SAYFA
2
‘Evet’çi medya yalana sar›ld› ‹ktidar yanl›s› bas›n, yalan ve manipülasyonla halk›n referandum tercihini yönlendirmeye çal›fl›yor
SAYFA
11
Dörtyol’da neler yafland›? Kürtlere yönelik kitlesel sald›r›lar›n canl› tan›¤› gazeteci Murat Altunöz anlat›yor
SAYFA
13
Gözyafllar›ndaki tarih ‹ktidarlar halk› yönetmek için pek çok yönteme baflvurdu. A¤lamak da bunlardan biriydi
SAYFA
16
Okul nas›l gidiyor? Okmeydan›’ndan çocuklar, ‘Okumufl insan halk›n yan›ndad›r’ kampanyas›n› anlatt›
6 A¤ustos 2010 • 1 TL
Y›l 5 • Say› 112
AKP’nin yalan›na, sermayenin talan›na karfl›
Halkın ‘Hayır’ı Var!
Emek ve halk örgütleri AKP’nin yalanlar›na kanm›yor, yeni bir sermaye sald›r›s› ile karfl› karfl›ya oldu¤unu biliyor
Çel-Mer işçisi Kerbela’da direniyor
Anayasa de¤iflikli¤i kamu yarar› ilkesini yok ediyor, grev ve örgütlenme hakk›n› engelliyor, 12 Eylül ruhunu koruyor
AKP’nin oyununa gelmeyen sendikalar, halk örgütleri ve sol partiler egemenlerin de¤il halk›n ç›karlar› için ‘hay›r’ diyor
Ne iflgal ne kan duruyor
Sendikal› olduklar› için iflten at›lan Çel-Mer iflçileri, 2 A¤ustos’ta iflyerlerini iflgal etti. Polis, Birleflik Metal-‹fl üyesi iflçilerin su almas›n› engelliyor. S. 8
Irak ve Afganistan’da çat›flmalar yeniden t›rman›yor. Obama çekilmeyi tart›flsa da iflgal komutanlar› yeni bir Vietnam’la yüz yüze olduklar›n› ve zafer beklemediklerini söylüyor. S. 5
Türkiye’yi kara günler bekliyor 20 milyon kiflinin elektri¤ini veren 4 da¤›t›m flirketi özellefltiriliyor. Halk› yüksek faturalar ve kötü hizmet bekliyor. S. 9
HAYIR! Kadınlara gerçek bir devrim gerek Kad›nlar›n var olan hak ve özgürlüklerini kullanmalar›n› gerileten neoliberal muhafazakar anayasaya hay›r!
Elvan, Burcu, Alemitu, Nevin
Sadece HAYIR’› örgütlemek yeter mi? Yetmez. Halk›n do¤rudan ç›kar›na düzenlemeler de yap›lmal›d›r... YOL YAZISI S. 3
Mevsimlik ö¤retmen KPSS iflsiz ö¤retmenler ordusuna yeni neferler eklemeye devam ediyor. KPSS engelini aflabilenler ise atama bekliyor. Yüzbinlerce ö¤retmen aday› için KPSS tek flans. S. 2
Kad›n devrimi görmek istiyorsan›z ‘yetmez ama evet’ demeyi hak eden Venezüella Anayasas›’na bak›n. S. 10
TSK ne YAfi’ar ne YAfi’amaz AKP ile TSK aras›ndaki iktidar çat›flmalar›, flimdiye dek hiç olmad›¤› kadar YAfi toplant›s›na yans›d›. Eskiden yaln›zca TSK’n›n belirleyici oldu¤u YAfi’› art›k AKP de etkiliyor. S. 12
Avrupa 5’incisi olduk ama atletizmde Türkiye yolun bafl›nda bile say›lmaz. Uzun soluklu ve daha kapsaml› baflar›lar için yetenek seçimi projelerine ihtiyaç var. S. 14 Kenar Notlar› / Sayfa 2
Ferda Koç / Sayfa 4
Kifli kendinden bilir ifli
Aç›l›m nas›l olmaz?
Ahmet Atal›k / Sayfa 7
Hani GDO girmeyecekti!
Bar›nmada hücum borusu çald› AKP iktidar›n›n kentsel dönüflüm projelerine yeniden h›z vermesi Dikmen ve Yenimahalle halklar›n› teyakkuza S. 6 geçirdi.
T. Volkan Aslan / Sayfa 15
Bu tart›flmada hakl› kim?
T.C. g›da güvensizli¤i 72 milyonluk Türkiye’de 5000 g›da denetçisi var. 5 milyonluk ‹rlanda’da ise bu rakam 2500. Rakamlar denetimsizli¤i gösteriyor. S. 7
2
MEDYA 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Kenar Notlar› Kifli kendinden bilir ifli KP, 12 Eylül “anayasa değişikliği referandumunu” darbelerle hesaplaşma günü ilan etti. İslamcıfaşist hareketten devşirilip liberallerle tahkim edilmiş AKP kadroları, “darbelere ve faşizme karşı demokrasi” yanlılarını “Evet” cephesinde birleşmeye çağırıyorlar. Çağrılarına bakılırsa, darbe ve faşizm mağdurlarına “büyük hesaplaşma fırsatı” için altın tepside bir imkân sunuluyor. “Devletin karanlık tarihi”yle girişilen bu kutsal hesaplaşmanın dışında kalanların, bu geç ele geçirilmiş kahramanlık fırsatını teptikleri gibi, “Hayır” cephesi içinde kalarak, kaçınılmaz olarak darbenin ve faşizmin savunuculuğuna düşeceğini propaganda ediyorlar… Otuz sene sonra “demokrasi kahramanlığı”na girişen yeni iktidar kadrosu ve İslamcı liberal propaganda korosunun samimiyeti sorgulanırken, genellikle, onların “kahramanlığı”, iş işten geçtikten sonra yapıyor olmaları eleştirilir. Bu eleştiride küçük bir haklılık payı olmakla birlikte asıl sorun göz ardı edilir; daha doğrusu, kirli propagandayla gizlenir. Asıl sorun şudur: “Özel AKP kadrosu”, Türkiye’nin karanlık tarihinden devşirilmiştir; onun öznesi ve suç ortağıdır. Bir özne ve suç ortağı olarak temel misyonu, işçi snıfının ve halkın demokrasi mücadelesinin bastırılmasına, darbelere ve faşizme hizmet etmektir. Örneğin. Cemil Çiçek, Melih Gökçek, Ali Müfit Gürtuna, Hüseyin Gülerce, Aykut Edibali, Yavuz Aslan, Ahmet Taşgetiren, Mehmet Altınsoy gibi Milli Mücadele Birliği’nden yetişen kadrolar otuz senedir Türkiye’nin siyasetini biçimlendiriyor. 1970’lerde Türkçü-İslamcı gençlerin sokak militanlığını örgütleyen bu kadrolar, son otuz yıldır sağ partilerde memleketi yönetiyorlar. Ama olay yalnızca bunlarla bitmiyor. Bu isimlerin yanına, Hiram Abas ve Mehmet Eymür gibi mitçileri, Fethullah Gülen ve Necmettin Erbakan gibi İslamcıları, Abdulkadir Aksu ve Saffet Arıkan Bedük gibi emniyet bürokratlarını, Alpaslan Türkeş ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi faşist parti yöneticilerini, Demirel ve Özal gibi sağ parti yöneticilerini, Kemal Yamak ve Teoman Koman gibi kontrgerillacıları, Tayyip Erdoğan ve Beşir Atalay gibi liberal İslamcı parti yöneticilerini koyduğunuzda Türkiye’nin darbe ve faşizm potansiyeli ortaya çıkar. Elli yıldır Türkiye’de devletin ve toplumun idare edilmesinde siyasal, ekonomik, kürtürel ve ideolojik gericiliğin sistematik olarak örgütlenmesi işte bu kadroların seferberliği sonucu ortaya çıkmıştır. Son zamanlarda “demokrasi kahramanlığı”nın sözcülüğünü üstlenen Cemil Çiçek’in gerici karanlık bağlantıları, onun söylemindeki ırkçılığı, maçoluğu, küfürbazlığı gayet net bir şekilde açıklıyor. Cemil Çiçek’le Mehmet Eymür’ün ilişkisinin Milli Mücadele Birliği döneminden başladığı söyleniyor. Cemil Çiçek, 3 yıl önce Mustafa Karaalioğlu ile yaptığı röportajda, "Nitekim, 68 şartlarında o soğuk savaş döneminde devletin yakın ilgisi ve bilgisi dahilinde çalışma yapan kuruluşlar olduğu anlaşılıyor bunların. Ben orada belli bir süre bulundum” diyor. Devamını Şamil Tayyar’dan okuyalım: “Dönemin Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken Paşa vurulduğunda da harekete mensup gençlerin ağladığını anlatan Küçükköy (hareketin kurucularından biri), şöyle devam ediyor: ‘Nitekim bir grup üniversiteli genç arkadaşımla birlikte ben de paşamızı GATA'da ziyaret etmiştim. Onlarca defa 'Ordu-millet elele' mitingi düzenledik.’ Küçükköy, hareketin "derin devletle" ilişkisine dair iddialara ise kitabında şu yanıtı veriyor: ‘Bazı safsatalar da işitiyorum. Güya Milli Mücadele Birliği'ni askeri istihbaratla ilgili olan Ziya Uygur kurdurmuş…’ Daha sonra Küçükköy'ü aradım. Konya'da yaşıyormuş. ‘Bu hareketi derin devlet mi kurdurdu?’ diye açık açık sordum. ‘Devleti, milleti, orduyu savunduğumuz için bize sempati duyuyorlardı ama kesinlikle onların kurduğu bir hareket değil’ dedi.” (Şamil Tayyar, Yeni Şafak, 2 Mayıs 2005)
A
Star gazetesi Halkevleri’ne saldırdı
‘Evet’çi medya yalana sarıldı HAKAN DEM‹R ktidar basınını takip eden herkesin görebileceği üzere, referandumdan “evet” çoktan çıktı bile, hem de yüzde yüze varan oranlarda. AKP basınının haberlerinden, 12 Eylül’de solculardan liberallere, ülkücülerden dinci kesimlere kadar herkes “evet” oyu verecek, sadece hayır çağrısı yapan liderler evet oyu atmayacak sonucu çıkıyor. Şimdilerde anayasa değişikliğine “evet” diyeceğini söyleyen ne kadar insan varsa Star, Yeni Şafak, Zaman, Sabah, Taraf vb. yayın organlarında görülüyor. Ayrıca bu kesim o kadar ileri gidebiliyor ki, “hayır” oyu verecek herkesi “terörist” ilan edeni bile var.
İ
‹T‹NAYLA “EVET”Ç‹ BULUNUR
AKP yanlısı basının “evet” çağrısını güçlendirmek için en sık kullandığı araç röportaj yöntemi. Röportajlarla “Aslında aklı başında herkes evet diyecek” havası yaymaya çalışan iktidar basını, kapısını evet oyu vereceğini söyleyen herkese açıyor. Röportajlarda göze çarpan şey ise söyleşi tekniği. Röportajı yapan gazeteci, soruları öyle bir yönlendiriyor ki, karşı tarafın ağzından “Referandumda ben de evet diyorum” sözü alınmadan söyleşi sona ermiyor. Star Gazetesi’nin 25 Temmuz’da yayımladığı Zeynep Tanbay röportajındaki bir soruya bakalım; “28 yıldır pek çok hükümet kuruldu, sol partiler de iktidar oldu ve 1982 darbe anayasasına suya sabuna dokunmayan maddeler dışında neden kimse dokunmadı?” Gazeteci bu soruyla “kimse yapamadı AKP yapıyor, darbeyle hesaplaşılıyor, 82 anayasası çöpe
gidecek, askeri vesayet kalkacak” iddiasını önkabul olarak alıyor. Böylece sorularla almaya çalıştığı cevapları Zeynep Tanbay’dan almakta zorlanmıyor. Ama yetinmiyor tabi gazeteci “evet” cevabı almakla. Sırada AKP’nin referandum kampanyasında en önem verdiği konulardan birisi var: “referandumda evet demek için AKP’li olmanın gerekmediğini halka anlatmak”. Bunun için de şu soru geliyor; “Siz evet oyu kullanınca AK Partili mi olmuş olacaksınız?” Cevap malum, Zeynep Tanbay evet oyu vermek için AKP’li olmaya gerek olmadığını söylüyor. “Evet” oyu verilmesi yönündeki propaganda yeterli görüldükten sonra ise bir darbe de
“boykot” çağrısı yapanlara vurulmak isteniyor. Onun için de AKP sözcülerinin sürekli kullandığı bir cümlenin sonuna bir olumsuzluk bir soru eki koymak yetiyor; “BDP boykot kararıyla kişilerin özgür iradelerini ipotek altına almış olmuyor mu?” Henüz referandumda “hayır” diyeceğini açıklayan çıkmadı bu gazetelerde. Aslında Sabah gazetesinde çıkmıştı, ama Sabah gazetecilik etiğini bir kenara bırakıp ‘hayır’ı ‘evet’e çevirmekte de zorlanmadı. Sabah, 30 yıldır askeri faşist darbeyi protesto etmek için tepeden tırnağa siyah giyinen 72 yaşındaki Malatyalı Şeyho Karakoç ile görüştü. Yanında beyaz bir gömlek getiren Sabah muhabiri, Şeyho Karakoç’un net bir ifadeyle “hayır” oyu vereceğini açıklamasına rağmen haberi değiştirdi ve Şeyho dayının oyunu “evet”e çevirdi. Sabah muhabiri daha Malatya’ya gitmeden önce hazırladığı anlaşılan başlığı da haberde kullandı: “13 Eylül’de ilk kez beyaz giyecek”. Karakoç ise daha sonra Birgün gazetesine sözlerinin çarpıtıldığını belirterek, Sabah’a dava açacağını söyledi. DARBEC‹LER‹N YAPTIKLARI fi‹MD‹ AKILLARINA GELD‹
SABAH Gazetesi, fieyho Karakoç’un ‘HAYIR’›n› ‘EVET’e çevirdi
AKP referandum kampanyasının ana hattını “12 Eylül darbesiyle hesaplaşmak” üzerinden kurunca, kendisine bağlı medya da buna paralel haberler yapıyor. Bu temayı en iyi biçimde destek-
lemek için kullandıkları yöntem de askeri faşist darbenin işkence uyguladığı solcu darbe mağdurlarına evet dedirtmek. Taraf gazetesinden Neşe Düzel, röportajlarını genelde bu eksende sürdürürken, Sabah da “12 Eylül’ün yıktığı hayatlar” yazı dizisiyle aynı söylemi kuruyor. Asıl ilginç olan ise antikomünist yayın çizgisini günümüzde dahi sürdüren Yeni Şafak gazetesinin bir anda 12 Eylül mağdurlarını hatırlayarak “evet”çi araması. Yeni Şafak en son Dev-Yol davası sanıklarından Suat Baysal’a “evet” dedirtti. Zaman gazetesi ise daha çok darbeden etkilenen ülkücü faşistlere “evet” dedirtme misyonunu üstlenmiş gibi görünüyor. fiU EVET DEMEYENLER‹ B‹R TANISANIZ
İktidar medyasının “Evet” oyunu güçlendirmek için kullandığı bir diğer taktik de, “evet demeyeceklerin ne kadar kötü olduklarını, evet diyeceklerin ne kadar iyi olduklarını” halka ispatlamaya çalışmak. AKP yanlısı gazeteciler hangi aklı başında insanla konuşsalar “evet” oyu vereceğini söylüyor, bu da yetmiyor tesadüfe bakın sokakta vatandaşa soruyorlar yine herkesten “evet” yanıtı çıkıyor. Tek bir “hayır” ya da “boykot” yok. Taraf gazetesinden Cihan Aktaş, Erzincan dağlarındaki çobanlarla görüşmüş, hepsi de “evet” demiş. Yaratılmaya çalışılan çobandan aydına, sağcıdan solcuya,
“EVET”Ç‹ BASINA TEKZ‹P
AKP medyasının yalan ve manipülasyonlarla yürüttüğü “evet” kampanyası, halkın politik tercihlerinin belirlenmesinde ne kadar etkili olacağı, 12 Eylül’de görülecek. Şimdiye kadar evetçi basın baltayı birkaç kez taşa vurdu. Malatyalı Şeyho Karakoç’un “hayır”ını “evet”e çeviren iktidar basını, davalık oldu. Halkevleri de, kendisini “terörist örgüt” olarak gösteren Star gazetesine tekzip metni gönderdi, yasal işlemler sürüyor. İktidar forsuyla gazetecilik yapanlar, yalan ve manipülasyona dayalı haberleri ile halkı yönlendirmeye çalışsa da halk neyin yalan neyin gerçek olduğunu bizzat kendi hayatından biliyor. Medya ne yaparsa yapsın hayatın tekzipinden kurtulmak mümkün olmuyor.
Sözleşmeli kadrolu fark etmez, olsun da KPSS işsiz öğretmenler ordusuna yeni neferler eklemeye devam ediyor. KPSS engelini aşabilenler ise atama bekliyor “Benim de sınava 3. girişim. O yüzden ister istemez kopuyor bağlar. Hayattan zevk alamıyorum. Nereye gitsem kafamda yıllardır aynı sorun, artık nefes almak istiyorum. Sözleşmeli kadrolu fark etmez olsun da ...” “2010’da yine eğitim fakülteleri tavan yapıyor bu kadar insanı öğretmen yapmanın ne anlamı var?”
beyazyakakosesi@gmail.com
S
tar gazetesi, 4 Ağustos’ta Halkevleri’ni karalamaya dönük bir haber yayımladı. Savcılığın Balyoz Darbe Planı’na ilişkin hazırladığı iddianameyi kaynak olarak kullanan Star’ın haberinde Halkevleri, olası bir darbeye destek verecek örgütler arasında geçiyor. İddianameye göre darbeye destek olacağı ileri sürülen 320 dernek varken, Star gazetesi özellikle Halkevleri’nin de aralarında bulunduğu 12 derneğin adını haberinde kullandı. Daha önce de Ergenekon davası sırasında birçok sol örgütlenmenin adı iddianamalerde geçirilmiş, iktidar basını bu iddianameler üzerinden toplumsal muhalefete dönük karalama amaçlı haberler yapmıştı.
İktidar forsuyla gazetecilik yapanlar yalan ve manipülasyonla halkı yönlendirmeye çalışsa da, bu çabalar hayatın gerçekleriyle baş edemiyor. Hayat, medyayı tekzip ediyor
Sünni’den Alevi’ye, Kürt’ten Türk’e toplumun tüm kesimleri “evet” diyecek algısı. Peki ya iktidar basını “hayır” diyecekleri halka nasıl sunuyor? Daha referandum tarihinin açıklanmasıyla birlikte “evet” demeyecekleri “şer cephesi” olarak tanımlayan AKP yanlısı medya, “evet” dışındaki seçeneklerin çağrısını yapanları tek potada eritmeye çalışıyor ve halka da sanki gerçek bir cephe varmış gibi propaganda yapıyor. Aslında bu noktada da iktidar medyası AKP ile tam paralel bir söylem tutturmuş durumda; “CHPMHP-DTP hepsi bir oldu, demokrasiye karşı ‘evet’in karşısında yer alıyor”. AKP medyası bu tarz yayınlarıyla asıl olarak, solculara “MHP’lilerle birlik oluyorsunuz”, sağcılara “Teröristlerle aynı noktadasınız” propagandasını yapma çabasında. Ama içlerinden biri var ki, ipin ucunu iyice kaçırarak evet demeyen herkesi “terörist” ilan etti. Star gazetesi 26 Temmuz’da “İllegal hayır cephesi” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde illegal mücadele yürüten örgütlerin referandum tavırları işlenerek, hiçbirinin evet demeyeceğine vurgu yapıldı. Haberin ara başlıkları ise niyeti ele verir cinsten; “Hainler hayırda buluştu”, “Polis katilleri de hayır dedi”. Haber, “PKK, DHKP-C, MLKP, TKP/ML ve THKP/C Dev-Yol” örgütlerinin hayır çağrısı yaptıklarını iddia etti. Haberde referandumda “hayır” oyu kullanma çağrısı yapan Halkevleri de “terör örgütü” olarak gösterilmeye çalışıldı ve “THKP/C DevYol’a yakınlığıyla bilinen Halkevleri Derneği” ifadeleri yer aldı.
Beyaz Mavi Yaka Hayat
Yukardaki yakınmalar bir internet sitesinin forum sayfalarında Kamu Personeli Seçme Sınavı’na (KPSS) giren öğretmen adaylarına ait. KPSS sonuçları her yıl ağustos ayının ilk haftasında açıklanıyor. Ay boyunca Milli Eğitim Bakanlığı önce kadro açıklıyor, ardından göreve başlayacak öğretmenlerin ataması yapılıyor. Oysa öğretmenlik daha birkaç yıl öncesine kadar üniversite tercihi yapacak öğrencilere ‘en garanti’ meslek olduğu için tavsiye ediliyordu. Fakat eğitim hizmetinin piyasalaştırılması sadece öğrencileri ve görev yapan öğretmenleri etkilemiyor. Henüz göreve başlamayan eğitimciler de bakanlığın piyasalaştırmayı kendine dayanak yapan istihdam politikalarından etkileniyor. Her yıl 1 buçuk milyon üniversite mezununun girdiği KPSS, işsiz gençler için bir umut kapısı. Sınava giren yüzbinlerce öğretmen adayı içinse sınav atanabilmek için tek şans. Fakat son günlerde gazetelere yansıyan ‘Okudu, okudu, okudu şimdi işsiz’, ‘resim öğretmeniydi taş döşüyor’ gibi haberlere yansıyan işsiz eğitimciler için atanmak neredeyse varlık yokluk meselesi haline geliyor. Milli Eğitim Bakanlığı her eğitim öğretim yılında sınırlı sayıda öğretmen ataması
yapıyor. Elbette burda tek sorumluluk MEB’de değil. Milli Eğitim Bakanlığı kadrolara ilişkin onayı Maliye Bakanlığı’ndan alıyor. Yani işin özü öğretmen atamalarına ilişkin rakamın belirlenmesi bir hükümet politikası. Elbette burada okulların ve öğrencilerin ihtiyacı gözetilmiyor. Eğer öyle olsaydı MEB’in resmi verilerine göre bile 140 bin öğretmen açığının olduğu Türkiye’de her yıl sadece 30 bin öğretmen için kadro açılmazdı. Kadro konusu öğretmen adayları için en kritik konu. Her yıl hangi branşlar için kaç kişilik kadro açılacağı merak konusu. Elbette bu sayı kadar açılacak kadroya başvurmak için gerekli KPSS puanı barajı da önemli. Yani bakanlık sınırlı sayıda
kadro açıyor bu sınırlı sayıdaki kadroya da belirli bir puanı tutturanlar başvuruyor. Bu denli meşakkatli bir süreç çoğu aday için büyük bir stres kaynağı. Üniversiteyi bitirdikten sonra yeniden dersaneli olup KPSS hazırlıklık kurslarına yazılanlar, sınava girdikten sonra netlerini karşılaştıranlar, defalarca puanlarını hesaplayanlar, her türlü açıklama ve kararı takip ederek kadro umutlarını diri tutanlar bugünlerde endişeli bir bekleyiş içindeler. Binlerce öğretmen adayı endişelenmekte haklı. Çünkü sınavın sonunda atanamamak onlar için işsizlik ya da düşük ücretlerle dersanelerde veya devlet okullarında öğretmenlik yapmak anlamına geliyor.
3
GÜNDEM 6 A¤ustos 2010 / 19 Agustos 2010
Halk›n Sesi
Emek ve halk örgütleri ‘hayır’ diyor Toplumsal muhalefet, AKP’nin yalanlarına kanmıyor. İlerici muhalefet güçleri referandumda 12 Eylül anayasası ile AKP’nin anayasası arasında bir tercihle değil yeni bir sermaye saldırısı ile karşı karşıya olduklarının farkında. DİSK, TMMOB, Türk-İş ve KESK’e bağlı birçok sendika, Halkevleri, ÖDP, TKP, EMEP, Sosyalist Parti ve TBİP “Hayır!” diyecek
İ
lerici muhalefet güçleri, referanduma sunulacak olan yeni anayasanın demokratikleşme iddiasının bir yalan olduğunu, bu yalanın altında iktidarın elini sağlamlaştrma çabası ile birlikte emeğe yönelik yeni bir saldırı programı olduğunu belirtiyor. AKP’nin anayasası grev hakkını gasp ediyor, yargının kamu yararını gözeten kararlar vermesini engelliyor, halkın insanca yaşam ve demokrasi özlemlerini hiçe sayıyor. DİSK ve TMMOB ‘Hayır’ kampanyası yürütmeye başlarken, Türk-İş’e ve KESK’e bağlı birçok sendika da grev ve toplu sözleşme konusunda değişiklik yapılan maddelerle birlikte grev hakkının önündeki engellerin çoğaldığı, darbe anayasasının özünde değişiklik yapılmadığı gerekçesiyle oylarını ‘Hayır’ olarak kullanacaklarını açıkladı. Anayasa değişikliği grev yasaklarını çoğaltmanın yanı sıra birden çok sendikaya üyelik gibi maddelerle örgütlenme hakkını anlamsızlaştırıyor ve hükümet güdümlü sendikaları teşvik ediyor. Değişiklik paketi ayrıca Ekonomik Sosyal Konsey gibi hükümet, sermaye ve emek örgütlerinin yanyana kararlara vardığı, sendikaları sermayeyle uzlaşmaya zorlayan yönetişim mekanizmalarını Anayasa’ya dahil ettiği için de eleştiriliyor. SERMAYE TALANINA HAYIR Halkı ‘hayır’ demeye çağıran Halkevleri, emek ve hak mücadelesi verenlerin bu Anayasa değişikliğine neden ‘Hayır’ denilmesi gerektiğini çok iyi bildiğini belirterek, AKP’nin idari yargıda “yerindelik denetimi”ni
AKP’N‹N YALANINA HAYIR Türk-İş genel bir görüş açıklamazken, Türk-İş’e bağlı 12 sendika “Emekçiye hayır diyene biz de hayır diyeceğiz” sloganıyla tavrını açıkladı. Petrol-İş, Basın-İş, Hava-İş, Tümtis, Kristal-İş, Belediye-İş, Tekgıda-İş, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Ağaç-İş, Deri-İş, TezKoop-İş sendikaları ortak bir çağrı yaptı. Sendikaların tavrının nedenleri; emekliler, işsizler gibi emekçi kesimlerin sendikalaşmasına olanak sağlayacak değişiklik yapılmaması, metnin iddia edilenin aksine sendika ve grevli toplu sözleşme hakkından yoksun olması. Sendikalara göre değişiklikle, işçi haklarını budamak için Kamu Hakem Kurulu uygulaması getiriliyor. Ayrıca anayasaya lokavt hükmü konuluyor.
ortadan kaldırma amacına dikkat çekti. Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol’un referandum tavrını ilan ettiği açıklamasında bu konuya ayrıntılarıyla değinildi. ‘Yerindelik denetimi’ hakkının ortadan kalkması ile idari yargının kamu yararı doğrultusunda açılan davalarda zamları iptal etmesi, özelleştirmeleri ve doğa yağmasını durdurması artık mümkün olmayacak. Böylece sermaye talanı önündeki yasal kırıntılar da ortadan kalkmış olacak.
ihtiyaçlarına hizmet ettiğini vurguladı. Çelebi, yeni anayasa için hazırladıkları ve hükümetle paylaştıkları raporlarının da dikkate alınmadığını söyledi. DİSK, ‘Hayır’ kararını şöyle gerekçelendirdi: “12 Eylül Anayasası’nda yürütmenin yargı üzerindeki etkinliğinin fazlayken yeni metin bunu daha fazla artırıyor. Genel grev ve dayanışma grevi hakkı getirilmiyor, mutlak grev yasağı getiriliyor.”
GREV YASA⁄INA HAYIR DİSK adına açıklama yapan Genel Başkan Süleyman Çelebi, anayasa metnin AKP’nin siyasi
12 EYLÜL’E HAYIR TMMOB Maden Mühendisleri Odası referandumda ‘Hayır’ tarafında olduğunu belirterek
AKP iktidarının hiçbir 12 Eylül kurumunu ortadan kaldırmadığını, AKP’nin 12 Eylül kurumlarını ele geçirme çabasını 12 Eylül’le hesaplaşmak olarak göstermeye çalıştığını vurguladı. Referanduma sunulan metinde siyasi partiler yasası, seçim barajları, örgütlenme özgürlüğü, demokrasinin geliştirilmesi gibi hayati sorunlara yer verilmediğine dikkat çeken maden mühendisleri, ihtiyaç duyulan anayasanın eşitlikçi, özgürlükçü, parasız eğitim, sağlık, güvenceli çalışma ve insanca yaşam hakkının, her kültür ve kimliğin özgürce ifade edilmesinin güvence altına alındığı bir anayasa olduğunu söyledi.
2 DEFA HAYIR KESK’e bağlı sendikalardan ESM, Eğitim-Sen, SES, Tüm-BelSen ve BES’in pek çok şubesi de oylarını ‘Hayır’dan yana kullanacaklarını açıkladı. İzmir Şubeler Platformu’nun yaptığı açıklamada şöyle dendi: “İktidar, toplu sözleşme hakkı veriyor görüntüsünün ardında, toplu sözleşme ve grev hakkını ortadan kaldırmayı hedefliyor. Kazanılmış bir hak olan toplu sözleşme ve grev hakkını referanduma götürmenin amacı nedir?” Sosyalist muhalefetin örgütlerinin ağırlıklı bir bölümü de referandumda ‘hayır’ diyenler arasında. ÖDP, TKP, EMEP, Sosyalist Parti ve TBİP de halkı AKP’nin Anayasa değişikliğine ‘hayır’ demeye çağırıyor.
Liberal markaja rağmen ‘Hayır!’ ‹ktidar yanl›s› medya referandum kampanyas›nda ayd›n ve sanatç›lar› s›k› markaja ald›. Devlet televizyonu TRT de dahil olmak üzere yandafl medyada halk›n sempati besledi¤i ünlü simalar evet demeye zorlan›yor, evet demeyenler piflman ediliyor. Yine de her yol ‘evet’e ç›km›yor. Hem medyada hem de sanat dünyas›nda, iktidar›n ve liberallerin gazab›na u¤rama riskine ra¤men ‘hay›r’ sesleri yükseliyor. Referanduma hiçbir tereddüdü olmadan ‘hay›r’ diyece¤ini belirten isimlerden biri gazeteci-yazar Nuray Mert. Mert, iktidar›n hedefinin, sahiden demokratikleflme olmad›¤›na seçim baraj›n›n düflürülmemesini örnek gösterirken grev ve toplu sözleflme konusunda geniflleyen haklar› anlams›z hale getiren sözleflmeli kamu hizmeti düzenlemesine de dikkat çekiyor. AKP’yi 12 Eylül’ün ruh ikizi olarak tan›mlayan iktisatç› Mustafa Sönmez ise, AKP’nin 12 Eylül darbecileri ile bafllayan küreselleflmeci, neoliberal, piyasac› çizginin savunucusu olarak, bir mirasç› oldu¤unu belirtiyor. Özgür Müftüo¤lu, Müge ‹plikçi ve Ruflen Çak›r gibi birçok isim de 12 Eylül cuntas›yla hesaplaflmak iddias›yla yola ç›kanlar›n 12 Eylül’de ne yapt›klar›n›n hesab›n› vermek zorunda olduklar›n› belirterek, AKP’nin ikiyüzlülü¤üne dikkat çekiyor. Temmuz’da Foça’da düzenlenen Rock festivali de adeta bir “Hay›r!” mitingi gibiydi. Festivalde konser veren Mo¤ollar, Baba Zula ve Kurban gruplar›n›n üyeleri hay›r oyu kullanacaklar›n› aç›klad›. Kurban grubu referandumla ilgili konuflmalar›n›n ard›ndan “Hay›r!” adl› flark›lar›n› seslendirdi. Rojda, Tar›k Akan, Edip Akbayram, Kadir ‹nan›r ve Müjdat Gezen de hay›r oyu kullanacaklar›n› aç›klad›lar.
Sadece HAYIR’› örgütlemek yeter mi? ktüel gündem aynı; referandum. Ve 12 Eylül’e kadar, hatta 12 Eylül’den sonra da gündemde kalmaya devam edecek. Ancak bu süreçte kısa molaların da verilmesi kaçınılmaz oluyor. Erdoğan, YAŞ’ta yarattığı “kriz” nedeniyle; Kılıçdaroğlu da Gürsel Tekin-Önder Sav krizi nedeniyle referandum kampanyalarına ara vermek zorunda kaldılar. Erdoğan’da cisimleşen AKP, bir taraftan referandum sürecinde birden çok rakiple “kavga” ederken; diğer yandan da ordu ile “kavga” çıkarmakla meşgul. Bu kez ilginç olan, ordudaki yeni kademelerin belirlenmesinde yargının doğrudan bir araç olarak kullanılması. Kısaca özetleyelim: 7 Temmuz’da Balyoz davasından tutuklu tüm sanıklar tahliye edilmişti; ancak ne olduysa 23 Temmuz’da yine aynı dava gerekçesiyle 70’i aktif görevde 102 subay hakkında tutuklama kararı çıktı. Aktif görevdeki 70 subayın 13’ü general ve içlerindeki en yüksek rütbeli olan ise Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Hasan Iğsız. Iğsız hakkındaki iddia Balyoz davasında sözü edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın hazırlanması emrini veren komutan olması. İddiaya göre de AKP, Iğsız’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını engellemeye çalışıyor. Erdoğan, bunun için de Adalet Bakanı Sadullah Ergin’i kullanıyor. Generallerin, mahkemeye yaptığı itirazı karara bağlattırmayıp “haklarında soruşturma yürütülüyor” yaftasını taşımaları sağlanıyor. Böylece “haklarında soruşturma yürütülenler terfi ettirilemez” kuralı uygulanırsa Erdoğan da istediğini alacak. Kriz nasıl aşılırsa aşılsın Erdoğan her durumda kârlı çıkacak. Çünkü mesaj açık; benimle ve benim çizgimle uğraşan kim olursa olsun zararlı çıkar. Bu mesaj aynı zamanda üç yıl görev yapacak olan yeni Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’e. (Bu yazı kaleme alındığında YAŞ toplantısında kara kuvvetleri komutanlığı ve genelkurmay başkanlığına
A
ilişkin emeklilik, terfi ve atama krizi henüz çözülmemişti.) Çünkü Iğsız ve diğerlerinin terfilerinin engellenmesi Koşaner’in kendi ekibini kurmasına karşı yapılan bir operasyon. Başbuğ, Genelkurmay Başkanı olduğunda “Yahudilerin ağlama duvarında” çekilen fotoğrafları servis edilmişti, bu seferki taktik farklı; yeni ekibin gücünü toptan zayıflatmak. Erdoğan’ın referandum kampanyasına ara vermesine değecek nitelikte. (Ayrıca tüm bunların ABD’den bağımsız geliştiğini de düşünmek, safdillik olurdu. Benzer bir terfi sürecine müdahale 1977’de yaşanmış ve müdahale ile birlikte Kenan Evren’e Genelkurmay Başkanı olma yolu açılmıştı.) Kılıçdaroğlu’nun molasına neden olan “bulunmaz Hint kumaşı” Gürsel Tekin ise CHP’nin yeni Önder Sav’ı olmaya aday. Bunun için tek engel eski Önder Sav. Ve bu itiş kakış diğer CHP klasikleri gibi hiç bitmeyecek, taa ki… *** Tekrar aktüel gündeme dönersek, içeriği belli, sınırları da çizildiği için referandum konusunda şimdiye dek söylenmedik, yeni bir argümanın ileri sürülmesi neredeyse imkansız. Ancak varolanları belirginleştirmek, kategorize etmek her geçen gün daha da önem kazanıyor. Karşımızda Evetçiler, Hayırcılar ve Boykotçular var. Evetçilerin başını Recep Tayip Erdoğan çekiyor. Ve şürekâsı AKP kadroları. 12 Eylül’de referanduma sunulacak olan anayasa değişiklik paketinin “ana amacının” yürütmenin (yani hükümetin ve cumhurbaşkanının, yani AKP’nin) gücünü arttırmak ve pekiştirmek olduğu tartışma götürmez. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne yürütmenin daha çok adam atamasıyla, yerindelik denetimini kaldırarak hükümetin kamu yararı gözetmeden “icraat” yapmasını sağlayarak, kamu denetçiliğiyle taraflı hakemliği kurumsallaştırarak AKP gücünü arttırmaya çalışıyor. Sözde 12 Eylül’ü yargılaya-
cağım diyerek kendisine yönelebileceklere korku salarak; “toplu sözleşmede son kararı uzlaştırma kurulu verecek” diyerek hükümeti masumlaştırmaya çalışarak; kendi sendikalarını güçlendirerek, sınıf hareketini denetim altına alarak; emek örgütlerini kendi “suçuna” ortak ettiği Ekonomik Sosyal Konsey’i anayasal güvenceye kavuşturarak; kişisel verilerin sözde korunması adına kendilerinin dokunulmazlığını sağlayarak AKP gücünü pekiştirmeye çalışıyor. Tartışılamayacak bir başka gerçek ise bu değişikliklerle, halkın yürütme üzerindeki gücünün artmayacağı. Bu değişiklikler, seramayenin ve onun iktidarı olan AKP’nin ihtiyaçları için yapılıyor; halkın gerçek sorunlarını çözmek ve çıkarını geliştirmek için yapılmıyor. Tam da bu nedenle Erdoğan, bu durumu gizleyebilmek için tüm referandum kampanyasını YALAN üzerine kurmak zorunda. O da rolünü iyi oynuyor zaten. Binlerce insanın karşısına çıkıp, gözlerinin içine baka baka YALAN söylüyor. EVET’in YALAN’ının karşısına HALKIN HAYIR’ını çıkarmak bir zorunluluk. Ve referandumdan HAYIR sonucunun çıkması için asıl yapılması gereken Erdoğan’ın yalanına kananların HAYIR’a ikna edilmesi. Erdoğan’ın en büyük destekçisi ise kendi medyası ve solcu geçinen liberaller. Ancak durum o kadar vahim ki libe-raller bile bu durumu nasıl açıklayacaklarını şaşırmış durumdalar, kendilerinden beklenen atağı sergileyemediler. Ve “bari evet’e yazsın” diyerek boykotçu oluverdiler. Oral Çalışlar gibiler ise silme yalandan medet ummakta. Erdoğan’ın kendi medyası da “kendini överken ayıbını söylüyor”. İşte bir örnek Aksiyon Dergisi’nden: “İdarenin işlem ve eylemlerinin denetim sınırları mevcut anayasada var olmakla birlikte yüksek yargı tarafından ihlal ediliyordu. Kanunlara uygunluk dışında yerindelik denetimine girişiliyordu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin amblemine karar vermek, şehir içi
taşıma ücretlerini belirlemek ve YÖK’ün meslek lisesi ve imam hatiplerle ilgili katsayı tercihine müdahale etmek akla ilk gelenler. ‘Hiçbir surette yerindelik denetimi yapılamaz’ düzenlemesiyle yüksek yargıya sınırları hatırlatılıyor.” Erdoğan’ın medyasında bu kadar saftirik olmayanlar da var elbette; Star gazetesi gibi. Hayır korkusunun paniğini yaşayan Star, tazminat ödemeyi göze alıp, “Hayır dediği” için Halkevleri’ni bile terör örgütü sınıfına sokma aptallığını göstermiş. Karşımızda bir de CHP’nin HAYIR’ı var. CHP yöneticileri hala “o iki maddeyi (HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ni düzenleyen) çıkarsınlar, biz diğerlerini destekliyoruz” türünden açıklamalar yapıyorlar. Bu durumu cahillikle, maddeleri okumamış olmakla, okuduklarını anlayamayacak düzeyde olmakla açıklamak mümkün değil. CHP’nin üst(ün) yöneticileri kamu çalışanlarına grev hakkı vermeme konusunda, Ekonomik Sosyal Konsey konusunda mahkemelerin kamusal yarar gözetmemeleri konusunda AKP’den farklı düşünmüyorlar. Kadınlara pozitif ayrımcılık, çocuk istismarı, özel hayatın gizliliği konularında AKP’den daha ileri projeleri mevcut değil. Tam da bu yüzden Kılıçdaroğlu tüm referandum kampanyasını bir genel seçim kampanyası şekline sokup basitçe bir AKP kara propagandası haline getirdi. HES belasının bulaşmadığı yer kalmadığı Karadeniz’e gidip “yerindelik denetimi” maddesini halk yararına değiştireceği sözünü ver(e)memek nasıl açıklanabilir? Devrimciler açısından referandumda HAYIR’ı örgütlemek aynı zamanda HAYIR’ın içeriğini de örgütlemeyi zorunlu kılar. CHP’nin HAYIR’ından ayrışmak hem hayırlı hem de kaçınılmaz bir yoldur. Kılıçdaroğlu’lu CHP, iktidar olmanın kolay yollarını bulmaya çalışıyor. Ancak her konuda AKP’den daha ileri adımlar önermediği, geliştirmediği durumda ne iktidar olunabilir ne de “ilerici” sıfatını taşıyabilir. Son örnek CHP Diyarbakır
İl Başkanlığı’ndan. CHP Diyarbakır Örgütü’nün hazırladığı ve Genel Merkez’e gönderdiği “Kürt Sorunu ve Çözüme Dönük Yol Haritası” başlıklı rapor, Genel Merkez tarafından hızla yanıtlandı: “Bizi bağlamaz, il örgütünün şahsi çalışması.” En büyük grubunu BDP’nin oluşturduğu bir de Boykotçular cephesi var. Batı’da ona en uzak duran solcu bile BDP’nin izlediği siyaseti anlamaya çalışıyor, empati kurmak için kendini zorluyor. (Aslında siyasetin öznesi olmaya çalışan devrimciler için bu garip bir durum.) BDP’nin referandumdaki tutumu da ilk başlarda bu algıyla değerlendirilmeye çalışıldı ve bölgeye özgü bir tutum olacağı ve saflaşmayı yaratarak bir sonuç göstereceği için de olumlu değerlendirmelere mazhar oldu. Ancak BDP, boykot tutumunun hem içeriğini hem de alanını genişletti. “Demokratik Anayasa için” üst başlığının içini her türlü şeyle doldurup, faaliyet alanını da neredeyse ülkenin tamamına yaydı ve kampanyanın başlangıcını da İstanbul’daki mitingle verdi. Bununla da yetinmeyip etkileyebildiği emek ve kitle örgütlerini de (hatta aydınları da), onların alan, örgüt ve siyaset gerçeklerini ve taleplerini hiçe sayıp BOYKOT’a taraf etmeye çalıştı. Bu tutumu haklı ve maruz görmek mümkün değildir. BDP’nin bu tutumu “Türkiye Partisi olma” iddiasıyla doğrudan çelişmektedir. Türkiye halklarını EVET’in yalanına ve olası acımasız sonuçlarına karşı “edilgen” bırakmak sorumsuzluktur. “Türkiye Partisi olma” iddiası hem diğer öznelerle ortak programı hem de ortak mücadeleyi gerektirir. Ayrıca “Demokratik Anayasa için boykot” tutumu zorunlu bir taktik de değildir. Benzer bir biçimde “Demokratik Anayasa için hayır” tutumu çok daha etkili bir taktiktir çünkü sistemi açmaza sokup işletmemek, sonrası açısından daha güçlü mücadeleleri doğurabilecektir. Bu tutumun tanımı siyasi indirgemeciliktir… Benzer bir tutum PKK’nin son dönemde
Batı’daki eylem tercihlerinde de görülebiliyor. Olası sonuçları değerlendirilmeden ve tamamen kontrol dışı gelişmelere neden olabilecek eylem tercihleri, halklar arasındaki mesafenin daralması değil açılmasına neden olmaktadır. İyi planlanmamış bir “demokratik özerklik” çizgisi, telafisi mümkün olmayan etkilerde bulunabilir. Boykotu savunan diğer kişi ve kurumlar için de geçerli olan bazı şartlar var. Sandığa gittiğinde “hayır oyu” vermesi beklenen bu kişiler, sandıktan “evet” çıktığında uygulamaya geçeçek icraatları neyle engelleyecekler? Boykotun siyasal sorumluluğu genel geçer doğruları sıralamak değildir. Ekonomik Sosyal Konsey işlemeye başladığında orayı basıp işlevsiz hale getirecekler mi? Kamu yararının gözetilmediği kararlar karşısında HES’te çalışan dozerin önüne yatacaklar mı? Uzlaştırma kurulunun verdiği son kararı kabul etmeyip kamu çalışanlarını greve çıkartabilecekler mi? vs. vs. vs. *** Sadece HAYIR’ı örgütlemek yeter mi? Elbette yetmez. Çünkü halkın doğrudan çıkarını içeren düzenlemelerin gerçekleştirilmesi zorunludur. Bu düzenlemelerin üst başlığı “insanca yaşam” için gerekli olan her şeydir. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere barınma, ulaşım, beslenme, su, çevre haklarının anayasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Başta örgütlenme olmak üzere tüm demokratik mekanizmaların eksiksiz olarak anayasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Başta seçim barajının kaldırılması olmak üzere siyasal temsiliyetin önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Başta taşeron sistemi olmak üzere güvencesiz çalıştırmanın tamamen yasaklanmasıdır. Kürt sorununun çözümünde başlangıç olması için Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınmasıdır… Devrimciler işte bunları gerçekleştirme mücadelesinin bir gereği olarak HAYIR’ı örgütleme göreviyle karşı karşıyadır.
4
GÜNDEM 6 a¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Aç›l›m nas›l olur, nas›l olmaz
Şiddetle perdelenen açılım başarısızlığı
çılım"ın uğradığı başarısızlık, süreci "Habur'a geri döndürmedi", İnegöl ve Dörtyol'a taşıdı. Bir zamanlar "Türk Solu" gibi uç-ırkçı grupların dile getirdiği "etnik arındırma" alternatifi Ertuğrul Özkök'ün köşe yazılarıyla popüler tartışma gündemine taşındı. Ertuğrul Özkök Hürriyet'teki köşesinde “Birlikte yaşamak zorunda mıyız?” başlığını attı. Bu noktaya nasıl ve neden gelinmiş olursa olsun; sürecin bugünkü gelişme doğrultusu ne tip tehditler içerirse içersin, AKP'nin olduğu söylenen bu başarısız açılım, Kürt sorununu çözüme yaklaştıracak bir “açılım”ın nasıl olabileceği ve nasıl olamayacağını anlamamız konusunda derslerle dolu bir deneyim oldu. AKP'nin “Açılım”ının içinin boş olduğu; yeterli “hazırlık” yapılmadan, alel acele gündeme getirildiği; söylemde kalan, “sözde” bir açılım olduğu, Kürt sorununda bir açılım isteyen veya istemeyen “AKP açılımı eleştirileri”nin ortak noktası. Ferda “Açılım”ın sözcük anlamından Koç da anlaşılacağı gibi, AKP'nin ferdakoc@ vaadettiği, tıkanmış, yıkıcı bir kısır hotmail.com döngüye dönüşmüş olan Kürt Sorunu'nu çözüm yoluna sokacak bir bakış ve yöntem değişikliğini gerçekleştirmekti. Erdoğan ve “Açılım”ın devlet kanadındaki diğer sözcüleri, yaşanmakta olan “tıkanmışlığın”, “çözümsüzlüğün”, bugüne dek uygulanan devlet politikalarına hakim faşizan zihniyetten kaynaklandığını ileri sürdüler. Kendilerinin bu zihniyetin zincirlerini kırarak, çözüm sürecinin önünü açacak bir tartışma ve reform düzlemini inşa edeceklerini iddia ediyorlardı. Önce “savaş ortamı/atmosferi” dağıtılıp “barışa yolculuk iklimi” oluşturulacak; bu olumlu ortam içerisinde de, Kürt sorunu bir “kültürel kimlik” sorunu olarak ve TC sınırları içinde çözülecekti. Birinci amaca ulaşmak için sarsıcı ilk hamle, silah bırakmış PKK gruplarının Türkiye'ye serbestçe girişinin sağlanması olarak tasarlandı. Ancak bu başlangıç hamlesinin, savaşı himaye eden toplumsal iklimi ılımlılaştırmaya yetmeyeceği görüldü. “PKK'nin silahsızlandırılması”nın “savaşın bitirilmesi”nin zorunlu ilk adımı olacağını düşünenler yanıldılar. Bu noktada iki önemli engel ortaya çıktı: Şehit ailelerinin “silahsız çözüm” sürecine kazanılmasındaki güçlük bunlardan birincisiydi. İkincisi ise “silah bırakan gerilla”nın politik ve toplumsal yaşama eşit ve özgür yurttaşlar olarak katılımı sürecinin “normalleştirilememesi” idi. Böylece savaş atmosferinin dağıtılabilmesi ve bir “barışa yolculuk iklimi”nin oluşturulabilmesinin önemli bir koşulunun “savaşın yaralarının zaferle sarılmayacağının” tüm taraflar açısından anlaşılır ve sindirilebilir hale getirilmesi olduğunu öğrenmiş olduk. “Akan kanı durdurmak” ile “kanı dökülenin yarasını sarmak” arasındaki yakın ilişki, “Türk cephesi”nde, şehit ailelerinin “Çocuklarımız boşuna mı öldü?”, sakat kalan askerlerin “Ben bu kolu-bacağı boşuna mı verdim” sorularıyla ortaya konuldu. Şehit aileleri ve sakat kalan askerlerin daha fazla duyulan bu “isyanları”nın öte tarafındaki diğer “isyan dinamiği” ise gündeme dahi gelmedi. Oysa “içi boş açılım” karşısındaki bu isyan dinamiği de daha az önemli değildi. Ölen, sakat kalan, işkencehanelerde, hapishanelerde çürütülen Kürt gençlerinin ailelerinin, köyleri, mezraları yakılan, sürgün edilen Kürtlerin “gerillanın serbestçe silah bırakabilmesi”nden ve “kültürel haklar”dan ibaret bir “uzlaşma”ya rıza göstermeyeceği; “pardon”un onları hiç tatmin etmeyeceği, açılım sürecinde ve sonrasındaki gelişmeler içinde hissedilen bir başka gerçekti. Onlar için de en az birinciler kadar gerçek bir “boşuna mı” sorusunun gündeme geleceğinin kestirilmesi gerekir. Bu nedenle, Kandil-Mahmur Barış Grubu'nun karşılanmasındaki coşkunun yalnızca “çocuklarımız artık ölmeyecek” sevinciyle izah edilmesi ve “masumlaştırılması” doğru değil. Elbette bu savaşın acılarını çok daha ağır bir biçimde yaşamış olan Kürtlerin de savaşın sona ermesini sindirebilmeleri için bir “zafere” ihtiyaçları var. Karşılamaların “zafer havasında” yaşanmasında, “dönüş”ün bir zafer olarak algılanmak istenmesinin de önemli bir payı bulunuyordu. Bir savaşın nihai amacına ulaştırılamayacağı kabul edildiğinde, daha önce bu amaçla izah edilen kayıplara ilişkin sorumlulukların ortaya çıkarılmasının ve görülen zararın tazmininin gündemin ilk sıralarına oturacağı açıktır. Gerçekçi bir “açılım”ın, ilk adımda karşısına çıkacağı kesin olan bu soruna ilişkin herhangi bir hazırlığın olmaması ise insanın aklına binbir türlü “tezgah”ı getiren bir tuhaflıktır. “Silah bırakan gerilla”nın politik ve toplumsal yaşama eşit ve özgür yurttaşlar olarak katılımı sürecinin “normalleştirilmesi”nin gerçekçi bir “açılım”ın çözmesi gereken bir başka “ilk adım sorunu” olduğu da bu süreçte görüldü. Bunu da daha sonra ele alalım.
"A
A
AKP’nin liberal süngüleri ‘Evet’e çağırıyor
AKP, aç›l›m politikas›n›n iflas›n› Kürtlere yönelik sald›r›lar› art›rarak gizlemeye çal›fl›yor, bar›fl için umudu iki taraf›n emekçi halk kesimlerinin kardeflleflmesini hedefleyen ortak mücadele zeminleri temsil ediyor Açılan ateşte 1 uzman çavuş öldü, 2 asker yaralandı. Siirt’in Eruh ilçesine yapılan PKK saldırısında terörle mücadelede görevli polis memuru Ahmet Mutlu öldü. Arından BDP ilçe yöneticilerinin ve Eruh Belediye Başkanı M.Melih Oktay'ın da aralarında bulunduğu toplam 22 kişi Siirt Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gözaltına alındı.
A
manos Dağları’yla Toroslar, kuzeyden güneye uzanarak Asi Nehri'nin Akdeniz'e döküldüğü Samandağ deltasında sona erer. Bittiği yerde, Suriye sınırında gösterişli Keldağ vardır. Sıradağların büyük kısmı Hatay'dadır, Amik Ovası ile Akdeniz'i birbirinden ayırır. Sıradağların en yüksek noktası Hatay'ın Hassa ilçesindeki Mığır Tepesi olarak adlandırılır.
‘BU AMANOSLARI TEM‹ZLEY‹N D‹YORUM’ İçişleri Bakanı Beşir Atalay, ''Çevre illerin valileri ve bölge komutanlarımızın hepsi burada, emniyet burada. Bu Amanosları temizleyin diyorum. Ne yaparsanız yapın'' dediğinde, bu sözler önceleri olayın duygusallığıyla söylenmiş sözler olarak anlaşıldı. Hatay'ın Dörtyol ilçesinde PKK tarafından 4 polis memuru öldürülmüştü ve Kürt açılımı siyasal bir başarısızlık olarak AKP iktidarını her geçen gün daha fazla sıkıştırıyordu. Üstelik İnegöl’de Kürt düşmanlığı üzerinden geliştirilen ırkçı provokasyon; Kürtlere yönelen yağma ve linç girişimleri henüz yatıştırılmamıştı. 26 Temmuz’da İnegöl’de Kürtlere yönelik toplu saldırıya dönüştürülen olaylarda 20 polis yaralandı, 15 araç tahrip edildi ve 39 kişi gözaltına alındı. Tam benzer olayların Dörtyol’a da “sıçrama tehlikesi”nden söz ediliyordu ki, “beklenen tehlike” gerçekleşti. MHP, jandarma istihbarat ve yerel idarenin gizli tertipleriyle “halkın ırkçı duyarlılıklarıyla bilinen kesimleri”sokaklara döküldü; barikatlar kuruldu; BDP konvoyu ilçeye sokulmadı… Çok kısa bir zaman sonra,
Atalay’ın sözlerinin olayın duygusallığıyla söylenmiş sözler olmadığı, aslında bölgeye ve Kürtlere yönelik topyekûn bir saldırı emri olduğu anlaşıldı. Temmuzu ağustosa bağlayan sıcak yaz günlerinde Amanoslar’da ve ardından Cudi’de peş peşe denetim altına alınmayan yangınlar çıkmaya başladı.
YANGIN CUD‹’YE, ETN‹K KAMPLAfiMA ‹NEGÖL VE DÖRTYOL’A SIÇRADI “Şırnak merkeze bağlı İkizce köyü kırsal alanında İkizce Tabur Komutanlığı'na bağlı askerlerce başlatılan operasyonda Cudi Dağı'ndaki ağaçlar ateşe verildi. PKK'ye karşı yapılan bombalamalardan sonra başlayan yangın hala söndürülemedi.” (Ramazan İmrağ, DHA, Cizre- Şırnak) “Serê Dehlê Köyü kırsal alanında çıkan
yangına kendi imkanlarıyla müdahale etmek isterken Cangir Üstün (69) ağır olmak üzere, Feyzi Üstün (55) ve Ömer Kaydı (55) adlı 3 köylü alevlerin ortasında kalarak yaralandı. Yaralılardan durumu ağır olan Cangi Üstün yaşamını yitirdi. Üstün için Cizre'nin Nur Mahallesi'nde taziye çadırı kuruldu.” (DİHA) PKK’ye karşı planlı bir saldırı hamlesinin bir parçası olarak Amanoslar’dan Cudi’ye sıçratılan yangın Adana, Mersin, bütün Çukurova, Gaziantep, Şırnak, Malatya ve yöredeki hemen hemen bütün illeri etkiliyor. Şimdiye dek on binlerce insanın ölümüne yeni yeni ölümlerin eklenmesinin yanında, üretim araçlarından koparılan insanların mevsimlik ucuz işçi olarak Batı’ya göç etmelerine ve daha çok İnegöl ve daha çok Dörtyol olaylarına;
daha çok ırkçı-gerici kışkırtmalara yol açıyor.
SAVAfi YAYGINLAfiIYOR Referandum yaklaştıkça devletle PKK arasındaki çatışmalar şiddetleniyor. Devletin PKK’yi Kandil’e sıkıştırarak kıskaca alma taktiği ve bölgede hava saldırılarının artması hızla kuvvetli bir kara harekatına gereksinim doğuruyor. Son derece riskli bir kararlılık gerektiren böyle bir harekat için TSK pek acele etmiyor. Kendisine açık üstünlük sağlayacak hava bombardımanlarına ve obüs top atışların ağırlık veriyor. Bunun karşısında PKK, çatışmayı Batı’ya ve kentlere yayma taktiğiyle kıskacı etksizleştirmeyi amaçlıyor. Son olarak 3 Ağustos’ta Ordu'nun Akkuş ilçesinde yol kontrolü görevi yapan Jandarma trafik timine PKK militanları tarafından ateş açıldı.
SORUN BAYRAK MI? Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Tunceli’de “Kürtlere Özerklik” isteyen konuşması açılımın bayrağını elinde tutmakta zorlanan AKP iktidarını epey rahatsız etti. Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Baydemir’e ırkçı ve küfürlü konuşmalarla yanıt verdi. İktidarın yaklaşımını ve zihniyetini teşhir eden bu gelişmelerin Kürt-lerin işine ne kadar yarayacağı kuşkulu. Savaşın yaygınlaştığı ve toplumsal gerilimlerin arttığı bir ortamda, bir yandan Federal Kürdistan’ı da işin içine katarak büyük bir “Kürt Konferansı” toplama çabaları, diğer taraftan özerklik ilanına ilişkin rastgele-zamansız konuşmalar referandum ve yaklaşan genel seçime yönelik gerilim taktiğinin ötesine geçemiyor. Gerek devletten gerek PKK’den yükselen ve olası bütün sonuçları denetim altına alınamayan çıkışlar, toplumdaki hayal kırıklığını büyütüp şiddet politikalarına ve toplumsal ayrışmaya yönelik kabullenmeyi besleyerek ırkçı-gerici kamplaşmaları tetikliyor. Bu kamplaşma hali ise emekçi yoksul halkları yakınlaştıran çabaların yaşam alanını daraltıyor. Yine de barışa ve çözüme dair tek umudu, iki taraftan emekçi halk kesimlerin birbirine yakınlaştırmayı hedefleyen ortak mücadele zeminleri temsil ediyor.
CHP’den emeğe ‘hayır’ yok A
nayasa değişikliği referandumu mitingleri başladığından bu yana AKP ve CHP il il dolaşıp evet ve hayır propogandası yapıyor. AKP evet söylemini 12 Eylül ile hesaplaşma üzerine kurarken CHP hayırını AKP’nin reddiyesiyle oluşturuyor. CHP, 3’ü geçici 26 maddeden oluşan anayasa değişikliği paketine 3 madde dışında evet demişti. CHP, malum 3 madde dışındaki diger maddeler hakkında henüz bir reddiye gerçekleştirmiş değil. CHP hala, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi ve parti kapatmalarla ilgili değişiklik önerileri dışında AKP’nin önerilerini desteklemekte bir beis görmüyor. Baykal liderliğinde gösterilen bu tavır, Kılıçdaroğlu liderliğinde aynen korunuyor. AKP ve CHP’nin birbirine karşıymış gibi gözüken söylemlerinin birleştiği nokta emek düşmanlığı oluyor. CHP’nin, AKP’nin anayasa değişikliği önerilerinden evet dediği maddeler arasında grev hakkının önünü kapatan, özelleştirmelerin ve neoliberal politikaların önündeki hukuki engelleri kaldıran maddeler de var. CHP’nin hayır’ı, kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkını bir komisyonun iradesine bırakıp grev hakkının
nayasa değişikliği referandumu yaklaşırken AKP sözcüleri meydanlarda sert bir dil kullanarak, “evet” oyu vermeyeceğini açıklayan herkesi statükocu, darbeci ilan ediyor. AKP’nin basındaki sözcüleri de referandumda hayır oyu verecekleri neredeyse vatan haini ilan etti. İktidarın koşulsuz destekçiliğini üstlenen liberal köşe yazarları bir yandan “hayır” çağrısı yapanları tek potada eritip statükocu diye yaftalıyor. Bir yandan da gerici-faşist BBP, SP gibi “evet”çilere ümit bağlıyor. Taraf’tan Etyen Mahçupyan anayasa değişikliğinin yetersiz olduğunu belirtenlere neden “evet” demeleri gerektiğini şöyle anlatıyor: “AKP’nin stratejisi demokratikleşmeyi tüm alanlarda ufak adımlarla ilerletmek, hiçbir alanı boş bırakmamak ve bunları
önünü kapatan değişiklik önerisi karşısında ve özelleştirmelerin önündeki en büyük hukuki engel olan ‘mahkemelerin kamusal yarar gözetmesi’nin değiştirilmesi konusunda “evet” anlamına geliyor. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin hayır’ının AKP’nin evet’inden çok farkı bulunmuyor. Kılıçdaroğlu, gittiği mitinglerde dokunulmazlıkların kaldırılması, seçim barajının yüzde 7’ye düşürülmesi ve 35’inci maddede değişklik yapılması gibi önerileri dillendiriyor. CHP bu taleplerini bir öneri haline getirip meclise sunmuş değil. Bu önerileri AKP’den bekleyen Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP önerilerinden sadece TSK iç hizmet yönetmeliğiyle alakalı 35’inci maddenin değiştirilmesini meclise sunabildi. Seçim barajı ve dokunulmazlıklar konusunda sunulmuş bir öneri yok. CHP’nin hayır’ının AKP’nin evetine benzediği diğer bir konu da Kürt sorunu. CHP Diyarbakır İl Örgütü’nün hazırladığı ve Genel Merkez’e gönderdiği “Kürt Sorunu ve Çözüme Dönük Yol Haritası” başlıklı rapor, Genel Merkez tarafından “İl örgütünün şahsi çalışmasıdır. Parti olarak bizi bağlayıcı bir yanı yoktur” denilerek geri çevrildi.
tek tek, sırasıyla yapmaktı. Dolayısıyla ne kapsamlı bir demokratikleşmeyle karşılaştık, ne de herhangi bir alanda gerçekten derinlemesine adımlarla.” Yani değişikliğin demokratik olmamasının nedeni AKP’nin “sağlamcı” olmasıymış ama bu “hayır” için yetersizmiş. Mahçupyan, solcuların “Kemalist”, gericilerin demokrat olduğunu da öne sürdü: “Neyse ki bugün İslami duyarlılığa sahip kesimlerin demokratikleşme talepleriyle karşılaştık da, artık bu sözüm ona ‘solcuların’ takiyesini görebiliyoruz.” Mahçupyan, 30 Ağustos tarihli köşesinde ise kendi ilerici cephesinin unsurları BBP ve SP’nin ne kadar evet getireceğini hesaplamaya çalıştı. Radikal yazarı Oral Çalışlar da “hayır” çağrısı yapanları statükocu
kalıba sokuyor. Çalışlar ikinci bir görev olarak Kürt hareketinin boykot çağrısını eleştirmeyi üstlenmiş. Çalışlar boykotçulara “Son derece paradoksal bir davranış içindesinizdir” diyor. Hayır çağrısı yapanlara ise “Asıl meselenin sınıfsal olmadığını biliyoruz. Parti karşıtlığı yapıyorlar” diyor. Sabah’tan Hasan Bülent Kahraman da şöyle diyor: “Hayır diyecek olanlar bürokrat aydınlardır.” Radikal’in AKP kökenli yazarı Akif Beki ise hiç demokratlık edebiyatı yapmaya gerek görmeden klasik sağ bir tavır sergiliyor ve “Hayırcılar faşizmde inecek” diyebiliyor. Referanduma doğru liberal köşe yazarlarının; BBP’li, SP’li, bol cemaatli “demokrasi cephesi”ni öven yazılarla evet çağrısı yapmalarına daha çok şahit olacağız.
Beşikten mezara gerici seferberlik AKP iktidar› ve bu iktidar›n devam›ndan ç›kar› olan bütün kesimler referanduma büyük bir seferberlik havas›nda haz›rlan›yor. Bu sürecin simgesi belki de Fethullah Gülen’in “Mezardakileri bile kald›rarak referandumda ‘Evet’ oyu kulland›rmak laz›m” sözleri olacak. Bir süredir AKP ile iliflkisi gerilimli bir rotada ilerleyen Gülen cemaatinin, bu mesaj›n ard›ndan referandum sürecinde kesin ve yayg›n bir destek verece¤i anlafl›l›yor. Gülen, cemaat üyelerine seslenirken, referanduma “12 Eylül’le hesaplaflma” ya da bir siyasi kesimin meselesi olarak yaklafl›lmamas› gerekti¤ini, referandumun “millet”in gelece¤i aç›s›ndan çok önemli oldu¤unu, bu yaklafl›mla “evet” denmesi gerekti¤ini söyledi. Gülen, sadece Türkiye’deki de¤il bütün dünyadaki cemaat üyelerini seferberli¤e ça¤›rd›. Bir süredir ara ara Zaman gazetesinden AKP’ye ve Erdo¤an’a yönelik elefltiriler yükseltip, CHP’ye yönelik ifadelerini yumuflatan
cemaatten gelen bu destek sürpriz de¤ilse de önemli. Gülen’in tavr›, AKP iktidar› etraf›nda toplanan gerici bloklar›n hala Erdo¤an’›n iktidar kavgas›na yaflamsal önem atfetti¤ini gösteriyor. Ne var ki, Gülen konuflmas›n›n devam›nda ‘ezip sindirme sadece bir kesimin ifli de¤il’ deyip, gücü ele geçirdikten sonra zorbalaflanlara de¤inerek, Erdo¤an karfl›s›nda elefltirel bir destek pozisyonu tutaca¤›n›n iflaretlerini veriyor. Gülen’in Pensilvanya’dan gelen zorbalaflma elefltirisi, ABD’nin Erdo¤an’a yönelik otoriterleflme elefltirileri ile benzerli¤iyle de dikkat çekiyor. Gülen’in bu elefltirel ama s›k› destek mesaj›, referandumu yaln›zca AKP’nin meselesi olarak görme tutumunun gerçekten de yanl›fl oldu¤unu gösteriyor. Erdo¤an’a destek aç›klayan ABD ve AB gibi emperyalist merkezlerin yan› s›ra, pek çok sermaye çevresi ve Gülen gibi mesafeli gerici odaklar da referandum için seferber olmufl durumda.
5
DÜNYA 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
İşgal bitmiyor kan durmuyor 7
iklim 5 kıta
ABD Irak ve Afganistan’dan asker çekmeyi tartışırken iki ülkede de çatışmalar yeniden şiddetlendi. Irak iç savaşa sürükleniyor. Afganistan için işgal komutanları dahi ‘yeni bir Vietnam’ yorumu yapıyor
A
BD Başkanı Barack Obama, Irak'taki tüm muharip Amerikan askerlerinin Ağustos sonuna dek ülkeden çekileceklerini açıkladı. Obama Afganistan’da da bir çekilme takvimi belirlenmesini istedi. Ancak her iki ülkede de çatışmalar yeniden şiddetleniyor ve hükümet kurma çabaları sonuç vermiyor. Uzayan işgalin artan maliyetlerinden kurtulmak isteyen ABD yönetimi, bir yandan da çıkarlarını güvence altına almak için işgali değişik biçimlerde sürdürmenin yollarını arıyor. Bu durum ABD ordusu içinde çatlak seslerin yükselmesine yol açarken, ABD’nin işgali zafer görüntüsü ile bitirmek için büyük katliamlara ve kirli ittifaklara başvuracağı konuşuluyor. IRAK’TAN ÇEK‹LME YOK ABD askerlerinin Irak’tan çekilme süreci 30 Haziran 2009’da başlamıştı. 30 Haziran aynı zamanda Irak petrollerinin özelleştirilerek emperyalist yağmaya sunulduğu gündü. Bu süreçte ABD askerleri yalnızca sokaklardan çekildi ancak ABD ülkedeki 94 üste 65 bin askeriyle varlığını sürdürdü. Obama Ağustos sonuna kadar çekilmeden bahsetse de, 50 bin ABD askeri 2011 sonuna kadar Irak’ta kalmayı sürdürecek. Mutlak çekilme ise 2012’de gerçekleşecek. Tabii bu istikrarlı bir hükümetin kurulduğu, ülkenin iç savaşa sürüklenmediği, ABD çıkarlarının tehlikeye girmediği durumlar için söz konusu. ABD en ideal koşulda dahi, Irak
ordusunu eğitmek, “terörle mücadelede” yardımcı olmak, ABD çıkarlarını korumak konusunda Irak yönetimine yardımcı olmak gerekçeleri ile ülkedeki askeri varlığını sürdürecek. Ancak bu ideal koşulların gerçekleşmesi neredeyse imkansız görünüyor. Mart ayında yapılan genel seçimlerden beri işbirlikçi Irak parlamentosu bir hükümet kurmayı başarabilmiş değil. Şii ve Sünni Araplar arasındaki iktidar
Kamyon şoförü grevde T
emmuz ayının son haftasını grevde geçiren 33 bin nakliyeci Yunanistan’ı sarstı. Grev karayolu taşımacılığını ve turizmi büyük ölçüde etkilerken, benzin sıkıntısına yol açarak ülke çapında etki yarattı. Grev süresince hükümetten gelen tehditlere kulak asmayan kamyoncular zaman zaman polisle karşı karşıya geldi. Kamyon ve tır şoförleri sendikası, sektörün liberalleştirilmesi ve lisans ücretlerinin düşürülmesi yönündeki adımlara karşı çıkıyor. Yunanistan’ın borç krizine sürüklenmesinin ardından dayatılan IMF programında taşımacılık sektörüne ilişkin düzenlemeler de yer alıyor. Bu düzenlemeler kamyoncuların aynı zamanda bir yatırım aracı olarak kullandıkları lisansların düşürülmesini öngörüyor. Bu da binlerce kamyoncunun lisanslara ödedikleri yüklü miktarda paranın buharlaşması anlamına geliyor. Hükümet bir haftalık grevin ardından sendika ile masaya oturarak, düzenlemeleri yeniden ele alacaklarını söyledi. Bunun üzerine kamyoncular da grevlerine son verdi. Borç krizinin ardından IMF-AB güdümlü bir ekonomik paket dayatması altında kalan Yunanistan’da, pek çok çalışan kesim gelirlerini ve sosyal haklarını kaybetmekle yüz yüze. Bu da ülkeyi son 30 yılın en güçlü toplumsal hareketliliğine sürüklüyor. Halka yönelik sermaye saldırısı, halk kesimlerinin en sıradışı örgütlerinin dahi mücadelenin içinde etkili bir şekilde öne çıkmasına yol açıyor. Geleneksel sendikaların, Komünist Parti’nin ve gençlik hareketlerinin yanı sıra göçmen işçiler, anarşistler ve yalnızca kitlesel mitinglerde boy gösteren örgütsüzlerin oluşturduğu muhalif kesimler Yunan siyasal toplumsal muhalefetine 21. yüzyılda yeni bir çehre kazandırıyor.
çekişmesi sonuçsuz biçimde devam ederken, Kürtler de her iki Arap kesiminin karşı çıktığı biçimde devletleşme sürecine devam ediyor. Petrollerin paylaşımı ve özerk yönetimle merkezi yönetim arasındaki ilişkilerin nasıl kurulacağı konusunda bir uzlaşmanın olmadığı Irak’ta ABD basıncının zayıflaması ile birlikte gerilimin bir iç savaşa dönüşmesinden korkuluyor. Halihazırda Temmuz ayı itibariyle son iki yılın en şiddetli
saldırıları yaşandı ve bu saldırılarda Iraklı kaynaklara göre 535 kişi öldü. Çoğunlukla mezhep çatışması biçimindeki bu saldırılar, siyasi belirsizliğin sürmesi ile birlikte daha da şiddetlenebilir. ABD’nin 2006 yılında rüşvetle silah bırakıp meclise girmeye ikna ettiği aşiretlerin ve dini grupların, bir hükümetin kurulamaması ve ABD’nin kısmen çekilmesi durumunda yeniden silaha sarılması ise sürpriz olmayacak.
AFGAN‹STAN: YEN‹ V‹ETNAM Afganistan’da Temmuz ayı direnişçilerin işgal güçlerine ağır kayıplar vermesine neden olan saldırılarla geçti. Eylemlerde 48’i ABD’li 69 işgal askeri öldü. Aynı dönemde dünya, Wikileaks adlı internet sitesinin hükümete ait gizli belgeleri ifşa etmesi ile birlikte işgalcilerin çok sayıda sivili öldürdüğünü ve bunu gizlediğini, yasadışı ölüm timleri kurduğunu öğrendi. İşgalin sanıldığından da kanlı, direnişin de zorlu olduğunu gösteren bu gelişmeler, ABD yönetimini zora sokmuş görünüyor. ABD’nin Afganistan’dan sorumlu komutanı General McChrystal Rolling’ın Obama yönetimini eleştirmesinin ardından görevden alınması ve yerine daha önce Irak’ta işgale komuta eden David Petraeus’un atanması, tartışmaları tetikledi. Petraeus, Irak’ta direnişçi aşiretleri ve eski Baas’çıları siyasi ve maddi rüşvetle satın alıp çatışmaları görece bastırarak çekilme takvimine zemin hazırlamıştı. Petraeus’u devreye sokan Obama şimdi Taliban’a destek veren bazı aşiretlerle uzlaşıp Afganistan’dan çekilme planı üzerinde çalışıyor. Afganistan’ı silahlandırılmış aşiretlerden oluşan bir savaş ağaları rejimine teslim etmeyi öngören bu planın tutup tutmayacağı da şüpheli. McChrystal’ın Operasyon Şefi Bill Mayville Afganistan’ın Vietnam’a benzeyeceğini söylüyor: “ Ne zafer gibi görünecek, ne zafer gibi kokacak ne zafer tadı verecek. Çok tartışmalı bir son olacak.”
İsrail mizanseni sürüyor İ
srail Mavi Marmara baskınını soruşturmak için Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde bir komisyon oluşturulmasını kabul etti. İsrail’in kararını bildirmek için İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu BM Genel Sekreteri Ban'ı arayarak “Bizim saklayacak bir şeyimiz yok. Bunun tam aksi geçerli. Filoyu çevreleyen olayların tüm dünyada aydınlığa kavuşturulmasını sağlamak, İsrail Devleti'nin çıkarınadır” dedi. Komisyona Yeni Zelanda'nın eski Başbakanı Goeffrey Palmer ve eski Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe Velez başkanlık edecek. Komisyonda bir Türk ve bir de İsrailli temsilci yer alacak. 10 Ağustos'ta çalışmaya başlayacak komisyon, ilk raporunu 15 Eylül'de sunacak. Alvaro Uribe Velez Kolombiya’da geçmiş iki dönemin devlet başkanı olarak iç savaşta pek çok katliama imza atmış ve uyuşturucu ticaretini denetiminde tutan paramiliter çetelerle bağlantıları ifşa olmuştu. Latin Amerika’nın İsrail’i olarak bilinen Kolombiya’da sürekli ABD desteği ve güdümüyle hareket eden Uribe, uluslararası alanda da daima ABD-İsrail cephesinin sıkı destekçisi olmuştu. İsrail’in herhangi bir tedirginlik duymasını gereksizleştiren bu bileşimin, Mavi Marmara gemisi ve İHH ile ilgili hukuki açıkların ve problemlerin de açığa çıkması ile birlikte tamamen saldırıyı meşrulaştıran bir zemin yaratması muhtemel. ‹SRA‹L TAV‹Z VERMED‹ TÜRK‹YE SOMUT ADIM ATMADI 8’i Türkiye vatandaşı biri de Türkiye kökenli ABD vatandaşı 9 kişinin yaşamını yitirdiği baskının ardından AKP hükümeti İsrail’e karşı sert bir söylem tutturmuş ancak askeri, ekonomik, diplomatik ilişkilerin kesilmesi yönünde bir adım atmaktan kaçınmıştı. Heron alışverişi, askeri eğitimler,
Lübnan sınırında beklenen çatışma
K
‘Solcu’ Luga, katletti
P
araguay’da iktidara gelerek ülkedeki sağ hegemonyayı kırmayı başaran “yoksulların papazı” lakaplı merkez sol Fernando Lugo hükümeti, Paraguay Halk Ordusu (EPP) adlı gerilla örgütünün liderinin katledildiği bir operasyona imza attı. EPP, işadamlarını kaçırarak aldığı fidyeleri ülkenin yoksul bölgelerinde dağıtmasıyla tanındı. EPP gerillaları bu yıl yoksullara binlerce ton et dağıttırmıştı.
Yerliler HES’i bast›
B
rezilya’nın Amazon ormanlarındaki Mato Grosso eyaletinde 300 yerli, bir hidroelektrik santralini işgal ederek, santral inşaatını durdurdu. Aripuana nehri üzerine kurulu olan hidroelektrik santralini işgal eden yerliler, yaşam alanlarında geri döndürülemez tahribatlara neden olacağını söyledikleri tesiste işgali sona erdirmek için şirket yetkilileri ve hükümetle görüşme talep etti Amazonlarda hidroelektrik santrallerinin yapılmasına iznin çıktığı bu yılın mayıs ayında yerli toplulukları “3 bin savaşçıyla santrallere karşı savaşmaya hazırız” açıklamasında bulunmuşlardı.
Fidel’den yeni kitap
F istihbarat ilişileri ve ticari ilişkiler sürdürülürken AKP hükümeti uluslararası soruşturma, özür ve tazminat taleplerini öne çıkarmıştı. İsrail tarafı bu talepleri kabul etmezken, uluslararası bir soruşturmanın Türkiye aleyhine sonuçlanabileceğini dile getirmişti. Nihayet sözlü sataşmaların ve bazı tatbikat ertelemelerinin arasında, “İsrail’le görüşmeyiz” diyen Ahmet Davutoğlu, İsrail tarafından ifşa edilen, gizli görüşmelerle İsrail’le anlaşmanın yollarını zorladı. Temmuz ayı içinde de bir tür uzlaşmaya varan taraflar söylemleri yumuşattı, ilişkileri yeniden tahkim etti. Bu arada İsrail Mavi Marmara gemisini geri gönderdi ve ardından BM soruşturmasının kabulü geldi.
orkulan oldu ve Lübnanİsrail gerginliği 3 Ağustos’ta sınır çatışmasına dönüştü. İsrail askerlerinin sınır ihlali üzerine çıkan çatışmada iki Lübnan askeri ile bir İsrailli komutan öldü. Lübnan dünyayı İsrail’i kınamaya çağırırken, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah olası bir İsrail saldırısını karşılıksız bırakmayacaklarını açıkladı. 2006’daki Lübnan savaşından ağır bir yenilgiyle çıkan İsrail ise “savaş gerektirecek bir durum olmadığı” açıklaması yaptı. Lübnan Komünist Partisi, temmuz ortasında yayınladığı bir
AKP hükümetine yakın çevreler bu gelişmeyi diplomatik zafer diye sunsa da İsrail kendi askerlerinin ve operasyona katılan diğer görevlilerin sorgulanmayacağını açıkladı. Gündemin yoğunluğu içinde sessizce geçiştirilen bu ayrıntı ortada gerçek bir soruşturma değil bir mizansen olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik İsrail’in İHH üyelerinin Hamas ve Taliban bağlantıları ile bir ada ülkesi üzerine kayıtlı Mavi Marmara gemisinin yasal açıklarını pazarlık unsuru haline getirip AKP’yi fazla ileri gitmemeye ikna etmesi de mümkün. AKP’nin diplomatik başarı diye sunduğu soruşturma, İsrail’in aklanması ile sonuçlanırsa Siyonist saldırganlık uluslararası bir meşruiyetle desteklenmiş olacak.
bildiri ile ülkenin adım adım savaşa itildiğini belirterek dünya genelindeki ilerici güçleri Lübnan halkıyla dayanışmaya çağırmıştı. LKP’nin bildirisinde de değinildiği gibi, Refik Hariri suikasti ile ilgili uluslararası soruşturmanın başlaması ile Lübnan, iç savaş olasılıklarının da tartışıldığı bir iç gerilime sürüklenmiş durumda. Batı yanlısı eski Lübnan başbakanı 2005 yılında faili meçhul bir suikaste kurban gitmiş, suikastten Suriye yanlısı çevreler sorumlu tutulmuştu. İsrail, ulus-
lararası soruşturmadan Suriye yanlısı diye bilinen direniş güçlerini sorumlu tutan bir sonuç çıkması halinde, Lübnan’ın yeniden iç savaşa sürüklenebileceğini öne sürüyor. Lübnan 1975-1991 yılları arasında yıkıcı bir iç savaş yaşamıştı. Lübnan direniş güçleri İsrail’in iç savaş öngörüsünü dillendirirken bir yandan da ülke içindeki ajanlık faaliyetlerini ve sınır bölgelerinde askeri hareketliliği tırmandırarak, yeni bir saldırıya hazırlandıklarının sinyallerini verdiğine dikkat çekiyor.
idel Castro, devrim yıllarını anlatan ‘Stratejik Zafer’ adlı kitabını yayınladı. Küba lideri, 2006’daki ağır rahatsızlığının ardından dört yılını sadece gazetelere makale yazmakla geçirmiş yönetimdeki görevlerinden çekilmişti. Ancak Fidel, hakkında defarlarca çıkan öldü haberlerine karşın bu dört yılın ardından Küba tıbbının başarısının canlı delili olarak yeniden halkın önüne çıktı. Efsane devrimcinin kitabında Batista’ya karşı verdiği gerilla mücadelesi ve Küba devrimi bugüne kadar saklı kalmış ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Pakistan’da sel felaketi
R
usya aşırı sıcaklarla ve yangınlarla kavrulurken, Pakistan ve Çin görülmemiş bir sel felaketiyle karşı karşıya. Son 80 yılının en büyük sel felaketini yaşayan Pakistan'da can kayıpları bin beşyüzü geçti. Felaketten etkilenenlerin sayısı 3 milyon 2 yüz bin, acil yardıma muhtaç olanların sayısı ise 1 milyon 8 yüz bin. ABD tarafından yıllardır askeri yönetimler, neoliberalizm, siyasal İslam ve savaşlar arasına sıkışan Pakistan halkı çökmüş altyapı ve sosyal güvenlik sistemi nedeniyle doğal felaketleri büyük yıkımlar olarak yaşıyor.
6
İNSANCA YAŞAM 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Barınmada hücum borusu çaldı Belediyeler Kanunu’ndaki yeni düzenleme ve kentsel dönüşümü destekleyen Bakanlar Kurulu kararı belediyeleri harekete geçirdi
Bar›nma hakk› bürolar› düzenledikleri eylemlerle y›k›mlar› durdurmaya çal›fl›yor. 3 farkl› bölgede bulunan bürolar bar›nma hakk› mücadelesini birbirleriyle dayan›flma içinde sürdürüyor.
“Evlerimizi yıksanız da çadırlarda, çadırlarımızı toplasanız da kuytularda ama yine doğup büyüdüğümüz Vadi'mizde yaşamaya devam edeceğiz” dedi.
nı istiyor. Yenimahalleliler, 6 Ağustos Cuma günü belediyeye aralarında belirledikleri taleplerle tekrar gidecek.
B
arınma hakkı mücadelesi devreye hükümetin girmesiyle yeni ve kritik bir evreye girdi. Ankara’nın 7 farklı bölgesini kentsel dönüşüm alanı ilan eden Bakanlar Kurulu kararıyla, belediyeler için hücum borusu çalmış oldu. Ankara Yenimahalle Belediyesi bir önceki belediye yönetiminden devraldığı kentsel dönüşüm projelerini fırsatçılık yaparak hayata geçirdi. Gökçek ise Bakanlar Kurulu kararına dayanarak Dikmen Vadisi için yeni bir planı, Belediye Meclisi’nde karar altına aldı. Öte yandan barınma hakkı büroları yeni taarruz karşısında direniş için bir araya geldi. GÖKÇEK’LE MÜCADELEDE 2. RAUND Bakanlar Kurulu kararıyla kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilen Dikmen Vadisi’nde halk barınma hakkı mücadelesini güçlendirmek için kolları sıvadı. 2009 Nisan’ında belediye meclisi kararıyla Dikmen Vadisi 4. ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesini iptal eden Ankara Büyükşehir Belediyesi, Bakanlar Kurulu’nun aldığı karara dayanarak bir ön karar çıkardı. Dikmen Vadisi yeniden kentsel dönüşüm alanı ilan edildi. Gökçek karar alırken halk da boş durmadı. 1 Ağustos’ta Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu önünde bir araya gelen vadililer, “2. raunda” hazır olduklarını açıkladı. 1500 vadili,
BARINMA HAKKI BÜROLARINA YEN‹ B‹R KARDEfi GELD‹ Yıkım cephesiyle beraber direniş cephesinde de çalışmalar hızlandı. Ankara Yenimahalle’de bulunan Mehmet Akif Ersoy Mahallesi yıkım tehdidine karşı 21 Haziran’da mahallelerinde kurulan barınma hakkı bürosu çatısı altında bir araya geldi. 2008 yılında AKP’li Ankara Yenimahalle Belediyesi tarafından başlatılan kentsel dönüşüm projesinin kamu yararı gözetilerek yeniden düzenlenmesini isteyen Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı, seçim döneminde kendilerine bu doğrultuda söz veren Yenimahalle Belediyesi’nin CHP’li yeni başkanı Fethi Yaşar’dan hesap sordu. Mahalle halkı bir süredir oyuna getirilerek imzaladıkları sözleşmelerin geçersiz kılınması ve koşulları iyileştirilmiş yeni bir sözleşme hazırlanması için eylemler yapıyor. Eylemlerin adresi yalnızca belediye birimleri değil. Mahalle halkı 21 Temmuz’da CHP ‘nin Söğütözü’nde bulunan genel merkezi önünde bir eylem yaparak parti yetkililerinin belediye başkanını uyarmasını
istedi. EYLEM‹ FIRSAT B‹L‹P YIKIMA GELD‹LER Yeni başkan Fethi Yaşar’ın seçim döneminde söz verdiği halde projeye eski biçimiyle devam etmesi üzerine mahalle halkı seslerini duyurmak için Yenimahalle Belediyesi önünde de bir çok defa bir araya geldi. Yaz boyunca farklı tarihlerde belediye önünde gerçekleşen eylemler rantçı belediye için başka bir fırsat anlamına da geldi. 30 Temmuz’da mahalle halkının belediye önünde gerçekleştirdiği eylemi fırsat bilen Yenimahalle Belediyesi
yıkım ekipleri Mehmet Akif Ersoy Mahallesi'ne giderek daha önce sözleşme imzalamış olanların evlerinden ikisinin yıkımını gerçekleştirdi. Eylemden dönen mahalleliler yokluklarının fırsat bilinerek boş durumda bulunan iki evin yıkıldığını görünce belediyenin kepçelerine ve mahallede bulunan yıkım bürosuna müdahale etti. Müdahale sonucunda yıkım bürosunun camları kırılırken mahalle halkından Mahmut Aydoğan ve Necip Şahin gözaltına alındı. Mahalledeki gerilim yıkım ekiplerinin bölgeden ayrılmasıyla sona erdi.
Öte yandan 3 Ağustos’ta aralarında bir heyet oluşturarak Yenimahalle Belediye Başkanını masaya oturmaya zorlayan Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı, mücadelelerini sonuna kadar sürdüreceklerini başkana da söyledi. Görüşmede mahallelilere kaba davranan Belediye Başkanı Fethi Yaşar, “Siz mücadelenizi sürdürün, ben de mücadelemi sürdüreceğim” diyerek barınma hakkı mücadelesine savaş açtı. Yenimahalleliler, belediyenin mahallede yaşamı olanaksız kılmak için kapattığı esnafın tekrar açılmasını ve çöp konteynırlarının geri koyulması-
REFERANDUMDA BARINMA HAKKI DA OYLANACAK Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde bulunan Mehmet Akif Ersoy Mahallesi Barınma Hakkı Bürosu ile beraber kentte kurumsal kimlik kazanan barınma hakkı hareketlerinin sayısı üçe yükseldi. Mamak ve Dikmen Vadisi halkı da aralarına katılan bu yeni büroya bir destek ziyareti gerçekleştirdi. Bürolar vesilesiyle bir araya gelen üç ayrı bölgeden yurttaşlar kenti belediyenin yağmasına açan Belediyeler Kanunu ve Bakanlar Kurulu kararına karşı ortak mücadele olanaklarını konuştu. Yasaların uygulamaya geçmesiyle beraber mahalle sakinleri gelecek dönem için hazırlıklara başladı. Ele alınan gündemler içerisinde ilk sırada anayasa değişikliği referandumu bulunuyor. Değişiklik paketinde yer alan 125. maddeye ilişkin düzenleme yargının yerindelik denetimi yapmasını engelliyor. Yargının bu görevine son verilmesi mahkemelerin itiraza konu olan proje ve işlemlerde kamu yararı aramasının önüne geçiyor. Bu değişiklik, kentsel dönüşüm projelerini durduran ya da yavaşlatan yargı kararları alınmasının olanaksız hale gelmesi demek.
HES’çiler sert kayaya çarptı
A
rtvin'in Şavşat ilçesine bağlı Köprüyaka köyünde hidroelektrik santrali (HES) yapımını sürdüren 3M şirketine ait şantiye halkın uyanıklığı sayesinde mühürlendi. Şavşat Derelerin Kardeşliği Platformu üyeleri 20 Temmuz'da Ardanuç'ta düzenlenen “HES'lere hayır” mitingi dönüşünde Köprükaya mevkiindeki şantiyede çalışma yapıldığını görerek şantiyeye ziyarete gitti. Platform üyeleri, burada HES inşaatında çalışacak personel için prefabrik binalar yapıldığını öğrendi. Oysa mahkeme şantiye için durdurma kararı vermişti. Bu durumu jandarma çağırarak tutanaklara geçirten köylüler daha sonra il özel idaresine başvurarak 28 Temmuz günü şantiyenin mühürletilmesini sağladılar.
17 Ağustos depremini unutturmuyorlar Y
akınlarını deprmede kaybeden İzmitlilerin yaşadığı Irak Arızlı Kalıcı Konutları’nda halk 17 Ağustos 1999 depreminin yıldönümünde kaybedilenleri hatırlamak, depremi kendileri için felakete çeviren sorumluları unutturmamak için ay boyunca bir dizi etkinlik gerçekleştirecek. Anma programı kapsamında düzenlenecek etkinlik ve eylemlere, oturdukları hibe konutlardan atılmak istenen Arızlı halkının barınma hakkı mücadelesi de yansıyacak. Otuz binden fazla insanın hayatını kaybettiği 17 Ağustos depreminin 10. yılında Kocaeli’nde yaşayan depremzedeler anma etkinliklerinde buluşacak. Kentte ağustos ayıyla beraber başlayan bir anma programı hazırlayan Irak Arızlı Kalıcı Konutları’nın sakinleri Ağustos ayının ilk haftası boyunca kent merkezinde
bulunan İnsan Hakları Parkı’nda bir çadır kuracak ve anma etkinliklerinin merkezi olarak bu çadırı kullanacak. Çadırla beraber kentte depremde yaşanan can kayıplarının sorumlularından hesap sormak için çağrılar yapılacak. Ayrıca yakınlarını kabettikleri için yerleştirildikleri yardım konutlarından valilik tarafından çıkartılmak istenen Arızlı halkı barınma hakkı mücadelelerine destek vermeleri için tüm kent halkına çağrı yapacak. 16 Ağustos akşamı Arızlı konutlarının bulunduğu yerleşkede bir anma gecesi düzenlenecek. Gecede depremzedeler video gösterimi yapacak ve gerçekleşecek sohbetlerle deprem ve halkın barınma hakkı üzerine konuşacak. Anma programının saat 23.00’da Arızlı’dan kent merkezine yapılacak bir yürüyüşle sona ermesi planlanıyor.
Bizimköy’de kavga sürüyor
Ölüm sebebi dersane parası SEND‹KA.ORG
P
10 kurufl olsa olur mu?
Ege Üniversitesi’nde zafer kampüs içi ulafl›m hizmetinin paral› olmas›na karfl› mücadele eden Ö¤renci Kolektifleri’nin oldu. Belediye kampus içi ulafl›m fiyat›n› 10 kurufla çekti¤ini aç›klad›. Ö¤renciler eylemlerinin hat tamamen paras›z olana dek sürece¤ini aç›klad›.
aralı eğitim bir öğrencinin daha canını aldı. Dersane masraflarını karşılayabilmek için Siirt'ten Antalya'ya çalışmaya giden 11. sınıf öğrencisi Emrah İdiz inşaat iskelesinin kopması sonucu hayatını kaybetti. Sendika.org tarafından yapılan özel haber 29 Temmuz günü haberlere iş kazası olarak yansıyan bir ölümün arkasında eğitimin paralılaştırılması ve dersaneleri besleyen sınav sisteminin yattığını gösterdi. Siirt’in Kurtalan ilçesindeki Karabağlar Çok Programlı Lisesi öğrencileri Emrah Ediz, Zeki Ediz ve Hakan Pektaş dersane ücretini
Dersane masraflarını karşılayabilmek için Siirt'ten Antalya'ya çalışmaya giden Emrah İdiz çalıştığı inşaat iskelesinin kopması sonucu hayatını kaybetti denkleştirmek için yaz tatilinde mevsimlik işçi olarak Antalya'ya gitti. Antalya'da bir apartmanın dış cephe izolasyonunu yaptıkları sırada, öğrencileri taşıyan asma iskele koptu. İskelede bulunan 11. sınıf öğrencisi Emrah Ediz 13. kattan aşağı düşerek hayatını kaybetti. Emrah Ediz ile birlikte iskelede bulunan Zeki Ediz ve Hakan Pektaş ise bir saat boyunca 30 metre yükseklikte kurtarılmayı bekledi. Sendika.Org’a konuşan Emrah Ediz’in öğretmen-
leri, Emrah’ın bu yıl sınıfını takdir ile geçmiş başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, dersane sezonu açılmadan parayı denkleştirebilmek için karnesini dahi almadan Antalya'ya çalışmaya gittiğini söyledi. Herhangi bir güvenlik tedbiri alınmadan çalışan Zeki Ediz ve Hakan Pektaş'ın 30 metre yükseklikte parçalanan iskelede, sıcak hava altında saatlerce asılı kaldıkları görüldü. Gençler kurtarılmalarının ardından, uzun süre hiçbir
yardım girişiminde bulunulmamasına isyan ederek saatlerce kendilerini görüntüleyen kameramanlara tepki gösterdi. Olayın ardından sorumlular hakkında herhangi bir adli takip yapılmazken, kazadan iskeleye asılarak kurtulan iki genç uzun süre gözaltında tutuldu. MEDYA, HABER‹ YANLIfi VER‹YOR Öğrencilerin öğretmenlerinin verdiği bilgiye göre, olayı haberleştiren bazı yaygın medya kuruluşları yanlış bilgiler veriyor. Öğretmenlere göre, Anadolu Ajansı kaynaklı haberlerde, olayda adı geçen gençlerin isimleri yanlış verilirken, yaşamını kaybeden 11. sınıf öğrencisi Emrah Ediz’in yaşı da 40 olarak geçiyor.
K
ocaeli’nde bulunan Bizimköy Üretim Merkezi’nden çıkarılan engelli işçilerin eylemleri sürüyor. 20 Temmuz günü Sabri Yalım Parkı’nda eylem yapan işçilere, Engelliler Konfederasyonu, Altı Nokta Körler Derneği ve demokratik kitle örgütleri de destek oldu. Engelliler Konfederasyonu Başkanı Turhan İçli eylemde Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu'na seslenerek “Engelliler de diğer vatandaşlar gibi haklarını arama peşindedir. Sendika kurmak isteyebilirler, bunlar en doğal haklarıdır. Çıkarılan işçiler bir an önce geri alınmalı, bu yanlıştan dönülmelidir" dedi. “Üretime dahil olmak istiyoruz” diyen engelliler, işlerine geri alınana kadar eylemlerini sürdüreceklerini söyledi.
7
İNSANCA YAŞAM 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Yetersiz denetimler halkın sağlığını tehdit ediyor Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın açıkladığı 2009 yılı gıda denetimi raporu üzerine bakanlığın politikalarını ve gıda denetimlerini Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Fatih Taşdöğen’e sorduk
AKP’nin gıda güvensizliği Geneti¤i De¤ifltirilmifl Organizmalar (GDO) içeren besinlerin Türkiye’de kullan›m›n›n önünü açan düzenlemelerin ard›ndan g›da güvenli¤i konusundaki tart›flmalar yo¤unlaflt›. GDO tart›flmalar› sürerken, 2 Haziran’da AKP’lilerin önerisiyle TBMM’de G›da Yasas› görüflüldü. G›da Yasas›, 10’dan az iflçi çal›flt›ran pastane, f›r›n, katering flirketi, peynir imalatç›lar› gibi g›da sektöründeki iflyerlerinde g›da mühendisi çal›flt›rma zorunlulu¤unu kald›rmay› öngörüyordu. G›da Mühendisleri Odas› ve Ziraat Mühendisleri Odas›, yasayla Türkiye’deki g›da imalathanelerinin yüzde 70’inden fazlas›nda g›da denetimlerinin ortadan kald›r›laca¤›n› ortaya koydu. Son olarak, Tar›m ve Köy ‹flleri Bakanl›¤› 23 Temmuz günü 2009 y›l›n›n g›da denetimi raporunu aç›klad›. Rapora göre denetimi yap›lan 22.172 g›da ürününden 1.171’inde olumsuz örnek bulundu. G›dalarda kimyasallara ve boyalara rastland›. Analiz edilen 122 bebek mamas›ndan 3’ünde kurflun ç›kt›. Geçen y›l, analiz edilen 493 k›rm›z› toz-pul biber örne¤inden 7’sinde kanserojen oldu¤u bilinen Sudan boyas› bulunurken, olumsuz örnek oran› yüzde 1.42 olarak tespit edildi. G›dada, ortalama olumsuz örnek oran› yüzde 5.28’e ç›karken, bal, pekmez, tavuk eti, k›rm›z› toz-pul biber ve incir ezmesi, en fazla olumsuzluk tespit edilen ürünler oldu. Olumsuz örnek oran›, pekmez örneklerinde yüzde 33.96’ya, bal örneklerinde yüzde 16.74’e, kanatl› etlerinde ise yüzde 17.98’e ç›kt›. ‹ncir ezmesi örneklerinin yüzde 17.39’unda, k›rm›z› toz-pul biber örneklerinin yüzde 14.77’sinde limitlerin üzerinde aflatoksin belirlendi. Zeytinya¤›nda taklit oran› yüzde 2.5, ayçiçekya¤›nda yüzde 8, k›zartma ya¤lar›nda sa¤l›¤a ayk›r› ya¤ kullan›m› oran› yüzde 7.95 ç›kt›.
Barajdaki su da kokuştu
İ
T
ürkiye'de gıda üretimi yapan 40 bin işyeri var. Bu işyerlerinin dışında gıdanın satıldığı yerlerle birlikte yaklaşık 600 bin tane gıda denetimi yapılması gereken nokta var. 600 bin gıda denetim noktasını bakanlık, 5 bin kişi ile denetliyor. Bu durum teknik olarak mümkün değil. Ayrıca bakanlığın teknik altyapısı yeterli değil. 5 milyon nüfuslu İrlanda’da 2500 denetmen var ve İrlanda bunu yeterli bulmuyor. Biz bakıyoruz 72 milyon nüfusa sahibiz bunun karşısında 5000 denetmenle denetlemeye çalışıyoruz. Buna rağmen kimi yetkililer “Biz Avrupa'nın denetim seviyesinin üzerindeyiz. Halkımızın gıda güvenliği tehdit altında değildir” diyor. GIDA DENET‹M S‹STEM‹ NASIL OLMALI? Gıda denetiminin, tüm Türkiye'yi kapsayacak şekilde her noktaya ulaşacak bir sistemi barındırdığını belirten Taşdöğen, olması gereken gıda denetim sistemini anlatıyor. “Normal koşullarda gıda alanında denetim sistemi oturmuş ülkeler üç temel ayak üzerine oturtulmuş şekilde sistemi kurarlar. Bunlar; 1) Rutin denetim: Bir işyerinin yılda en az iki kere denetim yapılması esasına dayalı bir program ve proje yapılır. O yılki denetimler bu çerçevede değerlendirilir. Nereye, hangi tarihte, ne kadar süre ile gidileceği, denetimlerin nasıl yapılacağı, hangi içerikte, hangi teknikte ve hangi personelle denetim yapılacağının planlaması yürütülür ve altyapı oluşturulur. 2) İstek üzerine denetim: Firmalar, kendi ürettiği ürün için özel olarak denetim ister. Denetim sonucunda ortaya bir rapor çıkar ve sistem raporlar ışığında kurulur. 3) Şikayet üzerine denetim: Bir vatandaş o firmadan bir şey almıştır ve üründen memnun olmamıştır ya da üründen beklemiş olduğu faydayı görmemiştir. Ya da fiilen beklediği bazı hizmet koşulları hoşuna gitmemiştir. Bu durumu şikayet eder. Bakanlık da ilgili yerde denetim yapma zorundalığını hisseder. Bu koşullardan bakıldığında 600 bin denetim noktasını rutin olarak yılda 2 defa, firmaların kendi ürünlerini görmek için en az bir defa ve şikayet üzerine de birer defa denetleyebileceğini esas alırsak bu
yılda 2,4 milyon denetim anlamına gelir. Raporlara baktığımızda bakanlık 22.172 numune almış, 1.171 örnekte olumsuzluk tespit etmiş. 2,4 milyon denetim sonucunda sadece 22.172 numune son derece cüzi bir rakam. Verilerin ve analiz sayısının yetersiz olduğu açık. Bakanlık pekmezde %33.96, balda %16,74 olumsuzluk görüldüğünü kendi rakamları ile ortaya koyuyor. AKP HALKIN SA⁄LI⁄IYLA OYNUYOR Bakanlık mevzuatta sağlığı bozucu maddelerin kullanım limitlerini koyuyor ama gerçek anlamda denetim yapmıyor. Tüketiciyi ve üreticiyi eğitmezseniz, ziraat mühendisi denetiminde gıda maddesi üretimi yaptırmazsanız, hatta böyle bir mevzuaat zorunluluğu varken Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile bunu ortadan kaldırırsanız gıda güvenliğini sağlayamazsınız. Aynı zamanda bu sizin konuya ticari rant mı yoksa halkın sağlığını koruma adına mı bir duyarlılıkla baktığınızı ve politikalarınızı ortaya koyar.” KIRMIZI SUCUK, DENET‹MS‹ZL‹⁄‹N KANITI Taşdöğen, kar için halk sağlığının nasıl tehlikeye atıldığını sucuk örneği ile anlatıyor:
“Örneğin sucuğu alıyorsunuz pancar gibi bir rengi var. Normalde et kurutulduğu zaman pancar gibi bir renge dönüşmez. Etteki sodyum nitrit ve nitratta kırmızı renk verme özelliği var. Oysa onun normal kullanılma gerekçesi mikrop kapmasını önlemektir. Fakat onun yanında kırmızı renk verme durumu sanayici tarafından, tüccar tarafından tespit edilince albenisini yükseltebilmek için, sucuğun satılabilmesini kolaylaştırabilmek için limitin üzerinde sodyum nitrit ya da nitrat kullandıklarını ve fazla kullanımın kanserojen etki gösterdiğini biliyoruz. Bakanlık da biliyor ve ted-
bir almıyor. Aynı şey balda, pekmezde, deniz ürünlerinde, sütte de var.” GIDA YÖNET‹M S‹STEM‹ YETERS‹Z “Şu anda Türkiye’deki gıda denetim yapısının hukuki, teknik, idari yeterliliği yoktur ve bunların hepsi bir yönetim düzenini kapsar. Türkiye’de yeterli bir gıda yönetimi için bağımsız bir gıda denetim otoritesine ihtiyaç vardır. İşletmelerin kendini üretim aşamasında denetleyeceği şekilde ilgili mühendis alanlarının görev yapmış olduğu bir denetim müessesesine ve yönetim sistemine ihtiyaç var.”
Tarihte gıda denetimi Tarih boyunca hep denetim olmufltur. Osmanl› yönetiminde istisas a¤al›¤› denilen bir sistemle pazar yerlerinde denetim vard›. Yine Türkiye’de 1593 say›l› umumi ihtisas kanunuyla ki bu 1930 tarihli kanundur; daha sonra 1950’li y›llarda ortaya ç›kar›lan g›da maddeleri tüzü¤üyle Türkiye g›da denetimini yap›yordu. Bakanl›k standarda uygunluk denetimi
yap›yordu. 1995 tarihinden sonra 560 say›l› G›dalar›n Ünetim, Tüketim ve Denetlenmesine Dair Kanun ve Kararnameyle birlikte g›da tüketim noktalar› da denetlenmeye baflland›. fiu anda ilaç ve sular d›fl›ndaki denetim noktalar› Tar›m ve Köyiflleri Bakanl›¤›’n›n denetiminde. Bakanl›k bu görevi 1995’ten sonra yerine getirememifltir.
Hani ülkemize bir gram bile GDO girmeyecekti! Ülkemiz Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla (GDO) ilgili ilk mevzuatını 26 Ekim 2009 günü yürürlüğe soktu. Önce yasalar çıkar, ardından ise o yasanın nasıl uygulanacağını göstermek üzere yönetmelikleri çıkar. Ancak GDO konusundaki gariplik daha bu safhada başladı ve yasası çıkmadan yönetmeliği çıktı. Gerek Tarım Bakanı gerekse bürokratları bundan böyle ülkemize GDO’ların giremeyeceğini iddialı bir şekilde dile getirdiler. Hatta kimi bürokratlar ülkeye 1 gr GDO girsin görevi bırakacağını söyledi. Sonuçta yönetmelik tam üç kez değiştirildi ve ülkemize GDO’lar “ellerini kollarını sallayarak” giriyorlar.
Konuk Yazar AHMET ATALIK Z‹RAATMÜHEND‹SLER‹ODASI ‹STANBUL UBE BA KANI
GDO yönetmeliğine göre oluşturulan Bilimsel Komite, GDO başvurularını inceliyor ve değerlendirmelerini Tarım Bakanlığı’na sunuyor. Sonuçlar pek detaylı olmasa da Bakanlığın web sitesinde yayımlanıyor. Komite 30’u aşkın GDO’nun ülkemize girişini uygun buldu. Ancak, Komite’nin karar-
ları tartışmaya oldukça açık. Zira, GDO’lara izin veren kararların “mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir – görüşüne varılmıştır” şeklinde olduğu görülmektedir. Görüleceği üzere Komite’nin bilimsel kararlarının bilimsellikle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu kararlar dilek ve temennilerden öte değildir. Bilimsel Komite verdiği “dilek ve temennilerinde” Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’ni (EFSA) örnek almaktadır. Orada da koca koca bilim insanları toplanır ve onlar da dilek ve temenni değerlendirmelerinde bulunurlar. Çünkü bunların epey bir kısmı GDO’ları üreten biyoteknoloji şirketleri ile iç içedir. İşin en önemli kısmı, incelemelerin biyoteknoloji şirketlerinin yaptıkları çalışmalar üzerinden yapılmasıdır. Tohumlara gen aktarımı laboratuarda ileri teknoloji kullanılarak gerçekleştirildiğinden bu tohumlar
SKİ’nin İstanbul halkının yüzde 20’sinin içme suyu ihtiyacının karşılandığı Alibeyköy Barajı’na Kağıthane içme suyu arıtma tesisinin atık sularını vermesi nedeniyle, baraj göletinde oluşan kirlilik çevredeki hayvanların ölümüne neden oluyor. Kirlilikle birlikte kötü koku artıyor. İSKİ yetkilileri hayvan ölülerine rağmen suyun temiz olduğunu iddia ediyor. Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu 3 Ağustos’ta, İSKİ Aksaray binasının önünde “İSKİ İstanbul Halkını Zehirliyor, Su Havzalarını Kirletiyor” diyerek İSKİ yetkililerini kınayan bir basın açıklaması yaptı. Platform üyeleri, su kaynakları yönetiminin ‘bırakalım kirlensin, nasıl olsa her su arıtılabilir’ anlayışıyla yapılamayacağını vurguladı. Platform üyeleri, İSKİ’nin barajdaki kirliliğe göz yumması durumunda içme suyu elde edilmesi için gereken arıtma maliyetinin artacağını belirtti.
teknoloji ürünü kabul edilerek patenti şirketlere verilmekte, bu tohumları satın alanlar ancak lisans anlaşması ile bunları alabilmektedir. Biyoteknoloji şirketleri ise lisans anlaşmalarında tohumlarının bağımsız çalışmalarda kullanılamayacağı, ancak birlikte çalışabilineceği ve sonuçları şirket beğenmez ise hiçbir yerde yayınlanamayacağı şartlarını getirmektedir. Yani, ne EFSA’nın ne de bizim Bilimsel Komitemizin değerlendirmelerine esas çalışmalar tarafsız bilim insanlarınca yapılmaktadır. Bu nedenledir ki değerlendirmeler de dilek ve temenninin ötesine geçemeyecektir. EFSA’nın dilek ve temennilerinden de birkaç örnek verelim. EFSA, GDO’lu mısır-soyayla beslenen farelerin böbreklerinde görülen küçülmeyi, kan değeri farklılıklarını, karaciğer büyümesini, karaciğer iltihabını, kalp kası hasarını, prostat iltihabını, pankreas küçülmesini, pankreas iltihabını biyolojik açıdan
anlamsız, laboratuar hatası, önemsiz bulmaktadır. İşte bizim Bilimsel Komite’mizin hocasının çok bilimsel “dilek ve temennileri” de bu şekilde. GDO’ların insanlar üzerindeki etkileri kesinlikle bilinmemektedir, bu yönde yapılmış hiçbir araştırma yoktur. Hayvan denekler üzerindeki bağımsız çalışmalar ise lisans anlaşması ile engellenmektedir. Bu sıkıntı ABD’deki popüler bilim dergisi American Scientific dergisinin Ağustos 2009 sayısında ele alınmıştır. Sonuçta ülkemize GDO’lu soya, mısır, pamuk, kanola, patates, şeker pancarı, maya ve bakteri biyokütlesi girmektedir. Türkiye’nin bu ürünleri ithal etmesine gerek yoktur, kendi topraklarında yetiştirebilecek gücü vardır. Gereken doğru bir tarım politikasıdır. GDO’ya Hayır Platformu halkımızın kobay olarak kullanılmasını durdurmak amacıyla, GDO’ların ülkemize girişini durdurmak amacıyla dava açmış, mücadelesini devam ettirmektedir.
Yargı Koza’yı koruyor
B
ergama Ovacık’ta halen siyanürlü altın araması yapan Koza Altın Madencilik Şirketi çalışanlarının, 2005 yılında Dünya Çevre Günü’nde köylülere taşla saldırması sebebiyle açılan davanın 2. duruşması 23 Temmuz’da görüldü. Davanın olaydan 5 yıl sonra açılabilmesi ve davanın başladığı tarihten itibaren gerçek hakiminin davaya bakmaması, şirketin kollandığı gösteriyor. Duruşma, 4,5 saat geç başladı. Hatta mahkeme öncesi Bergama Çevre Platformu sözcüsü Erol Engel’i telefonla arayan bir mübaşir, “hakim hastalandı, siz yarın gelmeyin” dedi. Ancak çevreciler bu gerekçeyi ikna edici bulmayarak duruşmada hazır bulundular. İki kişinin savunma yaptığı dava, 8 Ekim’e ertelendi. Çevreciler eylemleriyle mücadelelerini sürdüreceklerini her fırsatta belirtiyor. Ancak sermaye ve yargı ilişkilerinin bu denli sıkı fıkı olduğu bir bölgede, şirketlere açılan davaların sonuçlanıp sonuçlanamayacağı da bir muamma.
8
EMEK 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Çel-Mer işçisi ‘Kerbela’da direniyor K
ocaeli’nin Gebze ilçesinde kurulu ÇelMer Çelik Endüstri A.Ş’ye ait fabrikada DİSK Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için 17 Temmuz’da işten çıkarılan işçiler 2 Ağustos günü fabrikayı işgal etti ve üretimi tamamen durdurdu. İşçiler işten çıkarıldıkları günden itibaren direnişe geçmişlerdi. Fabrikanın içinde 23’ü işten çıkarılan işçi olmak üzere 63 işçi var; dışarıda da işçilerin aileleri. İşgalin hemen ardından polis fabrikayı abluka altına aldı. Buna karşılık olarak aileler de polisin etrafını sarıp işçilerin eylemine destek verdi. Halkın Sesi, hem fabrika dışında bekleyen ailelerle hem de telefonla fabrikanın içindeki işçilere ulaştı. Fabrikanın içinden Ömer bulundukları yeri tarif ediyor: “İçerisi 50 derece, herkes 12 metre yükseklikteki vinçlerin üzerinde. 63 kişi 50 santim sacın üstünde tavana 2 metre mesafede sıcakla boğuşuyoruz.” POL‹S ‹fiÇ‹LERE VER‹LEN SUYU B‹LE ENGELL‹YOR Polis, işlerine dönmek için direnen işçilere Çel-Mer’de Kerbela’yı yaşatıyor. Kapıları kapatan ve elektriği kesen polis, ailelerin işçilere yiyecek yollamasını engelliyor, hatta suya bile izin vermiyor. Emektar işçi Ömer, aileler desteğe geldikten hemen sonra polisin, ailelerle işçilerin göz temasını kesmek için fabrikanın
M
faya zorlamış ancak istediği olmayınca 19 Haziran günü 11 işçiyi işten çıkarmış. Patron işten çıkarmalara gerekçe olarak “ekonomik sıkıntı sebebiyle işin daralmasını” gösterse de işçileri sendikalaşmayı engellemek için işten çıkardığı biliniyor. Çel-Mer’de işten çıkarmaların ardından diğer işçilere sendikalarından istifa etmeleri için şirket yetkilileri tarafından uygulanan baskılar giderek artmış ancak fabrikadaki diğer işçiler direnişe destek verince patron işçileri 29 Haziran’da işe almak zorunda kalmış. Patronun ekonomik sıkıntı içinde olduğunu söylediği ÇelMer’in internet sitesinde şirketin İran, Suriye, Lübnan, İsrail, Bulgaristan, Yunanistan, Almanya, Fransa ve İtalya’ya ihracat yaptığı yazıyor. Aynı sitede Çel-Mer’in esnek istihdam modelini, yani kuralsız çalıştırmayı benimsediği açıkça belirtiliyor.
eteoroloji sıcaklar yüzünden uyarıyor, ‘Gerekli olmadıkça dışarı çıkmayın’ diyor. Çel-Mer işçisi 50 derece sıcakta, her yanı metal bir fabrikada işlerini almak için direniyor
kapılarını kapattığını söyledi. Kapıların kapanmasıyla fabrikanın içinin giderek ısındığını belirten Ömer, 3 arkadaşlarının fenalık geçirip hastaneye kaldırıldığını söylüyor. Arkadaşlarının sağlık durumunun iyi olduğunu öğrendiklerini belirten işçi Ömer devam ediyor: “Ne olursa olsun işimize dönene kadar inmeyeceğiz bu vinçlerden.”
Fabrika dışında bekleyen işçilerden Erdinç, işçilere yemek ulaştırmak için her seferinde polisle tartışmaların yaşandığını, yer yer ufak çaplı arbedelerin çıktığını söylüyor. Ömer devam ediyor: “Biz sendikalaşmaya başladıktan sonra patron işten çıkarmalara başladı. Biz de direnişe geçtik 10 gün sonra işimize geri döndük. Ancak 2 hafta sonra
tekrar işten çıkarma gündeme geldi. Bu sefer 23 kişi işten çıkarıldık. Patronun, acil işini yetiştirmek için bizleri işe aldığını daha sonra öğrendik. Direnişimiz sürerken fabrikayı işgal etme kararı aldık ve kararımızı diğer işçilere anlatıp onları da içeri davet ettik. O sırada fabrikada olan herkes bizle geldi ve 63 işçi vinçlerin üstüne çıktık.”
DAHA ÖNCE D‹RENEREK KAZANMIfiLARDI Demir çekme işi yapan fabrikada vinçlerin üstüne çıkılınca üretim de duruyor. Çel-Mer’de toplam 129 kişi çalışıyor ve Birleşik Metal-İş işçilerin yüzde 90’ını örgütlemiş durumda. Birleşik Metal-İş’in örgütlenmesinden rahatsızlık duyan patron Gazi Yılmaz, ilk iş olarak işçileri sendikadan isti-
ESNEK ‹ST‹HDAMIN ESNEMEYEN YANI Görüştüğümüz işçiler, şirketlere en büyük karı sağlayan ‘esnek istihdamın’ nasıl bir şey olduğunu ortaya koyuyor. İşçiler, 2 yıl boyunca zam alamadıklarını söylüyor. Sigorta primlerinin asgari ücret üzerinden yatırıldığını belirten işçiler bu primlerin bir kısmının kimi zaman elden verilmeye kalkışıldığını da söylüyor. Sabah işe giriş saati sabit ancak çıkış belli olmuyor.
8 yoksul 1 zengin etmiyor
T
ürkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 8 yoksul bir zengin etmiyor. Nüfusun en zengin yüzde 20’si, en yoksul yüzde 20’lik kesimin 8,1 katı gelire sahip. En zengin kesim toplam gelirin yüzde 46,7’sine sahipken en yoksul kesimin ise gelirin yüzde 5,8’ine sahip. AKP, “sosyal adaletsizliğe müdahale” olarak 8 yıldır kendi eliyle yardıma muhtaç bıraktığı yoksullara sadaka dağıtmaktan öteye gidemedi. AKP’nin kömür, gıda ve barınma yardımları 11,5 milyon yoksulun çok azına ulaştı.
Çakma müfettişin eli devletten ‘uzun’ M
aden ve tersanelerde meydana gelen iş cinayetleri sonrasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın “Denetimler yapıldı, herhangi bir soruna rastlanmadı” açıklamalarını duymaya alışmıştık. Geçtiğimiz günlerde sahte iş müfettişlerinin, yaptığı teftişlerle birçok işvereni dolandırdığı ortaya çıktı. Denetim merciinde çakma müfettişlerin türemesi “Denetleyenleri kim denetliyor?” sorusunu akıllara getiriyor. KURAL TANIMAYAN ‹fiVEREN‹N BAfiINA GELENLER Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu İstanbul Grup Başkanlığı’nı canından bezdiren çakma iş müfettişlerinin türemesinin sebebi işverenin iş kanununu tanımazlığı. İş müfettişi Can Irmaklı imzalı evrak işverenin kanun tanımazlığını
gözler önüne seriyor. O evrakta şu ifadeler yer alıyor: “Bakırköy İş Mahkemesi’nin istemi üzerine adı geçen firma hakkında 4568 sayılı iş kan. 63, 58, 23, 78 maddelerine istinaden işlem yapılmış olup sonunda ilgili mahkeme bünyesine bilgi verilecektir arz ederim.” İş Kanunu’nun 4857 olduğundan bihaber işveren bu tuzağa balıklama dalıyor. Esnek ve güvencesiz çalıştırmanın içselleştirildiği piyasa da çakma müfettişlerin çok rahat hareket etmesini sağlıyor. İstanbul’da kuralsız çalıştırmanın kol gezdiği Bağcılar, Haramidere, Sultanbeyli, Gayrettepe ve Cağaloğlu’nda dolanan çakma müfettişler en çok tekstil ve kot kumlama ile ilgili işyerlerini tercih ediyor. İş verenlerin kendilerinin hangi kurum tarafından denetlendiğini bilmemesi de dolandırıcıların işini
17 Ağustos’ta grev geliyor 1
kolaylaştırıyor. Gerçek adı İş Teftiş Grup Başkanlığı olan kurum, sahte evraklarda ‘İş Teftiş Daire Başkanlığı ya da İş Teftiş İnceleme Gurup Başkanlığı’ olarak yazılıyor. İş mahkemelerini izleyen dolandırıcılar davalı şirketlere gidip kendisinin iş mahkemesi tarafından gönderildiğini söyleyerek iş verenlerden para topluyor. İş verenin kural tanımazlığı, kendilerini takım elbiseye kanacak düzeye kadar getiriyor. Birçok işveren şık giyimli çakma iş müfettişine elden para veriyor. Çakma iş müfettişlerinin kullandığı Ali Uzun ismi ise yakalanamadığı için efsaneleşmiş durumda. NEREDEYSE BAKAN OLACAK Devletin denetim eksikliği, 2 yıl önce yaşanan bir olayla ortaya çıkmıştı. Kendisini müfettiş diye tanıtan bir kişi
Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Taflbask› Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.
GERÇEK TEFT‹fi Müfettişler normalde bir yıl önceden planlanan program çerçevesinde teftişe çıkıyor. Teftişler ‘Genel Teftiş’, ‘İş Güvenliği ve Şikâyete Bağlı Teftiş’ diye ikiye ayrılıyor. ‘Genel Teftiş’te işçilerin sosyal haklarının ödenip ödenmediği, kaçak ve çocuk işçi çalıştırıp çalıştırılmadığı inceleniyor. ‘İş Güvenliği’nde ise iş sağlığı ve iş güvenliğe aykırılığın olup olmadığına bakılıyor. Eksiklik saptandığı takdirde işverene süre veriliyor. Ardından ‘Kontrol Teftişi’ne gidiliyor. Noksan sürüyorsa işverene ceza kesiliyor. Ceza müfettişe değil, Vergi Dairesi’ne ödeniyor.
B
OLEYİS, ‘gizlice’ Hak-İş’e geçti
3 Temmuz günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) grev kararı asan Belediye-İş Sendikası İstanbul Şubeleri, 31 Temmuz günü Taksim’de bir eylem yaparak 17 Ağustos’ta greve başlayacaklarını duyurdu. İBB’ye bağlı şirketler ile Zeytinburnu, Üsküdar, Sultangazi ilçe belediyelerinde greve gidecekleri uyarısında bulunan işçiler adına Belediye-İş Sendikası 5 No’lu Şube Başkanı Nihat Altaş eylemde bir basın açıklaması yaptı. Altaş, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin tıkanma sebepleri olarak; belediyenin yan şirketlerinin toplu sözleşme kapsamında sayılmaması, üniversite mezunlarının sözleşmeden faydalandırılmaması, taşeron işçilerin sözleşme dışında tutulmaları, ücretlerin iyileştirilmemesini gösterdi. Altaş, İBB’nin toplu iş sözleşmesi imzalamaması durumunda 17 Ağustos’ta greve gideceklerihi söyledi. İşçiler, Hizmet-İş sendikasına bağlı yerlerde sözleşmelerin imzalandığını ama Belediye-İş ile yapılan sözleşme görüşmelerinin tıkandığını, bunun sebebinin ise sendikalarının önünü kesmek olduğunu belirttiler.
Halk›n Sesi
BİTDER, yönetimini belirledi
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İstanbul Unkapanı’ndaki binasında bir odaya yerleşmiş ve 1,5 ay boyunca bu binaya randevu vermişti.
D‹SK’e ba¤l› Türkiye Otel Lokanta ve E¤lence Yerleri ‹flçileri Sendikas› (OLEY‹S) 31 Temmuz günü Hak-‹fl’e geçti¤ini aç›klad›. Hak-‹fl, OLEY‹S’in kendilerine kat›lmas›n› sevinçle karfl›lasa da sonucu mahkeme belirleyecek. OLEY‹S’in Hak-‹fl’e geçme karar›n› ald›¤› 31 Temmuz’daki genel kurulu öncesinde D‹SK bir aç›klama yaparak genel kurulun yasa d›fl› oldu¤unu belirtti ve suç duyurusunda bulundu. D‹SK, OLEY‹S’in iflçi olmayan sahte delegelerle ve yeterli delege say›s›na ulaflmadan
yapaca¤› genel kurul hakk›nda suç duyurusunda bulunuldu¤unu ve hukuki sürecin devam etti¤i belirtti. D‹SK aç›klamas›nda ‘D‹SK’ten ayr›lal›m’ diyenlerin OLEY‹S’in çok borcu oldu¤u ve baflka bir konfederasyonun bu borcu ödeyece¤i söylentisini yayd›¤› ifade edildi. D‹SK’in aç›klamas›nda, konuflmalarda geçen paran›n ise 5 milyon TL olarak ifade edildi¤i belirtiliyor. Olay›n bu raddeye gelmesinde OLEY‹S’in D‹SK’ten kopar›lmaya çal›fl›lmas›n›n yan› s›ra D‹SK’in üzerine düfleni tam olarak yerine
getirmemesi de etkili oldu. OLEY‹S’in Genel Baflkan› Kamer Aktafl’›n 2009’da hayat›n› kaybetmesinin ard›ndan yönetim içindeki anlaflmazl›klar büyüdü. Sendika içi demokrasi ihlal edilip fiilen iki bafll› bir yönetim olufltu ve bu durum OLEY‹S’i iflleyemez hale getirdi. Nitekim, 2009’dan bu yana OLEY‹S’te adeta sabah erken kalkan›n sendika yönetimi oldu¤u bir süreç yaflan›yordu ve yönetimin kendine ait oldu¤unu iddia eden iki taraf da birbirini mahkemeye vermiflti.
Madenlerde ölüm şekilleri hep aynı Başbakanın ‘kader’ dediği iş cinayetinin göz göre göre geldiği ortaya çıkarıldı
Z
onguldak’ta 17 Mayıs’ta meydana gelen ve 30 madencinin hayatına mal olan iş cinayetinde bilirkişi raporları tamamlandı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın raporuna göre; gaz seviyesi yükselirken, görevli maden mühendisi bunu gördüğü halde tuvalete gitmiş. Gaz yükselişini sesli olarak alarm veren sistemin susturulduğu da raporda yer aldı. Rapor,
çalışanların gaz yükselmesi durumunda ne yapacaklarını bilmediklerini, böyle bir durumda kimin uyarılacağını bilmediklerini ve ocağın tahliye kararını kimin vereceğinin netleştirilmediğini ortaya çıkardı. Öte yandan Maden Mühendisleri Odası’nın 2 Ağustos’ta yayımladığı “madenlerdeki iş kazaları raporu”na göre ülkemiz madenlerinde meydana gelen iş
cinayetlerinin ortak özellikleri şu şekilde: Sağlıklı hava ve gaz ölçümleri yapılmaması, ocaklarda çalışan sayısı ölçüsünde iş güvenliği mühendisi ve işyeri hekimi bulunmaması, iç denetimlerin yapılmaması, havalandırma planlarının olmaması veya yetersiz olması, çalışanlarda koruyucu kask vb. cihazların bulunmaması, çalışanların yeterli eğitiminin olmaması, kabloların alev sızdırmaz özellikte olmaması.
ilişim ve İletişim Emekçileri Derneği (BİTDER) ilk genel kurulunu yaptı. 31 Temmuz Cumartesi günü, Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi'nde 50 kişinin katılımıyla gerçekleşen genel kurulda yönetim ve denetim kurulu belirlendi ve Ankara ile İzmir şubelerinin açılması kararlaştırıldı. BİTDER Yönetim Kurulu, Murat Başçı, Murat Çimen, Bülend Büyükakın, Çiğdem Oker, Ayten Pınar, Feryat Olcay ve Nazan Şirin’den oluştu.
UPS işçileri Taksim’e yürüdü
U
luslararası taşımacılık tekeli UPS’den sendikalı oldukları için atılan TÜMTİS üyesi işçiler, direnişlerinin 88. gününde Taksim’de yürüdü. 31 Temmuz’da Taksim’de buluşup Galatasaray Meydanı’na yürüyen işçilerin eylemine TEKEL ve İSKİ işçilerinin yanı sıra demokratik kitle örgütleri de destek oldu. Basın açıklamasında sendika üyelerinin işveren tarafından defalarca tehdit edildiği, tehditlere boyun eğmeyince de 142 işçisinin işten atıldığı belirtildi.
9
EMEK 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
SERMAYE ELEKTR‹KTE BÜYÜK LOKMAYI YUTMAYA HAZIRLANIYOR
Türkiye’yi kara günler bekliyor AKP ilk iktidar döneminde, özel elektrik üreticilerinin zam talebini faturalara yansıtılmayan elektrik zamlarıyla karşıladı. Elektrik üreticilerinin yaptığı zamlar faturalara yansıtılmadı ancak zamlar kamu kaynaklarıyla, yani halkın parasıyla ödendi.
2
0 milyonluk nüfusu ve 5.300 çalışanı kapsayan dört bölgenin elektrik dağıtım hizmetleri özelleştiriliyor. Elektrik dağıtım özelleştirmeleri ihaleleri için son teklifler 22 Temmuz’da verildi. Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş’nin (TEDAŞ) bünyesindeki Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş (BEDAŞ), Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş (DEDAŞ), Gediz Elektrik Dağıtım A.Ş (GEDAŞ) ve Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş.’deki yüzde 100 oranındaki hisselerinin blok olarak satış yöntemi ile özelleştirilmesi amacıyla açılan ihalelerde 39 şirket teklif verdi. Cengiz, Kolin, Limak, IC Holding, MMEKA Makine, İşkaya İnşaat, Aksa, Eti Gümüş&Söğüt Sen Seramik dört bölge için teklif verirken Park Holding, Çalık, Enerjisa (Sabancı) ve KCETAŞ da dağıtım bölgelerinin ihalelerine girdi. TÜRK‹YE’N‹N ELEKTR‹⁄‹N‹N YÜZDE 30’U DAHA ÖZELLEfiT‹R‹L‹YOR İstanbul’un Avrupa yakasını kapsayan, yüzde 14’lük bir payla Türkiye’nin en büyük dağıtım bölgesi konumunda olan BEDAŞ 3,8 milyon kullanıcıya hizmet götürürken İzmir bölgesini kapsayan GEDAŞ 2,3 milyon, Diyarbakır bölgesini kapsayan DEDAŞ 1 milyon ve Trakya’yı içine alan Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş 800 bin kullanıcıya hizmet götürüyor. Dört elektrik dağıtım bölgesi, Türkiye’deki elektrik kullanıcılarının yüzde 30’una tekabül ediyor. ELEKTR‹KTEK‹ MUAZZAM KÂR Elektrikteki kârın boyutlarını anlamak için Elektrik Üretim A.Ş’nin (EÜAŞ), 2008-2009 yılları arasındaki karına bakmak yeterli. Bir Kamu kuruluşu olan ve bünyesinde 17 termik, 108 hidroelektrik santral bulunduran EÜAŞ, 2008’de 652.4 milyon TL zarar ederken 2009’da 1.4 milyar lira kâr etmişti. AKP ENERJ‹S‹ Dört elektrik dağıtım bölgesi için ihaleye giren şirketler içinde Sabancı gibi köklü sermaye çevrelerinin yanı sıra AKP iktidarıyla parlak günler yaşayan şirketler var. Limak,
EMEKÇ‹ GÜVENCES‹ZLEfi‹YOR Enerji alanı özelleştirmeler öncesinde devlet eliyle piyasaya uyumlu hale getirilirken sayaç okuma, açma-kesme, sayaç bağlama gibi işlerin taşeron şirketlere verildi. Bu işlerde çalışan taşeron işçi sayısı, özelleştirmelerin ilk aylarında artarken sonrasında kriz gerekçesiyle işten çıkarmalar gerçekleştirildi. Özelleştirme ve taşeronlaştırma elektrik alanında ücretlerin düşmesine sebep oldu. 2008 yılında TEDAŞ bünyesinde çalışan sayısı 30 binken 2009’da 42 bine çıktı. Devlet verilerine göre aynı dönemde TEDAŞ’ta çalışanların sayısı 25 binden 12 bine düşmüş gözüküyor. Bu durum TEDAŞ bünyesinde 2008-2009 döneminde binlerce taşeron ve geçici işçinin çalıştırıldığını ortaya koyuyor.
E
lektrik özelleştirmeleri sermayenin iştahını kabartırken emekçilere güvencesizlik, halka kötü hizmet ve pahalı elektrik vaat ediyor
Aksa, Kolin, IC Holding gibi şirketler, kamu elektrik kurumlarında özelleştirmelerin hızlandırıldığı AKP iktidarının ilk dönemlerinde enerji sektörüne giriş yaptı. Bu şirketler, enerji özelleştirmelerinin ve zamlarının tırmanışa geçtiği AKP iktidarının ikinci döneminde ardarda enerji yatırımları yaparak yükseldi. Hükümet bu şirketlerin yurt dışı yatırımlarında da önünü açtı. Tayyip Erdoğan’ın dünürü Ahmet Çalık’a ait Çalık Holding, son sekiz yıl içinde enerji sektöründe milyar dolarlık yatırımlara girişti. Çalık Grubu, Ceyhan Petrol Rafinerisi ve
Ceyhan ile İsrail’in Hayfa kenti arasındaki petrol boru hattı gibi milyar dolarlık projeleri AKP desteğiyle ihalesiz aldı. AKP, büyük projelerin yanı sıra küçük sermaye gerektiren hidroelektrik santrali projeleriyle (HES) AKP etrafındaki küçük sermaye gruplarını ihya etti. Madencilik alanında olduğu gibi, HES projelerinde de lisanslar AKP’ye yakın şirketlere verildi. ÖZELLEfiT‹RMELER ELEKTR‹K KES‹NT‹LER‹N‹ ARTIRDI Elektrik özelleştirmeleri ilk dönemlerinde
halka ‘Özel sektör kaliteli hizmet veriyor’ diye sunulmuştu. İlk özelleştirilen elektrik dağıtım bölgesi olan Aydın ve Denizli bölgesini kapsayan AYEDAŞ’a gelen şikayet kalemlerinin başında ‘elektrik kesintilerinin fazlalığı’ vardı. Özel elektrik üreticileri fiyatları düşük bulduklarında sık sık kesintilere gidiyor. ZAMLAR ÖRTÜK VE OTOMAT‹K OLDU 2008 sonrasında petrol fiyatındaki azalma elektriğin üretim maliyetini azalttı. Ancak elektrik fiyatlarında bir azalma gözlenmedi aksine zamlar otomatik olarak devam etti.
İlk 500’ün yakıtı güvencesizlik Y
ılın ilk altı ayının geride bırakılmasıyla, sermaye çevreleri Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunu açıkladı. Fortune dergisi Temmuz sayısında, Capital de Ağustos sayısında Türkiye’nin en büyük 500 şirket listesini yayımladı. İstanbul Sanayi Odası (İSO) da 26 Temmuz’da ilk 500’ü yayımladı. 2008 yılı ile kıyaslandığında ilk 500’e giren şirketlerin toplam satışları ve istihdamları azalırken kârları arttı. İSO’nun listesinde krizin en yoğun yaşandığı sektör 2009 yılında en çok kâr eden enerji sektörü oldu. Enerji sektörünü, otomotiv ve gıda sektörleri takip etti. İSO’nun listesine göre ilk 500 toplam 46,2 milyar dolar ihracat yaparken, 15,5 milyar lira kâr etti. Buna karşın, ilk 500’ün istihdam ettiği kişi sayısı 2008’e göre yüzde 5 azalarak 516.305 kişi oldu. Fortune dergisi de benzer bir tablo ortaya koydu. Fortune’a göre
kriz döneminde işçi çıkaran şirketler kârlarını artırdı. Şirket satışlarının yüzde 10 düştüğü 2009’da şirket kârları yüzde 62 arttı. Fortune’a göre Türkiye’nin ilk 500 şirketinin 2009 yılı net satışı 237 milyar 707 milyon lira oldu. Ne var ki, bu toplam ABD’li market zinciri Wall-Mart’ın ancak yarısı ediyor. Fortune, üretim maliyetindeki düşüş ve esnek istihdam modeli sayesinde şirketlerin karlarını artırdığını belirtiyor. Sermaye çevrelerinin, işten çıkarma ve güvencesizleştirmeyle şirketlerin büyüdüğünü açıkça söylemesi sermayenin önümüzdeki dönem emeğe yönelik saldırı programının da ip uçlarını veriyor. Fortune kârın kaynağını açıkça belirtirken İSO Başkanı Küçük bu duruma ‘akıl sır’ erdiremediğini iddia etti. AKP ETK‹S‹ AKP etkisi, 500 listelerinin hep-
sinde göze çarpıyor. İslamcı cemaatlerin sermaye örgütü Müstakil İşadamları ve Sanayiciler Derneği (MÜSİAD) ve Fethullah Gülen cemaatine ait Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu’nuna (TUSKON) üye şirketler en büyük 500 listelerinde artış gösterdi. 31 MÜSİAD üyesi şirket ile 45 TUSKON üyesi şirket ilk 500’e girdi. 2007’de listeye MÜSİAD üyesi 23 firma girerken, bu sayı 2009’da 31 oldu. MÜSİAD’ın ilk kurulduğu 1990’da ise bu sayı sadece 8’di. 2009’da TUSKON’un yükselen ismi, siyanürlü altın arama çabalarıyla bilinen Koza Madencilik olurken MÜSİAD’ın en hızlı büyüyen üyesi Teverpan Levha oldu. MÜSİAD ve TUSKON, ilk 500’deki karın yüzde 10,3’üne sahip olurken Koç Grubunun ilk ona giren 5 şirketi tek başına karın yüzde 15’ine sahip oldu.
Birlikte hareket eden iflçiler belediyeyi dize getirdi Kad›köy Belediyesi iflçilerinin grevi kazan›mla sonuçland›. 19 Temmuz’da bafllayan grev, 26 Temmuz’da Genel-‹fl sendikas› ile Kad›köy Belediyesi aras›nda toplu ifl sözleflmesinin imzalanmas›yla sona erdi. 1 Mart’tan itibaren geçerli olacak sözleflmeyle, belediye iflçileri ilk y›l yüzde 9 ücret zamm› ve net 245 TL sosyal yard›m alacak. ‹kinci y›l da ücret zamm› TÜFE art› 1 puan fleklinde düzenlenecek. Kad›köy Belediyesi ile belediyedeki yetkili sendika aras›nda gerçeklefltirilen son üç toplu ifl sözleflmesi döneminde t›kanma yaflanm›fl, hepsinde de iflçiler belediyeye grev karar›n›
asm›flt›. Belediye, grev karar›n›n as›lmas›n›n ard›ndan yasalar›n tan›d›¤› 60 günlük süreyi sonuna kadar kullan›p son gün iflçilerin teklifini kabul ediyordu. Bu sefer süre doldu ve grev bafllad› ancak belediye 1 hafta içinde iflçilerin teklifini kabul etmek zorunda kald›. Grevin daha ilk gününde Kad›köy Belediyesi yerel bir gazeteye iflçilerin yüksek maafl ald›¤› fleklinde ilanlar verdi. ‹flçiler de maafl bordrolar›n› halka da¤›t›p belediyenin ilanlar›n›n yalan oldu¤unu ortaya ç›kard›. Ayn› gün Kad›köy Belediyesi Zab›ta Komiseri Kemal Ç›plak grevci iflçilerin isimlerini okuyup b›çak göstererek tehdit etti. Ç›plak
daha sonra 23 Temmuz günü iflçilere b›çak çekti. Polisin de deste¤ini arkas›na alan sald›rgan b›çakla iflçilere sald›rd›. ‹flçilerin cevab› ise Kad›köy ‹skele Meydan›’ndan Alt›yol’a kadar yolu trafi¤e kapatarak yürümek oldu. Belediyenin grev süresince tafleron
flirket elemanlar›na çöp toplatmaya çal›flmas› grevci iflçiler taraf›ndan engellendi. Kad›köy Belediyesi iflçileri, belediyenin tüm grev k›rma giriflimlerini ortak hareket edip kitlesel eylemlerle cevap vererek k›rd›.
ADIM ADIM ELEKTR‹K ÖZELLEfiT‹RMELER‹ AKP hükümeti, ocak ayında enerji özelleştirmelerini 2010 yılı içinde tamamlayacağını açıklamıştı. Herkesin yaşamını sürdürmek için zorunlu olarak tükettiği, bu nedenle de yüksek kar getiren elektrik hizmetleri 1980’lerde özelleştirme kapsamına alındı. 1993 yılında Türkiye Elektrik Kurumu, üretim ve iletimden sorumlu TEAŞ ve dağıtımdan sorumlu olan TEDAŞ olmak üzere ikiye bölündü. 2001’de DB talimatıyla Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK) TEAŞ’ı da üretim, ticaret ve iletim olmak üzere üçe ayırdı. Elektrik dağıtımı ve perakende satışı ise 2 Nisan 2004’te Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından özelleştirme kapsamına alındı. TEDAŞ ise 2008’de 24 elektrik dağıtım bölgesine ayrılarak özelleştirme sürecine girdi ve şimdiye kadar 11 bölge özelleştirildi. 2008 yılı verilerine göre TEDAŞ’ın toplam sermayesi 3,5 milyar ve yıllık net geliri 12 milyar lira.
Fındığın kaderi serbest piyasanın elinde A¤ustos ay›yla birlikte Karadeniz’de f›nd›k sezonu aç›ld›. F›nd›k fiyat› geçen y›l oldu¤u gibi serbest piyasaya göre belirlendi. F›nd›¤›n üretim maliyeti 4,39 lira olarak hesaplanmas›na ra¤men üreticinin f›nd›¤›n kilosu bafl›na alaca¤› para 4 lira olarak hesapland›. Üreticiler, al›mlar›n bafllamas›yla alacaklar› paran›n 5 lira civar›na ç›kmas›n› bekliyor. ‹hracatç›lar taraf›ndan kurulan F›nd›k Tan›t›m Grubu 2010 y›l› tahmini f›nd›k üretim miktar›n› (f›nd›¤›n rekoltesi) 630 bin ton olarak aç›klad›. Rekolte, geçen y›la göre daha az oldu ancak buna ra¤men üraticinin alaca¤› para ayn› kald›. F›nd›k al›mlar›n› yine tüccarlar yapacak. 2006’ya kadar f›nd›k al›m›n› yapan Fiskobirlik üreticiye olan 65 milyon liral›k
borcu yüzünden al›m yapam›yor. Fiskobirlik’in yerine geçen Toprak Mahsulleri Ofisi de f›nd›¤›n serbest piyasaya terk edildi¤i 2008’den beri al›m yapm›yor. Ordu, Giresun ve Trabzon’da f›nd›k sezonundaki s›k›nt›lardan biri de iflçi say›s›n›n azl›¤›. Kürt iflçilerin kente giriflinin devlet taraf›ndan engellenmesi büyük bir iflgücü a盤›n›n oluflmas›na sebep oldu.
Petrol-‹fl üyeleri patron karfl›s›nda 2-1 öne geçti Bursa Orhangazi’de kurulu Faurecia Polifleks otomotiv firmas›ndan at›lan Petrol-‹fl üyesi iflçilerin direnifli 31 Temmuz’da kazan›mla sonuçland›. At›lan 11 iflçi ifle geri al›nd›. Bursa Orhangazi’de faaliyet yürüten otomotiv yan sanayi firmas› Faurecia Polifleks’te Petrol-‹fl Sendikas›’na üye olduklar› için 23 Temmuz’da iflten at›lan iflçiler, fabrika önüne çad›r kurarak direnifle geçmiflti. ‹flçilerin ifle al›nma talepleri kabul edildi ve 11 iflçi ifle geri döndü. ‹fle geri dönenler aras›nda Petrol-‹fl Sendikas› iflyeri bafl temsilcisi de bulunuyor. Petrol-‹fl Sendikas› ile Faurecia Polifleks aras›nda iflçilerin lehine bir toplu sözleflme imzalanmas›n›n bir ay sonras›nda flirket 11 iflçiyi iflten ç›karm›flt›. Petrol-‹fl üyeleri de fabrika önüne çad›r kurup direnifle geçmiflti.
‹flçiler, iflten ç›kar›lmalar›n›n alt›nda iflçiler aç›s›ndan baflar›l› geçen toplu ifl sözleflmesi sonras›nda flirketin ‘rövanfl alma’ iste¤i oldu¤unu söylemifl ve ifle al›nmad›klar› takdire uluslararas› bir flirket olan Faurecia Polifleks’i sadece Türkiye’de de¤il flirketin faaliyette oldu¤u di¤er ülkelerde de teflhir edeceklerini duyurmufltu.
10 Halk›n Sesi
“Cenazelerini y›kayacak su bulamas›nlar”
S
uyu metalaştırma saldırısı Türkiye’de, HES projeleri gerekçe gösterilerek akarsuların şirketlere satılmasıyla açığa çıkıyor. HES projelerinin en yoğun biçimde yaşama geçirildiği Karadeniz’de, sermayenin, doğaya ve yöre halkına açtığı savaş tüm çıplaklığı ile görülüyor. Sermaye saldırısının karşısında halkın direnme eğilimleri ve mücadele örnekleri yaygınlaşıyor. Ancak açık ki kadınlar mücadelenin resmi temsilcileri olamasalar da, direnişin en kararlı ve direngen unsurları oluyorlar. İşte bu yazı sadece kadınların sesine odaklanıyor. Karadeniz’in en uç noktalarından birindeyiz. Artvin Ardanuç’tayız. Ardanuçlu kadınlardan öfkelerini ve isyanlarını dinliyoruz. Kadınlar su gibi, dere gibi konuşuyorlar gürül gürül, hesapsız kitapsız. Kadınlar “susuz hayat olur mu, kimin suyunu kime satıyorlar, ölürüz de vermeyiz Özge suyumuzu kimselere” diyor ve Ozan bitiriyorlar işi. En iyi onlar ‹stanbul Halkevi biliyor suyun hayatın ta kendisi fiube Sekreteri olduğunu. Ha bir de tüm konuşmalarda adı geçirilmeyen ama herkesin kim olduğunu bildiği biri var. “O” diyorlar sadece. Ona lanet ediyorlar, insin diyorlar, defolsun diyorlar. Erdoğan’ın kod adı “O”. Doğma büyüme Ardanuçluyum diyen Nermin Avcı alıyor sözü “O satanların eli uzun” diyor. Necmiye teyze araya giriyor “Eli uzun da inşallah onların üzerine su bulunmaz ki yıkanalar. İnşallah öldüklerinde yıkanacak su bulamazlar.” Nermin teyze alıyor lafı “Şurada 30 senedir Ardahan-Artvin arasında yolumuz var, onu getiremiyorlar. Biz kendi ekmeğimizi de kendimiz kazanıyoruz. Hastanemiz yok. Bizden bir şey istiyorlarsa bizi yaşama katsınlar. Yaşama katmadığı sürece her şeye hayır.” Nermin teyze anlatıyor: Eskiden diyor burada her evde 8-9 çocuk büyütülürdü. Hakimini, doktorunu her şeyini çıkarmıştır bu memleket. Ama nerden büyüttüler onları diye sorup kendisi yanıtlıyor. “Topraktan, sudan, hayvancılıktan... Var mı burada sanayi, başka bir şey gel sen gör. Hiçbir şey yok. Ama biz çalışarak yaptık.” Parmakları kınalı ellerini gösteriyor; “Hele gene de çalışıyoruz. Suyumuzu da alıyorlar. Nerden geçinecek bu insanlar?” HES projelerini yapanların suyun kullanım hakkını aldığını, bir süre sonra dere suyunun köylülere satılacağını konuşuyoruz. Necibe Yılmaz alıyor sözü; “Belediyelere kullandığımız su faturasını bile zor ödüyoruz. Değil ki oradaki sulama suyunu. Hangi parayla sulama suyuna para ödeyeceğiz. Ondan sonra da bizi icralık edecekler. Zaten millet hep icralık.” Diyorlar ki “Ardanuç’u satsan borç ödenmezmiş. Gelirlerse iş makineleriyle diyorum, gülmeye başlıyorlar ve diyorlar ki “kafalarını kırarız”… Vedalaşıp, ilerliyorum. Yan tarafta bir grup kadın daha öbek halinde oturuyor gölgede. Yine başlıyoruz en çok kadınların su mücadelesini sahiplenmesinin nedenlerinden konuşmaya. “Evlerde köylerde derdi sıkıntıyı çeken kadınlar” diyorlar. “Biz kadınlar suyla işimizi yapıyoruz” diyorlar. Bütün konuşma boyunca lafa “O’na söyleyin” diye başlayan 67 yaşındaki Nazime teyze Erdoğan’a bağırıyor “O ne bekliyor bizden? Utanmıyor mu suyumuzu satmaya?...Fabrikayı sattı. Türkiye’yi sattı. Doymadı mı O?... Bunları O’na deyin. Duysun bunları beni hapse de atsın… Neyin suyunu satıyormuş O? Ardanuç’un suyuna mı emeği var? Ağacına mı emeği var? Toprağına mı emeği var?” Ağaca, toprağa, suya emek veren kadınlar. Yaşamı suyla yeniden üreten en çok da bunun için suyun yaşam demek olduğunu en iyi bilen kadınlar “su hırsızlarını”na karşı sularını, derelerini korumakta kararlı. Şunu eklemeden geçmeyelim Karadeniz’de kadınlar birinin “adını bile anmaktan” vazgeçtiklerinde onu çoktan yok saymışlar demektir. Suları kendi elleriyle satan Başbakan Karadenizli kadınların gözünde çoktan tarihe gömülmüş, cenazesini kaldıracak su bile bulamadan.
Emek’te kad›nlar anneli¤i konufltu
KİBELE 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
! r ı y a Gerçek bir devrim gerek! H 1
2 Eylül’de oylanacak olan 26 maddelik Anayasa değişikliği paketi, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf tarafından kadın-erkek eşitliği bakımından “devrim” diye nitelenen bir düzenlemeyi de içeriyor. “Devrim” şundan ibaret: Anayasa’nın 2004 yılında “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” cümlesine eklenen 10. maddesine bir ek daha yapılıyor: “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.” AKP’nin “kadın devrimi”, kadınların maruz kaldığı derin toplumsal eşitsizlikleri fiilen ortadan kaldıracak ayrıntılı ve sürekli düzenlemelerden söz etmek bir yana, bu eşitsizlikleri tek başına gündem yapmaktan bile kaçınan bu maddeden ibaret. Hiçbir ayrıntılı alt düzenleme içermeyen maddenin neden hiçbir olumlu uygulamanın önünü açmayacağını görmek içinse, Kavaf’ın boş sözleri yerine, Zaman yazarı Ali Bulaç’ın aynı günlerde pozitif ayrımcılık konusunda yazdıklarına bakılmalı: “Varlık yapıları itibariyle erkek ve kadınları eşitlemeye kalkışmak, varlığın asli ve ahlaki düzenine aykırı bir girişimdir.” Nitekim T. Erdoğan da, aynı gericiliği, üstelik destek almak için topladığı 70 adet kadın örgütü temsilcisinin yüzüne karşı tekrarlamaktan kaçınmadı: “Kadının ve erkeğin eşit olduğunu kesinlikle kabul etmiyorum!” Sonrasında yine buyurdu: “Kadınlar en az üç çocuk doğurmalı!” Bu yüzsüzlüğü sineye çeken kimi kadın örgütleri, “Hiç olmazsa
H
ayır! Kadınların var olan hak ve özgürlüklerini kullanmalarını fiilen gerileten, hak ve özgürlüklerin ihlaline neden olabilecek boşluklar taşıyan neo-liberal muhafazakar Anayasa paketine hayır!
pozitif ayrımcılık ilkesi anayasaya eklendi” diyerek “Yetmez ama evet” tutumunu benimsediklerini açıkladılar. Değişiklik paketinin yaratacağı toplam sonuçları görmezden gelen bu tutum, kadın mücadelesini geliştirmeyi, neoliberalizm içinde yer kapmakla karıştırmanın doğal sonucu. Oysa “yetmez ama evet” dedikleri paket, hem hep birlikte oylanacak olan 26 maddesinin, hem de kadınlarla ilgili 10. maddesinin ruhuyla, “kadınların hak ve özgürlüklerini kullanmalarını giderek artan ölçülerde tehdit eden” gelişmeleri tetikliyor. BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) Türkiye Oturumu’nun 21 Temmuz tarihli
raporu, Türkiye’de son 5 yılda kadın-erkek eşitliği konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmediğini ve yükselen muhafazakârlığın mevcut kadın haklarını bile tehdit ettiğini belgeledi. Kadınların mevcut sosyal güvenlik haklarını ellerinden alan Sosyal Sigortalar Genel Sağlık Sigotası Kanunu’nun (SSGSK), Türk Medeni Kanunu’nu fiilen geriletmesi önemli bir örnek olarak vurgulandı. Öte yandan “olumlu gelişmelerin bazıları bile muhafazakâr alt metinler taşımakta ve var olan hak ve özgürlüklerin ihlaline sebep olabilecek boşluklar içermektedir” denildi. Anayasa değişikliği paketi bu ölçütlerle değerlendirildiğinde “devrim” diye sunulanın, kadınların hak
Cinnet değil kadın cinayetleri Bu haber, skandalların ve olağanüstü ahlak anlayışına, ruhsal yapılara sahip kimselerin geçirdiği cinnetlerin haberi değildir! Gerici-muhafazakâr zihniyet, kadın düşmanlığını körüklüyor ve kadının yaşama hakkı üzerinde hâkimiyet kuruyor. Temmuz 2010’da 36 kadın cinayeti işlendi. “Namus”unu kurtarma çabası, tüm cinayetlerin ortak nedeni. Erkeğin rüyasında eşini, kızını çıplak görmüş olması, eşinin ayrılmak istemesi vs. bu cinayetlere mazeret olarak gösteriliyor.
Katilim yata¤›mda
E
skişehir Emek Halkodası kadın söyleşilerine başladı. İlk olarak Kadın Danışma ve Dayanışma Merkezi’nden psikolog Özge Ören’in katılımıyla 24 Temmuz Cumartesi günü AnneÇocuk Eğitimi söyleşisi yapıldı. Ören, anne-çocuk ilişkisinin çocuk bakımı sorunu ile birlikte ele alınması gerektiğini söyleyerek, bu ilişkinin de ancak sağlıklı bir ailede sağlam bir biçimde inşa edileceğini belirtti. Çocuk bakımının ayrıca toplumun ortak sorumluluğunda olduğunu söyleyen Ören, kreş ve çocuk bakım evlerinin nitelikli ve kamusal olarak tüm çocuk sahibi ailelere sağlanması gerektiğini belirtti. İkinci bölümde, söyleşiye katılan kadınlar sorularını sordu ve yeniden bir araya gelmek üzere etkinliğe son verildi.
ve özgürlüklerinin kullanımını fiilen gerileten neoliberal muhafazakârlığın yeni bir hamlesi. Paketin kamu yararı bakımından yerinde olmayan kararların iptal edilmesinin önünü tıkayan değişiklik maddesi, kadınlar açısından SSGSK gibi daha birçok hak gaspının önünü açarak, var olan yasal hakları fiilen geriletecek. Bu yüzden 10. Madde değişikliğinin neden kadınların yıllardır talep ettikleri gibi, “Devlet kadın erkek eşitliğinin fiilen hayata geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Kadınların ve erkeklerin hayatın her alanında fırsat ve uygulama eşitliğine sahip olması hedefine ulaşana kadar, devlet bu fiili eşitliğin sağlanması için kota dâhil hukuksal ve kurumsal geçici ve özel
önlemler alır” biçiminde yapılmadığı da açık. Eşitliği fiilen hayata geçirecek önlemler almak, mevcut hakları bile fiilen geriletmeyi amaçlayan neoliberal muhafazakârlığın ruhuna açıkça aykırıdır. Dahası, “birer eşit özne olarak toplumsal hayata çıkan kadın evle ve annelikle ilişkisinin kesilmesiyle nüfusta meydana gelen gerileme” (AB) ve daha nice felaket anlamına da gelir ki bu da neo-liberal muhafazakârlıkla hiç de uyumlu değildir! Ama kadınlara pozitif ayrımcılık sağlıyormuş gibi görünen bir maddenin bile “çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler…” gibi “muhafazakâr bir alt metin taşıması” ve “var olan hak ve özgürlüklerin ihlaline sebep olabilecek boşluklar içermesi” AKP gericiliğine uygundur. Kadınların hak ve özgürlükleri fiilen geriletilirken, bu maddenin uygulamada gerici bir “sosyal politika” ve kayırma aracına dönüştürüleceği de açıktır. Kadınlar açısından gerçekten ilerletici niteliğe sahip anayasal bir düzenleme, ayrımcılığı açıkça yasaklamalı; bütün alt yasalar ve kurumlardaki eşitsizliklerin giderilmesini zorunlu kılan ayrıntılı düzenlemeleri içermeli; kadınların toplumsal hayatın çeşitli alanlarında gelişimini sağlayacak, başta çalışma, çocuk-yaşlı bakımı, sağlık ve şiddetten-gericilikten korunma hakları, tüm sosyal-siyasal hakları anayasal güvenceye alınmalıdır. Hayır! Kadınlara gerçek bir devrim gerek. “Kadın devrimi” nasıl olur görmek istiyorsanız Venezüella Anayasası’na bakın. Yalnızca, “Kadının evde sarf ettiği emek, katma değer ve sosyal güvence hakkı yaratan emektir” diyen böyle bir anayasa “Yetmez ama evet” demeyi hak eder.
Nevin Ertürk, kocas› taraf›ndan b›çaklanarak öldürüldü. Üvey o¤lu ve komflusu da b›çakla yaraland›. Eskiflehir’in Emek Mahallesi’nde yaflayan Nevin Ertürk bir çok kez efli S.E’yi, uygulad›¤› fliddet nedeniyle polise flikayet etmifl; ancak S.E her defas›nda serbest b›rak›lm›flt›. 28 Temmuz’da kar›s›na yönelik bir fliddet olay› ile ilgili karakolluk olan S.E, 29 Temmuz’da o¤lu Halit Çatalca ile birlikte komflusunda olan Nevin Ertürk’ü b›çaklayarak öldürdü.15 yafl›ndaki üvey o¤lu ve araya girmek isteyen komflu ‹smail Hakk› Karaa¤aç da a¤›r yaraland›. Olay›n ard›ndan
tutuklanarak cezaevine götürülen S.E’ye 25 y›l hapis cezas› verildi. Ayn› hafta Eskiflehir’de Yefliltepe Mahallesi’nde, Mediha M, 15 gündür ayr› yaflad›¤›, boflanmak üzere oldu¤u kocas› Mehmet B. taraf›ndan b›çaklanarak öldürüldü. HER EYLEM ÖNCES‹ B‹R C‹NAYET
31 Temmuz’da Eskiflehir Demokratik Kad›n Platformu Nevin Ertürk’ün ailesini ziyaret ederek konusunun takipçisi olacaklar›n› belirtti. 15 günde bir kad›n cinayetlerini durdurmak için eylem yapan platform, yetkililerin seslerini duymak istemedi¤ini ve bu yüzden Eskiflehir’de bir kad›n›n
daha kocas› taraf›ndan katledildi¤ini vurgulad›. Kad›n cinayetlerinin kamuoyu taraf›ndan duyulmas› ve tepkinin yükseltilmesi için tüm araçlar› kullanacaklar›n› söyleyen kad›nlar, daha önce S.E’yi serbest b›rakan savc›lar›n yarg›lanmas›n› istediklerini belirttiler. Kad›nlar, evde gördükleri fliddetle ilgili polise baflvurmalar› durumunda sonuç alamad›klar› için suç duyurusunda bulunmuyor. Temmuz ay›nda, daha önce kocas› taraf›ndan kula¤› kesilen S›d›ka Platin, polisin evine geri göndermesi sonucu kocas› taraf›ndan dövülerek hastanelik edilmiflti.
Rüyas› öldürmeye yetti ‹stanbul’da rüyas›nda eflini ve k›z›n› ç›plak gören Sebahhattin Alkan, uyan›p ikisini de öldürdü. ‹stanbul Dudullu’da yaflayan Ruzkat Alkan, bir süre önce psikolojik rahats›zl›¤› olan kocas› Sebahattin Alkan’› tehlikeli davran›fllar› ve öldürme tehditleri nedeniyle terk etmiflti. Eflinin hastanede tedavi görmesinin ard›ndan eve dönen Ruzkat Alkan, hamile ve bir çocuk annesi 22 yafl›ndaki k›z› Sevgi Aslan, uyurlarken, Sebahattin Alkan taraf›ndan bo¤ularak öldürüldü. Olaydan önce Sevgi Aslan day›s›na, “Babam bizi öldürece¤ini söylüyor” fleklinde
mesaj atm›flt›. Ancak bu tehditlerin daha önce de oldu¤u düflünülerek mesaj dikkate al›nmad›. “NAMUSUM ‹Ç‹N ÖLDÜRDÜM”
Olaydan sonra, tutuklanarak cezaevine gönderilen Alkan, gerekçe olarak “Tarikata ba¤l›y›m. Evimi gözetleyen d›fl güçler kar›m› ve eflimi ç›plak gördü. Namusum için onlar› öldürdüm” diyerek kendini savundu. Durumu kad›n katilinin ak›l hastal›¤›na ba¤layan bas›n, cinayetin ard›ndaki gerici, cinsiyetçi alg›y› göz ard› etti.
11
YÜZ YÜZE 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Dörtyol olaylarının canlı tanığı
Halk›n Sesi
Hatay’ın Dörtyol ilçesinde yaşananları büyük televizyon ve gazetelerden izleyenler aslında gerçeklerden habersizdi. Yine bildik, “Öfkeli hassas vatandaş” masallarıydı anlatılan. Oysa gazetecilerin olayları izlemesi engellenmiş, bildik resmi kalıplar medyaya servis edilmişti. Ancak gerçeklere her türlü tehlikeyi göze alarak kendi gözleriyle takip eden gazeteciler de vardı. Hatay Söz gazetesi Haber
DÖRTYOL’DA
L‹NÇ
YEN‹
AMA
Müdürü Murat Altunöz, kendisine pusulayla iletilen “Öldürüleceksin” tehdidine rağmen olayları bire bir takip etti. Ayrıca Anta Haber Ajansı ve Dicle Haber Ajansı’nda da çalışan Altınöz’le canlı tanıklıkları üzerinden Dörtyol olaylarını konuştuk. Altınöz yaşananların planlı olduğunu, kentte linç girişimi yeni olsa da ayrımcılığın öteden beri var olduğunu söylüyor.
AYRIMCILIK
ÇOK
ESK‹
6-7 Eylül gibi, Maraş gibi bir şeydi O
laylar başladıktan sonra Dörtyol'a başta ülkücülerin yoğun olduğu Belen’den ve farklı ilçelerden, hatta köylerden arabalarla insanlar taşınmıştı
K
ürtler, mahallelerine kapandı. Kendi yaşadıkları kentte açık bir cezaevinde gibiydiler. Şu an durum biraz normalleşti ama hala tedirginlik var
D
örtyol’da yaşananları yerel bir gazeteci olarak canlı izlediniz. Dörtyol’da gerçekte ne yaşandı? Siz olayları nasıl takip ettiniz? Olayların patlak verdiği ilk gece geç saatte Dörtyol'a gittim. Durum çok kötü idi. Sokaklarda çok sayıda ülkücü intikam sloganları atarak dükkanlara saldırıyordu. Yani tablo tam hani filmlerde izlediğimiz 6-7 Eylül olayları gibi idi. Bir grup önüne çıkan her şeyi yıkıp yakıyordu. Sonra grup Emniyet Müdürlüğü’ne yöneldi, birden binler oldu. Yani bana göre çok organize bir olaydı. Kendiliğinden bu kadar anlık refleks göstererek toplanabilecek bir kitleye benzemiyordu. Sanki provası yapılmış bir olay gibiydi. Akşam Antakya'ya geri döndüm. İkinci gün ise yeniden gittim ama maalesef polisler karşıladı ve kimlik sordular. On dakika sonra küçük bir çocukla bana bir not yollandı. Notta "öldürüleceksin" yazıyordu. Orada olanları gerçek anlamda görmemizi istemiyorlardı. Ölümle tehdit etmeleri bu yüzdendir. Ondan sonra özellikle direnişin olduğu Mezbahane Mahallesi’ne gittim. Mezbahane Mahallesi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir mahalle. Mahalle halkının yaşananlar karşısındaki refleksi nasıldı? Mahallede geceleri nöbet tutuluyordu. Halk kendi arasında sabaha kadar sohbet ediyordu. Mahalle ilk bakışta tipik bir taşra kentinin gecekondu mahallesi ama mahallenin içerisine girince bambaşka bir dünya ile karşı karşıya kalıyor insan. Mahalle özellikle bir bölgede ve tek bir cadde üzerinde bulunuyor. En üst yerde bir tane kahvehane var ve genelde mahalle sakinleri bu kahvehaneye takılıyor. Mahallede ortalama 5 bin civarında Kürt yaşıyor ama bu sayı göç mevsiminde çok aza iniyor. Mezbahane Mahallesi sakinleri özellikle Amed (Diyarbakır), Urfa ve Mardinlilerden oluşuyor. Ekrana yansıyanla, gerçekte yaşanan arasındaki fark neydi? Polislerin öldürülmesine öfkelenen Türklerin Kürtlere saldırması mıdır yaşananlar? İlk baktığınızda öyle gözüküyor ama gerçek bir gözle baktığınızda kesinlikle öyle değil. Zaten ilk geceden sonra Dörtyol'a, başta ülkücülerin yoğun olduğu Belen ve farklı ilçelerden hatta köylerden bile insanlar arabalarla taşınmıştı. Sokaklarda olanlar tamamen yabancı insanlardı. Keza benim görüştüğüm yerli esnaf yaşanan olaylardan dolayı çok sıkıntılıydı. Hepsi “Biz yıllardır yan yana çalışıyoruz” diyordu. Esnafın büyük bir bölümü yaşananlardan rahatsız. Yani orada saldıran ilçe halkı değildi. Dışarıdan getirilen ülkücülerdi. Kamyonlarla çevre köylerden insan taşındığını söylüyorsunuz. Gerçekten kentte özel bir tezgah mı söz konusu? Hükümetin "bu işler o kadar da masum değil" dediği şeyin gerçek karşılığı nedir? Tabii ki, bire bir insanlar
dışarıdan getirildi. Zaten olayların sonlarına baktığımızda tamamen organize edilmiş, içinde derin devletin de olduğu bir ilişki yumağı ortaya çıktı. Yeni bir 6-7 Eylül senaryosu veya bir Maraş katliamı sahnelenmek istendi orada. Ama Kürtler bu konuda duyarlı davrandı. Eğer Kürtler şehre inmiş olsaydı veya karşılık verseydi katliam olurdu ve derin devletin istediği de olurdu bana göre. Ama yine belirtelim; çok ciddi anlamda dışarıdan insan getirildi. Çatışmalar sırasında kolluk güçlerinin tutumu nasıldı? Saldırganlara nasıl Kürtlere nasıl muamele edildi? Aslında genel bir kanı var orda, yani linç girişimi yeni orada ama ayrımcılık eskilere dayanıyor. En bariz örneği, gençlerin anlatımlarıyla size aktarayım: “Ben uzun süre Dörtyol'da iş aradım. Bir işyerine gidiyoruz. ‘İşçi lazım mı?’ diyoruz, ‘Lazım’ diyorlar. Sonra bize ‘Nerelisin’ diye soruyorlar. Kürt olduğumuzu anlayınca ‘Şu an işçiye ihtiyacım
Aslında genel bir kanı var orada. Yani linç girişimi yeni ama ayrımcılık eskilere dayanıyor. Kürt gençleri iş ararken bunu birebir yaşıyor yok’ diyor. Bize insan gibi davranmıyorlar, sanki bizi öcü görüyorlar. Eğer Kürt isen sana iş yok, eğer Kürt değilsen iş bulmak daha kolay...” Veya Dörtyol'da karakola düşen bir Kürt gencinin yaşadıkları. “Bizi sıradan bir günde sokakta sırf Kürt olduğumuz için kimlik kontrolünden geçiriyorlar. Bazen gözaltına alınınca eğer Kürt değilsen normal prosedür işliyor. Ancak Kürt’sen sana daha farklı
davranıyorlar, hemen işkence ediyorlar. Orada kendimizi ifade edemiyoruz, sorunlarımızı dile getiremiyoruz, çünkü bizi dinlemiyorlar hemen bizi suçlu ilan ediyorlar.” Yani orada ikinci sınıf muamele görüyorlar. Kısaca orada devletin bir ayrımcılığı söz konusu. Polislerin öldürülmesinin ve çatışmaların ardından kentte bir normale dönüş söz konusu mu? Yoksa kent Türkler ve Kürtler olarak ikiye mi ayrılmış durumda? Böylesi katı bir ayrımdan söz edilebilir mi? Kesinlikle öyle bir durum var. Özellikle 6 güne kadar süren durumda, tamamen iki kutup vardı, biri sokaklarda olağanüstü önlemler alan polisler, sokaklarda ve köşe başlarında Kürt avına çıkan ülkücüler ve diğeri de Mezbahane Mahallesi’ne hapsolmuş Kürtler. Yani orada kendi yaşadıkları şehirde açık bir cezaevinde gibiydiler. Ama şu an bu durum biraz azaldı şehre bireysel inişler oluyor. Ama yine tedirginlik var.
Kürt mahallelerinde yaşayan halkın şu anki durumu ne? Çatışmanın ardından göç etme, mahalleye kapanma, kendince güvenlik tedbirleri alma gibi şeylerin gündelik hayatta bir karşılığı var mı? Mezbahane Mahallesi’nde özellikle Kürt kökenli vatandaşların kendi aralarında kurduğu dünya diğer dünyalara hiç benzemiyor. Bir kere burada insan ilişkileri, akrabalık ve en önemlisi dostluk halen en ön planda yer alıyor. Kahvehanede oturan, vatandaşlar akşam yemeği vakti gelince hangi evde sofra kurulmuşsa o meclisteki vatandaşlar birlikte kardeşlik sofrasına giderek akşam yemeği yiyor ve ardından çaylarını demliyor ve bu mahallede en fazla dikkatimi çeken genelde Roj TV izlenmesidir. Girdiğim her evde Roj TV açık bir şekilde duruyor. Zengin sofraların kurulduğu evlerde, kardeşlik sofrası denildiği gibi, ne bulduysa insanlar ortak bir şekilde yemek yiyor. Zaten bu mahallede yaşayanların büyük bir bölümünün yerleşik bir hayatı yok. Çoğu farklı illere mevsimlik işçi olarak gidiyor. Sanırım bu ay sonunda da Ankara'ya kendi deyimleriyle soğana gidecekler. Mahallenin büyük bir bölümü şu an Konya ve Amik ovasının çeşitli bölgelerinde çalışıyor. Güvenlik için ise gençler gece nöbet tutuyor. Mezbahane Mahallesi’nde akşamları uzun oluyor. Çünkü olası bir saldırı dolayısıyla mahalleliler sokakta nöbet tutuyor. Akşam sohbetleri özellikle ana cadde üzerinde sağlı sollu oturan insanlar ile kahvehanede oturan insanların bir araya gelmesiyle başlıyor. Gündem Dörtyol’da yaşanan linç girişimleri ve ülke gündemi oluyor genelde. Herkes sohbeti bir kenarından alarak geceyi sürdürüyor. Gençlerin çoğu işsiz. Mevsimlik işçi oldukları için düzenli işleri yok. Gençlerin en büyük sorunu Kürt oldukları için kendilerine iş verilmemesi. Gençler Kürt oldukları için hem iş bulamadıklarını hem de iş kurmak istediklerinde zorluklarla karşı karşıya kaldıklarını söylüyor. Yani ikinci sınıf insan muamelesi görüyorlar.
BDP yakıldı, 75 ev ve işyeri tahrip edildi
H
atay’ın Dörtyol ilçesinde 26 Temmuz günü PKK tarafından düzenlenen silahlı eylemde 4 polis öldürüldü. Saldırıyı bahane ederek sokaklara çıkan ülkücü faşistler Kürtlerin işyerlerine ve mahallelerine saldırıp linç girişimlerinde bulunarak günlerce terör estirdiler. Linç girişimleri ve polisin saldırganlara müdahale etmekten kaçınması nedeniyle Kürtler, mahallelerine kapanmak zorunda kaldı. Olaylar polisin, saldırının ardından dört kişiyi saldırgan oldukları şüphesiyle gözaltına almasıyla başladı. Polis, silahlı eylemin ardından tuttuğu bir yolda ters yöne hareket eden bir aracın içindeki 4 kişiye PKK’li olduklarını düşünerek ateş açtı. Biri yaralı dört kişi Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğünde, kapıda toplanan 500 kişilik faşist güruh, daha sonra olayla ilgisiz oldukları anlaşılan bu dört kişiyi linç etmek istedi ve birini bıçaklayarak yaraladı. Bina önünde bekleyen askerler havaya ateş açarak, kala-
balığı dağıtmaya çalıştı. Bunun üzerine PKK tarafından Emniyet Müdürlüğü’ne silahlı saldırı yapıldığı söylentisi yayıldı. Gerginliğin daha da tırmandığı bu dakikalardan sonra, BDP İlçe Binası’na girerek eşyaları talan eden, balkondaki parti bayrağının yerine Türk bayrağı asan kalabalık, binayı ateşe verdi. Yangını söndürmeye gelen itfaiye ekipleri engellenmek istendi. Camiden çıkan bir grubun kalabalığa dahil olmasıyla Kürtlere ait 25 ev ve iş yeri talan edildi. Ertesi gün MHP’li belediyenin sokakları Türk bayrakları ile donatmasının ardından gerginlik sürdü. Kahvehanelerin basıldığı ilçede, talan edilen ev ve iş yeri sayısı 75’e yükseldi. İşyerlerine sopalarla saldırılan Kürt esnaf, mahallelerinde mahsur kalarak günlerce işyerlerini açamadı. Günlerce çöp arabaları ve dolmuşların da giremediği mahallede gündelik yaşantının kısa vadede normalleşmesi beklenmiyor.
Organize işler bunlar İ
negöl ve Dörtyol’da Kürtlere yönelik linç girişimleri, medyada “vatandaş tepkisi, ilçe sakinlerinin tepkisi” ifadeleriyle verildi. Haberler linç girişimlerine katılan saldırganların kendiliğinden harekete geçmiş kitleler olduğunu söyleyedursun, saldırıların ardından ortaya çıkanlar olayların örgütlü bir biçimde gerçekleştirildiğini gösteriyor. İnegöl’de saldırıların olduğu gün, Bahçeli’nin katılımıyla MHP mitingi düzenlenmiş, görgü tanıkları olay çıkaranların mitingden sonra dağılmayan 2 bin kişilik bir kitle olduğunu ifade etmişti. Yerel gazeteciler kendi aralarında konuşan saldırganların “belli olmamak için bozkurt işareti bile yapmadık” dediklerini kaydetti. Dörtyol’daki saldırılarda ise Bingöl’de görev yapan uzman çavuş Ahmet Büyük’ün aktif rol aldığı ortaya çıktı. Kamera kayıtlarıyla tespit edilen uzman çavuş, görüntülerde karakol önündeki ülkücüleri yönlendirerek “Polis öldüren PKK’lılar emniyette. PKK’lıları bize verin” diyor. Her iki olayda da kentte bilinen MHP ve Ülkü Ocakları üyeleri aktif rol oynuyor.
5 yılda 40 olay
T
ürkiye’de linç girişimleri yeni değil. 6-7 Eylül Olayları hatırasından da alışık olunan linç kültürü, son 5 yılda 40 kadar girişimle beslendi. Yoksulluğun artması yoksullar arası rekabeti körüklerken, etnik kökeni farklı olanı dışlamak ve sürgün etmeye çalışmak kolay yöntem olarak kullanılıyor. Türkiye İnsan Hakları Vakfı Dokümantasyon Merkezi’nin 1 Ocak- 30 Haziran 2010 tarihleri arasında yaşanan hak ihlalleriyle ilgili yayımladığı rapora göre 179 kişi bu tarihler arasında işkenceye uğradığı gerekçesiyle vakfa başvurdu. 179 kişiden 80’i 2010 yılı içinde başvuruda bulundu. Aynı rapora göre, bu sürede meydana gelen linç girişimlerinde 26 kişi yaralandı ve 169 kişi gözaltına alındı, 74 kişi sürgün edildi. Geçen yıl Çanakkale Bayramiç’te Kürtlerin ilçeyi terk etmesi için yapılan, İzmir’de DTP konvoyuna yönelik ateşlenen, Sakarya’da bir işçinin ölümüne yol açan Kürt işçilere dönük linç girişimleri yanında birçok ilde Kürtlerin evleri işyerleri tahrip edilmişti. Şerzan Kurt’un ölümüne neden olan, Romanları yerlerinden eden linç kültürü, yoksulluk ve onunla birlikte şovenizmle paralel olarak yaygınlaşıyor. Linç girişimi, nefret suçları kapsamında değerlendirilip TCK’ya göre yargılanabileceği halde yasa bu mevzularda tercihen uygulanmıyor.
12
DOSYA 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
TSK ne YAŞ’ar, ne YAŞ’amaz AKP ile TSK arasındaki iktidar çatışmaları, şimdiye dek hiç olmadığı kadar YAŞ toplantısına da yansıdı. Eskiden yalnızca TSK kurmay çekirdeğindeki iç çekişmelerin belirleyici olduğu YAŞ toplantılarına, artık AKP de yeni kanallar
yaratarak etkin müdahale ediyor. AKP iktidarının denetimindeki “Özel Yetkili Mahkemeler” (eski DGM’ler) operasyonel bir müdahale aracı gibi kullanılarak, AKP’nin istemediği askerler terfi ettirilmedi ve etkin görevlere getirilmedi. Böylece
devletin, rejimin ve TSK’nın yeniden yapılanmasında AKP iktidarı bir mevzi daha kazanmış oldu. Ayrıca, referandum sürecinde TSK’yla krizi derinleştirerek askerlere istediğini yaptıran bir AKP görüntüsü de AKP lehine bir puan oldu isteyen Özal’ı istifa ederek durdurdu.
1
Ağustos 2010’da Ankara’da toplanan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ), çatışma ve uzlaşmalarla dolu yoğun bir çalışma temposunun ardından çarşamba günü sona erdi. TSK stratejik çizgisinin gözden geçirildiği ve yeni komuta kademesinin oluşturulduğu YAŞ toplantısında şu kararlar alındı: “Şûra’da, 30 Ağustos 2010 itibarıyla yaş haddinden emekliye ayrılacak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un yerine ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atama yapılmadı. Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atila Işık’ın yerine 2. Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Özel getirildi. Kara Kuvvetleri EDOK Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu 1. Ordu Komutanlığı’na atanırken, EDOK Komutanlığına 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk getirildi. Orgeneralliğe yükselenlerden Korgeneral Yalçın Ataman 3. Ordu Komutanlığı’na, Korgeneral Servet Yörük ise 2. Ordu Komutanlığına atandı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit ile Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay ise görevlerini birer yıl daha sürdürecek.” (Milliyet Haber Sitesi, 4 Ağustos 2010) Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında Genelkurmay Çakmak Salonu’nda toplanan Yüksek Askeri Şûra’ya, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Sebahattin Işık Koşaner, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atila Işık, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız, 2. Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Özel, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Aslan Güner, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Orgeneral Bekir Kalyoncu, Donanma Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel, Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Hüseyin Nusret Taşdeler, Genelkurmay 2. Başkan Yardımcısı Orgeneral Bilgin Balanlı katıldı. Şûra kararları krizli zirve toplantılarının ardından çarşamba günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayına sunularak yasalaştı. 1-4 Ağustos 2010 YAŞ toplantısı, TSK kurmay çekirdeğinin YAŞ toplantıları üzerinde “tek başına belir-
leyici olma” otoritesini yitirmesi bakımından bir dönüm noktası oldu. Şimdiye dek iktidar partileriyle TSK kurmayları arasında hep gerilimli bir konu olan YAŞ toplantılarına ilk kez iktidar partisi bu denli etkin müdahale edebildi. Brüksel’deki NATO karargahı, doğrudan ABD politikaları ve bu politikalara bağlı olarak mevzilenen TSK içindeki iktidar odakları TSK’nın yapılanmasında söz sahibiyken, şimdi bir de buna AKP eklenmiş oldu. Devletin ve TSK’nın yapılanması söz konusu, bu iktidar odaklarının uzlaşma va çatışmasından geçen adımlar sonucunda belirlenecek. TSK’nın yeniden yapılanmasına ilişkin gerilimlerin tarihine kısaca bakarsak: TSK’NIN ‘ULUSALCI-SOL’ KANADINDA BÜYÜK TASF‹YE 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra
TSK, 275’i general olmak üzere 7 bin 200 subayını bir günde emekliye ayırdı; tümenlere albaylar, tugaylara yarbaylar, binbaşılar komuta etti. 1962’de Talat Aydemir “isyan-darbe” girişiminden sonra Kara Harp Okulu’nun son sınıfı olduğu gibi okuldan atıldı; o yıl mezun verilmedi. TSK’DA ABD’C‹ KURUMLAfiMA ‘‘Bizim çocuklar nihayet başardı.” Bu sözler ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu ajan Paul Henze'ye ait. 12 Eylül darbesini ABD Başkanı Jimmy Carter'a haber vermek için söylediği sözler. 12 Eylül darbesine gelinceye kadar bir iç savaş ordusu olarak TSK’da, ABD yanlısı “ulusal güvenlik doktrini” iyice kurumlaştı. Demirel, 1969 Mart’ında Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ı,
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın desteğiyle görevden aldı. Tural’ın yerine Memduh Tağmaç geldi ve 12 Mart 1971’de Demirel’i koltuktan çekilmeye zorlayan darbeyi yönetti. Yine Demirel, 1977’de darbe yapacaklarından şüphelendiği ordu komutanlarını emekli etti. Bir yıl sonra Bülent Ecevit ile üzerinde anlaştıkları Ege Ordu Komutanı Kenan Evren’i genelkurmay başkanı yaptı. Turgut Özal döneminde ve hatta hemen AKP iktidarı öncesi günlerde ordunun yapılanması iktidar çatışmalarının alanı oldu. Turgut Özal 1987’de, yerine Necdet Öztorun’u bırakmak isteyen Necdet Üruğ’u, Evren’in onayıyla Öztorun’la birlikte tasfiye edip yerine Necip Torumtay’ı getirdi. Torumtay, Aralık 1990’da Türkiye’yi Irak savaşına sokmak
TSK’DA AKP KUfiATMASI VE KONTRGER‹LANIN YEN‹DEN YAPILANMASI AKP iktidarı, Yaşar Büyükanıtİlker Başbuğ kurmaylığındaki TSK’nın çekirdek ekibiyle ABD projesi çerçevesinde uzlaşarak TSK ve kontrgerillayı yeniden yapılandırmaya başladı. “Özel Yetkili Mahkemeler” ve Ergenekon davaları operasyonel müdahale araçları olarak kullanıldı. AKP’nin 3 Kasım’da iktidara gelişinden hemen önceki 2002 Askeri Şura toplantısında DSP-MHP-ANAP hükümeti, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresini uzatmak istedi. Kıvrıkoğlu bunu kabul etmemekle birlikte Hilmi Özkök’ün başkanlığını engellemeye çalıştı. Bunda başarılı olamayınca ise, katıldığı son YAŞ toplantısında, Edip Başer’in gelmesine kesin gözüyle bakılan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Aytaç Yalman’ı ve Yalman’ın yerine de Jandarma Genel Komutanlığı’na, emekliye sevk edilmesi beklenen Şener Eruygur’u atadı. 2003 yılındaki Şûra’da ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na da İbrahim Fırtına atandı. Bu nedenle de 2004 yılında yapılan Askeri Şûra’da ordunun komuta kademesi 2013 yılına kadar şekillendirildi. Yaşar Büyükanıt Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve böylelikle 2006 yılında genelkurmay başkanı olması kesinleştirildi. 2006 yılında ise İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve Büyükanıt’ın ardından genelkurmay başkanı olmasının yolu açıldı. Aynı Şûra’da Işık Koşaner Jandarma Genel Komutanlığı’na atandı, 2008 YAŞ’ında ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilerek 2010’dan itibaren Başbuğ’un yerine genelkurmay başkanı olması kesinleştirildi.
Yargı denetiminden yargı müdahalesine 2010 A¤ustos YAfi toplant›s›na kadar, iktidar partisiyle TSK kurmaylar› aras›ndaki YAfi’la ilgili çat›flmalarda “YAfi kararlar›n›n yarg›n›n denetimine aç›lmas›” konusu temel gerilim konusuydu. TSK’da kadrolaflmaya çal›flan ‹slamc›lar için, kendilerinin ordudan ihrac edildi¤i YAfi kararlar›n›n yarg› denetimine ba¤lanmas› önemli bir mevzi kazan›m› olacakt›. 1982 Anayasas› haz›rlan›rken YAfi'›n, TSK’da görevli personelin terfi ve
emeklilikleriyle ilgili kararlar›n idari yarg› denetimi d›fl›nda kalmas›n› sa¤lamak amac›yla madde metni yeniden düzenlendi. 125. maddeye göre TSK, kendi kararlar›na karfl› yarg› yolunun kapal› oldu¤u bir kuruma dönüfltü. Büyük ölçüde “irticai düflünceye mensup personelin” ifllerine son verildi. 1992 y›l›nda 8, 1994'te 7, 1995'te 60, 1996'da 98, 1997'de 238 subay ve astsubay›n görevlerine YAfi karar›yla son verildi. 16 Haziran YAfi ola¤anüstü toplant›s›nda
162 subay ve astsubay›n görevine son verildi. 2010 A¤ustos YAfi’›yla birlikte, AKP iktidar›, YAfi kararlar›n›n yarg›n›n denetimine aç›lmas›ndan ziyade do¤rudan karar alma süreçlerine müdahae eden bir strateji izliyor. TSK’n›n yeni dönem stratejilerinin ve yeni komuta kademesinin belirlendi¤i YAfi toplant›s›nda, “Özel yetkili mahkemeler”i kullanarak belli askerlerin terfi etmesine ve konumlar›n› güçlendirmesine karfl›
direnç oluflturdu. YAfi’ta terfi ve etkin görev bekleyen 11 general hakk›nda , Ergenekon ve Balyoz davas› çerçevesinde yakalama karar› ç›kar›larak sürece müdahale edildi. Özel yetkili savc› Zekeriya Öz, 1. Ordu Komutan› Hasan I¤s›z’› YAfi toplant›lar›n›n ikinci gününde “‹nternet And›c›” çerçevesinde ifadeye ça¤›rd›. Kara kuvvetleri komutan› olmas› beklenen I¤s›z’›n terfi sürecine yap›lan bu müdahale iktidarla asker aras›nda krize yol açt›.
Yüksek Askeri Şura 612 Numaralı Yasa’yla 1972’de kurulan şûranın 1üyeleri, başbakan, genelkurmay başkanı, milli savunma bakanı, kuvvet komutanları, ordu komutanları, jandarma genel komutanı, donanma komutanı ile silahlı kuvvetler kadrolarında bulunan orgeneral ve oramirallerdir. Başkanı başbakandır. Başbakan bulunmadığında genelkurmay başkanı Yüksek Askeri Şuraya Başkanlık eder. Yüksek Askeri Şura üyelerinin terfi işlemleri ile ilgili konulardaki oy hakkı ve değerlendirme notu eş değerdedir. Genelkurmay ikinci başkanı aynı zamanda Yüksek Askeri Şuranın genel sekreteridir. GÖREV‹ a) Genelkurmay Başkanlığınca hazırlanan askeri stratejik anafikrin (Konseptin) tespiti ve gerektiğinde yeniden gözden geçirilmesi hususlarında görüş bildirmek; b) Silahlı Kuvvetlerin anaprogram ve hedefleri ile ilgili konularda görüş bildirmek; c) Silahlı Kuvvetlerle ilgili olup önemli görülen kanun, tüzük ve yönetmelik taslaklarını inceleyip görüş bildirmek; d) Başbakan, Genelkurmay Başkanı veya Milli Savunma Bakanının lüzum gördükleri hallerde Silahlı Kuvvetlerle ilgili diğer konular hakkında görüş bildirmek; e) Diğer kanunlarla verilen görevleri yapmak. TOPLANTI ZAMAN VE YER‹ Yüksek Askeri Şura her yıl olağan olarak iki defa toplanır. Olağan toplantılardan biri ağustos ayının ilk haftasında, diğeri genelkurmay başkanınca belirlenecek zamanda yapılır. Yüksek Askeri Şura genelkurmay başkanının istemi üzerine de o yıl içerisinde ayrıca toplanabilir. KARARLARIN G‹ZL‹L‹⁄‹ Yüksek Askeri Şura toplantıları gizli olarak yapılır. Görüşmelerin ve alınan kararların açıklanması veya yayınlanması yasaktır. Ancak açıklanmasına Yüksek Askeri Şuranın karariyle müsaade edilen konular genel sekreterlik aracılığı ile yayımlanır.
Kontrgerilla komutanlığından genelkurmay başkanlığına O
Sanki darbeciler yasal meflruiyete önem verirmifl gibi, TSK ‹ç Hizmet Kanunu'nun 35. Maddesi de¤ifltirilerek ordunun darbe yapmas› engellenmeye çal›fl›l›yor. CHP ve AKP birbirini 35.maddeyi de¤ifltirme konusunda s›n›yor. Acaba hangisi daha çok darbe karfl›t›, bu maddenin de¤ifltirilme-
sinde oynayacaklar› role göre belirlenecek. TSK’n›n darbeleri meflrulaflt›rmak için dayand›¤› iddia edilen TSK ‹ç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi flöyle: "Silahl› Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmifl olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumakt›r."
rgeneral Sebahattin Işık Koşaner üç yıllığına Genelkurmay Başkanlığı’na getirildi. Tıpkı kendisinden öncekiler gibi kendisi de, lehte ve aleyhte propagandaların ve efsane anlatımlarının konusu olmaya başladı. AKP yanlısı İslamcı liberal medyada Koşaner, darbeci geleneğin devamcısı olarak eleştiriliyor. Öte yandan ulusalcılar ise yeni efsane arayışlarını Koşaner’le sürdürme eğilimindeler. Onun “laiklik”, “ulus devlet” konusundaki kırmızı çizgileri anlatılıyor; insani duyarlılıkları ve Galatasaray sevgisi efsaneleştiriliyor. Kesin olan bir şey varsa o da Koşaner’in AKP-TSK uzlaşması çerçevesinde uzun süreliğine yapılandırılan TSK’nın yeni genelkurmay başkanı olduğudur. Işık Koşaner uzun süre komutanlığını yaptığı Özel
Harp Dairesi’nin (kontrgerillanın) başından Genelkurmay Başkanlığı’na yükselen ender askerlerden biri. Ayrıca Koşaner, kontrgerillanın Brüksel’de bulunan NATO karargahında da önemli görevlerde bulundu. Koşaner 1945 yılında İzmir'de doğdu. 1965 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1966 yılında Piyade Okulu'ndan mezun oldu. 1976 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı çeşitli birliklerde takım ve bölük komutanlığı, Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı'nda öğretmenlik ve Harekat Eğitim Subaylığı yaptı. 1978 yılında Kara Harp Akademisi'nden mezun olan Orgeneral Koşaner, kurmay subay olarak Genelkurmay Özel Harp Daire Başkanlığı emrinde çalıştı. İtalya'nın Napoli kentinde Güney Avrupa Müttefik Kuvvetleri
Komutanlığı (AFSOUTH) İstihbarat Dairesi'nde karargah subaylığı yapan Orgeneral Koşaner, 3. Ordu Komutanlığı Lojistik Başkanlığı Plan Koordinasyon Şube Müdürlüğü, Genelkurmay Strateji Kuvvet Plan Dairesi'nde Kuvvet Plan ve Program Şube ile Strateji Şube Müdürlüğü, 8. Piyade Tümen 131. Piyade Alay Komutanlığı, Genelkurmay Özel Harp Dairesi Kurmay Başkanlığı ve Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Orgeneral Koşaner, 1992 yılında tuğgeneralliğe terfi ederek bu rütbe ile Kara Kuvvetleri Lojistik Plan Daire Başkanlığı ve 1. Komando Tugay Komutanlığı (“Bordo Bereliler”in komutanlığı) görevi yaptı. *Bu yazı yazılırken Genelkurmay Başkanlığı’na kimin getirileceği henüz resmen açıklanmamıştı
13
TARİH 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
‹ K T ‹ D A R I N
G Ö Z Y A fi L A R I N D A N
D A M L A Y A N
T A R ‹ H
Ağlamak istiyorum sayın seyirciler ‹
ktidarlar, tarih boyunca halkı yönetmek için pek çok yönteme başvurmuşlardır. Bunlardan biri de kitleler karşısında gözyaşlarına boğulmak. Üstelik çoğu zaman da işe yarar. Ne de olsa ağlayana merhamet edilir
A
ncak bu merhamet neleri gizler? Biz de bu sayımızda tarihe akan gözyaşlarının ardına bakmaya çalıştık. Manipüle edilen kitleleri de gördük, egemenleri gözyaşı ile aklamaya çalışan tarihçileri de…
“Hem ağladı hem hepimizi ağlattı” ÖZEN TAÇYILDIZ
S
iyasette gözyaşı yakın zamanda Başbakan Erdoğan’ın gözyaşları vesilesi ile tartışma konusu oldu ülkemizde. Gerek Erdoğan gerek eşi Emine Erdoğan gerekse partililer, çeşitli vesilelerle “gözyaşlarına hakim olamıyorlar”. Gözyaşı dökmek, elbette Erdoğan’dan önce de bir siyaset yapma biçimi olarak yer alıyor Türk siyasal hayatında. Mesela, Erdoğan’ın selefi olduğu iddia edilen Adnan Menderes’in siyasetine de gözyaşı karışmış durumda. Adnan Menderes’in gözyaşlarının öyküsünü, onlara şahit birinden, İmam Hatip Liseleri’nin ilk mezunlarından İlahiyatçı Prof. Dr. Cevat Akşit’ten aktarıyoruz:* “Yüksek İslam Enstitüsü'nün açılması için Türkiye genelinden bütün dernek üyeleri, İmam Hatip mensupları Ankara'da toplanıp girişimlerde bulunmak istedik. O zaman 1957 yılıydı. Çok sıkıntılı bir dönemden geçiliyordu. Adnan Menderes hiçbir heyeti kabul etmiyordu. Grup başkan vekili amcama 'İmam Hatip Okulu’na hayır diyemem' demiş. Gittiğimiz grupta tam ters partiden adamlar da vardı ve giderken Menderes'in aleyhinde bile konuştular. 'Bizi rey için kabul ediyor' diyenler bile oldu. Adnan Menderes öyle bir konuştu ki hala unutamıyorum. ‘Bu memlekette iman, ahlak, İslam olmazsa biz ayakta duramayız. Bizim milletimizin mayası ahlaktır, imandır, İslam’dır. Eğer biz bugün ayaktaysak, aksakallı bir dedenin kucağında büyüdüğümüz için ayaktayız. Eğitim-öğretim
sahasında din konusuna önem veremiyoruz. Bunu laikliğe aykırı sayıyorlar. Arkadaşlarım beni yalnız bırakıyorlar’ dedi ve ağlamaya başladı. ‘Yalnızım, benim müsteşarım bile meşrıkı a'zam (masonların başkanı). Burnumun dibine bile böyle adamlar koydular. Yalnızım ama hayatım pahasına bile olsa İmam Hatip Okulları’nın yüksek kısmını açacağım’ dedi. Bir taraftan da sürekli ağlıyordu. O bizimle gelen ters düşüncedeki arkadaşlar bile ağlıyorlardı. Hem ağladı hem de hepimizi ağlattı. O sene Yüksek İslam Enstitüsü'nü açamadı. Yalnızım diyordu ya, bakanları bile
karşı çıktı açamadı. Başbakana rağmen açtırmadılar. Ertesi sene açmak nasip oldu. 59 öğrenciyle açılış yapılıyordu. Yusuf Türel (İlim Yayma Cemiyeti Başkanı), ‘Neden 59 kişiyle açıyorsunuz. Neden 600 kişi değil? Size her türlü imkanı sunmaya hazırız. Bina, maddi imkanlar her şeyi biz karşılarız. Gerekirse hocaların parasını da biz veririz. Neden 59 kişi’ diye Tevfik İleri’ye yüklendi. ‘Üstümüze gelmeyin, buna razı olun, bunu nasıl açtığımızı siz bilmezsiniz’ dedi ve ağladı. Akan gözyaşlarını hepimiz gördük. Hakikaten sonra İslam enstitüleri çoğaldı.” Menderes’in bir başka gözü yaşlı hatıratı ise, Osmanlı hanedanlığına ilişkin. Menderes, 1952'de NATO toplantısı için gittiği Paris'te, sınırdışı edilen Osmanlı hanedanının izini sürmüştü. Döndüğünde ise çabaları ile bir kanun çıkarılarak Osmanoğulları’nın kadın mensuplarının yurda dönüşüne izin verildi. Böylece Sultan II. Abdülhamid'in eşi Müşfika Hatun Sultan ve kızı Ayşe Sultan Türkiye'ye döndü, İstanbul’a yerleşti. Menderes’in onları evlerinde, gözyaşları içerisinde ziyaret ettiği anlatılır. Geçtiğimiz günlerde ise Erdoğan bakanları ile Ayşe Sultan’ın oğlu Osman Nami Osmanoğlu'nun cenaze törenine katıldı. Osman Nami Osmanoğlu, II. Abdülhamid'in hayatta iken dünyaya gelen son torunu ve yaşayan en yaşlı Osmanlı Hanedanı üyesiydi. Erdoğan da, bir süre tabuta omuz verdi. * Kısaltılarak alınmıştır. “İlk İmam Hatip Lisesi mezunları İstanbul’da bir araya geldi... Menderes’in Göz Yaşları”, Halil İbrahim Kurucan, Altınoluk Dergisi, Kasım 2008
Edmund Muskie
Gözyaşıyla dolan seçim sandığı ABD'nin eski d›fliflleri bakanlar›ndan Edmund Muskie, Demokrat Parti'nin 1972 y›l› seçimlerinde baflkan adayl›¤›na soyundu¤unda kar›s› Jane'in alkolik ve küfürbaz oldu¤una dair iddialar yay›lmaya bafllar. Kampanya s›ras›nda New Hampshire’da bu iddialara yan›t verirken a¤lay›nca kampanyas› çöker. Duygusal ve zay›f oldu¤u dolay›s›yla baflkanl›k görevini yürütemeyece¤i elefltirilerine "Onlar gözyafl› de¤il, eriyen kar tanesiydi" fleklinde karfl›l›k verse de kimseyi inand›ramaz. Ancak 2008'de ayn› yerde gözyafllar› bu kez ters etki yarat›r. Son baflkanl›k seçimlerinde partilerin adaylar›n›n belirlenece¤i ön seçimlerde Hillary
Clinton, ilk turda rakibi Obama karfl›s›nda hezimete u¤ram›flt›. First ladyli¤i döneminde baflta kocas› Bill Clinton'›n ihanetleri olmak üzere güç durumlarda duygular›n› belli etmeyen Hillary Clinton’›n, bir kad›n seçmenin “Nas›ls›n›z, zorlanm›yor musunuz” sorusunu yan›tlarken sesinin titreyip gözlerinin dolmas› ile a¤lama noktas›na gelmesi ona New Hampshire'daki ikinci turdan zaferle ç›kmas›n› sa¤lad›. Anketlere göre yenilmesi gerekirken yakalad›¤› bu sürpriz baflar›ya gözyafllar› ile ulaflt›¤› konusunda herkes hemfikirdi, gazetelerle haber ajanslar› bafll›klar› “A¤layarak kazand›, bir gözyafl› seçmenleri geri kazand›rd›” fleklindeydi.
Gözyaşı sultanları aklamıyor İ
stanbul’un 1453’te alınmasının ardından üç gün süren yağma sonucunda kentin harabeye döndüğünü ve İstanbul’da kalmayıp Edirne’ye, saraya geçen Sultan Mehmet’in (Fatih) giderken İstanbul için ağladığını yazar tarihi kaynaklar. Oysa hem Osmanlı savaş geleneğinin hem de kuşatmanın kendi özel şartlarının gereği, İstanbul’un düşerken böyle bir yağmaya uğrayacağı aşikardı. İstanbul’un fethinde de ilk hücum eden birlik, Azaplar, Osmanlı ordusunda savaş düzeninin en önde ve düşmanla temasa ilk sürülen birliğiydi. Yaşı geçmiş, bekar, yoksul ve hayatta hiçbir kazanma umudu kalmamış insanlar olan Azaplar, hayatta kalır ve kuşatmayı yarıp kente girebilirlerse ilk ganimetleri onlar toplayacaktı. Ancak ilk hücumlarda büyük bir direnişle karşılaşıp geriye çekilenlerin akıbeti ise yeniçeriler tarafından öldürülmekti. Bu nedenle Azapların tercihi sınırlıydı. İstanbul’un fethinde savaşan Grek, Slav, Macar, İtalyan Azaplar, Fatih’in verdiği yüksek maaş ve vaat ettiği ganimetler nedeniyle savaşmaya hazırlardı. Ancak büyük kısmı büyük ganimetler peşinde koşarken hücumda ya da kaçarken, geriye dönmelerini önlemek isteyen silah arkadaşlarının palalarıyla parçalanarak öldü. Öte yandan Fatih’in karşısında sadece Bizans devleti değil, kuşatmayı kaldırma yanlısı Veziriazam Çandarlı Halil ve ulema da vardı. Devlet içinde mutlak bir otorite olan Çandarlı Halil, kesinlikle fethe karşı çıkıyor ve bir Avrupa Haçlı ordusunun 1444’te Varna’ya kadar gelmiş olduğunu hatırlatıyordu. Ayrıca İstanbul alınırsa rakibi Zaganos lehine, kendisinin iktidardan düşeceğini hesaplıyordu. Dolayısıyla, bu iki nedenle Çandarlı,
elinden geldiği kadar fethe karşı çıktı. Gerçekten de, kuşatma devam ederken güçlü bir Venedik donanması yoldaydı ve Macar tehdidi devam ediyordu. 20 Nisan’da erzak ve silah getiren üç Ceneviz ve bir Bizans gemisi Osmanlı donanmasını yenerek zincir ötesine Haliç’e başarıyla girmiş, bu deniz yenilgisi ordunun şevkini kırmıştı. Böyle gerilimli bir durumda toplanan son mecliste genel saldırı kararı alındı ve yağma kararı ilan edildi, kararı öğrenen ordu büyük şenlik yaptı. Yağma haberini bizzat Fatih’in verdiğini yazan Nicolo Barbaro, Fatih’in konuşmasını da aktarır: “Bir kez kentte her çeşidinden büyük bir servet var; bazısı asillerin sarayında, bazısı güçlülerin konağında, bazısı sıradan insanların evinde ve en iyileri ve en bolu da, altın ve gümüşten yapılmış veya değerli taşlardan, pahalı incilerden oluşan adaklar olarak kiliselerde duruyor. Ayrıca muhteşem döşemelerden oluşan bir büyük servet var; diğer bütün eşyalar ve döşemeler bir yana bunların hepsi sizin olacak!” İstanbul düştükten sonra Fatih, Edirne’deki sarayına döner ve İstanbul’dan çıkarken, verilen izinle, kentin nasıl bir harabeye dönüştürüldüğünü görür. Bütün kaynaklar, İstanbul’dan Edirne’ye giderken İstanbul için ağladığını yazar. Her ne kadar Fatih’in İstanbul’u sulhen teslim almak istediği, bunun için İslam kanununa göre üç kez teslim olma teklifi yapıldığı ve imparatorun teslim teklifini reddi üzerine yağma ilanının zorunlu olduğu ifade edilse de Osmanlı savaş geleneği bu temel üzerine kuruludur. Dolayısıyla yağmanın kaçınılmaz olduğunu Fatih’in bizzat bilmemesi pek mümkün görünmüyor.
Osmanlı devlet geleneği içinde yer etmiş kimi katı uygulamalar zamane insanının makul karşılaması için tarihçiler tarafından gözyaşlarıyla yıkanıyor. Fatih’ten Yavuz’a pek çok sultanın sert mizaçlarına(!) gözyaşları eşlik ediyor
Bizans’a yard›m getiren gemilenin kuflatmay› yararak Haliç’e girmesini izleyen Fatih’in öfkesinden at›n› denize sürdü¤ü söylenir. Belli ki kazanmak için her bedele haz›rd›r
B
eraberinde pek çok trajedi ve gözyaşı getireceği aşikar olan ancak ifasından geri durulmayan bir başka Osmanlı devlet geleneği ise “kardeş katli”. Yani tahta geçen şehzadenin “devletin bekası için” kardeşlerini ve onların çocuklarını öldürtmesi hatta bunun yasal hale getirilmesi. Elbette padişah henüz hayattayken padişahın gözdesi şehzadelerin diğer şehzadelerin destekçileri tarafından öldürülmesi de oldukça yaygındı ancak bu ölümler çoğu kez normal ölümler olarak kayda geçmiştir. Örneğin II. Murat’ın gözde şehzadesi Alaattin’in beklenmedik bir biçimde ortadan yok olması, Mehmet’e (Fatih) taht yolunu açarken onun gözde şehzadesi Mustafa’nın da beklenmedik bir zamanda, hamama girip fenalaşarak ölmesi, Beyazıt’ın taht yolunda rakiplerini azaltır. Kardeşlerinin ölümüyle kendilerine taht yolu açılan şehzadeler aynı geleneğin gereğini kendileri de yaşayacaklardır. Fatih zehirlenerek ölürken kardeşi Mustafa’nın ölümü ile kendisine taht yolu açılan Beyazıt ise, bu defa bir katle gerek kalmadan, oğlu Yavuz Selim tarafından tahtan indirilir. Bununla yetinmeyen Yavuz Sultan Selim, Manisa’da bulunan kardeşi Korkut Çelebi’ye, fikrini öğrenmek için, bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırır. Şehzade Korkut’un, mektu-
plara olumlu cevaplar vermesi üzerine de Manisa kuşatılır. Yerini keşfeden Türkmenlerin ihbarı üzerine Bergama yakınlarında yakalanan Korkut Çelebi, 1513’te Bursa’ya götürülürken öldürülür. Kaynaklar, Yavuz Selim'in, Korkut Çelebi'nin idamı esnasında adeta çocuklar gibi ağladığını, öldükten sonra da tabutunun altına girdiği ve "Ey kardeşim! Ne sen böyle yapsa idin, ne de ben böyle yapmak mecburiyetinde kalsaydım!" diyerek ağladığını kaydederler. Korkut Çelebi'nin ölümü üzerine üç günlük genel bir matem ilan eden Yavuz Sultan Selim, kardeşinin saklandığı yeri haber veren Türkmenlerden bazılarını da öldürtür. Öte yandan, şehzadelerin böyle beklenmedik bir biçimde öldürülmelerinin sadece şehzadelere yönelik senaryolar olmadığını göz ardı etmemek gerekir; Alaattin’in öldürülmesi Murat’a ve Mustafa’nın öldürülmesi de Mehmet’e uyarı yerine geçer aslında. Her iki padişah da tahtlarına yönelik tehlikeyi sezerler. Nitekim oğullarının ölüm haberleri gelince göğüslerini döverek, kendilerini yerlere atarak günlerce ağlarlar. Özellikle Fatih’in, Mustafa’nın ölümüne çok üzüldüğü, Mustafa’nın ölümünü anladığı an kendisini yerden yere attığı, tahtaların arasından bulduğu tozları başına sürdüğü, önce yüzünü, sonra göğsünü ve daha sonra da kalçalarını döverken yüksek sesle ağıtlar döktüğü anlatılır.
14
BİLİM-SPOR 6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Atletizm şampiyonasının ardından BORA AT‹K
İ
spanya’nın Katalan şehri Barcelona’da 20. Avrupa Atletizm Şampiyonası 27 Temmuz – 1 Ağustos tarihleri arasında yapıldı. Bu prestijli müsabaka Türkiye Atletizm dünyası için birkaç açıdan önemlidir; ancak bu konuya gelmeden önce atletizm hakkında biraz bilgi verelim. Aslında her şey insanoğlunun avcılık toplayıcılık yaptığı dönemlerde hayatta kalması için doğa ile verdiği mücadele ile başlar. Koşma, atma, atlama gibi hareketler bu dönemde hayatta kalabilmek için insanoğlunun temel hareketleri arasındadır. Ne zaman ki toprak ekilmeye başlandı ve insanlar yerleşik hayata geçti, o zaman insanoğlunun hayatta kalabilme mücadelesi dışında sahip olduğu fazladan zaman ortaya çıktı, bu serbest zamandı. Serbest zamanda insanlar avcılık-toplacılık döneminde vahşi doğa ile girdiği mücadelede yaptığı hareketleri birbirlerine zarar vermeden yapmaya başladı ve spor da böyle doğdu. Tabii ki bu sporların başında atletizm yer aldı. Atletizm içindeki hemen hemen her branş insanoğlunun doğa ile girdiği mücadelenin barışçıl bir kopyasıdır. Bilinen ilk atletizm oyunlarının M.Ö. 1453 yılında Yunanistan’da Pallas Athena’nın şerefine yapıldığı söylenir. Atletizmin gelişmesinde Antik olimpiyatların özel bir yeri vardır. Antik Yunan Kent Devletleri, her yılın bağ bozumu döneminde savaşmama kararını aldıklarında olimpiyatlar da doğmuş oldu. İlk
Olimpiyatlar M.Ö. 766 yılında yapılırken, yarışma programında, bugünkü atletizm yarışma dallarının birçoğunun yer aldığı görülmektedir. Bu yarışmalar: Bir Stadyum boyu koşu (Dromos koşusu= 192.277m), iki stadyum boyu koşu (Dialos koşusu), uzun mesafe koşusu (24 stadyum boyu), pentatlon (Beşli yarışma). Olimpiyatların en önemli yarışması sayılan pentatlon; disk atma, uzun atlama, cirit atma, bir stadyum boyu koşu ile güreş yarışmalarından meydana gelmekteydi. Oyunlara sadece özgür erkek vatandaşlar çıplak olarak katılabilmekteydiler. Müsabakaları kazananların zeytin dalından bir taç ile ödüllendirildiği söylenir. Köy ve kasabalarına dönen bu şampiyonlar orada kahraman ilan edilirlerdi. Olimpiyatların, Romalıların Yunanistan’ı işgal etmesi ile şeytan işi denilerek MS 393’te I. Theodosius tarafından yasaklandığı tahmin edilmektedir. Çünkü I. Theodosius bütün pagan kültürünü Hıristiyanlık adına yasaklamıştı. Aradan geçen yüzlerce yıldan sonra 1896’da Atina’da ilk modern olimpiyatlar düzenlendi. Kadın atletler 1928 Amsterdam Olimpiyatları’ndan itibaren yarışmalara katıldı. Bugün atletizm atma, atlama ve koşu genel başlıkları altında toplan 24 farklı branştan oluşmaktadır. Avrupa, Dünya Atletizm Şampiyonası ve Olimpiyatlar’a katılabilmek için Uluslararası Amatör Atletizm Federasyonu’nun (IAAF) açıkladığı katılım barajlarının sporcular tarafından önceden geçilmesi gerek-
‘Atletizm’ kelimesi Yunancada kavga, müsabaka veya mücadele anlam›na gelen “athlon”’dan gelmektedir. Atlet ise yunanca yar›flma anlam›ndaki ‘Athos’ sözcü¤ünden gelir ve atletizm yar›flmalar›na kat›lan sporcular›n genel ismidir. mektedir. Bu yüzden bazı ülkeler bir iki bazıları ise onlarca sporcu ile müsabakalara katılır. Bu açıdan baktığımızda 2010 yılındaki Avrupa Şampiyonası’nda erkek sporcularımızın maraton, yürüyüş, gülle-disk-cirit ve çekiç atma, üç adım-uzun-yüksek atlama ve sırıkla yüksek atlama, 110-3000m engelli, 800-1500m müsabakalarında yer alamadığını, sadece 100-200m, 400m engelli, 5000-10000m ve 4x100 de yarışmalara katılabildiklerini görmekteyiz. Erkeklerde sadece 5000m
yarışında iki atletimiz finale kadar çıkma başarısını göstermiş olsalar da sonuçta pek başarılı olmadılar. Kadınlarda maraton, yürüyüş, 800m, uzun-üç adım ve sırıkla yüksek atlama, gülle-disk-cirit ve çekiç atma müsabakalarında yarışabilecek katılım barajını aşmış sporcularımızın olmamasına karşın, yarışan sporcuların başarıları şimdiden tarihte yerini aldı. Önce 10.000m de Elvan Abeylegesse sonra 100m engellide Nevin Yanıt ve 5000m de Alemitu Bekele Degfa şampiyon olarak altın
madalyaya ulaşırken, Elvan 5000m’de gümüş madalya alarak en fazla madalya kazandıran sporcu oldu. Ayrıca Aslı Çakır 1500m’de beşinci, Meryem Erdoğan 5000m’de yedinci ve Burcu Ayhan yüksek atlamada dokuzuncu oldu. Oyunlarda belki de en önemli başarılarımızdan biri tarihimizde ilk kez yüksek atlama dalında kadınlarda finale kalmamızdır. Gerek Burcu gerekse Nevin’in başarısında farklı olan özellik her ikisinin de Mersin’de atletizme başlamış, antrenmanlarını
çocukluklarından itibaren burada ve aynı antrenör ile yapıp, her ikisinin de teknik özelliği yüksek olan branşlarda yarışmalarıdır. Bu örnek, uzun süreli ve sistematik bir yaklaşım ile ele alındığında bu topraklarda zengin kültürüne paralel olarak farklı branşlarda yetenekli atletlerin çıkabileceğini göstermektedir. Bugün elde edilen başarılar ise ülke genelinde var olan bir modelin ürünü olmaktan çok özverili birkaç antrenörün çabasına bağlıdır. Bu yüzden de elde edilen başarılar keskin iniş çıkışlar göster-meye meyillidir. Uzun soluklu ve daha kapsamlı başarılar için ülke genelinde yetenek seçimi projelerinin hayata geçmesi önemlidir. Ancak atletizmde gelişmiş ülkelerin aksine, ülkemizde henüz yetenekli sporcuları bulup onların yeteneğini yönlendirecek sistematik modeller kurulabilmiş değildir. Bazı üniversitelerin yetenek modeli olduğunu iddia ettiği çalışmalar ise boy, kilo ve bir iki atma, atlama ve koşu derecesini ölçmekten öteye gidememektedir. Federasyonun projeleri ise yetenekli sporcuların erken yaşlarda aşırı antrene edilip, başarı göstermeleri gereken ileri yaşlarda yok olmalarıyla ve yaşı küçültülmüş sporcuların, yeteneklilerin önüne geçip yok edilmeleri ile sonuçlanmaktadır. Bütünsel olarak ele alındığında geçmişte ve bugün böyle bir süreç ciddi anlamda henüz yaşanmamış olmakla birlikte, bu konuda olumlu örnekleri yaşatabilecek iradeler atletizm camiasında mevcuttur ve meyvelerini vermeye başlamıştır.
BİLİM Bilimsel düflüncenin do¤uflu -13: Mikolaj Kopernik 1473’te Polonya’n›n Torun kentinde do¤an Mikolaj Kopernik temel e¤itimini tamamlad›ktan sonra 1492’de matematik ve astronomi konular›nda uzmanlaflt›. 1494 y›l›nda evine dönen Kopernik, baflpiskopos olan amcas›n›n etkisiyle dini e¤itim için ‹talya'ya gitti. 1501'de hukuk fakültesine devam etmekte iken, t›p fakültesine bafllamak için tekrar ‹talya'ya geri döndü. Burada çal›flmalar›na devam etti. Kopernik, dünyan›n ve di¤er gezegenlerin günefl etraf›nda döndükleri kural›n› aç›klam›flt›r. Kopernik kendisini bilim dünyas›n›n çok önemli bir insan› haline getiren bu çal›flmas›yla evrene ait bütün düflüncelerin yeniden ele al›nmas›n› ihtiyaç haline getirdi. Heliosentrik (günefl merkezli demektir) teori bugün Kopernik teorisi olarak da adland›r›l›r. Yeni astronominin kurucusu kabul edilen Kopernik, fikirlerini ancak ömrünün sonlar›nda aç›klayabilmifltir. Sebepleri ise kendisinin bunlar›n do¤ru oldu¤una yeterince emin olmamas› ve din adam› olmas› sebebiyle kiliseden çekinmesidir. O dönemin H›ristiyan din adamlar›na göre Hz ‹sa’n›n emriyle günefl sabit durmaktayd› ve dünya tepsi gibi düz idi. Aksini düflünenler ise cehennemlikti. O dönemde, kiliseye karfl› ç›kanlar›n ateflte yak›lmas›na hükmedilirdi. Ömrünün sonlar›na do¤ru sa¤l›k problemleri yaflayan Kopernik'in din adamlar›ndan korkusu kalmam›flt›. Art›k fikirlerini rahatça aç›klayabilir, yazd›¤› kitab›n› ortaya ç›karabilirdi. Papa'ya kitab›n› göndererek flu mektubu yazd›: "Aziz peder, kitapta yaz›lanlar› okuyanlar›n hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düflüncelerine ald›rmayan, fikirlerini savunan biri olamam›fl›md›r. Etraf›n tepkisinden, bafllad›¤›m hususlardan vazgeçmeye niyetlendi¤im olmufltur. Fakat çekingenli¤i üzerimden atarak çal›flmalara devam ettim. Yazd›klar›m› tenkit edenler olursa onlara ald›rmayaca¤›m ve saçma kabul edece¤im..." Kopernik en önemli eserinde "De revolutionibus orbium coelestium" heliosentrik teorisini detayl› anlatt›. Astronom, doktor ve papaz olan Kopernik, 1543 y›l›nda Frombork'ta öldü.
Yaz kabusu sivrisinek Yaz gecelerini kabusa çeviren ve yaydıkları hastalıklarla milyonlarca insanı öldüren sivrisinekleri yakından tanıyalım
S
ivrisinek, çift kanatlılar (Diptera) takımının Culicidae familyasından kan emici zararlı böceklerin ortak adıdır. Sivrisinekler tam başkalaşımlı böcekler olup 4 evreden geçerler: Suda geçen yumurta, larva, pupa evreleri ile karada geçen ve ergin evre. Sivrisinekler doğru bilinenin aksine kışın da hangi evrede olursa olsun yaşayabilir. Yumurtadan çıkan sivrisinek yavruları (larva ve pupa), büyüme evrelerini tamamlayabilmeleri için küçük bir su birikintisine ihtiyaç duyar. Bu, çamurlu bir yağmur suyu, bataklık, çeltik, havuz suyu ya da teneke kapta birikmiş bir su bile olabilir. Sivrisinekler durgun suları tercih eder; çünkü bu sular, içerdikleri fotosentez yapabilen bitki öbekleri sayesinde, oksijence zengindirler. Bir sivrisineğin kan emmek için konukçusunu nasıl bulduğu tam olarak bilinememektedir. Kanda bulunan aminoasitlerin ve amonyağın karışımı cezbedicidir. En iyi cezbetme etkisinin nem ve
sıcaklık olduğu bilinmektedir. Sivrisinekler kan taşıdıkları için hastalık bulaştırma riskleri vardır. Örneğin sarı humma, fil hastalığı ya da sıtma gibi parazit hastalıklarını taşıyabilirler. AIDS'e sebep olan HIV virüsü ise bu canlılarda gelişme ortamı bulamaz. Virüsler sivrisinekler tarafından taşınmaz. MÜCADELE YÖNTEMLER‹ Sivrisineklerle böcek ilacı kullanmadan, doğal korunma ve mücadele yötemlerinden bazıları şöyle: “Evinizde ve terasınızda sarı ampüller kullanabilirsiniz. Sivrisinekler üzerinde itici bir etkisi vardır. Bahçeniz cıvarında kalıcı su birikintileri olmamasına dikkat edin. Bahçenize ya da evinizin etrafına sivrisinekler için itici etkisi olan fesleğen, sardunya, nane, defne, biberiye, lavanta, pelin otu, sarmısak ekebilirsiniz. Fesleğen, okaliptüs, limon, sedir, sardunya, bergamot gibi bitki yağlarını badem yağı ile karıştırıp vücudunuza sürebilirsiniz. Sivrisineklerle etkin mücadele
için önce bölgedeki üreme yerleri tespit edilmeli, larvalar ile uçkunların hangi böcek öldürücülerine duyarlı veya dirençli oldukları ve hangi mücadele yöntemlerinin kullanılabileceği belirlenmelidir. Geçmişte, sivrisineklerle mücadele etmenin yolu bataklığı kurutmak, yani üreyebilecekleri su kaynağını yok etmek olarak düşünülürdü. Ancak bu eylemin doğanın ekolojik dengesini bozarak birçok canlı türünü olumsuz etkilediği görülünce terk edildi. Bugün için en etkili mücadele yöntemleri sivrisineğin larva evresine yönelik olanlar. Bu yöntemlerden ilki sivrisineklerin yumurta bıraktıkları ve hiç kurumayan durgun su kaynaklarına gambusia cinsi balık bırakmak. Bu balıkların tek dezavantajı kültür balıklarının yumurtalarını da yemeleri. Diğer yöntem de sivrisineklerin ürediği su kaynaklarına belli aralarla larvasit denen bazı ilaçların uygulanması. Bu yöntemin çevreye zararı sınırlı, etkinliğiyse yüksektir. Gelelim şu anda Türkiye'de en
Kaynak: Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok, Sivrisineklerle nas›l mücadele edilmez? yoğun olarak kullanılan sisleme yöntemine. Gelişmiş ülkelerde neredeyse hiç kullanılmayan bu yönteminin verdiği zararlar, sağladığı yararlardan çok daha fazla. Sonuçta hepsi birer zehir olan bu ilaçlar sadece sivrisineklere değil arı, yarasa, kuş gibi çok sayıda canlıya zarar vererek ekolojik dengeyi bozuyor. Ev ve işyerlerinde ilaçlama yapan şirketlerin iddia ettikleri gibi "insan sağlığına tamamen zararsız" bir böcek ilacı
bulunmadığı, ayrıca bazılarının insana çok zararlı olduğu veya doğadan uzun süre yok olmadığı bilinmelidir. Bu zehirlerin herhangi bir denetim veya hukuki düzenleme olmaksızın uygulanabilmesi tüyler ürpertici. Üzerinde hiç durulmayan önemli bir konu da sisleme sonucu düşük dozda insektisite maruz kalan sivrisineklerde gelişecek insektisit direnci; yani bugün yeterli olan öldürücü dozun yarın yetersiz kalması.
DENEME - YANILMA - ÖĞRENME Ufacık taş suya batıyor, koca gemi nasıl yüzüyor? Malzemeler: Alüminyum folyo, makas, su, kase, madeni para
Kocaman gemilerin yüzebildiğini görünce, küçücük bir taşın suya batmasını insanın aklı almıyor. Elbette, “yoğunluk” kavramını bilmiyorsa! Birim hacimdeki madde miktarı yoğunluk olarak adlandırılıyor. Bir madde, diğerinden daha az yoğunsa onun üzerinde yüzebiliyor. Peki, bu bilgi bize gemilerin yüzdüğünü açıklıyor mu? Basit bir deneyden sonra her şey yerli yerine oturacak.
Kâsenin içine su doldurun. Alüminyum folyodan aynı büyüklükte iki parça kesin. Parçalardan birinin içine bir madeni para koyup, folyoyu top haline getirin. Diğer parçaya da kayık biçimi verin. İkisini de suya bırakın. Top halindeki alüminyum folyonun bir taş gibi battığını göreceksiniz. Kayık formundaki alüminyum folyo yüzecek. Bir eşitsizlik
olduğunu düşünüyorsanız, kayığın içine bir madeni para koyun. Ne oldu? Kayık yüzüyor mu, battı mı? Kayığın yüzdüğünü göreceksiniz, tıpkı bir gemi gibi. Bu nasıl oldu? İçinde madeni para olan alüminyum topunun yoğunluğu suyun yoğunluğundan büyük olduğu için batar. Peki, içinde madeni para olan alüminyum kayığın yoğunluğu
içinde madeni para olan alüminyum topla aynı değil mi? Evet, aynı; ancak kayık formunda hava da devreye girer. Havanın yoğunluğu çok azdır. Bir maddenin yoğunluğu, kütlesi hacmine bölünerek bulunur. Hava, alüminyum ve madeni paranın toplam kütlesi, aynı hacimdeki suyun kütlesinden düşüktür. Şimdi kocaman gemilerin nasıl yüzdüğünü anlamak daha kolay, değil mi?
KÜLTÜR SANAT
15
6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
Karadeniz coflacak
Çizgilerle 12 Eylül
Bu yıl 7.’si düzenlenecek olan Halkevleri Kemalpaşa Halk Festivali 6-7-8 Ağustos’ta gerçekleştirilecek. Festivalde bölgede müzik yapan yerel gruplarının yanı sıra Samsara ve Hilmi Yarayıcı sahne alacak. Festival kapsamındaki “Doğu Karadeniz Su Hakkı Forumu”nda ise HES'ler tartışılacak.
51 çizer karikatürleriyle 12 Eylül’ü anlatıyor. Karikatürler Eylül ayında darbenin 30. yıldönümünde büyük şehirlerle birlikte 30 il ve ilçede sergilenecek. Sergi, Saat Kulesi Karikatürcüler Grubu, Homur mizah dergisi ve Devrimci 78’liler Federasyonu organizasyonuyla gerçekleşiyor.
Adalar’da festival Adalar Belediyesi’nin düzenlediği, İstanbul Adalar Kültür ve Sanat Festivali sona erdi. Etkinlikte kardeş şehir ve ada yemekleri sunuldu. Berk Özbek, Buzuki Orhan Osman gibi isimlerin yanı sıra “Laogrifiko Musio Orestiadas” müzik, koro ve dans grubu da sanatseverlerle buluştu.
Ustalar›n senaristi öldü Sinema tarihine mal olmuş 'Bisiklet Hırsızları', 'Leopar' gibi filmlerin senaristi Suso Cecchi D'Amico, 96 yaşında hayata veda etti. Başta Visconti olmak üzere büyük İtalyan yönetmenlerle çalışan D’Amico, 1994’te Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan onur ödülünü almıştı.
Bu tartışmada haklı kim? Yavşaklık, yıllar önce engin sanat birikimine sahip burjuvazinin aşağıladığı ve avam gördüğü arabeskin bugün ağzında puro ile “batsın bu dünya” diye Kuruçeşme Arena’da söylenmesidir T. VOLKAN ASLAN
A
rabesk bir müzik türü olarak kabul edilse de edilmese de Türkiye’de müzik alanında üzerine en çok fikir yürütülen konu olma özelliğini hiçbir zaman yitirmiyor. Kimine göre halk müziğinin değişik bir uyarlaması kimine göre Klasik Türk Müziğinin yozlaşması kimine göre Arap kimine göre pop… Türkiye’de yapılan her müziğin kalıbından biraz almış veya tersi her müziğe biraz kendinden vermiş. Ne olursa olsun bu topraklarda dinlenirliğini hiç yitirmemiş. Müzikal olarak bakıldığında halk müziğinin ve sanat müziğinin kaba bir tabirle macunlandığı, arap ritmi ve melodilerinin de kendine yer bulduğu bir müzik çeşidi. Herhangi bir müzik türü gibi güzel de yapılabilir kötü de yapılabilir. Fazıl Say’ın gözleri bir anda arabeske çeviren sözleri tarz olarak yeni olsa da içerik olarak yeni bir durum içermemektedir. Arabesk’in bir kültür olarak insanların yaşamına nüfuz etmesi yıllar öncesinin hikâyesidir. Umutsuz, çaresiz, kaderci bir kültürün
müzikal yansımasıdır. Halka umut ve isyanı öğütleyen müziklerin yasaklandığı, kaderci ve kederci müziklerin empoze edildiği, isyanın kendi içinde gözyaşları ile eriyip gitmesini destekleyen bir zihniyetin ürünüdür. Ancak kabul edilse de edilmese de bu toprakların içinde barındırdığı duygulara sahiptir. Bu topraklarda var olan bir dile sahiptir. Anadolu’nun bütün türkülerini umut dolu kabul etmek, sanat müziğinin tamamını eşi bulunmaz ilan etmek, batı müziğini ulaşılmaz noktalara getirmek en az arabeski beslemek kadar sıkıntılı bir davranış şeklidir. Bu ülkede sanat müziğini halk müziğini yasaklayarak, bir tarafta batı konservatuarları kurdurmak kadar yanlış bir tavırdır. Dünyada hiçbir müziği dinlemek bir zaaf değildir. Ancak ne dinleyeceğini seçmek bir eğitim işidir. Arabesk’in toplumsal ve müzikal yansımalarını değiştirmek veya doğrulaştırmak ise bir örgütlenme işidir. Sanatı halktan bağımsız ütopik bir biçimde ele almak yanlıştır. Gençlerin çoğunun işsiz, umutsuz olduğu en zaruri ihtiyaçlarının bile karşılanmadığı bir ülkede müziğin de bir dili olacaktır. Bu çaresizliği söyleyen dil-
leri, çareler için mücadele etmeye çağıran, bugünden alıp yarına taşıyan müzik ilericidir, aydınlıktır, çağdaştır; türü ise önemli değildir. Yavşaklık ise yıllar önce engin sanat birikimine sahip burjuvazinin aşağıladığı ve avam gördüğü arabeskin bugün ağzında puro ile “batsın bu dünya” diye Kuru Çeşme arenada söylenmesi, kaset satma uğruna arabesk nostaljilerinden medet umulmasıdır.
“Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı ‘yalan dolanla’ doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum” diyen Say, daha önce “Sağır olduğum gün ben de arabesk müzik dinlemenin keyfini doya doya çıkaracağım” demiş; arabesk müziğinin ünlü ismi Orhan Gencebay da “Fazıl Say bizim için çok önemli bir sanatçıdır, çok değerlidir. Bu sözün onun tarafından söylendiğine inanmak istemiyorum” diyerek tepki göstermişti.
Munzur Festivali sona erdi
Bakanlığın baskısıyla 'Fotoğraf'a sansür K
azım Öz’ün yönettiği ve Polonya’da düzenlenen Era New Horizons (Yeni Ufuklar) Film Festivali’nde gösterilmesi planlanan “Fotoğraf” adlı film, festivale destek sağlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın festival yönetimine uyguladığı baskı nedeniyle festival programından çıkarıldı. Polonya’da görevli kültür ataşesi aracılığıyla filmin siyasi içeriği bahane edilerek festival yönetimine filmin programdan çıkarılması için sözlü baskı yapıldığı öğrenildi. Kazım Öz, 'Fotoğraf' filmine uygulanan sansür nedeniyle son filmi 'Şavaklar'ı festivalden çekti. 2008 yılında da Hüseyin Karabey’in “Gitmek” adlı filmine İsviçre’de düzenlenen ‘Culturescapes-Türkei’ etkinliğinde Kültür Bakanlığı’nın baskısıyla sansür uygulanmıştı. Yeni Sinema Hareketi, Kazım Öz'ün filminin, bakanlığın uyguladığı baskı nedeniyle festival programından çıkarılmasını kınayan bir bildiri yayınladı. Bildiride, Kazım Öz’ün “Şavaklar” adlı filmini festivalden çekerek sansüre karşı gösterdiği tepkiye destek verdiklerini belirten sinemacılar, bakanlık yetkililerden açıkça sansür anlamına gelen bu uygulamayla ilgili açıklama yapmalarını talep etti. Yeni Sinema Hareketi şu isimlerden oluşuyor: Aslı Filiz, Belma Baş, Belmin Söylemez, Derviş Zaim, Emre Yeksan, Haşmet Topaloğlu, Hüseyin Karabey, İnan Temelkuran, Mahmut Fazıl Coşkun, Mehmet Eryılmaz, Murat Düzgünoğlu, Nadir Öperli, Nida Karabol, Orhan Eskiköy, Özcan Alper, Özgür Doğan, Pelin Esmer, Selim Evci, Serkan Acar, Serkan Çakarer, Sevilay Demirci, Seyfi Teoman, Seyhan Kaya, Tarık Tufan, Tolga Esmer, Yamaç Okur
Dersim’de 10. Munzur Kültür ve Doğa Festivali sona erdi. Türkiye’nin dört bir yanından 10 binlerce kişi Munzur Festivali için Dersim’de buluştu. Festivalin açılışı Kışla Meydanı’nda yakılan meşaleyle başladı. Burada Seyit Rıza’nın heykelinin açılışı yapıldı. Festival boyunca kent merkezlerinde ve ilçelerde toplu kahvaltılar, söyleşi ve paneller, konserler ve tiyatrolar sahnelendi. Şiir dinletileri ve resim sergilerinin yapıldığı festivalde belgeseller dikkat çekti. Etkinlikler arasında Nezih Ünen'in yönettiği "Anadolu'nun Kayıp Şarkıları" filmi, Kazım Öz’ün “Son Mevsim Şavaklar” belgeseli ve yazar Muzaffer Oruçoğlu'nun resim sergisi yer aldı. TMK MA⁄DURU ÇOCUKLARA fiARKILAR Munzur Festivali’nde Grup Yorum, Aynur Doğan, MetinKemal Kahraman, Grup Munzur, Burhan Berken, Emre Saltık, Ferhat Tunç, Pınar Sağ, Agire Jiyan ve İlkay Akkaya gibi sanatçılar TMK Mağduru Çocuklar adına şarkılarını seslendirdi. 30 Temmuz günü ‘Kadınlar Yürüyecek Dünya Özgürleşecek’ sloganı ile bir araya gelen kadınlar çeşitli etkinlikler düzenledi. Etkinlikte düzenlenen; “Biz kadınlar, tecavüz kültürünü deşifre ediyoruz” paneline BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve yazar Sibel Özbudun konuşmacı olarak katıldı. “Muhataplık ve demokratik özerklik” adlı panelde; Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) Av. Uğur Yeşiltepe , Ahmet Türk, BDP Tunceli
Milletvekili Şerafettin Halis, ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Barış Meclisi'nden Ayla Yıldırım konuşmacı olarak yer aldı. OPERASYONLARA VE BARAJLARA KARfiI YÜRÜYÜfi Munzur Festivali’nde “Barajlar ve Çözüm Önerileri", "Dersim’de Çevre Sorunları”, “Kürt Sorununda Muhataplık Konusu ve Demokratik Özerklik” başlıklı paneller düzen-
lendi. Ayrıca on binler festival süresince "Barajlara ve Operasyonlara Karşı Munzur Yürüyüşü" gerçekleşti. Dersim'e çeşitli illerden ulaşmaya çalışanlar zaman zaman sıkıntılar yaşadı. Festival için İstanbul'dan Dersim'e gelen bir yolcu otobüsü yolda teknik bir arıza nedeniyle alev aldı. Yolcular tahliye edilirken, Malatya Belediyesi'ne ait itfaiye aracı otobüsteki yangını söndürdü.
Foça’da rock festivali Rock müzi¤inin efsane isimlerinin kat›l›m›yla bu y›l ikincisi düzenlenen ‘Rock Tatil’i sona erdi. ‹zmir Foça’da Çarflamba günü bafllayan festivalde Kurban, Çilekefl, Demirhan Baylan ve Deli Gömle¤i’nin de aralar›nda bulundu¤u grup ve sanatç›lar sahne ald›. Gece geç saatlere kadar süren konserlerde ilk gün Kurban ve U.D.O festivale damgas›n› vurdu. Son albümü ‘Sahip’ten parçalar seslendiren Kurban, zaman zaman seyircilere espriler yaparak onlar› güldürdü. Yaklafl›k iki saat süren performans›nda referandum sürecine de gönderme yapan grubun solisti, ‘’Referandum öncesi s›rtlanlarla, insanlar› ay›rmaya bafllad›n›z m›?’’ diyerek ‘Hay›r’ isimli flark›lar›n› seslendirdi. Bu arada Türkiyeli Havy Metal grubu Murder King de sahnede referanduma gönderme yapt›. ‹lk günün son sahne performans›yla güçlü ve dinamik sesiyle rock’›n sert rüzgârlar›n› estiren U.D.O geceyi coflturan isim oldu. ‹lerleyen yafllar›na ra¤men sahnede iki saat kalan grup alk›fllarla sahneyi terk etti. ‹kinci gün ise sahnede, Primal Fear ve W.A.S.P üyeleri rock müzik severlere coflkulu saatler yaflatt›. ENG‹N YÖRÜKO⁄LU UNUTULMADI
Bu sene nisan ay›nda kaybetti¤imiz Mo¤ollar’›n davulcusu Engin Yörüko¤lu ad›na Workshop sahnesi kuruldu. Ayr›ca ilk gün Kurban grubundan Burak Gürp›nar ve ikinci gün Marsis’in davulcusu kat›l›mc›lara davul atölyesi düzenledi.
SOKAĞIN SESİ
16
ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ
6 A¤ustos 2010 / 19 A¤ustos 2010
Halk›n Sesi
OKMEYDANI’NDA ÇOCUKLAR HALKEV‹’N‹N YAZ OKULUNDA
Okul nasıl gidiyor? Öğrenci Kolektifleri bu yıl Okumuş İnsan Halkının Yanındadır kampanyasının üçüncüsünü düzenliyor. Üniversiteliler yoksul mahalleleri okula dönüştürüyor
Ö
ğrenci Kolektifleri’nin ‘Okumuş insan halkının yanındadır’ sloganıyla bu yıl üçüncüsünü düzenlediği ve her yıl Halkevleri’nin ev sahipliğini yaptığı yaz okulları İstanbul’da başladı. Üniversite öğrencilerinin yoksul mahallelerde çocuklar için parasız dersler verdiği yaz okullarını her yıl gönüllü öğretmenlerinden dinleyen Halkın Sesi bu yıl yaz okullarının öğrencilerine sordu? Okul nasıl gidiyor? Sorularımıza İstanbul Okmeydanı Halkevi’nin derslerini üç yıldır takip eden Selime ve Dilan cevap verdi. 12 yaşındaki Selime 7 çocuklu bir işçi ailesinin kendi deyimiyle sondan üçüncüsü. Bu yıl 6. sınıfta. Babası belediyede işçi olarak çalışıyor iki abisi ise makineciymiş. Selime’yle beraber Halkın Sesi’ni kırmayan diğer dostumuz Dilan da mahcup gülümsemesiyle anlattı. Ailesi 17 kişilik. Çok kardeşli bu ailenin geçinmesi de çok zor oluyormuş, Dilan’ın da ablası ve abileri çalışıyormuş ama dediğine göre ihtiyaç çok olunca geçinmek de zor oluyormuş. Söyleşimiz boyunca Dilan’ın 4-5 yaşındaki iki küçük yeğeni de bize eşlik etti. İki dostumuz da sorduğumuz sorulara verdikleri kısa cevaplarla önce bizi de terletti. Ama sohbet ilerledikçe hepimizin keyfi yerine geldi. Halkevi’nin yaz okulunu Dilan Selime’den öğrenmiş. İlk yıl Selime yaz okuluna başlamış. Onun gelip gittiğini gören Dilan da gidip gelmeye karar vermiş. Böylece üç yıldır her yaz Halkevi’nin yaz okulunun öğrencisi olmuşlar. Selime “Buradaki dersleri sevdiğimiz için her yıl geliyoruz” diyor. Kendi tabirleriyle ‘kurs’taki öğretmenleriyle araları iyimiş, hatta nazlanmak için arada küsüp barışıyorlarmış. Derslerde şarkılar söyleyip oyunlar oynadıklarını anlatıyorlar. Okuldan farklı mı burası, diye sorduğumuzda
ikisi de “evet daha eğlenceli” cevabını verdi. Kursun genç öğretmenleri ve okuldan farklı olarak ödev verilmemesi bu eğlencenin nedenini açıklıyor. Üstelik Halkevi’nde tenefüsler de uzunmuş. Daha ne olsun. Gerçi Selime de Dilan da okulu ve okuldaki öğretmenlerini sevdiklerini eklemeden geçemiyor. Dersler dışında ne yapıyorsunuz diye sorduğumuzda her ikisi de geçen yıl yaz okulundaki diğer çocuklarla beraber gittikleri Oyuncak Müzesi Gezisi’ni hala sıcaklığını koruyan bir hayranlıkla anlatmaya başladı. Ne de olsa oyuncaklarla dolu bir bina kolayca akıldan çıkacak bir şey değil. Bu yıl da yaz okulunun programında geziler var. Bunun üstüne konuştuğumuz sırada Dilan okulda da müzelere geziler düzenlendiğini ama onlar için kendilerinden para toplandığını anlatıyor. Parası olmayan ne yapıyor diye sorduğumuzda Selime ‘Onlar gelmiyor ama burda sadece gelmek istemeyenler gelmiyor’ diye belirtme ihtiyacı duyuyor. Yaz okuluna gelen çocuklar
matematik, bilim, İngilizce gibi dersler alıyor. Bu derslerin yanı sıra hepsinin ortak devam ettiği koro, tiyatro ve halk oyunları çalışmaları var. Selime tiyatroda yaptıkları alıştırmaları anlatıyor. Öğretmenleri kendilerine nefes çalışmaları yaptırıyormuş, oyunlar oynatıyormuş. Bazı derslerde deneyler yapıyorlarmış. Dilan koroda çalıştıkları şarkıları sıralıyor; Narino, Yek Mamuk, Telli Telli Turna. Sonra da ekliyor. “Bunları sonra ilerdeki parkta şenlik yapıp söyleyeceğiz. Üstelik şenlik parasız olacak.” Dilan’ın kastettiği her yıl yaz okullarının bitiminde yapılan ve öğrencilerin, öğretmenlerin mahalle halkıyla buluşup öğrendiklerini sergilediği şenlikler. Kendisi şenlikli geçen bu çalışmanın bir şenlikle kapanacak olması oldukça anlamlı… Söyleşimiz bittiğinde kızlar yeğenlerini de alıp Halkevi’nin içindeki satranç masasına geçti. Onları uzaktan izlerken yaz tatillerini kendileriyle geçiren üniversitelilerin emeklerinin karşılıksız kalmadığını hissetmemek elde değil.
Yumurtanın sarısı liselinin kaygısı ÖSYM, ‘mağdurların sayısı az’ diyerek, durumun abartıldığını söyleyerek hatalarını ört bas etmeye çalıştı. Liseliler ise bu pişkinliğe sessiz kalmadı. Genç Umut’un ÖSYM Başkanı’nı yumurtaladığı eylem liselilerin hislerine tercüman oldu
Ü
niversiteye girişte her yıl değişen sınav sisteminin mağduru olan öğrenciler, bu yıl yapılan LYS’nin ardından tercih kılavuzunda peş peşe hataların ortaya çıkmasıyla öfke ve şaşkınlığı bir arada yaşadı. Skandal boyutundaki hatalar karşısında ülke çapında öğrencilerden, gelecekleriyle oynandığı gerekçesiyle tepkiler yükseldi. Liseli Genç Umut, son yıllarda etkili ve iz bırakan eylem biçimi olan yumurta atmadan imza kampanyasına, tiyatro gösterisine kadar birçok yolla sistemi ve öğrencilerin hayatının hiçe sayıldığını gösteren hataları protesto ederek mağduriyetlerin giderilmesini istedi. Protesto 24 Temmuz’da ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan’ın Maltepe Üniversitesi’nde “Bilgilendirme Konferansı”nda gerçekleşti. Ünal Yarımağan tercihlerle ilgili yaptıkları hatalarla konferansa başlayacağını ve sonra da bu konuyla ilgili soru almak istemediğini belirtti. ÖSYM Başkanı, basının ve bazı kişilerin “yalnızca” 49 programda yapılan ufak hataları ve MF-4 puan
türünün başarı sıralamasında da yine ufak bir hatayı büyüttüğünü ve mağdurun çok sayıda olmadığını söyledi. Yarımağan, öğrencilere 50 bininci adayın, bininci kişiye kadar öğrenci alan bölümleri tercih etmesini öğütledi. 2 YUMURTA 1 YARIMA⁄AN Genç Umut’çu bir öğrenci söz alarak Yarımağan’a “Konuşma boyunca çözüm getirmediniz. Kendi sisteminizi bilmiyor gibi konuşuyorsunuz. Ama biz sizin sisteminizi çözdük. Sizin sisteminiz balon gibi patladı” diye sitem etti. Mikrofonu kapatılan öğrenci, konuşmasını “İstifa etmelisiniz, sınav sisteminiz yüzünden Sonerler ölüyor, dalga geçer gibi ‘ufak bir yanlışlık oldu’ diyorsunuz. Biz gelecek kaygısı taşıyoruz” diyerek konuşmasına devam ederken, bir başka Genç Umutçu “Kılavuzu Ünal olanın geleceği yok olur” yazılı bir döviz kaldırdı. Ayağa kalkan iki öğrenci “Sizden hesap soruyoruz, geleceğimizle oynayamazsınız” diyerek Ünal Yarımağan’a yumurta
Yumurtan›n hedefinde ÖSYM Baflkan› Ünal Yar›ma¤an vard›. Yar›ma¤an ak›llara durgunluk verecek cinsten bir bel hareketiyle 3 yumurtadan da kurtulmay› baflard›.
fırlattı. Salondaki veliler ve öğrenciler alkışlayarak Genç Umut’un eylemine destek verirken güvenlik görevlileri öğrencileri zorla dışarı çıkardı. Ünal Yarımağan da salonu terk etmek zorunda kaldı. Genç Umut yumurta eyleminden sonra hızını artırarak ülke çapında pek çok kentte protesto gösterileri yaptı. YEN‹ KILAVUZ YETMEZ ‹ST‹FA 25 Temmuz’da Kocaeli’nde Ünal Yarımağan’ı protesto eden Genç Umut, İzmit Belediye İş Hanı önünde basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını okuyan Ozan Bozkuş, şunları söyledi: “Sınav sisteminin problemlerine her gün bir yenisi ekleniyor. 6 tane sınav yetmezmiş gibi bir de katsayı sorunu ve şimdi de tercih kılavuzundaki hatalarla karşı karşıyayız. Bu hatalar üzerine ÖSYM Başkanı ‘Unuttuk, hiç olmamasından iyidir’ diyerek dalga geçer gibi açıklama yaptı. Biz bu hataların nedenlerini ve bizi mağdur edenleri çok iyi biliyoruz. Bugün yaşadığımız sıkıntıların temelinde, paralı eğitim politikalarıyla Soner arkadaşımızın ölümüne sebep olan AKP hükümeti ve YÖK’ün uygulamalarıdır.” Öğrenciler basın açıklamasından sonra, yapılan yanlışlardan sorumlu olduğunu ve açıklamalarıyla öğrencilerle dalga geçtiğini söyledikleri ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan’ın istifasını istediklerini belirterek bunun için bir imza kampanyası başlattı. Öğrenciler, imza masasını kaldırmak isteyen polise de izin vermedi. Bunun üzerine öğrencilere ‘emre itaatsizlikten’ ceza kesildi. Aynı gün İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde eylem yapan Genç Umut, “Öğrenciler arasında eşitsizliği kaldıracağız, kimseyi mağdur etmeyeceğiz” açıklamalarına rağmen, eşitsizliklerin ve mağduriyetlerin katlanarak arttığını belirtti. Öğrenciler bir önceki günkü yumurta eyleminin başlangıç olduğunu ve geleceklerini çalan herkesten hesap sormaya devam edeceklerini söyleyip bu kişilerin şemsiyesiz gezmemeleri uyarısında bulundular. Basın açıklamasından sonra, Yarımağan’ın fotoğrafına yumurta atışları yapıldı.
K › l a v u z u Y Ö K o l a n › n... Genç Umut, İzmir’de üç gün süren oturma eylemini 26 Haziran’da sonlandırdı. Eyleme oyuncaklarla gelen öğrenciler Yarımağan’a seslenerek “Geleceğimizle değil bu oyuncaklarla oyna” dedi. Öğrenciler sık sık yumurta eylemini hatırlatan “Ünal seni yumurtaya boğarız” sloganını attılar. Bursa’da Orhangazi Parkı’nda mağduriyetleri ile ilgili protesto eylemi yapan Liseli Genç Umut, eğitim sistemindeki yanlışların mimarlarının zaten hatasız tercih kılavuzu düzenlemesini beklemediklerini dillendirdi.
Gelecekleriyle oynandığını vurgulayan öğrenciler ÖSYM başkanına “Ünal pabucu yarım, gel Bursa’ya oynayalım” şeklinde seslendi. Genç Umut’un bir sonraki eylem alanı Ankara ÖSYM binası önü oldu. “Kılavuzu YÖK olanın geleceği YOK olur” pankartı taşıyan liseliler, İstanbul’daki yumurta eylemini unutturmadı. Yapılan basın açıklaması sonrasında öğrencilerden biri ÖSYM binasına görüşmeye girerek, Yarımağan’ın açıklamalarını savunan yetkililere, hatalar sürdükçe liselilerinin sözünün tükenmeyeceğini ve geleceklerine sahip çıkacaklarını bildirdi.