Page 1

Gafletle Geçen Yıllar Doðu ve Batı Bütünleíme Mecburiyetinde Bir Göçmenlik Muhasebesi ‘Osmancık’ Romanında ‘Horasan Erenleri’ Motifi

Ey mâyesi nurlarla yoðrulmuí millet! Hele diíini sık, az daha sabret! Aman sönmesin sinendeki himmet! Son duraðın “devlet-i ebed müddet”...


327/Nisan 2006

106 2

www.sizinti.com.tr

Gaflet; dalgınlık, dikkatsizlik, kendinde olmama; gafil de çevresinde olup bitenlerden habersiz, her zaman íaíkın ve halkla münasebetleri açısından da dikkatsiz yaíayan demektir. Uyur-gezer gibidir gafil; yürür, fakat yürüdüðünün farkında deðildir. Bir íeyler yapar ama, ne yaptıðını tam kestiremez. Hedefsizdir, çok defa abesle iítigal eder; eder de hep yürüdüðü yollara ve içinde yaíadıðı zamana yenik düíer. Doðrusu, onun davranıílarında bir gaye aramak da beyhudedir; zira o bakıp da görmeyen, iíitip de anlamayan öyle bir íaíkın ve öyle bir dalgındır ki, bazen etrafında cereyan eden kızıl-kıyamet hâdiselerden bile habersiz yaíar. Yıllar var ki, bu tali’siz coðrafyanın insanları –ona da yaíama denecekse– hep böyle yaíadı; gafletle oturdu, gafletle kalktı, bir gaye-i hayali olmadı ve sürekli gününü gün etme peíinde koítu. Aslında, böylelerinin hiçbir zaman baíka türlü olmaları düíünülemez; bunlar yer-içer, yan gelir kulakları üzerine yatarlar; ne maziyi görürler, ne de müstakbeli; Ömer Hayyam edasıyla: “Geçmií gelecek masal hep/Eðlenmene bak, ömrünü berbat etme!” der, kendilerini “bel hüm edall”1

gayyalarına salar ve hilkat seviyelerine raðmen bir hayat yaíarlar. Ne minarenin sesini duyar, ne mâbedden bir íey anlar ne de varlık ve eíyanın ifade ve beyanına kulak verirler. Kâinat kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bir íeyler anlatırmıí; her yandan üzerlerine saðanak saðanak nimetler yaðarmıí; yer yer nankörlüklerinden dolayı arz u sema hâdiseleriyle ikaz edilirlermií; her hâdise fasih beyan onlara neler ve neler anlatırmıí... onlar bütün bu olup bitenlerden hiçbir íey anlamaz, hatta çok defa bu mütemâdî ikazların, bu devamlı tenbihlerin farkına bile varamazlar. Farkına varmak bir yana, bazen ilâhî tenbihlere isyan ve küfranla mukabelede bulunur; ihsan ve lütuflar karíısında da daha bir gaflete gömülür ve bohemlik soluklamaya dururlar. Gafiller, nimete nimet demez, ihsanı ihsan bilmez, ikaza kulak vermez; belâ ve musibetlere gelince, azıcık inançları varsa, onu da kadere verir ve takdiri taía tutarlar; yoksa, tabiî sebeplere baðlar, temerrütlerine devam ederler. ñí dönüp de ilâhî lütuflar söz konusu edilince, her íeyi kendilerinden bilir ve “ben, ben” diye nefes alıp vermeye baílarlar. Aksine iíleri bozulup düzenleri alt üst olunca da, âh u vâh edip ellerini ovuíturur ve


Evet, hep imanlı ve ümitli olmalıyız ama, bir o kadar da azimli ve kararlı duruí içinde bulunmayı ihmal etmemeliyiz. Yıllarca ve yıllarca içte ve dıíta ruh ve mânâ köklerimize düíman olanlara karíı gösterilen acz ü zaaf, millî deðerlerimizi tezyif eden bir toplumu ve bazı kesimleri daha da cesaretlendirdi; masum ve maðdurların ezilmesini biraz daha kolaylaítırdı. Bir büyüðün ifade ettiði gibi, aç kurtlara karíı tahabbüb gösterildi ve onların iítihaları kabartıldı. Sonra da onlar dönüp diílerinin kirasını istemeye durdular. Ezdiler bizi ve omuzlarımıza basıp bir yerlere yükseldiler, ancak hiçbir zaman insanca davranmadılar. Aksine, her defasında kendi bâtıl düíüncelerini dayattı ve herkesi kendilerine benzemeye zorladılar. Ne var ki, bütün bunlara raðmen, birkaç asırlık bu acı serencâme bundan sonra da hep böyle devam edecek demek deðildir; dünya var olduðu günden bu yana, ıíık her zaman karanlıðı kovaladı durdu.. geceleri sürekli gündüzler takip etti.. zaman dairevî cereyanıyla dün aðlattıklarını ertesi gün güldürdü.. ve kapkara günler baðırlarında ne nevbaharlar ne nevbaharlar yetiítirdi. Millî ses muvakkaten kesilse de hiçbir zaman tamamen susmaz/susturulamaz. Aðzına fermuar vurulsa da, o mutlaka deðiíik enstrümanlarla kendini yine ifade eder ve maksadını çevresine behemehal duyurur. Gafiller uyansın-uyanmasın, o, mutlaka bir gün minarelerden yükselen sesler gibi ta yatak odalarımıza kadar gelip ulaíacak ve bize kendimiz olmamızı fısıldayacaktır. Bugüne dek yüz defa kefeni gömlek yaptıðımız gibi, son bir kere daha silkinip kalkmamız ve kendi ayaklarımız üzerinde durmamız neden mümkün olmasın ki!? ìimdi müsaade ederseniz konuyu bir eski nazımla noktalamak istiyorum: Ey mâyesi nurlarla yoðrulmuí millet! Hele diíini sık, az daha sabret! Aman sönmesin sinendeki himmet! Son duraðın “devlet-i ebed müddet”... Hiç durma yürü ki yollarda gözler! Durmuí íehit baban yolunu gözler, Geril, koí, seni bekliyor pürüzler, ìahlan ki sevinsin kederli yüzler... Dipnotlar 1. “Hâsılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da íaíkındırlar. ñíte asıl gafil olanlar onlardır.” (A’râf sûresi, 7/179) âyetine iíaret edilmektedir. 2. Ra’d sûresi, 13/34.

327/Nisan 2006

inlemeye dururlar. Ne var ki artık ií iíten geçmiítir; geçmií ve dünyevî perde kapanmıí, yeni bir perde açılmıítır. Bu perde daha ürpertici ve daha müthiítir; evet, “Ahiret azabı çok daha çetin ve daha íiddetlidir.”2 Ama ne acıdır ki, gafil, ne burada baíına gelenlerden ne de ötede kendini bekleyenlerden haberdardır; gafletle oturur, gafletle kalkar.. düíünmez bugünü-yarını.. tanımaz hakkı-hukuku, çiðner çiðneyebildiði herkesi.. bir fitne olur eser her yanda ve katar karıítırır her tarafı. Gücü yettiklerini ezerken, gafildir, düíünmez onu da ezecek bir güçlünün bulunduðunu. Kendince ters gördüklerini deðiíik ad ve unvanlara baðlayarak haklarken de kendi âkıbetini hiç mi hiç hesaba katmaz. O, fevkalâde íımarık ve küstahtır. Zulüm ile âbâd olacaðını sanır ama, kendini acı bir son beklemektedir; bu acı son en hafifinden hüsran ve nedamettir… ìüphesiz onun bu türlü tavır ve davranıílarına karíı iman ve mefkûre insanlarına da düíen bir kısım sorumluluklar vardır: Bir mü’min, “Nasıl olsa Allah’a inanıyorum” diyerek yan gelip yatamaz. Horlanıp hakir görülmeyi tabiî karíılayamaz. Haklarının elinden alınması karíısında sessiz kalamaz. Vazifesidir Allah’a dayanıp peygamberâne bir azim içinde bulunması, bir hikmet eri gibi iradesinin hakkını vermesi, iman serasına sıðınıp Hak rızasına müteveccih olması, “Ben de varım!” deyip bütün imkân ve kabiliyetlerini düíünce dünyasının ihyası adına harekete geçirmesi, her zaman ciddî bir sorumluluk íuuruyla hizmete âmâde bulunması, kalbî, ruhî, aklî, mantıkî bütün güç kaynaklarını ferdî ve millî diriliíi istikametinde kullanması... evet, bu icmâlî hususların hemen hepsi bir mü’min için çok önemlidir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, dine-diyanete saygılı, ülke ve ülküsüne kilitlenmií yüksek karakter ve derin mefkûre insanları yetiítireceðimiz güne kadar, ehl-i gaflet ve dalâletin baskı ve dayatmalarına karíı koymak mümkün olmayacaktır. Birkaç asırdan beri devam edegeldiði gibi bundan sonra da insanımız sürekli iðfal edilecek.. tiranlar zayıfları ezmeden geri durmayacak.. insanî deðerlere saygısızlık devam edecek.. Allah’ın adı unutturulmaya çalıíılacak.. Resûl-i Zîíân’a açık-kapalı hakaretler yaðdırılacak.. ırz ve namus mülâhazaları hafife alınacak.. fuhuí revaç bulacak ve bohemlik íahlandırılarak saf yıðınlar cismaniyetin azat kabul etmez köleleri hâline getirilecektir.

3 107

www.sizinti.com.tr


Hizmet erlerinin baíına gelen dünya kadar imtihan çeíitleri vardır. Mühim olan, hakikat erlerinin bunun farkında ve íuurunda olarak, kulluðun gerektirdiði tavrı takınabilmeleridir.

327/Nisan 2006

Muhammed Tunç

108 4

www.sizinti.com.tr

‘ìiíhane’ye Yaðmur Yaðıyordu’ isimli hikâyede, ‘Kalender’ isimli bir atın sebep olduðu kaza ve bunun ñstanbul, Brezilya ve Almanya’daki neticeleri alaycı ve esprili bir üslûpla aktarılır. Çalıíma hayatının sonlarına doðru Kalender, mûtad olduðu üzere ìiíhane’deki çöpleri toplamak için sahibi ile yola koyulmuíken bir aynada kendi aksini görmüí, bu görüntüden ürkerek önce bir dükkâna girmií; sonra da tramvayın önüne fırlamıítır. Kazayı önlemek için anî fren yapan tramvay sürücüsü (vatman) arkadaki vâsıtanın tramvaya çarpmasına sebebiyet vermiítir. Tramvaya çarpan kiíi, Brezilya’daki kahve üreticisinin son dakikada fiyat kırdıðı haberini ihalede bulunan ortaðına yetiítirmek isteyen Artin Margusyan’dan baíkası deðildir. Bu kaza neticesi baygınlık geçiren Artin Margusyan ihaleye yetiíememií, bu sebeple Brezilya’daki kahve üreticisine cevap mahiyetinde bir telgraf çekememiítir. Brezilya’daki kahve üreticisi ise, telgrafın gelmemesi sebebiyle elinde kalan malı Hamburg’taki bir tüccara satmıítır. ñíleri kötü giden Alman tüccar Brezilya’dan

Deðiíkenleri yönetebilmek, deðiítirebilmek ve onlarla dilediði gibi neticeler elde edebilmek, zamana, mekâna, bütün boyutlara ve âlemlere hükmetmekle olur. Daha açık bir ifadeyle, ancak sebepleri ve deðiíkenleri yönetebilen "yaratabilir." gelen bu beklenmedik haber ile iílerini yoluna koymuí ve çocuklarına istedikleri oyuncakları almaya baílamıítır... Bu hikâye, basit faktörlerin büyük neticelerle olan münasebetini biraz mübalaðalı anlatıyor gibi görünse de, kâinatın iíleyiíi de bu hikâyedeki hâdiselerin birbirini takip etmesinden pek farklı deðildir. Basit gibi görünen faktörler, sayısız deðiíkenin iíin içine girdiði kompleks hâdiselerin gidiíatı hakkında kader denk ehemmiyete sahip olabilmektedir. Kaos Teorisi bu tip hâdiseleri çözmeye, anlamaya yönelik olarak geliítirilmiítir. Tatmin edici olduðu söylenemese de Kaos Teorisi, dikkatleri kâinatın çok deðiíkenli kompleks iíleyiíine çekmektedir.

Tarihçe Bilim dünyasında yüzyıllar boyunca geliítirilen teori ve kanunlar, sanayi inkılâbıyla birlikte mühendislik alanında da tatbik imkânı buldu. Ancak mühendisler, bilim dünyasının önlerine koyduðu teori ve kanunların belli bir noktadan sonra tıkandıðını ve reel (beí duyuyla algıladıðımız) dünyayla tam mânâsıyla örtüímediðini fark ettiler. Örtüímemenin temel sebebi ise, dinamik sistemlerin birçok deðiíkenle yönetildiði gerçeðidir. Meselâ, otomobil üreten bir firmanın, dünyanın her bölgesinde aynı tip süspansiyon sistemi veya aynı tip motor kullanması düíünülemez. Çün-


Kaos Teorisi’nde bahsi geçen ‘kelebek tesiri’ne göre, Brezilya’da kanat çırpan bir kelebek, atmosferde çok küçük bir deðiíikliðe vesile olur. Fakat belli bir süre geçtikten sonra, atmosfer bulunması gereken mecradan saptırılır ve bir süre sonra Endonezya Körfezi’nde tsunamiler ortaya çıkar.

Kanının akıí hızındaki veya saçlarının uzama hızındaki deðiíkenleri bile kontrol etmekten âciz insanoðlu, milyarlarca canlının yaíadıðı bir kâinattaki bütün deðiíkenleri asla kontrol edemeyecektir.

bile, neticeye ulaíma ve yorumlama adına bir fikir verebiliyorsa, büyük bir adım olarak deðerlendirilebilir. Meselâ, bütün malzemeler sıcaklıðın artırılmasıyla belli miktarda uzar ve genleíir. Bu uzama miktarı düíük sıcaklıklarda çok küçük bir deðer olduðu için buradaki kabul (assumption) uzamanın olmadıðı íeklindedir. Mühendislik dünyasının meseleye diðer bir yaklaíımı, sisteme tesir eden deðiíkenlerin en aza indirilmesidir. Günümüzde birçok üretim tesisinde uygulanan 6V programları, bu hedef doðrultusunda atılmıí baíka bir adımdır. Bu programlarda, tesis içerisinde akıíta tesir payı olan deðiíkenlerden kaynaklanan üretim hataları ‘bir milyon üretimde üç-beí hata’ seviyesine kadar indirilmiítir. Ancak, insanoðlunun sıfır hata ile üretim ideali, çok sayıda deðiíkenin tam mânâsıyla yönetilememesinden dolayı ulaíılması imkânsız bir ütopyadır. Bir iíletmenin sıfır hata ile üretim yapabilmesinin tek íartı, üretim akıíının her bir anında sisteme tesir eden deðiíkenlerin bilinmesidir. Meselâ, sabahleyin eíiyle tartıían bir iíçinin iíine konsantre olamaması neticesinde yapacaðı hata, önceden bilinmediði takdirde engellenemez. Burada

iíçinin konsantrasyon seviyesinin hassas bir deðiíken olması ve bunun kontrol edilememesi, sıfır hata ile üretim idealinin ulaíılamaz bir hedef olduðunu gösteren basit bir örnektir. Bir DNA’daki küçük bir molekülün ilâhî takdir eseri deðiítirilmesiyle kontrolsüz hücre çoðalmasının baílatılması, bunun da kanserle neticelenmesi bu konuda verilebilecek baíka bir örnektir. Hz. Peygamber’in (sas) Hicret esnasında saklandıðı maðaranın giriíine bir örümceðe að ördürülüp, müíriklerin dikkatinin oradan çevrilmesi, bununla Hicret’in baíarıyla neticelendirilip ñslâmiyet’in yayılması bu konunun düíündürdüðü oldukça mühim bir noktadır. Deðiíkenleri yönetebilmek, deðiítirebilmek ve onlarla dilediði gibi neticeler elde edebilmek, zamana, mekâna, bütün boyutlara ve âlemlere hükmetmekle olur. Daha açık bir ifadeyle, ancak sebepleri ve deðiíkenleri yönetebilen “yaratabilir.” Çünkü Bediüzzaman Hazretleri’nin de; “Bütün bu âlemin bütün eíyası, birbirine bakar gibi, birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi, birbirine el ele verir. Birbirinin iíini tekmil için, birbirine omuz omuza veriyor, bel bele verip beraber çalıíıyorlar.” (22. Söz, 1. Makam, 7. Bürhan) sözleriyle vurguladıðı gibi, kâinattaki her íey, bir diðerine çelikten ama görünmeyen halatlarla sımsıkı baðlıdır. ñíte Kaos Teorisi, kâinattaki bu dinamik münasebetler aðını fark ederek, bunların matematik modelini kurmayı hedeflemektedir. 1960’da meteoroloji uzmanı Edward Lorenz tarafından ortaya atılan Kaos Teorisi, bizlere her bir varlık ve hâdisenin birbiriyle ne kadar iç içe ve irtibatlı olduðunu anlatmaktadır. Kaos Teorisi’nde bahsi geçen ‘kelebek tesiri’ bunun en güzel misâlidir. Teoriye göre,

327/Nisan 2006

kü sıcaklık deðiíkeni, aracın farklı bölgelere göre farklı plânlanmasını gerektirir. Dinamik bir sisteme tesir eden bu gibi milyonlarca deðiíkeni anlama yönünde atılan ilk adım, diferansiyel denklemler olarak kabul edilebilir. 18. yüzyılın baílarında Leibniz ve Bernouilli kardeíler tarafından temeli atılan diferansiyel denklemlerde, mekanizmaya tesir eden deðiíkenler, belli kurallar çerçevesinde gözönünde bulundurulmaya çalıíılmıí ve denklemlere çözümler aranmıítır. Bununla meselenin ancak çok küçük bir kısmı halledilebilmiítir. Çünkü bütün deðiíkenleri göz önünde bulundurabilmenin imkânsızlıðı yanında, hususî íartlar dıíında diferansiyel denklemlerin çözümü yoktur. Problemin çözülmezliði karíısında mühendislik dünyası, deðiíkenleri kabullerle (assumptions) tarif ve kontrol etmeye çalıímıítır. Dinamik bir mekanizmaya tesir eden bazı deðiíkenler sabit kabul edilirken, bazıları da tesirlerinin ihmâl edilebilir oluíu sebebiyle yok sayılmıítır. Aslında kabuller, içinden çıkılması zor görünen bütün mühendislik problemlerinin kolaylaítırılarak çözümlenmesi iíleminden baíka bir íey deðildir. Bu íekildeki bir çözüm, gerçek neticeden uzak olsa

5 109

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

110 6

www.sizinti.com.tr

Brezilya’da kanat çırpan bir kelebek, atmosferde çok küçük bir deðiíikliðe vesile olur. Fakat belli bir süre geçtikten sonra, atmosfer bulunması gereken mecradan saptırılır ve bir süre sonra Endonezya Körfezi’nde tsunamiler ortaya çıkar. Yani baílangıç íartlarında meydana getirilen en ufak ve beklenmeyen bir deðiíiklik, neticeleri itibariyle kaosa yol açabilir. Biz bu teoriyi, bir çivinin bir nalı, bir nalın bir atı, bir atın bir komutanı ve bir komutanın da bir ülkeyi kurtarmada rol oynayabileceði esprisinde görebiliriz. Bilim ve mühendislik dünyası, deðiíkenlerin tam mânâsıyla yönetilebilirliði noktasında tıkanmıítır. Gelecekteki íartlar bilinmeden, hangi tür deðiíkenlerin oluíturulan sisteme hangi nispette ve hangi süreyle tesir edeceði anlaíılmadan, kusursuz tasarım bilim dünyası için ancak bir hayaldir. Mükemmel bir dizayn, deðiíkenlerini bizim belirlediðimiz, dıí âlemden tecrit edilmií bir ortamda mümkün olabilir ancak. Bu ise hiç mümkün görünmemektedir. Kanının akıí hızındaki veya saçlarının uzama hızındaki deðiíkenleri bile kontrol etmekten âciz insanoðlu, milyarlarca canlının yaíadıðı bir kâinattaki bütün deðiíkenleri asla kontrol edemeyecektir. Bu noktada durup soluklanmamız ve bulunduðumuz odanın camından dıíarı bakmamız gerekiyor. ñnsanoðlunun bir ütopya olarak kabul ettiði ‘deðiíkenleri yönetilebilen bir dizayn örneði’ hemen pencerenin dıíında bizlere bakıyor. ñçinde bulunduðumuz kâinat en ufak bir íüpheye mahal vermeyecek íekilde mükemmel bir yaratılıí örneðidir. Buraya kadar anlatılanların ıíıðında kader hakikatinin yorumlanması mümkündür. Hayy ve Kayyum olan Cenab-ı Hakk (cc), ‘kâinat’ denen bu dinamik me-

Kaos teorisi, kâinattaki dinamik münasebetler aðını fark ederek, bunların matematik modelini kurmayı hedeflemektedir. 1960’da meteoroloji uzmanı Edward Lorenz tarafından ortaya atılan Kaos Teorisi, bizlere her bir varlık ve hâdisenin birbiriyle ne kadar iç içe ve irtibatlı olduðunu anlatmaktadır.

kanizmanın iíleyiíinde tesir rolü oynayacak her bir deðiíkeni anbean yaratmakta, düzenlemekte ve bunları birbirleriyle çatıímayacak íekilde sıraya koymaktadır. Bu yaratma ve düzenleme sürecinde insanların cüz’î iradeleri, kendi mesûliyet dairelerine taallûk eden iílerde göz önünde bulundurulmaktadır. Yaíamıí, yaíayan ve yaíayacak milyarlarca insanın cüz’î iradeleri neticesi yapacakları fiillerine göre deðiíkenler yaratılmakta, düzenlenmekte ve yaratma (ibda ve inía) fiili bu íekilde gerçekleítirilmektedir. Meselâ 04.09.1982 tarihinde saat 12.24.33’te 36. paralelin 23 km batısında esecek rüzgârın hızı, sıcaklıðı, bileíenlerinin nispeti, nem miktarı ve esme yönü gibi deðiíkenlerin hepsi ñlm-i ñlâhî’de bellidir. Aynı íekilde, bilinmeyen bir vadinin bilinmeyen bir

noktasında kendisine barınak yapan bir karıncanın hangi anda, ne kadar toprak taíıyacaðı da bellidir. Yaratılan ve idare edilen bütün deðiíkenlere yaratılmıílar cihetinden bakıldıðında, kâinatın bize bakan tarafının tam olarak anlaíılması ancak sayısız deðiíkenden oluían diferansiyel denklemin çözülmesine baðlı olduðundan, aslında imkânsızdır. Evet, kainat hârikûlâde bir yaratılıí eseridir. Bize bakan tarafıyla mükemmel bir dizayn olarak gözüken bu âlem, en ufak bir sapmaya dahi tahammül edemez. Aksi taktirde, sebepler plânında insan da var olamazdı. Çünkü birbirlerine çelik halatlarla baðlı canlı ve cansız varlıklar, en ufak sapmada domino taíları gibi birbirleri üzerine yıkılacak ve kaos doðacaktı. Kâinatta, deneme yanılma yoluyla da bir düzen kurulamaz. Böyle bir yolla kâinat, henüz birinci salisesinde çökmeye mahkûm olacaktı. En mükemmel düzen, deðiíkenlerin en hassas ölçülerle kontrol edildiði bir yaratılıíın eseri olabilir. Âlemlerin Rabbi, kâinattaki düzeni, isim ve sıfatlarının tecellisi olarak kabza-i tasarrufu altında her an yarattıðı hassas deðiíkenler üzerinden devam ettirmektedir. Evet, Kaos Teorisi, sayısız deðiíkenle idare edilen bu kâinat fabrikasının kompleks yapı ve iíleyiíini anlamaya çalıían, fakat çözemeyen insanın acizliðine tercüman olmaktadır. Çünkü, kaos gibi görünen bu kompleks sistem, aslında her íeyiyle ince ve hassas bir nizamın tâ kendisidir. Bize ise, böyle bir plân ve programla iíletilen kâinat karíısında sadece “Ne mükemmel yaratılmıí!” demek düímektedir. @ mtunc@sizinti.com.tr

Kaynaklar - Ian Stewart, Does God Play Dice? The Mathematics of Chaos. - Bediüzzaman, Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı. - Haldun Taner, ìiíliye Yaðmur Yaðıyordu.


ROMANINDA ‘HORASAN ERENLERñ’ MOTñFñ 13. yy sonu ile 14. yy baílarında Söðüt, Domaniç çevresinde küçük bir beylikken, uygulanan politikalar ve Yaratıcı’nın bahíettiði özel bazı imkânlar sayesinde tarihin en büyük imparatorluklarından biri hâline gelen Osmanlı’nın kuruluí ve geliímesinde, birçok faktör rol almıítır. Bu devletin kuruluí ve geliímesine tesir eden unsurlar, ortaöðretimde daha çok, bey ve padiíahların íahsında kuru hâdiseler yıðını olarak ele alınır. Oysa Osmanlı’nın kuruluí ve geliímesinde birçok hâdise ve kiíiyle birlikte o zamana kadar fazla görülmemií ‘bir insan modeli’ de rol almıítır. Tarık Buðra, ‘Osmancık’ romanında, klâsik bilgilerin ötesine geçerek, Osmanlı’nın kuruluíunu çeíitli yönleriyle roman gerçekleri çerçevesinde tahlil eder. Buðra, ‘Osmancık’ yazılmadan önce kendisiyle yapılan bir mülâkatta; “Dünyanın en medenî imparatorluðunu kurmanın íifresini çözdürtebilecek tiplerle”1 bir roman yazmayı düíündüðünden bahseder. Nitekim 1950’lerden beri yazmayı düíündüðü bu romanı, 1983 yılında ‘Osmancık’ adıyla yayımlar. Tarık Buðra, ‘Osmancık’ romanında, dünyanın en medenî imparatorluðunun kuruluí ve geliímesinde önemli bir íifre olan, bir gâye, hedef ve misyon için yurtlarını, vatanlarını terk eden insanların hâleti rûhiyelerini anlamaya ve anlatmaya çalıíırken, Batılı bazı tarihçilerin, ‘Osmanlı’yı Türkler tek baílarına kurmamıílardır.’ tezine destek olarak ileri sürdükleri, ‘Osmanlı’nın kurulması döneminde Asya insan kaynakları ile Osmanlı’nın arası çeíitli beylikler vs. ile kesildiðinden Osmanlı’nın kurulması için gerekli unsurlar, yerli Rumlar

arasından tedarik edilmiítir.’ tarzındaki bazı iddiaların da aslında ne kadar temelsiz olduðunu göstermektedir. ‘Osmancık’ romanının alt baílıðını ‘Cihan devletini kuran irade, íuur ve karakter’ olarak atan Buðra, özelde Osman Gazi’nin, genelde ise bütün bir milletin hangi íekil ve íartlarda bu oluíumda rol aldıðını anlatır. ‘Osmancık’ romanının vak’a örgüsü, Ö. L. Barkan’ın: “Osmanlı tarihi, bütün diðer tarihler gibi, bir hanedanın destanını yapmak isteyen tarihçilerin kaydettikleri íekilde münferit ve müstakil bir seri vekayiden ibaret deðildir. Her hâdise kendisini hazırlayan bir sürü sosyal, ekonomik ve dinî íartlarla iílenmií ve haricî tesirlerle dünya yüzünün deðiímesi nev’inden bir oluíla yavaí yavaí tabiî olarak hazırlanmıítır. Bu bakımdan siyasî íahsiyetler ve vekayi arkasında onları hazırlayan içtimaî sebepleri aramak lâzımdır.”2 íeklindeki tespitine uygundur. ‘Osmancık’ romanı dikkatli bir tetkike tâbi tutulduðunda íu görülür: Osmanlı; devlet teíkilâtının kurulması ve geliímesinde gerekli olan insan gücünü, büyük nispette yine bizzat kendi deðerlerinden ortaya çıkarmıítır. ‘Osmancık’ romanındaki bu tezin tutarlıðını anlamak için, bazı tarihî gerçeklerin bilinmesi gerekir: 13. yüzyılda Anadolu, bir taraftan Moðol baskınından kaçan insanların; bir taraftan, göç dolayısıyla bu topraklara uzanan göçerlerin; bir taraftan da kendini bir gâyeye adamıí alperenlerin buluíma noktası gibidir. Ö. L. Barkan’ın ‘Kolonizatör Türk Derviíleri’* isimli makalesinde belirttiði gibi, Osmanlı’nın kuruluí aíamasında Anadolu’nun çeíitli bölgeleri, Türk ve ñslâm dünyasının farklı yerlerinden gelmií, belirli

327/Nisan 2006

A. Osman Dönmez

7 111

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

112 8

www.sizinti.com.tr

bir eðitim ve terbiyeden geçmií sınıf ve meslekten insanlarla doludur. Bunlar arasında ñslâm coðrafyasının çeíitli yerlerindeki medreselerden çıkan hocalar, Selçuklu ve diðer devletlerin yönetim kademelerinde bulunmuí íahsiyetler olduðu gibi, çeíitli tarikatlara mensup íeyhler ve ‘Gâziyân-ı Rûm, Alp-Erenler, Ahîyân-ı Rûm, Horasan Erenleri’ gibi isimlerle anılan dervií grupları da vardır. ñíte “Osmanlı ñmparatorluðu teessüs etmeðe baíladıðı zaman, bu kadar genií hudutlar içinde kaynaímakta olan bir âlemin dört bucaðında tekevvün eden dinî ve sosyal cereyanları, bilgi ve tecrübeye sahip insanları ve mânevî kuvvetleri arkasında bulmuítur.”3 Bu grupların yekpareleíip bir enerji hâline geçebilmelerine ve birlikte hareket etmelerine vesile olan kaynaítırıcı unsur ise Sâmiha Ayverdi’nin belirttiði gibi, ‘ñ’lâ-yı Kelimetullâh aíkıdır.’4 Ayverdi, bu kütleyi tek cevher hâline getiren iman ruhunun baílıca kaynaðının Anadolu’nun içtimaî yapısına hâkim olan ulema ve derviíler olduðunu söyler; bu iman adamlarının Osmanlı’nın kuruluíuna katılmalarını devletin büyük ve eísiz talihi olarak görür.5 Tarık Buðra, ‘Osmancık’ romanında 13–14. asırlarda, Anadolu’nun Müslümanlaímasında, imarında ve çeíitli sosyal müesseselerin kurulmasında önemli roller üslenen gruplardan ‘Horasan Erenleri’ni inceden inceye iíler. Bu çok önemlidir; çünkü bu derviíler o zamana kadar Anadolunun yerli halkının alıíık olmadıðı bir misyonun temsilcileridirler. Osmanlı’nın kuruluí ve geliíme yıllarında meydana gelen bazı siyasî ve sosyal hâdiseleri açıklayabilmek, ancak bu dönemde rol oynayan derviílerin varlıðını bilmekle mümkündür. Burada bir hususu belirtmek faydalı olacaktır: Romanda Osmanlı’nın mânevî mimarlarından biri olan Ede Balı bir íeyhtir ve etrafında derviíler vardır. Ancak bu yazıda mevzubahis edilecek derviíler, romanda Harlak civarına yerleíen ve aynen Ede Balı gibi iç ve dıí muvâzenesini saðlamıí ‘bilinmeyen, tanınmayan Ede Balılar’dır. ‘Horasan Erenleri’ olarak isimlendirilen bu insanların, ‘Osmancık’ romanında Harlak civarına yerleímií oldukları görülür. Tarık Buðra’nın ‘Osmancık’ romanını yazarken çeíitli ta-

rihî belgelerden yararlandıðı bir hakikattir. Yazar, Osmanlı’nın kuruluí dönemlerinde tarihî gerçekliði sâbit bazı íahıs ve hâdiseleri, bazı deðiíikliklerle, Ertuðrul Gazi ve Osman Bey dönemine taíır. Nitekim romanda Uruz Dervií ile Ertuðrul Gazi arasında Harlak’ın yurt edinme hâdisesi esnasında yaíananlar ile, tarihî belgelerde Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi ile Geyikli Baba arasında geçen diyaloglar birbirine paralellik arz eder. Bursa’nın fethinden sonra deðerli hediyelerle kendini ziyaret eden Orhan Gazi’nin hediyelerini kabul etmeyen Geyikli Baba’nın, derviílerin yerleímesi için Bey’den kıraç bir araziyi istemesi gibi, ‘Osmancık’ romanda da Uruz Dervií, ekip dikmeye müsait birçok yer varken Ertuðrul Gazi’den kıraç bir arazi ister ve buranın da çok azını sahiplenir. ‘Horasan Erenleri’, ‘Osmancık’ romanının vak’a örgüsünde Osman Bey’in dikkatini, ilk olarak kendi misyonunu anlamaya baíladıðı dönemlerde çeker. Romanın ilk bölümlerinde Osman Bey, henüz bilmediði, tanımadıðı ve misyonlarından habersiz olduðu bu insanlarla, kendi vazifesi arasında bazı baðlantılar kurmaya ve onların vazifelerini anlamaya çalıíır. Onlardan bazılarının, babası Ertuðrul Gazi’yi ziyaret etmesi, babasının bu insanlara büyük saygı göstermesi, derviílerin birbirleriyle olan münasebetleri ve niçin buralarda bulundukları üzerinde düíünür. Bu, romanda íöyle anlatılır: “Ya babasının (Ertuðrul Gazi’nin) büyük saygı gösterdiði, kâh görünüp kâh çekilip giden birtakım adamlar? Ki, Osman bunların bu yöreye ve daha batıya veya daha kuzeye, kendilerinden önce geldiklerini, babasının anlattıklarından biliyordu. Kimdi bunlar, niçin gelmiílerdi tâ Türkistanlardan? Ve onları birbirine yaklaítıran.. yakınlaíma ne kelime? Birbirine sürekli baðlı tutan (neydi?)”6 Babasının kılıcına farklı bir mânâ verdiklerini düíündüðü derviílerle Osman Gazi ilk olarak Harlak’ta karíılaíır. Derviíin taítan örme iki gözlü bir kulübesi vardır ve kulübe düzlüðün bitimine bir kartal yuvası gibi kondurulmuítur. Genií düzlüðün üç beí dönümlük yeri sürülüp ekilmiítir, fidanlanmıítır, yarı tarla yarı bahçe yapılmıítır.


kurulacak müspet diyalogların devlete saðlayacaðı avantajlar bakımından orduların önünde bir öncü kuvvet özelliði arz eder. Bey olduktan sonraki geliílerinde Osman Gazi, Harlak’ın her seferinde daha da íenlendiðini, yeni gelenler ve doðanlarla nüfusunun sürekli arttıðını görür. Zamanla burası deðirmeni ve mescidi olan güzel bir köye dönüíür. Harlak, Osman Bey’in idealindeki yerleíim tarzının; burada yaíayanlar da idealindeki insanların bir ifadesidir. Harlak ‘Osmancık’ roma- Özellikleri ve yaptıðı iínında yeni yeni filizlenen ler ayrıntılı olarak anlatıdevletin bir prototipi gi- lan Uruz Dervií, romanbidir. Roman boyunca da ‘Horasan Erenleri’nin Osmanlı’nın geliímesi, temsilcisidir. Ondaki vaHarlak misâlinde müsıflar binlerce derviíten íahhaslaítırılır. Osman toplanmıí ve idealize edilGazi’nin Harlak’a sık sık gitmesi burada ortaya çı- miítir; Uruz, romanda özel kan ‘yeni insan’ modelini bir isim deðil, âdeta bir tür izlemek istemesi mânâ- ismidir. Uruz, bu íekildesına geleceði gibi, burayı ki binlerce insanı temsil teftií etme özelliði de arz etmektedir. Böyle elinden eder. çeíitli iíler gelen, dönemin Anadolu’da çok öihtiyaçlarına göre bilgi ve nemli iílere imza atan bu derviíler, geldikleri beceriyle donatılmıí, ‘Hak yerlerden iílerine yaraya- ve doðru bildikleri yolda ficak çeíitli donanımlarla sebilillah çalıían, soylarıAnadolu’ya gönderilmií- na yararlı olmayı dileyen’, lerdir. Ziraatten, el sanat- bir davaya gönül vermií larına kadar çaðın ve íartbinlerce insan Anadolu’ya ların gerektirdiði çeíitli yerleímií veya yerleímek donanımları, onları yerli halkın gözünde farklı bir üzeredir. konuma taíır. Bu donanımları onların yerli halkla daha iyi diyalog kurmalarına vesile olur. Tarık Buðra, romanda bunu Osman Gazi’yle, Harlak’ı yurt edinen Uruz Dervií’in ilk karíılaímalarında íöyle anlatır: “Bir köíede kalaycı ocaðı vardı. Uruz Dervií: ‘elimden gelir.’ dedi, ‘aíaðı Rum köylerinden kap kacak toplar kalaylarım. (Osman Gazi) içerde ot ve çiçek kuruları, kökler gördü. Adam (Uruz) bunu da açıkladı: ‘Horasan’da öðrettiler: kimi dertleri ve illetleri tedavi ederim. Rumlar arar oldu beni.”11 Özellikleri ve yaptıðı iíler ayrıntılı olarak anlatılan Uruz Dervií, romanda ‘Horasan Erenleri’nin temsilcisidir. Ondaki vasıflar binlerce derviíten toplanmıí ve idealize edilmiítir; Uruz, romanda özel bir isim deðil, âdeta bir tür ismidir. Uruz, bu íekildeki binlerce

327/Nisan 2006

Bu karíılaíma esnasında Osman Gazi, yerleítiði yeri görünce derviíe kanaatkâr olduðunu söyler. Çünkü ırmaðın öte yakasında ekim ve dikime daha uygun düzlükler varken, derviíin bu kıraç yeri seçmesi Osman Bey’e enteresan gelmiítir. Bunu derviíe söylediðinde, derviíin cevabı daha da enteresandır: “Ben burayı kendim bulmadım ve sahiplenmedim ve mallanmadım. Git dediler, geldim. Burayı münasip gördüler aldım. Hemi baban (Ertuðrul Gazi) verdi de aldım.”7 Sözü edilen derviíler, herhangi bir yeri yurt edinirken oranın bazı özelliklerini göz önünde bulundurmaktalar; yahut Bey veya temsilcileri tarafından bazı önemli özelliklere sahip yerlere özellikle yerleítirilmektedirler. Bu özelliklerden biri, yerleíim yerinin stratejik önemidir. ‘Önceden belirlenen bir gâyeye ulaímak için tutulan yol’ mânâsına gelen strateji; semantiðinde güvenlik, haberleíme, dıíarı açılma gibi çeíitli mânâları da barındırır. Harlak da böyle önemli stratejik bir konuma sahiptir. Romanda bu durum íöyle ifade edilir: (Harlak’ta) “Kuzeye yol veren geçit, aíaðıdaki uçurumun karíısında, ayaklarının altında idi; tavían geçse görünürdü.”8 “Harlak, Domaniç’i kuzeye baðlayan tek geçitten kuí uçurtmayacak bir yerdedir. Ve karíı sırtlarda, kuzeye doðru çaprazlama, Harlak’takine benzer íeyler olmaktadır.”9 Orduların önünden giden, genelde derbent olarak isimlendirilen ve stratejik bakımdan öneme sahip sarp mekânlara yerleíip oraları imar ve iskân eden, oraların íenlenmesine vesile olan bu derviíler, bir nevi istihbarat teíkilâtı vazifesi de görmektedirler. Yerleítikleri yerler stratejik öneme sahip olduðundan bu insanlar gerek gözetleyerek, gerekse bulundukları yerden geçen insanlarla konuíarak her türlü bilgiyi alabilmektedirler. Bunlardan alınan haberler bir íekilde beye ulaítırılmaktadır. Romanda bu derviílerin istihbaratla ilgili vazifeleri íöyle anlatılır: “- Beð, seni Dervií Uruz görmek diler. - Beð seni bir garib abdal arar. - Gelenlerin çoðu derviílerdir; ama aralarında Rumlar, Tatarlar, Germiyanlılar az deðildir. Ve hepsi de haber yüklüdür ve haberlerin çoðu da önemlidir.”10 Dað baílarına, geçitlere ve yörelere hâkim yamaçlara, kıraç ve stratejik bakımdan önemli ıssız yerlere yerleíme oraların güvenliði açısından da önemlidir. Bu tür yerleíimler dað baílarında bir tür karakol vazifesi görür. Osmanlı’nın daha sonraki yıllarda Balkanlara doðru açılmasını da düíünürsek bu tarz yerleíimler, gerek haber alma bakımından, gerek fethedilen yerlerin iskân ve imarı bakımından ve gerekse yerli halkla

9 113

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

114 10

www.sizinti.com.tr

insanı temsil etmektedir. Böyle elinden çeíitli iíler gelen, dönemin ihtiyaçlarına göre bilgi ve beceriyle donatılmıí, ‘Hak ve doðru bildikleri yolda fisebilillah çalıían, soylarına yararlı olmayı dileyen’, bir davaya gönül vermií binlerce insan Anadolu’ya yerleímií veya yerleímek üzeredir. Romanda birbirleriyle sıkı münasebet hâlinde oldukları belirtilen bu derviílerin vasıflarını, fonksiyonlarını ve gâyelerini Aykut Alp anlatır: “Gönül, kafa ve bilek erleri idi onlar. Hem savaíçı hem bilgili idiler. Kimi demir dövmesini, çeliðe su vermesini, kap kacak kalaylamasını; kimi dikip dokumasını; kimi saraçlıðı bilirdi. Kimi hayvanların, insanların hastalıðından anlar, onları tedavi ederdi. Hepsi de çok, çok uzaklarda bırakılmıí bir ocaktan, aynı törelerden, bir tek gâye için yetiímií; o tek gâye için çok, çok uzaklardan gelmiílerdir.. gönderilmiílerdir… Kayı Harlak, ‘Osmancık’ ro- boyunun geldiði yermanında yeni yeni filizle- lerden, Kayı boyunun nen devletin bir prototipi güttüðü gâye için. Bu gibidir. Roman boyunca gâyenin gözcüsü, gözeOsmanlı’nın geliímesi, ticisi, habercisidir onlar. Onlar bu gâyenin yayıHarlak misâlinde mücısı, birleítiricisidir. Ve íahhaslaítırılır. Osman onlar yoktur, bu gâye Gazi’nin Harlak’a sık sık vardır. Ve onlar bu gâgitmesi burada ortaya çı- yeyi gerçekleíme yoluna kan ‘yeni insan’ modelini koyacak bileði, kafayı, izlemek istemesi mânâ- gönlü aramaktadırlar, sına geleceði gibi, burayı o kafaya, o gönle sahip 12 teftií etme özelliði de arz boyu aramaktadırlar.” ‘Horasan’dan Diyâr-ı eder. Rûm’a öðüt taíıyan bu insanlar’ın bey seçimine de tesirleri vardır. Bu durum romanda íöyle ifade edilir: “Osman, beðliðinin Harlak’ta Gökçe Bacı tarafından ilân edildiðine, kendisinin bile yadırgadıðı bir güvenle inanmaktadır.”13 Çeíitli kaynaklarda ‘Bacıyân-ı Rûm’ olarak isimlendirilen Müslüman Anadolu kadınlarını romanda Gökçe Bacı temsil etmektedir. Gökçe Bacı, Harlak’a ilk yerleíen kiíi olan Uruz Dervií’in annesidir. Gökçe Bacı, açık sözlülüðü, yaptıðı iíler ve saygınlıðı ile Osman Gazi’nin devamlı diyalog hâlinde olduðu bir kadındır. Her türlü faaliyetlerini beyin bilgisi dâhilinde yapan bu derviíler, savaí zamanlarında orduya katılmaktadır. Savaílarda faydalı olanlara ise, bazı yerlerin idaresi baðıílanmaktadır. Nitekim

Kulacahisarın yönetimi Uruz’a verilmiítir. Bu durum bu derviílerin ziraatte, askerlikte baíarılı olduðu kadar, idarecilikte de baíarılı olduðunu ortaya koyar. Nitekim Kulacahisar halkı Uruz’un idaresinden memnundur. Uruz daha sonraları buradaki askerleriyle savaílara iítirak eder; Yeðli Pazarı baskınında, ordunun sað kanadının baíında Osman Bey, sol kanadının baíında da Uruz vardır. Romanda Harlak’a benzer yeni yerleíim yerlerinin kurulduðu da belirtilmektedir. Stratejik bakımdan Harlak’a benzeyen ñkizce’ye, Konya yöresinden gelen yeni gruplar yerleítirilmiítir. Zaman içinde yerleítikleri yerlere tekke ve zaviyelerini de kuran bu dervií grupları, Osmanlı’nın maddî ve mânevî geliímesinde önemli roller oynamıílardır. Birçok açıdan yozlaían Anadolu’nun yerli Rum halkının arasına yepyeni bir misyon ve düíünce ıíıðıyla giren bu insanlar, faaliyetleri ve yaíayıílarıyla ñslâm dininin en güzel temsilcisi olmuílardır. Bu temsil bir yandan Osmanlı’nın çeíitli açılardan geliímesine zemin hazırlarken, diðer yandan da yerli halkın ñslam’a girmesine vesile olmuítur. Osmanlı belki de asıl fethi bu derviílerin, dini, sosyal hayatta temsil etmekte gösterdikleri baíarıyla saðlamıítır. Bu insanlar diyaloða geçtiði insanlar üzerinde meydana getirdikleri tesirlerle orduların yapamayacaðı asıl fethi, gönül fethini, gerçekleítirmiílerdir. Böylelikle imar, iskân, nakil ve emniyetle birlikte yeni bir devletin ikbalinin saðlam olmasında ve sosyal hayatta kaynaíma için önemli olan inanç birliðine büyük katkılar saðlamıílardır. Peygamberimiz (sas) döneminde Bizans Kralı Herakliyus’a gönderilen mektupla baílatılan Anadoluya ñslâm’ı taíıma faaliyeti, bu derviíler vesilesiyle, yavaí yavaí hedefe ulaímıítır. Bu derviílerin Türk-ñslâm tarihinde üslendikleri önemli rolü Barkan íöyle özetler: “Dað baílarını, hâlî ve çorak toprakları iílemek için yerleíen, evlâtları çoðalınca köyler tesis eden ve yerleítikleri toprakları yavaí yavaí bir kültür ve iktisat merkezi bir ma’mure hâline sokan (bu insanlar), bu memlekete yalnız bir fetih ve iígal ordusu olarak gelmeyen Türklerin memleket ve toprak açıcılarıdırlar. Yeni fethedilen bir Hristiyan memleketinde, bu íekilde gelip dað baílarında yerleíecek, oraların imar ve emniyeti ile meígul olacak ve tesis ettikleri merkezlerle ñslâm’ı ve Türk dilini yaymaya baílayacak misyonerlere ve gönüllü muhacirlere mâlik olmak ise; yeni kurulmakta alan Türk devletinin en büyük kuv-


vetini temsil etmekte olduðu meydandadır, imparatorluðu kuran kuvvet iíte kendisinden bu kadar emin”dir.14 Ayverdi, Batı feodalizminin bilek gücünü temsil eden íövalyeleriyle, Osmanlı’nın kurulmasında ve geliímesinde büyük katkıları olan iç-dıí muvazenesini saðlamıí bu derviíleri mukayese eder ve íu neticeye varır: “Garb íövalyeliði târihî kaderini tüketip tasfiye olmakla dünya zarara girmemií, hattâ genií bir nefes almıítır. Fakat kılıç ve bâzû kuvveti, íecâat ve kahramanlık kadar, ruh terbiye ve disiplininin müíterek faâliyetinden doðan bu örnek íövalye rûhu kaybolmakla, dünyanın ziyanı çok büyük olmuítur.”15 Ecdadımız birçok íeyiyle bizler için bir örnek, bir model konumundadır. Çaðın gerektirdiði donanımlarla dünyanın çeíitli yerlerine giderek oralarda insanlıðın huzuru için ‘diyalog ve hoígörü köprüleri’ kurmaya çalıían Anadolu insanının faaliyetlerine, bir de ecdadın bir zamanlar üstlendiði bu misyonun penceresinden bakmakta büyük faydalar vardır.

*) Ömer Lütfi Barkan, Anadolu topraklarındaki faaliyetlerini, misyonlarını ve tarihimizdeki yerlerini anlattıðı uzun makalesinde bu dervií grupları için ‘Kolonizatör Türk Derviíleri’ ifadesini kullanır. Biz ise yazımızda, kendimize ait bir deðeri, Batı meníeli bir kavram olan ‘Kolonizatör’ ile anlatmamak için aslına sâdık kalarak ‘Horasan Erenleri’ ifadesini tercih ettik. @ aodonmez@sizinti.com.tr

Dipnotlar: 1- Tunalı, Yaðmur. Tarık Buðra’yla, Töre Dergisi, Ocak-ìubat 1981, sayı, 116–117, s. 3–15. 2- Barkan, Ö. Lütfi. Kolonizatör Türk Derviíleri, Vakıflar Dergisi, II. Sayı, 1942. 3- Barkan, Ö. Lütfi. Kolonizatör Türk Derviíleri, age. 4- Ayverdi, Sâmiha. Türk Tarihinde Osmanlı Asırları-1, Damla Yayınevi, ñst., 1977, s. 113. 5- Ayverdi, Sâmiha. age, s. 113 6- Buðra, Tarık. Osmancık, Ötüken yay., ñst. 1985, s. 28. 7- Buðra, Tarık. age., s. 34. 8- Buðra, Tarık. age., s. 33. 9- Buðra, Tarık. age., s. 143–144. 10- Buðra, Tarık. age., s. 136. 11- Buðra, Tarık. age., s. 34–35. 12- Buðra, Tarık. age., s. 35–36. 13- Buðra, Tarık. age., s. 120. 14- Barkan, Ö. Lütfi. Kolonizatör Türk Derviíleri, age. 15- Ayverdi, Sâmiha. age, s. 115.

O kapkara ve kupkuru çevrede, Yemyeíil bir tablo; hayalinle kal!. Lavlarla kavrulmuí olmuí bir masal, Dediðin olsa da o çok ilerde...

327/Nisan 2006

ñnsan hayalleriyle yaíar..

11 115

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

Sessiz ustalar çok iyi birer gözlemcidirler. Çevrelerindeki kimseler onları, çoðu íeyden habersiz zannetseler de, onlar, hâdiselerin arka plânları dâhil, her íeyin farkındadırlar. Hasırın altından Mısır’ı seyrederler. Kiíilerin karakterini ve kiíiler arası münasebetleri çok iyi okurlar.

116 12

www.sizinti.com.tr

Prof. Dr. Fatih Karahisarlı

Köyümüzde, Halil Usta isminde bir marangoz vardı. Halil Usta söyleneni sessizce dinler ve kendinden talep edilen íeyi büyük bir ustalıkla yapar, sahibine teslim ederdi. Rahmetli babamla, Halil Usta’ya ‘sessiz usta’ derdik. Halil Usta, kendi hâlinde, sadece iíiyle meígul olan sakin biriydi. Bulunduðu topluluklarda onun varlıðını hissetmezdiniz bile. ñíini yaparken ise íiir okuyor, oya iíliyor gibi maharetini konuítururdu. Ortaya çıkan ií de, gerçek bir sanat eseri olurdu. Ben köyden ayrıldım, deðiíik kültür ve coðrafyalarda farklı insanlarla tanıítım. Gittiðim hemen her yerde Halil Usta gibi sessiz ustaları gördüm. Onlar da iílerini sessizce yapıyor, ií bittikten sonra sahnede görünmüyorlardı. Sonradan tanıdıðım bu sessiz ustalar, Halil Usta’dan farklı olarak bulundukları ortamların âdeta her türlü derdine devaydılar. Bu insanlar nerede ve hangi íartlarda olurlarsa olsunlar, kendilerine mutlaka yapacak bir ií buluyor veya onlara bir ií düíüyordu. Dolayısıyla onların bulunduðu yerlerde ortada bir ií kalmıyordu. Bizim köydeki sessiz usta da böyle yerlerde olsaydı, herhalde o da benzeri íeyler yapardı.


bunları anlatanları dinlerken kendilerinden geçerler. Frekanslarına girildiðinde sohbetlerine doyum olmaz. Hâdiselere bakıílarını, yaíadıklarını tabiî bir íekilde resmediílerini âdeta nefes almadan dinlersiniz. Ama bu çok hassas bir diyalogtur. Zîrâ kendilerine önem verdiðinizi ve hayranlıkla dinlediðinizi sezerlerse, derhal anlatmayı keserler ve kendilerine yapacak yeni iíler ararlar. Sessiz ustalar çok iyi birer gözlemcidirler. Çevrelerindeki kimseler onları, çoðu íeyden habersiz zannetseler de, onlar, hâdiselerin arka plânları dahil, her íeyin farkındadırlar. Hasırın altından Mısır’ı seyrederler. Kiíilerin karakterini ve kiíiler arası münasebetleri çok iyi okurlar. Size bu konularda çok güzel dersler de verirler. Seviyeniz, konumunuz onları hiç ilgilendirmez; sizin yanınızda çok rahattırlar. Ayrıca çok cömerttirler, ellerinde ne varsa, baíkalarına vermek onların en büyük hazlarındandır. Toplumun, hemen her kesiminde bu tip sessiz ustalar mevcuttur. Bunlar bir bakıma boílukları doldurdukları için toplumların sıhhatli olmalarında çimento vazifesi görürler. ñnsanlık belki de, bu tip insanların yüzü suyu hürmetine ayakta kalabilmektedir. Tarihte bunların misâllerini açık seçik görmekteyiz. Sessiz ustalar, yaíadıkları devirlerde herkesçe bilinmez, tanınmazlar; ama sonra gelen nesiller, onların kimler olduðunu net bir íekilde görür, öðrenir. Sessiz usta özelliklerinin geliítirilip zenginleítirilmesi ve herkesin bu vasıfların kazanılması yönünde çaba sarfetmesi gerekmektedir. Sessiz ustaların önünün açılıp onlara imkânlar tanınması, herkesin sessiz usta olma yolunda birbirini desteklemesi ve özellikle yeni yetiíen nesillere bu yolda yaíayan örnekler gösterilmesi gelecek adına yapılabilecek hayırlı iílerdendir.

Sessiz ustalar, yaíadıkları devirlerde herkesçe bilinmez, tanınmazlar; ama sonra gelen nesiller, onların kimler olduðunu net bir íekilde görür, öðrenir.

327/Nisan 2006

Her yerde onlar Onlar kendilerini, “Biz sessiz ustalarız!” diye tanıtmazlar; ama onları, müíterek özelliklerinden dolayı herkes tanır. Dünyanın her yerinde, eðitim müesseseleri baíta olmak üzere, gönüllüler hareketi içinde makam, mevki, dil, din, renk ayırımı olmaksızın mutlaka bu sessiz ustalardan birileri bulunur. Her yerde, yüklerin en aðırını çekenler onlar olduðu hâlde ücret istemezler, gürültü çıkarmazlar, íikâyet etmezler, dertlerini asla söylemezler ve etrafa hep pozitif enerji yayarlar. Ellerini her taíın altına çekinmeden sokarlar. Onlar boí otururken görülmez, bir ií bitince diðerine koíarlar. Sadece kendi meslekleri ile ilgili iíleri yapma gibi bir takıntıları yoktur. Kendileri hangi konum ve meslekte olurlarsa olsunlar, ortadaki iíi yapmaktan geri durmazlar. Mevcudiyetleri kimseyi rahatsız etmez. Bir iíin yapılması mümkünse, lûgatlerinde, ‘Hayır!’, ‘Yapılmaz!’, ‘Olmaz!’ gibi kelimeler yoktur. Onlara göre, ölümden baíka her íeyin çaresi vardır, hayatta hiçbir zaman tek yol yoktur, Allah her iíin bir hâl çaresini koymuítur; engeller aíılmak, problemler çözülmek içindir. Onlar baíkalarının yapması gereken iíleri de yaparlar. Bunun adını asla angarya koymazlar. Yaptıklarının fedakârlık olduðunun bile farkında deðildirler. Bu yüzden de, ne bir iltifat, ne de maddî bir beklenti içinde olurlar. Bir bakıma onlar, yarıí atlarının karakterine sahiptirler, yani onların yoruldukları çatladıklarında anlaíılır. Onlar kimseyle takıímaz; gösteriíi sevmedikleri gibi, bilinmeyi de istemezler. Takdir edildiklerinde duymazdan gelirler. Onların eíleri ve çocukları da genellikle kendilerine benzer. Sessiz ustalar çoðu zaman baíkalarını dinlemede kalırlar; güzellikleri duymaya son derece iítiyaklıdırlar,

@ fkarahisarli@sizinti.com.tr

13 117

www.sizinti.com.tr


Muhammet Mertek

327/Nisan 2006

2004 yılının sonunda Hollanda’da, 2005 yılında ise Paris’te meydana gelen hâdiseler, yetkililerin ders çıkarması adına büyük fırsat veriyor. Bilhassa gettolaímanın bir íekilde önüne geçilmesi, en azından oralardaki eðitim imkânlarının iyileítirilmesi ve medyanın korku senaryoları yerine kamuoyunu bilgilendirici, barıí içinde birlikte yaíamayı özendirici, saðduyulu yayınlar yapması ilk plânda çıkması muhtemel hâdiseleri engelleyecektir.

118 14

www.sizinti.com.tr

Fransa’da yaíanan hâdiseler, Avrupa ülkelerindeki göçmen gettolarını gündeme getirdi ve banliyölerin içten içe ne derece çürüdüðünü gösterdi. ñnsanlar yanan araba, okul ve kiliseleri ürpertiyle seyrettiler. Avrupa ülkeleri bir kâbusla daha yüzleíiyordu. Bu hâdiseler, gerçekten kendi kaderine terk edilmií göçmenlerin dıílanmıílıða isyanı mı, yoksa muhtemel daha büyük sosyal depremlerin öncü sarsıntıları mıydı? Bu tür geliímeler, getto, paralel toplum ve uyum tartıímalarının sıkça yaíandıðı, baíta Almanya olmak üzere diðer Batı ülkelerinde de meydana gelebilir mi? ñçtimaî yapıdaki tarihî ve sosyo-kültürel farklılıklara dayanarak, bazı yorumcuların, Fransa’daki göçmenlerle Almanya’daki Türklerin kıyaslanamayacaðını iddia etmelerinde haklılık payı olabilir. Fakat gettoların karakteristik özellikleri ve yönetimdeki insanların göçmenlere yaklaíım tarzları benzer hâdiselerin her zaman yaíanabileceðini göstermektedir. Bir kere gettovârî yerleíim bölgelerine hapsedilen ve genellikle asimile edilemeyen göçmenler, ana toplumdan eðitim alanları, dil ve kültür alanları bakımından tecrit edilmií durumdadır. Meselâ Almanya’da Türklerin yoðun olduðu bölgelerdeki okullarda yabancı öðrenci sayısının çok olması, ciddi dil ve eðitim problemlerini de beraberinde getirmektedir. Birçok genç, diploma alamadan, meslekî

eðitimini yapacak bir yer bulamadan ve okul hayatında kötü tecrübeler yaíayarak hayata atılmaktadır. Çoðunluðu baíıboí, fikrî olgunluktan uzak, insanî hiçbir deðeri ciddiye almayan, problemlerini íiddetle çözmeye meyilli bu gençler, kolayca yönlendirilebilmektedir. Bu durum devam ettiði sürece, büyük bir potansiyel tehlike karíımızda duruyor demektir. Mânevî açlıklar içinde, ruhu alev alev yanan gençlik, zeminini bulduðunda etrafını da alevlere vermekten çekinmeyecektir. Böyle bir potansiyeli içinde barındıran getto ve benzeri yerleíim bölgelerinde yaíayan göçmenlere, daha doðrusu azınlıklara siyasîlerin ve mahallî idarecilerin daha hassas bir üslûpla davranması gerekir. Öncelikle Alman idarecilerin, problemleri etnik ve dinî temele dayandırmaktan vazgeçmeleri ve yeni bir birlikte yaíama vizyonunun ana çerçevesini belirlemeleri gerekmektedir. Bunun için Alman Anayasası temel bazı prensipleri vazediyor aslında. Fakat, anayasanın birinci maddesinde, “ñnsan onuru rencide edilemez!” ibaresi olmasına raðmen, birçok idareci baíta olmak üzere Almanlar bu prensibe çoðunlukla uymuyor. Topluma bu gözle bakan hemen herkes okullarda, fabrikalarda ve iíyerlerinde göçmenlerin onuruna nasıl dokunulduðuna, insan yerine konulmadıklarına ve psikolojik olarak dıílandıklarına íahit olabilir. Bu tür söz ve davranıílar


Unutmayalım ki, insanın mayasında iyilik, sevgi ve bunlara aynı íekilde mukabele etme hissi vardır. Her insanda bütün bu duyguları deðerlendirecek, asla yalan söylemeyen vicdan mekanizmalarının varlıðı bir hakikattir. Bize düíen, insanın tabiatındaki duyguların yönünü kötülükten iyiliðe çevirmenin yollarını aramaktır ki, bu da zaten bizim terbiye sistemimizin temelini teíkil eden dinimizde fazlasıyla mevcuttur. Ayrıca bu hususta her iki tarafın da empati yapmasının çok faydalı olacaðına inanıyoruz.

Tabiatıyla bu bölgelerdeki okullarda Türk öðrenci sayısı gittikçe arttı. Yani gettolaíma ií alanlarından, yerleíim bölgelerine, buradan da eðitim sektörüne doðru sosyal bir süreç takip etti. Diðer yandan Almanya’nın birçok íehrinde Türklere belli semtlerde kiralık ev verilmemesi de dolaylı olarak gettolaímaya katkıda bulundu ve bulunmaktadır. Hakikat bu olmasına raðmen, Almanya’daki bir eyalet içiíleri bakanı vak’ayı, “Türkler kendilerini Almanlardan üstün gördüklerinden toplumumuza uymayıp gettolarda yaíamayı tercih ediyorlar.” gibi, bir zamanlar Yahudiler için kullanılan ifadelerle izaha kalkıímıí ve bu açıklama oldukça mânidâr bulunmuítu. Bu tür davranıíların bir sebebi, bazı çevrelerin göçmenleri iç siyaset malzemesi olarak kullanmasıdır. Bunun kimseye faydası yoktur, bu tip sosyal fırtına koparanların en baíta kendilerinin bedel ödediklerine tarih íahittir. Bazı siyasîlerin, provokatif ve dıílayıcı bir üslûpla toplumda gerginlik meydana getirmesi durumunda medyadan beklenen, gerçek sorumluluðunu üstlenerek gerekeni yapmasıdır. Fakat Alman medyasının önemli bölümü maalesef yıllardır bu mevzuda iyi bir not alamıyor. Neredeyse her gün en marjinal hâdiseleri genelleítirerek; intihar saldırıları, namus cinayetleri, zorla evlilik, cihat, íehitlik, terör ve baíörtüsü gibi ko-

327/Nisan 2006

íahsî onuru zedelemekten daha öteye, hattâ kiíinin mensup olduðu milletin haysiyetine dokunmaya kadar gidebilmektedir. Medyanın öncülüðünde eyalet baíbakanları ve bakanlar bile buna katılabilmektedir Aslında Almanya’daki getto benzeri bölgeler Türkler tarafından istenerek ve plânlanarak oluíturulmadı. Kırk yıl önce gelenler evvelâ çalıítıkları ií alanlarının etrafında yerleímeye baíladılar.

15 119

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

120 16

www.sizinti.com.tr

nularda yanlıí bilgiler vererek Alman kamuoyuna korku salıyor. Türk toplumunu her fırsatta çaðdıíı gösteren, dıílayan, küçümseyen, ana bünyeye ait olmadıðını vurgulayan medya, âdeta Almanya’da da Fransa’dakine benzer hâdiselerin yaíanmasına davetiye çıkarıyor. Zîrâ fanatizm, fanatizmi doðurur, cahillik karíı cehaleti harekete geçirir. Müslümanların çoðunun bütün bu yayınlarda kendini bulması, yazılıp çizilenleri kabullenmesi elbette düíünülemez. Müslümanlık hassasiyeti taíıyan insanlar, bu tek yanlı ve gerçekle ilgisi olmayan yayınları büyük bir üzüntüyle takip etmektedir. ñçinde yaíadıðı toplumda kendini ifade etme imkânı bulabilen olgun gençler, ne sokaða çıkıp toplumun huzurunu bozmaya, ne de baíkalarının malına, canına zarar vermeye tevessül etmektedir. ñslâm’ı iyi anlamıí her Müslüman problemlerin íiddetle çözülemeyeceðini bilir ve sebebi ne olursa olsun buna baívurmaz. Batılı medya ise maalesef, ısrarla Müslümanları íiddet yanlısı göstermeye devam etmektedir. Meselâ Alman ZDF kanalının ana haber bülteninde sunucu, Yeíillerin Fransız meníeli Avrupa Parlamentosu milletvekili Daniel Cohn-Bendikt’e banliyö hâdiseleriyle alâkalı sorular yöneltiyor. ñbretlik sohbette, Almanların ñslâm ve Müslümanlar konusunda niçin köklü zihniyet deðiíikliðine ihtiyacı olduðunun en tipik örneði sergileniyor. ñsyanı yapanların kimliklerinden dolayı her zamanki gibi yine iki noktaya vurgu yapılıyor: dinin tesiri ve gençlerin entegrasyon istememeleri! Sorular karíısında milletvekili hem gülüyor, hem de sunucunun yorumunun gerçeklerden ne kadar uzak, sathî ve muðlak olduðunu îmâ ederek özetle íöyle diyor: “Banliyölerdeki hâdiselerin dinle bir ilgisi yok. On yıllarca kendi kaderine terk edilen ve dıílanan insanlardan bazıları dine yönelmií olabilir. Fakat isyanın dinî bir motifi yok. Gettolardaki okullara bir bakın. Sunulan eðitim imkânlarından birçok genç faydalanmak istiyor; entegre olmak istiyor, ama nasıl dıílandıklarını okulların periían durumundan görüyorlar.” Evet, ñngiltere, Almanya, Hollanda ve Fransa’daki entregrasyon politikaları Müslümanlar açısından iflâs etmií durumda. Neden? Çünkü o insanların kültürel kimlikleri, hassasiyetleri görmezlikten gelindi; dayatmacı politikalarla, dinî ve millî kimliklerinden taviz vermeleri, o ülkelerin deðerlerine ve kültürlerine uymaları istendi. Bu yüzden Avrupa ülkelerinde hem geçmiíten beri devam eden uyum politikalarının gözden geçirilmesi, hem de

entegrasyondan öte bir ‘birlikte yaíama vizyonu’nun geliítirilmesi gerekmektedir. 2004 yılının sonunda Hollanda’da, 2005 yılında ise Paris’te meydana gelen hâdiseler, yetkililerin ders çıkarması adına büyük fırsat veriyor. Bilhassa gettolaímanın bir íekilde önüne geçilmesi, en azından oralardaki eðitim imkânlarının iyileítirilmesi ve medyanın korku senaryoları yerine kamuoyunu bilgilendirici, barıí içinde birlikte yaíamayı özendirici, saðduyulu yayınlar yapması ilk plânda çıkması muhtemel hâdiseleri engelleyecektir.

Getto ve benzeri yerleíim bölgelerinde yaíayan göçmenlere, daha doðrusu azınlıklara, siyasîlerin ve mahallî idarecilerin daha hassas bir üslûpla davranması gerekir. Öncelikle Alman idarecilerin, problemleri etnik ve dinî temele dayandırmaktan vazgeçmeleri ve yeni bir birlikte yaíama vizyonunun ana çerçevesini belirlemeleri gerekmektedir.


Diðer yandan sözkonusu Avrupa ülkelerindeki entegrasyon kaynaklı problemler, genellikle Müslüman göçmenler üzerinde yoðunlaíıyor. Bazı ülkelerde seksen/yüz yıldır uygulanagelen politikaların Hıristiyan göçmenlerde baíarılı olduðu ve asimilasyonla neticelendiði biliniyor. Meselâ Fransa’da ñtalyanlar ve ñspanyollar; Almanya’da ise, Polonyalılar entegre olmuítur. Fakat aynı entegrasyon politikaları Müslümanlara uygulandıðında, Fransa, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerde benzer neticelerin alınmadıðı görülmüítür. Bu sebeple ‘uyum’ ve ‘entegrasyon’ gibi tâbirler Müslüman göçmenler için artık havada kalıyor. Zîrâ yirmi otuz yıldan beri uygulanan her türlü entegrasyon politikasına raðmen Müslümanların çoðunluðu hâlâ neye entegre olacaklarını bilememektedir. Alman Anayasası’na, genel geçer sosyal kurallara uyma, dil öðrenme konularına kimse itiraz etmiyor. Nitekim, Almanya’nın yeni Uyum Bakanı Prof. Dr. Maria Böhmer’in: “Göçmenler, Almanca konuímak, Alman tarihini tanımak, deðer yargılarını ve hukuk sistemini kabul etmek mecburiyetindedir. Anayasada belirtilen içtimâî kurallara uymalıdır.” íeklindeki açıklamaları herkes tarafından gayet mâkûl karíılanmaktadır. Bu noktada her iki taraftan da problemin çözü-

müne yönelik iyi niyetli yaklaíımlar beklenmelidir. Kimliðini koruyup dürüst davrandıðı takdirde Almanlardan saygı gören Müslümanlar oldukça fazla olduðu gibi, her toplumda olduðu gibi Almanlar içinde de her hâlükârda yabancılara karíı antipati duyan bazı aíırı uçlar görülebilmektedir. Fakat bu aíırı uçlara bakıp, bütün Almanların böyle davrandıkları düíünülmemelidir. Güzel örnekler eninde sonunda hak ettiði saygıyı görmektedir. Nitekim diyaloða yönelik çalıímalar sırasında her iki tarafın da iyi niyetli ve dürüst bir íekilde birbirlerine yaklaítıkları takdirde, bir arada yaíama vizyonunun hayal deðil, gerçek olduðu görülmektedir. Unutmayalım ki, insanın mayasında iyilik, sevgi ve bunlara aynı íekilde mukabele etme hissi vardır. Her insanda bütün bu duyguları deðerlendirecek, asla yalan söylemeyen vicdan mekanizmalarının varlıðı bir hakikattir. Bize düíen, insanın tabiatındaki duyguların yönünü kötülükten iyiliðe çevirmenin yollarını aramaktır ki, bu da zaten bizim terbiye sistemimizin temelini teíkil eden dinimizde fazlasıyla mevcuttur. Ayrıca bu hususta her iki tarafın da empati yapmasının çok faydalı olacaðına inanıyoruz.

327/Nisan 2006

ñçinde yaíadıðı toplumda kendini ifade etme imkânı bulabilen olgun gençler, ne sokaða çıkıp toplumun huzurunu bozmaya, ne de baíkalarının malına, canına zarar vermeye tevessül etmektedir. ñslâm’ı iyi anlamıí her Müslüman problemlerin íiddetle çözülemeyeceðini bilir ve sebebi ne olursa olsun buna baívurmaz.

@ mmertek@sizinti.com.tr

17 121

www.sizinti.com.tr


Rabb’imiz, lütûf ve ihsanlarıyla bizi serfiraz kıldıkça, imtihanlar da aðırlaíacaktır. ìâyet O, bize Keremiyle, Kendisine dost olma pâyesini bahíetmiíse, bunu kat’iyyen íahsımıza ait bir fazîletten dolayı verilmií kabul etmemeliyiz. Bize düíen bütün bunları Allah'ın (cc) lütfu görüp öyle deðerlendirmek olmalıdır.

327/Nisan 2006

Dr. ìevki Coíkun

122 18

www.sizinti.com.tr

Peygamber Efendimiz’in (sas) -baíka hiçbir mu’cizesi olmasa bile- yeme, içme, uyuma, temizlik, giyim vs. davranıílarında mükemmeli göstermesinin yanısıra, tıbbî açıdan da en makbulü göstermesi, O’nun Seçilmií Bir Zât olduðunun delilidir. Dií ve tırnak kirlerinin sebep olabileceði hastalıkları, çok yemenin zararlarını, insan vücudundaki eklemlerin sayısını, íifa vesilesi olan bitkileri, eðitim almadan söylemek ve yalanlanmamak baíka hiç kimsenin harcı olamaz. Uyurken sað tarafa yatmanın hikmetlerini de ancak bugün yeni yeni anlamaya baíladık.

Bir tarafa yatarak uyuma durumunda, yatılan yöne baðlı olarak burun deliklerimizin birisinin tıkanırken, diðerinin açıldıðı ve solunumun açık olan burun deliðinden yapıldıðı araítırmalarla belirlenmiítir. Ayrıca nefes alınan burun deliði ile beynin yarımküreleri ve sempatik-parasempatik sinir sistemleri arasında da bir münasebet olduðu, çalıímalarla gösterilmiítir. Sað tarafa yatılması durumunda, sað burun deliði tıkanmakta, sol burun deliði açılmaktadır. Sol burundan yapılan nefes alma ile sað beyin yarımküresinin aktivitesi artar. Sað beyin yarımküresinin uyarılması, parasempatik sinir sistemimizin faaliyetlerini artırmasına, kalb hızımızın yavaílamasına, tansiyonumuzun düímesine ve mide-baðırsak faaliyetlerimizin yavaílamasına vesile olur. Dolayısıyla kalbimiz daha az yorulur, uykuya dalmamız daha kolaylaíır, bu da istirahatimizin daha iyi olmasına imkân saðlar. Diðer yandan sol tarafa yatılırsa ne olur? Sol burun deliðinin tıkanması ile birlikte sað burundan nefes alınması, sempatik sinir sisteminin faaliyetlerinde artıía yol açar; bu durumda kiíi heyecanlanmıí gibi olur ve kalb atıílarındaki hızlanma ile kalb daha da yorulur.


Bu yüzden uykuya dalma zorlaíır. Çünkü kalb atım hızının, tansiyonun, heyecan ve dikkatin artması uykuya engel olabilir. Sol tarafımız üzerine uyumada ise vücudumuz daha çok yıpranacaktır. Sırtüstü veya yüzüstü yatınca durum ne olacaktır? Yüzüstü yatmak zaten uzun süre mümkün olmadıðı gibi Efendimiz (sas) tarafından da uygun görülmemiítir. Kalb, akciðerler ve mide bu durumda baskı altında olduðu için, ciðerlerimiz ve midemiz sıkıíıp rahatsızlık verebilir. Sırtüstü yatıldıðında ise bu rahatsızlıklar olmayabilir. Ancak uykuya dalmada gecikme olabilir. Bu durum da vücudun tam dinlendirici bir uykuya geçmesine ve dinlenmesine engel olabilir. Çünkü bu durumda gündüz olduðu gibi iki burun açık olacak ve parasempatik sistem uyarılamayacaktır. Ayrıca sırtüstü yatılması durumunda mide ve baðırsakların fonksiyonlarını gerçekleítirmesi biraz daha zorlaíacaktır. En faydalı ve belki de en az zarar görebileceðimiz bir yatıí pozisyonun Yüce Rehberimiz’in (sas) bize tavsiye ettiði ‘sað yana yatarak ve ayakları vücuda doðru çekerek uyuma’ íeklinde olduðu hakikati ilmî araítırmalarla ancak bugün doðrulanabilmektedir. Bu yatıí íeklinde hem mide ve baðırsaklar korunmakta, hem de sindirimin daha kolayca tamamlanması mümkün kılınmaktadır. Kâinatın Efendisi (sas) bir düstur olarak yemek yedikten hemen sonra uyunmamasını ve uyku için de sað tara-

fa yatılmasını bize bildirmektedir. Kaldı ki, bu íekilde bir yatıíın anne karnında aylarca büyütülen bir bebeðin pozisyonuna benzer olması da bunun fıtrî bir yatıí tarzı olduðunu gösterir. Çünkü bebek anne karnında büyütülüp geliítirilirken, kemiklerinin üzerine yerleítirilen kasları kasılmamıí orijinal

hâlindedir. Doðumdan sonra ise her türlü hareketimiz bu kasların kasılmasıyla olur. Kaslarımızı en iyi dinlendirmenin yolu ise ilk yaratılıí hâlimizi almamızdır. Bununla beraber Kur’ân-ı Kerim’de Âl-i ñmrân (3/191) ve Kehf sûrelerinde (18/18) geçen ayetlerde, insanların her iki yanları üze-

En faydalı ve belki de en az zarar görebileceðimiz bir yatıí pozisyonun Yüce Rehberimiz’in (sas) bize tavsiye ettiði ‘sað yana yatarak ve ayakları vücuda doðru çekerek uyuma’ íeklinde olduðu hakikati ilmî araítırmalarla ancak bugün doðrulanabilmektedir. Bu yatıí íeklinde hem mide ve baðırsaklar korunmakta, hem de sindirimin daha kolayca tamamlanması mümkün kılınmaktadır.

rinde yatarken de Allah’ı anabileceklerinin ve ayrıca uyku sırasında zaman zaman saða-sola döndürüldüklerinin anlatılmasından, sola yatmanın da yasaklanmadıðını, saða yatmanın, ilk yatıí íekli olarak tavsiye edildiði anlaíılabilir. @ scoskun@sizinti.com.tr

Kaynaklar 1. http://www.geocities.com/yorulmazi/ disease/septum.htm 2. Ö. Arifaðaoðlu. 2005. Sızıntı. Yıl 27, Sayı 317.

19 123


327/Nisan 2006

Nazif Baki Akad

124 20

www.sizinti.com.tr

Varlık ve hâdiselerin vuku bulmadan önceki durumlarını ve nasıl ortaya çıkabileceklerini (misâl âlemiyle baðlantılı) tahmin etmede güçlü olan bulanık mantıðın, sistematik model ve teori hâline getirilmesi çok eski olmamasına raðmen, teknolojideki baíarılı uygulamalarından dolayı, klâsik mantık uygulamaları kadar önemli bir akıl yürütme ve problem çözme tarzı olduðu görülmektedir. Bulanık mantıðı, 21. yüzyılın önemli bir mantık yürütme tarzı olarak görenler olduðu gibi bunun, bir mantık olamayacaðını iddia edenler de olmuítur. Bu meyanda takınılacak en mâkûl tavır, bulanık mantıðın pratik mânâda olumlu kazançlarını gözardı etmemekle beraber, mutlak mânâda varlıðın her seviyesinde geçerli olamayacaðını kabul etmektir. Misâl ve hayal âlemleriyle baðlantılı varoluí seviyelerindeki muhtemel durumları anlamamıza yardımcı olan puslu mantıðı akla yakınlaítırmak için, hâlen görebildiðimiz ama büyük ölçüde geçmiíte kalan bir manzarayı zihnimizde canlandıralım. Bir evin önüne kamyonla bir ton odun dökülüyor. Odunlar döküldükten sonra, karíımızda bir ‘odun yıðınının’ durduðunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O yıðından bir odun alıp, evin bodrumuna attıðımızda karíımızdaki kitle, hâlâ bir ‘odun yıðını’ olarak tarif edilir. Odunlar bu íekilde tek tek alınıp bodruma atıldıkça yıðın-

daki odun sayısının azaldıðını fakat karíımızdakinin yine bir ‘odun yıðını’ olduðunu söylemeye bir süre daha devam ederiz. Çünkü tek tek odun atma iíi devam ederse, sonunda bütün odunlar atılacak ve evin önünde hiç odun kalmayacaktır. Bu durumda evin önünü referans alırsak, artık ne bir odundan ne de bir ‘odun yıðınından’ bahsedebiliriz. Fakat en baíta tek bir odun alma iíi, karíımızdaki maddeye ‘odun yıðını’ dememize tesir etmezken, aynı iílem belli bir sayıda tekrarlandıktan sonra, ‘odun yıðını’ ifadesi geçersiz hâle gelir. “Evin önünden kaçıncı odun alındıktan sonra, ‘odun yıðını’ ifadesinin geçerliliði kaybolmuítur?” sorusu felsefeciler ve mantıkçılar açısından önemli bir sorudur. Yarısı mı, üçte ikisi mi, yoksa hepsi atıldıktan sonra mı? Klâsik ikili mantık kategorisi esas alınırsa, bu sorulara net bir cevap verilemez, çünkü odunu uzaklaítırma iíinin sürekliliðini esas aldıðımızda, odun yıðını olmakla olmamak arasındaki baðlantının ne zaman koptuðu konusunda tek bir cevap yoktur. Varlık ve hâdiselerin zaman nehrinde aktıðını ve çeíitli varlık seviyeleri içinde hâlden hâle geçtiklerini hesaba katarsak, aynı problemle daha birçok yerde karíılaíırız. Meselâ renklerin birbirinden ayırt edilmesinde de aynı güçlük vardır. Sarı ile açık sarı veya turuncu arasındaki sınır nereden geçer? Bu sınırın net bir yeri yoktur.


327/Nisan 2006

Klâsik-ikili mantık Bunun gibi birçok belirsizlik çeíidinden bahseKlâsik mantık doðru (1) ve yanlıí (0) olmak debiliriz. Numaralı gözlük takanın gözlüðünü çıkardıðında gördüðü manzara bulanık bir belirsizlikken, üzere sadece iki doðruluk deðeri olan bir mantık ‘yüz’ tabirini kullanıp hiçbir yan açıklama yapmama sistemidir. Aristo mantıðı da, sembolik mantık da, çok anlamdan kaynaklanan bir belirsizliði gösterir. aralarında bazı mühim farklar olmasına raðmen, iki Yine ‘bir adam’ derken sayıca bir olmakla beraber kim doðruluk deðeri üzerine kurulu olduklarından, ‘klâolduðu belli olmayan bir adamdan bahsetmek de sik mantık’ adı altında ele alınırlar. Aristo mantıðı belirsizlik ifade eden bir durumdur. Bir hafta son- önermeleri özne-fiil kalıbıyla; sembolik mantık ise ra havanın yaðıílı olup olmayacaðı ise geleceðe dâir özne-münasebet-özne kalıbıyla tahlil eder. Meselâ, bilgisizliðimizden kaynaklanan bir belirsizliði ortaya “Ali, Veli ile top oynadı.” önermesinde Aristo mantıkoymaktadır.1 Mekân ve zamanın karíılıklı müna- ðına göre, ‘Ali’ özne, ‘Veli ile top oynadı.’ ise fiildir. sebetiyle íekillenen sınırlardaki bulanıklıkla alâkalı Sembolik mantıða göre, ‘Ali’ özne, ‘Veli’ baíka bir bu durum içtimaî hâdiselerde de gözlenir. Sað ve sol özne, “ile top oynadı” da bu iki özneyi birbirine baðlayan münasebettir. Ayrıca, metafizikle gruplar bir íerit üzerinde dizilirse, en iç içe olan Aristo mantıðında varlık radikalinden en ılımlısına kadar birKlâsik mantıktaki vurgusu kuvvetlidir. Meselâ, ‘Bütün çok derecenin bulunduðu görülebiproblem, ‘gri’ balıklar yüzer.’ önermesinde hem balir. Hattâ ılımlı sað ve sol kesimler gibi ara tonları lıkların var olduðu hem de bunların arasındaki yakınlık bunların birbirine yüzdüðü iddia edilir. Ancak sembokarıítırılmasına bile sebep olabilir. ihtiva etmemesi Kısacası bulanıklık, net olmama lik mantık bu önermede varlık vurdeðil, bunları durumudur ve bir belirsizlik çeíigusu yapmaz; “Yüzenlerin balık olup ifade etmedeki didir. ñslâm düíüncesine göre bu yetersizliðidir. Çünkü, olmadıðını buradan çıkaramayız.” der. durum, varlıðın ilmî vücud seviyeBu önermede iddia edilebilecek tek siyah-siyah olmayan sinden çıkıp, misâlî varlık seviyesine íey sadece “bir íeyin balık olduðunda ikiliðinin sınırını girdiði zihin ve hayal dünyasındaki yüzücü de olduðudur.” tespit etmek mümkün tasavvurların çeíitli seviyelerine teAristo mantıðı ve sembolik mankabül edebilir. Hâricî tık bunlar gibi bazı deðildir. Ortada bir vücud seviyesinden farklılıklarına raðbulanıklık problemi önceki ve sonraki men dâima doðvardır. Klâsik hâller berzah âlemiyle ru-yanlıí íeklinde iki mantık bu yüzden alâkalıdır. ñnsanlıkla bedeðerlilik esasına göre iíbulanık hâdiselere raber var olan bu problem, ler. Fakat klâsik mantıðı, iki uygulanamamaktadır. Eski Yunan’da ‘sorit paradoksları’, deðerli olduðu için siyah-beyaz günümüzde ‘bulanık mantık’ adı almantık olarak adlandırmak çok tında tartıímaya konu olmuítur.1 Biyanlıítır. Bu yanlıílık, klâsik mantıðın zim inanç ve kültür dünyamızda ise, bu siyah beyaz arasındaki gri tonları ihmal durum, ‘mülâhaza dairesini açık bırakmak’ íekettiði varsayımına dayanan bir hatanın ürülinde ifade edilen bir prensiple hayatımıza girnüdür. Klâsik mantık, siyah-beyaz ikiliðini demiítir. Ayrıca kelâm ve tasavvuf âlimlerinin misâlî ðil; ‘siyah-siyah olmayan’ ikiliðini öngörmektedir.2 vücud seviyesi ve hayal âlemi dedikleri, varlık ve âlem Yani bu mantıða göre siyahın zıddı beyaz deðil, ‘siyah kategorileri, bu düíünce sisteminin geçerli olduðu olmayan’dır. Dolayısıyla ‘siyah olmayan’ tabirinin kaphattâ kaynaklandıðı yerlerdir. sadıðı alan zâten gri tonları da içine almaktadır. Günümüzde sistematize edilerek matematiðin Klâsik mantıktaki problem, ‘gri’ gibi ara tonları ihdiliyle modellenen ve problem çözme algoritmaları tiva etmemesi deðil, bunları ifade etmedeki yetersizíekline dönüítürülen bulanık mantık, net olmayan liðidir. Çünkü, siyah-siyah olmayan ikiliðinin sınırını durumlardaki bulanıklık problemini çözecek yapıda tespit etmek mümkün deðildir. Ortada bir bulanıklık bir düíünme sistemidir. Hâricî vücud elbisesi giymií problemi vardır. Klâsik mantık bu yüzden bulanık varlık ve hâdiseleri açıklamada çok güçlü olan klâsik hâdiselere uygulanamamaktadır. Kesin ve net tarif veya ikili mantık, bulanık durumlarda geçerliliðini edilmií hâdiseler ise klâsik mantıðın uygulama alanı büyük ölçüde yitirmektedir. Klâsik mantıðın bu du- içerisindedir. Meselâ sayılar âleminde, ‘teklik ve çiftlik’ rumlarda fonksiyonunu neden yitirdiðine kısaca te- söz konusu olduðunda, sayıları birbirinin bütünlemas edelim.

21 125

www.sizinti.com.tr


yeni olan iki küme íeklinde kesin ve net bir íekilde ayırabilmekteyiz. Bulanık mantık, klâsik mantıðın ele alamadıðı bulanık hâdiseleri de içine alacak íekilde daha genií bir uygulama sahasına sahip olduðu iddiasındadır. ìimdi bulanık mantıðı genel hatlarıyla inceleyelim.

327/Nisan 2006

Bulanık mantık Bulanık hâdiseler ve dolayısıyla kavramlar üzerinden bir mantık sistemi kurulup kurulamayacaðı tartıímalı bir konudur. Sembolik mantıðın kurucularından Gottlob Frege, bulanık kavramlara mantıðın uygulanamayacaðını düíünmüí, mantıðı net ve belirgin kavramların alanıyla sınırlamıítır.1 Bulanık kavramlarda temel problem, kavramın kendisi ve deðili (siyah ve siyah olmayan vb.) arasına sınır çekme

126 22

www.sizinti.com.tr

problemidir. Bu problem iki deðerli mantıkla çözülemediði takdirde, üç veya daha çok deðerli mantık sistemleriyle de mi çözülemez? 1920’de Polonyalı mantıkçı Lukasiewitcz tarafından ortaya atılan ‘çok deðerli mantık’ sistemini ele alalım. Bu mantıkta ‘doðru, yanlıí ve belirsiz’ olmak üzere üç deðer vardır.1 Farzedelim ki ‘Bu cisim siyahtır.’ önermesi doðruyu; ‘Bu cisim beyazdır.’ önermesi yanlıíı; ‘Bu cisim gridir.’ önermesi de belirsizliði ifade etsin. Bu íekilde siyah beyaz arasındaki gri bölgeyi ‘belirsiz’ deðeriyle ifade etmek acaba bulanıklık problemini gerçekten çözmekte midir, yoksa karíımızdaki problemi daha kompleks bir hâle mi getirmektedir? Bu durumda, ‘Siyah ile gri veya beyaz ile gri arasındaki sınırların net olarak tespiti mümkün müdür?’ sorusu akla gelir ki, bunun

cevabı ‘Mümkün deðildir.’ olmalıdır. Bulanıklık, kabul edilen referansların kendi içinde de dereceli olması açısından ‘siyah’ ile ‘siyah olmayan’ arasındaki sınırın nereden geçtiðine dâir net bir ayrıma imkân tanımadıðı gibi; siyah ile gri arasında da net bir ayrıma imkân tanımaz. Bu problem mantık sisteminde kullanılacak doðruluk deðerleri (referans) sayısı ne kadar artırılırsa artırılsın, aynen devam edecektir.1 Ama sonlu sayıda deðil de sonsuz sayıda doðruluk deðeri ihtiva eden bir mantık sistemi kurulursa o zaman ií deðiíir. Bu durumda 0-1 arasında her biri bir doðruluk deðerine karíılık gelen bütün reel sayılar, siyahtan beyaza uzanan bir ton cetveli üzerinde referans fonksiyonu görecek bir yere tekabül eder. Meselâ 1 ‘tam siyah’a, 0 ‘tam beyaz’a, 0,5 hem siyah hem beyaza, 0,2 ise, beyazı 0,5’tekine göre daha aðır basan bir siyahlıða tekabül eder. Tonlar cetvelindeki her bir yere bir deðer karíılık geldiði için (çünkü sonsuz deðer vardır) sınır problemi ortadan kalkar. 1 Bulanıklıðın bu íekilde temsil edilebilmesi ile alâkalı ilk ciddi çalıíma 1965’te, Azeri bir elektrik mühendisi olan ve o sıralar ABD’de ders veren Prof. Lütfi Askerzâde Zadeh tarafından ‘bulanık kümeler’ ismiyle yapılmıítır. Bulanık mantık, Zadeh ve Joseph Gougen baíta olmak üzere birçok kiíinin katkılarıyla íekillenmiítir.1 Çamaíır-bulaíık makinelerinden, bilgisayarlara, onlardan uzman sistemlere kadar birçok uygulama alanı bulan bulanık mantıkla, bilhassa mühendislik sahasında önemli baíarılara imza atılmıítır. Yapılan iílerde esneklik avantajı getirdiðinden makinelerden saðlanan verimde artıí olmuítur. Bugün için sun’î zekâ çalıímalarında çok önemli bir yeri olan bulanık mantık, insan zihninin çalıíma íeklinin bilgisayarlara aktarılması için kullanılmaktadır.3 Bulanık mantıðın tekrar iç yapısına dönecek olursak, burada klâsik mantıðın temel prensiplerinden ‘çeliímezlik’ ve ‘3. hâlin imkânsızlıðı’ prensiplerinin her zaman için geçerli olmadıðını görürüz. ‘Bu adam keldir.’ önermesi 0,3’lük bir doðruluk deðerine sahipse,


yanında belirsiz íeylerin de olduðunu ifade etmektedir. ñíte bu belirsiz íeyleri mertebelerine vurgu yaparak ifade etme imkânı iki doðruluk deðerinden daha fazla doðruluk deðerine sahip bir mantıkla mümkün olabilir. Helâller, haramlar, mekruhlar, Hakikatlerin temsili noktasında bulanık tahrimen mekruhlar, müstehablar özel olarak ifade edilmek isteniyorsa, bu íüphesiz gereklidir. Üzüm mantık Bulanık mantık, 0’dan 1’e kadar sonsuz doðruluk suyunun íaraba dönüíme süreci bu meyanda veriledeðeri ihtiva etmesi hasebiyle, kâinatta dereceli olarak bilecek yerinde bir örnektir. Üzüm suyu net bir íetecelli eden ilâhî isim ve sıfatların daha iyi anlaíılma- kilde helâldir. ìarap ise net bir íekilde haram. Fakat sına katkıda bulunabilir. Bediüzzaman Hazret- üzüm suyu íaraba dönüítürülürken, arada íıra vs. leri’nin neredeyse bir asır önce yaptıðı íu tespitler, gibi formlardan geçmektedir. ìıra caizdir ancak, habugün bulanık mantıktaki geliímelerle belki daha iyi rama yakındır. Üzüm suyunun íıradan sonra alacaðı form, íaraba daha yakın olacaktır ve íaanlaíılabilir: “Harabın nerede baílayıp baílakîm-i Ezelî inâyet-i madıðı bu bulanıklıktan tam sermediye ve hikmet-i bilinemez. Buna binaen, ihezelîyenin iktizası ile, tiyatlı davranıp hadîsin de íu dünyayı, tecrübeiíaret ettiði gibi bulanık duye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i rumlardan özel íartlar oluíHüsnâ’sına âyine ve madıðı müddetçe kaçınmak kalem-i kader ve kudlâzımdır. retine sayfa olmak için Bulanık mantık ile, bulaÇamaíır-bulaíık yaratmıí. Ve tecrübe ve imtihan ise, neínık hâdiselerin de temsil edildiði bir makinelerinden, vünemâya sebeptir. O neívünemâ ise, istimantık sistemi kurulmuí, ve klâsik bilgisayarlara, datların inkiíâfına sebeptir. O inkiíâf ise, mantıðın bu alandaki yetersizliði aíılonlardan uzman maya çalıímıíıltır. Böylelikle mantıkâbiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kâbisistemlere kadar ðın herhangi bir koliyetlerin tezahürü ise, birçok uygulama nudan baðımsız, her hakaik-i nisbiyenin zualanı bulan bulanık alana uygulanabilen huruna sebeptir. Hakaik-i bir disiplin olmadıðı daha nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i mantıkla bilhassa açık bir íekilde görülmüítür. Zülcelâl’in Esmâ-i Hüsnâ’sının mühendislik Ancak dikkat edilmelidir ki, bunukuí-u tecelliyatını göstermesine ve sahasında önemli lanık mantık da insan düíüncesikâinatı mektubat-ı samedaniyye sûretine baíarılara imza 4 nin son noktası deðildir, onun da her çevirmesine sebeptir.” atılmıítır. alana uygulanabileceði iddia edilmemeBu zâviyeden bakıldıðında, hakaik-i lidir. Zîrâ bulanık mantık da sonsuzluk kavnisbiye bir íeyin zıddıyla karıímasından doramının kullanıldıðı alanlarda yetersiz kalmaklayı ortaya çıkar ve çok farklı mertebelerin zutadır. Sonsuzluk kavramıyla uðraímak için özel huru olarak fark edilebilir. Güzel-çirkin, hayır-íer, olarak sezgiye dayanan mantık kurulmuítur ki, büiyi-kötü, tatlı-acı vs. gibi zıtların karıímasıyla güzetün bunlar her íeyi bir anda bütünüyle göremeyen, lin, hayrın, iyinin, tatlının sayısız mertebesi ortaya kavrayamayan insan düíüncesinin ancak belli alanlar çıkar. ñíte bu kadar sayısız mertebeyi ifadelendirirve sınırlar içerisinde düíündüðünü göstermekte, sair ken, ‘güzel ve güzel olmayan’ íeklindeki ikili mantık canlılardan bizi ayıran aklımızın da içinde bulundusistemi yetersiz kalmaktadır. Bulanık mantık ise, güðu acizliði ihtar etmektedir. zel, daha güzel, en güzel vs gibi bütün güzellik mer@ nbakad@sizinti.com.tr tebelerinin temsiline imkân tanıyan bir yapıdadır. Kaynaklar Hz. Peygamber’in (sas); “Helâl belli, haram da bel- 1. Williamson, Timothy. Vagueness. New York: Routledge. 1994. 2. Özlem, Doðan. Mantık ve Mantık Felsefesi. ñstanbul, ñnkılap Yayılidir. Fakat bu ikisinin arasında íüpheli íeyler vardır. Bu nevi, 1999. sebeple íüphelerden korunan, dinini ve ırzını temiz tutmuí 3. Mukaidono, Musao. Fuzzy Logic for Beginners, New Jersey, World Scientific, 2001. olur. ìüphelere düíen, harama da düíer.” (Buhârı, ñmân, 4. Nursi, Said. 29. Söz, Risale-i Nur Külliyatı, ñstanbul, Nesil Yayın39) hadîs-i íerifi net ve belirgin haram ve helâllerin ları, 2002.

327/Nisan 2006

bu adamın ‘ne tam kel, ne de tam kel deðil’ olduðunu söyleriz. Adam kel olmanın ve kel olmamanın 0,3 dereceyle kesiítiði bir yerdedir. Ve her iki kümeye de belli derecelerle baðlıdır.

23 127

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

Dr. Kenan Göçoðlu

128 24

www.sizinti.com.tr

Yaíadıðımız hâdiseleri anlamak, açıklamak ve yorumlayabilmek için bir kıstasa, doðru ve hassas ölçülere ihtiyacımız vardır. Belirli hassasiyette îmâl edilen terazilerle, belli bir hata payında ölçme yapılabilir. Günlük hayatta kullanılan tartı veya ölçü âletlerinde bu hatalar, standardize edildiðinden kabul edilebilir nispetlerdedir. Bir baíka ifadeyle, aldıðımız 1,5 metre kumaíın 1,51 metre veya 1,49 metre olması bizim için çok da önemli deðildir. Bakkal terazisi ile altını tartmadıðımız gibi, hassasiyeti yüksek altın terazisi ile de elma tartmayız. Ancak hayatın deðiíik sahalarında farklılaían hata nispetlerini kabul etme hassasiyetimizin alt ve üst sınırları vardır. Meselâ pazardan aldıðımız iki kilogram meyvenin, eve geldiðimizde 1,5 kilogram tartıldıðını fark edersek satıcıya kızarız. ñyi ölçme yapabilme, üretim, barıí ve adalet için vazgeçilmez bir husustur. Doðru ölçme, ürünün kalitesi ve toplumun ahlâkı ile doðrudan baðlantılıdır. Ölçümleri mânâlı ve deðerli kılan husus, referans

mesabesinde standarda sahip bir cihazla ölçümlerin yapılmasıdır. Bu yüzden referans standart, güvenli ve doðru ölçümler yapabilmek için gereklidir.Yapılan ölçme, referans standarda ne kadar yakın ise, o kadar hassas ve doðru ölçüm yapılmıí demektir. Bir ölçme, kalibre edilmií cihazlarla gerçekleítirilse dahi, bu esnada meydana gelebilecek hataların en aza indirilmesi ve kiíiden kiíiye deðiíebilecek neticelerin olmaması gerekir. Bunun için iílemin belirli kurallar dâhilinde gerçekleítirilmesi de önemlidir. Ölçmelerin nasıl ve hangi íartlar dâhilinde yapıldıðını/yapılacaðını gösteren yazılı standartlar üreten milletler arası ve millî kuruluílar vardır. Türk Standartları Enstitüsü (TSE) millî bir referans standart merkeziyken; ISO (International Standart Organisation) milletler arası standartlar üreten bir kuruluítur. Günümüzde her sektöre ait standartlar oluíturulmuítur. Sektörlerin kendi sahasında geçerli olan standartları yakalaması, hattâ daha da hassas hâle getirmesi mecburî hâle gelmiítir. Bunun en önemli


327/Nisan 2006

faydalarından biri, ülke içinde ve Ölçümü deðerli kılan íey, rak gönderilmiítir. Bu yüzden tudünyada yapılan ölçümlerin, kiíiölçmede kullanılan ciha- tum ve davranıílarımız noktasınye veya ülkelere baðlı kalmaksızın zın pahalı ve karmaíık dan Peygamber Efendimiz’e (sas) aynı güvenilirlik ve kalitede gerolması deðil, bu cihazın benzemeye çalıímak, her Müslüman’ın hayatının gâyesi olmalıdır. çekleítirilebilir olmasıdır. referans standartlara ne Tartıdan çalan pazarcıya durumu Ölçümler, en alt seviyede derece uyduðudur. Müsfark ettiðimizde sorduðumuz gibi, (en kaba) ölçüm yapan cihazdan lümanın, insaniyet ölçüsü bu hayatın Gerçek Sahibi, ölçüye onun kalibre edildiði ve bulunduolarak alacaðı yegâne re- uymayanları tartıdan çaldıðı için ðu muhitte referans alınan daha ferans standart, Peygam- sorguya çekecektir. Referans stanyüksek doðruluða sahip çalıíma standardına, oradan daha üst seber Efendimiz Muhammed darda göre yaíanmamıí ölçüsüz viyedeki baíka bir standarda ve en Mustafa (sas) ve onun ha- bir hayat, kıymetini bulamamıí son bütün ölçümler için referans yatıdır. Ölçüsünü O’ndan bir hayattır. Nasıl bir ölçüm cihazının karolan en üst seviyedeki birinci sealmayan bir hayatta hiçbir maíık yapısı hassas bir referansa viye (primer) standarda bir silsile íey asla hakiki deðerini göre kalibre edilmedikten sonra hâlinde baðlanır. Bu baðlama iílebulamayacaktır. bir deðer ifade etmiyorsa, insanın mine, ortaya konan ürünlerin ve da ünvan sahibi, zengin ve akıldavranıíların ‘izlenebilirlik seviyesi’ lı olması, Peygamberimiz’e (sas) adı verilir. Baílangıç standartı, bebenzemeye çalıímadıðı müddetlirli bir sahada, en mükemmel ve en yüksek doðruluktaki referans standarttır. Bir ülke çe bir mânâ ifade etmemektedir. Nasıl iyi malzeme içinde yapılan ölçümler, milletler arası ve millî stan- kullanılarak yapılmıí bir ürün bile, iyi ölçme sistedartlar referans alınarak gerçekleítirilir ve milletler mi kullanılmaksızın ortaya çıkarıldıðında, kıymetsiz arası münasebetlerde birinci standarda olan yakınlık veya düíük kıymetli oluyorsa, benzer íekilde insanın seviyesine göre deðerlendirme yapılır. Meselâ metrik para, mevki, bilgi, dıí görünüí, makam, akıl-zekâ, sistemle gerçekleítirilen uzunluk ölçümlerinin izle- saðlam vücut gibi birtakım deðerlere sahip olması da, nebilirlik seviyeleri, baílangıç standardı referans alı- örnek referans standardı yoksa, çok fazla kıymet ve narak gerçekleítirilirse, hem ölçümlerde güvenilirlik mânâ taíımamaktadır. ñnsanın Allah karíısındaki deproblemi yaíanmaz, hem de yapılan ölçüm dünya ðeri, ancak birinci dereceden referans standart olan Peygamber Efendimiz’e (sas) benzemeye çalıímasına çapında statü kazanır. ve ölçülü bir hayat yaíamasına baðlıdır. Âyet ve hadîsler, Müslümanın hayatını tanzim Peki ya insan! Basit bir ölçümde dahi, birinci standarda göre, eden referans standartlardır. Müslümanlar olarak bu en alt seviyedeki standart bir üst seviyedeki standar- standartlara uyduðumuz ölçüde iyi birer kul ve topda benzetilmeye çalıíılarak izlenebilirlik saðlanmaya lum için örnek insanlar olabiliriz. Allah (cc), Kur’ân-ı çalıíılıyorsa, nasıl olur da en güzel sûrette yaratılan Kerîm’de; “Ey Rabbimiz! Biz indirdiðin kitaba inandık insan, bir referans olmaksızın hayatını tanzim ede- ve Peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliðine ve Peybilir? ñnsaniyetin ölçüsü, yaptıðı iíler ve davranıílar gamberinin doðruluðuna íahitlik edenlerle beraber yaz...” için benzemeye çalıíacaðı ve en mükemmel derecede (Âl-i ñmrân, 3/53) íeklinde insana hitap etmektedir. Bu örnek alabileceði birinci standarda ne ölçüde uyup âyet, Risale-i Nurlarda 11. Lem’a 10. Nüktede; “Aluymadıðıdır. ñnsanlara önder olarak gönderilen bin- lah’a (cc.) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Malerce peygamber, bir alt hassasiyetten daha üst hassa- dem Allah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiði tarzı yapacaksınız: siyete yükselme adına, benzemeye çalıíacaðımız re- sevdiði tarz ise: Allah’ın sevdiði zât’a benzemelisiniz. Ona feranslardır. Müslüman için Peygamber Efendimiz benzemek ise, ona ittibâ etmektir (uymaktır). Ne vakit ona Muhammed Mustafa (sas), izlenebilirlik zincirinin en ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiüst halkasını teíkil eden birinci standarttır. Peygam- niz, tâ ki Allah da sizi sevsin.” íeklinde tefsir edilmiítir. ber Efendimiz (sas) yemesinden uyumasına, alıíveri- ñnsanlık için birinci referans standart olan Peygamíinden aile hayatına, liderlikten kulluðuna kadar her berimiz’e (sas) benzemek, dünya ve âhiret saadetine yönüyle, insanlık için yegane referans standarttır. O kavuímamıza vesile olacaktır. (sas), her íeyiyle mükemmeldir ve bizlere önder ola@ kgocoglu@sizinti.com.tr

25 129

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

Bir Uzun Seyahati Noktalarken

130 26

www.sizinti.com.tr

ñnsan, güzergâhı melekût âlemi, gözü ceberût ufkunda, hedefinde lâhût zirveleri, mülk diyarının üveyki, engin donanımlı, ekstra iltifatlara açık müstesna bir varlıktır. O, ruhlar âleminden ayrılarak gelir, melekût âleminin kesîf bir aynası sayılan, maddiyat, cismaniyat ve íehadet âlemi de diyeceðimiz bu mihnet ve nimet yurduna misafir olur; olur ve bir mânâda basireti, hep kalb ufku itibarıyla ıíıðın asıl kaynaðı kabul edilen âlem-i ceberûta müteveccih yaíar. Yer yer esmâ ve sıfât ufkundan ceberût zirvelerine bakarken âlem-i lâhûtu heceler durur; “Kâb-ı kavseyn” hülyalarıyla yatar-kalkar; halâ-melâ rüyalarıyla farklı temâíâ zevklerine erer ve yürür soluk soluða kendi “arí-ı kemâlât”ına, takdîr planına baðlı, istidat serhaddine doðru. ñradesi Hak iradesine râm, hareketleri makro meíîet programına ayarlı, Yaratan’ın emirlerine itaatteki inceliðin farkında, her zaman Sahib-i ìeriat’ın rehberliði altında, basarı, basîreti nebîler, sıddıklar, salihler íehrahında yürür mâvera-i atlasa; mârifet avlar güzergâhında uðradıðı herkesten ve her nesneden; yol boyu “Hû” sesiyle ürperir ve íahlanır küheylanlar gibi Mâbûd’unu, Maksûd’unu, Mahbûb’unu anarak... ìer’-i íerîf, her zaman yanıltmaz bir rehber; ilâhî rahmetin deðiíik tecellî dalga boyları sayılan te’vil telattuflu üsluplar, farklı mizaçlara,

meíreplere, mezâklara birer özel utûfe ve onları farklı enginliklere taíıyan ötelere ait hususî esintiler; hakikat aíkı, ruhlarında hiç bitmeyen birer enerji kaynaðı ve her yanda görülüp duyulan sesler-sözler, her çeíitten naðmeler, nâmeler ve nakıí nakıí güzellikler, birer mârifet mesajı, birer hakikat sesi-soluðu boíalır onun letâif vadilerine ve bu iç içe mevhibeler sayesinde duyulur aynı hakikatin farklı derinliklerinin ifadesi olan íeriat, tarikat, hakikat ve mârifetin –bunların temel esasları mahfuz– birbiriyle tenasüp içinde birer buudu olduðu. Bu ufuktan bakanlar için, deðiíik ahvâl, evsâf ve ef’âlin ihtilâfından ibaret olan hakâik ve íevâhid-i esmâ ayan olur.. her menzilde íevâhid-i Hak duyulur.. letâifin ihsaslarında bir enginlik görülür.. varlıðın arka planı sayılan “âyân-ı sâbite” sezilmeye baílar.. herkesin istidadına göre esmâ-i ilâhiyenin dayandıðı sıfât-ı sübhaniye belli çerçevede tebârüz eder.. ve hüviyet-i mutlaka ufkundan kalb yamaçlarına muttasıl íebnemler yaðmaya baílar.. derken “latîfe-i rabbaniye”, vahdet-i zâtiye mülâhazasıyla benlik fânûsundan sıyrılır ve bir sermestî yaíamaya durur. ìayet böyle bir müntehînin istidat serhaddi gidip de “insan-ı kâmil” ufkuna dayanıyorsa, mücmelde mufassalın íuhûdu, mufassalda da mücmelin ihtisası zevk edilmeye baílar ki, herkesin


Bu yol ve yöntemlerledir ki, hak yolcuları kalb ve ruh ufkunda “seyr ilâllah” unvanıyla kendi uzaklıklarını aíarak O’nun yakınlıðını duymaya koíar; “seyr fillâh” mülâhazasıyla kendilerini aradan çıkarır ve her íeyi O’na baðlı götürmeye çalıíır; “seyr maallah” mazhariyetiyle O’nun maiyyetini kendi aíkınlıðıyla zevk etmeye yönelir ve “seyr anillâh” zirvesinde de duyulanı duyurma, erilene erdirme, bilineni bildirme iítiyakıyla coíar; kesrete vahdet boyası çalar, o Ayanlardan Ayan’ı herkese beyan etmeye koíar ve oturur kalkar sürekli O’nu dillendirirler ki, bence hakikî insan olmadan gaye de bu olsa gerek... Bu ufuk etrafında dolaíıp duran bir ruh her nefes alıí-veriíinde “Allah” der ve “Hû” ile soluklanır; soluklanır ve hayatının her saniye ve salisesinde ñsmail Hakkı gibi sürekli: “Menba-ı ayni’l-hayat, cism ü cândır zikr-i Hû, Çeím-i feyzi’l-cinân-ı câvidandır zikr-i Hû. Onsekiz bin âleme “Hû”dur tecellî eyleyen, Can gözü açık herkese armaðandır zikr-i Hû. Cevher-i esrâr, mânâ-yı maden-i “Hû”dan çıkar, Ârif-i billâh olan bilir ne íândır zikr-i Hû. Nakd-i ömrün rûz u íeb “Hû” zikrine sarf eyle kim, Devlet-i kâmil, yârân-ı cihândır zikr-i Hû.

................................. Âfitâb-ı zikr-i Hak’tır dilleri pürnûr eden Hakkıyâ her zerreye vird-i zebandır zikr-i Hû” der, “Hû” ile nefes alır verir. ñíte böyle bir tevhid eridir ki, “arınma” der, sürekli tevbe-inabe-evbe kurnaları arasında dolaíır durur; duyuí, sezií ve zevk edií hâliyle nezâhet-i tabîiyesini dengeli tutmaya çalıíır.. mütemâdiyen mehâfet ve mehâbet duygula1 der, rıyla soluklanır.. hep zühd ve kanaat zirvelerini kollar.. ömrünü takva, vera’ seralarında geçirmeye fevkalâde gayret gösterir.. tevekkül, teslim ve tefvîzi biricik güç kaynaðı sayar.. mevhum hataları adına her gün kim bilir kaç defa kendi kendiyle yüzleíir ve kaç defa ilâhî lütuflar saðanaðıyla bir kere daha kendine gelir, Hak ihsanlarını íükranla selamlar; imtihan ve ibtilâlar karíısında hükm-ü kazaya cân ile inkıyâdını yeniler.. talebe iktiran etmeyen nimetlerin mekr ve istidraç olabileceði endiíesiyle tir tir titrer.. ve asla zevk u íevk ve ruhanî haz... gibi “cevz ü mevz” arkasında koímaz.. heyecanlarını ve soluklarını ötelere ve daha ötelere baðlamıí gibi her zaman nezahet-i fikriye ve beyaniye içinde bulunur.. ölse de doðruluktan ayrılmaz.. edebi, hayâyı “libâs-ı takva” bilir ve melekler gibi afîf yaíama peíinde olur.. samimiyet ve ihlâsı, yaptıðı ve yapacaðı her iíin ruhu bilir, onları olmazsa olmaz kabul eder.. cömertliði ve civanmertliði, insan olmanın gereði sayar ve îsar ruhuyla oturur kalkar.. fenalıkları hep iyiliklerle savmaya çalıíır, bunu yaparken de hiçbir iyiliði karíılıksız bırakmaz.. her günkü farklı murâkabe ve muhasebeleriyle kalbî ve ruhî hayatına yeni yeni derinlikler kazandırır.. aczini, fakrını “Ganiyy-i Mutlak” ve “Kudreti Sonsuz”a ulaímaya yanıltmaz bir vesile bilir, mevhibe ve vâridlerini de her zaman istihkakı olmayan atıyyeler gibi görür ve íükranla gürler. Dipnot 1. ñbn Hacer el-Askalânî, el-Münebbihât, Bâbu’r-Rubâî.

327/Nisan 2006

donanım ve kabiliyeti çerçevesinde her yanı, lütfedilecek olan farklı tecellî dalga boyunda deðiíik duyuí ve sezií esintileri kaplar ve kalb yamaçlarını farklı mevhibe saðanakları sarar. Böyle bir atmosferde her türlü iltibasa kapalı olmanın yolu, râh-ı Muhammed’den (sallallahu aleyhi vesellem) geçmekle beraber, sineler sayısınca farklı zevk edií íekillerinin ve mahlûkâtın solukları adedince yöntem ve sistemlerin bulunduðu/bulunacaðı da bir gerçek…

27 131

www.sizinti.com.tr


ñmtihanlar, insanı aslî madenine girmií bulunan yabancı unsur ve tortulardan temizler ve her insanı kendi istidadının zirvesine çıkarır.

Doç. Dr. M. Ali Kaílıoðlu

327/Nisan 2006

* Kanserin önlenmesi veya tedavi edilmesiyle, sarımsak arasında nasıl bir münasebet vardır? * Sarımsak, kalb-damar hastalıklarının engellenmesinde ne tür vazifeler görmektedir? * Sarımsakta bulunan antimikrobiyal tesire sahip kılınmıí kimyevî bileíikler ve bunların bazı vazifeleri…

132 28

www.sizinti.com.tr

Sarımsak bitkisinin gövdesi, yeíilimtırak; çiçekleri beyaz veya pembedir. Otsu kültür bitkilerinden olan sarımsaðın Lâtince ismi Allium sativum L.dir. Otuz santimetre kadar büyüyebilen sarımsak bitkisi, nadiren tohum baðladıðından, soðancıklarıyla üretilir. Sarımsaðın Kırgızistan bozkırlarından dünyanın diðer ülkelerine yayıldıðı kabul edilmektedir. Mısır’da piramitlerin iníasında çalıítırılan kölelere hastalanmamaları için sarımsak yedirildiðine dâir belgeler bulunmuítur. Sarımsak, Haçlı seferleri sırasında Avrupa ülkelerine taíınmıí ve bugün dünyanın her tarafında yetiítirilmektedir. Sarımsak geçmiíte gıda olarak tüketilmesinin yanında, enfeksiyonlara karíı antibiyotik olarak da kullanılmıítı. Günümüzde de AIDS ve kanser hastalıklarının tedavisinde bitki kaynaklı yeni ilâçlar bulma

çalıímalarında sarımsaktaki aktif bileíikler incelenmektedir. Son araítırmalar, sarımsaðın içindeki bazı kimyevî bileíiklerin sıtma ve kansere karíı koruyucu rol oynadıðını göstermektedir. Bazı bilim adamları sarımsaðı, önümüzdeki yılların mu’cizevî bitkisi olarak tarif etmektedir. Kimyevî terkibi: Gıda olarak tüketilen sarımsak yumrusunda, íekerlerden sakkaroz ve glikoz; vitaminlerinden A, B, C, ve E; eterik uçucu yaðlardan alliin, allicin, ve ajoen depo edilmiítir. 100 g sarımsaðın, 136 kcal enerji, 6,1 g protein, 0,1 g yað, 38 mg kalsiyum, 134 mg fosfor, 1,4 mg demir, 0,2 mg B1, 0,08 mg B2, 0,6 mg niasin ve 14 mg C vitamini ihtiva ettiði bulunmuítur. Sarımsakta bulunan alliin, allicin, thiosulfinatlar, gamaglutamylcysteine peptitleri gibi çeíitli kükürt bileíikleri, insan metabolizması için önemlidir. Sarımsaðın kokusunu

yukarıda belirtilen kükürtlü (sülfürlü) uçucu yað asitleri vermektedir. Bazı kükürt bileíikleri, sarımsaðın kullanıma hazırlanması sırasında uygulanan ezme, kesme, doðrama gibi iílemler neticesinde sentez edilir. Sarımsak içinde fıtrî olarak sentezlettirilen alliin molekülü, hücre içerisindeki vakuollerde bulunan allicinase enzimi vasıtasıyla (sarımsaðın ezilmesi neticesinde) allicine dönüítürülür. Allicin, sarımsaðın biyolojik faydalarının oluímasında vazife alan kimyevî moleküllerden biridir. Bu açıdan alliin, sarımsaðın tabiî kimyevî bileíenlerinden iken, allicin sarımsaðın mekanik olarak ezilmesi neticesi üretilen kimyevî bileíiktir. Antimikrobiyal özelliði: Araítırmalar, sarımsaktaki kimyevî bileíiklerin çeíitli mikroorganizmalara karíı antimikrobiyal tesire sahip kılındıðını ortaya koymuítur.


Sarımsak ve kan yaðları: Kanda kolesterol ve trigliserid seviyelerinin yüksek seyretmesi, damar tıkanıklıðına baðlı hastalıklar için önemli risk faktörlerinden biridir. Damar tıkanıklarının pek çok kiíide yürürken veya koíarken aðrılara ve kramplara yol açtıðı bilinmektedir. Araítırmalar sarımsaðın kandaki kolesterol ve trigliserid miktarının düíürülmesinde rol oynadıðını göstermektedir. Düzenli olarak belirli miktarlarda tüketilen sarımsaðın faydalı kolesterol olarak bilinen HDL seviyesinin yükselmesine, serum LDL kolesterol ve trigliserid seviyesinin düímesine vesile olduðu rapor edilmiítir. HDL kolesterol, vücuttaki kolesterolün karaciðere taíınmasına yardımcı olan kargo molekülü olup, kalb-damar hastalıkları riskinin azaltılmasında rol oynar. Kandaki serbest radikaller, zararlı kolesterol olarak bilinen LDL’yi oksitleyerek LDL’nin damarların iç yüzeyine yapıímasına sebep olurlar. Bu durum, sonunda damar sertliðine ve daralmasına yol açar. Sarımsaðın kimyevî terkibinde bulunan allicin, diallildisulfid ve dialliltrisulfid gibi bileíikler, antioksidan enzimler olan glutatyon-peroksidazı ve glutathio-disulfidreduktaz enzimlerinin aktivasyonuna sebep olurlar.

Neticede kandaki serbest radikaller, zararsız hâle getirilir. Vücudumuzdaki antioksidan enzim sistemlerini uyarıcı bileíiklerin depolandıðı sarımsak, kalb-damar hastalıklarından bizleri korumaya vesile olan tabiat eczahanesindeki önemli fıtrî ilâçlardandır. Sarımsaðın içinde depolanan bazı kimyevî maddelerin, kan pıhtılarının damar çeperine yapıímasında ve kanın pıhtılaímasında rol alan fibrin teíekkülünü engellediði tahmin edilmektedir. Ayrıca sarımsaðın kolesterolün karaciðerde parçalanmasında vazifeli kimyevî reaksiyonlara da müdahil olduðu ve karaciðerde kolesterol sentezinin

viyesinin artmasına ve LDL seviyesinin de düímesine vesile olduðu kanaatini güçlendirmiítir. Sarımsak kanser ve baðıíıklık sistemi: Kanserin teíekkülünde ve tedavisinde baðıíıklık sistemine önemli rol verildiðine dâir binlerce delil vardır. Baðıíıklık sistemi, vücuda zarar verebilecek mikroorganizmalara veya herhangi bir faktöre karíı, vücudumuza yerleítirilmií ve biz farkında olmadan iíletilen bir müdafaa sistemidir. Baðıíıklık sisteminde birçok hücre vazife almasına raðmen, bunlardan fagositler ve lenfositler en önemlilerindendir. Fagositler,

Sarımsak; vücudumuzu, kanser dahil, bütün yabancı saldırılardan korumada vazifelendirilmií, baðıíıklık sisteminin de güçlenmesine destek olan bileíiklerle donatılmıítır. Yapılan son çalıímalar sarımsak özünün kanserin geliímesinin baskılanmasında rol aldıðını ortaya koymaktadır.

azaltılmasında da rol oynadıðı tahmin edilmektedir. Son 20 yıldır dünya çapında önemli üniversite klinikleri tarafından sarımsak üzerinde takriben 2.500 araítırma ve tedavi denemesi yapılmıítır. Meselâ 32 deðiíik araítırmada allicin miktarı standart sarımsak tozu tabletlerinden günde 1-2 tane olmak üzere 16 hafta süre ile deneklere verilmií; sarımsaðın kolesterol ve trigliseridleri düíürücü tesiri araítırılmıítır. Çalıíma sonunda deneklerin kolesterol seviyesinde % 6-21, trigliserid seviyelerinde ise % 11-24 arasında düíüí kaydedilmiítir. Birçok çalıímada da benzer neticeler alınması, sarımsaðın kanda HDL se-

vücudun kendisinden olmayan, yabancı olarak gördükleri her íeye saldırır. Fagositlerin erleri olarak tabir edilen nötrofiller, kan içinde çok hızlı hareket ederek düímanı gördükleri zaman amip gibi kollar uzatıp etrafını sarar ve kimyevî silâh gibi ií gören sindirim enzimlerini üzerine salgılarlar. Baðıíıklık sisteminin herhangi bir sebeple zayıflaması durumunda, kanser hücrelerinin fark edilip, imha edilmesinde problemler yaíanmaya baílar. Bunun neticesinde kanser hücreleri hızla artar. Bu yüzden birçok araítırmacı, kanseri, baðıíıklık sisteminin zayıflamasının yol açtıðı bir hastalık olarak görmektedir. Sarımsak; vücudumuzu, kanser dahil, bütün yabancı saldırılardan korumada vazifelendirilmií, baðıíıklık sisteminin de güçlenmesine

327/Nisan 2006

Meselâ uçucu yaðlardan olan alliin ve onun enzimatik reaksiyonla parçalanması neticesi meydana gelen allicin mikroorganizmaları öldürücü hususiyetlerle donatılmıítır. Bu madde pek çok bakteri ve mantarın çoðalmasının engellenmesinde vazifelidir. Bir baíka uçucu yað olan ajoen de, mantar öldürücü veya çoðalmalarını engelleyici tesirlerle donatılmıítır. Kükürt ihtiva eden bu maddelere aynı zamanda anti-tümör hususiyeti de verilmiítir.

29 133

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

134 30

www.sizinti.com.tr

destek olan bileíiklerle donatılmıítır. Yapılan son çalıímalar sarımsak özünün kanserin geliímesinin baskılanmasında rol aldıðını ortaya koymaktadır. Meselâ sarımsak özütünün, doza baðlı olarak farelerde sarkom (yumuíak doku tümörü) hücrelerinin geliímesini ve sarkom hücre metastazını inhibe ettiði (durdurduðu) gösterilmiítir. Sarımsakta bulunan ajoenin, lösemili (kan kanseri) hastalarda, kanserli hücrelerin ölümünü uyardıðı ve hızlandırdıðı ortaya konulmuítur. Sarımsaðın akyuvarlarda sitokin üretimini baskıladıðına ve iltihabî kemik hastalıklarında tedavi edici olarak kullanılabileceðine dâir çalıímalar vardır. Sarımsak, lifli bir ürün olduðundan kanseri tetikleyici nitrozamin gibi N-nitrozo bileíiklerinin oluíumunu azaltıcı rol oynar. Sarımsaðın, yemek borusu, mesane, mide ve baðırsak kanserini önleyici tesirleri olduðuna dâir araítırmalar vardır. Bir çalıímada fazla sarımsak yemenin, baðırsak kanserine yakalanma riskini % 35 düíürdüðü bulunmuítur. Dünyada sarımsaðın en fazla tüketildiði ülke Bulgaristan’dır. Bu ülkede kanser ve damar sertliðinden ölenlerin sayısı, Avrupa’ya nazaran 67; ABD’ye nazaran 10 misli daha düíüktür. ñsveç hükümeti çocuk felcine karíı koruyucu özelliði olduðu için, okula giden çocuklara yıllardır sarımsak yedirme gayreti içindedir. Sarımsaðın gerek antioksidan enzimleri uyarıcı özelliði, gerekse de sinir hücrelerini tahrip edici kaspaz-3 enzimlerinin aktivas-

yonunu durdurucu bileíiklere sahip olması, sinir hücrelerinin ölümlerinin engellenmesinde rol oynayabilir. Nitekim alzhemir gibi önemli derecede nöron kaybının görüldüðü sinir sistemi hastalıklarında, sarımsak olumlu neticeler vermiítir. Kullanma íekli: Sarımsak taze veya kurutulmuí olarak kullanılabileceði gibi, kokusuz sarımsak tableti olarak da kullanılabilir. Sarımsaktan âzamî istifade yolunun çiðnenerek yenmesi oldu-

baðırsaklarda eridiði için de aðıza ve nefese koku vermez. Tamamlayıcı tıp açısından kalb saðlıðını koruyucu tavsiye listesinin ilk baílarına Almanlar, sarımsak tabletlerini koymaktadır. 25 mg’lık kokusuz sarımsak tabletleri, bir dií sarımsaða eídeðerdir. Yemeklerle beraber günde bir veya iki defa iki tabletin çiðnenmeden su ile birlikte alınması, koruyucu hekimlik açısından tavsiye edilmektedir. Kurutulmuí sarımsaðın üç veya dört diíini soyup, ince ince kıydıktan sonra bir bardak su ile alınması durumunda, faydası, tablete kıyasen daha fazla olmaktadır. Zîrâ sarımsaðın bu íekilde tüketimi, baðırsaklardaki zararlı bakteri ve mantarları da yok etmeye vesile olur. Sarımsak çiðnenerek yenildiði taktirde, içindeki müessir (etkin) maddelerin tesiri en üst seviyede olduðundan, kanser ris-

Sarımsaðın Kırgızistan bozkırlarından dünyanın diðer ülkelerine yayıldıðı kabul edilmektedir. Mısır’da piramitlerin iníasında çalıítırılan kölelere hastalanmamaları için sarımsak yedirildiðine dâir belgeler bulunmuítur. Sarımsak, Haçlı seferleri sırasında Avrupa ülkelerine taíınmıí ve bugün dünyanın her tarafında yetiítirilmektedir. ðu noktasında bilim adamları hemfikirdir. ñnsanların çoðu, kokusu yüzünden sarımsaðı tüketmekten çekinmektedir. Batı’da bilim adamları kokusu azaltılmıí sarımsak tabletleri geliítirerek sarımsaðı bir ilâç olarak tüketime sunmuí ve Batı insanı bunu kabullenmiítir. Kokusuz sarımsak tabletinin üretimi kokuyu veren sülfür bileíiklerinin klorofille maskelenmesi neticesinde gerçekleítirilmiítir. Sarımsaðın nahoí kokusundan çekinenlere sarımsaðı, tablet íeklinde almaları tavsiye edilmektedir. Her gün sarımsak yemek mecburiyetini ortadan kaldıran tabletler,

kini azaltıcı rolü daha belirgin hâle gelmektedir. Piíirilmií sarımsakta allicin bozulduðundan, sarımsaðın antibiyotik özelliði kaybolmaktadır. Sarımsaðın bu kadar faydalı özelliklerini öðrendikten sonra, aíırı tüketecek olursanız, bazı yan tesirlerine mârûz kalabilirsiniz. Meselâ çok fazla çið sarımsak tüketimi, sindirim sırasında baðırsak gazlarına ve baðırsak mukozasındaki normal floranın zarar görmesine yol açabilir. Piíen yemeklere sarımsak atıldıðında, yemek buharı ile nahoí kokuyu veren bileíikler kaybolmaktadır. @ makaslioglu@sizinti.com.tr


Altı milyarı aían dünya nüfusunun yaklaíık 1,6 milyarı Batılı, 3,4 milyarı Doðulu, 761 milyonu Afrikalı, 170 milyonu Orta Doðuludur. Bu nüfusun 1,18 milyarı geliímií sosyo-ekonomik sistemlerde, geri kalanı da az geliímií ülkelerde yaíamaktadır. ‘Coðrafî olarak yapılan Doðu-Batı ayrımı, bu bölgelerde yaíayan insanların zihniyeti, kültürleri, inançları, hayata bakıíları, benlik yapıları ve kiíilikleri için de geçerli olabilir mi?’ sorusu etrafında íimdiye kadar pek çok fikir üretildi. Son 2-3 asrın Doðu toplumları, bilim, teknoloji ve düíüncede neden Batılılar kadar üretken deðildir? Uygulamaya aíırı vurgu yapan Doðu toplumları niçin netice almaya odaklı düíünce üretimine daha eðilimlidir? Doðu toplumları bıçak kemiðe dayan-

madan, íiddetli bir musibete mârûz kalmadan, tedbir almaya, hâdiselerin dilini çözmeye ve modele dayalı tahminlere niye pek raðbet etmiyorlar; niçin iílerini son dakikada halletme yolunu tercih ediyorlar? Analitik düíünce, Doðu toplumlarına niye yabancı geliyor; bu toplumlar bir nesneyi çevresinden tecrit ederek analiz etmede neden zorlanıyorlar? Geçmiíe odaklanma, yaíananlardan dersler çıkarıp buna göre geleceði plânlayamama zaafiyeti neden Doðulularda daha sık gözleniyor? Yapılan yüzlerce araítırma ve analiz, kaynaðı neye atfedilirse atfedilsin, Doðu ve Batı’da yaíayan insanların kültürlerinin, hayata bakıílarının, hayatı yorumlama tarzlarının ve benlik anlayıílarının belirgin

327/Nisan 2006

Dr. Selim Aydın

31 135

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

136 32

www.sizinti.com.tr

derecede farklı olduðunu gösteriyor. Araítırmacılar, bu farklılıkların genetik, coðrafî, ekonomik, sosyal, kültürel, dinî unsurlardan; eðitim ve lisanla ilgili hususlardan kaynaklandıðını belirtmektedir. Felsefe-bilim geleneðinden gelen araítırmacılar, insanların evrensel ve mahallî, benzeíen (birliðin ve benzemenin kaynaðı) ve farklılaían yönlerine (farklılıðın tabiatı ve kaynaðı) dâir pek çok teori geliítirdiler. Bazı filozof ve eðitimciler, insan tabiatının evrenselliðini öne çıkararak, Doðu ve Batı’da yaíayan insanların dünyayı algılama ve yorumlama tarzları arasındaki farkların küçük olduðunu belirttiler; herkesin ortak idrâk ve bilme mekanizmalarına sahip olduðuna ve aynı íekilde dünyayı algılayıp, akıl yürüttüðüne inandılar. Bazıları da, insan tabiatının doðuítan íekillenmeye müsait bir yapıda olduðunu, mahallî kültürlerin, eðitim sistemlerinin, coðrafya ve iklimin tesirinde insanların farklılaítıðı hususuna vurgu yaptılar. Bu teorilerde, insanın hem dual hem de çoklu gerçekliðinden birinin daha öne çıkarılması, diyalektik bir tartıímanın kapısını araladı. Iíık Doðu’dan mı gelir, Batı’dan mı? Doðu mu yoksa Batı mı daha üstün? Doðu ve Batı’nın sentezi gerçekten mümkün mü? Bediüzzaman’a atfedilen ‘Osmanlı’nın Batı’ya, Batı’nın Osmanlı’ya hâmile olması’ ne mânâya gelmekteydi? Bu sözle Doðu’nun Batı’ya, Batı’nın Doðu’ya dönüímeye baíladıðına mı dikkat çekiliyordu? Doðu ve Batı kültürlerinin birbirlerini dönüítürmesi ne nispette gerçek olabilir? Doðu ve Batı zihniyetlerinin saðlıklı münasebet ve diyaloðu nasıl gerçekleíebilir? Bediüzzaman’ın “Doðu’yu kalkındıracak ve geliítirecek íey, din ve dinî kültür iken; Batı’yı kalkındıracak ana unsur felsefe ve aklî bilimlerdir. Bunun delili ise peygamberlerin çoðunun Doðu ve Orta Doðu’da, filozofların çoðunun ise Batı’da ortaya çıkmasıdır.” íeklinde ifade edilebilecek sözü, Doðu ve Batı’da yaíayan insanların íahsiyet geliíimlerindeki derin bir farklılıða ve çok yönlü insan tabiatının farklı boyutlarını öne çıkarmalarına mı iíaret ediyor? Yoksa Doðu Doðu, Batı da Batı mıdır; bunları sentezlemeye çalıímak beyhûde bir gayret midir? Hem coðrafî açıdan, hem de kültür ve medeniyet olarak Doðu ile Batı arasında yer alan ülkemiz insanı, bu soruların ne ölçüde muhatabıdır? Anadolu medeniyetlerinin, Orta Asya kültürünün ve ñslâm medeniyetinin taíıyıcılıðını yapan ve yüz yıldır Batılı metotları benimsemií bir ülke olan Türkiye, bu sorular etrafında yeterince düíünmüí, genií halk kitleleri ve entelektüeliyle belli bir mutabakata varabilmií midir? Varamadıysa bunun sebebi nedir? Çaðdaí uygarlık seviyesini yakalama yolunda önemli bir adım sayılan Avrupa Birliði konusunda aydınların kafa karıíıklıðı ve bir kısım entelektüelin

meseleye siyah-beyaz bakıí açısıyla, komplo teorisi mantıðıyla yaklaíması, bu sorular etrafında yeterince düíünülmediðini gösteriyor. Ego geliímesinde Doðu ve Batı farklılıðı ñnsan; din, kültür ve coðrafyanın tesiriyle bir benlik ve íahsiyet kazanır. Batılı anne-babalar, sürekli çocuklarına iílerini kendilerinin yapması, kararlarını kendilerinin vermesi konusunda seçenek sunarken; Asyalı anne-babalar, çocuk için uygun olanı en iyi kendilerinin bileceði varsayımıyla, çocukları adına karar verirler. Doðulu bebekler, sürekli karíılıklı baðımlılık; Batılı bebekler ise, baðımsızlık deðerlerini iíaret eden ipuçlarıyla hayata hazırlanırlar. Doðulu insanın egosu, yüksek seviyede íartlanmıí baðlantılı ve akıíkan iken; Batılı ego, stabil, oldukça baðımsız olduðu gibi, nispeten düíük seviyede íartlanmıítır. Batılı ego, dıí dünyayla mücadele ederek, çatıímaları bir íekilde ikili mantıkla çözerek ayakta kalmayı öðrenirken; Doðulu ego, dıí dünyayla, çevresiyle uyum içinde olmayı, çatıímalardan kaçınarak, mâkûl olan orta yolu tercih ederek ayakta kalmayı öðrenir. Batı kültüründe insan önce ‘ben’dir, sonra ‘biz’ olabilir. Doðu’da ise insan benliðinin hakikatte var olmadıðına, itibarî bir varlıðı olduðuna ve biz kültürünün içinde ortaya çıktıðına inanılır. Asya kültüründe egonun toplumdaki fonksiyonu, Batı’daki gibi, üstünlük veya farklılık oluíturmak deðil, destekleyici sosyal münasebetler aðı içinde uyum kurmak, grup veya cemaatin hedeflerini gerçekleítirmede kendisine düíen rolü eksiksiz oynayabilmektir. Doðu kültüründe íekillenen egonun íuuraltı, genelde ‘Bir gruba uyum saðlayacaksam, ötekileri kızdırabilecek veya


Asyalılar ‘ben’in daha büyük bir bütünün parçası olduðu karíılıklı baðımlı bir dünyada; Batılılar ise, ‘ben’in bölünmez, hür davranıí sergileyebilen bir varlık olduðu dünyada yaíadıklarına inanırlar. Batılı ego, içinde bulunduðu ortam ve íartların kendini sınırlaması durumunda, kendi irade, istek ve güçlerini harekete geçirmeye çalıíırken; Doðulu ego, istiíareye, kolektif íuura, toplum hukukuna daha çok baívurur.

Batı kültürüyle yetiíen fertler, sahip oldukları íeylerde benzersiz ve sıra dıíı olmayı tercih ederlerken; Doðulular, genelde çoðunluðun tercihlerine uyumlu olanı seçerler. Amerikalı ve Korelilerden, dostlarına hediye olarak bir dolmakalem seçmeleri istenmií, Amerikalılar en az rastlanan rengi; Koreliler ise en çok kullanılan rengi tercih etmiílerdir. Batılılar güzel yönlerini aíırı abartıp ego íiímesi yaíarlarken; Doðu kültüründe yetiíen insanlar, olumlu yönlerini ön plâna çıkarmamaya ve alçak gönüllü olmaya daha çok meyillidirler.

Kiíilik motifleri perspektifinden Doðu ve Batı Farklı kiíilikler (insan sistemleri) bir orkestradaki çalgı âletleri gibidir. Her insanda potansiyel olarak, farklı enstrümanlar ve onları kullanma kabiliyetleri vardır. ñnsan benliðine konan fakülteler, benliðin üç alt bölümüne daðıtılarak sınıflandırılır. Benliðin bu üç bölümü, insanda hiyeraríik bir organizasyon ve iíleyií baskınlıðı oluíturur. ìah Veliyullah Dıhlevî, ‘Hüccetü’l-Bâliða’ isimli eserinde insanı bir saray ve íehre benzetir; üç bölümlü benlik modelinde, biri baíbakan, biri yardımcı, diðeri de hizmetçi konumunda üç bakanlı bir hükümet düíünür. Bu bölümler insan dinamiði yaklaíımında zihin, duygu ve fizik potansiyelleri olarak tarif edilir. Her fertte bu üç potansiyelden biri (baíbakan konumunda) baskın, biri yardımcı, diðeri de (çekinik konumunda) hizmetçidir. Doðu ve Batı toplumlarında baskın potansiyellerin sıklıðı farklıdır. ñnsanlar sahip oldukları mizaç potansiyelleri ve baskın algı merkezleri dolayısıyla belli düíünce tarzları geliítirirler. Bu düíünce tarzları da belli inanç ve zihniyet kalıpları üretir. Bu kalıpların oluímasında içinde yaíadıkları toplumun da önemli bir tesiri vardır. Bu açıdan vahiy kaynaklı “Her insan ve toplum kendi karakterinin gereðini sergiler.” sözü önemlidir. Kiíilik farklılıklarının, Doðu ve Batı’nın kültür farklılıðına ve kiíilik motiflerine yansıdıðı, çeíitli araítırmalarla ortaya konmuítur. Dünyayı anlayabilmesi için insan tabiatına konmuí farklı fonksiyonlara sahip fakülteler, Doðu ve Batı’da, farklı nispetlerde kullanılmaktadır. Doðu ve Batı insan hakkındaki güfteyi veya güftenin farklı kısımlarını farklı makamlarda çalarak farklı kültürler inía etmiílerdir. Üç fakülteli (zihin-duygu-fizik) benlik modeli ıíıðında tarihî íahsiyetlere ve kültür yapısına bakıldıðında, Türklerin aðırlıklı olarak fizik merkezli (öfke baskın) (fizikî-hissî ve fizikî-zihnî) kiíilik yapısına ve kültüre sahip oldukları söylenebilir. Cumhuriyet döneminin önemli düíünürlerinden Hilmi Ziya Ülken ‘Türk Felsefe Tarihi’ isimli bir kitap yazmak istemií; ancak Türklerde Batı’dakine benzer, teorik aðırlıklı model kurmaya dayalı bir felsefe geleneðinin zayıf olduðunu görmüítür.Bunun üzerine pratik aðırlıklı fizikî ve hissî sahada yoðun fikirler üreten Türklerin bu zenginliðini ve farklılıðını vurgulamak için kitabın ismini ‘Türk Tefekkür Tarihi’ íeklinde deðiítirmek mecburiyetinde kalmıítır. Çünkü aðırlıklı olarak fizik ve öfke merkezli Türk toplumu, zihin merkezini, fizik ve duygunun emrine vermií; teorik model kurma yerine, gündelik hayat ve gönül dünyası üzerine yoðun düíünce üretmiítir. Deðiíik kültürlerde yapılan araítırmalar, zihnî-fizikî merkezli insanların % 5; fizikî-zihnîlerin % 10; fizikî-hissîlerin % 5; hissî-zih-

327/Nisan 2006

onları zora sokacak ferdî özelliklerimi yok etmem gerekir.’ íeklinde programlanır. Dolayısıyla Doðu kültüründe benliðin baðımsızlıðı öne çıkarılmaz, karíılıklı baðımlılık teívik edilir. Neticede Asyalılar ‘ben’in daha büyük bir bütünün parçası olduðu karíılıklı baðımlı bir dünyada; Batılılar ise, ‘ben’in bölünmez, hür davranıí sergileyebilen bir varlık olduðu dünyada yaíadıklarına inanırlar. Batılı ego, içinde bulunduðu ortam ve íartların kendini sınırlaması durumunda, irade, istek ve gücünü harekete geçirmeye çalıíırken; Doðulu ego, istiíareye, kolektif íuura, toplum hukukuna daha çok baívurur.

33 137

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

138 34

www.sizinti.com.tr

nîler ve zihnî-hissîlerin % 25, hissî-fizikîlerin % 55 meye pek yanaímaz. Doðu insanı vak’alar üzerinden, civarında bulunduðunu göstermektedir. Uzakdoðu teferruata inerek, hikâyelerle, fıkralarla, anekdotlarla toplumlarında, bilhassa Japonlarda, fizik-merkezli iletiíimi tercih eder. Doðu insanının egosu kolek(bilhassa fizikî-zihnî) insanların yüzdesi, Batı’ya kı- tif íuurun tesirinde íekillendiðinden, grup kararına yaslandıðında daha fazla (%15) bulunmuítur. Fizikî- göre konuíma ve diyaloða çok müsaittir. O, bundan zihnî kiíilerin; yeni, orijinal, sıradıíı fikir üretmeleri, dolayı söyleyeceklerini nazik bir hitap tarzıyla, dofarklı íeyleri tecrübe ve kabul etme ihtimalleri zayıf laylı olarak, temsili hikâyelerle veya fıkralarla anlatiken, fikirleri pratiðe geçirmeleri ve fizikî olana sım- mayı tercih eder. Hislerini gizlemeyi iyi beceren Batı sıkı yapıíma ve koruma ihtimalleri çok yüksektir. Bu insanı ise, doðrudan açık iletiíimi tercih ettiðinden, da niçin teknolojinin bu ülkelerde, çok daha hızlı ge- metafor ve fıkralar üzerinden anlatılan pek çok íeyi anlayamaz. liítiðini kısmen açıklayabilir. Bu bilgiler ıíıðında Batı insanının aíırı geliímií Batılı fertlerde, benliðin, baðımsız bir kiíiliðe sahis merkezinin, etik deðerlerle hip olma nispeti oldukça yükkontrol altına alınması (iffet ve sektir. Kendiliðinden harekete ölçülülük) gerekirken; Doðu geçmeye yatkın olan Batı insanı, Batılı kültürde insanında zihin merkezinin, fikolektivist (grup merkezli) olzik ve duygu merkezinin emmaktan ziyade ferdiyetçi kiíilik yetiíen fertler, sahip özellikleri gösterir. Batı kültürine girmesinden belli ölçüde oldukları íeylerde ründe íekillenmií insanlarda kurtarılmasına, potansiyellerin benzersiz ve sıra íahsî yorum, tecrübe ve diyalog geliítirilmesine, ferdiyetin çiçek dıíı olmayı tercih önemlidir. Bu insanlar fikir, teraçtırılmasına, fizik ve his merkeederlerken, Doðulular, cih ve duygularını doðrudan ifazinin, akıl ve hikmetin rehberlide edebilecek medeni cesarete genelde çoðunluðun ðinde yönlendirici bir kıvama sahip olacak íekilde eðitilirler. getirilmesine ihtiyaç vardır. tercihlerine uyumlu Grup ve cemaat hayatının Kolektif ekip ruhu, íahs-ı olanı seçerler. Batılılar öneminin farkında olan Doðulu mânevî, çevresiyle uyumlu olma, güzel yönlerini aíırı fertler, íahsî tercihlerini, beklenbarıícıl tutum ve davranıíları abartıp ego íiímesi tilerini, cemaat veya ait olduðu öne alma, tabiattaki devr-i dâim yaíarlarken, Doðu sosyal grup için feda edebilmekeden süreçlere saygı içinde uzun tedir. Doðu kültüründe íahsî kültüründe yetiíen vâdeli plânlar yapma, fizik ve his tercih ve ifadelerden ziyade, insanlar, olumlu aðırlıklı Doðu kültüründe yeíeaile, grup, cemaat ve íirketlerin ren önemli faziletlerdir. ñnsanyönlerini ön plâna tercihlerine deðer verildiðinden, lıðın faydası için önemli eserler çıkarmamaya ve alçak fert, ait olduðu aile, grup ve ceyapma, tabiattaki ahenkli iíleyigönüllü olmaya daha maat için yaíamakla mutlu olur. íe saygı, grubun, cemaatin öneçok meyillidirler. Doðu’da aile yapısının güçlü mi gibi hususlar Doðu kültüolmasında bu faktörün rolü bürünün ve ñslâm medeniyetinin yüktür. Batı toplumlarına verebileceði Doðu insanı; geleceði, var hediyelerinden bazılarıdır. Batı olan geliímelere bakarak yenidünyasındaki fert olma, sıra dıíı den kurgulamak ve kendini günyenilik, akılcılık ve hürriyet gibi hususiyetler birkaç cellemek yerine, genelde geçmiíin ve bugünün geleasırdır Doðu toplumlarında yeterince inkiíaf etmeceðe aynen taíınması istikametinde, tabiî bir tutum miítir. Benliðin fizik, duygu ve zihin potansiyellerive davranıí sergileme yatkınlıðına sahiptir. Mizacen nin meyveleri olan bu deðerlerin yoðunluðu, Doðu fizikî merkezi baskın ve kültürü de fizik aðırlıklı olan ve Batı toplumlarında farklılaímaktadır. Batı dünDoðu insanı, daha çok birinci el tecrübelerle, ayrınyasının fert olma, akılcılık, hürriyet ve yenilik gibi tılı talimatlarla, tekrarlama ve yapmayla öðrenmeye hususiyetlerin Doðu’nun fizik ve his dünyasına ait yatkındır. Teorik ve model tabanlı öðrenmeler veya deðerleriyle yeniden sentezlenmesine ihtiyaç vardır. pratik hayatla doðrudan münasebeti kurulamayan Bu sentez yapılabilirse, fert ve toplumlar seviyesinde okumalar ona sıkıcı gelir. Bulunduðu hayat íartlarıbarıí ve adaletin tesisi mümkün olacak, ferdin dengena çok kolay ve hızlı uyum saðladıðından, yenilikler li geliíimi daha kolay ortaya çıkabilecektir. Neticede karíısında, zorlanmadıkça, mevcut sistemi deðiítir-


deðildir. Bu problemler, Doðu ve Batı kültürünün güzellik ve doðrularını, son vahyin ıíıðında tevhidî çizgide sentezlemií melez çalıíma gruplarıyla, saðlıklı ve kalıcı bir íekilde çözülebilir. ñíin hakikatine inildiðinde, herkesin Doðu ve Batı deðerleriyle belli ölçüde melezleímií olduðu görülecektir. Günümüzde insanlar, belli konularda Doðuluymuí gibi, bazı durumlarda da Batılıymıí gibi davranmaktadır. Çünkü Doðu’nun ve Batı’nın insanlıða kazanımları birbirine feda edilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü Doðu ve Batı zihniyetleri, hakikatin farklı parçalarına odaklanmıí ve birbiriyle bütünleímeye muhtaç parçalar gibidir. Allah, “O (her iki) Doðu ve Batı’nın Rabb’idir. ìimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz.” (Rahman,17-18) âyetiyle Doðu ve Batı’ya verilen nimetlerin de farklı olduðuna iíaret etmektedir. ñnsanlık tarihinin bu münasebete en açık döneminde, Doðu ve Batı’nın nimetleri, güzellikleri tevhidî çizgide ve orta yol ekseninde sentezlenmeyi bekliyor. Dolayısıyla, ‘Doðu mu, Batı mı üstün; biz Avrupalı mıyız, yoksa Asyalı mı?’ gibi ikili ayrıítırıcı düíünme biçimlerinden sıyrılıp, ñslâm’ın “ñçinizden ümmeti vasat oluíturunuz. Sırât-ı müstakîmden ayrılmayınız.” çaðrılarını dikkate alıp, Doðu kültürünün fazileti olan ‘orta yol’ prensibini acilen benimsemeli, Doðu ve Batı kültüründeki güzellikleri sentezleyerek özümsemií yeni nesiller yetiítirmeye odaklanmalıyız. Çünkü içinde yaíadıðımız zaman dilimi, kültürümüz ve vatan edindiðimiz Anadolu coðrafyası bize bunun tek çıkar yol olduðunu gösteriyor. Bunu yapmamızı mümkün kılacak dinamik ve temsiller, aíure tatlısında müíahhas olarak sunulduðu gibi, kültürümüzde ve müntesibi olduðumuz ñslâmiyet’in temel kaynaklarında mevcuttur. Öncelikle yapmamız gereken, bu dinamikleri tarihin sayfalarından çıkarıp, yeniden yorumlamak ve çaðın ruhuna uygun olarak temsil etmektir. Bunun için gerekli ilk adım, hakikat aíkını, araítırma íevkini ve yapıcı aksiyon ruhunu insanımıza yeniden kazandırmaktır. @ saydin@sizinti.com.tr

Kaynaklar: Nisbett E.R.(2005). Düíüncenin Coðrafyası: Doðulular ile Batılılar Nasıl ve Neden Birbirinden Farklı Düíünürler? Varlık Yayınları No: 821. Birinci Basım. (Çeviren:Gül Çaðalı Güven). - Nisbett R.(2004). The Geography of Thought. How Asians and Westerners Think Differently- and Why. Free Press Inc. Newyork. 288pages. - http://www.religioustolerance.org/worldrel.htm - http://www-personal.umich.edu/~nisbett/files/ - Sandra Seagal ve David Horne. (1997). Human Dynamics. A new framework for Understanding people and Realizing the potential in Our Organizations. Pegasus Communications. Inc. Waltham MA. 340 sh. - http://www.humandynamics.com/ -

327/Nisan 2006

sınır tanımayan liberalizmin baðrında geliíen küreselleímenin de olumsuzlukları azaltılarak, insanî bir geliíim daha kolay yakalanabilecektir. Hem Doðu hem de Batı kültürünün tesirinde yetiíen insanların, bir köy hâline gelen dünyamızda sürdürülebilir barıíı ve adaleti inía edebilmeleri için, en azından bir problem hakkında çoklu bakıí açılarının katma deðerini kabul edebilme, karíılıklı pozitif, yapıcı, geri bildirimli münasebetler kurabilme, kendini geliítiren ve dönüítüren sistemleri anlayabilme, sistemleri dengeleri açısından kavrayabilme maharetine sahip olmaları gerekmektedir. Birçok Doðulu ve Batılı mütefekkire göre Huntington’un: “Dünya kültürleri, Batı kültüründe eriyip kaybolacaktır.” faraziyesi, etnosantrik (etnik benmezkezci) bir yanılmadır ve miyop bir bakıí açısını yansıtır. Kola içmek, kot pantolon giymek ve bilgisayar teknolojilerini kullanmak, Batılılaímak ve Batılı zihniyeti benimsemek mânâsına gelmez. Tüketim nesneleri Batı kaynaklı olabilir; ama tüketim alıíkanlıkları ve íekli hâlâ Doðulu zihniyeti yansıtabilir. Meselâ otomobil Batı kaynaklı bir ulaíım vasıtasıdır; fakat bunun kullanılabileceði yolların düzeni ve trafikte seyir alıíkanlıkları Doðulu zihniyeti yansıtıyor olabilir. Doðu’nun, Batı’nın ve ikisini tevhidî çizgide sentezleyen ñslâm’ın gösterdiði bilme ve idrak etme tarzları kendilerine hastır. Batı’da Rönesans ve kapitalizmle tetiklenen ferdin çiçek açmasının bir sembolü olan baðımsızlık, hürriyet ve akılcılık deðerlerinin negatif yönlerinin azaltılması, aklın bu meyvelerinin duyguların bahçesi olan gönül dünyasının güzellikleriyle dengelenmesi, denge ve orta yol prensibi etrafında tevhidî çizgide kâinat-insan-Yaratıcı münasebetlerinin bütüncül perspektifte ele alınıp sentezlenmesine baðlıdır. Bugün Batı’da büyük íirketlerde görmeye baíladıðımız íirket sadakâti, ekip ruhu, danıímacı yönetim ve sektörler arası iíbirliði gibi kavram ve tecrübeler, hem ñslâmiyet’in bir emridir, hem de Doðu’nun sosyal deðerlerinden (Japon kültürü örneði) çıkmıítır. Bu güzellikler ñslâm’ın ve Doðu’nun, insanlıða (bilhassa Batı’ya) hediyesidir. Küreselleíen dünyada, Batı’nın ve Doðu’nun güzelliklerini ñslâm’ın tevhidî çizgisinde çocuðun benliðine nakíedebilecek dinamik bir eðitim sistemine íiddetle ihtiyaç vardır. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de; “ñyilik, yüzlerinizi Doðu ve Batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) deðildir.” (Bakara sûresi, 177) íeklindeki âyetler, Doðu ve Batı sentezinin Kur’ân-ı Kerîm’in yol göstericiliðinde yapılması gerektiðine de iíaret etmektedir. Küresel problemleri, tek tip kültürde yetiímií insanlarla saðlıklı ve kalıcı íekilde çözmek mümkün

35 139

www.sizinti.com.tr


Çeíitli vazifelerin taksiminde halk tabiriyle “ün görmüí, gün görmüí” nice tecrübeli, yaílı-baílı insanlar, bir hikmet ve maslahata binaen arka plânda tutulabilirler. Bu, onlar için kaybetmenin de, kazanmanın da bahis mevzuu olduðu bir imtihandır. Hakeza, ön plânda koían gençler de, yaílılarla olan münasebetlerinde imtihan olmaktadırlar…

Dr. Muhammet Balsoy

327/Nisan 2006

* Kamuflaj sadece canlılara has bir hususiyet midir, çeíitli kamuflaj teknikleriyle donatılmıí bitkilerden ne kadar haberdârız? * Çöllerin gülü olan altıntaílara bahíedilen özelliklerin çöl íartlarında ortaya çıkan bazı hikmetleri… * Genel olarak serin yerlerde yaíayan, fakat bazı türlerinin çöl íartlarında 56 oC’ye kadar hayatiyetini devam ettirmesine imkân tanınan altıntaí bitkisinin enteresan hayat hikâyesi...

140 36

www.sizinti.com.tr

Her coðrafya ve iklimin kendine has canlı türlerine ev sahipliði yaptıðını, yapılan her yeni keíifle daha iyi anlıyoruz. Rahmet-i Sonsuz her ortama uygun canlı türleri yaratmıítır. Bu hakikate en güzel misâl, çöllerde yaíayan ‘Lithops’ isimli bitkidir. Türkçede ‘taí öpen’, ‘taí emen’, ‘inek toynaðı’, ‘yaíayan taí’, ‘çiçek açan taí’ veya ‘altıntaí’ gibi isimlerle ifade edilen bu bitki, bildiðimiz canlıların yaíamasının imkânsız olduðu Güney Afrika çöllerinde yetiímektedir. Kuru toprak, kum ve çakıllarla dolu olan bu yerlerde su yoktur. Güney Afrika çöllerinde araí-

tırma yapan bilim adamlarının dikkatini kumlar arasında íekil ve desenleri birbirinin neredeyse aynısı olan çakıl taíları çeker. Ancak bunlar taí deðil, etraftaki taílara benzeyen kendilerini saklamıí bitkilerdir. Altıntaí bitkileri genellikle baíka bitkinin bulunmadıðı, kavurucu sıcaklık ve kuraklıðın hüküm sürdüðü yerlerde hayatlarını sürdürerek Allah’ın, Hayy ve Kayyum isimlerinin tecellisine âyine olmaktadır. Afrika’nın orta, güney ve kuzey bölgelerinde yaíıyan altıntaí bitkisi (Lithops), Mesambryanthemaceae ailesinin su depolama özelliði olan ve en çok bilinen

çeíididir. ìu ana kadar 37 türü ve 93 çeíidi tespit edilen bu bitkinin tür ve çeíitleri; çiçeklerinin rengi, meyvelerinin íekli, tohumlarının yapısı, yapraklarının görünen kısımlarının rengi, deseni, íekli, boyu gibi birçok özelliðiyle


tür; gri, yeíilimsi gri, kırmızımsı ve pembe renklerde olabilmektedir. Kamuflaj uzmanı Çapları yaklaíık 2-3 cm olan altıntaílar, íekil ve renk bakımından bulundukları yerdeki çakıllara benzer. Gövdeleri görülmeyecek kadar küçüktür. Dıítan sadece ters konik yaprakların çakıl íeklindeki üst kısımları görünür. Alt kısımları ise toprak altındadır. Bundan dolayı çakıl taílarıyla aynı hizada yer alırlar ve onlardan ayırt edilmeleri çok zordur. Altıntaílara ihsan edilen bu kamuflaj tekniði, onları hayvanlara yem olmaktan da korur.

Bu bitkilerin yapraklarının üst kısmında (epithelium’da) ‘tanin’ denen bir kimyevî madde vardır. Bu madde, görünür ve morötesi ıíıðın alttaki dokulara fazla gitmesini engeller ve yaprakların mermer gibi deðiíik renk ve desende görünmelerine sebep olur. Bu íekiller sayesinde bitkiler, çok güzel kamufle olmakta ve zararlılarından korunabilmektedir. Çünkü taí hiçbir zaman bir hayvan için cazip bir yiyecek deðildir.

Kasılabilen kökler Bitki büyüdükçe kökler kasılır ve yaprak kısmı aíaðı doðru çekilir. Kasılan kökler sayesinde bitkilerin yaklaíık % 90’ı topraða gömülür. Böylece buharlaímayla suyunu kaybedebilecek organlar, topraðın daha alt kısımlarına çekilerek buharlaíma azaltılır ve bitki kurumaktan korunur. Topraðın çok kuru olması sebebiyle, bitkideki suyun, difüzyonla topraða geçme durumu vardır; bu

Çöle uygun olarak yaratılmıí sistemleri, altıntaíı çölün gülü yapmıítır. Yaprak yüzeylerinin çakıllara benzemesi, onların çöl hayvanlarına yem olmasını engellerken, gövdelerinin toprak yüzeyinden aíaðı çekilmesi ve topraktaki en küçük su birikintisini israf etmeden alabilecek bir mekanizmayla donatılmaları da onların en az suyla hayatlarını sürdürebilmeleri için hazırlanmıítır.

Su depoları Bu bitkilerin yaprakları, su depo edebilecek özellikte yaratılmıítır. Yaðıíların olduðu kısa dönemde eski yapraklardan besin gönderilerek, yeni yaprak çifti yaratılır. Bazen birden fazla yaprak çifti, yani dalcıklar meydana gelir. Dal sayısının 16’ya kadar çıktıðı tespit edilmiítir. Kuruyan yaprak sayısından altıntaíların yaíı hesaplanabilir. Bu bitkilerin 95 yıl yaíayanları bulunmuítur. Eðer sezon kuraksa, yapraklar yaratılıí programları gereði uyku hâline geçer; bitki çiçek ve yaprak vermez.

durum, altıntaí için bir tehlikedir. Fakat bitkinin kök hücrelerindeki osmotik basınç öyle yüksek ayarlanmıítır ki, bitkiden dıíarı su çıkmasına fırsat verilmediði gibi, civara düíen en küçük su zerresi bile emilerek içeri alınır. Arı ve çiçek Her yıl yaðmur sezonunda, bu bitkilerin yaprak çifti ortasından yaklaíık 2,5 cm çapında papatya benzeri sarı-beyaz, parlak çiçekler açar. Dört-beí gün yaíayabilen ve çok hoí bir koku yayan bu çiçekler gündüz açılır, geceleri ise kapanır. Çiçeklerin sarı-beyaz renkli ve parlak yaratılması, ayrıca çeíitleri içinde kırmızı rengin olmaması çöldeki arıları ve altıntaíları aynı Zât’ın yarattıðına bir

327/Nisan 2006

birbirinden ayrılır. Hattâ oluíturdukları kolonideki bitki sayısı bile bu bitkinin türü hakkında bilgi verebilmektedir. Bu bitkilerin yayılmasında en önemli faktör, su ve topraktır. Denizden yaklaíık 2.500 m yükseklikte bulunan bu bitkiler, çoðunlukla kurak iklimlerde; kireçli, kumlu, demirli ve taílı topraklarda yaíar. Türlerine göre sıcaklıða dayanıklılıkları deðiíen bu bitkiler, genel olarak serin yerlerde yaíamasına raðmen, L. leslei 56 ºC’ye kadar dayanabilmektedir. Aynı bölgede bulunan L. turbiniformis ise 45 ºC’den sonra yaíayamamaktadır. Her iki tür de -10 ºC’de belli bir süre dayanabilmektedir. Yaprakları ters dönmüí ve birbirine bitiíik iki koni íeklinde yaratılmıí olan bu iki

37 141

www.sizinti.com.tr


iíarettir. Sarı ve beyaz renkler, hem morötesi ıíıðını iyi yansıtır, hem de arıların onları kolayca bulabilmesine vesile olur. Tozlaímadan sonra tohumlar, 4-8 bölümü olan kapsül íeklindeki meyve içinde saklanır. Kuru havalarda kapalı olan kapsül, yaðmurlarla ıslanınca açılır. Bu esnada, tohumlar kendilerine verilmií hususî gerilme gücü ile bir metre kadar uzaða sıçrayarak etrafa yayılır. Altıntaíların tohumları, yaðıílı hava ve ortamın sıcaklıðıyla kumlu nemli topraklarda üç hafta içinde çok hızlı íe-

nüítürülür. Fotosentez ile güneí ıíıðının enerjisi, klorofil denen harika molekül vasıtasıyla, kimyevî enerjiye dönüítürülüp organik gıdaların karbon baðlarında depolanır. Normal ortamlarda deliklerin (stoma) açılmasıyla yaprak içindeki su, buharlaíarak havaya geçer. Kaybedilen suyun oluíturduðu basınç farkının da yardımıyla bitki, köklerinden tekrar su alır. Fakat altıntaíların yaíadıkları ortam sıcak ve kuru olduðundan, diðer bitkilerin

Afrika’nın orta, güney ve kuzey bölgelerinde yaíıyan altıntaí bitkisi (Lithops), Mesambryanthemaceae ailesinin su depolama özelliði olan ve en çok bilinen çeíididir. ìu ana kadar 37 türü ve 93 çeíidi tespit edilen bu bitkinin tür ve çeíitleri; çiçeklerinin rengi, meyvelerinin íekli, tohumlarının yapısı, yapraklarının görünen kısımlarının rengi, deseni, íekli, boyu gibi birçok özelliðiyle birbirinden ayrılır.

327/Nisan 2006

kilde çimlenir. Yaðıí döneminde kapsülde kalan tohumlar, bir dahaki yaðıí dönemine kadar kapsül içinde saklanır.

142 38

www.sizinti.com.tr

Su kaybını önlemede vazifeli fotosentez sistemi Bitkilere, yaprakları üzerinde bulunan küçük delikler (stoma) vasıtasıyla gündüzleri atmosferden CO2 verilir. Köklerin topraktan aldıkları su, havadan alınan CO2 ve güneí ıíıðı kloroplastlarda fotosentez reaksiyonlarıyla besine (glikoz) dö-

yaptıðı gibi bir fotosentez, onların ölümüne sebep olur. Altıntaí bitkileri diðer bitkiler gibi olsaydı, her CO2 alınıíında içlerindeki suyu vermek zorunda kalacaklardı. Fakat bu bitkilere Crassulacae Asit Metabolizması (CAM) denen yüksek sıcaklarda ve suyun çok az olduðu kurak yerlerde kaktüs gibi bitkilerin yaptıðı türden hususî bir fotosentez yaptırılmaktadır. Ayrıca bu bitkilerde klorofil yaprakların daha iç kısımlarına yerleítirilmiítir. Suyu depolayan üst kısımdaki dokular,

güneí ıíıðını derinlerdeki klorofil ihtiva eden dokulara iletecek íekilde íeffaf yaratılmıítır. Dolayısıyla güneí ıíıðı su depolayan birçok hücreden geçtikten sonra klorofil ihtiva eden dokuya ulaítırılmaktadır. Su depolayan dokular, ıíıðın ihtiyaç kadarının geçmesine müsaade edecek ölçüde yaratılmıítır. Böylece bitkiye su kaybını engelleyen hususî bir metabolizma olan CAM 4 fotosentezi yaptırılmaktadır. CAM bitkileri, fotosentez ya-

pan diðer bitkilerden farklı olarak karbondioksiti atmosferden gece karanlıðında almaktadır. Çünkü yapraklarındaki delikler (stomalar) gece açılabilecek hususiyettedir. Böylece stoma hücreleri ve komíu hücreler arasında gerçekleíen metabolik reaksiyonlar neticesinde ortaya çıkan madde yoðunluðundaki deðiímeler, stomaların açılmasına sebep teíkil etmektedir. Ortamın asit-baz dengesindeki deðiímeler, tetikleyici faktörlerdir. Hücrelerdeki Fosfoenol Pruvate Karboksilaz (PEPC) enzimi, gece alınan karbondioksitin, malik asit íeklinde depolanmasında vazifelidir. Gündüz ıíıklarının görülmesiyle, yapraklardaki delikler kapanır. Böylece sıcaklıða baðlı su kaybı


“Hüsn-ü mücerret âbidesi”

Baksana îmânın sanata aksediíine, ñnancı esas yapmıítı ecdâd her iíine; Çizgi çizgi tecrit diliyle her amelinde, Düímüítü hep O’nu anlatabilme peíine...

327/Nisan 2006

engellenir, normal fotosentez reaksiyonları baílar. Karbondioksit kaynaðı olarak akíamdan alınıp depolanan karbondioksit kullanılır. Bu mekânizmayla, yapraklardaki delikler gündüz saatlerinde diðer bitkilerde olduðu gibi açık deðil, kapalı tutulur. Stomaların gündüz kapalı olması, su kaybını en aza indirir. Akıl ve íuurdan mahrum bir bitkinin gece ve gündüz arasındaki farkları bilmesi, stomalarını ve fotosentez reaksiyonlarını en ideal íekilde ayarlaması hiç mümkün müdür? Çöle uygun olarak yaratılmıí sistemleri, altıntaíı, çölün gülü yapmıítır. Yaprak yüzeylerinin çakıllara benzemesi, onların çöl hayvanlarına yem olmasını engellerken, gövdelerinin toprak yüzeyinden aíaðı çekilmesi ve topraktaki en küçük su birikintisini israf etmeden alabilecek bir mekanizmayla donatılmaları da onların en az suyla hayatlarını sürdürebilmeleri için hazırlanmıítır. Ayrıca yaprak üst doku hücrelerinde su depolanırken, güneí ıíıðının alt dokulara ihtiyaç olan miktarda geçmesi saðlanır. Geceleri açık olan stomalar vasıtasıyla havadan karbondioksit alınırken, gündüzleri kapalı olan yaprak yüzeyindeki stomalar su kaybetmeden ıíıðı kullanarak fotosentez yaparlar. Altıntaí bitkisinin kavurucu çöl ortamında suyu en güzel íekilde depolaması; çiçeklerinin arının fizyolojisine, faaliyetlerine uygun íekil ve zamanda açılması ve bu sayede döllenmesi; meydana gelen tohumların yaðmur yaðıncaya kadar saklanıp gözetilmesi gösteriyor ki, bütün kâinata hâkim olan ve her íeye sözü geçen bir Zât, bu minik bitkileri de gözetip koruyor. @ mbalsoy@sizinti.com.tr

39 143

www.sizinti.com.tr


Gönlünü en yüce ideâllerle donatmıí birisi için, her yeni imtihan onun azmini íahlandıran bir kamçı, irâdesini coíturan bir efsun ve gönül kadranını aydınlatan bir ıíıktır. O gördüðü her imtihanla kristaller gibi berraklaíır, yay gibi gerilime geçer ve adım adım, gönlünde kurduðu cennetlere doðru yükselir.

327/Nisan 2006

Nuri Balta

144 40

www.sizinti.com.tr

Türbülans, íimdiye kadar üzerinde pek çok teori üretilen konulardan biridir. Euclide uzayında, bilebildiðimiz hiçbir kurala tam uymayan bir hareket türü olan türbülans hususunda birçok fizikçi ve matematikçi araítırma yapmıísa da, konu tam olarak aydınlıða kavuíturulamamıítır. ñnançlı kuantum fizikçilerinden Werner Heisenberg bile, izafiyet ve türbülansın niçin varolduðunu hayatı boyunca sorgulamıí, hattâ ölüm döíeðindeyken de bununla meígul olmuítur. Türbülans, günlük hayatta sık karíılaítıðımız fakat anlamakta zorlandıðımız hâdiselerden biridir. Musluk hafifçe açıldıðında, su, musluk ile lâvabo arasında giderek incelen hareketsiz bir sütun gibi görünür. Musluk biraz daha açılırsa, (bazen) düzgün akıí bozulur ve periyodik kesik kesik fıíkırmalar gözlenir. Daha da açılırsa, bu periyodik fıíkırmalar düzensizleímeye baílar. Musluk sonuna kadar açıldıðında ise, tamamen düzensiz bir akıí görülür. ñíte bu son durum, fizikçilerin ‘türbülans’ olarak tarif ettiði hâdiseye karíılık gelir.

Peki baílangıçta düzgün bir ip gibi akan su, son durumda neden düzensiz bir akıí gösterir? ñíte, Heisenberg dâhil, teorik fizikçilerin üstesinden gelemediði nokta budur. Hattâ düzgün akıítan türbülansa geçií esnasında ne olduðu da hâlen tam olarak açıklanamamaktadır. Türbülans, her uzay-zaman boyutunda görülebilen, ilk bakıíta düzensizliði tedâi ettiren, ama hakikatte düzensiz olmayıp bugün için bize ölçülmesi zor olan

Akıíkan içinde hareket eden uçak, denizaltı, pervane ve türbinli motorların tasarımları üzerinde daha yüksek verim almaya yönelik iyileítirmeler yapılmaktadır.

kompleks bir hâdisedir. Basit bir ifadeyle, ‘büyük girdaplar içindeki küçük girdaplar’ olarak tarif edilebilecek türbülans, istikrarsızlık ve kaos görüntüsü verir. Türbülans enerjiyi akıtır ve sürtünme oluíturur. Dolayısıyla ileri seviyede sönüm hususiyeti gösterir. Bir odun (veya kömür) ateíi dumanının hafif salınarak yükseliíi de türbülans hâdisesine bir misâldir. Fakat belli bir yükseklikte bilinmeyen sebeplerle dumanın yükseliíinde bir istikrarsızlık ve


olmaktan çıkmıí, mühendislerin de ciddi íekilde ilgi alanına girmiítir. Akıíkan maddede belli bir fizikî parametrenin (aðırlık, sıcaklık, basınç gibi) deðiímesi durumunda moleküller arasında bugün için önceden bilinemeyen birtakım hâdiseler tetiklenmektedir. Akıíkanda, bir molekülün konumunun tahmin edilemeyen íekilde deðiímesi, bir zaman sonra bütün sistemi öngörülemez duruma sokabilmektedir. Otomobil veya bisiklet yarıílarında yarıímacılardan birisinin bir anlık kural dıíı hareketinin nasıl önü alınamaz kazalara sebebiyet verdiði bilinmektedir. Türbülansın anlaíılmasının pratik faydaları da vardır; meselâ, jet motorlarında yanmanın verimli olabilmesi yakıtın iyi karıímasına baðlıdır. Fakat türbülansa, bunun yanı sıra felâketlere yol açma hususiyeti de verilmiítir. Uçaðın kanatları üzerinde türbülans meydana geldiðinde kaldırma kuvveti ortadan kalkar; bu durumda uçak sarsılmaya ve irtifa kaybetmeye baílar. Aíırı türbülansa giren bir uçak düíme tehlikesiyle karíılaímıí demektir. Uçaklar, yeryüzü-atmosfer arasındaki sıcaklık

Türbülans, günlük hayatta sık karíılaítıðımız fakat anlamakta zorlandıðımız hâdiselerden biridir. Musluk hafifçe açıldıðında, su, musluk ile lâvabo arasında giderek incelen hareketsiz bir sütun gibi görünür. Musluk biraz daha açılırsa, (bazen) düzgün akıí bozulur ve periyodik kesik kesik fıíkırmalar gözlenir. Daha da açılırsa, bu periyodik fıíkırmalar düzensizleímeye baílar. Musluk sonuna kadar açıldıðında ise, tamamen düzensiz bir akıí görülür. ñíte bu son durum, fizikçilerin ‘türbülans’ olarak tarif ettiði hâdiseye karíılık gelir.

327/Nisan 2006

geliíigüzellik gibi gözüken girift ve çözülmesi zor hareketler ortaya çıkar; girdaplar meydana gelir ve bunların da içinde daha küçük girdaplar oluíur. Bu girdaplar yükselen dumanın enerjisini yitirmesinde rol oynar. Doðrusal (lineer) denklemlerle ifade edilebilen hâdiselerin bu íekilde (doðrusal) olmayan denklemlerle (non-lineer) ifade edilebilecek kompleks durumlara geçiílerini açıklamak, aslında bütün hâdiselerde mevcut düzenliliði ve kanunları keífetmeye çalıían araítırmacılar için zorluk arz etmektedir. Aslında sebepler dairesinde madde, katı hâlden gaz hâline doðru gittikçe belirginleíen bir titreíim gösterecek íekilde yaratılmıítır. Ehâdiyetin tecellisi olarak, her bir moleküle kendine mahsus bir davranıí íekli verilmiítir. Fakat belli íartlarda (düzgün akan bir akıíkan içinde) moleküller, koíulmuí atlar gibi bir bütünlük içinde hareket ederler. Mühendisler gaz veya sıvı hâldeki bir akıíkanın mekaniðini anlamaya çalıíırken, sınır íartları bir ölçüde belirleyip ifade edebilirler. Düzgün akıíkanların davranıíları iyi kavranmıítır; öyle ki bunlar, sadece fiziðin bir kolu

41 145

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

14642

www.sizinti.com.tr

farklılıklarının, dolayısıyla hava hareketlerinin ve türbülansın fazla olduðu alçak irtifadan ziyade, bunların nispeten daha az meydana geldiði yeryüzünden uzak yüksek irtifada bu yüzden uçarlar. Petrol boru hatlarında da türbülans sebebiyle büyük bir sürtünme kuvveti oluíur ve akıí zorlaíır. Akıíkan içinde hareket eden uçak, denizaltı, pervane ve türbinli motorların tasarımları üzerinde daha yüksek verim almaya yönelik iyileítirmeler yapılmaktadır. Araítırmacıların çözmeye çalıítıkları bir baíka konu da, damar içinde düzgün akan kanın, kalb kapakçıklarında neden türbülanslı bir akıí yapmadıðıdır. Bir ırmakta düzgün akan su bir kayaya denk geldiðinde türbülanslı bir akıí rejimine girerken, kalb kapakçıklarına gelen kanın akıíı türbülanslı hâle gelmemektedir. Bundan dolayı Allah’a çok müteíekkiriz, O’nun ilim ve kudretine hayranız. Fizikçi ve matematikçilerin türbülansı bir formüle baðlayamamalarını fazla garipsememek gerekir. Çünkü türbülans hakkında edinilen bilgiler hep araítırılan durumla sınırlı kalmıí, genel-geçer bir keyfiyet kazanmamıítır. Bir Boeing 747 uçaðının kanadı üzerinde deneme-yanılma metoduyla yapılan araítırmanın, bir F-16 savaí uçaðının kanadı üzerinde aynı metotla yapılan araítırmaya birebir faydası yoktur. Dünyanın en süper bilgisayarları bile, akıíkan cisimlerin hareketlerini ifade edebilmek için non-lineer denk-

Araítırmacıların çözmeye çalıítıkları bir baíka konu, damar içinde düzgün akan kanın, kalb kapakçıklarında neden türbülanslı bir akıí yapmadıðıdır. Bir ırmakta düzgün akan su, bir kayaya denk geldiðinde türbülanslı bir akıí rejimine girerken, kalb kapakçıklarına gelen kanın akıíı türbülanslı hâle gelmemektedir.

lemleri kullanmalarına raðmen, bir santimetre küplük türbülanslı bir akıíın miktarını bile birkaç saniyeden daha uzun süre doðru olarak takip ve tahmin edemiyor. Kuantum fizikçisi R. P. Feynman’ın aíaðıdaki ifadeleri insanın bu konudaki acziyetine tercüman olmaktadır: “Cereyan ettiði yer ve zaman ne kadar küçük olursa olsun, tabiattaki bir hâdiseyi anlamak için, bilgisayara sonsuz denebilecek kadar fazla sayıda mantık iílemi yaptırmanın gerekliliði benim kafamı her zaman kurcalamıítır. Küçük bir uzay-zaman parçasında ne olacaðını önceden tahmin etmek için bilgisayarın neden böylesine sonsuz sayıda mantık iílemi yapması gerektiðini anlayamıyorum.’’ Evet, en küçük bir mekânın bile her an bir mantık ve matematiðin nüfuzu altında olduðu kâinatta, küçük bir uzay-zaman parçasının davranıíını açıklamaktan aciz olan insan, bu koca kâinatı nasıl açıklasın? Bu kâinat en küçük parçası ile Allah’ın sonsuz ilmini ve ihatasını gösterdiði gibi, bütün varlıðıyla da sonsuz kudret ve iradesini göstermektedir. Bu âlemde her íeyi bir kurala baðlayan Rabb’imiz, türbülans için de elbette bir kanun vazetmiítir. Sırrını koruyan bu konu genç araítırmacıların gayretini beklemektedir. @ nbalta@sizinti.com.tr

Kaynaklar - Ruelle, D., 1996 - Raslantı ve Kaos. Popüler Bilim Kitapları, Tübitak Yayınları, Mayıs 1996, Ankara. - Gleick, J., 2003 - Kaos. Popüler Bilim Kitapları, Tübitak Yayınları, Aðustos 2003, Ankara.


Bulmaca Sayfasi

Bulmacayý çözerken cevaplar, kutucuklara yazýlacak. Daha sonra, cevap kutucuklarýnda rakamla belirlenen anahtar harfler, aþaðýdaki anahtar kelime bölümüne yazýlacak. Birden fazla kelimeden oluþan cevaplarda kelimeler arasýnda boþluk bulunmamaktadýr. Bulmacanýn çözümü tamamlandýktan sonra sadece anahtar kelime merkezimize bildirilecek. Bulmacamýzdaki sorular, dergimizin bu sayýsýnda yayýmlanan yazýlardan seçilmiþtir.

11. 12. 13. 14.

Osmanlý'nýn kuruluþunda vazife gören gruplarýn, birlikte hareket etmelerini saðlayan temel âmil? Yaptýklarý fedakârlýðýn farkýnda olmayan kimseler? Temelinde ‘Ýnsan onuru rencide edilemez.’ düsturu yer alýr? Sembolik mantýðýn kurucularýndandýr? Duyuþ, seziþ ve zevk ediþ hâliyle dengede tutulmaya çalýþýlýr? 0,5 kg sarýmsaktan yaklaþýk 70 mg elde edilir? Vücuda zarar verebilecek mikroorganizmalara karþý bünyeyi korur? ‘Doðu mu üstün, Batý mý?’ ikircikliðinden sýyrýlmamýza vesile olabilecek temel düstur? Topraðýn alt kýsýmlarýna çekilerek bünyesinde buharlaþmanýn azaltýldýðý bitki? Uzay zaman boyutunda görülebilen, ilk bakýþta düzensizliði çaðrýþtýrmasýna raðmen oldukça düzenli ve kompleks hâdise? Yoðun heyecan ve dikkat hâlinde yapýlamayan faaliyet? ‘Türk Tefekkür Tarihi’ isimli eserin yazarý? Kanat çýrpan bir kelebeðin tsunamiye sebep olabileceðini söyleyen bilim adamýnýn uzmanlýk alaný? Kan þekerinin kontrol altýna alýnmasýna vesile olur? Soru 1

6

20 17

Soru 2

11 2

Soru 3

14 19

Soru 4 Soru 5

18

5

15 22

Soru 6

7 8

Soru 7

16

Soru 8

1

13

Soru 9

9

Soru 10 Soru 11

4 3

Soru 12

12

Soru 13

21 10

Soru 14

Anahtar Kelime

1

2

3

4

5

6

7

8

9

10

11

12

13

14

15

16

17

18

19

20

21

22

Þubat 2006 bulmacasýnýn cevabý: SIZA SIZA GÖL OLUR Ocak 2006'da yayýmladýðýmýz bulmacada doðru cevabý bulan yarýþmacýlarýmýzýn adreslerine kitaplarý gönderilmeye baþlanmýþtýr. Ýlginizden dolayý tekrar teþekkür eder, yeni bulmacada baþarýlar dileriz. Bulmacayý çözüp, cevap veren bütün okuyucularýmýza teþekkür ediyoruz. Bulmacamýzý cevaplandýran okuyucularýmýz, bulduklarý neticeleri, isim–soyisim ve açýk adresleriyle birlikte, 871 Sk. No: 45/2 Konak / Ýzmir adresine; (0232) 441 52 38 nolu faksa; bulmaca@sizinti.com.tr elektronik posta adresine gönderebilirler. Ýsim–soyisim ve adresini bildirmeyen yarýþmacýlarýmýzýn cevaplarý deðerlendirmeye alýnmayacaktýr. Yarýþmaya son katýlma tarihi ise; 30 Mayýs 2006'dýr.

327/Nisan 2006

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10.

43 147

www.sizinti.com.tr


Bazı yiyeceklerin bir arada tüketilmesi, kolesterolün kontrol altına alınmasına vesile oluyor. Toronto Üniversitesi araítırmacıları, soya proteini, bitki sterolleri, badem ile zenginleítirilmií margarinler, yulaf ve arpa gibi kolesterol düíürücü yiyecekleri bir arada tüketmenin, tek bir yiyecek tipine odaklanan diyetlere göre daha müessir olduðunu ortaya koydular. Yüksek toplam kolesterol seviyesi (hususiyle LDL yüksekliði) atardamarlarda tehlikeli plâkların teíekkülüne yol açabilir. Yüksek kolesterol, kalb krizi ve inme riskini artırır. Çalıímaya katılan 31 erkek ve 35 kadın bir yıl süreyle, liften, soya proteininden, bademden ve bitki sterol margarininden yana zengin bir diyetle beslendiler. Katılımcıların ortalama yaíı 59,3 idi ve araí-

tırmanın baílangıcında kolesterol seviyeleri tavsiye edilenden % 30 daha yüksekti. Bir yıldan sonra katılımcıların tavsiye edilen diyete tam uyum saðlayan üçte birlik kısmının kolesterolleri, ortalama % 20’den fazla azaldı. American Journal of Clinical Nutrition’da yayımlanan bu neticeler, kolesterol düíürücü en önemli ilâç grubu olan statinlerin saðladıðıyla kıyaslanabilir seviyedeydi. Araítırmacılar, çalıímanın neticelerinin insanların kolesterolü düíürmek için ilâç kullanmadan önce, saðlıklı bir diyet takip etmesine vesile olabileceðini ümit ediyorlar. (HeartCenterOnline 15.03.2006)

Daha fazla tam hububat tüketmek, íeker ve kalb hastalıðı riskinin azalmasına vesile olabiliyor. Daha çok tam hububat tükettiðini ifade eden saðlıklı kadın ve erkeklerde, kalb hastalıðı ve kolesterol riskinin göstergesi olan maddelerin seviyelerinin daha düíük olduðu ve kan íekerinin daha iyi kontrol edildiði gösterildi. Dolayısıyla, bu kiíilerde íeker hastalıðı ve kalb hastalıðı riski daha düíüktü. Neticeleri American Journal of Clinical Nutrition’da yayımlanan çalıíma, rafine hububat ürünleri yerine tam (kepeði alınmamıí, rafine edilmemií) hububat ürünlerini kullanmanın, kolesterol seviyesinin azalmasına katkıda bulunacaðını ve kan íeker seviyesinin sâbit kalmasına vesile olacaðını îmâ etmektedir. (HeartCenterOnline 03.03.2006)

327/Nisan 2006

Hayat tarzı deðiíiklikleri sadece kalbe deðil, beyne de tesir ediyor.

14844

www.sizinti.com.tr

Yapılan çeíitli araítırmaların gözden geçirildiði bir çalıíma (Alzheimer and Dementia), kalb için iyi olanın, yaílanan beyin için de faydalı olduðunu gösterdi. 26 araítırmanın neticelerinin analiz edildiði bu çalıímada, yüksek tansiyonun kötü zihnî fonksiyonlarla, düzenli egzersizin daha iyi zihnî fonksiyonlarla birlikte olduðu bulundu. ìeker hastalıðı ve aíırı vücut aðırlıðı da, zihnî fonksiyonların yaílanmayla azalmasını artırıyordu. Kalb saðlıðı için tavsiye edilen

íeyler (ılımlı egzersiz, saðlıklı diyet, yüksek tansiyon ve íeker hastalıðı gibi durumların önlenmesi veya kontrol edilmesi) aynı zamanda zihin saðlıðı için de faydalıydı. Fizikî egzersizlerin zihin saðlıðı için faydalı olduðu tespit edildi; hiçbir yaí egzersize baílamak için geç deðildir. Zihnî egzersizler de faydalıdır; çeíitli faaliyetlerle (sosyal aktiviteler, hobiler vb.) entelektüel açıdan aktif kalan yaílılarda, zihin fonksiyonlarının azalması daha yavaítır. (HeartCenterOnline 03.03.2006)


Bilim insanları, deniz suyunun donması ve erimesi sırasında oluían gözenekli yapının oluíumundan ilham alınarak üretilen mikrometre düzeyinde katmanlı yapının, sun’î kemik yapımında kullanılabileceðini öne sürüyor. Araítırmacılar uzun zamandır sedefin dayanıklılıðı ve hafifliðini taklit etmeye çalıíıyor. Sedef, mikrometreden-nanometreye kadar deðiíen büyüklükte kalsiyum karbonat katmanlarının organik bir baðlayıcı maddeyle bir araya getirilmesinden ibarettir. Bu organik madde koníiolin olarak bilinir ve baðlayıcı olarak katmanlar arasında bulunur. ‘Sedefte olduðu gibi, mikrometre düzeyinde, dayanıklı ve hafif katmanlı bir yapı nasıl elde edilebilir?’ sorusuna cevap ararken, araítırmaların dikkatini deniz suyunun donması sırasında oluían yapılar çeker. Deniz suyu donarken kristalleíen su moleküleri, içerisinde çözünmüí olarak bulunan tuz ve kirlilikleri sırlı bir íekilde âdeta iterek küçük kanallarda ve ince yapılı katmanlarda toplanır. Buz tekrar eriyip su çekildiðinde ise, oldukça dayanıklı gözenekli yapılar ortaya çıkar. Science dergisinde 27 0cak 2006 tarihinde yayımlanan araítırmada Dr. Tomsia ve grubu,

deniz suyunun donması ve çözülmesi sonrasında meydana gelen bu gözenekli yapıdan ilhamla, sun’î kemik yapımında kullanılan hidroksiapatitli suyu hızla dondurdular. Su kristalleíip donarken, denizde olduðu gibi, içerisindeki maddenin kanallar ve katmanlar hâlinde buzun yapısından uzaklaíarak bir íebeke oluíturduklarına íâhit oldular. Araítırmacılar, sonraki adımda donan suyu süblime ettiklerinde (düíük sıcaklıkta buharlaítırma ile uzaklaítırma) gözenekli bir yapı elde ettiler. Bu gözenekli yapı incelendiðinde ise, yeni malzemenin sun’î kemikte kullanılan maddeden, dört kat daha dayanıklı ve hafif olduðunu gördüler. Konu ile ilgili araítırmalar hâlen devam etmekle birlikte, geliítirilen bu yeni teknikle elde edilen malzemelerin, saðlamlık ve hafifliðin birlikte gerektiði baíka durumlarda (meselâ protez dií yapımında, uçak ve bilgisayar imâlinde) kullanılabileceði de tahmin ediliyor. Malzemedeki gözenekli yapının kemik hücrelerinin büyümesi ve için baðlanması ideal olduðu belirtilen çalıímada, Dr. Tomsia: “Daha güçlü malzemeler yapmak için, tabiattan öðreneceðimiz çok íey var.” diyerek araítırmalarının hareket noktasına iíaret ediyor.

327/Nisan 2006

Sun’î kemik üretiminde yeni bir malzeme.

45 149

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

150 46

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

47 151

www.sizinti.com.tr


327/Nisan 2006

Rüzgârlı íehir / Seher Durmaz

152 48

www.sizinti.com.tr

Gariplik naðmesi / Enes Engin


327/Nisan 2006

49 153

www.sizinti.com.tr


Ýçindekiler Nisan 2006

106

Sayý: 327

106

Gafletle Geçen Yýllar Sýzýntý

108

Küçük Þey Yoktur Muhammed Tunç

111

‘Osmancýk’ Romanýnda ‘Horasan Erenleri’ Motifi A. Osman Dönmez

116

Sessiz Ustalar Prof. Dr. Fatih Karahisarlý

118

Bir Göçmenlik Muhasebesi Muhammet Mertek

122

Saða Yatarak Uyuma Dr. Þevki Coþkun

124

Bulanýk Mantýðýn Düþündürdükleri Nazif Baki Akad

128

Ölçüdeki Tek Referans Dr. Kenan Göçoðlu

130

Kalbin Zümrüt Tepelerinde (Bir Uzun Seyahati Noktalarken) ***

132

T.Ö.V. Adýna Sahibi Genel Koordinatör Genel Yayýn Yön. Danýþman Sorumlu Yazý Ýþleri Müdürü

Sarýmsaðý Niçin Tüketmeliyiz? Doç. Dr. M. Ali Kaþlýoðlu

135

Doðu ve Batý Bütünleþme Mecburiyetinde

YAZI ÝÞLERÝ MÜDÜRLÜÐÜ

Çölün Gülü Altýntaþ

ABONE ve DAÐITIM MÜDÜRLÜÐÜ

Dr. Muhammet Balsoy

144

Bulgurlu Mh. Libadiye Cad. Haminne Çeþme Sk. No. 20 Üsküdar / ÝSTANBUL P.K. 72 Üsküdar / ÝSTANBUL Tel: (0 216) 522 09 99 - Faks: (0 216) 443 98 34

Türbülans

Bir yýllýk abone bedeli KDV dahil 36.000.000.-TL’dir. Abone bedeli her PTT' den 1056610 nolu Çaðlayan A.Þ. Posta çeki hesabýna yatýrýlabilir. Yurt dýþý abone bedeli: 1. Grup Ülkeler (Avrupa, Orta Asya, Orta Doðu ve Kuzey Afrika ülkeleri) 30 Euro, 2. Grup Ülkeler (Uzak Doðu, Amerika, Güney Afrika, Pasifik) 45 $; 3. Grup Ülkeler (Avustralya ve Yeni Zelanda) ise 50 $’dýr. Abone olmak isteyenlerin abone bedelini; Asya Finans Merkez Þb. Çaðlayan A.Þ. adýna; TL olarak, 17883-33 numaralý hesaba; Euro olarak, 17883-28 numaralý hesaba; $ olarak 17883-34 numaralý hesaba yatýrýp, dekontun fotokopisini, açýk isim, adres ve telefon bilgileri ile hangi sayýdan itibaren abone olacaklarýný belirten bir yazý ile abone merkezimize posta veya faks ile bildirmeleri yeterlidir.

Nuri Balta

147 148

Bulmaca Saðlýk-B Bilim-TTeknoloji

Temsilcilikler:

Prof. Dr. Ý. Hakký Ýhsanoðlu, Yrd.Doç. Dr. Y. Demir, S. Rýza Sayýn

150

Damlalar

118

135

Þerafettin Kocaman Dr. Kudret Ünal Prof. Dr. A. Sarsýlmaz Osman Þimþek Sedat Þentarhanacý

Ýdarî Merkez: 871 Sk. No: 45/2 35250 Konak/Ýzmir; Tel: (0-232) 441 95 25; Faks: (0-232) 441 52 38; E-posta: sizinti@sizinti.com.tr / http://www.sizinti.com.tr

Dr. Selim Aydýn

140

: : : : :

124

144

Adana : 363 0443, Adýyaman : 213 4959, Afyon : 213 8383, Aðrý : 215 2328, Aksaray : 212 3977, Amasya : 218 7090, Ankara : 341 73 79, Antalya : 244 9060, Ardahan : 211 3890, Artvin : 212 7224, Aydýn : 213 1151, Balýkesir : 244 6494, Bartýn : 227 0170, Batman : 212 1625, Bayburt : 211 4905, Bilecik : 212 1275, Bingöl : 213 7868, Bitlis : 226 9927, Bolu : 212 2343, Burdur : 212 3066, Bursa : 223 0031, Çanakkale : 217 9484, Çankýrý : 213 3223, Çorum : 212 4273, Denizli : 241 5156, Diyarbakýr : 228 8009, Düzce : 523 6694, Edirne : 212 5165, Elazýð : 233 92 46, Erzincan : 214 8630, Kdz.Ereðli : 316 3008, Erzurum : 234 3914, Eskiþehir : 221 1736, Gaziantep : 215 1024, Giresun : 216 5516, Gümüþhane : 213 5026, Hakkari : 211 4640, Hatay : 214 7181, Iðdýr : 227 8141, Isparta : 218 9102, Ýçel : 239 3922, Ýskenderun : 613 5957, Ýst. Boðaziçi : 272 0111, Ýst. Suriçi : 272 0040, Ýst. Anadolu : 492 8541, Ýst. Avrupa : 639 9221, Ýzmir : 483 9038, K. Maraþ : 225 2756, Karabük : 412 5657, Karaman : 214 2065, Kars : 212 4068, Kastamonu : 214 6891, Kayseri : 222 2031, Kilis : 813 6353, Kýrýkkale : 225 6606, Kýrklareli : 214 4025, Kýrþehir : 212 7446, Kocaeli : 322 0553, Konya : 353 3963, Kütahya : 224 7422, Malatya : 321 8080, Manisa : 231 8939, Mardin : 213 1091, Muðla : 214 0580, Muþ : 212 3198, Nevþehir : 212 0361, Niðde : 232 2085, Ordu : 225 2703, Osmaniye : 812 3797, Rize : 213 1250, Sakarya : 278 4770, Samsun : 432 7178, Siirt : 223 4163, Sinop : 261 6435, Sivas : 224 5882, Þanlýurfa : 313 8150, Þýrnak : 216 3068, Tekirdað : 261 7951, Tokat : 212 1502, Trabzon : 326 3822, Uþak : 224 3546, Van : 210 0978, Yalova : 813 0675, Yozgat : 212 4672, Zonguldak : 253 1553, Almanya : 00 49 6105 979336 YAYIN TÜRÜ: Yaygýn Süreli DÝZGÝ-TTASHÝH-GGRAFÝK-MMONTAJ : Sýzýntý Tel : (0232) 441 95 25 Fax : (0.232) 441 52 38 Film : Diya Ofset Tel : (0.232) 462 55 56 pbx Faks : (0.232) 462 81 88 BASIM YERÝ : Çaðlayan A.Þ. Tel : (0.232) 252 20 97-8 Faks : (0.232) 252 21 00 BASIM TARÝHÝ : 28 Nisan 2006 ISSN 1300-1566 BAYÝ DAÐITIM : DPP A.Þ. Fiyatý : 3 YTL

* * * * *

* * *

YAZI KURALLARI : Yazýlar disketle veya e-posta ile (sizinti@sizinti.com.tr adresine) gönderilmelidir. Yazarýn, e-posta dahil açýk adresi ve telefon (varsa faks) numaralarý verilmelidir. Yazýlar en fazla dört sayfa olmalýdýr. Varsa, yazý ile birlikte resimler (alt-yazýlarýyla birlikte) gönderilmelidir. Yoksa, yazýda kullanýlabilecek resimler hakkýnda bilgi verilmelidir. Yazýlar, daha önce herhangi bir yerde yayýmlanmamýþ olmalýdýr. Yazý yeni bir geliþmeyi ele almalý, orijinal bir özellik taþýmalý veya daha önce yayýmlanmýþ bir konuya yeni bir bakýþ açýsý getirmelidir. Dergimizde konu ile ilgili yayýmlanmýþ önceki yazýlara dikkat edilmeli, yazý içinde atýfta bulunulan kaynaklar (kitap, makale) standart ölçülere uygun olarak sonda verilmelidir. Yayýn kurulu, dergiye gelen yazýlar üzerinde, gerekli gördüðü takdirde deðiþiklik yapabilir. Dergimizde yayýmlanan yazýlar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. Gönderilen yazýlar iade edilmez.


Dînin o lâhûtî ve sarsılmaz gücü bir kere daha ortaya çıktıktan sonra, böyle bir kaynaða karíı lâkayd kalmak tam bir aldanmıílıktır. Hele topyekün bir dünyanın dine yöneldiði bir dönemde böyle bir lâkaydîlik affedilir gibi deðildir.

Sızıntı 2006 Nisan  

Gafletle Geçen Yıllar Gafletle Gecen Yillar Dogu ve Batı Bütünlesme Mecburiyetinde Bir Göçmenlik Muhasebesi ‘Osmancık’ Romanında ‘Horasan...