Page 1

PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ Cilt 1, Sayı :12

MARKSİZM LENİNİZM HER ZAMAN GÜNCEL VE BİLİMSEL ÖĞRETİ “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iredelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar ; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü , toplumun iktisadi yapısını , belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasi üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı , genel olarak toplumsal, siyasi ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine , onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir

OCAK

2005

aşamasında , toplumun maddi üretici güçleri , o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler , onların engelleri halne gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük yada az bir hızla altüst eder. Bu gibi alt üst oluşların incelenmesinde, daima , iktisadi üretim koşullarının maddi alt üst oluşu ile –ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir. – hukuki, siyasi, dini, artitik yada felsefi biçimleri , kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerkir. Nasıl ki bir kimse hakkında kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezze, böyle bir 1


altüst oluş dönemi hakkında , bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak , bir hükme varılamaz; tam tersine bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle , toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce , bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni veya daha yüksek üretim ilişkileri , bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne , ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar., çünkü yakından bakıldığında , her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi , ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, asya üretim tarzı, antik çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri , toplumsal 2

üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir.- bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından dopğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demekki bu toplumsal oluşum ile insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.” (K.Marks E.P.E.K Sy.25-26) Sınıf mücadeleleri tarihi aynı zamanda bu sınıfların ideolojik, siyasi, ekonomik görüşlerinin tarihi mücadelesiyle de teorik mücadele içindedir. Tarihin eski dönemlerdeki insanlığın ulaşmış olduğu bilimsel mücadele o günkü koşullara denk düşen bir süreç içerisinde gelişmiş, daha çok insanın doğaya egemen olmaya çalıştığı bir sürecin teorik ve bilimsel çizgisini oluşturmuştur. Öteyandan çağın sorunlarına değişik yönlerden çözüm arayan mistik, ilahi, tanrısal çözümlerle de bunu desteklemiştirler. İnsanlığın


pratik sorunlarını pratik çözümlerle bulamamasının verdiği zorluk onlara daha derin düşüncelere girmeye zorlamış, bu da onların matematik, kimya fizik, astroloji, vb. birçok konularda bilimsel formül ve çalışmalara girişilmesine neden olmuştur.. Bilime ve bilimsel teoriyi daha çok ihtiyaç, burjuva toplumunun egemen olmasıyla kapitalist üretimin üretim araçları üzerindeki egemenliğinin sonucu ortaya çıkmış, bunların geliştirilmesi, daha çok insan emeğini sömürmenin araçlarının daha da geliştirilmsinin yolları olarak kendini göstermesidir. Öte yandan kapitalist ilişkilerin normlarının hayata geçirilmesi, ihtiyaç duyduğu emek gücünün eğitilmesi, üretim süreci içinde ve metalaarının dolaşımında gerekli olan bilginin daha az emek-gücüne malolması için gerekli düşünsel çalışmalarınıda içine alıp, maddi kaynakların vahşice talan edilmesi sürecini de kapsamaktadır. Bu günlerde emperyalist burjuvazinin sözcülerine sunulan dünyanın ileriye yönelik biyolojik hayatın etkilerine karşı sanayinin ve

diğer kapitalizmin deney (nükleer deneyler) ve çalışmalarının atmosfer üzerindeki etkilerine ve dünyanın geleceği üzerine raporlara ya ses çıkarılmamakta yada daha da ön plana çıkarılmaktadır. Bilindiği gibi daha on yıl önce kimsenin üzerinde durmadığı “devletlerin” bile umursamadan fabrikalarının bacalarını herhangi bir işleme tabi tutmadan artıklarını havaya yayayan sistemleri, diğer yandan atık sularını göllere, denizlere bağlayan fabrikalar, ne zaman bu tür sorunların bir iş ve işkolu haline gelmesiyle bu alanlarda kurulmuş sanayilerin pazara girebilmeleri için yasal ve cezai yaptırımlarla “ÇEVRECİLİK” hareketi başlatılmıştır. Böylelikle açıktan kirletilen denizler, körfezler, göller, birer kazanç kapısı haline gelmiş bu alanlardan muazzam paralar kazanmaya hedefleyen kapiatalistler için yollar açılmıştır. Şimdi de karşımıza atmosfer içinde “ozon tabakasının delinmesi” , “atmasfer sıcaklığının yükselmesi” sorunlarıyla 3


gündemi doldurmaya çalışmaktadırlar. Diğer yandan kimyasal atıkların deniz aşırı ülkelerde “yok” edilmeye çalışılması san ki kirletme değilmiş gibi hareket edilmesi, emperyalist burjuvazinin akıl hocalarına ve üniversitelerine aynı gözlüklerle bakmalarına neden olmaktadır. Daha dün “radyasyonsuz çay” içip Çernobil faciası ve katliamını örtbas etmeye çalışanlar bu gün Trabzon da dernekler ve çalışma grupları oluşturup bu bölgede artan kanser vakalarının nedenleri üzerine çalışmalar yapmaktadırlar. Şimdi çıkacak sonuçlara göre ‘komüsyonlar kurulacak’, alınması gereken tedbirler açıklanacak, ve bir daha böyle hareket edilmemesi için ‘yasal önlemler’ alınacaktır. Fakat yıllardır bu vakadan ötürü zarar görmüş, sakat kalmış, ölmüş vs. ne varsa kaderine razı olacaktır. Sınıflar tarihi bize göstermiştir ki “burjuvazi – kapitalistler binmeyeceği eşeğin önüne ot atmaz” . kendisine kar getirmeyen, çıkarı olmayan işlere girişmezler. Kapitalizm bugün bir çok konuda olduğu gibi 4

doğanın ve toplumsal yaşamın talan edilmesinin kapitalist üretimin zorunlu sonucudur tespitindeki marksist teorinin günümüzde de doğrulanmasından başka bir şey değildir. Marksizmin tespit etmiş olduğu daha birçok yasanın günümüzde de ortaya çıkması kapitalist üretim ilişkilerinin maddi gelişmelerinin tarihsel dönemine denk düşmelerinden kaynaklanmaktadır. Emperyalizm bu gün gelişmesini kendisine borçlu olduğu birçok insanlık için yararlı bilimsel gelişmenin de en büyük engelini oluşturmaktadır. Dev tekel grupları bilimi ve bilimsel çalışmaları kendi sınırları ve çizgileri doğrultusunda izin vermekte yada gerçekleştirmektedirler. Bütün kaynakları elinde tutan emperyalizm kendi çizgilerini aşan rakiplerinide bu konuda izinsiz hareketlerini izin vermemekte, ileriye gidenleri de tehdit ve şantajlarıyla korkutmaya veya bu yoldan vaz geçirmeye çalışmaktadırlar. Bunun en bariz örneklerinden biriside ABD emperyalizminin İran için oluşturduğu tehdit ve şantaj


hareketinin kaynağı olan İran’ın “nükleer araştırma ve çalışmaları” dır. Kendi bloğu her türlü nükleer, genetik vs. çalışmalarla gizliaçık faaliyetleriyle dolup taşarken rakiplerini bu konuda savaş tehditleri ile tehdit edip, savaş hazırlıkları yapmaktadırlar. Dünya proletaryası kendi marksist ideolojisi doğrultusunda kendinin ve insanlığın kurtuluşunun mücadelesini bu şartlar ve veriler altında götürürken herzaman marksizm-leninizmi rehber alacak bu bilimsel öğretiyi daha da ileriye taşıyacaktır. M. Dündar Ocak 2005

98 EKİM’İNDEN MAYIS 99’A

31

98 Ekimini izleyen günlerde puslu bir hava hakimdi. 99 Şubatta çakan yıldırımların, fırtınaların, sağanak yağmurun Türk burjuvazisi için zafere dönüşmesiydi. 15 Şubat aklını sokağa atan burjuvazinin bayramıydı. 9 Ekim de Abdullah Öcalan’nın Suriye’den çıkarılmasıyla başlayan kaçış, kovalamaca, sürek avına dönüşen takip, pazarlıklar 15 Şubatta emperyalizmin eski zaman korsanlarını kıskandıracak uluslar arası komplosuyla PKK liderini Türk burjuvasına teslim etmesiyle sona erdi. Oysa 9 Ekim 15 Şubat arası günlerde itibarı zedelenen Türk burjuvazisi öfke, nefret, aldatılmışlık, yaranamama, yalnızlık, umutsuzluk, ve umut, her şeyini vermiş sokak orospusunun duygusu içinde gidip geliyordu. Avrupa emperyalizmine karşı sokağın öfkesini durmadan körüklüyor, dış politikasını sokağın lümpenliğine teslim ediyordu. Öcalan’a PKK’ya kucak açtı diye İtalyan ürünleri sokakta ateşe atılıyordu. İtalyan Fiat 5


otomobilleriyle sebze ve meyveler çiğneniyordu. Türk burjuvazisi aklını, budalalığını ödünç verdiği yığınları sokağa dökmüştü. İtalya ve Yunanistan öfkenin açıktan tarafıydı. Rusya, Almanya, Fransa, Hollanda güvensiz ülkelerdi. Öcalan’ı kabul edecek ülkeler bundan böyle kara listedeydi. ABD hariç Türk’ün Türk den başka dostu yoktu. 9 Ekim den 15 Şubata bu dört buçuk aylık süre Türkiye, PKK, ABD, Almanya, İtalya, Rusya, İngiltere, Yunanistan’ın katıldığı pazarlıklar Kenya’nın başkenti Nairobi’de ortak bir komployla PKK liderinin Türkiye’ye satılmasıyla sona erdi. Herkes sırasıyla Türkiye ve PKK pazarlığına katılmış gücünü ve güçsüzlüğünü görmüştü. ABD tüm diğerlerinden Rusya, Almanya, İtalya’dan bir adım önde olan güç olarak pazarda ağırlığını göstermişti. Öcalan’ı Türk Hükümetine teslim etmişti. Beklenen 31 Mayıstı. 31 Mayıs burjuva kamuoyunda “Asrın Davası”, “Yüzyılın Duruşması” , “Bebek Katilinin Yargılanması” “Otuz Bin Kişinin Katilinin Hesap 6

Vermesi” olacaktı. Nefesler tutulmuş, bütün gözler İmralı’ya o küçük adaya, o ilk güne çevrilmişti. Hızını alamayan burjuva basını bu Avrupa’nın da yargılanması yazıyordu. 31 Mayıs da cam kafesin içinde duruşma salonuna oturtulan tarihe geçmiş sanığın öfke ve fırtınaları umuluyordu. Dimitrov, Kastro örnekleri bekleniyordu. Ne var ki 31 Mayıs düş kırıklığını, şaşkınlığı beklenmeyen ünlemleri, sona eren hayalleri öfkeyi, Türk burjuvazisinin ordusunun zaferinin taçlanmasını getirdi. 31 Mayıs büyük burjuvaziyi onun hükümetini, orduyu, bürokrasiyi, emir bekleyen cellatları, daha duruşma başlamadan efendileri adına ellerinde kalem ve mikrofon yerine yağlı ilmiklerle İmralı’ya kurdukları hayli sehpalarla tüm toplumu kışkırtmaya, provokate etmeye çalışan burjuva medyasını şaşkınlığa uğratmıştı. İçerde ve dışarıda itibarını ve saygınlığını yitirmiş, egemenlik, hükümranlık haklarını orduya, polise, sokak serserisi mafya bozuntularına, fötr şapkası elinde tünmeye alışmış bir çobana teslim etmiş


büyük burjuvazi daha duruşma başlar başlamaz cam kafesin içinde sanık sandalyesine oturttuğu 15 yıllık kanlısının dudaklarından dökülen ilk sözcüklerle birlikte zafer sarhoşluğuna, çılgınca bir sevince kapıldı. Hasmı yenilgiyi kabul etmiş özür diliyordu. Adet yerini bulsun diye kurulan mahkemenin önünde 15 Şubattan bu güne kendisine iyi davranıldığından dolayı minnetini belirtiyordu. Hem de peşinden sürüklediği Birleşik Kürdistan vaat ettiği, on binlerce, milyonlarca Kürt emekçisinin onurunu burjuvazinin ayaklarının altına atarak. Parayla tutulmuş, seçilerek getirilmiş, şövenist propagandanın zehirlediği binlerce insan, asker yakını Mudanya sokaklarında burjuvazinin işaretiyle ölüm dansına başlamıştı. On beş yıldır kendilerine ecel terleri döktüren, daha önceleri görülmedik şekilde onun egemenliğinin dayanaklarını açığa çıkaran sanığın hiç beklenmedik özrü, politik manevrası, burjuva medyasının her türlü sağ duygusunu yok etmeye yetti. Önce asalım sonra yargılarız diyen burjuva medyası

şaşkınlığa uğradı. Oysa bu özür, gerileyen, savaş sahnesini terk etmeye, uzlaşmaya, teslim olmaya, gerekirse silahlarını vermeye hazır bir hasmın özrü idi. Burjuvazi edep ve ahlak ölçülerini kaybetmiş yok olan itibarının, küçük düşmüşlüğünün acısını Mudanya sokaklarından tüm ülkeye yaydığı ölüm tamtamlarının gürültüsüyle çıkarmaya çalışıyordu. Kürt köylüleri emekçileri hayal kırıklığına uğramıştı. Yoksulluktan, ulusal baskıdan, feodal artıklardan, aşağılanma ve baskılardan kurtulmak için yirmi beş bin evlatlarını vermişti dağlarda, evleri yıkılmış, köyleri boşaltılmış, evlatlarına cenaze törenleri bile yapamamış, onlar için doyasıya ağlayamamıştı. PKK lideri Abdullah Öcalan özür diliyor, kendisine çok iyi davranıldığını söylüyor, göstermelik mahkemeyi, kendisini asmak için uluyan faşistleri, binlerce Kürt gencini, ihtiyarını, kadınını, çocuğunu işkenceden geçirenleri aklıyordu. Milyonlarca Kürt emekçisi hayal kırıklığına uğramış, küçük düşürülmüş, satılmış, aşağılanmıştı. 7


Küçük burjuva sosyalistleri, kurşun sesleri arasında çılgınca bir şövenizmin bütün toplumu sardığı, insanların beyinlerini kararttığı bir durumda görünmeyen yada görünmek istenmeyen gerçekle karşı karşıya kalmanın şaşkınlığını yaşıyordu. İnanmak istemiyordu duyduklarına gördüklerine. Günlük politikaların kendiliğinden akışına kendisini kaptırmış küçük burjuva sosyalistleri yaz ortasında ahmak ıslatan diye bilinen sağanak yağışa yakalandı. Güce ve güçlüye tapan, hayranlık duyan saygılarını sunan küçük burjuvalar sınıfı ve bu sınıfın ideolojik temsilcileri küçük burjuva sosyalistleri, elinde silah namlularıyla hayranlık duydukları, kıskandıkları, karşısında ezildikleri, övgülerini esirgemedikleri bu adam ve onun örgütünün bu “beklenmeyen” teslimiyeti karşısında hayal kırıklığına öfkeye kapıldı. Küçük burjuva sosyalistleri PKK başkanının gür bir sesle mahkeme salonunu çınlatmasını, Türk burjuvazisini bir devrimciye yaraşır şekilde yargılamasını, başı dik mağrur bir şekilde 8

idam sehpasını tekmelemesini arzu ediyor, bekliyordu. Denizler, Yusuflar, İnanlar böyle yapmamışlar mıydı? Yargılandıkları mahkemelerde Yaşasın Kemalizm deyip idam sehpasına gururla çıkmamışlar mıydı? Küçük burjuva sosyalistlerinin gözünde, kaleminde dünün özgürlük savaşçısı kahramanı bu gün mahkemenin birinci gününde “HAİN” olup çıkmıştı. Oysa ki PKK ve onun başkanı Öcalan neye ihanet etmişti? Küçük burjuva sosyalistlerinin kafalarının içinde yarattığı hayallerine. 50’lerin sonu ve 90’ların başı, savaşın kızıştığı, kurşun seslerinin yankılandığı, Kürt yoksul köylülerinin doğunun kentlerinde ayağa kalktığı, Türk burjuvazisinin ulusal hareket karşısında ilk şaşkınlığını yaşadığı arka arkaya darbeler aldığı yıllardı. Bu küçük burjuva sosyalistlerinin 70’li yıllarda teorisini yaptığı halk savaşıydı. Kırın kentleri kuşatmasıydı. En güçlü oldukları 70’li yıllarda bile böylesi bir güce erişememiş küçük burjuva sosyalistlerinin tümü gizli açık Apocu, Apo hayranı kesildi. Modern sınıf savaşları


tarihinde ya işçi sınıfını ya burjuvazinin peşinden sürüklenmiş, kendisi hep başkalarının artçısı olmuş bu sınıf kıskançlıkla alkışladığı desteğini sunarken o bilgiç akıl hocalığını hiç esirgemedi. Ne var ki güçlünün PKK, zayıfın – küçük burjuva sosyalistleriakıl hocalığına ne ihtiyacı vardı? 12 Eylül yenilgisiyle maddi ve moral zenginliğini yitirmiş küçük burjuva sosyalistlerini PKK ve onun önderi Abdullah Öcalan kaile bile almadı. PKK bizim küçük burjuva sosyalistlerimizin dışardan öğütlerine, akıl hocalığına, bilgiçliğine; “KELİN MERHEMİ OLSA KENDİ KAFASINA SÜRER” mantığıyla baktı.

31 Mayıs, kendisini çaresizlik ve acizlik içinde bir köşeye atılmış, kendisine değer verilmemiş, atıl kalmış hisseden küçük burjuva sosyalistlerini sarstı. O sindiği, akıl hocalığı yaptığı köşesinden ihanet diye hamle yaptı. Kendisinin sahip olamadığı güce, saygınlığa, itibara, komşusunun sahip olması karşısında duyduğu ezikliği, komşusunun gücünü kaybetmesi karşısında yapmacık bir üzüntü maskesini yüzüne takıp etekleri zil

çalarak sağa sola koşuşturmaya, önüne gelene ben demiştim, ben biliyordum, yazıp çizmiştim, söylemiştim bunun böyle olacağını edalarıyla bağırmaya başladı. Küçük burjuva sosyalistlerine göre özgürlük savaşçıları PKK ve Abdullah Öcalan bu gün ihanet yoluna koyulmuş haindi. Kendi halkına ihanet etmişti.

9 EKİM “TARİHİ ROMA YÜRÜYÜŞÜ” Pısırık, korkak, 5 milyonluk Bulgaristan’a 60 milyon olduğumuzda hesap sorarız diyen efelenen sahte kabadayı Türk burjuvazisinin 98 Eylül’ ü sonlarında birden bire yüreklenmesi, Suriye’yi doğrudan tehdit etmesi, Suriye’nin Öcalan’ı barındırması iki ülke arasında savaş nedeni olarak sayılması, ordusunu Suriye sınırına doğrudan yönlendirme girişimleri Türkiye’nin daha önceki tehditlerini, sataşmalarını ciddiye almayan Suriye’nin geri adım atması 9 Ekim de Abdullah Öcalan’ın Moskova ya gönderilmesi ile 9


15 Şubat’ a giden süreç 9 Ekim de başlamış oldu. 80’li yılların sonlarına doğru, o muazzam devasa dev bir güç, dev bir imparatorluk görünümü veren Rus emperyalizminin çökmesi, 90’lı yıllara kadar iki kutuplu bir dünya olarak adlandırılan emperyalist-kapitalist dünyanın taşlarını yerlerinden oynattı. Rusya’ nın ekonomik, siyasi, askeri alanda gerilemesi, kendi nüfus bölgelerini terk etmek zorunda kalması sonucu, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılmasını hızlandırdı. Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar yeniden paylaşım alanları olarak emperyalist rekabetin savaş alanları haline dönüştü. BU bölgede iç ayaklanmalar, bölgesel savaşlar hızla tırmandırıldı. İki süper güçten ayakta kalanı ABD, Rusya’nın çaptan düşmesi ekonomik, iktisadi, askeri alanlarda sıradan bir güce dönüşmesiyle tek süper güç olarak kendi egemenliğini YDD olarak diğer emperyalist-kapitalist ülkelere zorla kabul ettirmeye yöneldi. Ortadoğu petrolleri, Kafkas Hazar petrolleri, doğal gazı, Balkanlar yeniden paylaşılacaktı. Savaş çok 10

geçmeden 1991’de Ortadoğu’da patladı. Savaş için ciddi bir neden, geçerli bir bahane gerekmiyordu. Irak’ın Kuveyt’i işgali bu bölgenin yeniden paylaşılması için hazırlık yapan emperyalistlere başta ABD olmak üzere ABD ve Avrupa emperyalistlerine yetti de arttı bile. Sahneyi terk eden, ağır bir ekonomik askeri bunalım geçiren Rusya, sessiz ve derinden giden Çin dışında tüm emperyalistler başlangıçta tam bir birlikti. Herkesin kendine düşecek payı hesap ettiği bir birlikti Irak’ın bombalanması. Ne var ki ABD ekonomik alan da çok kutupluluğa, yeni ekonomik bloklaşmalara yönelen emperyalist dünyanın efendisi olduğunu, haydutların şefi olarak yağmanın kendisi tarafından paylaştırılacağını göstermekte gecikmedi. Kendisiyle açıktan savaşabilecek yeni bir güç yoktu, diğerlerinden bir adım öndeydi. Bunu diğer haydutlara hissettirmekte gecikmedi. Eşit paylaşım bekleyenler hgiç bir şey alamayacaklarını hissetmekte gecikmedi. ABD emperyalizmi ise Ortadoğu’da tam bir


egemenlik sağlayamasa da bu yönde arka arkaya adımlar atmakta gecikmedi. ABD kendisinin sadık bir hizmetkarı haline gelen eski kral İngiliz emperyalizmiyle Irak’ı tam bit kuşatma altına aldı. Kosova sorunu aracılığıyla Avrupa’nın ayaklarına yerleşmeye, Kafkasları sürekli kışkırtarak Rusya’nın sinsice belini kırmaya, Hazar petrollerini kendi istemi doğrultusunda yönlendirmeye yönelik politikalarını bölgesel savaşlar aracılığıyla gerçekleştirmeye yöneldi. Türk burjuvazisi ABD ve Avrupa’nın başını çektiği bu yeni paylaşım “savaşında” politikalarında Avrupa ve ABD arasında ABD emperyalizmine gitgide daha fazla bağlanarak ABD emperyalizminin Ön Asya da ki jandarmalığına soyunmaya başladı. ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu İsrail ile ikili ilişkileri ABD nin istemiyle askeri ittifaka dönüştü. Pısırık, korkak, sahte kabadayı Türk burjuvazisinin birden bire gelen bu cesareti bu politikaların sonucuydu. Suriye ye göz dağı vermesi, İran’a sataşması, Irak topraklarını yol geçen hanı yapması, kendi gücü değil uşaklık ettiği, kıçını dayadığı,

efendisinin gücüydü. Ortadoğu’da Türkiye ABD için ne ise, Suriye de Rusya için o idi. Rusya’nın çaptan düşmesi Suriye’nin cesaretinin kırılmasına yetti. Şam da ayan beyan ikamet ettiği bilinen, görüşmelerini açıkça yapmasına izin verdiği Türk burjuvazisinin tehditlerine kulaklarını tıkadığı dönemler sona ermişti. Suriye Abdullah Öcalan’ı 9 Ekim de Moskova’ya deyim yerindeyse efendisine postaladı. Öcalan ve PKK Moskona için önemliydi. Her ne kadar çaptan düşmüş, ekonomik olarak iflasın eşiğine gelmişse de Rusya tartışmasız askeri alanda halen büyük bir güç, yer üstü ve yer altı kaynakları hala hatırda tutulması gereken şimdilik kurşunu bitmiş bir emperyalistti. Kafkaslar ve Hazar petrolleri üzerinde ki denetimini tamamen yitirmesi ise onun en son hayati çarklarının başın da geliyordu. Üstelik bu bölgenin ABD’nin denetimine bırakılması sadece Rusya’nın değil Almanya’nın, İtalya’nın, Fransa’nın da emperyalist çıkarlarına tersti. ABD adına Rusya’nın eski nüfus bölgelerine sızmaya çalışan Türkiye ye karşı Kürt 11


ulusal burjuva hareketini PKK yı elinin altında bulundurmaya çalışan Rusya, ABD’nin karşısında tek başına duramayacağını bilecek kadar akıllıydı. Duma’nın almış olduğu karara rağmen erken bir maceraya kalkışmadı. ABD kadar Ortadoğu da çıkarı bulunan ve ABD tarafından kazık atılan, ABD’nin artıklarına mecbur bırakılmaya çalışılan Avrupa emperyalistlerini de soruna ortak etmeye çalıştı. Abdullah Öcalan, Moskova dan Roma’ ya gönderildi. PKK önderinin Kürt ulusal burjuva hareketinin, “Tarihi Roma Yürüyüşü” böyle başladı.

12

KÜRT BURJUVAULUSAL HAREKETİNİN EMPERYALİST DEVLERLE DANSI Özgür Halk dergisinin 15 Ocak 99 tarihli 96. Sayısında M. Can Yüce ve Şamil Batmaz İmralı yazılarında 9 Ekim “Tarihi Roma Yürüyüşü” , Dünya, Ortadoğu, Türkiye ve Kürt Özgürlük Hareketinin durumu ele alınır. PKK’nın bu dönemdeki politikası ortaya serilir. Dergi ikinci sayfa da ki Sunu başlıklı yazıyla giriş yapar. Ulusal Önderliğin Tarihi Roma Yürüyüşü ile başlayan yeni süreç tüm sıcaklığıyla devam ediyor. Özgürlük hareketi (PKK nb) tarihin en büyük hamlesi ve en sonuç alıcı bir adımı olduğu kadar içinde büyük riskler de taşıyan bu yeni sürecin, hala Kürt halkının lehine işlediğini vurgulamalıyız.” Sf. 2 Nedir bu yeni süreç? M. Can Yüce, Dünya, Ortadoğu, Türkiye vb. üzerine yorumlarını aktarır. Kürt ulusal hareketinin rolünden söz eder. Ortadoğu da ABD nin oluşturmaya çalıştığı YDD’ ne


karşı bölge ülkelerinin ABDİsrail-Türkiye üçgenine kendi ulusal milli çıkarları için birlik olmalarıdırlar. M. Can Yüce Irak, İran, Suriye, Libya, Filistin ve Lübnanlı güçlerin (Lübnanlı güçler den M. Can Yüce Hizbullahı mı kastediyor? Açıkça yazmadığına göre biz Tanrı bilir diyelim.) ulusal milli çıkarlarından söz eder ve onları Kürt özgürlük hareketi önderliğinde birliğe ortak bir bloğa çağırır. Özgürlük hareketinin bu yönde ki çalışmalarından söz eder. Bir komüniste hiç de yabancı olmayan ulusal yani milli çıkarlar egemen sınıfın, devletin çıkarları PKK savunucusu M. Can Yüce ‘ye göre tüm halkın çıkarlarıdır. Egemen sınıfın temsilcileri için sınıflar yoktur uluslar, milletler; Türk, Alman, İngiliz, Macar, İtalyan, Fransız, Kürt vb vardır. Komünistlere göre ise burjuvazi, proletarya başta olmak üzere ezen ve ezilen sınıflar vardır. M. Can Yüce ye göre öreğin Özgürlük Hareketi Önderliğinde ulusal çıkarlarını korumaya çağırdığı İran İslam Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarları aynı zamanda İran işçi sınıfının ve emekçi sınıflarının da ortak çıkarıdır. Eh! Çıkarlar

ortak olunca ortak birlikte önerilir. Hem de bunların dününe ve bugününe bakılmaksızın. Kimlerle mi? Biraz sabredin. M. Can Yüce aşağıda bize bunları söyleyecek. “Ortadoğu’da ABD dışında ki diğer emperyalist güçlerin bölge üzerinde ki etkileri sınırlıdır. Hemen hemen yok denebilecek kadar zayıftır. Ama bu güçler Ortadoğu’ya ilgisiz değildirler. Ortadoğu da şu andaki hakim güç ABD Önderliğinde ki ABDİsrail-Türkiye ittifakıdır. Buna Arap gericiliği ve yamanmaya çalışan Kürt gericiliğini de ekleyebiliriz. Ama esas eksen bu üçlü ittifaktır. İşte Washington anlaşması böylesi kapsamlı planların ve büyük bir komplonun içine oturtuldu. Bu ittifakın temel hedefinde Kürdistan devrimi ve onun önderliği var... Ortadoğu’da bu gerici ittifaktan zarar gören sayısız güç var. Irak, İran, Suriye, Libya ve Lübnanlı güçler bundan zarar görüyor. Fakat bu güçler kendi aralarında bu üçlü ittifaka karşı ciddi bir birlik oluşturamıyorlar. Tam bu nokta da özgürlük hareketinin (PKK nb) bölgedeki gerici ittifaka karşı, 13


bir Ortadoğu halklar cephesi oluşturma ve bu yönlü gerek İran, Suriye, Libya hatta Irak gibi devletler gerekse halkların değişik düzeydeki temsil güçleri... böyle bir bloklaşmanın bileşenleri olabilir. Bu bloğun öncü gücü, temel birleştiricisi Özgürlük Hareketi ve öncülüğünde ki Kürdistan devrimidir.” PKK savunucusu M. Can Yüce gerici emperyalist blok olarak adlandırdığı, ABD-İsrail-TC’ye karşı Kürdistan devrimiyle birlikte önderliği Irak’a akıl vermekten de vazgeçmez. Özünde bu akıl bu haliyle Irak rejimi ve Saddamı emperyalist gericiliğe karşı –ki emperyalist gericilik ABD dir. Yazara göre birliğe çağırmanın utancını taşır. Saddama Küertlerle kalıcı, tutarlı bir ittifak geliştirmeyi öğütledikten sonra Kürtlere karşı yürüttüğü katliam politikalarından vazgeçmeye özeleştiri vermeye çağırır. Yazar Halepçe’ yi unutmuş olmalı. Saddama dikta rejiminden vazgeçmeye “halkların kendisini özgürce ifade edebilecekleri rejime evrilmesi” gerçeğini öğütler ve ardından umutsuzca “Saddam bunu yapabilir mi?” diye sorar. “Çok 14

zor ve hatta olanaksız gibi görünen bir devrim” der. Aynı yazar birliğe çağırdığı Iran için de şunları yazar: “ İran İslam Cumhuriyeti ikili denge politikaları ile bir yere varamayacağını anlamak durumundadır. Dört bir yandan sıkıştırılmaktadır. Gerçi Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor, ama bu onu ne kadar kurtarır?” İran M. Can Yüce’ ye göre “ABD-İsrailTürkiye ittifaklara karşı antiemperyalist, anti-siyonist, antikemalist güçlerle belli bir ittifak içine girmelidir. M. Can Yüce Ortadoğu da ki ittifaklarını böyle belirtir. Bir başka PKK savunucusu Şamil Batmaz, Avrupa ile 9 Ekim Tarihi Roma Yürüyüşü’nün hedeflerini taçlandırır. Önce Avrupa emperyalistlerinin durumu ifade edilir. ABD ile olan çelişkileri anlatılır. Buna göre PKK nin politikaları ortaya serilir. “Avrupa yeni politikasıyla Kürt sorunun da sürece damgasını vurmaya çalışıyor, bu arzusunu ortaya koyuyor. Kuşkusuz Avrupa, TC’yi kendi çözümüne ikna etmek isteyecek ve öncelikle bunda diretecektir. TC yi yanına çekmesi durumun da


da politikasını denge üzerinde oturtacak ve kendi politikasına hayat kazandıracaktır. TC’nin ABD’nin yörüngesinden çıkması durumunda da, Avrupa Kürt sorununa daha “duyarlı” olacak ve siyasi ilişki arayışına hız verecektir. Aslında emperyalistlerin kendi aralarında ki çelişki ve yine TC-Avrupa çelişkilerinin niteliğine ve şiddetine baktığımızda Kürt halkının siyasal iradesi durumunda olan güçlere, özellikle özgürlük hareketine ilgi daha da artabilir. Ancak özellikle ve özellikle rejimi zorlama, emperyalist politikalara çekme reformlara zorlanma, güncelliğini koruyor.” Ş. Batmaz baklayı ağzından kaçırır, bütün eveleme ve gevelemelerin net ve açık olarak “Tarihi Roma Yürüyüşü’ nün amaç ve hedefleri konusunda” rejimi zorlama emperyalist politikalara çekme, reformlara zorlama olduğunu yazar. Devam edelim. “Sorun, TC’ nin bu aşamada hazır olup olmamasından ziyade, Avrupa nın kendi çözümünü ortaya koyması ve bunun için gerekli mekanizmaları harekete geçirmesidir. Özgürlük

Hareketi’nin bu sürecin hazırlanmasında oynayacağı rol ve güdeceği politika bunda önemli bir rol oynamaktadır.” Şamil Batmaz’a göre Özgürlük Hareketi (PKK) Avrupa emperyalistlerine kendi politikalarını hayata geçirebilecekleri koşulları hazırlamalıdır. Çünkü Avrupa emperyalistleri “PKK olmazsa Kürt sorununun çözümü de olmaz” anlayışına gelmiştir. “Avrupa’nın Özgürlük Hareketi ne yaklaşımının özünde bu vardır. Avrupa nın bu politika değişikliği, her şey den önce TC’nin Özgürlük hareketini dünya çapında kendi iç sorunu olarak gösterme çabasının çıktığını da gösteriyor.” Tarihi Roma Yürüyüşü’ nün anlamı ve niteliği konusunda şimdilik bu kadarla yetinmeliyiz. 15 Şubattan sonra Kürt halkının sırtından yapılan pazarlıklar konusunda Özgür Halk gazetesi daha açık ve nettir. Bu kez karşımız da ne M. Can Yüce ne de Şamil Batmaz vardır. Bu kez yazılar imzasız ve bir bütün olarak “Özgür Halkın”dır. Kitapçık halinde çıkan dergi hemen hemen tümüyle Abdullah Öcalan ve Özgürlük 15


Hareketinin savunmasına ayrılmıştır. Bu kez karşımıza ne İran, Irak, Libya, Suriye, Filistinli güçler çıkmıştır ne de Avrupa emperyalizminin emperyalist politikalarından kendine reform umutları uman Şamil Batmaz ve Özgürlük Hareketi Tarihi Roma Yürüyüşü’ ne ilişkin siyasallaşma umutları Avrupa dan medet umma yönünde ki çabalar, binlercesi yaşamını feda eden Kürt halkı üzerinden pazarlıklar yerini Türk burjuvazisiyle anlaşmaya, Türk burjuvazisinin vereceği en alt kırıntılara bırakılmıştır. Emperyalistlere olan kırgınlığını, bir tarafa atılmalarını acıklı bir ifadeyle şöyle yazar dergi: “Bu günkü davaya yol açan sorunun – sözü edilen 15 Şubat ve Apo’nun yargılanması” bu biçimde ortaya çıkarılmasında belirtilen devletlerin –Avrupa devletlerinin nb.birinci dereceden sorumlulukları var.” “Sorunun bu şekilde ortaya çıkmasına onlar yol açtılar. Önderliğe yönelik yürütülen uluslar arası saldırı... NATO kararıyla ABD öncülüğünde, İngiltere’nin planladığı politikalarını oluşturduğu bir saldırı 16

yürütüldü... Kuşkusuz ABD nin öncülüğünde yürütülen bu olay karşısında sorumluluğun gereği olarak Parti’nin halkımızın gördüğü zararları biraz da telafi edecek bir yaklaşım göstermesi beklenir. ABD başka türlü bu sorumluluğun altından kalkamaz. Çünkü kendisinde eğer herhangi bir ulusların çıkarlarını gözeten çözüm istiyorsa –aynen böyle yazıyor nb.- ona karşı çıkılacağı bir tutum gösterilmemiştir. PKK, sorunu çözmekten yana olduğunu ortaya koymuş bu konuda oldukça tutarlı bir pratik sergilemiş durumda. Bunların görülüp dikkate alınması gerekli. Eğer ABD biraz da kendi planlarını işletmek istiyorsa ancak bu temelde işletebilir.” Kürt ulusal burjuvazisi, bütün burjuva sınıfının niteliklerini çok kısa bir zaman dilimi üzerinde gösteriyor; kaypak, çıkarcı, halkın satılması, iki yüzlülük emperyalistlerle anlaşma hepsini birden gösteriyor. Daha Abdullah Öcalan Avrupa da dolaşırken Avrupa emperyalistlerinden kendileri için ne kadar önemli ispat etmeye olduklarını çalışırken Özgür Halk dergisi


yazarları ABD emperyalizmine, İsrail siyonizmine, TC Kemalizm’ine karşı İran, Irak, Suriye, Libya, Filistin Lübnanlı güçler birlik olmaya çağrılıyordu. Avrupaya epeyce fırsat ve imkan veriliyordu Ortadoğu da politika yapması, güç kazanması için 15 Şubattan sonra ise gerici emperyalist ABD gitmiş yerine, bölgede ulusların çıkarlarını gözeten, PKK’nin gördüğü zararların birazını olsun telefi edecek yaklaşım göstermesi istenen, ulusların çıkarları yönünde çözümler öneren, PKK’nin ise pratikte buna karşı çıkmadığının dikkate alınmasını isteyen bir “Özgür Hareketi” gelmiş. Kürt ulusal burjuvazi Kürt halkının satılmasıyla da yetinmiyor. ABD’ye akıl da vermeye kalkıyor. Eğer ABD biraz da kendi planlarını işletmek istiyorsa bu temelde işletebilirmiş. Özgür Halk dergisi ABD’den ricada bulunuyor bakın ne yazıyor: “Türkiye’nin yürüttüğü tarzda terör ve terörist cezalandırılması gibi bir yaklaşımdan uzak olmak ve bu tür yaklaşımların önünü almak durumunda.” Özgür

Halk dergisi ABD’den Türkiye’nin tasmasına asılmasını istiyor. Türk burjuvazisinin gemi azıya almış çılgınlığının önüne geçmesini rica ediyor. Neyin karşılığında, PKK’nin uysallığı ve ABD’ye boyun eğmesi karşılığında. Kürt burjuvazisine birilerinin şunu hatırlatması lazım, her pazara sürülen mala alıcı çıkmaz. Emperyalist pazara Kürt burjuvazisi Kürdistan’ı sunarken karşısında ki rakibi Türk burjuvazisi de Türkiye’yi sunuyor. Kürt burjuvazisi emperyalist pazarda bezirgan gibi dolaşıyor. Bu durumda Özgür Halk dergisi nihayet Büyük Tarihi Roma Yürüyüşü’nü göz önüne serer. “Avrupa ya gelince... aslında epeyce fırsat ve imkan, önderlik tarafından –yani Apo tarafındanverildi. Roma süreci başlı başına Avrupa’yı etkin kılacak, Avrupa ya politika yapma süreci verecek bir süreçti. Önderliğin sunduğu bu tarihi imkan değerlendirilemedi.” (Özgür Halk. Büyük Savaşanlar Büyük Barış Yapmasını Da BilirlerKitap sf.1) Kürt burjuvazisi Avrupa emperyalizmine sitemle buna 17


yani Türk burjuvazisine boyun eğmeye, onunla pazarlık yapmaya siz zorladınız bizi diye yakınıyor. Özgür Halk kitap 1’in 16. Sayfasında şöyle yazıyorlar: “Yani sorunun çözümü için kendilerine sunulan fırsatı değerlendiremeyenler –Avrupa emperyalistlerine atfen- şimdi önderlik tarafından çözüm için kendilerinin yarattığı partiyi de oldukça zorlayan koşullar da yürütülen çabaya niye karşı çıkılıyor veya anlamazlıktan geliniyor... Bir defa gerçekçi olmak doğru yaklaşmak durumundalar... Sahip çıkma, kendi iradeleriyle sorunun çözümünü geliştirme, geliştirme gücünü gösterememişlerdir. O zaman ortada kendileri için bir zayıflık çıkmışsa, zorlama çıkmışsa, bunu yaratan kendileridir. Bunu bu gerçeği görmek durumundalar... Önderliği karalayıcı tutumlardan uzak dursunlar. “Teslim oldu”, “korktu”, “güç gösteremiyor”, gibi yaklaşımlardan çekinmeliler. Bu doğru da değil gerçekte değil. Korkan, güç gösteremeyen, teslim olan varsa Türkiye karşısında başkalarıdır. Önderliği Türkiye ye bu biçimde götürenler 18

olmuştur... Avrupa basını ve siyaseti bu anlamda halkımızın onurunu zedeleyici, halkımızın geliştirdiği iyi duyguları, ilişkileri zedeleyici bu tür tutumlardan uzak olmalı. Diğer yönüyle sorumluluğuna sahip çıkmalı Yine de Avrupa’nın sorunun çözümünde katkı sunması, gücünü buraya katması gerekir. Parti buna önem veriyor, değer biçiyor, gözetiyor. Öyle kolay teslim olacak, davadan vazgeçecek durumda filan da değil. Önderlik de öyle yapmaz, halk da öyle yapmaz. Kendileri için böyle yaklaşımlar gösterilmedi. – Yazar siz ABD ve Türkiye karşısında korktunuz, teslim oldunuz diyor muyuz biz size, demek istiyor. Kendileri de biraz artık o emperyalist böbürlenen tutumlarından vazgeçsinler de biraz saygılı yaklaşmasını bilsinler. Böyle olursa daha doğru bir yaklaşım olur. Kesinlikle mücadele siyasi gelişmeleri sağlama temelinde sürer. Bundan geri kalınmayacaktır. –Avrupa emperyalistlerinden istediklerinin ne olduğunu şöyle belirtiyor; - Avrupa hem sorunun çözümüne aktif olarak katılsın, sorumluluğunu yerine getirsin, hem de bunu fırsat


bilerek –akıl veriyor- Türkiye’yi kendi sistemine, demokratik sistemine uygun hale getirebilsin. Aslında bu Avrupa için iyi bir fırsat. Şimdiye kadar Türkiye yi kendi sistemi içerisinde tutuyor, hem de sistemine ters özelliklerle tutuyordu. Bu Avrupa’yı oldukça zorluyordu. BU zorlamayı aşmak, Türkiye de ki sistemi demokratikleştirerek, Avrupa sistemine denk hale getirebilmek için Önderliğin yürüttüğü mücadele, Kürt sorununun çözümü için yürütülen çabalar büyük bir fırsat ve imkan sunuyor. – Önderliğin yürüttüğü mücadele neymiş görüyor musunuz? – Bunu değerlendirmeye çalışırlarsa, kendileri için şimdiye kadar sistemleri içerisinde var olan bir sorunu çözmeleri anlamına gelecek. Kendileri için daha yararlı olacak. Bu anlamda hem Kürt sorununun çözümü, hem Türkiye’nin demokratikleştirilmesi doğrultusunda, önderliğin ve partinin yürüttüğü ... bu mücadeleye Avrupa’nın hem siyasi güçlerinin, hem demokratik çevrelerinin, hem basın yayın kuruluşlarının

olumlu yaklaşımlarını, destek vermelerini bu çözüm doğrultusun da çaba harcamalarını istiyoruz, bekliyoruz.” (Özgür Halk Kitap sayı 1 –Büyük Savaşanlar Büyük Barış Yapmasını da Bilirler sf.16) Tarih özgürlük, eşitlik, kardeşlik bayraklarıyla yürüyen sayısız burjuva devrimlerine, burjuva ulusal kurtuluş hareketlerine tanık oldu. Büyük Fransız burjuva devriminin üç renkli bayrağı da özgürlük, kardeşlik, eşitlik yorumunu taşıyordu. Kürt ulusal burjuva hareketi de özgürlük, vatan Birleşik Kürdistan vb. söylemleriyle milyonlarca yoksul Kürt Emekçisinin kanıyla yaratılan hareketi, emperyalizmin haraç mezadında, emperyalistler arası paylaşım savaşından doğan çelişkilerden yararlanma adına – ki burjuva politikacıları günümüzde buna karşılıklı çıkarlar, menfaatler diyorlar.emperyalistlerin kendi kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda vereceği en küçük kırıntılara satmaya razı olduğunu, bunun için nasıl bir çaba gösterdiğini süslü, yaldızlı sözlerinin, özgürlük vb. – gizlenen 19


ikiyüzlülüğü gösterdi, gösteriyor. Emperyalist paylaşım pazarında kendisine özgürlük isteyen, kendisinin tanınmasını isteyen Kürt burjuva hareketi, emperyalistlerin önüne Kürt halkını sundu. Onun üzerinden emperyalistlerle pazarlığa oturdu. ABD ve buna karşı politika yapma şansı verdiğini söylediği dostları, Avrupa emperyalistlerinin ABD ve Türkiye’nin baskılarına karşı koyamaması sonucu ortak bir komployla kendisinin satılmasıyla Abdullah Öcalan kendini küçük bir adada İmralı da buldu. Hasmı Türk burjuvazisi PKK karşısında elindeki zenginliğin daha büyük ve değerli olmasıyla emperyalist pazardan Öcalan’ı teslim alarak çıktı. Avrupa pazarında devlerle dansını kaybeden PKK umudunu İmralı’da harmandalıya dönüştürmekte buldu. Şimdi aracılar bir tarafa çekilsin söz Abdullah Öcalan da. 15 Şubat akşamı, uçakta gözlerinde ki bant çözüldüğünde yorgun, şaşkın ve ürperti içinde ilk sözcükler ağzından döküldüğünde Kürt ve Türk halkının onurlu, namuslu insanları milyonlarca 20

insan: “sizlere hizmet etmeye hazırım, Benim annem de Türk’tür. İmkan verilirse hizmet etmeye hazırım.” Sözlerini yorgunluk, uykusuzluk, uyuşturucu verilmiş bir adamın bilinçsiz sözleri olarak düşünmüşlerdi. Abdullah Öcalan PKK nin başkanı, Türk burjuvazisine 15 yıl kök söktürmüş bir kahramanın ilk sözleri bu olamazdı. Böyle düşünülmüştü. 31 Mayıs da uçak da ki bu ilk sözlerin bir şaşkınlık değil, Kürt burjuvazisinin yeni bir pazarlığının ilk ip uçları olduğu açığa çıktı. Tarihi Roma yürüyüşü ve Avrupa emperyalistlerinden umulan beklentiler başa çıkmıştı. 31 Mayıs da Öcalan pazarlığı Türk burjuvazisinin verebileceği en düşük fiyattan açtı. “Misak-i Milli sınırları içinde, demokratik cumhuriyet” Bağımsız birleşik Kürdistan’dan, liberal burjuvazinin demokratik cumhuriyetine. MGK ve Hükümetlerin önce ezelim sonra verelim dedikleri kırıntılara razı olma.


IMF PROGRAMLARININ “FAİZDIŞI FAZLA” HEDEFİ NEYİ HEDEFLİYOR? IMF, dünya kapitalizminin en tepesinde ki kuruluşlardan biri olarak bağımlı ve yüksek oranlar da borçlu ülkeler için programlar yapmakta. IMF programlarının vazgeçilmez hedeflerinin başında “faiz dışı fazla” hedefi gelmektedir. Dünyanın en büyük tefecilerinin programlarının bu temel hedefinin işlevinin ne olduğu konusunda bakın burjuva ekonomisti ve politikacıları neler söylemekteler: “2001’de mali kiriz oluştuğunda IMF yüksek kamu borcunun azaltılması için milli gelirin %6.5’i kadar faiz dışı fazla istemiştir. Bu rakam nereden ve hangi hesapla ortaya çıktı, bilinmiyor. Ama hala sürüyor ve gayet yüksek olduğuna şüphe yok.” (Hurşit Güneş 10.06.2004 Milliyet) “Hükümet bu yıl toplayacağı 104 katrilyon liralık bütçe gelirinin sadece 84 harcama katrilyon lirasını yetkisine sahip. IMF’ cilerin talimatıyla 20 katrilyon lira faiz

dışı fazla adıyla faizcilere gidiyor. Borç stoku 20 katrilyondan 200 katrilyona yükseldi. Bütün gayretlere rağmen stok azalmıyor. Artıyor.” (Güngör Uras 18.06.2004 Milliyet) Hurşit Güneş IMF in “faiz dışı fazla” yı “kamu borcu”nu azaltmak için istediğini yazmış. Güngör Uras ise bu emrin yerine getirilmesine rağmen, devlet borcunun arttığını yazmış, aynı günlerde. IMF programlarının ve AB üyeliğinin ateşli savunucularından gerici liberal burjuvazinin “sönen yıldızı”nın eski başbakanlarından Mesut Yılmaz ise bakın hangi tespitleri yapmış: “Bu günlerde açıklandığı üzere, 2001 yılı yaz sonun da Anap Merkez karar da yaptığı konuşmada Mesut Yılmaz şu tespitleri yaptı. “IMF’nin reel sektör diye bir derdi yok. Türkiye’nin milli gelirinin hangi düzeyde olacağı gibi bir derdi de yok. Bir tek derdi var. Türkiye ye verilmiş olan kredilerin geri dönmesini sağlamak bunu ölçebileceği tek kriter de faiz dışı fazla. Eğer Türkiye 21


bütçesin de faiz dışı fazla veriyorsa yıllık borç ödeme kabiliyeti devam ediyor demektir.” (Yaman Törüner 07.05.2004 Milliyet) Görüyoruz ki bütün bu saygıdeğer burjuvalarımız gönülsüzce de olsa IMF programlarının “faiz dışı fazla” hedefinin oynadığı rolü fark etmekteler. IMF in ve diğer kapitalist sınıfların da alacaklarının ödenmesinin garanti altına alınması. Kapitalistler ve onların çeşitli türden sözcü ve temsilcileri için bütün bu IMF hedefleri mutlaka yerine getirilmesi ve tutturulması gereken şeylerdir. Bilindiği gibi IMF programları uzun yıllardır işçi sınıfı ve diğer emek çilere alternatifsiz dogmalar olarak dayatılmaktadır. Şimdi sözde bu dogmaların dışına çıkmak için IMF ile yeni bir program üzerinde anlaşmaya vardıklarını söylemekteler. Burjuvazinin AKP markalı siyasi iktidarının sözcüleri, IMF ile yeni bir stand-by için anlaşıldığını açıkladılar. “Hükümet 2004-2007 yıllarını kapsayacak yeni stand-by için IMF ile anlaştı. IMF, Türkiye ye 22

10 milyar dolar mali destek sağlamayı taahhüt etti. IMF ile bahar ayından beri devam eden müzakereler önceki gece sonlandı. Devlet Bakanı Ali Babacan ve İMF Türkiye masası şefi Rıza Moghadam ile stand-by’yi düzenledikleri basın toplantısında açıladılar. Yeni programın temel mantığını, “İMF kaynaklarını kullanmaktan çıkış programı” olarak tanımlayan Babacan, “amacımız öyle bir rakam olsun ki üç yılın sonun da yenide İMF kaynaklarına baş vurmadan bu borcu Türkiye kendi kendine ödeyebilsin. Yeniden kaynak kullanımı içermeye ihtiyaç olmamasını arzu ediyoruz.” Dedi. (Milliyet 15.12.2004) “IMF kaynakları”nı kullanmaya ihtiyaç olmasını istemiyorlarmış. Bu İMF kaynakları nelerdir? Burjuva iktisatçıları tarafından kredi olarak ifade edilirler. Gerçekte ise bu sermayenin en mükemmelleşmiş biçimlerinden biridir. Bu sermaye biçimlerinin özü, başkalarının artı-emeği ve artıdeğerine el koyma aracı olmasıdır. Yani hepsinin ortak özü sömürüye dayanır. IMF


Kredi sermayesi de emperyalist sömürüye (Başka halkların sömürülmesine) dayanır. Görüyoruz ki burjuvalar, sözde IMF programlarının borçların tahsil edilmesini gözetmesinden rahatsızlar. “Yeni program” ile buna son verilecekmiş. Güngör Uras “Borcu borç ile ödeyebiliyorsunuz.” Başlıklı yazısında şu yakınmalar da bulunuyor. “1- Biz henüz borç stokunu azaltacak şekilde ana para ödemesine geçemedik. 2- Biz henüz mevcut borç stoklarının faizini bile bütçeden ödeyemiyoruz. Borçlanarak ödüyoruz. 3- Hazinemiz çok büyük iş yapıyor bu büyüklükte bir borcu aksatmadan başarıyla döndürüyor. Hazinede bu işi yapanlara teşekkürler.” (Güngör Uras 28.12.2004 Milliyet) Yazarımız aynı yazısında 2004 yılında ödenen 108.6 katrilyon lira olduğunu yazarak Türkiye ekonomisine ait bazı büyüklüklerle karşılaştırmış. Dolaşımdaki para miktarı 149 katrilyon lira “halkın tasarruf mevduatı” 98.8 katrilyon lira, devlet bankalarının verdiği kredi miktarı toplam 74.2 katrilyon lira olarak verilmiş. Ödenen borç rakamının bunlar

dan çok olması karşısında şaşkın şaşkın borç ödenmesine teşekkür ediyor. “Konsolide bütçe” borç stokunun 2004 Ağustosunda 310 katrilyon liraya ulaştığını yazan bir başka iktisatçı ise şu sonuçlara ulaşmış: “Sonuç olarak Türkiye borç servislerini garanti altına alabilmek için enflasyonu düşürmek, faiz dışı fazla vermek, reel ücretleri eritmek, verimliliği artırmak zorunda. Bunlar birbirine bağlı birbirini destekleyen hedeflerdir. Bütçe de faiz dışı fazla vereceksiniz ki hem kolay borçlanasınız, hem de borç faizlerini garanti altına alasınız” (Cemil Ertem 09,01,2005 Birgün) Cemil Meriç’in birbirine bağlı, birbirini destekleyen hedefler dediklerinin “faiz dışı fazlanın” dışında ki enflasyon ve “reel ücretler” düşürmek, verimliliği artırmak hedefler “faiz dışı fazla” vermeye hizmet eder. Onu elde etmenin araçlarıdır. Ve bütün bu IMF programlarının hedefleri kapitalizmin yapısını ortaya koymaktır. Dünya da kapitalizmin emperyalist karakterinin hüküm sürdüğünün kendi belgelerinden ve de 23


pratiklerinden itirafıdır. Emperyalist kapitalizm geri ve bağımlı ülkelerin sermaye ihraçları ilhak ve işgaller ile kendine olan bağımlılığını sürdürme ve kendi egemen durumunu sürdürmek için İMF programlarını uygulamaya koymaktır. Bu programların uygulandığı geri halklarda ki kapitalizmin nasıl ve ne derece bağımlı olduğunun da göstergesidir, bu dikta edilen “faiz dışı fazla” oranları. Burjuvazinin de söylemek zorunda kaldığı gibi bu programın hedefi borçları geri alabilmenin garantilerinden biri hem de en önemlilerinden biridir. Emperyalist burjuvazinin “küresel kapitalizmi” nin ne olduğunu bu ilişkiler de gayet net olarak görmekteyiz. Dünya kapitalizminin efendileri egemenliklerini bu tarzda sürdürmekteler. Bizde IMF ile “yeni” bir “borcu borç ile ödeme” dünyanın dev tefeci kapitalistlerinin varlığını sömürüsünü sürdürme programının yapılacağı açıklanmasından kısa bir süre (30.12.2004) sonra G.Asya da Tsunami doğa afeti meydana geldi. Bir dönem, emperyalist 24

kapitalistlerin “model ülke” lerin bulunduğu bu bölgede 280 bin insan yaşamını yitirdi. Bir hafta sonra bu ülkelerin borçlarını dondurma (*) kararı aldı. İlk akıllarına gelen sadece borçları olmadı elbet. Buralar daki sermaye yatırımlarını ve turizm sektörünün yeni durumdan nasıl karlı çıkacağının hesaplarına daldılar. Bazıları daha çevredeki cesetler soğumadan kıyıda güneşlenip keyif çatmaya devam ettiler: “Dünyanın bir çok ülkesinde milyonlarca insan küresel bir dayanışma örneği göstererek felakete uğrayan insanlara yardım elini uzattı. Öte yandan felaket bölgesinde olup da korkunç felaket sonrasın da tatil yapmak ve eğlenmek için o bölgeye gidenlere de rastlandı. Bu tabloya bakarak “insanlık öldü mü?” sorusuna yanıt bulmak kolay değildir. (Osman Ulugay 10.05.2005 Milliyet) Doğal afetler ve işgal savaşları sonucu kar hesapları yapmak nasıl bir insanlık ise bunlara kayıtsız kalıp eğlenmeye yada gündelik yaşama devam etmek de öyle bir insanlıktır işte. Burjuva bireyciliği ve bencilliği ile öz


olarak burjuva ideolojisi ile zehirlenen burjuva toplumunun insanı bu davranışı gösterecektir. Bir de toplumsal varlığını burjuvazinin varlığı ile özdeşleştirmiş ise başka bir sonuç söz konusu olamaz. O şanlı küresel dayanışmaları hiç de öyle insani yardım duygularıyla yapılmamaktadır. En cömertlerinden Exxon Mobil in bölgedeki en büyük Amerikan petrol şirketi olduğunu ve orada ki bağımsızlık hareketini kırmak için felaketin ertesi günü petrol ve mazot hisselerini yükseltip Endonezya borsasının tavana vurduğunu bölgede ki Amerikan üssünün her nasılsa faciadan hasarsız kurtulduğunu düşünmeden yapılan yardımlar saf bir hayırseverlik ötesinde anlam taşımıyor ve bizi kalıcı bir çözüme götürmüyor. Tıpkı adaletsiz bir toplum düzeniyle kökten cebelleşmeyi göze alamayanların otomobillerinin camını silen tinercilere sadaka verip vicdanlarını rahatlatmaları gibi üç beş kuruş atıp yastığa huzurla gitmenin kolaycılığını yaşıyor

dünya.” (Can Dündar 09.01.2005 ) ABD’ nin petrol kralları Irak da bomba ile insanları öldürürken tarihin cilvesine bakın ki aynı tarihsel dönem de doğanın öldürdüğü insanların bölgesine yardın ediyor. Onların yardımlarının niteliğinin ne olduğunu geçmişte yaşananlar gösteriyor. ABD’ li tekelci kapitalistler 5 Haziaran 1947 de Marshall planını açıklamışlardı. O zaman ki hedefleri 2.Emperyalist paylaşım savaşı sonrası oluşacak olan pastadan en büyük payı almaktı. Yıkım ve paylaşım savaşı sonrasında Avrupa kapitalizmi yeniden inşa edilecekti. Bütün bunlar da yardım adı altında yapıldı. Sonuçları neler oldu? 2.Emperyalist savaşın asıl galibi Amerikan kapitalizminin dünya egemenliği pekişti. Bağımlı ve sömürge ülkeler ve savaşın mağlubu, Alman, İtalyan ve Japon kapitalistleri bağımlılık ve denetim altına alındı. Bizim gibi geri halklar ise emperyalistlerin çöplüğü haline geldi. Bozuk insan sağlığına zararlı tüketim maddeleri tüketimini seven hastalıklar baş gösterdi. 25


Onların “yardım” dediklerinin arkasında kapitalist üretim ilişkilerinin varlığının devamı arzu, istek ve çabalarının yattığını görmekteyiz. Irak da ölen bunca insan varken, her yanı yıkılıp yerle bir olmuşken ve de Müslüman bir halk oldukları halde, Türkiye nin AKP markalı burjuva siyasi iktidarı G. Asya’ nın müslüman halkları için yardım seferberliği başlatıp Irak halkı için parmağını kıpırdatmamak bir yana onları ABD nin rahat vurması için TBMM’ne teskere sunuyor. Burjuva sınıfının ikiyüzlülüğünü ve sahtekarlığını vurgulamaya gerek varmı dersiniz? Onlar ne yardım severdirler ne de cömert. En küçük fırsatta (**) Kar yasasının köleleri olarak para yapma hesapları yaparlar. Bir kısım burjuvaların bu tip çabalar içine gerçekten girdikleri de olur. Onların bu çabalarını “tutucu sosyalizm ya da burjuva sosyalizmi” olarak nitelendiren komünist parti manifestosu yazarları Marks ve Engels yıllar öncesinde bakın nasıl tespit etmişler: “Burjuvazinin bir kesimi, burjuva toplumunun varlığının devamını sağlamak 26

için, toplumsal hoşnutsuzlukları gidermek ister. İktisatçılar, iyilik severler, insanlıkçılar, işçi sınıfının durumunu iyileştiriciler, hayır işleri örgütleyicileri, hayvanlara eziyet edilmesini önleme dernekleri üyeleri, ılımlılık bağnazları, akla gelebilecek her türden gizli reformcular sosyalizmin bu biçimi üstelik eksiksiz sistemler haline de getirilmiştir. Bu biçime bir örnek olarak Prodon’un Sefaletin Felsefesini anabiliriz. Sosyalist burjuva, modern burjuva koşullarının bütün üstünlüklerini istiyor. Ama bundan zorunlu olarak çıkan savaşımlar ve tehlikeler olmaksızın bunlar mevcut toplumu istiyorlar, yeter ki devrimci ve çözücü üyeleri çıkartılmış olsun. Proletaryası olmayan bir burjuvazi istiyorlar. Burjuvazi doğal olarak kendi egemen olduğu dünyanın, dünyaların en iyisi olduğunu düşünüyor. Burjuva sosyalizmi de bu rahatlatıcı düşünceyi az çok eksiksiz çeşitli sistemler haline getiriyor. Proletaryadan böyle bir sistemi yürütmesini ve


böylece dosdoğru toplumsal yeni Kudüs’e girmesini istemekle aslında proletaryanın mevcut çerçevesinde kalmasından ama burjuvaziye ilişkin bütün nefret dolu düşüncelerini bir kenara bırakmasından başka bir şey istemiş olmuyor. Bu sosyalizmin ilerici ve daha pratik, ama daha az sistematik bir biçimi şu yada bu siyasal bir reformu değil ancak maddi varlık koşullarında ki iktisadi ilişkilerdeki bir değişikliğin onlara bir yarar sağlayabileceğini göstererek her türlü devrimci hareketi işçi sınıfının gözünden düşürmeye çalışmıştır. Ne var ki sosyalizmin bu biçimi maddi varlık koşulların da ki değişmeler den hiç biçimde ancak bir devrimle gerçekleştirilebilecek olan burjuva üretim ilişkilerinin kaldırılmasını değil bu ilişkilerin sürekli varlığına dayandırılan idari reformları, dolayısıyla sermaye ile emek arasındaki ilişkileri hiçbir biçimde etkilemeyen olsa olsa burjuva hükümetinin masraflarını azaltan ve idari şişleyişini basitleştiren reformları anlıyor.

Burjuva sosyalizmi yeterli ifadesini ancak ve ancak salt bir mecaz haline geldiği zaman buluyor. Serbest Ticaret: İşçi sınıfının çıkarı için. Koruyucu gümrükler: İşçi sınıfının çıkarı için. Cezaevi reformları. İşçi sınıfının çıkarı için. Burjuva sosyalizmi son sözleri ve ciddi olarak söylediği tek söz işte budur. Bu sosyalizm şu sözlerle özetleniyor. Burjuva bir burjuvadır –işçi sınıfının çıkarları için.” (Komünüst Manifesto Karl Marks, F.Engels sayfa 149-150 Sol yayınları) Doğal afet günleri ile sınıf çatışmalarının arttığı dönemlerde burjuva sosyalizmi de kendini daha çok gösterir. G.Asya da yaşanan Tsunami felaketi sonrası da bir kısım burjuvalar yardım meleği kesildiler. Aslın da bunlar, kapitalizmin “aşırılıkları” karşısında her zaman vardırlar. Marks ve Enges in yüzyıllar öncesinden seslendiği gibi burjuva toplumunun devamını sağlamak için toplumsal hoşnutsuzlukları gidermek isterler. Yine onların bir başka tespiti, tek tük, gelip geçici 27


tavır ve davranışların bir sitem haline getirildiğini de göstermekte. İftar çadırları, bayramlarda gıda dağıtımı, çevre korumacılığı, burjuva sosyalizminin tekil olaylarıdır. Ama bunlar bazen reformlar ile bir sistem haline getirilirler. Özellikle proletaryanın hoşnutsuzluğunun burjuva toplumunu tehdit eder hale gelmesi ile, burjuvazinin bir kesimi, proletaryanın tehdidini savuşturmak için onun bazı isteklerini de içeren bir takım reformları gerçekleştirir. İşte şu anlı şanlı “sosyal-devlet” de böyle bir durumun sonucu tarih deki yerini almıştı. “İnsan hakları” savunuculuğu burjuva toplumunda kurumlaşmış bulunuyor. Bizim gibi bu konu da sabıkalı burjuva toplumlara “insan hakları” heyetleri sık sık gelir giderler. Güney Asya daki Tsunami alayı sırasında “insani yardım” için Türk burjuvazisinin en elit kesimi olan e büyük tekelci burjuvazinin yetkilileri başbakanı verdiği yemekte, “bağış”ları ile gövde gösterisi yaptılar. Toplanan miktar 50 bin dolar oldu. Bu günlerde dünyanın en büyük burjuvaları da Davosta toplantı halindeler. Onların 28

toplantısında da “kalkınma yardımı”ndan söz ediliyor. Bu yardım ise dünyanın yoksullarına yapılacağını söylemekteler. “Kalkınma yardımı” nın “milli gelire” oranı ise %0,44 civarında Bunu %0,55 lere çıkarmayı hedeflemekteler. Yeni başlayan toplantıdan, Hollywood yıldızı Sharon Stone, dünyayı haraca kesen burjuvalara sesleniyor. “Küstahça ve acımasızca davranarak dünyanın dört bir yanında insanları öldüreceğinize, silaha harcadığınız paranın büyük bir kısmını AIDS gibi sorunlara harcasak, milyonlarca insanın umutsuzluğu yenmesine katkıda bulunabiliriz.” (Aktaran Osman Ulugay 27.01.2005 Milliyet) Burjuva Amerikan sinemasının yıldızı, dünya kapitalizminin gizlenemeyen suçlarını dile getirip burjuvalardan merhamet diliyor. “insani yardım” çağrısın da bulunuyor. Sanatçı bunu yaparken, ekonomi politikçi de bu dilekleri sistem haline getirmeye çalışıyor. “Çağdaş sosyal-demokrasi, silah ticareti, global ısınmayı arttıran karbon emisyonları, ve


spekülatif sermaye hareketleri üzerine küresel vergilerin konmasına taraftırlar. Bu küresel vergilerden elde edilecek gelirleri de, uluslar arası kurumlar tarafından yoksulluk ve hastalıklara karşı mücadele ve çevreyi koruyan önlemlerin finansmanı için kullanmak istemektedir.”(Kemal Derviş 24.01.2005 Milliyet) Sharon Stone’un burjuvaların cüzdanına ve vicdanlarına seslenişi, Kemal Derviş’in “çağdaş sosyaldemokrasi”sinde bir sistem haline getiriliyor. Burjuva sosyalizminin bu istemlerinin Dünya Sosyal Forumundan, daha net bir şekilde, Portekiz Başbakanı Antenio Gutteri tarafından açıklanacağı müjdesini vermekte. Dünya Sosyal Reform un Davos da düzenlenmesine alternatif olarak yapılmakta. Katılım kriterleri ise neoliberal politikalara emperyalizme karşı olunmaktır. Görüyoruz ki silahlanmaya harcanan paranın bir kısmının hastalıklara ve çevre sorunları ile mücadeleye ayrılması. Savaşlar da insanların öldürülmemesi. Herkese

insanca bir yaşam. Savaş sanayisinin ve çevreyi kirleten sanayiin patronlarının vergilendirilmesi. Bunlar gibi istek ve talepler kapitalizmin varlığı ile birlikte bu güne dek çeşitli biçimler altında savunuldular, burjuva sosyalizminin talepleri oldular. Bütün bunları ise hep yoksullar ve işçi sınıfı için istediler. Kapitalizm ise zenginlik ve sefalet karşıtlığı artmadan, savaş olmadan var olamayacağını gösterdi. Kapitalist üretimin ve zorunlu sonuçlarının ancak bir devrimle sona erebileceğini görmek isteyenlere gösterdi. Görmek istemeyen bazı küçük burjuva sosyalistleri ise “sosyal devleti” sosyalizm zannetmeye devam etmekteler. Burjuva sosyalizminin asıl amacı zaten burjuvayı ve onun düzeninin kurumlarının toplumsal gerekirliğini işçi sınıfına kabul ettirmektir. Onun için: “Çağdaş sosyal-demokrasi, hem piyasa mekanizmasını, özel girişimi ve küresel etkileşimi ve ticareti refaha katkı sağlayabilecek temel unsurlar olarak benimsetmekte hem de bunların yanında genelde doğrudan üretime girmeyen 29


ama güçlü, etkin düzenleyen bir devleti ve kamu politikasını piyasanın varlığı kadar önemli saymaktadır.” (Kemal Derviş 24.01.2005 Milliyet) IMF’ in Türkiye ye gönderdiği eski görevlilerden Kemal Derviş hep “sol” adına konuştuğunu söyler. “sol”u üç gruba ayırır. 1-Radikal sol 2popülist sol 3-Çağdaş sosyal demokrat sol. Kendisinin savunduğunu söylediği üçüncü grup anlayışın “piyasa”yı, “özel girişimi “Küresel etkileşim ve ticareti” temel unsurlar olarak benimsemesi gerektiğini vurgulamakta. Bu yaklaşım burjuva toplumunun bu günkü temel unsurlarını işçi sınıfı tarafından kabul edilmesi, kapitalist üretimi devrimle yıkama tarihsel görevine son verme çabasıdır. İşçi sınıfının muhtemel kapitalizme karşı şaha kalkışının önünde ki en önemli engellerden biri olacaktır, burjuva sosyalizminin sistem haline getirilişi. IMF’ in eski memuru, burjuva sosyalist istemlerin yanında, patronlarının alacaklarının garanti altına alınması meselesine de sistemin de yer verir. “Borç milli gelir oranı ve yurt içi reel 30

faizler çok yüksek oldukça, bir ülkenin istikrarlı biçimde uzun süre hızlı büyümesi ve sosyal sorunlarını çözmesi gerçekten çok zordur.” (Kemal Derviş 24.01.2005 Milliyet) Dünya kapitalizminin asalak tefeci kapitalist sınıfının en gözde temsilcilerinin katıldığı Davos daki, Dünya Ekonomik Forunu’ nun Davostaki toplantısında oylamayla en önemli ve öncelikli 6 sorunu tespit edildi. 1- Yoksulluk, 2- Adil olmayan küreselleşme, 3İklim değişikliği, 4-Eğitim, 5-Orta Doğu, 6-Küresel yönetişim. (***) Yukarı da belirttiğim gibi kapitalistler yoksullukla mücadeleyi “milli gelir” dedikleri ekonomik öğenin %1’i dahi olmayan “kalkınma yardım”ları ile yapmak amacındalar. Liberal burjuvazinin “kalkınma yardımı” burjuva sosyalistinin ya da bugünlerin gözde terimi ile söylersek “piyasa sosyalistinin” sisteminde vergiye dönüşmekte. Yoksul ve geri halklardan alacakları o kadar büyük ki bunlar devede kulak dahi değildir. Asıl kaygıları ise alacakların garanti altına alınmasıdır.


Onun için IMF programlarının temeli olan “faiz dışı fazla” hedefinin yerine getirilmesidir. Bunun için burjuva sosyalisti ve burjuva ekonomi-politikçisi “borç yapılandırması” üzerine planlar geliştirir. “Radikal sol”cuların tek taraflı yapılandırma tehlikelerinden korkar. İşçi sınıfı programlarının “devlet borçlarının” ödenmeyeceği ikazını da kendi sorunu görür. Avrupa Birliği gibi kapitalist birlikler “sürdürülebilir borç oranı” tespit ederler. “Borç stokumuzu 2007’de %60’ın altına indirmek istiyoruz. Yaptığımız projeksiyona göre bu hedefe ulaşacağız. Bu aynı zaman da AB Mastrich kriteridir.” (Ali Babacan Devlet Bakanı Aktaran Derya Sazak Milliyet 23.01.2004) “Türkiye gibi ülkelerin yüksek borçluluk oranlarının bu ülkeleri yeni krizlere sürükleyebileceğini söyledi. IMF in yaptığı değerlendirmeye göre sürdürülebilir borçluluk oranı (Kamu borcu / GSMH oranı) % 25 iken “yükselen Pazar kate gerilerindeki ülkelerde bu oranın ortalama olarak %70 olduğunu belirten Derviş, bu

bu düzeyde bir borçluluk oranıyla yaşamanın zorluklarını vurguladı” (Osman Ulugay Milliyet 24.01.2004) Burjuva ekonomipolitikçisi kapitalist devletin borçlarıyla neden bu kadar ilgilenmektedir. Bu sorunun cevabı emperyalist-kapitalist sistemin işleyişinin açılanmasında yatmaktadır. “Ulus-devlet” in rolü sona erdi diyenler devlet borçları söz konusu olduğunda bunlara “yükselen pazarlar” deseler de borçların tahsilini garanti altına alan programlarının resmi muhatabı bu kuruluşlardır. IMF nin maaşlı ekonomipolitikçilerinin baş kaygısı borç sorununun çözümü olmuş durumda “Görüldüğü gibi” bir kere ‘yüksek borçlu’ konumuna düşen ülkeler çok boyutlu bir çıkmazla karşı karşıya kalıyorlar. IMF nin yükselen Pazar konumundaki ülkelerin kurumsal yapılarını da hesaba katarak bu ülkeler için belirlediği sürdürülebilir borç GSYİH oranı %25. Oysa bu ülkelerin şu andaki ortalama borç -GSYİH oranları- %70 dolayında, yani IMF nin sürdürülebilirlik saydığı oranın çok üzerinde. 31


%92 ye kadar yükseltildikten sonra şimdi de %70 dolayındaki bu ortalamanın üzerinde. Bu nedenle Türkiye de bu oranı aşağılara çekmek için belki daha yıllarca faiz dışı fazla vermek ve bunun olumsuz sonuçlarına katlanmak zorunda olan bir ülke konumunda. Bu gün ki gibi iyi dönemlerin yaşanması bu riski ortadan kaldırmaya yetmiyor. Bu uyarının yayınlandığı dönemde IMF nin baş ekonomisti olan Kennetih Rogoff gibi, bu durumun yüksek burjuva ülkelerde er geç yeni krizlere uğrayacağını görenler, bu ülkelerin borçlarını yeniden yapılandırması için bir formül arıyorlar. Ama kabul görecek ve iyi işleyecek bir formülün kolay kullanılamayacağının da farkındalar” (Osman Ulugay 25.02.2004 Mililyet) Emperyalist kapitalizmin gözde kuruluş ve ekonomi politikçileri devlet borçları konusunda “sürdürülebilir” oranlar tespit etmekte faiz dışı fazla hedefleri ile birlikte bunları garanti altın almaya çalışmakta IMF nin bu oranı %25 AB’nin ise %60 kriteri olduğunu devlet bakanı Ali 32

Babacan söylemekte. Türkiye nin ve “yükselen Pazar” ekonomilerinin ise yüksek borçlu olduğunu söylemekteler. Bir tıkanmaya doğru gidildiğini görmekteler krizi engelleme çabası içindeler. Kapitalizm emperyalizm dönemiyle bu tip durumlarla sık sık karşılaşır oldu. Bu onun karakteristiklerinden biridir. Nitekim bir emperyalist paylaşım savaşı sonrası benzer bir durum yaşanmıştı. “Devlet borçlarını alalım. En önemli Avrupa devletlerinin borçlarının 19141920 yıları arasında en az yedi kat arttığını biliyoruz. Özellikle büyük bir önem kazanan bir ekonomik kaynağı da aktarmak istiyoruz. Bu kaynak “Barışın ekonomik sonuçlar” adlı kitabın yazarı hükümet görevlisi olarak Versailles görüşmelerine katılan, bu görüşmeleri en yakından burjuva bakış açısıyla gözlemleyen meseleyi adım adım esaslı suretle incelemiş ve İktisatçı olarak müzakereler de bulunmuş olan İngiliz diplomat Keynes’tir. O herhangi bir devrimci komünistin vardığı sonuçlardan daha ikna edici,


daha anlaşılır, daha öğretici sonuçlara varmıştır. Çünkü bu sonuçları çıkaran tam anlamıyla bir burjuvadır. Herhangi bir dar kafalı İngiliz gibi kaba, vahşi barbar bir şey olarak düşündüğüBolşevizmin amansız karşıtı biridir. Keynes, Versailles barışıyla Avrupa’nın ve bütün dünyanın iflasa gittiği sonucuna varmıştır. Keynes istifa etti ve kitabını hükümetin yüzüne çarparak şöyle dedi. Yaptığınız çılgınlıktır.” (Lenin seçme eserler cilt.10 sayafa 203) “Bir komünist olan Braun Yoldaşın “savaşın borçlarını kim ödemeli” (Lepzik 1920) Adlı kitabın aktardığı bir Amerikalı burjuva kaynak borçlarının milli servete oranını şöyle saptıyor: Galip ülkeler İngiltere ve Fransa da milli servetin %50 sinin üzerindedir. İtalya da bu oran %60-70, Rusya da %90 dır. Fakat bildiğiniz gibi bu borçlar bizi ilgilendirmiyor. Çünkü biz daha Keynes in broşürü çıkmadan önce onun isabetli öğüdüne uymuş ve bütün borçları iptal etmiştik.” (Adı geçen eser sayfa 204) “Keynes örneği başka şeylerin yanı sıra Avrupa ve

Amerika da on binlerce, yüzbinlerce küçük burjuvanın aydının yada sadece az çok gelişmiş eğitim görmüş insanın nasıl görevinden istifa edip hükümetinin yüzüne onun maskesini indiren, bir kitap fırlatan Keynes’in yolunu izlediklerini gösteriyor. Keynes bütün bu “özgürlük için savaş” vs sözlerinin yalandan başka bir şey olmadığını, sonuçta sadece bir avuç insanın zenginleşirken çoğunluğun sefalet ve köleliğe düştüğünü kavrar kavramaz binlerin yüz binlerin bilinçlerinde cereyan eden ve cereyan edecek olan şeyi göstermiştir. Burjuva Keynes İngilizlerin hayatlarını kurtarmak, İngiliz ekonomisini kurtarmak için Almanya ile Rusya arasında serbest ticaret ilişkilerinin başlanmasını sağlamak zorunda olduklarını söylüyor. Bu nasıl sağlanabilir? Keynes in önerdiği gibi bütün borçlar iptal edilerek! Bu sadece bilge iktisatçı Keynes’in düşüncesi değildir. Milyonlarca insan bu düşünceye varıyor ve vardı. Milyonlarca insan burjuva iktisatçılarının nasıl borçları ret etmekten başka çıkar yol söylediklerini olmadığını duyuyor. O nedenle de 33


(Borçları iptal eden) “Bolşeviklere lanet olsun!” Biz Amerikanın “alicenaplığı” na baş vuralım! Böyle iktisatçılara ve Bolşevizm ajitatörlerine, Komünist Enternasyonal Kongresi adına bir teşekkür mesajı göndermemiz gerekir sanırım.” (Lenin age. sf.209) Burjuva iktisatçılarının yukarıya aldığım tespitleri ve Avrupa Birliğinin kriteri, Lenin in bir emperyalist paylaşım savaşı sonrası dönem için burjuva kaynaklardan aldığı rakam ile aynılık göstermekte. Emperyalizmin ticari ilişkiler sürdürülememekte. Burjuva iktisatçılarının yazıları “sürdürülebilirlik” tespitleri çalışmalarıyla dolu. “Sürdürülebilirliğin” yanı sıra “borç”, “büyüme”, “cari açık” kavramlarını geliştirdiklerini görmekteyiz. Bütün bunlar aslında kapitalizmin kendisinin sürdürülemez olduğunun işaretleridir. IMF ekonomi politikçileri Keynes in aksine borçların ödenebilmesinin formüllerini araştırmaktalar. Borçların oranlarının yüksekliğini kendileri söylüyor. AB ye girmek için hükümetin çabaları var. Kimse işçi sınıfının programında komünistlerin 34

borçlar iptal edilmeli talebinden hemen hemen aynı görüşleri ileri süren yok. Keynes, bu çıkışı ekonomik ilişkilerin zorlamsına uygun olarak yapmıştı. Bu günküler olgulara karşı direniyor. Sadece arada bir borçlarımızı ödeyemiyoruz sızlanmaları var. (****) Devlet borçlarının ödenemez düzeyde olması, ve bunun “sürdürülemez” olduğunun söylenmesi tekellerin nasıl dünyayı haraca kestiğini mali bağımlılığın ve üretim araçlarının mülkiyetinin ve üretimin denetiminin onların eline geçtiğini göstermekte. (*) Dünyanın zengin ülkelerinin oluşturduğu G-7 Grubu Güney Asya da deprem ve Tsunami felaketinden etkilenen ülkelerin borçlarını durdurma kararı aldı İngiltere Maliye Bakanı Gordon Brown, dün Londra da yapılan toplantının ardından G-7 Ülkelerinin 12 Ocak da Paris Kulübünde yapılacak toplantıda bütün alacaklı ülkelerle mutabakata varmaya çalışacağını söyledi. (Milliyet 08.01.2005) (**)Tsunami sonrasında Uzak

felaketi Doğu


turlarının tahmin edilenin altında tur iptali olduğunu söyleyen Asya Tur Genel Müdürü Bürol Tüfekçi, “Yarıyıl tarili satışlarımız yakın bir zamanda Uzak Doğu turlarının eski haline döneceğini göstreiyor” dedi. (Milliyet 22.01.2005) (***)Zenginler yoksulların trajedisiyle ancak zengin kaldıkları sürece ilgilenirler, zengin kalacakları garantili olduğu sürece. Kötü insanlar olduğu için değil sistemin tabiatı gereği bu böyle. Yoksa gerçekten bir “eşit paylaşım tehlikesi” (1) olsa oturup da yoksullardan söz etmezler kendi zirvelerinde. Demek yerleri sağlam. Ayrıcalıklarını tehdit edecek bir tehlike yok ki görünür gelecekte Davos zirvesinin bu yıl birinci gündem maddesi “yoksullukla mücadele” ve “sermayenin ahlaki sorumluluğu” idi. (Ece Temelkuran 28.01.2005 Milliyet) (1) Eşit paylaşımcı hayaller içindeki yazarımız zenginlerin neden yoksulların trajedisiyle ilgilendikleri sorusuna cevap aramış. Kapitalistler kendi düzenlerini

garanti altına almak yoksullukla ilgilenirler.

için

(****)Ne olurdu kimse çıkıp da “biz bu borcu öderiz abicim” demeye kalkmasın. İşte durum orta da. Ödeyemeyiz, ödeyemiyoruz. Yemiyoruz, içmiyoruz, dişimizde tırnağımızdan arttırarak döndürmeye çalışıyoruz. (Güngör Uras 27.01.2005 Milliyet.

Necati ışık Ocak 2005

35


Geçen Sayıdan Devam. (TÜRKİYE SOSYO EKONOMİK YAPI) Önemli Not: Bu yazı dizisi bu yayının görüşlerini yansıtmamakta, sadece bu konuda tartışmaların oluşması yönünden okuyucu kitlesine bilgilendirme açısından yayımlanmaktadır. BÖLÜM 3 JÖNTÜRK HAREKETİ VE KURTULUŞ SAVAŞI 16, Yy ikinci yarısında başlayıp süren çözülme sonucu iktisadi ve politik altüst oluşlar sonucu Osmanlı dünyadaki siyasal gücünü yitirirken elindeki ülkelerini tümünü art arda girdiği savaşlar sonucu yitiriyordu. 1900’lü yılların başında Balkan ülkelerinde bağımsızlık hareketlerinin gelişmesi, bunun yanında Bağdat demiryolunun inşası ve Osmanlının Ortadoğu’da bulunan topraklarına emperyalistlerin bu yolla akın etmeleri, Balkan ülkeleri üzerinde söz sahibi olmak 36

isteyen Avrupalıların girişimleri, özellikle Balkanlardaki genç Türkler arasında aydınlanmanın yayılması ve Rusya’daki 1905 ve 1906 devrimleri Jön Türk hareketinin patlamasına sebep olur. Osmanlı yönetimine yönelen ilk tepkiler , 1878 sonrası sivrilen Genç Osmanlı aydınlarının sürgünlere gönderilmeleri Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı gelişen hareket 1889 ‘da bir grupla İttihat ve Terakki Cemiyetini kurarlar. Ulusal bir burjuvazi yaratmak; Osmanlı yönetiminin değiştirilerek demokratik bir iktidar kurma gibi amaçları vardır. Genç Türklerin ilk habercileri III. Selim’in başlattığı ve ardıllarınca sürdürülen reformlarda bulmak mümkündür. Bu hareket padişahın ilk resmi anayasayı ilan etmek zorunda kaldığı 1876 yılında en üst noktaya ulaşmış fakat Abdülhamit 1878 ‘de parlamentoyu dağıtarak gidişatı tersine çevirmeye çalışmıştır. Fakat siyasal yapı değişmeden duruyor görünse bile imparatorluğun sosyoekonomik yapısının yavaş yavaş değişmesi bu harekete


yeni toplumsal boyutlar kazandırıyordu. Jön Türkler savundukları serbest ekonomi sistemi ülkede azınlıkların fiili özerklikleri savunmaları onların desteklerini almalarını da sağlıyordu. Zira Jön Türk hareketi Osmanlıdaki sosyoekonomik değişmelerin ortaya çıkardığı yeni sosyal sınıfların özlemlerini dile getiriyordu. Tutuk ve kendine güvensiz olan bu sınıf meslek sahibi olan kişilerden oluşuyordu. Öğretmenler, avukatlar, gazeteciler, doktorlar, küçük rütbeli subaylar, küçük memurlar ve kentlerde kriz içindeki zanaatkarlar ve tüccarlar siyasal değişiklikler bu gruba gerçek bir avantaj sağlayamadığından onlar bu devrimi ileri götürmeye kararlı idiler. “ (F. Ahmad ageSy.13) Fakat Jöntürkler elegeçirdikleri iktidarda hiçbir değişiklik yapmamaları onların devrimini devlet aygıtına karşı değil onunla birlikte sürdürmeye çalışmaları onların bir çıkmazını oluşturuyordu. Özünde devlet aygıtını yıkmayan, karşı oldukları ve bu konudaki tutumu geleneklere bağlı oldukları devrimin devlet

iktidarına karşı değil onunla birlikte gerçekleştirmeye karar verirler. Jöntürkler ve onların örgütü İttihat ve Terakki Cephesi Türk burjuvazisinin bir partisi olma özelliğini yaşıyorlardı. İttihat ve Terakki nesnel yanlarını ancak küçük burjuvazi ve onun aydın kesimi içinde bulacaktı. Büyük burjuvazi için (-ki bunlar genelde emperyalistlerin ülke içerisindeki yan kolları idi.) onlar emperyalistler için kullanılıp işleri bitince yüz çevirmenin yollarını arıyorlardı.” (S. Yerasimos, age Sy.579) Genç Osmanlılar imparatorluk içindeki sömürülen kitleler içerisinde yani ne yoksul köylülük nede kır ve kent proletaryası içinde kendilerine bir destek arayışı içine girmediler. Onlar köylülerden çok köylülerin dış dünya bağlantılarını yürüten esnaflar ilişki kurmuşlardı. “Böylece her türlü halk desteğinde İttihat ve Terakki Cephesinin yazgısı büyük burjuvazinin eline geçecekti. İktidarda kalabilmek için İttihat ve Terakki Cephesi orduya ve güçlü bir emperyalist rejime dayanma gereksinimi duyacaklardı ve bu gün o 37


dönem gelişen Alman emperyalizmi olacaktı.” (S.Yerasimos, Age. C.II Sy.579) Osmanlı burjuvazisini oluşturanlar genelde gayrimüslimlerdi. Bunlar kendi çıkarlarını Avrupa burjuvazisinin çıkarları ile birleştirdiler. Onlar Avrupalıların yararlandıkları ayrıcalıkları kullanarak Avrupa ile Osmanlı arasındaki ekonomik aracılar halinde idiler. “Makineler ve buhar çağına kadar... Osmanlı maliyesi böylesi (bir dengesizlik ve bağımlılık) durumda değildi. Kendi sanayi ihtiyaçlarımızı geniş ölçüde kendi fabrikalarımızdan karşılıyorduk yaşantımız basitti. Batı ile karşılaştırıldığımızda bir çöküntü gibi görünse de bu basitliği toprağın ihtiyaçlarımızın daha büyük bir bölümünü karşılama yeteneği telafi ediyordu. 80 yıl önce 1834 ‘de halkın giyim ihtiyacının nerede ise tümü yerli imalat tarafından karşılanıyordu. Zengin sayılmazsa da Türkiye o zaman mali açıdan daha 38

istikrarlıydı.” (Aktaran F.Ahmad age. Sy.37) “Türkiye’de zengin tüccarlar ve bankerler vardı. Ama bunlar hiçbir zaman Avrupa’daki benzerlerinin oynadığı mali, ekonomik ve siyasi rolü oynamayı başaramadılar.” (Bernard Levis, Aktaran F: Ahmad age. Sy.35) türk burjuvazisinin Avrupa burjuvazisi ile yarışma şansı olmayacaktı. Çünkü bu gücü bulacağı birikimi yaratma olanağı ona tanınmayacaktı, ya Avrupa burjuvazisinin bir kolu olacak yada yok olacaktı. Başka bir şansıda yoktu zaten.1 İttihat ve Terakki Cemiyeti burjuva karakterde bir devrim yapma istekleri ve bu konuda takım programlar hazırlamaları onların başarısı için yeterli koşulu 1

Bir dünya sistemi olarak kendini ortaya koyan emperyalizm girdiği ülkelerdeki yerel sanayileri yok ederken kendine uygun yapıları korumayıda başarıyordu. Zira kendisi dış pazarın ihtiyacı olan malları üretirken, girdikleri ülkelerde kendi pazarlarının yapısına bağlı olarak yan sanayii koruyorlar ve geliştiriyorlardı. Örneğin otomotiv sanayiinde geniş pazarın yanında önemsiz yedek parçalrı üretmek, tamir servisleri vs.


oluşturmuyordu. Her ne kadar onlar batı dünyasını örnek alıp ona göre ekonomik ve sosyal dönüşümler için çabaladı iseler bile , onlar için milli burjuvazi yaratmak, ülkede gelişmiş bir sanayi kurmak için yabancılara ayrıcalıklar tanımaktan geçiyordu. Taşra küçük burjuvazisinin temsilcisi olan genç Türklerin siyasal alanda ağırlıklarını koymaları aynı dönemde hızla gelişip emperyalist pazarda yer kapma kavgasına girişen Alman burjuvazisinin Osmanlı İmparatorluğu Ortadoğu’ya geçmesinin bir aracısı olması niteliği ile, almanlar genç Türklerle ilişkiye girerek kendi etki alanlarını genişlettiler. Her ne kadar Jöntürk hareketi başarıya ulaşmamışsa da kendisinden sonraki döneme güçlü bir miras bırakır. Zira Kurtuluş Savaşı ve sonrası izlenen politikanın esas kökleri bu hareketin içindedir. Jöntürk hareketi uluslar arası ekonomik ve politik gelişmelerin yansıması ve ülkedeki dönüşümü sağlamaya çalışan küçük burjuvazinin ve milli burjuvazinin zayıf bir

hareketidir. Zira bu devrim köklü bir nitelik kazanamamıştır. 1908 devrimi temelde devleti kurtarma fikri 1908 ile 1918 arasında çeşitli birleştirici ideolojilerin ardına gizlenmişti. Onların, ayrıcalıkların ve yabancıların çıkarlarını korumaya yönelik Avrupa müdahalesi ile karşılaşmaları ve çaresiz bir durumda kalmaları Avrupa burjuvazisi ile işbirlikçilerini beraberinde getirecekti. Jöntürk hareketi Osmanlıya bağlı ülkelerde gittikçe artan sorunlara da çözüm getirmeyecekti. Zira onlar osmanlı yapısını korumaktan yana idiler . milli sorunların çözülmemesi Balkan Savaşlarını beraberinde getirmiş, bağımsızlık savaşları sonucu Balkan ülkelerinin ayrılmaları, yabancı devletlerin ülkelerinin her şeyine karışmaları imparatorluğun dağılması kaçınılmaz bir son olmuştur. II.Meşrutiyetin ilanı Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve siyasal açıdan gelişmesinde olumlu etkileri olmasına rağmen bu hareket hiçbir zaman bir halk devrimi niteliği kazanmamış, halk belli 39


ekonomik ve siyasi taleplerle bu harekete katılmamıştı. Birinci paylaşım savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesi, ittifak devletlerinin yenilgisi ile dünya savaşı 1918’de Mondros Ateşkes antlaşmasının imzalanması ile Birinci Dünya Savaşı biterken Türkiye için savaş 1923’e kadar sürmüştür. Jöntürk hareketi ve onun mirasçısı ve devamcısı İttihat ve Terakki Cemiyeti yapmaya çalıştıkları girişimleri tabanda yayma konusunda yeterince çaba harcadıkları söylenemez. Zira 1908 hareketini destekleyen işçi sınıfına karşı tavır alınarak yapılan grevlere karşı çıkılmış ve zorla bastırılmıştır. Kırsal alanda ise toprak ağalarının tersine köylülüğün durumu da bu dönemde oldukça kötüye gitmiştir. Birbirinin peşi sıra gelen hükümetler köylünün yakındığı yükler bir yana bunlara yenilerini eklediler. Üretim artan bir oranda pazara yönelirken küçük çiftçinin artıürününün daha fazlasına el konulması sömürüyü daha da artırırken, ulaşım ve sulamanın gelişmesi dolayısıyla karlılığın artması, 40

bir yandan toprak fiyatlarını artırırken kiracı köylülerin durumu ağırlaşıyor, yerel esnaf ortak toprakları yada kendi haklarını savunamayacak durumdaki köylünün topraklarını gaspetmelerini teşvik ediyordu. 1913 yılında çıkardıkları ve toprakta özel mülkiyet kurulmasını ve toprak sahiplerinin güvencelerini sağlayan yasa toprağın resmi olarak değiştirilmesini de sağlıyordu.

Devam Edecek...(3)

12-PROLETER  

12-PROLETER.pdf