Page 1


İÇİNDEKİLER

Korkularını kabusa çevireceğiz!

Meslek liselerinde sömürü var!

Liselilerin Sesi’nden

Tüm okurlarımıza merhaba. Devrimci Liseliler Birliği tempolu bir şekilde faaliyetlerine devam ederken bir çok saldırı haberi geliyor. Esenyurt,Tuzla İzmir, Kocaeli’de faaliyetimize yönelen saldırıları kınıyor, yoldaşlarımızın gösterdikleri Paralı eğitiminiz, eleme ısrar ve iradeyi selamlıyoruz. Liselilerin Sesi yükseliyor, sınavlarınız, staj ve engelleyemeyecekler! Ara tatilin başlamasına yakın bir süre kala, işçi sınıfı atölye sömürünüz sizin kıpırdanmalarını giderek yaygınlaştırırken karnelerimizi olsun! alacağız. Sistem bir kez daha tüm çürümüşlüğünün Gelecek Bizim! yansıması olarak bizlere not verecek. Bizler ise karne günü de eylemlerimizle ve süren mücadelemizle yanıt vereceğiz! İşçi sınıfı yol göstermeye devam ediyor. Tekel, itfaiye, belediye işçileri hakları için bu coğrafyayı direniş kalelerine çeviriyor. Liseliler olarak bu süreci işçi sınıfı ile omuz omuza vererek değerlendireceğiz. Devrimci Liseliler Birliği İstanbul gücümüz birliğimiz diyerek önüne bir kurultay koymuş durumda. “Gelecek bizim!” diyen devrimci liseliler mart ayına kadar yoğun bir tempoda kurultaya hazırlanacaklar. Bu hazırlık çerçevesinde birçok eylemlilik İstanbul DLB’yi bekliyor. Bunlardan ilki kurultayın deklererasyonu oldu. İkincisi ise karne günü gereçekleştirilecek. İstanbul’un iki yakasında iki ayrı eylem olacak. Okurlarımızın bilgilerine.. 15’lerin Katli!

Bir sonraki sayımızda görüşmek umuduyla... Özgür Bir Gelecek İçin Liselilerin Sesi Ayten Özdoğan Ocak 2010 Sayı: 32 Fiyatı: 1 YTL. (KDV dahil) Sahibi ve Sorumlu Y. İşl. Md.:Ayten Özdoğan EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. Baskı: Özdemir Matbaacılık-Davutpaşa cad. Güven Sanayii Sitesi C blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel:0212-577 54 92 Yönetim Adresi: Eksen Yayıncılık Mollaşeref Mah. Simsar sokak, 5/3 Fatih/İstanbul Tel: 0 (212) 621 74 52 Fax: (0212) 534 95 90

E-mail: liselilerinsesi@yahoo.com.tr Yayın Türü: Yaygın-Süreli

Eksen Yayıncılık büroları Belediye İşhanı Kat:5 No:4 İzmit/ Kocaeli

Sönmez İş Sarayı Kat: 3 No: 220 Heykel/BURSA Tel: 0 /224) 220 84 92

Cemal Gürsel Cd. Shell karşısı Vakıf İşhanı Kat:3 No 306 ADANA Tel: 0(322) 363 19 94

Şair Nedim Cad. Küçük İş Merkezi Kat 3 No:40 Beşiktaş/İstanbul (Ekim Gençliği Bürosu)


Ko rkula rını kâb us a çe vire c e ğiz! Bizler liseliyiz! Bizler ağaç yaş iken eğilir mantığınızın sistem içerisinde öğütmek istediği, “başarılı biri” olabilmek için sıra arkadaşımızla yarıştırdığınız, suskun, tepkisiz bir toplumun parçası olarak daha yaşama adım atar atmaz baskılara maruz bıraktığınız liseli gençliğiz! Ve elbette geleceğiz! Eşit olmayan bir düzende, bu düzenin sınırları dışında eşit eğitim isteyen liselileriz! Herşeyin paraya dönüştüğü bataklığınızda, en temel hakkımız olan eğitimi parasız alabilmek için mücadele eden liselileriz! Biliminizin sadece sermayedarların yararına, daha fazla sömürüye, paraya hizmet edeceğini bilen, bu yüzden de bilimi ve bilimsel eğitimi insan odaklı bir sistemde isteyen liselileriz! Anadilinde düşünen bir bireyin başka bir dilde eğitim almasının zorunlu olmadığı, herkesin anadilinde eğitim alması gerektiğinin farkında olan ve bunun mücadelesini veren liselileriz! Tüm bunlarla yetinmeyen eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim isteyen liseliler olarak sadece kendi sorumluluğumuzu değil, tüm insanlığın sorumluluğunu hissettiğimiz için içerisinde bulunduğumuz sistemi sorgulayan gençleriz. Sorgulamakla yetinmeyen, bu sistemin alternatifi olan sosyalizm için mücadele eden devrimci liselileriz! Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren bir varoluş savaşıydı bu. Çünkü birileri yiyor, birileri ise ölümüne çalışıyordu ve hatta ölüyordu. Çünkü birileri küçük bir azınlık olmasına rağmen büyük bir çoğunluğun üzerinden kendisini var ediyor, servetine servet katıyordu. Tercih belliydi; insan olduğumuz için, insanlığımızı yitirmediğimiz için tarafımızı bilincimize çıkarmamız gerekiyordu! Ya onların zenginliğine zenginlik katmak için çalışacak, ölecek ve öldürecektik ya da insanlaşmayı seçecektik. İlk seçeneğe razı olduğumuzda yeri gelecek önümüze koyulan eleme sınavlarında elenmemek için sıra arkadaşımızı eleyecek, yeri gelecek ailemizin ‘sen karışma çocuğum’u ile farkında olsak bile susacağız. Yeri gelecek 4 yıl okuyup atanamamış eğitimci, 6 yıl tıp okuyup TUS’u geçememiş bir tıp öğrencisi, 4 yıl hukuk okuyup avukatlık sınavını geçememiş hukuk öğrencisi, yeri gelecek ölen 133. tersane işçisi, Bursa’da katledilen 21. işçi, olacağız! Ama yeri hep onlara göre gelince şekillenecek, insan yerine dahi konulmayacak birer ‘şey’ olacağız! Ya mevcut durumu benimseyip –ki benimsemek parçası olmaktır- bu düzen

3

Liselilerin Sesi

böyle diyen insanlığını yitirmişlere katılacaktık ya da kurtuluşumuzu işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine, yani tüm insanlığın kurtuluşuna adayacaktık! Tüm bunları bildiğimiz için bizler devrimciyiz! Bu düzen umudun düşmanıdır. Değişime, dönüşüme, geleceğe dair olan umudumuzun düşmanıdır. Ve bu iradeyi koymadığımız her alanda, düzen kazanmaktadır. Bizlerin dolduramadığı boşluğu düzen tüm kolları ile doldurmaktadır. Bu gerçekliğin farkında olan devrimci liseliler, seslerinin, soluklarının yetiştiği her alana bu umudu taşımakta, yaymakta, örgütlemekte. Herkese düzenin, eğitim sisteminin çürümüş çarkları arasında yok olmayı kabul etmeyen liseliler olduğunu göstermektedirler. Sistem azgınca saldırılarını toplumun tüm kesimleri üzerinde artırarak sürdürüyor. Haklarını isteyen Tekel işçilerine, demiryolu işçilerine, itfaiye işçilerine saldırıyor. Sadece polisiyle, ordusuyla ya da fiili saldırıları ile yapmıyor bunu. Soruşturuyor, cezalandırıyor, eğitim hakkımızı elimizden alıyor ve korku salıyor etrafa. İşçilere, emekçilere ve Kürt halkına yönelik saldırıların tırmandırıldığı, yargısız infazların, polis devleti uygulamalarının hız kazandığı bu dönemde saldırılardan payını devrimci lise faaliyeti yürüten gençlik güçleri de fazlasıyla alıyor. Devrimci Liseliler Birliği çalışanları sıklıkla gözaltına alınıyor, polis saldırıları ve tacizleriyle karşılaşıyor. Faaliyeti yürüten güçler sokakta yürürken dahi polis tarafından taciz edilerek gözaltına alınıyor. Baskı ve terörle devrimci mücadele boğulmak isteniyor. Saldırının yoğunlaştığı hedef, mücadele eden liselilerdir. Son bir ay içerisinde lise çalışması yapan güçlere yönelik saldırıların artması, liselerde mücadelenin yükselmesinden duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Kocaeli’nde, Esen yurt’ta, İzmir’de çalışmamıza yapılan saldırılar duydukları derin korkunun izdüşümüdür. Elbette bu saldırıların arkasında sermaye iktidarının kendi sonuna dair duyduğu korku var. Çürümüşlüğünden yükselen küf kokularını gizleme telaşı var. Bunların farkında olan liseliler mücadelenin çetin koşullarına da kendilerini hazırlamışlardır. Nasıl ki tüm katliamlarınıza rağmen bu coğrafyada devrimci mücadele sürmekte ise tüm baskılarınıza rağmen mücadelemiz de sürecektir. Korkularınızı kâbusa çevirinceye, sınıfsız ve sömürüsüz dünya özlemimiz gerçekleşinceye dek kavgamız sürecek!

Devrimci Liseliler Birliği


4

Baskılar bizi yıldıramaz!

Liselilerin Sesi

Kocaeli’de dizginsiz terör

Kocaeli'de “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim için Devrimci Liseliler Birliği” şiiarlı afişleri yapan devrimcilere polis azgınca saldırdı. İzmit merkezde afiş asan 3 devrimcinin önü sivil polislerce kesildi. Kimlik kontrolu yapıldıktan sonra üst araması dayatmasını kabul etmeyen devrimciler yaklaşık 15 polisin azgınca saldırısına maruz kaldı. Yerlerde sürüklenen devrimciler yaka paça polis otosuna bindirildi. Karakolda da da üst araması ve kelepçe dayatmalarını kabul etmeyen devrimciler gece boyunda darp edildiler. Yaklaşık 14 saat süren keyfi gözaltı teröründen sonra savcılığa çıkarılmak üzere adliyeye götürüldüler. Adliye gelindiğinde de kelepçe dayatmasına karşı çıkan devrimcilere, tekme tokat, biber gazı eşliğinde kelepçe takıldı ve yerlerde sürüklenerek adliyenin içerisine sokuldular. Adliyeye “Baskılar bizi yıldıramaz!”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm!” sloganları ve zafer işlaretleriyle giren devrimciler anasörde de polisin hakaret ve işkencesine maruz kaldılar. Kelepçeli vaziyette Adli Tıp’a getirilen devrimciler muayene olmayı reddettiler ve “polise mukavemet” suçlamasıyla dava açılarak serbest bırakıldılar.

İzmir’de polis terörü

İzmir’de Devrimci Liseliler Birliği çalışanları üzerindeki polis baskıları devam ediyor. İzmir polisinin ilerici ve devrimci güçlere yönelik saldırı ve tacizleri gün be gün artarak sürüyor. Geçtiğimiz hafta afiş ve pul faaliyeti sırasında polis saldırısına maruz kalan ve gözaltına alınan DLB çalışanları, bugün de sokakta yürürken polis tacizine maruz kaldılar. Devrimci Liseliler Birliği çalışanının sürekli kullandığı bir güzergahta kendisini bekleyen bir ekip arabası DLB’liye yaklaşarak “Buralarda ne işin var?”, “Nerede oturuyorsun?” benzeri sorular sordu. Ardından ise araçtan inerek kimlik kontrolü talebinde bulundu. Kimlik kontrolünün ardından polis DLB’linin oturduğu yeri sordu ve adresini istedi. Adresin zaten polisin elinde olduğunun belirtilmesinin ardından polis GBT kontrolü yaptı ve GBT sonuçlarını gerekçe göstererek DLB’liye üst araması dayatmasında bulundu. Bunun reddedilmesinin ardından DLB çalışanı yaka paça ekip aracına bindirilerek emniyete götürüldü. Polis tarafından “şüpheli şahıs” olduğu gerekçesiyle emniyete götürülen DLB’li burada herhangi bir gözaltı işlemi ve sağlık kontrolü yapılmaksızın keyfi biçimde bir buçuk saat kadar tutuldu. Gözaltı sırasında sorulan soruları yanıtlamayan DLB çalışanı, son olarak yanına gelen sivil giyimli bir kişi tarafından “Liselerden uzak dur!” sözleriyle tehdit edildi.

İstanbul’da polis terörü

İstanbul Devrimci Liseliler Birliği çalışanları polis terörüne maruz kaldılar. Çalışmalarımız güçlendikçe saldırılar da artmaktadır. Esenyurt’ta, Sefaköy’de Kartal’da idare-polis terörüne maruz kalan devrimci liseliler en son olarak Tuzla’da saldırıların hedefi oldu. Devrimci Liseliler Birliği’nin Tuzla bölgesindeki faaliyetleri sürüyor. Geçtiğimiz hafta içerisinde afiş çalışması yürüten DLB’liler bu hafta da Liselilerin Sesi’nin Aralık ayı sayısını liselilerle buluşturdular. Nuh Çimento Lisesi’nin çıkışında gerçekleştirilen Liselilerin Sesi satışı sırasında paralı eğitime ve güvencesizliğe karşı birlik olma çağrısı yükseltildi. Liselilerin ilgi gösterdiği satışa önce bir öğretmen ve okul güvenliği müdahale etti. Buna rağmen devam eden dergi satışına müdahale etmeyi sürdüren öğretmen bir öğrencinin elinden dergiyi alıp “Dergiyi ancak okulun en yaramaz, en aptal kızına verebiliyorsunuz” hakaretini savurdu. Öğretmenin sözleri DLB’liler tarafından teşhir edildi. Faaliyeti engellemeye yönelik müdahaleler öğrenciler tarafından da tepkiyle karşılandı. Öğrencilerin alkışlarla destek verdiği faaliyet bu kez de okul güvenliği tarafından engellenmek istendi. Güvenliğin saldırı girişimine de yanıt veren DLB’liler karşılarında son olarak polisi buldular. Dağıtım yapan iki devrimci polisler tarafından kenara çekildi. Polislerin “arabaya binin!” dayatmalarına karşı tutum alan DLB’lilere “yaşlarının siyaset için küçük olduğu” öğüdü verildi. Okulun tam karşısında bulunan itfaiye garajından çıkan işçi ve emekçiler de DLB’lilere destek verdiler. Keyfi olarak 1 saat boyunca bekletilen DLB’liler kimliklerinin verilmesinin ardından faaliyetlerini tamamlayarak okul önünden ayrıldılar. Nuh Çimento’ya ilk kez ulaştırılan Liselilerin Sesi’nden 14 adet satıldı.

İstanbul/ İzmir/ Kocaeli Devrimci Liseliler Birliği


5

Suç işlemeye devam edeceğiz!

Liselilerin Sesi

Eskişehir Valiliği okullara yazı göndererek ‘suç işleme eğilimli’ öğrencilerin listesini istedi…

Kapitalist sistem bireyleri kendi içinde bir dişliye çevirerek sömürücü düzenden başka bir sistem olmadığını benimsetmeye çalışır. Biz liselileri daha lise sıralarında, hatta ilkokuldan itibaren kapitalist sömürü düzeninin birer parçası yapmak için uğraşır. Bunun için bütün araçlarını ve mekanizmalarını devreye sokar. Düzenin istediği gibi, sorgulamayan, düşünmeyen, bitki gibi sadece nefes alıp kapitalizmi benimsemiş bireyler yetiştirmek için çabalar. Çünkü sömürü düzeni ancak böyle ayakta kalabilir. Bunu eğitim politikalarından ve liseliler üzerinde baskı oluşturan disiplin yönetmeliklerinden görebilmekte ve yaşayabilmekteyiz. Elbette yaşanan durum sadece liselere özgü değildir. Sistem toplumun tüm kesimlerini kontrol edebilme ihtiyacı hissediyor. Özellikle kriz dönemlerinde yaşanan hoşnutsuzlukları dizginleyebilmek, tepkilerin kendi varlığına dair tehdide dönüşmemesi için baskı ve şiddetin boyutunu arttırır. Baskı ve şiddet kendini farklı şekillerde yansıtabilir. Sistem sonuç almak adına uzun süreli, sistematik baskı politikaları uygular. Bu hem baskı uygulanan kişi ve kurumlara bir cezalandırma, hem de sürecin dışındaki kişi/kurumlara, ilişki kurma potansiyeli taşıyanlara yönelik bir saldırıdır. Geçtiğimiz günlerde bunun somut bir örneğini yaşadık. Eskişehir Valiliği’nin, Eskişehir İl Milli Eğitim Müdürlülüğü aracılığıyla okullara yazı göndererek “suç işleme eğilimi” olan ve Emniyet Müdürlüğü tarafından risk gurubu içinde değerlendirilen lise öğrencilerinin isim listesini 18 Aralık 2009 tarihine kadar İl Milli Eğitim Müdürlüğü Eğitim Öğretim ve Öğrenci işleri Müdürlüğü’ne gönderilmesini istediği basına yansıdı. Eskişehir’de yaşanan olay bugün tekil bir olay değildir. Bir zihniyetin yansıması olarak karşımızda durmaktadır. Öğrencileri müşteri, suç işlemeye eğilimli, potansiyel “suç”lu olarak gören zihniyetin geldiği noktayı işaret etmektedir. Tam da bu zihniyettir okullarımızı ticarethaneye dönüştüren.

Anti-bilimsel/ezberci eğitimi yaygınlaştıran, öğrencilerin kılık kıyafetini soruna dönüştüren, okullarımızın önüne polisleri diken, öğretmenleri esnaf zihniyetine zorlayan, ajanlığı dayatan bu yönetim anlayışı, sistemin karakterini açıkça yansıtmaktadır. Böylece acımasız kapitalist sistemin yarınını güvencelemeyi hedefliyorlar. Okullarda polis-idare işbirliğiyle, kılık kıyafet yönetmelikleriyle ve daha bir dizi faşist uygulamalarla biz liselileri yıldırarak, tektipleştirerek düzene yedeklemeye çalışıyorlar. Liseliler üzerindeki baskıyı ‘itaatkar eğitimciler’ ile arttırmayı amaçlayan uygulamalara karşı eğitim

emekçileri de taraf olmak durumundadır. Ya ajanlığı kabul edip, insanlık dışı uygulamaların bir parçası olacaklar, ya da bunun karşısında net bir şekilde durarak mücadele edecekler. Yüz yüze kaldığımız saldırılara karşı okul okul direniş ateşini yakmalıyız. Eğitimi tamamen paralı hale getirmeyi amaçlayan uygulamalara dur demeliyiz. Okullarda dayatılan F tipi uygulamalara karşı mücadele etmeliyiz. Okullarımız ne ticarethane ne de F-tipi cezaevi değildir. Bizler ise bunları savunduğumuz için potansiyel suçlu isek, bu “suçları” işlemeye devam edeceğiz.

U. Yağız


Liselilerin Sesi

6

Katsayı aldatmacasından eleme sınavlarına...

Kurtuluş sosyalizmde!

İçinde yaşadığımız sitemin biz gençliğe hiçbir şey veremeyeceği son tartışmalar üzerinden bir kez daha gözler önüne serildi. Milyonlarca öğrencinin bin bir emekle hazırlandığı, umut bağladığı sınava sadece birkaç ay kala katsayı tartışmaları hala sürüyor. AKP ve onun ilk elden temsil ettiği tabanın istek ve ihtiyaçları doğrultusunda hükümet eliyle YÖK’e hazırlatılan taslak, son anda karşı cepheden, yargıdan geri dönmüştü. AKP taslağına göre meslek liseleri ve düz liseler arasındaki fark ortadan kalkacak bu sayede de imam hatiplerin önü açılmış olacaktı. Bu uygulama imam hatipler dışındaki meslek lisesi öğrencileri için de üniversite kapılarından içeri girmek için bir umut olmuştu. Ancak bu uygulama kararının imzası kurumadan bu sefer Danıştay “Herkese eşit bir katsayı uygulamasının getirilmesi halinde telafisi güç ve imkânsız zararlar oluşturacağını” öne sürerek uygulamanın iptaline karar verdi. Bunun sonucunda da oy birliği ile eşit katsayı uygulaması yürürlüğe girmeden kaldırılmış oldu. Buna karşı YÖK eliyle yeni bir uygulama getirilerek, son durumda ise meslek liseleri ile diğer okullar arasındaki katsayı farkı minimuma indirildi. YÖK başkanının dediği gibi gerektiğinde hukukun çevresi dolaşılarak, yani kendi yasaları bile boşa düşürülerek bu iş halledilmeye çalışıldı. Bu tablodan da görüldüğü üzere geleceğimizi belirleyen eşiklerden biri olan sınav sitemi sanki bir oyuncakmış, bizler hiç düşünülmeden bir öyle bir böyle değiştiriliyor. Hatırlanacağı üzere YÖK’ün üniversite sınavında katsayıyı kaldırması üzerine meslek liselerine bu yıl yoğun bir öğrenci kaydı olmuş; çok sayıda meslek lisesinde ikili eğitime geçilmişti. Şimdi ise sınavda sorun yaşamayacaklarını düşünerek meslek liselerine giden öğrenciler boşa düşmüş oldu. Bunun yanında YÖK’ün ve Danıştay’ın katsayılara ilişkin adımları birtakım tartışmaları beraberinde getirdi. Tartışmalar bugün için son bulmuş gibi de görünmüyor; gerek görsel basında, gerek yazılı basında her gün yeni şeyler söyleniyor, yazılıyor. Ancak bugün tartışılması gereken, ne katsayıların eşitliği ne de farkıdır. Bugün asıl tartışılması gereken çürümüş eğitim sistemi ve onun neye hizmet ettiğidir.

Geldiğimiz yerde milyonlarca öğrenci açısından sınavların kazanılarak üniversiteye girilmesi bir çok sorunun çözümü olarak kabul ediliyor. İki tarafın da kendi konumları doğrultusunda, gençliğin geleceğini ve çıkarlarını hiçe sayarak giriştikleri bu kavganın faturası bir kez daha biz gençliğe çıkıyor. Eğitim sistemindeki niteliksizlik, öğrencileri daha ilköğretim sıralarındayken dershane sistemi ve özel derslerle tanıştırmakta ve daha ilköğretim sıralarında bizleri adeta birer yarış atına dönüştürmektedir. Bu durum öyle bir hale geldi ki; sınavlar, üstünden büyük rantların sağlandığı kâr kapısına, sömürü çarkına dönüştü. Özel dersler, soru bankaları, dershaneler, sınavlara girerken ödenen paralar derken, çocuklarını okula göndermekte zorlanan emekçiler iyice çaresizliğe itildi. ÖSS ve benzeri sınavlar üzerinden yapılan her değişiklik, öğrencilerin ve ailelerinin bu sömürü çarkı arasında daha da ezilmesine yol açıyor. Ayrıca bu eğitim sistemi SBS, ÖSS gibi unsurlarıyla öğrencileri yaşamdan kopuk, sorgulamaktan ve hakkını aramaktan korkan bireyler haline getiriyor. ÖSS’yi kazanma koşullarına baktığımızda sınavı kazananlar ve kazanamayanları belirleyen sınıflı toplum yapısıdır. Sınavı kazanan ve kazanamayanları belirleyen tüm alanlarda olduğu gibi eğitim sisteminde de mevcut olan eşitsizliktir. Sınav sonuçları işçi ve emekçi çocuklarının karşı karşıya kaldıkları paralı ve bilimsellikten uzak eğitim sorununu en açık biçimde ortaya koymaktadır. Yani sınıfsal ayrım her alanda olduğu gibi, eğitim alanında da belirleyicidir. Gerek sınavı kazanamamaktan, gerekse paralı eğitim uygulamaları sebebiyle eğitimini sürdürememekten kaynaklı eğitim kapıları işçi ve emekçi çocuklarına kapatılmaktadır. Bu durumda geleceği elinden alınan gençlik olarak bir kez daha mücadele alanlarına çağırılıyoruz. Ama bu mücadele sadece sınav sisteminin sorunlarına karşı değil, buna yol açan düzene karşı da olmalıdır. Bizler biliyoruz, bizim kurutuluşumuz ne sınav salonlarından ne de üniversite kapılarından geçiyor. Kurutuluşumuzun tek yolu bu sınav sisteminin onu yaratan düzenle birlikte yok edilmesi olacaktır.


Çürümüş eğitim sisteminin aynası karneler sizin olsun!

7

Liselilerin Sesi

Gelecek bizim!

Bir okul döneminin daha sonundayız. Birinci dönemin karneleri 22 Ocak’ta verilecek. İlk dönem boyunca ne kadar “başarılı” olduğumuzu gösterecek tek ölçüt bize ve ailelerimize sunulacak. Derslerden alınan notlar, okula gelinmeyen gün sayısı, herkes için tek okunan alanlar olacak. Ve her evde yeni bir sınav verilecek sayılarla ifade edilen bizler üzerinden… Bunlar her yıl binlerce gencin kaderi olarak yaşanan durumlar olduğu için bu kadar kesin ifade edebiliyoruz. Sermaye düzeninin kuşattığı hayatların içinde eğitim-öğretim de nasibine düşeni almakta. Bugün okullar ne eğitim ne de öğretim için kullanılmaktadır. Öğrencilerin müşteri olarak görüldüğü bir sistemde eğitim ikinci plandadır. Eğitim paralılaştığı kadar düzenin ihtiyaçları temelinde şekillenir. Piyasalaşan eğitim sisteminde her şey parayla satılır. Okula adım atılan andan son karneye kadar her şey parayla satılır. Karneler de bunun bir vesilesidir. Alınması şartsa, satılması da kesindir! İşte bu bakışla bizim olan karneler parası olana verilir. Bazı okullarda insaflı idare, katkı payını vermeyi yeterli görmektedir. Sanki onu vermek de aynı yere denk düşmüyormuş gibi… Tarihten coğrafyaya, edebiyattan milli güvenliğe anlatılan konular düzenin milliyetçi politikalarına sahip bireylerini yetiştirmek içindir. Keza matematik ve fizik de bundan nasibini alır. Bunlar da öğretmek için değil düzenin ihtiyacını karşılayacak düzeyi yakalamak düşüncesiyle ezberletilir. Bu bakışın toplamı da derslerin dağılımından işleyişine kadar tüm sisteme yansır. Eğitim müfredatı gerici, ezberci bir hal alır. Bugün yaşanan da budur. Bize zorla sunulan eğitimin bu temelde olması da başarı kıstasının sınavda alınacak not olduğu gerçeğini yaratır. Sınavlarda dersler gibi müfredat sınırında, ezbere göre şekillenir. Biraz da kopya yeteneği ekleyen sınıfı geçmeyi garantiler. Zaten çürümüş eğitim sistemi kendini aklamak için alttan dersi kalana “şans” vermeyi ihmal etmez. Çürümüş sistem öğrenmek yerine sınıf geçmek üzerinedir. Bozuk eğitim sisteminin yansımalarını 1900 okul birincisinin üniversite sınavında başarısız olduğu dönemden hatırlayanlar vardır. Karneler çürüyen eğitim sisteminin simgeleridir. Onların ifade ettiği bizim geleceğimiz değildir. Alınan notlar ya da devamsızlık tablosu ve sınıf öğretmeninin üç cümlelik yazısı ile verilen mesaj açıktır. Hayatımızın kontrolü ellerinde tutulmaktadır. Peki, bizim aklımızda ve yüreğimizde bu var mı? Bizim geleceğimiz karnelere sokulabilir mi? Okuldan üniversite eleme sınavlarına yarış atı olmamızı bekleyenlere inat eğitimin böyle olmadığını söyleyebiliyoruz. Bizler, geleceğine sahip çıkan, eğitimin bu gerici ezberci yapısını kabul etmeyenler olarak karneler sizin olsun diyoruz! Artık geleceğimizi çalanlara karnelerle hayatı kâbusa çevirenlere cevabı sokaklarda veriyoruz. Gelecek bizim! Bu sözü haykırmak için tüm liselilerin umutlarını karnelerde değil, alanlarda araması gerekir!


Liselilerin Sesi

8

Okullardaki haraçlar yetmiyor, bir de ulaşım zammıyla çalıyorlar…

Para para para… Önceden tek isteğim, liseyi okumaktı. Ta ki okulda gördüğüm olaylara kadar… Ortaokuldan kurtuldum artık, aidat parası yok, şu yok, bu yok derken, maalesef ki yanılmışım. Lisede kayıt parası alıyorlar ve adeta bir bağışmış ve bizim için en iyisini yapmayı düşünüyorlarmış gibi yansıtıyorlar. Bakıyoruz da bizim için bugüne kadar ne yaptılar, neyi düzelttiler? Ya da lise eğitiminde evrensel deney ve bilimsel standartlara uygun eğitimi verebiliyorlar mı acaba? Tamamıyla ezbere dayalı ve ortaçağ düşüncesine yakın eğitim sistemini bizlere dayatmaktalar. Bu da yetmiyormuş gibi devletin asli görevi olan eğitimi de paralı bir hale getirdiler. Devlet okullarında tahta kalemi, tahta silgisi, spor malzemeleri vs. gibi saymakla bitmeyen bir sürü nedenlerden dolayı öğretmen ve idare aracılığıyla para toplattırıyorlar. Biz öğrencilere, olmazsa olmaz diyerek bir sürü bahane sıralıyorlar. Öğrenciler yapmamış olsa bile pencereler düştüğünde, kapının kolu kırıldığında, sıralar çizildiğinde (ki durup dururken bizlerden çok gereksiz yere bir dizi nedenle daha para topladıklarını hatırlıyorum),“Siz yaptınız, sorumlusu sizsiniz” deyip yine bizlerden paralar toplayıp yaptırıyorlar. Ama yaptırdıkları maalesef ki bir işe yaramıyor. Üstelik okul yönetimi bunları kaça yaptırdığını ise gayri meşru bir şekilde, bizlere söyleme “nezaketini” bile göstermiyor. Temizlik için bizden para alıyorlar. Onlara göre çöpü atan da biz olduğumuz için, gerektiği zaman ceza verilerek, ya toplum önünde rencide edilerek ya da okuldan uzaklaştırılarak, günah keçileri olarak mimleniyoruz. Sürekli bir suçluluk psikolojisi altında okullarımızda “eğitim” görmeye çalışıyoruz. Bunun gibi daha nice örnekler vererek bu hazin tabloyu genişletebiliriz. Aslında anayasanın maddelerinde “herkese eşit eğitim özgürlüğü” olduğu söyleniyor. Söylediklerine göre hukukun önünde sözde herkes eşit. Ne var ki zenginler daha fazla “eşit ve özgür”. Bu düzende parası olana hukuk var! Yani devletin kurumları kendi anayasalarının hiçbir maddesine uymayarak aslında “anayasal suç” işliyorlar. Ne de olsa kendileri bu suçu işlemekte sınırsız özgürlüğe sahipler. Çelişki gibi görünse de sömürü düzeninin hukuku tam olarak böyle işliyor. Yazık ki öğrenci arkadaşlarımız arasında, bu

sorunu ve döndürülen türlü oyunları görebilenlerin, düşünen ve sorgulayanların sayısı çok az. Diğer taraftan sosyalist bir sistemde parasız eğitim sistemin temel öğelerinden biridir. Ama Türkiye’deki devlet, yasalar ve anayasa kapitalist sistemin bir parçası olarak, burjuvaların çıkarlarını korumak ve sürdürmek için var. Bu düzende zenginlerin çocukları özel okullara gidiyor. Bir yandan da eğitim kâr sağlanacak bir alan olarak görüldüğünden özel okullar özendiriliyor. Nitelikli öğretmenler ve imkanlar özel okullara ve dersanelere sevk edilerek, devlet okullarındaki eğitimin kalitesi iyice düşürülüyor. Sonra da buna eşit eğitim diyorlar. Okullardaki bu koşullardan doğan bir sürü sorunla uğraştığımız yetmiyormuş gibi, bunun üstüne bir de ulaşım sorunuyla uğraşmak zorundayız. İstanbul büyükşehir olduğu için ulaşımı da o kadar zordur. Çoğu zaman bir yerden diğer bir yere gidebilmek için en az iki vesaite binmen gerekiyor. İstanbul Belediye yönetimi ve AKP’li başkanı Kadir Topbaş, metrobüslere zam yaparak bizlerin de okulumuza gidip gelmemizi kısıtlamış oldular. Zaten kıt kanaat imkânlarımızla okumakta zorlanırken, AKP’li yönetim cebimizdeki harçlıklarımıza bile göz dikmektedir. Zaten evdeki ekonomik engellerin ciddi sorunlar olarak geleceğimizin önüne çıkması yetmiyormuş gibi, bir de okula ulaşmak için servis parası bulmak zorundayız. Madem devlet vatandaşın eğitiminden sorumlu, o halde neden bu ihtiyaçları karşılamıyor? Mevcut sömürü anlayışından dolayı ne sağlıklı beslenebiliyoruz, ne de doğru dürüst eğitimimizi görebiliyoruz. Sadece bu iki başlık, yani bizlerden gasp edilen paralar ve ulaşım sorunu bile düzenin gerçek yüzünü gösteriyor. Şu köhne düzenin durumu değerlendirildiğinde biz liseli gençlerin de sorunları yeterince fazla. Dergimizde ve bu konu ile ilgili daha birçok yazıda da belirtildiği gibi sorunun çözümü daha da dserindedir. Bu nedenle bu çürümüşlüklerden çıkışın yolu konusunda okuduğumuz liselerde çalışmalarımıza devam edelim, ısrar edelim ve çözüm konusunda diretelim! Çözümün devrimde, liseli öğrencilerin kurtuluşunun da sosyalizmde olduğunu bıkmadan, usanmadan tüm öğrencilere duyuralım!

Sefaköy Lisesi’nden bir Liselilerin Sesi Okuru


9

Kışla mı,Okul mu? Cezaevi mi, Lise mi? Her okulda olduğu gibi benim okulumda da birçok sorun var. Müdüründen hocasına herkes suçluyken, onlar hep öğrencileri suçlarlar. Okulumuzda okul polisine ne gerek varsa!? Bizi izleyip durur, takip eder. Sözde bu uygulama da bizleri düşündükleri içindir. Bize zarar gelmesin diye, “kötü yollara” düşmeyelim, yani onların deyimiyle çetelere bulaşmayalım, uyuşturucu kullanmayalım ve yine onların tabiriyle “zararlı akımlara kapılmayalım” diye, biz okulda öğrenciler olarak “yabancı insanlar” ile konuşamaz olduk. Bizi koruyor olduklarını iddia edip, kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bizlerden haraç ister gibi para talep edip, okula yatırım yapacaklarını iddia ederek doğru dürüst hiçbir şey yapmayan yine kendileridir. Bizlerden yemek parası alıp ama yine bizleri kantinde böceklerle yemek yemeyi onlar dayatıyorlar. Tuvaletlerde cirit atan böceklerle baş başa kalmamıza sebep olan onlardır. Tozlu ortamda ders işleten ve bir de tozdan bizleri sorumlu tutarak soğuk günlerde bile hasta olacağımızı düşünmeyerek camları açtıran, domuz gribi ilaçlamasını bahane ederek ilaçlama adı altında bu temizlik için sadece çamaşır suyu kullanan onlardır. Okulda pencere çerçeveleri üstümüze düştüğünde yine bizleri sorumlu tutup, canımızı hiçe sayarak sadece camın, pencerenin derdine düşen, okul içinde yerdeki çöpleri bizlere toplatan ve temiz olmayan ortamdan bizleri sorumlu tutan yine onlardır. Okulumuzda her yere kamera takarlar. Bir tek tuvalet eksik! Şimdi de yeni projeleri olarak, tuvaletlere kamera koyamadıklarından ses kaydı cihazları yerleştirmekmiş. Ben okulda okumaktansa, daha iyi koşullarda cezaevinde kalmayı tercih ederim. Okul idareleri, yanımızda sanki bomba ya da bıçak gibi bir şey getirecekmişiz gibi her yeri kontrol edip, dururlar. Kıyafetlerimize, saçımıza ve ayakkabımıza bakarlar! Sanki burası okul değil de askerlik kışlası! Sanki okumaya değil de askerlik yapmaya geldik. Lise 1’lerin hepsinin saçına söyleyecek sözleri varken, 3 ve 4. sınıfların hiçbir şeyine karışmıyorlar. Bir de bizi düşünüyormuş gibi 1 saat konuşur dururlar! “Siz bizim için önemlisiniz, yarının geleceğisiniz!” deyip durur ama iş eğitime gelince yan çizerler. Sanki

Liselilerin Sesi

eğitimi tam veriyorlarmış gibi bir de bizden geleceğin gençleri olmamızı istiyorlar. Okul idaresi, müfettişler geldiğinde adeta bir melektirler. Müfettişler gittikten sonra aynen şeytanlıklarına kaldıkları yerden devam ederler. Maksat, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gelen müfettişlerin değerlendirmesi sonucundan tam not almak ve bunun üzerinden maddi gelir sağlamak, ödül almak vb… Biz öğrencilere okul dışında da rahat yoktur. Neymiş, biz o okulu temsil ettiğimiz için dışarıda da hareketlerimize ve kıyafetimize özen gösterecekmişiz. Acaba evde de mi bu kural geçerli, bilmiyorum! Evde de adeta bir cezaevindeymişim gibi yaşamak istemiyorum. Sonuç itibariyle yukarıda saydığımız bir sürü baskı uygulamasını daha da çoğaltabiliriz. Fakat bu yazılan tüm olumsuzluklar biz emekçi çocuklarına bir lütuf gibi, sanki bizlerin kaderleri baştan yazılmışçasına inandırıyorlar. Aslında bu köhneleşmiş hantal sistemin alternatifi var. Çözüm aslında sosyalizmdir. Sosyalizmin temel öğeleri olan sağlık, eğitim, barınma ve istihdam devlet eliyle vatandaşına verilir. Asla özel mülkiyet olmaz; olana da vergisi alınarak. Onları da eşit yurttaş, eşit vatandaş seviyesine getirir. Sosyalizmde dinsel, sınıfsal ve cinsel sömürü yoktur. Peki, böyle bir seçenek varken, bizlere bunları dayatmaları reva mıdır? Bu güzelim yaşamı nasıl getirebiliriz? Hem Türkiye, hem de dünyada nasıl kalıcılaştırabiliriz? Biz emekçi çocukları olarak sınıf bilincini daha iyi belleklerimize kazımalıyız. Sosyalizm uğrunda yılmadan, usanmadan mücadele alanlarımızı genişletmeliyiz. Her gün bir yeni beyin, her gün bir insan davamıza katarak yol almalıyız. Samimi ve ne yapmak istediğimizi bilen birer sınıf militanı olarak inancımızda asla şüpheye mahal vermeden sürekli örgütlenmeliyiz. Sorunlarımızın çözümü ve yaşanacak güzel günler için örgütlü mücadeleyi temel bir prensip haline dönüştürmeliyiz. Cezaevi gibi bir okul değil, okul gibi bir okul istiyorum! Sefaköy’den Liselilerin Sesi okuru


10

Devrimci Liseliler Birliği Liselilerin Sesi’ni yükseltiyor!

Liselilerin Sesi

Devrimci Liseliler “gücümüz birliğimizdir” diyerek İzmir, İstanbul, Ankara, Kocaeli, Samsun’da Liselilerin Sesi’ni yükseltiyor!

İstanbul’da Liselilerin Sesi yükseliyor!

Kartallı liseliler olarak çalışmamızı güçlü bir biçimde sürdürmeye devam ediyoruz. Tek Seçenek isimli bültenimizi çıkarttık. Bültenimizin yeni sayısı için hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Sermaye devletinin krizin faturasını işçiemekçilere ödettiği, ödetmeye çalıştığı günlerdeyiz. Ölen maden işçilerine karşılık kolayından 15 bin TL diyebilen kanemici asalakların, insan hayatını bu kadar basitleştirdiğini görmek, bizleri daha çok mücadeleye bağlıyor. Sermaye devletinin milletvekillerine bile saldırması ciddi anlamda bir bunalım içerisinde olduklarının göstergesidir. Biz de düzenin bu bunalımlı günlerinde devrimci liseliler olarak çalışmalarımızı yoğunlaştırarak sürdüreceğiz.

Devrimci Liseliler Birliği / Kartal

Devrimci Liseliler Birliği’nin kuruluşunun ilan edilmesiyle birlikte çıkartılan afişlerimizi ve pullarımızı bulunduğumuz alandaki bir dizi lisenin çevresinde ve geçiş güzergâhlarında kullandık. Daha öncesinde ondan fazla lisenin çevresine yaptığımız pullamalardan sonra 27 Aralık pazar günü ise Ümraniye Lisesi, Ümraniye Endüstri Meslek Lisesi, Ümraniye 75. Yıl Ticaret Meslek Lisesi, Kemerdere Endüstri Meslek Lisesi, Sarıgazi Ticaret Meslek Lisesi ve Mehmetçik Lisesi çevresinde ve öğrencilerin geçiş güzergahlarına çıkarmış olduğumuz afişleri yaygın olara kullandık. Çalışmalarımız devam edecek.

Devrimci Liseliler Birliği / Ümraniye

Devrimci liseliler olarak diğer arkadaşlarımıza ulaşmak için Sefaköy’de bir süredir etkili bir çalışma yürütüyoruz. Mevcut yoz ve çarpık sistemin eğitim

alanındaki yansımalarını ve liselerde yaşanan sorunları liseli arkadaşlarımıza anlatabilmek amacıyla faaliyetimizi öncelikle okul içlerinde sürdürdük. Afiş, pul vb. çalışmaları okulun lavabolarına, okul çevresindeki otobüs duraklarına ve öğrencilerin sıkça kullandıkları güzergâhlara kadar, Sefaköy yerelindeki hemen her yere uyguladık. Bizler bu faaliyetleri gerçekleştirirken okul yönetimleri de tabii ki boş durmadı. Okul duvarlarına yapılan pulları uyguladığımız yerlerinden hemen yırtarak, faaliyetimize olan tahammülsüzlüklerini göstermiş oldular. Bizler ise yılmayarak devam ettik. En sonunda pullamaların yapıldığı yerlerde, yaptığımız çalışmayı engelleyerek bir yere varamayacağını anlayan okul yönetimi, öğrencileri okulun bahçesinde toplayarak faaliyette bulunan kişilere karşı tehditler savurdu. Bizlerin “birilerinin gazına gelerek” bu faaliyetleri gerçekleştirdiğimizi ileri sürdü. Bu kadarıyla da yetinmeyen okul yönetimi tek tek sınıf başkanlarını odasına toplayarak bizlere ulaşmaya, ajanlaştırdığı başkanları bizlerden bilgi alabilmek maksatlı yönlendirmeye bile çalıştı. Hatta arkadaşlarımızı bizlere karşı “örgütleyerek” onları bizden biri gibi, sırf bilgi alabilmek maksatlı aramıza sızdırmayı bile denedi. Bizler ise yönetimin bu “çalışmalarına” karşı dikkatli davranarak, okul içindeki çalışmalarımızı sonuna kadar yürüttük. İnanıyoruz ki; bizim gibi okul içinde baskılara maruz kalan, okul çıkışlarında polis gözetimi eksik olmayan, parası kadar okuyabilen, bu sınav sisteminden şikayet eden, anadilde bir eğitim isteyen birçok liseli arkadaşımıza ulaşmayı başardık ve fazlasını da başaracağız. Bizler, benzer sorunları yaşayan diğer liseli arkadaşlarımızı da bu mücadeleye davet ediyoruz!..

Devrimci Liseliler Birliği / Küçükçekmece


11

“Liselilerin Sesi” İstiklal Caddesi’nde yükseldi.

Devrimci Liseliler Birliği olarak bugün İstiklal Caddesi’nde Liselilerin Sesi dergimizin satışını gerçekleştirdik. Bir saat süren militan satışımız boyunca liselileri mücadeleye çağıran ajitasyon konuşmaları gerçekleştirdik. “Paralı eğitim saldırılarından, Ftipi lise uygulamalarına, katsayı aldatmacasından yapboz tahtasına dönen eleme sınavlarına liseliler geleceğini mücadele ile kazanacak…”, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim isteyen liseliler güçlerini Devrimci Liseliler Birliği’nde birleştirdi. Özgür bir gelecek için DLB’de örgütlenmeye”, “Erdal Eren 13 Aralık 1980’de Askeri fasist cunta tarafından 17 yaşında idam edildi. Erdal Eren yaşıyor, liseli genç komünistler savaşıyor!”, “Kapitalizm kriz, yoksulluk, savaş demektir! Çözüm devrimde, Kurtuluş sosyalizmde!” şiarlarıyla, sistemi teşhir ettik. Birçok liseli arkadaşımızla tanıştık ve onlara DLB faaliyetlerini anlattık. Yaklaşık 20 dergi kullandık. Zaman sıkışıklığından kaynaklı dergi satışımızı erken bitirdik. Çalışmalarımız devam edecek.

Devrimci Liseliler Birliği / İstanbul

Ankara’da DLB kuruldu...

Erdal Eren anmasından sonra kararını aldığımız DLB (Devrimci Liseliler Birliği) kuruluş toplantısı, saat 15.00’da Kızılay’da bir kültür sanat merkezinde gerçekleşti. DLB’nin kuruluş deklarasyonunun okunması ile başlayan toplantıyı, bunun üzerinden yapılan tartışmalarla sürdürdük. Çeşitli lise ve dershanelerden gelen öğrenci arkadaşlarımız ile okullarındaki ve eğitim sistemindeki sorunlarla ilgili düşüncelerimizi paylaştık. Toplantıda bu sistemin liselilere geleceksizlikten başka bir şey vaat etmediği, okullarda burjuva ideolojisinin gençliğe dayatıldığı, çeşitli tartışmalara konu oldu. Sistemin, gençliği sermaye birikiminin bir aracı olarak kullandığı,

robotlaştırdığı ve adeta bütün gençlere Liselilerin Sesi tek bir fabrikadan çıkmışçasına aynı beyinlerin takıldığı vurgulandı. Canlı tartışmaların olduğu toplantı, sonuçlarını ilerleyen günlerde gösterecektir. Ortak bir mücadele örmek konusunda hemfikir olan öğrenci arkadaşlarımız, bu düşüncelerini toplantıya açık bir şekilde yansıttılar. Etkinliğin bitmesi ile beraber DLB, BDSP’nin çağrısı ile Tekel işçileri ile dayanışma eylemine destek verdi.

Devrimci Liseliler Birliği / Ankara

Devrimci Liseliler Birliği Samsun’da!

Kameralara, polise ya da ‘güvenlik’ görevlilerine rağmen Samsun’da liseli genç komünistler olarak faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Kapitalizmin işçi ve emekçilere karşı tüm silahlarıyla saldırdığı bugünlerde Samsun’da liselerde yürüttüğümüz bilinçlendirme çalışmaları ile mücadeleyi liselere taşıyoruz. Anne ve balarımızı fabrikalarda sömürenler, bizleri de okullarımızda sömürüyorlar. Paralı eğitimin kıskacında bulunan biz liseliler, bu çürümüş düzenin bizlere geleceksizlikten başka bir şey vaat etmediğini biliyoruz. Samsun’un Atakum ilçesinde lise çevrelerinde başlattığımız afiş çalışmalarımızı başarıyla tamamladık. Liselerin bulunduğu sokaklara, parklara “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim için Devrimci Liseliler Birliği saflarında örgütlenmeye!” şiarlı afişlerimizi astık. Bu çalışmamızla diğer örgütler tarafından son zamanlarda sık sık tekrarlanan “Samsun’da afiş yapma gerçekliği yok” ifadesini de yıkmış bulunuyoruz. Samsun’da Devrimci Liseliler Birliği olarak çalışmalarımız sürecek! “Eşit, Parasız, Bilimsel, Anadilde Eğitim!” için Devrimci Liseliler Birliği’nde örgütlenmeye! Yaşasın devrim ve sosyalizm!

Devrimci Liseliler Birliği / Samsun

Esenyurt’ta, Tuzla’da, İzmir’de, Kocaeli’de faaliyetlerimiz bütün baskı ve teröre rağmen devam ediyor. Liselerin önlerinde satış yapmaya, pullarımızı ve afişlerimizi kullanmaya devam ediyoruz. İstanbul’da ,Esenyurt’ta ve İzmir’de gerçekleştirdiğimiz Erdal Eren anmalarından sonra materyallerimizi yaygın bir şekilde kullandık. Baskılar bizi yıldırmıyor daha fazla öfkelendiriyor! Gerçekleştirdikleri saldırılar bizim öfkemizi biliyor ve onların korkularını yansıtıyor! Çalışmalarımız devam edecek!

Devrimci Liseliler Birliği/ İzmir- Kocaeli- Esenyurt- Tuzla


Liselilerin Sesi

12

Gençliğin durumu üzerine bir deneme ve ‘biz’ olabilmek…

Eğitimin doğrudan tahakküme yönelik gidişatıyla fikirleri kontrol altına alınmak istenen bir öğrenci kitlesi… Çoğu kez şiddete kadar uzanan, boyunduruk amaçlı politikalarıyla küçük monarşik sistemlere dönmüş lise ortamı… Evet, etki alanı yalnızca okullarımız değil, evlerimiz, yollarımız ve sokaklarımız… Bu tahakküme karşılık, öğrenci kitlesi içinde süre gelen tepki ve eylemler ise şuan için yetersiz ve dirençsiz. Bu yazı, yoğunluk olarak işte bu tablonun nedenlerini ve sonuçlarını irdelemeyi amaç edindi. Düşündüğümüzde, bilinçlilik yönünden azımsanmayacak kadar çok öğrenci varken, içlerinden yine azımsanmayacak kadar büyük bir kesimi hak gasplarına karşı sesini yükseltmeye cesaret edebiliyorken, seslerimiz nasıl bu kadar kırılabiliyor? Nasıl duvar çekilebiliyor sesin önüne? Bunun ilk nedeni; aile içinde önemsenmeyen gencin kendini meydanlarda “kaybederek” fikir sahibi olacağı, saygı göreceği sanrısına kapılması… Henüz bilincini oluşturamamış, yaptığı eylemlerin nedenini ve getirisini önemsemeden yalnızca “kendini var etmek” amacına koşullanmış bir öğrenci, ne adımlarının arkasında durabilir, ne de elini taşın altına sokmaya cesaret edebilir. Günümüzde bu yapıya sahip öğrencilerden oluşan yığınlar var. Kitlesellikleri kaçınılmaz; zira onlar için “koşulları düzenleyecek başkaları” mutlaka var yahut var olduğunu tahayyül ediyorlar. Buradan yola çıkarsak; en güçlü eylemlerin bile niçin sonuçsuz kaldığını, bu büyük yığınların karşılarına çıkan ilk barikatta nasıl hızla dağıldığını daha kolay anlayabiliriz. Çünkü kaçan birey, mücadelenin ortak paydalarını, sorumluluğunu ve zorunluluğunu kendini adayacak kadar bilmiyor. Temelde sorun her zaman sorgulamayıştır, sorguya erinmektir. Sorgulama eylemi, üzerinde düşünmeyi, araştırmayı, konuşmayı, okumayı, eleştiriyi ve özeleştiriyi gerektirir. Bu da zor olandır. Kitlelerin seçtiği kolay yolda, onlar adına yeterince düşünülmüş, araştırılmış ve yapılacaklar belirlenmiştir. Yığınlara kalan tek şey ise eylemin heyecanını yaşamak ve sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmadan kaçmaktır.

Görünen mevcut koşullarda, iki yol arasında kalan başka bir öğrenci kitlesi de vardır. Bireysel olarak direnişi seçmek ya da bu korkak kesimin içinde kolay yola alışmak arasında kalır ve sessizliğini korur. Belki de çoğu öğrenci kitlesinde, çoğu sol grupta var olması gereken “güven”i mumla aramak zorunda kalışımızdandır, eylemlerimizin sonuçsuzluğu… Ve bilinçsiz örgütlenme sorununun kaynağı belki de budur. “Yoldaş” kelimesinin içini boşaltmaya devam ettiğimiz sürece, kendi içimizde bu bağları kuramadığımız sürece en başta bahsettiğimiz “sesin kırılması”nın ne kadar kolay olduğu gün gibi ortadadır. Eylemlerin amacı, “heyecan aramak” değildir. Her gün yaşadığımız boyunduruk altından sıyrılabilmek içinse bireyin gücü yeterli değildir. Aslolan bencil kimliğimizden kurtulup “biz” olmayı başarabilmektir. Bu da, kendini ateşe atmadan başarılabilecek bir seviye olamaz. Çok geç olmadan –lakin her geçen dakika geçtir- benliğimizi sorgulayıp hangi yolu seçeceğimize karar vermemiz gerekir. Düzeni eleştirmek herkes tarafından yapılabilecek bir eylemdir. Fakat önce kendini eleştirerek gelişim yolunu seçmek, bunun sonucunda da mevcut düzene yeni alternatifler getirmektir aslolan. Kendini, bilinçsiz yığınlar içinde kaybetmek değil, yeniden kuracağımız düzene ulaşana kadar azınlıktan çıkarak “biz” olmaktır.

Ankara’dan bir Liselilerin Sesi okuru


OKUR MEKTUPLARI “Öğrenci Hayatı”

Merhaba. Dergiyi okudum ve çok beğendim. Hazırlayanların ellerine sağlık. Ülkemizde böyle şeylerin yapılmasını destekleyenlerin az olduğunu düşünüyorum. Bunlar bizim, gelecekte de çocuklarımızın ve ülkemizin sorunları. Lütfen dikkate edelim. Dergide benim gibi lise öğrencilerinin sorunları anlatılıyor. Benim de bir liseli olarak okulda yaşadığım sorunlarım var, hem de aynıları. Böyle şeylerin, herkesin dikkatini çekmek için hepimizin bir şeyler yapması gerekiyor; ben de dahil. Lise hayatı çok zordur. Ben de liseli olduğum için bunları biliyorum. Maddi olsun, manevi olsun yardıma ihtiyacımız var. Derslerimiz çok zor ve çok çalışmamız gerekiyor. ÖSS'yi geçebilmek için de bir şeyler yapmak lazım. Evet, dershane ve kurslar; yazık ki mevcut sistemde bunlar çok lazım, peki ya parası?! Yani maddi durumu olmayanlar, onlar ne yapacaklar? İnsan ekmek parasını zor buluyor! Dershane parasını nereden getirip, verecek? Kriz özellikle de fakirleri, yoksulları vurur. Zaten zar zor geçiniyorlar. Bir de kriz çıktı. Birileri çıkıp bunu dile getirmeli diye düşünüyorum. Artık çıkış yolunun farklı bir şey olması konusunda bir şeyler dile getirilmeli ve yapılmalı diye düşünüyorum. Benim okulumda yaşadığım sorunlarım; öğretmenlerimizin çok üstümüze gelmeleri ve çok ama çok disiplinli ve baskıcı olmaları. O kadar çok baskı yapıyorlar ki; inanın renkli hırka bile giyemiyoruz! Sabahları soğuk oluyor çünkü sabahları kaloriferleri açmıyorlar. Ta ki 4. ya da 5. derse gelince açıyorlar. Spor ayakkabı deseniz o zaten yasak! Yoksa hemen disipline! Dersler zaten yoğun ve zor. Bir de bu kurallar daha da hayatı zorlaştırıyor. Üstelik okuldaki baskı yetmiyormuş gibi evdeki aile baskısı da üstüne geliyor! Sürekli “Ders çalış!”, “Televizyon hiç izleme!”, “Bilgisayarla uğraşma!”, “Uyuma!”, “Yeme, içme!” ve sürekli “Ders çalış!” Biz öğrenciyiz, robot değiliz! Hayatımız anlamsız olmasın! Gittikçe asosyalleşiyoruz bir yandan da. Arkadaşlarımızla

13

Liselilerin Sesi

dışarıda doğru düzgün görüşemiyor, hatta hiç görüşüp, sohbet edemiyoruz. Ben de bunu ilerleyen yaşımla anlıyorum ve anlayacağım. Bizler azimli, istekli ve çalışkan olmadığımız sürece, hiçbir anlamda başarılı olamayacağız. Tüm liselileri okullarında yaşadıkları sorunlara karşı seslerini çıkartmaya, haklarını aramaya, suskun kalmamaya çağırıyorum!

Sefaköy Mustafa Barut Lisesi'nden bir Liselilerin Sesi okuru

İşçi Hakları ve Sermayenin Saldırıları

İşçilerin haklarına saldıran ve onları istediği gibi kullanabilme hakkına sahip olduğunu sanan sermaye düzeni, bizi her geçen gün daha ağır bir köleliğe mahkum ediyor. Çalışma saatleri arttırılıyor, ücretler düşürülüyor. Yeni işe alınan bir işçi deneme süresine alınıyor. Daha sonra yaptığı işi patronlar tarafından beğenilmiyor ve işe alınmıyor. Deneme süresinin ücreti ise ödenmiyor. İşyerlerinde oluşabilecek kazalara karşı önlem alınmıyor. İşyerlerinde geçirdikleri kazalar sonucu işçiler hayatlarını kaybedebiliyorlar. Bu düzene ve bu düzeni bize dayatanlara karşı oluşan tepkileri durdurmak ve insanları susturmak için ölen kişinin yakınlarına belli bir ücret veriyorlar. Böylece işledikleri suçu parayla örtbas etmeye çalışıyorlar. Bu suçu örtbas etmeye çalışan patronlar, hiç utanmadan işçilerimizin ölüsünü satılığa çıkarmamızı istiyorlar. İnsan hayatını önemsiz kılan bu aşağılık sistemi bize zorla kabul ettirmeye çalışan sermaye sınıfı, işçilerin sağlık haklarına da saldırıyor. Buna bir dur demenin zamanı geldi. Üst tabaka insanının cebi para görsün diye alt tabaka insanını robotlaştıran bu sistemi ortadan kaldırmak için birlikte hareket edelim! Liseliler olarak gücümüzü Devrimci Liseliler Birliği'nde birleştirelim!

Sefaköy Şh. Bnb. Bedir Kırbıyık Lisesi'nden bir DLB çalışanı


14

Geleceğimizin elimizden alınmasına geçit vermeyeceğiz!

Liselilerin Sesi

Kapitalist sitemin kriz içinde debelendiği, burjuvazinin içinde bulunduğu bu krizden çıkmak için krizin faturasını işçi emekçilere ve gençliğe ödetmeye çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde sadece eğitimin ticarileşmesi bakımından değil, aynı zamanda kardeş halkların düşman ilan edilerek şovenizmin tırmandırılmaya çalışıldığı, devletin derininin aslında devletin ta kendisini olduğu gerçeğinin gizlenerek bir yanda dinci gericiliğin diğer yanda darbecilerin bulunduğu bir taraflaşmanın olduğu bir kuşatma yaratılmaya çalışılıyor. Bu kuşatma içinde çürüyen ve çeteleşen devlet bir yandan gençliği işsizliğe ve geleceksizliğe mahkûm ederken diğer yandan da onuruna ve geleceğine sahip çıkanların Alaattin Karadağ gibi sokak ortasında katledildiği bir baskı rejimi yerleştirmeye çalışıyor. Ama gençlik ne sahte taraflaşmalar içinde yolunu kaybedip mücadelesinden vazgeçecek ne de kardeş halkların imha ve inkârı karşısında sessiz kalacaktır. Gençlik kendi geleceğinin ancak bu sisteme karşı mücadele ederek kazanabileceğinin bilincinde olarak sadece doğrudan kendisine dönük saldırılara geçit vermemekle kalmayacak aynı zamanda her türlü baskı ve sömürü karşısında özgürlük ve eşitlik talebini yükseltecektir.

Egemenlerin iç çatışmaları eşliğinde sahte saflaşmalara geçit yok!

Sermaye düzeninin kendi iç çatışmaları arasında düzene yedeklenmeye çalışılan gençlik kesimleri kendi sorunlarından uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bir yanda AKP hükümeti işçi emekçileri açlık ve yoksulluktan, öğrencilere ise geleceksizlikten başka bir şey vermezken, diğer yandan laik olduğunu iddia eden taraf ise darbeci geleneğinden taviz vermeyerek darbe ve cinayetleri açıktan savunmaktadır. Bugün karşı karşıya gelen düzen güçlerinin ikisi de bundan vazgeçememektedirler. Bu karşı karşıya gelişe rağmen iki taraf da Kürt halkının direnişine ve örgütlü mücadelesine karşı her türlü vahşeti meşru görmekte, Alaattin Karadağ gibi devrimcileri sokak ortasında

öldürmekte bir sıkıntı duymamaktadırlar. İşte böylesi sahte bir saflaşmada gençlik gerici taraflaşmalara yedeklenmeyerek kendi mücadele talepleri ekseninde geleceğin ve özgürlüğün tarafında olmalıdır. İşte bu nedenle gençlik sahte taraflaşmalar içinde yolunu kaybetmeden, mücadele yolunu seçerek geleceğinin elinden alınmasına geçit vermeyecektir.

Çürüyen düzene çeteleşen devlete geçit yok!

İçinde yaşadığımız sömürü düzenini ayakta tutmak ancak buna karşı gelişecek hareketlilikleri ve örgütlü mücadeleyi ezmekle mümkün olacaktır. Bu ise sömürü üzerine kurulu bir düzende bu sömürünün güvenceye alınabilmesi için her türlü yolun ve aracın kullanılmasına zemin yaratmaktadır. Giderek çürüyen çürüdükçe çeteleşen sermaye devletinin gelinen yerde her gün yeni bir pisliği daha ortaya saçılmaktadır. En küçük hücresine kadar çeteleşmiş bu yapı okullarımızda gerici faşist odaklar eliyle devrimci faaliyeti engellemeye çalışmakta, yapamadığı yerde de bu devlet eliyle bu çeteleri koruyup kollamakta, kullanmaktadır. Ancak böylesi bir işleyiş bir çocuktan bir katil yaratmayı başarabilmiş ve yeri geldiğinde devrimcileri muhalifleri sokak ortasında katledebilmiştir. İşte böyle bir bataklık içinde gençlik, bu sömürü düzeninin korunması adına meşru olmayan her türlü pisliğe bulaşarak çürüyen ve çeteleşen devlet eliyle geleceğinin elinden alınmasına geçit vermeyecektir.

Kardeş halkların imha ve inkârına geçit yok!

İçinde yaşadığımız sistemin bir yansıması olarak eğitim sistemi de her düzeyde gerici ve baskıcı bir karakter taşıyor. Liselerden üniversitelere kadar her yerde kardeş halklara düşmanlık temelinde gerici faşist anlayıştan beslenen bir süreç işliyor. Bu yolla da gençlik şoven duygular eşliğinde kardeş bir halkın inkâr ve imhasına ortak edilmeye çalışılıyor. Bu süreç içerisinde Filistin halkı için gözyaşı döküp mücadele ettiklerini iddia edenler yanı başlarındaki kardeş Kürt halkı için ise imha ve inkâr temelinde daha fazla baskıyı reva görüyorlar. “Açılım” adı altında kardeş


15 Kürt halkının yıllardır yarattığı devrimci birikim düzenin kanalları içinde eritilmeye, yok edilmeye çalışılıyor. Ama gençlik, toplumda şovenizmin dizginlerinden boşanırcasına tırmandırılmasına karşı “yaşasın halkların kardeşliği” şiarı altında Kürt ve Türk gençliğinin birlikte mücadelesiyle gerektiğinde kardeş halka yönelen namluların önüne siper olarak bu saldırılara geçit vermeyecektir.

İşsizliğe ve geleceksizliğe geçit yok!

Biliyoruz ki üniversiteye giriş sınavını kazanmak bugün öğrenciler için oldukça önemli olsa da bizler okul yaşantımız daha bitmeden derin bir geleceksizlik süreci ile karşı karşıya kalıyoruz. Neo liberal politikalar doğrultusunda yıllardır atılan adımlar, kamu hizmetlerinin ve sosyal bölümlerin tasfiyesi, özelleştirmeler ve eğitim alanındaki piyasalaştırma eğitimi sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda teknik eleman yetiştiren bir sürece dönüştürmüştür. Bu süreç sonucunda da gençliğin önemli bir kısmı okulu bitirdikten sonra eğitimli birer işsiz olarak geleceksizliğe mahkûm edilmektedir. Geldiğimiz yerde geleceğinden umudunu kesen, işsizlik sorununu kabullenen, bireysel kurtuluş umuduyla her geçen gün tükenen geçlik yığınlarının arttığı bir süreçten geçiyoruz. Ancak yaşanan tüm sıkıntılara rağmen gençlik parayla satılan, metaya dönüşmüş bir eğitim ve onun yaratacağı işsizlik ve geleceksizliğe geçit vermeyecek ve geleceği için mücadele bayrağını yükseltecektir.

Ticari eğitime geçit yok!

Bugün eğitim sisteminde yaşanan tüm sorunların gerisinde ticarileşen eğitim süreci durmaktadır. Sistemin ihtiyaçları doğrultusunda kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp piyasaya açılan eğitim sistemi binlerce eğitim emekçisi, yüzbinlerce öğrenci ve binlerce eğitim kurumu ile burjuvazi için iştah kabartıcı bir kâr alanıdır. Bu süreç içinde eğitim her düzeyde paralılaştırılırken, eğitim sistemi de sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılıyor. Okullar işletme, eğitim emekçileri bilgi satan bir tezgâhtar haline getirilirken biz gençliğin de uysal birer müşteri olmamız isteniyor. Gençlik ne eğitimin ticarileşmesine, ne okullarımızın bilginin satıldığı bir işletmeye dönmesine ne de gençliğin itaatkâr müşteriler olmasını bu saldırılara geçit vermeyecektir.

Liselilerin Sesi

Geleceğimizin elimizden lınmasına geçit vermeyeceğiz!

Sermayenin geleceğimizi elimizden almaya dönük

hile ve oyunlarının gençliğin mücadelesi karşısında bir hükmü yoktur. Kapitalist sistem içerisinde gençliğin karşısına çıkarılan hiçbir saldırının geleceği için

mücadele eden gençliğin devrimci hareketi karşısında tutunabilmesi mümkün değildir. Öyleyle yapılması gereken birleşik devrimci bir gençlik hareketinin

yaratılması kavgasını büyütmektir. İşte bu nedenle

içine girdiğimiz dönemde Adana Ekim Gençliği ve Devrimci Liseliler Birliği başlattığı kampanya

çalışması ile üniversiteli ve liseli gençliği saldırılara geçit vermemeye ve haklı talepleri için mücadeleye çağırıyor.

Bu dönemde başta seçilmiş alanlarda olmak üzere

yaygın bir ajitasyon-propaganda faaliyeti eşliğinde

güçlü bir kitle faaliyeti yürütecek gençliğin özlem ve taleplerinin sözcüsü olmaya çalışacağız. Bu süreç içinde öne çıkan başlıkların yanında gelişen

gündemler üzerinden de sözümüzü söyleyecek, gelişecek saldırıların karşısına dikileceğiz.

Bu kampanya sürecinde sahte kutuplaşmalar

karşısında gençliğin gerçek taleplerini ileri süreceğiz, çürüyen sistemin çeteleşen devletin bizi kendi

karanlığında boğmasına, kardeş Kürt halkının imha ve inkârına dayalı politikaların uygulanmasına geçit vermeyeceğiz. Eğitimin ticarileşmesi yoluyla

gençliğin işsizlik ve geleceksizlik içinde boğulmasına geçit vermeyecek geleceğimize sahip çıkacağız.

Adana Ekim Gençliği ve Devrimci Liseliler Birliği

olarak tüm gençliği saldırılar karşısında mücadeleyi büyüterek geleceğini sahiplenmeye, bunun için de yükseltilen bayrağı sahiplenmeye çağırıyoruz.

Adana Ekim Gençliği / Devrimci Liseliler Birliği


Gelecek bizim!

Paralı eğitiminiz, eleme sınavlarınız, staj ve atölye sömürünüz sizin olsun!

Devrimci Liseliler Birliği, yaşamı gençliğe zehir eden sorunlara karşı liseli gençliğin mücadelesini örgütlemeyi amaçlamaktadır. Başka bir deyişle, bugünümüze ve geleceğimize yönelen saldırılara karşı hazırlıklı olmayı ve karşı koymayı hedeflemektedir. Bugün bilinçli her insanın yapacağı gibi, yaşamımızı kuşatan sorunlar yığınına ve bu sorunların kaynağına karşı savaşım vermek zorundayız. Zorundayız diyoruz, zira artık düşünen herkes için tercihten öte bir zorunluluktur devrimcilik! Devrimci Liseliler Birliği adımını atan liseliler olarak olaylara hep bu çerçeveden baktık. Çünkü DLB’liler olarak bizler, insanın tarihteki rolünü biliyoruz: “Tarihin öznesi insandır, değişir ve değiştirir!” Geçmiş yıllarda da hem okullarımızda, hem de ülkemizde ve dünyada yaşanan ve bizleri doğrudan ilgilendiren sorunlara eğildik. Bu sorunların arka planında yaşamlarımızı cehenneme çevirmek isteyen bir sistem olduğunu usanmadan anlattık. Liselerde bu sorunlar karşısındaki yalnızlığımızı kırarak örgütlü mücadeleyi büyütmenin yollarını aradık. Bunun için anketler yaptık, imzalar topladık… Yazılar yazdık, etkinlikler, piknikler düzenledik, mitingler, şenlikler yaptık… Aramızda sürekli konuştuk, tartıştık… Yeri geldi bir okuldaki kol ile örgütledik faaliyeti, yeri geldi çeşitli platformlar ile büyüttük mücadeleyi. Elbette ki tüm bunlar boşluktan doğmadı ve hedefsiz değildi. Bugün içinde yaşadığımız akıl alamaz sistemin bilimsel eleştirisinin sonucu çabalardı ortaya koyduklarımız. “Gücümüz birliğimizdir” dedik örgütlendik. ÖSS’ye, YÖK’e, paralı eğitime karşı alanlarda Liselilerin Sesi’ni yükselttik. Birileri tarihin sonu geldi çığlıkları atarken, tarihi kanlarıyla yazanları mücadele alanlarında yaşattık. Devrimci mirasımıza ve değerlerimize sahip çıktık! Ve tüm bunları sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya özlemiyle, yani sosyalizm hedefine bağlı olarak yaptık.

Mücadeleyi yükseltmek için bir adım: Lise kurultayı

Gelinen yerde bugüne kadarki deneyimlerimizi eleştirel bir süzgeçten geçirmek, buradan çıkaracağımız sonuçlarla mücadeleyi ilerletmek, hem deneyimleri hem de mücadele bilincini kolektife yaymak, liselerde örgütlenmeye ivme kazandırmak ve gücümüzü büyütmek hedefiyle İstanbul’da liseli gençlik kurultayı örgütlemeyi güncel bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Ön süreçleri etkin bir çalışmaya konu edilecek bir kurultayın, özellikle liseli gençlik içindeki devrimci eğilimlerin ve arayışın sağlıklı bir devrimci kanalda birleşmesine hizmet edeceğini düşünüyoruz. Liseli gençliğin birleşik devrimci mücadelesini büyütmeyi samimiyetle isteyen tüm liseli güçleri, amaca uygun, ihtiyaçları karşılayabilen, mücadeleyi ilerleten işlevsel bir kurultay örgütlemek için harekete geçmeye çağırıyoruz. Okullarımızda ve semtlerimizde kurultay örgütleme komitelerinde bir araya gelerek, liselilerin devrimci birliğini ve mücadelesini büyütmeye omuz verelim. Şimdi gücümüzü birleştirme ve Liselilerin Sesi’ni daha gür haykırma zamanı. Şimdiye kadarki deneyimlerimizden süzerek öğrenme ve Devrimci Liseliler Birliği’nde mücadeleyi yükseltme

Liselilerin Sesi

16


zamanı. Kurultay çerçevesinde, liselilerin karşı karşıya kaldığı sorunları güçlü bir biçimde işleyecek, yerel olanakları güce dönüştürecek, araçlarımızı çeşitlendireceğiz. Devrimci Liseliler Birliği yaptığı tartışmalar sonucu, paralı eğitimi, eleme sınavlarını ve staj ve atölye sömürüsünü kurultayın güncel mücadele başlıkları olarak belirlemiş bulunuyor. Bunların yanı sıra kurultay, liselerde devrimci örgütlenme ve mücadelenin sorunları ile meslek liselerinde faaliyetin sorunlarını özel bir şekilde ele alacaktır.

Paralı eğitiminiz sizin olsun!

Eğitim hayatımız boyunca yaşanan sorunların temel noktalarından biri ticarileşen eğitim sürecidir. Okullarda alınan kayıt parasından yazılı parasına, spor parasından karne parasına kadar birçok uygulama artık normalleşmiştir. Sermaye eğitime dönük harcamalarından gittikçe ellerini çekmekte, eğitime ayırdığı payı azaltmaktadır. Bu sene Eğitim-Sen’in hazırladığı raporda eğitime ayrılan payın gittikçe düştüğü açıktır. Bu durum, istatistiklerin yanı sıra yaşanan örneklerde de açık bir biçimde görülmektedir. Zile’de bir ilköğretim okulunda öğrencilerin üzerine ihtiyaç listesi asılması, öncesinde “TEM-PAR” yazan bir kağıt yapıştırılması sürecin en güncel örnekleridir. Binlerce okulda öğrenciler yüzlerce kişilik soğuk sınıflarda, çoğu zaman öğretmenle bile karşılaşma şansı bulamadan “ders” görüyorken, özel okullara dönük bu destek, eğitimi elit bir azınlığın ayrıcalığı haline getirmek dışında bir anlama gelmemektedir. Böylece, özel okulların yaşadığı öğrenci sıkıntısı da devletin doğrudan desteği ile çözülmüş olacaktır. Eğitim her düzeyde paralılaşırken, eğitim sistemi de piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılmaktadır. Okullar birer işletme haline gelirken, bizlerden de bu işletmelerin itaatkâr müşterileri olmamız beklenmektedir.

17

Bizler müşteri olmayı reddediyoruz. Okulların birer ticarethane haline gelmesini, eğitimin piyasada alınan ve satılan bir meta olmasını istemiyoruz. Bu yüzden de “Paralı eğitiminiz sizin olsun, gelecek bizim!” diye haykırıyoruz.

Eleme sınavlarınız sizin olsun!

Eğitim sistemi içerisindeki sınav mantığı, yani eleme mantığı sistemin özü ve özetidir. Aynı zamanda çürümüşlüğünün yansımasıdır. Yıllardır ismi birçok kez değişse de mantığı değişmeyen eleme sınavları ile geleceğimizi çalıyorlar. ÖYS, ÖSS, ÜYS… Bu sınavların en önemli ortak özelliği işçi ve emekçi çocuklarını elemesidir. Sınav sonuçlarında genel olarak Fen Liseleri ve Özel Liseler en başarılı liseler konumundadır. Bu okullarda okuyan öğrencilerin neredeyse tümü özel öğretmenlerden ders alan ve ücretleri milyarlarca lirayı bulan dershanelere giden öğrenciler. Her türlü imkâna sahip, ders çalışmak dışında hiçbir sorumluluğu olmayan, tabir yerindeyse “tuzu kuru” çocuklardır. Toplam bir eşitsizliğin sonucudur ortaya çıkan veriler. Sonuç itibariyle liseli gençliğin geleceksizliğinde belirleyici olan bugün somutta bir sınav gibi görünse de, ötesinde bu sınavın sonuçlarında baştan belirleyici olan sınıflı toplum yapısı, sömürü düzeni, doğal olarak bunun eğitim sistemi üzerindeki yansımalarıdır. Dolayısıyla bizler kaç öğrencinin üniversiteyi kazanamadığı ile ilgilenmiyoruz. Kazananı ve kaybedeni neyin belirlediği, başarı-başarısız saptamalarının endeksli olduğu gerçekle ilgileniyoruz. Doğal olarak biz eleme sınavlarının kaldırılmasını talep ediyoruz, ama bunu sınavsız üniversiteyi bir hak olarak tanımlamak yerine, üniversite hakkında belirleyici olan eşitsizliğe işaret ederek formüle etmeyi tercih ediyoruz. Özetle eleme sınavları, eğitim sistemi ve gelecek sorunu bağlantısı içerisinde belirleyici olan, sınıfsal ayrımı yalın bir biçimde açığa çıkartıyorsa, eleme sınavları karşıtı mücadele, doğal olarak eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması için mücadeleye bağlanmalıdır. Açık ki bu mücadele sömürü düzenini cepheden karşısına almış bir mücadeledir de aynı zamanda. Eleme sınavları, eğitim sisteminin bütününde

Liselilerin Sesi


18

hâkim olan anti-bilimsel ve ezberci yanlarının en temel göstergesidir. Bunun yanı sıra öğrenci üzendeki etkileridir. Yabancılaşma, yalnızlaşma, bencillik, rekabetçilik mantığı ile sadece sınava hazırlanılan süre içerisinde değil, bütün eğitim yaşamı boyuca etkilerini göstermektedir. Aynı zamanda büyük bir rant alanıdır. Milyarlar saçılarak kaydolunan dershaneler, liselerdeki eğitimin niteliği ile sınavın uyumsuzluğundan kaynaklı bir zorunluluk olarak dayatılmaktadır. Bunun sonucunda eleme sınavlarına ilişkin beklentileri olan bütün kesimler dershanelere para saçmak zorunda kalmaktadır. Alınması gereken test kitaplarına saçılan paralar, özel öğretmenler, sınava giriş parası, giriş formu, tercih formu derken korkunç yüksek meblağlarda paranın döndüğü bir alan haline gelmiştir. Liseli gençlik eleme sınavları içerisinde elenmeyecektir. Onların sunduğu gelecek hayallerine karşı “Eleme sınavlarınız sizin olsun gelecek bizim”dir diye haykıracaktır.

Liselilerin Sesi

Staj ve atölye sömürünüz sizin olsun!

Meslek Liseleri eğitimde fırsat eşitsizliğinden de en dolaysız etkilenen lise grubudur. Son dönemlerde tartışılan katsayı aldatmacası ise konunun ne kadar temel olduğunu göstermektedir. Birkaç yıl önceye kadar “memleket meselesi” olduğunu açıkça söylemelerinin ardından saldırı furyası yoğunlaşmış oldu. Meslek liselilerin çoğunluğu işçi çocuğudur. Çıplak sömürü de hesaba katıldığında bu okullar devrimci faaliyet açısından özel bir hedef olabilmelidir. Esasında genç olmaları da düşünülürse meslek liseliler sınıf mücadelesi açısından önemli bir yerde durmakta, harekete geçirilebildiklerinde sınıf mücadelesine güç katabilecek bir potansiyel taşımaktadırlar. Bu yüzden biz DLB’liler olarak meslek lisesi çalışmasına daha fazla önem vermeli, bu konuda artık daha somut ve hedefli adımlar atmalıyız. Önümüzdeki kurultay süreci bu açıdan bir olanağa dönüştürülmelidir. Meslek lisesi öğrencileri genel liselerin yaşadığı sorunların yanı sıra ucuz emek sömürüsüne maruz kalmaktadır. Bu sorunlar kendi içerisinde kıyaslanamaz elbette. Ama meslek liselerinde yakıcı olanın hangisi olduğuna bakılacak olursa, ucuz emek sömürüsü ve işçi sınıfının toplamını kesen saldırıların bu liselerde daha yakıcı olduğu ve daha çok tepkiyle

karşılandığı görülecektir. Meslek liseleri açısından iki temel sorun belirleyicidir. Staj ve atölye sömürüsü meslek liselerindeki sömürünün cisimleşmiş halidir. “Meslek liselilerin stajyerlik adı altında sermayeye ucuz işgücü olarak peşkeş çekilmesi sistem tarafından da güvence altına alınır. Diploma alabilmeleri için bu sömürü çarkından geçmeleri zorunlu kılınır. Öğrencilerin geleceği, patron veya müdürlerin staj dosyasına yazacakları değerlendirme ve notlarla göre belirlenir. Yapılan değerlendirmelerin ve verilen notların hangi kriterler üzerinden gerçekleştirileceğiyse çok açıktır. Sömürü koşullarına, baskı ve dayatmalara kim daha çok riayet ederse onun puanı daha yüksek tutulacaktır. Dahası sınıf kardeşlerine kim ihanet ederse, onun pratiği örnek olarak gösterilecektir. Bu yüzden de staj sömürüsünün meslek liselilerin yaşadıkları sorunlar arasında temel önemde bir yeri vardır. Tersinden, sağladığı fırsatlar bakımından sermaye için de vazgeçilmez önemde bir yeri vardır. Son yıllarda mesleki eğitim projelerine daha çok destek çıkması, meslek liselerine dönük daha kapsamlı yatırımlara yönelmesi, sermayenin bu alanı ne kadar önemsediğinin bir göstergesidir.” Bizler meslek liselerinde yaşanan sömürüye son diyoruz. “Staj ve atölye sömürünüz sizin olsun, gelecek bizim!” diye haykırıyoruz!

Güçlü bir kurultay için sorunları kavrayan ve yerellerden yükselen bir çalışma

Paralı eğitim, eleme sınavları, staj ve atölye sömürüsü üç temel başlığımızın işaret ettiği derin bir geleceksizlik gerçeğidir. Üç başlığımız açısından da temele koyduğumuz bu çalışma ile liselilere düzenin


çürümüşlüğünü teşhir edeceğiz. Temel vurgu noktamızı geleceksizlik ve geleceksizliğe karşı örgütlü mücadele çağrısı oluşturacaktır. Elbette bunların yanı sıra birçok sorun bulunmaktadır. Liselerde F tipi uygulamaları, yozlaşma, kültür sanat faaliyetleri, örgütlenme sorunları, yayın faaliyeti gibi konular kurultay kapsamında yerellerin belirleyiciliğinde işlenecektir. Kurultayımızın temel hedeflerini başarabilmesi açısından temel bir ön koşul bulunmaktadır. Yerellere nüfuz eden ve oradan kendini var eden bir çalışma ile bir adım atabiliriz. Yerel ayakları oturmamış merkezi bir kampanya süreci altı boş kalacaktır. Bu da sürecin en temel ayağının boş düşmesini ve sürecin başarısı için eksik bir çalışma olacaktır. Hem çalışmamız olan bölgeler açısından çalışmayı güçlendirmenin bir aracı olacaktır. Hem de çalışmamızın olmadığı bölgeler açısından çalışmaya yönelmenin bir başlangıcı olacaktır!

Hedefli, sistematik, zengin kitle çalışması araçları

Bu çerçevede bugüne dek ürettiğimiz kitle çalışması araçlarının benzerlerini merkezi bir biçimde kullanacağız. Bildiriler, broşürler, anketlerle bulunduğumuz liselerde sorun karşısında zaten doğrudan mağdur olduğu için duyarlı olan kesimleri mücadeleye sevk etmeye çalışacağız. Kurultay sürecinin başından sonuna dek anket çalışması gerçekleştireceğiz. Dershane öğrencilerine, normal lise öğrencilerine, meslek liseli öğrencilere yönelik üç çeşit anketimiz olacak. Üç alanın özgün sorunlarını da işleyebilmek için gerekli bir tercihti bu. Kullandığımız araçların yanı sıra kurultay öncesinde bu süreci tartışmaları ve pratikleri ile zenginleştirecek çalışma grupları/ kurultay hazırlık ekipleri oluşturacak, yerel ve merkezi toplantılar gerçekleştireceğiz. Merkezi satışlar, dağıtımlar, masa açılması ile yaygın bir faaliyet örgütleyeceğiz. Hazırlık süreci içerisinde futbol turnuvaları düzenleyecek, beraber tiyatroya gitmek hedeflenecektir. Aynı zamanda etkin olduğumuz okulların kol ve toplulukları bu hedef çerçevesinde değerlendirilecektir.

Sistematik faaliyet içerisinde eylemsel süreçler

Bu kampanya sürecini özel olarak güçlü

19

eylemlerle bütünleştirmeyi önemsiyoruz. Liselilerin Sesi Bunun yanı sıra geçen süre içerisinde DLB çalışanları farklı farklı yerellerde saldırıların hedefi halindeydi. Bu süreçte eylemsel bir karşı koyuş örgütleyememek bir eksikliği içermektedir. Kurultay süreciyle beraber refleks müdahalelerimizi güçlendireceğiz. Kurultay çağrımızın basın açıklaması ile deklare edilmesi, güçlü adımların başlangıcı olacaktır. Bunun yanısıra karneleri satın aldığımız gün olan 22 Ocak tarihinde ise İstanbul’da eş zamanlı iki ayrı eylem gerçekleştireceğiz! “Çürümüş eğitim sisteminin aynası karneler sizin olsun, gelecek bizim!” şairli gerçekleştireceğimiz eylemler, kurultay çalışmamızın parçası olarak önümüzde durmaktadır.

Ara tatil başlıyor, mücadeleye devam: Devrim Okulları

Ara tatilin hazırlık süreci içerisine gelmesi nedeniyle devrim okulları önümüzde bir hedef olmak durumundadır! Hem kurultay açısından hem de genel mücadele açısından eğitim çalışmaları önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır. Düzen bizi sorgulama, düşünme, tartışma ve üretme yetimizi kaybedebileceğimiz bir eğitim sürecinden geçiriyor. Ezberci, gerici ve anti-bilimsel eğitim bizleri adeta düzene bağımlı kılmak adına planlanmış. Bütün bunlara karşı mücadele etmemiz açık ki bir zorunluluk. Ancak ortaya koyacağımız mücadele bilinçten yoksun olduğu taktirde ister istemez zayıf ve güdük olacaktır. Düzenin karşısına daha güçlü çıkabilmenin yolu öğrenmek, kendimizi geliştirmek ve açık ki okumaktan geçiyor. Üniversitede pazarladıkları pahalı ama niteliksiz eğitim için bizleri yarış atına dönüştürenlere karşı ancak bilinçlendiğimizde alt edici bir mücadele sürecini örebiliriz. Bu yüzden bütün okurlarımızı Devrim Okulu’na katılmaya çağırıyoruz. Mart ayının ortalarında gerçekleştireceğimiz kurultayımız güçlerimiz açısından bir olanak olarak değerlendirilmelidir. Bu süreç Devrimci Liseliler Birliği’nin sınanacağı, güç toplayacağı ve geleceğe aktaracağı bir dönem olacaktır! Dünden aldığımız deneyimlerimizle güne yüklenerek geleceği kazanacağız! “Gücümüz birliğimizdir” diyen tüm devrimci liseliler kurultaya yükleneceklerdir!

İstanbul Devrimci Liseliler Birliği


Liselilerin Sesi

20

İşçi katliamları, kapitalizmin yıkılmasıyla son bulacak!

Kapitalist sömürücü sistem işçi kanıyla beslenmeye devam ediyor. Bursa’da bir maden ocağının patlaması sonucunda 20 işçi yaşamanı yitirdi. Bu olayın üzerinden 2 hafta bile geçmeden Kilis'te bir taş ocağı patlaması sonucu 3 işçi daha hayatını kaybetti. Bu olaylardaki gibi ihmaller nedeniyle tersaneler cehenneminde neredeyse her gün iş cinayetleri yaşanıyor. Bu katliamların sorumluluğu ise her zaman mağdur olan veya bunu canıyla ödemek zorunda bırakılan işçilere atılmaktadır. İşçilerin “cahilliği” ile açıklanmaya çalışılan bu katliamlar, patronların üç kuruş daha kâr yapmak istemelerinden kaynaklanmıyormuş gibi, suç işçilere atılmaktadır. Maden cinayetine kurban giden işçilerin ailelerine ise 15 bin TL kan parası teklif edilmiştir. Ölüm parası olarak 15 bin TL fiyat biçenler burjuvazinin gözünde işçilerin ne kadar değerli olduklarını yorumsuz tarifleyebilmektedir.

Onlar bir işçinin hayatını 15 bin TL’ye satın alabileceklerini sanıyorlar. Demek ki bir işçinin bedeni onlar için sadece 15 bin TL’den ibaret. Peki sizce bir işçinin, bir insanın değeri parayla ölçülebilir mi? Onlar işçi kanına fiyat biçebiliyorlar. Açık açık “biz iktidar olan sınıfız, istediğimizi yapar istediğimizi istediğimiz şekilde çalıştırız” diyorlar. Bursa’daki patlamanın asıl sorumlusu ve 20 işçinin katili olan madenin sahibi göstermelik olarak ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmıştır. Burada da patronun, yani 20 işçinin asıl katilinin arkasındaki gücü görüyoruz. Tıpkı Sabra Tekstil’deki patron, polis, mahkeme işbirliği gibi… Kapitalizmin harcı her gün yeni işçi kanıyla sulanarak karılıyor. Ve bütün bu katliamların çözümü işçilerin ve emekçilerin birleşip kapitalizmi yıkmasından geçiyor.

U.Yağız

Okur mektupları

Gece güne çevriliyor, gün devrime evriliyor…

Sesler yükseliyor Ankara’nın göbeğinde... Bu ses, uzun zamandır duyulmayan, ancak hepimizin hasretle beklediği seslerden biri sadece. On binlerce TEKEL işçisi, gecesini gündüzüne katmış sendika bürokratlarının tüm hainliğine inat, polis coplarına, gaz bombalarına, ırkçı saldırılara ve en önemlisi kokuşmuş sisteme, çürüyen düzene inat yükseltiyor direniş bayrağını alabildiğine... Bu sese kulak verilmeli. Verilmeli ki bizi güzel günlere ulaştıracak olan şeyin özü özeti olan şiara Genel Grev Genel Direniş!- dönüşsün. İşçi sınıfı bu temelde örgütlenmeli, kamuoyu oluşturularak destek verilmeli ve her fabrikadan her alandan direniş sesi yükseltilmeli. İşçi sınıfı elindeki gücü gördüğü oranda, bu gücü pratiğe yansıttığı oranda kazanacak olandır. Kurtuluşumuzun nasırlı ellerinde olduğunu onlara anlatmak, biz liseli gençliğin de nihai hedeflerinden biri olmalıdır. Liseliler cephesinden oluşturacağımız destek onlara ulaşmalı. Sesimizi seslerine katarak, yüreklerimizi yüreklerinin yanlarında tutarak, yürümeliyiz hep birlikte bu yolu. Bu yol kurtuluşun yoludur. Yaşasın TEKEL direnişimiz! Kahrolsun ücretli kölelik düzeni! İşçi sınıfı savaşacak, sosyalizm kazanacak!

Esenyurt’tan bir Liselilerin Sesi okuru


21

Liselilerin Sesi

Meslek liselerinde sömürü var! Ben Küçükçekmece Sefaköy’de İsmet Aktar Endüstri Meslek Lisesi’nin 11. sınıfında okumakta olan bir lise öğrencisiyim. Tabii okuduğum lise Endüstri Meslek olduğu için diğer bölümler içerisinden bir meslek dalı olarak seçtiğim Soğutma ve İklimlendirme Tesisatı bölümünde öğrenim görüyorum. Atölyede eğitim şartlarımız o kadar ağır ki; çok eski takımlarla eğitim görmekte, bir diğer deyişle “çalışmaktayız”. Geçenlerde soğutma bölümünde olduğumuz için eski tek kapılı buzdolaplarından istediler. 3’er kişilik gruplar halinde böldüler ve sonuç olarak da dolabı zar zor bulup, aldık. Buzdolabının iç tesisatını söküp, okulun “plançata” adı verilen iş tahtalarına kurduk. Öğretmenlerde ise 3 adet şarjlı matkap bulunuyor. Geçen sene mezun olan öğrencilerin plançatalarını söküyorduk. Atölye öğretmeni “alın elinize birer tornavida, açın bunları” dedi. Tornavidalar plastik saplı, kaynak makinelerinde sapları yanmış, paslanmışlar, uzun lafın kısası kullanılmaz hale gelmişler. “Hocam bunlarla açılmaz, şarjlılarla açalım” dediğimizde de bize cevap olarak “Şarjlıları öğrencilerin kullanması yasak, hem birlikten güç doğar, açın!” oluyor. Biz başladık vidaları açmaya; kimi oksigazda kaynatılırken kaynamış, kimi yalama olmuş. Açabildiğimizi açtık. Artık ellerimiz patladı, o dereceye geldik. Son bir vida çıkmıyor. Öğretmene dedik; “Hocam hepsini açtık, bir vida var, onu açamadık!” Hoca elindeki şarjlı matkap ile pat diye açtı vidayı ve bize“Bu vidayı mı açamadınız?” diye sorma pişkinliğini göstermekten de geri durmadı. İsmet Aktar End. Meslek Lisesi okul sırası imalatı yapıyor. Bu sıraları da öğrenciler üretiyor

ve öğrencilere verilen ücretler o kadar düşük ki, okul yönetimi sömürüden trilyonlar götürüyor. Öğrencilere verilen ücret ise dönemlik 60 TL ile 120 TL arasında oynuyor. Aldığımız dolaplar sene sonunda hurda oluyorlar ve okul bunları hurdacılara satıyor. Bir dolap da değil; toplam 4 adet 11. sınıf var. Her bir sınıfta ortalama 46-48 kişi bulunuyor. Bir de düşünün bu kadar öğrenciden ne kadar dolap çıktığını! Öğrenciye verdikleri paranın %40 üstünü okul kendi parası olarak kullanabiliyor. Öğretmenler de bizlere meslek öğreniyorsunuz diyerek bunu meşrulaştırmaya çalışıyor. Ben de diyorum ki; “Hem meslek öğreniyoruz, hem de sömürülüyoruz!” 12. sınıflardan, yani bu sene mezun olacaklardan kişi başı 100 ila 120 TL para istiyorlar ve duygu sömürüsü ile bunu yapıyorlar. Bahane olarak da “Sizden sonra gelenlere yeni takımlar alacağız” şeklinde ifadeler kullanıyorlar. Bakıyorum takımlar ellerimizi deliyor. Bu sene benden istedikleri zaman bunları söyleyeceğim yüzlerine. Bir de o parayı verenler diploma alırlarken çok rahatlar. Vermeyenler ise stajyerlik işleriyle biraz fazla uğraştırılıyor. Artık bunların farkında olmalıyız. Tepki duymalıyız. Tepkimizi de açığa çıkarmalıyız. Şu günümüz Türkiye’sinde Meslek Liseleri, “ticaret liseleri” oldu. Bakın Ticaret Meslek Lisesi demiyorum, “ticaret lisesi” diyorum. Bedava iş gücü, eziyet... Bütün bunların farkında olmalıyız. Meslek liseleri “ticaret liseleri” olmasın!

İsmet Aktar End. Meslek Lisesi’nden bir Liselilerin Sesi okuru


Liselilerin Sesi

22

Kavel, Tariş, Zonguldak’ta yakılan direniş ateşleri hala yanıyor…

İşçi sınıfının çaktığı kıvılcım ateş topuna dönüşene dek!

İnsanlık sınıflı toplumlara geçtiği günden itibaren ezilenler sürekli bir mücadele, egemene karşı bir başkaldırı ve direniş içinde olmuştur. Bu, köleci toplumlarda köle ile köle sahibi, feodal toplumda ise senyör ile serf arasındaki uzlaşmaz çelişkinin getirdiği bir savaşımdır. Bugün yaşadığımız toplum olan kapitalist toplumda da burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişki ve mücadele aynen devam etmektedir. İşçi sınıfı bugün yaşadığımız toplumda burjuvazi tarafından emeği sömürülen, diğer bir tanımla hayatta kalabilmesi için emeğinden başka satacak başka hiçbir şeyi olmayan bir sınıftır. Marks’ın deyimiyle ‘Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan’ sınıftır. Bilimsel olarak gösterilmiştir ki işçi sınıfı yaşadığımız kapitalist toplumun sonuna kadar devrimci olan tek sınıfıdır. Sınıf bilincini kuşandığında bu düzeni yıkabilecek maddi bir güçtür. Bugün dünya işçi sınıfı tarihine bir baktığımızda Amerikan işçi sınıfının 1 Mayıs, 8 Mart vb. direnişleri, Avrupa’da 19. yüzyılın ilk yarısına damga vuran sınıf savaşımları, Paris Komünü ve 1917 Büyük Sosyalist Ekim Devrimi bu düşüncelerin somutlandığı, tarihsel kavgamızın köşe taşlarıdır. Türkiye’ye dönüp baktığımızda ise bu coğrafyada işçi sınıfı belli tarihsel süreçlerde işgal, grev ve direnişler sergilemiş, bugüne yol gösterecek deneyimler bırakmıştır. Bugün bizlere düşen görevler ise geçmişte dünyada ve ülkemizde işçi sınıfının yaratmış olduğu deneyimler ışığında mücadeleyi sınıf temelli algılayıp daha da ileriye taşımaktır.

Kavel...

28 Ocak 1963 tarihinde 173 işçinin başlattığı, 36 gün süren, İstinye’de gerçekleşen bir direniştir. Kavel, dönemin büyük kablo fabrikalarından birisidir. 1961 Anayasası’yla burjuvazi sınırlı da olsa grev hakkını içeren düzenlemeler yapmıştır. Toplusözleşme ve grev hakkı anayasa ile güvence

altına alınmış, ancak bu hakkın kullanılması özel bir yasa hükmüne bağlanmıştır. Aradan iki yıl geçmesine rağmen dönemin hükümeti özel yasayı çıkartmamaktadır. Kavel fabrikasında patron kazanılmış hak olan ikramiyelerin ödenmeyeceğini ve bazı işçilerin ücretlerini yüksek bulduğunu ve düşüreceğini açık açık söylemektedir. İşçiler bunun üzerine 28 Ocak 1963 günü fabrika bahçesinde eyleme başlar. 36 gün süren direnişin sonucunda anlaşmaya varılır. Anlaşmaya göre; işten atılan işçilerin tamamı işlerine geri alınacak, yeni işçi çıkarılmayacaktır. Direnişin asıl önemi ekonomik kazanımlarından çok politik kazanımlarıdır. Anlaşmanın ardından grev ve toplusözleşme hakkı 24 Temmuz 1963 günü Meclis’te ele alınmış ve yürürlüğe sokulmuştur.

Tariş...

Tariş işçisinin sermayeye karşı gerçekleştirdiği büyük direniş, Türkiye işçi sınıfı eylemleri arasında en çatışmalı ve en uzun olanıdır. 1979’da hükümetin değişmesiyle, Tariş’e bağlı işletmelerde çalışan devrimci ve demokrat işçilerin tasfiyesi için farklı şehirlerden faşist kimlikli kişilerin alınacağı söylentisi yayıldı. Bu söylentiler DİSK’e bağlı sendikaların ve işçilerin tepkisine yolaçtı. 1980’in 22 Ocak’ında İzmir İncir Üzüm Pamuk ve Zeytinyağı Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’ne bağlı işletmelerde başlayan direniş, İzmir’deki birçok fabrika, işletme işçisinin ve üniversite gençliğinin desteğini aldı. Günlerce süren işgaller, barikatlar ve çatışmalar sırasında çok sayıda insan yaralandı, binlercesi gözaltına alındı, hatta ölenler oldu. Eylemler sadece fabrikalarda sürmüyordu. Tariş işçisi yalnız değildi. Destek eylemleri giderek tüm İzmir’de yayılıyordu. “Tariş Direnişi, Türkiye işçi sınıfının özellikle 1968-1969 yıllarındaki fabrika işgal eylemleriyle başlayan, 15-16 Haziran genel direnişiyle zirveye


ulaşan, düzenden kopma ve militan mücadele geleneğinin önemli örneklerinden biri olarak dikkat çekti. Hatta Tariş Direnişi, koşulların iyi değerlendirilmesi ve cüret edilmesine bağlı olarak bir genel ayaklanma örneği olabilirdi. Direniş bu anlamıyla tarihsel bir fırsattı. Tariş Direnişi’nin bu yönünün açığa çıkması, Türkiye solunun işçi sınıfına, devrime ve sosyalizme bakışıyla yakından ilintiliydi. Direniş, bir genel ayaklanma provası olabilirdi, yine de yenilgi yaşanabilirdi.’’ (1980 Tariş Direnişi: Faşizme karşı ileri! - Volkan Yaraşır) Direniş kazanımla sonuçlanmasa da sermaye devletinin azgın saldırısına karşı sınıf bilinciyle harekete geçerek günümüze güçlü bir mücadele mirası bıraktı.

Zonguldak...

6 Kasım 1990’da Türkiye Taşkömürü İşletmeleri’nde 42 bin, MTA’da 6 bin işçi toplugörüşmelerin tıkanması üzerine greve çıktı. Grev kararını alan işçiler kendi oluşturdukları öz örgütlülüğüyle Ankara’ya yürüyüş kararını aldırdılar Sayısı 100 bini bulan elleri nasırlı, yüzleri kömür karası bir insan topluluğu eşleri ve çocuklarıyla birlikte 4 Ocak 1991’de Ankara’ya doğru ‘Ölmek var dönmek yok’ diyerek, tüm işçi ve emekçilerin de desteğini alarak yürümeye başlamıştı. Ankara’da ise korku ve panik havası hakimdi. İşçiler Mengen’e geldiklerinde barikatları bir bir aşarken, sendikal ihanet bir kez daha yüzünü göstermiş oldu. Başta Şemsi Denizer olmak üzere hain sendika bürokratlarının devletle yaptıkları toplu sözleşme anlaşmasıyla birlikte yürüyüşün burada sonlandığı söylendi. Bu toplusözleşme ile Zonguldak işçileri bazı ekonomik ve sosyal kazanımlar elde ettiler. Ama Mengen’i geçememenin faturası daha sonraları ocakların özelleştirilmesi ve örgütlülüğün dağıtılması olarak ödendi. Kavel, Tariş, Zonguldak direnişlerinin her biri bizlere ayrı bir ışık tutuyor. Tüm bu o dönemki direnişler 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişiyle taçlanmıştır. İşçiler sadece ekonomik-demokratik talepleri için değil, siyasi talepleri için de sokakları doldurabileceklerini burjuvaziye göstermiştir. İşçiler 15-16 Haziran’da sendikalarını kapatmak isteyen devlete karşı meydan okumuş ve İstanbul’u fiilen işgal etmişlerdir. 15-16 Haziran işçi direnişi, ardından

23

geçen yaklaşık 40 yıla rağmen, hala Liselilerin Sesi işçi sınıfı hareketi tarihindeki en büyük, en militan, tarihsel ve siyasal sonuçlarıyla en önemli işçi eylemi olma özelliğini koruyor. Tüm bu geçmişteki direnişlerle birlikte günümüzde halen devam eden, geleceğe ışık tutabilecek direnişler de bulunmaktadır. Fabrikada sendikal çalışma yaptığı için krizi de gerekçe göstererek işten atılan, arkadaşları için öncesinde fabrikayı işgal edip sonrasında ise kapı önünde bir yılı aşkındır direnen Sinter işçileri, yine aynı şekilde fabrikasında sendikalaşma mücadelesi verirken çeşitli gerekçelerle kapı önüne koyulan ve tek başına olsa da sınıf bilincinin verdiği direngenlikle kapı önünde direnişe geçmeyi seçen Entes işçisi Gülistan Kobatan, Telekom, Desa, Gürsaş, Meha, Kent A.Ş, AtvSabah... direnişleri bugün bizler için dönüp dönüp bakmamız ve aşmamız gereken direnişlerdir. Tekel işçilerin direnişleri ise bugün bizler için en güncel örnektir. 40’ı aşkın işyerinin kapatılmasına ve özlük haklarına dönük saldırıya karşı 12 bin Tekel işçisi yerellerde başlattıkları direniş ateşini Ankara’ya taşıdılar. Sınıf hareketinin böylesine durgun olduğu bir dönemde Tekel işçileri mücadele yolunu seçerek bir kez daha bizlere işçi sınıfının direnişçi, mücadeleci çizgisini gösteriyor. Tekel işçileri bizlere ilerlenecek direniş yolunu gösteriyor. Kavel, 15-16 Haziran, Tariş, Zonguldak direnişlerinde olduğu gibi Tekel işçileri de insanca bir yaşam için “Ölmek var dönmek yok” diyor. Türkiye işçi sınıfı zengin mücadele deneyimine sahiptir. Bu coğrafyada egemen sınıf olan burjuvaziyi devirecek, yerine daha adil ve yaşanabilir bir düzen kuracak olan tek devrimci sınıfıdır. Bugün geçmişteki deneyimlerimize bu bakışla bakabilmeli bugünkü parça parça gerçekleşen direnişleri de bu bakışla ele almalıyız. Bizler de devrimci liseliler olarak tüm insanlığın kurtuluş mücadelesi içerisinde yerimizi buna göre almalıyız. Bu direnişler o hep istediğimiz sosyalist işçi-emekçi iktidarının yolunu açacak aydınlığın kıvılcımlarıdır. Ne zamanki bu kıvılcımlar öncüsünün yönlendiği şekilde bir ateş topuna dönüşecek, işte o zaman toplumsal alt-üst oluş gerçekleşecektir. İnsanın insanı sömürmediği, eşitsizliklerin yok olduğu bir yer olacaktır bu coğrafya!


Liselilerin Sesi

24

Kürt gençliği düzenin sahte açılım oyununu sokakta bozuyor…

Eşitlik ve özgürlük sosyalizmde!

Sermaye devletinin, “demokratik açılım” adı altında AKP eliyle başlattığı tasfiyeci süreç, başta gençlik olmak üzere Kürt halkının onurlu direnişine çarptı. AKP bu sözde açılım sürecinde bir yandan eşitlikten bahsederken, diğer yandan eşitlik için mücadele edenleri terörist ilan etmekten, Kürt gençlerini cezaevlerine atmaktan ya da sokak ortasında katletmekten geri durmadı. Bu sürecin sonunda gerek DTP’nin kapatılmasıyla, gerekse de artan saldırılar sonucunda açılımın aslında bir tasfiye planı olduğu netleşmiş oldu. Kürt gençleri kapatma kararını militan sokak çatışmalarıyla yanıtlayıp, kendileri için açılımın bittiğini sokakta söylediler. AKP eliyle yaratılmaya çalışılan barış ve demokrasi hayalleri geleceğini bu düzene teslim etmeyen, gerektiğinde eşitlik ve özgürlük için ölmesini bilen Kürt gençliğinin direnişiyle tuzla buz oldu. Bu çatışmalar devlet tarafından tam bir sokak terörüyle karşılandı. Bu süreç boyunca devlet, direnişi bastırmak ve Kürt halkını teslim almak için her türlü şiddeti vahşice uyguladı. Yaşlı çocuk demeden, yaşına bakılmadan eşitlik ve özgürlük isteyen herkes vahşi bir devlet terörüne maruz kaldı. 13-15 yaşında çocuklar işkencelerin ardından hiçbir hukuki hakları tannmayarak tutuklandılar. Fakat devletin baskı ve terörü sökmedi. Kürt halkı sokaklarda olmaya devam etti. Bunun üzerine kitlelerin karşısına silahlı faşistler çıkarılarak, linç kampanyaları örgütlenerek provokasyonlar yaratılmaya çalışıldı. Kimi yerlerde yasaklar ve baskılar devreye sokuldu. Kimi yerlerde de İzmir’de olduğu gibi linç kampanyaları örgütlendi. Sonrasında İstanbul Dolapdere’de olduğu gibi insanların eline para karşılığında silah tutuşturulup, sözde vatandaş tepkisi adı altında insanlar Kürt halkına karşı kışkırtıldı. Tabi bunun yetmediği yerde de tıpkı Diyarbakır’da olduğu gibi Aydın Erdem gibi gençler sokak ortasında katledildiler. Sokak terörü, tutuklama terörü ve provakosyonlar Kürt halkının haklı direnişini kıramadı. Sokaklarda çatışmalar devam etti. Özellikle gençlik, alanlardaki militanlığıyla dikkat çekti. Baskı, terör, provokasyon Kürt halkının direncini kıramamıştı; faşist devlet

anlayışına göre, artık kan dökmek gerekiyordu. Tıpkı doksanlı yıllarda olduğu gibi insanların sokak ortasında katledilmesi, umudun karanlığa boğulması gerekiyordu, direnişin bitirilebilmesi için. Diyarbakır’da Öcalan’ın cezaevi koşullarının kötüleştirilmesini protesto eden Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem, işte bu süreçte polis tarafından açıkça katledildi. Devlet bir genci öldürerek, böylelikle kitlelere gözünün ne kadar kara olduğunu göstermeyi planlıyordu. Ancak tıpkı daha önce olduğu gibi bu çaba da Kürt gençliğinin mücadele azmi ve düzene karşı öfkesi karşısında yitip gitti. Aydın Erdem’in katledilmesi mücadeleyi dizginlemek ya da geriletmek bir yana tam tersine daha da büyüttü. Ülkenin dört bir yanında yeni Aydın Erdem’ler sokaklara çıktı. Geniş gençlik kesimleri sokaklarda ve üniversitelerde Aydın Erdem için eylemler yaptı. Daha Aydın Erdem’in kanı kurumadan bu kez de Muş’ta DTP’nin kapatılmasını protesto eden kitleye eski bir korucu tarafından ateş edildi ve iki kişi daha katledildi. DTP şahsında kendi mücadelesine ve geleceğine sahip çıkan emekçi kitleler ve Kürt gençliği bu sefer de polis yönlendirmesinde olan eski bir korucu eliyle işlenen katliamla yıldırılmaya çalışıldı. Ama bu saldırı da mücedelenin daha da büyütülmesi dışında bir sonuç yaratmadı. Biz biliyoruz ki; bu baskı ve saldırılar rüzgar ekenin fırtına biçmesi gibi daha büyük direnişler ve mücadeleler yaratıyor. Bu ülkede 12 Eylül darbesinden bu yana her türlü baskı ve katliamın uygulanmasına rağmen, devrimci damarın kurutulamamış olması bunun göstergesi. Bu topraklar devrimin ve kavganın topraklarıdır. Hiçbir baskı ve tehtid bu gerçeği değiştiremez. Nasıl ki fırtına duvarlar ardına hapsedilemezse, hiçbir engel de bu topraklarda özgürlük ve eşitlik mücadelesini sona erdiremez. Bu bitmeyen kavgada gençlik yaşamın her alanında eşitlik ve özgürlük yolunda kardeş Kürt halkının ve mücadeleyi omuzlayan Kürt gençliğinin yanında olmalıdır. Yapılması gereken yanan bu ateşi daha da harlayarak büyütmek ve bu kavgayı zafere taşımaktır!


Gidenlerin ardından kalanlara, analara! Sessizliğin bozulduğu, kalabalık meydanlarda yankılanıyor seslerimiz... Kırmızı karanfillerle doluyor yüreklerimizdeki “devrim meydanları”. “Yolunuz yolumuzdur” diyerek başlıyor içimizdeki müthiş sancılarla geçen kavgamız... Bizler umuduz... Bizler aydınlığız... Bizler çağdaşlığın simgesiyiz... Solmayız bizler... Bizler Anka kuşuyuz... Küllerinden yeniden doğan... Kavgamızın kahramanları... Onlar bir kez bile direnmekten vazgeçmediler... İçlerinde inançları hiç solmadı devrime, sosyalizme... Onları öldüren satılmış faşistlerin, televizyon kanallarında “Yazık oldu, böyle olmasını istemezdik” demesi neyi ifade ediyor? Neyi ifade ediyor sömürmekten bıkmamış koca göbekleriyle bıyıklarının altından gülerken? Tarih bize bugünlerin hesabını verecek elbet! 1 Mayıs 1977, 12 Eylül 1980, 1992 Madımak, 26 Eylül 1999 Ulucanlar, 2000 Zindan direnişleri ve Ölüm oruçları... 19 Kasım 2009 Esenyurt... Çocuklarını alıp geldiler aileler, coşkuya karışıp hep bir ağızdan türküler söylediler... Türküler yandı sonra ve sesler yükseldi zindanlardan sonra; “Asıl siz Teslim Olun!” Ve silahlar patladı Esenyurt sokaklarında. Yiğit bir yoldaş, korkusuz bir proletarya neferiydi düşen. İstedi ki kavgamız öğretilsin... İstediler ki sermayenin kalleşliği son bulsun! Bu kavga emek kavgasıdır. Bu kavga sosyalizm uğrunda yarınlarından geçenlerin, devrimi bedenlerinde ete kemiğe büründürenlerin, esnemektense kırılmayı tercih edenlerin, “Yoldaşlık üstüne gelen kurşunları paylaşmaktır” diyenlerin mirasıdır… Sürecektir! Bu mücadelenin önderleri zamanında herşeyden vazgeçtiler... Bir sevgili bile tutmamıştı ellerinden belki. Evlerinde sıcak bir çorbaya hasrettiler belki de.

25

Liselilerin Sesi

Belki onların da aileleri istediler hep yanlarında kalmalarını. İstediler ki karışmasınlar olaylara, akşam haberlerinde görülmesinler tutuklular arasında... Uzaktan seyretsinler, karışmasınlar, girmesinler fazla içine olayların... Ama cevap belliydi; devrimin başlangıcı değil midir kavgayı başlatmak, inanmak, tutuklanmak, cesaretle ölmek... Eve aç giden, yoksulluktan ölen, üstüne yeryüzü çöken, fabrikalarda elini kolunu koparan işçilere acımaz mı içiniz? Nasıl olur da “Uzak dur” dersiniz? Nasıl olur da devam etmemizi istemezsiniz? Nasıl “seyret” dersiniz? Anne, baba! Bu bizimdir, bu ekmeğimizin, emeğimizin kavgasıdır. Bizler artık kaldırıyoruz başlarımızı. Direniyoruz zulme, baş eğmeyeceğiz artık! Baş eğdirmeyeceğiz! Sizler de artık sınıfınızı bilip gelin safa, katılın mücadeleye! “İsteseydik yazlık kışlık yatlarımız olurdu” belki de... Ama biz onca insanın yüreğini hissederek atıldık, atılıyoruz o büyük kavgaya... Bizim kavgamızı bizden başka kim bilebilir! Onlar fabrikalarda sömürürken, sokaklarda katlederken, iliğimizi kuruturken, ölüm kokan iğrenç elleriyle kadınlarımıza saldırırken ve biz açlıktan ölmemek için karın tokluğuna çalışırken, onların yemekten kemerlerini gevşetmelerini nasıl seyrederiz uzaktan, sessiz... Beni de bırak ana, analık hakkınla bağlama. Kavgamız beni de bekler. Canlar, yoldaşlar bekler. Mücadele yakında, beni engellemeyi bırak da, sen katıl safımıza!... Unutma ki analar yiğitlere, yiğitler devrimlere gebedir!

Halil Akkanat’tan bir DLB’li


Liselilerin Sesi

26

Ölenler emekçi,

OKUR MEKTUPLARI rantı yiyen sermaye…

Domuz gribi, burjuva medyanın ilk haberlerinden biri olmayı sürdürüyor. “Domuz gribinden bugün şu kadar insan öldü” haberlerine sansür gelse de, “Domuz gribine yakalanmamak için kimseyle öpüşmeyin, tokalaşmayın”, “maske takın” vb. haberler görmemek neredeyse imkânsız. Bize okullarda anlatılana göre domuz gribi öldürücü bir hastalıkmış. Şimdiye kadar görülmemiş bir hızla yayılabilirmiş. Ama sağolsun devletimiz yardım edip, herkese ücretsiz aşı yapıyormuş… Peki ya bu ilacın yan etkileri? İşte orada durun! Burjuva hükümetin başbakanı bile, kameraların önünde “Ben aşı vurdurmayacağım” demekten çekinmiyor. Bunun üzerine sağlık bakanı kameraların önünde bize ücretsiz olarak vurulacak olan aşıyı yaptırıyor. Bir düşünün daha bu ilacın yan etkileri bile bilinmiyorken, sağlık bakanlığı aşıyı vurdurun çağrısı yapıyor. Peki ya sermaye devleti bu hastalığı umursuyor mu sanıyorsunuz? Hayır! Bu hastalığı düşünen yok. Onların tek düşündüğü ilaç tekellerinin kârıdır. Tıpkı bundan önceki salgınlarda olduğu gibi... Bu ilacın sözde çözümünü bulan şirketler ise (her nedense her zaman ABD’li bir şirkettir bu) şimdi dünyanın en büyük, en zengin şirketleri arasındadır.

İzmir’den bir Liselilerin Sesi okuru

Katliamlar devrimci savaşımı durduramadı, durduramayacak!

Sermaye devleti geçmişten bugüne ayakta kalmak için katliamlara sarılmaktadır. Mustafa Suphiler’den, Dersim ’38’e, ’68 gençlik hareketinin liderlerinden ’77 1 Mayısı’na, ardından 12 Eylül’e, Ulacanlar’a, 19 Aralık’a baktığımızda sermaye devletinin yüzlerce devrimciyi hunharca katlettiğini görürüz. Sermaye devletinin son katlettiklerinden biri ise TKİP militanı Alaatin Karadağ. Devlet sindiremeyeceği, kapitalizmin bir çarkı yapamayacağı devrimcileri katletmeyi politika haline getirmiştir. Tüm güçleriyle onlara karşı hareket etmektedir. Bu saldırganlık, biz devrimcilerden nasıl korktuklarının da en somut kanıtıdır. Tıpkı 17 yaşında katledilen Erdal Eren gibi, tıpkı zindanlarda özgürlüğü haykıran Habipler, Ümitler, Haticeler gibi… Alaatin Karadağ yoldaşın sermaye devleti tarafından katledilmesi ne ilktir, ne de son olacaktır. Bugüne kadar olan tüm katliamlara rağmen bu ülkenin işçi ve emekçileri teslim alınamamış, devrimci değerlere sahip çıkmışlardır. Faşist katiller sürüsünden, onların tasmalarını tutan sermaye devletinden ve kokuşmuş sömürü sisteminden hesabı bu ülkede yaşayan işçi ve emekçiler soracaktır.

İzmir’den bir Liseli Genç Komünist

“Geleceksizliğe karşı işçi sınıfının devrimci gücünün yanında saf tutacağız!”

Kapitalizm yaşadığı krize bir çözüm araya dursun, her halükarda işçilere, emekçilere ve biz işçi-emekçi çocuklarına krizin faturasını ödetmeye devam ediyor. Sistem liselerde biz liselileri açıkça müşteri, müdürleri ise patron yerine koyuyor. Okulların açılmasından bugüne bağış adı altında paralar toplamaya devam ediyor. Zengin çocukları istediği okullarda okuduğu halde biz işçi ve emekçi çocukları günlük ihtiyaçlarımızı bile zar zor karşılıyoruz. Sistem biz liselilere bir gelecek vaat edemiyor. Bir gelecek vaat etme olanaklarına da sahip değildir zaten. Bunu bütün çıplaklığıyla da görebiliyoruz. Nitekim bize gelecek garantisi olarak gösterdikleri üniversiteye giriş olanakları bile “paran kadar oku” mantığına tabiidir. Bunu her sene üniversiteye giriş sınavında zengin çocuklarının üniversiteye girme telaşına düşmeden, istedikleri üniversitelere gidebilmelerinden de görebiliriz. Kapitalist sistem bizlerin düşünen sorgulanan bireyler olmamızı istemiyor. Bizleri sistemin içindeki çarklardan birinin dişlisi yapmaya çalışıyor. Ama biz bu çarkın dişlerinden biri olmayacağız. Bizler tam tersine sistemin yarattığı geleceksizliğe karşı işçi sınıfının devrimci gücünün yanında saf tutacağız… Çünkü bizim zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok, kazanacağımız sınıfsız sömürüsüz bir dünya var. Hepinizi gecelerinde aç yatmadığımız, gündüzlerinde sömürülmediğimiz bir dünya yaratmaya, Devrimci Liseliler Birliği saflarında mücadeleye davet ediyoruz. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz! Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm!

İzmir Yunus Emre Lisesi’nden Liselilerin Sesi okurları


27

Liselilerin Sesi Merhaba yoldaşlar! Bugün biz devrimciler asla umudumuzu yitirmemeliyiz. Umudumuzu yitirdiğimiz anda aslında hiçbir şey kazanamayacağımızı ve bu düzenin böyle devam edeceğini de kabullenmiş oluruz. En umutsuz anlarda bile mücadelenin hala devam ettiğini unutmamalı ve devrim davasına olan inancımızı asla kaybetmemeliyiz. Bunun için bir gün karanlıkların aydınlığa çıkacağını. elbette sosyalizmi bu ülkede kuracağımızı herkese anlatmamız, örgütlü mücadeleyi daha da yaygınlaştırmamız gerekir. Elbette ki bilincimizde yanan bu umut ışığı gecenin zifiri karanlığını aydınlatacaktır. Düşüncelerimize vurulmaya çalışılan zincirleri kırarak, bu yolda kararlı bir şekilde yürümeye devam etmeliyiz. Ben inanıyorum ki o büyük günde o büyük meşaleyi hep birlikte tutacağız ve bu karanlık dünyayı bizler aydınlatacağız. Bunun için ise birlikte hareket etmekten başka çaremiz yok.

“Umutsuzluk, karamsarlık düşmandan daha düşmandır bize!”

Ankara’dan Bir Liselilerin Sesi Okuru

Mücadelenin yükünü omuzlamaya!

Ben Ankara’dan bir dershane öğrencisiyim. Ne yazık ki günümüzde gençlikte mücadeleye bir ilgisizlik var. İlgisi olanlar ise mücadelenin dışında kalıp sadece dışarıdan destek olmaya çalışıyorlar. Oysa bu sistemi yıkmak ve sorunlarımıza sahip çıkmak için örgütlenmekten ve birlikte hareket etmekten başka hiçbir çaremiz yok. Kapitalist sistem biz gençliğe geleceksizlikten başka hiçbir şey sunamıyor, doğası gereği de sunamayacaktır. Bizlerin de bugün öfkemizi sisteme karşı yöneltmemiz gerekiyor. Bunun yanı sıra devrimci mücadele arttıkça devletin şiddeti de artacaktır. Bunun örnekleri, İstanbul’da infaz edilen Alaattin yoldaş, İzmir’de pullama yaparken gözaltına alınan liseli bir yoldaşımız, yine pullama yaparken İzmit’te gözaltına alınan yoldaşlarımız şahsında bir kez daha sergilenmiş bulunuyor. Biz liseliler ise tüm bu baskılar karşısında dışarıdan izlemek yerine mücadelenin içerisinde yer almalı ve insanca bir yaşam için sosyalizmin bayrağını daha da yükseltmeliyiz. Bir liselilerin sesi okuru olarak tüm liselileri Devrimci Liseliler Birliği’nde örgütlenmeye ve mücadelenin yükünü omuzlamaya çağırıyorum.

Ankara’dan Bir Liselilerin Sesi okuru

Haklarımız için mücadele edelim!

Arkadaşlar merhaba. Ben Kocaeli/İzmit’ten bir Liselilerin Sesi okuruyum. Ticarileşen eğitim sisteminin her boyutuyla eğitim yaşamım boyunca karşılaştım. Harç parası, kayıt arası katkı payı, dershane parası, spor parası vesaire. Aynı zamanda iki yaz boyunca staj yaptım. Zorunlu staj uygulamaları ile emeğimi sömüren bu kanemici asalak düzen bizim yakamızı hiçbir yerde bırakmamaktadır. Haklarımız için mücadele ettiğimizde ise, devletin terörü ile karşılaşıyoruz. Daha 3 gün önce izmitte afiş asan yoldaşlarımız 15 polis tarafından tekme tokat göz altına alınmış ve mahkemede “polise mukavemet ve direnç gösterme” den dolayı dava açılmıştır. Elbette sermaye devletinin faşist teörü bizleri yıldıramaz. Bütün bunları, ticarileşen eğitim sisteminden tutun da ÖSS duvarına, polis terörüne kadar bu konuları yoğun bir şekilde teşhir edebilmeliyiz. İşçi çocuklarının da okumaya hakkı vardır. Biz meslek lisesi öğrencileri okul yönetiminin ve Sabancı’nın, Koç’un ucuz iş gücü ve kalifiye elemanı değiliz! Biz müşteri de değiliz, öğrenciyiz. Haklarımız için mücadele edelim arkadaşlar. Devrimci Liseliler Birliği saflarında kapitalist efendilerden ve onların uşaklarından, onların eğitim sistemlerin hesap soralım!

Kocaeli’den bir Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi

“Haksızlıklara karşı sesini yükselten bir neslin temsilcisi olmalıyız!”

Liselilerin Sesi dergisi sesimizi duyurmamıza kanal olan, bize yapılan haksızlıkların konu edildiği bir dergi. Bizim gibi liseli arkadaşlarımızın, bilmediğimiz sorunlarını buradan okuyoruz ve tek olmadığımızı görüyoruz. Birlikte direnmeye çalışıyoruz ve bize yapılan bütün haksızlıkların, küçük düşürmelerin artık son bulması istiyoruz. Devlet okullarına gittiğimiz halde, bizlerden aldıkları katkı payları ve ek ödenekler neticesinde maddi açıdan resmen özel okullarda okuyor gibiyiz. Tabii ki bunun farkını eğitim alanında görmenin sözü bile edilemez. Biz liseli öğrenciler cezaevine benzeyen ama görüntüsü cezaevi olmayan okullarda okumak istemiyoruz. Bizi herkesin içinde küçük düşürmelerini istemiyoruz. Ya da suçlu olmadığımız halde bizi suçlamalarını istemiyoruz. Bizler liseliyiz, bir yandan da düşünen insanlarız. O yüzden de haksızlıklara karşı sesini yükselten bir neslin de temsilcileri olmalıyız. Devrimci Liseliler Birliği saflarında örgütlenen ve çalışan diğer liseli arkadaşlarımı destekliyor ve başarılar diliyorum.

Sefaköy Lisesi'nden bir Liselilerin Sesi Okuru


28

“Viatnam kasabı” Kommer’in arabası ODTÜ’de yakılmıştı…

Liselilerin Sesi

Gençlik, emperyalist katillerin düzenini de yıkacaktır!

1960’lı yılların sonları dünya ölçeğinde ekonomik ve siyasi bunalımlarla başlamıştır. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi birçok yerde iktidarla taçlanmış, ezilen uluslar sömürgeciliğe karşı özgürlük mücadelesini gerilla savaşı şeklinde vermiş ve zaferler kazanmıştır. Kitleler, bu moral ve motivasyonla, yanısıra dünya ölçeğindeki anti-emperyalist mücadele karakteri ile kendi anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele hattını şekillendirmiştir. Akademik/demokratik mücadele ile sınırlı kalamayan öğrenci gençlik, kapitalist sistemin çelişkilerine de savaş açmıştır. Bu süreç dünyanın her tarafında alabildiğine radikal, bedeller ödemeyi göze alan savaşçı kimlik ve hareketler yaratmıştır. Bunlardan birisi de Türkiye’deki ’68 kuşağıdır. ’68 öğrenci gençlik hareketinin Amerikancı rejime karşı yükseltmiş olduğu ses, onun kendi eylemliklerinden anlaşılabilir. 6 Ocak 1969’da ODTÜ’ye gelen CİA ajanı Kommer’in arabasının yakılması, bu eylemlerin önemli bir örneğidir. Vietnam’da görev yapmış Kommer “Vietnam kasabı” olarak tanınır dünyada. Vietnam halkını kimyasal silahlarıyla, napalm

bombalarıyla ve çeşitli işkencelerle teslim almaya çalışıp, oradan büyük bir hezimetle ayrılan ABD’nin en azılı CİA uzmanlarındandır. ODTÜ’ye gelmeden birkaç hafta önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak göreve atanan ve daha havaalanında protestolarla karşılanan Kommer’dan elbette ki ODTÜ öğrencileri de yaptıklarının hesabını soracaklardı. Hem hangi cüretle geliyordu ODTÜ’ye. ’68 gençlik hareketi, Çin devriminden, Filistin direnişinden ve Latin Amerika devrimci hareketinden oldukça etkilenmiştir. Bütün stratejik hattı bu akımların tarzı şeklinde gelişmiştir. ’68 öğrenci gençliği her ne kadar işçi sınıfı devrimciliğini anlayamamış da olsa, bugün bizlere çok şey öğretmiştir. Amerika ve Avrupa emperyalizminin bir dediğini iki etmeyen işbirlikçi Türk devleti onların anti-emperyalist çığlığını boğmak için ne kadar katliamlara da girişse, İbolar, Denizler, Mahirler direnişleri ile bizlerin devrimci mücadelesinde birer yol göstericisi, öğrenci gençlik hareketinin de çok önemli birer önderleridir.

Kocaeli’den bir Liselilerin Sesi okuru

Meslek liselerinde staj adı altında sömürü yaygınlaştırılıyor

Staj sömürüsüne, eğitimdeki eşitsizliğe son! İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin biz meslek lisesi öğrencilerine dayattığı, son senemizde staj yapma uygulaması aslında eğitimle alakası olmayan bir sömürü çarkı. Staj yaparken ne kendi alanımızla ilgili bir eğitim alıyoruz ne de yaptığımız iş karşılığında en ufak bir ücret. Paramızı istediğimizde ise “Size iş öğretiyoruz daha ne istiyorsunuz” gibi cevaplarla karşılaşıyoruz. Mesleki eğitim almamız gerekirken bunun yerine ayak işleri yapmaya mecbur bırakılıyoruz. Bu tam anlamıyla bir sahtekârlık değil de nedir? Ağır bir tempoda çalışan biz meslek liselilerin bir sorunu daha var; üniversite sınavı! Daha önce dikey geçiş yoluyla en azından üniversiteye girmemiz daha kolaydı. Oysa bunun kalkmasıyla bizler de diğer normal liselerden mezun olanlarla aynı sınava girmek zorunda kalacağız. Bu da bizim işimizi oldukça zora sokuyor.

Bizler bir yandan okulda doğru düzgün eğitim alamıyorken, diğer yandan staj adı altında ücretsiz işçiliğe mahkûm ediliyoruz. Bunun yanında bir de üniversite sınavına hazırlanmak mümkün değil. Biz liselilerin içinde de bir ayrım var. Bizim içimizde ancak ailelerinin durumu daha iyi olanlar sınavı kazanabilecek. Çünkü okulda aldığımız eğitim sınav için yeterli değil. Bu yüzden özel dersler almak ya da dershanelere gitmek zorunda bırakılıyoruz. Bunların yanında sınav sistemi değişti. Artık sınav sayısı 5’e çıktı. Bu da dershanelerin işine yaradı. Artık daha fazla sınava girmek zorunda kalacağımız için eğitim bir mal gibi daha kolayından satılmaya başlandı. İşte bu nedenlerle bu eğitim sisteminin değişmesi gerekiyor. Bunun için bütün liselilerin bir araya gelip mücadele etmesi gerekiyor. Bir araya gelerek iyi bir gelecek yaratmak için çalışmak zorundayız.

Adana Karşıyaka EML’den bir Liselilerin Sesi okuru


Kemalist Tarihin En Kanlı Sayfalarından Biri:

29

Liselilerin Sesi

Onbeşlerin Katli

28 Ocak 1921, Türkiye devrimci hareketinin birbirini izledi. Erzurum’da kışkırtılmış halk tarafından tarihinde önemli dönemeç noktalarından biridir. Türkiye şehre sokulmadılar. Batum üzerinden Bakü’ye komünist hareketinin Ekim Devrimi-Kızılordu pratiği gönderilmek üzere Trabzon’a yollandılar. Yol boyu içinde yetişmiş en değerli kadrolarını kaybettiği “1921 düzmece gösteriler sürdü. Trabzon yakınlarında da Karadeniz katliamı, aynı zamanda aslında TKP kayıkçılar kahyası Yahya kaptanın adamlarının tarihinde bir gerilemenin başlangıcı olmuştur. saldırısına uğradılar. Şehre girmelerine izin verilmedi 10 Eylül 1920’de Bakü’de Sovyetler Birliği’nden, ve bir iskeleden bindirildikleri takayla denize açıldılar. Anadolu’nun değişik yörelerinden ve İstanbul’dan Arkalarından yetişen Yahya kaptanın adamları silahları gelen 74 delegeyle TKP’nin kuruluş kongresi alınmış olan Mustafa Suphi ve ondört yoldaşını bıçak, toplanmıştı. Kongre, her şeyden önce o dönemde kurşun ve süngülerle delik deşik edip denize attılar. 28 Anadolu (Yeşil Ordu, Halk İştirakiyun Fırkası), İstanbul Ocak’ı 29’una bağlayan gece Onbeşler, Karadeniz’e (Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve diğer komünist gömüldü. gruplar) ve Sovyetler’deki komünistler olmak üzere üç Daha sonraları, Mustafa Kemal’i bu işin koldan gelişen komünist hareketi birleştirmek amacını sorumluluğundan sıyırmak için çok demagoji yapıldı. güdüyordu ve bunu da büyük ölçüde Ancak açık gerçek, M. Kemal’in siyasal “Kanunisani 28 başarmıştı. Bütün bu gelişmeleri bir olarak bu katliamın arkasında olduğu program etrafında gerçekleştiren ve muhtemelen bizzat konuyla Karadeniz Kongre’nin en önemli kararlarından ilgilendiğidir. Erzurumluların Suphi Burjuvazi biri de Anadolu’da gelişen işgale ve yoldaşlarını şehre sokmadığı Biz karşı mücadelenin içine girme, sıcak haberi gelince ayakta alkış yapan Onbeş kasap çengelinde mücadelenin orta yerine atılarak meclis bu meclistir. Sonradan sallanan önderliğe soyunmaktı. Kongre’de Nutuk’ta “Erzurumlular böyle bir Onbeş kesik baş yapılan konuşmalar, alınan kararlar, adamın memleket dahiline Onbeş arkadaş ortaya konulan tüzük ve program girmesinden son derece rahatsız Yoldaş Ekim Devrimi’nin ve 3. olmuşlar ve bu adam memleketimize Bunların sen isimlerini Enternasyonal’in devrimci ruhunun girerse parçalarız demişler” gibi aklında tutma damgasını taşıyordu. Örgütlü laflarla olayı yerel bir infial gibi fakat çalışmanın ağırlık merkezini göstermek isteyen de M. Kemal’dir. 28 Kanunisaniyi unutma!” Anadolu’ya kaydırma kararı alan Kaldı ki, bizzat Suphi’nin telgrafıyla Nazım Hikmet Kongre, genel başkanlığa Mustafa geleceklerinden haberdar olan, olayı Suphi’yi, genel sekreterliğe Ethem Kazım Karabekir aracılığıyla adım Nejat’ı ve bunlarla birlikte toplam 7 adım izleyen de Mustafa Kemal’dir. Aynı kişilik bir Merkez Komitesini seçerek tamamlandı. Mustafa Kemal, Nutuk’ta “Bu adam Lenin’in yegane Kongreden yaklaşık 4 ay sonra, 1921’in başında, adamıdır ve Lenin Türkiye hakkında bir iş yapmadan Ankara ile iletişim kuran Mustafa Suphi, Ethem Nejat evvel mutlaka Mustafa Suphi ile danışır” diyecek kadar ve kalabalık bir komünist topluluk Türkiye’ye geçmeye hasmının niteliklerini bilmektedir. karar verdi. Hedef Ankara’ya, Anadolu ayaklanmasının Sonuçta olayın faillerinden Yahya Kaptan da bir süre kalbine ulaşmaktı. Egemenler açısından, tarihçi M. C. sonra öldürülmüş ve ortada tanık da kalmamıştır. Aslen Kutay’ın sözleriyle, “Onları Ankara’ya sokmamak katleden devlettir! Daha sonraları pek çok siyasi Yunanı denize dökmek kadar önemliydi!” Bu yüzden cinayette görüleceği gibi... törenlerle karşılandıkları Kars’tan sonra provokasyonlar

Esenyurt’tan bir Liselilerin Sesi okuru


Ahmet Uluçay’ın ardından...

Ahmet Uluçay’ın ardından...

Liselilerin Sesi

30

Sektörün saltanat kayığına binmektense karpuz kabuğundan gemiler yapmayı tercih eden bir ‘amatörün’, bir ‘emekçinin’ sinemasıdır Ahmet Uluçay’ın sineması... Yalnızca bir uzun metrajlı film sığabilmiştir bu sinemaya; fakat o da yetmiştir diyebiliriz rahatlıkla... Nasıl ki Ahmed Arif bir kitapla şair olunur mu diye soran bir okuruna ‘bir kitapla peygamber olunuyor da şair niye olunmasın’ yanıtını vermişse, aynı yanıtı vermeyi Ahmet Uluçay da hak etmiştir. Bir filmle nasıl iyi bir sinemacı olunacağını dosta düşmana göstermiştir. İyi sinemacı olmanın ötesinde sinemasının niteliğiyle de ayrı bir yerde duruyor Ahmet Uluçay. İmkansızlıklarla dolu çocukluk yıllarından itibaren dizginleyemediği sinema merakını, film çekme arzusuyla birleştirince ortaya o tatlı sancılı dönemini de anlatan ‘Karpuz kabuğundan gemiler yapmak’ çıktı. Filmde geçen bir diyalogda karpuzcu, çırağı Recep’e ‘karpuz kabuğundan gemiye binersen böyle batar gidersin’ demişti. Oysa Recep ısrarla karpuz kabuğundan gemiler yapma çabasını sürdürdü. Tüm olumsuzluklar karşısında umudunu yitirmeyip hayattan zevk almayı bildi, arkadaşı ve köyün delisiyle birlikte... Arı bir sinemaydı Uluçay’ın sineması; abartısız, sözünü süslemeden söyleyen, yer yer masalsı, ancak gerçeklerle yüzleşilen, yaşam kavgasını ve bu kavganın etrafında şekillenen olayları resmeden bir sinema... Karpuz kabuğundan gemi yapmak fikri, zaten başlı başına kağıttan kaplan yaratanların düzenini reddiye, meydan okuma havası taşıyordu. Popülist kaygılar barındırmıyor, ‘satmak’ algısından hareket etmiyordu... Bir anlamda bu durumu yel değirmenleriyle savaşan Don Kişotların durumuna da benzetebiliriz... Uluçay bir yandan gişeden kazanma anlayışını geri çevirirken, bir yandan da ‘sanat sanat içindir’i savunmamış, öyküsünü toplumdan alıp, topluma anlatan bir film yapmıştır. Ahmet Uluçay amatör kalmayı başarmış bir sinemacıdır. Ne üretim aşamasında, ne de zihniyette bir amatörlükten bahsetmek mümkündür. Uluçay’ın amatörlüğü yüreğindeki sinema sevgisini kaybetmeyişinden kaynaklanmaktadır. O sevgi heyecanı da kalıcı kılmıştır. İki aydır kanser tedavisi gören Uluçay’ı yitirdik... Son filmini tamamlayamadan; fakat geride parayla satın alınmayacak bir sinema hevesi, çok sayıda karpuz ve deniz kabuğu bıraktı... İnadına o karpuz kabuklarından gemiler yapmak gerekiyor. Şimdi eğer yılgınlığa düşülürse, deniz kabuklarını kulağına dayayıp ayaklarını da şöylece uzatarak, bir sahil resmi karşısında özlemlerini anımsamak kalıyor genç ve onurlu yönetmen adaylarına...

T. Talip


Liselilerin Sesi 32  

Liselilerin Sesi 32 / Şubat 2010