PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ Cilt 2, Sayı :13
İşçi Sınıfının Unutulmaz Önderi, Yol Gösterici Işığı VİLADİMİR İLİÇ ULYANOV LENİN 1870-1924 Karl Marks - Friedrich Engels Komünüst Manifesto’ da günümüze kadar var ola gelen toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir. Yani ezenle ezilenin, sınıf savaşımları tarihi olduğunu ifade etmiştir. Bu güne kadar ki insanlık tarihi azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğine dayalı köleci, feodal ve kapitalist toplumların tarihi idi. 1917 Ekin Devrimi – Kısa süreli Paris Komünü bir yana bırakılırsa- ilk kez çoğunluğun azınlık karşısında ki devrimci başkaldırışı siyasi iktidarı elde etmesidir. İşçi sınıfının, yoksul köylülüğü yanına alarak bu baş kaldırışının öncülüğünü Lenin’ in kuruculuğunu yaptığı RSDİP
ŞUBAT
2005
yapmıştı. Rus komünistleri ayaklanan işçi sınıfına yol göstermiş, onun sınıf mücadelesinde ışık olmuştu. Lenin, işte bu muzaffer işçi sınıfının siyasal programını, ustası, öğretmeni Marks ve Engels’in öğretilerini Rusya gerçeğine uygulayarak yaratmıştı. O, işçi sınıfının siyasal iktidarının işçi demokrasisi proletarya diktatörlüğünün teori ve pratiğinin, evrensel kuramcısı ve uygulayıcısı rolünü başarıyla yerine getirmiş, kapitalist emperyalizmin ebedi, çözümsüz olmadığını, buna karşı verilecek mücadelenin yolunu göstermiştir. Emperyalizmin çürüyen kapitalizm olduğunu Marks ve Engels’in öğretilerini zenginleştirerek proletarya devrimleri çağını açmıştır. Emperyalizmin tahlilleri bu gün tüm çıplaklığıyla yaşamın gerçeğinde kendini gösteriyor. Lenin, kısacası içinde bulunduğumuz çağı 1
emperyalizm ve devrimler çağı olarak nitelemişti.
MARKSİZM LENİNİZM HER ZAMAN GÜNCEL VE BİLİMSEL ÖĞRETİ
Başlıca Eserleri: “Halkın Dostları” Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar, Ekonomik Romantizmin Bir Nitelendirilmesi, Rusya da Kapitalizmin Gelişmesi, Ne Yapmalı, Bir Adım İleri İki Adım Geri, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Materyalizm Ve Ampiryokritisizm, Emperyalizm, Devlet Ve Devrim, Proletarya Devrimi Ve Dönek Kautsky, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı sayılabilir. Doğumu; Simbrisk 22.04.1870 Ölümü; Gorki 21.01.1924
Sosyalizmin resterasyonu Rusya da marksizmi leninizmi birkez daha doğrulayıp bilimselliğine örnekler katmaya devam etmektedir. Uzun süren bir resterasyon dönemi sonucu doksanlı yılların başlarında son duvarlarınıda yıkarak kapitalizmle kapılarını sonuna kadar açıp emperyalizmin deryasında yelkenlerini şişirerek hareket etmeye çalışıyor. Biryandan işçi sınıfının ulusal ve uluslar arası sömürüsünü artırırken diğer yandan da kapitalizmin amansız hastalıklarını da yakalanmadan edemiyor. Kapitalizm hastalıklarına çare ararken daha başka hastalıklara yakalanıyor. Günlük iletişim araçlarında hergün bir yenisini duyduğumuz, okuduğumuz , izlediğimiz bazı haber ve gerçekleri bu yazımızda değinmek istiyoruz. Diğer yandan bir yaşını dolduran yayınımızın bu konulara ağırlık vererek
2
burjuvazinin saldırılarına karşı cevap vermeye devam edeceğini belirtmek isterim. Şimdi Dünya gazetesinin 12 şubat 2005 sayısından bir haberle yazımıza devam edelim: “Rüşvet, Ruslar’ın Baş Belası” ”Rusya için, rüşvet, alkolizm, fakirlik, işsizlik ve terörizm sorunlarının büyük önemi var. Çünkü bu dev ülke bu sorunların tümüyle birden aynı anda boğuşmak zorunda. Sadece sıralaması ve ön plana hangisinin alınacağı tartışmalı.” (Dünya 12.02.2005 Ahmet CoşkunaydınMoskova) “Rusya politikası üzerine yaptığımız birçok toplantıdan sonra, ne yoksullukla mücadele etmek ne de büyümeyi artırmak konusunda bir strateji olmadığını anladım. Aslında Dünya Bankası kırsal sektördeki programlarını daraltmayı tartışıyordu. ... önerilen tek ‘büyüme’ stratejisi, ülkenin yurt dışına kaçmış olan sermayeyi geri alacak politikalar benimsenmesi gerektiğiydi. Bu mevkide olanlar , bu tavsiyenin
egemenlerinin ve onların temsil ettiği hırsız egemenliği ile ahbap-çavuşmafya kapitalizminin (ib) kalıcı olarak yerleşmesi anlamına gelebileceğini gözden kaçırıyorlardı. Batıda iyi karlar elde edebilirken, sermayelerini geri getirmeleri için başka hiçbir neden olamazdı. Dahası IMF ve ABD Hazinesi, serveti olanların bir çoğunun , paralrını, tüm güvenirliğini ve meşruiyetini yitirmiş bir liderle (Boris Yeltsin) politik bağlantıları ve yaptıkları gizli işler sayesinde elde ettiği, politik meşruiyeti kalmamış bir sistemi destekledikleri gerçeğini asla söylemiyordu. İşin en üzücü kısmı; Rusya, olan bitenleri, ulusal aktiflerin yağmalanması, ulusun asla tazmin edemeyeceği bir hırsızlık olarak düşünmek zorundaydı. Rusya’nın gelecekteki amacı, daha fazla yağma yapılmasını önlemeye , hukukun egemenliğini yerleştirerek ve daha genel olarak cazip bir iş ortamı yaratarak meşru yatırımcıları ülkeye çekmeye çalışmak olmalıdır.” (Küreselleşme Büyük hayal Kırıklığı Sy.213 3
Jozeph e Stiglitz) –yedi yıl Clington’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanı ve Dünya Bankası Baş Ekonomisti olarak çalıştı.ABD emperyalizminin küresel sermaye hareketlerinin yönlendiricilerinden birinin kendi kaleminden aldığımız bu alıntılar bizi bir kez daha Marks’ın dahiyane tespitlerinden biri olan kapitalizmin kendi iç çelişkilerini yansıtan yasasının bir kez daha doğrulandığının kendi ağızlarından itirafıdır. Her üretim biçimi kendini tüm ilişkileriyle birlikte yeniden üretir. Toplumsal üretimin niteliği toplumsal üretimin ilişkilerini de yeniden üretirken sahip olduğu olumlu olumsuz ilişkilerini de her gün yeniden artırarak üretir. Bu sorunlarını ürettiği gibi sorunlarını çözüm olacak toplumsal ilişkileri de üretir aynı zamanda. “Bush, Moskova’nın demokratik uygulamalarından duyduğu kaygıyı da Putin’e ifade ettiğini belirtti. Putir ise , ülkesinin demokrasi konusunda nihai kararı verdiğini ve bu kararından geri dönülmeyeceğini vurguladı.” Bush, İran ve Kuzey Kore’nin nükleer silah sahibi olmaması konusunda tarafların anlaştıklarını şöyle açıkladı: 4
İki lider, Rusya’nın bu yıl içinde Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesi amacıyla görüşmelerin hızlandırılması çağrısında bulundu. Taraflar ayrıca, nükleer malzemelerin korunması ve nükleer tesislerdeki güvenliğin artırılmasına yönelik bilgi alışverişinde bulunma ve uluslararası önlemler yolunda ortak çaba gösterme kararı verdi.” (Bush- Putin Görüşmesi Amerikanın Sesi İnternet Sitesi 25.02.2005).
Adı ne olursa olsun kapitalist üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü bir ülkede kapitalizmin hakim olduğu üretim ilişkileri birbirine benzerlikler gösterirken günümüzde “küreselleşme” veya “yeni dünya düzeni” olarak dillere dolanan kapitalist –emperyalist üretim ilişkilerinin dünya çapında egemenliği olarak adlandıracağımız ilişkilerinde de geçerlidir. Bir kapitalistler bloğunun egemenlik biçimi diğer kapitalist bloğun hareketleriyle ya reddediliyor yada boyun eğmek durumunda kalıyorlar. Bu işişkileri reddedenlerin durumu ortada. Ya savaşarak teslim oluyorlar, yada teslim olmak zorunda kalıyorlar. Marks daha kapitalizmin tahlilini yaparken kapitalizmin üretim ve ticaretinin dünyanın giderek bütün ülkelerine yayılacağını, bunun kapitalizm açısından zorunlu olduğunu
dahiyane eseri Capital’ de uzun uzun açıklamıştı. Bu gün bu tespiti ABD emperyalizmi tarafından tüm dünya ülkelerini kapsayacak şekilde egemenliğini oluşturma mücadelesine tanık oluyoruz. Diğer yandan AB ülkeleri ve Rusya ile yapılan görüşmelerde kendisine karşı gelen ülkelere arka çıkmaya çalışanlarıda görüşmeleriyle ikna yoluna gitmektedir. Bunun için gerekli tüm yollara başvurarak dünya halklarının kin ve nefretini kazanmaktadır. Birilerini savaşla, birilerini IMF ve Dünya Bankası yaptırımlarıyla tehdit ederken bir kısmını ekonomik, siyasi , diplomatik taktiklerini kullanmaktadırlar. Ne yaparlarsa yapsınlar, proletaryanın mücadelesine engel olamayacaklar, tarihin gidişine durduramayacaklardır. Zafer er yada geç sosyalizmin olacaktır. M. Dündar Şubat 2005
GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE SONA EREN BİR DİZİ “KURŞUN YARASI” 19.yy sonlarında Osmanlı’nın son dönemlerinde, Ege’nin kıyı kasabalarından Bodrum’da geçer hikaye. Bir halk türküsünden yola çıkarak senaryolaştırılmış dizi, Bodrum’a atanan Osmanlı kaymakamı Çerkez Cemal ile geçimini ham mallıkla sağlayan Halil’in Gülsüm adında bir kıza tutulmasıyla Kaymakam ve Halil arasında ki çekişme üzerine kurulmuştu. Dizinin ilk bölümünde oyuncu seçimleri karakterlerin yerli yerine oturmayışı örneğin dizinin başrol oyuncusu Halil rolündeki şarkıcının hiçbir oyunculuk gücünün olmayışı, bu ilk bölümü boyunca sırıtması, diğer karakterler karşısında ezilmesi (Kaymakam, Selamoğlu, Ömer Çavuş, Meri vb ) rollerini canlandıran oyuncuların tiyatro ve sinema kökenli deneyimli oyunculardan olması, dizi filmlerinin tekrarlar, aynı şeylerin farklı kostümler, mekanlar, sözcüklerle dizinin uzatılması için tekrar edilmesi 5
gibi olumsuzlukların yanında bir de tarihsel dönemi ifade eden yer, mekan ve kostümlerin azlığı, böyle bir plato oluşturmak için büyük paraların harcanmasını gerekli kılması, amacı kar olan TV lerin başlangıçta izlenip izlenmeyeceği belli olmayan diziler için büyük paralar harcamayacakları açıktır. Bu açıdan bakılınca sayısız eksikliği ve küçümser alaycı bir şey beğenmeyen küçük burjuva bakışıyla bakıldığında “Türk filmi” diye gülümseyerek geçilecek basit eksik ve hatalarına rağmen iyi niyetle ve var olan dizilerin içinde seyre değer bir dizi filmdi. Dizinin birinci bölümünde “şarkıcı Berdan Mardini” nin diziden ayrılmasıyla ya yeni bir eşkıya Halil rolü bulunacaktı ya da Halil diziden kovularak diziye devam edilecekti. Yönetmen ikinciyi seçerek hem dizinin karakterini hem de yeteneksiz bir oyuncudan kurtularak başarılı bir yapım çıkarmış oldu. Halil’în ölümüne kadar olan bölümde Osmanlı feodal imparatorluğunun egemenlik dayanaklarını teşhir ederek Osmanlı daki sınıf mücadelesinin bir kesitini 6
gösterdi. İdealist Kaymakam – ki aslında Kemalist yönetici tipinin ilk denemelerini verir bize – devletine son derece bağlı, padişaha körü körüne itaat eden, çürümüş, her yönüyle rüşvet, kayırma, aldatma ve baskı üzerine kurulmuş imparatorluğun son dönemlerinde tüm bunlara gözünü kapayarak Osmanlıyı kurtarmaya çalışan “dürüst yönetici” karakterini canlandırır. Kaymakam Cemal, öylesine dürüsttür ki açlığa, sefalete itilen, ellerindeki son ekmekleri, son un çuvalları ve paraları Osmanlı tarafından vergi adı altında zorla alınan köylüleri üzüntü duyarak açlığa terk eder. Vergileri (feodal rant) ı zorla toplamak için dürüst Kaymakam, İdealist Cemal, zaptiyelerin önünde köylülerin karşısına çıkar. Cemal tarafsızdır. Cemal’in tarafsızlığı sürekli her fırsattan yararlanan, küpünü doldurmağa devam eden, Tüccar Ziya’ ya da sadece kışı yarı aç yarı tok çıkarmaya yetecek kadar ürünü olan köylülere de aynı davranır Cemal Bey. Ziya’ nın ve diğer kasaba tüccarlarının köylüleri soyması İdealist Kaymakam
Cemal’ i hiç ilgilendirmez. Burada feodal Osmanlı İmparatorluğu içinde bir burjuva sınıfının sermaye birikiminin ilk dönemlerinde görürüz. Kendisi de yoksul bir hamal iken dağa çıkmak zorunda kalan eşkıya Halil, sırtını yerel Osmanlı yöneticilerine dayamış, onlarla işbirliği içindeki Ali Kaptan ve adamları karşısında mücadele ederken merkezi Osmanlı Devleti’nin karşısında bulur. Halil’in Osmanlı ile savaşması Osmanlı’dan nefret eden köylülerin sempatisini kazandırır. Halil, Kaymakam’ın aklından bile geçmeyeni yapar. Zorla toplanan vergilere, zorla el koyarak köylüye tekrar dağıtır. Osmanlı itibarı ve gelirlerinin güvencesi için, padişah güvendiği bir askerini Bodrum’a gönderir. Binbaşı, önce sadece Halil ve efelerini evinde sakladı diye Eşref Efe’yi hiç sorgulamadan, mahkemeye bile çıkarmaya gerek duymadan yargısız infazla katleder. Osmanlı’nın uyguladığı devlet terörü dizinin ikinci bölümünde işgalci Yunan subaylarının teröründen bile şiddetlidir. Osmanlı’nın gerçek yüzü budur.
Dizinin ikinci bölümü Birinci Dünya Savaşının sonu ve Osmanlı topraklarının paylaşım savaşının galipleri tarafından bölüşülmesi ile başlar. Ege bölgesi İngilizlerin desteğiyle Yunanistan tarafından işgal edilmiştir. Öykünün geçtiği Bodrum’da Yunan işgaliyle tanışır. Padişaha körü körüne bağlı Kaymakam Cemal başlangıçta ne yapacağına karar veremez. Bir burjuva aydını olarak ya ulusal kurtuluş savaşına katılacak ya da işbirliğini seçecektir. Uzan süre bocalar. Birinci paylaşım savaşının mahvettiği köylüler tam bir yıkım içindedir. Savaş halkı bezdirmiştir. Onları ulusal kurtuluş başlangıçta hiç mi hiç ilgilendirmez. Yemende ölen Halil Efenin kızanları da dağılmıştır. Selamoğlu hasta ve bezgin, umutsuz, Mehmet hamallığa dönmüştür. Ömer Çavuş, eski konumundan uzak Yunan yüzbaşısı tarafından aşağılanan, rütbesiz bir zaptiye durumuna dönmüştü. Osmanlı egemenliği kağıt üzerinde bile yoktur. Köylüler için ise çok büyük bir değişiklik yoktur. Osmanlının zulmünün araçlarının yerini işgalci Yunanlıların baskıları ve zor 7
alımı almıştır. Köylü isteksizdir. Kendi sorunu olarak görmez ulusal kurtuluşu. Kasabanın tüccarları, burjuvaları da ulusal kurtuluşa katılmaz. Ziya işgalcilerle niye işbirliği yaptığını soran Yunan yüzbaşısı Aleko’ya burjuvazinin ulusa bakışını ifade eder. “Yüz başı ben tüccarım, beni ilgilendiren üstümdeki bayrağın rengi değil, satacağım mallar ve alacağım paradır” der. “Osmanlı gitmiş siz gelmişsiniz, siz ihtiyaçlarınızı nasıl temin edeceksiniz, ha Osmanlıya ha size satmışım ne fark eder. Beni ilgilendiren paranın rengidir” der. Ziya daha önceki Ali Kaptanla olan işbirliğini bu kez Yunanlı bir çeteyle sürdürür. Türk ulusal burjuvazisinin temsilcisi Kuva-i Milliye illegal, yasa dışı bir örgüt olarak, genç Türk burjuvazisinin işgalcilere karşı ulusal mücadelesini örgütlemeye kalkar. Emperyalist işgalcilerin şiddeti, yığınlara uyguladığı baskı, onun güçlenmesini sağlar. Komşu kasabanın Kaymakamı Şefik Kuva-i Milliye ye katılmıştır. Bodrum 8
Kaymakamı Cemal’ i de çağırır Kuva-i Milliye ye Cemal padişahtan umudunu kesmemiştir. Osmanlıya bağlıdır. Şefik’ i geri çevirir. Daha sonraları işgalcilerin tutumları karşısında padişahın ülkeyi kurtaracağını düşünürken, işbirlikçi Osmanlı yöneticisinin İngilizlerle beraber Bodrum’a geldiği bir ziyarette Cemal’ e “kuzum kendi başının çaresine bak, küpünü doldurmaya ve kendini yurt dışına atmaya bak” der. Ondan padişahın direniş emirlerini getirdiğini düşünen Cemal düş kırıklığıyla beraber yol ayrımına gelir. Cemal, önce bireysel olarak –Zoro dan esinlenen yönetmen- Kara Poşu olarak işgalcilere karşı duruşa geçer. Burada senaryonun zayıflığı, yönetmenin Türk filmi dedirten komedisi Kara Poşu olarak Kaymakam Cemal’ in sahneye salınmasıdır. Daha basit ve yalın olarak Cemal sürece dahil edilebilirdi. Bu diziyi hafifletmezdi. Yönetmen ve senaryo yazarının en doğru olarak şovenizm yaptıkları şey dalgasının sermaye tarafından sürekli yığınları zehirlemek için kullanılmasına karşın dizi bu
tuzağa düşmüyor. Tam tersine işgalci olan Yunan halkı değil İngiliz Emperyalizmi olduğunu göstermeye çalışıyor. Ulusal kurtuluş savaşına Türkiye de Ege de yaşayan Rumlar da katılır. Örneğin Olimpiya, İşgalci Yunan ordusunun genç teğmeni Türk köylülerine zulüm eden Yüzbaşı Aleko’nun kafasına silahını dayar “bizim burada ne işimiz var” der. Teğmen, İngiliz emperyalizminin maşası olduklarını kendilerinin kullanıldıklarını ifade eder. İnsancıl, hümanist Yunan ordusunun genç teğmeni dizide bir çok kez işgalci olarak perde arkasında ki İngiliz emperyalizmini gösterir. Rumlar düşman değildir. Haksızlık ve zorbalığı, adaletsizliği yaşayan Anadolu daki yoksul Rumlar da itiraz eder. Öte yandan Tüccar Ziya, iş birlikçi zengin ajan tüccar Mahmut, önce Osmanlıyla sonra işgalci Yunanlılar ve İngilizlerle işbirliği yapan Türklerdir. Serseri, haydut, eşkıya Rumlar da vardır, Türkler de. Sorun kimin hangi milletten olduğu değildir. Köylüler, yoksullar, ezilenler hangi ulustan olursa olsun işgale karşıdırlar.
ABDULLAH ÖCALAN’IN SAVUNMASI “...Tarih belleği güçlü olmayanlar, güncel gerçekliği kavrayamayanlar, geleceği göremeyenler, ulusallığın ve sınıfsallığın dar penceresinde, tarihsel gelişmelere yaklaşanlar doğal olarak şaşkınlık geçiriyorlar. Oysa önderlik her zaman dogmaları kalıpları, paramparça etmiştir. Önderlik öğretisi, kalıplara sığmayan bir düşünce tarzıdır.” Özgür Halk Kitap 1 Yargıçlara saygısını sunarak başladığı manifestosunun kendisi için yeniden doğuş olabileceğini, bundan sonraki amacının “...fırsat bulabilirsem, çabam silahlı çatışmanın tamamen ortadan kaldırılması ve PKK varlığının yasal, siyasal zemine çekilmesi, demokratik sistemle bütünleştirilmesi temelinde olacaktır. Devletin duyarlılığıyla, yaratıcı çabalarıma güvenerek bu rolü başarıyla oynayacağıma ve kararlılığımım inanıyor vurguluyorum.” (s.10) Öcalan 15 Mart 1999’da basın toplantısında Türkiye den 9
ayrılmak niyetinde olmadıklarını, söylediğini, savunmasının temelinin tarihi uzlaşma ve çözüm arayışı olduğunu (s.13) bunun basit bir taktik olmadığını, özgür ve eşit düzenleme istediklerini, bu gün çizgi olarak savunduğu şeylerin yeni olmadığını, bu günkü tarihi koşullardan kaynaklanmadığını yazıyor. “PKK programını 70’ler döneminin dar, ağır ideolojik yaklaşımlı ve politik yapısını 90’lar dünyasında ve Türkiye sinde aşılma gereğini ortaya koyuyor. Büyük bir deneyimin arkasından ilke ve programın gözden geçirilmesini ve güncelleştirme ihtiyacını vurguluyor. (S.15agk) Öcalan bu yaklaşımının artarak devam edeceğinden söz eder. Kendi ilkelerinin temel insan hakları, kimlik, kültür varlığını tanıma temelinde savunma olduğunu ana sözünün “demokratik çözüm” kavramında yoğunlaştığını ifade eder. Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı tarihin çöplüğüne attığını “demokratik cumhuriyet” sözcüğünün arkasına saklanarak utangaçça atar. “Yetmişlerde moda olan ve uygulandığında sadece ayrı devlet anlamında yorumlanan 10
“ulusların kaderlerini tayin hakkı” gerçekten bu yorumuyla bir çıkmazdı, demokratik çözüm tarzının zenginliği karşısında, ayrı devlet, federasyon, otonomi vb. yaklaşımların bile geri ve bazen çözümsüzlüğe yol açtığını pratikte görünce, demokratik sistem üzerinde yoğunlaşma bana çok önemli geldi.”(S.17 agk) “dünya pratiğinin –bu pratiğin neler olduğunu emperyalistlerle işbirliği çabaları Roma yürüyüşü, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Libya vb. ülkelerle birlik çabaları olduğunu daha önceleri görmüştük, nb.büyüleyici zenginliği karşısında “demokratik çözüm” tarzı, giderek çözümsüzlüğe yol açan, askeri hatta siyasi tarzına göre büyük üstünlük taşıyor.”Abdullah Öcalan burjuva liberal toplumuna bu sayısız övgüleri ve onu tarihin tüm toplum biçimlerinin en yükseğine koymasının ardından, Türk burjuvazisine bu sizin sorunlarınızı çözümlemede ilaçtır diyor. “Devletin çekirdek yaklaşımı da bu yönlüydü.” (s.18) diye yazıyor. Devletin çekirdek yaklaşımından da kendisiyle aynı düşüncede olduğunu
belirtiyor. Yüksek hümanist, barışçı, özgürlükçü ve kardeşliği esas alan –okur bağışlasın bu sözcükler, sıfatlar bize ait değil Özgür Halk dergisinin s.1 kitap dizisinden alınmıştır.- Abdullah Öcalan devletin bize kadar yansıyan dediği bu yaklaşımından umutlandığını “Dolayısıyla umutla açmak ve gücüm oranında pratikte de, gereklerini yerine getirmekten çekinmedim.” (s.18) diyor. PKK savunucuları tarafından Özgür Halk dergisinin 96. Sayısında 21. Yüzyılın Lenin’i olarak gösterilen (bkn s.14) önderlikle yani Abdullah Öcalan, gücü oranında demokratikleşmesine yardımcı olmaya çalıştığı faşist devletin ufkunu genişletmeye onun içindeki yayılmacı emellerini tatlı tatlı okşayarak, kendilerine PKK ile yapılacak bir barışın Kürtler ile Türklerin ortak barış içinde gerçekleştirecekleri bir demokratik cumhuriyetin hedefini gösteriyor; “Bu sorunu çözmüş cumhuriyetin, tarihe yaraşır bir önderliği, Ortadoğu dan Balkanlara, Kafkaslar dan Orta Asya ya taşıracağına da inancımız tamdır.” (Kürt Sorunun da Demokratik
Çözüm Bildirgesi Abdullah Öcalan s.11) 21. yüzyılın büyük devrimcisi Öcalan, açıkça söylemez, söyleyemez. Ne var ki Demokratik Cumhuriyetin tarihe yaraşır önderliği, Ortadoğu dan Balkanlara, Kafkasya dan Orta Asya ya taşınacak önderlik ne anlama gelir? Türk burjuvazisinin faşistlerin haritasını yaptıkları, 700. Yılını kutladıkları ölmüş imparatorluğun kokuşmuş cesedinin canlandırılmaya, sefalet içinde kıvranan yığınların bilincinin çarpıtılmaya çalışılması, emperyalistlere köleliğin unutturulmaya çalışılması değil midir bu hayal? Emperyalistlerden umduğunu bulamamış, İmralı da Türk burjuvazisiyle uzlaşmaya çalışan onlardan farklı düşünmediğini, Türkiye nin önünü açmak için elinden geleni yapacağı sözünü veren Kürt burjuvazisinin temsilcisi Öcalan’ın ortak vatan da fırsat verilirse barış içinde Türk ve Kürt burjuvazisinin eski tarihlerde olduğu gibi inancını taşıdığı, tarihe yaraşır önderlik; Türk burjuvazisinin, Musul-Kerkük, Bosna Hersek, Azerbaycan, Kırgızistan, 11
Türkmenistan, Orta Asya steplerinde at koşturma hayalleri değil mi? 21. Yüzyılın büyük devrimcisi Öcalan ın yine 21.yüzyılın barış ve kardeşlik olarak adlandırdığı manifestosu, Türkiye barış ve kardeşliği ağzından düşürmeyen dünyasının birleştirilmesi hayaliyle ölmüş, dişleri dökülmüş itin, Türkeş’in mezarında kahkaha atmasını sağladı. Öcalan’ın “20.yüzyıl Sonunda Zafer Kazanan, Demokrasi”si, tüm savunmasının temel eksenine oturttuğu demokrasisi, emperyalist burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilerin kölelik koşullarında sömürülmesi temeline oturttuğu burjuva demokrasisidir. Kürt burjuvazinin özlem ve emelleri de 21.yüzyılda bir ulus olarak içinde yer almak için milyonlarca Kürt emekçisinin yoksulluğu ve sefaletini kullanarak kendi çıkarları için seferber ettiği Kürt emekçilerinin Türk emekçileriyle birlikte emekçileriyle birlikte Türk burjuvazisiyle eşit koşullar da sömürülmesine dayanır. Öcalan’ın demokrasisi, emperyalist burjuvazinin 12
tarihin sonu diye ilan ettiği, burjuva egemenliğinin mutlaklaştırılması, isyanlardan arındırılmış işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin gereksizliğine ikna edilmesi, barış içinde emekçi sınıfın en gaddar, en acımasız, en insani haklarının gasp edilmesi, çağ dışı bir sömürüye tabi kılınmasıdır. Öcalan’ın demokrasisi, rakipleri karşısında yoksul yığınları arkasına almak için sosyalizm söylemleri kullanan burjuvanın yenilgiyle açığa çıkmış gerçek yüzüdür. Gelecek güzel günler özlemiyle Kürt burjuvazisinin arkasından gitmiş milyonlarca Kürt emekçisinin önüne sürülen bu demokrasi barış koşullarında – burjuva anlamında ulusu ve ülkesi olmayanişçi sınıfının sömürülmesinin düzenlendiği baskı ve şiddete dayalı devlet biçimidir. Emperyalist burjuvazinin doğurduğu faşist diktatörlüğün alternatifi değil bizzat onun için de hazır bekleyen faşist devlet biçimidir. Burjuvazi işçi sınıfına karşı mücadelesinde Öcalan’ın tam zaferini ilan ettiği o evrensel demokrasiyi kaldırıp atmada hiç de duraksamaz.
“Günümüz demokrasileri, basit ve karmaşık yönleriyle önce fikri boyutta 17.ve 18.yüzyıl da gelişirken, kurumsal, yönetimsel gelişme, 19.yüzyılın ortalarından itibaren hız kazanmış 20.yüzyılda ise total amansız diktatörlüğüyle, zıt yöndeki reel sosyalizmin, totaliter rejimlerine karşı direnerek, yüzyılın sonunda kesin zaferini ilan etmiştir. İki totaliter sisteminde çok güçlü bir gelişmeyi yaşamalarına rağmen, ayakta kalamayışları, esasta özgür yaratıcı yeteneği, toplumu ve bireyi, aşırı baskı altına almalarından kaynaklanır.”(s.21 agk) Öcalan’ın bir burjuva olarak hayran olduğu, ideal bulduğu demokrasi işte bu 17.ve18.yüzyılda ortaya çıkan 19.yüzyılda hız kazanan burjuva sömürüsünü egemen kılan burjuva demokrasisidir. Yan yana koyduğu faşizm ve sosyalizm den birincisi yani faşizmin alternatifi burjuva demokrasisi değil tam tersine onun gelişmesinin sonucudur. Emperyalist burjuvazinin yönetim biçimidir. Öcalan sosyalizm ile faşizmi aynılaştırarak ikiyüzlüce bir kurnazlığa baş vuruyor. Ne var
ki bu yığınları aldatmaya, korkutmaya dayanan ikiyüzlülük Öcalan’ın zekasından, derin ideolojik fikirlerinden fışkıran yeni bir buluş değil siyaset bilimine az çok ilgi duyan tüm namuslu insanların bildiği emperyalist soygunun savunucularının yöntemidir. Bir avuç sömürücünün milyonlarca emekçiyi, şiddet ve baskıya dayalı hiç yasa tanımayan sömürüsünün devlet biçimi faşist diktatörlükle, yüz milyonlarca emekçinin sömürüye ve sömürücü bir avuç azınlık sınıfa karşı sosyalizmi kurmak için yattığı proletarya diktatörlüğü arasında ki tek benzerlik sadece diktatörlük sözcüğüdür. Savunmasının 24.sayfasında Öcalan, burjuva demokrasisine karşı savaşan komünistlere, işçi sınıfına bu sevdadan vazgeçmeleri buna karşı boşu boşuna savaştıkları, burjuvaziye kölece boyun eğmeleri çağrısını yapar. “Faşizmin, burjuva milliyetçiliğinin nefes aldırmaz totalizmiyle, işçi sınıfının aşırı eşitliğinin demokrasi yoksulluğu, totalizmin başarısızlığı,bu 13
çerçevenin dışına taşırılmış gerçekleriyle bağlantılıdır. 2000’li yılların zaferini kesinleştiren demokratik sistem, derinliğine ve toplumlara yaygınlaşmasının önüne geçilemez gibi görünüyor. Buna karşı direnen kaybederken, başarıyla uygulayanın kazanacağı da aynı kesinliktedir.” (A.Öcalan agk s.24)Burjuva milliyetçiliğinin faşizmiyle işçi sınıfının aşırı gericiliği totalizm adı altında aynılaştırılıyor. Geriye Öcalan’ın hayran olduğu demokrasi kalıyor. Bütün liberal burjuvazinin hayran olduğu demokrasi yani günümüzdeki biçimiyle emperyalist demokrasi emekçi sınıfın ve mazlum halkların boğazlandığı demokrasi, bütün sömürücü sınıfların ve onların sofralarının artıklarından yalanan uşaklarının hayran olduğu demokrasi. Öcalan savunmasının Türk toplumu ve yakın dönem Türkiye tarihini değerlendirdiği bölümünde, Osmanlı’dan M. Kemal’e, M. Kemal’in politik dehasına övgülerini sıraladıktan sonra demokrasi anlayışının ne olduğunu adım adım göz önüne serer. 14
“Dünya da reel sosyalizmin çözülüşü, genelde otoriter ve totaliter rejimlerin geniş bir coğrafya da çözülüş ve çöküş sürecine girmeleri, dünya çapında demokratik sistemin zaferine götürdü. Demokratik sistem, faşist sistemlerin çöküşü ile İkinci Dünya savaşı sonrasında ki gelişmesine 90’larda reel sosyalizmin çözülüşünü ekleyince, tüm dünyayı etkilemesi gibi, Türkiye’yi de etkiledi. –Okuyucu dikkat etsin bu satırlar YDD’nin yeminli bir savunucusu bir yazara ait değil, en azından okuyucu henüz daha külleri soğumamış bir savaşın kahramanı olarak tanır Öcalan’ı- diğer önemli etken, şüphesiz Kürt hareketinin halklaşmasıydı. Kürt halk gösterileri 90’larda tam bir demokratik devrim yaşadı. Zaten ekonominin de liberalleşmesiyle, bu iç ve dış gelişmeler birleşince, gerçekten Türkiye belki de farkında olmadan, tarihinin en önemli demokratik aşamasını yaşamaya başladı.” (s.28) Ekonominin liberalleşmesi yani kapitalist ekonominin egemen üretim biçimi haline gelmesi buna Kürt burjuva hareketinin halklaşması, Kürdistan’da
burjuva üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel olarak gelişen bu hareketle birlikte gelişen Türkiye de farkında olmadan gelişen demokrasi Abdullah Öcalan’ın doğru olarak tanımladığı demokratik aşamadır. “Eğer Türkiye de sol bu süreci derinden yorumlayıp partisiyle katılsaydı. -Öcalan’ın sol olarak görmek istediği sözünü ettiği sol, düzenle iç içe olan düzenin sorunlarına çözüm üreten soldur. İngiltere’deki işçi partisi gibi, Fransız, İtalyan sosyalist ve komünist partileri gibi soldur nb. – yine 93 ateşkes hamlemizle Türk burjuvazisiyle birleşebilseydik liberal ekonomiyle birlikte gelişen demokrasi hamlesi kazanabilirdi diyor Öcalan’a göre 93-96 Çiller-Karayalçın Özel Savaş Hükümeti ve Refah Partisi demokrasinin gelişmesinin engeli olmuş. 95’den bu yana ise klasik darbe anlayışı dışında, 96’dan beri PKK ile dolaylı diyaloğu süren ordu bu gelişime, tam açık olmasa da devleti ve toplumu kontrollü demokratik sürece oturtmaya çalışıyormuş.(s.28) Öcalan’ın demokrasisi PKK ile Kürt toplumunun demokraside
yerini meşrulaştırması kesinleşirse cumhuriyetin demokratik niteliği de kesinleşirmiş. Öcalan, ordunun toplumu ve devleti oturtmaya çalıştığı demokrasinin işçi sınıfı ve emekçiler için nasıl bir demokrasi olduğunu bildiğine göre, Kürt toplumunun meşrulaştırılmasının Kürt burjuvazisi ve emekçi sınıfı içinde ne anlam taşıyacağını bilecek kadar sınıf bilincine sahiptir. Nitekim, televizyonlardaki Kürt sorununa ilişkin siyaset meydanlarında kendilerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıldığını Emin Çölşan ile tartışan Kürt burjuva temsilci-leri Diyarbakırlı sanayiciler, şimdi bu sürecin hızlanması için gazetelere “Güney Doğu da yatırım zamanı” diye demeç veriyorlar. 04.09.99 tarihli Milliyet gazetesine Güney Doğu Sanayicileri ve İşadamları Derneği Genel Başkan Yardımcısı İlhami Ceylan şunları söylüyor: “ Artık sağlıklı yaşam koşullarının oluştuğu bir coğrafya da kimsenim yatırım yapmama gibi bir mazereti olamaz. Tüm ülke yatırımcılarını bir kez daha 15
Güney Doğu da yatırıma çağırıyoruz” dedi. Ceylan, “Toplumsal huzur sağlanması için atılan adımlar göz ardı edilmemeli. 2000’li yıllara girdiğimiz şu süreçte şiddet ve kavga ortamında ve toplumu huzursuz edici boyutlara gelen uzlaşmazlıklardan artık kaçınmalıyız” dedi. (Milliyet 04.09.1999) Ceylan’ ın da içinde bulunduğu burjuva toplumu, sermaye huzursuzluktan şikayetçi- dir. Uzlaşma yanlısıdır. Sermayenin yatırım ve yeni sömürü alanlarına ihtiyacı vardır. Ceylan, sermayeyi yatırıma çağırır. Öcalan, Kürtlerin çıkarları kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik birliğinden geçmektedir. Böyle çözüme giderse ekonomik kaynaklar büyük bir hamleye yol açacaktır. O zaman şiddet oldukça düşecektir. –2000’li yılların devlet ve toplum yapısının bu yönlü evriminden kaçınılamayacağını adeta her gün dayatmaktadır. Kürt burjuvazisinin temsilcisi GÜNSİAD Genel Baş. Yard. İlhami Ceylan, artık huzur sağlandı gelsin paralar der. PKK Başkanı Abdullah Öcalan artık paranın önünün nasıl açılacağını gösterir. PKK 16
Başkanı Abdullah Öcalan’la Kürt burjuvazisinin temsilcisi İlhami Ceylan’ı aynı çıkarlar noktasında biz mi birleştirdik? Buna okuyucu karar versin. – (Kürt Sorunun da Demokratik Çözüm Bildirgesi, Abdullah Öcalan s.32-33) “Toplum ve siyasal yapıda ki şiddet, nasıl ki bu yüzyılın devriminde önemli rol oynadıysa, artık bu anlamını yitirecek ve tarihin hurdalığına atılacaktır. Şiddet gereksizleştiği gibi, her zamankinden fazla toplumun ilgisizliği ve çözümsüzlüğü nedeniyle ortada değersiz kalacaktır. Türkiye toplumu bu olgunluğa gerçekten ulaşa da siyasi kurumlar ve kadroların kararlı oturmuş bir yürüyüşünü hakkıyla yakalayamamıştır. Sancı burada çekilmektedir. Ama başka çözümün olmayışı demokratik çözümü alternatifsiz kılmaktadır.” – Burjuvazi rahat uyuyabilir. Batı demokrasileri devrimci şiddeti hurdalığa atacaktır. Çünkü Öcalan’a göre demokrasi alternatifsizdir. Okuyucu beni bağışlasın sık sık iki çizgi çekerek 21.yüzyılın büyük devrimcisinin sözlerinin arasına giriyorum, bırakalım O, konuşmaya devam etsin
değerlendirme okuyucuya ait. –Söz Abdullah Öcalan’da: “Demokratik çözüm seçeneği genelde olduğu gibi, Kürt sorununda da tek seçenek durumundadır. Ayrılma ne mümkün nede gereklidir. Kürtlerin çıkarları, kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik birliğinden geçmektedir. Demokratik çözüm hakkıyla uygulanırsa otonomi, federasyon bile daha başarılı ve gerçekçi bir model olma yolundadır. Pratik daha şimdiden bu yolda ilerlemektedir.” Araya girmemek için kendimi zor tuttum. Öcalan, demokratik çözüm hakkıyla uygulanırsa ekonomik kaynaklar, toplumun eğitim düzeyi, özgürlük, eşitlik, adalet Kürt burjuvazisine eşit bir şekilde dağıtılırsa GÜNSİAD’ın istemleri yerine gelirse şiddet ve kavgaya ne gerek var. Öyle değil mi? Sayın Öcalan, o zaman otonomi ve federasyondan bile daha başarılı ve gerçekçi bir model olur. Öcalan, “Pratik daha şimdiden bu yolda ilerlemektedir.” Diyor. Çok doğru. İlhami Ceylan’ ların istemi bu ve bu yolda ilerliyorlar. Biz yine Öcalan ile devam edelim.
“En zor sorun böyle çözüme giderse artık şiddet, onun devrimci, karşı devrimci, darbeci, dinci biçimleri de gündemden oldukça düşecektir. Batı tarzı sorunları ele alıp, hızlı bir sürece girecektir. O zaman ekonomik kaynaklar, toplumun eğitim düzeyi, demagojik, oligarşik olmayan yönetim yapısı ve gerçek demokratik değerlere – özgürlük, eşitlik, adalet gibi(burada ki ara kesitler Apo’ya ait nb.) bağlılık büyük bir hamleye yol açabilecektir. Her ne kadar İkinci Cumhuriyet tartışmaları gibi yaklaşımlarla da, bu yönlü gelişmeler kavramsallaştırılmak isteniyorsa da, daha doğrusu demokratik cumhuriyet dönemidir. 2000’li yılların devlet ve toplum yapısının bu yönlü evrimden kaçınamayacağını adeta her gün dayatmakta dır. Tarihin bu hareketlenmeye şans tanıdığını, kim derinden anlar ve ona göre rol oynarsa, sıçramayı birey, parti, toplumsal grup olarak sağlayacağı kestirilebilir. İhtiyaç artarak bu arayışı gündemin somutu, çözümü olarak dayatırken, öncünün 17
çıkmayışı gerçekten büyük eksikliktir. Çok denenmişlerin yarattığı güvensizlik, ordunun rolünün tam anlaşılamaması, devrimci öncüden korku, evrimci öncünün güçlü yaşanmaması, şimdilik demokratik sistemin öncü krizine yol açmış bulunmaktadır.” (s.33) Görüldüğü gibi Öcalan’da demokrasi sorunu, batı tipi burjuva demokrasisi sorunudur. Apo’nun batı tipi burjuva demokrasisi sorunu 2000’li yıllara girerken savaşların, sınıf çatışmalarının bittiği, devrimci, karşı devrimci, darbeci, dinci velhasıl tümüyle sınırlar savaşımı ve onun şiddetinin bittiği YDD savunucularının propagandasını yaptığı emperyalist demokrasisidir. Eksik olan Türkiye’nin buna tam olarak girmeyişidir. Emperyalistler de zaten bu yönde çaba harcıyorlar. Zaten farkında olmadan liberal ekonomiyle buna girilmiştir. Nitekim bunu savunan Apo, “beni ilerde daha iyi anlayacaklar” derken bu anlamda haklıdır. Burjuvazi ve düzen O’na gereken değeri ilerde verir mi vermez mi bunu 18
bilemeyiz. Ama bu düzene katılmak için canı gönülden çaba harcayan “para aksın bizim buralara” diyen Kürt burjuvazisi O’na bunu şimdiden vermiştir. Ceylan’a göre bu adım atılmıştır. Öcalan’a göre ordu bu yönde ilerici adımlar atıyordur, denenmişler ise yani mevcut düzen partilerinin liderleri, eski kafalarıyla buna engeldirler şimdilik. Öcalan’ın Kürt ve Türk toplumu, Türk ve Kürt burjuva sınıfıdır. Ve bu sınıfın çıkarlarını yani burjuvazinin ortak çıkarlarını tüm toplumun Türk ve Kürt ortak çıkarıymış gibi gösterir. Görür. Bunun için mevcut burjuva toplumunun sorunlarını kendi sorunları olarak ele alır, çözümler önerir. O’nun devrimci öncüsünün görevi, burjuva toplumunun siyasi bunalımını çözmek, onu ebedileştirmektir. Orduya burjuva toplumunun bu militarist gücüne, gırtlağına kadar çürümüş faşist örgütlenmesine övgü düzer. “Tam anlaşılamadılar” der. “Devleti ve toplumu demokratik sürece oturtmaya çalışıyor” der. Bu anlaşılamamış. Bay Öcalan yanılıyor. Sermaye ordunun ne iş yaptığını tam olarak anlıyor.
Onun için bütün çürümüşlüğüne, kokuşmuşluğuna rağmen ona toz kondurmuyor. Baş tacı yapıyor. Öcalan’a göre demokrasi için savaşan ordu tam anlaşılamamış. Tıpkı kendisi gibi PKK gibi. Bay Öcalan burjuvazi sizi anladı mı anlamadı mı bunu bilemeyiz, ayrıca bizim böyle bir derdimiz de yok. Ama Türk ve Kürt emekçi sınıfları sizi çok iyi anladı. Türkiye işçi sınıfının, emekçi sınıflarının dedeleri 1920’lerde Türk ulusu ve Mustafa Kemal’in peşinden giderken bunun ne olduğunu çok iyi kavradı. Türkiye işçi sınıfı, Türk burjuvazisinin bölünmez bütünlüğünün, toplumsal ulusal birliğinin ne utanılmaz bir yalan, ikiyüzlülük olduğunu bir Marksist gibi bilimsel olarak yorumlayamasa da günlük yaşamının içinde görüp hissediyor. Sen nasıl kendini kabul ettirmek için savaştığın sınıf kardeşlerin Türk burjuvaların sorunlarına çözüm üretiyor, onlarla uzlaşmak ve birlik olmak için, onurunu ayaklar altına alarak, hiçe sayarak çağrılar yapıyorsan Türk ve Kürt çıkarlarının bir olduğunu göreceği ortak emekçi sınıfın
demokrasisini kurmak için bittiğini söylediğin devrimci şiddetine işçi sınıfının nasırlı yumruğuna baş vuracağı günler uzak değil. Öcalan, savunmasının TürkKürt ilişkilerinde Kısa Tarih ve Bazı Temel Özellikler bölümünde sayfa 34’den 37’ye kadar bizleri 11.yüzyılına kadar götürür. 19.yüzyıla kadar feodal Osmanlı toplumunda nasıl kardeşçe yaşadıklarından söz eder. Bakış hep aynıdır. Egemenlerin ilişkisi, serfin, kölenin, yaşamından bir tek cümle, bir tek söz yoktur. O’nun için önemli olan beylerin, ağaların, şeyhlerin, Şıhların kardeşliğidir. Ve bunların kardeşliği feodal Osmanlı’da vardır. 19.yüzyıl işin içine girince kapitalizm de girer devreye emperyalistlerin egemenlik savaşları bu kardeşliği bozar. Ve Öcalan’ın “keşke bu isyanlar, bunların tarihi olmasaydı” diyesi gelir. Öcalan’ın savunmasında, bundan sonra Cumhuriyet tarihi gelir. “Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Türk-Kürt ilişkilerinde Yeni-Aşama” şunları söyler: “Ulusal kurtuluş, gerekse cumhuriyetin zaferini iki halk 19
için tarihi ortak bir vatan ve devlet olarak değerlendirmek en doğru yaklaşımdır. (s.41) Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet ne Hitler’in Almanya’sı ne de Stalin’nin Rusya’sı gibi aşırı totaliterdi. Atatürk en yakın arkadaşı ve kadrosu Fethi Okyar ile Serbest Fıkra olayında liberal bir cumhuriyetten yanadır. Ama bunun felsefi ve toplumsal temelini yoklama gücünden yoksundur.” (s.42) Elbette Bay Öcalan günümüzde de işçi sınıfının ve emekçilerin isyanları olmazsa, burjuvazinin değimiyle anarşi olmasa, Kürtler uslu uslu otursa demokrasi ne güzel olurdu öyle değil mi Bay Öcalan? “Yapılması gereke cumhuriyeti ve onun ortak vatan gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmek onun içinde Atatürk kişiliği de dahil toplumsal sorunların daha demokratik çözümünü, TBMM’de tartışarak, gerektiğinde gruplaşarak asla geriye, ayrılıkçılığa düşmeden, gerektiğinde aynı cumhuriyet Misak-ı Milli esaslarına bağlı ama daha demokratlaştıran, çözümlerle bunu bir çok toplumsal bilime taşıyan gerek yeni parti ve ittifakları da 20
deneyerek bir çok Avrupa devletinde yapıldığı demokrasiyi yaygınlaştırarak cumhuriyet devrimciliğini, demokratik evrimlerle ilerletmek, demokratik cumhuriyete götürmekti. Doğrusu, ama hala başarılamayanı da budur.”(s.44) Öcalan 1950’lerden PKK ya kadar tarihi süreci değerlendirir. Devam edelim. “Bu önemin Kürt sorunu – 50’ler ve sonrası nb.- ezilmiş ayaklanmalar döneminden, sürgünden dönmeler, yaraları sarmalar ve çok zayıf bir ideolojik Kürtçülükle kendini gösterir. Bu çok cılız burjuvafeodal Kürtçülüğüdür. Yine aydınları var fakat faaliyetleri ideolojik olmaktan öteye gidemez. Ciddi partileşme gücü gösteremezler, hareket haline gelemezler, ideolojik faaliyetleri de fazla bilimsel ve kapsamlı olmaktan uzaktır. Yüzyılın başındaki durumun bile oldukça gerisindedirler. Barzani önderliğiyle Türk solundan etkilenip yararlanmaya çalışsalar da burada da kişilikli bir yapı ortaya çıkaramazlar. Kısaca feodal dönemin ayaklanma güçlerinin çok gerisinde,
işbirlikçilik yanında, ayrılıkçılık biçimindeki klasik hakim sınıf tavrını aşamazlar. Cumhuriyetin doğru tanımı kadar ona nasıl yaklaşılacağını kestiremezler. Dönemin bu konuda ki baskısı da eklenince sağlıklı bir Kürt burjuva ulusal hareket gelişemez. (abç)...Ayaklanmalarla fiziki tasfiyeyi yaşayan Kürtlük, bu dönemde ideolojik ve siyasi felçliği yaşamaktan kendini kurtaramadı. Aslında temel hatayı aşamadı. Ortak vatan ve devlet çözümlemesini ve burada verilmeyen ve eksik olan, haklarını başarılı bir demokratik programla ve onun örgütsel ifadesiyle ortaya koyamadı. Türk siyasi ve milli güçlerine, ülkenin bütünlüğü ve cumhuriyetten kopulamıyacağını bilimsel ve inandırıcı izah edebilse, ta Atatürk döneminde bu yöntem tutturulsa aslında, durum tersine, yani başlangıçtan beri demokratik cumhuriyete doğru gelişim gösterirdi. Ama burada asıl sorumluluğu gerçekten üst tabakada yani ağa-şeyh-aşiret düzeninde aramak gerekir. Bu sınıfın özü itibariyle hem, gerici işbirlikçi ve ayrılıkçı hem de anti
demokratik olması, sorunun başından itibaren çok önemli başlangıca rağmen, tıkmaza götürmesine ve çok ağır trajedilere yol açtı. Bu durumun sebebini Kürt aydınları... Bu denemde sorunun doğru gerçekleştirilmemesi PKK' nin ortaya çıkışında etkisini gösterecektir.” Abdullah Öcalan’ın buraya kadar anlatmak istediği, savunduğu PKK’nın Demokratik Cumhuriyet programının değerlendirilmesidir. Bütün bu değerlendirmelerden Kürt ve Türk işçi sınıfı neyi anlamalıdır? 1-)19.yüzyıla kadar OsmanlıKürt ilişkileri son derece kardeşçedir. Osmanlı Devleti ile Kürt feodallerinin ilişkileri kardeşlik temelindedir. Öcalan’ın bakış açısı egemenlerin sınıf bakış açısıdır. Osmanlı-Türk köylüsü, Osmanlı-Kürt köylüsü ezen sınıfla ezilen sınıflar, sömürülenlerle sömürücülerin ilişkileri onun ilgi alanına girmez. Kürt köylüleriyle, Osmanlı Kürt sömürücülerinin kardeşliği var mıdır? Bu onun ilgisi uğraşı dışındadır. O, ayrı ayrı milletlerden sömürücü 21
sınıfların kendi aralarındaki ilişki kardeşçedir. Bu günkü burjuvaziye gönderme yapar. Arzu ve istemlerinin ne olduğu konusunda. 2-)Mustafa Kemal’in önderliğinde ki, ulusal kurtuluş hareketi her iki ulustan burjuvazinin Kürt ve Türk ortak çıkarıdır. Ve öyle gelişmiştir. Bu hareketle burjuva demokrasisi doğmuştur. Ve her iki ulusun burjuvazisinin ortak katılımıyla olmuştur. Türk burjuvazisi daha organize olduğu için hareketin önderliğini doğal olarak eline almıştır. Atatürk demokrattır ve Abdullah Öcalan’ın savunduğu demokratik cumhuriyeti kurmaya çalışmıştır. Ne var ki bir yanda hilafet yanlıları Osmanlı artıkları, diğer yanda gerici Kürt aşiret-ağa,şeyh feodalleri, Atatürk’ün demokratik cumhuriyetinin oturtulmasına engel teşkil etmişlerdir. 3-)1950’lerden sonrası Kürt ulusal hareketinin yeniden toparlanma dönemidir. Ne var ki bu dönem oldukça geri ve zayıf bir milli harekettir. Barzani ve Türk solundan etkilenmişler ama kişilikli bir yapı oluşturamamışlardır. Bu 22
dönemde sağlıklı bir Kürt burjuva hareketi oluşmamıştır. 4-)PKK’nin ortaya çıkmasına bu koşullar yani sağlıklı Kürt ulusal burjuva hareketinin yokluğu neden olmuştur. PKK sağlıklı bir Kürt burjuva hareketidir. Abdullah Öcalan’nın kendi kaleminden PKK’nin sınıf yapısı bu şekilde ifade edilir. 5-)Daha önceki Kürt hareketlerinin yapması gereken ve bugün yapılması gereken, yani Kürt burjuvazisinin programı şu olmalıdır. Batı tarzı bir burjuva demokrasisinin gelişmesine hizmet etmek. Ortak vatan gerçeğini, Atatürk’ü Misakı-ı Milli sınırlarını kabul etmek ve çerçevede TBMM’de mevcut düzen sınırları içinde, yeni parti ve ittifaklar deneyerek reformist, liberal parti ve gruplarla Avrupa devletinde olduğu gibi demokrasiyi yaygınlaştırarak, demokratik cumhuriyete gitmek olmalıydı. Bu başarılamadı ve halen de başarılamayan budur. İşte devrimci PKK ve onun 21.yy’lın lideri olarak lanse edilen lideri Öcalan’ın programı budur. Türk ve Kürt burjuvazisinin ortak, eşit, kardeşçe işbirliği. Sermayenin
demokrasisi. Bu öteden beri Kürt burjuvazisiyle ulusal eşitlik dışında, Hasan Pulur’dan, Uğur Mumcu’ya, İpekçi’den, İlhan Selçuk’a ondan Doğu Perinçek’e kadar burjuva liberallerinin, demokratlarının savunduğu, yakındığı, demokrasi özlemidir. Kürt burjuvazisi ve onun savunucusu Öcalan’ın bunlara katkısı sadece Kürt’lerin tanınması, Kürt burjuvazisinin ortak devletten daha fazla sermaye akışının sağlanması. Yenilen, emperyalist sermayeyle işbirliği yapabilecek sermaye birikimi olmayan, emperyalist sermayenin akışını sağlayabilecek güçten yoksun olan Kürt burjuvazisinin, “Bağımsız Birleşik Kürdistan” hayallerinden çark etmesini, ortak vatan, demokratik cumhuriyet söylemi programı basit bir taktik, siyasi bir manevra değil Öcalan’nın değimiyle Kürtlerin yani Kürt burjuvazisinin gerçeğidir. Ayrı bir burjuva devleti şeklinde örgütlenme taleplerinden vazgeçtiğini, bunun 70’li yılların ideolojik atmosferinden kaynaklanan, gerçekçi olmayan bir talep olarak ortaya çıktığını
söyleyen Abdullah Öcalan’da bütün gücünü kendi onurunu ayaklar altına alma pahasına Türk burjuvazisiyle uzlaşmaya adamıştır. Kürt burjuvazisi, Türk burjuva devletine ayrı bir devlet kurma gibi niyetlerinin olmadığını, Öcalan’ında bu yönden adımlarını attığını, bundan sonrasının bölgeye yani kendilerine para kaynaklarının açılması gerektiğini bu yapılmadığı sürece sorunun bitmeyeceğini ifade ediyorlar. Yani sorun Kürt burjuvazisine göre PARA. Nitekim Öcalan’da zaten demokrasinin var olduğunu, bölgede kürtçe konuşulduğunu, basit bir iki düzenlemeyle uzlaşmanın ve barışın gerçekleşebileceğini söylüyor. Kendilerinin yasal olarak tanınmasını PKK’nın adını dahi değiştirebileceğini, eğer taleplerinin kabul edilmesi durumunda- ki bu taleplerin neler olduğunu ekonomik olarak GÜNSİAD dile getiriyor. Siyasi olarak Apo savunmalarında dile getirdiği TBMM’de ortak cumhuriyete katılan yeni bir parti olarak ifade ediyor. – PKK’nin silahları bırakacağını, teslim olacağını bu yönde kendilerinin adım attığını Türk 23
devletinden ve onun deyimiyle demokrasi konusunda en ilerde olan ordudan adım beklediklerini söylüyor. Burjuva kamuoyunda, basit bir taktik, siyasi manevra vb. tanımlarla ifade edilen, yenilmiş, teslim olmuş bir rakibi tam teslim alma, mecbur kalmadıkça ödün vermeme hakim egemen burjuva anlayışını, Öcalan bizden korkmayın ifadesiyle PKK’yi şu şekilde anlatıyor. “Kindir devlet kuracak olan? Halksa nasıl bir tarih ve toplum gerçeğine sahiptir? Yine objektif ve ilmi açıdan mümkün mü? “(47) “PKK, Cumhuriyetin elli yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkardığı objektif temel üzerinde, dünya da ki fırtınalı devrim ve karşı- devrimin teorik-pratik incelenmesinin, ütopik ve teorik bir grubun 1970-80 arası ideolojik istan hareketi, 1980-90 arasında siyasi ve eylemsel hareketi olarak doğup gelişmiş gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketidir... 2000’li yıllara dayanırken PKK hem kendini aşma hem sorunu tekrar çözüme yöneltme gibi iç içe yaşadığı çelişkili konumu çözerse , 24
tarihi rolünü oynamış olacaktır. Bir devrimci örgütten, demokratik örgüte dönüşerek bunu gerçekleştirebilecektir.” (s.49) “Çıkış sürecinde... dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin tek çözüm yolunun, ayrı devlet kurma biçiminde anlaşılması, PKK’nin programında ve propagandasında ayrılma yönüne ağırlık vermeye yol açıyordu, enternasyonal birliğe vurgu yapılıyordu... Bu dönem ağırlıklı olarak 90’lara kadar geldi. Kitlesel destekle beraber aslında bu dönemi, bu yıllardan itibaren aşmak gereği de ortaya çıkıyordu. Yani özgür birlikteliğin koşulları da oluşuyordu.” (s.50) “Dolayısıyla başsavcılık iddianamesinde, bu hususun basit bir taktik manevra olarak görülmesini, bu çok önemli dönüşümü görüp değerlendirmemesini büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Demokratik Cumhuriyet ile demokratik birlik yaklaşımı; stratejik olmak kadar, bizzat mücadelenin bize gösterdiği, dayattığı en doğru çözüm yolu olarak anlaşılmalıdır.”(s.50)
Öcalan, özellikle 93’den sonra PKK’nın kendini bu yıllarda aşırı tekrarladığını, oysa YDD’nin doğurduğu gelişmeleri görerek çözüm konusunda yaratıcılık göstermesi gerektiğini, bunu yapamadığını söylüyor. Özeleştiri veriyor. Uzlaşmada karşılıklı hataların olduğunu, savaşın uzadığını birden buna talihsizliklerin eklendiğini işin yani her iki tarafın Devlet ve Kürt ulusal burjuva hareketinin raydan çıktığını yazıyor. Türk devletinden ve ordudan birleşme ve uzlaşma için karşı adım bekleyen Öcalan : “Eğer Türkiye bu önemli sorundan kurtulmak istiyorsa PKK’yi yanımak zorundadır” diyor. “Eğer Kürtler, Cumhuriyetin asil kurucu üyesi ise – ki öyledir- o zaman özgürlüğünü ortaya koymak, kuruculukla birlikte gelişme döneminde neden en ağır sorun haline geldi? Diye soruyor. (s.53) PKK’nin çıkışının “sana sürekli ayak bağı olan sorununu gör ve çöz” demek olduğunu, Kürdün cumhuriyette -siz Kürt burjuvazisinin anlayın- hakkı olan özgür birleşmesini istediğini, “Kürtler nasıl ulusal kurtuluşun bir Kuva-i Milliye
gücü rolünü 1920’lerde oynadılarsa günümüzde 2000’li yıllara doğruda, temelde bir Kuva-i Demokrasiye rolünü PKK ile doğrusu ve yanlışı, acısı ve tatlısı ile oynamıştır. Bu bölücülük değil, belki Türkiye ve Türkler ile en büyük birlik olma, güçlü olma, yeniden Ortadoğu’dan Kafkasya’ya, Balkanlara önder olma hareketidir. Özgür birlik dışında bunun yolu yoktur. PKK bir de bunun kanıtlanması aracıdır.”(s.55) Öcalan’ın bu döne döne söylediği uzlaşma alanı birlik, demokratik cumhuriyete katılım nedir? Cumhuriyetin temel dinamiklerinden olmak, bunu engelleyici yasaları düzenlemek, elbette ki Kürt burjuvazisinin siyasi bir lideri olarak Öcalan, Türk burjuvalarının siyasal liderleri, temsilcileri, emekçi sınıflar karşısında Sakıp Sabancı vb. gibi yada sıradan para kasası üzerinde oturan, Türk sermayesinin patavatsız temsilcileri gibi konuşmayacak olması nasıl anlaşılırsa Abdullah Öcalan’ın da Kürt burjuvalarının patavatsız sıradan üyeleri gibi konuşamayacağı açıktır. 25
Halkın aldatılmasına, emekçilerin çıkarlarının burjuvaziyle bir olduğunu yansıtacak bir dil kullanmak zorundadır. Öcalan cumhuriyeti birlikte kurduk malı siz götürüyorsunuz diyor. Cumhuriyetin temek dinamikleri nelerdir? Onda iktidarını bulan, onda kendi gücünü yasalarını bulan Türk burjuvazisi Öcalan’ın döne döne vurguladığı, Kendilerinin de Kürt burjuvazisinin de buna dahil edilmesidir. Bu yapıldığında der; Osmanlıdaki gibi güçlü olabiliriz. Öcalan bunun için 25 bine yakın şehidi, 10 bini aşkın sürekli tutuklusu mahkumu, milyonları aşan göz kitlesi dayandığı kitleden 3000’i aşkın köyün boşaltılmasını gösterir. Nasıl ki Türk burjuvazisinin sık sık kurtuluş savaşında hasımlarına milyonlarca Türk’ü feda ettiklerini, Anadolu’nun baştan başa yakıldığını, binlerce acının yaşandığını, Türk burjuvazisinin Sabancıların, Koçların, Kamhi’lerin bununla özgürleşmesi gibi Kürt burjuvazisi de on binlerce yoksul Kürt emekçisinin kanıyla, peşinden yürüttükleri Kürt burjuvazisine pazarlık 26
şansı veriyor. Türk emekçileri1920’lerde kendileri için savaşmadığı M. Kemal önderliğinde ki Türk burjuvazisi için onun çıkarları için savaştığı ve savaşın sonucu binlerce oğlunu kızını kaybettiği, tarlasını, bağını bahçesini, Türk burjuvazisine kaptırdığı gibi benzer başka bir olay Kürt emekçilerinin başına geliyor. 1920’lerde Türk emekçilerinin, köylülerinin sırtından burjuvazi, devlet ve pazar elde etti. 1990’larda Kürt emekçileri ve köylüleri akıl almaz bir baskı ve şiddetle karşılaştıkları savaşın sonucunda Kürt burjuvazisine pazarlık ve eşit katılım hakkı veriyor. Kürt burjuvazisinin bu günkü özgür cumhuriyeti pazarlığı on binlerce Kürt emekçisinin daha henüz kurumamış kanları üzerinde sermaye yatırımı, sömürüden eşit pay alma pazarlığıdır. Üstelik Kürt ulusal burjuvazisinin temsilcisi Öcalan birlikte hangi hakları boğazlayabileceklerini de gösteriyor Türk burjuvazisine. Ortadoğu, Kafkas ve Balkan halklarının boğazlanması, buralarda öndelik –siz egemenlik anlayın- kurulması.
Burjuvazinin gerçek yüzü işte tüm çıplaklığıyla budur. Öcalan, savunmasının PKK ve Dönüşüm Sorunları bölümünde sosyalizm sosuyla üzeri örtülmüş, burjuva ufkuyla emperyalist kapitalizmin yeni dünya düzeninin panoramasını çizer. Cengiz Çandar’ların rahatlıkla altına imzasını atacakları bu panoramanın sonucu da Öcalan’a göre günümüzde sosyalizm yenilmiş, 20.yy’lın sonlarında olgunlaşan demokrasi ve bu sistemi inançlı, ölçülü ve nasıl uyguladıklarını bilen dünyaya gücünü kabul ettiren ABD ve İngiltere -(s.82) kazanmıştır. Türkiye de değişim dönüşüm son yüzyılı kapsasa da sosyal anlamda neslimizin içinden geçtiği daha çok son 30-40 yıldır. (s.58) Bu yıllar daha çok sosyalizmin yıldızının parladığı yıllardır. PKK’de bundan etkilenerek ütopik ve amatör bir grup olarak o yılların etkisinde “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” programlarına almıştır. Özelikle Sovyetlerin çözülüşü, Körfez savaşı sonucunda “Ulusların kaderini tayin hakkı” ilkesinin artık geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel teknik değişmenin 17.yy’dan beri
gelişmenin ürünü olan ulusdevlet anlayışını çözdüğünü aynı sınırlar dahilinde demokrasiyi geliştirerek, sınırlara hiç dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu görmeliydi. Kısacası 70’ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşmalıydı. Türkiye yi hem kuruluşunda hem 90’lada yaşadığı gelişmeyi de göz önüne getirerek yeniden çözümlemeli ve programını bu yeni gelişmelere dayandırmalıydı. (s.62) Öcalan devam eder: Dünya çapında real-sosyalizm çözülüyor, Sovyet sistemi dağılıyor. Çözüm kör topal bir demokrasi de görünürken bundan önemli sonuçlar çıkarılmalıydı. İdeolojik, ütopik bir söylemden öteye gitmeyen, ayrı parça, ayrı devlet yerine, ortak anavatanın bir parçası olarak ana coğrafya kavramı ve gerçekliği de objektif olarak mümkünü zor bir parça devlet anlayışı yerine – ki kurulsa bile kendini yaşatması mümkün olmaz ve gerekmezdi de (A.Ö)- dünya çapında gelişim gösteren aynı sınırlar dahilinde ama demokratik bir toplum olarak Kürtlerin cumhuriyetle özgür birlikteliğini açık görmeli 27
göstermeliydi. (s.62) 90’ların başlarındaki hem dünya hem devletteki gelişmeyi görüp yanıt oluşturmalıydı. Bunu sezmek ihtiyacını duymakla birlikte tecrübesizlik, geleneksel korkusunun PKK’nin 5.ve 6. Kongrelerinde kendini aşmasını engellediğini yazıyor. Öcalan, bu dönüşümün asla bir döneklik ve tasfiyecilik olmadığını tam tersine bir devrimci dönüşüm olduğunu (s.63) yazar. Abdullah Öcalan bir dönek ve tasfiyeci olmadığını söyler. Bir Marksist için bu açıktır. A. Öcalan ne hain ne dönektir. Öcalan bir burjuva ulusal kurtuluş hareketinin temsilcisi olarak, Kürt burjuva sınıfının ulusal sınıf çıkarlarının, politik çıkarlarının neler olduğunu bilmek zorundadır. Burjuva sınıfının ulusal, sınıfsal çıkarlarını belirleyen kapitalist üretim ve bu üretimin içinde bulunduğu tarihsel koşullardır. Kapitalizmin gelişmesi burjuva sınıfının siyasi politik gelişmesine yön verir. Tarihsel gelişmesinin şafağında burjuvazi ulus-devlet olarak sahneye çıktı. Bu dönemde ulusal iç pazarın yaratılması dış rekabete karşı kalın 28
gümrük duvarlarıyla diğer ulus kapitalistlerine karşı korunma dönemiydi. Bu dönemde burjuvazinin sloganı yerli malı kullanma idi. Kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi bir avuç emperyalist devletin henüz kapitalist gelişmenin başlangıcında olan geri ülkeleri meta ve asıl olarak sermaye ihtiyacıyla köleleştirmesiyle henüz yeni yeni ulusal devletler olarak ortaya çıkan, çıkmaya çalışan bu ülkelerin burjuvazisiyle işbirliği içinde onların ulusal milli sanayilerini ezdi, bu ülkeleri kendi yan sanayii, montaj sanayisi haline dönüştürdü. Bu ülkelerin burjuvaları bağımsız, ulusal burjuvazi değil emperyalist burjuvazinin iş birlikçisi, uzantısı haline dönüştü. Çıkarları emperyalizmle iç içe girdi. Burjuva hükümetleri bürokrasisi, ordusu kısacası burjuva devletleri emperyalist burjuvaziye kölece bağımlı onun uzantısı durumuna dönüştü. Bu ülkelerin hükümetleri, devlet yapıları emperyalist burjuvaların çıkarlarına göre şekillendi. Burjuvazinin politikası, serbest rekabetçi ‘bağımsız’ ayrı uluslar şeklindeki
politikalarından dünya emperyalist kapitalizmin egemenlik temeline dayanan politikalarına dönüştü. Bu kapitalizmin gelişme yasası şu yada bu ülkede, şu yada bu ülkenin burjuvalarının politikalarına şu yada bu şekilde yansıdı. Ama öz olarak emperyalizm ve onların işbirlikçisi ulus burjuvalarının çıkarları temelinde oluşur. Bu gün ulusu kapitalizmin ilk evrelerinde ki ulus burjuvazisiyle karıştıranlar için bu durum anlaşılmaz bir olgu olarak görünür. Abdullah, Öcalan kendini ve PKK gerçeğini Kürt burjuvazisinin temsilcisi olarak bu gerçek içinde ele alır. PKK’nin dönüşümünü bu çerçeve içine oturtur. Ve haklı olarak bir dönek olmadığını, bir dönem Türkiye’nin de içinde bulunduğu etkilerden sosyalizm etkisinden ütopyalara gömüldüklerini emperyalist kapitalizmi ve onun gelişmesini yeni dünya dediği emperyalist dünyayı kavrayamadıklarını yazar. Ne var ki Abdullah Öcalan geçmişte ulus,devlet şeklinde şiddete dayalı mücadelelerin Kürt burjuvazisinin Türk burjuvazisi tarafından birlikte
kurdukları cumhuriyet içinde gerekli şekilde kendini ifade edemediğini bunun için Kürt burjuvazisinin “Bizi özgür tanımazsan ayrılıkçılık ve isyan hep gündemde olur. Ya seninle birleşirim ya ölürüm, kaçarım bundan ikimizde en büyük zararı acıyı çekeriz” dediğini yazar. (s.54) Emperyalist kapitalizmin bu günkü gelişmesi, paylaşılmış dünyanın yenide paylaşılması için yürütülen savaş, globalleşme, gümrük duvarlarının kaldırılması, özelleştirme vb politikalar bir avuç emperyalist devletler ve sözde çok uluslu ve gerçekte ABD, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya vb emperyalist devletlerin denetlediği diğer ülke burjuvalarının küçük hissedar olarak katıldığı çok uluslu tekeller aracılığıyla sözde ulusal bağımsız devletlerin bağımsızlığının son kırıntıları da yok ediliyor. Öcalan, bunu iyi görüyor. Kürtler diyor ayrı bir devlet kursa da zaten yaşayamaz. Zaten dünya demokrasiye gidiyormuş bu birinci neden, ikincisi ise Kürt burjuvazisinin tek başına emperyalist sermaye ile işbirliği yapacak, birleşecek 29
gücü olmadığı için. Kürt burjuvazisi şimdilik bölgede Türk burjuvazisinin bir taşeronu, onun dispürütörü, dağıtıcısı olamaya razıdır. Abdullah Öcalan’ın uzlaşma çağrısı İlhami Ceylan’ların yatırım çağrısıdır. İşte bu yeni gerçekler Öcalan’ın deyimiyle ütopik PKK’yi Birleşik Kürdistan hayalinden GÜNSİAD’ın talep ettiği Kürt burjuvazisinin gerçeğine vardırır. Dönem Öcalan’ın deyimiyle eski tarz ulusal devletlerden sınırların kalktığı, globalleşmenin yaşandığı emperyalist kapitalizme kölece gerçeğini boyun eğme kavramaktır. Bu işbirlikçi burjuvazinin gerçeğidir. Kürt burjuvazisi uzlaşmadan iş birliğinden yanadır. Onun bir temsilcisi önderi olarak PKK ve Apo’nun siyasi taktik olarak görülmek istenen öyle adlandırılan manevrası, politikası da budur. PKK ile Kürt burjuvazisi kendisini kabul ettirmiştir, inkarcılık boşa çıkmıştır. İlhami Ceylan’a göre; “Toplumsal huzur sağlanması yönünde atılan adımlar –İmralı’dan Apo’nun uzlaşma çağrıları- göz ardı edilmemeli, 2000’li yıllara girdiğimiz bu süreçte şiddet ve 30
kavga ortamından ve toplumu huzursuz edici boyutlara gelen uzlaşmazlıklardan artık kaçınılmalı” dır. (04.09.1999 Milliyet) Özgür Halk kitap dizisi sayfa 1 de Türkiye’yi yönetenlerin en başta yapmasın gerekeni, onların yapamadığını önderlik yaptı diye yazar. Bunun Öcalan’ın tutumunun insani bir tutum olduğunu yazar. Türk burjuva devletine ricada bulunur: “Halkımız anlayışla karşılıyor. Kürtler, Kürt halkı , PKK gerçekliği bu durumu görerek kendi haklı davasından aldığı güçle biraz böyle müsamahalı yaklaşımı toleransı, tabi altında büyük bir saygı içeren yaklaşımı gösterebiliyor. Olumluluk geliştirebilecekleri gibi, bu tüm olumsuzluklara neden de olabiliyor. Bu anlamda onları da uyarıyoruz. Yani bu yaklaşımlar dengeli olmalı, aşırılıklardan kaçınılmalı. Kürt halkının yürüttüğü mücadelenin gerçeği de görülmeli, biraz saygı ve sevgili yaklaşım içinde kesinlikle olunmalı.”(agd. S.12) Büyükl aşklar nefretle doğar. Öcalan “Devlet-PKK karşıtlığı Demokratik Cumhuriyet sentezine, zaferine yol açar” der. (s.67 A. Öcalan
Savunması) Öcalan devamında Türk burjuvazisine, devletine şu çağrıyı yapar: “Kendi bağrında doğan bir yavruyu boğmakla bir şey kazanılmaz, ama onu kendi yaşamsallığında, kendinden biri kılarak yaşatmak, gücüne güç katacak ve tarih bu sefer bu sorunda acı kapanmayacak, genel demokratik dünyanın istediği, toplumunda artık en temel talebi olan barışa büyük çelişkilerden kurtulmanın ve güç kazanmanın yoluna gidecektir. PKK davası önderliği şahsında bu anlama sahiptir” der. (s.68 Savunma)
Geçen Sayıdan Devam. (TÜRKİYE SOSYO EKONOMİK YAPI) Önemli Not: Bu yazı dizisi bu yayının görüşlerini yansıtmamakta, sadece bu konuda tartışmaların oluşması yönünden okuyucu kitlesine bilgilendirme açısından yayımlanmaktadır. (3. BÖLÜM) BU BÖLÜMÜN SONUCU
Osmanlı İmparatorluğunu 16.yy’dan başlayan merkezi otoritenin zayıflığı, devlet gelirlerinin sürekli olarak azalması, bazı ekonomik değişimleri beraberinde getirmiştir. Bu değişimde, gelenksel Osmanlı devlet yapısında yer alan kriz dönemlerinde bağımsız tavırlar alan devlet bürokrasisi kendine düşen zenginliklerde payını korumaya çalışırken; kırsal alanda toprak mülkiyetindeki değişmeler sonucu toprağı ellerinde toplamaya çalışan toprak ağalarının baskıları sonucu 1570’li yıllardan sonra başlayan ve tüm 16 yy boyunca ayaklanmalar ve iç pazarın gelişmesi sonucu topraktan geniş bir emek gücü açığı çıkmıştı. Bu aynı zamanda gelişen kapitalist ilişkilerinde temelini oluşturuyordu. Çoğu gayrimüslimlerden oluşan tefeci ticaret burjuvazisi ve onlarla ilişkide olan kırsal alan zenginleri kendi yapılarını güçlendirirken devlet kendi yapısını korumak için 1530’dan itibaren dış ticarete kapılarını açmıştır. 1535 de 31
kapitülasyonlarla başlayan bu süreç 1538’de iltizam süreci ile güçlenerek gelişmiştir. 1530 larda evrimleşme sürecinde kapitülasyonlar kapitalist üretim ilişkilerini yerleştirmede pek başarılı olduğu söylenemez. Zira buna uygun ortamı bulamayacak sadece ticari olarak ilişkilerini sağlama almaya çalışacaktı. Bu aynı zamanda “başlangıçta sarayın dış ekonomik ilişkiler üzerinde sıkı bir kontrol sürdürmesini sağlayarak uzun bir süre Osmanlı Devletinin amaçlarına hizmet eden kapitülasyon rejimi, 18 yy’a kadar iktidarın elinde bir araç olarak kalmıştı. Padişahlar bu yolla yabancı devletlere tek taraflı ayrıcalıklar bağışlayabiliyorlardı. Kapitülasyonların evrimde rolü olmadığı söylenemez. Fakat bu yapı kendi içinde ekonomik zoru taşıdığı da söylenemez. “ (Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar sy.23) Ancak zayıflayan merkezi otorite iktidarda söz sahibi olacak kadar güçlü toprak sahiplerinin çıkmasına seyirci kalacaktı. Osmanlının içine girdiği mali krizler, özellikle ticaret yollarının değişmesi ve bu alandaki 32
gelirlerin büyük bir kısmının yok olması topraktan elde edilen gelirlerin çoğuna yerel güçlü ailelerin el koymaları, sipahiliğin ortadan kalkması sarayın gelirlerinin azalmasını beraberinde getirirken harcamalardaki artış sürekli bir hal alıyordu. Devlet gelirlerini artırmak için toprağın yapısında değişiklik kendisini şart koşuyordu. Bunun için vergi toplama sistemini de iltizam sistemi ile vergilerin toplanması sonucu mültezimlerden en fazla miktarı devlete peşin ödeyenler vergi toplama hakkını elde ediyorlardı. Mültezimlere sunulan aslında toprağın rantıdır. Devlet kendisinin topladığı rantları peşin olarak mültezimlere satıyordu. 18 yy boyunca iltizam yoluyla gücünü arttıran (taşradaki yerel esnaf) ayanlar, hem köylülerden vergi toplarken aynı zamanda o bölgelerdeki ticaretide denetim altında tutuyorlardı. Nüfus alanlarını genişleten ayanlar, şehir ekonomisini de el atarak bu etkilerin 1807’de senedi ittifakla resmileştirerek, yerel alanlarda merkezi iktidarla birlikte yönetmeyi başladılar. Bu durum Mısır
Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın merkezi otorite ile çatışması ve yenilgiye uğraması sonucu ayanları 1840 da kontrol altına alınmalarına rağmen kendilerini kırsal alanlarda güç olarak korudular. 19 yy başlarında mülksüzleşen ve topraktan kopartılan köylülerin artması, 1858 arazi yasası ile doruğuna ulaşan yapı küçük köylünün sonu olmuştur. Bu yüzyılın başında iç ticaretin gelişmesi ve buna bağlı olarak tarımın ticari tarıma doğru kayması ve Pazar için üretimin yaygınlaşması, köy düzeyinden başlayıp en uç limanlara kadar yayılan tüccarlar köylülerin artı ürünlerinin pazarlanması ile uğraşıyorlardı . köylülüğün Pazar alanına doğru kayması tefeci tüccar burjuvazisinin istediği en uygun ortam ona hazırlıyordu. Zira tefeciler ve tüccarlar köylülerden ürünü peşin olarak hasattan önce alıp, yüksek karlar elde ediyorlardı. Köylüler ise bunlara iyice bağlanıyordu. Ayanın gücünün siyasi olarak kırılması özellikle kentlerde onların yerini tefeci tüccarlar almasını sağladı. İltizamları
çoğunlukla bunlar ele geçiriyorlardı. Böylece iltizamların hemen hemen tümünü para sermayeye sahip bu kesim alıyordu. 19 yy aynı zamanda Avrupa kapitalizminin , Osmanlı pazarına el atması için gereken ortamın olgunlaştığı ve onun bu yapı üzerine oturmasının zemininin hazırlandığı dönemdir. Bu zemini kendisine uyarlamak emperyalizmin işi olmuştur artık. Osmanlı devletini borçlanma yolu ile kendisine bağlayarak, kendilerinin gelişimleri için en uygun ortamları bunlara dayanarak yaptırmak artık daha kolaydır. Bu yaptırımlar “Tazminat hareketi ile doruğuna ulaşırken 1839, 1858, 1867’de saray bazı yurttaş haklarını ibadet özgürlüğünü , özel mülkiyetin bir ölçüde dokunulmazlığını ve yabancıların mülk sahibi olması hakkını tanımaya hazır olduğunu ilan etmek zorunda bırakıldı. Yinede ticaret genişledikçe Avrupa pazarları ile yerli üreticiler arasında başlıca bağı kuranlar , Hıristiyan ve Levanten nüfus oldu. Avrupa şirketlerinin liman şehirlerinde açılan acenteleri aracı olarak gayri Müslim 33
Osmanlı uyrukluları çalıştırdılar.” (Ç. Keyder age sy. 24) Pazar ilişkilerinin yaygınlaşması ve tarımsal artığa direkt olarak çoğunlukla el koyan tefeci tüccar burjuvazisi yalnız topraktaki rant üzerinde değil aynı zamanda toplumsal yapıdaki değişimleri kendi çıkarları doğrultusunda zorlayan bir yapı olarak , kendilerini ortaya koyuyorlardı. Bir yandan sistemin kendini yeniden üretimi, diğer yandan da kendi yapılarını korumak ve sürdürmek zorundaydılar. Sistemin yapısından kaynaklanan ve onu aşırı karlar kazandıran ekonomik yapılanma tefeci ve tüccarların sermayesi açısından gerekli iken diğer yandan kendi ağlarını uzaklara uzatmak zorunluluğu bir takım değişiklikleri de zorluyordu. Nitekim Osmanlının yıpranması art ardına girdiği savaşlar ve içine düştüğü mali kriz onların işini daha da kolaylaştırıyordu. Batıda sanayi üretiminin artması uluslar arası ticaretin boyutunun artması sonucu Osmanlı serbest bir ticari alana dönüştü. Özellikle 34
Fransa ve İngiltere’nin 1820’lerde yükselmeye başlayan ticaret oranları 1830’dan 1873’e kadar %75 oranında artarken 1840’larda Kırım savaşından sonra daha ada hızla büyüdü. 1838 Ticaret Anlaşması emperyalistleri daha da güçlü kılmayı amaçlıyordu. Kapitalizmle bütünleşmek yerli sanayinin gelişimini ve olası evrim yolunu tıkamıştır. Bir yandan Osmanlının aşırı denetimci yapısı zaten küçük sanayinin gelişimini dar kalıplara sokmuştur. Hukuksal yapı ve mülkiyet düzeni küçük üretici üzerinde her zaman iş bölümünün sınırları içinde tutmak için demoklesin kılıcı rolünü oynarken gelişen iç ve dış ticaret sonucu sanayi malları karşısında rekabet gücü olmayan yapı tamamen yok olmasa bile geleneksel yapıların yıkılması ile on binlerce zanaatkar ve imalatçıyı işinden ederek toplumsal temeli kökünden sarsan bir kargaşaya neden olmuştur. Geleneksel yapıların yıkılması ticareti daha çok liman bölgelerine Selanik, İzmir, İstanbul gibi alanlara
taşınıyor. Ve buradaki sermayeler daha da gelişip zenginleşiyordu ticari hayatın merkezi olan bu şehirler, Avrupa kapitalizminin meta ve kredileri ile bağlantı kuruyorlardı. Liman kentlerde kurulan şirketler , bankalar iç bölgelerde kendi kollarını oluşturuyorlardı. Bu kollar tüccarlardan, acentelerden, küçük satıcılardan ve tefecilerden oluşuyordu. Ticaretin bu yıkım ve kendine uygun bir iş bölümünün yapılanmasının yolunu açıyordu. Tefeci ve tüccarlar kendi işlerini yürütecek bir kesim yaratırken küçük üreticileri el tezgahlarından hızla uzaklaştırıyordu. El tezgahlarında ve imalathanelerinden kopanlar ise liman kentlerine ve ticaretin yoğun olduğu alanlara kayıyorlardı. Geleneksel yapının çözülmesi ülke yapısının emperyalist sermaye ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi sonucu sürekli borçlanan Osmanlı ekonomisi 1875 yılında iflasını ilan ederek, Avrupalı ve yurt içindeki tefeci-tüccar sermayenin haklarını korumak amacıyla Duyunu Umumiye
kuruldu. İmparatorluğun toplam kamu gelirlerinin yaklaşık 1/3’ünü kontrolüne alan bu yapı Avrupa emperyalizmine hizmet ederken pazarın tek hakimi konumuna geldiler. Kapitalist sermayenin hakimiyeti aynı zamanda yerli işgücünün istihdamına yönelik yatırımları beraberinde getirecekti. 18 yy sonlarında kendisine çalıştıracak işçi bulamayan emperyalist sermaye 1838 arazi yasasından sonra 1867’deki toprak kanunuyla mülk edinmenin yollarını kendisine açarak toprakta yatırımlara girmeye başladı. Sanayi bitkileri üretimi dışında fazla bir yatırıma gerek görmeyen bu sermaye yatırımlarını daha çok liman kentlerinde hizmet alanına, elektrik, yol, su gibi alanlara yatırmayı daha karlı görüyordu. Osmanlının ekonomik ve siyasi çöküntüsü 1873’de devletin iflası ve Makedonya’daki ayaklanmalar devletin açmazlarını artırırken Abdülhamit döneminde (18761909) devlet bürokrasisi ve şehir aydınları içinde devletin yeniden güçlendirilmesi ve ekonominin yeniden ulusal 35
güçlere denetime alınması istemi Jöntürk hareketinin doğuşunun temelini oluşturdu. Gerçekte temelde bu hareketin yapısını ekonomik örgütlenme değil devleti kurtarmayı amaçlayan politik eylemlilik oluşturuyordu. Nitekim jön Türk hareketinin mirasçısı İttihat ve Terakki Cephesi’nin en önemli ve ilk ekonomik hareketi kapitülasyonların tek taraflı kaldırılması olmuştur. Programlarındaki diğer ekonomik yapılanmalar ise emperyalist sermaye ile yapılan uzlaşmalar sonucu sadece proje olmaktan öteye gidemedi. Milliyetçi temeldeki tutumları I. Paylaşım savaşı arifesinde ve savaş döneminde taşrada güçlenen Müslüman tüccarlar ortaya çıktılar. “O zamana kadar zengin ve gayri-müslim tacirlere gör ikinci planda kalan bu grup devletin içinde yer alan büyük tüccarlar konumuna yükselerek önemli rol oynadılar. Taşradaki tabanını korurken yeni milliyetçilikten yararlanan Müslüman esnaf daha sonra kurtuluş savaşında önemli rol oynadılar.” (C. Keyder age. Sy 27) 36
Avrupalı kapitalist sermayenin kendine uygun ortamı yaratma çabası üst yapıdaki batılılaşma hareketleri, Osmanlıda alt yapıda modern kapitalist yapılanma doğrultusunda bazı adımlar attığı göz adı edilemez. Özellikle emperyalist sermayelerinin ulaştırmaya önem vermeleri ve Anadolunun her köşesine uzanmaya yönelik demiryolu yatırımları uzun süreli yayılmacılığın ekonomik, politik yayılmacılığın yanı sıra kapalı ekonomiyi kırma ve dış pazara bağlamanın bir sonucudur. İmparatorluktaki yatırımlar daha önceden filizlenip kendini gösteren kapitalist yapılanmanın üzerinde kendine uygun ortamı biçimlendirmek ve modern sanayi ilişkilerini genişletmede önemli rol oynamıştır.
( Devam edecek....)