Issuu on Google+


- Lİselİlerİn Sesİ

İç i n de ki le r

3

Lis elilerin Ses i’ nden

Özgürlük ve gelecek için

1 Mayıs’a! Denizler’in yolunda 1 Mayıs’a!

6

Liselilerden 1 Mayıs çağnsı...

1 Mayıs mücadele geleneğimizde

8

5

elden ele taşınan kızıl bir bayraktır!

7

Staj sömürüsüne karşı 1 Mayıs’a!

11

Ahmet’in katili kim? “Liselerimizi gericiliğe dar etmek için”

12

Deniz, Yusuf, Hüseyin... Devrim yürüyüşümüz sürüyor!…

13

Darağaçlarında MarksizmLeninizme ve devrime bağlılıklarını haykırdılar... Türkiye’de devrimci gençlik hareketinin doğuşu

16

14

Ölümünün 12. yılında Hatice Yürekli yoldaşı saygıyla anıyoruz... Kahrolsun yarış atı olmak!

20

9

19

Barış sorunu

Yeşil bir gezegen i çin önce kızıl!

22

1 Mayıs meydanlarından her dilde söylüyoruz bu ezgiyi. Ezen ile ezilenin hesaplaştığı 1 Mayıs meydanlarında… Asi sesler birbirleriyle birleşiyor. Gelecek ve özgürlük isteyenlerin, hayatı yaratanların sesi bu. Nasıl da ahenkli… Nerede yan yana gelebilir ki bu kadar insan?.. Her renkten, dinden, milletten, yaştan… 1 Mayıs meydanlarından başka nerede omuz omuza verebilir… Senin de yerin bizim yanımız… Sen de özgürlüğün korosuna katıl… Katıl ki sesimiz daha cesur ve inatçı çıksın… Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir Vermeyin insana izin, kanması ve susması için Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

liselilerinsesi@yahoo.com.tr Eksen Yayıncılık büroları Sönmez İş Sarayı Kat: 3 No: 220 Heykel / BURSA Tel: 0553 409 16 18

Atatürk Bulvarı, 109/19 Erciyes İşhanı Kızılay/Ankara

Özgür Bir Gelecek İçin Liselilerin Sesi * Nisan 2013 * Sayı: 51 * Fiyatı: 1 TL. (KDV dahil) * Sahibi ve Sorumlu Y. İşl. Md.: Tayfun Altıntaş * Yayın Türü: Yaygın-Süreli EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. Baskı: Özdemir Matbaacılık-Davutpaşa cad. Güven Sanayii Sitesi C blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel:0212Yönetim Adresi: Eksen Yayıncılık /Molla Gürani Mahallesi, Millet Caddesi, Selçuk Sultan Cami Sokak, No: 2/9 Fatih/İstanbull Tel: 0 (212) 621 74 52 Fax: (0212) 534 95 90


Lİselİlerİn Sesİ -

3

Karanlıkta boy atıyoruz, sessizliği yırtıyoruz…

Özgürlük ve gelecek İçİn 1 Mayıs’a! Bütçe sınırlı diyerek devlet okullarına kaynak ayırmayan devlet, özel okulları besliyor. Devlet ile özel okullar arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Nitelikli bir lise eğitimini dahi adım adım sadece zenginlerin yararlanabileceği bir ayrıcalık haline getiriyor. Üstelik AKP gericiliği okullarımıza adım adım yerleşiyor. DinciKaranlıkta boy atıyoruz… Kölece çalışma koşullarına gerici ideolojisini beyinlerimize kazımak, dindar bir nesil karşı ezilenlerin isyanı yeni değil. Bu isyan 1886, Amerika’da 1 Mayıs’ı yarattı. İşçi sınıfı tek yürek oldu ve yaratmak isteyen AKP, müfredattan bilimsel olan ne kanını emen asalakların karşısında dikildi. Ben de varım varsa alırken ders içeriklerini dinsel ögelerle dolduruyor. Ama bizler susmayacağız. 1 Mayıs alanlarında eşit, dedi. Ona dayatılan karanlıkta çürümedi, aksine birlik ve parasız ve bilimsel eğitim isteyeceğiz. Eğitim hakkımıza beraberlik ile inanç ve kararlılık ile beslendi; filizlendi, sahip çıkacağız. boy attı. Kendi geleceğini eline aldı. Bizler sustuğumuz için meslek liselerinde derin bir 1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü. 1 Mayıs bir kavga günü. 1 Mayıs’ta iki dünya karşı eşitsizlikle yüz yüze kalıyoruz. Stajda, okullarımızda üretiyor fakat ürettiklerimizin karşılığını alamıyoruz. karşıya geliyor; efendi ile köle, burjuvazi ile işçi sınıfı, Bedava emek olarak görülüyoruz. Sömürülüyoruz. ezen ile ezilen, servet ile sefalet, karanlık ile aydınlık. 1 Üstüne mesleğimizle ilgili olmayan angarya işlere Mayıs’ta sofrasından ekmeği alınan, geleceği çalınan koşturuluyoruz. Bizim sırtımızdan hem okul hem de milyonlar dünyanın bütün alanlarını dolduruyor. yanında staj yaptığımız patronlar kazanıyor. Üniversite Meydanları kavganın kızıl rengi sarıyor. Meydanlardan giriş sınavlarında bize dayatılan koşullar tüm mücadelenin ortak dili, sesi yükseliyor. hayallerimizin üstünden bir silindir gibi geçiyor. Örneğin 1 Mayıs’ta geleceği çalınan milyonlar el ele fen lisesine giden ve lise boyunca 100 saat matematik veriyoruz; işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, biz dersi alan öğrencilerle 20 saat matematik dersi gören liseliler... Derin bir geleceksizlik ve sefaletten başka bir meslek lisesi öğrencilerine aynı sorular soruluyor. Parası şey sunmayan bu çürümüş düzenin efendilerine olan dershaneye gidip açığı kapatmaya çalışıyor, ama ne meydan okuyoruz. Sessizliği yırtıyoruz. Çığlık olup kadar! Peki ya parası olmayanlar?.. sömürenlerin yüzüne çarpıyoruz. Özgürlüğümüzü ve Bu yüzden bu 1 Mayıs’ta köle olmadığımızı geleceğimizi istiyoruz. “Sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir haykıracağız. Meydanlarda, bizlerin körpe emeklerini dünya!” umudunu büyütüyoruz. Bu 1 Mayıs’ta da biz çalanlara dur diyeceğiz. Üniversite kapılarını bizlere liseliler meydanlarda yerimizi alacağız. kapatanların karşısına dikileceğiz. Sizleri de sessizliği yırtmaya çağırıyoruz. Bizler sustuğumuz içindir ki, bizleri dershane-ev-okul Çünkü biz sustuğumuz için, eğitimine para üçgenine hapsediyorlar. Yıllarca üniversite kapılarını ayıramayan nice arkadaşımız okul sıralarını terketmek aralamak için harcadığımız emeği 160 dakikalık sınava zorunda kalıyor. AKP dershaneleri kapatıp özel okullara sığdırmaya çalışıyorlar. Bizleri en yakın arkadaşımızın dönüştürmeyi ve buralara giden öğrencilerin dahi önüne geçmeye çalışan yarış atına çeviriyorlar. Çok masraflarının bir bölümünü karşılamayı vaat ediyor.


4-

Lİselİlerİn Sesİ

farklı koşullarda, nitelikte eğitim gören zengin çocuklarıyla emekçi çocuklarını aynı sınava sokuyor, emekçi çocuklarını eliyorlar. Bundandır ki 1 Mayıs’ta geleceğimizi çalmak isteyenlerin karşısına dikileceğiz. Sınavsız üniversite isteyeceğiz. Biz sustuğumuz için eğitime yeterli kaynağı ayırmayan bu devlet savaş ve saldırganlık için devasa bütçeler hazırlıyor. ABD emperyalizminin bir dediğini iki etmiyor, kardeş halklara karşı ülke topraklarını patriotlarla donatıyor, füze kalkanları kuruyor. Özgür Suriye Ordusu’nun kökten dinci çetelerine her türlü desteği sunuyor. Onlar kendi çıkarları için, daha fazla sömürü ve yağma için ulusal ve mezhepsel farklılıkları körüklüyorlar. Gün ağırmadan girdikleri fabrikalarda aynı kölece çalışma koşullarına mahkum olanları, sofrasına bir tas çorba, bir kap yemek koymak için gece gündüz çalışanları ayrıştırıyorlar. Bir yanımızı el üstünde

tutuyor, diğer yanımızı aşağılayıp inkar ediyorlar. Böylelikle onları birbirine düşman ediyorlar. Böylelikle birlik olarak haklarımızı almanın önüne bizleri bölüp parçalayarak geçiyorlar. İşte bu yüzden bu 1 Mayıs alanında eşitlik ve özgürlük özlemlerimizi dünyanın tüm dillerinde haykıracağız. Böyle yapacağız ki “Yaşasın halkların kardeşliği” nidaları bizleri bölmeye çalışanların suratlarına bir tokat gibi çarpsın. Bizler özgürlük ve gelecek istiyoruz. Ama özgürlük ancak onu almaya cesaret edenlere verilir. Bunun dışında esaret başlar. İstemediğimiz, sömürüldüğümüz, savaştırıldığımız bir dünyada köle gibi yaşamak mı; eşitlik ve kardeşlik üzerine kurulu bir dünyada bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine yaşamak mı? Devrimci Liseliler Birliği, bu 1 Mayıs’ta özgürlük ve gelecek için alanlarda olacak. Sen de karanlıkta boy verenlerin yanında ol, sessizliği yırt! Geleceğin ve özgürlüğün için bir adım at. Haydi 1 Mayıs’a!

Ümraniye DLB: “1 Mayıs’ta alanlardayız!” Ulusal ya da mezhepsel kimliğimizin tanındığı, Eşit, parasız ve nitelikli eğitim için 1 Mayıs cinsiyetimize göre farklı muameleye maruz alanlarında olacak ve yeni dünya için verdiğimiz kavgayı kalmadığımız, düşüncelerimizi özgürce ifade büyüteceğiz. edebildiğimiz, bizleri geliştiren ve hep doğruya, iyiye güzele yönelten, eğitimcilerin bizlere bir şeyler öğretirken bizlerden de öğrendiği, parası olanlar için değil sadece herkesin yararlanabileceği ve sınavlarla değil eğitimin kendisiyle ölçülebilen bir eğitim istiyoruz; Esenyurt ’ta eşit- parasız, nitelikli bir eğitim ve sınavsız üniversite 1 Mayıs istiyoruz. çalışmalarının Böyle bir eğitim mümkün; çünkü kapitalist sistem startı Kıraç yüzünden mahrum kaldığımız böylesi bir eğitim bölgesindeki bir kapitalizmin alternatifi olan sosyalizmde çok basit bir meslek lisesinde planlama işidir. İşçi sınıfının ürettiği tüm zenginlikler, liselilerin tüm kaynaklar kardeşçe bölüşülür. Tüm kamu katılımıyla kaynakları eğitime, sağlığa, ulaşıma vb. ayrılır ve tüm yapılan toplantıyla verildi . toplumun sağlıklı bir şekilde yaşaması için kullanılır. “Eşit, parasız eğiti m! Sınavsız üniver İşte, tüm zenginlikleri üretmesine rağmen bu site!” başlıklı çalışmanın değerle ndirilmesiyle başl ay an toplantıda, sömürü sisteminde bunlardan mahrum bırakılan işçi meslek lisesi öğ rencilerinin yoğu n olarak yaşadığı sınıfıyla, onların ürettiklerini tekellerine alan asalak sömürüsü gerçeğ staj i üzerinde duruld u. 1 Mayıs’a burjuva sınıfı, patronlar 1 Mayıs’ta karşı karşıya bölgedeki liseler den güçlü bir katıl ım sağlamanın geliyor. Daha fazla kâr hırslarıyla asalak patronlar imkanları da mas aya yatırıldı. kokuşmuş kapitalist düzen için savaş verirken, işçi Toplantıda söz al an birçok liseli, yü rütülecek sınıfı, emekçiler ve onların çocukları bizler de çalışmalara katılım sağlayacaklarını ifa de sınıfsız, sömürüsüz yani sosyalist bir dünya için 1 ettiler. Toplantının sonu nda ise bir komite kuruldu. Mayıs alanlarında kavga bayraklarımızı Esenyurt DLB, 20 Nisan’da Esenyurt İşçi Kültür yükselteceğiz. Evi’nde 1 Mayıs şe nliği düzenleyecek .

DLB 1 Mayıs’a yür

üyor!


Lİselİlerİn Sesİ -

5

Denizler’ in yolunda 1 Mayıs’a! Para, kâr ve rant üzerine kurulu bir düzende yaşam savaşı veriyoruz. En temel haklarımız dahi bir bir elimizden alınıyor. Yarınımızın ne olacağını bilmeden, bilemeden yaşıyoruz. Geleceğimiz ve özgürlüğümüz bir avuç azınlığın elinde oyuncak yapılmak isteniyor. Hayallerimiz, umutlarımız paçavraya çevriliyor! Açlık ve yoksulluğun dipsiz kuyusuna atılan yine işçi ve emekçilerin çocukları, yani bizler oluyoruz. Paramız kadar eğitim, sağlık hizmeti alabildiğimiz bu sistemde bizimle adeta alay ediliyor. Dört bir yanımız gerici uygulamalarla çevriliyor, ucubeye dönen eğitim sisteminde 4+4+4 gibi ırkçı, gerici ve piyasacı adımlarla eşit, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim almamız engelleniyor. Bu da yetmiyor, sermayenin ucuz işgücü talebini karşılamak için staj adı altında sömürünün en kaba biçimlerini yaşamaya mahkum ediliyoruz. Bazı arkadaşlarımız, kölelik ücretlerini dahi arar hale getirilerek stajlarını ücret dahi almadan yapıyorlar. Arkadaşlar! 4+4+4 gerici, piyasacı eğitim modeliyle karşımıza çıkanlar, 2 milyona yakın öğrencinin girdiği YGS-LYS’lerle geleceğimizi 160 dakikaya sığdırmaya çalışanlar, dershane patronlarına teşvik vererek özel okulları yaygınlaştırmayı hedefleyenler üzerimize karabasan gibi çöküyor. Şanslı olup üniversiteye girebilenlerimiz ise diplomalı işsizlik gerçeğiyle karşılaşıyor. Kısacası, bu düzen neresinden bakarsak bakalım bizlere insanca bir yaşam hakkı tanımıyor. Yaşadığımız sorunlar sadece eğitim alanıyla sınırlı değil. Ülkemiz emperyalist güçler ve onların sadık hizmetkarı AKP iktidarı tarafından NATO üsleriyle çevriliyor. Eli kanlı cellatlar Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmek istiyorlar. Suriye halklarına özgürlük getireceklerini iddia edenler yağmadan pay kapmak için kirli planlarına bizleri ikna etmek için çabalıyorlar. NATO ve emperyalizmin askeri olmamız için yalan üstüne yalan söylüyorlar. Eğitime sınırlı bütçe ayıranlar kirli savaşlarına ise milyar dolarlar ayırarak asıl tercihlerinin kan ve gözyaşı olduğunu gösteriyorlar. Tüm bunlara karşı çıkanlarımız ise baskıyla susturulmak, sindirilmek isteniyor. Her gün yeni bir baskın ve operasyon haberiyle uyanıyoruz. “İleri demokrasi” adı altında faşizmin en uç örneklerine tanık

oluyoruz. Arkadaşlar! İşte, bundan 157 yıl önce Amerika’da yüzbinlerce işçinin kan ve can bedeliyle yarattığı uluslararası birlik, mücadele, dayanışma günü 1 Mayıs’a böylesi sorunlar ve saldırılarla giriyoruz. Sermaye ve işçi sınıfı arasında yüzyılları bulan amansız savaşımın önemli noktalarından biri olan bugün, liseli gençliği de yakından ilgilendiriyor. 1 Mayıs’ta iki dünya, iki sınıf karşı karşıya geliyor. Bir tarafta sömürücü asalaklar diğer tarafta emeği, alınteriyle geçinen milyonlar... Arkadaşlar! Geleceğimiz üzerinden oynanan oyunlara karşı 1 Mayıs’ta bir adım öne çıkalım. 1 Mayıs, geleceğimizi ve özgürlüğümüzü çalan bu düzene karşı mücadelemizin başlangıç noktası olsun. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya özlemiyle alanlara çıkan yüzbinlerce işçi ve emekçiyle omuz omuza vererek 1 Mayıs alanlarında yerimizi alalım. “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim! Sınavsız üniversite!” talebini 1 Mayıs alanlarına taşıyalım. Arkadaşlar! Böylesine önemli bir günde devrim ve sosyalizm özlemimiz daha da artıyor. Gelecek ve özgürlük mücadelesinde işçi sınıfının yanında yerini alan, darağaçlarına korkusuzca yürüyen Denizler, Mahirler, İbolar, Erdal Erenler gibi, 1 Mayıs alanlarını sloganlarımızla, marşlarımızla özgürleştirelim. Denizler’in yolunda özgürlük ve gelecek için 1 Mayıs’a yürüyelim. Devrimci Liseliler Birliği


6-

Lİselİlerİn Sesİ

Bursa’dan liseliler 1 Mayıs’a çağırıyor…

El ele, omuz omuza 1 Mayıs'a!

“Bu yolda yalnız değiliz!”

kçilerin, 1 Mayıs devrim için bir ateştir, bütün eme larının öğrencilerin, doğmamış bebeklerin hak lmemesi ürü söm sömürüldüğünün ve bu hakların kırıldığı bir gün gerektiğinin meydanlarda özgürce hay olduğu için 1 Mayıs’a katınılmalıdır. - Ben arkadaşlarımla bir yarış atı gibi ı sınav koşturulduğumu düşünüyorum ve ayn orum. sisteminde aynı kulvarda koşmak istemiy ın 1 Mayıs Sisteme doğrultabildiğim en uygun silah rimin yanında olduğunu düşünüyorum ve işçi kardeşle bunlar için de olmak gerektiğini düşünüyorum. Bütün Mayıs’a 1 Mayıs’a gideceğim ve herkesin de 1 m. katılması gerektiğini düşünüyoru yoğun - 1 Mayıs kardeşlik ve dayanışmanın en rce insanın yaşandığı ortamlardan biridir. Onbinle görüyorum ve benimle beraber aynı yolda olduğunu olduğunu onlarla birlikte yürümenin çok anlamlı ım 1 düşünüyorum. Bunları geçmişte katıldığ herkesin ıs’a May 1 Mayıs’larda da gördüğüm için de 1 katılması gerektiğini düşünüyorum. Ben Mayıs’ta yerimi alacağım. ken, - İşçilerin, öğrencilerin haklarını savunur ka birçok parasız eğitimi savunurken ve daha baş na daha çok sorunda yalnız olmadığını görmek insa iğini, senin özgüven veriyor. Bu yolda yalnız yürümed un 1 gibi düşünen binlerce insanın olduğun kendi ın nlar Mayıs’ta farkına varıyorsun. İnsa Bu yüzden haklarını araması ise çok hoşuma gidiyor. yorum. de 1 Mayıs’a katılmak gerektiğini düşünü

Kurdun bizi gözüne kestirdiği bu günlerde çobanın bizi kurtarmak için bir çaba sarfetmediğini görmemek için kör değil ahmak olmak lazım. Koyunluktan kurtulmak için tek çare ise her zaman ve her yerde haklı mücadelemizi sürdürmektir. Bu mücadelenin de odak günü 1 Mayıs'tır. Biz liseliler diğer tüm sınıf kardeşlerimizle birlikte el ele, omuz omuza 1 Mayıs'ta buluşalım. Çobana kurda teslim etmeden “Yaşasın devrim ve sosyalizm!” Fatih Sultan Mehmet Lisesi'nden bir DLB'li/Esenyurt

“Gelecek hırsızlarına karşı 1 Mayıs’a” İşçi ve emekçilerin kan ve can bedeli ödeyerek kazandığı 1 Mayıs sadece anne-babalarımızın gündemi değildir. Çünkü 1 Mayıs’larda ezen ve ezilen, işçi ile patron karşı karşıya gelirler. İşte bundan kaynaklı biz liseli gençliğin de 1 Mayıs alanında yerini alması gerekir. Çünkü bu kavgada bizlerin de safı bellidir. İnsan ömrünün ortalama 69 olduğu bir ülkede emeklilikte 65 yaş sınırı sadece ailelerimizin değil bizlerin de sorunudur. Veya bu faşist devlet örgütlenmesi 2-3 saatlik sınavlarla, elemeci, ticari ve gerici yapısı ile bizlerin geleceğini, yarınlarını çalıyor. Bu gelecek hırsızlarına karşı verilmesi gereken yanıt ise bizlerin birliği ve ortak mücadelesidir. Hep beraber 1 Mayıs’ta alanlarda olarak onlara gerekli yanıtı verebiliriz. Heybeliada Anadolu Lisesi’nden bir liseli / Kartal


Lİselİlerİn Sesİ -

7

1 Mayıs: Kan ve can bedeli kazanılan bir mevzi! 1 Mayıs işçi sınıfının mücadele tarihinin 127 yıllık mirasıdır. 1886 yılında ABD’nin Baltimor kentinde toplanan İşçi Sendikaları Kongresi’nin 8 saatlik işgünü talebi için mücadeleyi yükselttiği ilk gündür 1 Mayıs. O gün İşçi Sendikaları Kongresi’nin kararı doğrultusunda Amerika çapında yüzbinlerce işçi iş bırakarak alanları zaptetti. Yükselen işçi sınıfı mücadelesinin 1 Mayıs 1886’da ulaştığı bu düzey, burjuva sınıfında panik yarattı. İşçi hareketi provokasyonlar ve şiddet yoluyla bastırılmaya çalışıldı, devlet terörü iyice yoğunlaştırıldı. 1 Mayıs’ı takip eden günlerde polisin yoğun saldırıları yaşandı. 3 Mayıs günü işçilerin düzenlediği bir gösteriye saldıran polis bir göstericiyi katletti. Ancak işçiler bilenen öfkelerini ertesi gün daha kitlesel ve güçlü bir protesto gösterisiyle ortaya koydular. Haymarket Alanı’nda yağmura rağmen binlerce işçinin katıldığı bir miting gerçekleştirildi. Mitingin dağılmasına az bir zaman kala bir patlama sesi duyuldu. Dağılmaya başlayan kitleye saldırmaya hazırlanan polis taburunun önüne bir bomba düşmüştü. Bu devletin düzenlediği açık bir provokasyondu. Gözü dönmüş polisler gösterici kitlenin üzerine rastgele kurşun sıktılar. Alan kan gölüne dönmüştü. Bu olayın ardından çok sayıda sendikacı ve işçi önderi tutuklandı. Düzmece iddialara dayanan bir fezleke

hazırlandı. Verilen siyasi karar sonucu birçok işçi ağır cezalara çarptırıldı. Albert Persons, Adolph Fischer, George Engel ve August Spies isimli 4 işçi önderi ise idama mahkum edildi. Bu karar 11 Kasım 1887’de infaz edildi. Louis Lingg ise idamına birkaç gün kala yüzünün yarısı patlayıcılarla yokedilmiş bir halde hücresinde ölü bulundu. ABD burjuvazisi bu uygulamaları ile yükselen işçi mücadelesini durdurabileceğini düşünüyordu. Ancak buna en net yanıt darağacında gözünü kırpmadan ölüme giden işçi önderlerinden geldi. August Spies ölmeden önce “Mezardaki sessizliğimiz, hayattaki konuşmalarımızdan daha etkili olacaktır” diyordu. Nitekim burjuvazinin tüm baskı ve tehditlerine, yoğunlaştırdığı terörüne rağmen 1 Mayıs sadece Amerika’da değil tüm dünya işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma sembolü oldu. 1 Mayıs 1886’dan üç yıl sonra, 14-21 Temmuz 1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonal I. Kongresi 1 Mayıs 1890’da tüm ülkelerde gösteriler yapılmasını kararlaştırdı. Gerek 8 saatlik işgünü talebi için, gerekse de 1887’de katledilen dört işçi önderinin anısına birçok ülkede görkemli gösteriler düzenlendi. Dünya işçileri birlik ve dayanışma içerisinde militan bir ruhla alanlara çıktılar. 1891’de Brüksel’de toplanan II. Enternasyonal 2. Kongresi ise 1890 gösterilerinin başarısı üzerine 1 Mayıs gösterilerinin her yıl geleneksel olarak kutlanması kararını aldı. İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs böylesine zorlu ve can bedeli bir mücadelenin ürünüdür. Tüm dünya işçilerinin bir sınıf olarak burjuvaziye karşı kazandıkları bir mevzidir 1 Mayıs.

“Sorunların kaynağı tektir!”

mücadele ve dayanışma günüdür. Tüm sömürücülere, 1 Mayıslar bayram değil işçilerin ve ezilenlerin birlik ür. 1 karşı emekçilerin mücadelesi ile kazanılmış bir günd emeğimizi çalanlara, bizleri geleceksiz bırakanlara ve Dünya’daki ve Türkiye’deki binlerce emekçi patronlara Mayıs’ın içini bayram diye boşaltmaya çalışıyorlar. rdır. Koparıp almışlardır. onların devletine karşı 1 Mayıs’ı çatışarak kazanmışla ilikten yayız. Eşit olmayan eğitimden ticarileşmeye, geric Biz liseliler ise bugün bin bir türlü sorunla karşı karşı yok etmekle larına vs. vs. Bu sorunlar bizlerin en güzel yıllarını staj sömürüsüne, aşamalı üniversiteye geçiş sınav mdir. siste ların kaynağı tektir. O da bu sömürücü kalmayıp yarınlarımızı da hiç ediyor. Ama bu sorun liseliler k sisteme karşı taleplerini haykırdığı bir alanda biz 1 Mayıs gibi tüm ezilen toplumsal katmanların asala na taşımalı lıyız. Bunun için tüm arkadaşlarımızı 1 Mayıs alanı daha fazla olmalı ve sesimizi daha güçlü haykırma Mayıs’a çevirmeliyiz! ve sadece 1 Mayıs günü değil her günü, her yeri 1 Pendik Anadolu Lisesi’nden bir liseli / İstanbul


8-

Lİselİlerİn Sesİ

Meslek lisesi sömürü meselesi?

Staj sömürüsüne karşı 1 Mayıs’a!

Sermayenin başlıca ihtiyaçlarından biri “nitelikli bir işgücü piyasası”nın elinin altında bulunmasıdır. Bu ihtiyacı karşılamak için eğitim alanının sermayenin hizmetine sunulması istenir. Para, kâr ve sömürü üzerine kurulu kapitalist sistemde başka türlü olması da beklenemez. Ülkemizde ise patronların bu ihtiyacı meslek liseleri üzerinden karşılanmaktadır. Eğitim sisteminde son sıralara atılmış meslek liseleri ve yüzbinlerce meslek lisesi öğrencisi sermayenin ucuz işgücü politikasının kurbanları arasındadır. Bu liselere yollanan işçi ve emekçi çocukları -geleceğin kalifiye işçileri-nitelikli bir eğitimden uzak bir şekilde “eğitim” görürler. Sermayenin meslek liselerini ucuz işgücü ve kalifiye işçi cenneti olarak gören yaklaşımının en belirgin örneğini Türk burjuvazisinin koçbaşlarından olan Koç Grubu’nun, “Meslek lisesi memleket meselesi” biçimindeki yaklaşımı göstermişti. Burada kastedilen tabi ki meslek lisesi öğrencilerinin yaşadıkları sorunlar ve itildikleri geleceksizlik girdabı değildir. Sermayenin koçbaşı, meslek liseleri üzerinden sermayenin tümüne mesaj vermektedir. İşçi ve emekçi çocuklarının sömürülmesinin önemine işaret etmektedir.

en açık biçimde görüldüğü staj uygulaması öyle boyutlara ulaşmıştır ki, bazı meslek lisesi öğrencileri çeşitli şirketlerde kadrolu elemanlarla aynı işi yapmalarına rağmen asgari ücretin üçte biri oranındaki kölelik ücretinden dahi yoksun çalıştırılırlar. Hatta ve hatta bazı şirketlerin yazılı ve görsel basın organlarına verdikleri staj ilanları sermayenin ucuz işgücü iştahını pervasız biçimde ortaya koyar. Özcesi, sermayenin “meslek lisesi memleket meselesi” yaklaşımı kapitalistlerin köle işçi politikasının bir uzantısıdır. Diğer bir başlık ise, meslek lisesi öğrencilerinin mevcut eğitim ve sınav sistemi içerisinde yaşadığı mağduriyettir. Haftanın üç gününün stajda geçirildiği düşünüldüğünde, görmedikleri derslerden sorumlu tutulan meslek lisesi öğrencilerinin YGS-LYS’deki mağduriyeti bir kat daha artmaktadır. Meslek liselerine giden yüzbinlerce öğrencinin büyük çoğunluğunun işçi ve emekçi çocukları olduğu gerçeği hesaba katıldığında bu “kalifiye işçi” adaylarının dershanelere milyarlar akıtmasının olanaksızlığı veya zorluğu da daha iyi anlaşılır. Üniversiteye girme hayallerinin pompalandığı meslek liseliler daha lise çağlarında kendilerini sömürü çarklarının arasında bulurlar.

Sermayenin iştahı ve staj sömürüsü

Sömürüye karşı 1 Mayıs’a!

Meslek liselerinde son sınıf öğrencilerini kapsayan staj uygulaması ise, sermayenin meslek lisesi politikasının özü ve özetidir. Birçok meslek liseli, henüz daha lise eğitimini bitirmeden şirketlerde köle gibi çalıştırılır ve mesleki alanlarının dışında her türlü angarya işe verilir. Milli Eğitim Bakanlığı ve sermaye arasındaki dolaysız ittikafın

2013 1 Mayısı’na doğru adımlarımızı hızlandırdığımız bir dönemde meslek liselerine yönelik çalışmalar yürütülmesi bir gerekliliktir. Meslek liseliler uğradıkları haksızlıklara ve sömürüye dur demek için 1 Mayıs alanlarında yerlerini almalıdır. Fabrikalarda yan yana çalıştıkları işçilerle 1 Mayıs alanlarında omuz omuza yürümelidirler.


Lİselİlerİn Sesİ -

9

Ahmet’in katili kim? Fabrikalarda, atölyelerde, tersanelerde öbek öbek öğütülen işçi ailelerimiz bizlerin “geleceği” için her türlü aşağılanmaya, ağır ve sağlıksız çalışma koşullarına, kölece yaşamaya boyun eğmeye devam ededursun onların çocukları olan bizler de kapitalizmin dişlileri arasında eziliyor, iyi bir gelecek hayali bir tarafa yaşama şansı dahi bulamıyoruz. Kayıt parasını ödeyemediğimiz için okula alınmayan, türlü isimler altında istenilen paraları ödemek istemediğimiz için sınıf içerisinde aşağılanıp okulun en temel hizmetlerinden mahrum edilen bizler, öğrenim hayatını sürdürebilmek için çalışmak zorunda kalan Ahmet Yıldız kardeşimiz gibi paralı eğitim sisteminin kurbanı oluyoruz. Adana Şehit Öğretmen Sait Korkmaz İlkokulu 7. sınıf öğrencisi olan Ahmet Yıldız eğitim masraflarını karşılamak için okuldan arta kalan zamanlarında çalıştığı plastik fabrikasında, başının pres makinesine sıkışması sonucu hayatını kaybetti. 13 yaşındaki Ahmet, paralı eğitim nedeniyle iş cinayetine kurban giderken, sermaye devleti 4+4+4 piyasacı eğitim modeliyle daha eğitim sürecinde öğrencileri işçileştirmekte, “mesleki eğitime yönlendirme” adı altında bizleri ucuz iş gücü kaynağı olarak patronlara, kapitalist pazara sunmakta ve azgın sömürü ilişkilerine tabii tutmaktadır. Çocuk işçiliği yaygınlaştıracak olan 4+4+4 eğitim modeli ve son olarak ağır işlerde çalışma yaşının düşürülmesi iş kazalarına, işçi cinayetlerine ve yeni Ahmet Yıldız örneklerine davetiye çıkarmaktadır. Kapitalist sistem gençliğe ancak geleceksizlik vaat edebilir.

Bizler iyi bir gelecek için okul önlerinde sıralanıp, sınıflarımızda çeşitli örneklerle anlatmaya çabalarken ders konularını, bir yanda üniversite eğitimini sürdürebilmek için yazları çalışmak zorunda kalan 22 yaşındaki Ömer Çetin'in okul inşaatında 3. kattan düşerek can vermesi, dershane parasını ödeyemeyen annesinin cezaevine girmesi nedeniyle oğlu Soner Semih Sipahi'nin kendisini asması, sınav stresi yaşayan Damla Orhan'ın kalp krizi geçirerek ölmesi ve Ahmet Yıldız örnekleri dizi dizi sıralanıp gidiyor. Hayat ise bu örneklerle bize bir gerçeği anlatıyor: sömürüye dayalı kapitalist sistem ve bu sistemin elinde, üzerinden kar elde edilen bir sektör işlevi gören eğitim sistemi bizlere sadece geleceksizlik vaat ediyor, işsizlik vaat ediyor, küçücük kemiklerimizle bir mezarda çürümeyi vaat ediyor. Öyleyse canımıza kasteden, bizleri küçük yaşlardan itibaren sömürü ilişkilerine tabii tutan 4+4+4 eğitim modeline, bizleri okul yollarından fabrikalara süren paralı eğitime, geleceğimizi birkaç saate sığdırmaya çalışan sınav odaklı eğitim sistemine, fabrikaları, atölyeleri okulumuz yapan ve buraları işçi ailelerimiz gibi bizlere de mezar eden bu düzene karşı eşit, parasız eğitim, sınavsız üniversite için ve yaşam hakkımız için mücadele edelim. Kapitalist sistemin açtığı mezarlara girmek istemiyorsak bu sistemi ayakta tutan ellerimizle ona derin bir mezar kazalım. Geleceğimiz kendi ellerimizdedir.

“Sermaye düzenini boGacaGız!” Biz iki arkadaş özel bir şirkette staj görüyoruz. Lise son sınıf bilgisayar bölümü öğrencisiyiz. Lise son sınıfları staj diyerek resmen ezerek çalıştırıyorlar. Biz de sabahtan akşama kadar çalışıyoruz ve bu da yetmezmiş gibi iş ortamındaki bütün işleri bize yaptırıyorlar. Bilgisayar dağıtımları için iş gereği diyerek zorunlu hale getirip İstanbul’un çeşitli bölgelerine gönderiyorlar. Hiçbir sorumluluk üstlenmiyorlar. Ve daha da ileri giderek cumartesi günleri de işe çağırıyorlar. Staj saatleri dışında mesai adı altında bile değil staj gereği diyerek çalıştırıyorlar. Bunların karşılığında beş kuruş para almıyoruz. Bir hak talep ettiğimizde ise kapıyı gösteriyorlar. Yaptığımız işler bizi aştı artık. Her şey bir yana okul yönetmeliği de bunlara göz yumuyor. Stajda nasıl ezildiğimizi bildikleri halde umursamıyorlar. “Biz işten çıkmak istiyoruz” dediğimizde çıkamazsınız diyerek resmen bizi oraya hapsetmeye çalıştılar. İşten çıktığımızda ise yardım etmek bir yana tek kelime bile ettirmeden bizi dışarıya attırdılar. Devamsızlık sınırına dayanınca inadına uzak yerlere gönderdiler. Şimdi ise mecburiyetten eski işyerimize döndük. Döndük ama susmadık, susmayacağız. Bizi susturmaya kimsenin gücü yetmez. Biz hakkımız olanı istiyoruz ve hakkımızı alana kadar savaşacağız. Döktüğümüz alınteriyle sermaye düzenini boğacağız. F. Nüshet Bilgincan T.A.M.L’den DLB’liler / Esenyurt


10 -

Lİselİlerİn Sesİ

“Meslek liselilere üniversite hayal” Sayısal dersler olmadığı için zorluk çekiyoruz. Sayısal dersleri sadece lise 1’de görüyoruz. Lise 2-3-4’te görmüyoruz. Meslek lisesi öğrencileri için üniversiteyi kazanmak bu yüzden zor. Meslek liselerinde derslerin ağırlığı çok farklılık gösteriyor. Mesela pazartesi günleri 11, çarşamba günleri 4 ders görüyoruz. Öğrencide uyku sorunu oluyor. Düzensizlikten kaynaklı. Okulda hoca parça veriyor, kaynak çekiyoruz. Stajda da gittiğimiz fabrikada üretim yapıyoruz. Ben metal bölümündeyim, abim de makine teknikte. O lise sona gidiyor. Ona staj için çalıştığı yere girerken ücret vereceğiz demişler fakat çoğu fabrika vermiyor. Burada da sıkıntı yaşıyoruz. Çünkü ailelilerimizden harçlık almak zor. Aynı işi yaptığımız halde para almıyoruz. Bu çok büyük bir haksızlık. Çalışanlarla çoğu zaman aynı işi yapıyoruz. Onlara düzenli maaş veriyorlar bize de bazen 5-10 harçlık veriyorlar. Ama çoğu fabrika hiç ücret vermiyor. Bence çok büyük bir haksızlık. Bizim için üniversite çok zor. Bizim için gelecek fabrikada çalışmak. Sayısal dersleri görmediğimiz için yüzde 90 kazanamayız. Üniversiteye gidebilirsek hiç olmazsa teknisyen olabiliriz. Ama direk bir fabrikaya gittiğimiz zaman en fazla usta başı olursun. Teknisyenle usta başı bir değil. O yüzden meslek liseleriyle düz liseler arasında çok büyük bir haksızlık var. Lise bittikten sonra çok düşük bir ücretle çalışmak zorunda. Millet de işsizlikten dolayı mecbur çalışmak zorunda. Benim çok tanıdığım var. Bunlar evli insanlar. Asgari ücret alıyor, 700-800 lira. Bunların kirası, faturası var. Çoluğu çocuğu var. Aldıkları ücret çok az. İleriye birikim yapamıyor. İnsanlar böyle yaşamaya çalışıyor. Emeklilik yaşı da yükselmiş. 75 olmuş. Benim amcam 25 yaşında demirci. 75 yaşına kadar demircilikte çalışmak çok zor, bir insan çalışamaz o kadar. Mimar Sinan Endüstri Meslek Lisesi’nden bir liseli - Bursa

Ufkumuzu genisletelim!

Kapitalist eğitim; sömürüyü meşrulaştırmaya hizmet eder. Kapitalist eğitim; işçi çocuklarını, okuma-yazma bilen; fakat ufku dar, milliyetçi, kaderci işçiler haline getirmeyi amaçlar. Ben 12. sınıf öğrencisiyim ve meslek lisesinde okuyorum. Görmediğim, bilmediğim dersleri; görmüş, tam olarak öğrenmiş sayılarak şu hayatımızın dönemeci olarak gördüğümüz çok zorlu bir sınava tabii tutuluyoruz. Bu sınavda Anadolu ve Fen Liseleriyle denk sınavlara giriyoruz. Özel ders ya da dershane eğitimi alamadığımız için sınava 1-0 yenik başlıyoruz. Dershane ve özel ders alamamamızın bir nedeni ise iş eğitimi olarak görünen aslında hiçbir eğitimi verilmeyen meslek liselilerin zaman kaybı olarak görüldüğü staj sorununu yaşıyoruz. Okul, dershane ve stajı bir arada götürmek tamamen zorlaşıyor. Bunlarla beraber bizden alınan paralarla da sömürülüyoruz. YGS’den sağlanan ranta, okullardaki aidat paraları ve dershane parası da eklenince hem öğrenciler hem de aileler bu durumdan fazlasıyla etkileniyor. Bizler sömürünün olmadığı sınavsız yani eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz. Bunu başarabilmemiz için ise örgütlenmeli ve doğruları herkese anlatmalıyız. Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm! Ankara Cebeci Kız Meslek Lisesi’nden LS okuru adım bir da Gericilikte sınır tanımayan sermaye iktidarı eğitim alanın de okullarda daha attı. 4+4+4 uygulamasının bir yansıması olarak bu sefer mescit açılması için genelge verildi. ta ilçedeki Mersin Akdeniz İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından 21 Mart’ n öğrenciler için bütün okullara gönderilen genelgede ibadetlerini yapmak isteye bu konuda okulda mescit yapılacak uygun bir yerin açılmasını ve personelin çe uzaklaşan öğrencilere yardımcı olması istendi. Bilimsellikten gün geçtik , müzik sınıfı sermaye iktidarı okullardaki laboratuar, kütüphane, tiyatro salonu ilimsel eğitimin gibi temel ihtiyaçlar yerine mescit uygulamasını başlatarak anti-b amaya karşı bilimsel temelini kazmaya devam ediyor. Bizler bu anti-bilimsel uygul t yerine öncelikle bir eğitimin hakkımız olduğunu savunmalı, okullarımızda mesci eliyiz! laboratuar, kütüphane, tiyatro salonu gibi ihtiyaçlarımızı istem Yenibosna’dan bir Liselilerin Sesi okuru - İstanbul

Mersin’de mescit genelgesi yayınlandı


Lİselİlerİn Sesİ -

11

“Liselerimizi gericiliğe dar edelim!”

Eğitim, mevcut toplumsal sistemlerin en temel direklerinden biridir. Her sistemin egemen güçleri eğitimi kendi istekleri doğrultusunda gerekli olan insan tipinin yaratmak için kullanır. Günümüzde de AKP eliyle eğitim de uygulamalar ve yasalar doğrultusunda sermayenin kendi için gerekli olan “dinci-itaatkar gençlik” ihtiyaçları çercevesinde şekillendiriliyor. 4+4+4 uygulamasının ardından tam bir yıl geçmişken “kampüs lise” fikirleri ile artık eğitimi tamda patronların istediği gibi ucuz iş gücü cenneti olarak kullanabilecek ve devletin üzerindeki maddi sorumluluğu ortadan kaldırmak üzere adımlar atıldı. Şimdi ise Mersin'in Akdeniz İlçe Milli Eğitim Müdürü Cevdet Arslan'ın imzası ile ilçedeki tüm okullara gönderilen genelgede, okullarda öğrencilerin ibadeti için yer belirlenmesi istendi. Onlarca öğrencinin, velinin verdiği haklı dilekçeleri yanıtsız bırakanlar bunların aksine muazzam bir hızlı cevapla Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu'nun valiliklere gönderdiği yazının ardından birçok okulda mescitler oluşturulmaya başlandı. Artık bu kapsamda "okullarda ibadet yapmak isteyen personel ve öğrencilere gerekli kolaylığın gösterilmesi, seçmeli dini bilgiler derslerinde uygulama alanları için ihtiyaç duyulan uygun ortamların ve ibadet yerlerinin sağlanması” ihtiyacı giderilmiş oldu. Yıllardır bu topraklarda biz işçi ve emekçi çocukları bırakın uygulama alanı olarak laboratuar ve kütüphane

gibi yerleri görmek, 50-60 kişilik sınıflarda okurken bu sorunlara hiç el atılmıyor. Bizler tiyatro, müzik vs. için alanlar isterken “yerimiz yok”, “alan sıkıntımız var” diye bahaneler uyduranlar nedense “ibadet ihtiyacı” için hemen yer ayırıyorlar ya da inşa ediyorlar. Okullara gönderilen bu genelge, mecliste verilen bir önergeyle sahiplenildi. Genelgenin “din ve vicdan özgürlüğünün” sağlanması amacı ile verildiği iddia edildi. Bu ülkede fikir ve vicdan hürriyetini kullanmak isteyen onlarca insan AKP eliyle hapse atılmadı mı? En demokratik taleperlini haykıranlar aylarca hapis yatmadı mı? Polisin copuyla, TOMA’sıyla karşı karşıya gelmedi mi? En son Ankara’da öğrenciler teker teker fişlenerek yurtlardan atılmadı mı? Şimdi ise kendi gericiliklerinin temellerine “fikir ve vicdan hürriyetini” koyuyorlar. Artık gericilik okullarımızda o kadar yaygın ki en son Başakşehir Lisesi’nde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi sınavında şu soru soruldu: “Aşağıdakilerden hangisi iyi bir şeydir? a)İslamiyet b)Darwinizm c)Komünizm d)Şamanizm e)Alevilik” Aynı dersin hocası bu kez Namaz kılmayı bilen öğrencilere artı namaz kılmayı bilmeyenlere ise eksi veriyor. Yaşananların ve özellikle 4+4+4 gerici eğitim uygulamasının ardından eğitim -zaten niteliksiz yapısı mevcuken- tamemen gericileştirilmeye ve sermaye ve AKP’nin ihtiyacı olan “itaatkar” bireyleri yaratmayı amaçlamaktadır. Amaç her 9 kilometrede camii olan bir ülkede “ibadet özgürlüğü” değildir. Toplumun gericileştirilmesidir. Fakat biz liseli devrimciler başta liselerimiz olmak üzere bulunduğumuz her alanı sermayenin egemenliğine ve gericiliğe dar etmeliyiz. Şu ön sürecinde bulunduğumuz 1 Mayıs’ta alanlarda olarak bu gerici eğitim uygulamalarına geçit vermemeliyiz. 1 Mayıs’a giderken gerici-dinci sermayenin karanlığına karşı aydınlığı yaratmak için örgütlenmeli ve onlara gereken yanıtı alanlarda, liselilerimizde ve yaşamın her alanında örgütlenerek ve örgütlüğümüzü göstererek vermeliyiz.


12

Lİselİlerİn Sesİ -

Devrim yürüyüşümüz sürüyor!… Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan... 6 Mayıs 1972’de idam edilerek katledilen bu üç yiğit devrimci, devrim davasına adanmışlığın, düzenin cellatları karşısında başeğmemenin, direngenliğin simgesidir. Yaşamlarıyla zorbalık karşısında isyanın hak olduğunu göstermiş, gelecek ve özgürlük için devrimden başka yol olmadığına inanmış ve bunu son nefeslerinde dahi cellatlarının suratlarına haykırmışlardır. ‘60’lı yıllarda Türkiye’de toplumsal muhalefetin büyümesi ve o güne dek görülmemiş boyutlara ulaşması toplumun birçok kesiminin de politikleşmesini beraberinde getirdi.Emperyalizme bağımlılığın ve kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak işçi sınıfı, kır emekçileri ve gençlik gerek hakları için gerekse de anti emperyalist bir duyarlılıkla meydanları doldurdular. Fabriklar, üniversiteler, meydanlar artık sahiplerinindi. Grevler, direnişler, boykotlar… Toplumun büyük bir kesimi sosyalizm fikrine yakınlık duyuyordu. Denizler de gençlik hareketinin militanları olarak yetiştiler. Yemekhane boykotlarından, üniversite işgallerine yürüdüler. Söz, yetki, karar hakkı istediler. Anti emperyalist mücadelenini kıvılcımı oldular. ODTÜ’de, Dolmabahçe’de emperyalistlere ülkenin onların çiftliği olmadığını gösterdiler. Grevlerde, 15-16 Haziran’da işçi sınıfıyla omuz omuzaydılar. Ezilen halklarla dayanışma içinde oldular. Filistinli yoldaşlarıyla beraber çarpıştılar… Burjuvazi ise her geçen gün büyüyen toplumsal muhalefete gözdağı vermek için cadı avı başlattı. İdam cezalarıyla toplumsal muhalefeti sindireceğini düşündü ama çok yanıldı. Onlar onurlu olan her insanın yapması

gerekeni layıkıyla yerine getirdiler. Köle olarak “yaşamaktansa”, insanca yaşanabilecek bir dünya umudunu büyüttüler. Egemenler onlardan af dilemesini istedi. Denizler ise insanlığa sömürü, sefalet, savaş ve geleceksizlikten başka bir şey sunmayan bu sistemin temsilcileri karşısında asla eğilmediler. Bu uğurda ölümü göze aldılar. O an geldiğinde tereddütsüzce darağacına yürüdüler. Başları dik, yumrukları sıkılıydı… 6 Mayıs 1972’de, şafak sökerken sloganlarla ölümsüzleştiler. Şimdi onların umudu ve yüreği bizlerle yaşıyor. Devrimci Liseliler Birliği Denizler'in uğrunda tereddütsüzce öldükleri davayı liselere, dershanelere taşıyor. Parasız, sınavsız eğitim, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya, özgür bir gelecek için kavga veriyor. Denizler yaşamları ve mücadeleleriyle, geleceği ancak devrim ve sosyalizm bayrağını yükselterek, bu düzeni yıkarak kazanabileceğimizi gösterdiler. İşte bu yiğit devrimcilerden bize miras kalan da budur. Denizler TİP’in parlamenter çizgisini reddederek devrimi seçtiler. Her yönüyle düzeni cepheden karşıya alan devrimci bir duruş sergilediler. ‘71’in devrimci akımlarını devrimci yapan, reformist partilerin bugün içinde bulundukları düzen içi yasalcı zeminleri mahkum ederek aşabilmiş olmalarıdır. Bu yüzden onların mirasını bugün parlamenter hayaller kuranlar, Marksizm’e, Leninist parti-örgüt düşüncesine ve pratiğine uzak duranlar, devrimci ilkeleri yadsıyanlar değil, ancak komünistler taşıyor. Üç yiğit devrimci parti, devrim ve sosyalizm mücadelemizde yaşıyorlar, hep yaşayacaklar!...


Lİselİlerİn Sesİ -

13

Darağaçlarında Marksizm-Leninizme ve devrime bağlılıklarını haykırdılar...

Denizler’in idamını izleyen iki avukattan biri olan Mükerrem Erdoğan, o sabahı şöyle anlatıyor: Deniz bize döndü. ‘Cezaevinde bizi, yangından mal kaçırır gibi kaptılar, havalandırarak getirdiler. Ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. Postallarımın bağlarını bağlasınlar; asıldığımda ayağımdan düşmelerini istemem.’ dedi. (...) Deniz gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. (...) Bir gardiyan ilmiği açtı, genişletti, başından geçirip taktı Deniz’in boğazına. (...) İşte o anda Deniz son sözlerini söyledi: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın MarksizmLeninizm. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği. Yaşasın işçiler, köylüler. Kahrolsun emperyalizm.” (...) Deniz’in asılması sırasında Yusuf’u alıp oraya getirmişler. Bize dönerek ‘Duydum Deniz’in sesini’ dedi. (...) Darağacı hazırlanmış, tazelenmişti. (...) Masaya oradan da tabureye çıktı. Geçirdiler ilmiği boynuna. Yusuf da gür, yürekli bir sesle son sözlerini söyledi, taburenin üzerinde: “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm.” (...) Bu arada Hüseyin’i getirdiler. Bildiğimiz Hüseyin’di. Her zamanki Hüseyin. Sigara içip içmeyeceğini sorduk. ‘İçmeyim’ dedi. Bize döndü. ‘Söyleyin babama,’ dedi; ayağındaki lastik ayakkabıları gösterdi, ‘Babam, yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görüp, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülmesin. Askeri Cezaevinde, ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat vermediler. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun.’ (...) Durdu. ‘Sehpaya çık’ diye bağırdı savcı. Hüseyin savcıya döndü masanın üzerinde, ‘Sabırlı ol, çıkacağım’ dedi. Ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde, yürekli bir sesle bağıra bağıra son sözlerini söyledi: “Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun Faşizm.”

“Partimizin kuruluşu, insanlığı ve uygarlığı tükenişe ve yıkıma sürükleyen emperyalistkapitalist dünya düzenine karşı kendi coğrafyamızdan yükseltilen militan bir mücadele çağrısıdır. Partimizin kuruluşu, onyıllardır yıkılmayı bekleyen Türkiye’nin kokuşmuş ve çeteleşmiş kapitalist sömürü düzenine militan bir savaş ilanıdır. Partimizin kuruluşu, onyıllardır bu topraklarda devrim ve sosyalizm davası uğruna kavga vermiş, emek harcamış, acı çekmiş, büyük yiğitlik örnekleri sergilemiş dünün ve bugünün devrimci kuşaklarının yarattığı birikimin güvenceye alınmasıdır. Ve nihayet partimizin kuruluşu, kapitalist sömürü düzenini tarihe gömecek ve bu uğurda tüm emekçilere önderlik edebilecek yetenekteki tek gerçek toplumsal güç olan işçi sınıfını devrimci önderlik ihtiyacının somut olarak karşılanmasıdır.” (Türkiye Komünist İşçi Partisi Kuruluş Bildirgesi)


14 -

Lİselİlerİn Sesİ

Türkiye’de devrimci gençlik hareketinin doğuşu 1950’lerle birlikte yeni bir gelişme temposu kazanan Türkiye kapitalizminde emek-sermaye kutuplaşması da büyüdü. Kırda geleneksel feodal ilişkilerin çözülmesinin ve kentlerde sanayinin gelişmenin bir sonucu olarak sosyal çelişkiler gelişti ve keskinleşti. Bu temel üzerinde kırda köylü hareketlenmeleri ve şehirlerde ise işçi eylemleri başgösterdi. Bu iktisadi ve sosyal gelişimin bir yanını da, Türkiye kapitalizminin dünya emperyalist kapitalist sistemi ile daha güçlü temellerde bütünleşme çabası oluşturmaktaydı. Emperyalizmle kurulan kölelik ilişkileri, Kore’de vurucu güç olarak Türk askerlerinin kullanılması, ülkenin bir uçtan diğerine emperyalist sömürüye açılmış olması, Türkiye topraklarının emperyalist üs ve tesislerle donatılması, tüm toplum çapında emperyalizme karşı öfkenin gelişmesini hızlandırmaktaydı. Genel toplumsal uyanışın büyümesi gençlik hareketinin gelişimini hızlandırdı. Gençlik bu dönemde adım adım kapitalist sömürüye ve emperyalizme karşı mücadele alanına çıktı. Sola ve sosyalizme yöneldi. Boykotlar, işgaller ve sokak gösterileri ile mücadeleye atıldı, işçi ve köylü hareketleri ile yakınlaştı. Ülke ve dünyada (Batı Avrupa’da gelişen sınıf ve öğrenci hareketi, Büyük Çin Kültür Devrimi, Küba Devrimi ve ABD emperyalizminin saldırılarına karşı tüm dünyada yankılanan Vietnam direnişi) yaşanan gelişmeler, gençlik hareketinde de köklü bir değişimi mayalıyordu. Bu gelişme, Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) doğurdu. TİP, o döneme kadar burjuva muhalefetinin yedeğinde bulunan birçok ilerici kesimi hızla çatısı altında toplamaya başladı. İlerici sendikacılardan aydınlara, Kürt demokratlarından ilerici öğrencilere kadar sosyalizme ilgi duyan birçok kesimden TİP’e bir akış gerçekleşti. Gençlik hareketinin ileri unsurları da Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu (FKF) oluşturdu. Tümüyle TİP üyeleri ve sempatizanları tarafından kurulan bu örgüt, ‘68 devrimci gençlik hareketinin yolunu açan en

önemli gençlik örgütlenmesidir. FKF’nin kurulması, öğrenci gençliğin en ileri unsurları şahsında hızla sahiplenilmesi, gençliğin sosyalist mücadeleye artan ilgisinin belirgin bir ifadesiydi.

‘68’in kıvılcımı: Büyük İşgal ‘68 döneminin yolunu açan ilk öğrenci eylemi, 10 Haziran 19’68’de Ankara Üniversitesi DTCF’de başlatıldı. Üniversite reformu talebi ile başlayan bu boykot, kısa sürede İstanbul’a yayıldı. İstanbul Üniversitesi’nin tüm fakülteleri işgal edildi. Taleplerin kabul edilmesinin ardından başladıktan 3 hafta sonra işgal bitirildi. Büyük İşgal olarak adlandırılan bu süreç, Deniz Gezmiş gibi gençlik önderlerini yaratmış ve sonraki sürecin ilk kıvılcımı olmuştur.

6. Filo’ya karşı Dolmabahçe direnişi 6. Filo’nun İstanbul’a gelişi de anti-emperyalist mücadelenin fitilini ateşleyecekti. ‘67’den sonra İstanbul’a her gelişinde çeşitli protesto eylemleri ile karşılanan 6. Filo’ya karşı bu sefer ne yapılacağının tartışılması için İTÜ Taşkışla Kampüsü’nde devrimci öğrenci grupları tarafından bir toplantı yapıldı. Polis ise 17 Temmuz günü öğrenci yurduna girerek yurdu darmadağın etti, önüne çıkan öğrencileri hastanelik edinceye kadar dövdü. Bu baskın sırasında 30 öğrenci tutuklandı. Vedat Demircioğlu pencereden aşağıya atılarak katledildi. Öğrenciler bu baskın sonrasında büyük kitleler halinde İTÜ önünde toplanmaya başladılar. Taksim Meydanı’na yapılan yürüyüş sonrasında, devrimci öğrenciler, yürüyüşün Dolmabahçe’ye kadar sürdürülmesi doğrultusunda etkili bir ajitasyon yaptılar. Bu coşkulu konuşmalar sonucunda binlerce öğrenci sloganlarla Dolmabahçe’ye akmaya


Lİselİlerİn Sesİ başladı. Militan ve coşkulu öğrenci kitlesinin karşısına çıkmaktan çekinen polis Dolmabahçe’yi boşalttı. Böylece binlerce öğrenci botlarına binip kaçmaya çalışan ABD askerlerini döverek denize döktü.

ODTÜ de mücadeleye katılıyor! İstanbul’daki anti-emperyalist eylemler ve üniversite reformu işgal ve boykotları sırasında sessiz kalan ODTÜ öğrencileri de, 10 Ekim 1968’de boykot kararı alırlar. Boykot, ODTÜ’ye özgü iki temel taleple başlatılmıştır: ABD eğitim sistemine son verilsin, öğrenciler yönetime katılsın! Vietnam’da görev almış ve katıldığı kirli operasyonlarla tanınmış CIA şefi Robert Kommer’in rektörlük tarafından ODTÜ’ye davet edilmesi öğrencilerde büyük bir öfke yarattı. Kommer’in üniversiteye geldiğini haber alan öğrenciler, büyük kitleler halinde rektörlüğün önünde toplandılar. Üzerinde ABD forsu bulunan Kommer’in arabası ters çevrilerek yakıldı.

FKF’den Dev-Genç’e Gençlik hareketinin militan kitle eylemleri, boykot ve işgallerle tüm toplumun gündemine girdiği bu dönemde, gençlik hareketinin başını tutan FKF içerisinde TİP yönetiminin etkisi zayıfladı. Hareket, militanlaştıkça TİP’in parlamenterist ve yasalcı çerçevesine sığmamaya başladı. TİP çizgisi ile gençlik arasında güçlü bir çelişki doğdu. Devrimci gençlik hareketi TİP’e sığmadı. Yapılan bir kongre ile FKF, Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonuna evrildi. Böylelikle ülkenin bir ucundan ötekine kadar insanların tanıdığı DEV-GENÇ kurulmuş oldu.

‘68 gençlik hareketinin mirası Bu dönemde devrimcileşme yönünde atılımlar yapan, düzeni değiştirmenin yolunu şiddete dayalı bir devrimde görmeye başlayan sınıf ve kitle hareketine önderlik edebilecek devrimci bir örgütlenme yoktu. Ama bu ihtiyaç giderek bu yolda bir dizi devrimci örgütün doğmasının yolunu açtı. Böylelikle ‘71 devrimci çıkışı bağrından hepsi de birbirinden değerli devrimci önderlerini; Denizleri, Mahirleri, İboları çıkarmıştır… Onlar da DEV-GENÇ içerisinden Türkiye devrimci hareketinin köklerini oluşturan THKP/C, THKO ve TKP/ML’yi yarattılar.

15

Alternatif olan devrim iddiasıdır! Türkiye devrimci hareketinin yükselişe geçtiği 1968 yılında gençlik mücadele içerisinde büyük rol oynuyordu. Yoksul gecekondu mahallelerinde, okullarda, fabrikalarda çeşitli örgütlenmeler yapılıyordu. Emekçilerin mücadeleye katılımı sağlanıyordu. Emperyalizme karşı büyük yürüyüşler düzenleniyor, emekçilerin devrimcilerden yana olması sağlanıyordu. Devlet de halk ayaklanmaları başladıkça kitle katliamlarına, gözaltılara, işkencelere vb. birçok karalamaya devam ediyordu. Emekçi kitleler bu kıyımlara sessiz kalmıyor, devrimciler önderliğinde gerektiği yerde tepkisini gösterebiliyordu. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşları antiemperyalist mücadele bayrağının daha geniş alanlara yayılmasında büyük rol oynamıştır. Teoriyi pratiğe geçirerek ayaklanmalara, boykotlara, grevlere önderlik etmiştir. Devlet yükselen halk muhalefetine karşı gün geçtikçe keskinleşmiş, tutuklamalara, idamlara, sürgünlere hız vermiş, büyük bir kıyım çalışmasına başlamıştır. Ama devrimci mücadeleyi silahlarıyla, bombalarıyla, kolluk güçleriyle sekteye uğratamamıştır. Tam tersine emekçiler haklının kendileri için mücadele eden devrimciler olduğunu görmüştür. Mahir Çayan ve arkadaşları siper yoldaşları olan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını önlemek için çeşitli eylemler yapıp yoldaşlarını faşizmin zindanlarından çıkarmak istemişlerdir. Devlet bu dayanışmaya tahammül edememiş ve Mahirler’i Kızıldere’de katletmiştir. Devletin yıllardır yaptığı ikiyüzlülüktür. Nazım Hikmet’i düşüncesinden dolayı sürgüne yollayıp, Ahmet Kaya’nın anadilde şarkı söylemek istediğini söyledikten sonra linç edilmek istenmesine göz yumanlar, Denizler’in idamına, Mahirler’in Kızıldere’de katledilmesine alkış tutanlar şimdi sürgüne gönderdikleri insanların kemiklerine kültür merkezleri açıyor. 17 yaşında idam ettikleri Erdal Eren için mecliste timsah gözyaşları döküp, adına şiirler okuyorlar. Düzenden umut beklemek büyük yanılgıdır. Alternatif olan devrim iddiasıdır. Devrim iddiasını büyütmek kavga meydanlarından geçer. Sınav sistemine, paralı eğitime, hak gasplarına karşı tek ses olmak için Devrimci Liseliler Birliği saflarında 1 Mayıs’a yürüyoruz! Ankara’dan LS okuru bir dershane öğrencisi


16 -

Lİselİlerİn Sesİ

Ölümünün 12. yılında Hatice Yürekli yoldaşı saygıyla anıyoruz...

“Yaşamı köleleştirilmiş milyonlarca işçi ve emekçinin haklı davasını savunmak için direniyoruz...” Hatice Yürekli yoldaş Ölüm Orucu Direnişi'nin 182. gününde, 22 Nisan 2001 yılında ölümsüzleşti. Sermaye devletinin devrimci tutsakları F tipi hücrelere kapatarak tecrit etme, devrimci kimliklerini yok etme, sindirme politikalarına karşı cezaevlerinden yükselen bir mücadeleydi Ölüm Orucu direnişi. F Tipi hapishanelerin kapatılması, Terörle Mücadele Yasası'nın ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılması, işkenceci ve katliamcıların yargılanması gibi taleplerle Süresiz Açlık Grevi olarak başlayan direniş sonrasında Ölüm Orucu'na dönüştürülmüştü. Hatice yoldaş da direnişinin 46. gününde verdiği bir röportajda bu süreci şöyle değerlendiriyordu: “Tahmin edilebileceği gibi, direniş sürecinde bambaşka bir duygu ve düşünce yoğunluğu içinde bulunuyorsunuz. Çünkü biz, gönüllü olarak yer aldığımız devrim mücadelesinin bir sıra neferi olarak, sert geçecek bir çatışmada barikatın en önünde yer alma şansını yakalamışız. Bu bir devrimci için büyük bir onurdur. Canımızı ortaya koyarak, baştan tam bir inançla kazanacağımızı bildiğimiz bir zaferi, sadece yoldaşlarımıza/partimize değil, ezilen ve sömürülen milyonlarca işçi ve emekçiye armağan edeceğiz. Çünkü biz, “sınıfa karşı sınıfı, düzene karşı devrimi, kapitalizme karşı sosyalizm”i en önde temsil ediyor, devrim davasının güncel ve tarihsel haklılığını ölümüne bir direnişle ortaya koyuyoruz” Hatice yoldaş için Ölüm Orucu’yla direniş yolunu seçmek “Yaşamı köleleştirilmiş milyonlarca işçi ve

emekçinin haklı davasını savunmak” anlamına geliyordu. Türkiye Komünist İşçi Partisi kurucu üyesi Hatice yoldaş yaşamını işçi ve emekçilerin kurtuluş mücadelesi için, devrim ve sosyalizm mücadelesi için adamıştı. Tüm yaşamı ile örnek bir devrimci Hatice yoldaş 1968’de Tokat’ın Almus ilçesinde doğmuş, ilk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamlamıştı. 1990 yılı başlarında İzmir'de komünist hareketin saflarına katılan Hatice yoldaş ölümü yiğitçe göğüslediği tarihe kadar kesintisiz olarak örgütlü yaşamını sürdürmüştür. Pek çok kez gözaltına alınan ve tutuklanan Hatice yoldaş yaşadığı tüm bu süreçlerde siyasi polis karşısında tam direniş sergilemiştir. Hatice yoldaş pek çok tekstil fabrikasında işçi olarak çalışmıştır ve örgütlenme faaliyeti yürütmüştür. Proleter kimliğini profesyonel devrimci kimliği ile bütünleştiren Hatice yoldaş, örnek bir devrimci yaşam sürdürmüştür. Hatice yoldaş, Parti’deki adlarıyla Hazal-Ezgi yoldaş biz liseli genç komünistlere izlenmesi gereken yolu tıpkı Habip, Ümit, Alaattin yoldaşlar gibi gösteriyor. Bizler, liseli genç komünistler olarak Hatice yoldaşın kararlılığı ve sarsılmaz inancıyla hareket edebilmeliyiz. Bizler, Hatice, Habip, Ümit ve Alaattin'in yoldaşları olduğumuzun bilinci ve sorumluluğu ile hareket etmeli, onların uğruna ölümü göze aldıkları devrim ve sosyalizm mücadelesini okullarımıza, fabrikalara, atölyelere, sokaklara taşımalıyız. Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmezdir! Yaşasın devrim ve sosyalizm!


Lİselİlerİn Sesİ -

17

“Mahirler’in yolundan devrime yürüyoruz!” Mahir Çayan ve yoldaşlarının Kızıldere’de katledilişlerinin 41. yıldönümünde devrimci liseliler “DEVRİM!” sözü verdi. İstanbul DLB, Kadıköy’de düzenlediği Kızıldere anmasıyla ON kızıl karanfili selamladı.

Kadıköy’de anma etkinliği Mahirler şahsında devrim ve sosyalizm şehitleri anısına saygı duruşuyla başlayan etkinlikte devrimci liselilerin kavga şiirleri liseliler tarafından seslendirildi. Nazım Hikmet’in “Tanya” adlı şiirinin tiyatral bir biçimde seslendirildiği etkinlikte konuşan DLB temsilcisi devrimci önderlerin bıraktığı mirasın bugün liseli genç komünistlerin omuzları üzerinde yükseldiğini ifade etti ve kavga ruhuyla 1 Mayıs alanlarını doldurma çağrısı yaptı. 2013 1 Mayısı’nı kazanmanın önemine de dikkat çeken DLB temsilcisi, iki sınıfın karşı karşıya geldiği bugün liseli gençliği alanlara çıkarmanın önemini vurguladı. Denizler’in yolundan özgürlük ve gelecek için 1 Mayıs’a yürüme çağrısı yaptı. Sefaköy İşçi Kültür Evi Müzik Grubu’nun devrimci türkü ve marşlarla katıldığı etkinlikte bir DLB’li bağlama dinletisi sundu. Etkinlikte konuşan Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu temsilcisi ise, her alanda devrime

hazırlanma çağrısı yaptı.

“Kızıldere savaş çağrısıdır” Etkinliğin ardından Eminönü İskelesi önünde toplanan DLB'liler üzerinde şehitlerin resimleri olan “Mahirlerin yolunda devrime yürüyoruz!” pankartı açarak, kızıl flamalar taşıdılar. Basın açıklamasında, Kızıldere'de şehit düşen devrimci ON'ların bıraktığı siper yoldaşlığı, başeğmezlik ve cesarete dikkat çekilerek, şehitlerin örnek alınması gereken özelliklerine vurgu yapıldı. Kızıldere’yle yükseltilen mücadelenin işçi sınıfı bayrağı altında devam ettiğine dikkat çekilen açıklamada, devrim ve sosyalizm davasını sahiplenmenin ve yaşatmanın yegane yolunun kavgayı büyütmekten geçtiği ifade edildi.

4+4+4’ün gerçek yüzü... Hükümetin 4+4+4 eğitim sistemine geçiş yapması farklı kesimler tarafından kabul görürken birçok gerçeğin gizlenmeye çalışıldığını da gözler önüne serdi. 4+4+4 sisteminin katsayı adaletsizliğini kaldırdığı, mesleki eğitime olan ilgiyi arttıracağı bilgisi verilirken “saman altından su yürütme” çalışmaları da devam ediyor. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartılması ile birlikte eğitim alabilme yaşı da 60-66 aylık olarak düzenlendi. Din derslerinin ilkokulda öğrenim gören 66 aylık öğrencilere de verilmesinin asıl amacı da gençliğin sorgulama ve düşünme özgürlüğünden yoksun bırakmaktır. Etkilenmeye çok açık, sorgulama yeteneği olgunlaşmamış kardeşlerimizin zihinlerini dün kavramı ile doldurularak ülkemizin geleceği karanlığa mahkum edilmek isteniyor. 4 yıllık bir eğitim süreci 160 dakikalık sınav süresine sıkıştırılmak isteniyor. En basit bir örnekle ifade edersek, dolmuşu kaçırıp veya birtakım nedenlerle sınava giremediğimiz zaman bir dahaki seneyi beklememiz gerekiyor. Ben bir lise öğrencisi olarak üniversitelere sınavsız geçiş istiyorum. Lütfen artık liseliler olarak sesimizi duyuralım ve bu düzensiz gidişe dur diyelim. Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm! Avcılar Teknik Ticaret Meslek Lisesi’nden bir DLB’li


18 -

Lİselİlerİn Sesİ

Liseliler elemeci sınav sistemini reddediyor!

“Tek seçenek mücadele!” Esenyurt DLB, YGS öncesinde Köyiçi Meydan’da basın açıklaması gerçekleştirdi. Eylemde, “YGS-LYS’nin beş seçeneğine karşı tek seçenek mücadele! Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim! Sınavsız üniversite!” pankartı açıldı.

“Gerçekleri açıklamak için alanlardayız!” Basın açıklamasında, eğitim ve sınav sistemine karşı yürütülen mücadelede lise ve dershanelerde dağıtılan bildirilerin, toplanan imzaların ve yapılan anketlerin liseli gençliğin bu eğitim sistemini ve onun sınavlarını reddettiğini gösterdiği vurgulandı. Açıklama şu sözlerle son buldu: “Bugün buradan bir kez daha YGS-LYS’nin beş seçeneğine karşı tek seçeneğin mücadele olduğunu haykırıyoruz. Özgürlük, gelecek ve sosyalizm mücadelesinde adımlarını hızlandıran devrimci liseliler olarak tıpkı Kızıldere’de Mahir Çayan ve yoldaşlarının gösterdiği yiğitlik ve devrimci direniş geleneğinde olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı kendi ellerimizle kuracağımızın sözünü veriyoruz.” Basın açıklamasının ardından değerlendirme

HAYALLERİMİZİ DEĞİL, BU DÜNYAYI DEĞİŞTİRELİM! YGS 24 Mart’ta yapıldı, sınav sonuçları ise 1 Nisan’da duyuruldu. Sınavda 4 testten en az ikisinden 0,5 ve üzeri ham puan alamayan aday sayısı 61 bin 36, testlerin hiçbirinden 0,5 veya üzeri ham puan alamayan öğrenci sayısı ise 8.586. Sınavda en başarılı il Ankara, en başarısız il ise -her sınavda olduğu gibiHakkari. Bu veriler ve YGS birincilerinin özel okul öğrencileri olmaları gerçeği de eğitimin bir hak değil, ayrıcalık olduğunu ve bu hizmeti parası olanların kullanabildiğini gösteriyor.

Sınavlar kazandırmıyor, eliyor Parası olanların kolejlerde, özel dersler ve kurslarla işçi, emekçi çocukları olan bizlerin ise öğretmensiz okullarda hazırlandığı, arka fonda şifreler yaşanırken göstermelik güvenlik önlemleri eşliğinde süren eşitsiz

toplantısında biraraya gelen devrimci liseliler staj sömürüsü, devrimci mücadele ve 1 Mayıs sürecine dair sohbetler gerçekleştirerek önümüzdeki dönemde daha güçlü bir DLB çalışması örmenin imkan ve olanaklarını tartıştılar. Birçoğu ilk defa eylem deneyimi yaşayan liseliler mücadeleyi büyütme sözü verdiler. Toplantı, devrimci marşlar eşliğinde hep beraber çekilen coşkulu halaylarla sona erdi.

sınavlar bizleri sadece eliyor. İlkokul sıralarından lise kapılarına gittiğimiz yollar üniversiteye değil, fabrika yollarına uzanıyor. Nice emek ve zamanı karıştırarak yoğurduğumuz birikim, bilgi ve becerilerimiz yani 18, 19 yıllık ömrümüz; güvenceli bir iş, iyi bir gelecek üzerine kurduğumuz mütevazi hayallerimizin bu dünyaya sığmadığı gibi, 3 saatlik sınavlara sığmıyor. Bunun için hayallerimizi değil ama hayallerimizi, yaşam hakkımızı yok eden bu dünyayı değiştirmemiz gerekiyor! Eşitsiz sınavları, paralı, gerici eğitim sistemini, bu eğitim sistemiyle bütünleşmiş eğitimcileri, aynı sıralarda okuduğumuz arkadaşlarımızı, fabrikasında patronların onlara tekrarladıkları gibi “çalışırsan olur” diyen anne, babalarımızı, kapitalizmin egemen olduğu bu dünyayı değiştirmek imkânsız mı diyorsunuz? Bu sorunun cevabını sosyalizm mücadelemizde yaşayan devrimci önderlerden Ernesto Che Guevara ‘ya bırakalım: Gerçekçi ol, imkânsızı iste; çünkü güvenceli bir iş, güzel ve özgür bir gelecek işte bu imkânsızmış gibi gösterilenlerde saklı.


Lİselİlerİn Sesİ -

Bir yoldaş, bir devrim Eşitlik diyorlar, birlik diyorlar, eğitim, hak diyorlar, geleceğin umudu diyorlar gelecekten umudu silinen biz gençlere... Şu bir gerçektir ki herkes milyonlara sahip olamaz. Herkes cebinde tomarla para taşıyamaz. Bu yüzden paranın sağlayacağı bir eşitlik mümkün olamaz. Televizyonların, dizilerin aşina konusudur paranın şeytani yüzü. İnsanın bir yerde insan olduğunun göstergesidir para. Konuşma hakkıdır. Lider olma hakkıdır. Bazen öyle güçlüdür ki, milyonların üstadı yapar cahili bile. Böyle mi olmalı metodumuz? Böyle mi ayıralım insanları? Bir yaşantıda buna hak yoksa, gelecek olan o parlak dönemi karartmaya, kimin ne hakkı var? Kimin ne hakkı var kirli elleriyle bizim ışığımızı söndürmeye ve bizi karanlıklara mahkum etmeye? Ve uzanmasın diye eller hayatımıza tek çare bu mücadele! Bir devrimde yoldaş olmaya devrimciye... Ya o mazlumlar! Bir YGS için LYS için gecelerce gözlerini kırpmadan tavanı seyreden, kimi hastalanan, kimi bayılan, kimi korkan, kimi korktukça korkutan. Kimi kazanamadığı üç sınavdan intihar eden. Ya bunların vebalini kim taşıyacak? Anaları, babaları kim düşünecek? Aman okusun yavrum diye çırpınan, ek işlerde çalışan geceyarıları, tenha, ürpertici sokaklardan geçen o babanın korkusunu kim paylaşacak, ona olanın vebalini kim ödeyecek? Yaşananın ahını kim kaldırabilecek? Bir değil iki, üç, dört öğrencisi var kimi ananın. Parası var mı dershaneye. Parası olan gider, ya olmayan? Yiyecek yemeği zor bulan bir gariban. Devlet nasıl karşılayacak? Çözüm en az 3 yahut 5 de yetmez değil. Çözüm; üretmek, ışık olmak, adaleti sağlamak. İllâ adalet illâ adalet. Aksi halde illâ mücadele illâ mücadele. Binlerce yoldaş bir yolda, tek yürek, tek dil olur tutamayacağınız, durduramayacağınız bir şelale olur akar gideriz. Çünkü; adalet eşitlik, eşitlik doğruluk, doğruluk düzen, düzen umutlu gelecektir. Ve umutlu gelecek yeni geleceklere kapalı kapıyı ardına kadar açmaktır. Din, dil, ırk gözetmeden iyi bir insan, iyi bir devrimci olabiliriz. Yeter ki ne için YAŞAYACAĞIMIZI BİLELİM... Esenyurt’tan bir Liselilerin Sesi okuru / İstanbul

19

“Kahrolsun yarış atı olmak!” Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı'nda (YGS) yaşanan “şifre” skandalını biliyorsunuz. “Şifreli kitapçık” skandalının ardından ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir'in de zamanında "kopya" çektiği duyulmuştu. Demir'in 1990'larda yaptığı akademik bir çalışmanın 'çalıntı' çıktığı ve çalıntı çalışmayla ilgili Demir’in özür dilediği iddiaları medyada yer aldı. Demir’in, Alman Peter Latzke'nin yazdığı makaleleri 1990 yılında Teknik ve Tekstil adlı dergide dokuz bölüm süren bir yazı dizisinde kendi yazmış gibi gösterdiği gündeme bomba gibi düşmüştü. İntihalin fark edilmesi üzerine Demir 'özür' yazısı yayımladı. Buraya kadar tamam, şifre skandalını da unutmadan Mart ayında yapılan YGS’ye geçelim. Artık eğitim sistemimiz o kadar trajikomik bir durumda ki bu sınavlarda ÖSYM bir şeyleri kanıtlama derdindeydi. Sınav sisteminin gariplikleri anlatmakla bitmez ama son dönemde bu kadarına da pes dedik açıkçası. Sınava girerken verdikleri "emeğiniz emanetimizdir" yazılı kalemler gülerken düşündüren mahiyette olmuş. Yalnız konsantre olmamız gereken bir zamanda akıl karışıklığı yarattı. ÖSYM’nin şifre skandalını bu kadar içselleştirmesi hoşumuza gitmedi değil tabi. Her şey iyi güzel de şu çağda kalemtraş kullanmak zorunda kalacağımız kalemlerle sınava girmemiz neden? Sınavın zorluk derecesini yükselttikçe şifre skandalı da o derece az konuşulacak sanan bir zihniyet ancak böyle yapar. Bu sınavın bir özelliği daha var ki (cemaat başarısının) başarısızlığın sorumlusu öğrencilermiş gibi zihin açan şekerler dağıtılması. Birçok arkadaşımız eminim işkillendiği için ağzına bile götürmemiştir. İçinde ne vardı acaba merak konusu çünkü tek bir açıklama yok şekerlerin üstünde. ÖSYM yazan şekerlerin Türk 1gıda kodeksine uygunluğu da tartışmalı ve kanımca dava açılmalı. Hepsi bir yana sınav sisteminin bilgi karmaşası, 160 dakika gibi uzun bir süredeki 165 soru, insanın genel geçer geçmese de tedirgin eden ihtiyaçları da düşünüldüğünde psikolojik etkiler bırakmasından öte bir yararı yok. Pir Sultan Abdal'ın da dediği gibi "bozuk düzende sağlam çark olmaz" sayın Ali Demir. Sen istediğin kadar alla pulla biz emekçi çocukları için değil bu sınavlar. Gün gelir o sınav salonların boş olur, kameraların sizin sıkıla pıkıla terler içinde vermiş olduğunuz sınavı çeker. İşte o zaman çok kolay sorularım olacak size. “Asgari ücretle nasıl geçinilir ve çocuk okutulur?” gibi. Yaşasın eşit, parasız, anadilde eğitim; sınavsız üniversite! Kahrolsun yarış atı olmak!


20 -

Lİselİlerİn Sesİ

Barış sorunu V. I. Lenin

Sosyalistler için barış sorunu ve onunla ilişkili olarak barış koşulları sorunu, evrensel bir ilgi görüyor. Bu sorunun sosyalistler tarafından nasıl sunulması gerektiğini görelim. Barış sloganı, ya belli barış koşullarıyla ilişkili olarak ya da herhangi bir koşulla ilişkisi olmaksızın, belli bir tür barış için değil, ama genel olarak barış için savaşım olarak öne sürülebilir. Açıkça görüldüğü gibi, slogan yalnızca sosyalist olmamakla kalmıyor, aynı zamanda içerik ve anlamdan da tüm olarak yoksun bulunuyor. İnsanların çoğu, kesinlikle, genel olarak barıştan yanadır; çünkü her biri savaşın sona ermesini istiyor. Ama güçlük şurada ki, her birinin öne sürdüğü barış koşulları, emperyalist (yani öteki halkları ezici ve yağmalayıcı) ve “kendi” ulusunun yararına olan koşullardır. Birbirine karşıt olan iki sınıfı, iki siyasal çizgiyi, en farklı şeyleri “birleştirici” bir formül yardımıyla uzlaştırma amacını güden değil, ama yığınların, propaganda ve uyarma yoluyla, sosyalizmle kapitalizm (emperyalizm) arasındaki kapatılamaz farklılığı görebilmelerini sağlayacak sloganlar ortaya atılmalıdır. Sözü sürdürelim: Başka başka ülkelerin sosyalistleri, belli barış esasları üzerinde birleştirilebilirler mi? Eğer bu olursa, sözkonusu esaslar, kuşkusuz, bütün ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını ve her türlü “toprak ilhakı”nın, yani kendi kaderini tayin hakkını ihlal edici girişimlerin reddini de içermelidir. Ne var ki, eğer kendi kaderini tayin hakkını yalnızca bazı uluslar için kabul ederseniz, o zaman belli bazı ulusların ayrıcalıklarını savunuyorsunuz, yani siz bir ulusalcı ve emperyalistsiniz, sosyalist değilsiniz, demektir. Yok eğer bu hak bütün uluslar için tanınıyorsa, o zaman bütün sömürgeleri, bütün ezilen halkları dikkate almanız gerekir. Yoldaş A. P. onları bize çok iyi anımsatmıştır.

Britanya, Fransa ve Almanya’nın toplam nüfusu yüzelli milyon kadardır. Oysa onların baskı altında tuttuğu sömürgelerdeki toplam nüfus dörtyüz milyonun üzerindedir. Emperyalist savaşın, yani kapitalistlerin çıkarı için girişilen savaşın özü, savaşın salt yeni ulusları ezme, sömürgeleri kesip-biçip yeme amacıyla yürütülüyor olmasında değil, ama onun yanısıra, dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan halkları ezen ileri uluslarca girişilmiş bir savaş olmasındadır. Belçika’ya elkonmasını haklı bulan ya da bu duruma rıza gösteren Alman sosyaldemokratlar, sosyal-demokrat değildirler, gerçekte emperyalist ve ulusalcıdırlar; çünkü Alman burjuvazisinin (ve bir ölçüde Alman işçilerin) Belçikalıları, Alsaslıları, Danimarkalıları, Polonyalıları, Afrikalı zencileri, vb. ezme “hakkını” savunmaktadırlar. Bunlar sosyalist değil, ama başka ulusları soymasına yardım ettikleri Alman burjuvazisinin hizmetkârıdırlar. Yalnızca Belçika’nın özgürlüğe kavuşturulmasını ve zararının karşılanmasını isteyen Belçikalı sosyalistler de, gerçekte, 15 milyonluk Kongo nüfusunu yağmalamayı sürdürecek ve başka ülkelerde üstünlük ve ayrıcalıklar sağlayacak olan Belçika burjuvazisinin isteğini savunuyorlar. Belçika burjuvazisinin başka ülkelerdeki yatırımları üç milyar frank dolaylarındadır. Her türlü hile ve düzenbazlığa başvurarak, bu yatırımların sağladığı kârı güven altına almak, “yiğit Belçika”nın gerçek “ulusal çıkarı”dır. Bu, Rusya, Britanya, Fransa ve Japonya için daha da doğrudur. Bu açıklamalardan çıkan sonuç şudur ki, eğer ulusların özgürlüğü isteği, belli bazı ülkelerin emperyalizmini ve ulusalcılığını perdelemek için kullanılan sahte bir istek olmayacaksa, o zaman bu istek bütün halkları, bütün sömürgeleri kapsamalıdır. Ne var ki, bütün ileri ülkelerde bir dizi devrimlerin eşliğinde olmadıkça, böyle bir istek anlamsızdır. Ayrıca başarılı bir sosyalist devrim yapılmadıkça bu istek gerçekleştirilemez. Bu sözler, gittikçe büyüyen halk yığınlarından gelen barış isteğine sosyalistler ilgisiz kalmalı anlamına mı yorulmalıdır? Asla! İşçilerin, sınıf bilinci taşıyan


Lİselİlerİn Sesİ öncüsünün sloganları başka bir şeydir, yığınların kendiliğinden oluşan istekleri tamamen ayrı bir şey. Barış özlemi, “özgürlük” savaşı gibi, “ata topraklarının savunulması” gibi burjuva yalanlarına ve kapitalist sınıfın, halk kalabalığının aklını çelmek için uydurduğu benzer yalanlara karşı duyulan düş kırıklığının başlamakta olduğunu ortaya koyan çok önemli belirtilerden biridir. Sosyalistler bu belirtiye çok dikkat etmelidirler. Yığınların barış arzusundan yararlanmak için her türlü çaba gösterilmelidir. Peki, bu arzudan nasıl yararlanılacak? Barış sloganını kabullenmek ve yinelemek, “aciz [ve daha kötüsü çoğu zaman ikiyüzlü] laf cambazlarının kendini beğenmiş davranışları”nı teşvik edebilir; şimdiki hükümetlerin, bugünkü efendi sınıfların -bir devrimler dizisiyle derslerini “almaksızın” (ya da tasfiye edilmeksizin)- demokrasi ve işçi sınıfı açısından doyurucu bir barış yapabilecek güçte oldukları boş hayaliyle halkı aldatabilir. Hiçbir şey, böyle bir aldatmadan daha tehlikeli değildir. Hiçbir şey işçileri bundan daha fazla aldatamaz; hiçbir şey, işçilere, kapitalizmle sosyalizm arasında derin çelişkiler olmadığı yollu yanlış inancı bundan daha fazla aşılayamaz; kapitalist köleliği hiçbir şey, bu aldatmadan daha iyi süsleyip-püsleyemez. Biz barış arzusunu, halkın barıştan beklediği yararın bir dizi devrimlere başvurmaksızın elde edilemeyeceğini yığınlara anlatmak için kullanmalıyız. Savaşların sona erdirilmesi, uluslar arasında barış, yağmaya ve zora son verilmesi -bütün bunlar bizim idealimiz; ama bu ideal, doğrudan ve ivedi bir devrim çağrısının eşliği olmazsa, burjuva safsatacıların yığınları ayartmasına yarar. Böyle bir propaganda için ortam hazırdır; böyle bir propaganda için insanın gereksindiği tek şey, devrimci çalışmayı hem doğrudan doğruya hem dolaylı olarak önlemeye çalışan oportünistlerle, burjuvazinin dostlarıyla ilişiğini kesmektir. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sloganı, kapitalizmin emperyalist aşamasıyla ilgili olarak da öne sürülmelidir. Biz, statükodan yana değiliz, büyük savaşlarda bir kenarda durmak gibi darkafalıca bir ütopyaya da inanmıyoruz. Biz, emperyalizme, yani kapitalizme karşı devrimci bir savaşımdan yanayız. Emperyalizm, sömürgeleri yeniden bölüşmek ve uyguladıkları baskıyı artırmak için başka ulusları ezen ulusların savaşımını içerir. Bugün, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorununun, ezen ulusların sosyalistlerinin tutumuna bağlı olması, bundan ötürüdür. Ezen ulusun sosyalisti ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımıyor ve o hak uğruna savaşmıyorsa, gerçekte o bir sosyalist değil, bir şovenisttir.

21

Emperyalizme karşı içtenlikli ve tutarlı bir savaşımı, ulusal soruna darkafalıca değil, proleterce bir yaklaşımı ancak bu görüş sağlayabilir. Ulusların, ne türden olursa olsun baskı altında tutulmasıyla savaşma ilkesinin tutarlı biçimde uygulanmasını ancak bu görüş sağlayabilir. Bu görüş, ezen ulusların proletaryasıyla ezilen ulusların proletaryası arasındaki güvensizliği ortadan kaldırır; kapitalizm altında, genel olarak bütün küçük devletler için özgürlük türünden darkafalıca bir ütopyadan farklı olarak, sosyalist devrim için birleşik enternasyonal savaşımı hazırlar. Bizim partimizin, yani merkez yönetim kurulu çevresinde toplanan Rus sosyal-demokratların benimsediği görüş budur. Proletaryaya, “başka ulusları ezen hiçbir ulusun özgür olamayacağı”nı öğretirken, Marx’ın benimsediği görüş de buydu. Marx, İrlanda’nın Britanya’dan ayrılmasını, bu düşünceyle istemişti. Bunu, yalnızca İrlandalı işçilerin değil, özellikle Britanyalı işçilerin özgürlük hareketinin yararına görüyordu. Sosyalistler, ikiyüzlü laf cambazlarının, demokratik bir barış olasılığı üzerine söz ve vaatlerle halkı aldatmalarına fırsat vermemeli, her ülkede o ülke hükümetine karşı devrimci bir savaşımlar dizisi verilmedikçe, demokratik barışa uzaktan-yakından benzer bir sonuca varma olasılığı bulunmadığını yığınlara anlatmalıdırlar. Sosyalistler, burjuva siyaset adamlarının, ulusların özgürlüğü üzerine söylevler vererek insanları aldatmalarına fırsat vermemeli, ezen ulusların halk yığınlarına, öteki ulusların ezilmesine yardım ettikleri ve o ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, yani ayrılma özgürlüğünü tanıyıp yüce tutmadıkları sürece, kendilerinin özgürlüğe kavuşmayı beklememeleri gerektiğini anlatmalıdırlar. Barış sorunuyla ulusal sorunda, emperyalist siyasetten farklı olarak, bütün ülkelerde güdülecek sosyalist siyaset budur. Bu tutumun, birçok durumda, devlete ihaneti cezalandıran yasalarla uyuşmaz olduğu, onlara karşı düştüğü doğrudur, ama ezen ulusların hemen hemen tüm sosyalistlerinin utanmazca ihanet ettikleri Basle kararıyla da uyuşmaz olduğu, ona karşı düştüğü de doğrudur. Seçim, sosyalizmle yasalara boyuneğme arasındadır; devrimci savaşımla emperyalizmle kölelik arasındadır. Orta yol yoktur. Proletaryaya en büyük zararı, “orta yol” siyasetinin ikiyüzlü (ya da duygusuz) mimarları veriyor. Temmuz-Ağustos 1915’te yazıldı İlk kez 1924’te Proletarskaya Revolutsiya n° 5’te yayınlandı.


22 -

Lİselİlerİn Sesİ

Yeşil bir gezegen için önceligimiz kızıl olmalı Merhaba arkadaşlar. Eğitim sisteminin bize dayattığı yanlış çevreci anlayıştan bahsetmek istiyorum. İlkokul sıralarından geçmiş bireyler olarak geçmişte, okul yönetimlerinin -çarpık çevreci anlayışının bir göstergesi sayılacak “ağaç dikme” günleri ilan ederek, bizlere ağaç diktirdiklerini anımsarsınız. Ağaçlar gelir, büyük bir tören eşliğinde toprağı kazar, ağaçlar diker sonra da doğa anaya sevgiyle bir bakış atarak bir ohh çekerdik; bütün insanlığın geleceğini kurtarmış, dünyanın ömrünü uzatmıştık böyle yaparak… Ama o iş öyle değilmiş arkadaşlar. Direğe çıkmış pankart asan çevreci bir grubun üyesini o çevreden birinin aşağıdan sopanın ucuna taktığı bıçakla dürtmesi beni uyandırdı diyebilirim. Salt ağaç dikmek çok bir işe yaramaz, ya da ormanların korunması yerine yanan orman alanlarının yerine yüzde doksanı aynı tür ağaçlardan oluşan ormanlar yapmak da bir çözüm oluşturmaz. 2B arazilerinin sermayeye peşkeş çekilmesi ayrı bir tartışma. Orman vasfını yitirmiş arazileri piyasaya sürdükten sonra şehrin içine dilediğin kadar ağaç dik doğanın dengesine bir katkısı olmayacaktır. Emekçi semtlerine “çirkin bir görüntü oluşturuyorlar” denilip 2B arazilerinde yer almasını onlara müdahale etmenin bahanesi sayan sermaye, rantsal dönüşümler gerçekleştiriyor. İki köprünün çözemediğini üçüncü köprüden ummakta aynı mantıkta yatıyor. Enerji sektörüne gelecek olursak, ülkenin gelecek enerji potansiyelini arttırmak adına yapılan yanlış hidro elektrik santral planları, nükleer anlaşmaları trajikomik . Öyle çarpık bir anlayış ki nükleer santralin yapımına

karar verildikten sadece 10 sene sonra tamamlandığı ve o santralin sadece 23 yıl kullanılabildiğini de iyi bilirler. Yapımı kadar kapanma ve söküm süreci de bir hayli masraflıdır. Peki, ne yapılabilir diyorsunuz sanırım? Öncelikle doğada var olan enerjiyi kullanabilmek! 2000 yılından 2007 yılına kadar kurulan yenilenebilir enerji tesisleri bu süre içerisinde kurulan nükleer santrallerin altı katı kapasiteyle üretim yaptılar. Yenilenebilir enerji tesisi kurmak çok basit; bir rüzgar çiftliğinin planlanması bir ila iki yıl, bir rüzgar tribünün yerleştirilme süresi ise sadece bir hafta sürüyor, -ve hiç atık üretmeden.- Bunlara bir dizi örnek verebiliriz; bir apartmanın elektriğini ve ısınmasını sağlayan güneş enerjisiyle çalışan sistem yine güneş enerjisiyle çalışan araba çalışmaları, elektrikli otomobiller vb. Bu tür çalışmalar gündemde çok yer bulmuyor, gelişmiyor çünkü sermayeye bir çıkar sağlamıyor… Enerji tekellerinin kısa süreli hızlı enerji üretme isteği ve yüzde yüz kar politikaları kapitalizmin yalnızca işçileri emekçileri sömürmekle kalmayıp dünyayı da nasıl yaşanılmaz bir yere çevirdiğini gösteriyor. Bunun için doğanın kurtuluşu kapitalizmde imkânsız ancak sosyalizmle, sosyalizmde mümkündür. Planlı bir enerji politikasıyla ve enerjinin alınır satılır bir rant kapısı olmaktan çıkarılmasıyla, ücretsiz hale gelen alternatif enerji üretimiyle sorun çözülmüş olur. İhtiyaç fazlasının üretilmediği bir sistemde enerji kullanımı da o oranda düşer.

Aslolan amatörlüktür...

öyle sürdürüyoruz. Geldiğimiz bu aşamada tiyatro öldü, artık tiyatro yapılamaz deniyor. Hayır, işte tam bu aşamada tiyatroya gerek var; çünkü tiyatro insanla yapılır. Para olmayabilir, teknik olanaklar olmayabilir. Bir park, bir meydan, bir hangar, bir derneğe ya da bir sendikaya ait herhangi bir mekan tiyatro yapmak için yeterli. Yeter ki insanlar bu amaçla bir araya gelsinler. Yeter ki insanlar sermayenin köleliğinden kurtulmayı istesinler. (27 Mart Dünya Tiyatro Günü Amatör Tiyatrolar Çevresi Bildirisi-2005) Mehmet Akan

Henüz kırmızı kadife perdeler, çok katlı düğün pastası misali yaldızlı salonlar, tanrılar, tanrıçalar denli erişilmez yıldızlar yoktu, ama tiyatro hep vardı. İnsanlar henüz okumayı, yazmayı bilmiyorlardı, ama oynamayı biliyorlardı. Yurdumuz özelinde, insanımız, yüzyıllar boyu, ahi toplantılarında, yaren sohbetlerinde, kış yarısı, koç katımı, hıdrellez törenlerinde oyunlar oynadı, deyim yerindeyse, daha iyi yaşamanın provasını yaptı. Günümüzde o gelenekler yok artık. Teknolojik gelişme insanları yalnızlaştırdı, evlerine kapattı; artık büyük sermayenin elindeki medyanın tutsağıyız. Onun gizli ya da açık yönlendirmesiyle kararlar alıyor, yaşamımızı



Liselilerin Sesi 51. sayı