gibi gelecekte de büyük bir önem taşıyacaktır. Ekim 1917’de Rusya’da dünya çapındaki kapitalist egemenlik tehdit edildiğinde, dünya devrimci dalgasının kaderinin düğümlendiği ve belirlendiği yer Almanya olmuştu. 1918 ile 1923 arasında Alman işçilerinin devrimci çabalarının uğradığı yenilgi, tarihin en korkunç karşı-devrimine kapıyı açmış oldu. Ve devrimin en ileri gittiği Rusya ve Almanya’da, bu karşı devrim en derin ve barbar biçimlerini (Stalinizm ve Nazizm) aldı. Fransa’da ki muazzam Mayıs 68 grevi, ve ardından gelen İtalya Sıcak Sonbahar’ı, proletaryanın bu karşı devrim döneminden çıkmaya başladığının kanıtlarını verdiler. Almanya’daki Eylül 1969 işçi mücadeleleri bu kanıtı ispatladılar. Ve daha kesin bir ispat da Polonya’da Baltık üzerinde 1970-71 kışında, otoritelerin ilkin verdiği kanlı bastırma çabasından (300 ölü) sonra geri çekilmeye ve işçilerin öfkesini çekmiş olan temel mallardaki fiyat artışlarını geri almaya zorlayan mücadeleler tarafından sağlandı. Stalinist rejimler karşıdevrimin en saf ete kemiğe bürünmüş halleriydiler. İşçi sınıfı burada ‘sosyalizm’ adına, ‘işçi sınıfının çıkarları’ adına gelmiş geçmiş en kötü teröre maruz bırakılmıştı. Polonya işçilerinin ‘sıcak’ kışı, karşı devrimin en ağır biçimiyle var olduğu burada, ‘sosyalist’ rejimlerde bile, sınıf mücadelesinin tekrar gündemde olduğunu ispatladı. 1968 sonrasında bütün dünya ölçeğinde burjuvazi ve proletarya arasındaki güç dengesindeki bu temel değişimi doğrulayan bütün işçi mücadelelerini burada sayamayız.


DÜNYA DEVRİMİ Sadece iki örnekten daha, İspanya ve Britanya örneklerinden bahsedeceğiz. Franko rejiminin uyguladığı vahşi baskıya rağmen İspanya’da, işçilerin mücadeleciliği kitlesel bir ölçekte 1974 yılında kendisini gösterdi. Navarre’deki Pamplona kentinde Fransa 68’inde sayılandan bile fazla bir işçi başına grev günü sayısı söz konusuydu. Bütün endüstriyel bölgeleri grevler vurdu (Madrid, Asturias, Bask ülkesi). Fakat ibret verici bir işçi dayanışması örneği göstererek bölgedeki bütün firmalara dokunan grevlerin en büyük yayılmayı gösterdiği yer Barselona’nın yoğun işçi merkezleriydi. Buralarda kimi zaman bir fabrikadaki grev sadece diğer bir greve destek amacıyla gerçekleşmekteydi.

10

Ekim 2009

1968’inin işçilerinin ardından ikincidir). Bu kavgacılık Britanya burjuvazisini başbakanını iki kere değiştirmek zorunda bırakmıştır. Sonuçta, Mayıs 68’in tarihsel önemi bugün bize söylendiği gibi ne ‘Fransa’nın özelliklerinde’, ne öğrenci isyanında, ne de ‘ahlaksal devrim’dedir. Bu tarihin önemi, dünya proletaryasının karşı-devrimden çıkması ve sermaye düzenine karşı yeniden kavgayı içeren yeni bir tarihsel döneme girildiğini göstermesidir. Bu dönemde, daha önceden karşı-devrim tarafından sessizliğe itilen ya da yok edilen proletaryanın politik akımları da yeniden gelişecektir. EKA’da bunların arasındadır. Bir sonraki makalede de bunu inceleyeceğiz.

Britanya proletaryasının örneği de, bu ülkede dünyanın en yaşlı proletaryası bulunduğu için ayrıca önemlidir. 1970’ler boyunca bu ülkedeki proleterler sömürüye karşı kitlesel mücadelelere gittiler (1979’daki 29 milyon grev günüyle Britanya işçileri, istatistiksel olarak Fransa

Fabienne Révolution Internationale Enternasyonal Komünist Akım Fransa Şubesi

BÜLENT ERSOY’UN YORUMLARI VE SAVAŞ “Eğer çocuk doğurabiliyor olsaydım onu gömmeyi kabul edemezdim” Bülent Ersoy bu yıl 24 Şubat’ta “popstar alaturka” adlı programda, insanların savaşta ölmesine dair duygularını açıkladığında, bu ülkedeki birçok kadın ve erkeğin duygularını da ifade etmiş oldu. Hiçbir ebeveyn çocuklarının eve tabut içerisinde dönmesini istemez. Ancak Ebru Gündeş milliyetçi klişeler üzerinden “şehitlerin ölmediği” lafazanlığı yaparak ve kendi oğlunu askere nasıl göndereceğini anlatarak militarizmi savunmuştu. “Sonra oğlunuzun ölü bedenini elinize alırsınız” Bu noktada hatırlanması gereken Ebru Gündeş’in artık Fatih’ten yoksul bir genç kız olmadığı tersine herkesin tanıdığı ünlü bir pop şarkıcısı ve televizyon yıldızı olduğu. Herkesin bildiği gibi Türkiye’nin güneydoğusundaki savaşta zenginlerin çocukları değil yoksulların çocukları ölüyor. Ebru Hanım’ın bu anlamda söylemek istediği şey kendi oğlunu “bu toprak, bu devlet, bu ülke” için feda etmeye hazır olduğu değil, işçilerin, köylülerin ve kent yoksullarının çocuklarını feda etmeye hazır olduğuydu. Ebru’nun Bülent’e yönelttiği ve onun “tam anlamıyla kadın olmadığı” yönündeki küçük düşürücü lafları da bu çerçevede anlamak gerekiyor. Bu saçmalıklar başkalarının çocuklarının ölmesini izlemeye hazır olanların ikiyüzlülüğünden başka bir şey ifade etmiyor.

“Ne söylediğimin farkındayım. İnsanların acı içerisinde öldüğünü görmek istemiyorum ve anneler ne dediğimi anlıyor. Eğer bana karşı bir dava açılırsa da kendimi savunmaya hazırım.” Programdan hemen sonra Bülent Hanım medyanın her köşesinden vahşice bir saldırıya maruz kalmıştı. Şu anda, ona karşı “halkı askerlikten soğutma yönünde propaganda yapmak” ile ilgili TCK’nın 138. maddesinden bir dava açılmış durumda ve 3 yıllık bir hapis cezası onu bekliyor olabilir. “Sürekli savaşa devam, savaşa devam diyoruz… Ve çocuklar gidiyor, sonra ise, cenazeler, kanlı gözyaşları ve acı çığlıklar…” Savaş, yirmi beş yıldır sürüyor. 40.000’e yakın insan öldü. Bundan en çok kimin canının yandığı açık ve bu da kesinlikle zenginler değil. Acı çekenler işçiler, köylüler ve kentlerdeki yoksullar. Bülent Hanım’ın çocuklarını savaşa gönderen annelerin ne hissettiğini anladığına dair söylediklerine karşı, programdan hemen sonra burjuva toplumunun bütün kurumları tarafından histerikçe yürütülen kampanyalara gelince… Bu kampanyalar yürütülürken, Türk bankaları rekor kârlar elde ediyordu. Kuzey Irak’ta barbarca bir emperyalist savaş yürütülüyor ve “anavatan”da da işçiler aşağılayıcı asgari ücrete mahkûm ediliyordu. Tüm bunlardan sonra, zenginlerin işçi sınıfı çocukları için timsah gözyaşı dökmesi, gerçekten öfkelendirici ve iğrenç. Sabri


DÜNYA DEVRİMİ

11

Ekim 2008

TÜRKİYE: BARBARLIĞIN KARANLIĞI

VE SINIF MÜCADELESİ ARASINDA Tehdit Nasıl ki Türkiye burjuvazi işçi sınıfını Çin’de olduğu gibi tam bir sefalete ve açlığa itip tamamen ihracata yönelik Çin benzeri bir üretime ya da kredilerle şişirilmiş bir balon ekonomiye geçmekte kararsızlık içindeyse politik taktikler bakımından da bütünüyle hedefsiz ve perspektifsiz durumda. Açık ki iki ucu da çıkmaz sokak olan bu iktisadi “çözümler” gibi Kıbrıs sorunundan AB’ye, Kürt “sorunundan” türban “sorununa” ve demokrasiye, Türkiye patronları ve bürokrasisi tam bir kafa karışıklığı ve çözümsüzlük içerisinde.

Kriz Sermaye medyası her gün uluslar arası finansal krizin kapitalizmin sonu olup olmadığına dair naifçe açık oturumlar ve köşe yazılarıyla bir gürültü yayadursun, dünya işçi sınıfı bu krizin etkilerini uzun süredir yaşamakta. Henüz 1980’lerden başlayarak biriken bu borç sarmalının kökeninde dünya pazarının aşırı doymuş olması durumu yatıyor. Üretilen malların çokluğunda bunların satılamayışı kapitalistleri daha 1970’lerden itibaren hayali önlemler almaya itti. Bu önlemlerden biri 1980’lerde Türkiye’de uygulanmaya başlayan iş sürecinin düzensizleştirilmesiydi. “İşçi sınıfının” yok oluşu diye duyurulan düzensizleşme aslında kitlesel işten çıkarılmalar ve ücretlerin yarı-zamanlı çalışma veya sanayi bölgelerinde ya da tuzla da olduğu gibi yarızamanlı güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaştırılmasıydı. Bunu Türkiye’de gerçekleştirebilmek ve işçi sınıfının direncini kırabilmek için devletin bir “darbe” yapması gerekmişti. Ne var ki bu da sorunu çözmeyince işçi sınıfını krediler verilerek onların sürekli tüketime teşvik edilmesi süreci başladı. Son zamanlarda iyice çığrından çıkmış olan bu kredilerin alınması için burjuvazi elinden gelen her türlü kolaylığı sağlıyordu. Bunun için devletin bilinçli uyguladığı enflasyonist politikalardan bile vazgeçilmişti. Ne var ki işçilerin gerçek ücretlerindeki her hangi bir artışın yokluğunda bu kredilerin anlamı sermayedarların “her şey yolunda” diyerek acı gerçeği geçiştirmesinden başka bir şey değildi. İşte şimdi R.T.E.’nin tabiriyle “bize vurmayacak” olan kriz Türkiye sermayesini böylesine derinden vurmaya hazırlanıyor ve bütün patronların dünya çapındaki rakiplerinin durumunun görüp tir tir titremesine neden oluyor.

Örneğin bugün türk ve kürt işçileri için emperyalist barbarlığın yansımasının en can alıcı olduğu “etnik” sorunda bunu görebiliyoruz. Devlet PKK’nın uzlaşmaya açık olduğu 1999 sonrası dönemde kendi iç kliklerinin ve yozlaşmış, tamamıyla çürümüş askeri bürokrasisine laf geçiremediği gibi toplumu emperyalist bir barbarlığa sürükleyerek yeni bir dehşeti yaratmaktan da acizdi. Irak savaşıyla birlikte egemen sınıfın bu zayıflığı kendisini iyice gösterdi ve ne açık savaş ne de “barış” yönünde atılabilecek her hangi bir adım atamadı. Diğer yandan benzer bir ayrım Kürt patronları içerisinde de yaşandı. Ne var ki bu devletin tavır almadaki bu zayıflığı liberallerin yaydığı pasifist yanılsamaları güçlendirmekten başka bir işe yaramadığı gibi işçi sınıfı açısından ideolojik olmaktan çok öteye giden sıkıntılar yarattı. Daha bu ay (Ekim) Adıyaman’da, işsiz Türk proleterlerinin asgari ücretle sefalet düzeyinde yaşayan kürt işçilere milliyetçi sloganlarla ve allahuekberlerle, türk bayrakları ellerinde saldırmaları bunun en net göstergesi. Bunun gibi sayısız örnek devletin ve patronların zaafında toplumun giderek daha da yozlaşması ve çürümesi ve sonuçta işçi dayanışmasının genelleşmesinin önünde ciddi engeller yaratmaktadır. Bu noktada soru devletin ve patronların bu zayıflık ve perspektifsizliğinin kökeninde ne yattığıdır. Bu soruya ancak sınıflar arasında dünya çapında geçerli olan güç dengeleri ve bunların tarihsel dönüşümü çerçevesinde bir yanıt verilebilir. 1990’lar da Rusya’da ki cani devlet kapitalizminin iflası asla kapitalist sahtekarların ve sözde “özgürlükçülerin” iddia ettiği gibi Marxsizmin ya da “komünizmin” çöküşü değildi. Bu çöküş devlet kapitalizminin bu sert biçiminin çeyrek yüzyıldan beri süren dünya ekonomik krizi karşısında çöküşüydü. Ne var ki bu çöküş bütün dünya emperyalist ilişkileri açısından onarılmaz bir krizi de beraberinde getirdi.


DÜNYA DEVRİMİ Artık “demokratik” ve “sosyalist” kutuplar dağıldığından emperyalist bloklar içerisinde devletler arasındaki ittifakı koruyacak bir hedef kalmamıştı. Bundan sonra sadece İngiltere, Almanya ve Fransa gibi büyük kapitalist devletler değil bir çok “üçüncü dünya” ülkesi ve hatta türlü ulusal kurtuluş hareketleri eski efendilerine ters çıkarları savunabilmeye başladılar. Türkiye burjuvazisi de bu durumu derinden yaşadı ve Irak savaşında tezkereye onay çıkmamasında olduğu gibi eski büyük birader ABD’nin “demokratik haçlı seferinden” kendini ayırmasında bu belirginlik kazandı. Ne var ki bu “ulusal bağımsızlıkçı” (!) tavır Türkiye patronlarını sadece daha derin bir krize ve kaosa itti. Sermayenin ekonomik, politik, kültürel ve toplumsal hedefsizliği 1980 sonrası toplumsal dejenerasyondan kürt sorunundaki kronik çözümsüzlüğe kadar bir çok sorunda kendisini gösterdi. Koskoca bir işçi kuşağı (malum 1980 kuşağı) içerisinden büyük bir nüfus daha hiç iş yaşamı ve kolektif dayanışmayla tanışamadan kronik bir işsizlik ve çok düşük ücretli iş sonra yine işsizlik döngüsüne hapsoldu. Bu da abuk sabuk akıl dışı tarikatların hızla büyümesinden, tamamen hedefsiz bir öfke korku sarmalına hapsolmuş milliyetçi paranoyayı besledi. Devletin kendi çürümüşlüğü ise, ordu içerisinde özellikle de güney doğuda gelişen ve uyuşturucu-silah ticareti gibi yollarla semiren neredeyse yarı feodal kesimlerin belirmesi olgusunda iyiden iyiye kendisini gösterdi. Kendi payına Kürt ulusal kurtuluş hareketi de Türkiye işçi sınıfının soruna bakış açısını görmezden hatta onu hiç politik hesaplarına katmayarak giriştiği askeri mücadelesinde aynı çözümsüz yaklaşımı izlemektedir. Milliyetçi histerinin bu denli güçlü olduğu bir ortamda enternasyonalist dayanışmanın kurulmasını imkansızlaştıran saldırılar, sadece Kürt ve Türk masum işçi çocuklarının ölümüyle değil, Türk devletinin artan ve kendisini meşrulaştıran saldırılarıyla birlikte gelmektedir. Sorunun salt demokratik ya da silahlı bir çözümünün olduğuna inanan bir kesimden artık bir şey beklenemez. Cephedeki Türk askerleri silahlarını kendi patronlarına ve generallerine doğrultmadan bitmeyerek genişleyecek olan bu kanlı cehennem ancak işçilerin kendi sınıf alanlarında, sınıf dayanışmasını ulusal bağlarına karşı genişletmesiyle mümkün olabilir. Dolayısıyla sermayenin ve devletin krizi her anlamda toplumsal çürüme olarak işçi sınıfının saflarına sızdı ve sinmeye başladı. Bugün işçi sınıfının karşılaştığı bu tehdit –toplumsal çürüme ve milliyetçi/dinci/Kemalist/liberal v.s. histeriler- günden güne birikerek yüzyılın başında ve ortasında dünya işçi sınıfının maruz kaldığı emperyalist savaş tehdidinin boyutlarına erişmektedir. Çünkü bizzat sınıf dayanışmasının önünde ciddi ve ölümcü bir engel olarak durmaktadır. Bu kriz her yandan gelen ekonomik, politik

12

Ekim 2008

ve askeri tehditlerle büyümekte ve devletin temellerini çürüttükçe onu her an işçi sınıfının üzerine yıkılmaya daha da eğilimli hale getirmekte. Direnç Ne var ki bu hiç de ümitsiz olmayı gerektirmiyor. İşçi sınıfı nasıl 1. Dünya Savaşını kendi sınıf alanında mücadele ederek, emperyalist savaşı devrimci iç savaşa çevirerek bitirmeyi başarmış ve Rusya’da dünyanın ilk devrimini gerçekleştirmeyi başarmışsa bugün de devletin ve patronların çürüyen yükünü sırtından atmaya muktedirdir. Bunun işaretleri bütün dünyada mevcut. Çin’den Almanya’ya, Mısır’dan Bangladeş’e kadar dünyanın her yerinde işçi sınıfı yeniden mücadeleye sarılıyor ve krizin de derinleşmesiyle birlikte önünde açılan fırsatları değerlendirmek için daha kararlı ve deneyimli hale geliyor. Türkiye’de de kanlı operasyonun arifesinde onca milliyetçi histeriye rağmen gelişen Telekom grevinde, Novamed veya birkaç yıl önce gerçekleşen Çorum mücadelelerine, işçi sınıfının belli farklı kesimleri mücadeleye atılmaya istekli ve kararlı görünüyorlar. Ne var ki bu kesimlerin önünde çok ciddi ve büyük engeller bulunuyor. Bunun en başında sermayenin çeşitli kesimlerinin yaydığı kafa bulandırıcı mistifikasyonlar bulunuyor. Şimdi bunlardan birkaçını incelemeye çalışalım. Bu ideolojik manipülasyonlardan ilkini demokrasi söylemi oluşturuyor. Sermayenin çanak yalayıcıları için demokrasi öyle sihirli bir değnek ki, kürt sorunundan, çevresel-ekolojik yıkıma, işçi “haklarından” –ama asla ücretler değil- sözde “türban” sorununa bir çok konunun çözümünü bu oluşturuyor. Sermayenin bu eski göz bağının yeniden mecliste Ufuk Uras ve dışarıda troçkistlerden sol-liberallere çeşitli çevreler tarafından uyandırılmasının nedeninin burjuvazinin politik çözümsüzlüğü olduğuna yukarıda değinmiştik. Dolayısıyla bu engel işçi sınıfının militan mücadelesine ikame edilip kapitalist toplumun her anlamda yaşadığı krize sınıflar üstü bir çözüm olarak sunuldukça sınıf mücadelesinin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Devletin krizi derinleştikçe demokrasi yalanı azalacağına azıtıyor ve proleter politik çevrenin içerisindeki bir çok insana sızmaya devam ediyor. Dahası bu yalanın içerikteki belirsizliği onun her tür sorun karşısında önceden hazır ve geçerliliği kendinden menkul bir tür belirsiz formülasyonlar dizisi olarak belirmesini engellemiyor. Öz-yönetimden, anadilde eğitime, anayasal krizden türban sorununa sınıf “körü” bu “çözümler” sadece kapitalist toplumun krizini gizlemeye yarıyor.


DÜNYA DEVRİMİ

13

Ekim 2008

bir örnek. Ama sonuçta işçilerin öne çıkıp kitlesel olarak mücadele edebileceğini gösteren bu tarz örnekler şüphesiz ki krizin derinleşmesiyle birlikte artabilecektir. Sermayenin işçilerin yaşam koşullarını her hangi bir tutarlı ideolojik mazeret sunmaktan aciz bir biçimde düşürdüğü mevcut kriz koşullarında bu güneşin her gün doğması kadar geçerli bir beklenti olacaktır. Sorun, bunların genel hedef ve doğrultusunun genelleşmiş bir sınıf dayanışması kurabilmesi, Kürt-Türk düşmanlığını aşması ve işsizleri peşine takabilmesi ve nihai olarak da dünya proletaryasının mücadelesiyle birleşebilmesindedir. Hedef İşçi sınıfının karşılaştığı diğer bir engeliyse sendikalar oluşturuyor. Kar oranlarının işçilerin yaşam ve çalışma koşullarının ölüm derecesinde zorlandığı birçok geri sektörde bu koşulları düzeltme yönündeki işçi sınıfı inisyatiflerinin tek şansı bu sektörlerin doğası gereği yaygın ve geniş bir dayanışmadan geçmesine rağmen sendikaların bunları nasılda tekil işletmeler düzeyine hapsetmek için manevralar yaptığını son yıllardaki grevler boyunca gördük. Tek tek mücadelelerin bu yolla zamansızca patlaması ve sendikal bürokrasinin içsel kavgalarında araç olarak kullanılması sonucu işçilerin enerjisi kimi zaman aylar süren tüketici mücadeleler sonucunda harcanıyor ve bu zaman zaman radikal söylemler arkasına gizlenerek yapılıyor. Sendikalar işçi sınıfının daha örgütlü ve deneyimli olduğu memur ve işçi kesimlerinde de benzer taktikleri uygulamaktan geri kalmıyor. Örneğin uzun bir mücadele deneyimi ve kararlılığına sahip olan memur kesiminde her toplu sözleşme döneminde çeşitli sendikalar aralarındaki iş bölümü gereği önce işçileri bölüp sonra da onların kararlılığını sınamak için hedefsiz ve tüketici eylemler ile sınıfı bir kere daha bölüyorlar. Buna karşılık bu gün Türk ve Kürt emekçilerinin asıl direnç noktasını gerçek anlamıyla enternasyonalist bir dayanışmadan başka bir şey oluşturmuyor. Sınıfın güçlerinin böylesine dağınık, bölük pörçük ve yorgun tutulması için yapılan sendika, sol parti ve sekter ideolojik ayrıştırmalara karşı, en örgütlü ve kararlı olan kesimlerde bir bilincin ve dayanışmanın yavaş yavaş gelişmesi gerekiyor ve bunun gelişmeye başladığı görülüyor. Bunun yolu da sanayi işçilerinin, serbest sanayi bölgelerinde çalışan emekçilerin ve memurların, ortak grev asamblelerinde bir araya gelebileceği bir mücadele sürecinden geçiyor. Bu süreç ise belli ki hemen gelişmeyecek. Dahası bu kimi yenilgilerin sınıfın bilincinde birikmesini bile gerektirebilir. Sendikal manevraların kısmen harcadığı Telekom grevi buna iyi

Ne var ki bu perspektifin gelişmesinde sınıfın içerisinden çıkmış olan politikleşmiş işçi çevrelerine önemli bir görev düşüyor. Çünkü böylesi bir dayanışmanın kurulabilmesi ve sendikalar ya da demokrasi ilüzyonu gibi engellerin aşılabilmesi için bu çevrenin netliği ve bir anlamda da öncülüğü gerekiyor. Kitlesel mücadele dönemlerinde örgütlü bir politik müdahalenin önemini yıl dönümünde olduğumuz Rus Devrimi çok net bir biçimde göstermektedir. Toplumsal yıkımın ve kapitalist ekonomik iktidar aygıtlarının insanlığı sürüklediği çöküşün derinliği düşünüldüğünde bu çaba tıpkı 1. Dünya Savaşındaki enternasyonalist çekirdeklerin gösterdiği çaba kadar değerli ve gerekli hale gelmiştir. İşçi sınıfı mücadele içerisine girdiği her seferinde yorumcu veya izleyici konumunda kalmak politikleşmiş işçilerin kaderi değildir. Bunlar örgütlü ve militan bir faaliyet yoluyla kendi tartışmalarından ve işçilerin geçmiş deneyimlerinin derslerinden çıkardıkları sonuçları sınıfın geneline yaygınlaştırabilir ve tartışabilirler. Bu tartışma da şüphesiz işçi sınıfının önündeki engellerin aşılmasında altın değeri taşıyacaktır. Dolayısıyla enternasyonalist ve sınıf mücadeleci çizgisinden vazgeçmeyen politik işçi grupları ve bireylerinin şimdiden bu tartışmayı örgütsel sorunu da merkeze alarak yürütmesinin yaşamsallığını görmek gerekmektedir. Bir diğer noktada bunu artarak belirginlişmekte olan dünyanın her yerinde gelişen politik işçi çevreleriyle birlikte yürütmek. Enternasyonalist ilkenin olmazsa olmazı olan böylesi bir tartışma enternasyonalist bir komünist müdahalenin de temelini oluşturacaktır. Dolayısıyla; 3. Enternasyonalin ve Rosa Luxemburg’un çağrısı halen geçerli ve acil; YA SOSYALİZM YA BARBARLIK. Ya kapitalist barbarlık içerisinde yok oluş ya da işçi sınıfının dünya çapındaki komünist devrimi. Temel


DÜNYA DEVRİMİ

14

Ekim 2008

Dünya Devrimi Aşağıdaki EKA Yayınlarını Destekler: Accion Proletaria (İspanya) Apartado de Correos 258, 46080 Valencia, İspanya Internacionalismo (Venezüella) Siyasi koşullar nedeniyle posta kutusu kapatılmıştır. İspanya’daki adresle iletişime geçebilirsiniz Internationalism (ABD) Internationalism 320 7th Ave. #211 Brooklyn, NY 11215 ABD Internationalisme (Belçika) BP 1134, BXL 1, 1000 Bruksel, Belçika Révolution Internationale (Fransa) RI, Mail Boxes 153, 108 rue Damremont, 75018 Paris, Fransa Rivoluzione Internazionale (İtalya) CP 469, 80100 Napoli, İtalya Weltrevolution (Almanya) Postfach 410308, 50863 Köln, Almanya Weltrevolution (İsviçre) Postfach 2216, CH-8026 Zürich, İsviçre Wereldrevolutie (Hollanda) Postbus 339, 2800 AH Gouda, Hollanda World Revolution (İngiltere) BM Box 869, London WC1N 3XX, İngiltere Revolucion Mundial (Meksika) Apartado Postal 15-024, C.P 02600, Distrito Federal, Mexico, Meksika Communist Internationalist (Hindistan) POB 25, NIT, Faridabad, 121001, Haryana, Hindistan Internationell Revolution (İsveç) Box 21 106, 100 31 Stockholm, İsveç

Dünya Devrimi’nin yeni sayılarını, yayınladığımız kitapçıkları ve Gece Notları’nın eski sayılarını PDF olarak size göndermemizi istiyorsanız solkomunist@yahoo.com adresine, Enternasyonal Komünist Akım’ın yayınlarına abone olmak için international@internationalism adresine veya isimle hitap etmeden yanda belirtilen posta adreslerine yazınız. Tartışma devrimci hareket için hayati bir öneme sahiptir. Siyasi faaliyetlerimizin en önemli unsurlarından biri, temel ilkelerimizin tanımladığı üzere “Proleter mücadelenin amaçlarının ve yöntemlerinin ve tarihsel ve anlık koşullarının siyasi ve teorik olarak netleştirilmesi”dir. Bu bize göre ancak devrimci saflar içerisinde farklı düşünce ve görüşlerin karşılaşması ve tartışılmasıyla mümkündür. Bu yüzden okuyucularımızı, internet sitemizin dahil olduğu yayınlarımızda savunduğumuz görüşler ve analizlere dair yorumlarını, fikirlerini ve eleştirilerini bizimle paylaşmaya teşvik ediyoruz. Bütün ciddi yazışmaları mümkün olan en kısa sürede yantıtlamak için elimizden geleni yapacağız, fakat kısıtlı kaynaklarımız bunun hemen gerçekleşmesine imkan vermeyebilir. Genel ilgi görebilecek konulardaki yazışmaları ve bizim cevabımızı bize yazan kişinin onayıyla yayınlayabiliriz.


DÜNYA DEVRİMİ TEMEL İLKELER Enternasyonalist Komünist Sol Aşağıdaki Siyasi İlkeleri Savunur

- Kapitalizm Birinci Dünya Savaşı'ndan beri çöken bir toplumsal sistemdir. İki defa insanlığı kriz, dünya savaşı, yeniden yapılanma ve yeniden krizden oluşan barbarca bir döngüye sürüklemiştir. Seksenlerde bu çöküşün son evresine, çürüme evresine girmiştir. Bu geri çevrilemez tarihsel düşüşün sunduğu iki ihtimal vardır: ya sosyalizm ya da barbarlık; ya dünya komünist devrimi ya da insanlığın yok oluşu. - 1871 Paris Komünü, koşulların olgunlaşmamış olduğu bir dönemde proleteryanın bu devrimi gerçekleştirmek için ilk denemesiydi. Kapitalist çöküşün başlamasıyla bu koşullar yerine getirildikten sonra, 1917'de Rusya'da gerçekleşen Ekim devrimi, emperyalist savaşa son vermiş ve daha sonra birkaç yıl daha devam etmiş olan uluslararası devrimci dalganın bir parçası olarak gerçek dünya komünist devrimine doğru atılmış ilk adımdı. Uluslararsı devrimci dalganın yenilgisi, özellikle 1919-23 arası Almanya'daki yenilgi, Rusya'daki devrimi yalıttı ve hızla yozlaşmaya mahküm etti. Stalinizm, Rus devriminin bir ürünü değil, mezar kazıcısı oldu. - SSCB'de, Doğu Avrupa'da, Çin'de, Küba'da vb. ortaya çıkan ve ‘sosyalist' veya ‘komünist' adıyla alınan devlet mülkiyetine dayanan rejimler, kendisi çöküş döneminin önemli bir niteliği olan devletçi kapitalizme doğru evrensel eğilimin özellikle vahşi bir türünden başka bir şey değillerdi. - 20. yüzyılın başlangıcından beri bütün savaşlar, büyük küçük bütün devlet arasında uluslararsı alanda bir yer etme mücadelesinin bir parçası olan ölümcül emperyalist savaşlardır. Bu savaşlar insanlığa daima yükselen bir ölçekte ölüm ve yıkımdan başka hiçbir şey getirmemiştir. İşçi sınıfı savaşlara ancak uluslararası dayanışma ve bütün ülkelerde burjuvaziyle savaşarak karşı koyabilir. - Bahanesi ister etnik, ister tarihsel ister dini olsun, bütün milliyetçi ideolojiler - ‘ulusal kurtuluş', ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı' vs işçiler için gerçek zehirlerdir. Onları burjuvazinin şu veya bu kesiminin tarafını tutmaya çağırarak işçileri bölerler ve onları savaşların ve sömürücülerinin çıkarları uğruna birbirlerini katletmeye yöneltirler. - Çöken kapitalizmde parlementolar ve seçimler bir maskaralıktan başka hiçbir şey değildir. Parlementer sirke katılma yönündeki her çağrı sadece bu seçimlerin sömürülenler için gerçek bir seçenek sunduğu yalanını güçlendirmeye yarayabilir. Burjuva hakimiyetinin özellikle ikiyüzlü bir biçimi olan ‘demokrasi' köklerinde kapitalist diktatörlüğün Stalinizm veya faşizm gibi diğer biçimlerinden farklı değildir. - Burjuvazinin bütün kesimleri tamamen gericidir. Bütün sözde ‘işçi' partileri, ‘Sosyalist' ve ‘Komünist' (artık eski‘Komünist') partiler, solcu örgütler (Troçkistler, Maoistler, eski-Maoistler ve resmi anarşistler) kapitalizmin siyasi aygıtlarının sol kanadını oluşturmaktadır. Proleteryanın çıkarlarını burjuvazinin bir kesiminin çıkarlarıyla karıştıran bütün ‘halk cephesi', ‘anti-faşist cephe' ve ‘birleşik cephe' taktikleri sadece proleter mücadeleyi boğmaya ve saptırmaya yarar. - Kapitalizmin çöküş dönemiyle birlikte, heryerdeki sendikalar kapitalist düzenin proleterya içerisindeki organlarına dönüştürüldüler. Sendika örgütlerinin çeşitli biçimleri, ister

15

Ekim 2008

‘resmi' örgütler olsun ister ‘taban' örgütleri, sadece işçi sınıfını kontrol altında tutmaya ve mücadelelerini baltalamaya yarar. - İşçi sınıfı kavgasını yaymak için, mücadelelerini, genişlemenin ve örgütlenmenin kontrolünü, bağımsız genel kitle toplantıları ve seçilmiş ve her an geri çağırılabilir delegelerin oluşturduğu komiteler aracılığıyla alarak birleştirmelidir. - Terörizm hiçbir şekilde işçi sınıfı mücadelesinin bir yöntemi olamaz. Eğer kapitalist devletler arasındaki daimi savaşın bir ifadesi değilse geleceği olmayan bir toplumsal katmanın ve küçük-burjuvazinin çürümesinin bir ifadesi olan terörizm, her zaman burjuvazinin kendi amaçları doğrultusunda kullanması için uygun bir zemin olmuştur. Küçük azınlıkların gizli faaliyetlerini savunmak, proleteryanın bilinçli ve organize kitle faaliyetlerinden doğan sınıfsal şiddeti savunmanın tamamen karşıtıdır. - İşçi sınıfı komünist devrimi gerçekleştirebilecek tek sınıftır. Onun devrimci mücadelesi engellenemez bir biçimde işçi sınıfını kapitalist devletle yüzleşmeye itecektir. Kapitalizmi yok etmek için, işçi sınıfı bütün mevcut devletleri devirmek ve dünya çapında proleterya diktatörlüğünü, bütün proleteryayı yeniden örgütleyecek işçi konseylerinin uluslar arası iktidarını kurmalıdır. - Toplumun işçi konseyleri tarafından komünist dönüşümü ne ‘öz-yönetim' ne de ekonominin millileştirilmesi anlamına gelir. Komünizm, işçi sınıfının ücretli emek, meta üretimi, ulusal sınırlar gibi kapitalist toplumsal ilişkileri bilinçli bir şekilde yok etmesini gerektirir. Bu da bütün faaliyetlerin insani ihtiyaçları karşılamaya adandığı bir dünya toplumunun yaratılması anlamına gelmektedir. - Devrimci siyasi örgüt işçi sınıfının öncü kolunu oluşturur ve sınıf bilincinin proleterya içerisinde genelleşmesinde faal bir etmendir. Görevi hiçbir şekilde ‘sınıfı örgütlemek' veya sınıfın adına ‘iktidarı almak' değildir. Devrimci örgütün görevi mücadelelerin birleşmesine ve işçilerin kontrolü kendileri için kendilerinin almasına doğru giden hareketin faal bir parçası olmak, bir yandan da proleteryanın kavgasının devrimci siyasi hedeflerini çıkartmaktır. Faaliyetlerimiz Proleter mücadelenin amaçlarının ve yöntemlerinin ve tarihsel ve anlık koşullarının siyasi ve teorik olarak netleştirilmesi. Proleteryanın devrimci faaliyetlerine doğru giden sürece katkı yapmak amacıyla uluslararası ölçekte birleşik ve merkezileşmiş örgütlü müdahale. Devrimcilerin, işçi sınıfının kapitalizmi devirmesi ve komünist toplumun yaratılması için kaçınılmaz olan gerçek bir dünya komünist partisi kurma amacıyla yeniden örgütlenmesi. Kökenlerimiz Devrimci örgütlerin ilkeleri ve faaliyetleri işçi sınıfının geçmiş tecrübelerinin ve tarih boyunca işçi sınıfının doğurduğu siyasi örgütlerinin çıkardıkları derslerin bir ürünüdür. Dolayısıyla EKS kökenlerini Marks ve Engels'in Komünist Ligi'nde (1847-52), üç Enternasyonal'de (Enternasyonal İşçi Birliği, 1864-72, Sosyalist Enternasyonal, 1889-1914, Komünist Enternasyonal, 1919-28) ve 1920-30 arasında ve başta Alman, Hollanda ve İtalyan Komünist Solları olmak üzere yozlaşan Üçüncü Enternasyonal'dan ayrılan sol fraksiyonlarda görür.


DÜNYA DEVRİMİ

16

Ekim 2008

ERGENEKON VE TÜRKİYE BURJUVAZİSİNİN İÇ ÇATIŞMALARI Burjuvanın kendi siyasal gerilimlerine her zaman olduğu gibi yine ergenekon süreciyle müdahil olmamız bekleniyor. Bir tarafta “derin devlet” adı altında statükocu kemalist yapılanma, diğer tarafta “derin devlet”le mücadele eden “demokrasi” savunucusu siyasal islam, AKP. Bir çok sol yapılanma için, ikisinden birine taraf olmanın “toplumsal muhalefet” açısından hep önemli olduğu düşünülmüştür. Peki komünistler ne yapmalı. Komünistlerin proletaryanın enternasyonel çıkarları için politika yapmaktan başka asli bir görevi yoktur. İşte tam bu nokta da sürecin proletarya açısından değerlendirilmesi gerekir. Böylesi bir tahlil yapılmadığında çok kolayca “gericilikle” mücadele adına cumhuriyet deskteklenip ergenokcular ile aynı noktada buluşulabildiği gibi; demokrasi adına, darbe karşıtı hissiyatı güçlendirmek adına siyasal islam ile yanyana gelinebilir. Fakat asıl mesele hangi tarafın politikasını yapmanın sınıf mücadelesinde proletaryanın çıkarına olduğudur. Aslında uzun uzun analizler yapmaya gerek yok; her iki tarafın bir şekilde savunusu proletaryanın çıkarına olmadığı gibi, aksine sınıf mücadelesine engel oluşturmaktadır. Böylesi bir durumda taraf olmak komünistlerin burjuva siyasetine eklenmeleri anlamına gelmektedir. Aslında böyle bir durum komünistlerin mücadele tarihinde sık sık karşılaştıkları bir durumdur diyebiliriz. Bu noktada taraf olma hissiyatını ideoloji ile açıklamak oldukça mümkündür. Çok net olmasına rağmen bu durumun kafa karışıklığı yaratamasındaki asıl mesele aslında demokrasi yanılsamasıdır. Yani, komünist mücadele proletaryanın mücadelesinin bir semptomu olan demokrasiyi yada “demokratik gelişmeleri” proletaryanın mücadelsinden ayırıp, bu semptomu ana sorun olarak görmeye başladığında, taraf tutma ihtiyacı duyacaktır. Demokrasi burjuvazinin tarih sahnesine çıktığından beri en çok vurguladığı ve ideoloji olarak en rahatça kullandığı fikir olsa gerek. Marksizmde, Marx’ın Alman İdeolojisi’nden beri anlatılmaya çalışılan; ideolojinin, sınıf çelişkileri ve onun sonuçları ve sınıf mücadeleleri üzerine kurulan bir gölge oyunu olduğudur. Dolayısıyla, ülkedeki temel sorunları demokrasi ekseni üzerine oturtmak, kaçınılmaz olarak ergenekon gibi bir durumda taraf tutma ihtiyacına dönüşecektir. Ergenekon için marksist bir analiz yapılması gerekirse; Öncelikle, "ergenekon"da mesele kesinlikle sadece akp'nin kapatılma süreci ve buna kaşrı bir darbe karşıtlığı olmamalı. Resme daha geniş bakarak, sınıfsal bir açıklama getirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu meselenin özellikle, ABD 'nin İran ısrarı ve BOP 'dan bağımsız olamayacağı gibi, Türkiye burjuvazisinin de talebi doğrultusunda gerçekleştiğidir. Burjuvazi açısından iki siyasal tercih bulunuyor: kemalist ve statükocu bir siyasi iktidar ile, liberal, siyasal islamcı bir

ikitidar arasındaki tercih. Küresel sermaye ile bütünleşmek ve çıkar ilişkisinde daha çok söz sahibi olmak isteyen burjuvazi açısından, buna engel teşkil edebilecek bazı politik sorunlar var: Avrupa Birliği, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu ve tüm bunların yanında İran'a karşı olası bir müdahale ve emperyalizm. Bu bağlamda, kemalist statükocu siyasal tercihin Kürt sorununda ve Kıbrıs konusunda hiç bir çözüm istemediği ortada. Öte yandan, bu tercihin, ABD ve AB'ye karşı olan anti-emperyalist milliyetçi duruşu burjuvaziyi AB konusunda sıkıntıya sokacağı gibi, ekonomik açılım çözümünü doğuda aradığı açıktır. Öte yandan, ABD'nin İran'a olası operasyonu içinde Türkiye'ye ihtiyaç duyacak olması ve ABD'nin de Türkiye'de siyasal tercih olarak AKP'yi benimsemesi önemli durmaktadır. Bu gerilim sürecinde Tüsiad'ın ve de Ordu'nu olaya taraf olmaması ve sessiz kalması da bu durumu netleştirmektedir. İşte bu noktada AKP' ye düşen rol bahsettiğim sorunları kısmen çözmek isteyen burjuvazinin talebidir. Sırtında kambur oluşturmuş Kürt sorununa da, Kıbrıs sorununa da bir açılım getirip önündeki siyasal sorunlardan da kurtulmak istejen bir sermaye mevcut. Bu sorunlara karşı direnç gösterebilecek statükocu siyasal tercih, belirli sınırlarda tasfiye sürecidir, ergenekondur. Tabi bu süreç bu kadar doğrusal ilerlemiyor. AKP müdahalesi bu bağlamda kemalist kanat için karşı hamleler doğurmuştur. Her ne kadar seçilmiş konumlarda hakim olsa da atanmış konuma karşı verdiği tepki elbette sıkıntılı olacaktır. Aslında yine Ergenekon operasyonlarının ve Ümraniye’deki evin basılmasının akp'nin kapatılmasından çok önce olması, hemen arkasında kapatmanın gelmesi bu resmi tamamlamaktadır. Ayrıca, açık bir şekilde önemli belgelerin TSK’dan sızdırılıp medyaya ulaştırılması ve ergenekon operasyonlarının polisin bazı kademelerince bilinmemesini de önemli olarak görüyorum. Ayrıca egemenlerin bu kadar yoğun "işleri" varken, emekçilerin olası (belediye işçilerinin grev girişimi) muhalefetine de çok sert tepki göstereceği açıktır. Öte yandan da burjuvazinin devlet eliyle yakın tarihte işlediği pislikleri göstermelik bir şekilde temizleme durumudur. Son söz, durum açıkça burjuvazinin toplumdaki demokrasi meşruiyetini kullanarak kendi çıkarlarına uygulamasıdır. Dolayısıyla bu noktada komünistlerin yapacağı tek şey meselenin sınıfsal çelişkilerini açığa vurmak ve taraflardan birinin bir şekilde yanında olmanın proletaryanın enternasyonal çıkarlarına zarar vereceğinin politikasını yapmaktır. Sınıflar arası barışa, halklar arası savaşa hayır! Fırat


DD2