3
Manifesto
4-5 Eğitim Sistemindeki Dönüşümler 6
Anadil Üzerine
7
Mercek: Nabi Avcı
8
Ne İzlemeli?
9
Ne Okumalı?
10
Üniversiteliler Yoksul Mahallelerde:
Okumuş İnsan Halkının Yanındadır 11
Kadın Masallarda Toplumsal Cinsiyet
12
Bir Son Sınıf Öğrencisinin
13
Alternatif Eğitim Modelleri:
14
KPSS Notları Köy Enstitüleri Eğitim Fakültesi Öğrencileri
Neden 1 Mayıs’a Gider?
Tebeşir Fanzin, Eğitim Fakültesi öğrencileri tarafından hazırlanmıştır.
3
Manifesto
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: -Maveraünnehir nereye dökülür? En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: -Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbinedir. Ece AYHAN Merhaba fakülte arkadaşım, şu an elinde tuttuğun “Tebeşir” adlı fanzinimiz ilk sayı olmanın heyecanını yaşamanın yanı sıra, el emeği göz nuru bir çabanın da üretimidir. Bu fanzin hepimizin fanzini… Gerici 4+4+4 eğitim sistemine karşı mücadele eden, evrim teorisini yok sayan Harun Yahya kitaplarının, okullarımızda okutulmasına izin vermeyen bizlerin fanzini. “Tebeşir” şu an bizimde içerisinde bulunduğumuz eğitim sistemine karşı alternatif olarak kaleme alınmaktadır. Kolektif bir çalışmanın ürünü olan fanzinimiz, eğer bir aksaklık çıkmazsa, her ay elinde olacak. Sen de yazdığın yazılarla, önerilerinle “Tebeşir”e katkıda bulunabilirsin.
4
Eğitim Sistemindeki Dönüşümler
B
ir kamu hizmeti ve insani bir hak olan eğitimin gün geçtikçe daha da gericileştirildiği, piyasanın hizmetine sunulduğu bir dönemden geçiyoruz. İlkokullardan akademiye varana kadar sermayenin ve iktidarın saldırısına maruz kalan eğitim sistemimizin sorunlarını, 4+4+4’ün götürdüklerini, üniversitelerde gerçekleştirilmesi hedeflenen piyasacı ve gerici dönüşümleri, asistanların hedef olduğu “kıyımları”, gelin bir de bir Eğitim Fakültesi öğrencisinin gözünden inceleyelim. 4+4+4 Ucubesi Eğitim sistemimize yakından baktığımızda, AKP’nin dindar nesil projesine ve sermayenin ucuz iş gücü hedefine hizmet eden 4+4+4 çıkıyor karşımıza ilk olarak. Ne eğitim emekçilerine ne öğrencilere ne de velilere danışılarak hazırlanan yasa yine biber gazları ve tazyikli sularla geçirilmişti meclisten hatırlarsınız. Her köşe başına bir imam hatip kurma derdine düşen AKP, patronlarla işbirliği yapmaktan da çekinmiyor. Eğitimdeki gericileştirme birçok okulun imam hatip’e dönüştürülmesi ile başlayıp, din derslerinin yaygınlaştırılması ile devam etti. Bu noktada 4+4+4 eğitim modeliyle AKP’nin itaatkar ve kindar gençlik hedefine ulaşma amaç edinilmiştir. Müfredatın dönüştürülerek bilimsellikten uzak dogmalarla öğrencile-
re kanalize edilmesi ve otistik çocuklara dahi din dersi verilmeye kalkılması bu hedefi gerçekleştirmek için AKP’nin her şeyi yapacağını göstermektedir. 4+4+4 ile yaratılan bir diğer yıkım hedefi ise kesintili eğitim modeli ile kız çocuklarının eve kapatılması durumu. Zaten kız çocuklarının okuma oranının çok düşük olduğu ülkemizde, bu model kız çocuklarının ya eve kapatılması ya da ucuz iş gücü olarak kullanılması anlamına geliyor. Yasada kız çocuklarının “el işi, el becerileri, çocuk bakımı, ev ekonomisi ve yönetimi” gibi alanlara yönlendirileceği ifadesi bunun açık göstergesidir. Bunun yanı sıra, kesintili eğitim söz konusu olunca ikinci dört yıl bir meslek okulu haline dönüşüyor. Yani 4+4+4 kesintili eğitim modeli, çocukların sermayeye ve patronlara pazarlandığı, ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamanın en etkili aracı haline geliyor. Peki ya üniversite? Bugün ilköğretime gerçekleştirilen gerici ve piyasacı saldırılardan nasibi üniversite de tabiki alıyor. Son yıllarda gerçekleştirilmeye çalışan Bologna hayaliyle, üniversitenin tam anlamıyla sermayenin hizmetine sunulması hedeflendi. Bununla birlikte; geçtiğimiz dönem üniversiteyi gericiliğin ve piyasacılığı kendisine hedef koyan YÖK tasarısı da saldırıların bir parçası haline geldi. Bu
durumun en çok vergi verenin yönetime dahil olmasından, rekabete hatta yabancı okulların Türkiye’de fakülte açmasına kadar (ki talebin daha çok Ortadoğu’da siyasal İslam’ın yüksek olduğu ülkelerden geleceğini düşünürsek ) varması, gericiliğin ve piyasacılığın üniversitelerde ilmek ilmek örüldüğünü gösteriyor. Bir dönem boyunca üniversitelilerin kampüslerinde yasa karşıtı bir çizgiyi örgütlemesi, ardından gelen ODTÜ ve diğer üniversitelerde sergilenen direniş örnekleri de bu yasanın meclis gündemine girmesiyle yasanın geri çekilmesi sağlandı. Son dönemlerde üniversitelerimizde yaşanan polis saldırıları, Hizbullah destekli gericilerin öğrencilere saldırması ve daha birçok saldırı da aslında üniversitenin aydın ve ilerici kimliğine yapılmış saldırılardır. Bu nokta da üniversitelilerin, üniversiteli olmanın vermiş olduğu sorumlulukla okullarına sahip çıkması ve üniversiteler bizimdir sloganını yükseltmesi gerekmektedir. Kılık-Kıyafet yönetmeliği de neymiş? İlköğretim ve üniversitelerdeki saldırılar arasında kılık kıyafet yönetmeliğine ayrı bir başlık açmak gerek. Türbanın ya da tek tip kıyafetin ne anlama geleceği elbette ki bu yazıya sığdırabileceğimiz bir şey değil. O yüzden bu noktaya değinmeden asıl konumuzu irdeleyelim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı yeni yönetmelikte “tek tip kıyafet” zorunluluğuna son vererek imam hatiplerde türbanı serbest bırakılıyor. Ayrıca kolsuz gömlek, şort ve tayt giymeyi de yasaklayan “yetkililer”, yönetmeliği yaratmaya çalıştıkları ideolojik hegemonyanın bir parçası haline getiriyor. Eğitimdeki fırsat eşitsizliklerini düşünürsek de bu
tekniğin var olan eşitsizlikleri daha da artıracağını açıkça görebiliriz. Ayrıca öğrencilerin bu durumda yaşacakları psikolojik sıkıntıları da göz önünde bulundurmak gerek. Akademi de nasibini alıyor! Ülkemizdeki eğitim sorunlarını incelerken akademiye yönelik saldırıları da göz ardı etmemek gerek elbette. 12 Eylül darbesinden sonra öğretim görevlilerinin “1402’likler” olarak üniversiteden atılması ile başlayan süreç bugün de asistanların güvencesizleştirilmesi, işten çıkarılması ile devam etmektedir. Ayrıca akademinin performans sistemi ile ucuz iş gücünün bir parçası haline getirilmesi de YÖK yasasının akademiye getirdiği nimetlerden. Ne yapacağız? Karşımızdaki bu tablodan çıkarabileceğimiz çok fazla şey olduğu kesin. Yazıya başlarken bir Eğitim Fakültesi öğrencisinin gözünden inceleyelim demiştik. Öyleyse bir öğretmen adayının gözünden bir sonuca varalım. Gerek 4+4+4, gerek üniversitelerde yaşananlar, gerekse de akademiye yönelik gerçekleştirilen saldırılar, eğitim sistemimiz üzerinde bir hegemonya kurulmaya çalışıldığını gösteriyor. Bunun için de imam hatiplerin yaygınlaştırılması, kılık kıyafet serbestliği ve piyasacı dönüşümler kullanılan en etkili araçlar haline geliyor. Ancak geleceğin ve halkın öğretmen adayları kimliğimiz, eşit ve bilimsel eğitimi bir amaç haline getirerek omuzlarımızdaki sorumlulukla eğitim sistemimize yönelik tüm bu saldırılara karşı önemli bir yerde duruyor.
6 Dil, insanlar arasında anlaşma ve iletişimin en önemli aracıdır. Anadil ise çocuğun başta ailesi olmak üzere soyu, çevresi ve ulusundan bilinçli bir öğrenim süreci olmadan edindiği dildir. Anadili kişinin dünyayla ilk iletişim kurma sürecinde edinip öğrenmeye başladığı ve dolayısıyla kişiliğinin, kimliğinin, duygusal ve zihinsel gelişiminin ayrılmaz bir parçası niteliğini taşıyan dildir. Ulusların kendi ana dillerinde eğitim almaları, eğitim dillerini tayin etme hakkı, kültürel mirasları olan dili korumaktan öte bilimsel olarak da kanıtlanmış olan, bireylerin başarı veya başarısızlıklarında büyük rol oynamaktadır. Anadilde eğitim, öğrencinin tüm derslerinin anadilinde işlendiği bir eğitim sistemini anlatır. Çocuk tüm müfredatı, dersleri kendi anadilindeki eğitim materyalleri (ders kitapları, dergi, makale vb. ) ile öğrenir. Nitelikli bir eğitimin sağlanabilmesi için öncelikle öğrencilere iyi bir anadili eğitimi verilmesi gereklidir. Ancak özellikle ulus-devlet inşa süreçlerinde homojen bir topluluk yaratma politikalarının kültürel ve dilsel çeşitlilik ve zenginlikler açısından ciddi tehdit ve tehlikelere yol açtığı bilinmektedir. Bilim çevreleri bu tehlikenin ortadan kaldırılmasının ve dilsel zenginliğin korunmasının ancak anadillerin öğretimiyle ve anadilinde eğitimle mümkün olabileceğini dile getirmektedir. Bu bilimsel doğruyu dikkate alan pek çok ülkede çok dilli
Anadil Üzerine
eğitim modelleri geliştirilerek hayata geçirilmiştir. Çok dilli bir gerçekliğe sahip olan ülkemizde ise bu süreç henüz tartışma aşamasındadır. Ülkemizde ilköğretime başlayana kadar Türkçe bilmeyen birçok çocuk vardır. Yalnızca anadilinde konuşabilen ve en önemlisi anadilinde düşünebilen bu bireylerin vatandaşı oldukları ülkenin en temel görevi olan eğitim haklarını, henüz bilmedikleri ülkenin eğitim diliyle almaları, egemen dille düşünmeye zorlanmaları bu çocukların başarılı olma ihtimallerini büyük oranda düşürmektedir. Sonuç olarak anadilleri farklı olan çocukların eğitimin bilhassa ilk kademesinde ciddi öğrenme sorun¬ları ve akademik başarısızlık yaşadıkları bilinmesine kar¬şın eğitim fakültelerinde bu durum bir araştırma konusu bile olamamaktadır. Türkiye’de anadili Türkçeden farklı olan çocuklar, anadili Türkçe olan çocuklarla aynı öğ¬retim programlarına devam etmektedirler. Bu durumun ise hem eğitim hakkı hem de eğitimde fırsat eşitliği açısından ciddi olumsuzluklar barındırdığı açık¬tır. Anadilinde eğitim temel bir insan hakkıdır. Anadilde eğitim hakkı hayati öneme sahip olduğuna göre, herhangi bir bireyin ya da toplumun kendi anadilinde eğitim alması kadar doğal ve gelişimi destekleyici ne vardır?
İlk sayımızda yeni Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’yı MERCEK altına aldık. Bakalım Nabi Avcı kimmiş? Ocak 2013’te birçok bakanlığa yeni isimlerin atanmasıyla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na da yeni bir isim atanmış oldu. 4+4+4’ü kavgayla, gazla, polisle geçiren Ömer Dinçer’in yerine gelen isim 4+4+4’ün mimarlarından olan ve 4+4+4’ün geçmesini “sevindirici” diye dile getiren Nabi Avcı oldu. Kısaca özgeçmişine baktığımızda Nabi Avcı ODTÜ’de Siyaset Bilimi ve Uluslar Arası İlişkiler bölümünü bitirdiğini, İletişim profesörü olan Avcı’nın Anadolu Üniversitesi’nde ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde iletişim felsefesi ve iletişim sosyolojisi üzerine dersler verdiğini görüyoruz. Ayrıca Kanal7’de 360 derece isimli program yapan Avcı, gerici diye nitelendirebileceğimiz Yeni Şafak gazetesinde yazarlık ve yöneticilik yapmış. Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve Başbakanlık’ta danışman
olarak çalışan, Başbakanlık Başdanışmanı ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkanlığı görevlerini yürütürken 2011 yılında AKP’den milletvekili aday adaylığı için bu görevlerinden istifa ettiğini biliyoruz. 4+4+4’ü kurgulayan Nabi Avcı Milli Eğitim Bakanı olduktan hemen sonra icraatlarına başladı. Önce tüm dershaneleri özel okula çevireceğini açıklayan Avcı’yı daha sonra serbest kıyafet uygulamasını dile getiren kişi olarak tanıdık. Tüm bunlar olurken 4+4+4’ün kurucusundan bir geri adım görmüş olduk. 66 ayını dolduran çocukların okula başlamasını zorunlu tutan yeni eğitim sisteminde Avcı 60-66 aylık çocuklarla 66-80 aylık çocukların aynı sınıfta eğitim almalarının hem bedensel, hem de pedagojik yönden olumsuzluklara neden olduğunun bakanlık denetçilerince tespit edildiği belirtti. Ayrıca son zamanlarda sıkça söz edilen yeni YÖK yasasına dair de YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’ya alttan alta “bu yasa olmamış” mesajını vermiştir. Nabi Avcı göreve geldi ve yapılacak çok iş olduğu kesin. Önce 4+4+4’in yıkımları kendini gösterecek ve daha şimdiden belli ki yeni eğitim sisteminde geri adım atılmaya başlanacak. Hala ataması yapılmayan binlerce öğretmen var ve ataması yapılmayan öğretmenler için verilmiş herhangi bir söz yok. Şu an için tek gördüğümüz ise Nabi Avcı’nın bize piyasacı ve gerici yeni eğitim sisteminin uygulayıcısı olacağının sözünü 4+4+4’ün fikir sahiplerinden biri olarak göstermiş olduğudur.
8
Ne İzlemeli?
“ Burayı kapatmak için ellerinden geleni yaptılar. Sizler bıraktığımız yerden devam edecek ve bozkırı yeşile boyayacaksınız.”
F
ilm Köy Enstitülerinin hikayesini konu almaktadır. 1935’lere gelindiğinde halkın en büyük yoksunluklarından biri de eğitimdir. Savaştan henüz çıkmış ve ayağa kalkmaya çalışan bir ülkenin çocukları, yoktan var etmeyi öğrenirler. Cumhuriyet düşü Rönesans gibi eğitimle, insan devrimini gerçekleştirecektir. Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç insan devrimi ışığının eğitimde olduğunu düşünürler. Yüzde sekseni okuma yazma bilmeyen insanlardan oluşan bir ülkenin, mutlak ve sarsılmaz birliğinin yegane temeli eğitimdir. Bu temel hep birlikte atılacaktır ki sağlam olsun. İşte Köy Enstitüleri bu temelin kendisi olarak düşünülmüş, savaştan çıkmış bir halkın genç çocukları, genç öğretmenleri ve ustaları geriye muazzam bir miras bırakmak için büyük bir mücadele vermiştir. Kemal
kendi köyünde bağnazlığa, ayrımcılığa karşı eğitimle savaş verir. Tüm acılarına rağmen çocuklarını köy enstitüsüne gönderir. Dönemin politikaları, II Dünya Savaşı’nın etkileri, Turancı gençlik gibi nedenlerle enstitülerin bağımsız ve üretken yapısı kırılmak istenir. Bir çingene kızı olan Karika ise çingene olduğu için vatandaş bile sayılmaz. Köylü, Karika’yı ve ailesini istemez. Aybike, Tatar bir kız çocuğudur. On üçünde evlendirilir. Henüz on üçünde iken bakımından sorumlu olduğu Kerim’le kendini anne hisseder. Bu özel bağ ikisinin de enstitüye gelmesiyle daha da güçlenir. Savaş biter. Çok partili rejime geçilir. İsmail Hakkı Tonguç görevinden alınır. Hasan Ali Yücel istifa eder. Enstitüler tek tek kapanmaya başlar. Fakat kapanan kapıları genç enstitülüler açmaya çalışmaktan asla vazgeçmezler.
Ne Okumalı? 9 E
zilenlerin Pedagojisinde Paulo Freire şöyle der: “...tarafsız eğitim yoktur. Eğitim ya genç kuşağın bugünkü sistemin mantığına entegrasyonunu kolaylaştırmakta sisteme uygunluk sağlamakta kullanılan bir araç olarak işler ya da erkeklerin ve kadınların gerçekliği eleştirel olarak ele aldıkları, dünyalarının dönüştürülmesine nasıl katılacaklarını keşfettikleri bir araç, ‘’bir özgürlük pratiği” haline gelir.”
Paul Freire hayatını ezilenlerin eğitimine, özellikle de okuma yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitimine adamış bir eğitimci. Ezilenlerin Pedagojisi’ nde ise sadece belli eğitim merkezlerinde uygulanacak alternatif bir pedagoji değil, amaçları kadar kullandığı araçlar da özgürlükçü olan bir özgürleşme siyaseti öneriyor. Ona göre, siyaset, kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitim süreci çünkü. Freire, öncelikle “bankacı eğitim modeli” ni reddeder. Bu modelde öğrenciler (ya da ezilenler), üzerlerine bilgi yatırımı yapılan pasif varlıklar, boş kaplardır. Bilgi onlara ihsan edilir, aktif bir araştırma sürecinin ürünü değildir. Onlar nesne, öğretmenler (ya da siyasal liderler) öznedir. Bu modelde dünya kapalı, durağan bir düzen, verili, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur. Diyalog değil, tek yanlı bir dayatma söz konusudur. Bu, ezilenleri kaderciliğe iten, özgürlükten korkmalarına yol açan ve bu yüzden de üzerlerindeki tahakkümü pekiştiren bir modeldir.
Freire buna karşı, ezilenlere dayatılamayan, onlara diyalog içinde oluşturulan bir pedagoji (=siyaset), “problem tanımlayıcı eğitim” dediği bir model önerir. Ona göre kendini ne kadar devrimci sanarsa sansın, ezilenlere ‘’nesne’’ muamelesi yapmayı sürdürerek otoriter ilişkileri yeniden üreten hiçbir pratik özgürleştirici olamaz. Özgürleşme, ezilenlere armağan edilecek bir şey değildir, onların özgürleşme mücadelesine özne olarak katılımlarının ürünüdür. Freire’ in önerdiği model, insanların dünyayla ilişkilerindeki problemleri tanımlamalarını, dünyayı insanın kendini yaratma görevinde kullandığı bir malzeme olarak görmelerini sağlar. İnsanların “olma” sürecindeki, bitmemiş, yetişkinleşmemiş ve bu yüzden de yaratıcı varlıklar olarak görür. Bu yüzden de eğitimin içeriği ezilenlerle diyalog kurularak, onların ‘’konusal evren’’i dikkate alınarak belirlenmelidir. Diyalogun ön şartı ise insanlara inanmaktır, sevmeyi becerebilmektir.
10 Üniversiteliler yoksul mahallelerde:
Okumuş İnsan Halkının Yanındadır
B
eş yıldır “Okumuş insan halkın yanındadır” diyerek yoksul mahallelere giden üniversiteliler, hafta sonları da çocuklara ders vermeye devam ediyor. Halkevleri’nde verdikleri dersler ile eğitim, kültür ve sanat faaliyetlerini mahallelere taşıyan gönüllü üniversite öğrencileri, yaratıcı, meraklı ve sorgulayan çocukların yetişmesi için katkı sunuyorlar. 4+4+4 gibi gerici eğitim sistemlerine alternatif üreten üniversiteliler Türkçeden matematiğe, İngilizceden felsefeye kadar birçok derste öğrenmeyi daha eğlenceli hale getirmektedir. Sosyal, kültürel ve bilimsel alan-
daki bilgi birikimlerini paylaşan ve okullarında parasız eğitim isteyen üniversiteliler, bu kampanya ile aynı zamanda eğitimin parasız da verilebileceğini göstermektedirler. Bilimin toplum yararına kullanılmasının bir örneği olan “okumuş insan halkın yanındadır” kampanyası Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi Ankara’da da devam etmektedir. Beş yıldır yaz aylarında gerçekleştirilen kampanya, bu yıl sene içerisinde de sürdürülmektedir. Batıkent, Tuzluçayır, Dikmen, Saimekadın gibi birçok semtte hafta sonları devam ediyor.
11 Kadın Masallarda Toplumsal Cinsiyet Küçükken masal okumayanımız yoktur şüphesiz. “Pamuk Prenses”, “Külkedisi”, “Kırmızı Başlıklı Kız” ve “Kurbağa Prens” okuduğumuz bu masallardan sadece bir kaçıdır. Ancak bu masalların bir masal olmanın da ötesinde toplumsal cinsiyet rollerini daha çocuk yaşlarda zihinlerimize yerleştiren metinler olduklarını iyi bilmeliyiz. Kalıplaşmış aile ilişkileri ve kadına biçilen toplumsal roller, masallarda da yerini korumaktadır. Masal türünün toplumlar tarafından kabullenişinin altında yatan temel sebep, ataerkil sistemin istediği rolleri ve ilişkileri istenilen biçimde yansıtıyor oluşlarıdır. Kadına, üvey annelik ve cadılık gibi roller atfedilirken, kötü olanlar ise masal sonunda mutlaka cezalandırılır.
Kadınların toplum tarafından kabullenişlerinin temel unsuru da güzel ve masum olmalarıdır. Sindrella masalındaki güzel olmayan üvey anne ve kızları okuyucuya kötü olarak verilirken, Sindrella ise prensi güzelliği ile baloda büyülemiştir. Bundan dolayıdır ki prens kişiliğini dahi bilmediği bir kadına sırf güzel olduğu için aşık olabilmiştir. Eğer Sindrella güzel oluşunun yanı sıra zeki de olsaydı itaat eden değil sorgulayan olurdu, ev işlerini yapan değil özne konumuna geçen olurdu. Pamuk Prenses masalında üvey anne-
nin aynanın karşısına geçerek, güzelliğini teyit ettirme çabası da güzellik unsurunun toplumda kabullenme açısından ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Femme Fetale kadınlar ise masallarda daima kötü olarak gösterilirler ve tutkularının peşinden koştukları takdirde cezalandırılırlar. Eve bağımlılığın da masallarda sıkça yer aldığını görmekteyiz. Sindrella, 12’den sonra eve döndüğü takdirde arabası bal kabağına dönüşecektir. Bunun yanı sıra her ne kadar bir prenses de olsa temizlik ve yemek yapmaya mahkumdur. “Kırmızı Başlıklı Kız” masalına baktığımızda ise Kırmızı Başlıklı Kız’ın ninesi hastalandığında ona sepet hazırlayan annesidir, tıpkı ona başlığı örenin ninesi olduğu gibi o da bir kadındır. Bunun yanı sıra kadının itaat eden bir konuma getirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. “Kurbağa Prens” masalında babasının sözünü dinleyen prensesin daha sonra ödüllendirilmesi buna örnek gösterilebilir. Kısacası, masallar sandığımız kadar zararsız ve masum metinler olmayıp, daha çocuk yaşlarda toplumsal cinsiyet rollerini bilinçlere işleyerek, ileride oluşacak kişilik ve karakterlerde bunun yansımalarını gösterme işlevi de taşımaktadır.
12 Bir son sınıf öğrencisinin
KPSS Notları
Bir eğitim fakültesi öğrencisiysen 4 yıl boyunca sana nasıl idealist bir öğretmen olacağını, öğretmeni olacağın çocukların ne kadar şanslı olduğunu ve öğretmen olmanın ayrıca bir vicdani sorumluluk olduğunu anlatırlar. Son seneye gelene kadar bunları genelde yüzünde bir tebessümle yüreğinde bir heyecanla dinlersin. Son seneye geldiğinde işler biraz değişir. Genelde 4.sınıfa başlamadan önce olan tatilde kendin için uygun olan(hem sana bir defada sınavı kazandıracak hem de çok pahalı olmayan) bir KPSS kursu aramaya başlar sınıf arkadaşlarınla olan “Şu kurs şöyle iyiymiş şu kurs böyle güzelmiş” sözlerinden medet ummaya başlarsın. İyi kötü bir KPSS kursuna yazılırsın ve artık senin için sınav maratonu başlamıştır. Bir yandan genel kültürünü genel yeteneğini kendi istedikleri şekliyle sana ezberleten ve sonunda ne kadar ezberlediğini soracakları konulara hazırlanmak zorundasındır, bir yandan da 4 yıl boyunca sana öğretilen öğretmen etiğini, idealist öğretmenliği,
vicdani sorumluluğu bir kenara atıp eğitim bilimlerinden öğrendiğin pratiği silip teorik olarak sana sormaktan çekinmemektedirler. Bir de bu sene bazı bölümlerde karşımıza “Bakalım alanında ne kadar yeterlisin?” sorusuna cevap vermemiz beklemektedirler. 4.yıl bir son sınıf öğrencisi için geride bıraktığın 3 yılı sorgulama yılıdır aslında. “İyi bir öğretmen olup olmayacağımı bilmem için bu sınav yeterli(mi)dir…” cümlesini sorgulama yılıdır. 3 yıl boyunca birçok öğrenciye umut olacağım söylenirken “Gelecek benim ellerimde(mi)dir…” cümlesini sorgulama yılıdır. 3 yıl boyunca vicdanımız sorgulanırken bizi bu sınava tabi tutanların vicdanını sorgulama yılıdır. Tüm bunlar girdiğim KPSS ile de bitmeyecektir. “Herkes atanacak diye bir şey yok” Sonuçta Olur da atanamazsan ki yüksek bir ihtimal bu saydığımız maratonu bir kez daha yaşamak zorundasın. Ya da bir ihtimal daha var, o da KPSS’yle, atanmama sorunuyla, sınav maratonuyla mücadele etmek mi dersin?
13
Köy Enstitüleri ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı Kanun ile açılmış okullardır. 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı. Türkiye’nin her yanında ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere açılmış okullardır. Neredeyse tüm Anadolu’nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Köy Enstitüleri’nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad’ın çalışmaları da unutulmamalıdır. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir. Yaratıcılığın ön planda olduğu eğitim anlayışını savunan Köy Enstitüleri bağnaz kesimleri rahatsız etmiştir ve 1954’te kapatılarak geleneksel, ezberci eğitimin ön plana çıktığı öğretmen okullarına çevrilmiştir. Köy Enstitüleri bize özgü eğitimcilerinin yaratıcılığının bir ürünüdür. Yetiştirdiği öğretmen niteliği hala aşılamamıştır. Bu kurumlar, Anadolu insanın bağnazlıktan kurtarıldığında nasıl yaratıcı ve üretici yurttaşlar olabileceğinin kanıtıdır. Köy enstitülerinde iş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim anlayışı egemen-
di. Bu anlayış doğaya duyarlı, insana duyarlı, yaşamla bütünleşen, ders kitaplarını ezberleyen anlayıştan uzak, yaşamın içinden kaynaklanan bir eğitim anlayışının tanımıdır. Köy enstitülerinde verilen eğitim sonunda yaşamı değiştiren, dönüştüren, bunu yaparken de kendisi de değişen, insanca değerlerle bezenen, insanca bir dünya yaratmaya kurgulayan yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlamıştır ve bunu da başarmıştır. Köy enstitüleri, ilkel tarımdan modern üretime yönelme arayışlarının, çağdaş demokrasiye geçebilmek için özgür yurttaşlar yaratma projesinin adı, yüzyılların karanlığında kalan Anadolu köylüsüne insan olduğunun hatırlatılması, cumhuriyet yurttaşı yaratmanın projesiydi. Ortaçağı yaşayan Anadolu köylerinde uygarlık yaratmanın öyküsüydü. Tüm dünyada faşizm rüzgarlarının estiği 1940’lı yıllarda Anadolu topraklarında iyiyi, güzeli, insana özgü zenginlikleri ortaya çıkarmanın adıydı köy enstitüleri. Tüm eğitim süreçlerinde demokratik tartışma süreçlerinin yaşandığı, katılımcılığın yaşayarak yaşandığı, özümsendiği okulların adıydı köy enstitüleri. Köy enstitüsü eğitim modeli; yönetime katılma, sorgulama ve sorma bilincine, eleştirel düşünme yeteneğine sahip, dünyadaki gelişmeleri izleyip yorumlayabilen, sorunlar karşısında çözüm yolları arayışında hep aklı ve bilimi kullanan çağdaş insanları yetiştirme projesiydi. Köy enstitüleri dönemi aynı zamanda Anadolu aydınlanmasının yaşandığı bir dönemin adıdır. Klasiklerin Türkçeye çevrildiği, ansiklopedilerin yayınlandığı, konservatuarın kurulduğu, özerk üniversite için adımların atıldığı bir dönemin adıdır.
14 Bütün bir yıl boyunca eğitim sistemimizdeki sorunlarla boğuştuk. 4+4+4’ün getirdiği yıkımları hep beraber izledik. Lavaboya boyu yetişmeyen 66 aylık çocukların fotoğraflarını gördük gazetelerde. İhtiyaçlarını karşılamak istediğini söylemeyen öğrencilerin öğretmenlerini dinledik televizyonlarda. Redhack’in açıkladığı belgelerle üniversite yönetimlerinin yaptığı yolsuzlukları gördük, harçları kaldırdık yalanlarını dinledik, durduk. Ve tabi uzar gider bu tablo böyle.
eğitim modelleri için de kinine ve dinine bağlı gençlik yaratacak ablalar, ağabeylere de ihtiyaç var. Ama unuttukları bir şey de var gibi görünüyor. Bizler ise aynı eğitim fakültelerinde okuyan üniversiteli olmanın verdiği sorumlulukla daha eşit ve adil bir dünya kurmak isteyen öğretmen adaylarıyız. Dogmalarla yaşayan değil sorgulayan, düşünen ve üreten bir gençlik için bir araya gelen geleceğin öğretmenleri üniversitelileriz.
Dindar ve kindar değil, düşünen ve üreten gençlik için
Yaşadığımız dünyanın sorunlarına sessiz kalamayacağımız içindir ki, yaşanan tüm saldırılara karşı söyleyecek sözü olanların buluştuğu 1 Mayıs’ta bizler de yerimizi alacağız elbette. Ne fakültelerimizi ne de geleceğimiz, çocuklarımızı gericiliğin kucağına bırakmayacağız demek için direnişin gününde sokaklarda olacağız. Fakültelerimizin en can alıcı sorunlarından birinin gericilik olduğu ortadayken, seni de “Gelecek bizim ellerimizde” demek için 1 Mayıs’ta Eğitim Fakültesi öğrencileri kortejinde yerini almaya çağırıyoruz.
Her siyasi iktidarın kendine göre kesip biçtiği eğitim sistemiz son 10 yıllık dönemde hiç olmadığı kadar darbe almış, saldırıya maruz kalmıştır. Bunun yanı sıra iktidarın her kademede kurumsallaşma çabası dikkat çekmektedir. Ee tabi eğitim fakülteleri de bu kurumsallaşmadan nasibini alıyor. Bugün üniversite resmine baktığımızda eğitim fakültelerinin cemaatin yuvalandığı ilk yerler olduğunu görüyoruz. Düşündüğümüzde 4+4+4 gibi gericilik tabanına oturtulmuş
1 Mayıs’ta Eğitim Fakültesi kortejini kuralım
15
Eğer “çorbada benim de tuzum olsun” diyorsan; fanzintebesir@gmail.com 0542 808 75 98