Page 1

PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ Cilt 2, Sayı :14

KARL MARKS (1818-1883) İşçi sınıfının öğretisi bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marks 5 Mayı 1818’ de Almanya’nın Trier kentinde doğdu. 18 Mart 1883’ de Londra’ da yaşama veda etti. Karl Mark, kapitalist toplumun bilimsel tahlilini kapitalist üretim yasalarını bu yasaların gelişmelerinin nihai sonuçlarını ilk kez ortaya çıkardı. Engels ile birlikte kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu olarak sosyalizme yol

MART

2005

açacağını bilimsel olarak ispat etti. Proletaryanın devrimci rolünü ilk onlar gördü. Kendisinden önceki bütün modern iktisatçıların tersine kapitalist toplumun daha önceki toplumsal üretim ilişkileri gibi tarihsel olarak üretim ilişkilerinin gelişmelerinin belirli bir dönemine tekabül ettiğini bu döneminde kendisinden öncekiler gibi geçici, ölümlü olduğunu gösterdi. Kapitalizmin mezar kazıcılarının proletarya olduğunu, bunun ise tek tek işçilerin istek ve arzularının bir sonucu değil tarihin gelişmesinin bir sonucu olduğunu gösterdi. Karl Marks, yaşamının büyük bir kısmını verdiği dahiyane eseri Das Kapital’ lerde modern iktisatçıların yanına bile yaklaşmakta güçlük çektiği değer yasasını keşfetti. Yeni olan kapitalist toplumun bilimsel tahlillerini veren bu yasadır. “Bu güne 1


kadar ki insanlık tarihi sınıf savaşımları tarihidir” diyen Marks sınıf savaşımını bulan ilk iktisatçı sosyal bilimci değildir. Bu savaşımı, işçi sınıfının zaferine, proletarya diktatörlüğüne kadar vardıran Marks’ tır. O, sadece var olanı anlamakla kalmadı. Onun değişiminin yasalarını da keşfetti. Marks’ ı bilimsel sosyalizmin kurucusu yapan temel öğretilerinden birisi belki de en önemlisi budur. İnsanlık tarihinin sınıfsız topluma akışı (komünizm) içinde öğretileri yaşayacaktır. Karl Marks’ ın öğretisinin ölümü ancak insanlığın, tüm yer yüzünde ezenle ezilen olarak ayrışmasının bittiği, sınıflı tarihin sonuna dek yaşayacaktır. Marks’ ın başlıca eserleri; 1844 El yazmaları, Felsefenin Sefaleti, Ücretli Emek ve Sermaye, Fransa’ da Sınıf Savaşımları, Luis Bonapartenin 18. Bromaieri, Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Bay Vogt, Ücret Fiyat Kar, Das Kapital 12-3 cilt (son iki cildi ölümünden sonra Engels tarafından yayına hazırlanmıştır.) Gotha Programının Eleştirisine Katkı, Artı-değer Teorileri 3 Cilt 2

Bunların dışında Engels ile birlikte ortak yazdıkları; Kutsal Aile, Alman İdeolojisi, Komünist Parti Manifestosu’ dur. MARKSİZM LENİNİZM HER ZAMAN GÜNCEL VE BİLİMSEL ÖĞRETİ EMPERYALİZMİN DİĞER YÜZÜ Uluslar arası emperyalist paylaşımın bu günkü hareketi kapitalist üretim ilişkilerini ve ekonomik örgütlenmesini yeniden yapılandırma çabası içinde bir takım uygulamaları uzun süredir gündemde tutmakta ve uygulamalarıyla işçi sınıfı düşmanlarınca çarpıtılarak gündem oluşturulmaya çalışılmakta ve işçi sınıfının mücadelesi çarpıtılmaya, yön değiştirilmeye çalışılmaktadır. Bu bilinçli çalışma yer yer gündeme tepkileri, beraberinde getirmekte bu da burjuvaziyi ürkütmekte, sorunları çözüm addettikleri konulardan vazgeçirtmektedirler. Emperyalizmin küçük kapitalistlere ve onun hükümetlerine verdiği görev


gereği burjuva emperyalistlerinin isteklerini yerine getirirken uygulayacağı kriterler belirlenmiş, bunlar burjuva basını ve iletişim mecralarında “halkın yararına” “kamu çıkarına” vs. adlar altında savunulmaya çalışılmaktadır. 1980’li yıllardan beri devam eden emperyalist burjuvazinin dünyayı yeniden paylaşım düzeni (Küreselleşme - Yeni Dünya Düzeni) emperyalist devletlerin şu yada bu biçimde parçalarını oluşturan diger devletler kah İMF’nin, kah Dünya Bankasının veya Uluslar arası emperyalist sermayenin yönlendiricisi başka örgütleri aracılığıyla organize etmeye çalışırken Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği Kopenhang Kriterleri adı altında hayata geçirme çabaları içindedirler. Yaptırınları ya direk ABD emperyalizminin savaş ve vahşet ordusu tarafından yada NATO gibi uluslar arası emperyalist ülkeler savaş ve vahşet ordusu tarafından yerine getirilmektedir. İşte ekonomik, siyasi, her alanda yeniden yapılanma çabaları emperyalist tekellerin uluslar

arası iş bölümü ve paylaşım kriterleri içerisinde yol almaya devam etmektedirler. Bunların bir bölümü “özelleştirme” dedikleri mülkiyeti ve işletmesi devletin elinde bulunan, Türkiye’de KİT’ler diye adlandırılan egemen burjuvazinin denetimindeki işletmelerin dev tekel gruplarına peşkeş çekilmesi, bu alanların bir kısmının tamamen faaliyetten çekilerek üzerine düşen görevleri layıkıyla yerine getirmektedirler. İşte son günlerde bu konuda “direnişlere” konu olan SEKA iş yerlerinin “özelleştirme” kapsamında kapatılma çabaları yine sokaklara itilecek işçilerin direnişiyle karşı karşıya kalındı. İşçi sınıfının proleter önderlikten yoksun oluşu işçilerin kendiliğinden oluşan direnişlerine yön vermede küçük burjuva unsurlara kalmakta ve bunların çabalarıda ancak burjuvazinin kendi çarkları içinde “çözümler” üretilmektedir. Ya mahkemelere başvurularak umutlar dağıtılmakta yada yerlerinden binlerce kilometre uzaklarda işyerleri gösterilerek sürgün yolları gösterilmektedir. Tabi çözüm olarak gösterilen 3


bu çabalar yine mahkemelerin kararlarını açıklamasıyla veya Cumhur Başkanının konuyla ilgili yasayı onaylaması ile sona ermektedir. Fakat küçük burjuvalar ve işçi sınıfı düşmanları bunlara sıkı sıkı sarılmaları için işçilere sürekli empoze etmekte çözüm için başka düşünce ve yollar üretilmesine engel olmaya çalışmaktadırlar. SEKA işçileri epeyden beri böyle bir arbedenin içerisinde Sözüm ona sendikaların “keskin” önerileri de dahil olmak üzere bir süre sonra kof çözümler ortaya çıkmaktadır. Son genel seçimlerde bu günkü iktidar partisine oy veren SEKA işçileri şimdi de Sendika ve Muhalefet partileri tarafından arkadan hançerlenmektedir. Birileri “kendi işyerlerinden bir günlük ayrılmama “ eylemi yaparken diğerleri “işçilerin başka işyerlerinde istihdam edilene kadar mücadeye devam “ edilmesi kararları alarak hayata geçirmeye kararlı görünüyorlar. Diğer yandan Hükümetin başkanı Erdoğan “bu işi uzattınız “. “SEKA şova dönüştü, tahammül edemeyiz” türünden tehditler savurarak 4

ilgili birimlerine gereğini yapmaları konusunda işaretler ve mesajlar vermektedir. Erdoğan devamla:”Yasal merciler, yargı kararını vermiştir, Artık bundan sonra yürütme bu kararı uygulama aşamasına gelmiştir." İşçi sınıfının ekonomik mücadelesini bile doğru dürüst yönetemeyen sendikalar diğer alanlardaki işçileri ve emekçi halkı duyarlı kılmayı bir türlü başaramamaktadır. Bu sonuç da bize Maksizm-Leniizmin bir kez daha doğrulandığını, işçi sınıfının her türlü mücadelesinin onu kurtuluşa götürecek yolda sonuna kadar ancak komünist önderliğe sahip, denenmiş, sınanmış çelikten bir zırh gibi marksistleninist teoriyle donanmış siyasi partisi olmadan daha ileri götürülemeyeceğini doğrulamıştır. SEKA işçilerinin ve arkasındaki emekçilerin direnişi elbette takdir edilmesi gereken şanlı bir mücadeledir. Onlar hertürlü riski göze alarak el yordamıyla zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeylerinin kalmadığını “anlamış” mücadelesinin her aşamasında sınıfın kurtuluşunun mücadele


yolunda tarihe bir sayfa yazmışlardır. Bu gün SEKA işçileri 51 gün sürdürdüğü direnişini İZMİT Belediyesine devir edilmekle son buldurmuştur. SEKA direnişi 10 Mart günü, işgal eyleminin 51. gününde, Türk-İş ile hükümet arasında imzalanan anlaşma ile sonuçlandı. İşçiler arasında yapılan oylama ile anlaşmaya onay verildi. Hükümet adına Binali Yıldırım'ın yeraldığı anlaşmada, Kocaeli Belediye Başkanı, Türk-İş Başkanı, Selüloz-İş Genel Başkanı ve İzmit şube başkanları katıldılar. Açıklamaya göre fabrika her şeyiyle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'ne devredildi. " Bu anlaşmaya 760 işçiden 510 ‘nu kabul oyu vermiş, 13 oy boş, 61 oy olumsuz olarak kullanılmıştır. Böylelikle işçiler sadece bu gün için çalışabilecekleri bir işlerini elde etmelerini yeterli görmüşlerdir. Medya da günlerdir konuşulan ipe sapa gelmez bir sürü konu birden kesilmiş herkes yoluna devam etmeye başlamıştır. Kapitalistler kendisine kar getirmeyen (artı-değer sağlamayan) hiçbir alanda

faaliyet göstermemekte buna tahammül edememektedir. Eğer üstlenip de yapmak zorunda kaldığı işleri diğer kapitalistlerle ortak yürütmeye devam etmektedirler. “uzay çalışmaları, yollar” direkt kazançlar sağlamasa da dolaylı olarak sağladıkları kazançları ortak olarak sağlamaktadırlar. Grekirse bu konularda kazanç sağlamak için yasalar çıkartıp uygulamaya koymaktanda geri kalmamaktadırlar. Paralı yol ve köprülerin anlamı budur. İşçi sınıfının ve emekçilerin bilmesi gereken burada mülkiyetin kime ait olduğu ve bunun üzerine tasarrufun nasıl yapılacağıdır. Kapitalizm içerisinde mülkiyetin tasarrufu tamamen mülk sahibi kapitalistlere aittir. Bunların karlı ve verimli çalıştırılması kapitalistlere aittir. Verimli çalıştırmanın kapitalizm şartlarında işçiler tarafından anlamı kötü çalışma koşulları, uzun iş günleri ve düşük ücretlerdir. İşçi sınıfı tüm üretici güçleri eline geçirmeden, bunlar üzerinde egemenliğini kurmadan, faaliyetini artıdeğer üzerine değil, insanlığın ihtiyacına yönelik olarak 5


sürdürmediği sürece bu kölelikten kurtulamayacağı gibi bu gün her şeyi göze alarak elde ettikleri hakları üç gün sonra yeniden başka mücadeleleri beraberinde getirecektir. İZMİT Belediyesi daha bu günden SEKA işçilerinin devrini şu sözleriyle algılayarak ilerdeki sonucun daha bu günden haberini vermektedir. “Seka işçisiyle nikah yaptık, başlık parası ağır oldu” (İzmit Belediye Başkanı Zaman Gazetesi 11 mart 2005) Görünen o ki bu gün için çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin yükseltilmesi, iş günlerinin ve çalışma saatlarının kısaltılması konusunda işçi sınıfının mücadelesi siyasi mücadeleyle birleştirilmez ve önderi, partisi tarafından yol gösterici olmassa daha gereksiz ve boş mücadelelerden, çabalardan kurtulmaları mümkün değildir. Aksi halde daha çok verimlilik masalları, karlılık maslalları dinler kafalarımız lüzümsuz birçok şeyle şişirilerek üzerinde durmamız gereken konuları unutmuş oluruz. 6

Kurtuluş kapitalizm içinde geçici çözümler de değil sosyalizmdedir. M. Dündar Mart 2005 KADINLAR OLMADAN DEVRİM OLMAZ (8 Mart Dünya Kadınlarına) 8 Mart her yıl dünyanın her yanında işçiler, emekçiler, devrimciler ve komünistler tarafından gündeme alınıp değişik yönleriyle yine kadınlara ve erkeklere içlerinden gelen duygularını anlatmaya çalışmaktadırlar. Kapitalizmin egemen üretim biçimi haline gelmesiyle birlikte üretime soktuğu işgücünün niteliği ve çeşidide giderek artış göstermiş ilk başlarda güçlü, adaleli, daha çok bedenen yararlandığı üretim süreci kapitalizmin gelişimi ile birlikte giderek biçimsel değişimlere uğrayarak teknolojinin ve işbölümünün gelişimi sonucu çocuk ve kadın emeğini de üretime sokmuştur. Bu süreç içerisinde sosyolojik ve fizyolojik açıdan güçsüz bu insanlara çalışma koşulları ve işgünü üzerinde denetimsiz uygulamalar ve bitip


tükenmeyen kapitalist basıkılar sonucu dayanılmaz hal alan çalışma koşulları çalışan emekçiler tarafından isyanlara varan direnişlerle karşılanmıştır. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı bu mücadelesi halen devam etmekte, kapitalizm sürdüğü sürece de devam edecektir. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte üretimde kullanılan işgücünün niteliği, çeşidi ve dağılımını ve bunların çalışma koşulları ile ilgili en ayrıntılı bir şekilde anlatan işçi snıfı önderlerinden F. Engels’in o Eşşiz eserini salık veririz. (İngilterede Emekçi Sınıflarının Durumu 1845) F.Engels kapitalizmin bu dönemine denk düşen çalışma koşullarını en iyi biçimde derleyerek işçi sınıfının bilgisine sunmuştur. Bu dönem kapitalizmin en acımasız çocuk ve kadın emeğini aşırı derecede sömürüsünü olşturduğu dönemdir. Sabah 05’den akşam saat 20’lere kadar süren iş saatleri ve aşırı derecede yoğun sömürü koşulları yaşanmaktaydı bu koşulları kapitalizmin baskın olduğu bütün ülkeler

yaşamakta ve birbirine benzer koşullarda kadın ve çocuklara yönelik sömürüye, çalışma koşullarına ve işgünü saatlerine karşı direnişler yoğunlaşmakta giderek kapitalistlerin baskılarıda artmakta olduğu bir dönemdir. Kapitalistler emekçi sınıfın bu direnişine devletin resmi güvenlik güçlerinide yanlarına alarak cevap vermekte yüzlerce, binlerce insan değişik sebeplerle hayatını kaybetmekte, sakat kalmakta, işlerinden olmakta, aç ve sefil bir hayata mahkum edilmektedir. O günde kapitalizmi şirin göstermeye çalışanlar bu günde benzerleri ile aynı duygular içinde olabilmektedirler. Bunun için 6 mart’ta İstanbul da yapılan gösterinin polis tarafından saldırısı aynı duyguların tekrarından başka bir şey olmayıp sadece yer ve zaman farkı yaşanmaktadır. 8 Mart 1857'de New York'ta 40 bin kadın dokuma işçisi ağır çalışma koşullarını protesto etmek için greve başladılar. kapitalizmin ABD'deki temsilcileri, grevi kanla bastırdılar; 111 işçi kadını katlettiler. Ama bu 7


mücadele, dünyanın her yerindeki kadınları etkiledi. Kadınlar iki kere ezilmeye, iki kere sömürülmeye karşı başkaldırmaya başladılar. 1910'da toplanan Sosyalist Enternasyonal'de 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak ilan edildi. Dolayısıyla son derece açıktır ki, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün amacı ve anlamı, onların anısını yaşatmak ve onların sömürü düzenine karşı mücadelesini kesintisizleştirmektir. Bunu işçi sınıfının mücadelesiyle birleştırmek ve sosyalizm ile nihai kurtuluşunun yolunu açmaktır. Yaşasın işçi sınıfının sosyalizm mücadelsi. Mart 2005 M. Dündar

Geçen Sayıdan Devam. (TÜRKİYE SOSYO EKONOMİK YAPI) 8

Önemli Not: Bu yazı dizisi bu yayının görüşlerini yansıtmamakta, sadece bu konuda tartışmaların oluşması yönünden okuyucu kitlesine bilgilendirme açısından yayımlanmaktadır. BÖLÜM 4 CUMHURİYET SONRASI TARIMSAL YAPI, KÖYLÜLÜĞÜN FARKLILAŞMASI Tarımsal yapı kırsal alandaki mülkiyet yapısı ile buna koşut olarak oluşan iş bölümü ve toplumsal ayrışmadır. Tarımsal yapıdaki değişiklik ise, bu mülkiyet yapısı ve iş bölümü ile toplumsal ayrışmanın değişmesidir. İnsanlık gelişiminin ve toplumsal değişimlerin temel dinamiği insanın gerek doğa gerekse insan ile ilişkisini belirleyen üretim araçlarının gelişimindeki ilerlemedir. Üretim araçlarının gelişimi, üretim ilişkilerinin yapısını ve giderek tüm toplumsal alt yapıyı değiştirerek yeni bir sosyo-ekonomik yapılanmanın oluşumunu sağlar.


Biz bu bölümde Türkiye tarımının cumhuriyet sonrası gelişimini kapitalistleşme sürecini incelemeye çalışacağız. Kapitalistleşme sürecini belirleyen temel özellikler vardır. Bu özelliklerin kapitalizmin ortaya çıkıp gelinen yere kadar olan süreçte değişmediğini (gelişmeleri de buna dahil) ortaya koyarken ülkemizdeki gelişiminde bu temel özelliklere dayandığını da ortaya koymaya çalışacağız. Kapitalizmin temel özelliklerinden bir bölümü kendinden bir önceki üretim biçimi içinde yer almış ancak asıl olarak kendini kapitalizm içerisinde ortaya koymuştur. Kuşkusuz kapitalizmin en temel göstergelerinden birisi meta üretiminin varlığıdır. “ürünün meta şeklini aldığı üretim biçimi, yada doğrudan değişim için üretilmesi, burjuva üretim biçiminin en genel ve en ilkel biçimidir. Bunun için bu günkü egemen ve karakteristik biçimi ile olmamakla birlikte epeyce eski bir tarihte ortaya çıkmıştır.” (K.C.I. Sy.97) meta üretiminin varlığı ve özellikle bu süreç içerisinde emeğin özgünleşmesi ve iş gücünde

özellikle meta haline gelmiş olmasıdır. Meta üretimi yapısal bir değişme ürünüdür, başlıca nesnel ön koşulu Pazar için üretimin başlamasıdır. Tabi bu durum sadece tarımsal ürünlere özgü değildir. Buradaki konumumuz gereği tarımsal ürünlere yönelik anlatıyoruz. “... ister sınai olsun, ister tarımsal olsun hiçbir üretici tek başına ele alındığında değer yada meta üretmez onun ürünü ancak belirli toplumsal karşılıklı ilişkiler kapsamı içinde bir değer ve meta anlamına gelir. (K.C.III. Sy.564) Tarımsal yapıda meta üretimi ve Pazar ilişkisi içerisinde somutlaşan kapitalistleşme sürecinde en önemli değişken işgücünde meta olarak pazar ilişkilerinin içine çekilmesidir. Meta üretiminin büyümesi ve ücretli emeğin gelişmesi sanayiye oranla başka biçimlerde görülür. “...Tarımın gelişimi sanayinin gelişimindeki yolu aynen izlemez bunda kuşku yoktur, tarımdaki gelişmenin kendine özgü yasaları vardır.” (Lenin, Tarım Sorunları Sy.11) Bu yasaların özgüllüklerinin ötesinde son tahlilde tarımın 9


gelişimi ve ücretli emeğin oluşturduğu tarım proletaryasının büyümesi kapitalistleşme sürecini simgelemektedir. Bu oluşum sürecinin dinamizmi ile modern teknoloji ile Pazar için üretim yapmaya başlayan tarımda mülkiyet yapıları değişmeye doğrudan üreticilerin mülksüzleştirmeleri köylünün topraktan kopma olayında belirginleşmeye başlar. Bu olay toprak genişletmenin yani büyük toprak sahipliliğinin oluşumunun sonucudur. Diğer bir sonuç ise iş gücünün açığa çıkması ve bu iş gücünün oluşturduğu iç pazarın yaratılmasıdır. Bu gelişimin yol açacağı yapısal dönüşüm süreci içinde, iş bölümü ve toplumsal farklılaşma da gelişerek yeni biçimler alacak yani tarımsal toplumun sınıfsal yapısı değişecektir. “Meta ekonomisi ortaya çıkınca iç pazarda ortaya çıkar. İç pazarda bu meta ekonomisinin gelişmesi ile ortaya çıkar ve toplumsal iş bölümünün yayılma derecesi onun gelişme düzeyini belirler; iç Pazar meta üretiminin ürünlerde iş gücüne uzanması ile yayılır; ve ancak iş gücünün 10

meta haline dönüşmesi ile orantılı olarak kapitalizmin tüm ülke ekonomisini kucaklar ki bu ekonomi esas olarak, kapitalist toplumda gitgide daha önemli bir yer tutan üretim araçları sayesinde gelişir.” (R.K.G.Sy.52) Türkiye tarımında kapitalist ilişkilerin gelişmesi 1948’lere gelinceye dek tarım yapısında yavaş ilerleyen bir yapı gözlemlenmektedir. Bu değişme 1949’da n sonra hızlanmıştır. Zira 1948-1959 yılları Türk tarımında makineleşmenin başladığı bir dönemdir. Traktör ve biçerdöver sayısı bu dönemde artmıştır. 1948 yılına dek yerel Pazar için üretim yapan üreticilerin yaygın olduğu Türkiye köylerinde dış Pazar için üretim yapan yerlerin varlığı kuşkusuz yadsınamaz. Tütün, pamuk, çay, fındık üretilen alanlar iç pazarla birlikte dış pazara yönelik üretim işletme büyüklükleri çok farklılaşmama toprak kutuplaşmasında ise Türkiye tarımsal yapının dönüşümü hızlandıran iki önemli etken ortaya çıkmıştır. 1- Tarımda insan ve hayvan gücünden makine gücüne


geçilmesi tarımsal makineleşme. 2- İç pazarın gelişmesi yerel pazarlardan ülke pazarına yönelik üretimin yaygınlaşması. İşte bu iki önemli olgu tarımsal işletme büyüklüklerinde dönüşüm için güçlü bir baskı mekanizması olmuşlardır. “Gördük ki kapitalist üretimde bir iç pazarın oluşmasının temeli küçük çiftçilerin, tarım girişimcileri ve tarım işçileri olarak çözülme süreçleridir.” (RKG Sy.53) ülkemizde de kırsal alandaki ilişkileri oluşturan değişimleri köylülüğün farklı tabakalarını ve bunlar arasındaki toprakların dağılımını, mülkiyet yapısını, ortaklık ve kiracılık ilişkilerini büyük toprak sahiplerinin ve küçük üreticilerin toplam işletme içerisindeki yüzde oranlarını, bunların tarımsal nüfus içindeki yerlerini ve yine kırdaki sınıf farklılaşmasını inceleyeceğiz. Kırsal üretim yapısındaki, belli başlı gelişmeler. Olan, birim başına verimlilikleri, ürün dağılımlarını ekilen alanlardaki ürünün yapısına bunun köylülük tabakaları ve bölgeler

arasındaki ilişkiler açısından durumunu modern tarımsal girdileri, köylülük gelirindeki değişimleri taban fiyatlarını, harcamalarını koymaya çalışacağız. Bunlar kırsal alan üretimindeki belli başlı gelişmeleri toprak sorunu, sınıfsal farklılaşma, bunların çözümü konusundaki düşünceleri doğrudan ilgilendirdiğinden ayrıntılara inmeye çalışacağız. Ayrıntılar okuyucuya sıkabilir ve okumaktan uzaklaştırabilir. Fakat ayrıntılar düşüncelerin netleşmesi konusunda bizim açımızdan önem taşımaktadır. Bu önemi göz önüne alarak başlayabiliriz. Ülkemizdeki tarım işletmelerinin büyük çoğunluğu işletmecilik açısından bakıldığında ekonomik tarımsal üretim yapabilecek arazi büyüklüğüne temel işletmecilerin arazi varlıklarının çok parçalı dağınık ve küçük birimlerden oluşması tarımsal yapıdaki bozuklukları ortaya koymaktadır. Buna rağmen Türkiye tarımı 1980’lerde ekonominin en önemli sektörü olma özelliğini korumaktadır. Ulusal 11


nüfusun halen %55 civarındaki bir kısmı kırsal alanda yaşamaktadır. (1990 yılı itibarı ile bu %41 dir.) Tarımsal yapı kırsal alandaki mülkiyet yapısı ile buna koşut olarak oluşan işbölümü ve toplumsal ayrışmadır. Tarımsal yapıdaki değişiklik ise bu mülkiyet yapısı ve işbölümü toplumsal ayrışmanın değişmesidir. Bu değişimlerin temel dinamiği ise insanın gerek insan gerek doğa ile ilişkisini belirleyen üretim araçlarının gelişimindeki ilerlemedir. Üretim araçlarının gelişimi üretim ilişkilerinin yapısını ve giderek tüm toplumsal yapıyı etkiler. Bu gelişim üretim ilişkilerini ve toplumsal alt yapıyı değiştirerek yeni bir sosyo ekonomik yapılanmanın oluşumunu sağlar. Bu alanda gelinmen yere kadar Türkiye tarımsal yapısından kapitalizmin gelişme yasalarına bağlı olarak geçirdiği değişikliklerin bu temel yasalara bağını ve temel özelliklerini incelemeye çalışacağız. Zira kapitalizmin temel özelliklerinin kendisini ortaya koyması, meta üretiminin varlığı, ürünün meta şeklini alması ve özellikle bu 12

süreç içerisinde emeğin özgürleşmesi ve işgücünün de özellikle meta haline gelmiş olması ülkedeki bazı değişimleri ortaya koymada önemli noktalar olarak kendisini göstermektedir. “..kapitalizm için iç Pazar toplumsal işbölümünü derinleştiren ve doğrudan üreticileri kapitalist yada işçiye dönüştüren, gelişen kapitalizmin kendisi tarafından yaratılır. İç pazarın gelişme derecesi ülkedeki kapitalizmin gelişme derecesidir.” (RKG Sy.52) Türkiye tarımının genel çizgileri ile niteliksel bir dönüşüme uğradığı 1930’lar sonrası gelişimi pazara açılma olgusunda odaklanan kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi önemli sonuçlar doğurmuştur. Kırsal toplumsal yapısı sınıfsal farklılaşmaya ve kutuplaşmaya başlamıştır. Bu dönüşüm gelişmiş kapitalist tarım işletmeleri arasındaki iki uçlu bir kutuplaşma biçiminde bir görünüme sahip olmakla birlikte, mülkiyet ve işletmelerin işledikleri alanların genelde küçük ve çok parçalı olması ve giderek ufalanması ile birlikte çizgileri ile küçük


köylülük, yarı feodal feodal büyük işletmeler ve köy çevresindeki tefeci tüccar sermayesinden oluşan geleneksel yapıların çözülmesi gelinen yerde oldukça farklılaşmış unsurlardan oluşan bir yapıya dönüşmüştür. Kapitalist üretim ilişkilerine özgü nitelikler taşıyan bu sınıfsal yapı; tarım işçileri, yarı proleter unsurlar, küçük köylü işletmeleri orta büyüklükte işletmeler, büyük kapitalist işletmeler ve bunların tarım araç ve gereç rantına dayanan işletmecilikleri ve yarı-feodal toprak ağalığı gibi kesimlerden oluşmaktadır.

( Devam edecek....) EMPERYALİZM VE DEMOKRASİ Emperyalist burjuvazi ve onun çeşitli türden sözcüleri demokrasi ve özgürlük sözcüklerini son günlerde dillerinden düşürmez oldular. Demokrasinin erdemlerini saymakla bitiremiyorlar. Burjuva basın bunlarla dolup taşıyor. Kendilerininde “demokrasinin vazgeçilmez

unsurlarından” biri olduğunu söyleyen “hür basın” yazarları 1 nisanda yürürlüğe gireceğini söyledikleri “yeni TCK” karşısında tir tir titriyorlar. Sanki burjuvazinin çıkarlarının farklı biçimlerde dile getirilmesinden başka “çok seslilik”leri varmoş gibi “basına pranga” manşetleri atmaktalar. “Türkiye Gazeteciler hapishanesi olmasın” türünden korkularını dile getirenlerin demokrasisi işçi sınıfı ve sömürülen emekçiler için gerçek bir hapishanedir. Burjuvaların biçimsel demokrasisi, ( resmi ya da anayasal eşitlik) fiili eşitliğin (uzlaşmaz sınıfların varlığının ) üstünü örter. Devrimci burjuva demokrasisi, burjuvazinin feodalizmin egemen sınıfları ile giriştiği sınıf savaşının ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Üretim ilişkilerinde feodalizmin temel ilişkisi kişisel bağımlılığın yerini sermaye almıştı, siyasal bir biçim olarak devlette de monarşinin yerini burjuva cumhuriyeti aldı. Burjuva toplumu ulus olarak örgütledi. Bu dönemin üretici güçleri bu biçim altında gelişmekteydi. Burjuvazinin egemenliğinde üretici güçler son derece hızlı bir gelişme 13


gösterdiler. O kadar hızlı ve dev boyutlarda geliştirdilerki bizzat burjuvazi ve onun yarattığı ilişkiler üretici güçlerin gelişmesinin önüne engel haline geldiler. “Ekonomik açıdan emperyalizm ( yada malisermaye “çağı”- sözcükler önemli değil) kapitalizmin gelişmesindeki en yüksek aşamadır, üretimin çok büyük ve engin boyutlara ulaşmasıyla serbest rekabetin yerini tekele bıraktığı aşamadır. Emperyalizmin ekonomik özü budur. Tekel kendini, tröstlerde, birliklerde (eyndicates), vb. dev bankaların mutlak kudretinde (omnipatence), hammadde kaynaklarının kapatılmasında vb. banka sermayesinin yoğunlaşmasında , vb. ortaya koyar. Ekonomik ekel her şey demektir. Bu yeni ekonominin tekelci kapitalizmin ( Emperyalizm tekelci kapitalizmdir. ) siyasal üst yapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekel e tekabül eder. Rudolf Hilpeding, Mali Sermaye adlı kitabında gayet haklı olarak 14

‘mali sermaye, özgürlük için değil, egemenlik için çabalar ‘ der.” ( Lenin Emperyalist Ekonomizm Marksizmin Bir Karikatürü S.39 ) Kapitalizm kendi içinde nitelik değişikliği geçirerek emperyalizm aşamasına ulaştı. Serbest rekabetin olduğu dönemin sonlarına doğru ilk belirtileri ortaya çıkan üretici güçlerin önünde engel olma, tekellerin egemenliğinde bütün yönleriyle egemen hale geldi. İçinde hapsoldukları kapitalist kabuk kırılmadan emperyalist kapitalizmin üretici güçlerinin gelişmesi, nitelik değişikliğine uğramaları artık mümkün değildir. Ekonomik özdeki değişiklikler siyasal üst yapıda , devlet biçiminde demokrasiden siyasi gericiliğe doğru yol aldı. Devrimci çağında monarşileri yıkıp kralların ve soyluların kellelerini uçuran burjuvazi , emperyalist-kapitalizmle birlikte “anayasal krallık” ya da “meşruti monarşi” ler talep etmekle yetinen bir liberal büyük burjuvazi ortaya çıktı. İşçi sınıfının sosyalizm (burjuvaziden kurtuluş) mücadelesi karşısında büyük burjuvazi gericelişmiştir. Demokratik Cumhuriyet talebi


küçük burjuvazinin eline geçti. Feodalizmin ve monarşilerin varlığını süedürdüğü tamamlanmamış burjuva devrimleinde devrimci bir rol oynadı. Proletarya ise sosyalizm için mücadele etmekteydi. Burjuva devrimi yaşayan toplumlarda, anayasal krallıklar peşinde koşan burjuvazi burjuva devriminin sona erdiği yerlerde siyasi gericiliğe (Bonapartçı krallıklar) baş vurdu. Ama bu demek değildirki emperyalizmde demokrasi mümkün değildir. Kapitalizmin bu gelişmiş biçiminde, demokrasi, işçi sınıfının reform uğruna yürüttüğü mücadele ile mümkündür artık. Ne emperyalist burjuvazi, ne de “stratejik ortaklıkları” nın siyasal eylemi demokrasi ile sonuçlanmaz. Demokrasi mücadelesi artık kopmaz bir biçimde sosyalizm mücadelesine bağlanmıştır. Demokrasi sorunu ile devrimin gelişmesi birbirine bağlıdır. Bunun için önce tarih içindeki gelişme üzerine söylenenlere kulak verelim: “Somut siyasal amaçlar somut koşullar içerisinde belirlenmelidir. Herşey görelidir, her şey akıp gider ve

her şey değişir. Alman sosyaldemokrasisi cumhuriyet istemini programına koymuyor. Almanya’da durum öyledir ki, bu sorun pratikte sosyalizm sorunundan ayrılmaz. (Engels Almanya için 1891 Etfurt Programının taslağını yorumlarken cumhuriyetin ve cumhuriyet için savaşımın öneminin küçümsenmesine karşı uyarılarda bulunmuş olsa bile!) . Rus sosyaldemokrasisinde cumhuriyet isteminin program ve ajitasyon dışı bırakılması diye bir sorun hiçbir zaman olmamıştır bile, çünkü ülkemizde cumhuriyet sorunu bizde söz konusu edilemez. 1898’in Alman sosyal-demokratının cumhuriyet sorununa özel bir ağırlık vermemiş olması oldukça doğaldı ve bu , ne bir şaşkınlığa ve nede bir suçlamaya neden olabilir. Ama 1848’de sorunu arka plana iten bir Alman sosyaldemokratı düpedüz bir devrim haini olurdu. Soyut gerçek diye bir şey yoktur. Gerçek her zaman somuttur. Rus otokrasisine karşı savaşımın son bulacağı ve Rusya’da demokratik devrim döneminin geçmişte kalacağı bir zaman gelecektir, o zaman, 15


proletaryanın ve köylülüğün demokratik diktatörlük vb konusunda “ifade birliği”nin sözünü etmek bile gülünç olacaktır. O zaman geldiğinde, proletaryanın sosyalist diktatörlüğü sorununa doğrudan değineceğiz ve bundan daha ayrıntılı bir biçimde söz edeceğiz. Şimdilik ileri sınıfın partisi, demokratik devrimin çarlık üzerindeki kesin zaferi uğruna en etkin bir biçimde savaşım vermeden yapamaz. Ve kesin zafer, proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünden başka bir anlama gelmez.” (Lenin Burjuva Demokrasisi Ve Proletarya Diktatörlüğü Sy. 26,27) Lenin’in Rusya ve Almanya üzerine 1905 temmuzunda ki düşünceleri cumhuriyet sorunu (aynı anlama gelen demokrasi sorunu nitelenmeside kullanılır. F.Engels Ailenin Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeninde burjuva demokrasisi yerine demokratik cumhuriyet demektedir.) devrimin gelişmesi tarafından belirlendiğini göstermekte. Fransız devrimi 1851’de Bonapartçı Krallığı tarih 16

sahnesine çıkardığında Alman küçük burjuvaziside, proletaryanın kapitalizmin kapısını çalmasından korkuya kapılır, kendini dünkü düşmanı feodal soyluluğun kollarına atar, müttefiki köylülüğe ihanet eder, kilise ile uyuşur. Ve Almanya’da burjuva devrimi Engels’in deyimi ile salyangoz yürüyüşü ile ilerlemeye başlar. Bundan sonra artık tüm dünyada büyük burjuvazinin istemleri devrimci burjuva demokrasisi için değil anayasal krallık içindir. Yani monarşilerin devrimci tarzda yıkılışı için mücadele etmez. Çünkü tarih sahnesine brjuva devrimlerinde önderlik edecek yeni bir sınıf, işçi sınıfı çıkmıştır. Büyük burjuvazi ise işçi sınıfının başında olduğu bir devrimden ürküntüye kapılır. Bunun için Rus ve burjuva devrimlerinde liberal büyük burjuvazi monarşiye karşı gerçekten devrimci tarzda (Fransız tipi) mücadele etmemiştir. Tarihsel koşullarda onun yolu demokrasi ile ayrılmıştır. Rusya’da burjuva devrimi, işçi sınıfı için yararlı biçim olan , işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü ile sonuçlanmadı. Sınıflar


arasındaki ilişkilerin değişmesi sonucu taktiksel değişikliklerini, işçi sınıfı partisinin programına yansıttı. Devrimin girdiği yeni süreç işçi sınıfının yoksul köylülük ile ittifakını gerektiriyordu. İşçi sınıfı artık onlarla birlikte diktatörlük için mücadele edecektir. Lenin’in Fransız ve Alman devrimlerinde burjuvazinin durumuna Marks’dan aldığı pasajlar ile karşılaştırır. Müttefiki köylüler demokrasiye karşı tutumu konusunda şu sonuçlara ulaşır: “Şimdi geriye, Marks’ın büyük burjuvazinin karşısında bulunan ve işçilerle birlikte halk diye adlandırdığı ‘demkratik burjuva’ (demokratisehe Burgerschayt) ile grçekte ne kastetdiğini daha kesin bir biçimde tanımlamak kalıyor. Bu sorunun açık bir yanıtı 29 temmuz 1848 tarihli Neue Re einsche Zeitung ‘daki bir makaledeki şu pasajda verilmiştir. ‘...1848 Alman devrimi, 1789 Fransız devriminin beceriksiz bir taklididir ancak. ‘ 4 ağustos 1789’da Bastille fırtınasından üç hafta sonra Fransız halkı, tek bir

günde, bütün feodal yükümlülüklerin üstesinden geldi. ‘ 11 temmuz 1848De mart barikatlarından dört ay sonra feodal yükümlülükleride Alman halkına üstesinden geldi. Teste bierke cum Hansemano. ‘ 1789’un Fransız burjuvazisi, müttefiklerini köylüleri bir an olsun zor durumda bırakmadı. Biliyorduki, egemenliği, kırda feodalizmin yıkılmasına , özgün toprak sahibi (grunbesitzenden) köylü sınıfının yaratılmasına dayanıyordu. ‘ 1848’in Alman burjuvazisi hiç vicdanı sızlamaksızın en doğal müttefikleri olan reti etinde olan ve onlar olmaksızın aristokrasiye karşı güçsüz olduğu köylülelere ihanet ediyor. ‘ Feodal hakların sürdürülmesi (aldatıcı) tazminat maskesi altında feodal hakların pekiştirilmesi 1848 Alman devriminin sonucu işte budur. Dağ fare doğurmuştur.’” Bu bize dört önemli önerme getiren çok öğretici bir bölümdür. 1- Tamamlanmamış 17


Alman devrimi, tamamlanmış Fransız devriminden yalnızca Alman burjuvazisinin genel olarak demokrasiye ihaneti ile değil, özel olarak da köylülere ihaneti bakımından ayrılır. 2özgür bir köylüler birliğinin yaratılması demokratik devrimin kesin sonucuna götürülmesinin temelidir. 3Böyle bir sınıfın yaratılması feodal hizmetlerin ortadan kaldırılması feodalizmin yıkılması demektir. Ama henüz sosyalist devrim demek değildir. 4Köylüler burjuvazinin yani gericiliğe karşı onlar olmaksızın “güçsüz” kalan demokratik burjuvazinin “en doğal müttefikleridir.” (Lenin Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü S.32,33) 1848 haziranında Pariste işçiler burjuvazinin kapısına dayanmışken Alman büyük burjuvazisi gönül rahatlığı içinde kendi devrimini kesin sonucuna ulaştıramazdı. 1789’un Fransız burjuvazisi, feodal soylulara karşı savaşında diktatörlük uygulayarak kendi demokrasisini uyguluyordu. Devrimin bayrağının üstünde ünlü “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganı yazılıydı. 18

Devrimci Fransız burjuvazisi feodallere toplanma ve örgütlenme özgürlüğü tanımadı. Bu sınıfın üyelerini ve temsilcilerini ya sürgün etti ya da giyotine gönderdi. Şimdi bizde 2005 ‘in büyük Türk burjuvazisi ise “laiklik dinsizliktir” tarzındaki siyasal düşüncelerin “suç” olmadığını kendine bayrak yapıp “demokrasisini geliştirerek” Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanıyor. Burjuvaziyi devrimci kılan ne varsa tersini yapmakta. 1848 haziran sonrası burjuva devrimlerin gelişmesini değerlendirmek demokrasi sorunu açısındanda öğreticidir. Alman burjuvazisinin “genel olarak demokrasiye ihaneti” tespitine Lenin nasıl ulaşmıştır? Alman büyük burjuvazisi kendi devrimine sırt çevirmiş, müttefiki köylüler ile birlikte hareket etmekten vazgeçmiş, feodal soyluluk ile uyuşmuş, onların siyasal egemenliğinin anayasal biçim kazanmasına razı olmuş, feodal yükümlülüklerin kaldırılmasını istememiştir. İşçi sınıfı özel mülkiyetin bütün biçimlerine saldırmaya başlamışken özel mülkiyetin sadece bir biçimine feodal


mülkiyete saldırmak ona tehlikeli görünmüştü. Bu dönem sonrasında başında büyük burjuvazinin olduğu burjuva devrimler “yukardan burjuva devrimleri” denilen bir tarz oldular. Siyasal demokrasi ile yolunu ayıran burjuvazi tam gericilikle birleşti. Felsfede aklın egemenliğinin savunulmasının yerini dinin tekrar ön plana çıkması aldı. 1900’lü yılların başından itibaren bu eğilim emperyalist burjuvazinin izlediği siyasetin merkezine yerleşti. Emekçi ve sömürülen yığınlar ile onların yeni önderi işçi sınıfının burjuva düzeni sınırları içinde tutulması için dini araç olarak kullandı. Ortadoğu için “ılımlı islam” a dayalı demokrasinin model olduğunu söylemeleri bundandır. 1789’un devrimci burjuvazisinin sunduğu felsefe ve ekonomi politiğin ilkeleri sonuna kadar geliştirildiğinde burjuvazinin egemenliğinin tehlikeye girdiği görülmüştü. Emperyalist burjuvazi bununiçin artık toplumsal bilimleri eski tarzda kullanmamakta. Ama görünüşte genel olarak demokrasinin ilkelerini hala savunuyor görünmekte.

“Bu biliyorum, ama demokrasilerin ortak noktalarıda vardır: Hukuk devleti, azınlıkların korunması, hür basın, özgür muhalefet.” (George W. Bush Milliyet.25.02.2005) ABD emperyalizminin “özgürlük ve demokrasi” için ilhak ve işgal savaşı yürüten başkanı, bir başka özgünün güçsüz emperyalisti Rusya’nın başkanı Putin ile girdiği ağız dalaşında “demokrasinin ortak noktaları”nı böyle sıraladı. Siyasi gericiliğe denk düşen emperyalist kapitalizmin (tekelci kapitalizm) temsilcileri siyasi söylemlerinde emperyalizm öncesi kapitalizmin kavramlarını kullanmaktalar. Eşitlik, özgürlük, demokrasi bir halk önyargısı haline gelmiş durumda. Tekelci burjuvazi, dünya egemenliği savaşını bu kutsal ilkeler örtüsü altında yapmakta. İşgal ettikleri Irak’ta “çok partili” sözde demokratik seçimler yapılmakta . Suudi Arabistan’da kadınların katılmadığı yerel seçimler yapıldı. Mısır seçim kararı aldı. İşte emperyalist burjuvazinin “demokrasi” savaşının sonuçlarından bazıları. “Özgür muhalefet”, “çok partililik” ve 19


“çok kültürlülük” ağızlarından düşmez. Salt emperyalist burjuvazi değil , gerici ortaklarıda resmi egemen politik düşünenlerin aykırı açıklamalara dahi tahammülleri yok. Burjuva edebiyatçısı Orhan Pamuk1 ulusal soruna ilişkin açıklama yapınca aforoz edilip hain ilan edildi. Büyük burjuvazinin faşist kesimi bu kampanyanın başını çektiği liberal kesim ise talihsiz bir açıklama olduğunu, yazarın konu hakkında bilgisizliğinden bu açıklamay yaptığı sonucuna vardı. “demokrat” kesimi ise sızlanıp gözyaşı döktü. Orhan Pamuk ise şimdi toplantılara katılamıyor. Gerici burjuvazinin ünlü “ düşünce özgürlüğü egemen düşünce sınırları içinde özgürlük olduğu görülmekte. Yada egemen sınıfların egemenliğini sarsan yada yıkmayı hedefleyen düşüncelerin özgürlüğü büyük burjuvazinin siyasi hedefleri arasında değildir. Bu tip 1

Yazar Orhan Pamuk’un “Türkiye’de 1 milyon Ermeni ile 30 bin Kürt öldürüldü” sözlerinden dolayı yapılan eleştiriler tehdit boyutlarına ulaştı. Pamuk’u manşet yapan OrtaDoğu gazeteleri Ülkü Ocaklarının “susturun şu haini” sözlerine yer verdi. (Milliyet 12.02.2005) 20

düşüncelerin özgürlüğünün garantisi işçi sınıfının mücadelesine ve gücüne bağlıdır. Burjuvazi diğer bir çok demokratik talebinin başına gelen düşünme özgürlüğünede geldi. Eleştiri özgürlüğünü, burjuva devrimini tamamlamamış toplumlarda işçi sınıfı talep etmeye başladı. Bunun için burjuva devrimini tamamlamayan Almanya da 1817 Efrut Programında yer aldı. Burjuva demokratik devrimin geçmişte kalıp işçi sınıfının sosyalist diktatörlüğünün hazırlanma sürecinin yaşandığı yelerde ise eleştiri özgürlüğü isteminin yerini silahların eleştirisi aldı. İşçi sınıfı sınıf mücadelesini yürüttüğü silahları nasıl elde edecektir? Küçük burjuvazi bu konuda , yani siyasal özgürlüğü elde etme , bununla halkın çoğunluğunu yanına alma ve siyasi iktidara ulaşmayı hayal eder. Aslında gerçekte olan başkadır. “1- Hukuksal olmayan yoldan elde edilmiş ne yasa, ne de kısıtlama tanıyan siyasal özgürlüğün halk tarafından “fethi”. (Üniversitelerde de olsa toplanma özgürlüğü, basın, haberleşme, kongre, ulaşım özgürlüğü), 2- Yeni devrimci


iktidar organları kurulması, işçi, asker, demiryolu, köylü temsilcileri sovyetleri, kentlerde ve kırlarda yeni yetkeler vb. vb.” (Lenin Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü S.235) Burjuvazi ve küçük burjuvazi “hukuk” devletini bağlı kalmayı onun “koruyucu kanatları” altında “resmi eşitlik” şartlarında genel oy’a katıl diyor. Bununda adını genel olarak demokrasi demekteler. En demokratik burjuva cumhuriyetleide özünde burjuva diktatörlüğüdür ve sermayenin boyunduruğuna dayanır. Sermayenin egemenliği koşullarında adına “demkrasi” dedikleri “hak eşitliği” (hukuksal anlamda) olarak görünen de burjuva diktatörlüğünün bir biçimidir. Ona karşı küçük burjuva demokratların tavrı ile devrimci proletaryanın ki temelden farklıdır: “ 5Kavramaktaki bu başarısızlık, özellikle şunları kapsamaktadır. Bunlar çok büyük bir ölçüde burjuva partilerinin halk yığınlarını aldattıkları için sermayenin boyunduruğundan ötürü yönetebildiklerini unutuyorlar. Ve buna kapitalizmin doğasına

ilişkin kendini aldatma daha çok küçük burjuva partilerine özgü çoğu kez, sınıf savaşımı yerine sınıf uzlaşmasının şu yada bu ölçüde perdelenmiş biçimlerini koyan bu kendini aldatmada eklenir. “önce bırakalım halkın çoğunluğu özel mülkiyetin varolduğu bir sırada, yani sermayenin egemenliğinin ve bıyunduruğunun bulunduğu bir sırada proletaryanın partisinden yana olduklarını göstersinler ve ancak ondan sonra parti iktidarı ele geçirebilir ve geçirmelidir.” Kendilerine sosyalist diyen ama gerçekte burjuvazinin hizmetçisi olan küçük burjuva demokratlar böyle söylerler. “Bırakalım devrimci proletarya önce burjuvaziyi alaşağı etsin sermayenin boyunduruğunu kırsın ve burjuva devlet aygıtını ezip parçalasın, sonra zafere ulaşmış proletarya , proleter olmayan emekçi halkın gereksinimlerini sömürücüler aleyhine karşılayarak onların çoğunluğunun sempatisini ve desteğini çok çabuk kazanacaktır.” Diyaruz biz. Tersi tarihte pek ender görünen bir istisna olacaktır. (ve böyle bir istisna da bile 21


burjuvazi, Finlandiya örneğinde gösterdiği gibi iç savaşa başvurabilir.) 6- Ya da bir başka deyişle: “önce eşitlik, ya da tutarlı demokrasi ilkelerine bağlı kalacağımız konusunda güvence vereceğiz, özel mülkiyetin ve sermayenin boyunduruğu (yani biçimsel eşitlik koşullarında fiili eşitsizlik) korunurken bu temel üzerinde çoğunluğun kararını sağlamaya çalış” diyor burjuvazi ve onun evet efendimcileri kendilerine sosyalist ve sosyal-demokrat adı veren küçük burjuva demokratlar.” (A.ge. S.201) burjuvazi genel oyu demokrasinin “olmazsa olmaz” larından biri olarak görür. Genel oy çeşitli sınıfların kendi sorunlarını kavramada ulaştıkları düzeyin göstegesidir. Der Lenin. Küçük burjuva demokratları sınıf mücadelesinin temel sorunlarının oy’la çözülebileceğine inanırlar. İşçi sınıfının temsilcileri ise parlementoya yığınları aldatmak için katılır. Burjuva demokrasisinin erdemlerine körü körüne bağlı oldukları için değil. Küçük-burjuva demokrasisinin bizdeki EMEP, 22

ÖDP, ve TKP gibi grupları, demokrasi ile halkın çoğunluğunu kazanıp iktidar olacaklarına inandıkları için Legal oluşumlar olarak çalışmalarını sürdürmektedirler. İçlerinden bazı kesimler ve kişiler büyük burjuvazinin Avrupa Birliği üyeliği ile demokrasi rüyaları görüp bu sürece destek vermekteler. Üstelik arzu ettikleri “demokrasi”yi emperyalist Avrupa Burjuvazisinin çıkarlarının gerçekleştireceğine inanmaktalar. Kürt burjuva ulusal hareketinin çeşitli renklerdeki temsilcilerini bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Onlar “geç” keşfettikleri “demokratik cumhuriyetin erdemleri” üzerine methiyeler düzmekteler. Burjuva toplumun bağrındaki sınıf mücadelesi onların bu yanılgı ve önyargılarını hemen her zman yüzlerine geri fırlattı. Özel mülkiyet ve sermayenin egemenliği koşullarında burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki eşitlik ancak biçimseldir. İşçilerin uzun mücadelelerin sonucu elde ettiği “demokratik haklar” bu eşitliğin biçimsel olduğunun ifadesidir. Hakların elde


edilmiş olması eşitsizliğin kaynağının hak yoksunluğu değil kapitalizm olduğunun daha hızlı anlaşılmasını sağlar. Burjuva demokrasisi sınıf mücadelesini geliştirir. Burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olarak işçilerin sömürülüp ezilmesinin devamını sağlar. Hukuka dayandığını söylenir burjuvalar tarafından. Bu “hukuk devleti”nin ne olduğunu, Rosa Lüksemburg ve Karl Liebkneecht’in dönemin en demokratik en uygar en “özgür” Alman Demokratik Cumhuriyetinde katiller tarafından ceza görmeksizin öldürülmeleri gösterir. “Dünyanın en özgür ve en ileri cumhuriyetlerinden birindeki; Alman Cumhuriyetindeki “özgürlük” tutuklanmış proletarya önderlerini ceza görmelerinin öldürme özgürlüğüdür.” (Lenin Burjuva demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü S.124) bu bir “yargısız infazdır” yasadışdır, burjuvazinin diktatörlüğüde tıpkı proletarya diktatörlüğü gibi hiçbir yasa ile sınırlandırılmamıştır. Burjuva demokrasisinin bir “hukuk devleti” olduğunu düşünmek , yığınlara böyle sunmak bir

burjuva ikiyüzlülüğü ve ve küçük burjuva önyargısıdır. Almanya şimdi, gerici burjuva cumhuriyeti olan “Türkiye Cumhuriyeti”nde “yargısız infaz”ların (Uğur Kaymaz öldürülmesi vb.) önlenmesini istemekte. Adolf Hitler’in Kavgam Kitabının yayınının yasaklanması Almanyada “devlet politikasıdır” Alman burjuva hükümetinin girişimleri sonucu , Portekiz, İsveç, ve Fransa’da yasaklanmış bulunuyor. Şeriatçı Anadolu’da Vakit Gazetesi’ni Almanya da yasakladılar. İslamcı burjuva hükümeti AKP iktidarından da aynı şeyi yapmasını istiyorlar. Bütün bunlar gösteriyorki büyük burjuvazinin koşulsuz bir “düşünce özgürlüğü”nü savunduğu günler çok gerilerde kalmıştır. Volter’in ünlü değişinin bu günkü küçük burjuva demokratlara tarafından baş tacı edilen “düşüncelerine sonuna kadar karşıyım ama , düşüncelerini açıklama hakkını koşulsuz savunuyorum.” Önermesi ancak bu bayların ön yargılarında yaşamaktadır. Peki kapitalizm koşullarında demokratik hakların durumu nedir? 23


“Kapitalizmde istisnasız bütün öteki demokratik haklar gibi, boşanma hakkı da istisnasız bütün öteki demokratik haklar gibi boşanma hakkıda bazı koşullara bağlanmıştır. Sınırlıdır, biçimseldir, dardır, ve gerçekleştirilmesi aşırı ölçüde güç bir haktır. Ama genede kendine karşı saygısı olan hiçbir sosyal demokrat boşanma hakkına karşı duran bir kişiyi sosyalist olmak şöyle dursun demokrat bile saymayacaktır. Konunun özü budur. Bütün “demokrasi” kapitalizmde ancak çok ufak ölçüde ve yalnızca göreli olarak elde edilebilen “hakların ilanını ve gerçekleştirilmesini içerir. Ama bu hakları ilan etmeksizin bu hakları hemen şimdi getirmek için savaşım vermeksizin, yığınları bu savaşım ruhuyla eğitmeksizin sosyalizm olanaksızdır.” (Lenin Marksizmin Bir Karikatürü Emperyalist Ekonomizm S.72-73) “Oysa demokrasi olmaksızın sosyalizm olnaksızdır. Çünkü 1Proletarya demokrasi savaşımının içinde sosyalist 24

devrime hazırlanmadıkça o devrimi yapamaz. 2- utkan sosyalizm tam demokrasiyi uygulamaksızın zaferini pekiştiremez. Ve insanlığa devletin çözülüp dağılmasını getiremez.” (Age.S.73) Komünistler, tarihi yığınların yaptığına inanırlar. Sosyalist devrimde işçi sınıfının eseri olacaktır. Bunun hazırlığı ise demokratik haklar uğruna “demokrasi” için verilen mücadele ile başlar. İnisiyatifin yığınlara geçmesi “ yönetime katılma” yönünde adımlara demek olan “demokrasi” yöneten ve yönetilen ayrımının kalkmasını “demokrasi”sizliği ve devletin sönüşünü hazırlayacaktır. Emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında “demokrasi” mücadelesinin önderi proletaryadır, gerçekleştirilmesi onun yürüttüğü sosyalizm mücadelesine bağlıdır. 19.03.2005 N.IŞIK KÜÇÜK BURJUVA SOSYALİZMİ VE ULUSAL HAREKETİN ELEŞTİRİSİNİN ELEŞTİRİSİ


31 Mayıs, saygınlığını ve itibarını 12 Eylül 1980’de büyük burjuvazi ve onun askeri cuntasına karşı tek tüfek atmadan teslim etmiş küçük burjuva sosyalistlerinin, arkasına sığınarak burjuvaziye tehditler yağdırdığı, burjuvaziyi korkuttuğu, göz dağı verdiği umurlarının İmralı ya gömülmesiydi. Kürt Ulusal Burjuva Hareketi 70’li yıllarda onun teorisini yaptığı, halk savaşının pratik olarak yaşama geçmesiydi. Teorisini yaptığı bu savaşın kendisi tarafından hiçbir zaman Kürt ulusal hareketinin pratik sonuçlarına değin geliştiremediği bu ideolojinin, kırın kenti kuşatması iktidarın parça parça alınmasının pratik hüsranıydı 31 Mayıs. Dünün özgürlük savaşçısı, bu gün birden bire ne olduysa olmuş uzlaşmacı, teslimiyetçi bir hain olup çıkmıştı. Abdullah Öcalan küçük burjuva sosyalistlerine göre, hem kendine hem de Türkiyeli devrimcilerin devrim davasına ihanet etmişti. “Öcalan bu güne kadar ki büyümesini ve yücelmesini Kürt halkının özgürlük istemini iradesini kuvvetle savunmasına borçluydu. Bu niteliğini koruması, hem

kendine hem de Kürt halkına kazandırması aynı tutumu sürdürmesiyle olanaklıydı. Bunun içinde bir “dava adamı” olarak “davayı” her şeyin üstünde tutmalı ve davasını her şeyden önce Kürtlerin davası saymalıydı. Hukuksal sonuç ne olursa olsun sonuçta her halükarda hem kendisi hem Kürt halkı ve hem Türkiyeli emekçilerin devrim davası kazanacaktır. Öcalan bu tarihi sorumluluğa uygun davranmadı.” (Kızıl Bayrak s.63) “Emperyalizme ve oligarşiye teslim olmak ihanettir. Böyle bir yolu tutmak Türkiye solunun, Türkiye devrimci ve demokratların, bütün zorluklara ve karşılaştığı bütün hayal kırıklığına rağmen yurtsever harekete verdiği samimi ve enternasyonal desteğe yapılmış çok büyük nankörlük ve ihanet anlamına gelecektir.” (Genç Direnişçi sayı 7) Abdullah Öcalan’dan 31 Mayıs öncesi Türk egemen sınıflarının, burjuvazinin maskesini indirmesini bekleyen MLKP, hayret ve şaşkınlık içinde kendi yarattığı özgürlük savaşçısını 31 Mayıs’ dan sonra usturuplu, 25


alçakgönüllü iki büklüm bir dille eleştiriyor. “Böylesi bir konum kesinlikle mahkum edilmelidir. Böylesi bir konum Kürt halkının ve PKK’nin dağlarda, kentlerde, zindanlarda, verdiği şehitlerin anılarına saygısızlık anlamına gelmektedir. (MLKP Açıklaması 26 Haziran 1999 Atılım) Abdullah Öcalan’ dan Babeuf, Dimitrov ve Fidel Kastro’ ların Deniz Gezmiş, Erdal Eren ve Mazlum Doğan’ ların direnme çizgisini göstermesini bekleyen “Tüm gerçek devrimcilerin ve devrimci Kürt yurtseverlerinin korktuğu şey gerçekleşti” diye yazan Kızıl Bayrak (Sayı 59) “PKK lideri Öcalan tarihsel ve siyasal sorumluluk karşısında bir devrimci gibi davranmadı. ‘Siyasal Çözüm’ adı altında yıllardır öncülüğünü yaptığı siyasal uzlaşma çizgisini tam bir ideolojik ve siyasal teslimiyetle noktaladı. Öcalan davası 70 yıllık bir inkar ve imha çizgisinin mahkumiyeti yerine, sömürgeciliğin mazur gösterilmesi ve Kürt halkının haklı ve meşru özgürlük mücadelesinin yargılanması platformuna dönüştü” diye yazar. (s.59) 31 Mayıs’ ın hemen ertesinde küçük burjuva sosyalistleri 26

PKK’nin bunu reddedeceği “devrimci” bir tutum takınacağını eski çizgisini sürdüreceğini umutla bekliyorlardı. Yaşam son tutundukları dalı, hayallerin son kırıntılarını da aldı götürdü. PKK tümüyle Öcalan’ı desteklediğini, Öcalan’ın mahkemedeki savunmalarında öne sürdüğü görüşlerin PKK’nin görüşleri olduğunu Öcalan’ın arkasında durduğunu ilan etti. Son umut kırıntıları da böylece acı bir şekilde sona erdi. Bizim küçük burjuvalarımıza da kala kala ihanet diye bağırmak kaldı. Kendilerinin ulaşamadıkları güce methiyeler düzdükleri, bütün Kürt halkının özgürlük savaşçısı olarak tanıdıkları, tanıttıkları eleştirilerini saygılarını sunduktan sonra, incitmeden büyük bir özenle yaptıkları ezildiklerini tümüyle gösterdikleri Öcalan karşısında bu gün 31 Mayıs’ ın verdiği cesaretle övgülerinin arkasına sakladıkları eleştirilerini bilgiçlikle biz görmüştük, söylemiştik diyorlar. “Biz komünistler yaşanan bu son gelişmeye esas itibariyle şaşırmış değiliz. ‘siyasal çözüm’ çizgisinin varacağı nokta tam da burasıydı. Ve biz


bunu 93’de ki PSK-PKK protokolünden beri önemle hatırlattık.” “Bir zamanlar ayrı örgütlenme temeli üzerinde bağımsızlığı idealize eden Kürt- küçük burjuvazinin siyasal akımı, işçi sınıfını siyasal açıdan zayıf olduğu, bir tarihi dönemde Türk ve Kürt burjuvazisine teslimiyeti seçmiştir. Kürt toplumu yukarıdan aşağıya öteki sınıfları gibi Kürt küçük burjuvazisi de Kürt sorununun çözümünde yeteneksizliğini sergilemiştir.” “PKK çıkışında stratejisini emperyalizme, feodalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele olarak belirlemişti. 93 yılına kadar bu yönde kararlı ve devrimci bir mücadele yürüttü. 93 yılındaki tek taraflı ateşkesle birlikte bu çizgiyi terk etti. Gerçekte Kürt burjuvazisinin ulusal sorundaki çözüm programından ‘siyasi çözüm’ çizgisini benimsemeye, izlemeye başladı. Bunun somut ifadeleri içerde Türk Burjuvazisi ve Türk Devletiyle uzlaşma arayışı oldu. (Kızıl Bayrak sayı 59) Bütün bu eleştirilerden anlaşılan nedir?

Türkiye devrimci grup ve partilerince Abdullah Öcalan ve PKK Kürt halkının, Kürt ulusunun özgürlük hareketi olarak kabul edilir. Bu konuda tümü anlaşır. İkinci anlaştıkları konu, 31 Mayıs’ ta Abdullah Öcalan’ ın tüm siyasal yaşamını, PKK nin bu güne kadar ki mücadele çizgisi Kürt halkının mücadele çizgisi olarak kabul edilir. Abdullah Öcalan’ın 31 Mayıs’ ta ki dava sonucu “Bu davaya” “Kürtlerin davasına” ihanet ettiğidir. Kızıl Bayrak dergisi bu suçlamayı başkasının, Öcalan’ ın eski avukatının ağzına yerleştirerek yapar. Açıktan, dolaylı, usturuplu, hiddetli, kaçamak vb. kendilerine özgü dillerle ortak bir nokta da anlaşırlar. İHANET. Bilimsel sosyalizmin kurucusu Mark, Engels Komünist Manifesto’ da küçük burjuva sosyalizmini bir ara sınıf olarak burjuva ölçütlerini kullanan, kendi kendini aldatmanın sarhoş edici etkisinde olan bir yazın ve sosyalizm türünden söz eder. Bu sosyalizm türünün akıbetinin korkunç bir karamsarlıkla son bulacağını yazar. Kürt ulusal hareketini değerlendirirken karşımıza çıkan kendini aldatmanın 27


sarhoş edici etkisi dağıldıktan sonra ihanet diye bağıran, kağıda kaleme sarılan bu akımdır. Nasıl mı? Kürt halkının özgürlük hareketinden söz edilir. PKK ise bu hareketin temsilcisi olarak kabul edilir. Bu yazarlara göre halk bir bütündür. Sınıfların yerini Kürt halkı ve Kürt ulusu alır. Abdullah Öcalan ve PKK Kürt davasına, Kürt halkına ve Kürt ulusuna ihanet etmiştir. Bakış açıları bütün halkın çıkar birliği ve özgürlüğüdür. Ve bu bize Marksizm diye yutturulmaya çalışılır. Oysaki Marksizm sınıf savaşımlarının ve esas olarak işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarının modern toplum içinde yer alan diğer sınıflara karşı korunması ve geliştirilmesi, egemen kılınması yönündeki bilimsel savaşım aracıdır. Marksizm’ e göre modern toplum ve onu oluşturan tüm sınıfların bir ve aynı ortak çıkardan değil, bu toplum içinde yer alan sınıfların sınıfsal çıkarlarından, bu çıkarlara uygun davranışlarından söz edilir. Bunlara karşı proletaryanın mücadelesinin, program ve taktiklerinin neler olması gerektiği anlaşılır. Burjuva 28

toplumunda ortak çıkar, tüm halkın çıkarı, ulusal çıkar işçi sınıfını aldatmanın aracı olarak burjuvazinin dili, burjuva çıkarlarının ifadesidir. Burjuvazi kendi çıkarlarını tüm toplumun, tüm halkın, ulusun çıkarı olarak gösterir. Bu ister efendi ulusun burjuvazisi olsun, ister ezilen ulusun burjuvazisi olsun aynıdır. Özgürlükten söz ettiğiniz de bu hangi sınıfın özgürlüğüdür? Tüm halk ya da tüm sınıf için özgürlük, ezilen ulusun burjuvazisinin “öz”, “ulusal” kendi pazarını sağlama alma, devlet olarak örgütlenmiş ezen ulusun burjuvazisinin krediler bürokrasisiyle ilişkilerdeki avantajlı durumu ayrıcalıkları ezen ulusun burjuvazisiyle çatışmaya yol açar. Ulusal savaş kendisi için aynı ayrıcalıkları ezen ulusun burjuvazisine göre daha meşru hak olarak gösteren ezen ulusun burjuvazisinin sömürme özgürlüğünün yasallaştırılması, bunun önündeki engellerin kaldırılması özgürlüğüdür. Bir toplumdan halktan söz ettiğinizde belirli bir toplumun içinde yer alan toprak, dil, kültür, ekonomik ilişkiler aracılığıyla bir araya gelmiş,


tarihsel olarak oluşmuş farklı ekonomik, siyasi sınıfların birleşmesidir. Modern toplumda burjuvalar, proleterler, küçük burjuvalar, köylüler, toprak sahipleri vb. ulusu oluşturan sınıfların yönetici sınıfın dışında kalan tümüne alışıla gelmiş bir ifadeyle halk adı verilir. Halkın özgürlüğü dediğinizde bunların tümünün özgürlüğünden söz etmiş olursunuz, ki öyle söz ediyorsunuz. PKK Kürt halkının, Kürt ulusunun özgürlük hareketi olarak kabul ederek buna ilişkin itirazınızı ortadan kaldırıyorsunuz. Kürt ulusu, Kürt halkı deniliyor. O halde Kürt proletaryasıyla Kürt burjuvazisi, Kürt küçük burjuvazisi, Kürt köylüsü, şeyh, aşiret, toprak ağası, birbirinden çıkarlar ve siyasal istemler bakımından taban tabana zıt olan bu toplumsal sınıfların ortak özgürlüğünden söz edilebilir mi? Tarih sınıflar üstü genel bir özgürlük tanıyor mu? Böylesi bir özgürlüğü kabul etmek ve savunmak ancak modern toplumda kendisi için bir sınıf olamamış proletaryanın bayrağını proletarya adına küçük burjuva ideologları, sınıf çelişkilerinden, sınıf

savaşımından korkan, küçük burjuvazinin bu ara sınıfın bütün ezilen sınıfların temsilcisi olarak kendisini gördüğünde “çelişkileri yok edecek olan” tüm halkın devleti, tüm halkın özgürlüğü hayalinden çıkabilir. Küçük burjuva sosyalizminin programı olabilir ancak Kürt halkının özgürlüğü, Türk halkının özgürlüğü, Marksizm adına konuştuğunuzda, Marksizm adına yazdığınızda, Marksizm’ i bilmemek mazur gösterilemez. Marksizm adına, proletaryanın sınıf çıkarlarını burjuva ölçütlerinde ifade etmek bağışlanamaz. Şimdi gelelim Kürt halkının özgürlük hareketine, bu özgürlük hareketinin sınıfsal temeli, ideolojisi nedir? Kürt ulusal özgürlük hareketi işçi sınıfının özgürlük hareketimidir? Kürt ulusal özgürlük hareketi, Kürt köylüsünün feodalizme karşı özgürlük hareketimidir? Kürt ulusal hareketi Kürt burjuvazisinin sermaye birikimi ve kendi “öz” “pazarı” için siyasal ayrıcalıklar talep etme hareketimidir? Yani Kürt burjuvazisinin sömürü özgürlüğü talebimidir? Abdullah Öcalan ve PKK 29


siyasal ideolojik olarak hangi sınıfın özgürlük hareketidir? Bunun ekonomik siyasi mücadelesini, taktiklerini belirleyen koşullar nelerdir? PKK ve Öcalan hangi sınıfın davasına ihanet etmiştir? Günlük kendiliğinden mücadelenin kuyruğunda sürüklenip giden küçük burjuvazinin siyasal politik tavırları da günlüktür. Abdullah Öcalan ve PKK dün özgürlük savaşçısıdır. Bu gün teslimiyetçi hain. TARIN ALLAH KERİM. Küçük burjuva sosyalistleri, Kürt burjuva ulusal hareketini, Kürt halkının özgürlük hareketi olarak, Kürt ulusunu meydana getiren farklı sınıfların, farklı siyasal, ekonomik çıkarlarını bir ve aynı çıkar etrafında özgürlük sözcüğünün sihri etrafında birleştirir. Bunu yaparken cansız teorik dogmalar olarak ele aldığı ulusların kendi kaderlerini tayin etme üzerine Lenin ve Stalin’nin öğretilerini kağıt üzerine aktarır. Sıra gelişen olguları canlı sınıf mücadelesini değerlendirmeye geldi mi, bakış açısı burjuva ölçülerinin dışına çıkamaz. PKK’ nin Kürt burjuvazisinin temsilcisi olarak kendini Kürt 30

ulusal burjuvazisinin çıkarlarını tüm Kürtlerin hatta dünya Kürtlerinin temsilcisi olarak görmesi ve göstermesini bizim küçük burjuva sosyalistlerimiz sessizce kabul eder onaylar. Diğer yandan Lenin-Stalin’in ulusal sorun üzerine teorik öğretilerini ders kitapları olarak aktarır. Marksizm küçük burjuvazinin elinde canlı bir öğreti değil, burjuvazi tarafından iğdiş edilmeye çalışılan bir dogmadır. PKK ve Öcalan’ın ihanet ettiğini söylemek, PKK’nin temsil ettiği sınıfın Kürt ulusal burjuvazisinin sınıfsal yani ekonomik ve siyasal çıkarının ne olduğunu ortaya koymakla mümkündür. Kişi işçi sınıfının siyasal hareketiyle, burjuvazinin ulusal hareketini bu günkü kapitalizmin tarihsel gelişmişliğinden koparıp karıştırırsa varacağı sonuç kendi kendini aldatma, şaşkınlık, tüm halkın devleti hayalidir. Ulusal hareket tarihi ekonomik olarak, kendi ülkesinin yer altı ve yer üstü zenginliklerine el koyamamış şu yada bu tarihsel nedenlerden dolayı bağımsız bir ulus olarak kendi burjuva örgütlenmesini devletini kuramamış burjuvazinin Pazar


için savaşımıdır. Dolayısıyla ulusal burjuvazinin çıkarlarının ifadesidir. Ulusal savaşın kaderini belirleyen o ulusun burjuvazisinin –ki burada Kürtgücünden, yığınların buna katılımından, dünya kapitalizminin içinde bulunduğu koşullara, efendi ulusun burjuvazisinin gücü ve başka bir çok etmene bağlıdır. Sorunun burjuva çözümü belirli bir kalıplar içerisinde tek tip değildir. Batı Avrupa burjuva demokrasilerinde – İngiltere, İsviçre örneklerinde olabileceği gibi, otonomi, federasyon vb. gibi aynı devlet içinde çözülebileceği gibi, 1920’lerde Osmanlı ve sömürgeci Avrupa emperyalizmine karşı savaşan, ayrı bir devlet kurabilme başarısına erişen Türk burjuvazisi gibi “bağımsız” bir devlet olarak da çıkabilir. Bütün bu farklı çözümler bir çok etmenin sınıf savaşımının sınıf savaşımının karmaşık yapısıyla ortaya çıkabilir. Tekrar gelelim bizimkilere; Genç Direnişçi: PKK ve Abdullah Öcalan’ı nankörlükle suçlar. En komik suçlama da budur. PKK ve onun lideri 1973 yılındaki Kürdistan

Devrimcileri imzalı ilk elli sayfalık bildirilerinden, platformlarından bu güne hiçbir zaman Türk solu diye tanımladığı devrimci hareketin desteğini almak gibi bir niyet taşımadı. Tam tersine henüz daha Apocular olarak bilindiği günlerde bütün devrimci grupları Türk solu olarak adlandırıp feodal kompradorların destekçileri, egemen ulus burjuvazisine dayanan şoven ve sosyal şoven akımlar olarak komünizm maskesiyle Kürt aydın gençliği arasında taban tutmaya çalışıyor diyordu. Türk solunaKürt ulusundan ayırmak için bunu özellikle kullanıyorduhakim ulus burjuvazisini temsil eden sosyal şovenler diyordu. Yine Türk solu için “Hakim ulus burjuvazisinin uşağı olduklarını açıkça göstermektedirler” diye yazıyordu 1979’ da ki ilk bildirgesinde. (aktaran Kurtuluş 1979 Sayı 35) Bütün devrimci gruplara karşı şiddete başvurmaktan çekinmedi. Türk solu olarak adlandırdığı devrimci hareketin desteğini almak gibi bir niyet taşımadı. Türk solu PKK için, iş birlikçi, ajan, provokatör, Kemalist burjuvazinin Kürdistan da ki 31


ajanları olarak ifade edildi. Sol hareketi CHP’den İP’e, legal, illegal bütün grupları bir kategori içinde ele aldı. Korkaklık ve teslimiyetçilikle suçladı. Hal böyle olunca nankörlükten söz etmek, enternasyonal destekten söz etmek, kendi kendine gelin güvey olmaktır. Genç Direnişçi diğerleri gibi emperyalizme ve oligarşiye teslim olmak ihanettir diyorsa bu onun kendi aynasında kendisi gibi görmek istediği kafasında yarattığı hayalin ihanetidir. 1920 lerde Türk burjuvazisi ne kadar antiemperyalistse bugün PKK ve Kürt burjuvazisi de o kadar anti-emperyalisttir. Kuva-i Milliye ne kadar devrimciyse PKK de o kadar devrimcidir. MLKP; bu bahtsız küçük burjuva partisi, aynı zamanda en talihsiz olanı olarak Abdullah Öcalan dan 31 Mayıs da Türk burjuvazisinin maskesini indirmesini bekliyordu. Öcalan’ı savunmak devrimi savunmak, dünya gericiliğinin karşısında durmak diyordu. Kendi hayalinde yarattığı Öcalan la gerçek dünya da ki Öcalan arasındaki farkbir şamar gibi suratında patladı. Daha birkaç gün öncesi yiğit Öcalan’dan 32

burjuvazinin maskesini indirmesi bekleniyordu. Tarihin garip cilvesi sonucu bu gün yani 31 Mayıs dan sonra Öcalan’ın maskesinin nasıl indirileceğinin hesabını yapıyor. İnsan politik görüş ve ilkelerden bu denli yoksul olursa, günlük politikaların akışına kendini bu denli kaptırırsa, beni affedin ama akşam yattığı adama sabah “bu kim ya” diyen sokak fahişesinin durumuna düşer. PKK tarafından ciddiye alınmayan bu hareketin karşısında eziklikten kurtulamayan küçük burjuva sosyalistleri, Kürt burjuvazisinin temsilcisi Öcalan’ın mahkemedeki davranışlarını ele alarak Apo ya karşı yüzünü buruşturup, üzerindeki eziklikten kurtulmanın, rahatlığıyla yüksek perdeden “Biz devrimciyiz, teslimiyet ve ihanet gibi kavramlar bizim dilimizde devrime emekçi halkların çıkar ve özgürlüklerine göre şekillenir” diyorlar. Bu ajitasyonda ki sözler, sorunun sınıfsal karakterini anlatmaktan uzak, onu bulanıklaştıran, eğitimsiz genç devrimcilerin duygularını kabartacak, PKK yi küçümser,


Kürt ulusal burjuvazisinin sınıfsal çıkarları açısından, hiçbir şey ifade etmeyen boş sözler. Türk burjuva medyasının bunlara çok kofmuş gibi aşağılayan iki yüzlü burjuva propagandasını destekler nitelikteki sözler. Abdullah Öcalan’ın kişisel onurunu ayaklar altına aldığı Birleşik Kürdistan Devleti kurmaya soyunup, Türk burjuvazisinin kendisine bahşedebileceği muhtarlığa razı olduğu da doğru. Ama on beş yıl amansız güçlerin eşit olmadığı bir savaşta Avrupa’nın en kalabalık, faşist bir ordusuna on beş yıl kök söktürdüğü, Türk burjuvazisinin politikalarının baş gündemini oluşturduğu, sayısız hükümetin düşmesini sağladığı, ne çabuk unutuluyor. Bir sınıf hareketini o hareketin lideri dahi olsa tek tek bireylerin davranışlarıyla açıklamak idealist seçmeci, yaşamı iyi ve kötü, yiğitlik ve korkaklık vb. bakışla değerlendiren burjuva dünya görüşüdür. Abdullah Öcalan’ın mahkemedeki davranışları Kürt burjuvazisinin gücü ve güçsüzlüğüdür. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ı işçi sınıfının bu günkü ve tarihsel

çıkarlarının savunucuları komünistlerle karıştırmak, G.Dimitrov’la karıştırmak, Babeyf’la karıştırmak, Kürt burjuva hareketinin sınıfsal niteliğinin henüz netleşmediği, puslu, bulanık, doğuş coşkusunun egemen olduğu dönemin örnekleriyle karıştırmak, kendi hayalinde yarattığı, gerçek yaşamı kendi kafasının küçük burjuva hayallerinin içinde yarattığı öznel niyetle, nesnel gerçekliği birbirine dolamaktır. Marksist bakış açısından net ve açık sınıf ilişkilerini küçük burjuvazi, karmaşık anlaşılmaz bir hale dönüştürerek, kendi yarattığı karmaşanın içerisinde Marksist terimleri istediği yerde, kendi teorisine uygun olarak hayalle gerçek arasında at koşturuyor. Öcalan’a, Kürt halkına Deniz Gezmişleri örnek gösteriyor. Arkasına dayandığı yığınsal bir sınıf hareketi kaybedeceği bir şeyi olmayan küçük burjuva kahramanlarının idam sehpasına giderken mahkemelerde M. Kemal’i biz savunuyoruz, yaşasın M. Kemal diyen 20 yaşlarındaki idealist genç devrimcilerin düşmanıyla savaşırken düşmanın ideolojik esiri olduğu 33


unutuluyor. Altmışların sonları ve yetmişlerin başlarındaki genç küçük burjuva önderleri için M. Kemal bir halk devrimcisi idi. Kuva-i Milliye esir sömürülen bir halkın baş kaldırmasıydı. Atatürk ve Cumhuriyet ise iktidara oturmuş, ideallerinden vazgeçmiş burjuvazinin önderi ve iktidarıydı. Yaşasın Mustafa Kemal, kahrolsun Atatürk diyordu küçük burjuvazinin o günkü genç devrimcileri, Mustafa Kemal ve Atatürk onlara göre iki farklı karakterdi. Birincisi devrimci, antiemperyalist, halkçı, ikincisi ise gerici iktidara oturmuş, kafasında Avrupa burjuvazisini simgeleyen şapkasıyla yaşlanmış, işbirlikçi egemen sınıfın temsilcisi. Oysa ki ikincisi birincisinin gelişmesi, büyümesidir. Burjuvaziden radikal çözümler bekleyen küçük burjuvazinin hayal kırıklığıdır. “Anti-emperyalist” milli kurtuluş hareketi olarak tanımlanan kabul gören Türk burjuvazisinin ulusal kurtuluş hareketi daha bu hareketin sıcak savaş içinde kerelerce İngiliz emperyalistleriyle uzlaşma yolları aradığı unutulmasın. O günkü tarihsel koşullarda Yunan 34

burjuvazisini Anadolu’ nun işgalinde kullanan emperyalistler buna yanaşmadıysa bu hareketin antı-emperyalist karakterinden, Türk burjuvazisinin emperyalizme karşı olmasından değil, Birinci Dünya Savaşı nın sonuçlarından ve Türk burjuvazisine güvensizliklerindendi. Emperyalistlerin planı Birinci Dünya Savaşında, Alman emperyalizminin saflarında savaşa katılmış Osmanlı’yı ayakta durmaya gücü kalmamış Türklere bile fazla gelmiş Osmanlıyı imha etmekti. Türk burjuvazisi bu imhanın altında kalacaktı. Türk burjuvazisi için emperyalistlerin bu plana karşı savaşı, kendi “öz” vatanını yani pazarını kurtarma savaşıydı. Batı medeniyetine kendini kabul ettirme savaşıydı. 60’lı, 70’li yıların başlangıcındaki genç küçük burjuva önderleri için Kuva-i Milliye Türk burjuvazisinin ulusal kurtuluş partisi, halkın özgürlük hareketiydi. İktidarı ele alan Kuva-i Milliye’ ciler ise Kuva-i Milliye davasına ihanet etmiş, halkın özgürlük


davasına ihanet etmiş teslimiyetçi dönek burjuvalar. Onlar –70’lerin küçük burjuva genç devrimcileriihanet edilmiş halkın özgürlüğü için savaşıyorlardı. İşçi sınıfının çok geri olduğu, sayıca az olduğu, kırın nüfusunun kentlerin nüfusundan çok olduğu o dönemler, kent ve kır emekçilerinin sevgisini ve saygısını kazanmışlardı. O günkü küçük burjuva önderleri dürüsttüler, bütün savundukları küçük burjuva hayallerini Marksizm çığırtkanlığıyla kapatmaya çalışmıyorlardı. Samimi ve içten tüm halkın özgürlüğü davasına inanıyorlardı. Çünkü Marksizm daha henüz onlara yabancıydı. Onu öğrenmeye, araştırmaya zaman bulamadılar. Bundan dolayı bu küçük burjuva, idealist önderlerinin anısına saygı duyarız. Ama bu gününün küçük burjuva sosyalistleri geçmişin eleştirisi söz konusu olduğunda maceracılık diye yerin dibine soktukları bu genç idealist önderlerin o günkü koşullarda kabul edilebilecek küçük burjuva hayallerini milim aşmış değiller. Hem de Marksizm-Leninizm adına. Türk burjuva ulusal hareketini

değerlendirirken onların içinde hap soldukları küçük burjuva görüşlerini bugün Kürt ulusal hareketi söz konusu olduğunda günümüz küçük burjuva sosyalistleri aşmış değil, Kuva-i Milliye’ nin dününü ve bu gününü, dünün küçük burjuvalarının bakış açısıyla, PKK nin dününü ve bu gününü değerlendirirken bu günkü küçük burjuvaların bakış açısı üst üste çakışıyor. Kızıl Bayrak, “Biz komünistler yaşanan bu son gelişmeye esas itibariyle şaşırmış değiliz. ‘siyasal çözüm’ çizgisinin varacağı nokta tam da burasıydı ve biz bunu 1993’ deki PSK-PKK protokolünden beri önemle hatırlattık” diyor. Doğrudur. Ne var ki bu biçime ilişkindir. Yoksa Kürt ulusal burjuvazisinin sınıf karakterine, bu sınıfın siyasal davranışına ilişkin değildir. Kızıl Bayrak ve diğerlerinin anlayamadıkları, ulusal karmaşanın içinde yollarını şaşırdıkları, Kürt toplumunun tüm sınıflarının özgürlük hareketi olarak gördükleri ulusal savaşımın içinde yolunda gitmeyen bir şeyler bulmuşlardır. Ama buldukları şeyin ne olduğunu kavrayamamış, almaması 35


gereken bir hata olarak bakmıştır olaylara. Küçük burjuva sosyalistlerimize göre Kürt ulusal hareketi tüm Kürt halkının, emekçilerinin katıldığı ortak özgürlük hareketidir. PKK bunun örgütlü pratiğidir. Bir harekete işçi ve emekçilerin katılması ona göre hareketi işçi ve emekçi sınıfların hareketi yapmaya yetiyordur. Hele bir de silahlı olursa buna kim itiraz edebilir. PKK Kürt toplumunun özgürlük hareketi olduğuna göre bu hareketin içinde yer alan değişik sınıflar bunun içinde “demokratik” bir şekilde temsil ediliyordur. “Siyasal Çözüm” ise bu hareketin içinde yer alan Kürt burjuvazisinin, Kürt emekçileri aleyhine bir çözüm şeklidir. Kızıl Bayrak daha 93’de Kürt işçi ve köylülerine buna aman vermeyin diye uyarıda bulunmuştur, bu sizi teslimiyete götürür demiştir. 93’ yılına kadar emekçilerin etkisinde olan PKK 93’den sonra burjuvaların etkisine girmiştir. Ve devrimci özelliğini yitirmiş teslimiyetçi bir harekete dönüşmüştür. Ne kadar basit değil mi? Ortak çıkarlar doğrultusunda halk, ulusun özgürlük davası 36

etrafında birleştirilir. Sınıflar ortadan silinir, bu silintinin içinden bir ulus çıkartılır. Ulusal hareket bizim küçük burjuvalarımıza göre bir sınıfsal hareket değil tüm sınıfların ortak çıkarlarının dile getirildiği tüm halkın ortak hareketidir. Karşımıza bütün halkı çıkartan küçük burjuvazi ‘siyasi çözüm’ le birlikte Kürt burjuvazisini tüm halkın içinden çekip çıkarır, tüm halkın özgürlük hareketi 93’den sonra burjuvazinin hareketine ve teslimiyete dönüşür. Küçük burjuvazinin yarattığı tüm halkın özgürlüğü hareketi de böylece silinip gider. Gerçekte pratik sınıf mücadelesinde bir şeylerin yanlışlığı, sınıf savaşımının acımasız gerçekliği gelişmesi karşısında tüm halkın özgürlüğü hayali yok olup gider. Kızıl Bayrak ve diğerleri dönüp kendi yarattığı öznel dünyasıyla hesaplaşacağına kendi yarattıkları öznel dünyalarının nesnel gerçeklikle uyuşmadığı yerde nesnel gerçekliği, kendi öznel dünyalarında yarattıkları teorilere sığdırmaya çalışıyorlar. Sonuç olarak Kızıl Bayrak kendilerinin şaşırmadığını söylüyor bizlere.


Küçük burjuva mantığıyla kendi kendisini inandırmıştır, şaşırmadığına. Ya yığınları. İşte orada, yığınları buna ikna etmeye sıra geldiğinde şaşkınlığını, seçmeci, mazur gösterme çabalarını, karmaşayı ikilemi serer gözler önüne. Bir bakarsınız bize kendisini ilkeli, tutarlı, toplumsal olayları derinliğine kavrayan komünistler olduklarına inandırmaya ikna etmeye çalışırlar. Bir bakarsınız bütün ilkelerin, tutarlılığın tekzip edildiği şaşkın dizeler, kan ter içinde koşuşturup durur Kızıl Bayrak. “PKK çıkışında stratejisini emperyalizme, feodalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele olarak belirlemişti. 93 yılına kadar bu yönde kararlı ve devrimci bir mücadele yürüttü. 93 yılında tek taraflı ateşkesle birlikte bu çizgiyi terk etti. Gerçekte Kürt burjuvazinin ulusal sorundaki ‘siyasal çözüm’ çizgisini benimsemeye izlemeye başladı. ‘Siyasal çözüm’ ün varacağı nokta burasıydı” der. Bunun sonucu olarak içerde Kürt burjuvazisiyle, dışarıda ise Türk burjuvazisi ve Türk devletiyle uzlaşma oldu diye yazar. Devam edelim:

“Abdullah Öcalan’ın mahkemede ortaya koyduğu teslimiyetçi tutum ve bunun ifadesi açıklama ve çağrılar HADEP, Kürt Ulusal Kongresi ve en önemlisi PKK Başkanlık Konseyince tam destek gördü.” “Kürt emekçi sınıflarına daha da önemlisi Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine hareketine güvenilmemiş çözümün Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin birleşik devrimci mücadelesinin sonucunda elde edileceğine inanılmamıştır.” (a.g.d) Kızıl Bayrak önce bizleri, Komünist adını verdiği kendilerinin 93 yılında PSKPKK Protokolünden bu yana siyasal çözüm yoluna giden Kürt ulusal hareketinin teslimiyeti gördüğüne bunu açığa çıkardığına undan dolayı 31 Mayıs’ da ki ihanete hiç şaşırmadığına bunu beklediğine inandırmaya çalışır. 31 Mayıs 99’ daki Abdullah Öcalan’ın mahkemedeki savunmasını değerlendirdiği aynı yazıda ise Abdullah Öcalan’ın teslimiyetçi bir tutum takındığını HADEP, Kürt Ulusal Konseyi’nin buna tam destek verdiğini yazar. Ve en önemlisi der PKK Başkanlık 37


Konseyi tam destek verdi diye şaşkınlığını açığa vurur. Kürt emekçi sınıflarına, Türk emekçi sınıflarına PKK’nin sürekli aşağıladığı küçümsediği Türk devrimci hareketine yine PKK tarafından güvenilmediğinden yakınır. Ve bu dansını, ilke, tutarlılık olarak sunar. Küçük burjuvalarımızın genel çizgisi önce kendi kafalarında yarattıkları teorileri öznel niyetlerini, nesnel gerçeklermiş gibi gösterir, yaşam bunları yerle bir ettiğinde ise usulca laf kalabalığı içinde çaktırmadan çark eder. Bu günkü gelişmelere şaşırmadığını, kendine taktığın adla komünist çizginin ispatı olarak sun, her şey ne güzel giderdi ama o kahrolası arşivler olmasa, ama Kızıl Bayrak bu konuda oldukça deneyimli bir aileden geliyor. Halkın Kurtuluşu ailesinden ARMUT DİBİNE DÜŞER. “31 Mayıs’ dan sonra ‘siyasal çözüm’ ün varacağı nokta burasıydı diye biz bunu 93’deki PSK-PKK Protokolünden beri önemle hatırlattık. Siyasal çizginin varacağı nokta tam da burasıydı.” Teslimiyet ve uzlaşma diye yazar. ( 5 38

Haziran 1999 sayı 59 Kızıl Bayrak) Ağustos 94’de ise şunları yazmıştı: 1993 Nevruz öncesi ateşkes değerlendirmesini Kürt halkına ihanet olarak görenleri, teslimiyet olarak görenleri son derece mekanik ve hatalı yaklaşma giye eleştirir. “PKK’nin yüzünü emperyalistlere dönmesi henüz onunla uzlaşma sürecine girdiği ve bu yolda ilerlediği anlamına gelmemektedir. Henüz ne emperyalizmin bölgedeki çıkarları PKK’nin mevcut taleplerini karşılayabilecek, ne de PKK emperyalist “çözümün” dayatmasını kabullenebilecek durumdadır. Emperyalizmle “teoride” uzlaşmak önemli bir yön değişikliğinin ifadesi olmakla birlikte bu sorunun sadece bir yönüdür. Emperyalizmle “pratikte” uzlaşmak için teslimiyet kapısını açmak ve ihanet koltuğuna oturmak gerekmektedir. –Kızıl Bayrağa göre bu mümkün değildir. Nasıl mı? Devam edelim.PKK emperyalist “çözümün” Talabani, Barzani, Arafat, Mandela, vb. aracılığıyla sergilenen anlamını ve


doğuracağı sonuçları çok iyi bilmekte ve buna karşı direnmektedir. Kuzey Kürdistan daki ulusal hareket bütün gerileme eğilimlerine rağmen Henüz Güney Kürdistan daki gibi emperyalizm işbirlikçisi bir burjuva feodal kliğin önderliği altında değildir. Kürt burjuva kesimiyle uzlaşma yolundadır ama işbirlikçiliği ve teslimiyet çizgisinde değildir. Emperyalist “çözüm” yoksul köylü tabanın sahip bu hareketin ve önderliğin tahammül sınırlarının çok ötesindedir. Kızıl Bayrak 94 Ağustosunda PKK’nin ve Abdullah Öcalan’ın emperyalist çözüme tahammül edemeyeceğini yazmaktadır. 99 Haziranında ise PKK ve Abdullah Öcalan ABD’nin çözümüne kaymıştır. Der. Devam edelim: “Ulusal hareket onlarca yıllık devrimci birikimini boşa çıkarmak, kültürel hak kırıntıları karşılığında emperyalistlere ve sömürgesi Türk devletine pazarlamak niyetinde değildir.” (Kürt Ulusal Sorunu 2 sayfa 118-119) Kızıl Bayrak burada kati ve kesin konuşur. “Pazarlamak niyetinde değildir” der. Kızıl Bayrak haklıdır. Abdulah Öcalan’ı G. Dimitrov yaparsa

Kürt burjuva ulusal hareketini, tüm halkın devrimci özgürlük hareketi yaparsa yerden göğe kadar haklıdır. Bizim ilkeli tutarlı komünist çizgisini tarihin ispatladığı! Kızıl Bayrağımız 5 Haziran 99’ da “Hareketin tüm bileşenleri teslimiyette tam bir mutabakat halindedirler” diye yazar ve devam eder: “Bir zamanlar ayrı örgütlenme temeli üzerinde bağımsızlığı idealize eden Kürt küçük burjuvazinin siyasal akımı, işçi sınıfının siyasal açıda zayıf olduğu bir tarihi dönemde Türk ve Kürt burjuvazisine teslimiyeti seçmiştir. Kürt toplumunun yukarıdan aşağıya öteki sınıfları gibi Kürt küçük burjuvazisi de Kürt sorununun çözümünde yeteneksizliğini sergilemiştir” der. 1 Ekim 1994 tarihli Ekim de ise Tunç Serdar imzasıyla ; tüm Türkiye devrimci sosyalist, komünist hareketlerine akıl vererek örnek göstererek PKK’nin sınıf karakterine ve önderliğine övgüler düzerek yere göğe sığdıramayarak şınları yazar: “Tarihte bu gün büyük devrimci savaşlar ancak temel devrimci sınıflara dayanılarak başarılmıştır. Kürt emekçi sınıflar tabanına dayanarak 39


ulusal özgürlük hareketini yükselten PKK bu gerçeği pratiği ile bir kez daha kanıtladı. Ekim yazarı aklındaki baklayı çıkardı. Küçük burjuvazi temel devrimci sınıftır. 94 Eylülünde küçük burjuvazi temel devrimci sınıftı ve bunu PKK gerçeği pratiği ile bir kez daha açığa çıkarmıştı. Ama hayal kısa sürdü. 99 Haziranında ise bu temel sınıf Kürt toplumunun yukarıdan aşağıya öteki sınıflar gibi Kürt küçük burjuva sınıfı da yeteneksizliğini sergilemiştir. 94’te “öğrenciden aydına, memurdan işçiye gezinip hala da bir karar veremeyenler, istikrarsızlığı gelenek haline getirenler bu deneyimlerden bir şey öğrenebildiler mi?” diye sorar. 94’de herkese akıl veriyordu, yol gösteriyordu. Küçük burjuvaziye dayanan PKK gerçeği bunu kanıtladı. Öğrenciden aydına, memurdan işçiye gezinip durmayın diyordu. Kürt Ulusal Sorunu Kitap 2 sayfa 43’de. 99 Haziranın da hainlikle suçlanan önderliğe 94 Eylülünde aklına gelen bütün övgüleri cömertçe sıralar. Devam edelim: 40

“Önderlik bir sanattır! Harekete geçmektir. İrade kullanmaktır. Olmaz denileni gerçeklik haline getirmektir. Söylediğini pratiğe dönüştürmektir. Eskiyi, geriyi yıkmak, yeniyi inşa etmek kuvvetidir. Günü yarına bağlayabilmektir. Öğrenme ve öğretme gücüdür. Stratejik hedeften şaşmadan geniş bir esneklik ve kıvraklıktır. Kendi yetersizliğine yüklenmektir. Kırk kez denemek ama mutlaka başarmaktır. Kendini tekrar etmemektir. İlkeleri ve idealleri her şeyin üzerinde tutmaktır. Günlük tarzıyla temposuyla, manevra kabiliyetiyle, etkilemek gücüyle bir dünya yaratmak, bu dünya içinde yoğrulmak ve yoğurmaktır vb. vb. Ulusal devrimci hareket önderliği 10 yıl içerisinde kendi tarzında bunun anlamlı örneklerini sundu. Peki öncesi bir yana 10 yıldır kendi ekseni etrafında dönüp duran 20-25 yılın örgüt ve ‘partileri’ bu pratikten ne öğrendiler? (Tunç Serdar – Ekim 1 Eylül 94 akt. Kürt Ulusal Sorunu 2 sayfa 143144) Küçük burjuva sosyalisti Kızıl Bayrak kendine bakmadan komşularına akıl verir. 31 Mayıs’ dan sonra (sayı 59)


“Türkiye devrimci grupları yaşanan gelişme karşısında açık, net, tutarlı özeleştiriye dayalı bir tutum almazlarsa eğer, kendileri de yaşanan teslimiyetin suç ortakları olacaklardır” der. Kendisini küçük burjuva kardeşlerinden ayırır, onların karşısına geçerek faydacı ve çıkarcı küçük hesaplarını ortaya döker. “Durumu önden bu denli açık değerlendiren komünistler –bunu kendisi söylüyorgirmiş bulunduğumuz yeni dönemin sorumluluklarını politik ve moral koşullara fazlasıyla sahiptirler. –pes doğrusuKomünist İşçi Partisi, Kürt halkının devrimci birikiminin heba olmasına seyirci kalmayacaktır. (Kızıl Bayrak 5 Haziran 99) Ekim ve Kızıl Bayrağı yakından takip eden devrimciler, bu hareketin programının temel ilkesinin, kendi deyimiyle, bu günün modern, çağdaş Türkiye’sinde nasıl oluyor da bir burjuva devrimi, bir demokratik devrim tezlerini ileri sürebiliyorlar diye küçümsemeyle, komünistler “Ekim” ile diğer devrimci, reformist, küçük burjuva popülizmi arasında sınır çizgisi

çektiğini, sosyalist devrim ile demokratik devrimi savunmanın ateşten bir hat olduğunu yazdığını bilirler. Demokratik devrim savunucularını reformistler olarak nitelediğini bilirler. Hal böyle olunca “Kürt halkı devrimci bir önderlik altında ulusal özgürlük ve eşitlik talebiyle ayağa kalkmıştır” diyen Ekim ve Kızıl Bayrak, Kürt burjuva demokratik hareketi söz konusu oldu mu programını oluşturan sınır çizgisini unutur. Kürt halkı devrimci bir önderlik altında özgürlük ve eşitlik talebiyle ayağa kalkmıştır diyerek bize bir devrimden söz eder. Oysa okuyucularını ciltlerce yazıyla Türkiye de demokratik devrimin tamamlandığı konusunda ikna etmişti. Ekim, bir çelişkiyle, bir “diğer yandan” la karşılaşır karşılaşmaz iki ayrı ülke iki ayrı devrim çizer kafasında. Türkiye ve Kürdistan. Türkiye yakasında çağdaş modern kapitalist ilişkiler ve sosyalist devrim. Kürdistan yakasında ise devrimci bir önderlik altında özgürlük ve eşitlik talebiyle, ayağa kalkan küçük burjuva önderliğinde bir devrim. Yani Ekim’in adını koymaktan korktuğu demokratik devrim iki 41


ayrı ülke iki ayrı devrim. Ekim Kürt küçük burjuvazisinin siyasal akım dediği PKK’nin, ulusal burjuvazisinin söylemlerini aynen ondan ödünç alarak bir Kürdistan devrimi, bağımsız ayrı bir devrim çizerek Kürt ulusal burjuvazisinin peşinden üstelik de Marksizm adına dört nala gider. Ulusal mücadeleyi burjuvaziye bırakarak, burjuvaziyi devrimci olarak kutsayarak, ulusal mücadele sorununda proletaryayı saf dışı eder. Böylece sınır çizgisi olarak çalımla ortaya koyduğu küçük burjuva sosyalist devrim programını kurtarır. 31 Mayıs ’a kadar dönem dönem övgülerinin, hayranlığının arasına sıkıştırdığı, kuşkularını 31 Mayıs dan sonra özellikle PKK’ nin Apoyla aynı noktada buluşmasıyla düş kırıklığını ihanetle özdeşleştirir. Oysa her ulusun kendi kaderini serbestçe ifade etme hakkı vardır. Kendi örgütlenmesini ne şekilde yapacağını kararlaştırma hakkına sahiptir. Yeter ki diğer ulusları ezme hakkına sahip olmasın. Bu Marksistler için anlaşılır bir şeydir. Kendi ulusal hakları ve örgütlenmesi için mücadele eden ulusların hangi koşullarda 42

desteklenecekleri, hangi koşullarda desteklenmeyecekleri sonunun Marksistleri ilgilendiren kısmı budur. Yoksa bir ulus isterse en gerici koşullarda örgütlenme hakkına da sahiptir. Marksistleri ilgilendiren bunlara karşı tutumlarının ne olacağıdır. Öyleyse bugün Kürt ulusal hareketi önderliği karşısında duygusal çığlıklar koparmanın yeri ve zamanı değil, sorun bu hareketin –istemlerinin neler olduğu işçi sınıfının kendi sınıfsal çıkarları açısından bunlara karşı tutumunun ne olacağı sorunudur. Kürt burjuvazisi için başlangıçta ulusal hareket Bağımsız birleşik bir Kürdistan Cumhuriyeti kurmaktı. Böyle bir cumhuriyet emperyalizmle savaşmadan, egemen ulus burjuvazisini saf dışı etmeden mümkün değildi. Böyle bir kuşatmayı ancak devrimci bir sınıf sonuna kadar yürütebilirdi. Burjuvazi için ise devrim kendi sınıf çıkarları”öz” pazarı ile sınırlıydı. Burjuvazi sömürüye değil, kendi sömürüsünü meşru kılmak, kendi ulusal pazarını, vatanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi adına sömürmekti. Kürt burjuvazisi için devrim bundan başka bir anlam taşımıyordu. Onun devrimciliğinin sınırları


sömürünün sınırlarıdır. Kürt burjuvazisi emperyalizmkapitalizmle savaşmak değil, onunla eşit bağımsız vatanın sahibi bir burjuva olarak kendisinin diğer ulusların burjuvaları gibi tanınmasını sağlamaktı. Burjuvazinin en devrimci olduğu, en radikal olduğu kapitalizmin gelişme çağında bile devrimin sınırları emekçi sınıfın sömürülmesine gelip dayanıyordu. Burjuvazi her devrimci savaşa kalkıştığında çok geçmeden ayaklandırdığı emekçi sınıfların baskısını ensesinde hissetmiş bunun için savaştığı gerici sınıfla eski sömürücülerle dönüp uzlaşma yolunu seçmiştir. Kürt burjuva ulusal hareketi önderliği de bunda tereddüt etmedi. Ulusal savaşımın önderi burjuvazi yirmi beş bin evladını dağlara gömmüş, akıl almaz bir baskı ve şiddetle karşılaşmış Kürt emekçilerinin daha güzel bir dünya için yiğitçe savaşımını kendi dar ulusal sınıfsal çıkarları içine hapsetmekte tereddüt etmiyor. Kürt burjuvazisi için ulusal savaş mevcut kapitalist zenginlikten, kapitalist sömürüden pay almak. Kürt burjuvazisinin ihaneti devrime değil, zira burjuvazinin devrimciliği gerçek anlamda halkın özgürlük davası

değil, harekete geçirdiği yığınları kendi davası için kendi ulusal pazarı kapitalist zenginlikten pay almakla sınırlandırmaktır. Bu gerçeği kavrayamayan emekçi yığınları burjuvazinin siyasetine tabi kılan, ham hayallerin pembe bulutlarında yüzen küçük burjuva sosyalistlerinin kafasında yarattığı hayali bir devrimcidir. Gerçek ise kaçınılmaz olarak bu gün gelinen noktadır. Sorun burjuvazinin devrimci olup olmadığıdır. Buna evet deyip ham hayaller yayan emekçi sınıfın aldatılmasına çanak tutan küçük burjuva sosyalistleridir. Küçük burjuvazi istediği gibi örgütlenme hakkına sahiptir. Bu ister otonomi olur, ister federasyon, isterse bağımsız bir devlet, burada komünistleri ilgilendiren hangi koşullarda burjuvaziyle bağımsız bir sınıf hareketi olarak işçi sınıfının sınıfsal çıkarları açısından hangi koşullarda ulusal burjuvaziye destek verip vermeyeceği sorunudur. Komünistler bir an bile burjuvaziyle olan sınıf savaşımlarını unutmaz bu savaşımı bir an bile olsa karartmazlar. Ulusal hareketi, tüm emekçilerin özgürlük hareketi olarak 43


niteleyenler Marksist değil, küçük burjuva milliyetçileridir. Proletarya ulusal baskı üzerine kurulmuş bir devletin sınırları sorununda emperyalist burjuvazi için çok “tatsız” olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların beli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır. Proletarya, “kendi” ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma istemelidir. (LENİN) Ne var ki ulusal hareket üzerine, onun sınıf niteliği üzerine ham hayaller yaymak Türk ve Kürt emekçilerinin kurtuluş davasını buna bağlamak, işçi sınıfını burjuvazinin siyasetine sokmak, onun peşine takmaktır. “Komünistler için ulusal sorunun özü “öteki” sorunlarda olduğu gibi ulusların kendi kaderlerini tayin etme sorununda da bizim her şey den önce ilgilendiğimiz nokta bu belirli bir ulusun içinde, proletaryanın kendi kaderini tayin etmesidir.” (LENİN) Küçük burjuva sosyalistlerinin ulusal sorunda programı, teoride Marksizm’in ilkelerinin alt alta sıralanması ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması, pratikte Kürt ulusal hareketinin 44

kuyruğuna takılma, günlük gelişmelerin arkasında Kürt ulusal hareketinin gelişmelerinin sonucunda şaşkınlık ve hayal kırıklığına uğrama, her türlü ilkeden tutarlılıktan yoksun gücünün yettiğince patırtı çıkarmadır. Küçük burjuva sosyalistleri Marksizm adına konuştuğunda Marksizm’in ilkelerini ezbere sıralar. Pratikte ekendi sınıf güdüleriyle, kendi sınıf bakış açılarıyla, burjuva ölçülerini tüm halkın özgürlük hareketi, ulusal özgürlük savaşı vb tumturaklı sözlerle ortaya döker. İşçi sınıfını burjuva siyasetinin peşine takmaya çalışır. Küçük burjuvazinin ulusal sorundaki teori ve pratiği burjuva ve proletaryanın ideolojisinin harmanlanmasıdır. Biraz proleter, biraz burjuva alın size küçük burjuva programı. İşçi sınıfının bağımsız bir sınıf olarak sahneye çıkmasıyla birlikte küçük burjuva sosyalizmi de kendi programını terk edecek ya proletaryanın programını benimseyecek yada burjuvazinin, bu iki temel sınıf arasında bölünecektir.

14-PROLETER  

14-PROLETER.pdf

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you